1 Mayıs 2026 Cuma
Bayram Tatilleri
FB Nasıl Başarılı Olur?
30 Nisan 2026 Perşembe
Empati Yoksunuyuz Vesselam
Ateş düştüğü yeri yakar atasözünü hepimiz biliriz. Gerçekten ateş nereye düşerse orayı yakar. Mağdur olan ve çile çeken de ateşin uğradığı yer/kişi/aile olur. Bizler bu duruma ne kadar üzülsek de ateşin isabet ettiği yer, aile ve kişi kadar üzülemeyiz. Çünkü bunu en iyi eşekten düşen anlar.
Ateş düştüğü yeri yakar sözünün deyim mi yoksa atasözü mü olduğu hakkında tereddüde düştüm. Bakmadan önce bu söz inşallah deyim olur, atasözü olmaz dedim. Ne yazık ki atasözü imiş.
Atasözlerini bilirsiniz geçmişten günümüze ilmek ilmek süzülerek gelen hayatın içinden sözlerdir.
Ateş sadece düştüğü yeri yakacaksa, biz geçici olarak üzüleceksek ya da sadece üzülmüş gibi yapacaksak, eşekten düşenin halini anlamayacaksak, nerede kaldı bizim bir binaların tuğlaları gibi olduğumuz. Nerde kaldı vücudun bir yerine bir iğne batarsa bu acıyı vücudun tamamı hisseder teşbihinin anlamı.
Açıkçası, ateşin sadece düştüğü yeri yakma söylemi tabir yerindeyse, belki biraz zorlama olacak ama empati yoksunu olduğumuz anlamına gelir.
Empati yoksunu olduğumuzu herhalde şu hikaye çok iyi anlatır. Bu hikayeye bir iki yazımda yer vermiştim.
Ülkenin birinde bir tiyatro oynanır. Senaryo gereği biri kurusıkı tabancayla arkadaşını vuracak. Arkadaşı yaralanacak. Yaralanan kişi acısından yere yıkılıp kalacak.
Salon hınca hınç dolu. Tiyatro sergilenir. Bitime doğru senaryo gereği arkadaşı tabancayı ateşler. Mermiyi yiyen kanlar içinde kalır. Acısından imdat diye çığlık atar. Bakar ki kimseden fayda yok. Sahneye döner. Seyircilerden yardım ister. Öyle ah vah eder ki seyirci de imdada koşmaz. Aksine "Ne güzel ve sahici rol yapıyor" diye durmadan alkışlarlar. Akan kandan adam yere yıkılır. Ne kadar imdat, ben gerçekten ölüyorum dese de seyirci hep birlikte ayağa kalkarak bu sahici rol yapan tiyatrocuyu ayakta alkışlamaya devam eder.
Sonunda vurulan kişi kan kaybından sahnede can verir. Çünkü rol gereği kurusıkı kullanılması gerekirken arkadaşı hakiki tabanca ve hakiki mermi kullanmıştır. Bu gerçek anlaşılır ama iş işten geçmiştir. Zira adam ölmüştür.
Kıssadan hisse, ateş düştüğü yeri yakmış, adamın çırpınışına kimse aldırmamış.
Bu kıssada, rol gereği ölmesi gereken kişinin gerçek mermiyle öleceğini sahiden mermi kullanan dışında kimsenin bilmesi mümkün değil. Bu durumu bilmediği için rolünü iyi oynuyor diye seyircinin alkışlaması normal.
Siz ne dersiniz bilmem ama gerçek hayatta bu tiyatronun bin bir çeşit gerçeği oynanıyor. Nice insanlar haksız yere mağdur oluyor ya da mağdur ediliyor. Mesela terörist damgası yiyor veya terör örgütü üyesi muamelesi görüyor ya da terörle iltisaklı deniyor. Mahkeme kararı olmadan görevinden atılıyor, mahkemeden takipsizlik alsa veya berat etse bile görevine başlatılmıyor. Kimi de terör örgütü üyeliğinden mahkum olup hapse giriyor. İlk başlarda aylarca açığa alınıp görevinden el çektirilen daha sonra göreve iade edilen sayısı da az değil. Hizbullah üyeliği ve FETÖ üyeliği buna bir örnek.
Haksızlık var dendiği zaman "Devlet kendini korumaya aldı, temizlik yaptı" deniyor. "Açığa alınanlar tekrar geri döndü, mağduriyet yok" deniyor. Devlet Hizmeti Yükümlülüğü (DHY) dolmadan görevden atılanlara yükümlülük süresi sona erinceye kadar özel sektörde dahi çalışmasına izin verilmedi dediğin zaman ortam sessizliğe bürünüyor. Birçok kimse DHY süresi bitinceye kadar özelde dahi çalışamadı. Hepsi mağdur oldu. Nice sonra Anayasa Mahkemesi bu maddeyi iptal etti.
Nice genç bu şekilde mağdur olurken sadece ateş düştüğü yeri yaktı. Kamuoyundan pek tepki gelmedi. Hatta alkış ve övgü aldı. Operasyon haberleri verildikçe "Bitmedi gitti şunlar" dendi. Eğer senin bu konuda bir mağduriyetin varsa, yanında sana haksızlık yapıldı" diyor ama senden ayrılınca oh olsun diyor.
Hasılı empati yoksunuyuz. Empati yapmak için temenni edilmez ama bu şekil tuzu kuru olanların da başına bir şey gelince yani eşekten düşünce, o zaman empatinin ne olduğunun farkına varırlar ama neye yarar?
İncir Evlattan Patlıcan Evlada
29 Nisan 2026 Çarşamba
Seyir Zevki Yüksek Bir Yarı Final
Salı akşamı 10'a doğru oğlanlar aradı. Görüntülü hasbihal ettik. Biri ben çıkıyorum. Maç var, maça bakacağım dedi. Ne maçı var evlat dedim. PSG-Bayern Münih dedi.
Görüşme sonrası şu maça biraz bakayım diye televizyonu açtım. İlk yarıdaki 15 dakikalık ara hariç 90 dakika ekran karşısında oturuvermişim.
Yarı final ilk maçıydı izlediğim. Daha bu maçın ikinci etabı var. Rövanşta hangi takım veda ederse şimdiden söyleyeyim, veda edene yazık olacak. Çünkü yarı final de olsa tam finallik bir maçtı.
Maç bitimi ne maçtı be! UEFA'nın yerinde olsam bu sene iki şampiyon ilan ederim. Biri PSG olur, diğeri de Bayern Münih dedim.
Maç 90 dakika devam eden sürükleyici bir film gibiydi. Öyle zannediyorum, izleyenleri mest etmiştir.
5-4 PSG üstünlüğüyle biten maçta yok yoktu. Bol golün atıldığı maçta sahada sadece futbol vardı. Ayaklarıyla oynadılar ama futbolu çirkinleştirme adına ayak oyunları yoktu. Futbolcuların beyinleri ayaklarına değil, ayakları beyinlerine bağlıydı. Sahadaki 22 futbolcu ve maçı yöneten orta hakem, futbolu güzelleştirme adına varını yoğunu ortaya koydu.
Bireysel kalitelerin konuşturulduğu sahada ter vardı, alın teri vardı, teknik vardı, taktik vardı, çalım vardı, zeka vardı, paslaşma vardı, fizik kondisyon vardı.
Oyunu çirkinleştirme yoktu. Top doğru dürüst taca çıkmadı. İki takım doğru dürüst ofsayta düşmedi. Maç doğru dürüst duraksamadı. Tartışmalı pozisyon pek yoktu. Olan pozisyon için VAR devreye girerek son noktayı koydu. Futbolcularda doğru dürüst itiraz yoktu. Hakeme el kol işareti yoktu.
PSG üç farklı üstünlüğe ulaşınca geriye çekileyim demedi. Futbolcuları maçı ağırdan alalım, maçı soğutalım deyip yere yatmadı. Bayern Münih üç fark yedim diye dağılmadı. Moralmen çökmedi. Maça asıldı. Farkı bire indirdi.
Hakemin maça dahli yoktu. Maça damgasını vuran futbolcular ve teknik heyetleri idi.
Futbolcular da efendiliğini bozmadı, teknik direktörleri de. Teknik direktörlerin agresif hareketleri ve itirazları objektiflere düşmedi.
Kısaca her iki kulüp de izleyenlere unutamayacakları bir futbol ziyafeti çektiler. Bunun bir futbol ziyafeti olduğunu da en iyi maçı izleyenler bilir.
Maçı izlerken ister istemez ülkemin futbolu zihnimden geçti. Biz de yıllar yılı top oynar, maç yaparız, birbirimize kıyasıya mücadele ederiz. İster istemez pazar akşamı oynanan GS-FB maçı gözümün önüne geldi. PSG-Bayern maçında futbol ve kalite konuşurken bizde ise ayak oyunları, hakemi yanıltmaya yönelik hareketler, kartlar, pozisyonlar ve hakem hataları konuştu.
Zaman zaman futbol yorumcularının GS ile ilgili "Türkiye'nin Bayern Münih'i" benzetmesi de aklımdan geçti. 26.şampiyonluğa ramak kalan GS'nin Bayern'in "B" si olması için daha çok ekmek yemesi lazım. Bizdeki futbol falan değil, futbolculuk yapılıyor. Annemizin ligi bizimki.
Yine maçı izlerken dokuz golü görünce Besim Tibuk'u hatırladım. "Kaleleri büyütmek lazım ve ofsaytı da kaldırmak lazım. Futbolda golsüz beraberlik olacağına, gollü beraberlik olsun, beş defa biri sevinsin, beş defa da öbürü" türünden gülümseten bir açıklaması vardı. Sayın Tibuk'un kulakları çınlasın. Adamlar aynı ebattaki kaleye ve ofsayt kuralına rağmen toplamda dokuz gol attılar. Demek ki sadece futbol oynayınca, hakemle uğraşmayınca, futbolcular ve teknik heyet aldıkları paranın hakkını verince seyir zevki yüksek, bol gollü böyle maçlar olabiliyor.
Bizdeki futbolcular ve kulüpler maç yapıyoruz, iyi oynuyoruz falan demesinler. Zira bizdeki futbol falan değil. Biz hayat memat ciddi işleri bile düzgün yapmazken bir oyun olan futbolu nasıl düzgün yapalım?
28 Nisan 2026 Salı
Öğretmenlerin Eğitim ve Öğretimdeki Payı
27 Nisan 2026 Pazartesi
Bir Başka Açıdan Külli İrade
Din kitaplarında iki iradeden bahsedilir. Biri Allah'a ait sınırsız irade, diğeri ise insana ait sınırlı irade.
Sınırsız iradede her şeye gücün yetmesi, ol deyince oluvermesi, yapılandan dolayı layüsel olma durumu söz konusu iken sınırlı iradede, güç ve kuvvet yetmeme, zayıflık, yapılandan dolayı sorumlu tutulma ve hesap verme durumu söz konusu.
Kitaplarda yazılı bu şekil iradeyi şimdi bir tarafa bırakalım. İradeyi bir başka açıdan değerlendireceğim.
Cüzi irade için fazla bir şey söylemeye gerek yok. Gücü ve kuvveti olmayan, makam ve mevkii olmayan, zengin ve şöhret sahibi olmayan, güçlü bir aile olmayan herkesin iradesi cüzi iradedir. Kanun, kural, mevzuat bunları bağlar.
Sadece Allah'a ait olması gereken külli iradeyi içimizde kullananlar eksik değil. Siyasilerin, zenginlerin, soylu kişilerin, önemli makam ve mevkilerde bulunanların, gücü ve kuvveti yerinde olanların, arkası olanların, korunup kollananların, şöhret sahibi olan kişilerin, belli ailelerin, imtiyazlı vb. kişilerin kullandığı irade, teşbihte hata olmasın, külli iradedir. Bunların her istediği olur. Kanun, kural vs. bunlara vız gelir. Bunları çiğneseler de başlarına hiçbir şey gelmez, kitabına uydurulur. Kimse bunlara hesap sormaya yeltenemez. Çünkü bunlara dokunmaya kalkan yanar, anasından doğduğuna pişman edilir. Kanun, kural ve mevzuat bunları bağlamaz.
Hasılı Hindistan'daki Hinduizmde olduğu gibi kast sistemi olmasa da çoğu ülkelerde, özellikle herkesi bağlamayan, oturmuş kuralları olmayan ülkelerde, adı konmamış kast sistemi vardır. Türkiye de bu ülkelerden biridir.
İyiliği Fırsata Çevirmek
Askerliği 1993 yılında Burdur'da iki aylık bedelli olarak yaptım. Hafif taburdaydım. Batarya komutanımız Mustafa isminde bir üst teğmen idi.
Kadro erlere aynı olmasa da biz bedellilere karşı çok nazikti. Dertlerimizi dinlerdi. Bazı isteklerde bulunurduk. Bazısını makul görüp uygulamaya koyarken bazıları için maddi sebepler dolayısıyla yerine getirmesinin mümkün olmadığını söylerdi.
İçimizde zengin bedelliler vardı. "Bu eksiklikleri biz gideririz" dediler. Batarya komutanı, "Arkadaşlar, yardımseverliğiniz için çok teşekkür ediyorum ama kimseden bir kuruş almayacağım" dedi. Niye dendiğinde, "Şu gördüğünüz kamelya sizden şu kadar önceki dönem bedellilerine ait. Onlar geldiğinde yeni başlanmış, inşaat halindeydi. Maddi kaynak yetersizliğinden yavaş ilerliyordu. Askerler yardımseverlikte sıraya girdi: "Çimentosu benden, kiremidi benden, demiri, tuğlası benden şeklinde. Bu yardımlar sayesinde kamelya çabucak bitti. Hizmete açtık.
İnsanımızın bu yardımseverliği çok hoşuma gitti, gözlerim yaşardı. Vay be biz ne asıl milletiz böyle. Bizdeki bu haslet hiçbir millette yok dedim.
Bir müddet sonra kapım aşınmaya başladı. Gelenler de kamelyanın yapımına destek olanlar. "Komutanım, beni bir hafta önce gönder, on gün önce gönder..." dediler. Niye dediğimde, "Kamelyanın kiremidini, tuğlasını, çimentosunu biz aldık. O yüzden" dediler. Bundan dolayı kimseden hiçbir yardım almayacağıma söz verdim dedi.
Üst teğmen izin verip askerleri daha önce terhis etti mi bilmiyorum. Bildiğim, bizim bedelli erat yaptıkları iyiliği başa kalmakla kalmamışlar, yardımseverliklerini fırsata dönüştürmüşler.
1993 yılında bizzat ağzı yanan kimseden dinlediğim bu yardımseverlik örneğini, haftanın ilk günü bir iyilikle karşılaşınca yıllar sonra yeniden hatırladım.
Şöyle ki: Evden okula 20 dakika yürüyerek gelen biriyim. Okula yüz adım mesafe kala iki tekerlekli motorlu biri yanımda durdu. Baktım dersine girdiğim bir öğrenci. Selamlaştık. "Hocam, gel bin, götüreyim" dedi. Teşekkür ederim, az kaldı, yürüyeceğim dedim. Ben binmeyince öğrenci basıp okula geçti.
Öğle arası bilinmeyen bir numara aradı. Sonradan dönüş yaptım. Öğrenci kendini tanıttı. Sabah beni motoruna almak için duran öğrenciden başkası değildi. Öğle arası 45 dakika yetmemiş olmalı ki "derse on beş dakika geç gelsem, yok yazmasanız olur mu" dedi. Böyle bir isteği garipsesem de peki, çok gecikme dedim. Öyle ya ne de olsa sabah sabah iyilik teklifiyle karşılaşmıştım.
Öğleden sonraki ilk derste yoklamayı biraz yavaştan aldım. İstedim ki izin verdiğim öğrenci gelsin. Öğrenci teneeffüs zilinin çalmasına 8 dakika kala geldi. Yani 15 dakikalık izin 32 dakikaya çıktı.
Derse gelince bir daha izin için telefon açmamasını, bir de verilen izin süresini geçirmemesini, bir daha da izin istememesi gerektiğini söyledim.
Düşündüm de verilmiş sadakam varmış. İyi ki sabahleyin motoruna binmemişim. Şayet binseydim büyük ihtimalle iki ders saatlik izin isteyecekti dedim kendi kendime.
Şu var ki ben de öğrencilik yaptım. Ama hiçbir hocamı arayıp telefonla ve yüz yüze izin istemedim. Vay be ne günlere kaldık...
Bize Özgü
Hayatımız Kurtarıcı Beklemek
Gülistan Doku dosyasının seyrinin değişmesiyle birlikte yeni gözaltılar başlayınca, gözler operasyon emrini veren Tunceli Başsavcısı'na döndü. Başsavcı' ya sitayişler bitmek bilmedi:
"Ne kahraman Başsavcısı. Kimsenin gözünün yaşına bakmıyor. Tüm savcılar böyle olmalı. Daha önce dokunulmayanlara dokunuyor. Nihayet sayesinde adalet tecelli edecek" türünden yazı, çizi, konuşmalar yazılı ve görsel basında bugünlerde yer alıyor.
Tüm bu yazılanlardan anlaşılıyor ki her savcı bu savcı gibi olsa adalet tecelli edecek, faili meçhul kalmayacak. Sorunumuz iyi savcınının olmaması. Kısaca iyi bir savcı adalete dair tüm sorunları çözer.
Sadece savcı değil beklediğimiz. Sıra dışı vali, kaymakam, siyasetçi, bürokrat, ekonomist, emniyet müdürü, teknik direktör, bakan, Cumhurbaşkanı vb. kişiler bekliyoruz. Hepsi iyi olursa tüm dertlerden kurtuluruz.
Aynı beklenti, 80 öncesi sağ sol olaylarında da vardı. Orta bir öğrencisiyim o zaman. İnşaatta çalışıyordum okul dışında. Molada çaylarımızı yudumlarken "Ne olacak bu sağ-sol kardeş kavgası" sorusuna, ustamız, "Şöyle daşşaklı bir general gelse, bu kanı dindirir. Ama nerede böyle biri" diyerek son noktayı koydu. Aynen böyle dedi. Tabirim için kusura bakmayın. Kısa zaman sonra 12 Eylül İhtilali olunca akan kan durdu. Çünkü "Daşşaklı bir general" yönetime el koymuştu.
Kısaca ülkemizdeki tüm sorunların çözümü, makam ve mevkilere"; gözü pek, vatan sevdalısı iyi ve ehil kişilerin gelmesiydi.
Yani ülke olarak en azından büyük çoğunluğun her alanda beklentisi, kurtarıcı beklemek. Bir sihirli el ile tüm sorunları çözersin. Tıpkı mehdi beklendiği gibi. Aşağı yukarı tüm dinlerde kurtarıcı/hidayete erdirsin anlamında bir mehdi beklentisi var. Bir mehdi gelecek, hayat güllük gülistanlık olacak. Yani biz, problemlerin çözümü ve zulmün sona ermesi için kılımızı kıpırdatmayacağız. Beklenen mehdi zuhur ettiği zaman tüm dertlerimiz ve zulüm bitecek.
Açıkçası bu beklenti, kişi ve toplulukları atalete sürükleyen bir züğürt tesellisinden başka bir şey değil. Bu anlayış zulmeden ve haksızlık yapanların ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü bu, sen mücadele etme. Sabret. Bir kurtarıcının gelmesi yakındır. O seni kurtaracak demektir bu.
Aslında iyi vali iyi başsavcı iyi siyasetçi vb. beklemek çözüm değildir. Bu, hazırında problemin çözümünü ötelemek, zulmü meşrulaştırmak ve zulmü daha da artırmaktır.
Şunu iyi bilelim ki bu ülkenin çözüm bekleyen sorunları; kişilerin iyi, kahraman, efsane ve sıra dışı olmasıyla çözülmez. Yani çözüm kişilerde değil. Çözüm sistemdedir. İşleyen ve aksaklığı olmayan bir sistemin kurulmasındadır. Elbette bu sistemi de insanlar kuracak. Öyle bir sistem kurulmalı ki sistemin işleyişi kişilere bağlı olmayacak, atlar yani kişiler sahibine göre kişnemeyecek. Bir makama kim gelirse gelsin, yapacakları ve yapmayacakları bellidir. Tüm makam sahiplerinin sınırları ve yetkileri bellidir. Kurumlar birbirini denetler. Devletin tepesinde bulunanlar sistemin işleyişini, kurumlar arası koordinasyonu takip ederler. Sistemin aksayan yönlerini revize ederler. Yani bu sistemin işleyişi makam sahibi kişilere göre değişmez.
Kişiye göre işleyen bir sistemden ziyade kişilere bağlı olmadan işleyen sistem her alanda tek kurtuluşumuzdur. Sistem işlerse kurtarıcı beklenmez. Sistem kişiye göre değişmez. Çünkü başsavcı da diğer bürokratlar da görevini yapacak. Görevini yaptığı için kimse kahraman ilan edilmez. Bu başsavcıdan önce aynı ilde başka başsavcılar da görev yaptı. Eğer bu Başsavcı, işleyen sistemin gereğini yaptıysa, önceki başsavcılar niçin bu sistemi işletmedi diye sorgulamak lazım. Tunceli'deki dosyanın seyri bu Başsavcı'nın kendi isteğiyle ortaya çıktıysa Başsavcı takdiri hak etmekle beraber bu durum ülke için felakettir.
Hasılı, bu ülkenin kronikleşmiş problemlerinin çözümü işleyen bir devlet mekanizması kurmaktan geçiyor. Böyle bir sistemde tüm kurumlar görevini yapacağı için kurumların başındakiler; iyi, efsane, sıra dışı ve kahraman olmaz. İş, işleyiş ve işlemler kişiye göre değişmeyeceği için devlette bir devlet kültürü oluşur. Böyle bir devlette adalet olur, ekonomi iyi olur, tüm işler evladiyelik olur.
Gelin hep birlikte kurul ve kurallarıyla oturmuş, tıkırında işleyen bir devlet sistemini tesis edelim. Siyasetin yönetim anlayışına göre hazır ol vaziyetine geçmeyelim, ayı şekilde bizimkiler diye işleri esnetmeyelim. Kimse makama, siyasete şu geldi diye ihya oldum ya da yandım havasına kapılmasın. Böyle olursa bir şehrin başsavcınının, valisinin, bakanın, bürokratın, cumhurbaşkanının kim olduğuna kimse bakmaz. Herkes işine yoğunlaşır. Kimse gündemle yatıp kalkmaz, akşam sabah hükümet yıkıp hükümet kurmaz. Çünkü yönetenler işine bakar, çalışanlar da halk da. Böyle bir ülke gelişir, böyle bir ülkede yaşayan herkes huzurlu ve mutlu olur.
Aslî Günahın Neresindeyiz?
Kahramanmaraş okul saldırısında ölen 8 öğrenci ile bir öğretmenin cenazeleri kaldırıldı.
Bu menfur saldırıda ölenlerin acısını içimizde hissedeceğimiz, yaralıların bir an evvel sağlıklarına kavuşması için şifa dileyeceğimiz, saldırıya şahit olup etkisinden kurtulamayan öğrenci ve öğretmeni rehabilite etmek için yoğunlaşacağımız yerde, saldırıda ölen 11 yaşındaki çocuğa cenaze merasiminde yapılan ayrımcılığı konuşuyoruz.
Ayrımcılık yapıldı mı yapılmadı mı bilmiyorum. Basının yazdığına göre cenaze merasimi için Kahramanmaraş'a gelen 6 bakanın, 8 cenazenin merasimine katıldığı, bu çocuğun cenaze merasimine katılmadıkları yazılıp çizildi. Bakanlar unuttu mu, diğerlerine katılarak vakitleri mi kalmadı yoksa bile isteyerek mi bu merasime katılmadılar bilmiyorum. Yazılıp çizilenlere göre bakanların bu çocuğun cenazesine özellikle katılmadıkları yönünde. Eğer böyleyse hiç olmamış. Bile bile ayrımcılık yapılmış.
Tüm mesele ya da ayrımcılık cenaze merasimine katılmamaktan ibaret değil. Ölenlerin isimlerine yer verilen listede diğer vefat edenlerin aksine, bu çocuğun ismine parantez içinde küçük harfle yer verildiği de yazılıp çizildi.
Niyet okuyuculuğu yapmayayım ama görünen o ki 11 yaşındaki bu çocuk ayrımcılığa tabi tutulmuş. Sebep de çocuğun babasının yakın zamanda cezaevinden çıkan KHK'li eski bir polis olması imiş.
KHK'lilerin ne kadarı ne kadar suçlu bu ayrı bir yazı konusu. Ki üzerinde düşünmeye değer. Farz edelim ki baba yüzde yüz suçlu. Peki baba suçlu diye oğul niçin ayrımcılığa tabi tutuluyor? Esas üzerinde durulması gereken bu. Zira 11 yaşındaki bir çocuk suçlu değil. Ki masumdur. Babasının suçundan dolayı çocuk niçin suçlu gibi görülüyor ya da gösteriliyor? Unutmayalım ki babamız suçlu olabilir. Babanın suçunu evlat çekmez. Evladımız suçlu olabilir. Evladın suçunu baba çekmez. Daha doğrusu çektirilmez.
Ailede birinin işlediği suçtan dolayı ailenin diğer fertleri potansiyel suçlu görülürse, bu, olsa olsa Hristiyanlığın ilkesi olan aslî günah olur. Bilirsiniz ki Hristiyanlığa göre, "Yasak ağacın meyvesinden yediğinden dolayı Hz Adem günah işlemiştir. Baba Adem'in işlediği bu günah evlatlarına da geçer. Bu yüzden her doğan çocuk günahkar olarak dünyaya gelir. İsa Mesih çarmıha gerilerek kendisinden öncekilerin günahlarını kurtardığını, kendisinden sonra doğanların da bu ilk günahtan kurtulmaları ve bağışlanmaları için vaftiz olmaları gerekir". Bu doktrin Katolik ve Protestanlarda temel inançtır.
İslam ise bu anlayışı reddeder. Çünkü İslam'a göre herkes günahsız ve masum olarak dünyaya gelir. Asla kimse kimsenin günahını çekmez ve günahlardan dolayı günahkar olmaz. Suç bireyseldir. Suçlu, suçu işleyendir. Babadan oğula, oğuldan babaya geçmez. Ki İslam dinine göre buluğ çağına gelinceye kadar çocukların sorumluluğu başlamaz. Kızların ergenliği 9-12, erkeklerinki ise 12-15 yaştır. Ergen olmadan çocukların sorumluluğa başlamaz, masum kabul edilir.
İslam dininin çocuklara yüklediği sorumluluk çağını ilmihal kitaplarının hepsinde bulabiliriz. Ki hepimiz bunu biliyoruz. Durum bu iken babasından dolayı ayrımcılığa tabi tutulan çocuk ise daha ergen olmamış, sorumluluğu başlamamış adı üzerinde çocuk oğlu çocuk. Sahi ne isteriz bu çocuktan? Ne ara babadan dolayı çocukları suçlar olduk? Ne ara Hristiyanların temel inancı olan aslî günahı önemseyip benimsedik, Hristiyanlığa girdik de bizim haberimiz yok? Bari vaftiz olalım da tam olsun.
O kadar da değil demeyin. Biz, hiç dahli yokken babası belli olmayan çocuklara piç, veledi zina diyerek anne babanın suçunu çocuğuna boca ederiz. Katilin ya da hırsızın oğlu deriz. Deriz oğlu deriz.
Kimseyi suçlamıyorum ama maalesef biz buyuz. Bir taraftan daha önce boğmak için uğraştığımız, her türlü hakareti yaptığımız 40 bin kişinin katili dediğimiz kişiye, zamanın ruhuna uygun şekilde şimdilerde sempatiyle bakarken diğer taraftan, babası KHK'li bir çocuğun cenazesine katılmaktan kaçınıyoruz. Sahi bu savrulma niye? Biz ne zaman orta yolu bulacağız, inanın hiç anlamadım gitti.
İnancımız, duruşumuz, tavrımız ne olursa olsun. Yalnız insanlığımızı kaybetmeyelim. 11 yaşında çocuğunu kaybeden bir aileyi diğerlerinden ayırarak ikinci defa öldürmeyelim. Her ne olursak olalım ama insanlığımızı kaybetmeyelim. Bir an evvel bize ve inancımıza ters gelen aslî/ilk günah hastalığından ve sevdasından vazgeçelim.
25 Nisan 2026 Cumartesi
Dönemin Büyük Takımına Doğru
Bir zamanların;
Şampiyonluğu en fazla olan,
Yaptığı transferlerle rakiplerine çalım atan,
Dört büyük takım denince ilk akla gelen,
En fazla taraftara sahip olan,
Zenginlerin kulübü diye bilinen,
Başkan seçimleri TC. seçimleri gibi gündem olan FB kulübü;
12 yıldır şampiyon olmayarak,
İyi top oynamayarak,
İkincilik dışında bir başarı elde edemeyerek,
Başarı gelmedikçe mazeret ve gerekçe üreterek,
Sürekli olağanüstü seçim ve başkanlık seçimini konuşarak,
Her yıl teknik direktör değiştirerek ve belirgin bir ilk on biri dahi oluşturamayarak,
Şampiyon olamadığı ve iyi futbol oynamadığı için her geçen gün taraftarı daha da azalarak,
Kulübü tek adam yönetimiyle yönetmeye devam ederek...
Bir zamanların büyük kulübü olmaya doğru hızla koşuyor.
Şayet FB kulübü tedbir almaz, yönetim anlayışını değiştirmez, başarısızlığa hep bir kulp bulur, kendi futbolünden ziyade tüm eforunu GS ile mücadeleye sarf etmeye devam ederse,
Bir zamanların büyük kulübü olarak tarihteki yerini alacak. Spor kamuoyu tarafından bir zamanların büyük takımı diye anılacak.
Okul Güvenliğinde Formanın Rolü
Kahramanmaraş'ta okul öğrencisinin yaptığı okul saldırısının ardından okul güvenliği adına okullarda bir dizi güvenlik tedbiri uygulamaya kondu.
Okullar aldıkları tedbirlerini Web sayfalarından yayımlamışlar. Sosyal medyada da paylaşmışlar. Ne tür tedbir almışlar diye önüme düşenlere bir göz attım. Çoğu, güvenlik tedbiri olarak ilk maddede "Öğrencinin okul kıyafetiyle okula gelmesi zorunludur" şeklinde okul formasına yer verdiğini gördüm. Bir diğeri de "Veliler okula gelmek isterlerse Web üzerinden randevu alarak gelecekler" maddesi.
İkinci maddeyi gören de veliler okuldan çıkmıyor ve aşırı veli yoğunluğu var. Öğretmen ve idareci veli görüşmesinden iş yapamıyor sanır. Çoğu veli yılda iki defa yapılan veli toplantısına ve ve okul aile birliği genel kuruluna bile katılmıyor ki sair zamanlarda görüşmek için okula gelsin. Gelen az sayıdaki veli de genelde başarılı ve sorumlu öğrenci velilerinden ibaret. Problemli çocukların velisi okula pek uğramıyor.
Güvenlik tedbirinin en başında yer alan okul forması ise ayrı bir garabet. Eğer okulların güvenliği okul formasına kaldıysa yandık demektir.
Okul formasında ne varsa artık. Öğretmen ve idarecilerin okullarda ilk yaptığı şey okul forması. Eleştiri getirdiğin zaman da "disiplin için gerekli. Öğrenci olup olmadığı belli olsun. Çocuklar arasında marka giyen olur. Diğer çocuklar buna özenir" gibi gerekçeler sunuluyor.
Bir defa kıyafetle disiplin olmaz. Olsa olsa tüm öğrencilere tek tip kıyafet giydirilmiş olur.
Farklı kıyafet giyiminde markaya özenti duyulur gerekçesi de yersiz. Çünkü cadde ve sokakta, çarşı pazarda farklı farklı markalar giyiliyor.
Bahçe ve koridorlarda dolaşan birinin öğrenci olup olmadığı da kıyafetle belli olmaz. Çünkü okula girmek isteyen bir yabancı, okul forması satan yerlerden forma alır, üzerine geçirir. Girmek istediği okula bu formayla girer. Çünkü forma satın alınırken sen o okulun öğrencisi misin diye hiçbir firma sormaz.
Anlatmak istediğim, okulun disiplin ve güvenliği okul formasıyla sağlanamaz. Kahramanmaraş okul saldırısını düzenleyen çocuğun üzerinde de belki okul kıyafeti vardı. Görünen o ki çocukları okul forması adı altında tek tip giyindiriyoruz ama etrafına zarar vermeyen tek tip insan yetiştiremiyoruz.
Okul forması firmaların işine gelir, ailelerin özellikle annelerin işine gelir.
Ne yapıp ne edip okul kıyafeti uygulamasının son bulmasından yanayım. Çünkü günümüz öğrencileri okul kıyafetini zorla giyiyor. Okullar durmadan kıyafet kontrolü yapıyor. Öğrenci okul kıyafetini çantasında taşıyor, yine giymiyor. Okula gelirken sivil kıyafetle geliyor, sınıf ya da tuvalette kıyafetini değiştirip sınıfa geçiyor, okul çıkışı formayı yine çıkarıp çantasına koyuyor. Okul idaresi ve öğretmenler kıyafet yüzünden sürekli öğrenciyle papaz oluyor.
Bir diğer husus okul kıyafetleri kış şartlarına çok uygun değil. Çoğu öğrenci okul formasının üzerine başka şeyler giyiyor. Çünkü üşüyor. Hani forman dediğin zaman gömleğin ya da kazağın altındaki formayı gösteriyor. Kışın iç kıyafet gibi giyilen okul formasının ne anlamı var?
Anlaşılan o ki okul, bahçe, koridor ve sınıflarda tek tip görünümlü kıyafet, görüntü güzelliği veriyor. Bu biz büyüklerin hoşuna gidiyor. Yalnız okullardaki sorun tek tip kıyafetten daha büyük. Dış görünüşü bırakıp içe yönelmemiz lazım. Görüntü güzelliğinden ziyade huy güzelliğine ağırlık vermemiz lazım. Çünkü her bir öğrencinin içi ayrı bir dünya. Okul güvenliği için okul, aile, rehberlik servisi, çocuk psikiyatrisi, polis, kısaca iç ve dış paydaşlar koordineli bir şekilde çalışmalı. Suça meyilli, problemli, kendine ve çevresine zarar verecek potansiyeli barındıran öğrencilerin belirlenip bunlarla ilgili yol haritası bulunmalı. Nasihat, uyarı, ceza dinlemeyen, tedaviyi kabul etmeyen, okulun huzurunu bozmaya devam edenlerin sınıf kademesine bakılmaksızın okulla ve örgün eğitimle ilişiği kesilmeli. Zorunlu eğitim yaşı ve kademeleri gözden geçirilmeli. Sınıf geçme zorlaştırılmalı. Eleme usulü yeniden gelmeli. Lise kademesi isteğe bağlı olmalı. Eski adı endüstri meslek lisesi olan liseleri MESEM'lere dönüştürerek MESEM'ler yaygınlaştırılmalı.
Problemli öğrencinin okulla ilişiğinin kesilmesi; anne baba, okul, MEM, MEB, çocuk psikolojisi bölümünün imzasıyla olmalı. Sorumluluk ve yetki sadece okulda olmamalı. Çünkü sorumluluğun okulda olduğu durumlarda öğrenci örgün eğitimin dışına çıkarıldıktan sonra da okula düşmanlık besleyebiliyor.
Okul güvenliği adına okullarda sabah içtimasında tüm öğrencilerin üst başının ve çantasının aranması uygulamasından da bir an evvel vazgeçilmelidir. Çünkü bu uygulama tüm öğrencileri potansiyel suçlu görme şeklinde anlaşılabilir.
23 Nisan 2026 Perşembe
Havanız Batsın!
22 Nisan 2026 Çarşamba
Problemleri Azaltmanın ve Çözmenin Yolu
21 Nisan 2026 Salı
Aha Bir Delil Karartan Daha
Kur'an kursunda okurken hocamızın bir sopası vardı. Bu sopadan erkek öğrenciler çok çekti. Çünkü sopa her gün erkeklerin üzerinden geçerdi.
Üzerinde "Aklı başında, beş yaşında" yazılı idi.
Sopa çok yönlüydü.
"Yaramazlık yaptın, al sana sopa",
"Dersi veremedin, iyi okuyamadın, al sana sopa".
Sopa kollara vurulurdu. Gömleği sıyırıp bakınca acısından kolda sopanın kıpkırmızı izi olurdu.
Dayaktan kaçmak mümkün değildi. Nasılsa hocanın önünde ders okuyan meyyit gibiydik.
Eve gidip hoca dövdü de diyemezsin. Çünkü ev halkı hocanın vurduğu yerde gül bitmesini bekliyordu.
Bazen sırasında otururken sağa sola bakan da sopadan nasibini alırdı. Sopa bir atılır, kafaya mı gelir, göze mi? Şansına artık.
Hiç dövecek bir ortam olmazsa, hoca kendi eline vururdu.
Olmayacak böyle. Bu deynekten kurtulmamız lazım deyip bir hafta sonu, bir iki arkadaşla birlikte kursa girdik. Sopayı alıp ya kırdık ya da yaktık. Bu eylemin hem fikir babasıyım hem de failiyim.
Pazartesi, bilerek kurs hocasından sonra derse geldim. Sınıfın yarısı kız yarısı da erkekti. Erkekler yoktu sınıfta. Selam verip hocanın yanına vardım. Selamımı aldıktan sonra "Arkadaşların yan sınıfta. Deynek yok. Yanlarına git, onları bir sorgula" dedi. Ben de arkadaşların yanına gidip hanginiz kırdı, söyleyin dedim. İçlerinde benim kırdığımı bilen olduğu halde sen kırdın, bize niye soruyorsun demedi. Ardından hocaya geldim. Sopayı kıran belli değil dedim. Sonra arkadaşlar da sınıfa geldiler.
Bizim sopadan kurtulma sevincimiz uzun sürmedi. Çünkü hoca bir arkadaşı görevlendirdi. Git, ağaçtan bir sopa kes gel dedi. O arkadaş da az sonra bir sopayla geldi. Sopa gelince biz üzülürken hocanın sevincine diyecek yoktu. Çünkü sopa ve dayak hocanın yaşam sevinci idi.
Küçüklüğümde başımızdan geçen bu anekdotu anlatmanın sebebi, Gülistan Doku cinayeti dosyasındaki delilleri karartan, dönemin valisinden önce bendim. Yani validen önce delil karartmayı ben yaptım. Çünkü sopayı kıran olmama rağmen sopadan haberi olmayan masumları ben sorguladım. Valinin karartması yani foyası altı yıl sonra ortaya çıkarken benim foyam ise 1977 yılından beri hala ortaya çıkarılamadı. İtirafsa itiraf. Bunun bilinmesini istiyorum. Bakmayın, dönemin Valisi kadar gündem olmadığıma. Beni üzen de bu.
Gülistan Doku Olayının Düşündürdükleri
20 Nisan 2026 Pazartesi
MEB Bakanı İstifa Etmeli mi?
Önce Şanlıurfa, akabinde Kahramanmaraş’ta meydana gelen okul saldırılarının ardından, bir kesim, “Bakan istifa” demeye başladı. Diğer kesim de “Dik dur, eğilme, bu millet seninle” hastagları açtı.
Normal şartlarda bu ülkede hemen hemen her alanda infiale sebebiyet veren bir olay vuku bulduğunda, siyasi sorumluluk gereği istifa edilmesi taraftarıyım. İlgili kişinin sorumlu olup olmamasına, suçlu olup olmamasına bakmadan istifa müessesesi bu ülkede işlemelidir.
Bir diğer husus da nasıl ki futbol maçlarında bir takım beklemediği bir mağlubiyet aldığı zaman bazı teknik direktörler mağlubiyetin faturasını hakeme çıkarırken, kendine güvenen bazı teknik direktörler, mağlubiyetin sorumluluğunu üstleniyorum açıklamasına yer verirler. Halbuki teknik direktör sahaya 11 futbolcu çıkarmış. Maçtan önce gerekli taktikleri vermiştir. Sahada futbolcular oynuyor. Futbolcular iyi oynamasa bile teknik direktörler mağlubiyetten kendilerine pay çıkarırlar. Futbolda böyle güzel örnekler varken niçin siyaset ve diğer alanlarda da olumsuzluklar vuku bulduğunda sorumluluğu üstlenmek olmasın. Bazen sorumluluk üstlenilir. Bakar ki olumsuzluklar peşi sıra gelmeye devam eder. Son çare istifa ediyorum denerek emaneten oturduğu koltuğu bir başkasına devreder.
Bu genel çerçeveden sonra okul saldırılarının ardından Milli Eğitim Bakanı’nın istifasını istenmesi doğru mu? Açıkçası doğru bulmuyorum. Çünkü bu saldırılarda istifayı gerektiren bir durum söz konusu değildir. Niçin? Çünkü okul saldırısı özellikle Kahramanmaraş saldırısı okul öğrencisi tarafından yapıldı. Öğrencinin çantasının içerisinde tabancayla geleceğini kim kestirebilir? Tüm öğrenciler içinde kitap ve beslenmesi olacak şekilde okula çantasıyla gelir. Bugüne kadar bu çantalar hiç aranıp kontrolden geçmez. Okulun girişinde özel güvenlik olsa bile aranmaz. Çünkü bilinir ki öğrencinin çantasında okul malzemesi olur. Bakmayın, bu saldırılar sonrasında öğrencilerin üst başının ve çantasının arandığına. Yarın bir veli, “Üstünün aranmasından dolayı çocuğum morar yönünden çöktü, psikolojik sıkıntıya girdi” şikayetiyle savcılığa başvursa, büyük ihtimalle öğrencilerin üst baş kontrolü yasaklanır.
Ha bu demek değildir ki öğrencinin okula ne getirdiği hiç kontrol edilmeyecek. Okul disiplin kurulunun alacağı kararla bazen sınıflarda kontrol yapılabilir, şüphelenilen çocuğun üstü başı ve çantası aranabilir.
Kısaca Kahramanmaraş saldırısında okula saldırı içeriden. İçeriden saldırıyı da önceden tespit edip müdahale edebilmek çok zordur. Çünkü hırsız içerideyse kapı kilit tutmaz misali, öğrenci görünümlü saldırganın saldırısını önceden kestirmek mümkün değildir.
Uzatmadan, Kahramanmaraş saldırısında Bakan’ın istifasını gerektirecek bir durum söz konusu değildir.
Okula saldırı dışarıdan olsaydı, o zaman okul girişinde güvenlik tedbiri alınmadığı ve okullara güvenlik verilmediği için Bakan sorumlu tutulabilir, istifaya davet edilebilirdi. Bu durumda Bakan’ın istifası uygun olurdu.
Hülasa, bu olay sonrasında “Bakan istifa”, “Bakan’ın yanındayız” demekten ziyade bundan sonra okullarda iç ve dış saldırı olmaması için bir önerimiz varsa buna dair öneriler sunalım. Çocukların daha güvenilir ortamlarda eğitim ve öğretim yapması için Bakan’dan tedbirler almasını isteyelim. Eksiklikleri, güvenlik zaafını ortaya koyalım. Hiçbir önerimiz yoksa susalım, ölenlerin ve yaralananların acısına ortak olalım. Aynı şekilde Bakan’ın yanındayız demeye de gerek yok. Her bakan gibi Bakan da üzerine düşen görevi yapacak. İstifa ve destek açıklamalarıyla kutuplaşmanın esiri olmayalım. Bu kutuplaşmayı gören saldırıya muhatap olan aileler, inanın, “Biz can derdindeyiz, bunlar ise post derdinde” der. Lütfen kayıkçı kavgamızı az ötede yapalım.
Okul Saldırılarının Ardından
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş illerimizde cereyan eden okul saldırıları devleti ve kurumları harekete geçirdi.
Okullarda güvenlik tedbirleri had safhaya çıkarıldı.
Her okula en az iki polis, polisin yeterli olmadığı yerde gece bekçisi görevlendirildi.
Sabah derse girerken tüm öğrencilerin üstü arandı, çantaları kontrol edildi.
Görünen o ki iki ilimizde vuku bulan menfur olay bize yetti de arttı. Artık yoğurdu üfleyerek yiyoruz.
Alınan bu tedbirler yeterli olur mu? Belki bazıları için caydırıcı olabilir. Ama tüm öğrencilerin girişte üzerinin ve çantasının yoklanması çoğu öğrencinin hoşuna gitmeyebilir. Kendilerinin potansiyel suçlu görüldüğü şeklinde anlaşılabilir ve içlerinde incinen çıkabilir, bazıları psikolojik sorun yaşayabilir.
Yüzlerce öğrencinin her sabah üstünün aranması zaman kaybına sebebiyet verebilir. Bu da ilk ders saatinin yarısının geçmesi demektir.
Tedbirler ve alınan güvenlik önlemleri ne kadar faydalı olacak, bunu zaman gösterecek. Temenni ederiz ki Kahramanmaraş saldırısı dışında okullarımız böyle menfur bir olayla bir daha karşılaşmaz.
Şu var ki okullarımızın çoğu Nasrettin Hoca'nın türbesi gibi. Kapı kapalı olsa da ihata duvarlarında atlayabilme durumu var. Birden fazla giriş ve çıkışı olan yerler var. Okul öğrencisi olduğu halde okula, öğrencilere zarar vermeyi düşünen bir öğrenci isterse bunu bir şekilde gerçekleştirebilir.
Yalnız bu iki okul saldırısı özel okullara yönelmeyi biraz artıracak. Okul saldırıları yola dehşete kapılan ve imkanı biraz yerinde olan anne ve babaların, daha güvenli diye özel okulları tercih edeceğini düşünüyorum.
Bir diğer husus da bekçi veya polisin her gün okulda nöbet tutması uzun vadede diğer zafiyetleri beraberinde getirecektir. Polis ve bekçilerin okullarda çalışarak normalin üzerinde çalışmak suretiyle esas işlerini aksatma durumu söz konusu. Mesela okullarda gündüz görevli olan bekçilerin gece görev yapabilmesi çok zor. Bir de bu şekil taşıma suyla değirmen dönmez. Gidişat, okullara özel güvenlik vermeye doğru gidiyor. Bu da okulların temizlik işini tam oturtamayan devletin ayrıca özel güvenlik görevlendirmesi bütçeye artı yük getirecektir.
Aslında okul ortamlarını daha güvenli yapmanın yolu, her okulun girişine X-Ray cihazlarının konması. Okulun mevcuduna göre birden fazla bu cihaz konabilir. Okula gelen öğrenci ve ziyaretçiler bu cihazdan geçirilebilir. Böylesi daha güvenli daha kolay olur. İnsan onurunu korumak olur.
X-Ray cihazlarının da bir maliyeti olur ama devlet bir defa masraf etmiş olur.
Vali'den İyi Bir Senarist Olurmuş!
Eski Tunceli Vali'si ile ilgili iddialar dudak uçuklatan cinsten.
İddialara göre oğlu, Gülistan isimli kız öğrenciye tecavüz etmiş, ardından öldürmüş.
İlginçlik bundan sonra başlıyor. Vali suçlu oğlunu koruma işini üstleniyor. Bunun için önce kıza dair ne kadar iz varsa onları karartıyor. Sim kartındaki bilgileri, hastane kayıtlarını, mobesa görüntülerini sildiriyor.
Bu kadarla yetiniyorum. Gülistan Doku'nun ailesini köprüye götürerek "Çocuğunuz intihar etti. Bu barajda onun cesedini size teslim edeceğim" diyor. Barajda hummalı bir çalışma başlatıyor. Ceset arama işi 220 gün sürüyor. Suyun altına dalgıçlar indiriyor. Kendisi de gemiye binerek yanındaki dalgıçlar suya atlarken hummalı çalışmayı videoya aldırarak bunu kamuoyuna paylaşıyor. Barajı iki defa boşalttırıyor.
Kısaca dönemin Valisi tecavüzcü katil oğlunu kurtarmak ve onu korumak için her türlü delili karartıyor. Aileye süretihaktan görünüyor. Kız intihar etmediği halde intihar etti açıklaması yaparak cesedi yanlış yerde aratıyor. Tüm bunları devletin imkanlarını ve yetkisini kullanarak yaptırıyor.
Vali'nin bu çabası sonuç veriyor. Tecavüze uğrayıp öldürülen Gülistan Doku, dosyaya kayıp olarak yazılıyor. Böylece oğlu ve suç ortakları olayın ardından altı sene geçmesine rağmen toplum içinde masum görüntüsüyle dolaşıyorlar.
Altı yılın ardından gelen itiraflar dosyanın seyrini değiştirdi. Bunun sonucunda başta Vali ve oğlu olmak üzere 10'un üzerinde gözaltı kararı verildi. Bundan sonra iddianamenin hazırlanması ve yargılanması süreci başlayacak. Umarım suçlu olanlar cezasını tam alır.
Bu olayda şimdilerde merkez Valisi olan dönemin Vali'si dikkatimi çekti. Vali'nin oğlunu koruma adına yaptıklarını görünce dedim ki Vali yanlış meslek seçmiş. Vali'den iyi bir senarist olurmuş. Çünkü Vali'nin oğlunu koruma adına yaptıkları şeytanın dahi aklına gelmeyecek orijinal şeyler.
Yazdığı senaryo beyaz perdeye uyarlanır. Senaryodan dolayı film kapalı gişe rekorları kırardı. Senarist de bundan payını alır, paraya para demez, kısa yoldan köşeyi dönerdi. Yazdığı bu senaryodan dolayı ceza alıp hapse girmezdi. Bey gibi yaşar giderdi.