Ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Haziran 2026 Çarşamba

TDK Bizimle Kafa mı Buluyor?

Türk Dil Kurumu. (TDK), Atatürk'ü talimatıyla Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla 1932'de kurulmuş bir kurumumuzdur. 1934’te yapılan kurultayda Cemiyetin adı, Türk Dili Araştırma Kurumu; 1936’daki kurultayda ise Türk Dil Kurumu olmuştur.

Kurum'un amacı, “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” olarak tespit edilmiştir. 

Bu amaca ulaşmak için de şu yol takip edilecektir: 

1. Toplanıp ilmî müzakerelerde bulunmak; 

2. Türk dilini kendi menşelerine, tekâmülüne ve ihtiyaçlarına göre tespit ve tedvin etmek; 

3. Türk dilini tetkike yarayacak vesaik ve malzemeyi elde etmek, eski kitaplardan ve memleketin her mıntıkasındaki halk dilinden derlemeler yapmak ve yaptırmak; 

4. Cemiyet mesaisinin semerelerini her türlü yollarda neşre çalışmak. (tdk.gov.tr)

Amacı, Türk dilinin güzelliklerini ve zenginliğini ortaya çıkarmak ve diğer diller arasında değere ulaştırmak olan 94 yıllık bir geçmişe sahip TDK'nin bu amacına ne derece ulaştığı tartışılır. 

Güzellik göreceli bir kavram olduğu için Türkçenin güzellikleri üzerine bir şey demeyeceğim. Türkçe sözlüğün kalınlığına bakılırsa dilimiz zengin olmaya zengin. Yalnız sözcüklere bakıldığı zaman çoğu kelimelerin dilimize Arapça, Farsça, Fransızca, İngilizce ve Rumcadan vs. geçtiği görülecektir. Eski kelimeleri yeni nesil, eskiler de yeni kelimeleri bilmiyor. TDK'nin sayfasından aldığım amaç ve amaca ulaşmak için takip edilecek maddelerde geçen çoğu kelimelerin anlamını yeni nesil bilmez. 

Amaca ulaşmak için sayılan maddelerden 3.maddede yer alan "memleketin her mıntıkasındaki halk dilinden derlemeler yapmak ve yaptırmak" kısmı önemli. Çünkü yöresel olarak halkın konuştuğu kelimeleri ortaya çıkarmak da TDK'nin izlediği yollardan. Fakat TDK'nin bu yolu çok kullandığını sanmıyorum. Hoş alsa da halkın telaffuz ettiği gibi almıyor TDK. Bu da söylenişi farklı, yazımı farklı bir durumu ortaya çıkarıyor. Mesela halkın hepsi eşkiya derken TDK bu kelimeyi eşkıya şeklinde kabul ediyor. Aynı şekilde dilimize Farsçadan geçen peştemal, halk arasında peştemal diye telaffuz edilirken TDK her ne hikmetse peştamal şeklinde kabul ediyor.

Eşkiya ve peştemal demenin ve bu şekilde yazmanın sakıncası var mı bilmiyorum. Şayet sakıncası yoksa herkes bu kelimeleri bu şekilde kullanırken TDK'nin eşkıya ve peştamal şeklindeki yazılışı dayatmasının bence bir anlamı yok. Halkın telaffuz ettiğini kabul etse bu ikilik son bulur. 

Bir diğer husus, tarihi geçmişe rağmen dilimiz kelime, kavram ve deyimleriyle, aynı zamanda yazım şekliyle tam oturmuş değil. Birleşik kelimeler de hakeza. Bu yüzden olsa gerek, TDK zaman zaman güncelleme yapıyor. Birkaç kelimenin yanlış kullanımının ortaya çıkmasıyla güncellemeyi anlarım. Ama sık güncelleme dilimizin tam oturmadığı ya da 94 yıllık Kurum'un işleyişinden kaynaklandığı düşünülebilir.

TDK'nin eski ve yeni şeklinde güncellediği yan taraftaki resim ne demek istediğimi daha iyi anlatır. Görüleceği üzere TDK birleşik kelimeleri kah birleştirmiş kah ayırmış. Sözcükteki noktayı kah kaldırmış kah koymuş. İnanın, yazı yazarken yazdığım ve sürekli kullandığım kelimeyi yazarken doğru mu yazdım diye TDK sözlüğüne bakmak zorunda kalıyorum. 

Güncellenen şu tabloya bakar mısınız? Kaç kişi Doğubeyazıt'ı Doğubayazıt diye telaffuz eder? Horon tepenlerin kaç tanesi horon vurmak dedi? Çiğ börek niye çi şekline döndürülür? Anlamını kaybetmediği halde yeşil zeytin, yeşil biber, yeşil soğan birleşik kelimeleri için bugüne kadar niçin hep bileşik yazımı kabul etti? Hele herkesin ünvan diye yazıp okuduğu kelimeyi yıllardır unvan da unvan diye niye diretti? Yine kayyum diye bildiğimiz kelimeyi hangi akla hizmet olarak kayyım şekline dönüştürdü? Hasıraltı şeklinde niçin birleşik yazımı tercih etti de şimdi hasır altı diye güncelledi? Çocuğun bile pileli dediğini yıllar yılı pilili dedi durdu? 

Bir de kısaltmalarda sorun görüyorum. TDK'ye göre kalın harf yok. Konuşma dilinde Te-de-ka derken iş yazıma gelince Te-de-ke olup çıkıyor. Bu kısaltmaların sonuna çekim eki getirerek yazdığımız zaman çoğu zaman yanlış yazıyoruz. Çünkü kalın okuyoruz, ince yazıyoruz. Mesela TDK'nın şeklinde yazım yanlış, TDK'nin şeklinde yazım ise doğru oluyor. Gel de çık bu işin içinden. 

Türkler PKK kısaltmasını söylerken pe-ka-ka şeklinde ifade ederken Kürtler ise pe-ke-ke söylüyor. Yıllardır Kürtlere biz pe-ka-ka derken siz niye pe-ke-ke dersiniz derdim. Meğer Kürtler Türk Dil Kurumu'nun belirlediği kriterlere uygun telaffuz ediyorlarmış. Ben de pekaka diyenler PKK'nin karşısında, pekeke diyenler ise yanında ya da sempatizanı diye düşünürdüm. Hoş PKK'ye karşı olan nice Kürt tanıdığım da pekeke diye telaffuz ediyor. Meğer Kürtler Türkçeyi bizden daha iyi biliyorlarmış demeden kendimi alamıyorum. 

Hasılı TDK'yi anlamak zor. TDK Bizimle oyun mu oynuyor yoksa dalga mı geçiyor diye düşünmeden edemiyorum. 

Not: Kimin görevi bilmem ama birçok kurum, kuruluş ve esnaf tabelasında yanlış yazımlar gözüme ilişiyor. Mesela çiğköfte şeklinde bitişik yazım çok. Aynı şekilde ayrı yazılması gereken hoş geldiniz de çoğu yerde bitişik yazılı.

Gördüğüm kadarıyla TDK'nin amaç ve görevleri fazla değil. Tabelalardaki yanlış yazıları düzelttirme görevini de eklemek lazım. Düzeltmeyene ceza yazma müeyyidesi uygulanabilir. Mesele edindiğine bak demeyin. Tabelalardaki yanlış yazımlar Türkçeyi katlediyor. Göre göre göz aşinalığı oluyor. 

16 Haziran 2026 Salı

Otopark Ücretiyle Sınavımız

Konya Gar'ın arkasında bir sitede oturuyorum. 

Sitenin ağaçları budanacak. Budama esnasında sokağın iki tarafında araç olmaması lazım. 

Bir gün öncesinde site sakinlerimize şu saatle bu saat arası sokağa araç park edilmemesi duyurusu yaptım. Karşı site yöneticisine ulaşarak site sakinlerinizin şu saat aralığında aracını sokağa park etmemesini hatırlattım. 

Budama için belirlenen saat yaklaşmasına rağmen budamayı engelleyecek şekilde bazı araçların kaldığını tespit ettim. Şu site, bu site derken birkaç siteye girip şu plakalı aracın bu site sakinine ait olup olmadığını sordum. Falanın diyenin ziline basıp tek tek çektirdim. 

Bazıları hemen çekeyim demedi. Yarım saat sonra çeksem olur mu dedi ve hiç istifini bozmadı. 

Güç bela ara, didin, zile bas, telefon etmek suretiyle sitenin baktığı iki sokağı boşalttım. Kala kala iki ağacın altında birbirine sıfır yanaşmış iki araç kaldı. Araçların sahibini bulamadım. Son çare olarak 112'yi arayarak araçların plaka numarasını kodlayarak verdim. Hemen arar çektiririz dedi görevli. Bekle gördüm çekmelerini. O gün çekilmediği gibi ertesi günü de çekilmedi aynı araçlar. Kısaca 112 bile vız geldi bizim insanımıza. 

Ağaç budayan binanın iç tarafına gelen dalları budadı. Arabaların üstüne gelen kısımları bıraktı. Yani iki ağacın budanması dengesiz oldu. Şurayı alsaydın dediğim zaman “Şu aracın üzerine bir dal düşse polis beni bulur, kendimi kurtaramam. Araca gelen ziyanı karşılayamam” dedi. 

Belli ki iki araç muhitte oturan kişilere ait değil. Var gör hızlı trenle Ankara'ya, Eskişehir'e ya da İstanbul'a günübirlik gidip gelenlere ait bu iki araç. İstasyonun önündeki ve arkasındaki otoparklar ücretli olunca trene para veriyorum. Bari otoparka para vermeyeyim deyip bizim dar sokağa aracını park edenler bunlar. 

İstasyonun Havzan tarafındaki ücretli otopark bomboş olmasına rağmen caddeye sağlı sollu park edilen araçlar trafiğin işlemesini de engelliyor. Bazı yerlerde araçlar birbirine yol vermek zorunda kalıyor. 

Tüm bu trafik keşmekeşliği otoparka ücret vermemek için. 

Nedense rahatımıza düşkün bir toplum olup çıktık. Eskisi gibi toplu taşıma kullanmıyoruz. Ev halkından biri de bizi istasyon, havaalanı ve otogara bırakmıyor. Nasılsa altımızda araba var. Kimseye yük olmam. Arabayı zula bir yere park eder, park ücreti de vermem diye düşünüyoruz. 

Bizim insanımızı anlamak zor. Altına sıfır km araç çekiyor. En modellisini alıyor. Bu arabaya dünyanın parasını saçıyor. İş park ücretine gelince bizim insanımızın aklına tasarruf daha doğrusu cimrilik geliyor. Öyle ya site önleri, caddeler, dar sokaklar ne güne duruyor. 

İşini çıkardığına bakıyor bizim insanımız. Park ücretinden kaçınıp aracını koyarken bu sitenin ağaçları mı kesilecek, bu siteye birileri mi taşınacak, acaba aracım muhiti ve meskûn mahalleri engeller mi demiyor. Koyup gidiyor aracını. İşine bakıyor. Sense sahibini bulmak için dokuz doğuruyorsun. 

Ücretli otoparkı anlarım da istasyon, otogar, hastane ve havaalanları gibi yerlerde otoparkın ücretli olmasını hiç anlamıyorum. Anlamaya da niyetim yok.

Etkili, yetkili ve de sorumlu kişilere düşen; istasyon, hastane, havaalanı ve otogar gibi yerlere ait otoparkları ücretsiz yapmaları. Ancak bu şekilde hastane, otogar, istasyon muhitlerinde oturan mahalle sakinleri rahata kavuşur. 

15 Haziran 2026 Pazartesi

Bir Depremzedenin Düşündürdükleri

14.06.2026 akşamı ATV'de yayımlanan Kim Milyoner Olmak İster programını izlerken Hataylı bir depremzede dikkatimi çekti.

Sağ elinde baston, topallayarak yürüyen yarışmacının sol kolu yoktu.

Sunucunun, kendini anlatmak ister misin sorusuna üç çocuklu annenin anlattıklarından aklımda kalanlara yer vermek istiyorum.  "Depremde iki çocuğuyla birlikte enkazın altında kalmışlar, üzerlerine dört kolon düşmüş, enkazın altında 9 saat kalmış, iki çocuğunu kaybetmiş, kendisi beyin kanaması ve kısmı felç getirmiş, hafıza kaybı yaşamış, omuriliği zarar görmüş, sol kolu kesilmiş.

Hastanede TV haberlerini izlerken babasının yanında depreme yakalanan diğer çocuğunun enkazdan beş gün sonra sağ kurtarıldığını izlemiş, bilinci yerine gelmiş her şeyi hatırlamaya başlamış. Bir telefon isteyerek tanıdıklarına çocuğunun kurtarıldığını haber vermiş.

Tanıdıklarının hiç umudu yokmuş sağ kalacaklarına. Mezarları bile kazılmış. 

Eşinden daha önce ayrılmış, iki çocuğunu kaybetmiş, üç çocuğuyla hayat mücadelesi veren anne, iki çocuğunu kaybetmenin ardından üçüncü çocuğunun yaşadığını öğrenince hayata yeniden tutunmuş. "Benim ayaklarım kızımın ayakları, kızımın kolları da benim kolum oldu" diyor anne. 

Yarışmada kendisine eşlik eden arkadaşıyla protez üzerine bir dernek kurmuşlar. "Epey iş başardık. Güzel şeylere imza attık" dedi arkadaşı da. 

Yarışmaya da protez takılması için geldiğini ifade etti. Sanırım kızına protez ayak takılmış, kendisine protez kol için maddi kaynak gerekiyor. 

Depremden sonra kendisini enkazdan kurtaran kişiyi aramış. Kurtarma ekibinin Konya ekibi olduğunu öğrenince tüm Konya ekibini arayarak kendisini kurtaran uzun saçlı kişiyi soruşturmuş. Sonunda bulmuş. Teşekkür etmiş. Aralarında hukuk oluşmuş. Kurtaran kişi de bundan memnun kalmış. Çünkü bugüne kadar böyle arayan olmamış.

Yarışmacı telefon jokeri olarak kendisini enkazdan çıkaranı seçti. O da doğru cevap vererek depremzede ye bir kez daha yardımcı oldu. 

Proteze ihtiyacı olan anne sunucunun da desteğiyle üç yüz bin lira ödül alarak ayrıldı. 

Kadın aldığı ödülle protez kol taktırabilir mi bilmiyorum. Ama iş bu aşamaya geldikten sonra yakın zamanda protez kola kavuşur. 

35-40 yaşlarında olduğunu sandığım, onca yaşanmış acı sahnelere rağmen yüzünden gülücükler eksik olmayan, konuşurken çevresine pozitif enerji veren, kızıyla birlikte hayata tutunarak yaşam mücadelesi veren bu depremzede annenin başından geçenler ve anlattıkları beni derinden etkiledi. Ki etkilenmemek mümkün değil. Daha anlatmadığı neler var, kim bilir. Bunu da en iyi çekenler bilir. 

Anne kız birbirinin eli ve ayağı olarak geri kalan ömürlerini geçirecekler. Annenin elindeki baston vücudundan bir parça olacak, topallayarak zoraki yürüyecek. Geri kalan ömürlerini bu şekilde tamamlayacaklar. Eğer buna da hayat denirse. 

Kadını dinlerken içimden geçirdiğim duygularımı da paylaşmak isterim. Depremde enkaz altında kalıp ölenler, yaralı kurtulanlar, engelli kalanlar, evi barkı yıkılanlar bizim eserimiz. Enkaz altında kalıp can verenler kurtuldu gitti. Esas acıyı depremden kaynaklı engelli kalanlar çekecek. Her gören ne oldu diye soracak. Her birine acısını anlatacak. Başkaları rahatça koşabilirken bunlar doğru dürüst koşup yürüyemeyecek. 

Doğrusu, depremde engelli kalanlar ölümü gösterip sıtmaya razı ettiğimiz kişilerdir. Bunlar ülkeye, devlete, etkili ve yetkili kişilere kızıp bağırsalar, isyan etseler, küs ve dargın olsalar yerden göğe kadar haklılar. Efendim, yıkılan evler falan deprem yönetmeliğine göre yapılanlar, eski binalar diyerek bir gerekçe üretmeyelim. Şu dönem, bu dönem değil meselesi değil. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti'nde devamlılık esastır. Müteahhidinden, denetleyen ev oturum iznini verene kadar hepimiz sorumluyuz. Ölenlerin ve yaralı kurtulanların canisi bizleriz. MÖ 1760 yıllarına ait olduğu tahmin edilen 282 maddeli Hammurabi Kanununun 279.maddesi şöyle: “Bir usta herhangi biri için bir bina inşa eder ve bu binayı uygun bir şekilde yapmazsa; inşa ettiği bina yıkılıp sahibini öldürürse, inşaatı yapan da öldürülür.”

199 Marmara depreminde yıkılan evlerden ve ölenlerden dolayı kaç kişi ceza aldı bilmiyorum. Bildiğim, Veli Göçer ceza aldı. O da yakın zamanda cezaevinde vefat etti. Yani büyük Marmara depreminin günah keçisi Veli Göçer oldu. 6 Şubat Kahramanmaraş depreminde kaç müteahhit kaç belediye görevlisi kaç mühendis ne kadar ceza aldı, bunu da bilmiyor kamuoyu. Herkesin bildiği, ölenin öldüğü yanına kâr kaldı. Engelli kalanlar da bunun cabası. Sorumlu seri katiller de oh be bir kez daha yırttık diyorlardır. İsterim ki yapanın yanına kâr kalmasın. Eden bulsun. İhmali olan, göz yuman bedelini canıyla ödesin. Ödesin ki ibreti alem olsun. Kimse de işini savsaklamasın. 

Şunu da söyleyeyim, Hammurabi Kanunlarını 279.maddesi bugün uygulansa deprem yönetmeliklerine falan gerek yok. 

11 Haziran 2026 Perşembe

Yaşasın Maşalar!

"Efendim, öyle bir şey yapmalıyım ki o işi yaparken yorulmayacağım. Yaptığım işten dolayı hiç üzerime sorumluluk almayacağım. Bu işte dahlim olduğunu kimse bilmeyecek. Sonuçları ağır olacak. İşler arap saçına dönecek. Birileri pirincin içindeki taşı ayıklayıp duracak. Kırk akıllı bu taşı çıkaramayacak. Onlar uğraşırken ben keyif çatacağım. Ne yapmalıyım?"

Çok kolay efendim. Sorduğunuz soruya bakın. Çok düşünmenize gerek yok. Bunun formülü şu: Buzağının ipini gevşetmen kâfi. İpten salınan buzağı gereğini yapar. Sonrası çorap söküğü gibi gelir. Hatta buzağının ipini gevşetmenden insanlar nem kapar, arkasında ben olduğum anlaşılır dersen, bunun da kolayı var. İpi sen gevşetme. Maşa varken elini kora sokma. Bunun için de maşa kullan. Millet maşayla uğraşır. Birbirini kırar geçirir. Sen de geri planda kıkır kıkır güler durursun ve keyif çatarsın. 

Hoş, bunları sen biliyorsun. Benim bu anlattığım tereciye ters satmak gibidir. Çünkü bu işin kurrasısın. Ne de çok tecrübelisin.

"Bilirim bilmeye. Hem de âlâsını bilirim. Yine de sormak istedim. Çünkü istişare önemli. İstişare edeyim ki kendi başıma buyruk hareket etmiş olmayayım. Sonra lafa, söze varıyor. 

Apartman Hayatımız

Bir zamanlar müstakil evlerde otururken günümüzde apartman ve siteler revaçta. Evi müstakil olanlar belli bölgelerde ve sayısı da fazla değil.

Apartman ve siteler dendiği zaman birden fazla kişinin altlı, üstlü ve karşılıklı oturduğu bir vakıa.

Çoğumuz köy ve kentte müstakil evde otururken zamanın ruhu olsa gerek, kendimizi apartman dairelerinde bulduk.

Taşındığımız sitede her şeyiyle oturmuş bir apartman ve toplu yaşama kültürü oluşmuşsa apartmana yeni taşınan o kültüre ayak uydurur. Ayak uydurmaya zorlanan bir şekilde taşınır. 

Eğer apartman ve sitede oturmuş bir kültür yoksa komşuluk hukuku da oluşmaz. Her gelen başına buyruk davranır, kendi yaşantısını siteye taşır. Bu başına buyruk yaşantı, hoşnutsuzluklara ve homurdanmalara sebebiyet verir. Kırılganlıklar ve küskünlükler eksik olmaz.

Bütün serzenişler site yönetimine gelir. Site yönetiminin bir şey söylemesi de pek bir şey ifade etmez. Çünkü kimse yaptığının başkasını rahatsız edip etmediğinde değil. Kendime çekidüzen vereyim demez. Kim dedi, kim söyledi peşine düşer. Mesele çözülmediği gibi hazırında kırgınlığı sebebiyet verir.

Site yönetimini oluşturmak da mesele. Doğru dürüst katılım olmaz. Yönetimde görev almaya kimse yaklaşmaz. Biri alsın hesabı yapılır. Ne de olsa angarya iş.

Herhangi bir istek ve şikayet için gelene, kardeş, bu derdini genel kurula gelip orada dile getirseydin olmaz mı desen; “Şu var, ben ona kırgınım gelmem. Ben hiç toplantıya katılmam. Hiçbir talebimiz kabul edilmiyor. Niye katılayım? Benim bulduğuma yaptırılmadı. Hep kendi tanıdıklarına yaptırıyorlar” cevabını almak mümkün.

Hele genel kurula katılmayıp sonrasında “Ne karar aldınız” diye sorulması da eksik olmaz. 

Anlamadığım site toplantısına katılmayacaksak, katılıp görüş söylemeyeceksek niye sitede yaşarız? Sonra benim görüşüm kabul edilmiyor ne demek? Ne belli görüşünün isabetli olduğu? İlla benim dediğim olacak demek kendine Müslüman olmaktan başka bir şey değil.

Halbuki görüşümüz kabul edilse de edilmese de site ve apartman toplantılarına katılmak gerek. Çünkü ülke yönetimi site toplantısına katılımla başlar. Katılmayıp sonra serzenişte bulunmaya kimsenin hakkı yoktur. 

9 Haziran 2026 Salı

Kapatılarak İhya Olanlar, Kapatılmayarak Beter Olanlar

Bu ülkede kapatılarak ihya olanlar var. Bir de kapatılmayarak beter olanlar var. 

Ne demek istediğim anlaşılsın diye bazı örnekler vereceğim. Vereceğim örneklerden hareketle bu yazının siyasi içerikli bir yazı olduğu anlaşılmasın. Amacım sadece tespitte bulunmak. 

MNP, MSP, RP, FP ve SP, Necmettin Erbakan önderliğinde Milli Görüş çizgisinde kurulmuş partiler. Bu çizgide kurulan her parti Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılınca diğeri kuruldu. 1970'lerden bu yana kapatılıp başka isimle tekrar açılan bu çizgi yok olmadığı gibi büyüdü. Bir zamanlar barajı aşamayan bu parti 90'lı yıllarda RP adıyla belediyelerde iktidar oldu. Birinci parti oldu. Koalisyon hükümetini kurdu. 

RP kapatıldıktan sonra yerine kurulan FP'nin de ömrü uzun sürmedi. Bu parti de kapatıldı. Parti SP ve AK Parti olarak ikiye bölündü. SP küçük bir parti olarak kalırken kendisinden ayrılan AK Parti 20 yılı aşkın tek başına iktidar oldu.

Verdiğim örneklerden anlaşılacağı gibi bu parti kapatılarak siyaset sahnesinden silineceği yerde daha da büyüdü. Bugün Milli Görüş çizgisi SP, YRP ve AK Parti ile devam etmektedir. Bu çizgi AK Parti ile zirveye ulaştı. Kazandığı seçimlerin haddi hesabı yok. Peşi sıra ve tek başına kurduğu hükümetlerle bu ülkede tek söz sahibi. 

Doğu ve Güneydoğu seçmeninin oy verdiği, Kürt partisi diye bilinen DEP, HADEP, DEHAP, DEM gibi isimlerle kurulan partiler de kapatıldı. Yerine yenisi açıldı. Bir zamanlar başka parti çatısı altında seçime giren bu parti nicedir Türkiye'nin üçüncü partisi.

Sürekli kapatılmasına rağmen Kürt partileri de yok olmadı. Aksine büyüdü. 

Verdiğim örneklerden anlaşılacağı üzere sakıncalı bulunup kapatılan Milli Görüş ve Kürt çizgisi siyaset sahnesinde yok olmadığı gibi ihya olmuştur. 

Kapatılmayarak ihya olanlar olduğu gibi kapatılmayarak budanan ve can çekişenler de eksik değil. Mesela meslek liseleri. 

Bir zamanlar meslek liseleri gözde idi. Başarılı öğrenciler de bu okulları tercih eder, okur, mezun olur, ilaveten üniversitelerin gözde bölümlerini okuyan öğrencileri olurdu. Talep de olduğu için bu okul türlerinin mevcutları da kalabalık idi.

Bu okullara talep ve bu okulların başarısı 28 Şubat süreciyle bıçak gibi kesildi. Çünkü üniversiteye girişte meslek liselerine katsayı uygulaması kondu.

Katsayıyla birlikte bu okullar öğrenci yönünden adeta sinek avlar oldu. Kontenjanlarını dolduramadı. Başarılı öğrenciler bu okulları boşalttı. Katsayı uygulamasıyla birlikte birçok meslek lisesi mezunu mağdur oldu. Bu okullar eski başarılarını mumla arar oldu. 

Sonraları "Meslek liseleri memleket meselesi" denerek eski başarılı ve görkemli günlerini yakalasın diye öğrenciler meslek liselerine teşvik edildi. MEB bu okullara daha bir önem verdi ve özen gösterdi. Katsayı kalktı kalkmasına, o kadar teşvik ve yönlendirmeye rağmen bu okullar bir daha belini doğrultamadı. Pek az istisna dışında bu okullar eski başarısını tekrarlayamadı. Ölümü gösterip sıtmaya razı edildi. Kapatmaktan beter edildi. Bu okullar zamanında kapatılıp sonra yeniden açılsaydı belki eski başarısını tekrarlayabilirdi. 

Son günlerin güncel konusu CHP de kapatılmaktan beter edilenlerden. Şu anki görüntüsüyle adı konmamış bir bölünme ve ikilik söz konusu. Şu anda taraflar birbirini kıyasıya eleştiriyor. Aynı partinin mensupları olmasına rağmen birbirlerine düşman gibiler. Kaynayan kazan bugünden yarına söneceğe benzemiyor. Sular durulmayacak görünüyor. Büyük ihtimalle bu parti bölünmeye gider. Bölündükten sonra da aralarında çekişme eksik olmayacak. Bölünecek parti ileride tıpkı AK Parti gibi ihya olur mu, bunu da zaman gösterecek. Şu var ki şu anki görüntüsüyle iflah olacağa benzemiyor. Belki de bu partinin mensupları "Biz de diğer partiler gibi kapatılsaydık belki daha iyi olurdu" diye diyecektir. 

5 Haziran 2026 Cuma

Tarihi Çay Ocakları Pazarı

Konya’da tarihi çay pazarı adı altında bir yer olduğunu söylesem, doğma büyüme Konyalıyım. Bu isimde bir yer yok diyebilirsiniz. Doğrudur. Resmiyette böyle bir yer yok. Ama fiiliyatta böyle bir yer var.

İşin aslına bakılırsa Tarihi Buğday Pazarı diye bir yer var. Resmi adı Tarihi Buğday Pazarı olan bu yerde buğday ya da tahılı andıracak bir şey yok. Sadece ve çok sayıda çay ocağı var. Hem de istemediğin kadar. Bildiğim kadarıyla elan 7 tane.

Bu çarşıda ne kadar esnaf var da bu kadar çok çay ocağı var? Onları kurtarıyor mu? Var gör sinek avlıyordur diyebilirsiniz. Bu çay ocakları esnafa yönelik açılmış çay ocakları değil. İkincisi hepsinin sabahtan akşama bol müşterisi var. Müşteriler boş yer bulup oturmak için çaba gösteriyor.

Müşteri bolluğundan mudur bilmem. Halihazırda bu pazarın doğu iç kısmında iki, güney batısında ise beş tane çay ocağı var. Bu cephede iki üç dükkan kaldı çay ocağına dönüşmeyen. Hepsi dip dibe ve yan yana.

Öyle zannediyorum, bu çarşının iç tarafında en büyük ciroyu bu çay ocakları yapıyor. Çay ocaklarındaki müşteri yoğunluğunu ve nakit akışını gören çareyi çay ocağı açmada buluyor. Yan yana dört çay ocağının bulunduğu güney batı cephesinde, arada kalan bir emlakçı da emlakçılığı bırakınca yerine yine bir çay ocağı açılmış.

Çay ocaklarının ayrı ayrı kişiler tarafından işletildiği masa ve sandalyelerden ayırt edilebiliyor. Bu cephede farklı iş yapan bir berber bir bakkal bir de antikacı dükkanı kalmış. Bunlar da bir gün kapatırsa bilin ki boşaltılan bu dükkanlar da çay ocağına dönüşür.

Hasılı, Tarihi Buğday Pazarı olmuş tarihi çay ocakları pazarı. Başka ön plana çıkan yönü de var. Bu çarşıdaki çay ocaklarının çoğunda 33’lük tespihler sergileniyor. Çoğu, masaların üzerine tespihlerini teşhir ediyor, müşteri bekliyor. Tespihlerin özel müşterisi var. Ucuz da değil, cep yakan türden kaliteli tespihler. Bu yönüyle bu çarşıya, tarihi tespih pazarı dense de yanlış olmaz.

Sadede gelirsem, bin bir emek ve masraf edilerek yeniden yapılan bu çarşının dış cephelerindeki dükkanlar müşteri yönünden biraz hareketli. İç kısmı ise sadece çay ocağı müşterilerine hizmet eder görünümünde. Farklı iş yapanlar sanki sinek avlıyor gibi.

Kimsenin kazandığında değilim. Hepsine bol kazançlar dilerim. Kazanamayan esnafın da kazanmasını isterim. Şu var ki çarşının iç tarafına kolay kolay müşteri gelmez. Çünkü çarşının müşteriyi bu çarşıya çekecek, aradığını burada bulacağı bir özelliği yok. Bir de iç cephe boydan boya, yan yana ve karşı karşıya çay ocaklarına ait sandalye ve masayla kaplı. Aile niye gelsin böyle bir yere alışveriş için.

Keşke bu çarşı, sadece çay ocakları ve tespih satışı yapılan yerden ziyade farklı alanlarda satış yapan, müşteri çeken bir çarşı olsaydı daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Bunun için de bir planlama gerekirdi. İyi de bu planlamayı kim yapacak? Planlama vatandaşa bırakılırsa onların da en iyi yaptığı çay ocağı açmak oluyor. Ne de olsa adımız Hıdır, elimizden gelen budur. Öyle ya sabahtan akşama boş ve avare insanları dindirecek yerler lazım bize. Çay ocakları da olmasa maazallah ne yaparız?

4 Haziran 2026 Perşembe

Mücadelede En Ucuz Yol

Bir zamanların güçlü, kuvvetli, kudretli ve sözü geçer kişileri, kendilerine verilen ve yüklenen misyonu yerine getirmek suretiyle, bir kesimi mağdur eden eylem ve icraatlara imza attılar. Adeta birilerinin tetikçisi oldular. Ki bizzat tetikçilik yaptılar.

Görevleri bittikten sonra adı sanı duyulmaz, unutulmuş ve bir kenara konmuş bu kişiler her fani gibi ölünce, icraatları esnasında seslerini çıkarmayan veya çıkaramayan, kısaca dirileriyle uğraşmayan bazıları, ölümlerinin ardından içlerindeki kinleri boşaltıveriyorlar, beddua ediyorlar, ardından bir güzel döşüyorlar.

Siz bu durumu nasıl görürsünüz bilmiyorum ama bana garip geliyor. Zira lanet okunan bu kişiler artık cevap veremezler. Kendilerini savunamazlar. Herkes gibi yaptıklarından dolayı gittikleri yerde hesaplarını vereceklerdir.

Dirisiyle mücadele edemeyip ölüsünün ardından ileri geri konuşmayı biraz değil, çok ucuz ve basit bir yol olarak görüyorum. Halbuki yakışanı, dirisiyle mücadele etmektir. Dirisiyle mücadele etmeyenin ölümün ardından söz söylemeye hakkı yoktur.

Çünkü,

Ölenin ardından sıcağı sıcağına ileri geri konuşmak ne dini ne ahlaki ne de dinidir.

Kendisini savunmaktan aciz olanlara veryansın etmek, belden aşağı vurmak acziyetin bir göstergesidir.

Ucuz mücahitliktir.

Korkaklığın daniskasıdır.

İçinde biriktirdiği kini boşaltmaktan ibarettir.

 Ego tatmininden başka bir şey değildir.

İnsan ne kadar kutsal ise de ceset daha da kutsaldır. Çünkü ne eli kalkar ne öte gider ne beri gelir ne de konuşur. Eli kalkmayan aman dileyen gibidir. Aman dileyene bizim kültürümüzde el kalkmaz.

Ölen kimse hakkında hiç konuşulmayacak mı? Konuşulur, yazılır, çizilir.

Vefatın sıcaklığı gider. Sevenleri son görevini yapar. Biz de sessizliğe bürünürüz.

Vefatın ardından yaptıkları, yapmadıkları üzerine yazar, çizeriz. Yanlış yaptı, zulmetti. Hesabı Allah’a kaldı. Allah en güzel şekilde yargılayıp hükmünü verecek deriz. Buna da kimsenin diyeceği olmaz.

İlgilisine şunu da söyleyeyim. Ebu Cehil kadar İslam’a, Müslümanlara ve peygambere düşman olan yoktur. Bir zaman sonra Ebu Cehil’in oğlu İkrime Müslüman olunca Hz Muhammed’in, oğlu İkrime üzülür düşüncesiyle Ebu Cehil’in arkasından ileri geri konuşulmasını yasakladığını çok iyi biliyoruz.

Susma Nimeti

Mehmet Cömert tarafından çevirisi yapılmış, müstefit olalım diye WhatsApp aracılığıyla tarafıma gönderilen dil ve susma içerikli metni istifadenize sunuyorum. Parantez içindeki ilaveler bana ait. 

Dil zehirli bir yılandır, onu sağlam bağla. (Diline hakim olan kurtuluştadır. Çünkü insanın başına gelen dilindendir.)

Başarı anındaki susman güven (ve tevazu) belirtisidir.

Kızgınlık anında susman güç, (sabır ve soğukkanlılık) belirtisidir. 

Sana kötülük yapıldığında susman hikmettir. (Çünkü zaman her şeyin ilacıdır.) 

Kışkırtma esnasında (dolduruşa gelmeyerek) susman zaferdir. 

Senle alay edildiği an susman büyüklüktür. (En azından alay edenin seviyesine düşmeyerek ve onu muhatap almayarak en güzel cevabı vermiş olursun. Çünkü susmak en güzel cevaptır.)

İhtiyaç duyduğun an susman izzeti nefistir.

Üzüntü anında susman sabır ve tevekküldür. 

İnsanlar sana öğüt verdiğinde susman (ve dinlemen) edeptir.

İkna olmadığın an susman saygıdır, hürmettir. (Gereksiz tartışmaya girmemektir.)

Konuşman, susmandan daha hayırlı olmayacaksa konuşma. (Hayırlı olanı seçmek en iyi yoldur.)

Sakın susan kişinin cahil veya gafil olduğunu sanma! ("Biliyorsan konuş alim sansınlar, bilmiyorsan sus da adam sansınlar" sözü de aklının bir köşesinde bulunsun.)

Yer suskundur ama içinde yanardağlar vardır. (Susmak korkaklık değildir. Belki de içinde ne cevherler barındırır. ) 

Susarak zafer elde etmen, cevap vererek başarılı olmandan daha hayırlıdır. (Üstelik çeneni de yormamış olursun.)

Suskunluğunu anlamayanın sözünü de asla anlamayacağını unutma. (Çünkü hal dilinden anlamayan kâli hiç anlamaz.)

(Söz gümüş ise sükut altındır. Sen altın biriktirmeye bak.)

(El de senin dil de, bel de. Bu durumda "Eline, diline, beline sahip ol") . 

Yaşasın, Rakipsiz Hayat!

Kayserililerin ticaretten çok iyi anladıkları konuşulur, hatta analarını boyayıp cilalayıp babalarına tekrar sattıkları bile söylenir.

Yine Kayserililer için ne derece doğru bilmem. Aynı işi yapan bir tüccarın işleri rast gitmez, batmaya doğru giderse rakipsiz olmaz deyip batan esnafı kurtardıkları ifade edilir.

Kayserililer için böyle anlatılsa da işin fiiliyatı nasıldır bilmem. Bildiğim, toplumun ticareti, siyaseti ya da hangi sektör olursa olsun rekabet anlayışı içler acısı. Buna dair biraz kafa yoralım.

Rekabeti o işi yapanlar pek istemese de aslında rekabet bu hayatın olmazsa olmazıdır. Rekabet olacak ki yarış olsun, insanlar en iyisini yapmak için çabalasın. Rakibi yok etmemeye dayalı, eşit şartlarda yapılan yarış bir fazilet ve erdem yarışıdır. Herkes bu yarışta rızkını ve ekmeğini yemeye çalışır. Rekabette alternatif olma durumu söz konusu. Olması gereken, usulüne uygun rekabet bir ülkenin ve toplumun gelişmesi, piyasanın oturması, tüketicinin yararlanması yönünden elzemdir. Aksi, rekabetsiz bir ortam olur ki rakipsiz kalanın istediği şekilde at oynatması demektir. Bu da tekelcilik demektir ki bu alanda tekel olanın dışında kimse bu tekelden yararlanamaz. Aynı zamanda tekel olan da nasılsa rakipsizim diyerek kendisini geliştirmez. Bu da ülkeye ve ülkenin gelişimine asla yarar getirmediği gibi zarardan başka bir şey vermez. O yüzden rekabet ortamı önemlidir. Rekabet bu ülkede bir kültür haline gelmesi gerekir.

Yalnız rekabet ortamı bu dediğim gibi değil. Kim hangi alanda iş yaparsa yapsın ister ki karşısında rakip olmasın. Rakip olacaksa da kendisiyle rekabet edemeyecek düşük profilli rakip olsun.

İnsanlık tarihinde ilk rekabet Hz Adem ile İblis arasında cereyan eder. Bu üstünlük savaşında İblis ve onun soyu şeytan, Hz Adem ve onun soyu insanı rakip görmüş. Daha doğrusu düşman bellemiş. Alt etmek için hep belden aşağı mücadeleye girişmiştir. Şeytanın mücadelesi insanın ne olması ne de onması üzerine kurulu. Sadece ben ben diyor. Kıyamete kadar devam edecek bu düşmanlık.

Bu durum yani rekabet durumu Hz Adem ile İblis mücadelesinden ibaret değil.

Hangi alanda olursa olsun kimse karşısında kendisiyle yarışacak bir aday istemez. Ya hiç rakip olmamalı ya da kendisini asla geçemeyecek kendisinden daha düşük profilli bir rakip olsun ister.

Başka ülkeler nasıl bilmem ana bu ülkede herkesin istediği rekabetsiz ve rakipsiz bir ortam. Bu sektörde var olmamızın yolu, karşımıza çıkan ve çıkması muhtemel rakipleri yok etmekten geçiyor. Siyasetimiz de böyle, ticaretimiz vs. de böyle.

Örnek verirsek,

İlçe-il arasında toplu taşıma işi yapan bir kooperatifin karşısına, kooperatife bağlı olmayan bir rakip girsin, güçlü olan yeni gireni boğmak için fiyatları düşürür. Zararına yolcu taşır. İster ki zarar ede ede rakip batıp gitsin. Aynı durum geçmişte aynı ilde yolcu taşımacılığı yapan firmalar arasında da olurdu. Bu rekabet biri batıncaya kadar devam eder. Rakip batar batmaz astronomik ücretler belirlenir. Çünkü artık meydan kendilerine kalmıştır.

Aynı durum oda seçimlerinde de eksik olmaz. Genelde aynı başkanı onaylama seçimi yapılır. Kazara karşısına rakip çıkarsa düşman bellenir. Eğer rakibin kazanma durumu yoksa centilmenlik elden bırakılmaz. Rakip güçlü ve dişli ise alt etmek için her yol mubah görülür.

Aynı durum birbirine yakın bakkal ve marketlerde de olur.

Siyasette de durum bundan farklı değil. Bir siyasi partinin başında bulunan genel başkan kolay kolay değiştirilemez.

Ülke yönetim anlayışımız da bundan farklı değil. Hiçbir parti, iktidar alternatifi olacak güçlü bir parti istemez.

Örnekleri çoğaltabilirim. Ama fazlasına gerek yok.

Ne zaman ki Kayserilere mal edilen rakibin yaşaması anlayışı her alanda bir düstur olarak benimsenmedikçe kimse bu ülkeden bir gelişme beklemesin.

3 Haziran 2026 Çarşamba

Mutlak Butlanın Kapsamı

Hazır mutlak butlan kararı çıkmış, geciken adalet adalet olmasa da 2 yıl 6 ay sonra adalet tecelli etmiş, eski başkan ve ekibine parti yeniden teslim edilmiş, önceki kurultaylar yok hükmünde sayılmış, dönemin delegelerinin banka hesapları incelemeye alınmış...

Türkiye böyle böyle arınmaya giderken bu kadar yeter deyip bırakmamak lazım. Bu kararın ucu kime dokunursa devam etmeli. Mutlak butlan yarım bırakılmamalı. 

Başka ne yapılabilir? 

Bunun için çok düşünmeye gerek yok. Mesela 2024 mahalli idareler seçimine katılan belde, ilçe, il ve büyükşehir adayları, yok hükmünde olan kurultay parti meclisi tarafından aday gösterildi. 

Bu parti seçimde birinci parti çıktığına göre çoğu il ve büyükşehirleri bu partinin adayları kazandı. Çoğunda inceleme, soruşturma, operasyon yapılsa da bazıları görevden el çektirilse de bazıları hala görev yapıyor. Çoğu belediyede yine bu yok hükmünde olan yönetimin aday gösterdiği belediye meclis üyeleri hala görev yapıyor. 

Ne demek istiyorum? 

Mutlak butlan belediyeleri de kapsaması lazım. Nasıl ki mutlak butlan ile 2023 kurultayı yok ve yapılmamış sayıldıysa kazananlar el çektirildiyse kurultayda kaybeden tarafa genel başkanlık geri verildiyse el çektirilen parti yönetiminin 2 yıl 6 ay boyunca aldığı kararların, inisiyatiflerin, gösterdiği adayların hepsi yok hükmünde olmalı. Kongre yapılmamış sayıldığını göre 2023 seçimleri de yok kabul edilmeli. O belediyelerin eski başkanlarına başkanlıkları yeniden verilmeli. 

Daha neler? Seçim yok kabul edilir mi derseniz? En azından bu partinin adayları seçime girmemiş kabul edilmeli. Şayet seçimi kaybetmişlerse sorun yok. Eğer başkanlığı kazanmışlarsa bu başkan ve belediye meclisi üyelerinin mazbatası iptal edilerek en çok oy alan ikinci adaya başkanlık ve üyelik mazbatası verilmeli. 

Bu mutlak butlan kararından sonra yarın o seçimi ikinci bitirerek başkanlığı kaybeden, asliye hukuk mahkemesine müracaat etse "benim hakkım yendi. Rakibimin adaylığı ilgisizler ve yetkisizler tarafından belirlendi. Bunları aday gösterenlerin kazandığı kurultay yok hükmünde olduğuna göre rakibim belediye başkanının başkanlığı da yok hükmünde olmalı. Başkanlık bana verilmeli. O günden bugüne hesabıma yatırılmayan maaş ve özlük haklarını yasal faiziyle birlikte şu ibanıma yatırılması şeklinde dava açsa bu davayı banko kazanır. Ki haklı olur bence. 

Devlet zarara uğrar denirse, belediye başkanlığı yok hükmünde sayılan bakanlardan, seçildiği andan itibaren aldığı maaşlar yasal faiziyle birlikte geri istenir. Gelen bu para çiçeği burnundaki başkanların hesabına yatırılır. 

Gördüğünüz gibi çözüm basit. Üstelik devlet hiç zarara uğramayacak. 

Daha başka ne yapılabilir? YSK, bastırdığı oy pusulasının o partiye düşen masrafını da o partinin yok hükmündeki kurultay sorumlularından talep etmeli. Devleti boşu boşuna zarara uğrattınız, oy pusulasını uzatmış oldunuz demeli gerekçesinde. İnşallah YSK "Bu benim yetkim dışında" demez. 

Böyle yapılmalı ki mahkeme kararı tam uygulanmış, adalet tam yerini bulmuş olsun. 

Arınma Zamanı

Başına yeniden talih kuşu konan bir büyüğümüz "Arınma zamanı" demiş. Arınma hem bedenen hem de ruhen olmalı. Ama nasıl? Arınmaya katkım olsun diye beyin jimnastiği yapacağım:

Önce banyo yapmalı. Bunun için ilk iş olarak zeytin yağlı sabun temin edilmeli. 

Banyodan önce koltuk altındaki ve avret mahallindeki kıllar büyümüşse tıraş olmalı. 

Vücudu sıcak suyla ıslattıktan sonra zeytin yağlı sabunla bir güzel banyo yapılmalı.

İyice sürtünmeli. 

Vücut sıcak suyla iyice yumuşatıldıktan sonra ellerle vücut iyice ovulmalı.

Tırnaklarla vücut bir güzel tımarlanmalı.

Kir çıktıkça amma da kirlenmişim deyip tekrar zeytin yağlı sabunla bir güzel sabunlanmalı. 

Eller sırta uzanmıyorsa gerekirse birinden destek alınmalı. Vücudun arkası bir güzel keselenmeli.

Banyo, vücutta kir çıktıkça devam etmeli. Bunun için sudan ve sabundan tasarruf yoluna gidilmemeli. Çünkü tasarrufuna zamanı değil. Sakın ola ki itibardan tasarruf etme. 

Banyo sonrası iyice kurulandıktan sonra el ve ayak tırnakların uzamışsa hazır tırnaklar yumuşamışken tırnak bıçağı ile tırnakları kesmeli.

Üst başı giydikten sonra kıbleye doğru seccadeyi serip iki rekat namaz kılmalı. 

Sakın, abdestim yok deme. Az önce banyo yaptın. Banyo demişsem gusül abdesti idi kastım. Yok ben niyet etmemiştim. Sadece yıkanmıştım dersen kalkıp önce abdest alacaksın.

Abdestin ardından seccadeye yöneleceksin. Söylememe gerek var mı bilmiyorum. Çünkü bilmemiz gerekli. Seccadeye ayakkabı ile basmayacaksınız.

Ne namazına niyet edeceğim deme. Başkası ne niyetle kılar bilmem ama sen şükür namazı kıl. Niyet ettim Allah rızası için iki rekat şükür namazı kılmaya" şeklinde niyet edebilirsin. 

Güsul, abdest ve iki rekat namazın ardından ellerini kaldırıp dua edeceksin.

Ne diye dua edeyim deme. İçinden geldiği gibi dua et. 

Aklına hiçbir şey gelmiyorsa "Verdiğin nimetlere özellikle son verdiğin nimetten dolayı ne kadar şükretsem az. Daha ne isterim. Sana mesafeliydim. Şu an düşünüyorum da yanlış yapmışım. Pişmanım. Nasuh tevbesi ile tevbe ediyorum. Bir daha iyi kul olacağım. Meğer dost bildiklerim düşman, düşman bildiklerim dostmuş. Bundan sonra kim dost kim düşman daha iyi tanıyacağım. Benden görünenleri düşman, benden görünmeyenleri dost edineceğim. Namaza başladım. Orucu da tutacağım. Zekatımı da vereceğim. En kısa zamanda usulüne uygun hac yapıp anamdan yeni doğmuş gibi tertemiz olacağım" diyebilirsin.

Başka aklına bir bir şey gelmiyorsa seyyidül istiğfar duasını oku. Anlamını bilmesen de sık sık amin demeyi ihmal etme.

"Zamanında adalet için yürüdüm. Karşılığını gördüm. Bir göz istedim. Sen iki göz birden verdin. Fazlasına da gerek yok. Bundan sonra başkası için adalet istiyorum diyerek yürümeyeceğim. Gandi olmaya kalkmayacağım. Kendim olup sadece iyi bir kul olacağım" de.

Dualarının kabul olması için duana başkasını da katabilirsin. "Bana hain diyenler ne dediğini bilmiyorlar. Onlar cahildir. Sen onları da affet" de. 

Arınmaya böyle başla. Arkası gelir zaten. 

Bir Okuyucuyla Hasbihal

Bir ara, anne baba muhtaç duruma düştüğü zaman ve miras paylaşımında kardeşlerin gerçek yüzünün ortaya çıktığını, çoğu kardeşin birbirine küs ve dargın olduğuna dair bir yazı kaleme almıştım. 

Eşi Alman olan ve Almanya'da yaşayan, iki çocuğu olan bir hanımefendi, "Benim de iki çocuğum var. Daha şimdiden geçinemiyorlar. Gerçi Almanlara anne babaya bakma ve miras bırakma yok. Yine de yazınız beni endişelendirdi" içerikli bir yorum yazmıştı o yazımın altına.

Ben de şu cevabı yazmıştım. Bu cevabı taslaklarda görünce ayrıca yazı konusu edinmek istedim:

Evin tek çocuğu olunca siz de eşiniz de kardeşlik duygusunu tatmamışsınız. Çocukluğunuzu en iyi anne babanız bilir. “Bir anneye mektuplar” başlıklı bir kitap okumuştum. “Tek çocuğa bakmak, onu büyütmek, dokuz çocuğa bakmaktan daha zor” yazıyordu. Ne derece doğru bilmem ama yazarın böyle bir tespiti vardı.

Evde birbirine yakın yaşıt kardeşler kavga ile büyür, kardeşiyle sosyalleşir. Kardeşi olunca başkasını aramıyor. Kavga edip küserler, bir müddet sonra barışırlar. Bu tip evde anlaşamayan, birbirini kırıp geçiren çocuklar dışarıda sırt sırta verip birbirlerini korurlar. Kavgaları hoşumuza gitmese de çocukların bu şekil büyümesini sağlıklı görürüm.

Büyüdükleri zaman eften püften yaptıkları kavgalar kendileri için bir anı olarak kalır. Anlatıp anlatıp gülerler. Allah bağışlasın çocuklarınızı.

Miras bırakmama konusunda Almanlar aslında en iyisini yapıyorlar. Bizdeki miras kavgalarını görünce Almanlara hak veriyorum. Bizler biriktirip hepsine bir şeyler bırakmaya çalışıyoruz. Zaman zaman düşünürüm. Pek miras bırakmayan Avrupalı mı ahirete inanıyor yoksa hiç ölmeyecekmiş gibi mal biriktiren biz mi diye. 

Orada mal bırakmamada devletin her on sekiz yaşına girene iş vermesinin, veremediği takdirde işsizlik parası vermesinin, evlatlara mal bırakmaya ihtiyaç hissettirmediğini düşünüyorum. Nasılsa çocuğum, devletin bulduğu işte çalışıp evini geçindirecek diye düşünüyor olmalılar. Yani orada herkes önünü görüyor. Oturmuş ve kurumsallaşmış bir sistem var. Bizde ise kimsenin iş garantisi de yok, oturmuş bir sistemimiz de yok. Açgözlülüğümüzün ve mal hırsımızın temelinde yarın, gelecek ve rızık endişesi var. Güya rızkı veren Allah deriz ama buna da uygulamada inanmıyoruz.

Anne baba ve engelliye bakma konusunda da Avrupa'da devletler sosyal devletin gereğini yerine getirdiği için bizde olduğu gibi bir durum pek söz konusu olmaz. Orada devlet hastayı alıp buna uygun açtığı yerlerde bakıyor. Bizde çoğu evde bakıma muhtaç hasta var. İşe gitmeyip hastasına bakıyor. Sorun da burada çıkıyor.

Çocuklarınızdan dolayı endişelenmenize gerek yok. Büyüdükleri zaman daha da olgunlaşırlar. Ayrıca mal paylaşımında ve anne babaya bakma konusunda hiç sorun olmadan aralarında sorunu çözen kardeş örnekleri de çoktur.

2 Haziran 2026 Salı

Mahalle ve Kader

Coğrafya kader mi, değil mi sorusuna muhatap oluruz zaman zaman. Bakış açımıza göre kader ya da kader değil denebilir.

İklimi, yer şekilleri, yeraltı ve yer üstü yönüyle kaderdir. Gerisi halkın ve devletin işlemesi ile ilgilidir. Bu yönüyle de coğrafya kader değil, insanların çabasının bir sonucudur, işleyenindir. İşletmenin ustalığına göre şekil alır. Devlet iyi bir planlayıcı, halk da çalışkan ve üretken olursa böyle bir coğrafya ihya olur. Böyle yapılmazsa geri kalmışlığın suçu coğrafyaya yıkılır.

Baktın ki coğrafya bitek değil, gerekirse başka coğrafyaya terki diyar edersin. Hatta doğduğun yer mi doyduğun yer mi denir halk arasında. Çoğu kimse doğduğu yerden ziyade doyduğu yerde ikamet etmekte ve rızkını temin etmektedir. Bundan dolayı da kimse ayıplanmaz.

Peki, mahalle kader midir? Mahalle derken kastım belli sınırları olan, insanların komşu olduğu semt ve muhiti kastetmiyorum. Mahalle derken aynı fikir aynı inanç aynı görüş çerçevesinde şekillenmiş insanlar topluluğunu kastediyorum. Kısaca ideolojik mahalle diyebiliriz.

Bu mahalle coğrafyaya benzemez. Kaderdir. Zira inanç, fikir ve görüş yönünden değişik düşünme gibi bir seçeneğin yoktur. İstersen bir dene. Konuşturmazlar, aykırı görüşünü serdedemezsin. Lafı ağzına tıkarlar. Dışlanırsın. Çevren yavaş yavaş etrafını boşaltır. Yalnızlığa mahkum edilirsin.

Satılmış olarak görülürsün. Liboş derler. Karşı mahalleye şirin görünmeye çalışıyor, onlara göz kırpıyor denir. Değişti, yoldan çıktı. Ne biçim biri olup çıktı. Bu mahallede nasıl durur, çekip gitsin denir.

Karşı mahalleye gitsen karşı mahalle yüzüne bakmaz. Bunun ne işi var burada derler. Yüzüne bakıp el üstünde tutsalar bile içine sinmez.

Kısaca görüşün mahallenden farklılaştığı zaman mahallen sana, sen mahallene yabancılaşırsın. Ne kendi mahallene ne de karşı mahalleye yaranabilirsin. Dışlanmış insan psikolojisini yaşarsın.

Başka mahalleye gitsen, ülkeyi terk etsen bile bu psikolojiden kurtulamazsın. Zira coğrafya gibi değil.

Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda, mahallede kalıp yalnızlara oynasan da mahalleyi terk etsen de mahalle damgasından kurtulamazsın. Çünkü mahalle senin kaderindir. Bu kader öyle bir kader ki değişmeyen, değiştirilemeyen, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen kaderdir.

Nizam-ı Âlem Hülyamız

Hz Musa ile Hızır’ın yol arkadaşlığı hikayesini bilmeyeniniz yoktur.

1. Hızır, fakir bir kişiye ait bir gemiyi delince Hz Musa itiraz eder.

2. Yiyecek istemelerine rağmen ahaliden kimse yiyecek vermez. Buna rağmen Hızır, yıkılmış ya da yıkılmaya yüz tutmuş duvarın çökmesini düzeltir.

3. Hızır küçük yaştaki bir çocuğu yakalayıp öldürür.

Musa peygamber Hızır'ın bu yaptıklarına bir anlam veremez. Yolları ayrılmadan önce Hızır bunları niçin yaptığını anlatır:

1.Geminin gariban kişilere ait olduğunu, ileride sağlam gemilere el konduğunu, gemiyi delerek gemiyi kurtardığını,

2.Yıkılmakta olan duvarı niçin yaptığını da şöyle anlatır: Babalarının çocuklar büyüyünce kullansın diye duvarın altına altın koyduğunu, duvar yıkılınca altınlar ortaya çıkacağı için başkalarının sahiplenmesinin önüne geçmek amacıyla duvarı yaptığını,

3.Öldürdüğü çocuk için ise çocuğun asi ve şaki biri olup büyüyünce anne babasını öldüreceğini, bundan dolayı öldürdüğünü,

Açıklar.

İlk iki madde üzerinde durmayacağım. Bu yazımda sadece Hızır'ın üçüncü tasarrufu üzerinde duracağım.

Hızır'ın bu tasarrufuna kıyas mı yapıldı bilinmez. Fatih Sultan Mehmet, devletin bekası ve bütünlüğünü korumak amacıyla, kardeşler arasında taht kavgası olmaması için kardeş katline dair bir kanunname (Nizamı Âlem) çıkarmış. Bunu doğru bulmuyorum. Çünkü ne insani ne ahlaki ne de dinidir. Ne edersiniz ki bu kanun belli bir süre uygulanmıştır.

1389 yılında I. Murad’ın vefatının ardından tahta geçen Yıldırım Bayezid ile başlayıp I. Ahmet dönemindeki yasal düzenlemeyle bu uygulama kaldırıldı.

Bu uygulama 1603 yılına kadar yaklaşık 214 yıl sürmüştür.

Bu kanunla birlikte nice kardeş katledilmiştir. Sadece bu kanunun ne derece sert ve katı uygulandığını belirtmek için bir örnek vereyim. 3.Mehmet tahta çıktıktan sonra 19 kardeşini boğdurarak öldürtmüştür.

1603'te tahta çıkan I. Ahmet, hanedanın en yaşlı ve akıllı üyesinin başa geçmesini öngören bir sistemi yürürlüğe koyarak kardeş katli uygulamasını büyük ölçüde engellemeyi hedeflemiştir. Bunun yerine şehzadeler sarayda izole hayatına tabi tutulmuştur.

Sonraları bu kanun kaldırılsa da padişah olan diğer kardeşlerini gözetim altında tutmuş. Belki de onlara hayatı zindan etmiştir. Bazı padişahlar da esir gibi hayat yaşarken padişah olmuştur.

Fatih zamanında çıkarılan bu kardeş katli yasasının devletin bekasına ne derece fayda sağladığı tartışılır diyeceğim ama fayda sağlamadığı hatta zararının olduğu ve onulmaz yaralar açtığı bir gerçektir. Bu yasa kaldırıldıktan sonra da şehzadelere reva görülen kafes sistemi de devletin bekasına ve gelişmesine katkı sunmamıştır. Çünkü kafeste yaşayan, ülkede ve dünyada olup bitenlerden bihaber yetişir. Ayrıca her gün ölüm korkusu içinde yaşar. Kafeste yaşarken tahta çıkan birinde ufuk olmaz. Ülkeyi sağlıklı yönetemez. Ülke ve dünya siyasetini sağlıklı okuyamaz.

Ömrü altı asır süren Osmanlı'nın niçin tarih sahnesinden silindiği gerçeğini kardeş katlinde ve sonrasında uygulamaya konan izole sisteminde aramak gerek. Kardeşini katleden, kardeşinin nefes almasına dahi izin vermeyen, sonrasında kardeşlerine zindan hayatı yaşatan bir anlayışın ebed müddet devlet olması söz konusu olamaz.

Sadede gelirsem, kardeş katlinden bahsetmek gibi bir niyetim yoktu. Hızır'ın ileride anne babasını öldürecek diye sabi yaştaki birini öldürmesinden hareketle yazımı şöyle bitirmek istiyordum:

Kimin ileride anne ve babasını öldüreceğini, kimin büyüyünce kötü biri olacağını bilme imkanımız yok. Şayet böyle bir ilim ya da bize verilen bir bilgi olsaydı kötüler küçükken yok edilseydi dünyada kötüler olmayacağından hayat sütliman olurdu. Kötülük ve kötülerle mücadele diye bir şey olmazdı. Dünyada kötülük diye bir şey olmaz, polis ve askere de ihtiyaç kalmazdı.

Osmanlı'nın sabi yaştaki şehzadeleri öldürmesine rağmen ülkeyi ve dünyaya nizamat veremediğini ve tarih sahnesinden silinip gittiğini düşününce bu formülümden vazgeçtim.

Öyle ya öldürerek hep öldürerek sürekli öldürerek kim ayakta kalmış da biz kalacağız?

Şeytan ve Buzağı Hikayesi

Şeytan ve buzağı hikayesini bilmeyeniniz yoktur. Bilsek de kıssadan hisse olsun diye tekrar tekrar anlatılır:

Şeytan, bir ağacın altında dinlenirken ineğini sağan kadının yanındaki buzağının ipini hafifçe gevşetir.

Ardından şeytan tekrar dinlenmeye geçer.

Dinlenirken cereyan eden cümbüşü seyre koyulur. Olup bitene zevkten dört köşe olur.

Çünkü, ipi kurtulan buzağı annesini emmeye koşar, koşarken süt kovasını devirir.

Sütü dökülen gelin, elindeki sopayla buzağıya vurup öldürür.

Yavrusunun öldürüldüğünü gören inek, bir tekme ile gelini öldürür.

Gürültüyü duyan kayınpeder, gelininin cansız bedenini görünce öfkeyle ineği vurur.

Silah sesine gelen koca, yerde yatan karısını ve babasının elindeki silahı görünce babasını öldürür.

Yaptığı hatayı anlayan genç daha sonra kendi canına kıyar".

Bir ip gevşetmenin sonucunu özetlersek, buzağı ve annesi inek; gelin, kayınpeder ve koca olmak üzere toplam beş cana mal olmuştur. Bir aile canından ve malından olmuş, sağılan süt de dökülmüş. Tüm bunlar şeytanın ipi gevşetmesiyle olmuş.

Tüm bu cinayetlerin işaret fişeği, tetikçisi ve planlayıcısı olan şeytan ise öyle zannediyorum olup bitenlere tüh, ben ne yaptım bile dememiştir. Sorsan, "Ben ne yaptım ki", "Olup bitenlerde ve cinayetlerde benim hiçbir payım ve dahlim yoktur. Aile birbirini öldürdü. Her şey benim dışımda cereyan etti. Ortada bir aile sorunu var. Bu da onların iç meselesi" diyecektir ve üzerine toz kondurmayacaktır. Ben sadece şurada kendi halimde dinleniyordum. Sütü ben mi döktüm, buzağıyı ben mi öldürdüm, kadını, kayınpederi ve kocayı ben mi öldürdüm diyecektir. Belki de ipini gevşetmekle buzağının biraz nefes almasını istediğini ve iyi niyetinden kimsenin şüphesinin olmayacağını söyleyecek ve sureti haktan görünmeye çalışacaktır. Ötesini iftira olarak değerlendirecektir.

Şeytanın bu üzerine toz kondurmaz ve umursamaz tavrı tam bir aymazlıktır.

Şeytan özeleştiri yapıp "Keşke buzağının ipini gevşetmeseydim. Bunu yapmakla hata yaptım. Olup bitenden üzgünüm" dese eh, en azından suçunu biliyor, suçunu kabullenerek burnundan kıl aldırdı dersin.

Ama şeytan kim, özeleştiri kim? İkisinin bir araya gelmeyeceğini cümle alem bilir. Çünkü şeytanın en büyük silahı; savunma, saldırı ve gerekçe üretmektir. En büyük haset ve fesatçıdır. Başkasının olmasını ve onmasını asla istemez. Çünkü şeytanda güç zehirlenmesi var. Büyüklük taslama en büyük özelliği. Dünya yıkılsa umurunda olmadığı gibi sevinçten göbek atar. Tabir yerindeyse şeytan kendine Müslüman bir figürdür. Kendine rakip gördüğü Hz Adem'e hasedinden Allah'a isyan yolunu seçmiştir. Aynı haset ve kötülüğünü Hz Adem soyuna da devam ettirmektedir.

Hasılı şeytan bildiğiniz şeytan. İşi, gücü, fikri, zikri, huyu ve suyu, insan soyuna kötülük yapmaktan ibarettir. Başkası da beklenmez zaten.

Hem şeytana hem de kötülüğüyle öne çıkmış insan türüne karşı insan tedbirini alır. Kötülüğü en hafif yönden bertaraf eder. Ya bir de sureti haktan görünen insan türüne ne demeli? İşte insan için en tehlikeli olanı da budur.

Ne diyelim? Mine'l cinneti ve'n nâs. (Cinlerin ve insanların şerrinden Allah'a sığınırım). 

1 Haziran 2026 Pazartesi

Film Siyaseti

Siyaseti kısaca ülke ve devlet yönetimi olarak tarif edebiliriz.

Devlet yönetmek ya da devlet yönetimine talip olmak için bizde de siyasi partiler kurulur. Sayısını bilmiyorum ama irili, ufaklı yüzün üzerinde siyasi partimiz var.

Bir zamanlar siyaseti çok önemsedim. Siyasi partilere de önem atfettim.

Geldiğim nokta itibariyle siyasetten ümidini kesmiş biriyim. Hiçbirinden de zerre beklentim yok.

Benim ümidim ve beklentim olmasa da siyaset kurumu önemli. Zira ülke, iktidara gelen siyasi parti eliyle yönetilmektedir.

İsterim ki kişilere bağlı bir ülke yönetimi olmasın. Kural ve kurumlarıyla oturmuş, işleyen bir devlet sistemimiz olsun. Gelene göre işlemesin. Oturmuş bir devlet geleneğimiz olsun.

Oturmuş ve kültürü oluşmuş bir devlet yönetimimiz olursa her gün siyaset konuşan bir toplum olmak yerine seçimde bir gün oy vererek bir gün siyaset yapmış oluruz.

Siyasetten ümidimi kesmemde uğradığım hayal kırıklığı en önemli nedenimdir. Bu hayal kırıklığından sonra geldiğim nokta, bayrağı ve toprağı olsa da ülkelerin yönetimde bağımsız olmadığı yönünde.

Dünya birkaç para babasının emrinde. Ülkelerin senaristi bunlar. Yönetime kim gelirse bunların yazdığı senaryonun dışına çıkamaz. Tıpkı film çeviren artistin oynadığı oyunda yazılı senaryonun dışına çıkamadığı gibi.

Bu yönüyle bakıldığı zaman ülkelerin yönetim anlayışına film siyaseti dense yanlış olmaz. Ülkelerin yönetiminde söz sahibi olmak için birden fazla partinin olması da yazılan senaryoyu değiştirmiyor.

Filmlerde iyi ve kötü rolde görev yapanlar sahnenin görünen yüzünde kıyasıya mücadele eder, birbirlerini alt etmeye çalışırlar. Bu düşman kardeşler sahnenin arkasında sarmaş dolaş oluyor. Siyaseten mücadele edenler de böyle. Ekran karşısında ve seçim zamanında birbirlerine demediklerini bırakmazlar. Ama geri planda yine hepsi can ciğer kardeş.

Filmlerde nasıl ki kayıkçı kavgası yapılıyorsa siyasette de yapılan aynı şey.

Siyasete bu yönüyle yani film gözüyle bakıldığında ülke yönetiminin de oynanan filmden farklı olmadığı görülecektir.

Huzurevi İhtiyacı

Toplum olarak huzurevlerine pek sıcak bakmayız. Hatta birinin huzurevine kaldığını işittiğimiz zaman ayıplarız. "Çocukları bakmamış, atıvermişler. Olmaz olsun böyle evlat" deriz.

Toplum, "Biz nasıl ki anne babamıza bakmışsak çocuklarımız da bize bakacak. Huzurevinde işim olmaz" diye düşünüyor.

Toplumun çoğu huzurevlerine sıcak bakmasa da mevcut huzurevleri dopdolu. Dolu olduğundan huzurevine kalmak için bazıları sıra bekliyor. Biri ölecek ya da çıkacak da kendisine yer açılacak.

Yine huzurevlerinde kalanların hepsi kimsesiz değil, çoğunun çoluk çocuğu var ama soluğu huzur evinde alıyor.

Bu dediğime bir örnek: Tek başına yaşayan bakıma muhtaç yaşlı bir tanıdığımın huzurevine yerleştirildiğini işittim. Bu teyzenin de çocukları var ama bakan olmamış. Hatta vücudu kurtlanmış. Komşuları huzurevine yerleştirmek için girişimde bulunmuş. Ama dolu olduğu için alınmamış. Sıra gelince alırız diye 21.sırayı vermişler. Kaç yıl geçmiş olmasına rağmen bir türlü sıra gelmemiş. Teyzenin vücudu kurtlanınca komşular muhtara, muhtar kaymakama, kaymakam valiye durumu iletmiş. İşin içine vali girince sıra beklenmemiş. Yaşlı teyze huzurevine yerleştirilmiş.

Huzurevlerinin doluluğu, hatta kalmak için sıra beklenmesi huzurevlerine ihtiyaç olduğu anlamına gelir. Demek ki mevcutlara ilaveten yeni huzurevleri açmak gerek.

Ayıplasak da garip karşılaşsak da huzurevleri sayısını artırmaktan başka çare yok. Zamanın ruhu da budur.

Öyle görünüyor ki önümüzdeki yıllarda huzurevlerine daha fazla ihtiyaç duyulacak. Çünkü nüfusumuz yaşlanıyor. Aynı zamanda tek başına yaşayan yaşlı sayısı da her geçen gün artıyor. Zira devir değişti. Eskiden anne babanın yanında bir evlat kalır, birlikte aynı evde alınırdı. Şimdi anne babanın yanında kalan evladı mumla aramak gerek. Çünkü evlenen ayrı eve taşınıyor.

Yine günümüzde karı koca herkes çalışıyor. Çalışanların çalışırken muhtaç anne babasına bakması da zorlaşıyor. Belirli periyotlarla ziyaret de bakıma muhtaç kişinin derdine derman olmuyor. Haliyle bakıma muhtaç olsun veya olmasın yaşlılar koca evde yalnızlara oynuyor. Kapıyı açan yok.

Huzurevinde kalmak için illaki bakıma muhtaç hale gelmek gerekmiyor. Evinde yalnızlara oynayan kimseler için derdini anlatacak, sohbet edecek bir ortam huzurevleri. Hatta huzurevlerinde kalmaları için yalnız yaşayan kimseleri teşvik etmek lazım. Çünkü topluluk içinde yaşayan insanlar Alzheimer hastalığına daha geç yaşta yakalanırlar. Evde tek yaşayanların ise daha erken yaşta bu hastalığa yakalanma riskleri söz konusu.

Burada huzurevlerini cazip gösterme gibi bir niyetim yok. Sadece ileride bizi bekleyen bir ihtiyaca dikkat çekmeye çalışıyorum.

Bunun için ne yapmak lazım? Devletin her yerleşim yerinde yeterince huzurevi açması bu ekonomik şartlarda zor görünüyor. Bu ihtiyacı gidermek için belediyelere bu konuda imkan ve sorumluluk vermek gerekiyor. Her belediye şehrinde yeterince huzurevi açıp işletebilmeli. Parası olandan uygun ücret alınmalı. Parası olmayan ise ücretsiz kalabilmeli.

İstenince Oluyormuş!

Fazla değil, yakın zamana kadar sokak hayvanları bu ülkenin kronikleşmiş sorunlarından biri idi. 

Köpekler sokak, cadde ve sokaklarda sürüler halinde dolaşırlardı. Çoğu zararsız olmakla beraber içlerinde ısıran ve saldırgan olanları da eksik değildi. 

Zaman zaman köpek saldırısına uğrayan çocuk ve büyükler haberlere bile konu oldu.

Her bir yerde tehlike saçan bu sokak köpekleri yüzünden çocuklar dışarı çıkmaktan korkar olmuştu. Evi yakın olmasına rağmen köpek yüzünden çocuğunu servise veren aileler de eksik değildi. 

Yıllardır sokak hayvanları gündemde kaldı. Hükümet ya da ilgili bakanlık sokak hayvanlarına tedbir alınması için genelgeler yayımlandı. Belediyelere görev verildi.

Belediyeler sokak hayvanlarını topladıkça hayvanseverler sesini yükseltti. Toplanan köpekler birkaç gün sonra tekrar sokaklara salıverildi.

Kısaca bu ülkenin ana gündemlerinden ve sorunlarından biri haline gelmişti sokak hayvanları.

Şimdi durum nasıl? Nicedir cadde, sokak ve meskün mahallerde sokak hayvanları görünmez oldu. Haliyle bu ana sorun gündemden düştü.

Artık çoluk-çocuk, büyük-küçük köpek korkusu çekmeden rahat bir şekilde dışarı çıkar oldu. Çünkü sokaklarımız başı boş köpekler yönünden hiç olmadığı kadar güvenli hale geldi. 

O kadar köpek nereye gitti, ne yapıldı, hepsi şehir merkezlerinde belirlenen yerlere toplandı mı, bu sorun nasıl halledildi? Bilmiyorum. Bildiğim, bu sorunun sessiz sedasız halledildiği. Bu sorunun nasıl halledildiğini de hiç merak etmiyorum. Çünkü önemli olan sorunun çözülmesi. 

Bu sorunun çözümünde hükümet iradesinin ve belediyelerin bu işi sıkı tutmasının etkili olduğunu düşünüyorum. Bu yönüyle hem hükümet hem de belediyeler bir takdiri hak ediyor. 

Demek ki iş sıkı tutulunca çözülmez dediğimiz sorun çözülüyor. Keşke bütün sorunlarımız aynı irade ile sorumluluk alarak çözülse. Bak o zaman çözülmedik sorunumuz kalır mı? 

31 Mayıs 2026 Pazar

Mutlak Butlan Formülü

Dert ve sıkıntı eksik olmaz bu hayatta

Çoğu da çözümsüz kalırdı hep

Nihayet imdada yetişti mutlak butlan

Bundan sonra kim tutar bizi. 


Biriyle dost iken sorun mu yaşadın? 

Bu derdi kafandan atamıyor musun? 

Dersin ki ona, bundan sonra aramızda

Geçmişi yaşanmamış sayacak mutlak butlan olsun. 


Evlisin. Boşanmak mı istiyorsun? 

Boşanınca nafakadan mı korkuyorsun? 

Aç bir mutlak butlan davası

Hakim geçmiş evliliği yok saysın. 


Eski eşin senden nafaka isterse

De ona, ortada evlilik yok ki nafaka olsun 

Aha bu da mahkeme kararı

Sonrasını eski hanımın düşünsün.


Yarışı kaybederek koltuktan mı oldun? 

Üzülme! Gün doğmadan neler doğar. 

Bakarsın çıkar bir mutlak butlan kararı

Mahkeme kararıyla yeniden oturursun koltuğa. 


Unutma ki mutlak butlan kararı

Her derde deva en sihirli formüldür. 

Üstelik yerli malıdır

Herkes onu kullanmalıdır.