Ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mayıs 2026 Cuma

Bayram Tatilleri

Nisan ayının son günü halen müdür yardımcısı olarak görev yapan eski müdür yardımcımız ziyarete gideyim istedim. 

Niyetim yürüyerek gitmek idi. Dışarı çıkınca boğucu sıcak ve güneşten dolayı gitmekten vazgeçtim. Cuma günü hava bulutlu. Serin havada yürümek daha iyi deyip ziyareti cuma gününe erteledim. 

Cuma günü oldu. Hazırlanıp çıkacağım. Son anda aklıma geldi. Bugün 1 Mayıs. Okullar ve resmi daireler tatil dedim. Hasılı uzun yürüyüşüm ve ziyaretim başka güne kaldı. 

Diğer resmi tatillere alıştım da nedense 1 Mayıs tatili bana çakma bir bayram ve çakma tatil gibi geliyor. 

Hazırlanmışken Evliya Çelebi Parkına yöneldim. Oradaki parkurda yürüyüşümü yapıp ardından çayımı içeceğim. 

Beş, altı tur attıktan sonra oturup çay içerken soluklanayım diye gittiğim kafede yer bulamadım. Epey bir tur atıp hatta biraz başka yerde oturduktan sonra tek oturan birinin masasına izin isteyerek oturabildim. 

Çayımı yudumlarken ne de boş bir milletiz. Çok resmi tatil yapıyoruz. Ayrıca resmi tatiller dışında mesai saatleri içerisinde çarşı, pazar, park, bahçe, çay ocakları, kafeler, lokantalar, alışveriş merkezleri, cadde ve sokaklar insan dolu. 

Anlaşılan ki işsizler, ev kadınları, okulu asanlar, emekliler, işini asanlar, çalışıp çalışmadığı belli olmayanlar meydanlarda. 

Herkes dışarıda olduğuna göre kimler çalışıyor bu ülkede anlamak zor. 

Hele çay ocakları ve kafelerde boş yer bulmak mümkün değil. Bunca boş ve avare insana göre bu ülke iyi ayakta duruyor. 

Çayımı yudumlarken emekli olduktan sonra çalışmaya devam eden birini aradım.  Hal hayırdan sonra bugün çalışıyor musun dedim. "Elbette. Bizde izin yok. Çalışmaya devam" dedi. İyi, siz çalışın, biz tatile devam edelim dedim. 

İşçi bayramının çakmalığı ve iğreti durduğu buradan belli. İşçi, esnaf çalışmaya devam ediyor. İşçi olmayan çalışanlar ve resmi daireler ise tatil yapıyor. 

Sadece işçi bayramı değil, 15 Temmuz resmi tatili de bana çakma geliyor. 

Bu garip resmi tatillerin tasası bana düştü. En iyisi resmi tatilleri bir düzenleyeyim. Çok olan bayram tatillerini paylaştırarak biraz azaltayım istedim. 

23 Nisan tatilini sadece ilkokul ve ortaokul öğrencisi yapmalı. Öğrencileri tatil olunca bu okul kademesinin öğretmen ve yöneticilerine de tatil yapılmalı. 

29 Ekim tüm okul kademelerine ve resmi dairelere olmalı. Bir günle sınırlandırılmalı. Tatilin bir gün önce öğleden sonra başlatılması uygulaması sona etmeli. 

1 Mayısta sadece işçiler tatil yapmalı. Böyle olmayacaksa kaldırılmalı. 

19 Mayıs, lise ve üniversite öğrencileri tatil yapmalı. Aynı şekilde bu kademe öğretmen ve öğretim üyeleri de. 

15 Temmuz kaldırılmalı. Kaldırılayacaksa resmi daireler açık olmalı. 

30 Ağustosta sadece er, erbaş ve subaylar tatil yapmalı. 

Ramazan ve kurban tatillerini resmi, özel herkes yapmalı. 

FB Nasıl Başarılı Olur?

Okullarda içi haset dolu bazı öğrenciler vardır. Biraz başarısı vardır. Başarısıyla övünür havalara girer.

Ne zaman ki kendisini geçen biri olursa okuldaki tahtı sallantıya girince, böyleleri için okul ve hayat çekilmez olur. 

Kendisini başarıda geçeni takdir edip rutin başarısına devam edeceği ve niçin geri kaldığını sorgulayıp tespit ettiği eksikliklerini gidereceği yerde, başlıyor hazımsızlığa ve çekememezliğe.

Rakibinin başarısını küçümsemeye başlıyor. Ezberci diyor, inek gibi çalışıyor, ben onun kadar çalışsam daha yüksek alırdım diyor, öğretmenler bunun kağıdını toleranslı okuyor diyor, kopya çekti de ondan diyor. Onun başarısı tesadüfi. Ben onu yine geçerim. O benim kadar zeki değil diyor.

Diğer sınavlarda da rakip gördüğü kendisini geçince agresifleşiyor, davranışı değişiyor, efendiliğini bozuyor. Başkasının yanında arkasından konuşuyor. Kısaca onunla yatıp onunla kalkıyor.

Rakibini geçmek için ne kadar çabalasa da başarı bir türlü gelmiyor. Haliyle rakibi hep birinci, kendisi de ikinci oluyor.

Kazara bir sınavda rakibini kıl payı geçse, sevincinden ve havasından yanına varılmaz. 

Eğitim ve okul ortamından futbola geleceğim. Daha doğrusu FB'ye.

Doğrusunu isterseniz FB'nin durumu da rakip gördüğü arkadaşını küçümseyen, geçildiği için hep ikinci olan öğrencinin durumuna benziyor.

Görünen o ki FB hedef olarak kendisine GS'yi seçmiş. GS'yi geçmek için çaba sarf ediyor. Bir türlü gerçekleşmiyor. Hep ikinci oluyor.

Başarı gelsin, şampiyon olayım diye her sene teknik direktör değiştiriyor, sürekli futbolcu alıyor. GS'in ilgilendiği futbolcuya daha yüksek transfer ücreti vererek GS'ye transfer çalımı atıyor. İyi bir takım kuruyor. Başarı yine gelmiyor. 

Başarısızlığın önüne geçmek için aşağı yukarı her yıl olağanüstü seçim kararı alıyor, teknik direktörle yollarını ayırıp yüklü tazminat veriyor. Futbolcu gönderip futbolcu alıyor. Olmuyor olmuyor. 

Bununla da yetinmiyor. GS'nin başarı ve şampiyonluklarını küçümsüyor: GS'in güçlü bir lobisi var, hakemler koruyor, sarı ve kırmızı kart vermiyor. Yapı var. Bu yapı kırılmadan olmaz. Maçlara yabancı hakem getirmek lazım gibi gerekçeler ortaya koyuyor. 

FB böyle yapacağına, teknik direktör ve futbolcuda istikrarlı olsa, kendi oyununu oynasa, gözü hep GS maçında olmasa, başarısızlığa kılıf aramasa, inanın FB'nin de başarılı olmaması için bir sebep yok. 

Kısaca FB şampiyon olmak ve eski başarılı yıllarına dönmek istiyorsa;

Gözü, kulağı GS'de olmayacak. 

Her yıl teknik direktör ve futbolcu değiştirmeyecek. 

Zengin başkanlara kulübü teslim etmeyecek. 

Kulüp yönetiminde tek adam yönetimi olmayacak. Kulübü ekip ruhuyla yönetecek bir yönetim kültürü oluşturacak. Kulüp başkanı çiftliği olmayacak. Başarısız başkan gidecek. Uzun yıllar kulüpte demirbaş olmayacak. Önceki ve sonraki başkanlar FB'nin başarısı için kenetlenecek. Birbirleriyle Filistin İsrail gibi olmayacak. 
 
Şampiyonluğa ulaşmak için önce iyi oyun oynayacak. 

İş bilen insanlarla mevkiye uygun futbolcu transferi yapacak. Ahi gitmiş, vahi kalmış, yaşını başını almış futbolcu transferinden vazgeçecek. GS'nin ilgilendiği futbolculara daha fazla ücret vererek futbolcu almayacak. Arabistan'dan futbolcu transferi yapmayacak. 

GS'nin gerisinde kaldım kompleksinden kurtulacak. 

Aynı mevkiye yığınla futbolcu almayacak. Mutlaka santrfor alacak. 

Bu durumda bakın nasıl başarı gelir. Değilse bir süre sonra ikincilik de hayal olur. 

Not: Bu yazımı aklıselim FB'liler okusun. Kendisini yapıya inandırmışlar okumasın. 

30 Nisan 2026 Perşembe

Empati Yoksunuyuz Vesselam

Ateş düştüğü yeri yakar atasözünü hepimiz biliriz. Gerçekten ateş nereye düşerse orayı yakar. Mağdur olan ve çile çeken de ateşin uğradığı yer/kişi/aile olur. Bizler bu duruma ne kadar üzülsek de ateşin isabet ettiği yer, aile ve kişi kadar üzülemeyiz. Çünkü bunu en iyi eşekten düşen anlar.

Ateş düştüğü yeri yakar sözünün deyim mi yoksa atasözü mü olduğu hakkında tereddüde düştüm. Bakmadan önce bu söz inşallah deyim olur, atasözü olmaz dedim. Ne yazık ki atasözü imiş.

Atasözlerini bilirsiniz geçmişten günümüze ilmek ilmek süzülerek gelen hayatın içinden sözlerdir.

Ateş sadece düştüğü yeri yakacaksa, biz geçici olarak üzüleceksek ya da sadece üzülmüş gibi yapacaksak, eşekten düşenin halini anlamayacaksak, nerede kaldı bizim bir binaların tuğlaları gibi olduğumuz. Nerde kaldı vücudun bir yerine bir iğne batarsa bu acıyı vücudun tamamı hisseder teşbihinin anlamı.

Açıkçası, ateşin sadece düştüğü yeri yakma söylemi tabir yerindeyse, belki biraz zorlama olacak ama empati yoksunu olduğumuz anlamına gelir.

Empati yoksunu olduğumuzu herhalde şu hikaye çok iyi anlatır. Bu hikayeye bir iki yazımda yer vermiştim.

Ülkenin birinde bir tiyatro oynanır. Senaryo gereği biri kurusıkı tabancayla arkadaşını vuracak. Arkadaşı yaralanacak. Yaralanan kişi acısından yere yıkılıp kalacak.

Salon hınca hınç dolu. Tiyatro sergilenir. Bitime doğru senaryo gereği arkadaşı tabancayı ateşler. Mermiyi yiyen kanlar içinde kalır. Acısından imdat diye çığlık atar. Bakar ki kimseden fayda yok. Sahneye döner. Seyircilerden yardım ister. Öyle ah vah eder ki seyirci de imdada koşmaz. Aksine "Ne güzel ve sahici rol yapıyor" diye durmadan alkışlarlar. Akan kandan adam yere yıkılır. Ne kadar imdat, ben gerçekten ölüyorum dese de seyirci hep birlikte ayağa kalkarak bu sahici rol yapan tiyatrocuyu ayakta alkışlamaya devam eder.

Sonunda vurulan kişi kan kaybından sahnede can verir. Çünkü rol gereği kurusıkı kullanılması gerekirken arkadaşı hakiki tabanca ve hakiki mermi kullanmıştır. Bu gerçek anlaşılır ama iş işten geçmiştir. Zira adam ölmüştür.

Kıssadan hisse, ateş düştüğü yeri yakmış, adamın çırpınışına kimse aldırmamış.

Bu kıssada, rol gereği ölmesi gereken kişinin gerçek mermiyle öleceğini sahiden mermi kullanan dışında kimsenin bilmesi mümkün değil. Bu durumu bilmediği için rolünü iyi oynuyor diye seyircinin alkışlaması normal.

Siz ne dersiniz bilmem ama gerçek hayatta bu tiyatronun bin bir çeşit gerçeği oynanıyor. Nice insanlar haksız yere mağdur oluyor ya da mağdur ediliyor. Mesela terörist damgası yiyor veya terör örgütü üyesi muamelesi görüyor ya da terörle iltisaklı deniyor. Mahkeme kararı olmadan görevinden atılıyor, mahkemeden takipsizlik alsa veya berat etse bile görevine başlatılmıyor. Kimi de terör örgütü üyeliğinden mahkum olup hapse giriyor. İlk başlarda aylarca açığa alınıp görevinden el çektirilen daha sonra göreve iade edilen sayısı da az değil. Hizbullah üyeliği ve FETÖ üyeliği buna bir örnek.

Haksızlık var dendiği zaman "Devlet kendini korumaya aldı, temizlik yaptı" deniyor. "Açığa alınanlar tekrar geri döndü, mağduriyet yok" deniyor. Devlet Hizmeti Yükümlülüğü (DHY) dolmadan görevden atılanlara yükümlülük süresi sona erinceye kadar özel sektörde dahi çalışmasına izin verilmedi dediğin zaman ortam sessizliğe bürünüyor. Birçok kimse DHY süresi bitinceye kadar özelde dahi çalışamadı. Hepsi mağdur oldu. Nice sonra Anayasa Mahkemesi bu maddeyi iptal etti.

Nice genç bu şekilde mağdur olurken sadece ateş düştüğü yeri yaktı. Kamuoyundan pek tepki gelmedi. Hatta alkış ve övgü aldı. Operasyon haberleri verildikçe "Bitmedi gitti şunlar" dendi. Eğer senin bu konuda bir mağduriyetin varsa, yanında sana haksızlık yapıldı" diyor ama senden ayrılınca oh olsun diyor.

Hasılı empati yoksunuyuz. Empati yapmak için temenni edilmez ama bu şekil tuzu kuru olanların da başına bir şey gelince yani eşekten düşünce, o zaman empatinin ne olduğunun farkına varırlar ama neye yarar?

İncir Evlattan Patlıcan Evlada

Devlette kırk yıla yakın çalıştıktan sonra emekli olan, emekli olduktan sonra toplumdan el etek çeken ve meşguliyetini toprağa vererek ekip diken bir tanıdığımla bir taziyede karşılaştım.

Hal hatır, şuradan, buradan derken, bağ, çubuk ve tarla meşguliyetinden konuştuk. Geçmişe dayalı hukukum olduğundan espriler yaptım. Eskisi gibi gülmedi. Şen şakrak hali yoktu. Gülse de üzüntülü hali dikkatimden kaçmadı. Biraz eski günlerdeki gibi olur mu diye daha oğlana sıra gelmedi dedim. Boş ver deyip müsaade isteyerek kalkıp gitti.

Aniden kalkıp gitmesinden pot mu kırdım diye kendi kendime mahcup oldum. Diğer tanıyanlara neyi var diye sordum.

Son durumundan biraz haberdar olan bir başka tanıdığım, "Oğluyla başı dertte" dedi. Hayırdır dedim. "Emekli olduktan sonra devlette çalışan oğlu, babasından emekli ikramiyesinin tamamını istemiş. Baba da hepsini değil de 200 bin vereyim demiş. Oğlanın gözü hepsinde olduğu için telaffuz edilen rakamı beğenmemiş. Oğlan babasına gelip gitmeyi kesmiş, konuşmuyormuş. Bayramda dedenin torunları için gönderdiği bayram harçlığını bile geri göndermiş" dedi.

Bildiğim kadarıyla oğlu devlette memur. Aldığı maaşı da iyi. İşsiz olur, iş kuracak olur da anlarım. Ama anlaşılan, senin paraya ihtiyacın yok. Ver bana. Ben şu ihtiyacımı gidereyim. Daha doğrusu iç edeyim. Nasılsa evlatlardan diğerleri kız çocuğu. Bu ise evin tek erkek evladı. Olur ya babası şaşar döner, parayı kızlara yedirmeye kalkar, bari ben el koyayım diye düşünmüş olmalı.

Halbuki baba, "Al oğlum, şunu harca" diye evladına emekli ikramiyesini verse bile evladın, "Baba, benim maaşım var. Durumum da iyi. Geçmişte çok çektiniz. Bizi okutup bugünlere getirdiniz. Bundan sonra sizin maaş düşecek. Annemle beraber rahatınıza bakın. Üstelik bu parada kız kardeşlerimin de hakkı var. Onların hakkı geçer. Alamam. Hatta sizin bize değil, bizim size vermemiz lazım" deyip teşekkür etmesi ve parayı almaması gerekirdi.

Üzüldüm durumuna. Evladından bahsettiğime de pişman oldum. Kendi kendine ne şom ağızlıyım diye kızdım.

Belli ki baba evladıyla imtihan oluyor. Kimsenin günü imtihansız geçmiyor. Kimi evladıyla kimi de anne babasıyla.

Hele anne babanın işi, çocukları büyütüp baş göz ettikten sonra da bitmiyor. Esas sıkıntı bu zaman başlıyor. Geçimleri olacak mı diye düşünüyor. Gelip gitmezler, bunu dert ediniyor. Üzerine bir de daha sağlığında parasına göz diken evlat çıktı mı, gel de yüzün gülsün.

Küçüklüğünde bizi sevindirip mutlu eden bu çocuklar büyüyünce niye böyle oluyor demeden geçemiyor insan.

Halbuki çoğu anne baba, geçmişte ne hayaller kurmuştur. Bir büyüseler, onları bir baş göz etsem, işlerini bir bulsalar, torun torbayı kucağıma bir alsam deyip durmuştur. Ne bilsin çoğu ebeveyn ömrünün sonuna doğru türlü türlü imtihanla muhatap olacağını. Çoğu, bu çocuk küçükken ne tatlıydı. Şimdi ne oldu böyle. Vara hiç büyümeseydi. Esas dert küçüklükleri değil, büyüyünce imiş diyerek hayıflanır durur. Hayat dediğin dert, sıkıntı ve her şey boşmuş der.

Birkaç gün sonra bu tanıdığımı telefonla aradım. Bahçedeymiş. Hem halini hatırını sorayım hem de gönlünü alayım diye. Aniden kalkışını sordum. "Belimden oturamadım o zaman. Belimi çektirmiştim. Sıkıntı yok şimdilik" dedi. Geçmiş olsun, ektiklerinden bana da ayır deyip kolay gelsin diyerek telefonu kapattım.

Görünen o ki emeklilik sonrası çevreden el etek çekerek kendini bahçeye vermiş, ekip dikiyor. Toprakla uğraşarak hem vakit geçiriyor hem de bir şeyler üretiyor. Yalnızlara oynayanlar ve bir meşguliyeti olmayanlar için tarla, bağ, çubuk; kafa dinlendirmek, dertleri unutmak ve rahatlamak için birebir olmalı. İyi ki bağ, bahçesi olanlar var. Değilse hayat çekilmez.

Yazımın başlığını "İncir Evlattan Patlıcan Evlada" koydum. Ne alaka diyebilirsiniz. Daha önce bir iki yazımda yer verdiğim bir Nasrettin Hoca fıkrasından hareketle yazıma bu başlığı uygun gördüm. Şöyle ki:

Hocanın babası şehirden incir getirmiş. Küçük Nasrettin inciri pek beğenmiş. Tadı damağında kalmış. Büyüyüp şehre gidince bu incirden bir de ben alayım demiş.

Gel zaman git zaman babası gözünü yummuş, hoca da büyümüş ve bir gün yolu şehre düşmüş. Soluğu manavda almış. Tezgahı bir güzel süzmüş ama aradığını bulamamış. Manav ne aradığını sormuş. Hoca da "Aradığımın adını unuttum" demiş. Manav, "Nasıl bir şeydi" demiş. Hoca, "İçi çekirdekli, dışı yeşil" demiş. Bu özellikleri duyan manav, "Sen patlıcan istiyorsun" demiş. Hoca, "İyi o zaman. Ver bir kilo" demiş.

Hoca, poşete konan patlıcandan bir tanesini yolda giderken çıkarır ve ısırır. Bakar ki çok acı. Halbuki ne ummuştu ne bulmuştu hoca. Patlıcanın acısından ağzının tadı kaçan hoca şunu söyler: "Büyüyünce ne kadar da acı oluyorsun".

Sanırım, anne babaların büyük bir çoğunluğu fıkradaki patlıcan evlatla bir şekil imtihan oluyor. Küçüklüğü incir evlat olanların çoğunun büyüklüğü, patlıcan evlada dönüşüyor vesselam.

29 Nisan 2026 Çarşamba

Seyir Zevki Yüksek Bir Yarı Final

Salı akşamı 10'a doğru oğlanlar aradı. Görüntülü hasbihal ettik. Biri ben çıkıyorum. Maç var, maça bakacağım dedi. Ne maçı var evlat dedim. PSG-Bayern Münih dedi.

Görüşme sonrası şu maça biraz bakayım diye televizyonu açtım. İlk yarıdaki 15 dakikalık ara hariç 90 dakika ekran karşısında oturuvermişim.

Yarı final ilk maçıydı izlediğim. Daha bu maçın ikinci etabı var. Rövanşta hangi takım veda ederse şimdiden söyleyeyim, veda edene yazık olacak. Çünkü yarı final de olsa tam finallik bir maçtı.

Maç bitimi ne maçtı be! UEFA'nın yerinde olsam bu sene iki şampiyon ilan ederim. Biri PSG olur, diğeri de Bayern Münih dedim.

Maç 90 dakika devam eden sürükleyici bir film gibiydi. Öyle zannediyorum, izleyenleri mest etmiştir.

5-4 PSG üstünlüğüyle biten maçta yok yoktu. Bol golün atıldığı maçta sahada sadece futbol vardı. Ayaklarıyla oynadılar ama futbolu çirkinleştirme adına ayak oyunları yoktu. Futbolcuların beyinleri ayaklarına değil, ayakları beyinlerine bağlıydı. Sahadaki 22 futbolcu ve maçı yöneten orta hakem, futbolu güzelleştirme adına varını yoğunu ortaya koydu.

Bireysel kalitelerin konuşturulduğu sahada ter vardı, alın teri vardı, teknik vardı, taktik vardı, çalım vardı, zeka vardı, paslaşma vardı, fizik kondisyon vardı.

Oyunu çirkinleştirme yoktu. Top doğru dürüst taca çıkmadı. İki takım doğru dürüst ofsayta düşmedi. Maç doğru dürüst duraksamadı. Tartışmalı pozisyon pek yoktu. Olan pozisyon için VAR devreye girerek son noktayı koydu. Futbolcularda doğru dürüst itiraz yoktu. Hakeme el kol işareti yoktu.

PSG üç farklı üstünlüğe ulaşınca geriye çekileyim demedi. Futbolcuları maçı ağırdan alalım, maçı soğutalım deyip yere yatmadı. Bayern Münih üç fark yedim diye dağılmadı. Moralmen çökmedi. Maça asıldı. Farkı bire indirdi.

Hakemin maça dahli yoktu. Maça damgasını vuran futbolcular ve teknik heyetleri idi.

Futbolcular da efendiliğini bozmadı, teknik direktörleri de. Teknik direktörlerin agresif hareketleri ve itirazları objektiflere düşmedi.

Kısaca her iki kulüp de izleyenlere unutamayacakları bir futbol ziyafeti çektiler. Bunun bir futbol ziyafeti olduğunu da en iyi maçı izleyenler bilir.

Maçı izlerken ister istemez ülkemin futbolu zihnimden geçti. Biz de yıllar yılı top oynar, maç yaparız, birbirimize kıyasıya mücadele ederiz. İster istemez pazar akşamı oynanan GS-FB maçı gözümün önüne geldi. PSG-Bayern maçında futbol ve kalite konuşurken bizde ise ayak oyunları, hakemi yanıltmaya yönelik hareketler, kartlar, pozisyonlar ve hakem hataları konuştu.

Zaman zaman futbol yorumcularının GS ile ilgili "Türkiye'nin Bayern Münih'i" benzetmesi de aklımdan geçti. 26.şampiyonluğa ramak kalan GS'nin Bayern'in "B" si olması için daha çok ekmek yemesi lazım. Bizdeki futbol falan değil, futbolculuk yapılıyor. Annemizin ligi bizimki.

Yine maçı izlerken dokuz golü görünce Besim Tibuk'u hatırladım. "Kaleleri büyütmek lazım ve ofsaytı da kaldırmak lazım. Futbolda golsüz beraberlik olacağına, gollü beraberlik olsun, beş defa biri sevinsin, beş defa da öbürü" türünden gülümseten bir açıklaması vardı. Sayın Tibuk'un kulakları çınlasın. Adamlar aynı ebattaki kaleye ve ofsayt kuralına rağmen toplamda dokuz gol attılar. Demek ki sadece futbol oynayınca, hakemle uğraşmayınca, futbolcular ve teknik heyet aldıkları paranın hakkını verince seyir zevki yüksek, bol gollü böyle maçlar olabiliyor.

Bizdeki futbolcular ve kulüpler maç yapıyoruz, iyi oynuyoruz falan demesinler. Zira bizdeki futbol falan değil. Biz hayat memat ciddi işleri bile düzgün yapmazken bir oyun olan futbolu nasıl düzgün yapalım?

28 Nisan 2026 Salı

Öğretmenlerin Eğitim ve Öğretimdeki Payı

Çocuk ve gençlerin ne zaman olumsuz bir davranışı ortaya çıksa, "İşte sizin yetiştirdiğiniz çocuklar bunlar" diyerek öğretmen suçlanır.

Eğitim ve öğretimin durumu konuşulur. Öğretmenler suçlanır. 

Okul yönetimleri ve milli eğitim öğretmenleri sorumlu tutar. 

Öğrencinin problemli olması durumunda öğretmenler anne babayı suçlar. 

Ders başarısızlığında, ders öğretmeni, öğrencinin temeli yok diyerek alt kademedeki öğretmeni suçlar. 

Orta yerde bir problem var. Problemin sebep ve sonuçlarını iyice incelemeden suçlu arayışına gideriz. Suçun sahibi olmasa da suçu birilerinin üzerine yıkarız. 

Şu var ki başarısızlıkta ve çocukların hata, yanlış ve falsolarında genellikle vur abalıya dercesine suçlu olarak öğretmenler günah keçisi ilan edilir. Evet, öğretmenlere vuralım ama öldürmeyelim. Aynı zamanda insafı elden bırakmayalım. Herkes eğitim ve öğretimin bu noktaya gelmesinde benim payım ne diye bunun üzerine bir düşünsün. 

Eğitim ve öğretimin mutfağında yer alan öğretmenlerin de olumsuzluklarda mutlaka payı vardır, tıpkı diğer iç ve dış paydaşların da payı olduğu gibi. Kısaca hepimizin az veya çok payı var. Sadece suç ve sorumluluk oranları farklıdır. 

Burada öğretmenin payını ele alırken öğretmenin rolüne bakmak lazım. Buna dair kendimce tespitlerde bulunacağım. Tespitler ortaya konursa sorunun çözümüne katkısı olur diye düşünüyorum. 

Günümüz öğretmeni, 
Öğrenci üzerinde etkin ve etkili değildir. Veli, öğrenci ve halk nezdinde bir itibar, değeri ve ağırlığı da yoktur. İtibarı ve ağırlığı olmayanın öğrenci üzerinde etkisi mümkün değildir. Bunda öğretmen kadar zamanın ruhu, çocuk yetiştirme anlayışımız, yetkililerin gerekli ve gereksiz açıklamaları ve basının da payı vardır. 

Öğretmen rol model değildir. Öğrenci rol model olarak sanatçı, sporcu vb. kişileri ya da bol para getiren iş ve meslek sahiplerini rol model edinmektedir. 

Öğretmen eskiden bilginin tek kaynağı iken günümüzde bilginin tek kaynağı değildir. Öğrenci okul dışında etüt merkezlerine giderek ya da özel ders alarak bilgiye erkenden ulaşmaktadır. İnternetle birlikte günümüzün en büyük hocası Google'dır. Öğrenci bilgiye daha çabuk ve hızlı ulaşabilmektedir. 

Sık sık değişen sınıf geçme sistemiyle birlikte günümüzde öğrencinin sınıfta kalması için mucize gerekir. Devamsızlıktan kalmadığı müddetçe öğrenci sınıf kaybetmeden bir şekilde üst sınıfa geçiyor ve mezun oluyor. 

Öğretmenin yaptığı sınavların ve verdiği notların bir ağırlığı yok. Yapılan sınavlar öğrencinin başarısını ölçmüyor. Öğretmenler çoğu öğrenciye hak etmeden yüksek puan veriyor. Hakkıyla not vermeye kalkan öğretmen istenmeyen öğretmen ilan ediliyor. Veli tarafından şikayet ve tehdit ediliyor. Notlar hormonlu olunca sınıf ve okulda teşekkür ve takdir alandan geçilmiyor. 

Öğretmen ve öğretmenliğin gizemi kalkmıştır. Öğretmenin yaptırımı yoktur. Haliyle öğretmen, veli ve öğrenci nezdinde etkisiz eleman gibidir. Bu gizemin kalkmasında milli eğitim üst yönetiminin çok şeffaf olması etkili olmuştur. Özellikle eğitim bakanları halka dönük halkın hoşuna gidecek mesajları basın aracılığıyla yapıyor. 

Veli ve öğrenciler tarafından öğretmen ve okul yönetimi sık sık şikayet edilmektedir. Öğretmenler, "Çocuğuma şunu yapmışsın. Görürsün gününü" türünden tehditlere maruz kalmaktadır. 

Günümüz çocukları eskiye oranla aileler ve MEB tarafından aşırı koruma altında. Korunup kollanmakla birlikte saçlar süpürge edilmektedir. Her istediğine çocuk daha küçük yaşta iken ulaşıyor. Doyuma ulaşan çocuğu memnun etmek çok zor. Bu da çocukları biraz daha şımarıklığa ve sorumsuzluğa itmektedir. 

Zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması. 

Okuyanların çoğunun istihdam sorunu yaşaması. Okumanın çok bir anlamının kalmaması. 

Toplum olarak aşırı uçlarda dolaşmamız. Eskiden eti senin, kemiği benim diye teslim edilen çocuktan, kılına dokunursan ve ters bakarsan sonucuna katlanırsın mantığının yerleşmesi. Şu var ki eski öğretmenlerin asıp kesmesi, vurup kırması da normal değil, günümüzde en ufak bir şeyden dolayı öğretmene hesap sorulması da normal değil. Ortasını bulamadık gitti. 

Ailelerin çoğunun çocuğunu tanıyamaması, çocuğunu zeki görmesi, çocuğunun beyaz yakalı olmasını istemesi. 

Eğitim ve öğretimin bu noktaya gelmesine dair tespitler bu yazdıklarımdan ibaret değil. Say say bitmez. Çok uzatmadan şunu söyleyeyim. Geldiğimiz nokta itibariyle öğretmenlerden çok şey beklemeyelim. Eğitim ve öğretimin ve neslin bu noktaya gelmesinde sadece öğretmeni suçlamayalım. Unutmayalım ki rol model olmayan, sınıflarda etkisiz eleman rolü verilen, öğrenci ve veli üzerinde yetkisi olmayan öğretmenin çocuk üzerinde fazla bir etkisi olmaz. 

Eğitim ve öğretimde daha iyi seviyeye gelmek için zorunlu eğitimden vazgeçelim. En azından lise kısmı zorunlu olmaktan çıkarılsın. Okullara eleme usulü gelsin. Öğretmene hesap soralım ama yetki de verelim. Okumamak için direnenleri sınıf ortamında tutmayalım. Devlet ve aileler olarak aşırı korumacılıktan vazgeçelim. Basın aracılığıyla öğretmenin itibarını düşürecek beyanlardan kaçınalım. 

27 Nisan 2026 Pazartesi

Bir Başka Açıdan Külli İrade

Din kitaplarında iki iradeden bahsedilir. Biri Allah'a ait sınırsız irade, diğeri ise insana ait sınırlı irade.

Sınırsız iradede her şeye gücün yetmesi, ol deyince oluvermesi, yapılandan dolayı layüsel olma durumu söz konusu iken sınırlı iradede, güç ve kuvvet yetmeme, zayıflık, yapılandan dolayı sorumlu tutulma ve hesap verme durumu söz konusu. 

Kitaplarda yazılı bu şekil iradeyi şimdi bir tarafa bırakalım. İradeyi bir başka açıdan değerlendireceğim. 

Cüzi irade için fazla bir şey söylemeye gerek yok. Gücü ve kuvveti olmayan, makam ve mevkii olmayan, zengin ve şöhret sahibi olmayan, güçlü bir aile olmayan herkesin iradesi cüzi iradedir. Kanun, kural, mevzuat bunları bağlar. 

Sadece Allah'a ait olması gereken külli iradeyi içimizde kullananlar eksik değil. Siyasilerin, zenginlerin, soylu kişilerin, önemli makam ve mevkilerde bulunanların, gücü ve kuvveti yerinde olanların, arkası olanların, korunup kollananların, şöhret sahibi olan kişilerin, belli ailelerin, imtiyazlı vb. kişilerin kullandığı irade, teşbihte hata olmasın, külli iradedir. Bunların her istediği olur. Kanun, kural vs. bunlara vız gelir. Bunları çiğneseler de başlarına hiçbir şey gelmez, kitabına uydurulur. Kimse bunlara hesap sormaya yeltenemez. Çünkü bunlara dokunmaya kalkan yanar, anasından doğduğuna pişman edilir. Kanun, kural ve mevzuat bunları bağlamaz. 

Hasılı Hindistan'daki Hinduizmde olduğu gibi kast sistemi olmasa da çoğu ülkelerde, özellikle herkesi bağlamayan, oturmuş kuralları olmayan ülkelerde, adı konmamış kast sistemi vardır. Türkiye de bu ülkelerden biridir.

İyiliği Fırsata Çevirmek

Askerliği 1993 yılında Burdur'da iki aylık bedelli olarak yaptım. Hafif taburdaydım. Batarya komutanımız Mustafa isminde bir üst teğmen idi.

Kadro erlere aynı olmasa da biz bedellilere karşı çok nazikti. Dertlerimizi dinlerdi. Bazı isteklerde bulunurduk. Bazısını makul görüp uygulamaya koyarken bazıları için maddi sebepler dolayısıyla yerine getirmesinin mümkün olmadığını söylerdi.

İçimizde zengin bedelliler vardı. "Bu eksiklikleri biz gideririz" dediler. Batarya komutanı, "Arkadaşlar, yardımseverliğiniz için çok teşekkür ediyorum ama kimseden bir kuruş almayacağım" dedi. Niye dendiğinde, "Şu gördüğünüz kamelya sizden şu kadar önceki dönem bedellilerine ait. Onlar geldiğinde yeni başlanmış, inşaat halindeydi. Maddi kaynak yetersizliğinden yavaş ilerliyordu. Askerler yardımseverlikte sıraya girdi: "Çimentosu benden, kiremidi benden, demiri, tuğlası benden şeklinde. Bu yardımlar sayesinde kamelya çabucak bitti. Hizmete açtık.

İnsanımızın bu yardımseverliği çok hoşuma gitti, gözlerim yaşardı. Vay be biz ne asıl milletiz böyle. Bizdeki bu haslet hiçbir millette yok dedim. 

Bir müddet sonra kapım aşınmaya başladı. Gelenler de kamelyanın yapımına destek olanlar. "Komutanım, beni bir hafta önce gönder, on gün önce gönder..." dediler. Niye dediğimde, "Kamelyanın kiremidini, tuğlasını, çimentosunu biz aldık. O yüzden" dediler. Bundan dolayı kimseden hiçbir yardım almayacağıma söz verdim dedi. 

Üst teğmen izin verip askerleri daha önce terhis etti mi bilmiyorum. Bildiğim, bizim bedelli erat yaptıkları iyiliği başa kalmakla kalmamışlar, yardımseverliklerini fırsata dönüştürmüşler. 

1993 yılında bizzat ağzı yanan kimseden dinlediğim bu yardımseverlik örneğini, haftanın ilk günü bir iyilikle karşılaşınca yıllar sonra yeniden hatırladım. 

Şöyle ki: Evden okula 20 dakika yürüyerek gelen biriyim. Okula yüz adım mesafe kala iki tekerlekli motorlu biri yanımda durdu. Baktım dersine girdiğim bir öğrenci. Selamlaştık. "Hocam, gel bin, götüreyim" dedi. Teşekkür ederim, az kaldı, yürüyeceğim dedim. Ben binmeyince öğrenci basıp okula geçti. 

Öğle arası bilinmeyen bir numara aradı. Sonradan dönüş yaptım. Öğrenci kendini tanıttı. Sabah beni motoruna almak için duran öğrenciden başkası değildi. Öğle arası 45 dakika yetmemiş olmalı ki "derse on beş dakika geç gelsem, yok yazmasanız olur mu" dedi. Böyle bir isteği garipsesem de peki, çok gecikme dedim. Öyle ya ne de olsa sabah sabah iyilik teklifiyle karşılaşmıştım. 

Öğleden sonraki ilk derste yoklamayı biraz yavaştan aldım. İstedim ki izin verdiğim öğrenci gelsin. Öğrenci teneeffüs zilinin çalmasına 8 dakika kala geldi. Yani 15 dakikalık izin 32 dakikaya çıktı. 

Derse gelince bir daha izin için telefon açmamasını, bir de verilen izin süresini geçirmemesini, bir daha da izin istememesi gerektiğini söyledim. 

Düşündüm de verilmiş sadakam varmış. İyi ki sabahleyin motoruna binmemişim. Şayet binseydim büyük ihtimalle iki ders saatlik izin isteyecekti dedim kendi kendime. 

Şu var ki ben de öğrencilik yaptım. Ama hiçbir hocamı arayıp telefonla ve yüz yüze izin istemedim. Vay be ne günlere kaldık... 

Bize Özgü

Üretim yönünden pek çeşitliliğimiz yok. Marka değeri olan, para getiren, aransn ürünümüz de hemen hemen yok gibi. 

Bilim, teknoloji, sağlık vb. alanlarda da üretimimiz yok. 

Yönetim anlayışımız da hakeza. 

İyi bir üretici olmadığımızın göstergesi, dilimizde de kendini göstermekte. Çünkü aynı fakirliği dilimiz de çekmektedir. Bu yüzden yeni üretilen ne varsa hepsi yabancı dilden bize geçme. 

Görünen o ki kullandığımız ne varsa hepsini en azından çoğunu dışarıdan almışız. Yani ihraç yerine ithal etmişiz. 

İthal ettiğimizi aynen korumadığımız da bir gerçek. Hepsinin içini boşaltarak bize özgü hale getirmişiz. Mesela laiklik, demokrasi, cumhuriyet, medeni, ticari ve ceza kanunlarımız, başkanlık sistemi vb. şeyleri gelişmiş ülkelerden almışız. Ama hepsini işlevlerinden uzaklaştırarak bize özgü yapmışız. Mesela, laiklik bu ülkede yıllar yılı baskı aracı olarak kullanıldı. Yakın geçtiğimiz Cumhurbaşkanlığı sistemi de başka ülkelerinkine hiç benzemiyor. Yani aldığımız ne varsa kuşa çevirmişiz. 

Uluslararası Futbol Birliği Kurulu (IFAB) son yıllarda futbolda VAR sistemini uygulamaya koydu. Bu kural dünya futbolunda işe yarıyor. Hakemin görmediği veya yanlış verdiği karar VAR eliyle düzeltiliyor. Aynı VAR bizde de uygulanıyor. Fakat VAR'ın uygulanması bizde evlere şenlik. Hakemin görmediğini VAR da görmüyor. Hakemin doğru karar verdiği VAR eliyle yanlış karara dönüşüyor. 

Kısaca bizdeki VAR uygulaması evlere şenlik, içi boşaltılmış VAR'dan ibaret. Adı VAR olsa da bize özgü bir VAR. Tıpkı diğer ithal ettiklerimizi içimi boşalttıpımız gibi. Bize özgü olan da problem çözemediği gibi problem üretmekte ve problemi büyütmektedir. 

Hayatımız Kurtarıcı Beklemek

Gülistan Doku dosyasının seyrinin değişmesiyle birlikte yeni gözaltılar başlayınca, gözler operasyon emrini veren Tunceli Başsavcısı'na döndü. Başsavcı' ya sitayişler bitmek bilmedi:

"Ne kahraman Başsavcısı. Kimsenin gözünün yaşına bakmıyor. Tüm savcılar böyle olmalı. Daha önce dokunulmayanlara dokunuyor. Nihayet sayesinde adalet tecelli edecek" türünden yazı, çizi, konuşmalar yazılı ve görsel basında bugünlerde yer alıyor.

Tüm bu yazılanlardan anlaşılıyor ki her savcı bu savcı gibi olsa adalet tecelli edecek, faili meçhul kalmayacak. Sorunumuz iyi savcınının olmaması. Kısaca iyi bir savcı adalete dair tüm sorunları çözer. 

Sadece savcı değil beklediğimiz. Sıra dışı vali, kaymakam, siyasetçi, bürokrat, ekonomist, emniyet müdürü, teknik direktör, bakan, Cumhurbaşkanı vb. kişiler bekliyoruz. Hepsi iyi olursa tüm dertlerden kurtuluruz.

Aynı beklenti, 80 öncesi sağ sol olaylarında da vardı. Orta bir öğrencisiyim o zaman. İnşaatta çalışıyordum okul dışında. Molada çaylarımızı yudumlarken "Ne olacak bu sağ-sol kardeş kavgası" sorusuna, ustamız, "Şöyle daşşaklı bir general gelse, bu kanı dindirir. Ama nerede böyle biri" diyerek son noktayı koydu. Aynen böyle dedi. Tabirim için kusura bakmayın. Kısa zaman sonra 12 Eylül İhtilali olunca akan kan durdu. Çünkü "Daşşaklı bir general" yönetime el koymuştu. 

Kısaca ülkemizdeki tüm sorunların çözümü, makam ve mevkilere"; gözü pek, vatan sevdalısı iyi ve ehil kişilerin gelmesiydi. 

Yani ülke olarak en azından büyük çoğunluğun her alanda beklentisi, kurtarıcı beklemek. Bir sihirli el ile tüm sorunları çözersin. Tıpkı mehdi beklendiği gibi. Aşağı yukarı tüm dinlerde kurtarıcı/hidayete erdirsin anlamında bir mehdi beklentisi var. Bir mehdi gelecek, hayat güllük gülistanlık olacak. Yani biz, problemlerin çözümü ve zulmün sona ermesi için kılımızı kıpırdatmayacağız. Beklenen mehdi zuhur ettiği zaman tüm dertlerimiz ve zulüm bitecek. 

Açıkçası bu beklenti, kişi ve toplulukları atalete sürükleyen bir züğürt tesellisinden başka bir şey değil. Bu anlayış zulmeden ve haksızlık yapanların ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü bu, sen mücadele etme. Sabret. Bir kurtarıcının gelmesi yakındır. O seni kurtaracak demektir bu. 

Aslında iyi vali iyi başsavcı iyi siyasetçi vb. beklemek çözüm değildir. Bu, hazırında problemin çözümünü ötelemek, zulmü meşrulaştırmak ve zulmü daha da artırmaktır. 

Şunu iyi bilelim ki bu ülkenin çözüm bekleyen sorunları; kişilerin iyi, kahraman, efsane ve sıra dışı olmasıyla çözülmez. Yani çözüm kişilerde değil. Çözüm sistemdedir. İşleyen ve aksaklığı olmayan bir sistemin kurulmasındadır. Elbette bu sistemi de insanlar kuracak. Öyle bir sistem kurulmalı ki sistemin işleyişi kişilere bağlı olmayacak, atlar yani kişiler sahibine göre kişnemeyecek. Bir makama kim gelirse gelsin, yapacakları ve yapmayacakları bellidir. Tüm makam sahiplerinin sınırları ve yetkileri bellidir. Kurumlar birbirini denetler. Devletin tepesinde bulunanlar sistemin işleyişini, kurumlar arası koordinasyonu takip ederler. Sistemin aksayan yönlerini revize ederler. Yani bu sistemin işleyişi makam sahibi kişilere göre değişmez. 

Kişiye göre işleyen bir sistemden ziyade kişilere bağlı olmadan işleyen sistem her alanda tek kurtuluşumuzdur. Sistem işlerse kurtarıcı beklenmez. Sistem kişiye göre değişmez. Çünkü başsavcı da diğer bürokratlar da görevini yapacak. Görevini yaptığı için kimse kahraman ilan edilmez. Bu başsavcıdan önce aynı ilde başka başsavcılar da görev yaptı. Eğer bu Başsavcı, işleyen sistemin gereğini yaptıysa, önceki başsavcılar niçin bu sistemi işletmedi diye sorgulamak lazım. Tunceli'deki dosyanın seyri bu Başsavcı'nın kendi isteğiyle ortaya çıktıysa Başsavcı takdiri hak etmekle beraber bu durum ülke için felakettir. 

Hasılı, bu ülkenin kronikleşmiş problemlerinin çözümü işleyen bir devlet mekanizması kurmaktan geçiyor. Böyle bir sistemde tüm kurumlar görevini yapacağı için kurumların başındakiler; iyi, efsane, sıra dışı ve kahraman olmaz. İş, işleyiş ve işlemler kişiye göre değişmeyeceği için devlette bir devlet kültürü oluşur. Böyle bir devlette adalet olur, ekonomi iyi olur, tüm işler evladiyelik olur. 

Gelin hep birlikte kurul ve kurallarıyla oturmuş, tıkırında işleyen bir devlet sistemini tesis edelim. Siyasetin yönetim anlayışına göre hazır ol vaziyetine geçmeyelim, ayı şekilde bizimkiler diye işleri esnetmeyelim. Kimse makama, siyasete şu geldi diye ihya oldum ya da yandım havasına kapılmasın. Böyle olursa bir şehrin başsavcınının, valisinin, bakanın, bürokratın, cumhurbaşkanının kim olduğuna kimse bakmaz. Herkes işine yoğunlaşır. Kimse gündemle yatıp kalkmaz, akşam sabah hükümet yıkıp hükümet kurmaz. Çünkü yönetenler işine bakar, çalışanlar da halk da. Böyle bir ülke gelişir, böyle bir ülkede yaşayan herkes huzurlu ve mutlu olur. 

Aslî Günahın Neresindeyiz?

Kahramanmaraş okul saldırısında ölen 8 öğrenci ile bir öğretmenin cenazeleri kaldırıldı.

Bu menfur saldırıda ölenlerin acısını içimizde hissedeceğimiz, yaralıların bir an evvel sağlıklarına kavuşması için şifa dileyeceğimiz, saldırıya şahit olup etkisinden kurtulamayan öğrenci ve öğretmeni rehabilite etmek için yoğunlaşacağımız yerde, saldırıda ölen 11 yaşındaki çocuğa cenaze merasiminde yapılan ayrımcılığı konuşuyoruz.

Ayrımcılık yapıldı mı yapılmadı mı bilmiyorum. Basının yazdığına göre cenaze merasimi için Kahramanmaraş'a gelen 6 bakanın, 8 cenazenin merasimine katıldığı, bu çocuğun cenaze merasimine katılmadıkları yazılıp çizildi. Bakanlar unuttu mu, diğerlerine katılarak vakitleri mi kalmadı yoksa bile isteyerek mi bu merasime katılmadılar bilmiyorum. Yazılıp çizilenlere göre bakanların bu çocuğun cenazesine özellikle katılmadıkları yönünde. Eğer böyleyse hiç olmamış. Bile bile ayrımcılık yapılmış.

Tüm mesele ya da ayrımcılık cenaze merasimine katılmamaktan ibaret değil. Ölenlerin isimlerine yer verilen listede diğer vefat edenlerin aksine, bu çocuğun ismine parantez içinde küçük harfle yer verildiği de yazılıp çizildi.

Niyet okuyuculuğu yapmayayım ama görünen o ki 11 yaşındaki bu çocuk ayrımcılığa tabi tutulmuş. Sebep de çocuğun babasının yakın zamanda cezaevinden çıkan KHK'li eski bir polis olması imiş.

KHK'lilerin ne kadarı ne kadar suçlu bu ayrı bir yazı konusu. Ki üzerinde düşünmeye değer. Farz edelim ki baba yüzde yüz suçlu. Peki baba suçlu diye oğul niçin ayrımcılığa tabi tutuluyor? Esas üzerinde durulması gereken bu. Zira 11 yaşındaki bir çocuk suçlu değil. Ki masumdur. Babasının suçundan dolayı çocuk niçin suçlu gibi görülüyor ya da gösteriliyor? Unutmayalım ki babamız suçlu olabilir. Babanın suçunu evlat çekmez. Evladımız suçlu olabilir. Evladın suçunu baba çekmez. Daha doğrusu çektirilmez.

Ailede birinin işlediği suçtan dolayı ailenin diğer fertleri potansiyel suçlu görülürse, bu, olsa olsa Hristiyanlığın ilkesi olan aslî günah olur. Bilirsiniz ki Hristiyanlığa göre, "Yasak ağacın meyvesinden yediğinden dolayı Hz Adem günah işlemiştir. Baba Adem'in işlediği bu günah evlatlarına da geçer. Bu yüzden her doğan çocuk günahkar olarak dünyaya gelir. İsa Mesih çarmıha gerilerek kendisinden öncekilerin günahlarını kurtardığını, kendisinden sonra doğanların da bu ilk günahtan kurtulmaları ve bağışlanmaları için vaftiz olmaları gerekir". Bu doktrin Katolik ve Protestanlarda temel inançtır.

İslam ise bu anlayışı reddeder. Çünkü İslam'a göre herkes günahsız ve masum olarak dünyaya gelir. Asla kimse kimsenin günahını çekmez ve günahlardan dolayı günahkar olmaz. Suç bireyseldir. Suçlu, suçu işleyendir. Babadan oğula, oğuldan babaya geçmez. Ki İslam dinine göre buluğ çağına gelinceye kadar çocukların sorumluluğu başlamaz. Kızların ergenliği 9-12, erkeklerinki ise 12-15 yaştır. Ergen olmadan çocukların sorumluluğa başlamaz, masum kabul edilir.

İslam dininin çocuklara yüklediği sorumluluk çağını ilmihal kitaplarının hepsinde bulabiliriz. Ki hepimiz bunu biliyoruz. Durum bu iken babasından dolayı ayrımcılığa tabi tutulan çocuk ise daha ergen olmamış, sorumluluğu başlamamış adı üzerinde çocuk oğlu çocuk. Sahi ne isteriz bu çocuktan? Ne ara babadan dolayı çocukları suçlar olduk? Ne ara Hristiyanların temel inancı olan aslî günahı önemseyip benimsedik, Hristiyanlığa girdik de bizim haberimiz yok? Bari vaftiz olalım da tam olsun.

O kadar da değil demeyin. Biz, hiç dahli yokken babası belli olmayan çocuklara piç, veledi zina diyerek anne babanın suçunu çocuğuna boca ederiz. Katilin ya da hırsızın oğlu deriz. Deriz oğlu deriz.

Kimseyi suçlamıyorum ama maalesef biz buyuz. Bir taraftan daha önce boğmak için uğraştığımız, her türlü hakareti yaptığımız 40 bin kişinin katili dediğimiz kişiye, zamanın ruhuna uygun şekilde şimdilerde sempatiyle bakarken diğer taraftan, babası KHK'li bir çocuğun cenazesine katılmaktan kaçınıyoruz. Sahi bu savrulma niye? Biz ne zaman orta yolu bulacağız, inanın hiç anlamadım gitti.

İnancımız, duruşumuz, tavrımız ne olursa olsun. Yalnız insanlığımızı kaybetmeyelim. 11 yaşında çocuğunu kaybeden bir aileyi diğerlerinden ayırarak ikinci defa öldürmeyelim. Her ne olursak olalım ama insanlığımızı kaybetmeyelim. Bir an evvel bize ve inancımıza ters gelen aslî/ilk günah hastalığından ve sevdasından vazgeçelim.

25 Nisan 2026 Cumartesi

Dönemin Büyük Takımına Doğru

Bir zamanların;

Şampiyonluğu en fazla olan, 

Yaptığı transferlerle rakiplerine çalım atan, 

Dört büyük takım denince ilk akla gelen, 

En fazla taraftara sahip olan, 

Zenginlerin kulübü diye bilinen, 

Başkan seçimleri TC. seçimleri gibi gündem olan FB kulübü;

12 yıldır şampiyon olmayarak, 

İyi top oynamayarak, 

İkincilik dışında bir başarı elde edemeyerek, 

Başarı gelmedikçe mazeret ve gerekçe üreterek, 

Sürekli olağanüstü seçim ve başkanlık seçimini konuşarak, 

Her yıl teknik direktör değiştirerek ve belirgin bir ilk on biri dahi oluşturamayarak, 

Şampiyon olamadığı ve iyi futbol oynamadığı için her geçen gün taraftarı daha da azalarak, 

Kulübü tek adam yönetimiyle yönetmeye devam ederek... 

Bir zamanların büyük kulübü olmaya doğru hızla koşuyor. 

Şayet FB kulübü tedbir almaz, yönetim anlayışını değiştirmez, başarısızlığa hep bir kulp bulur, kendi futbolünden ziyade tüm eforunu GS ile mücadeleye sarf etmeye devam ederse, 

Bir zamanların büyük kulübü olarak tarihteki yerini alacak. Spor kamuoyu tarafından bir zamanların büyük takımı diye anılacak. 

Okul Güvenliğinde Formanın Rolü

Kahramanmaraş'ta okul öğrencisinin yaptığı okul saldırısının ardından okul güvenliği adına okullarda bir dizi güvenlik tedbiri uygulamaya kondu.

Okullar aldıkları tedbirlerini Web sayfalarından yayımlamışlar. Sosyal medyada da paylaşmışlar. Ne tür tedbir almışlar diye önüme düşenlere bir göz attım. Çoğu, güvenlik tedbiri olarak ilk maddede "Öğrencinin okul kıyafetiyle okula gelmesi zorunludur" şeklinde okul formasına yer verdiğini gördüm. Bir diğeri de "Veliler okula gelmek isterlerse Web üzerinden randevu alarak gelecekler" maddesi.

İkinci maddeyi gören de veliler okuldan çıkmıyor ve aşırı veli yoğunluğu var. Öğretmen ve idareci veli görüşmesinden iş yapamıyor sanır. Çoğu veli yılda iki defa yapılan veli toplantısına ve ve okul aile birliği genel kuruluna bile katılmıyor ki sair zamanlarda görüşmek için okula gelsin. Gelen az sayıdaki veli de genelde başarılı ve sorumlu öğrenci velilerinden ibaret. Problemli çocukların velisi okula pek uğramıyor. 

Güvenlik tedbirinin en başında yer alan okul forması ise ayrı bir garabet. Eğer okulların güvenliği okul formasına kaldıysa yandık demektir.

Okul formasında ne varsa artık. Öğretmen ve idarecilerin okullarda ilk yaptığı şey okul forması. Eleştiri getirdiğin zaman da "disiplin için gerekli. Öğrenci olup olmadığı belli olsun. Çocuklar arasında marka giyen olur. Diğer çocuklar buna özenir" gibi gerekçeler sunuluyor.

Bir defa kıyafetle disiplin olmaz. Olsa olsa tüm öğrencilere tek tip kıyafet giydirilmiş olur.

Farklı kıyafet giyiminde markaya özenti duyulur gerekçesi de yersiz. Çünkü cadde ve sokakta, çarşı pazarda farklı farklı markalar giyiliyor. 

Bahçe ve koridorlarda dolaşan birinin öğrenci olup olmadığı da kıyafetle belli olmaz. Çünkü okula girmek isteyen bir yabancı, okul forması satan yerlerden forma alır, üzerine geçirir. Girmek istediği okula bu formayla girer. Çünkü forma satın alınırken sen o okulun öğrencisi misin diye hiçbir firma sormaz. 

Anlatmak istediğim, okulun disiplin ve güvenliği okul formasıyla sağlanamaz. Kahramanmaraş okul saldırısını düzenleyen çocuğun üzerinde de belki okul kıyafeti vardı. Görünen o ki çocukları okul forması adı altında tek tip giyindiriyoruz ama etrafına zarar vermeyen tek tip insan yetiştiremiyoruz.

Okul forması firmaların işine gelir, ailelerin özellikle annelerin işine gelir. 

Ne yapıp ne edip okul kıyafeti uygulamasının son bulmasından yanayım. Çünkü günümüz öğrencileri okul kıyafetini zorla giyiyor. Okullar durmadan kıyafet kontrolü yapıyor. Öğrenci okul kıyafetini çantasında taşıyor, yine giymiyor. Okula gelirken sivil kıyafetle geliyor, sınıf ya da tuvalette kıyafetini değiştirip sınıfa geçiyor, okul çıkışı formayı yine çıkarıp çantasına koyuyor. Okul idaresi ve öğretmenler kıyafet yüzünden sürekli öğrenciyle papaz oluyor. 

Bir diğer husus okul kıyafetleri kış şartlarına çok uygun değil. Çoğu öğrenci okul formasının üzerine başka şeyler giyiyor. Çünkü üşüyor. Hani forman dediğin zaman gömleğin ya da kazağın altındaki formayı gösteriyor. Kışın iç kıyafet gibi giyilen okul formasının ne anlamı var? 

Anlaşılan o ki okul, bahçe, koridor ve sınıflarda tek tip görünümlü kıyafet, görüntü güzelliği veriyor. Bu biz büyüklerin hoşuna gidiyor. Yalnız okullardaki sorun tek tip kıyafetten daha büyük. Dış görünüşü bırakıp içe yönelmemiz lazım. Görüntü güzelliğinden ziyade huy güzelliğine ağırlık vermemiz lazım. Çünkü her bir öğrencinin içi ayrı bir dünya. Okul güvenliği için okul, aile, rehberlik servisi, çocuk psikiyatrisi, polis, kısaca iç ve dış paydaşlar koordineli bir şekilde çalışmalı. Suça meyilli, problemli, kendine ve çevresine zarar verecek potansiyeli barındıran öğrencilerin belirlenip bunlarla ilgili yol haritası bulunmalı. Nasihat, uyarı, ceza dinlemeyen, tedaviyi kabul etmeyen, okulun huzurunu bozmaya devam edenlerin sınıf kademesine bakılmaksızın okulla ve örgün eğitimle ilişiği kesilmeli. Zorunlu eğitim yaşı ve kademeleri gözden geçirilmeli. Sınıf geçme zorlaştırılmalı. Eleme usulü yeniden gelmeli. Lise kademesi isteğe bağlı olmalı. Eski adı endüstri meslek lisesi olan liseleri MESEM'lere dönüştürerek MESEM'ler yaygınlaştırılmalı.

Problemli öğrencinin okulla ilişiğinin kesilmesi; anne baba, okul, MEM, MEB, çocuk psikolojisi bölümünün imzasıyla olmalı. Sorumluluk ve yetki sadece okulda olmamalı. Çünkü sorumluluğun okulda olduğu durumlarda öğrenci örgün eğitimin dışına çıkarıldıktan sonra da okula düşmanlık besleyebiliyor. 

Okul güvenliği adına okullarda sabah içtimasında tüm öğrencilerin üst başının ve çantasının aranması uygulamasından da bir an evvel vazgeçilmelidir. Çünkü bu uygulama tüm öğrencileri potansiyel suçlu görme şeklinde anlaşılabilir. 

23 Nisan 2026 Perşembe

Havanız Batsın!

Fî tarihinde okul müdürleri toplantısı yapıldı. Toplantı sonrasında gözde liselerde görev yapan okul müdürleri ayaküstü bir araya gelip laflamaya başladılar. Ben de yanlarından geçiyordum. Bir tanesi, "Arkadaşlar, bana bir ilkokul müdürünü muhakkik olarak vermişler. Hiç olacak şey mi bu? Bari bir lise müdürünü görevlendirselerdi. Buna niye dikkat etmiyorlar?" diyerek dert yandı. Diğer gözde okul müdürleri de bu okul müdürüne destek verdiler. "Olmaz böyle. Söyleyelim de bir daha verilmesin" dediler.

Kulak misafiri olduğum bu konuşma garibime gitti. Bir tanesine nazım geçerdi. Diğerlerinin de duyacağı şekilde ona dedim ki hocam, tamam gözde lisenin müdürüsünüz. Bu şehirde muhakkik görevlendirilirken alfabetik sıraya göre okul müdürlerine görev verildiğini en iyi siz bilirsiniz. Muhakkik görevi verilen ilkokul müdürünün de bu angarya işten çok memnun olduğunu sanmıyorum. Sonra ilkokul müdürü de müdür, siz de müdürsünüz. Gözde okul müdürüyüz diye ilkokul müdürünün muhakkikliğini küçümsemeniz doğru değil. Suçu işleyin. Sonra da ifademi almak için ilkokul müdürünü istemiyorum. Beni soruşturacak en az lise müdürü olmalı diyorsunuz. Havanız kime? Havanız batsın e mi! Madem öyle, soruşturmalık iş yapmayacaksınız dedim. "Beğenmeme değil de bizim mevzuatı bilmez diye böyle düşündüm” dedi. İyi de siz ilkokul müdürüne muhakkik görevlendirildiğiniz zaman onların mevzuatını biliyor musunuz? Okuyup öğreniyorsunuz. Onlar da sizi inceleme ve soruşturmaya gelirken okuyup gelecekler dedim. Gülüştük. Sonra yanlarından uzaklaştım.

Gözde müdürlerim, ne güzel konu bulmuşlar. Aralarında dertleniyorlardı. Varıp dertlerine ortak olacağım yerde gördüğünüz gibi sulandırdım. Ne edersiniz ki sulandırmak benim işim.

Bu anekdot, oğluyla ilgili delilleri kararttığı iddia edilen dönemin Tunceli Valisinin, "Ben Valiyim. Polise ifade vermem" dediği basına yansıyınca aklıma geldi. Belli ki Vali daha önce emrinde çalışan polislerin ifade almasını kendine yani makamına yedirememiş. Cinayetle ilgili birçok delili örtbas etmekle suçlanıyor. Ne idim ne oldum. Tüm bunları ben niye yedim. Makam ve yetkimi kötüye kullandım. Halkın karşısına nasıl çıkacağım" utancı ve endişesi yaşayacağı yerde "Ben Valiyim" diyor. Yargılanıp mahkumiyet alıncaya kadar hakkındaki iddialar yenilir yutulur türden olmasa da Vali masumdur. Vali tüm iddia edilenleri yaptı mı, iftiraya mı kurban gidiyor bilemem. Bunu ancak adil bir yargılama sonrasında öğreneceğiz.

Beni asıl düşündüren, bizim gözde okul müdürlerinin ilkokul müdürünün muhakkik olarak görevlendirmesini garipsedikleri gibi dönemin Valisinin de polise ifade vermekten kaçınması. Bu durum sadece okul müdürlerinden ve Validen ibaret değil, bir zaman asker de bu haleyi ruhiye içindeydi. "Yok beni polis alamaz, hayır ben polise ifade vermem, beni sivil mahkemeler yargılayamaz" dediler durdular. Bu durumu kabullenemeseler de geldikleri nokta itibariyle asker bu tür söylemden vazgeçti.

Okul müdürleri, dönemin Valisi ve askerlere dair verdiğim örneklerden anlaşılıyor ki bu meslek grupları makamlarını çok önemsemişler, makamlarını herkesin isteyip de ulaşamayacağı yer sanmışlar ve havaya girmişler. Daha alt statüdekilerin ifade almasını kabullenemiyorlar. Sahi bu hava neyin havası, neyin kafası?

Antrparantez söyleyeyim. Tüm okul müdürleri, askerler ve valiler aynı havaya sahipler demiyorum. İçlerinde mütevazı olanlar çok. Bir de havaya girenler sadece bu meslek gruplarından ibaret olmasa gerek.

Okul müdürlerini ve askeri bir tarafa bırakıyorum. Dönemin Valisi üzerinden birkaç kelam edeyim. Mübarek, madem statüne bu derece önem veriyorsun. O halde ne diye makam ve yetkini kötüye kullandın? Leke getirdin? Delilleri karartmasaydın, kimse seni ifadeye çağırmaz. Üstelik bir dönem Valilik yapsan da halihazırda merkez valisisin. Yani bankamatik memurusun. Yerin yok, yurdun yok, mesain yok, yetkin yok. Devlet sana başmüfettiş statüsü vererek kızağa çekmiş, yattığın yerden maaş ve özlük haklarını alıyorsun. Bundan da geçtim, hakkında isnat edilen suçlar dolayısıyla Vali değilsin, bir zanlısın. Bu suçlardan kurtulmaya bak. Zira adil bir yargılama sonucu suçlu bulunursan geçmiş valiliğin seni kurtaramaz.

Birkaç cümle de bu aşamadan sonra yapılması gerekeni söyleyeyim. Eğer bu Vali’nin, makamını kötüye kullanarak delilleri kararttığı tespit edilirse daha önce yaptığı Valilikler yok hükmünde olmalıdır. Delil karartmak için devletin tüm imkanlarını seferber ettiğinden dolayı uğrattığı maddi ve manevi zarar kendinden güncel ve yasal faiziyle birlikte geri alınmalıdır. Vali olarak emekli edilmemelidir. Normal bir memur gibi emekliliği hak etmelidir. Sadece delil karartmaya değil, cinayetin ortağı olarak da ceza almalıdır. Verilecek ceza, normal vatandaşın cezası gibi olmamalıdır. Makam ve yetkisini kötüye kullandığı için katmerli ceza almalıdır. Aldığı ceza, devlette üst düzey görev yapıp da ahbap çavuş ilişkisi içerisine girecek herkese emsal ve ibret olmalıdır. Çünkü mühim olan, yetkiyi olası kötüye kullanımların önüne geçmek olmalıdır.

Son söz, okul müdürü de olabiliriz, subay da olabiliriz, Vali de olabiliriz. Önemli olan önce adam olmak olmalıdır. Öyle ya sana baban dahil herkes, “Vali olamazsın” demedi ki. Önce adam ol adam.

22 Nisan 2026 Çarşamba

Problemleri Azaltmanın ve Çözmenin Yolu

Türkiye'nin çözüm bekleyen sorunları çoktur. Çöz çöz bitmiyor. Bu sorunların bitmesini beklersek ömür biter, kıyamet kopar, bu sorunlar yine bitmez.

Bitmeyen sorunlar da insan mahsulü. İnsanlar sorun üretiyor diye eli kolu bağlayacak halimiz yok.

Bu durumda ne yapmalı? Sorunların hepsini çözemesek de sorunları azaltabiliriz. Mesela mahkemelerin işi çok yoğun. Çünkü her işimiz mahkemeyle.

Yargılamalar uzun sürüyor, mahkumiyetler oluyor, hapishaneler kısa zamanda hınca hınç doluyor. Meclis hapishaneleri boşaltmak için infaz yasasında değişiklik yapıp bir kısmını salıyor ama suç işleyen o kadar çok ki boşalan cezaevleri birden doluyor.

Mahkemelerin iş yükünü artıran problemlerden biri de bazı belediyelerdeki yolsuzluklar, irtikap, rüşvet, ihaleye fesat karışma vs.

Bu sorunun çözümü çok basit. Çünkü yolsuzluk yapan belediyelere bakınca, çoğunluğunun muhalif partilerden olduğu görülecektir. Tüm belediyeler iktidarda olan partiden olsa yolsuzluk olur mu? Olmaz. İşte size çözüm.

Mahkemelerin iş yükünü azaltmak için siyasi partiler yasasında bir değişiklik yaparak mahalli seçimleri kaldırabiliriz. Sadece genel seçim yapılır. Seçime giren her parti hem vekil hem Cumhurbaşkanı hem de belediye başkan adayını belirler. Türkiye genelinde seçimlerde en yüksek oyu alan parti iktidar olur. Cumhurbaşkanı, vekiller ve belediye başkanları bu partiden seçilmiş olur. Böylece ülkede tepeden tırnağa tek parti iktidarı olur. Farklı partiden vekil ve belediye başkanı olmaz. Tüm başkanlar aynı partiden olursa, sorarım size, belediyelerde ve bu ülkede yolsuzluk olur mu? Olmaz. Yolsuzluk olmayınca gözaltı, iddianame olur mu olmaz? Yani mahkemeye iş düşmeyince hakim ve savcılar işsizlikten avucunu yalar. Suç işleyen olmadığı için polislere pek iş düşmez. Belediyeler tertemiz olunca belediye başkanları hizmetten hizmete koşar. O şehrin çözülmedik hiçbir sorunu kalmaz.

Burada mahalli seçimleri kaldırınca muhtarlık ne olacak denebilir. Bu vesileyle muhtarlıklar da kalkar. Muhtarsız olmaz denirse, iktidar olan partinin işaret ettiği kişiye ya da gösterdiği adaya muhtarlık mührü verilir. Partili muhtar olmaz demeyin. Partili Cumhurbaşkanı olur da partili muhtar olmaz mı?

Kadına istismar, kayıp ve cinayetler ne olacak diyebilirsiniz. İstismara uğrayan üst düzey birinin çocuğu ise sonuna kadar gidilir. İstismar eden ve öldüren üst düzey bir bürokratın çocuğu ise bu çocuklara dokunulmaz. Bunun için ayrıca delil karartmaya gerek yok. Varsın babasının sağlığında yapsın bunları. Üstelik yakışır da. Öyle ya koskoca bürokratın çocuğu yargılanıp içeri mi girsin?

Tüm meselelerimiz verdiğim bu iki örnek üzerinden çözüme kavuşursa çözülmedik meselemiz kalmaz. İnanın bu ülkeyi o zaman kimse tutamaz. Tek endişem, ülke elimizden uçar gider. O yüzden elimizle sıkı tutmamız gerekecek. Bunun için de içimizdeki milliyetçi ruh, vatanseverlik, hamaset ve slogan yeter de artar bile. Bir de herkes bu yazımda olduğu gibi benim gibi hiç olmadığı kadar ciddi olacak. 

21 Nisan 2026 Salı

Aha Bir Delil Karartan Daha

Kur'an kursunda okurken hocamızın bir sopası vardı. Bu sopadan erkek öğrenciler çok çekti. Çünkü sopa her gün erkeklerin üzerinden geçerdi.

Üzerinde "Aklı başında, beş yaşında" yazılı idi. 

Sopa çok yönlüydü. 

"Yaramazlık yaptın, al sana sopa",

"Dersi veremedin, iyi okuyamadın, al sana sopa".

Sopa kollara vurulurdu. Gömleği sıyırıp bakınca acısından kolda sopanın kıpkırmızı izi olurdu. 

Dayaktan kaçmak mümkün değildi. Nasılsa hocanın önünde ders okuyan meyyit gibiydik. 

Eve gidip hoca dövdü de diyemezsin. Çünkü ev halkı hocanın vurduğu yerde gül bitmesini bekliyordu. 

Bazen sırasında otururken sağa sola bakan da sopadan nasibini alırdı. Sopa bir atılır, kafaya mı gelir, göze mi? Şansına artık. 

Hiç dövecek bir ortam olmazsa, hoca kendi eline vururdu. 

Olmayacak böyle. Bu deynekten kurtulmamız lazım deyip bir hafta sonu, bir iki arkadaşla birlikte kursa girdik. Sopayı alıp ya kırdık ya da yaktık. Bu eylemin hem fikir babasıyım hem de failiyim. 

Pazartesi, bilerek kurs hocasından sonra derse geldim. Sınıfın yarısı kız yarısı da erkekti. Erkekler yoktu sınıfta. Selam verip hocanın yanına vardım. Selamımı aldıktan sonra "Arkadaşların yan sınıfta. Deynek yok. Yanlarına git, onları bir sorgula" dedi. Ben de arkadaşların yanına gidip hanginiz kırdı, söyleyin dedim. İçlerinde benim kırdığımı bilen olduğu halde sen kırdın, bize niye soruyorsun demedi. Ardından hocaya geldim. Sopayı kıran belli değil dedim. Sonra arkadaşlar da sınıfa geldiler. 

Bizim sopadan kurtulma sevincimiz uzun sürmedi. Çünkü hoca bir arkadaşı görevlendirdi. Git, ağaçtan bir sopa kes gel dedi. O arkadaş da az sonra bir sopayla geldi. Sopa gelince biz üzülürken hocanın sevincine diyecek yoktu. Çünkü sopa ve dayak hocanın yaşam sevinci idi. 

Küçüklüğümde başımızdan geçen bu anekdotu anlatmanın sebebi, Gülistan Doku cinayeti dosyasındaki delilleri karartan, dönemin valisinden önce bendim. Yani validen önce delil karartmayı ben yaptım. Çünkü sopayı kıran olmama rağmen sopadan haberi olmayan masumları ben sorguladım. Valinin karartması yani foyası altı yıl sonra ortaya çıkarken benim foyam ise 1977 yılından beri hala ortaya çıkarılamadı. İtirafsa itiraf. Bunun bilinmesini istiyorum. Bakmayın, dönemin Valisi kadar gündem olmadığıma. Beni üzen de bu. 

Gülistan Doku Olayının Düşündürdükleri

Altı yılın ardından Gülistan Doku dosyasının raflardan indirilmesi, kayıtlara kayıp olarak giren kişinin maktule dönüşmesi, çok sayıda gözaltı kararı verilmesi sevindirici olduğu kadar düşündürücü.

Sevindirici olan, gecikmiş de olsa adaletin tecelli edecek olması, ailenin bir nebze de olsa sorumlular bulundu, cezalarını çekecek diye teselli bulması.

Manidar olan ise bu olayın niçin altı sene önce çözülemediği, niçin bu kadar beklendiği, 

Bu olayın hızlanması ve çözüme gidecek olması Başsavcı'nın bir eseri mi?

Diyelim ki Başsavcı'nın iradesiyle bu olay çözüme yakın. Ya diğer çözüm bekleyen faili meçhuller ne olacak? Bunların ortaya çıkması için böyle savcılar mı gerek?

Bana göre bu olayı hızlandıran ve çözüme götürecek olan, siyasi iradenin bu olayla ilgili start vermesi. Siyasi irade bu olayı çözün emrini verince gördüğümüz gibi arkası çorap söküğü gibi geliyor. Şayet siyasi irade güçlü bir irade ortaya koymasaydı, bu kızımız kayıp olarak kalırdı. 

Altı yıl önce irade ortaya koymayan siyasi irade bugün niçin olayı çözün, dokunulmazlara dokunun diyor? Öyle zannediyorum, bu olayla birlikte bir partide kartlar yeniden karılıyor. Bir tasfiye durumu söz konusu. Bu operasyonun ucu dönemin Adalet Bakanı'na uzanırsa kimse şaşırmasın.

İnanın, mesele kartların yeniden karılması olmasaydı, bu olay adalet sarayı raflarında kayıp olarak kalacaktı. Kendi ikballeri olmasaydı, kızın ölümü kimsenin umurunda olmazdı. 

20 Nisan 2026 Pazartesi

MEB Bakanı İstifa Etmeli mi?

Önce Şanlıurfa, akabinde Kahramanmaraş’ta meydana gelen okul saldırılarının ardından, bir kesim, “Bakan istifa” demeye başladı. Diğer kesim de “Dik dur, eğilme, bu millet seninle” hastagları açtı.

Normal şartlarda bu ülkede hemen hemen her alanda infiale sebebiyet veren bir olay vuku bulduğunda, siyasi sorumluluk gereği istifa edilmesi taraftarıyım. İlgili kişinin sorumlu olup olmamasına, suçlu olup olmamasına bakmadan istifa müessesesi bu ülkede işlemelidir.

Bir diğer husus da nasıl ki futbol maçlarında bir takım beklemediği bir mağlubiyet aldığı zaman bazı teknik direktörler mağlubiyetin faturasını hakeme çıkarırken, kendine güvenen bazı teknik direktörler, mağlubiyetin sorumluluğunu üstleniyorum açıklamasına yer verirler. Halbuki teknik direktör sahaya 11 futbolcu çıkarmış. Maçtan önce gerekli taktikleri vermiştir. Sahada futbolcular oynuyor. Futbolcular iyi oynamasa bile teknik direktörler mağlubiyetten kendilerine pay çıkarırlar. Futbolda böyle güzel örnekler varken niçin siyaset ve diğer alanlarda da olumsuzluklar vuku bulduğunda sorumluluğu üstlenmek olmasın. Bazen sorumluluk üstlenilir. Bakar ki olumsuzluklar peşi sıra gelmeye devam eder. Son çare istifa ediyorum denerek emaneten oturduğu koltuğu bir başkasına devreder.

Bu genel çerçeveden sonra okul saldırılarının ardından Milli Eğitim Bakanı’nın istifasını istenmesi doğru mu? Açıkçası doğru bulmuyorum. Çünkü bu saldırılarda istifayı gerektiren bir durum söz konusu değildir. Niçin? Çünkü okul saldırısı özellikle Kahramanmaraş saldırısı okul öğrencisi tarafından yapıldı. Öğrencinin çantasının içerisinde tabancayla geleceğini kim kestirebilir? Tüm öğrenciler içinde kitap ve beslenmesi olacak şekilde okula çantasıyla gelir. Bugüne kadar bu çantalar hiç aranıp kontrolden geçmez. Okulun girişinde özel güvenlik olsa bile aranmaz. Çünkü bilinir ki öğrencinin çantasında okul malzemesi olur. Bakmayın, bu saldırılar sonrasında öğrencilerin üst başının ve çantasının arandığına. Yarın bir veli, “Üstünün aranmasından dolayı çocuğum morar yönünden çöktü, psikolojik sıkıntıya girdi” şikayetiyle savcılığa başvursa, büyük ihtimalle öğrencilerin üst baş kontrolü yasaklanır.

Ha bu demek değildir ki öğrencinin okula ne getirdiği hiç kontrol edilmeyecek. Okul disiplin kurulunun alacağı kararla bazen sınıflarda kontrol yapılabilir, şüphelenilen çocuğun üstü başı ve çantası aranabilir.

Kısaca Kahramanmaraş saldırısında okula saldırı içeriden. İçeriden saldırıyı da önceden tespit edip müdahale edebilmek çok zordur. Çünkü hırsız içerideyse kapı kilit tutmaz misali, öğrenci görünümlü saldırganın saldırısını önceden kestirmek mümkün değildir.

Uzatmadan, Kahramanmaraş saldırısında Bakan’ın istifasını gerektirecek bir durum söz konusu değildir.

Okula saldırı dışarıdan olsaydı, o zaman okul girişinde güvenlik tedbiri alınmadığı ve okullara güvenlik verilmediği için Bakan sorumlu tutulabilir, istifaya davet edilebilirdi. Bu durumda Bakan’ın istifası uygun olurdu.

Hülasa, bu olay sonrasında “Bakan istifa”, “Bakan’ın yanındayız” demekten ziyade bundan sonra okullarda iç ve dış saldırı olmaması için bir önerimiz varsa buna dair öneriler sunalım. Çocukların daha güvenilir ortamlarda eğitim ve öğretim yapması için Bakan’dan tedbirler almasını isteyelim. Eksiklikleri, güvenlik zaafını ortaya koyalım. Hiçbir önerimiz yoksa susalım, ölenlerin ve yaralananların acısına ortak olalım. Aynı şekilde Bakan’ın yanındayız demeye de gerek yok. Her bakan gibi Bakan da üzerine düşen görevi yapacak. İstifa ve destek açıklamalarıyla kutuplaşmanın esiri olmayalım. Bu kutuplaşmayı gören saldırıya muhatap olan aileler, inanın, “Biz can derdindeyiz, bunlar ise post derdinde” der. Lütfen kayıkçı kavgamızı az ötede yapalım.

Okul Saldırılarının Ardından

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş illerimizde cereyan eden okul saldırıları devleti ve kurumları harekete geçirdi.

Okullarda güvenlik tedbirleri had safhaya çıkarıldı.

Her okula en az iki polis, polisin yeterli olmadığı yerde gece bekçisi görevlendirildi.

Sabah derse girerken tüm öğrencilerin üstü arandı, çantaları kontrol edildi.

Görünen o ki iki ilimizde vuku bulan menfur olay bize yetti de arttı. Artık yoğurdu üfleyerek yiyoruz.

Alınan bu tedbirler yeterli olur mu? Belki bazıları için caydırıcı olabilir. Ama tüm öğrencilerin girişte üzerinin ve çantasının yoklanması çoğu öğrencinin hoşuna gitmeyebilir. Kendilerinin potansiyel suçlu görüldüğü şeklinde anlaşılabilir ve içlerinde incinen çıkabilir, bazıları psikolojik sorun yaşayabilir.

Yüzlerce öğrencinin her sabah üstünün aranması zaman kaybına sebebiyet verebilir. Bu da ilk ders saatinin yarısının geçmesi demektir.

Tedbirler ve alınan güvenlik önlemleri ne kadar faydalı olacak, bunu zaman gösterecek. Temenni ederiz ki Kahramanmaraş saldırısı dışında okullarımız böyle menfur bir olayla bir daha karşılaşmaz.

Şu var ki okullarımızın çoğu Nasrettin Hoca'nın türbesi gibi. Kapı kapalı olsa da ihata duvarlarında atlayabilme durumu var. Birden fazla giriş ve çıkışı olan yerler var. Okul öğrencisi olduğu halde okula, öğrencilere zarar vermeyi düşünen bir öğrenci isterse bunu bir şekilde gerçekleştirebilir.

Yalnız bu iki okul saldırısı özel okullara yönelmeyi biraz artıracak. Okul saldırıları yola dehşete kapılan ve imkanı biraz yerinde olan anne ve babaların, daha güvenli diye özel okulları tercih edeceğini düşünüyorum.

Bir diğer husus da bekçi veya polisin her gün okulda nöbet tutması uzun vadede diğer zafiyetleri beraberinde getirecektir. Polis ve bekçilerin okullarda çalışarak normalin üzerinde çalışmak suretiyle esas işlerini aksatma durumu söz konusu. Mesela okullarda gündüz görevli olan bekçilerin gece görev yapabilmesi çok zor. Bir de bu şekil taşıma suyla değirmen dönmez. Gidişat, okullara özel güvenlik vermeye doğru gidiyor. Bu da okulların temizlik işini tam oturtamayan devletin ayrıca özel güvenlik görevlendirmesi bütçeye artı yük getirecektir.

Aslında okul ortamlarını daha güvenli yapmanın yolu, her okulun girişine X-Ray cihazlarının konması. Okulun mevcuduna göre birden fazla bu cihaz konabilir. Okula gelen öğrenci ve ziyaretçiler bu cihazdan geçirilebilir. Böylesi daha güvenli daha kolay olur. İnsan onurunu korumak olur.

X-Ray cihazlarının da bir maliyeti olur ama devlet bir defa masraf etmiş olur.

Vali'den İyi Bir Senarist Olurmuş!

Eski Tunceli Vali'si ile ilgili iddialar dudak uçuklatan cinsten.

İddialara göre oğlu, Gülistan isimli kız öğrenciye tecavüz etmiş, ardından öldürmüş.

İlginçlik bundan sonra başlıyor. Vali suçlu oğlunu koruma işini üstleniyor. Bunun için önce kıza dair ne kadar iz varsa onları karartıyor. Sim kartındaki bilgileri, hastane kayıtlarını, mobesa görüntülerini sildiriyor.

Bu kadarla yetiniyorum. Gülistan Doku'nun ailesini köprüye götürerek "Çocuğunuz intihar etti. Bu barajda onun cesedini size teslim edeceğim" diyor. Barajda hummalı bir çalışma başlatıyor. Ceset arama işi 220 gün sürüyor. Suyun altına dalgıçlar indiriyor. Kendisi de gemiye binerek yanındaki dalgıçlar suya atlarken hummalı çalışmayı videoya aldırarak bunu kamuoyuna paylaşıyor. Barajı iki defa boşalttırıyor.

Kısaca dönemin Valisi tecavüzcü katil oğlunu kurtarmak ve onu korumak için her türlü delili karartıyor. Aileye süretihaktan görünüyor. Kız intihar etmediği halde intihar etti açıklaması yaparak cesedi yanlış yerde aratıyor. Tüm bunları devletin imkanlarını ve yetkisini kullanarak yaptırıyor.

Vali'nin bu çabası sonuç veriyor. Tecavüze uğrayıp öldürülen Gülistan Doku, dosyaya kayıp olarak yazılıyor. Böylece oğlu ve suç ortakları olayın ardından altı sene geçmesine rağmen toplum içinde masum görüntüsüyle dolaşıyorlar.

Altı yılın ardından gelen itiraflar dosyanın seyrini değiştirdi. Bunun sonucunda başta Vali ve oğlu olmak üzere 10'un üzerinde gözaltı kararı verildi. Bundan sonra iddianamenin hazırlanması ve yargılanması süreci başlayacak. Umarım suçlu olanlar cezasını tam alır.

Bu olayda şimdilerde merkez Valisi olan dönemin Vali'si dikkatimi çekti. Vali'nin oğlunu koruma adına yaptıklarını görünce dedim ki Vali yanlış meslek seçmiş. Vali'den iyi bir senarist olurmuş. Çünkü Vali'nin oğlunu koruma adına yaptıkları şeytanın dahi aklına gelmeyecek orijinal şeyler.

Yazdığı senaryo beyaz perdeye uyarlanır. Senaryodan dolayı film kapalı gişe rekorları kırardı. Senarist de bundan payını alır, paraya para demez, kısa yoldan köşeyi dönerdi. Yazdığı bu senaryodan dolayı ceza alıp hapse girmezdi. Bey gibi yaşar giderdi.