31 Temmuz 2018 Salı

Gel Şu İnadı Bırak MEB! *


LGS sonuçları açıklandı. 342 bin kontenjan boş kalırken 91 bin aday herhangi bir yere yerleşememiş. MEB, öğrenci istediği okulda okusun diye  adrese dayalı okulların kontenjanını yüksek tuttu, hatta çoğu okulları ikili öğretime geçirdi. Ama açıklanan istatistiklere göre öğrenci, “Bazı okul türlerini tercih etmektense herhangi bir okula yerleşmem olur biter” diye düşünmüş anlaşılan. Nakil döneminde ne kadar öğrenci yerleşir, bunun bilgisini de nakil dönemi sona erince öğreniriz.

Genelde kontenjanı boş kalan okullar eski adıyla EML, TML ve İHL'ler görünüyor. Bu okul türlerinin ya sayısı çok, ya kontenjanları fazla, ya da fazla talep yok. Gerekçe hangisi olursa olsun, sonuçta bu okullar kontenjanlarını dolduramadı.

Pekiyi bundan sonra ne olacak? MEB nasıl bir yol haritası izleyecek? Zira yerleşemeyen öğrenciler var. Bu öğrenciler boş kalan kontenjanları tercih etmezse ne yapacak? Çünkü MEB, kimse istemediği okulda okumayacak demişti. Öğrenci öğrenimine açıktan devam etmek istemezse MEB, nasıl bir çözüm bulacak? Üstelik lise zorunlu eğitim kapsamında. MEB, kara kara düşünmeyip de ne yapsın şimdi? Haydi herkesi ikna etti yerleştirdi diyelim. İkili öğretimi nereye koyacak? Çünkü talebin fazla olduğu okulların çoğuna ikili öğretime geçme zorunluluğu getirdi. Haftalık ders yükünü azaltmadan ikili öğretimin içinden nasıl çıkacak? Çünkü liselerin çoğunda ders yükü 40 saattir.

MEB bu işin içinden nasıl çıkar, insanları nasıl memnun eder bilemem. Ama işi zor görünüyor. Çünkü içinden çıkılmaz bir hal var orta yerde. Yeni Bakan öyle bir çözüm bulmalı ki herkes memnun olsun. Şayet paydaşları memnun edemezse “Bugün iyi ki geldi, isabet oldu” denen Bakan, yarın istenmeyen kişi ilan edilebilir. Normalde yeni Bakanın bugünkü tıkanmışlıkta payı yok. Ama icranın başında şimdi o var.  

Aslında içinden çıkılmaz görünen bu denklemden MEB, zorunlu lise eğitimini kaldırarak işin içinden çıkabilir. Denebilir ki zorunlu eğitim kanunla düzenlendi, buradan geriye dönüş olmaz. O zaman lise zorunlu eğitime bir esneklik getirilebilir. Nasıl mı? Lise, zorunlu eğitim olmaya yine devam etsin. Ama bunun için bazı kriterler konabilir. Mesela 6.7.8.sınıf ortalaması 50-55 puanın altında kalan öğrenci LGS sınavına müracaat edemez ve lise öğrenimine açıktan devam eder kuralı getirilebilir. Bu vb. alınacak tedbir MEB'in elini rahatlatacaktır. MEB herkese okul bulmak zorunda kalmayacaktır. Yine MEB bina ve derslik yönünden rahatlayacaktır. Açık liseye devam edenlerin çoğu bir meslek öğrenmek için bir arayışa girecektir. Bu sistemin oturması için ortaokul seviyesindeki öğrencilere hakkaniyet ölçüsünde bir not kriteri getirilmeli, öğretmen bol keseden not verme yoluna gitmemelidir. Öğrenciye hak ettiğinden fazla not verilmesinin önüne geçmek için  6.7.8 sınıfta sınavlar merkezi yapılabilir.

Burada amacım öğrenciye acımasız davranılsın değildir. Okuyacak ve okuyamayacak öğrencinin ortaokul seviyesindeyken netleşmesidir. Demir tavında dövülür misali ortaokul seviyesindeyken öğrenci, veli başının çaresine bakacaktır. Zorlamayla liseyi veya üniversiteyi bitiren bir öğrenci için yeni bir yol haritası belirlenemez. Bugün lise veya üniversiteyi bitirip istihdam alanı olmadığı için kara kara düşünen insanımızın sayısı azımsanamayacak kadar çoktur. Herkesi okutacağız, herkes liseyi-üniversiteyi bitirecek, ülkemizin okur-yazar oranı artacak, tahsilli insan sayımız artacak hülyasını bırakmanın zamanı geldi geçiyor. Daha fazla zaman kaybetmeden devletin ve MEB'in herkesi -örgün- okutacağız inadını bırakması lazım.

* 02/08/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


30 Temmuz 2018 Pazartesi

Doktor ve İki Polis Bu Vebalden Nasıl Kurtulur? ***

Türkiye, birkaç gündür Giresun'da evde bakım hizmeti alan yatalak eşi için ilaç yazdırmaya giden 82 yaşındaki  amcaya; doktorun ve polisin reva gördüğü nahoş muamele ile çalkalanıyor.  Ne doktorun yaptığı, ne de polislerin yaptığı yenilir tutulur cinstendir. Olayın neresinden bakarsanız elinizde kalır. Bir akıl tutulmasıdır.

Olayı tetikleyen baş aktör ya da baş tetikçi doktorumuz namı diğer aile hekimimiz. Olay evde bakım hizmet raporu olan yatalak bir kadının ilaçlarını yazmak için doktorun "İlla hastayı göreceğim" diye tutturmasıyla başlar. Amcanın "10 yıldır yatağa bağlı olarak yaşayan eşimi nasıl getirebilirim" ısrarı doktor için bardağı taşıran son damla olur. Baktı ki olmayacak belki de ölüm vb. risk durumunda başvurması gereken "Beyaz Kod" yoluna başvurur. (Bu vesileyle doktorların kendilerini koruma amaçlı beyaz kod isimli bir yollarının olduğunu da öğrenmiş olduk.)

Haydi diyelim ki doktorumuz, ihtiyar amcanın yürümesine kolaylık olsun amacıyla kullandığı bastonu silah sandı, korktu. Can havliyle beyaz koduyla "imdat" dedi. Polisler de doktoru korumak ve kurtarmak amacıyla olay yerine intikal etti. Baktılar ki olay mahallinde karşılarında bastonuyla zar zor yürüyen, derdini tam anlatamayan, belki de okur-yazar olmayan yaşlı bir amca var. "Bey amca, gel derdini kaymakama/valiye anlat" deyip götüremezler miydi? Polislerden beklenen soğukkanlı davranmalarıydı bir defa. Hatta doktora da dönüp "Doktor Bey! Sana Bakanlığın bu beyaz kod imkanını böyle basit işler için kullanasın diye mi verdi. Bu amcanın ahı gitmiş, vahı kalmış, eti ne, budu ne" demeliydiler. Ama vatandaşın güvenliğinden sorumlu iki polisimiz mal bulmuş mağribi gibi amcaya önce biber gazıyla müdahale ediyor, yere yatırıp kelepçe takıyor, yerde sürüyor ve vuruyorlar. Mübarekler! Sanki teröristle mücadele ediyorlar. Bu polislerin yaptığını polisliğe ilk adımı atan polisler yapmaz. Madem bu kadar beceriksizsiniz, olmadı yanınıza 8-10 daha polis alsaydınız. Hatta çevre illerden destek isteseydiniz. Ardından da üzerine tazyikli su sıksaydınız rahmetliyi definden önce bir güzel yıkamış olurdunuz. 

Yazıklar olsun sizin polisliğinize! Size ne ceza verilir bilmem ama size verilecek en büyük ceza, sürüklerken ölümüne sebebiyet verdiğiniz o amcanın gözünüzün önünden hiç gitmemesi olacaktır. İnşallah kabusunuz olur. Tabi zerre kadar vicdan varsa sizde! Unutmayın ki bu dünyada alacağınız hiçbir cezanın ehemmiyeti yok. Siz esas mahşerde bu amcayla karşılaştığınız zaman ne yapacaksınız? Yüzüne nasıl bakacaksınız? Bence siz soruşturma ve incelemeyi beklemeden istifa edin. Varsın sizden gelecek güvenliğimiz eksik kalsın. Zaten siz bu kafayla hiçbir suçu bastıramazsınız. Gücünüz sadece masum insana yeter. Size ne ülke emanet edilir, ne silah verilir, ne de polis elbisesi giydirilir. Polis olmak için biraz beyin lazım, akıl lazım. Siz çalıştığınız kurumdaki meslektaşlarınızın yüz karasısınız.

Gelelim doktor sana! Doktor olup insanımızı muayene etmek için okumadığın tıp kitabı kalmamıştır. Bu uğurda 6-7 yıl dirsek çürütmüş, uykusuz sabahlamışsındır. Çünkü tıp okumak kolay değil. Üstelik tıp okuduğuna göre zeki birisin. Ama gördüğüm kadarıyla çok zeki olman bir işe yaramamış. Deden yaşındaki adama eziyet etmeyi marifet sanmışsın. Belki de çok okuduğun için halkın içine hiç girmedin. Evde bakım hizmeti alması için raporu olan kadın mutlaka sistemde kayıtlıdır. Kadının gelemeyeceğini bile bile "O hasta buraya gelecek" demek tamamen bir işgüzarlıktır. Haydi mevzuattır ve prensibindir, hastayı görmeyince yazmıyorsun. Bırak adam bağırıp çağırıp gitsin. Ne diye tehlike var anlamına gelen beyaz kodu harekete geçiriyorsun. Madem hiç sorun yaşamayacaksın, lafa-söze tahammülün yok, canın da kıymetli. O zaman masanın gözünde tabanca taşı. Maazallah polis gelinceye kadar can güvenliğin tehlikeye girer, rahmetli amca suç aleti bastonuyla seni yere serer. Yazık olmaz mıydı sana o zaman. Böyle durumlarda silahına başvurur, Karadenizlilerin deyimiyle "Vurdim oni" derdin. Bence sen ve o iki polis eğer bu işi yapmaya devam edecekseniz şimdilik işi-gücü bırakın, devlet istediğiniz kadar size izin versin. Gidin ilk önce adam akıllı bir iletişim dersi alın, vatandaşa nasıl davranılır onu öğrenin. Bu iş öyle beline silah takmakla, boyundan stetoskop sarkıtmakla olmaz. Sizde insanlık damarı eksik, merhamet damarınız da yok. 

İnsanlık, merhamet ve iletişim dersi aldıktan sonra bundan sonraki hayatınızı marifetinizle ölümüne sebebiyet verdiğiniz amcanın yatağa bağlı yaşayan hanımına hizmet etmeye adayın. O kadının karşısında el pençe durun, hizmette kusur etmeyin, sürekli helallik dileyin. Kendinizi affettirmeye çalışın. Biraz vicdanınız varsa "Biz ne halt ettik böyle" diye durmadan gözyaşı dökün.

Devletimiz sadece size iletişim, halkla ilişkiler dersi vermekle kalmasın. Tüm kamu kurum ve kuruluşlarında çalışan, çalışmak için sınavlara giren herkese, vatandaşa ne şekilde davranması gerektiği, hangi sorunlarla karşılaştığında ne yapması gerektiğinin dersini versin. Bu iki polis ve doktoru, vefat edinceye kadar yatalak teyzenin hizmeti ile görevlendirsin. Sağlık Bakanlığı da "Hastayı görmeden ilaç yazılamaz" mevzuatını hangi hallerde hasta görülmeden ilaç yazılır istisnalarını açıkça belirtmesinde fayda vardır. Böylece doktor, hasta ile mevzuat arasında ikilemde kalmamış olur.

Not: Olayı, basından okuduğum kadarıyla tek taraflı olarak değerlendirdim. Amcanın olayın gerisinde ne yaptığını bilmiyorum. Doktorun ve iki polisin yaptığını tüm doktor ve polislere teşmil etmiyorum. Geneli tenzih ederim. Çünkü görevini layıkıyla yapan nice doktor ve polisimiz var.



*** 02/08/2018 günü Yeni Haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.



Asker Uğurlamaları


Son günlerde gündemimizde tatlı telaş diyebileceğimiz etkinliklerimiz var. Kimimiz düğün yapıyor, çocuklarının mürüvvetini görüyor; kimimiz yüz binlerce kişi arasından kurada çıkıp hac farizasını yapmak üzere kutsal topraklara uğurlanıyor; kimimiz de vatani görevini yapması için çocuğunu askere gönderiyor.

Saydığım her üç organizasyon iç içe geçmiş, sevinç ve mutluluğu içinde barındıran fiillerdir. Soyumuzun devamı, sağlıklı nesillerin gelmesi ve toplumun en küçük çekirdeği olan ailenin kurulması için evlilik; gitmeye güç getirenlerin dini vecibesini yerine getirebilmesi için hac; ülkenin korunup kollanması için askerlik olmazsa olmazlarımızdır. Her üçü de sevinç ve mutluluktan gözyaşı döktürür insana ve yakınlarına. Her üçünü de dualarla uğurlarız. Zira hayırlı bir iştir.

Bahsettiğim her üç konu, ayrı ayrı ele alınması gereken üç değerimizdir. Burada askere uğurlama konusu üzerinde biraz durmak istiyorum. Yakınlarımdan son yıllarda askere giden yok. Bu yüzden işin iç yüzünü bilmiyorum. Askere gidecek gençler yakınları tarafından yemeğe davet edilir. Güzel bir haslet! Buna diyecek bir şeyimiz yok. Uğurlanırken askerimize harçlık verilir. Buna da eyvallah! Askerimiz otogardan arkadaş, eş ve dostları vasıtasıyla yolcu edilir. Bu da olması gerekendir. 

Yemek ziyareti, harçlık ve kalabalık uğurlamanın dışında yapılanlar biraz abartıya kaçmaktadır. Son yıllarda askere gidenler çetnevir yapar oldu. Asker arkadaşlarıyla yer, içer, oynar oldu. Masraflı, külfetli bir organizasyon ama olsun diyelim. Fakat bu işleri yaparken dünyanın merkezine kendimizi koyuyoruz. Başkasını rahatsız edip etmediğimizi düşünmüyoruz. Ya müzik sonuna kadar açılıyor, silah vb. şeyler atıyoruz. Bu yaptığımız tehlikeli, birini yaralarız, birini korkuturuz demiyoruz. Yan tarafta komşumuz rahatsız, onların bugün cenazesi vardı demiyoruz. Vur patlasın, çal oynasın diyoruz.

Askeri son gün uğurlamaya gönderirken konvoy oluşturuyoruz. Ama oluşturduğumuz konvoy baştan sona tehlike saçıyor, trafiği birbirine katıyor; ya yıldırım hızıyla ana caddelerde uçuyoruz, ya da kaplumbağa hızıyla trafiği kilitliyoruz. Korna sesi gürültü kirliliğine sebebiyet verirken aracın dörtlülerini yakarak kazara konvoyun içine karışan araçlara/kişilere dokuz doğurtuyoruz. Çünkü flaşörleri yanıp sönen aracın nereye döneceğini kestirmek zor mu zordur.

Otogardan uğurlarken otobüsü sallamak, "En büyük asker, bizim asker" diyerek askeri havaya fırlatıp tutmak bana çok makul gelmiyor. Havaya attığımız kişiyi tutamayabiliriz veya bir yerine bir şey olur diye düşünmüyoruz. 

Sözün özü, çetnevir yaparken, konvoy oluştururken, askeri havaya fırlatırken beraberinde büyük risk alıyoruz. Kendimizin veya çevrenizdekilerin canını tehlikeye atıyoruz. Gürültüsü de işin çabası. Yok mu bu işin makul tarafı? 

İyi tezkereler!


Hac ve Hediye ***


Hac görevi çıkmış hacı adaylarımız bugünlerde kutsal topraklara uğrulanmaya başlandı. İçimizdeki nasibi olan kişiler bunlar. Çünkü yüz binler kurada hac vazifem çıktı çıkacak diye bekleye dursun, onlar muradına erdi. Zira onlar da bekledi yıllarca hacca gitmek için. Sırası gelen veya davet edilen gidiyor. Gitmeye yol bulan herkese Allah, hac farizasını yapmayı nasip etsin inşallah!

Hacca giden gidiyor. Ama sorunlar var. Malumunuz üzere hac, gücü yetenlerin yerine getirmesi gereken hem mali, hem de bedeni bir ibadettir. Bir meşakkattir, bir maliyettir aynı zamanda. Fakat maliyetleri biz biraz daha artırıyoruz. Çünkü hediye faslı var işin içinde bir de. Tespih, takke, seccade, koku, yüzük, kına, tülbent, çocuklara oyuncak...ilk akla gelen hediyeler. Çoğunluk daha hacca gitmeden -kurada hac çıkar çıkmaz- soluğu hac malzemeleri satan dükkanlarda alıyor. Hacca gidince de oteline yerleşir yerleşmez hurmayı nereden alırım, ne kadar götüreyim, uçak ne kadar zemzem getirmemize izin veriyor hesabı yapıyor. Oğlan, kız, kardeş, gelin, torun için ayrı hediye alma furyası başlıyor. Kimi de elektronik eşya oralarda ucuzmuş diye sipariş veriyor. Hacımız ibadet mi yapacak, yoksa alışveriş mi? Varın siz düşünün!

Kanması da işin cabası orada. Özellikle hurmada kanan kanana! Giden hacılarımız bundan dertli mi dertli! Hurma satanların müşteriye gösterdiği numune ile verdiği hurma aynı çıkmıyormuş. Hacca giden sanıyor ki mukaddes beldede sahtekarlık, hile olmaz. Ama maalesef hurma ticareti yapanlar bizim insanımızı ayakta uyutuyormuş. Hurmanın üstü başka, altı başka çıkıyormuş. Geçen bir arkadaşım bahsetti. Birlikte hac yaptığı bir arkadaşı oradan hurma beğenip almış, ardından kargoya vermiş. Kargoya verdiği hurma gecikince gelen misafirlere hurma ikram etmezsek olmaz düşüncesiyle arkadaşa: “Arkadaş, benim hurma gecikti. Sen benim orada aldığım hurmanın cinsini biliyorsun. Burada tanıdık hurma satışı yapan varsa emanet alsak…bizim hurma gelince iade etsek” demiş. Arkadaş, olur demiş. Aynı hurmadan alıp gelen misafirlerine ikram etmiş. Kargodan gelen hurmayı açınca beğendiği hurmadan eser yokmuş. Adam hurmanın en adisini doldurup göndermiş. Sonunda hacı, Türkiye’den emaneten aldığı hurmanın parasını vermiş, gelen adi hurmalar da kendisine kalmış.

Hacca giden kime, ne alayım hesabı yaparken hacı uğurlamaya giden insanımız da bu iş hediyesiz olmaz düşüncesiyle bisküvi, havlu, küp şeker, çorap gibi hediye götürüyor. Hediye gelince, hediye getirmesek olmaz diyor hacı adayımız. İşin garibi ne hediye götüren, ne de hediye getiren hoşnut bu durumdan. Nasıl bir adet ki herkes şikayetçi. Ama hız kesmeden devam ediyor bu hediyeleşme. Üstelik getirilen ve götürülen hediyeler doğru-dürüst kullanılmıyor. Çoğumuzun evi özellikle hactan gelenlerin hediye olarak verdiği tespih ve takkeyle dolu. Çekilmeyi ve giyilmeyi bekliyor.

Hediyeleşmek güzeldir. Aradaki ülfeti artırır. Yalnız bu hediyeleşmeyi başka zamanlarda yapsak daha iyi olur diye düşünüyorum. Hactan gelecek en güzel hediye hacının sağ-salim dönmesi, mebrur bir hac yapmasıdır. Tebriğe gelenlere ikram için hurma, zemzem haydi bir de misvakı ekleyelim. Bunun dışındaki hediyeler hacımıza bir maliyet ve külfet getirdiği gibi kullanılmadığı için de israftır diye düşünüyorum.

Hac ve hediyeleşmeme ile ilgili hassasiyetimizi nihayete erdirirken buradan Diyanet İşleri Başkanlığına da bir öneri getirelim: Yıllardır hac ve umre organizasyonu yapan, bu konuda iyice profesyonelleşen ve hacılarımıza her türlü hizmeti sunan DİB, hediyeleşmedeki aşırılığa dikkat çeken bir hutbe irat ederse memnun olurum. Yine hurma alırken hacılarımızın sahtekarlara kanmaması için kutsal topraklarda gerekli tedbiri almasında fayda vardır.

Hacılarımıza hayırlı yolculuklar! Şimdiden haclarının mebrur olmasını yüce Allah’tan niyaz ederim.



*** 07/08/2018 günü Yeni Haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.

27 Temmuz 2018 Cuma

Hep Gündemde Kalmanın Yolu ***


—Üstat, beni tanıyorsun? Birçok yere girdim çıktım. Hepsinde şu ya da bu şekilde bir koltuk kaptım. Bakanlığa kadar yükseldim. Kaç dönem vekillik yaptım. Ama hala içimde bir boşluk var.
—Ne boşluğu?
—Hep göz önünde olunca geri planda kaldığımı düşünüyorum. İçinde bulunduğum partiyi ele geçirmeye çalıştım, başarılı olamadım.
—Yeter, çekil köşene o zaman!
—Beni bana bırakmıyorlar.
—Kim?
—Nefsim ve belli çevreler.
—Ne istiyorlar senden? Ya da nefsin ne istiyor?
—Başbakan olmamı, "Ben bu ülkeye başbakan olacağım."
—Ben de cumhurbaşkanı olmak için heveslenmiştim. Ama avucumu yalamak kaldı bana. Ayrıca başbakanlık kalktı biliyorsun.
—Hedefi daha da büyüttüm. Cumhurbaşkanı olacağım artık!
—Nasıl yapacaksın bunu? Etin ne, budun ne?
—Olurum ya da olamam. Ama ben hep gündemde kalacağım. Öyle ki her gün kamuoyu benden bahsetmeli. Bunu hak ettiğimi düşünüyorum.
—Kim verdi sana o hakkı?
—Belli çevreler benim kapasite ve yeteneğimin farkında.
—İyi de nasıl yapacaksın bunu?
—En iyisi bir parti kurmak!
—Parti kurmayı kolay mı sanırsın? Bunun için ekip lazım, bir birikim lazım, vizyon gerek, misyon gerek.
—O dediklerinin hepsi bende var, deniyor.
—Kim diyor?
—Basın her gün benden bahsediyor. Yine malum çevreler parti kur diyor. İyi bir rüzgâr yakaladım anlayacağın.
—Haydi, hepsi sende var diyelim. Parti kurmak maliyetli! Parayı nereden bulacaksın?
—Beni ortaya sürenler açık çek verdi bana.
—Haydi, partiyi kurdun diyelim. Partinin adı ne olacak? Cumhurbaşkanı olabilecek misin? Çünkü bu ülkede her parti kuran cumhurbaşkanı olabilseydi Ülke cumhurbaşkanından geçilmezdi. Çoğu tabela partisi olarak kaldı.
—Birlikte yola çıktıklarımla partinin ismi üzere çalışıyoruz. İyi bir isim bulacağız. Beni öne sürenler kazanacağımı söylüyor. Anketlerde de daha partimi kurmadan yüksek oy alacağım açıklanıyor. Kimse vermese bile kadın seçmenlerden alacağım oy beni zirveye taşır. Hiç yapamasam eski partimden gelecek oy yeter bana. Ayrıca en büyük zevkim beni vekil yapmayan eski partimi baraj altı bırakırım. Sonra biz her kesimden oy alırız. Çünkü her düşünceden aday var içimizde.
—Diyelim ki başarılı olamadın. Bu senin için sonun başlangıcı olmaz mı?
—Niye sonun başlangıcı olsun. Seçim boyunca "Ben cumhurbaşkanı olacağım" diye çıtayı yüksek tutacağım. Güne gün basın beni gündemine alacak, benden bahsedecek. Olmaz da farz et ki başarılı olamadım. Ben yine gündemde kalacağım.
—Nasıl yani?
—İstifa edeceğim.
—Hemen pes edeceksin de niçin kurdun bu partiyi demezler mi sana?
—Biraz daha gündem oluşturmak için.
—Yani?
—Kurultay...adayım...aday değilim tartışmaları yine beni gündeme taşır. Çünkü medya "Ne olacak bu partinin hali? Aday olacak mıyım olmayacak mıyım üzerine günlerce yazıp çizecek ve konuşacak. Sayemde vekillik görenler ve varlıklarını bana borçlu olanlar kapının önüne gelip "Bizi bırakma, ne olur" diyecek.
—Eee sonra?
—Eee'si hep gündemde kalacağım demektir. Zaten istediğim de budur.
—İşin başında çıtayı yüksek tutup bol keseden atacağına, seni sevenlere umut dağıtacağına, yıllardır yaptığın bu siyasette biraz mütevazı olsaydın daha iyi olmaz mıydı?
—Olurdu olmaya da sonun hüsranla biterse iktidardan daha fazla gündemde kalacağım.
—Haydi dediğin oldu. Sonuç?
—Sonuç, reklamdır. Reklamın kötüsü olmaz. Reklam reklamdır. Başarısızlığım da bir reklam olacaktır sonuçta.
—Sonra?
—Sonraları da "Parti kurarak cumhurbaşkanlığını kazanmaya kendisini o kadar inandırmıştı ki barajın altında kalarak ayağına düşürdü. Siyasi tarihimizdeki bu siyasi figürün adı nedir" sorusu yarışmalarda hep sorulacak. Böylece yıllar geçse de gündem olmaya devam edeceğim.
—Sen gündemle kafayı yemişsin, şöhret olmak böyle bir şey olsa gerek. Keşke şöhreti önemsediğin kadar kendini ve bu seçmeni tanımaya biraz zaman ayırsaydın daha iyi olurdu. Ama bil ki bu şöhret macerası seni yavaş yavaş gündemden düşürecektir. Bu da senin yok oluşun demektir.



*** 31/07/2018 günü Yeni Haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.



26 Temmuz 2018 Perşembe

Koltuğunda Çok Tekin Durmadı *

Beş yıl önce oturduğu en yüksek devlet memurluğu koltuğunda iki tane bakan eskitti. Üçüncü bakan atanmadan önce belli bir el tarafından ismi, bakan olarak servis edildi. Geldi, geliyor, atandı, atanıyor derken layık gösterildiği makama bir başkası atandı. Deruhte ettiği müsteşarlık kaldırılınca ve bakan yardımcısı olarak da atanamayınca boşta kaldı. Sonunda işgal ettiği makamı boşaltmak zorunda kaldı. Haydi, git dendi çünkü!

Giderken kubbede hoş bir seda bıraktı mı? Camianın geneli nezdinde hayır. Çünkü istenmeyen kişisi idi. Deruhte ettiği teşkilatını hallaç pamuğu gibi savurdu. Biçip doğradı dense yeridir. Mevcutları doğrar, yenilerini getirirsem her şey yoluna girer sandı. Götürdüklerimin yanında getirdiklerimin desteği yeter de artar diye düşündü. Teşkilatı aşağıdan yukarıya sallarken ne tekme vurduklarının ne de getirdiklerinin onurunu hesaba kattı. Dediğim dedik, astığım astık, kestiğim kestik dedi.

Yeni öğretmen alımında, idareci atamada, şube müdürü seçiminde mülakat denen ucube yöntemi icat etti, ya da önüne kondu.  Siz asıl değilsiniz; asıl, asıl benim dedi. Hepsini geriye dönük puanlattı. Mevcut müdür ve müdür yardımcılarının çoğunu kapının önüne koydu. Elimi sallasam ellisi gelir dedi. Sözlü mülakat yoluyla istediğini seçip koltuğa oturttu. Öncekilere haydi asli görevinize dedi. Bunu yaparken en büyük yardımcıları, ayağını kaydırdığı milli eğitim müdürlerinin yerine vekaleten getirdiği müdürler ve sözlü mülakat yoluyla atadığı şube müdürleri idi. Yaptığı tasarrufları mahkeme iptal etti; bakanı, mahkeme kararlarına göre yeniden atama yapacağım dedi. O ise hayır dedi. Mahkeme kararlarını uygulamayan ve bakanını dinlemeyen kişi olarak tarihe geçti. Her türlü atamalarda ayyuka çıktıkça o, ben doğru yoldayım dedi. 

Seçime giderken radikal karar almaktan çekinmedi. “Beni getiren irade, oyunu düşürür” demedi. 8 yılını dolduranları 7 Haziran seçimleri öncesi rotasyona tabi tutacağım dedi. Sözü yetti. Çoğu kimse tayin isteyerek yer değiştirdi. Seçimden sonra uygulamaya gerek yok, zaten maksat hasıl oldu dedi, 8 yıl şartını uygulamadı. Yine uygulanmayacağını bile bile öğretmene performans değerlendirme sistemi adı verilen “Öğretmen Strateji Belgesini yayımlattı. Öğrenci ve velinin öğretmeni puanlaması anlamına gelen bu performans uygulamasına -gelen tepkilere rağmen- kulağını tıkadı. Öteledi ama kaldırmadı. Uygulamaya ömrü kifayet etmedi.

Proje okullarını MEB’de uygulamaya koydu. Nerede kendini ispatlamış başarılı bir okul varsa proje okul kapsamına aldı. Bu okullarda sekiz yılını dolduranlara “Haydin güle güle kendinize bir okul bulun” dedi. Yönetiminden öğretmenine varıncaya kadar bu okulların personelini değiştirdi. Proje okul dediği okulun, proje olmadan önceki durumuyla proje okulu olduktan sonraki durumu arasında kimse bir fark göremedi. Herkes “Keşke başarısız bir okulu proje kapsamına alsaydı” dedi durdu.

Öğretmen alımı ve yönetici atamalarında mülakat sistemini uygulamaya koydu. Her sınava üç katı aday davet edildi. Bir katını alarak diğer iki kat adaya “güle güle” dedi.

Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki öğretmen açığını kapatmak amacıyla 6 yıl çakılı kadro diyebileceğimiz “Sözleşmeli Öğretmenlik” uygulamasıyla tepki çekti. Buna da eyvallah demedi.

TEOG yerine uygulamaya konan LGS dolayısıyla öğrenci ve veli mağduriyeti hala belleklerde.

Sonuç olarak toplumun hepsini etkileyen büyük bir camiayı temsil eden kurumun en tepesinde beş yıl boyunca durdu. Belki iyi niyetli ve güvenilir, akıllı ve zeki biriydi.  Ama uygulamaya koyduğu her icraatı tartışıldı, tepki çekti. Gelen tepkiler dolayısıyla kamuoyunu ikna etme yolunu denemedi. Ne kendisi geri adım attı, ne de kendisini getiren irade, “Biraz tekin dur” dedi. Kanaatim, yaptığı ya da yapamadığı icraatlarla kendisini getiren siyasi iradeye seçimlerde puan kaybettirdi. Birlikte hareket ettiği sendikaya da itibar kaybettirdi. Ne İsa’ya yarandı, ne de Musa’ya. Keşke böyle gitmeseydi…

* 28/07/2018 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



25 Temmuz 2018 Çarşamba

Doktorları Şiddetten Korumanın Yolu


Günlük olmasa da gün aşırı bir ilimizde hastanede çalışan bir doktor şiddet görmemiş olsun. Genelde hasta veya hasta yakınlarının şiddetine maruz kalıyor. En hafifinin ağzı ve burnu kırılıyor. Bu durumu o kadar kanıksadık ki bereket ölmemiş, yaşıyor diyoruz. 

Doktor bir güzel dayak yiyor. Kendisini koruyacak kimse yok. Onları korumak için polis olsa diyeceğim, günümüzde vatandaş polisi de dinlemez. Hastane de asayiş ve güvenliği sağlasın diye görevlendirilen özel güvenliğin elinden bir şey gelmiyor. Çünkü pek bir yetkisi yok. Yetkisi olsa da gözü dönmüş bir kişi için polis ne yapsın, güvenlik görevlisi ne yapsın!

Şiddet uygulayan hakkında şiddete maruz kalan, şikayet etmek için suç duyurusunda bulunsa zanlının ifadesi alınıp "Haydi yiğidim, bu uğurda yolun açık olsun" denip salıveriliyor. Doktor ve şiddet uygulayan şu ya da bu şekilde yine yüz yüze geliyor.

Olup bitenden anladığımıza göre güvenlik görevlisi, polis, karakol ve adliye çözmüyor ya da çözemiyor bu sorunu. Bizde şiddet uygulayanların ifadesi alınıp salıverildikçe bu tacizler devam edeceğe benziyor. Ne olacak böyle? Biz yine sık sık şiddet gören hastane çalışanlarının maruz kaldığı şiddeti televizyonlarda duymaya ve seyretmeye devam mı edeceğiz? Çözümü nedir bunun?

Şiddet uygulamak, orta yerdeki sorunu şiddete başvurarak çözmek bizim toplumumuzun büyük çoğunluğunun ilk aklına gelendir. Çünkü şiddet toplumuyuz. Bu şiddetten de halka açık görev yapanlar -doktor ve öğretmenlerde olduğu gibi- sık sık nasibini alıyor. 

Doktor ve hasta, doktor ve hasta yakını arasındaki şiddette suçlu hastadır veya hasta yakınıdır ya da doktordur iddiasında değilim. Görevini ihmal eden doktor da vardır, laftan-sözden anlamayan hasta da. Orta yerde bir sorun var ki kavga-gürültü oluyor. Sorunu çözmenin yolu bu mu? Devlet görevini yapmayanları şikayet edin diye Bimer'i, Cimer'i, dilekçeyi, Alo şikayet hattını kuruyor. Niçin bu yolları kullanmıyoruz? Ya da Allah'ın aranızdaki sorunlarınızı konuşarak çözün diye bahşettiği dili ne diye ağzımızın içinde kalabalık ediyoruz? 

Çözüm, aramızdaki sorunu iletişim yoluyla çözmek, ama bu sökmez ve işlemez bizde. Biz olayın merkezine kendimizi koyduğumuz müddetçe karşı tarafın da haklı olabileceğini düşünmediğimiz müddetçe, şiddet uygulayanın yaptığı yanına kar kaldığı müddetçe, herkes sorununu kendisi halletmeye kalktığı müddetçe taciz olayları artarak devam edecektir. Hele bu durum hastaların birinin girip diğerinin çıktığı, içeride durdukça iyileşmek için geleni daha da hastalandıran ve kişinin psikolojisini bozan hastane ortamında oluyorsa insanımız sağlıklı düşünemez oluyor.

Peki, böyle gelmiş böyle mi gidecek, her psikolojisi bozulan hıncını doktordan mı alacak? Yok mu bir önerin derseniz, ben de sizin gibiyim. Devlet bir çözüm bulamamış ki ben bir çözüm yolu bulayım. Sadece aklıma gelen belki hoşunuza gitmeyecek ama doktorların tıp okurken eğitimlerine bir yıl daha ilave etmek belki çözüm olabilir. İlave edilen bu yılda doktorlara karate, tekvando dersi verilebilir. Şiddete maruz kaldığı zaman kendilerini korumak için gerekli gibi bu yol. Uzakdoğu sporlarını öğrenen doktor, belki bu karateyi hayatı boyunca hiç kullanmayacak. Saldırılara karşı caydırıcı bir yöntem diye düşünüyorum. Çünkü hangi birimiz karate veya tekvando bilen birine sataşırız. Biz ancak gücümüzün yettiğine horozlanırız. Dayak yiyeceğimizi bildiğimiz biriyle bir sorun yaşarsak hemen alttan alırız.

Nasıl beğenmediniz mi benim çözüm önerimi? Benden bu kadar! Varsa sizin bir öneriniz, buyurun! Sizi tutan mı var? Amaç üzüm yemek değil mi?


24 Temmuz 2018 Salı

Bu Doktorlardan Ne Çekecek Vatandaş Böyle! ***


Gün geçmiyor ki bir şehrimizden doktora darp vakası haberi  gelmiş olmasın. Sanki sıraya girmiş gibi millet! Gelen vuruyor, giden vuruyor. Zaman zaman hızını alamayan hasta veya hasta yakını tarafından öldürülüyor da doktorlar.

Kimi doktoru beğenmiyor, kimi teşhisini, kimi davranışını. Kimi ilgi görmediğinden veya yeterince açıklama yapmadığından şikayetçi. Kimi doktor çağırıldığı yere çabuk intikal etmediğinden, kimi de yerinde bulunamadığından dertli. O zaman bu işi ne çözer? En hafifinden dayak çözer. Vur abalıya ondan sonra. Eline ne geçerse artık! Tuğla, kiremit, taş, silah, bıçak vs. Allah ne verdiyse...

Çözüm mü bu? Yazık değil mi bu vatandaşa? Hastaneye geldiği zaman adam gibi ilgiyi bu vatandaş ne zaman görecek? Ne zaman doğru-dürüst muayene olup tedavi olacak? Bu vatandaş işini dört dörtlük yapan, işinin ehli doktorları öldükten sonra mı görecek? Ne zaman bitecek bu vatandaşın çilesi? Şifa bulmak için hastaneye gelen bu insanları uyguladığı şiddetten dolayı ifade vermesi  için bir de karakola götürmek ne derece doğru? Sonra vatandaş doktor dövmeyip de ne yapsın? Ayrıca döv döv...nereye kadar? Hangi birini düzeltecek vatandaş bu şekilde? Yazık değil mi o doktora vuran ellerine? Yok mu bu doktorlardan vatandaşlarımızı koruyacak bir mekanizma? Neredesin devlet? Niçin görevini yapmıyor, adam gibi doktorlar yetiştirmiyorsun? Bu doktorları öyle eğit ki hastaları kapıda çiçeklerle karşılasın. İçeri girdiğinde hoş geldiniz, nasılsınız desin. Muayene sırası geldiği zaman öncekiyle ilgileneceğim diye vatandaşı kapının önünde bekletmesin. Bekleme salonunda yeterince koltuk yoksa ayarlasın, hastanın istediği ilacı yazsın, öyle muayene etsin ki hastamız bir daha hastalanmasın. Hasta veya yakını hastalıkla ilgili açıklama istediği zaman doktor işini gücünü, hasta almayı bırakarak hastanın anlayacağı şekilde hastalığını tane tane anlatsın. Yazdığı reçeteyi hastaya vermeden hasta muayenehanede beklerken koşup alıp gelsin, ilacı aldıktan sonra hangi hapı ne şekilde kullanacağını bir güzel anlatsın, ardından güle güle demesin, hastayı bu şekilde kendi başına göndermek doğru olmaz. Aracını çevirip hastayı evine veya gideceği yere götürsün, ardından "Efendim! Çok geçmiş olsun, Allah beterinden saklasın, bir kusurum olmuşsa özür dilerim, kendini kötü hissedersen şu benim numaram; gece-gündüz çekinmeden beni arayabilirsiniz," desin.

Demek istediğim doktorlara doktor olmadan ve muayeneye başlamadan önce polikliniğine gelen velinimeti hastaya ve onun değerli yakınlarına ne şekilde davranması gerektiği öğretilsin. Bir de teşhis ve tedavide hata yapmasın. Şayet dediklerim yapılmaz ve yerine getirilmez ve inat etmeye devam edilirse dayak yemeyen doktor kalmayacak. Olan doktorlara olur. Ha ne olur, vatandaş biraz fazla efor sarf etmiş olur. Biraz da eli acır. O kadar!



*** 26/07/2018 günü Yeni Haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.


"Asıl Olan Gönüllere Girmek"

Mevcut iktidar, bu halkın çoğunun hayal bile edemediği yeniliklere imza attı. Hizmet üstüne hizmet yaptı. Bu ülke insanına "Siz her şeyin en iyisine layıksınız, önemli ve değerlisiniz " imajını verdi. Vatandaş ilk defa bu ülkenin bir ferdi olduğunu hissetti. Kendinden bir şeyler gördü çoğu. Bu yüzden olmalı ki kendisine değer veren bu hükümeti vatandaş, bir istikrar abidesi gibi arka arkaya iktidara taşıdı. Sen yeter ki hizmet et dedi.

İktidar hizmet etmeye devam ederken iktidarın getirdiği bürokratlar, il ve ilçe yönetimleri bulundukları pozisyonları kendi lehlerine çevirmeye kalktı. Ahbap-çavuş ilişkisi içerisine girdi. Terörle mücadele etmek amacıyla getirilen mülakat sisteminden faydalanma, birilerini kollama yoluna gitti. Kamuda yeniden referans bulma ve referans olma döneminin önü açıldı. İhaleler, belli eller arasında dönüp dolaşmaya başladı. 

Göz önünde cereyan eden bu nahoş durumlardan halk hoşnut olmadı. Hoşnutsuzluğunu "Ayağını denk al, yozlaşma" dercesine 7 ve 24 Haziran seçimlerinde gösterdi. Her iki seçim sonucunda da sonuçlara "mesajı aldık" dedi Cumhurbaşkanı. "Önemli olan gönüllere girmek, halka yukarıdan bakmamak, halkın içinde olmak gerekir, bize kibirlenme ve gurur yakışmaz..." dedi. Nedense  mesajı alan, halkı okuyan sadece Erdoğan. Sanki sadece ihtiyacı olan o? Çünkü teşkilatlar, belediyeler, bürokratlar, komisyonlar, kurullar, milletvekilleri vb. mesaj almamışsa benziyor. Öz eleştiriyi Erdoğan yapıyor. Diğerleri kendilerine çekidüzen vermiyor. Çekidüzen vermedikleri gibi hep beraber Erdoğan'ı aşağıya doğru çekmeye çalışıyorlar. Halbuki halkın Erdoğan'la sorunu yok, köşebaşlarını tutmuş koltuk sahipleriyle sorunu var.

Partide partinin liderin olarak mesajı aldık diyen Erdoğan, teşkilat ve bürokraside mesajı almamakta direnenleri veya üzerinde almayaları ne yapar, onları nasıl yola getirir bilmem. Zira mesajı alan mutlaka çözümünü de bilir. Şayet radikal bir kararla partisini yenileyemez ise zirve yavaş yavaş  ayağının altından kayar. Nitekim 7 ve 24 Haziran bunun provasıdır. 


23 Temmuz 2018 Pazartesi

İtidal Sahibi Olamıyoruz Bir Türlü! **


Şimdilerde pek kullanılmayan bir kelimemiz var: Mutedil olmak. Hatta unuttuk bile. Ne demek mutedil-itidal sahibi olmak? "Düşünce, iş vb. de aşırıya kaçmayan, ılımlı, itidalli, ılıman, soğukkanlı" olmak demektir. Bu kelimeyi unuttuğumuz gibi pratiğimizden de çıkardık. Sözlük TDK'nın sayfasında sakin sakin oturuyor, kendisini kullanacak insan evladını bekliyor.

Mutedil olamadığımız gibi tam zıddına aşırı uçlarda geziniyoruz. Ya ifrattayız, ya da tefritte. Makul düşünemiyoruz. Düşüncelerimizi güzelce ifade edemiyoruz. Konuşurken gözümüzü kan bürümüş gibi. Ağzımızdan çıkanı kulağımız duymuyor. Hep hakaret, hep hakaret! Yeter ki ortam müsait olsun.  

Sevgi ve nefret sınırındayız hep. Sevdiğimizi taparcasına ölümüne sever, nefret ettiğimizi kılımız kadar sevmeyiz. Gücümüz yetse boğarız. Nefret gözümüzü o kadar kör etmiş olmalı ki başka türlü rahatlayamıyoruz. Ağza alınmayacak, gün görmedik laflar dağarcığımızdan bir bir dökülür. Aslında ağzımızdan dökülenler bilinçaltında gizlediklerimizdir. Kızdığımız zaman ortaya çıkar. Hakaret ve küfür ederken aynaya baksak kendimizden nefret ederiz. Ama ölçüyü kaçırınca aynaya bakmak aklımıza gelmez.

Normal konuşmayışımız, efkarımızı galiz küfürlerle giderme yoluna gitmemiz şiddet toplumu olmamızın bir göstergesidir. Küfür ve hakaret fiili tecavüzün öncü kuvvetidir. Baskı altında kalan veya kendisine baskı uygulandığını hissedenlerin ortamını bulduklarında boşalma yöntemidir. Sonu da pişmanlıktır.

Fikir ve düşüncelerimizi küfür ve hakaret etmeden ifade etmenin yolu eleştiri ortamını sağlamaktan geçer. Kişiler kim olursa olsun herkesi seviyeli bir şekilde rahatça eleştirebilmelidir. İnsanlar, kişilere her türlü eleştiriyi yapabileceğini, eleştirdiği takdirde başına bir şey gelmeyeceğini bilmelidir. Eleştiri getirenler toplumda tu kaka yapılırsa baskı uygulanırsa içine atar birçok şeyi. Fırsatını bulduğu zaman küfür olarak kendini gösterir. Konuşamamanın bir sonucudur bu.

İnsanların konuşması, eleştiri getirebilmesi lazımdır. Bu konuda insana açık çek verilmelidir. Burada ölçü, eleştiri yapılırken saygıyı elden bırakmamaktır. Kişiler bir kişiyi sevmek zorunda değil. Ama saygı göstermek zorundadır. Toplum olarak eleştiriye açık olmalıyız. Herkesin bizim gibi düşünmeyeceğini, farklı fikirlere sahip olabileceğini hiç aklımızdan çıkarmamalıyız. Hoşumuza gitmese de eleştirilere tahammül göstermeyi bilmeliyiz. 

** 07/08/2018 günü kahtasoz.com da yayımlanmıştır.




Bedelli Askerliğe Nasıl Bakmalıyız? *


Bedelli askerlik zaman zaman bu ülkenin gündemine gelir. Özellikle ekonomik krizin baş gösterdiği dönemlerde hükümetler can simidi gibi bedelli askerliğe sarılır. Aslında ekonomik getirisi olduğu için her hükümetin gönlünde bir bedelli yatar. Ama halkın bir kesiminden gelebilecek tepkilerden dolayı “İstemem, yan cebime koy” rolü oynar.

Önce eğri oturalım ama doğru konuşalım:
-Askerlik bu ülkede yaşayan her Türk vatandaşının yerine getirmesi gereken vatani bir görev midir? Evet.

-Genç nüfusu barındıran ülkemizde asker fazlalığı var mı? Var.

-Bu ülkede bedelli askerliğe ihtiyaç var mı? Var.

-Bedelli askerlik bu ülkede bir realite midir? Evet.

-Bedelli askerliğin ekonomiye bir getirisi var mı? Var.

-Bu ülkede asker kaçakları var mı? Var.

-Bu ülke profesyonel askerliğe geçiyor mu? Evet.

-Genel Kurmay, vatani görevini yapmak isteyenleri veya askerlik yaşı gelenleri askere alabiliyor mu? Hayır. (5 milyon asker fazlalığı var deniyor.)

-İnsanımız askerliğini yapmadan işine kendini verebiliyor mu? Ya da askerliği yapmadan bir iş sahibi olabiliyor mu? Hayır.

-Profesyonel asker olmayan, silahaltına alınan kişilere savaşta veya terörle mücadelede görev veriliyor mu? Hayır.

-Geçmişte terörle mücadelede kullanılan askerimiz terörle mücadelede başarılı olabildi mi? Hayır. Üstelik daha büyük zayiatlar verildi.


Gördüğünüz gibi yukarıda kendi kendime hem soru sordum, hem de cevapları kendim verdim. Duygusal değil de aklıselim bir şekilde düşündüğümüz takdirde bu sorulara farklı cevap vermek mümkün değil. İçimizde bir kesim vardır ki hamasi duyguları yüksek, iyi niyetli kişiler. Bunlar “Fakir yapacak, zengin yapmayacak mı? Fakir ölecek, zengin ölmeyecek. Herkes askerlik için silahaltına alınmalıdır, her şey para değildir. Bu ülkede paradan daha önemli değerler vardır” şeklinde bir eleştiri getirmek suretiyle bedelli askerliğe karşı olduklarını dillendirirler. Bu tür düşünen kişilere saygı duymakla beraber bedelli askerlik konusunda bunların da ikna edilmesi gerekir. Yetkililer özellikle Genel Kurmay Başkanlığı, “Bedelli askerliğin bir zaruret olduğu” bilgisini kamuoyuyla paylaşmalıdır.


Şundan herkes emin olsun ki bu ülkenin askere ihtiyacı varsa kimsenin parası geçmez. Herkes seve seve askerliğini yapar. Bu ülkede askerliğini bedenen yapanlar bu ülkeyi çok seviyor, bedelli yapanlar sevmiyor anlamını kimse çıkarmasın. Ayrıca askerliğini bedelli yapanlar vatan haini olarak görülmesin. Eğer bu ülkede vatan haini aranıyorsa hasta olmadığı halde askerlik yapmamak için çürük raporu alanlar ve bu tip kimselere sahte rapor düzenleyenlerdir. Yine bedelli askerlik konusunu eşitliğe aykırı görmek ve herkes yapacak demek de doğru değildir. Yaratılış itibariyle zaten insanlar ekonomik yönden de farklıdır. Toplumda herkesin birbirine ihtiyaç duyması için zaten farklı olmak zorundadır. Aynı zamanda işbölümü için zaruridir. Bu yüzden Allah herkesi diğerine muhtaç olacak şekilde yaratmıştır. Bu ülkenin bedene de ihtiyacı vardır, bedele de.


Bedelli askerlik ve bedelliden dolayı gelecek para ile ilgili önerilerimi sıralamak istiyorum:



1.      Türkiye’nin bir gerçekliği ve ihtiyacı olan bedelli askerlikle ilgili ara ara düzenleme yapmaktan ziyade bedelli askerlik bu ülkede sistematik hale getirilmeli, Genel Kurmay, asker ihtiyacını karşıladıktan sonra geriye kalanlara askerliğini bedelli yapma seçeneği sunulmalıdır.
2.      Bedelli fiyatı biraz yüksek tutulmalıdır. Bir taban ücret belirlendikten sonra kişilerin gelirine göre bedelli ücreti yükseltilebilir.
3.      Askerliğini bedelli yapmak isteyenler hiç silahaltına alınmamalıdır. Bedelli ile ilgili gelecek tepkileri göğüslemek amacıyla 21 gün temel eğitim için askere alma hiç sadra şifa olmaz. Bu, yarar değil; zarar verir. Maksada hizmet etmez. Devletin şiddetli bir şekilde paraya ihtiyacı olduğu dönemde kişileri temel eğitim için askere alarak onlara elbise giydirmek, bir ay boyunca iaşesini karşılamak, onlara barınma imkanı sunmak devlete artı yük getirir.

4.      Genel Kurmay Başkanlığı, her yıl kaç askere ihtiyacı olduğunu ilan etmelidir. İhtiyaç fazlasını hükümet değerlendirmelidir.

5.      19 yaşına gelen her vatandaşa, ASAL’a başvurmak suretiyle askerliğini ne şekilde yapmak istediği seçeneği sunulmalıdır:

a.       Bedenen yapmak istiyorum,

b.      Bedelli yapmak istiyorum, (Ödemenin ne şekilde yapılacağına dair seçenek sunulabilir.)

c.       Görev yerimde bedenen ve bedelli yapmak istiyorum. (Öğretmenlik gibi bazı meslekler vardır ki bu mesleği ifa edenler silahaltına alındığında devlet, yerine öğretmen vermiyor. Öğretmen vatani görevini yaparken o öğretmenin görevini MEB, ücretli öğretmen marifetiyle karşılamaktadır. Devlet bu şekil görev verdiği geçici öğretmenlere ücret ödemektedir. Bu tür öğretmenlik yapanların çoğu da ehil kimseler değil. Burada mevzubahis olan çocuklarımızdır. Üstelik bir okulda öğretmen devamlılığı esastır. Öğretmen değişikliği çocukların eğitimini olumsuz etkilemektedir. “Askerliğimi görev yerinde görevimi ifa ederken yerine getirmek istiyorum” diyenlere, evini geçindirecek şekilde asgari bir ücret verilebilir. Maaşının geriye kalanı hazineye (bedelliden gelen para fonuna) aktarılabilir.

6.      Askere gitmek isteyen ne zaman gideceğini verilen tercihlere göre seçebilmelidir.
7.      Yaş şartı olmamalıdır. Herkes önünü görebilmelidir. İş kuracak işini kurabilmeli, işe girecek işe girebilmeli.

8.      ASAL, askerlik çağrısı yaptığı halde askerliğini yapmak için başvurmayan, kaçak durumunda olan kişiler bedelli askerlik seçeneğinden yararlandırılmamalıdır.

-Bedelliden gelecek para ile;

1.      Silahaltına alınan erata asgari ücretten az olmamak şartıyla maaş verilebilir. (İçlerinde evli olanlar vardır. Askerlik boyunca ailesi buradan gelecek maaşla geçinme yoluna gider.)

2.      Savunma sanayisinde kullanılabilir.

3.      Askere alınan er ve erbaşın giyim-kuşamı, iaşe ve barınma ihtiyacı karşılanabilir.

4.      Askerlik görevini yaparken şehit ve gazi olanların ihtiyaçlarının karşılanmasında kullanılabilir.

5.      Cari açığın azaltılmasına takviye yapılabilir.

* 25/07/2018 ve 27/07/2018 günlerinde "Bedelli Askerliğe Nasıl bakmalıyız? 1 ve 2 olarak Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



22 Temmuz 2018 Pazar

Eleme Usulünün Talebeleri *

Ülkemizin eğitim ve öğretiminden memnun olanımız yok gibidir. Eğitim ve öğretimdeki sorunu çözmek için denemediğimiz sistem kalmadı. Sağa koyduk olmadı, sola koyduk olmadı. Her birimiz “Ne olacak bu eğitim ve öğretimin hali” der dururuz.  Yeni Bakan Ziya Selçuk ile birlikte “Eğitim ve öğretim alanında neşter vurulacak, sorunlar çözülecek, eğitim ve öğretimimiz iyiye gidecek” şeklinde öğrencide, velide, öğretmende, idarecide ve toplumda olumlu bir hava oluşmuş durumda.
Bugünlerde Bakanlığının üç yıllık yol haritasını açıklayacak olan Selçuk, tüm tarafları memnun edebilecek mi? Bunu ilerleyen zaman gösterecektir. Bakanın basın toplantısında açıkladıklarından radikal karar ve yeni bir sistemden ziyade mevcudu onarmayı tercih edeceğini anladım. Sayın Bakanın camiaya kattığı hava devam etsin, eğitim ve öğretime başarı gelsin isteniyorsa paydaşların, sorunun temelinde kendilerinin olduğunu ve bunun çözümünün de taşın altına elini koyması gerektiğini bilmesinden geçer. Eğer taraflar kendini temize çıkarıp suçu başkasına atıyorsa Bakanla birlikte oluşan hava kısa zamanda dağılıp gidecek, yerini ümitsizliğe bırakacaktır. Herkes kendisiyle yüzleşmelidir: Ben ne kadar üzerime düşeni yapıyorum demelidir. Hepimiz beklentileri yüksek tutup beklentimiz oranında bir çaba sarf etmediğimiz müddetçe bu alanda bir mesafe kat edemeyiz.
Sayın Bakan iki ay içerisinde üç yıllık bir program açıklayacağını söyledi. İnşallah tüm kesimleri motive edecek bir program olur. Yalnız eğitim ve öğretimle ilgili Amerika’yı yeniden keşfe gerek yok. Doksandan önce bu ülke insanının okuduğu eleme sistemi bu ülkenin yararına olduğunu düşünüyorum. Hiç unutmam lise birinci sınıfta bir üst sınıfa Fizik dersinden sorumlu geçen bir arkadaşım, lise ikinci sınıfta da yine Fizikten kaldı. Başaramadığı ders sayısı iki olunca o arkadaşım bir sene kaybetmiş, akranlarından geride kalmıştı. Arkadaşımın kaldığını gören akranları, “Bu işin şakası yok, bak Hasan Hüseyin kaldı, biz adam gibi derslerimize asılalım deyip kendilerini derslerine verdi, Hasan Hüseyin de eşekten düşen biri olarak bir daha sınıfta kalmadı.
Bu ülkede 90’lı yıllardan itibaren öğrencinin sınıfta kalmaması üzerine devlet bir politika geliştirdi. Öğrencinin kalmaması için Bakanlık her yolu denedi: “Kalan bir öğrencinin devlete maliyeti şu kadar” hesabı yapıldı. Devamsızlıktan kalmadığı müddetçe öğrenci kolay kolay sınıfta kalmadı. Kim hangi öğrenciyle başlamışsa hiç fire vermeden mezun oldu. Eğitim ve öğretimle ilgili topuğumuza sıkıldığı dönemdir bu dönemler. Çünkü kalanın devlete maliyetinin hesabını yaparken sınıfını geçen sorumlu öğrencileri kaybettiğimizi bir türlü anlamak istemedik. Hele 2000’lerden sonra ana sınıfından başlayan tüm öğrenciler ilkokul, ortaokul, lise ve üniversite bitirinceye kadar kimse arkadaşını kaybetmedi. Ortada sınıf geçmekten ibaret olan kolektif bir başarı var. Ama kimse memnun değil bu başarıdan.
***
Yıl 1979. Ortaokul okumak için Konya Merkez İHL'nin orta kısmına kayıt yaptırdım. Bina yetersiz olduğu için sınıfımız Hacı Veyis Zade Talebe Yurdu birinci katındaydı. Sınıf mevcudumuz 66 kişi idi. Bir ara 69'a çıktı. Yeniden 66'ya inmişti. Her birimiz üçer kişi otururduk sırada. Yılsonunda kimimiz kaldı, kimimiz ikinci sınıfa geçti. İkinci sınıfa merkez binanın B blokunun zemin katında başladık. Mevcudumuz yeni nakil gelenlerle birlikte yine kalabalıktı. 

Orta üçüncü sınıfı bitirip lise bire başladığımızda üç yıl önce birlikte başladığımız sınıf arkadaşlarımızın bir kısmı sınıfta kaldı, bir kısmı düz lisede devam etmek için Gazi ve Karatay Lisesine, bir kısmı da meslek öğrenmek için Konya EML'ye gitti. Yeni nakil gelenlerle birlikte lise biri okuyup lise ikiye geçince sınıfımız "G" şubesi ile birleştirildi. 6.sınıfı okumak için geldiğimizde hep "F" şubesi olarak okuduğumuz sınıfımız 6C sınıfı oldu. 7.sınıftan "C" şubesi olarak 43 kişiyle mezun olduk.
21/07/2018 Cumartesi günü yıllardır rutin hale getirdiğimiz olağan 7C sınıf pikniği için sınıfımızdan bir arkadaşımızın bağ evinde bir araya geldik. 35'e yakın kişiydik. Hal-hatır ve hoşbeşten sonra çaylarımızı yudumlarken yanımda oturan iki arkadaş, "Orta bire başladığımız arkadaşlardan kaç mezun varız" dedi. Yanındakiyle sohbet eden arkadaşlara bir göz attım. "Şu anda 12 arkadaş var burada. Üç tane de katılamayan var. Toplam 15 kişi mezun olmuşuz" dedim. 66 kişilik mevcuttan kala kala 15 kişi mezun olmuş. Başarı yüzdemiz 22,72. Bu demektir ki mevcudun yüzde 77,27'i elenmiş. 
Arkadaşlara tekrar bir göz attım. Aşağı yukarı her meslekten arkadaşımız var sınıfımızdan. İçlerinde öğretmen, işçi, din görevlisi, esnaf, iş adamı, doktor, mühendis, muhasebeci, akademisyen, rektör, şube müdürü, daire başkanı, avukat, eczacı, müdür, belediyeci...var. Hepsi de mesleğini en güzel şekilde ifa ediyor.
Piknikte yedik, içtik, hasbihal ettik, namazlarımızı kıldık. Gecenin ilerleyen vaktinde birkaç yıldır evini bize açan ve pikniğin masrafını çeken ev sahibi Ahmet Baydar'a teşekkür ederek önümüzdeki yıl buluşmak üzere vedalaşıp ayrıldık.
Niyetim okuduğum okuldan ve sınıf mevcudundan bahsetmek değildi. Arkadaşları görünce o anda içimden "İşte eleme usulünün talebeleri" dedim. Malum son yıllarda eğitim ve öğretimle ilgili sistem tartışmaları eksik olmuyor. Her gelen bakan sorunu çözeceğim diye uğraşıyor, sistem değiştiriyor. Eğitim ve öğretimimiz iyiye gideceği yerde daha da kötüye gider şekilde bırakıp gidiyor. Herkes çözüm arıyor. Ama kimse 90 öncesi eğitim ve öğretimimize göz atmıyor. 
Bizim okuduğumuz dönem ilkokuldan sonra okumanın zorunlu olmadığı dönemdi. Anne baba okusun diye çocuğunu yazdırır, birkaç yıl test ederdi. Baktı ki çocuğu okuyor, yolunu açar; "Aman oğlum/kızım oku" derdi. Dersleri zayıf, sınıf tekrarına kalıyor ve düşe-kalka yol alıyorsa baba hiç sağına soluna bakmadan tutardı çocuğunun elinden; gel oğlum! Sen en iyisi bir meslek öğren, bu böyle olmayacak" derdi. Kimimiz okumayı, kimimiz meslek öğrenmeyi seçti o yıllar. Kimse açıkta kalmadı. İşsizlik yaşamadı. Sanayi çıraksız kalmadı. Çünkü o zamanlarda demir tavında dövülür, herkes bir durum değerlendirmesi yapar, yeni bir yol haritası belirlerdi. Sınıfta kalarak elenen çocuk da kendini kurtardı, sınıfta kalmayıp okuyan da. 
Günümüzde herkesi okutacağız düşüncesiyle önce 8, ardından 12 yıl okumayı zorunlu hale getirdik. 18 yaşına kadar -istesin veya istemesin, başarsın ya da başarmasın- herkes okuyor. Nasılsa kolay kolay kalma yok. Kalma olmayınca eleme de olmuyor zaten. Çünkü günümüzde sınıfta kalmak için bir öğrencinin çok uğraşması lazım. Kakalamaca liseyi bitirenin 18'inden sonra önünde bir seçenek kalmıyor. Önünü de görmüyor. Bu yaştan sonra istihdam alanı olan bir alanda yükseköğretim varsa var; yoksa ne meslek öğrenilir, ne de bir başka şey. Eleme sisteminin olmadığı, herkesin okumak zorunda olduğu bu sistem bir fabrikanın seri üretimi gibi bol mezun veriyor. Her mezunun büyük bir çoğunluğu işsizler ordusuna katılıyor. 
Eğitim ve öğretimimizde 90'lı yıllardan sonra devlet politikası haline gelen bu kafadan vazgeçmedikçe işsizler ordumuz daha da artacaktır. Geçmişten tek farkı, günümüz işsizleri okumuş işsiz olacaktır. Gelin çok zaman kaybettik. Daha fazla zaman kaybetmeden 90 öncesi eleme usulüne geçelim. Bundan başka da bir çaremiz yok gibi.
* 30 Temmuz ve 01 Ağustos günlerinde ("Eleme Usulünün Talebeleri 1 ve 2) Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Eğitim ve Öğretimle İlgili Yazılarım (2015-2018)


Ziya Selçuk yaptığı basın toplantısında 2 ay içerisinde 3 yıllık bir yol haritası açıklayacağını, şimdilik üzerinde çalıştıklarını ve sosyal medyayı çok iyi yöneten bir ekip kurduğunu açıkladı. Basın toplantısının her bir cümlesi dikkate şayan. Ama izin verirseniz ben “Sosyal medyayı çok iyi yöneten bir ekip kurduk” sözü üzerinde duracağım. Acaba Bakan, 3 yıllık yol haritası için sosyal medyadan da mı faydalanacak? Her türlü paylaşımın yapıldığı sosyal medyayı tarayarak insanlar en çok eğitimin hangi yönünden şikayetçi araştırması mı yaptıracak? Veya olur olmaz sosyal medyayı kullanan eğitimcileri tespit edip “İşte eğitimin önündeki en büyük engel, bunlarla başa çıkarsam eğitim ve öğretimimiz düze çıkar” tespiti mi yapacak? Ya da yapacağı icraatı anlatabilmek, halkı ikna edebilmek için sosyal medyayı aktif bir şekilde mi kullanacak seçtiği ekibi sayesinde? Acaba eğitim ve öğretim konusunda önerilerde bulunan kişileri yanına alıp onlara görev mi verecek?

Hasılı şu anda içim kıpır kıpır! Biraz kopya vereyim size: “Oğlum Ramazan, gün bugün! Bak bakan seni arıyor, basın toplantısında sana göz kırpıyor, bahtın açılacak…” gibi içimden neler geçmiyor neler! Bakan beni özel aracıyla aldırıp Bakanlığa davet ettiği zaman “Sayın eğitim gönüllüsü arkadaşım! Biz seni yıllardır sosyal medyadan takip ediyor, takdir ediyor, ‘Keşke şu adamla beraber çalışma imkanı bulabilsem’ diye içimden geçiriyordum. Gecikmiş olsa da  gün bu gün! Haydi başlayalım bismillah” diyeceğini adım gibi biliyorum. Buna öyle inanıyorum ki hayaller yalan söylemez. Zaten darı ambarı da bunun için vardır. Yatağa uzandığım zaman sabaha dek beni derin bir uykuya daldıran da bu hülyalar… Yine dedim “Bakanın sosyal medya ekibi, sosyal medyayı enine boyuna tarayıp zaman geçirmesin, onlara da bir kolaylık olsun” düşüncesiyle blogumdaki eğitim ve öğretimle ilgili yazı ve önerilerimi tarayarak yardımcı olmak istedim.