Ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2026 Perşembe

ÖSYM İyi Yapmadı

6 Eylül 2026 Pazar günü lisans mezunlarının KPSS’si yapıldı. “Sınav, 1.708,324 adaya yönelik 145 sınav merkezinde, 4.724 binada, 86.646 sınav salonunda uygulanmıştır”.

Sınava giren aday sayısına, sınavın uygulandığı yer, bina ve salonlara bakılırsa, sınav yapmanın zorluğu daha iyi anlaşılır. Daha bu işin soru hazırlama, soruların basımı, sınav merkezlerine gönderilmesi, sınavlarda görev yapacakların belirlenmesi, sınavın güvenliğini sağlama, sınavın okunması vb. iş ve işlemleri göz önüne alındığında bu şekil sınavların altından kalkmanın ne kadar zor olduğu, bu yönüyle ÖSYM’nin zoru başardığını söylemek gerekir.

ÖSYM bu ve benzeri sınavları yıllardır yapa yapa iyice profesyonelleşti. Sınav güvenliğine dair aldığı önlem ve tedbirleri taviz vermeden uygulaması can sıkıcı olsa da takdire şayan. Öyle ki kamuoyunda gereksiz kural görülüp eleştirilen hususlarda bile geri adım atmıyor. Koyduğu kuralını çiğnemeden uygulayan kurum olarak devletin diğer kurumlarına örnek olmasını önerdiğim olur. Çünkü ÖSYM, sınav güvenliğine dair aldığı kuralları esnetirse milyonlarca gencin ter döktüğü sınavlar tartışmalara sebebiyet verir.

ÖSYM, sınav güvenliğine dair ne kadar tedbir alırsa alsın, zaman zaman yapılan sınavlara dair tartışmanın merkezine çekiliyor. 2026 KPSS de bunlardan biri. Şanlıurfa Osmanbey Kampüsünde 150 salonda yapılan sınavın 22’inde mevzuata aykırı sınav yapıldığı tespitinin ardından 392 aday için sınavı yenileme kararı verildi. Bu adaylara eş değer soru sorulacak.

Açıkçası, ÖSYM’nin ilgili kişilere yönelik sınavı yenileme kararı vereceğini beklemiyordum. 

Mevzuat hükümlerine aykırılık tespiti gerekçesiyle 392 aday için eş değer sınav yapılması kararı, başka tartışmaları ve mağduriyetleri beraberinde getireceğini düşünüyorum: 

Sınavı yenileme gerekçesi için belirtilen “Mevzuat hükümlerine aykırılık tespiti” net değil. Burada bu öğrenciler için ilave süre mi verildi? Zamana riayet mi edilmedi? Aykırılık sınava giren öğrencilerden mi yoksa sınav görevlilerinin ihmali mi? Bunu bilmiyoruz. ÖSYM’nin yenileme gerekçesini net bir şekilde açıklaması gerekir.

Sınavı mevzuat hükümlerine uygun yapmayan görevliler hakkında bir işlem yapılmış mıdır? Ki yapılması gerekir. Çünkü kimsenin milyonlarca öğrencinin girip ter döktüğü sınava halel getirmeye hakkı yoktur.

Sınav günü Kampüse giden yolu tek şeride indirerek sınav merkezine gidişi zorlaştıran kim ya da hangi kurum veya kuruluş ise suç duyurusunda bulunulup haklarında işlem yapılmış mıdır? O yolda çalışma yapmak için o günü denk getirmek hangi sorumlulukla bağdaşır? 

Kampüse gidişin zorlaştığı gerekçesiyle ÖSYM, yeni bir karar alarak sınavın yarım saat geç başlatılması ve yarım saat geç bitirilmesi kararı kimseyi mağdur etmemeye yönelik bir karar olmasına rağmen yenilenme kararıyla bu tedbir boşa gitmiş olmuyor mu? 

Mevzuata aykırılık Osmanbey Kampüsünde yapılan diğer salonlarda olmazken niçin 22 salonda yapıldı? 

Yenilenecek sınav ne zaman yapılacak?

Sonuçlar daha önce açıklanan 7 Ekimde açıklanabilecek mi? Büyük ihtimalle sonuçların açıklanması ileri bir tarihe bırakılacak.

Yenilenecek sınavda eş değer soru sormak bu sınava giren diğer öğrencilere haksızlık olmayacak mı? Çünkü diğer öğrenciler ne tip soru, hangi konulardan soru çıkıp çıkmayacağını bilmeden girip ter döktü. Sınavı gören bu öğrencilere eş değer soru sorulacak olması, onlara kopya vermek olmayacak mı? Bu 392 öğrenci sınav tekrarıyla daha iyi yaparak diğer adayların önüne geçerse diğer öğrencilere haksızlık yapılmış olmayacak mı? 

Bu yenileme kararıyla, yarın sınavı iyi geçmeyen bir başka aday, benim salonumda da mevzuata aykırı işlem yapıldı. Benim sınavım da yenilensin diye mahkemeye başvurur, mahkeme de mevzuata aykırılık tespit edip adayın sınavını yenileme kararı verirse bu durumda ne yapılacak? 

Sınava zamanında gelemediği için salona alınmayıp geri dönen adaylar Osmanbey Kampüsünde sınava girenlere verilen hak bize verilmedi. Biz de mağduruz diye dava açarsa bu durumda ne yapılacak? 

Sınavın yenilenmesinden kaynaklı olarak sınav sonuçları geç açıklanırsa buna paralel atama takvimi de ötelenecek. Bu durumda atama bekleyenler mağdur olmayacak mı? 

Bu sınav tümden iptal olup yenilenir mi? Bu durumda adaylar ikinci kez sınava girerek sınav stresini çekmeyecek mi? 

Temenni ederim ki sınava giren hiçbir öğrenci mağdur olmaz. Sınavın tümden yenilenme durumu oluşmaz. 

Hasılı, bu konuda sorular, sorunlar ve belirsizlikler bitmeyecek görünüyor. Maalesef bir ilimizde yapılan bir ihmal ÖSYM’yi zor durumda bıraktı. ÖSYM de mevzuata aykırılığı gidermek için sınavı yenileme kararı vererek bence iyi yapmadı. Sınavı mevzuat hükümlerine göre yapmakla görevli olanlar da işlerini düzgün yapmayarak ÖSYM’yi zor durumda bırakmaları hiç olmadı.  

Fırtınada Ben

16 Eylül 2026 saat 16.30 sularında okuldan çıkıp eve doğru giderken yolda fırtınaya yakalandım. Rüzgarla birlikte ortalık toz duman, göz gözü görmez oldu. Fırtına yerde ne bulduysa havaya kaldırdı. Havaya çıkan ne varsa alıp başka yere sürükledi. 

Okula döneyim dedim. Çıkan fırtına saman alevi gibi parlar, az sonra söner diye düşünüp okula dönmekten vazgeçtim. Zaten saniyeler içinde olup bitenle üst başım batmıştı batacağı kadar. 

Okulum sanayi içinde olduğu için bu kadar toz toprak normal. Caddeye çıkarsam, rüzgar olsa da toz toprak olmaz diye düşündüm. 

Adımlarını sıklaştırdım ama yürümek ve gözümün önünü görmek ne mümkün. 

Kuytu bir yer bulup sığınağım, fırtına geçinceye kadar durayım dedim. Sanayi içinde kuytu yer ne arar. Her yer dükkan dolu. Açık kapı bulsam gireceğim. Rüzgarla birlikte sanayi eşrafı kapısını kapatıp camdan dışarıyı seyre dalmış. İçeri gel diyen olmadı, ben de girebilir miyim demedim. 

Sen misin okula geri dönmeyen, inadım inat, güç bela yürümeye devam ettim. Üst başımın batmasından geçtim. Gözüme giren toz toprağın haddi hesabı yok. 

Beni en çok üzen de uçan kuştan esirgediğim beyaz spor ayakkabılarım oldu. Bembeyaz. Bakmaya doyamazsınız. Batacaktı ne de olsa. Şimdiden içine giren toz toprağı yürürken hissetmeye başladım. Üstelik temizlik bakımını yeni yapmıştım. Bu arada elime, yüzüme, kaşıma, gözüme, dişlerime bakmasam da ayakkabıya ayrı bir özen gösteririm. Almıştım süt beyazını bir kere. Orijinal halini korumalıydım. Ne de olsa bazıları yüzüme değil, ayağıma bakıyordu. Allah vere de çok kirlenmesin. 

Geleyim fırtınaya. Sair zamanlarda "Abi, bin götüreyim", diye yanımda duran öğretmenlerden eser yok. Geçtiyse de ortalık toz duman olunca ya görmediler ya da nasılsa sair zamanlarda teklif ediyoruz, binmiyor, görsün gününü deyip çekip gitmiş olmalılar. 

Tam cadde göründü. Toz topraktan kurtuluşum yakın dedim. Caddeye çıkmadan, yolun sağına ve soluna caddeye paralel yapımı devam eden inşaatların arasından geçerken sen misin okula dönmeyen, bu durumda çek çileni dercesine, fırtına inşaat sahasındaki tüm toz dumanı üzerime boca etti. 

Ölmek var, dönmek yok. Nasılsa cadde göründü. Temiz meskûn mahalle yaklaştım. Oraya adımımı bir atarsam gemisini kurtaran kaptan olacağım. Çünkü sanayinin kir ve pasından kurtulacağım. 

Yüksek katlı, inşaatı devam eden binayı soluma alarak caddeye çıkıp yürümeye başladım ama yürümek ne mümkün. Caddedeki toz duman da sanayinin içini aratmadı. Derken bu fırtınayla birlikte inşaatın tepesinden başıma bir şeyler düşer endişesi içimde belirdi. Hemen caddenin orta refüjüne attım kendimi. Işıklara geldim. 

Şunun şurasında Havzan tarafına geçmeye ne kaldı. Ne de olsa Havzan sessiz, sakin, cadde ve sokakları temiz bir muhit. Rüzgar esse de toz duman gelmez ve bunlarla karnımı doyurmam dedim. 

Işıkları geçtikten sonra Havzan tarafına gitmekten vazgeçtim. Aile hekimi yerindeyse ilaç yazdırayım dedim. Tanka doğru yürümeye başladım. Kaldırımda giderken de içimde bir ürperti belirdi. Ya çatıdan bir şeyler düşerse. Yola yakın bir şekilde yürüsem de içim dışıma çıktı. Fırtına ise sen misin bu saatte dışarı çıkıp yola devam eden. Sen inatsan ben senden daha inadım. Estikçe edeceğim dedi. Korka korka yürürken ağacından kopup caddelerde savrulan çam dallarını gördüm. Fırtına bana mısın dememiş. Nereden ne kopardıysa önüne katıp yollara savurmuş. Bana acımadığı gibi ağaçlara da acımamış. Yoldaki çam dallarını gördükçe çamların “Kolum kanadım kırıldı. Zirvede sallanırken ben yere düşecek biri miydim" der gibiydi görüntüsü. Ben böyle tasvir yapa durayım, çatıdan başıma ne uçacak, uçarsa nereme konar, başıma konan beni nasıl öper, başımdan aşağı kan iner mi, düşenin şiddetinden bayılır mıyım korkusuyla tankın önünü geçip soluğu eczanede aldım. Raporlarımın günü gelmiş mi, ilaç yazdırabilir miyim diye teyit ettim. Ardından sıramatikten sıra alıp aile hekimime çıktım. 

Saat 16.40 suları. Aile hekiminin odası açık. Ama kendisi yok. Kapı üstündeki ekran da kapatılmamış. Kapısının önünde bir genç bekliyor. Onun ismi ve benim ismim ekrana düştü. Genç homurdanıyordu kendi kendine. 

Az bekledikten sonra yanındaki odada işinin başında olan hanımefendiye, doktor bey buralarda mı, gitti mi diye sordum. "Burada. Namaza indi. Gelir az sonra" dedi. 

Dediği gibi az sonra doktor asansörden çıkıp odasına geçti. Önce genç girdi, ardından ben. İlaçlarımı yazdırıp eczaneye geçtim. 

Belli ki doktor, bu fırtınada akıllı olan dışarı çıkıp muayene ve ilaç yazdırmaya gelmez. Ancak deli olan ve aklından zoru olan gelir. Delinin işi ne, beklesin. Mesaiyi boşu boşuna beklemeyeyim. Hazır ezan yeni okunmuşken ikindi namazını mesai saatleri içerisinde aradan çıkarıvereyim. Beşten sonra da evimin yolunu tutayım diye düşünmüş. Haydi ben neyse de bu gencin bu havada ne işi vardı sağlık ocağında?

Zaman zaman hızını artıran fırtına eşliğinde bir şekilde eve girdim. Üst, baş, elbise, ayakkabı batsa da bereket postu deldirip gazi olmadım. Buna da şükür. 

Fakat herkes benim gibi şanslı değildi. Afetin ertesi günü kaza, bela var mı diye Konya mahalli basınına göz attım. 

Kırılan ve kökünden sökülen ağaçlar yaralanmalara sebep olmuş. Tramvay seferleri geçici olarak durmuş. Teknik liseye kadar yolcular otobüslerle, sonrasında tramvayla taşınmış. Ağacın altında kalan bir çocuk yaralanmış. Kökünden sökülen bir söğüt ağacı arabanın üzerine düşerek araçta hasar oluşmasına sebep olmuş. Daha fazlasına bakmadım. Büyük ihtimalle kenar mahallelerde basına yansımayan çatı uçmaları da olmuştur. İnşallah can kaybı olmamıştır.

Hasılı, kısa süren fırtına Konya'da hayatı felç etti. Kaç gündür yağmur yağmayınca oluşan toz toprak, yerden göğe, gökten yere uçtu durdu. Konya'nın verilmiş sadakası varmış. 

16 Eylül 2026 Çarşamba

Nerede Görmüşsem

Baştan söyleyeyim: İstisnalar hariç. 

Nerede "Benim Türkçem iyi" diyen varsa büyük çoğunluğunun Türkçeyi katlettiğini bilirim.

Nerede, "Ben usta şoförüm" diyen varsa kaza yapanların çoğunun ustayım diyen şoförler arasından çıktığını bilirim.

Nerede "Ben ekonomiden anlarım" diyen varsa çoğunun ekonomiyi berbat ettiğini bilirim.

Nerede "Ben bunun kitabını yazdım" diye varsa uygulamada sınıfta kaldıklarını gördüm.

Nerede "Bu iş benim işim, ben bunun üstadıyım" diyen varsa üstatlık buysa çıraklığı nasıldır demişimdir. 

Nerede "Ben her işten anlarım" diyen varsa tek anladığının kırıp dökmek olduğunu gördüm.

Nerede, "Bu iş benim işim" diyen varsa bedel ödememiştir. Bedeli tüm gariban ve masumlar çekmiştir. 

Nerede, "Bu benim son sözüm. Ölmek var, bundan dönmek yok" diyen varsa ölmemiştir ama sözünden dönmüştür. 

Nerede, büyük söz söyleyen varsa tükürdüğünü yalamıştır. İnsanlık hali olur diyeceğim ama büyük söz söylediği zaman sözü gerçekleşmeyince çoğunun yüzünün kızarmadığını da gördüm. 

Nerede, sureti haktan konuşan biri görmüşsem söz ve eylem çelişkisi içerisinde olduğunu gördüm. 

Nerede, başkasını ayıplayan görmüşsem ayıpladığı başına gelmiştir. Pek azı, "Hak ettim. Ayıpladım. Başıma geldi" diye itirafta bulunur. Çoğunda böyle bir yüzleşme yok.

Nerede, ağzından bal damlayan görsem çoğunun kendine Müslüman olduğunu gördüm. 

Nerede, birini ya da birilerini günah keçisi ilan edip hedef gösteren ve problemin kaynağı olduğunu gösteren varsa problemin esas kaynağının kendisi olduğunu gördüm. 

Nerede dürüst görünen olup da imkan ve fırsatlar eline geçince dürüstlüğü bırakan nicelerini gördüm. Anladım ki dürüstüğümüz yokluktanmış. 

Nerede, dini, dini değerleri ağzından düşürmeyen, haktan ve adaletten, doğruluk ve dürüstlükten dem vuran varsa bunlara en fazla ihtiyaç duyanların kendileri olduğunu gördüm. 

Nerede, aktör gibi görünen varsa senaryosu başkası tarafından yazılmış oyunun bir figürü olduğunu gördüm. 

Örnekleri çoğaltmaya gerek yok. Demek istediğim, çoğu insanda özgüven patlaması var. Hangi iş olursa olsun yaparım, ederim, bilirim, anlarım" der. Belki dediğinin hepsinden anlıyordur ama biraz tevazu daha iyidir. Kendi esas mesleğinin dışındaki bazı şeyleri bilip anlasa da haddini ve sınırını bilmesinde fayda var. Çünkü ülke, haddini bilmeyenlerden çok çekmektedir. 

Şu da bir gerçek ki her şeyden anlarım özgüvenini yaşayanlar belki de hiçbir şeyden anlamıyordur. 

Bir de hiçbir insan bir şeyi yaparken kırıp dökmek için yapmaz. Belki de en iyisini yapmak için çabalar. Ağzına, yüzüne bulaştırdığı zaman en azından yanlış yapmışım. Şimdi ki aklım olsa yapmazdım şeklinde itiraf etse bunu bile erdemli bir hareket sayacağım. 

Zorba İktidarlar Üzerine Düşünür Sözleri

Akın Gözükan gözüyle zorba iktidarların özellikleri ve sonuçları:

"İnsana sınırsız güç verildiğinde, vicdanı çoğu zaman ilk kaybolan şey olur." (Fyodor Dostoyevski)

"Kendi çıkarını devletin çıkarı gibi gösteren yöneticiler, adaleti ilk terk edenlerdir." (Platon)

"Bir yönetici, devleti kendi gücümün aracı haline getirdiğinde, halkın güveni değil, yalnızca korkusu kalır." (Montesquieu)

"Halkın özgürlüğünü azaltarak iktidarını büyüten yönetici, ülkesini sessiz bir çöküş sürükler." (J. J. Rousseau) 

"İnsanlar korkuyla yönetildiğinde, özgürlük sessizce yok olur." (Thomas Hobbes)

"Halkın rızasına dayanmayan güç zorbalığa dönüşür." (J. J. Rousseau)

"Baskıcı yöneticiler önce gerçeği değiştirir sonra insanları." (George Orwell) 

Ülkelere Göre Evlilik Ömrü

Evlenme yaşının yukarıya doğru çıktığını, çoğu kimsenin evlenmeyi düşünmeyip bekar kalmayı tercih ettiğini, evlenmek isteyip de maliyet ve ev geçindirme endişesinden dolayı bazılarının evlenmeyi geciktirdiğini biliyoruz.

Evlenip boşananların sayısının da eskiye oranla arttığı bir gerçek.

Aşağıda, ülkelere göre ortalama evlilik yaşları en azdan en uzun olana göre parantez içinde verilmiştir*:

Endonezya (5,4), BAE (5,6), Katar (5,8), Lübnan (6,3), Suudi Arabistan (6,5), Fas (6,7), Mısır (6,8), Tayland 6,9),

Peru (7), Şili (7,2), Kolombiya (7,4), Hindistan (7,5), Bulgaristan (7,9), 

Romanya, (8), Çin (8,2), Meksika (8,5), Brezilya (8,8), Arjantin (8,9), 

Güney Afrika (9), Rusya (9,5), 

İngiltere (11,3), Avustralya (11,5), ABD (11,8), 

Türkiye (12), Çekya (12,5), Güney Kore (12,7), 

Polonya (13), Danimarka (13,3), Kanada (13,5), Japonya (13,8), Hollanda (13,9),

Belçika (14), Avusturya (14,5), Finlandiya (14,6), Yunanistan (14,8), 

Almanya (15), İsviçre (15,2), Norveç (15,5), İsveç (15,7), 

Slovenya (16), Fransa (16,5), Portekiz (17), İspanya (17,5), 

İtalya (18).

Bu verilerden anlaşılacağı üzere evliliğin en erken bittiği ülke 5,4 yıl ile Endonezya iken en uzun süren ülke ise 18 yıl ile İtalya. Türkiye’deki ortalama ise 12 yıl gözüküyor. 

Evliliği daha kısa süren ülkelerin çoğunun İslam ülkeleri olduğunu, Batı ülkelerinde daha uzun sürdüğünü görmek şaşırtıcı. Sonucun tersi olduğunu sanıyordum. Öyle görünüyor ki “Allah’ın helal kıldığı halde en sevmediği ve hoş karşılamadığı şey boşanmadır” sözünün çoğu İslam dünyasında karşılığı yok. 

Ortalama evliliğin kısa sürdüğü ülkeleri bir tarafa bırakıp ortalaması uzun ülkelere baktığımız zaman bile ortalama evlilik süreleri can sıkan cinsten. Çünkü çok kısa geldi bana. 

Ortalama ömrün 80, insanların da 25 yaşında evlendiğini, ortalama evliliğin de 18 yıl olduğunu düşünürsek normal şartlarda insanımızın evlilikte yarım asrı devirmesi gerekir. Bu istatistikten anlaşıldığına göre boşanan boşanana. 

Bu durumda, düğünlerde yeni evlenenleri tebrik ederken "Allah bir yastıkta kocatsın, Allah başa kadar sürdürsün, bir ömür mutluluk" temennileri de gerçekleşmemiş oluyor. 

*TÜİK, OECD, Eurostat, Us Census istatistik kurumlarından alınan veriler, İnternethaber sitesi tarafından haber yapılmıştır. 

15 Eylül 2026 Salı

Zılgıt Yemek

Bir ilçede görev yaparken yapılacak bir toplantıya katılmak için öğle arası okuldan çıktım.

Giderken öğle arasını yapıp okula doğru gelen okulun bazı kız öğrencileri denk geldi. Hepsi de okulun hırkasını bellerine bağlamış vaziyette idi. Bu görüntü hoşuma gitmedi. Selam verdim. Kızlar, bu görüntünüz olmadı. Lütfen hırkanızı ya elinizde taşıyın ya da giyin dedim. Yoluma devam ettim.

Toplantı dönüşü, yolda gördüğüm öğrencilerden biri odama girdi. İsmi A. S. D. idi. "Bir şey söylemek istiyorum" dedi. Buyur kızım dedim. "İlkokul, ortaokul boyunca kılık kıyafetimden dolayı hiçbir müdürüm beni uyarmadı. İlk siz uyardınız. Bundan sonra beni böyle görmeyeceksiniz. Özür dilerim" dedi. İnşallah kızım. Duyarlılığından dolayı teşekkür ediyorum. Niyetim uyarmak değil. Öyle giyimi yakıştıramadığım için size rehberlik yaptım. İnşallah üzmemişimdir dedim. 

Okulda görev yaptığım müddetçe bu öğrenciyi herhangi bir konuda hiç uyarmadım. Aradan yıllar geçse de hem bu anekdotu hem de bu sorumlu ve duyarlı öğrenciyi hiç unutmadım. 
*
Okulun müdürü yeni değişti. Nazik, kibar ve işini bilen biri. Aynı zamanda çok zeki. Tanıştığı kişiye ismiyle hitap ediyor. 

Toplantıda, "öğretmen girişinin sağında ve solunda sigara içmeyelim. İçen arkadaşlar kendilerine ayrılan bölümde içerlerse memnun olurum. Çünkü kapım açık duruyor. Dış kapının önünde içilen sigara dumanı rahatsız ediyor" dedi. 

Belli ki burnu hassas biri, sigaradan da rahatsız oluyor. Buna eyvallah. Böyle hassasiyete kim ne diyebilir ki. 

Tüm öğretmenler hassasiyete hassasiyet deyip gerekli özeni gösterdi. Ben de bu kervanın içindeyim. 

Bir gün dersten çıkıp menzilime doğru giderken öğretmenlere ait kapının önünün anam babam yeri olduğunu gördüm. Veliler, misafirler ve seminer almak için dışarıdan gelen öğrencilerin kapının sağında ve solunda sigara içtiklerini gördüm. Açık hava olmasına rağmen ortam tilki çıkarmaya hazır hale gelmiş. 

Dışarının öğrencisi de olsa öğretmenlerin gözünün önünde sigara içmelerini garipsedim. Onlara, gençler bu bölge öğretmenlerin bölgesi. Burada sigara içmeyin. Arka tarafa geçin dedim. Hemen geçenler olduğu gibi umursamayanlar da oldu. Umursamayanları umursadım. Tekrar seslenerek hepsini dağıttım. 

Seminer veren öğretmen de oradaydı. O da sigara yakmış. Latife olsun diye hocanın talebeleri de böyle olur, öyle değil mi hocam dedim. O da latifeye latifeye karşılık vererek öyle dedi. Ardından sigarayı yakıp kendi bölümümüze geçmek için hareket ettim. Baktım arkadan bir seslenen var. Dönüp baktım. Orada kalan öğretmene, "Toplantıda söyledim. Burada içmiyoruz" dedi. Ardından ismimle bana seslendi. Eyvallah hocam deyip yerime gittim. 

Eyvallah desem de böyle bir duruma düşmekten dolayı mahcubiyet duydum. Çünkü bugüne kadar kuralları ve hassasiyetleri çiğnemeden yaşadım. Kimseden de uyarı almadım. Karizmayı ilk çizdirişim desem yanlış olmaz. 

Yalnız yasaklanan yerde içsem hiç gam yemeyeceğim. Müdüre de bir şey demem. Çünkü hakem gibi gördüğüne düdük çaldı. Ne bilsin az önce onca sigara içeni dağıtanın ben olduğumu ve dışarıyı düzene koyduğumu. Neyse, balık bilmezse Halık bilsin.

Hasılı, bu yaşta zılgıt (zılgıç*) yemek de varmış.

*Anadolu'nun bazı yörelerinde zılgıt, zılgıç şeklinde ifade edilir. 

14 Eylül 2026 Pazartesi

Hakikat Arayışı Üzerine Düşünür Sözleri *

"Hakikati arayan kişi yalnız kalmayı da göze almalıdır." (Søren Kierkegaard)

"Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez". (Sokrates)

"Hakikati aramak insanın önce kendine söylediği yalanları fark etmesiyle başlar". (Carl Jung) 

"Hakikati arayan kişi önce kendi nefsinin yalanları ile yüzleşmelidir". (İmamı Gazali) 

"Hakikat çoğu zaman çoğunluğun alkışladığı yerde değil, yalnız kalan vicdanda saklıdır". (Søren Kierkegaard) 

"Gerçeği araştırmayan insan, başkalarının kanaatlarıyla yaşamaya mahkum olur". ( ibni Rüşd) 

"Hakikati bulmak isteyen kalabalığın gürültüsünden değil, iç sesinin dürüstlüğünden yardım almalıdır". (Lao Tzu) 

"Hakikat çoğu zaman hoşumuza giden şey değil, yüzleşmekten kaçtığımız şeydir". (Friedrich Nietzsche) 

"Hakikat çoğunluğun inandığı şey değil, sorgulamaya dayanan şeydir". (john Stuart Mill) 

"Gerçek onu görmezden gelenlerden bir gün mutlaka intikamını alır". (Albert Camus)

*Akın Gözükan'a ait videosundan yazıya geçirilmiştir. 

Atatürk Irkı

Yeni tanıştığım birinin konuşmasına şahit oldum: Önce “ekonomiden, toplumun yüzde 57'sinin asgari ücretle geçindiğinden, daha doğrusu geçinemediğinden yakındı. Buna rağmen giyim, kuşam ve pahalı cep telefonundan geri kalmadığını, bu parayı nereden bulduklarına şaşırdığını, çalıştığım okulda ihtiyaç sahibi 110 öğrenci tespit ettiklerini, bunlara çorba verdiklerini” anlattı. Araya girip bak şu arkadaş hükümetin içimizdeki temsilcisi, dikkatli ol, böyle sessiz durduğuna bakma dedim. "Olsun, ben siyaset yapmıyorum" dedi. 

Ardından "Türkiye'de şu ırk, bu ırk yok. Başka ırk tanımam. Herkes Türk de demem. Tek ırk var. O da Atatürk ırkıdır. Çanakkale geçilseydi görürdük günümüzü" dedi. Sonuçta Çanakkale geçildi ama dedim. "Geçilmedi" dedi. Geçildi dedim ısrarla. "Geçildi ama tutunamayıp gittiler" dedi. Sonra konuşmaya devam etti mi, dinleyeni oldu mu bilmiyorum. Çünkü işime gitmek üzere müsaade alıp ayrıldım. O ise konuşmasına devam ediyordu. 

Aslında, ilginç bulduğum bu kişiliği biraz deşeleyip kendine özgü, ilginç fikirlerini dinlemek isterdim.

İlginç buldum. Şundan: "Atamız Atatürk" diyeni gördüm de ırkımız Atatürk kabul edene ilk defa rastladım.

Bu topraklarda Türk, Kürt, Çerkez, Abaza vb. ırklar duydum da Atatürk ırkını ilk defa duydum. 

Toplumsal bütünleşme adına "Türkiye halkı" diyenleri duydum da Atatürk ırkını ilk duydum. 

Dünyada İngiliz, Ermeni, Fransız, Arap vb. ırklar duydum da Atatürk ırkını ilk defa duydum. 

Sami, Âri, Kafkas, siyahi vb. ırklar duydum da Atatürk ırkını ilk duydum. 

Bilirim ki bu ülkede Anayasaya göre "Kendisini Türk kabul eden herkes Türk’tür". 

Belli ki arkadaşımız Atatürk'ü çok seviyor, sevgisinden böyle diyor. Fakat sevginin yolu, onu ırkın menşei görmek olmasa gerek. Yaptıklarını anlatabilir. Çok güzel şeylere imza atmış bir deha idi diyebilir. Ama bu topraklarda yaşayanları Atatürk ırkı olarak görmesini doğru bulmam. Sevelim sevmeye de severken ölçüyü ve izanı kaçırmayalım. 

Bir diğer husus, "Çanakkale Geçilmedi" denmesi. Bu da hamaset ve bize ezberletilenlerden başka bir şey değil. Doğrudur. Çanakkale Geçilmedi. Ama Osmanlının 2.Dünya Savaşında mağlup olmasıyla birlikte muharebede geçirmediğimiz düşman ordusu, sonrasında Çanakkale'yi geçip İstanbul'a kadar gelmiştir. 

Tamam, Çanakkale Muharebesi destansı bir muharebedir. Düşman geçmesin diye az şehit verilmemiştir. Bu muharebe ile gurur duyalım ama sonucu da kabul edelim. Çünkü savaş 90 dakikalık maç gibidir. Maçın içinde gol atılabilir, atılan gol çok güzel olabilir. Çanakkale cephesinde gol attık ama diğer cephelerde sayısız goller yedik. Maçın skoru, 90 dakikanın bittiği zamanki skordur. 

"İstanbul'da tutunamadılar" demesi de iddialı. İstanbul'u işgal eden İngilizler tutunamayıp da mı gittiler, başka bir hesap yaparak mı gittiler? Üzerinde düşünmeye değer. İngilizler İstanbul'da kalmak istese, o günkü şartlarda onları ülkeden atacak gücümüz mü var? Mondros Ateşkes Anlaşmasıyla birlikte Doğu Cephesi hariç ordumuz bile terhis edilmiş. Şu bir realite ki İngiliz siyasetine bizim aklımız ermez.

Nr diyeyim? Yeni ırkımız hayırlı olsun. 

Toplumları Kutuplaştıran Sebepler

Toplumları kutuplaştıran sebepleri 7 tane olarak belirlemiş Akın Gözükan videosunda. Bakalım bunlar nelermiş:

"Siyaset, 'Biz ve onlar' dili kullanır. Farklı düşünen insanlar rakip değil, düşman gibi gösterilir".

"Korku ve tehdit dili büyütülür. Toplum gerçek sorunlar yerine birbirinden ve sahte dış tehditlerden korkmaya yönlendirilir".

"Ekonomik adaletsizlik öfkeyi artırır. Yoksulluk ve fırsat eşitsizliği toplumsal gerilimi besler".

"Medya insanı farklı gerçekliklere hapseder. Herkes yalnızca kendi gerçekliklerini doğrulayan içerikleri görmeye başlar".

"Adalet ve kurumlara güven kaybolur. Ortak kurallar zayıfladığında, insanlar devlete değil, kendi grubuna sığınır".

"Geçmişteki acılar sürekli canlı tutulur. Tarihsel çatışmalar çözülmek yerine siyasi çıkarlar işin yeniden kullanılır".

"Diyalog ve empati kültürü yok olur. Insanlar birbirini snlsmsya değil, susturmaya ve yenmeye çalışır".

Not: Akın Gözükan kimdir; fikri, zikri, düşüncesi, derdi ve niyeti nedir, bilmiyorum. Sosyal medyayı gezinirken kısa videoları önüme düşüyor, dinliyorum. Hiç sıkmadan ne demek istediğini kısa ve özlü bir şekilde anlatıyor. Benim yaptığım da bu tespitleri merak edenler için yazıya dökmek. 

13 Eylül 2026 Pazar

Hayat Kimlere Güzel?

Üç maymunu oynayacaksın: Bilmeyeceksin, görmeyeceksin, duymayacaksın. Biliyorsan bilmezlikten, görüyorsan görmezlikten, işitiyorsan duymazlıktan geleceksin. Ne başın ağrın ne huzurun kaçar. Gül gibi geçinip gidersin.

Neden, niçin, niye böyle demeyeceksin. Var bir hikmeti demek her şeyin formülü. 

Sorgulamayacaksın. Verilen ve açıklananla yetineceksin.

Asla eleştirmeyeceksin. Onlar her şeyi bizden daha iyi bilir diyeceksin. 

Maddi sıkıntı çekersen, halime şükür, dün bu da yoktu. Ben geçmişi biliyorum. Ne günlerdi, ne kuyruklar vardı. Allah bir daha göstermesin diyeceksin.

Kimseye hele güçlüye, kaşın üstünde gözün var demeyeceksin. Allah başımızdan eksik etmesin diyeceksin.

Yanlışa yanlış, doğruya doğru gibi bir düsturun olmayacak. Ayrıca sana mı kaldı doğru-yanlış değerlendirmesi? Sonra sana bu doğru mu, yanlış mı diye bir tercih sunuldu mu ki görüş bildiriyorsun.

Haksızlık karşısında dilsiz şeytan olacaksın. Dünya yıkılsa of ve tüh demeyeceksin. 

Ortada kalmayacaksın. Burnun iyi koku alacak. Hep gücün ve güçlünün yanında yer alacaksın. Güçlünün karşısında koyun ya da boynun kıldan ince olacak, güçsüzün yanında aslan kesileceksin, kükreyeceksin.

Yazıp çizmeyeceksin. İllaki yazıp çizeceksen etliye, sütlüye karışmayacak, eften püften, ottan, çöpten yazacaksın. Mesela bamyanın faziletlerinden bahsedip duracaksın. Bıksan da usansan da bamya bamya deyip duracaksın. 

Yazıp çizdiğini sosyal medyada paylaşmayacaksın. Siyasi ve dini görüş belirtmeyeceksin. Belirteceksen de ezberlerin dışına çıkmayacaksın. Maazallah mimlenirsin de seni ben bile kurtaramam. Öyle ya fotoğraf paylaşmak varken görüş neyine senin. Sureti haktan görünerek yazıp çizersen başka. Bir de cuma mesajlarını es geçmeyeceksin. Sosyal medyada arzı endam edeceksen de kimsenin ruhu duymasın. İz bırakmadan girip çıkacaksın. 

Memleket ve  etik değerler gibi bir derdin hiç olmasın. Din gidiyor, ahlak kalmadı, gençlik bozuluyor diyebilirsin. 

Kimsenin çelişkisini, U dönüşünü asla dile getirmeyeceksin. Hepsine, her daim iyi yaptı/n diyeceksin. Ânı ve zamanın ruhunu yaşayacaksın. 

Kaptana güveneceksin, gerisini merak etmeyeceksin. Hele endişeye hiç kapılmayacaksın. Güverte su almaya başladığında fareler gibi güverteyi ilk terk etmeyeceksin. 

Olguları değil, algıları yaşayacaksın. 

Kısaca, bu dediklerimi yaparsan hayat sana da güzel olabilir. Unutma! Doğrucu Davut ve sessizlerin sesi olmayacaksın. Hiç hoşnutsuzluğun olmayacak. Bak bakalım, huzurun kaçar mı? Mesele huzursa her şeyi yutmaya hatta çiğ tavuk yemeye değer. Haydi göreyim seni...

İrade Üzerine Düşünür Sözleri

"İrade, insanın yalnızca arzulaması değil, arzusuna rağmen doğru olanı seçebilmesidir." (İbn Miskeveyh)

"Kendine hükmedemeyen insan özgür değildir." (Pisagor)

"İnsan alışkanlıklarını değiştirerek hayatının yönünü değiştirebilir." (William James)

"İnsanı güçlü yapan başına gelenler değil; onlara karşı nasıl bir tavır seçtiğidir." (Epiktetos)

"Yaşamak için bir nedeni olan, hemen her türlü bir nasıla dayanabilir." (Friedric Nietzsche)

"Zorluklar zihni güçlendirir, tıpkı çalışmanın bedeni güçlendirmesi gibi." (Seneca)

"En büyük zafer başkalarını yenmek değil, insanın kendisini yenmesidir." (Lao Tzu)

"Nefsinin her istediğini yerine getiren insan, zamanla onun kölesi olur." (İmamı Gazali)

"Hayatını değiştirmek isteyen insan, önce kendi üzerinde hüküm kurmayı öğrenmelidir." (Marcus Aurelius)

Not: Akın Gözükan'a ait videodan yazıya geçirilmiştir. 

Karanlık Sistemler Üzerine Düşünür Sözleri

"İktidarın en tehlikeli hali, kendisini sorgulanamaz ilan ettiği andır". (Karl Popper)

"İnsanlara gerçeği unutturmanın en kolay yolu, onların önüne sürekli yeni görüntüler ve yeni düşmanlar koymaktır." (Guy Debord)

"İktidarın karanlık yüzü, kendisini korumak için hukuku araç haline getirdiğinde ortaya çıkar." (Montesquieu) 

"Bir düzen halkı yalnız korkuyla değil, gerçeğin ne olduğuna karar vererek de yönetebilir." (George Orwell) 

"Bir toplumda korku yaygınlaştığında, insanlar yalnız konuşmaktan değil, düşünmekten de çekinmeye başlar." (Vaclaw Hovel) 

"İnsanlar özgürlüklerini bir anda kaybetmezler; çoğu zaman küçük tavizlerle onu parça parça teslim ederler". (Ethenne De La Boetie) 

"Gerçeğin yerine sürekli tekrar edilen yalanlar aldığında, insanlar sonunda neye inanacaklarını değil, niye itaat edeceklerini öğrenir." (Aleksandr Soljenitsin) 

"Bir sistem, insanları birbirine düşman ederek ayakta kalıyorsa gücünü birlikten değil, korkudan alıyordur." (Erich Fromm) 

Not: Akın Gözükan'a ait Youtube videosundan yazıya geçirilmiştir. 

Beni Kendilerinden Kabul Etmeyen Bizimkiler

İnsanoğlu vücut yönünden nasıl ki değişiyor ve kemale doğru gelişme gösteriyorsa; dinen, fikren, zikren, siyaseten de değişikliğe uğrar ve gelişir. Kısaca insan hem bedenen hem de zihnen sürekli değişim halindedir.

Vücut ve bedenin dışındaki değişim ve gelişmelerde; kişinin bulunduğu ortam, gezip dolaşması, farklı kesimlerle teşriki mesaisi, okudukları, yaşadığı tecrübe ve gözlemler etkilidir.

İnsanın zihnen değişimi aynı fikrin üzerine koyarak gelişirse aynı düşüncede olanlar nezdinde tasvip edilir. Mesela aynı takımı tutması, aynı siyasi partiye oy vermeye devam etmesi, aynı dini yaşayışı ve aynı dini düşünceyi savunması böyledir. 

Zihnen değişim üzerine koyarak değil de farklı yönde değişme söz konusu ise "yoldan çıktı, kafayı tırlattı, mahalleden gitti, kendine yazık etti, kafayı yedi, cins biri olup çıktı..." denerek ayıplanır.

İsteyen tasvip etsin isteyen ayıplasın. Ben de vücuduma paralel olarak bedenim kemale doğru giderken zihnen de değişim ve gelişim halindeyim. Zihnen değişim hem dini hem siyasi hem toplumsal hem bakışaçısı yönünden değişip gelişiyorum. Bunda sorgulamamın, düşünmemin, gözlemlemenin, içime sinmeyeni ifade etmemin, dinen ve siyasette örnek olması gerekenlerin fiiliyatta su koyvermesinin, siyasetteki çelişkilerin, farklı kesimlerle iletişimimin, kimseye ön yargıyla yaklaşmamanın, herkesi anlamaya çalışmamın, herkese empati yapmamın, dinin ve dini değerlerin süfli emellere alet edilmesinin, ne olursa olsun benim gibi düşünenleri savunmayı bırakmamın, eleştiri oklarını ilk önce evime, sokağıma, mahalleme çevirmemin, yanlışa her daim yanlış dememin, kutuplaşmanın esiri olmamamın ve yaşadığım hayal kırıklığının payı büyük. Kısaca herkes kendi penceresinden bakarken objektif olma ve anlama adına zaman zaman başkasının da penceresinden baktım. 

Geldiğim nokta itibariyle küçüklükten beri bize öğretilen dini anlayış ve tarihimizin çoğunun slogan türünden ezberler olduğunu anladım. Devlette söz sahibi olursak asla hak yemeyiz, yetim malına dokunmayız teorisinin fiiliyatta yerinin olmadığını bizzat gördüm. Kısaca ezberleri bırakıp sadede geldim. Geldiğim sadet değişme zamanı dedi. Haliyle mahalleme yabancılaştım. 

Her ne kadar değişip gelişsem de içinde yaşadığım mahallemde yaşamaya devam ediyorum. Eleştiri oklarını mahalleme döndürürken zaman zaman bizimkiler derim. Öyle ya eleştirsem de içinden çıktığım yer burası. Başka mahallem de yok. Yine otururken bir gün her zamanki gibi ağzımdan bizimkiler dedim. Dediğime değil, bizimkiler dediğime takıldı mahallem. İki tanesi, "Abi, bizimkiler mi dedin" demez mi? Bu sözden anladım ki bizimkiler beni kendilerinden kabul etmiyor. Tüm suçum herkes kendi sokağını temizlerse tüm mahalle tertemiz olur mantığıyla hareket ederek kendi mahalleme dair eleştiri getirmek ve düzelme yönünde öneri sunmak. Görüyorum ki bizimkiler dediklerim beni içlerinden atmış da benim haberim yok. Beni biz ve onlar dedikleri onlar safına göndermişler de yine benim haberim yok. Çok da tın. 

Konyaspor Bildiğiniz Gibi

2026-2027 Süper Lig sezonunun ilk dört haftasında Rize, Fener, Kocaeli ve Erzurumspor'a yenilere sıfır puan çeken Konyaspor, puan sıralamasının en altında yer buldu.

Sezona iyi başlamadı, arka arkaya mağlubiyetler aldı, yenebileceği dengi takımlardan bile puan alamadı. 

Ne olacak bu Konyaspor'un içler acısı durumu derken, nihayet Konyaspor, 5.hafta dört büyüklerden Trabzonspor’u sahasında yenerek şeytanın bacağını kırdı ve puan sıralamasında iki basamak yukarı çıktı.

Kısaca Konyaspor dört hafta yattı, herkesi uyuttu. 5.hafta sağ gösterip sol vurdu. Yani Konyaspor bildiğiniz Konya. Geçen sezon dört büyükleri yenen Konyaspor bu sezon da Trabzon'u yenerek ben bildiğiniz Konya'yım, benim işim dengim veya altımdaki takımlar değil, büyükleri yenmektir, ben ancak büyük takımlarda kendime gelir, kendimi gösteririm diyor. Yani ben düz yolda şaşırır ama karşıma büyükler çıkarsa kendime gelirim mesajı veriyor. 

Konyaspor'un büyükleri yenmesi hoşumuza gitse de isteriz ki büyük, küçük tüm kulüplerin çekindiği, hepsinden puan ya da puanlar aldığı istikrarlı bir takım olsun.

İsteriz ki üzüp üzüp sonra sevindirmesin, başta işi gevşek tutup sonra kendine gelmesin. Dengeli bir takım olsun. Konya insanını endişeli bir şekilde hop oturup hop kaldırmasın. Konyalılar olarak büyüklere kükreyen, dengi ya da küçüklerde kayıplara karışan bir takım olmasın. Kısaca Konyaspor’da denge istiyoruz.

Konyaspor'un bu durumu, zeki öğrencilere benziyor. Zeki öğrenciler kendine çok güvenir. Zeki öğrenciler, ben başarılıyım, çoğu arkadaşımdan daha iyiyim, çok çalışmama gerek yok derler. Bu şekil kendine güvenen zeki öğrencilerin çoğu, kendisi gibi zeki olmayan ama düzenli ve tertipli çalışan arkadaşlarının gerisinde kalır. Bizim zeki Konyaspor'a değil, ne yaptığını bilen, çalışma temposunu yakalayan düzenli ve tertipli takıma ihtiyacımız var. Çünkü istikrar ve başarı, düzen ve tertiptedir.

Hasılı, Konyaspor'dan öncelikle beklediğimiz alt sıraları değil, orta ve üst sıraları mesken edinmesi, sonra da zirveye gözünü dikmesidir. 

Temenni ederim ki Trabzonspor galibiyeti Konyaspor’u kendisine getirir, galibiyetlerin arkası gelir. 

12 Eylül 2026 Cumartesi

Öğretmenlerin Ek Dersle İmtihanı

Meslek öğretmenlerini hariç tutarsak genel kültür öğretmenleri, 15 saat maaş karşılığı, 21 saate kadar 6 saat zorunlu, 30 saate kadar da 8 saat isteğe bağlı ek ders karşılığı derse girerler.

Okul, ilçe ve il normları belirlenirken de 6-31 saate kadar 1 öğretmen, 31-42 arası 2 öğretmen, 42'den fazla ders yükü olması durumunda her bir 21 saate 1 norm daha ilave olunur.

Maaş karşılığı dışında girilen her bir ek ders saati ücreti, katsayıya göre değişse de 2026 Temmuz itibariyle 185 lira. 

Mevzuat bu şekil. Uygulama nasıl ona bir bakalım. Çünkü öğretmenler uygulamada yeknesak değil.

Şimdi uygulamaya bir bakalım. 

Öğretmenliğe başladığım ilk yıllarda ek ders ücretinin pek bir anlamı yoktu. 30 saat derse giren bir öğretmenin aldığı ek ders, bir haftalık pazar ihtiyacını bile karşılamaktan uzaktı. Harçlık mesabesindeydi. 

Ücretin pek bir anlamı olmasa da öğretmenler "Mevzuat bana bu hakkı veriyor, şu kadar ders saati dışında derse girmek istemiyorum" demezdi. Okul, ders programında kaç saat vermişse o kadar girilirdi. Hatta öğretmen yeterli olmadığı için dersler boş geçmesin diye okul idaresi 30 saatin üzerinde ders verir, öğretmen 30 saatin üzerindeki girdiği derslerden ek ders ücreti almaz, fahri olarak o derslere girerdi.

Eskiden öğretmenlerin çoğunun eşi ev hanımı olduğu için tek maaşa talim ederdi. Tek tük çift maaş giren ev olurdu. Son yıllarda karı koca da çalışıyor, evlere çift maaş giriyor. Eşi çalışmayan öğretmen pek kalmadı dense yeridir. Yani durum tersine döndü.

Eskiden ders programı yapılırken programım şöyle olsun, böyle olsun, şu kadar boş gün istiyorum talebi pek olmazdı. Okul nasıl program verirse dersine girerdi. Okul idaresinden ders programıyla ilgili özel istekte bulunanlar genellikle kadın ve eşi çalışan erkek öğretmenler olurdu. Okul idaresi onların isteklerini yerine getirir, diğerlerinin programını öylesine yapardı. O zamanlar mantık, öğretmen gerekirse beş gün gelir, sabahtan akşama derse girmekle yükümlü denirdi. Öğretmenlerin çoğu da önceliğini okula verir, ona göre planlamasını yapardı.

Karı-koca da çalışmaya başlayınca ders programı yapmada en büyük zorluğu okul yönetimi çekiyor. Çünkü herkesin özel talebi var. "Ben şu kadar ders alırım, fazlasını almam. Şu günlerim boş olsun, ilk iki saatim ve son iki saatim boş olsun" türünden istekler bitmek bilmez. Niçin böyle? Çünkü çocuk var, ev işleri var. Ne kadar az derse girer ne kadar boş günüm olursa çocuk ve ev işleri de yürür. 

Halbuki öğretmenliğe başlarken devletle sözleşme yapmıyoruz. Devlete, "Ben şu kadar gün çalışırım" şartı koşmuyoruz. Devlet 7/24-365 gün çalışacaksın dese bile atanmak için çaba gösteriyoruz. Yeter ki atanalım diyoruz.

Geldiğimiz nokta itibariyle okuldan okula, branştan branşa değişiklik gösterse de okulların ders yükünü pay etmek eskisi gibi çok kolay değil. Çünkü,

Çocuğum var, fazla ders almayayım, 

Ek işim var, okuldan ne kadar az derse girersem, ek işime daha fazla zaman ayırırım,

Bağ, bahçe, çubuk işlerim var,

Ek ders almak istemiyorum. 21 saatten fazla olmasın,

Pazartesi ders istemem, cuma ders istemem... 

Diyen diyene. Çünkü ne kadar az ders alırsam, okula o kadar az gelirim mantığı güdülüyor. 

Böyle olunca çoğu branşlarda ders paylaşımı bir sorun. 21 saatten fazla derse giren olmayınca ya görevlendirme ya da ücretli öğretmen isteniyor.

Ek dersler kat sayıya göre altı aydan altı aya değişiklik göstermesine, eskisi gibi harçlık mesabesinde olmayıp getirisi olmasına rağmen kimse fazla ve ek dersin getirisinde değil. Öyle ya bir eve iki maaş ve diğer gelirler girince ek dersi kim ne yapsın.

Bazı okul ve branşlarda da fazla derse girme mücadelesi eksik olmuyor. Bir başkası kendisinden bir saat fazla alsa gözü onda oluyor, niye onunki benden bir saat fazla diyor ve 30 saate girmek için çabalıyor. Okulunda yeterince ders yoksa gerekirse başka okullarda derse giriyor. 

Yine bir sene 21 saatten fazla almam diyen diğer sene bu sene 30 girmek istiyorum diyor. 

Okulunda hafta içi 21 saatten fazla derse almayıp DYK'ye gitmek için ders isteyenler de eksik değil. Çünkü DYK'de bir saate giren iki kat ücret alıyor, ilaveten hizmet puanı alıyor.

Norm fazlası olduğu için derse girsin diye bir okula görevlendirme yapıldığı zaman görevlendirmeye sevinenler olduğu gibi "Geldi. Ek dersim düştü" diyen de eksik olmuyor. 

Antrparantez şunu da söyleyeyim, pansiyon nöbeti, ek ders, DYK, açık lisede görev almak suretiyle hiç maaşına dokunmadan, maaşını yatırım olarak kullanan ve ek dersle geçimini sağlayanlar da eksik değil. Özel ders verenleri, gizliden gizliye etüt merkezi açanları ya da buralarda ücret karşılığı derse girenleri saymıyorum bile. 

Haliyle her sene başında ilçe milli eğitimlerde öğretmen görevlendirme, norm fazlası olanlara iş verme, okullardaki ders yükü paylaşımı, ders programı başlı başına bir sorun.

Bu işin çözümü, hekimlere tam gün yasası getirildiği gibi öğretmenlere de tam gün yasası getirilmeli. Tam gün yasasıyla; az gireceğim, çok gireceğim, ek ders istemiyorum, şu kadar günüm boş olsun" talepleri de son bulur. Dersi olsun veya olmasın her öğretmen saat 09 ila 16.00 arası okulunda olur, dersine girer, nöbetini tutar, okulun etkinliklerinde yer alır, öğrencilerine rehberlik yapar, proje yapar, yapılan projede görev alır. Bu yasayla ek ders de kalkar, her öğretmenin maaşı iyileştirilir ve herkes aldığı maaşla yetinir. Böylece okullarda az girdin, çok girdin sorunu da ortadan kalkar. Her bir öğretmenin önceliği okul olur, diğer işlerini ya bırakır ya da bir başka yol bulur. Öğretmenin aldığı ek ders kimsenin ağzında olmaz. Kısaca tam gün yasasıyla öğretmenlik mesleğine itibar gelir. 

Eğitim ve Öğretime Heba Ettiğimiz Beyaz Yakalılar

Milyonlarca öğrencinin ya da mezunun iyi bir üniversite ve bölüm kazanmak ya da kamuda işe girmek için sınava girip ter dökmesi ayrı bir eleştiri konusu. Daha iyisini bulamadığımız için milyonları sınavdan sınava koşturuyoruz.

Kontenjanların sınırlı olduğu, girenlerin çoğunun kazanamadığı bu sınav sistemi seçme üzerine kurulu. Yani eleme üzerine bir eğitim sistemimiz var.

Daha iyi olanın kazanacağı sınavlara varım. Aynı zamanda eleme usulünü de savunurum. Yalnız bu eleme ortaokul ve lise çağında olmalı. Çoğu kimse LGS'ye, YKS ve AYT'ye girememeli. Elene elene üniversiteyi bitirenler de kendi aralarında yarış yapmalı. Öyle herkesi üniversite mezunu yapıp haydi KPSS'de yarışın demek, bu yarışın sonucunda çoğunluğa yeterli puanı alamadınız demek doğru değil. Bunun için iyi bir insan kaynağı planlaması yapmamız gerekecek. Herhangi bir okula, üniversite ve bölüme kontenjan belirlerken iş ve istihdam kontenjanları da belirlenmeli. Bu kontenjanın yüzde yirmi fazlası bölüme alınmalı. Öğrenciler ölen, kalan, okulu bırakan, okulda kalanların dışında başarılı olanlarla bir yarışa girsin. Değilse, milyonları üniversite sonrası merkezi sınavlara abone yapmış oluruz.

Üniversite ve KPSS'ye gelinceye kadar ortaokul ve lisede elenenlerin hiçbiri boşta kalmaz. Herkes bir şekilde yeteneğine uygun iş bulur, kimse de aç kalmaz. Çünkü bu ülkede her mesleğe ihtiyaç var. Ama hiçbirini zamanında elemeyip üniversite mezunu yaparsak ve KPSS'ye girmekten başka bir seçenek bırakmazsak yetiştirdiğimiz bu beyaz yakalılara anne babalar ve devlet olarak en büyük kötülüğü yapmış oluruz. Türkiye'nin insan kaynağı da maalesef bu şekil plansızlık üzerine kurulu. Bu plansızlık gençlerin geleceğini heba ediyor. 

Ben üniversite ve bölüm açarım, ihtiyaç olsun veya olmasın herkesi üniversite mezunu yaparım, sonrasına karışmam demek, ülkenin gençlerini hayal kırıklığına uğratmak demektir. Hayal kırıklığına uğrayan ise çevresine pozitif enerji vermez, herhangi bir işe odaklanamaz. 

Bu ülke ne yapıp ne edip beyaz yakalı yetiştirmekten vazgeçmeli. İhtiyaca göre bölüm açmalı, ihtiyaca göre kontenjan vermeli. 

Zamanlama

Üsküdar Belediye başkanının tutuklanmasının ardından, Üsküdar belediyesinde yapılan başkan vekili seçimi, öyle zannediyorum, siyasetimizde epey gündem olmaya devam edecek. Belki de Güneş Motel olayı gibi siyasetin milatlarından biri olarak hafızalardaki yerini alacak.

Burada belediye başkan vekilliğini kazanan haklı, diğerleri haksız, biri hak yedi, diğeri mağdur oldu gibi bir değerlendirmede bulunmayacağım. Az buçuk siyaseti takip edenler bunun değerlendirmesini yapacak.

Yine başkan vekili seçimi öncesi belediye meclisi üyelerinin tutuklanması, istifalar ve geçişler, partisinin adayı dururken rakip parti adayına oy vermeler üzerinde de durmayacağım. Suçluysa tutuklanır, partisinde huzur bulamadıysa veya hesap kitap yapıp başka partiye transfer olduysa ya da kendi adayı dışındaki rakip parti adayına oy vermişse kendi bilecekleri iş.

Belediye başkan vekilliğinin kimde kaldığında, kime geçtiğinde, belediyeyi kimin kazandığında da değilim. 

Üzerinde duracağım, zamanlamadır. Başkan vekili seçimi öncesi tutuklamalar ve parti değiştirmelerin zamanlaması ister istemez dikkat çekiyor ve manidar bulunuyor.

Benim siyaset etiğim; vekilin, belediye başkanının ve belediye meclis üyesinin yeni bir seçime kadar seçildiği partide görev yapması. Özel veya herhangi bir sebeple istifa edenin de bağımsız kalması ve bir başka partiye geçmemesi yönündedir. Bu, kişinin kendine ve özellikle seçmenine olan bir saygısıdır.

Belki Üsküdar seçimlerinde her şey normal seyrinde olmuştur. Fakat görüntü ve iddialar bu işin normal seyrinde olmadığı yönünde. İsnat ve iddialar konuşulsa da hepsi isnat ve iddia olarak kalacak. Çünkü bu ülkede gerçeklerin er veya geç ortaya çıkmama ya da çıkarılmama gibi bir yönü var.

Ben olsam, her türlü istifa ve geçiş, gözaltı ve tutuklamada hem adliye hem de kişiler zamanlamaya dikkat etmeli. Yapılan şeyler "Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü" şeklinde yorumlanmamalı. Yani bir seçim arifesinde bunlar olmamalı. Seçim bittikten sonra istifa edilip bir başka partiye geçilirmiş, gözaltı ve tutuklama olurmuş... Bu başka bir şey. Yanlış anlaşılmaya sebebiyet verecek tasarruflardan kaçınmak lazım. Çünkü ağzı olanın konuştuğu bu ülkede insanların ağzını büzemezsiniz.

Tüm bu olup bitenlerden benim anladığım, siyasetimizde omurga yok, ilke yok, prensip yok, ahlak yok, etik değerler yok, şeffaflık yok, utanma yok, farz yok, vacip yok, müstehap yok. Sadece mübahlık var, hesap kitap yapma var, ikbal var. Öyle bir siyaset izleniyor ki kazanmak için her yol mübah görülüyor ve herkesin bir zaafı var. O zaaf yönler ilmek ilmek işleniyor ve herkesin satın alınır bir yönü var. Ne diyeyim, alana da satana da hayırlı olsun. 

Eğer bizdeki siyaset böyleyse böyle siyaset benden uzak olsun. İlkesiz ve etik değersiz siyaset yapacaklar, ben tencere, sen kapak diyerek kendileri çalıp kendileri oynasınlar. Ben onlardan beriyim. Onlar da benden ırak olsunlar. 

Güneş Motel Olayı

Güneş Motel Olayını eskiler bilir:

1977 seçimlerinden Ecevit 1.parti çıkar. Yalnız bu birincilik hükümeti kurmaya yetmez. Kurduğu azınlık hükümeti güvenoyu alamaz. Yerine, Süleyman Demirel başkanlığında AP-MSP ve MHP partileri bir araya gelerek II. Milliyetçi Cephe hükümeti kurulur. 

Seçimlerde I. parti çıkan Ecevit, hükümeti düşürüp yeni hükümet kurmak için İstanbul Florya'daki Güneş Motel'de 11 AP milletvekiliyle gizli bir görüşme yapar. Bu görüşme 11'ler olayı olarak da bilinir. Bu görüşmenin ardından 11 vekil istifa ederek CHP'ye katılır. II. MC hükümeti gensoruyla düşürülür. 

Ecevit tarafından kurulan 42. hükümette AP'den istifa edip CHP'ye katılan ve '11'ler olayı' olarak tarihe geçen 11 vekile hükümette bakanlık verilir. 

AP'den istifa edip CHP'ye geçen vekil isimleri ve aldıkları bakanlıklar:

Tuncay Mataracı: Gümrük ve Tekel Bakanı

Şerafettin Elçi: Bayındırlık Bakanı

Hilmi İşgüzar: Sosyal Güvenlik Bakanı

Mete Tan: Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı

Orhan Alp: Sanayi ve Teknoloji Bakanı

Ali Rıza Septioğlu: Devlet Bakanı

Enver Akova: Devlet Bakanı

Ahmet Karaaslan: İmar ve İskan Bakanı

Güneş Öngüt: Ulaştırma Bakanı

Hasan Korkut: Devlet Bakanı

Cemalettin İnkaya: Mahalli İdareler Bakanı

“Büyük umut ve pazarlıklar sonucu kurulan bu hükümet, toplumsal kutuplaşmanın, ekonomik darboğazın ve anarşinin önüne geçememiş”, 1979 yılında yapılan ara seçimlerde CHP'nin ağır bir yenilgi alması sonucunda Ecevit'in istifa etmesiyle son bulmuştur. 

Yapılan transferlerle kurulan bu hükümetin ömrü 1 yıl 10 ay 7 gün sürmüş. Transfer edilerek bakanlık verilenlerden üç tanesi Yüce Divan'da yargılanıp mahkum olmuş. Bunlardan Tuncay Mataracı, "rüşvet almak ve görevi kötüye kullanmaktan" 36 yıl, Hilmi İşgüzar, "kayırma, yolsuzluk ve nüfuz ticareti ile SSK/BAĞ-KUR'u zarara uğratmaktan 9 yıl 8 ay, Şerafettin Elçi ise" rüşvet almak ve görevi kötüye kullanmaktan" 2 yıl 4 ay mahkumiyet almıştır. 

Bakanlık garantisiyle partisinden istifa eden vekillere göz atıyorum. 2 yıldan daha az bir bakanlık için değer miydi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Tuncay Mataracı, Şerafettin Elçi ve Alirıza Septioğlu dışında adı, sanı duyulan yok. Mataracı da öyle zannediyorum, bugüne kadar Yüce Divan'ın verdiği en büyük mahkumiyet almasından dolayı unutulmuyor olsa gerek. Mahkumiyet almasına rağmen Şerafettin ELÇİ isminin havalimanına verilmesi de manidar. 

İyi şeylerin dönmediği ve siyasi etiğin ayaklar altına alındığı Güneş Motel Olayının ardından neredeyse yarım asır geçti. Yani tarih olmuş. Yalnız bu transferler siyaset tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Bu konuyu ele alarak istedim ki geçmiş bu kara leke günümüze ışık tutsun ve bu yolun yolcularına ibret olsun. Fakat ibret alınmadığı görülüyor. Tarih tekerrürdür dedikleri bu olsa gerek. Keşke ibret alınsaydı da tarih tekerrür etmeseydi. 

10 Eylül 2026 Perşembe

Esnafın Raconu

Sitenin ufak tefek bir tamir işi var. Kimi çağırayım derken bir tanıdığıma, bana şu işi yapan biri lazım dedim. "Şurada falan var. O yapıversin. Dur arayayım" dedi. Aradı. "Bir arkadaşımın işi var, telefonunu vereceğim. Fazla alma. Yapıver" dedi ve meslek sahibinin numarasını gönderdi.

Ertesi günü arayıp kendimi tanıttım. Müsait olduğun zaman bir bakar mısın, falan verdi numaranı dedim.

Kavilleştiğimiz saatte gelemedi. Aradım. "İşim bitmedi" dedi. İyi, bitince gel, ben evdeyim dedim.

Tamir edilecek yerleri gösterdim. 

"Buraları şöyle böyle yaparım. Şuralara da bunu yaparım. Yalnız elimde iş var. Ancak bir hafta sonra yapabilirim" dedi.

Ne tutar bu dediklerimin fiyatı dedim. "Ne diyeyim. Sizi mesleğiniz itibariyle severim. Para almadan da yaparım. Çünkü 'Bana bir harf öğretmenin kırk yıl kölesi olurum' demiş Hz Ali miydi diyen? Yalnız yanımda bir çocukla ben burada 1-1,5 gün uğraşacağım" dedi. Teşekkür ederim. Parasız yapacağım desen zaten kabul etmem. Siz ederini söyleyin. İşçilik için pazarlık da yapmam dedim.

"O zaman kaç alayım? Buna daha malzeme de kullanacağım. Sizin siteniz kaç daire" dedi. Böyle bir soruyu garipsedim doğrusu. Ne yapacaktı sitede oturan sayısını. Sorana söyleyeceksin elbet. Şu kadar kişi dedim. "Her daireden 1000 lira alsak, şu kadar yapar" dedi. Bakışımdan, istediği meblağı fazla bulduğumu anlayınca, "Sadece şu kısımları yaparsam 10 bin, bu kısımları da yaparsam 12 bin alayım. İnan çok değil, benzin olmuş şu kadar, yanımda çocuk getireceğim, bu kadar, ustanın yevmiyesi şu kadar" dedi. Beyefendi, az aldığını, çok aldığını bilmem. Kendi işim olsa üçü, beşi aramam. İş senin derim. Ama burası sitenin işi. Komşularla bir istişare yapayım. Yarın haber veririm dedim. Vedalaştık. Giderken de "Kendi işin olursa gelir yapayım. Haberin olsun" dedi.

Ertesi günü aracı olan sordu. Ne yaptınız, kaç istedi diye. Söylediğim miktarı kafasından hesapladı. "Normal" dedi. 

Bir gün gecikmeli olarak arayıp iş senin, yapıver dedim.

Geleyim bu esnafın yapacağı tamir ve tadilat için kestiği racona. Yukarıda dediğim gibi garip karşıladım. Ne demek "Site kaç kişilik". Mübarek nüfus memuru ya da eskilerde yapılan nüfus sayımı memurlarının hanede oturan sayısını sorduğu gibi sitedeki daire sayısını soruyor. Halbuki işi gösterdim. Hesap kitap yapacak, kullanacağı malzemeyi, üzerine de işçiliğini ekleyip bir fiyat söyleyecek. Bu sorudan benim anladığım, esnaflığın, işçiliğin, tamir ve tadilatın bir kriterinin olmadığı, tutturabildiğini söylediği. Güya site sakini sayısını öğrenip her sakinden ne kadar alırım hesabı yapıyor. Esnafın böyle racon kesenini de ilk gördüm. Acaba, site tek kişiden ibaret deseydinm, 1000 liraya yapar mıydı? O zaman da başka racon devreye girerdi sanırım. 

Tek Partiye Doğru

Bir zamanlar seçim mitinglerinde eller kaldırılır, Rabia işareti yapılır, 

Tek millet,

Tek bayrak, 

Tek vatan, 

Tek devlet 

Şeklinde bir siyasi lider söyler, mitinge katılanlar da buna eşlik ederdi. Mitingler bu sloganla sona ererdi. 

Zannedersem, son seçimlerde bu slogan atılmadı. Rabia işareti de unutuldu. 

Şimdilerde bu slogan atılmıyor ama bu dörtlüğe bir beşincisi daha eklenecek gibi. 

O da "Tek parti". 

Bu durumda Rabia'yı beşe çıkarmak gerekecek. Öyleyse Rabia'yı da hâmise şeklinde yeniden isimlendirmek lazım. Önce son eklenenle birlikte hâmiseyi sayalım:

Tek millet,

Tek bayrak, 

Tek vatan, 

Tek devlet 

Tek parti. 

Ne alaka demeyin. Hiç olmadığı kadar bu dönemde muhalefet partilerine ait belediye başkanları iktidar partisine geçiyor. Daha önce geçen vekilleri söylemeye gerek yok. Sadece belediye başkanları değil, belediye meclisi üyelerinden de geçiş var. Buna belediye başkanı tutuklandıktan sonra yeni başkan vekillerinden de seçimle el değiştirenleri de sayarsak muhalefetten iktidara doğru tek taraflı bir geçiş söz konusu. Adeta akın akın geçiliyor. 

Amacım siyaset yapmak değil, parti değiştirenlere de bir şey demem. Kendi tercihleridir. Geçmişte biraz siyaseti izleyen biri olarak tarihin hiçbir döneminde bu kadar parti değiştirme olduğunu hatırlamıyorum. Olan geçişler de aynı zihniyete sahip partiler arasında olurdu. Şimdi ise kıyasıya rakip ve zihniyet olarak taban tabana zıt olanlar tek bir partide birleşiyor. 

Bu kadar başkanın geçişliliği, boşanmaların son yıllarda iyice arttığını aklıma getirdi. Eskiden boşanmalar olurdu ama şimdiki kadar değildi. Araya büyükler girer, evlilik bir şekilde götürülürdü, mahalleli ne der diyen kadın ve erkek de mahalle baskısından dolayı boşanmaya pek sıcak bakmazdı. Şimdilerde kırılsa da boşanan ve dul kalan kadına pek iyi gözle bakılmazdı. Bir şekilde dul kalan, toplumdan kendini tecrit ederdi. Kısaca toplum, boşanmalarda Katolik idi. Bunda anne ve babanın kızını telli duvaklı uğurlarken "Kızım, bu evden gelinliğinle çıktın, ancak kefeninle gelirsin" anlayışının da payı büyüktü. 

Şimdilerde bu anlayış kırıldığı için yeni ve eski evlilik demiyor, çoğu kimse evliliğini sonlandırıyor. 

Boşanmaların artmasıyla, belediye başkanlarının bir partiye geçişi arasındaki ilgiye gelince, eskiden parti değiştirme pek olmazdı. Olursa da tek tük. O da kardeş partiye geçme şeklinde olurdu. Bu da pek dikkat çekmezdi. Zıt ve rakip  partiye geçmek cesaret isterdi. Çünkü seçmen ve eski partisi topa tutardı. O yüzden partisinden istifa etse bile bağımsız kalma yolu tercih edilirdi. Bu dönemde zıt ve rakip partiye geçiş o kadar arttı o kadar hızlandı o kadar sıradanlaştı ki rakip partiye geçecek belediye başkanı da tek partiye geçiş yaparken acaba deme gereksinimi bile duymuyor. 

Boşanmalarda olduğu gibi siyasette de bu şekil sıradanlaşma artınca haliyle geçişler garipsenmiyor artık. Herkes bunu kanıksadı. 

Hülasa, böyle giderse muhalefet partileri kapılarına kilidi vurup ülkede tek parti kalacak.

Ne diyelim, hayırlı olsun.