Ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2026 Cumartesi

Rakibi Hedef Gösterme Hastalığımız

Farkındayız veya değiliz. Her nerede, ne iş yaparsak yapalım. Kendi işimize odaklanmamız, kendi işimizi yapmamız gerekir.

İşine kendini veren işini doğru yaparak kendini gösterir. Kendi işine kendini veremeyen ise sadece laf ebeliği yapar. 

Bunu gizlemek için de bir günah keçisi bulur. Akşam sabah rakibini bombardımana tutar. Öyle vurur ki sanırsın ki rakibi suç makinesi. Hangi taşı kaldırsan rakibi çıkar. 

Meydanlarda ve ekranlarda bu konuyu o kadar işliyor ki belleklere nakşediyor. Belleğine işlenen o rakipten o kadar korkar ki bu rakibin eline imkan geçti mi neler yapmaz. Allah bunlara fırsat vermesin. O yüzden maceraya gerek yok. O rakibin gelmememesi için mevcuta dört elle sarılmak gerek demeye başlıyor ve belleğine işleneni akşam sabah o da tekrar etmeye başlıyor.

Sonucunda rakipten endişe eden büyük bir kamuoyu oluşuyor. Ortaya, kırılıp parçalanamaz bir algı çıkıyor.

Kendisinden endişe edilen rakip de bu algının aslı ve astarı yok diyeceği yerde algıyı doğru çıkartacak söz ve eylemlerden kaçınmıyor.

Haliyle mevcut korunuyor. Değişmeyen tek şey değişim sözünün de aslı çıkmıyor. Değişmeyen tek şey değişmeyen olup çıkıyor. Eski hamam eski tas devam ediyor. 

Neredesin Ey Görgü?

Cuma namazı için mahalle camiine gittim. Camiye girerken ayakkabıları çıkarıp sol elle ayakkabıları almak için eğildiğimde, benden yaşlı biri, serginin olduğu yere kadar geldi. Ayakkabılarını önüne çıkardı. Sonra ayakkabısıyla basarak geldiği yere ayaklarını bastı. Eline ayakkabısını alarak serginin üzerinden yürüyerek gitti. 

Adam nereye bastı nereye gitti nereye oturdu bilmem. Çünkü onun gittiği yeri aksi tarafına gittim. 

Camiye böyle giren bu şekil kaç kişi var bilmem. İnşallah türünün son örneği olarak sadece kendisi girmiş olur. Eğer birden fazla böylesi varsa oturduğumuz, secdeye gittiğimiz halıların hiçbiri temiz olmaz. Çünkü her camiye girenin ayakkabısıyla basarak geldiği yere çorabıyla basıp gelmek olacak şey değil. Hazırında dışarıdaki pisliği cami içine taşımak demektir.

Evlere de böyle giren eksik olmaz. Tek tük çıkıyor. Nasıl bir temizlik anlayışıysa artık. Görenleri tiksindirmek için elinden geleni ardına koymuyorlar.

Camiden sonra Evliya Çelebi parkındaki kafede oturayım diye gittim. Önce WC'ye uğradım. Orta kabinde yaşı yetmişi devirmiş birini, orta kabinde kapısı açık bir şekilde ayakta ihtiyacını giderirken gördüm. Bu şekil ihtiyaç giderme de garibime gitti. Beyefendinin ayakta işemesinden geçtim. Kapı niye açık? Pekala içeri tam girip kapıyı kapatabilirdi. Kapıyı kapattıktan sonra ayakta mı işer, yatarak mı işer, orası ona kalmış. Ayrıca madem ayakta işeyecek. Yan tarafta ayakta ihtiyaç giderecek pisuarlar var. Oraya niye yanaşmadı, anlaşılır gibi değil. Pisuarları pis gördü desem, mümkün değil. Çünkü belediyenin WC'leri görevlisi tarafından sık sık temizleniyor. Yok, yere çömelemiyorsa belediye bir kabine alafranga tuvalet yaptırmış. Oraya girseydi bari.

Anlaşılan bu yaşını başını almış kişi de görgüsüzün biri. Dağdan inmiş şehrin göbeğinde de kimseye aldırmadan görgüsüzlükte sınır tanımıyor. 

Bu iki görgüsüzün de görünce neredesin ey görgü dedim. Dedim ama dediğimle kaldım. Çünkü bu görgü denen şey öyle bir şey ki parayla alınıp satılan bir şey değil. Ancak görerek görgü kazanır insan. Bu tiplerde de bunları görecek göz yok. Adeta bakar kör bunlar. 

30 Ocak 2026 Cuma

Alman Evleri

Konya merkez tren garına yolunuz düştü ise garın doğusunda gara paralel, çim, ağaç ve güllerin arasında, yemyeşil doğanın içerisindeki sarı renkli evleri de görmüş olmalısınız.

Hem Selçuklu hem de Osmanlı döneminden kalma mimari eserler ile öne çıkan Konya’da her iki medeniyete de ait olmayan ancak bir asrı aşkın süredir ayakta kalan Alman evleri görenleri şaşırtıyor.

Bu tarihi evler geç dönem Osmanlı döneminin sivil mimari örnekleri olarak karşımıza çıkmaktadır. Tam bir Alman konutları duruşu sergileyen bu yapılar uzun süre lojman olarak kullanılmıştır.

İstasyon caddesi üzerinde gelip geçenlerin dikkatini çeken bu evler, Gayrimenkul Eski Eserler Yüksek Kurulu tarafından koruma altına alınmıştır.

Tren garına paralel bir şekilde tek, iki ve üç katlı olan bu müstakil binalar Konya Büyükşehir Belediyesi tarafından restore edilmiş, günümüzde sosyal ve kültürel amaçlarla kullanılmaktadır.

Bu evler "istasyon lojmanları", "demiryolu lojmanları" ve "Alman evleri" olarak bilinmektedir.

Gelip geçenin dikkatini çeken, herkesi hayran bırakan ve seyrine doyum olmayan bu evler, 2.Abdülhamit zamanında 1896 yılında Alman mühendislere yaptırılmıştır.

İlk etapta Eskişehir Konya demiryolu tamamlanarak hizmete girmiş. Bu hat aynı zamanda 1898 yılında yapımına başlanan Bağdat demiryolunun da başlangıcı kabul edilmiştir.

Konya gar binası, istasyon lojmanları, lokomotif deposu, bakım-onarım yapıları, atölye ve ambar yapıları ile sonradan eklenen istasyon binasıyla birlikte yapılan bu binalardan ilk altısı, aynı tipte inşa edilmiştir. Yüksek eğimli çatılar, basık kemerler, abartılı saçaklar, alın süslemeleriyle dikkat çekmektedir.

Yapım sistemi ve malzeme kullanımı açısından gar binası ile uyum içinde olan bu yapılar, kendi özgün mimarileriyle zengin görsel özelliklere sahiptir. Alman Evleri, üç farklı plan tipinde ve birbirlerine yakın olmak üzere üçerli gruplar halinde inşa edilmiştir.

Genellikle dikdörtgen şeklinde üç ve dört katlı olarak yapılmış bu binalar bir kısmı da simetrik planlı iki katlı olarak inşa edilmiştir.

Bina içerisinde bir hol, holün etrafında yapılmış odalar ve hizmet mekanlarından oluşmaktadır. Yerden birkaç basamak merdiven yardımıyla girilen bu evlerin altı da bodrum.

Binalara bakıldığı zaman plan, cephe, dekoratif ögeler neredeyse benzer özellikler taşımaktadır.

Evlerin en dikkat çeken yanı, o dönem Osmanlı mimarisinde pek rastlanmayan çıkıntılı saçakları ve alın süslemeleridir. Çevresindeki peyzaj düzenlemesi de en az bu şirin yapılar kadar ilgi çekicidir. Evlerin arasında gezerken kendinizi bir masal ülkesinde hissetmeniz işten bile değildir.

Birbirine yakın sıralı küçük müstakil evler adeta bir masal sahnesinin canlandırması gibi görünüyor.

Yukarıda verdiğim bilgiler için “Hikayesi olan binalar-Youtube”, “burasıkonya.com”, “yenikonya.com”, ve “rehabilir.com” sitelerinden faydalandığımı söylemeliyim.

Gelip geçerken gördüğüm, gördükçe hayran kaldığım bu binalar içimi açar. Durur, seyrederim. Bu evleri yapan Almanlara da gıpta ederim. Her defasında “Türk gibi başla, Alman gibi bitir” sözü de aklıma gelir.

2026 yılı itibariyle yapımından bu yana 130 yıldır dimdik ayakta olan bu binaları bize kazandıran Almanlara gıpta ederken Osmanlı ve Selçuklu eserleri dışında toplam ömrü en fazla elli yıl olan beton yığını binalarımız aklıma gelince de ülkem adına üzülürüm. Adeta yıkmak ve yıkılmak üzere binalar dikiyoruz. Yaptığımız bu evler de işe yarasa bari. Yazın sıcak, kışın soğuk tutan, birbirinin güneşini engelleyen, iç içe sağlıksız binalar bizdeki. 130 yıldır ülkemizde sapasağlam duran Alman evleri ise tam oturmaya müsait, kullanışlı evler. Aralıklarla yapılan binalar birbirinin güneşini de engellemiyor, gölgesini de.

Hem Selçuklu hem Osmanlı hem de bu Alman evlerini görünce; inancı, fikri ve zikri ne olursa olsun eski insanların bizden çok dürüst, yıllara meydan okuyan, kullanışlı, estetik ve evladiyelik evler yaptıkları bir gerçek. Sağlamlık ve estetik yönünden onlardan devraldığımız, basit görünümlü, tam bir şaheser olan bu binaların benzerlerini yapıp bizden sonraki nesillere biz bırakabilecek miyiz? Bu gidişat bu yap-yık ve yüksek kat zihniyetimizle çok zor.

Bu Hikaye Mirasyedilere Gelsin!

Zengin çocuğu bir Çingene kızını sever. Kız da onu.

Her ikisi de ciddi ciddi evliliği düşünür.

Bu durumu Çingene kızı babasına açar. Babası da gelsin bir tanışalım der.

Damat adayı kızın evine gelir. Müstakbel kayınpederi, "Kızım da seni seviyor. Yalnız seni önce bir test etmem gerekiyor. Bakalım sınavı geçebilecek misin? Biliyorsun biz Çingeneyiz. Dilencilik bizim mesleğimiz. Damadımız olacak kimsenin de bu mesleği icra etmesini isteriz. Şimdi sen hiç oyalanmadan yarın çarşı, pazar dolaşıp dilenerek topladığını bana getireceksin. Haydi göreyim seni" der damadına.

Damat adayı tamam deyip evden çıkar. Ertesi günü sabahtan akşama evde yatar. Akşam olunca söz verdiği gibi kızın evine gelir. Müstakbel kayınpederine cebinden çıkardığı yüklü miktarda parayı uzatır. Parayı eline alan kızın babası, "Olmadı damat. Yarın tekrar topla gel" der.

Oğlan ertesi günü de dilencilik yapmadan kızın evinin yolunu tutar. Kayınpederine yine para uzatır. Kayınpederi de önceki yaptığı gibi olmadı diyerek parayı savurur ve der ki "Damat, anlaşılan sen benim ciddiyetimi anlamadın. Bana baba parası getirme. Bizzat dilenip getireceksin" der.

Oğlan bakar ki pabuç pahalı. Kızı da kaçırmak istemiyor. Mecburen hiç yapmadığını yapmaya karar veriyor.

Ertesi günü şu cami, bu cami, şu esnaf, bu esnaf diyerek bizzat dilencilik yapar. Akşama kadar avucunun içini dolduracak kadar bozuk para kazanır. Ayaklarına kara sular da inmiştir. Utanması da cabası.

Hiç vakit kaybetmeden müstakbel kayınpederinin evini boylar. Dilenerek topladığı bozuk paraları uzatır. Kızın babası öncekiler gibi elini kaldırarak paraları atmak ister. Fakat o da ne! Daha parayı atamadan damat kayınpederinin bileğinden tutar. "Ne yapıyorsun sen? Buncacık parayı toplamak için akşama kadar anam ağladı. Yere attırmam. Bunlar benim alın terim" diyerek tepki gösterir.

Kayınpederi, "Ne oldu damat? Önceki verdiğin paraları atarken hiç bileğimi tutmadın. Üstelik attığım para çokça idi. Şimdi daha az para olmasına rağmen atmama tepki gösterdin. Sebebi hikmeti nedir" diye sorar.

Damat, "Az olsa da bu son verdiğim benim alın terim. Bunu kazanıncaya kadar ne çektiğimi en iyi ben bilirim" deyince, kayınpederi, "Şimdi oldu damat. Sınavı geçtin. Kızımı sana verdim gitti" der.

Çoğunuzun bildiği bir hikayeyi kendi dilimden anlattım. Böyle bir şey yaşanmış mıdır, yaşandı ise iki farklı dünyanın evliliği devam etmiş midir bilmiyorum. Yaşanmış ya da yaşanmamış bir hikaye olsa da hikayeden bizim payımıza düşen, verilmek istenen mesajı almaktır. Siz hikayeden ne mesaj çıkarırsınız bilmem ama dilencilik tasvip edilecek bir şey olmasa da insanın alın terleterek, elinin emeği olan kazancının kıymetini bilmesi. Onu har vurup harman savurmaması. Başkasından gelen yani alın terletmeden ve emek sarf edilmeden gelen kazancın ise kıymetinin bilinmemesi, kolay ve hesapsız harcanması.

Bu hikaye,

Daha işi gücü olmayan ve kafeleri mesken edinen gençlere gelsin. Unutmasınlar ki kafeler baba parası yiyen, işsiz avare gençler için tam bir para tuzağı.

Baba parasıyla sigara içenlere gelsin. Hiç sigara içmesin ama içecekse de baba parasıyla değil de kendi parasıyla sigara içsin.

Aynı şekilde kendi kazancı olmadan içki ve uyuşturucu kullanan gençlere gelsin.

Baba parasıyla bahis ve kumarın her türlüsünü oynayan gençlere gelsin. Hiç oynamasınlar ama oynayacaklarsa da kendi kazandıkları parayla oynasınlar. Ayrıca kredi çekme, ek hesap kullanma yoluna giderek ödeyemeyecekleri devasa borcun altına girmesinler. İcralık olmasınlar. Sonra da ailelerine fatura etmesinler. Borç yaparken asla ailelerini bu işe karıştırmasınlar. Çoluk çocuğunun rızkını haybeye harcamasınlar. Ne kendi huzurları kaçsın ne de ailelerinin huzurunu kaçırsınlar. Hayırlı evlat olsunlar. Kazara yanlış yola girmişlerse Çingenenin damadı gibi kısa yoldan yola gelsinler. Onun gibi dilenmesinler ama büyük sözü dinlesinler. Hem kendi ocaklarını hem de ailelerinin ocaklarını söndürmesinler. Unutulmasın ki içki, kumar, uyuşturucu insana insanlığını unutturur. Adeta canavarlaştırır. İtibarını yok eder. Giden itibar da kolay kolay geri kazanılmaz.

29 Ocak 2026 Perşembe

Ülke Atasözlerinden Örnekler

Nadir de olsa zaman zaman alıntılara yer veririm. Yazım ve imla düzenlemesini yaptığım, “En iyi 33 dünya atasözü” başlığıyla dolaşımda olan aşağıdaki alıntı da bunlardan biri:

En İyi 33 Dünya Atasözü*

1- İnsanlar yaşadıkça ihtiyarladıklarını sanırlar. Halbuki yaşamadıkça ihtiyarlarlar. (Malezya)

2- Ne kadar az yüksekten uçarsan, düştüğün zaman o kadar az incinirsin. (Tibet)

3- Evlenmeden evvel gözlerinizi dört açın, evlendikten sonra yarı yarıya kapayın. (Portekiz)

4- Allah’ın, gülü dikenli yarattığına hayret edeceğiniz yerde, dikenler arasında gül yarattığına hayret edin. (Arabistan)

5- Başkalarını azarlar gibi kendini azarla, kendini affeder gibi başkalarını affet. (Çin)

6- Biri sizi bir kez aldatırsa suç onundur, iki kez aldatırsa suç sizindir. (Romanya)

7- Taşı delen, suyun kuvveti değil, damlaların sürekliliğidir. (Brezilya)

8- Bir ülkede küçük insanların gölgeleri uzuyorsa, o ülkede güneş batıyor demektir. (Çin)

9- Birine bir balık versen doyar bir defa; balık tutmayı öğret doysun ömür boyunca. (Çin)

10- Bir zincirin gücü en zayıf halkası kadardır. (İngiltere)

11- Bir yıllık refah istiyorsan tahıl yetiştir, on yıllık refah istiyorsan ağaç yetiştir, yüz yıllık refah istiyorsan insan yetiştir. (Çin)

12- İnsan bir kapıdan içeri girmeden, çıkışı da var mı diye düşünmeli. (Rusya)

13- Toklukta, Horasan’ın köpekleri de şükreder, önemli olan açlıkta şükredebilmektir. (Arabistan)

14- Karşı kıyı için savaşmayan, kendi kıyısından da olur. (Çeçenistan)

15- Dünya bize babalarımızdan miras kalmadı, biz onu çocuklarımız için ödünç aldık. (Japonya)

16- Yüreğinde yeşil bir dal saklarsan, şarkı söylemeye bir kuş gelecektir. (Çin)

17- Yürüyen üç aptal, oturan üç bilgeden daha çok yol alır. (Çin)

18- Oyun bitince şah da piyon da aynı kutuya konur. (İtalya)

19- Sular yükselince balıklar karıncaları yer, sular çekilince de karıncalar balıkları. (Afrika)

20- Nasıl indireceğini bilmediğin eşeği dama çıkarma. (İran)

21- Parmak ayı gösterdiği zaman parmağa değil, aya bakmak lazımdır. (Maya)

22- Önemli olan hayata yıllar değil, yıllara hayat katmaktır. (Çin)

23- Bir atı zorla suya götürebilirsiniz ama ona zorla su içiremezsiniz. (Fransa)

24- Bir saatlik mutlu olacaksanız şekerleme yapın. Bir günlüğüne mutlu olacaksanız balık avlamaya gidin. Bir aylığına mutlu olacaksanız evlenin. Bir yıllığına mutlu olacaksanız bir servete konun. Bir ömür boyu mutlu olacaksanız işinizi sevin. (Çin)

25- İşaret parmağınla karşı tarafı suçlarken dikkat et, üç parmağın da seni gösteriyor. (İngiltere)

26- Değişim rüzgarları eserken akıllılar yel değirmeni yapar, aptallarsa duvar örer. (Çin)

27- Yaşayacağın bir dünyayı hayal etmektense yaşayabileceğin bir dünyayı inşa et. (Almanya)

28- Allah ağacın köklerine değil, meyvelerine bakar. (Arabistan)

29- Duyarsam unuturum, görürsem hatırlarım, yaparsam öğrenirim. (Çin)

30- Bir köpeğin karnını doyuruyorsan ve ona barınak veriyorsan bu senin köpeğin sahibi olduğunu göstermez; köpeği bırak, geri gelirse köpeğin sahibi sensin demektir. (Çin)

31- Oturan bir kartal olmaktansa uçan bir boğa olmayı tercih ederim. (Kızılderili)

32- Saraylar yıkıldı, kılavuzluk delilere kaldı. (İbrani)

33- Yaşayanlar kapar ölenlerin gözlerini, ölenler açar yaşayanların gözlerini. (Afrika)

*Genç Beyin Dergisi 55. sayısından.

Üç Kağıt Ekonomisinde İnsanın Rolü

Yüksek enflasyonun hayatı pahalılaştırdığı yetmediği gibi paramızı pul eden bir yönü var. Bu yetmediği gibi döviz karşısında paramız eridikçe eridi. Birkaç yıldır döviz baskılarla mı ya da kağıt paralar son demini yaşadığından mıdır, yerinde sayıyor.

Dövizin stabil, enflasyonun da aşağı doğru bir seyir izlediği günümüzde, devreye altın ve gümüş sokuldu. Şimdi de bu iki değerli maden yerinde durmuyor. Başını yukarı dikmiş. Günlük rekorlar kırıyor. Tıpkı 2018 yılında ABD ile Türkiye arasında cereyan eden papaz vakası sonucunda, ekranların sağ alt köşesinde dövizin hiç duraklamadan kronometre çalışır gibi yukarı doğru fırlaması gibi.

Yakın zamana kadar elindeki paranın değerini ve alım gücünü korumak için vatandaş, artırdığı üç beş kuruşuna döviz alıyorken şimdi de artanı olan soluğu kuyumcularda alıyor. Altın da kronometre tutulmuş gibi uçuyor. Borsa bile bu şekilde değişmez. Bunu musluğu açık su sayacının çalışmasına da benzetebiliriz.

Hasılı, vatandaşın elinin emeği ve alın teri parası; enflasyon, döviz, altın, borsa gibi yerlerde eriyip gidiyor. Çünkü altının yükselip yükselmeyeceğini, düşüp düşmeyeceğini vatandaş bilmiyor. Arz talebe göre de piyasa oluşmuyor. Çünkü neyin düşüp düşmeyeceğini piyasa belirlemiyor. Birileri yani dünya sermayesini elinde bulunduran para babaları, masanın başına oturmuş, bugün şunu yükseltelim, yarın şunu düşürelim kararını veriyor. Saydığım şeyler düşerken de onlar kazanıyor, yükselirken de. Üç beş gram altın alarak iyi kâr ettim diyen vatandaş sevinedursun. Esas kazanan ve hep kazanan onlar. Çünkü son gülen hep onlar.

Vatandaş ise anasından doğduğu andan itibaren çalışıp didinsin. Tüm kazancı bu şekilde haybeye gidiyor. Görünen o ki bu üç kağıt ekonomisiyle vatandaşa biçilen rol, modern kölelik. Sen çalışıp didineceksin. İster gönüllü ister gönülsüz cebinden bu parayı alacağız. Sen kaybedenler ligindensin. Biz ise hep kazananlar ligindeyiz deniyor.

Bu üç kağıt ekonomisini görünce, insanın, böyle modern köle olmaktansa sahici köle olmak daha iyi diyesi geliyor. Çünkü modern kölelikte, cebindeki paranın değerini düşürmek suretiyle insanımız her geçen gün geçim gailesi yaşarken hakiki kölelikte ise kölenin geçim, maişet ve barınma diye bir derdi olmaz. Modern kölelikte geçim vatandaşın derdi iken gerçek kölelikte geçim efendiye aittir. Modern kölelik dünyayı ve hayatı açık cezaevi şeklinde sunarken, bildiğimiz kölelikte ise dünya ve hayat kapalı cezaevi olarak sunar. İlkinde yeme, içme ve barınma insanın kendisine ait iken ikincide, her şey kapalı cezaevinin sahibine ait.

Modern veya hakiki köleliği, anasından hür olarak dünyaya gelen hiçbir insan kendine reva görmez. Kimse de bu dünyaya köle olmak için gelmez. Ama gerçek köleliğin tarihte kaldığı günümüzde ise bize biçilen rol modern kölelikten başka bir şey değil. Hangisi olursa olsun, köleliğin ismi bile bizi tiksindirse de acı gerçek ve pratik budur. Evet, anasından hür olarak dünyaya gelen bizler, üç beş para babasının gözünde onlar için çalışan birer figüranız, oyuncuyuz, köleyiz. Sistem maalesef böyle kurulmuş ve hiç teklemeden böyle işliyor.

Sadakaya Muhtaç Bir Vekil

Önüme bir Youtube videosu düştü. Üşenmeyip kısa videoyu izledim. Hem emekli hem de milletvekili maaşı alan bir vekil konuşuyor. Sanırım basın açıklaması yapmış. Sonrasında da karşısındakilerle muhabbet ediyor. Vekil masada oturuyor. Karşısındakiler görünmüyor.

Karşılıklı konuşmayı buraya alıyorum:

Vekil: Şunu da söyleyeyim. Ben emekli maaşımla vekil maaşımı sana vereceğim. Sen de gel bunları bir ay idare et.

Vatandaş: 500 bin lira yetmiyor mu vekile?

Vekil: Bir defa daha söylüyorum. Herkese verebilirim. Benim yaşadığım ödemelerimi ve gelirimi size vereceğim. Siz bu işin altından kalkın. Başka da bir şey söylemeyeceğim.

Vatandaş: Vekilim ne gibi giderleriniz var dikkat çeken, söyleyebilir misiniz?

Vekil: Herkes şöyle zannediyor. Sanıyorlar ki devlet bize araba veriyor. Hayır. O zaman mazotunu veriyor. Hayır, mazotu da vermiyor. Uçağa beleş biniyor diyorlar. Hayır. Uçak da beleş değil.

Vatandaş: İndirimli ama.

Vekil: Yok, çok basit bir indirim. Normalde uçak 3 bin lira. 2900-2800’e alıyoruz. Çok önemli bir indirim yok. Bu indirim de önemsiz.

Vatandaş: Mecliste, lokantada yemekler çok ucuzmuş.

Vekil: Sizin yüzünüzden hepsine zam yaptılar. Söyleye söyleye beş defa zam yaptılar. Sizin yüzünüzden zamlı yiyoruz. Kaldığım otel, ben misafirhanede kalıyorum, otelde kalıyorum. Habire zam yapıyorlar. Siz de milletvekili olun.

Vatandaş: Aramızda yardım toplayalım o zaman vekilim.

Vekil: Çalışmadan da ben vereyim. Siz birkaç ay değerlendirin. Arkadaşlar, siyaset er meydanıdır. İsteyen bir siyasi partiye üye olur, vekil seçilir, bütün bu güzel haklardan yararlanabilir. Bu iş nasip işidir. Bir daha söylüyorum. Bir milletvekili aldığı maaştan en az bir buçuk, iki katı daha fazla para harcıyor. Bunu da bilmenizi isterim.

Vatandaş: O zaman niye yapıyorsunuz bu işi? (Bu kısım tam anlaşılmıyor. Vekilin verdiği cevaptan esinlenerek böyle yazdım).

Vekil: Hayır, ben buraya para için gelmedim ki. Ben memleketime hizmet ediyorum.

Vekile cevap verenlere vatandaş dedim. Ama vekile soru soranların gazeteci olduğunu düşünüyorum.

Bu ikili diyalog düzmece olabilir mi diye düşündüm. Hiç düzmeceye benzemiyor. Vekil verdiği cevaplarda samimi. Söylediklerinden hareketle acınası bir durumda. Başlığımdan da anlaşılacağı gibi hem emekli hem de aktif vekil olan ve aldıkları çıplak maaş toplamı beş yüz bini bulan vekiller sadakaya muhtaç. Zaten gazeteci de “madem öyle. Aramızda yardım toplayalım” diyor.

Toplam emekli maaşı 20 bin olan emeklilerin olduğu bir ülkede bir vekilin geçinemiyorum. Üzerine 1,5-2 katı ilave harcama yapıyorum demesi, sözün bittiği yer olsa gerek.

Elbette vekilin gideri ile vatandaşın gideri bir olmaz. Geliri fazla olanın gideri de fazla olur. Olur da en alt maaş alanla en üst seviyede maaş alanlar arasında bu derece uçurum olmaz.

Kısaca emekli ve vekil maaşı alan biri böyle dert yanıyorsa, sorarım size. Vatandaş ne yapsın? Aldığıyla nasıl geçinsin.

Kısaca, vekilin bu konuşmasını dinleyince, teşbihte hata olmasın, “Şecaat arz ederken merd-i Kıptî sirkatin söyler” sözünü aklıma getirdi. Bence vekil hiç konuşmasa daha iyiydi.

28 Ocak 2026 Çarşamba

Güçlerinin Farkında Olmayan Kesim

Kaç yıldır emeklilerin aldığı maaş kamuoyunun gündeminden düşmüyor. Çünkü en düşük emekli maaşı alanlar asgari ücretin çok gerisinde kaldı.

Asgari ücret adı üzerinde asgari geçim seviyesi olmasına rağmen emeklilerin asgari ücretin çok altında kalması çok büyük haksızlık.

Bir başka haksızlık da her yıl en düşük emekli maaşı alanların maaşını belli bir seviyeye çıkarmak suretiyle emekliler arasında da haksızlık yapılıyor. En düşük emekli maaşı alanların emekli maaşı yukarıya çekilmiş olsa da daha önce yüksek prim ödeyerek emeklilikte daha fazla emekli maaşı alacağım diyenler de mağdur olanlardan. Çünkü zamanında düşük prim yatıranlarla aldıkları emekli maaşı eşitlenmiş oldu.

Bir diğer garip durum ise 2026 Ocak ayından itibaren memurlara yüzde 18 zam yapılırken emeklilere yüzde 12 zam yapılması. Halbuki maaşları daha düşük olan emeklilere de aynı oranda ya da daha fazla zam yapılması gerekirdi.

Bu durum gösteriyor ki emeklilere yapılan maaş düzenlemesi deve misali. Hani deveye boynun niye eğri demişler de deve, nerem doğru ki dediği gibi emeklilere yapılan her maaş düzenlemesi yanlış.

Yapılan zam oranından, ellerine geçen maaşa varıncaya kadar aldıkları maaştan dolayı mağduriyet yaşamalarına rağmen emeklilerin yeterince seslerinin çıkmaması düşündürücü. Kaderlerine razı bir profil çiziyorlar. Halbuki kaybedecekler bir şey yok. Emekliler unutmasınlar ki ağlamayana emme bile vermezler.

Ellerinden ne gelir, etleri ne butları ne demeyin. Bence çok şey yapabilirler. İşin garibi emekliler güçlerinin farkında değiller.

18 milyon emekliden bahsediliyor. Bu sayının 5,5 milyonu dul, yaşlı ve sosyal yardım alanlar. Geriye 12,5 milyon emekli kalıyor.

12,5 milyon emekli birçok ülkenin nüfusundan fazla. Bu kadar emekli organize olup bir araya gelse karşılarında hiçbir güç duramaz.

Parti kurup seçime katılsalar açık ara birinci çıkarlar.

Aldıklarıyla kıt kanaat geçiniyorlar. Nasıl parti kuracaklar denebilir. Elbette parti kurmak kolay değil.

Seçimlerde birlikte hareket etseler, iktidardaki partiyi indirirler, bir başkasını iktidar yapabilirler. Çünkü her seçim öncesi siyasi partilerle pekala pazarlık yapabilirler.

Hepsi bir araya gelse, organize hareket etseler, Türkiye'nin en büyük örgütü olurlar. Ama gel gör ki pek çoğu mağdur olmasına rağmen emeklileri bir araya getirmek mümkün değil.

Emeklilerin dernekleri var zannedersem. Yalnız bu dernek sesini pek çıkarmıyor, emeklilerin hakkını pek aramıyor. Arıyorsa da kamuoyu bundan pek haberdar değil.

Haftanın belli günlerinde seslerini duyurmak amacıyla her il ve ilçede kırıp dökmeden miting, yürüyüş, basın açıklaması, oturma gibi eylemlere imza atabilirler.

Emekliler ne yaparlarsa yapsınlar. İmam bildiğini okuyor denebilir. Bence seslerini duyursunlar. EYT’liler nasıl seslerini duyurup istediklerine kavuştularsa pekala emekliler de haklarına kavuşabilirler. Hiçbir şey elde edemeseler bile isteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara olur.

27 Ocak 2026 Salı

Şeytanı Bol Nesil

Öyle bir çağda yaşıyoruz ki geçmişe oranla teknoloji baş döndüren türden. Dijital çağa doğru koşar adım gidiyoruz.

Geçmişte oranla teknolojinin ilerlemesi hayatımızı kolaylaştırdığı bir gerçek. İmkanlar da geçmişe oranla daha iyi. Yalnız bu kolaylaşma ve imkanlar ne huzur getirdi ne de mutluluk.

Bu çağ huzur ve mutluluk getirmediği gibi beraberinde çözülmez bir alay sorun üretiyor. Toplumsal bir cinnete doğru sürükleniyoruz. Ne demek istediğimi anlamak için Metropoll’ün Aralık 2025 araştırmasına bakmak yeterli. Bu araştırmaya göre toplumun yarıdan fazlası toplumsal tükenmişlik yaşıyor. Kısaca toplumun ekseriyeti gündemden sıkılmış, geleceğe dair kaygılı ve karamsar. Adeta hayal kırıklığı halini derinden hissediyor. Bir diğer çarpıcı gerçek, son bir yılda insanımızın her iki kişiden birisi psikolojik desteğe ihtiyaç hissettiğini ortaya koyuyor.

Ceremesini ve külfetini aileler çekse de bu çağın en büyük etkilenen kesimi gençler. Bu çağ adeta gençleri yutuyor. Ben bu çağın çocuk ve gençlerini şeytanı bol nesil olarak görüyorum.

Bu çağ çocuk ve gençler için tuzaklarla dolu. Bunların başında, kafeler, dijital oyunlar, uyuşturucu, bahis ve dijital kumar geliyor. Eski insanlar sokakta hayatın içinden yetişirken şimdiki nesil adeta sokak yüzü görmeden dijital hayat yaşıyor.

Bu genç nüfus okumuş nesil. Çoğu üniversite bitirmiş, işsizler ordusu. Ya iş yok ya da iş ve maaş beğenmeyen türden.

İş güç ve meşgale olmayınca çoğunun uğrak yeri ve meskeni her köşede mantar biter gibi biten kafeler. O kadar kafe bolluğuna rağmen hepsi de hıncahınç dolu. Çayı, kahvesi ve diğer aperatif yiyecekleri ücret yönünden diğer hizmet sektörlerine beş çeker. Aynı işlevi gören belediye kafelerinde fiyatlar daha makul iken gençler belediye kafelerine tenezzül etmiyor. Nedense itibardan bir türlü tasarruf etmiyorlar. Kafecilerin iç halini bilmem ama dış görüntüleri darphane gibi para basıyor. Pahalı olmasına rağmen gençlerin bu yerleri mesken edinmesi bir nevi bağımlılık.

Bağımlılık bununla kalsa iyi. Gençlerin çoğu uyuşturucu tuzağında. Bir kullandı mı arkası geliyor. Kolay kolay kurtulamıyor. Aileyi de bitiriyor, kendisini de.

Bir diğer bağımlılık ise bahis ve dijital kumar. Gençlerin çoğu maalesef bu iki illetin potansiyel üyeleri. Bahisin ve dijital kumarın yasal olanı olduğu gibi yasal olmayanı da varmış.

Bu saydığım örneklerin hepsi gençlerin önüne serilmiş para tuzağı. Aynı zamanda hayattan, toplumdan ve aileden uzaklaştıran bir yönü var. İçlerinde belki de en masum görüneni dijital ve sanal oyun ve kafeler. Aileleri esas bitiren ise uyuşturucu, bahis ve dijital kumar. Bunlar aynı zamanda bağımlılık yapma yönüyle çok tehlikeli. Elini kaptıran vücudunu ve servetini bu uğurda bitiriyor.

Piyasa torbacılarla dolu. İçicisi var ki piyasadalar. Müşteriler de bunlara kolay ulaşıyor. Yeter ki paradan haber ver.

Dijital kumara ve bahise ulaşmak ise bunların en kolay olanı. Yeter ki bir akıllı telefonun olsun, bunun da İnterneti olsun. Gençler adeta akıllarını bu akıllı telefona teslim ediyorlar. Kumar oynayacak gençlerin para bulması da hiç zor değil. Çünkü bankalar bu gençlerin emrinde. Gençler istediği zaman İnternet bankacılığı aracılığıyla bankalardan kredi çekebiliyor, ek hesabı kullanabiliyor, kredi kartından nakit aktarabiliyor. Arkalarında böyle bonkör sahte aile olunca bu gençler oturduğu yerden paraya ulaşabiliyor. Bu durumda gence, akşam sabah ve fırsat buldukça kumar ve bahis oynamak kalıyor.
Aileler bu durumun farkına, birden fazla bankada faiziyle birlikte oluşan devasa borcu görünce haberdar oluyor. Bu zamana kadar kenarda köşede kefen parası diye bekletilen evdeki para gitmiş, eşten ve dosttan elden alınan borçlar birikmiş oluyor. İyice borç batağına saplanmış gencin ise yalan başta olmak üzere ahlaki zaafları bir bir ortaya dökülüyor.

Gencin keyfi ve hırsı aileyi derinden etkiliyor. Aile bulup buluşturup borcu kapatıyor. Kumar ve bahis bağımlısı genç bir daha oynamam, tövbe diyerek yemin billah ediyor. Ama bağımlının tövbesi ve yemini bir yere kadar. Yine oynuyor yine. Ne de olsa adı üzerinde bağımlı. Borcu da bir şekil ödeyen var nasılsa. Gençlerimiz bu durumda bağımlılıklarına niye devam etmesin.

Hasılı, uyuşturucu, bahis ve kumar bağımlılığı yüzünden gençler perişan, aileler perperişan ve çaresiz. Gençleri uyuşturucu ve kumar bataklığına saplanmaktan korumakla görevli devlet ise her zaman olduğu gibi sessizliğe bürünüyor. Çağımızın bu toplumsal vebasını görmezden geliyor. Diyanet bir hafta hutbede bu konuyu ele alıyor. Nasihate de karnımız tok olunca bir kulaktan girip öbüründen çıkıyor.

Şu var ki uyuşturucu, bahis ve dijital kumar yüzünden sadece sağlık yok olmuyor sadece yüklü para kaybedilmiyor. Aileler de parçalanıyor, işler de kaybediliyor. Giden huzuru zaten söylemeye gerek yok. 

Burada devlet, gençliği korumaya çalışıyor, bunun için mücadele ediyor denebilir. Bu kadar genç, uyuşturucu ve kumar bağımlısı olduğuna göre demek ki yeterince ve etkin mücadele edilmiyor ve tedbir alınmıyor. Devlet hiçbir şey yapamasa bile bu gençlerin bankadan İnternet bankacılığı aracılığıyla kredi çekmesini BDDK aracılığıyla zorlaştırabilir. Önüne gelen kredi kartı alamamalı. Ek hesaptan para kullanamamalı. Özellikle kredi çekmek için eskiden olduğu gibi iki kefil şartı ve kredinin de mutlaka şubeden çekilmesi zorunluluğu getirilebilir. Özellikle dijital kumar bağımlılarının her banka işleminde kişinin eşi ya da ailesine gönderilecek onay kodu ile hem aileler bilgilendirilmiş hem de çekilecek para için onay alınmış olur.

Unutmayalım ki bu neslin şeytanı boldur ve çeşit çeşittir. Gençleri bu şeytanlardan kurtarmak için devlet, millet, kurum ve kuruluşlar, bankalar vs. ele ele vererek topyekûn bir mücadele başlatmalı. 

26 Ocak 2026 Pazartesi

Pazar Günlüğüm

Pazar günü adeta bahardan kalma bir gün idi.

Bu güzel havada hem yürüyüşümü yapayım hem de markete uğrayayım diye evden çıktım.

Önce markete uğradım. Hiçbir şey almadan Muhacir pazarına geçtim.

Millet bahçesini geçtikten sonra yolun sağından ve solundan geçmek ne mümkün. Sağ taraftaki okulların önündeki kaldırıma kaldırım demeye bin şahit lazım. Yoldaki asfaltı korusun diye dar sokaklardaki kaldırıma benzer bir kaldırım var. Bu küçük kaldırımın bir kısmına arabalar park edilmiş olunca yayanın bu kaldırımdan yürümesi ne mümkün. Yoldan yürümen gerek. Bunun için de arkadan gelen arabalardan sakınmak için sık sık iki araba arasındaki boşluğa girip girip çıkmak gerekiyor. Hoş, iki, üç şeritli bu yolda araçların da normal hızla yollarına devam etmesi bile mümkün değil. Sağ şeridin bir tanesine boydan boya araçlar park etmiş. Bazı yerlerde ikinci şeride de araç park edenler var. Haliyle yol tek şeride iniyor. Uzun kuyruklar oluşuyor. Yeni araç park ederken de park yerinden çıkarken de trafik duruyor.

Yolun sol tarafında da trafik iki şerit işliyor. Bir şerit park etmiş araçlarla işgal altında. Bu yolun kaldırımı okulların önüne göre biraz geniş. Oradan yürüyeyim dedim. Kaç tane araç kaldırıma kaldırıma çıkıp park etmiş. Mecburen yola inip arabaların arasından kaldırıma geçebiliyorsun. Bu durum her cumartesi ve pazar böyle. Ne araç trafiği normal seyrinde işliyor ne de yayalar rahat yürüyebiliyor. Güya pazarın altına araç otoparkı yapılacak diye uğraşıldı. Sonra ne olduysa bundan vazgeçildi. Yola rastgele park eden pazar esnafı ve müşteri arabaları yüzünden trafik felç. Kazara bu yolu cumartesi ve pazar ambulans, itfaiye kullanmaya kalksa kolay kolay geçemez.

Yaya ve araç trafiğinin yoğunluğundan geçtim. Caddenin görüntüsü kötü. İşin garibi buradaki trafiği sevk ve idare edecek polis ve zabıta görmek de mümkün değil. Şu var ki yaya yolu olan kaldırımların araç parkıyla işgali hiç hoş değil.

Araç trafiğinden ve yaya trafiğinden bahsetme gibi bir niyetim yoktu. Bir iki cümleyle değinip geçme niyetim vardı. Tıpkı araçların bu caddeden kolay kolay çıkamadığı gibi gördüğünüz gibi ben de çıkamadım.

İşin gücün dert yanmak. Amma da şikayetçisin demeyin. Bilin ki esas niyetim bütçe açığını kapatmak, yeni kaynak üretmek ve pansuman tedbirlerle günü kurtarmak amacıyla iğneden ipliğe vergi koyan Hazine ve Maliye Bakanı Sayın Şimşek’e yeni gelir bulmak. Eğer Şimşek tamam derse bilin ki hazineye yeni kaynak aktarımı olacak.

Nedir kaynağın derseniz, semt pazarları derim. Ne varmış semt pazarlarında derseniz, semt pazarlarında bol miktarda kullanılan poşetleri yabana atmamak lazım. Çünkü pazardan meyve, sebze ve yeşillik alan ne kadar pazar müşterisi varsa hepsinin iki elinde, içinde meyve ve sebzenin olduğu onlarca poşet gördüm. Bu poşetlerin hiçbiri marketlerdeki poşetler gibi ücrete tabi değil. Adam maydanoz almış, konmuş poşete. Lahana almış, konmuş poşete. Kısaca pazara gelen her müşteri en az on poşet kullanmış. Düşünün bir kere, bu her poşet paraya tahvil edilse öyle zannediyorum, Sayın Şimşek bayram eder. Bir de bu poşet markette paralıyken pazarda bedava olması ülkemin kırmızı çizgisi adalet anlayışına sığmaz. Bir yerde parayla satılan diğer tarafta beleş olursa eşit rekabet olmaz.

İyi de bu nasıl olacak derseniz, bunun yolu da şu. Hazine ve Maliye Bakanı her semt pazarının çıkışında bir görevli tayin edecek. Pazarın kaç çıkışı varsa her bir yere bir görevli konacak. Pazardan çıkanın elinde kaç poşet varsa poşet başına para alacak. Elinde on poşeti olan aynı anda görevliye 10 lira bırakacak. Üstelik nakit.

Her pazar çıkışına konacak görevli ile yeni istihdam sağlanmış olacak. İşsiz insanlarımız işe kavuşacak.

Sabahtan akşama, alınacak poşet parası ile bir görevlinin bir günlük yevmiyesi bile karşılanmaz. Üstelik her çıkışa görevli koymakla bu işin içinden çıkılmaz diyebilirsiniz. Bunda haklısınız. Bunun için belediye zabıtasından faydalanılabilir. Saymanlıktan semt pazarlarına görevli çekilebilir. Bunlar her gün ayrı ayrı yerde kurulan semt pazarlarını mesken tutarlar.

Burada, zabıtanın ve saymanlık görevlilerinin işi başından aşkın diyebilirsiniz. Buna da gerek olmayabilir. Her pazar esnafının günde kaç poşet kullandığı kayıt altına alınır. Diyelim ki bir pazarcı esnafı akşama kadar bin poşet kullandı. İşgaliye parası toplayan görevli pazar bitimi her pazar esnafından ayrıca poşet parasını tahsil eder. Pazarcı esnafı da müşteriden kullandığı kadar poşet parasını alır.

Böylece kullanımı kolay, taşımada kolaylık sağlayan her şey vergilendirilmiş olur. Bu da kutsallık demek. Devletin cebi de böylece para görmüş olacak.

Pazardan toplanacak poşet parasıyla bu işler dönmez diyebilirsiniz. Size katılmıyorum. Sabahtan akşama kullanılan poşeti görseniz, iştahınız kabarır.

Burada müşteriye şu kolaylığı da sağlamak lazım. Müşteri evinden pazar çantasıyla gelir. Aldığını pazar çantasına koyar. Hiç poşet kullanmadığı için ondan ayrıca poşet parası alınmaz. Böylece poşet tüketimi de azalacak. Pazara gelen elini kolunu sallayarak gelmeyecek. Pazar arabasıyla gelecek. Poşet tüketimi azalacağı için doğaya da bir katkı sağlanmış olacak.

Bu önerimi yani pazarlarda poşet parası işini yabana atmayın derim. Özellikle Sayın Şimşek bu önerime kulak versin.

Unutmadan söyleyeyim. Bir önerim daha olacak. Yine hazineye bir katkı. Şu arabasını kaldırıma koyan, iki tekerini kaldırıma çıkaran, yaya yolunu engelleyen, bir arabanın dışında yanına ikinci arabayı park edenlere de yanlış park cezası kesilsin. Bu da iyi bir gelir olur.

Haydi öneriye devam edeyim. İşgal ettiği yeri kirleten pazar esnafından da kirletme parası alınsın.

Gördüğünüz gibi vergi koyma, yeni vergiler bulma benim işim. Aklınızda bulunsun. Çünkü mahkeme kadıya mülk değil ya. Yarın Sayın Şimşek çeker giderse, biz ne yapacağız demeyesiniz.

Pazardan bir şey almadın mı demeyesiniz. Markette beğenmediğim üç ürünü pazardan aldım. Gerisi marketten alıp eve geçtim. Akşamında da biraz daha yürüyüş yaptım. Günün toplamı 3 saat 15 dakika yürüyüş, 21.742 adım, 13 km yapmışım. 878 kalori yakmışım.

25 Ocak 2026 Pazar

Suda Tasarruf Dönemim

Üç kişilik bir aileden ibaret 34 günlük su sarfiyatım 19 metreküp olup 835,50 TL ödeme yapınca, sudan nasıl tasarruf ederim diye düşünmeye başladım. Çünkü ikinci kademeye geçmişim. Üçncü kademeye doğru gidiyorum. 

Sudan tasarrufta tek hedefim birinci kademe kalmak. 

Bulaşık, banyo, WC, el yüz  ve çamaşırdan tasarruf aklıma geldi. İyi de hangisinden kısacaktım. 

Dedim, bunlardan bir kısma söz konusu olamaz.

Ama bulmalıydım bir yolunu. 

Pek değil, hiç kullanmadığım alafranga tuvaletin deposu gözümün önüme geldi. Çünkü düğmesine basınca epey bir su boşalıyor. Hemen 1,5 litrelik bir pet şişeyi doldurarak deponun uygun yerine yerleştirdim. Bu demektir ki benim alafranga WC'min deposu her dolduğunda 1,5 litre daha az dolacak. Bu demektir ki her düğmeye basınca 1,5 litre daha az su boşalacak. Günde üç defa bu depo boşalsa günde 4,5 litreden ayda nereden baksan, 135 litre su tasarrufu sağlayacağım. 

Bu kadar tasarruf yeterli olur mu? Olmaz elbet. İçme suyuna da el atmalıyım dedim. 

20 yıldır Konya'dayım. Bu kadar yıldır su kullanırım. Nedense doğru dürüst tatlı sudan faydalanmıyorum. İçme, çay demleme ve temizlik dahil hepsi şebeke suyundan. 

Bulduğum beş litrelik 3 tane pet şişeyi kaptığım gibi soluğu tatlı su çeşmesinde aldım. Bir haftadır bu üç pet şişe bittikçe doldurup geliyorum. Üşenme yok, bıkkınlık yok, taşıma suyla bu değirmen dönmez şeklinde serzenişte bulunmak yok. Kollarım koptu demek yok. Çünkü her şey tasarruf için. Buna da değerdi. 

Öyle içme suyuyla tasarruf olmaz demeyin. Her pet şişe beş litre olduğuna, her dolduruşumda üç pet şişe doldurduğuma göre bu demektir ki 15 litre tasarruf ediyorum. 

1000 litre, 1 ton olduğuna göre bir ayda 200 defa bu üç pet şişeye su doldurur gelirsem, bilin ki 1 ton sudan tasarruf etmiş olacağım. Kısaca her defasında üç pet şişeyi doldurmak için günde 6-7 defa su doldurup gelmem lazım. Bu da mümkün değil ama hedef bu. 

Görünen o ki üç pet şişe günde bir defa bile boşalmadığına göre ülkenin enflasyon hedefi tutmadığı gibi benim sudan tasarruf etmem de tutmayacak. Hedefim tutmasa da bundan pes etmek yok. Nasıl ki enflasyonu indirmek isteyenler hedefine ulaşamadığı halde bundan vazgeçmiyorlarsa ben de bu hedefimden vazgeçmeyeceğim. 

Bu hedefime ulaşmak için belki itibarımdan ödün vereceğim. Komşular, bu adam ne yapıyor böyle diyecek ama olsun. Tasarrufa değer. 

Yalnız şunu bilin ki tasarruf dedikleri gördüğünüz gibi o kadar kolay değilmiş. Hedefe ulaşmak da hiç kolay değilmiş. O yüzden hedef gerçekleşmeyince lütfen kimseye kızmayalım. Önemli olan niyet değil mi?

Hasılı bir ay sonra alafranga tuvaletin deposundan, ayrıca içmeye ve çay demlemeye kullanacağım sudan ibaret tedbirimin ne derece işe yarayacağını bir sonraki su faturam gelince anlayacağım.

Benim su sarfiyatımın düştüğünü, tatlı su sarfiyatının arttığını gören belediye, belli ki bizim Ramazan tasarrufta başladı diyecek. Belki de tatlı suyu paraya döndürecek. Varsın olsun. 

Bu arada sudan tasarrufu şimdilik bu kadar. Ama bu demek değildir ki sadece bununla yetineceğim. Nasıl suya ve sabuna dokunmam bunun üzerine kafa yormaya ve kara kara düşünmeye devam edeceğim. 

Tok, Açın Halinden Anlamaz

Adıyaman Kahta'da öğretmenlik yaparken ara ara takıldığım çay ocağında, tütün deposunda çalışan biriyle tanıştım. Yanlış hatırlamıyorsam, tütüne kota uygulandığı 2000 öncesi ya da 2001 ya da 2002 yılları. Tütüne kota uygulanınca haliyle depolara tütün konmamıştı. Bu depolarda görevli olanlar da boş tütün depolarını bekliyordu o zamanlar.

Tanıştığım kişi bu depolardan birini beklemekle görevli imiş. Ne iş yaptığımı sordu. Öğretmenim dedim. Ne kadar maaş aldığımı sordu. O zaman ne kadar aldığımı da hatırlamıyorum ne rakam telaffuz ettiğimi de. Yalnız beş yüz dediğimi hatırlıyorum. Normal şartlarda kimseye maaşını sormam. O bana sorunca, ondan cesaret alarak ben de siz kaç alıyorsunuz dedim. Yanlış hatırlamıyorsam, 1350 lira gibi bir rakam telaffuz etti. Ardından "Sizin maaşınız az. 700 lira olmalı" dedi.

Sonrasında ne konuştuk, ne kadar oturduk hatırlamıyorum. O günden bugüne aklımda kalan ise boş tütün deposunda bekçilik yapan birinin, öğretmenin maaşını kendi aldığı maaş seviyesine çıkarmamasıydı. Daha doğrusu, seviyesinde maaş almamızı denk görmedi. İşin Türkçesi öğretmen maaşını kendi aldığı maaşa bile yaklaştırmadı. En az yarı yarıya fark olmalıydı. Biz her halükarda ondan düşük maaş almalıydık. Elbette maaşı o belirlemiyor ama "En az bizim aldığımız kadar almalısınız" deseydi herhalde kıyamet kopmazdı. Hoş, maaşınız 700 ya da 1350 olmalı dese de yine değişen bir şey olmayacaktı. Ama en azından empati yapmış ve gönül almış olurdu.

Geçmişte başımdan geçen bu anekdot, vekillerin 19 bin lira olan en düşük emekli maaşını 20 bin liraya çıkarmak için Mecliste parmak kaldırmasını görünce aklıma geldi. Bir arkadaşın dediğine göre "600 vekil içinden; 1 Bakan, 4 belediye başkanı, 2 vefat, 1 mahkumiyet nedeniyle 8 vekillik boş. Mevcut 592 vekilden 499'u, oran olarak yüzde 84'ü çift maaş hem vekil hem emekli maaşı 451 bin lira alıyormuş. Sadece 93 vekil tek vekil maaşı 273 bin lira alıyormuş". Eğer bu bilgi doğru ise Meclisin kahir ekseriyeti emekli vekillerden oluşuyor. Kendilerinin cebine her ay emekli+vekil maaşı olarak 451 bin lira girerken bu vekillerimiz en düşük emekli maaşını 19 binden 20 bin olsun diye parmak kaldırmış oldu. Ben buna tok açın halinden anlamaz derim. Empatiyi zaten ara ki bulasın. Tamam, normal emeklinin gideriyle emekli vekil ve halen vekil olanın gideri bir olmaz. Fark olsun da bu kadar olmasın. Emekli fazla değil, namerde muhtaç olmayacak bir maaşa kavuşsun. Temennim bu yönde. Vekillerimiz bu orantısız uçuruma ses çıkarmadığına göre anlaşılan o ki vekillerimizin durumu, benim maaşımı yanına yaklaştırmayan tütün deposu bekçisinden farklı değil. Çünkü tütün görevlisi de aynı kafada, vekillerimiz de.

Normal emekli ile vekil emeklisi arasındaki maaş uçurumu elbette sadece bugünün sorunu değil. Bu sorunu biz bari düzeltelim, aradaki makası biraz daraltalım diyeceklerine, aradaki makasın daha da açılmasına ses çıkarmıyorlar.

Aradaki makasın kapanmasından geçtim. Bugünkü hem emekli vekil hem de halen vekil olanlardan, bugünkü emeklileri düşünme adına, bir ay boyunca sadece en düşük emekli maaşı harcamasıyla yetinmeleri. Eğer bir ay boyunca dişlerini sıkıp 20 bin lira ile geçinebilirlerse, bugünkü aldıkları maaş kendilerine helali hoş olsun.

24 Ocak 2026 Cumartesi

Emekli Maaşlarındaki Uçurum

2026 Ocak ayı itibariyle milletvekili maaşı 273 bin, emekli milletvekili 178 bin, hem emekli hem de milletvekili olanın maaşı ise 451 bin olmuş. En düşük emekli maaşının 20 bin olduğunu sağır sultan bile bildiği için söylemeye gerek yok sanırım. 

Baştan söyleyeyim. Ne vekilin ne başkasının ne de futbolcuların aldığı maaşta gözüm var. Bugüne kadar kimsenin aldığı maaşı mesele edinmedim. Merak edip de ne kadar alıyorsun diye de sormadım. Kendi maaşımı bilirim. Aldığım maaşa göre de ayağımı uzatırım. Açılıp saçılmam. Maaşım az, az zam verildi. Maaşım şu kadar olmalıydı da demem. Kendi maaşımı değerlendirirken asgari ücretliyi, asgari emekli maaşı alanları ve sosyal güvencesi olmayan kimseleri ve işsizleri düşünürüm. Aynı zamanda evi barkı olmayıp kirada oturanları düşünürüm. Allah onların yardımcısı olsun diye dua ederim. Kendimden düşük maaş alanlara bakarak halime şükrederim. İsterim ki benden düşük alanlar da en az benim kadar alsın. 

Bu vekil maaşlarını konu edinmene ne diyelim derseniz, inanın emekli ya da aktif vekil olanların maaşlarını da bilmiyordum. Ta ki sosyal medyada gezinirken önüme bu tablo düşünceye kadar. Tablonun en altındaki emekli maaşını görünce aradaki bu uçurumu yazı konusu edineyim istedim. 

Şu var ki emeklileri mesele ve dert edindiğim kadar çoğu emeklinin bunu mesele edindiğini de sanmıyorum. Gördüğüm kadarıyla ya hallerinden memnunlar ya ne olur ne olmaz, eldekinden de oluruz diye korkuyorlar ya da az diye dert yansak ne olacak. Nasılsa imam bildiğini okuyor diye seslerini çıkarmıyorlar. 

Bu tabloyu görünce vekil de ev geçindiriyor, asgari emekli maaşı alan da. Emekli vekil de ev geçindiriyor, diğer emekliler de dedim. 

Yanlış anlaşılmasın, herkes eşit maaş alsın, emekliler de çalışan kadar alsın, hele vekiller de biraz düşük alsın diye bir düşüncem yok. Elbette yapılan iş, statü, sorumluluk, yetki ve riske göre çalışanlar farklı farklı maaş alsın. Arada fark olsun ama bu kadar da uçurum olmasın. Aradaki uçurum, 273.000:20.000=13,65 kat. 

Biri çalışan biri emekli diyebilirsiniz. Emekli vekil ile en düşük emeklinin maaşını kıyaslayalım. 178.000:20.000=8,9 kat. 

Kurda desen ki biri emekli vekil, biri de normal emekli. Haydi arada pay et desen, inanın bu taksimatı kurt bile yapmaz. Bu, 1 kişiye 9 pul, 9 kişiye bir pul gibi bir şey. 

Tamam, seçilmiş vekilimiz aslan payını alsın ama asıl olanı da bu derece ezmesin. 

Haydi bu adaletsiz taksimattan geçtim. Vekilin masrafı ile vatandaşın harcaması aynı olmaz diyelim. Ölürken bile vekil ve vatandaş ayrımında yine uçurumlar var. Ne demek istediğimi örnekle açıklayayım. Biliyorsunuz, ölen çalışanın yakını için devlet cenaze ödeneği veriyor. Verilen ödeneklere bir bakalım:

Memurun eşi veya çocuğu vefat edince, memura 13.184 lira ödeme yapılıyor. Ölen memurun kendisi ise 26.369 lira ödeniyor. Kişi Bağkurlu veya SSK'li ise ödenen ücret 6.000 lira. Ölen milletvekili ise 158 bin lira ödeniyor. Gördüğünüz gibi öldüğümüz zaman bile eşit alamıyoruz. Halbuki hepimiz biliyoruz ki cenaze namazı kılınırken ölen vekil de olsa general de olsa er kişi diye niyet edilerek herkes eşitleniyor. Ama gelin görün ki devletin cenaze ödenekleri bile ölünce eşitlenmiyor. Memura ayrı, Bağ-Kurluya ayrı, vekile ayrı tarife uygulanıyor. 

Durumumuz bu. Güler misin, ağlar mısın? Başka da söze hacet yok. Zira sözün bittiği yerdeyiz. 

23 Ocak 2026 Cuma

Emekli Tablomuz

Emeklilerin aldığı emekli maaşına dair sosyal medyada dolaşımda olan iki veri önüme düştü. Ne derece doğru olduğundan emin olmamakla beraber fikir vermesi bakımından bu iki veriyi ele alacağım. 

Bu tabloda 2019-2026 yılları ve arasında en düşük maaşı alan kişilerin sayısı ve aldıkları maaş yer almakta. Maaş miktarı üzerinde durmayacağım. Çünkü yüksek enflasyon karşısında paramızın değeri sürekli düştüğü için maaş miktarının farklılığı çok bir anlam ifade etmiyor. Yalnız 2019 yılında en düşük emekli maaşı 1000 lira iken aradan 8 yıl geçince, en düşük emekli maaşının 20 bin lira olması, paramızın ne derece değer kaybettiğinin bir göstergesi. Bu demektir ki 2026'nın 20 bin lirası 2019'un 1000 lirası. Başka bir deyişle 2019'un 1000 lirası 2026'nın 20 bin lirası. Bu da paramızın 20 kat değer kaybettiği anlamına gelir. 

Esas üzerinde duracağım husus ise 2019 yılında en düşük emekli maaşı alan sayısı 1 milyon iken, her yıl artarak 2026 yılına gelindiğinde, en düşük emekli maaşı alanların sayısının 5 milyona dayanması. Bu demektir ki her yıl en düşük emekli maaşı alanlar kervanına yenileri eklenecek. Son kertede her emekli maaşı alanlar eşitlenecek. Gidişat gösteriyor ki herkes en düşük emekli maaşı alacak. 

Bu tabloda ise 2026 yılına gelindiğinde, en düşük emekli maaşı olan 20 bin lira alanların sayısı ve oranı verilmektedir. Buna göre emeklinin % 34'ü 20 bin, % 56'sı 21-25 bin, % 10'u ise 25 binin üzerinde maaş alıyor. Bu demektir ki emeklinin yüzde 90'ı 20-25 bin lira alıyor. Emeklinin yüzde 10'u ise diğer emeklilere göre daha iyi durumda. 

Yazılarımı takip edenler, emeklilerin bu durumunu dile getiren kaçıncı yazım olduğunu bilir. Halen emekli olmamama rağmen istedim ki onların derdine tercüman olayım, onlar adına empati yapayım. 

Emeklinin en düşük emekli maaşı alır noktaya doğru hızla ilerlemesinden geçtim. Maaş adaletsizliği en büyük sorun bu ülkede. Birileri 100 bin, 200 bin lira maaş alırken asgari ücretli çalışanın 28 bin, emeklinin de 20 bine mahkum olması, aradaki maaş uçurumunu göstermesi bakımından manidar. Bir vekilin, "2026 Ocak ayında maaşıma 27.500-28.500 lira zam gelirken emekliye 20 bin lira maaş reva mı" videosu da ne demek istediğimi anlatması bakımından bir örnek. 

Şu bir gerçek ki maaşına 27-28 bin zam gelen de ev geçindiriyor. Toplam aylığı 20 bin olan da ev geçindiriyor. Daha doğrusu ev geçindirmek zorunda. 

Bu sorun, en düşük alanlar düşük prim ödeyenler ve fazla çalışmayanlar demekle geçiştirilemez. Emeklilerin çoğu yine çalışmaya devam ediyor demekle de olmaz. Eldeki imkan bu. Emeklilerin sayısı çok demekle de olmaz. Emekli ister ikinci işte çalışsın, paraya para demesin, tarlasından ve bağından ekip diktiğini yesin, istersen bir eve kaç emekli maaşı girsin, milyonlarca emekliye reva görülen maaş hakkaniyete ve vicdana sığmaz. 

Bu gözle görülen sorun sadece günümüz sorunu değil. Geçmişten günümüze emekli yaşı ile oynamamızın acı bir tablosu. Emeklilerin bu durumuyla ilgili, sorun çözen radikal kararlar almadan çözülemez. Ve bu sorun giderek artacak. Bu iş açlık ve yoksulluk sınırının da ötesinde toplumsal bir patlamaya doğru gider endişesini taşıyorum. 

Yazımdan siyasi anlamlar çıkarılmasın. Hiç öyle bir niyetim yok. Şu suçlu, bu suçlu gibi bir düşüncem de yok. Geçen geçti artık. Önümüzde bir cenaze var. Bu cenazenin kaldırılması gerekir. Bunun için de bu meseleyi memleket meselesi olarak görmek gerek. İktidarıyla, muhalefetiyle bir araya gelip bu işin içinden nasıl çıkılır, emeklimize insanca yaşayacağı maaşı nasıl veririz, bir daha emekli yaşı ile nasıl oynanmaz üzerine kafa yormalarının zamanı geldi ve geçiyor bile. 

22 Ocak 2026 Perşembe

On Parmağında On Marifet Bir Profil

Fî tarihinde gündelik kullanmak için şarjlı bir süpürge almak istedim. Satıcı, “Ne yapacaksın şarjlıyı, kablolu al” dedi. Kablolusunu aldım. Kablolu derken kablosunu otomatik içeriye çeken türden değil. Ancak el marifetiyle katlanıyor.

Ne zaman aldığımı hatırlamıyorum. Yıllardır bozulmadan kullandık. Elimiz ayağımız oldu. Yaktığı elektrik sarfiyatını saymazsak sadece torbasına masraf yaptık.

Gel zaman git zaman bu emektar süpürgeyi kullanırken süpürgeden bir ses ve duman çıktı. Sigorta da attı. Motoru yanmış olmalı. Bunun için çok uğraştın hanım dedim.

Birkaç gün sonra kablosuna baktım. Kablonun dışı soyulmuş. Buradan şase yapıyor olmalı dedim. Soyulan kısmı elektrik bandıyla sarıp tekrar çalıştırdım. Çalışır gibi yaptı. Tekrar duman çıktı ve şartel attı. Kablonun görünmeyen kısmında bir sorun olmalı deyip süpürgeyi açmayı denedim. Birkaç vida çıkardım. Sonrasında vazgeçtim.

Beni bir düşüncedir aldı. İyi kötü işimizi görüyordu. Şimdi yerine yeni bir süpürge gerekti. Yeni nesil süpürgeler ise elli bin civarında idi.

Tanıdığım bir servis elemanına şu marka süpürgenin motoru nerelerde dedim. 1000-1250 civarında dedi. Yaptırmaya değer mi dedim. Bence değer dedi.

Hanım da üzülmüş bir görüntü verdi ama gelsin onu benim külahıma anlatsın. Çünkü fakirin bu emektar Fakir süpürgesi bozulacak ki yerine herkesin aldığı yeni nesil süpürge alınsın. Kablodan da kurtulacaktı. Her odayı süpürmek için priz priz dolaşmayacaktı. Yine de sordum. Sevindin değil mi bozulduğuna dedim. Sen öyle san dedi. Ser verip sır vermedi.

Okulda bir elektrik öğretmenine sordum. Motoru yanmış olmalı. İnternetten marka ve modelini girip fiyatlara bir bak. Sen getir bir bakalım. Yalnız benim şu güne kadar dersim yok. Adnan Hocam perşembe bir baksın dedi.

Adnan Hocamın kim olduğunu isimden çıkaramadım. Ne de olsa okulda yeni sayılırım.

Adnan Hocamın kim olduğunu öğrendiğim zaman mahcup oldum. Çünkü öğretmenler odasında kendi halinde sessiz sakin, beyefendi biri idi. Pek konuşmaz, konuşursa da kıvamında konuşan, oturduğu ve kalktığı yeri bilen biriydi. Konuşacağımız zaman ismiyle hitap gerekmezdi bizde. Hocam demek yeterliydi.

Perşembe günü süpürgeyi götürdüm. Derse geçtim. 1.dersin teneffüsünde hocam beni buldu. "Hocam, süpürgeyi getirdin mi" diye sordu. Getirdim arabada dedim. "Ben alt kattayım" dedi. Arabadan alıp hocama teslim ettim.

Ders bittikten sonra süpürgeye bakabildi mi, bakabildiyse neyi varmış diye uğradım. Masanın üzerine koyduğu süpürgenin vidalarını sıkıyordu. Hocam, neyi varmış, motoru yanmış mı dedim. "Motorunda sorun yok. Süpürge sağlam. Kablonun iç tarafında kısa devre yapmış. Kablonun dışı yanmış. Güzelce temizleyip bantladım. Kablosu da oynuyormuş. Onu da sabitledim. Süpürge çalışır vaziyette. Çalışması da şu şekil" deyip prize takıp makineyi çalıştırdı. Son bir iki vidasını da sıkıp teslim etti. Hocam, emeğine sağlık. Zahmet verdim. Beni büyük bir külfetten kurtardın. Değilse yeni süpürge için bir elli bin çıkacaktı benden dedim. Teşekkür edip ayrıldım.

Eve getirip süpürgeyi hanıma teslim ettim. Ne oldu diye sordu hanım. "Sana üzüleceğin bir haber vereyim. Süpürgenin motoru yanmamış. Kısa devre yapmış. Hocam yapıverdi. Süpürge çalışıyor dedim. Hanım da sevindi. Sağ olsun dedi ama hanımın sevinci olsa olsa buruk bir sevinç olur kanaatindeyim. Niyet okuma demeyin. Bu konuda ısrarlıyım.

Şu var ki hanım süpürgenin çalışmasından memnun. Ucu sıkıştığı için süpürgenin diğer kısımlarını takamıyorduk. Hocamız nasıl çıkardıysa şimdi kolayca diğer başlıkları da kullanıyoruz.

Görünen o ki benim süpürgeye bir usta eli değmesi gerekiyormuş. Bu demektir ki fakirin emektar Fakir süpürgesi, gittiği kadar işimizi görmeye devam edecek. Yenş nesil süpürge şimdilik başka bahara kaldı.

Burada bu elektrik hocama bir parantez daha açayım. Perşembe getiririm dediğimi unutmamış. Ben onu bulmadan o beni buldu. Ne diyeyim helal olsun. Demek ki verdiği sözü unutmayan ve takip eden biri aynı zamanda.

Sair gün not fişlerini çıkaracağım. Gel gör ki o kadar uğraşıp didindim. Ne mebbis şifresiyle ne de e devlet şifresiyle e mesem'e girebildim. Mebbis meb ajandasına gelen kodu girmemi istiyor. Girdiğim numaralar için "doğruluğu teyit edilemedi" uyarısı verdi. E devlet ise ikinci bir doğrulama istiyor ama şifre gelmiyordu.

Burada da imdadıma Adnan Hocam yetişti. Önce meb ajandayı yeniden yükletti. Sonra e devlet'ten mesaj gelecek şekilde yapılması gereken işlemi yaptı. Ardından gelen kodu girmek suretiyle nice sonra e mesem'e girebildim. Gördüğüm kadarıyla Adnan Hocam sadece elektrik ustası ve öğretmeni değil, aynı zamanda teknoloji konusunda da mahir. On parmağında on marifet diyelim buna. Eli de çalışıyor, üstelik eli pratik. Aynı zamanda beyin ve zekası da. En azından benim gibi değil. Sen nasılsın derseniz, safi çene desem mesele anlaşılır sanırım. Belli ki Hocamız kendimi insanlara faydalı olmaya adamış. Allah nazarlardan saklasın. Sağlık ve afiyet dilerim.

Burada şunu da söylemek isterim. E mesem’e girmek için o kadar uğraşınca, Trump iki saatte Venezuela Devlet Başkanını alıp ABD’ye getirtti. Benim halime bak. Bir e mesem’e giremiyorum. Bakanlık işi o kadar sıkı tutmuş olmalı ki e mesem’e girmek Venezuela Devlet Başkanını derdest etmekten daha zormuş dedim kendi kendime. Bu düşüncemin de kayda geçmesini istedim burada.

21 Ocak 2026 Çarşamba

Her Yerde Bir Meslek Mezunu Olmalı

Liseyi endüstri meslek lisesinde okumuş bir müdür yardımcım vardı. Okulun ne kadar kırık dökük, tamir işi olursa elinden geçerdi.

Kapı kolu değişecek hocamın işiydi. Beton atılacak, kalıp çakılacak hocamın işiydi. Zaman zaman bir ustaya ihtiyaç olduğunda, hocam, ne yapalım diye sorardı. Hiç sorma hocam, bu iş senin. Bana usta çağırtma derdim. Usta dediğin hadi deyince gelmezdi. Gelse de imkanları sınırlı olan okul için külfet olurdu.

Sağ olsun. Ben, öğretmen ve idareciyim. Bu iş benim işim değil, usta çağıralım demezdi. Özene bezene güzelce yapar, işimiz görülürdü. Haliyle dışarıdan servis, usta çağırmadan kendi içimizde ufak tefek işleri bu şekilde hocamın el becerisiyle hallederdik. Okuldan da para çıkmamış olurdu.

Şu var ki her meslek lisesi mezunu böyle değil. Okulun bir elektrik işi oldu. Binadan binaya uzanan elektrik kablosu gerdirilerek biraz yukarı kaldırılacak. Cesaret edemedi. "Hocam, bir elektrikçi çağırsanız iyi olur" dedi. Öyle ya her meslek lisesi mezunu her işimizi meccanen yapan hocamız gibi olamazdı. Hocamın kulakları çınlasın. 

Bu tür tamir ve tadilat işlerini yapmaya elleri yatkın bu tip meslek lisesi mezunları her okulda olması lazım. Gel gör ki meslek lisesi mezunu olup da öğretmenlik okumuş öğretmen bulmak bundan sonra çok zor. Çünkü 28 Şubat süreci ile birlikte meslek liseleri büyük darbe yedi. Sonrasında bu okullara ne kadar önem verilse de bu okullar eski kalitesinden uzak. Eskiden bu meslek liseleri diğer lise türleriyle yarışırdı. Bu okullardan mezun olanlar dört yıllık fakülteleri kazanıp okuyabiliyordu. Şimdi dört yıllık örgün eğitim yapan bir fakülteyi kazanan meslek lisesi mezunu öğrenci bulmak çok zor.

28 Şubat sürecinde katsayı uygulanan okul türü olarak İHL’ler ön plana çıksa da esas hedef diğer meslek liseleri idi. Çünkü bu süreci sonuçları itibariyle değerlendirdiğimiz zaman sanayinin ara eleman ihtiyacı sonraki yıllarda had safhaya ulaştı. Devlet bugün bu ihtiyacı karşılamak için eskinin çıraklık, şimdilerde mesleki eğim merkezlerinde okumayı tercih edenlere teşvik vermek zorunda kaldı. Bu da insanın önce sağlığını kaybedip sonra tedavi olmak için yüklü miktar para harcamasına benzer.

20 Ocak 2026 Salı

Toplumsal Tükenmişlik

Türkiye’nin Nabzı Aralık 2025’in yeni bölümü “Toplumsal Tükenmişlik ve Güven” başlığıyla Metropoll’ün Web sayfasında yayımlandı.

22 sayfadan oluşan araştırmanın hepsine değinme imkanım yok. Rakamlara boğmadan kısa kısa değinmek isterim.

Araştırma şirketi, bu araştırmanın ilk sayfasında, araştırma sonucunda “Ne bulduk?” başlığında aşağıdaki sonuçlara ulaşıldığını belirtiyor:

•Türkiye, 0–100 ölçeğinde yüksek tükenmişlik bandında; toplumun büyük bölümü ülke gündeminden bunalmış ve geleceğe dair kaygılı.

• Her iki kişiden biri son bir yılda psikolojik desteğe ihtiyaç duyduğunu söylüyor.

• Güven haritasında yakınlara güven orta-yüksek, kurumlara güven sınırlı, tanımadık kişilere güven ise çok düşük. Seçmenlerin yaklaşık yarısı “her yere güvensizler” kümesinde; daha küçük bir kesim “kuruma yaslananlar”, bir diğer kesim de “insanlara güvenen ama kurumlara mesafeli” profilde yer alıyor.

•Tükenmişlik yükseldikçe hem kurumlara güven hem de topluma aidiyet zayıflıyor; aidiyet en düşük ve göç isteği en yüksek gruplar, aynı zamanda en tükenmiş ve en güvensiz kesimler.

• Genç ve eğitimli segmentlerde, “fırsat olsa başka ülkede yaşamak isterim” cevabı ana akım hâle gelirken, 2026’ya dair kişisel beklentiler ülke beklentilerine göre daha olumlu; insanlar ülkenin geleceğine karamsar, kendi mikro hayatına ise daha temkinli iyimser bakıyor.

Dağılım incelendiğinde katılımcıların %30,4’ünün yüksek, %30,5’inin çok yüksek tükenmişlik grubunda yer aldığı görülüyor. Başka bir ifadeyle, toplumun yaklaşık %61’i günlük yaşamını belirgin bir duygusal yorgunluk, yoğun gündem baskısı ve geleceğe ilişkin kaygı eşliğinde sürdürüyor.

Verdiği siyasi partiye göre yüksek ve çok yüksek tükenmişlik yaşayanlara gelince, AK Parti ve MHP seçmeninin 1/3'i, İYİ Parti, CHP ve DEM'e oy verenlerin yüzde 40-50'si yüksek ve çok yüksek tükenmişlik yaşıyor.

Cinsiyete göre yüksek ve çok yüksek tükenmişlik kadınlarda, % 66 iken erkeklerde % 56'da kalıyor.

Yaş gruplarına göre yüksek ve çok yüksek tükenmişlik durumu şöyle:

18-34 yaş arasında yüzde 60,

35-54 arasında yüzde 59,

55 yaş üstünde bu oran yüzde 64,6 çıkmış.

Tek asgari ücretle geçinenlerde ise yüzde 70’e çıkıyor.

Çalışma biçimine göre en yüksek tükenmişlik öğrenci, işsiz, emekli ve ev kadınlarında.

Ülke gündeminin, toplumun yarısından fazlasını “fazla” ya da “çok fazla” bunaltmasının arkasında tek bir başlık yok; ama öne çıkan dört ana stres kaynağı var. İlk sırada suç ve şiddet haberleri (%29) alıyor. Onu siyaset (%21) ve ekonomi (%19) izliyor; bir diğer güçlü başlık ise “toplumsal/ahlaki çürüme” algısı (%18). Türkiye’de gündem yorgunluğu, öncelikle güvenlik, geçim ve değerler tartışması etrafında şekilleniyor.

Toplumsal aidiyet konusunda; toplumun geneline baktığımızda, her ne kadar önemli bir kesim kendisini hâlâ “bu toplumun bir parçası” olarak görse de yaklaşık her beş kişiden ikisi Türkiye’de kendini nadiren ya da hiç ait hissetmediğini söylüyor.

Daha fazla rakam ve istatistiklere boğmamak için araştırmadan yaptığım alıntı ve notları burada noktalıyorum. Merak edenler araştırmanın tamamına Metropoll’ün sayfasından ulaşabilir.

Sonuç olarak şunu söylemek isterim ki araştırma ne derece tüm Türkiye’yi yansıtır bilemem ama çıkan tablo korkunç. Çünkü bu derece yüksek ve çok fazla tükenmişlik, psikolojik desteğe ihtiyaç hissetme, güvensizlik ve ait hissetmeme durumu ve bıkkınlık hayra alamet değil. Yetkililerin, uzmanların ve sorumluların bu konular üzerine eğilmesinde fayda görüyorum.

Örnek Bir Üst Düzey Profili

Uzun yıllar bir kurumda daire başkanlığı yaptıktan sonra şimdilerde bir başka birimde müdürlük yapan bir tanıdığımın yanına uğradım.

Çaylarımızı yudumlarken sağdan soldan konu açıldı. Başladı anlatmaya:

“Bir banka ile promosyon anlaşması yaptık. Anlaşmanın ardından dört kişi birden ziyaretime geldiler. Her birinin elinde de poşetler vardı.

Görüşmenin ardından müsaade alıp çıktılar. Giderlerken koltukların arkasına konan poşetler dikkatimi çekti. Poşetlerinizi unuttunuz dedim. “Unutmadık. Bunları size hediye getirdik” dedi banka müdürü. İyi de ben bu kurumda yıllardır görev yapıyorum. Bugüne kadar bana böyle bir hediye getirmediniz. Neden şimdi diye sordum. “Efendim, promosyon anlaşması için bizi tercih ettiğinizden dolayı bu hediyeyi getirdik. Sadece size değil, diğer üst düzey yöneticilere de aynı tür hediye teslim ettik” demişler. Ne var bu poşetlerin içinde diye sordum. “Pierre Cardin takım elbise, gömlek, kravatı, kravat iğnesi, ayakkabı, kemer, cüzdan var”. Ben bu hediyeyi kabul edemem. Lütfen hediyelerinizi alır mısınız dedim. Moralleri bozuldu. Müdürleri, “Ne biçim birisiniz. Sizden önce aynı hediyelerden diğer birim amirlerine de götürdük. Aldıkları gibi bir tane daha kemer, cüzdan verebilir misiniz, diyenler oldu. Siz ise baştan hiçbirini kabul etmediniz” dedi. Ben böyleyim deyip hediyeleriyle birlikte uğurladım.

Hediyeyi kabul etmediğimi duyan üst düzey bir yönetici gelip beni tebrik etti”.

Tanıdığım konuşmasına devam etti. “Bir gün amirim, ... Bey, denetlemekle yükümlü olduğun kişiler senden şikayetçi. Onların çayını içmiyormuşsun. Onlardan alışveriş yapmıyormuşsun” dedi. Evet çaylarını da içmiyorum. Alavere de yapmıyorum dedim. Çünkü ben onlardan çay içsem, alışveriş yapsam, onların benden istekleri bitmez. Şu koyduğumuz kuralı çiğnerler. Biz de içtiğimiz çay ve yaptığımız alışverişin hatırına yasağı çiğnemeye göz yummak zorunda kalırız” dedim.

Sebep bu mudur bilmiyorum. Arkadaşın görev yeri ve görev unvanı değişti. Değişikliğin sebebini de sormadım. Büyük ihtimalle gelen şikayetler üzerine amiri böyle bir değişiklik yoluna gitti.

Yerine gelen ise üç yıl içinde evini, arabasını almış, yükünü tutmuş, başka bir göreve geçmiş.

Çocukluğundan beri tanıdığım bu arkadaş görgü ve nezaket nedir bilen, işine vakıf, işinin ehli, görevine bağlı, çok okuyan, unvanından dolayı hava atmayan; plan, program, tertip ve düzen denince akla gelen; güler yüzünü, ilgi ve alakasını eksik etmeyen, harama el uzatmayan, bulunduğu görevin imkanlarından faydalanma yoluna gitmeyen, gelen imkanları da elinin tersiyle iten biri. Yıllardır üst düzey çalışmasına rağmen belki bir iki evi vardır. Altında arabası bile yok. İşine gelip giderken toplu taşıma kullanır.

Makamların bozmadığı, makamından faydalanma yoluna gitmeyen, marka olan giyim ve kuşamı elinin tersiyle iten bu tip kişilerin sayısının artması dileğimle.

18 Ocak 2026 Pazar

Konya Merkeze Kar Niye Yağmıyor?

Konya'nın civar ilçelerine ve merkeze yakın kırsal yerlere kar yağsa da merkez bu kardan yararlanamıyor. Her kış bir önceki kışı aratır oldu. Eski yağan karlar yağmaz oldu.

Konya merkeze karın yağmamasını Meteoroloji Yüksek Mühendisi Sayın Namık Ceyhan, şu nedenlere bağlıyor:

*"Konya'nın kapalı havza oluşu,

*Kentteki yüksek binaların ısı etkisi,

*Sistemlerin geçiş güzergâhında yeterince soğuma olmaması, yeşil alan azlığı ve nem çekememesi",

Tespitlerinin ardından Sayın Ceyhan karın yağmasını şöyle açıklar: "Normal olarak atmosferdeki bulutlardan düşen yağışlar kar yağışı olarak inmeye başlar, aşağı seviyenin sıcaklığı ve coğrafik koşullarına göre yoğunlaşarak yağmura döner. Konya’nın üzerinden geçen sistem incelendiğinde, normal olarak kar da yağması lazımdı. Ancak yağan kar, şehrin yüksek binalarından çıkan gazların etkisiyle yoğunlaşarak yağmura dönüştü ve su olarak yere indi. Yağmur yağması için bulut, bulut için nem; nem için yeşil örtü gerekir. Konya’nın orman varlığı Türkiye ortalamasının yarısı kadar. Karadeniz neden çok yağış alıyor, açık değil mi?".

Şehrin ve merkezin yağış alması için şu önerilere yer verir:

*Uzun vade de de şehir planlarken yüksek mimari değil yatay mimariye ağırlık vermek.

*İmar planlarında meteorolojik faktörleri ciddiye alıp ona göre davranmak.

*Yeşil alanlarımızı çoğaltmak.

Sayın Ceyhan işinin uzmanı. Uzmanı varken bize iş düşmez. Uzmanın dediklerine de kulak vermek lazım. Şehir planlaması yapılırken iklim ve meteoroloji uzmanlarının görüşlerine başvurmak ve dikkate almak lazım.

Burada efendim, İstanbul'da da yüksek binalar ve doğal gaz var. Oralara yağıyor denebilir. İstanbul ile Konya'yı aynı kefeye koymak yanlış. Konya kapalı havza. İstanbul ise hem Balkanlara daha yakın hem yedi tepe üzerine kurulu hem de denizler vasıtasıyla hava sirkülasyonu sağlanıyor. Konya'nın hava sirkülasyonu Ankara tarafından gelir. Selçuklu tarafından girer. Daha doğrusu girerdi bir zamanlar. Selçuklu tarafına yapılan yüksek katlı binalar bu hava sirkülasyonunu engelliyor. Selçuklu ve Meram'a göre daha çukur olan Karatay'ı da yüksek katlı binalarla donattık. Haliyle Konya'nın sirkülasyonu Dokuzun Beli denilen mevkide kalıyor. Bu mevkii bilenler bilir. Burası Konya ikliminden farklıdır. Bu yönüyle yatay mimari Konya merkezin önceliği olmalı. Başka şehirler için belki yüksek kat olabilir ama bu kadar geniş bir şehri yüksek kata heba etmemek lazım. Yüksek kat yapılacaksa da hava sirkülasyonunu bozmayacak bir planlama sonucu bazı yerlere yapılmalı.

Şu durumda öncelikli olarak yapılması gereken, Konya’yı ağaçla bir uçtan diğer uca yeşillendirmektir. Çünkü Konya çölleşiyor. Yeşil yağışı çeker. Bunun için seferberlik gerek. Balta belediyeler olmak üzere ilgili kurumlar harekete geçmeli. Mevkie, toprağına uygun ağaçlar ekilmeli. Ekilen bu ağaçlar kendi kendini koruyacak seviyeye gelinceye kadar koruma altına alınmalı.

Emekli Kesenekleri Nerede?

Emekliler, "Şu kadar yıl çalıştım. Bu kadar prim ödedim. Benden şu kadar kesinti yapıldı. Bu kesintiler nerede? Bizden kesilen bu kesenekler değerlendirilmiş olsaydı, bugün bize bütçede para yok. Size fazla veremiyoruz diyemezlerdi" diyerek veryansın ediyor.  

Emekliler haklı mı? Haklı. Hem de yerden göğe kadar. Gerçekten, zamanında emeklilik için kesilen kesenek, kâr getiren fonlarda değerlendirilmiş olsaydı, her emekli kendi birikmişinden emekli parası almış olsaydı, ne devlet emeklileri yük görürdü ne de emekliler devlete yük olurdu. 

Hepimiz biliyoruz ki bu kesenekler değerlendirilmedi. Bu kesintiler devletin başka bir giderine harcandı. Devlet her emekliye sanki çalışan gibi bütçeden ayrı para ayırıyor. Bu yüzden zam verirken kılı kırk yarıyor. Olan da milyonlarca emekliye oluyor. 

Buraya kadar olup biteni bir tespit olarak yazdım. Her tespit bizi düşündürüyor, üzüyor. Başka da elimizden bir şey gelmiyor. 

Bir başka üzen daha var. Çözümü olmayan düşünme ve çaresizlik de insanı üzüyor. Her üzüntü insanı demarilize eder. Bu kadar üzüntü yeter, battı balık yan gider deyip işi biraz sulandıracağım. Bu sulandırmaya emekliler kızacak ama yapılacak bir şey yok. Zira izahı olmayan şeylerin mizahı olur. 

Sulandırma şöyle. Hani emekli her sene hakkını istiyor. Devlet de eldeki bütçe imkanları çerçevesinde ancak bu kadar verebilirim diyor. Emekli de nerede benden yapılan kesintiler diyor. Bu diyalog bana aşağıdaki çocuk şarkısını aklıma getirdi. Buyurun hatırlayalım. 

"Komşu komşu hu! 

Oğlun geldi mi?/Geldi. 

Ne getirdi?/İncik boncuk

Kime kime?/Sana bana. 

Daha kime?/Kara kediye

Kara kedi nerde?/Ağaca çıktı. 

Ağaç nerde?/Balta kesti. 

Balta nerde?/Suya düştü. 

Su nerde?/İnek içti. 

İnek nerde?/Dağa kaçtı. 

Dağ nerde?/Yandı bitti, kül oldu.

Teşbih ya da kıyas ne derece doğrudur bilmem. Alakası yok da diyebilirsiniz. Burada incik boncuğu, hepimizin ortak malı beytülmal yani hazineye benzetebiliriz. Kara kediyi de bütçedeki kara delik, bütçe açığı, faiz ödemesi vs. diyebiliriz.

Bu kara kedi denen kara delik öyle bir şey ki kapansın diye içine ne atarsan yutuyor. Yani milletin malı bütçedeki kara deliği kapamaya gidiyor. Keşke kapansa. Bu da mümkün değil. Çünkü dişinin kovuğunu bile doldurmuyor. 

Bu deliği kapatma uğruna; ağaç, balta, su, inek, dağ heba oluyor. Kısaca emeklinin emekli keseneklerini bir dağa benzetirsek, dağ yanıp kül oluyor.