Ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahlak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Kasım 2026 Pazar

Kıssadan Hisse Bir Hikaye

“Çok eski zamanlarda bir çoban varmış. Çoban halkın sürülerini emaneten güdermiş. 

Her akşam sürüden bir koyun kurtlar tarafından parçalanırmış. Ancak iki tane çoban köpeğinin ikisinin de sesi çıkmaz, hiç havlamazlarmış. 

Çoban merak etmiş bir gün uyuyor rolü yapmış. Gece köpekler çobanın yanına gelerek kontrol etmişler. Uyuduğuna emin olduktan sonra dağa çıkıp dağdaki kurtları güle oynaya sürünün içerisine getirmişler. Kurtlar sürünün içerisinden bir tane koyunu seçip yemişler, yalaka köpekler de onların yanında bakmışlar. Çoban olup bitenleri seyretmiş, çoban sabahleyin köye gitmiş. 

Köyün girişinde bulunan büyük ağaca iki tane ip asmış köpeklerin ikisini de orada boğmuş. 

Bunu gören halk konuyu padişaha anlatmış. Padişah da çobanı çağırmış, ‘anlat bakalım çoban efendi, neden köpekleri boğdun’ demiş. Çoban, ‘bir şartım var efendim, kabul ederseniz bunun sırrını size anlatırım’ demiş. O da ‘söyle şartını’ demiş, ‘savaştaki ordunun başına beni kumandan yaparsanız anlatırım’ demiş. Padişah da gülmüş, ‘sen mi orduya kumandan olacaksın, olmaz öyle şey’ demiş. Çoban da ‘o zaman ben de anlatmıyorum’ demiş. 

Padişah, ‘dur dur’ demiş, nasıl olsa gider oradaki komutanlar durumu anlar gönderirler bunu diye düşünmüş. ‘Tamam, sen git, ordunun başına kumandan ol’ demiş.

Çoban ordunun başına kumandan olur. Bir müddet sonra ordudan bir haberci koşarak kan ter içerisinde padişahın yanına gelir. ‘Efendim’ demiş, ‘sizin kumandan olarak gönderdiğiniz kişi, orduda bulunan üst düzey komutanların tamamını astırdı’ demiş.

Padişah sinirlenmiş, ‘hemen acilen bir ordu hazırlayın, bana çobanın kellesini getirin’ demiş. 

Ordu daha yola çıkmadan arkadan bir haberci daha gelmiş. Padişaha, ‘efendim, ordumuz zaferi kazandı bütün ganimetlere el koydu, yolda dönüşe geçtiler, buraya geliyorlar’ demiş. 

Padişah da ‘ben böyle zafer falan istemiyorum, gidin bana o çobanın kellesini getirin’ demiş. 

Yolda orduyu karşılaşmışlar, tam çobanın kellesini koparacaklar, çoban, ‘durun, ben padişaha bir şey anlatacaktım, onu anlattıktan sonra benim kellemi alabilirsiniz’ demiş. 

Durumu padişaha iletmişler. Padişah da ‘tamam getirin’ demiş. 

Çobanı padişahın huzuruna getirmişler. Çoban, ‘efendim, bana köpekleri niye astığımın sırrını sormuştunuz. Ben dağda çobanlık yapıyordum. Sizin de yıllardır ordunuzun savaşta olduğunu duydum. Bu esnada her akşam sürüden bir tane koyunu kurtlar parçalıyor, ancak sürüde bulunan iki tane köpek hiç havlamıyor. Köpeklerin niye havlamadığını merak ettim.  Bir gece uyuyor rolü yaptım. Köpekler yanıma gelerek benim uyuduğumdan emin olduktan sonra dağa gittiler, dağdaki kurtları güle oynaya sürünün içerisine getirdiler. Kurtlar bir tane koyun seçip yediler, köpekler de ona baktılar. Ben de bu köpekleri boğarsam padişahım konuyu duyar beni de huzuruna çağırır, mutlaka ordunun içerisinde bu köpekler gibi komutanlar vardır ki bu savaş bu kadar uzadı diye düşündüm’. 

‘Siz beni komutan yapınca, sizin ordunun başına komutan diye gönderdiğiniz köpeklerin düşmanla işbirliği yaparak savaşı uzattığını gözümle gördüm. Ben de onların kellesini alınca, yıllardır bitmeyen savaşı biz kazandık’ demiş. 

‘Efendim benim çobanlıktan başka bir işim yok, başka bir yerde de gözüm yok. Komutanlık başkalarının olsun, canımı bağışlarsanız, ben çobanlığıma döneyim’ demiş. 

Padişah çok mahcup olmuş, kalması için çobana çok ısrar etmiş, ancak çoban kabul etmemiş çobanlığına dönmüş.”

Not: Kıssadan hisse bir hikaye. Hikaye üzerine pek bir şey söylemeyeceğim. Ülkemizde suç ve suçlularla o kadar mücadele edilmesine rağmen suçların sonunun alınmaması, adeta suç fışkırması, bu hikayeyi aklıma getirdi. Temenni etmem ama bu ülkede işlerin sarpa sarmasında, bazı üst düzey görevlilerin görevini ihmal etmesi, suiistimal etmesi, görevlerini yapmaması, suçlularla ortak iş yapması gibi durumların olabileceğini de düşünmek gerek. Unutmayalım ki suçlular yanımızda, yakınımızda güvendiğimiz kişiler olabilir. 

Adaletin Tesisi İçin Oğlunu İdam Eden Kral Nûşirevân

(Nûşirevân’ı Örnek Alan Hz Ömer başlıklı yazımdan devam) 

Zamanın Şam Valisi Sad b. Ebu Vakkas anlatmaya devam ediyor:

İslam gelmezden evvel, ben ve bugün halife olan Hz. Ömer, İran taraflarına ticaret için gittik. Yanımıza 200 deve almıştık.

İran’a vardık. Orada cirit oynayan gençleri seyrederken, birileri zorla elimizdeki develere el koydu.

Çok kalabalık bir çete grubuydu, hiçbir şey yapamadık. Zaten baş edemezdik de.

Elimizde para da kalmamıştı. Çaresiz ve üzgün bir şekilde, geceleyeceğimiz eski bir han bulduk.

Hanın sahibine sıkıntımızı anlatınca bize yardım etti ve ‘Gidip krala durumunuzu anlatsanıza, bizim kralımız adil bir adamdır, mutlaka size yardım eder’ dedi. 

Biz de sabah olur olmaz kralın huzuruna çıkıp durumu anlatmaya karar verdik.

Gece ikimizi de uyku tutmadı, yatamadık. ‘Acaba dikkate alınır mıydık, kral bize gerçekten çözüm olabilir miydi?’ gibi sorular kafamızı kemirip durdu. 

En nihayetinde sabah olunca kralın huzuruna çıktık. Şikâyetimizi, bir mütercim krala tercüme etti. Kral Nûşirevân’dan, tercümanı dikkatle dinledikten sonra her birimize birer kese altın verdi ve olayı inceleteceğini söyleyip memleketimize geri dönmemizi istedi.

Bunun üzerine tekrardan Han’a döndük. Doğrusu böylesi bir sonuca gönlümüz hiç ama hiç razı olmamıştı.

Hancı olan biteni öğrenince bir hayli üzüldü ve ‘Bu işte bir hata var! Gelin beraber gidelim, ben size tercümanlık ederim’ dedi. 

Son bir umut kabul ettik ve hancıyla birlikte tekrardan kralın huzuruna çıktık.

Hancı durumu Kral Nûşirevân’a anlattı. Develerimize el koyan kişilerin kıyafetlerini, halini, olayın geçtiği yeri tüm detaylarıyla tek tek anlattı.

Hancı konuşmasını bitirdiğinde Kral Nûşirevân’ın yüzü sapsarı kesildi.

Bir gün önceki mütercimi çağırttı. Ona bazı sorular sordu.

Sonra ayağa kalkıp her birimize ikişer kese altın verdi ve bize dönerek şöyle dedi: ‘Akşama kadar develeriniz gelecek, develeri alın ve sabahleyin burayı terk edin’. Ayrıca, ‘Giderken biriniz doğu kapısından, diğeriniz de batı kapısından çıkın’ talimatını verdi.

Kralın dediklerine anlam verememiş bir halde huzurundan çıktık.  

Akşam olunca 200 devemiz kapıya geldi. Durumu anlamak için hancıya ‘Neler oluyor’ diye sorduk.

Hancı, şöyle cevap verdi: “Sizin develerinize el koyan kişi Nûşirevân’ın büyük oğlu ile veziridir. Bunlar bir çete kurmuşlar. Garibanların mallarına el koyuyorlar.

Siz ilk gittiğinizde, mütercim bunu anlamış. Ama sizin sözlerinizi Nûşirevân’a yanlış tercüme etmiş. Böylece kralın oğlunu ve veziri korumuş.

Ben sizinle gidip durumun gerçeğini anlatınca Nûşirevân bu oyunu anladı. Ne var ki neden ‘ayrı kapılardan gidin’ dedi, ben de anlayamadım. Hele yarın olsun anlarız.’

Şam Valisi, anlatmaya devam etti: Ertesi gün ben doğu kapısından çıktım. Kapının çıkışında iki kişinin darağacına asılı olduğunu gördüm. Halk toplanmış seyrediyordu. ‘Kim bunlar, suçları ne’ diye sordum. Dediler ki, ‘Bunlardan biri Nûşirevân’ın büyük oğlu, diğeri de veziridir. Bunlar, buraya gelen iki Arap’ı soymuşlar. Nûşirevân, ceza olarak ikisini de asarak idam etti.’

Nûşirevân kendi öz oğlunu idam etmişti.

Hz. Ömer’in çıktığı kapıda ise bizim şikâyetlerimizi yanlış tercüme ederek, kralın oğlunu korumaya çalışan kişinin asılı olduğunu gördük. 

İşte Hz. Ömer senin eline verdiği kemik parçasının üzerine ‘Bilesin ki ben Nûşirevân’dan daha az adil değilim’ sözüyle bana bunu hatırlatıyor. 

‘Eğer halkına zulmedersen seni darağacına çekerim’ diyor.

‘Senin gözyaşlarına bakmam, tıpkı Nûşirevân’ın öz oğlunun gözyaşına bakmadığı gibi’ demeye getiriyor. 

Şimdi anladın mı, neden benim benzim böyle sapsarı?

Not: Hikayenin aslı var veya yok. Önemli olan kıssadan hisse. Adaletin tesisi için hırsız oğlunu ve yanlış tercümanlık yaparak gerçeği karartan tercümanı idam eden bir baba, üstelik kral olan Nûşirevân’a, “Kızım Fatıma da olsa elini keserdim” diyen Hz Muhammed’e, hem Nûşirevân’ı hem de Hz Muhammed’i örnek alan adaletiyle ünlü Hz Ömer’e, günümüzde adaletin tesisi için samimi bir şekilde çalışıp Nûşirevân, Hz Muhammed ve Hz Ömer’in yolundan giden adalet yolcularına selam olsun. 

Nüşirevan'ı Örnek Alan Hz Ömer

Nüşirevan, MS 531-579 yılları arasında hüküm sürmüş ünlü bir Sâsânî Hükümdarıdır. I. Hüsrev veya ünvanıyla Enûşirvân-ı Âdil diye bilinir. Nüşirevan, Pehlevice “ölümsüz ruh” anlamına gelir. (TDV Ansiklopedisi) 

Nüşirevan, İslam ve Türk-İslam kültüründe adalet timsali olarak bilinir; sarayının kapısına astığı adalet çanı/zinciri (zencîr-i adl) hikâyeleriyle ünlenmiştir. (ekşi sözlük).

Hz Ömer, “Ben Nüşirevan’dan daha az adil değilim” demek suretiyle Nüşirevan’ı örnek almış, adaletiyle nam salmış 2.halifemizdir. 

Yazımın bundan sonraki kısmında, kıssadan hisse çıkarmak amacıyla ilki Nüşirevan’ı örnek alan Hz Ömer’e, ikincisi Nüşirevan’a ait iki hikayeye yer vereceğim. Hikayeler; 16.03.2024 tarihinde ‘Independent Türkçe’de İbrahim Altın tarafından ‘Halife Ömer'e ders veren Nuşirevan'dan adalet arayan bir dünyaya’ başlıklı yazıdan alıntıdır:

Hz. Ömer’in halifeliği zamanında Şam Valisi olan Sad b. Ebu Vakkas, şehirde büyük bir cami yapmak ister.

Bu nedenle de caminin yapılacağı yerde bulunan arsaları kamulaştırma kararı alır.

Herkes arsasının bedelini alarak arsasını camiye devreder.

Ne var ki Şam’da yaşayan bir Yahudi, cami yapılmak istenen yerde bulunan arsasını satmak istemez.

Vali, ne kadar yüksek bir ücret teklif etse de Yahudi vatandaş arsasının kamulaştırılmasına bir türlü rıza göstermez.

Duruma daha fazla sabredemeyen vali, arsa sahibi Yahudi’ye arsanın bedelini fazlasıyla verip onun rızası olmadan arsaya el koyar. 

Arsası, zorla elinden alınan Yahudi, komşusu olan bir Müslüman’a gider. Sızlana sızlana derdini anlatır ve şöyle der:

Vali, rızam olmadan arsama el koydu bana zulmetti. Şimdi ne yapacağımı bilmiyorum, bana bir yol göster.

Müslüman komşusu da ona, “Medine’ye git. Orada halife Hz. Ömer var. Derdini anlat; Ömer, son derece adildir, elbette seni dinler” diye akıl verir. 

Şamlı Yahudi, Medine’nin yolunu tutar. Yorucu bir yolculuktan sonra Medine’ye ulaşır, halifeyi sorar.

Vatandaşlar, bir hurma ağacının gölgesinde dinlenen halifeyi gösterir ve “İşte halife bu zattır” derler.

Hz. Ömer’in yanında ne bir koruma ne bir muhafız ne de bir güvenlik duvarı vardır.

Şamlı Yahudi şaşırır kalır ve kendi kendine, “Nasıl olur da koca halife bir hurma ağacının altında tek başına oturur?” diye söylenir.

Ruhunu saran o şaşkınlıkla Hz. Ömer’in yanına gider, selam verip, yamacına oturur. Olan biten her şeyi anlatır. Hz. Ömer adamı dikkatlice dinler.

Derken, önünde bulunan bir kemik parçasının üzerine bir şeyler yazıp, karşısında duran Yahudi adama uzatır ve şöyle der: Al bunu Şam valisine ver. Arsanı ondan geri alabilirsin. Yahudi, denileni yapar ve yazıyı alıp, oradan ayrılır.

Halifenin kendisine verdiği kemiğin üzerinde ne yazdığını merak eder ve yazılanı okumaya başlar.

Kemiğin üzerinde aynen şöyle yazar: Bilesin ki, ben Nüşirevan’dan daha az adil değilim!

Adam, bu kısa ve net cümleye bir türlü bir anlam veremez. Şaşkınlığı daha da artar.

Yolda giderken, kendi kendine, “Şam’daki idarecilerin giyim, kuşam ve oturdukları yerdeki ihtişam ve debdebe nerde; Medine’deki halifede bulunan tevazu nerde? Şam’dakiler şu mütevazı halifeyi ciddiye alırlar mı ki? Hiç sanmıyorum.” diye düşünür. 

Sonunda Şam’a varır. Doğrusu valiye gitmeyi hiç ama hiç istemez. Zira sonuç alamayacağı kanaatindedir. En sonunda “Mademki yorulup da oralara kadar gittim, bari halifenin şu yazdığı cümleyi valiye vereyim” diye düşünerek valiye gider.

Valinin huzuruna çıkar çıkmaz Hz. Ömer’in kendisine verdiği kemik parçasını uzatır ve “Medine’deki halifenin size mesajıdır” der. 

Vali, kendisine uzatılan kemiğin üzerinde yazılanları okuyunca, aniden beti benzi atar, sapsarı kesilir; uzun müddet başını yerden kaldıramaz.

Derken endişe içinde, başını yerden kaldırıp Yahudi adama dönerek, şöyle der: Arsanız size geri verilmiştir. Bunun karşısında Yahudi adam, hayretler içinde kalır. Zira tek bir cümlenin koca valiyi bu denli sarsacağını hiç tahmin edememiştir. Merak ve dehşet içinde valiye dönerek sorar: Lütfen, bana bu cümlenin neden sizi bu kadar dehşete düşürdüğünü anlatır mısınız? Burada yazılanlara anlam verememiştim; şimdi sizin bu halinizi görünce hayretim ve merakım iyiden iyiye arttı. Bu cümlenin hikmeti nedir acaba?

Bunun üzerine Şam Valisi Sad Bin Ebu Vakkas, “Bak, sana bu cümlenin hikâyesini anlatayım. O zaman benim neden bu denli ürperdiğimi anlarsın.” der. Hz Ömer’le kendi başından geçen şu hikayeyi anlatır: (“Adaletin Tesisi İçin Oğlunu Katleden Kral Nüşirevan” başlığıyla devam edecektir.)

Bana Güvenen Güvenene

Aziziye Camisinin doğu kısmındaki WC'ye yakın bir yerde dikiliyorum. Tuvaletin yakınında durduğuma göre belli ki hacet gidereceğim. 

Yaşlı bir amca geldi. Elinde iki poşet. "Şunlara bakarak olur musun, tuvalete gidip geleceğim" dedi. Gözüm poşetlere kaydı. Ekmek vb. yiyecek türü şeyler vardı. Olur amca. Yalnız açım. İçindekileri yerim dedim. "Canın sağ olsun, ye" dedi.

Poşetleri elime aldım. Amcanın ihtiyacını giderip gelmesini bekliyorum. Nice sonra geldi. "Çok sağ olasın. Zahmet verdim. Kusura bakma" dedi. Amcaya emanetlerini uzattım. Amca, ne kusuru. Asıl ben teşekkür ediyorum. Çünkü bugüne kadar eşyasını verip bana güvenen ilk kişi sen oldun dedim. "Öyle mi" dedi. Poşetlerini alıp uzaklaştı.

Sana güvenen başka kimse çıktı mı derseniz, Kent Plaza önünde beklerken yine tuvaleti gelen 17 yaşında elma şekeri, pamuk şekeri ve balon satan İsmail tezgahını bana emanet etti. Sağ salim teslim ettim kendisine. Bunun da kayda geçmesini isterim. 

Düşünmeye başladım. Bana başka güvenen oldu mu diye. Unutulmaya yüz tutmuş olsa da hatırladım. Kur'an kursunda okurken yaz dönemi kurs mevsimliklerle dolar taşardı. Öğrenciler teneffüse çıktıkları zaman yörenin oyunları olan bilye ve aşık oynarlardı. Öğrencilerin oyun oynadığını göre kurs hocaları zaman zaman cepleri yoklar. Kimin cebinde bilye, aşık bulurlarsa alırlardı. Şimdi düşünüyorum. O zamanın bilye ve aşık oyunları oyunların en masumu. Niye alırlardı bilmem.

Hocalar bahçeden içeriye girerken her öğrenciyi kontrol ederlerdi. Sıra bana geldiği zaman "Sende olmaz. Sen oynamazsın. Geç içeri" derler, ceplerimi kontrol etmezlerdi. Benim kontrol edilmediğimi gören bilye ve aşık sahipleri kontrolden önce "Seni yoklamıyorlar. Al şu bizimkileri. Çıkışta alırız" deyip suç delillerini bana verirlerdi. Böyle böyle nice suçluyu korumuşluğum, suç delillerini kararttığım olmuştur. Bundan hocaların ruhu bile duymamıştı. 

Sakın ola, senin ne özelliğin var demeyin. Siz hocalardan daha mı iyi bileceksiniz? Onlar bana güveniyorlardı. Yapmaz, etmez, oyun bile oynamaz diye düşünürlerdi. Çünkü ağzı Kur'an'lı biriydim. Sureti haktan da görünmüş olmalıyım ki hocaları ayakta uyutmuşluğum var gördüğünüz gibi.

Ben bu haldeyken gel gör ki foncuların benden haberi yok. Halbuki beni tanısalardı, vurgunlarını bana aktarsalardı, ülkenin ve devletin ruhu duymazdı. Ne şiş yanardı ne de kebap. Gül gibi geçinip giderlerdi. Bana da şu senin payın pardon küçük bir hediyemiz deyip fonun suyunun suyunun suyundan biraz koklatsalardı hepimiz yolumuzu bulur, ihya olurduk. Çok iddialı konuşuyorum, kaçırıp İsviçre bankalarına gönderdiğiniz paralar geri gelirdi ama benden zırnık çıkmazdı. Ama görüyorum ki benden suyunun suyunu esirgediğiniz servetiniz ayağınıza dolandı. Haydi kendinizi kurtarın da alnınızdan öpeyim.

Başka bana güvenen var mıydı diye düşünüyorum. Aklıma geldi tam benlik bir olay. Yine Kur'an kursundayım. İki kafadarın yanına yaz dönemi yurtdışından gelen üçüncü bir kafadar, kurs sonrası ya da hafta sonu birlikte adımlıyoruz. Biz iki kafadar o zamanlar hafızlık yapıyoruz.

Birlikte yürüye yürüye şimdilerde adı, sanı kalmamış, Dokuz Gözlü Çeşme'nin yanına geldik. Mevsim meyvelerin erdiği zaman. Yönümüzü aşağı bahçelere çevirdik. Karşımıza bahçelerin bekçisi çıktı. "Nereye gidiyorsunuz" dedi. Şöyle adımlıyoruz dedik. Üçümüzün de yüzüne baktı. "Siz çalıp çırpmazsınız. Haydi gezin, dolaşın" dedi.

Yukarıdan aşağıya doğru iniyoruz. Yolda ilerlerken Avrupalı gurbetçi, "Şu bahçede kırmızı kırmızı elmalar var. Haydi oraya bir bakalım, dedi. Olurdu, olmazdı derken üç kişi içinde ara bozan olmak istemedim. İstemeye istemeye çetenin içinde yer aldım. Onlar kırmızı elma koparsın, ben de yanlarında beklerim diye düşündüm.

Benim bu düşüncem kırmızı elmaları görünce su koyuverdi. Yere dökülen elmaları iki kafadar toplarken benim elim armut toplamayacaktı. Bugün elma toplasındı. Korka korka, sağıma ve soluma baka baka eğildim. Pantolonun ceplerine kaç tane girdiyse koydum. Bir, iki de elime almış olmalıyım. Haydin, yeter, gidelim derken yukarılardan bir ses işittik. "Hırsızlar, elmalarımızı çalıyor" diye bağırıyordu bir kalabalık.

Haydi kaçalım, postu deldirmeyelim dedik. Kaçmaya başladık. Bir taraftan da elimdeki elmaları attım. Koşmama engel olmasın diye ceptekileri de boşalttım. Kuru taşlardan yapılmış elli cm ebadındaki duvarlara el değmeden bir atlayışımız vardı ki görülmeye değer. Bu şekil kaç bahçe kaç ihata duvarı aştık bilmem. Bildiğim tozu dumana katarak Cüneyt Arkın'ın Bizans surlarından atladığı gibi atladığımız. Durduğumuz zaman ne bahçe vardı ne de bahçe sahiplerinin çocukları. Kendimizi trafonun yanında bulmuştuk. 

Bizi tanıyamadılar. Şükür ki atlattık dedik.

Birkaç sürdü bu mutluluğum. Peşimizden koşan bahçe sahibinin çocukları, "Yanındaki iki kişiyi tanıyamadık. Üçüncüleri sendin. Öbürleri kimdi" diye sordular. İsim vermedim ama ilk hırsızlığımda postu deldirmiştim. Kırmızı yüzüm kıpkırmızı olmuştu.

Sonrasında yine bu üç kafadar Avrupalı gurbetçinin isteğiyle bir başka gün yine bahçelere yöneldik. Bu sefer bekçi izin vermedi. "Haydi dönün geriye. Buna değil de siz ikinize güveniyordum. Çünkü siz Kur'an ezberliyorsunuz. Bu yüzden geçmenize izin verdim. Ama siz buna uydunuz. Beni mahcup ettiniz. Nazarımdaki güveninizi sıfırladınız" türünden bir şeyler söyledi. Yerin dibine geçmiştim o anda. Gerisin geriye döndük. 

Belli ki bahçe sahiplerinin çocukları bekçiye bizden bahsetmiş. Bunlara güvenme. Bunlar elmalarımızı çalacaklardı demiş olmalı.

En çok zoruma giden de bize güvenen, güvendiği için başkasına vermediği izni bize veren bekçi nezdinde, güven kaybına uğramaktı. Anlaşılan o ki bekçi, "Bunlar kursa gidiyor, Kur'an okuyor, bunlar çalıp çırpmaz, harama uçkur salmaz diye düşündü. 

Çocukluk anısı olarak kalan bu hikaye benim kulağıma küpe oldu. 

Her şey gelir geçer de çocuk bile olsam, çaldığım elmayı yiyemesem de akranlarıma uymuş olsam da bekçinin ve nice insanımızın bize yüklediği temsili yok etmek, güveni kötüye kullanmak bize yakışmadı.

Maalesef yaşadığımız hayat, nice temsil sahiplerinin bizi yarı yolda bırakmasına şahit oluyor. Düşüncesi, zihniyeti, giyim ve kuşamı, fikri ve zikri ne olursa olsun, büyük çoğunluk temsil ettiği misyonu yok etmekle meşgul.

Başkasını boş vereyim ben kendime geleyim. Anlattığım dört anekdotun ilk ikisinde bana güvenen iki kişinin güvenini sarsmadım. Üçüncü ve dördüncü anekdotlar çocukluk dönemime ait. Üçüncüde suçluyu koruma ve suç delillerini karartma durumum söz konusu. Dördüncü anekdotumda ise tam su koyuvermişim. Bile isteye hırsızlığa gitmişim.

Hasılı, güveni sarsıp sarsmama konusunda elan iki güven vermişim, iki de güven sarsmışım. Bir eşitlik durumu söz konusu. Yani ne dürüstüm ne değilim. Nötr durumdayım. Kısaca testin ikisini geçmiş, ikisini kaybetmişim. Halihazırda elime imkan geçtiği zaman neler yapabileceğimi elan kestiremiyorum. Kendimi test edilmemiş dürüst görüyorum. Elime fırsat geçerse ne yapacağımı halihazırda ben bile kestiremiyorum. Siz siz olun, güvenden ziyade tedbirinizi alın. Paranızı, pulunuzu bana emanet etmeyin. Yoksa sizi ben bile kurtaramam. 

31 Ekim 2026 Cumartesi

NEÜ Yerleşkesi

Bir 10 yıldır ÖSYM sınavlarında görev almadım. Bir yıldır almaya başladım. Bina tercihi yaparken de evime yürüyüş mesafesinde olan okulları yazıyorum. Tercihlerimden birine yerleşemediğim takdirde başka yerde görev istiyorum seçeneğini de işaretlemiyorum. İstediğim yer olursa ne âlâ. Değilse gitmem diye düşündüm. Hep de şurası çıkmasa bari dediğim okullar çıktı. Hepsine de gittim.

Bir gün yeni görev var mı diye ÖSYM'nin görevli işlemleri sayfasına girdim. Yeni görev yoktu. Mesaj gelmemesine rağmen onay bekleyen bir görev vardı. Ortaöğretim KPSS görevi. Tercih ettiğim yerlerden biridir diye onayladım. Sonra gördüm ki görev yerim NEÜ Yerleşkesi Hukuk Fakültesi imiş. Onay da vermiş oldum. Mecburen gideceğim.

Sınav günü Hocafakıh otobüsüne binmek için bir 10 dakika yürüdüm. Otobüsü bir 15 dakika bekledim. Otobüs geçmiş olmalı dedim. Yanımdan geçen birine saati sordum. 08.10 dedi. Eve geçip arabayla Yerleşke'ye intikal ettim. Girişteki park yeri diye gösterilen, arabaların park edildiği mezbelelik yere arabayı park ettim. Mezbelelik diyorum. Çünkü park yeri diye belirlenen yerde ne tesviye ne asfalt ne kilitli taş var. Boş yer olmasının dışında parka benzer bir tarafı yok. Buraya asfalt dökülmese de kilitli taş döşenmese de en azından bir tesviye yapılabilirdi. Yerleşkenin nasıl bir yer olduğu yani düzeninin olmadığı bile bu park yerini götür görmez insanda bir kanaat oluşur.

Arabamı park edip cebimdeki eşyaları arabaya bırakıp Yerleşke'ye doğru yürümeye başladım. Hukuk Fakültesi yerleşkenin yukarılarındaydı. Siyasal Bilgiler Fakültesinin binasındaydı. Çünkü daha önce fakültenin dekanıyla görüşmek için birkaç defa makamına çıkmıştım. Birkaç gün öncesinde de aynı Yerleşke'de görev yapan bir öğretim üyesine Hukuk Fakültesi yukarıda mıydı diye sormuştum, o da "Evet, yukarıda" demişti.

Yerleşke içi dolaşan iç hat otobüsüne bineyim dedim. Durakta ne otobüs vardı ne de bekleyen. Olmayacak böyle deyip kimseye sormadan yokuş yukarı tırmanmaya başladım. Güvenliğin yanında, bir de beri tarafında iki yönlendirme levhası vardı. Hukuk Fakültesini aradı gözüm. Sağ yukarı tarafı gösteriyordu. Yürümeye başladım. Bir müddet yürüdüm. Yol bitti. Yan taraftaki rampayı tırmanarak demirden yola atladım. Önüme biri sağa, diğer sola giden iki yol belirdi. Yönlendirme levhası yoktu. Sağa mı, sola mı gideyim derken sol tarafa yöneldim. Verdim yürümeye. Tek tük araba geçiyor. Birinde kız, diğerinde erkek yazılı iki otobüs geldi önüme. Başka da geçen kimse yok. İleride bir bina görüyorum. Burası olmalı diyorum. Güç bela binanın yanına varınca aradığım binayı göremedim. Şu bina, bu bina derken belirli aralıklarla yapılan tüm binaları dolaşarak döne döne Yerleşke'nin girişine geri geldim. 

Saatin kaç olduğunu da bilmiyorum. Vakit geçmiştir. Şuradan evime geri döneyim diye yöneldim. Merak edip güvenliğe, hukuk fakültesi nerede dedim. Şu gördüğün binanın arkasındaki bina dedi. 

Şansıma küseyim. Sınava gireceğim bina girişte olsun. Ben tüm Yerleşke'yi dolaşıp geleyim. Burnumun ucundaki fakülteyi görmeyeyim. Şu var ki canım sıkılsa da sabah sabah rampa çıkarak iyi yürüyüş yaptım. Eski yürüyüşlerimden birini yaptım. Tempo, hız, yokuş hepsi vardı. Sınav yerine giderken "Soran dağlar aşmış, sormayan ovada yolunu şaşmış" dedim kendi kendime. Başlangıçta güvenliğe soruverseydim sabah sabah bu kadar strese girmeyecektim. 

Sınav merkezine geçtim. Sınavımı yaptım. Sınav biter bitmez arkama bakmadan Yerleşke'den ayrıldım. 

Temenni ederim ki bir daha Üniversitenin bu Yerleşkesi ile hiç işim olmaz. 

Yazımın bundan sonraki kısmında NEÜ Yerleşkesine dair bir değerlendirmede bulunmak istiyorum. 

O kadar kampüs gördüm. NEÜ Yerleşkesi gibisini hiç görmedim. Ne kadar emek sarf edilirse edilsin ne kadar masraf edilirse edilsin, yıllar geçse bile bu Yerleşke düzene girmez. Burasıda bir kampüs de olmaz. 

Konya'da belki de yerleşke yapılmayacak tek yer burası idi. Zamanın yetkilileri ne düşünüp taşındılar, hangi akla hizmet ederek burayı yerleşke yaptılar. Hiç anlamış değilim. 

Buranın ulaşım sorunu var. Kışın çoğu araba yukarı çıkamaz. Buraya çıkması bir dert, inmesi bir dert. 

O kadar geniş bir araziye niye bu kadar aralıklı binalar yapıldı, anlaşılır gibi değil. Binalar, yerleşke içinde olsak da aynı kazana atsanız, kaynamayız der gibi bir görüntü veriyor. Binalar yerleşke binasından ziyade ayrı bir cumhuriyet gibi duruyor. 

Burası Konya'nın akciğerleri idi. Maalesef binalar yaparak bu akciğer yok edildi. 

Yerleşkenin içerisine girince yönlendirme levhaları yeterli değil. Birilerine sormak gerek. Mahrumiyet bölgesi olunca kimi bulup da kime soracaksın. Tamam, doğru yanlış, buraya yerleşke yapıldı. Bari adam gibi yönlendirme levhası yapılsın. Herhalde çok zor değildir bu. 

Sonra kampüs dediğin zaman, fakülte binaları ve idari birimleri hep kampüs içinde anlaşılır. Bu üniversite binaları kendi içinde bağımsız birer eyalet gibi. Rektörlük dışarıda. Tıp Fakültesi eski ve yeni olmak üzere iki ayrı binada hizmet veriyor. Eskisi Meram, yenisi Selçuklu sınırları içerisinde. Eğitim Fakültesi hakeza kampüs dışında. 

Yerleşke'ye girmeden konan güvenliğe varmadan, gelip geçen güvenlikle muhatap olmadan sağ tarafta Turizm, MYO ve Hukuk Fakültesi gibi binaları da Yerleşke dışında saymak gerek. 

Hasılı gördüm de bu kadar bölük pörçük aynı zamanda Yerleşkesi olan bir başka üniversite görmedim. 

30 Ekim 2026 Cuma

Analar Ne Savcılar Doğurmuştur!

Fon vurgunu listesi tam açıklanmasa da anlaşılan o ki siyaset ve bürokraside söz sahibi olan bazı zevatın çocukları rahat durmamış. Babaları ya da anneleri görevlerini yaparken çocukları at oynatmış. Çoğu, aldıkları tüyo ile ailenin parasını fona yatırmış, yapılan manipülasyonla kısa yoldan köşeyi dönmüşler.

Anlaşılan o ki saçlarını süpürge ettikleri evlatları rahat durmamış, fırsat bu fırsat deyip milletin parasına çökmüşler. 

Belli ki siyasi ya da bürokratlar birbirini tanıdıkları gibi bunların çocukları da tanışıklar. Bir araya gelip aile bütçesini nasıl Karun hazinesi gibi yaparız planlaması yapmışlar. Tüyo almaları da kolay. Çünkü babalarının şöhret ve etkinliği bunlara yeter de artar bile. Çaldıkları her kapı bunlara açılır. 

Baba ya da annelerin bundan yani çocuklarının yaptıklarından haberi yok mu? Haberlerinin olmaması mümkün değil. Hangi siyasi ya da bürokratın dediği bilinmese de “Oğlumu tutuklayacak daha anasından doğmadı, tek başıma yapmadım, sadece ben mi yaptım” sözü yazılıp çizildiğine göre belli ki büyüklerin bundan haberleri var. Bunu kim söyler bilmem ama pişmanlıktan geçtim. Pişkinliğin bu kadarına da pes doğrusu.

Yenişafak yazarı Sayın Hüseyin Likoğlu'nun sayfasında dillendirdiği bu iddianın üzerine savcılarımızın gitmesinde fayda görüyorum. Çünkü bu zevat kimse; hakimine, savcısına ve bu ülkenin yargısına meydan okuyor. Bunu diyen belli ki kendisine ve bulunduğu makam ve mevkie güveniyor ya da elinde birilerine ait kirli çamaşırlar var. "Benim oğlumu yakarlarsa ben de onların kirli çamaşırlarını ortaya dökerim" demeye getiriyor. Kısaca tehdit ediyor. Benim biricik çocuğuma dokunanı yakarım diyor. Benim çocuğum bunda yalnız değil, ismi ortaya dökülmeyen diğer ayrıcalıklı kişileri de afişe ederim diyor belki de.

Sayın Likoğlu'nun iddiasına yabana atmamak lazım. Devlet bunun üzerine gitmeli. Bunun için bu iddiayı dillendiren Likoğlu'nun bilgisine başvurulabilir. Ardından çocuğunun mallarına tedbir konur konmaz tedbir kararı kaldırılanlar var. Bunlara potansiyel şüpheli muamelesi yapılabilir. İfadeleri alınabilir. İz sürülürse sözün faili mutlaka bulunur. 

Fon vurgununda gerçekler ne derece ortaya çıkar bilinmez ama eğer sonuç alınacaksa tabi ucu kime kadar giderse gidilecekse ilk önce dokunulmayana dokunulacak. Yani "Çocuğumu tutuklayacak savcı daha anasından doğmadı" diyenin kapısını bir savcı çalacak, ‘günaydın. Ben doğalı çok oldu’ diyerek ona ve oğluna dokunacak. Arkası çorap söküğü gibi gelir. 

Herkes fon skandalı ile yatıp kalkarken kara para akladıkları iddiasıyla Sarıgül ailesi tutuklandı. Şimdi herkes Sarıgül ailesinin yaptıklarını ve baba Sarıgül’ün taciz iddialarını konuşuyor. Bu iddialar da yenilir yutulur cinsten değil. Mutlaka üzerine gidilmeli. Yalnız Sarıgül ailesine yönelik yapılan bu operasyon fon olayını unutturmamalı. Hem fon olayı hem de Sarıgül olayı iyice vuzuha kavuşmalı. 

Şu var ki Sarıgül’ün üzerine ne kadar gidilir bilmem ama fon olayının aydınlatılmasına ümit ederim ki “dağ fare doğurdu” demeyiz. Çünkü bu ülkede gerçeklerin er veya geç ortaya çıkmama ya da çıkarılmama gibi bir özelliği var. Çünkü fon skandalının üzerinden bir ay geçmiş olmasına rağmen biz hâlâ fondan yararlananlar listesinin peşindeyiz. Tamam, fon vurguncuları ortaya çıkarılsın ama bunlara tüyoyu kim verdi, manipülasyonu kimler yaptı, Sayın Zeybekçi’nin ihmal ve suiistimalleri var dediği 6 kurum hangileri, bunlar niçin ihmal etmişler? Tüm bu soruların cevabı bulunmalı. Unutmayalım ki bu fon olayının en masumları ya da suçu en az olanları aldıkları tüyo ile paralarını katlayanlardır. 

Not: Bu ülkede her suçluyu tutuklayacak idealist savcılarımızın sayısı çoktur. Yeter ki savcılara destek olunsun, açık çek verilsin. Yeter ki bu konuda samimi olalım. Niçin bu asrın Nûşirevan'ı bizden çıkmasın?

29 Ekim 2026 Perşembe

Fonlanamadım

Kazancımdan üç beş kuruş arta kalan olursa kötü günler için birkaç gram altın alırım. Alırken genelde yüksekten alırım. Ben aldıktan sonra altın aldığım fiyatın altına düşer. 

Üç beş kuruşu, altın düşünce alayım diye bekletirim. Altın uçuşa geçer. Olmayacak, daha da yükselecek, zararın neresinden dönersem kâr diye alırım. Piyasa ve piyasaya yön verenler benim yüksekten aldığımı görür görmez, harekete geçer, altın tepetaklak olur.

Sözün kısası, alırken de kayıplardayım, satarken de.

Ben altın dışında bir yol bilmezken yani hep tek ata oynarken meğer bir de fonlar varmış. Bunu da fon vurgunu ortaya çıkınca öğrendim. 

Bu fon skandalını duyar duymaz eyvah ki eyvah. Bundan niye beni haberim yok dedim. O kadar da eş, dost, tanıdığım var halbuki. Bir tanesi de çıkıp "Abi, aklın varsa fon al" demedi. Anlaşılan ya dostlarımın da fonlardan haberi yok ya da haberleri var, girdiler, bu fondan fonlandılar. Bana haber vermediler. Eğer dostlarımın haberleri vardı da bana haber vermedilerse nideyim ben böyle dostları. Haberleri yoksa yine nideyim böyle dostları. Zira bana tüyo verecek, manipülasyon yapacak dostlar lazım. 

Fon listesi tam yayımlansa içlerinde dostum var mı diye bakacağım. Liste sır gibi saklanınca tüm dostlarımı potansiyel şüpheli görmeye başladım.

Böyle dediğine bakma, fondan haberin olsa da girmezdin demeyin. Hem öyle girerdim ki sizin ruhunuz bile duymazdı. Sonra basında adım çıkarmış, savcılık hakkımda suç duyurusunda bulunurmuş, devlet vicdani sorumluluk çerçevesinde benden parayı geri yatırmamı beklermiş. Tüm bunlar hiç umurumda olmaz ve korkmazdım. Çünkü beni içeri alacak daha anasından doğmadı. İkincisi de fonlandığım parayı İsviçre bankalarına uçururdum. Para dışarı gidip kendimi garantiye aldıktan sonra devlet canımı alacak değildi ya. Millet vay be! Bizim Ramazan da varmış deyip ayıplarmış. Varsın ayıplasınlar. Hiç utanmazdım. Çünkü utanmayı bırakalı zaten çok oldu. Üç, beş ay hakkımda ileri geri konuşulur, sonra millet yorulur, bırakırdı peşimi. Ben de taş atmadan kazandığım paraları yemenin yoluna bakardım.

Ama gelin görün ki fonda param yok. Yanarım yanarım da şu dünyadan fonlanmadan gideceğim de ona yanarım. Bahtıma küseyim. 

Fon

Fon;

Olayı, 

Krizi, 

Tokatlama, 

Skandalı,

Hırsızlığı, 

İç etme, 

Vurgunu, 

Yağması,

Talanı, 

Ganimeti, 

Çetesi, 

Yağma Hasan'ın böreği, 

Milletin malına çökme, 

Millete, devlete ve emanete ihanet,

Ahbap, çavuş ilişkidinin tipik bir örneği, 

Sureti haktan ve derviş görünümlü kişilerin para hırsı ve tamahkarlığı, 

Ehliyet ve liyakat üzere atanma yerine sadakat gözetilerek atananların organize eylemi, 

Para kazanma uğruna her şeyin mubah görülmesi, 

Utanma duygusunun kalmadığı, beni buraya atayanlara karşı sorumluluğum var düşüncesinin geri plana itildiği; eş, dost, millet ne der düşüncesinin kalmadığı, ahlak ve etik değerlerin es geçildiği bir eylem,

İzleme, takip ve gereğini yapmakla yükümlü olanların uyuduğu, uyutulduğu veya uyur numarası yaptığı, ihmal ve suistimalin boy gezdiği bir ortaklık hareketi vs. 

Kısaca bu fon olayı yenilir, yutulur cinsten bir şey değil. Bu çalma, çırpma ve boşaltma eylemine bir ad vermek istiyorum. Uygun bir ad koyamadım. Üzüldüğüm nokta, fondan fonlanan bu kişilerin bu cesareti kim ya da kimlerden aldığı? "Benim çocuğumu içeri atacak daha anasından doğmadı" dendiğinde göre belli ki birileri bu cesareti birilerinden buluyor. Değilse, kim cesaret edebilir böylesi vurguna. Hırsız ve hırsızlığı meslek edinenler bile bu kadar rahat hareket edemez. 

28 Ekim 2026 Çarşamba

Pamuk Şekerci İsmail

Ailecek Kent Plaza'ya alışverişe, daha doğrusu para harcamaya gittik. Araya araya bulduk aradığımız firmayı. Meğer merdiven altı bir yerdeymiş.

Birkaç metrekarelik yerde 5-6 çalışan vardı. Alacağımızı aldık. "Aldığınızı depodan getirmemiz lazım. Sizi bir 15 dakika bekleteceğiz" dedi bizimle ilgilenen kızımız. Çayınız var mı kızım. Beklerken siz bize çay da ikram edersiniz dedim. "Maalesef çayımız yok. Burada çay ikram edemiyoruz. Bizim de çay içmemiz ve oturmamız yasak" dedi. İyi o zaman 15 dakika sonra geliriz dedim. Merdiven altı firmadan ayrıldık.

Ödeyeceğim paraya benim içim cız etse de aile efradı yeterli görmemiş olmalı ki başka yere alışverişe gitmeye karar verdi. Kartı uzattım. Sipariş gelince karta çektirirsiniz. Diğer taraflardan alacağınızı da alın, ben dışarı çıkıyorum, arabanın yanında buluşalım dedim.

Açık otoparkın önünde çömeldim. Kayınpederin kızını ve oğlunu bekliyorum. Telefondan bir şeylere bakarken "Dayı! Burada mısın?" diyene yöneldim. Bir çocuktu bana seslenen. Şimdilik buradayım. Hayırdır dedim. "Benim şu tezgaha bakabilir misin, içeriye tuvalete gidip geleceğim” dedi. Çocuğun tezgahına baktım. Üstte balonlar, altında pamuk şekerleri, en altta da elma şekerleri vardı. Haydi git gel. Alan olursa satayım mı dedim. "Olur" dedi. Fiyatlarını söyle dedim. Pamuk şekeri 50, elma şekeri 100, balonlar da 200 lira dedi.

Çocuğu epey bir bekledim. Bu esnada müşteri de gelmedi. Keşke gelseydi de satış yapsaydım. Çocuğa katkım olsaydı. Bu arada satabilseydim, ilk satıcılığım olacaktı. Gerçi müşteri gelseydi, bir de balon isteseydi, balonların hepsini birden uçurtma riski de vardı ama deneyecektim. Çünkü macerada sınır tanımam. En kötü ihtimalle uçan balonların parasını çocuğa öderdim. 

Nice sonra çocuk geldi. "Sağ olasın dayı" dedi. Öğrenci misin dedim. "Yok abi" dedi. Bu yaşta öğrenci olman lazım senin. Kaç yaşındasın dedim. "17" dedi. Hangi okulu bitirdin dedim. "İlkokulu bitirdim. Başka da okumadım" dedi. Sen ortaokulda kayıtlısındır dedim. “Hiç okula gitmeden beni geçirmişler. Ortaokulu bitirdim" dedi. O zaman senin açık lisede kaydın vardır dedim. "Bilmiyorum abi. Okul bana diploma verdi” dedi. Okulun verdiği, ortaokulu bitirdiğine dair bir belgedir. Senin diploman yoktur. Vakit geçirmeden halk eğitim müdürlüğüne giderek açık lise oku dedim. "Benim işim var, dükkan çalıştırıyorum. Dükkanım Saraçoğlu'nda. İkinci bir dükkanı da Karaaslan'a açacağım" dedi. Ne üzerine dedim. "Beyaz eşya tamiri. Çamaşır makinesi vs." dedi. Bu yaşta dükkanın var. Babanın mı dedim. "Yok abi kendimin" dedi. O zaman yaşın geçmeden mesleki eğitim merkezinde de oku. Kalfa ve usta olarak mezun olursun. Üstelik liseyi de bitirirsin dedim. "Olur abi. Bir bakayım" dedi. 

Pamuk şekeri satışların nasıl dedim. "Şükür abi. Pazar günleri çıkıyorum. Bunlarla ilk defa çıktım. Benim çalıştığım askere gitti" dedi. Sen başkası adına satış yapıyorsun o zaman dedim. "Evet. Üç tane satınca biri bana kalıyor" dedi. İyi, maşallah. Sen pazar günlerini de bu şekilde değerlendiriyorsun. Sen ve senin gibileri ekmeğinizi taştan çıkarırsınız. Çalışınca kazandığınız paranın kıymetini de bilirsiniz dedim. "Öyle abi. Gençlik çok kötü. Gidişatı hiç beğenmiyorum. Ne olacak böyle" dedi. 

Gençlik okuyor. İş bulamıyor. Onlar gelip burada durup senin gibi pamuk şekeri falan satmazlar ve satamazlar dedim. Var gör sen okulda iken yaramaz bir öğrenci idin dedim. “Öyleydim abi” dedi. Sizin gibi yaramazlar okulu bitirdikten sonra kendine geliyor, kadir kıymet bilir ve hatır güder. Sizin gibiler okullarda problem olarak görülür. Çünkü bizim eğitim sistemimizde başarı kriteri merkezi sınavlarda başarı göstermeye bağlı. Ne kadar matematik, fen, Türkçe yaparsan başarılısın. Yapamadığın zaman işe yaramazsın. Halbuki sizin gibi el becerisi olanlar da var ve bu piyasada size çok ihtiyaç var dedim. 

Bu arada bizim alışverişçiler geldi. Delikanlı, sana kolay gelsin. Ben çıraklıkta çalışıyorum. Beklerim. Okumayı ihmal etme. Okula gelirsen bana bir pamuk şekeri verirsin. Sana yardımcı olurum diyerek ismimi söyledim. "Veririm abi. Yiyeceğin pamuk şekeri olsun. Benim adım da İsmail dedi. İyi dilek temennisiyle ayrıldık. 

İsmail'in pamuk şekeri sattığını gördüm. Bu yaşta beyaz eşya tamirciliği bana biraz manidar geldi. Hele dükkan açması. Acaba atıyor mu diye düşündüm. Ama atacak bir tipe benzemiyordu.

Hasılı, İsmail daha çocuk yaşta hayatın cenderesinden geçmiş, çocukluğunu yaşamadan daha bu yaşta olgunlaşmış, işe atılmış. Akranları daha fazla test çözmek ya da hoydur hoydur gezerken ve yarınım ne olacak diye kara kara düşünürken İsmail’in böyle bir derdi yok. Çünkü hepsini aşmış. Kısaca büyük adam gibi konuşan ve taşının üstünde olgun davranan bu İsmail’i pek sevdim.

Not: Merak edip ne aldın diye sormayın. Ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Aldığıma ödediğim iflahımı kesti desem yeridir. Üzerine keyfi gelsin diye yine benim hesaptan bana kazak alınmış. Daha giymedim ama bu kazağı giydikçe bu tuzlu alışveriş gözümün önüne gelecek. Gel de bu kazaktan keyif al.

Bir diğer husus Türk parasıyla bir çuval para bayıldığım merdiven altı firma çalışanlarına üzüldüm. Oturmak ve çay içmek yasakmış. Aha vicdansızlar dedim içimden. Nasıl prensipse artık. Müşteri yokken bu çalışanlar ha biraz soluklansa herhalde kıyamet kopmaz. Üç kuruş para veriyoruz. Çalışanları köle gibi kullanıyoruz. Prensibiniz batsın e mi! 

27 Ekim 2026 Salı

Bedava Kitapların Hikayesi

Yan tarafta gördüğünüz kitaplar girdiğim bir sınıfın öğretmen masasında olanlar. Hepsi farklı sınıflara ait ders kitapları ve hiçbirinin sahibi yok. Diğer sınıflarda da böyle bırakılmış kitap bulmak, sıranın gözünde bırakıp gitmek eksik değil.

Bu kitapları öğrenci bırakmış ertesi günü alır diye bir durum da yok. Çünkü dersliğe her gün farklı sınıf ve öğrenciler geliyor.

Sene başından beri öğretmenler depoya gidip kitapları her bir öğrenciye dağıtıyor. Öğrenci ise aldığı kitabı bırakıp gidiyor. 

Masadaki bu kitapları görünce, çocuklar! Bu kitaplar size parayla verilmesi lazım dedim. "Niye" dediler. Siz hiç parayla aldığınız bir şeyi bulunduğunuz yerden giderken bırakır gider misiniz dedim. "Bırakmayız. Çünkü paramızla aldık" dediler. İşte şu kitaplar size parayla verilmiş olsa ya da sizler gidip parayla alsanız böyle bırakıp gitmezsiniz dedim. "Doğru" dediler. 

Nedense bu bedava kitap dağıtma işi bir devlet politikası haline geldi. Devlet komisyon bulup kitap yazdırıyor, yazılan kitabı inceletiyor. Onaydan geçtikten sonra baskı ve basıma veriyor. Bu kitapları illere göndermek için nakliyeci tutuyor. Depoya boşaltılıyor. Depodan kamyonlara yüklenerek okullara teslim ediliyor. Okullar açılınca da her bir ders öğretmeni girdiği sınıflara bu kitapları dağıtıyor.

Kitabın her bir aşaması masraf ve külfet. Buna rağmen kıymet bilinmiyor. 

Devlet, politika haline getirdiği bu kitapları ücretsiz vermeye devam etsin. Bin bir emekle hazırlanan bu kitapların yanında çoğu okullarda yardımcı kaynak aldırmak bir ihtiyaç. Veli bir şekilde kitapçıların yolunu tutarak yardımcı kaynaklara para veriyor.

Yardımcı kaynak öyle bir ihtiyaç gösteriliyor ki velinin eli mahkum. Milli Eğitim yardımcı kaynak da basıp gönderiyor, dijital ortamda da bildiğim kadarıyla var. Nedense öğrenci ve öğretmen nezdinde yardımcı kaynak olmazsa olmaz. Çünkü Milli Eğitimin verdikleri yeterli değil algısı, oluyor bir olgu. Yarın, Milli Eğitim sınavlarda çıkacak soruları da yayımlasa biz yine soru bankası almaya devam ederiz.

Kısaca, eğitim ücretsiz dense de bizde eğitim masraflı ve maliyetli. Buna bir de etüt merkezlerini ve özel dersleri katarsak bizde eğitim başlı başına külfet. Ah bunca masrafa değse bari. Çünkü okuyanların çoğu işsizler ordusunun potansiyel adayları.

Devlet ne yapıp ne edip bedava ders kitabı verme uygulamasından vazgeçmeli. Veli çocuğunun kitabını kendi alsın. Kıymet bilinsin diye kitaplar maliyetine bile olsa ücretli olmalı. Devlet bedava kitap verecekse alım gücü olmayan öğrencilerin kitabını karşılamalı. 

Süpürge ve Tasarruf Finansman Şirketleri

Bir ara, süpürgesi ve su arıtma cihazı pazarlaması yapan bir firma ile başım dertteydi. İkide bir ararlardı. "Efendim, falan verdi isminizi. Arkadaşınızmış. Evinize gelip tanıtımını yapsak. Komşularınızı da çağırsanız" derlerdi. Müsait değilim desem "hangi gün müsait olursunuz" diye ısrarcı olurlardı.

Yine bir gün aradıklarında "İsminizi falan verdi. Arkadaşınızmış" der demez, o benim ismimi verenin ismini duymaktan nefret ediyorum. Lütfen telefonu kapatın diyerek tepki göstermiştim. Oymuş. Bir daha aramaz oldular.

Gel zaman git zaman süpürgem bozuldu. Kayınpederin kızı, "İyi bir süpürge alalım. Çarşıya çıkıp bakalım" dedi. O kadar gezip dolaştıktan sonra hiçbirini beğenmeyip şu ismini duymaktan nefret (!) ettiğim kişinin hanımının öve öve bitiremediği süpürge olsun diyeceksen, gidip o süpürgeyi alalım. Beni yorup uğraştırma dedim. "Hayır. Olur mu öyle şey" dedi.

Gidip şu süpürge, bu süpürge ve fiyatlarına baktık. Yorgun ve bitap düştüğüm günün ardından, haydi söyle. Hangisi olsun, gidip alalım dedim. "Bilemedim ki" deyince sanırım gönlün, şu bizi akşam sabah arayan pazarlamacıların süpürgesinde dedim. "Onu alsak iyi olur. Bir alırız, evladiyelik olur. Bir daha süpürge derdimiz olmaz" dedi. İyi bildin alalım. Ben en iyisi bir de sakal koyayım. Yalnız tek iş almaktan ibaret değil, bu süpürgenin yıllık bakımı için her sene bir süpürge parasını servise vereceğiz dedim. 

Ardından ilk işim, aramalarından bıktığım pazarlamanın yerine gittim. Şu süpürgeden alacağım dedim. "Tamam olur. Yalnız bu süpürgenin evde tanıtımını yapmadan satış yapmıyoruz dedi firma. Yahu olur mu öyle şey dedimse de firma geri adım atmadı. İyi o zaman akşam gel. Tanıtımını yap. Post makinesini de getir. Ödemeyi evde yapayım dedim.

Akşam geldi pazarlamacı. "Evde kaç kişi varsa herkes gelsin. Tanıtımı böyle yapıyoruz. Komşuları da çağırın" dedi. Ev neyse de komşular ne alaka. İşin tadını kaçırmayın dedim.

Kısa sürsün diye ne kadar çabalasam da pazarlamacı ibadet aşkı içerisinde tanıtımını yaptı. 

Ardından kartı uzattım. Çek şuradan dedim. Böylece kurtuldum. 

Daha doğrusu ben kurtuldum sanıyordum. Firma her yıl süpürgenin bakımı geldiğinde hiç sektirmeden aramaya devam ediyor. Telefona cevap vermesem kayınpederin kızını arıyor. Bir şekilde bakımını yapıyorlar.

Nedense süpürgenin yıllık bakım zamanı gelince, hep bizim mahallede oluyorlar ve kampanyaları var. Servis ücreti almıyorlar, sadece bakım ve filtre değişimi için para alıyoruz diyorlar. Evde yokuz diyorsun. Komşuya bırakın, oradan alırız diyorlar. Hastayız diyorsun, iyileşince geliriz diyorlar. Cenazem var diyorsun, bir hafta sonra yine arıyorlar. 

Hasılı, süpürgeyi alalı 13 yılı geçti. Servisle işim hâlâ bitmedi. Süpürgenin yıllık bakımı kadar arabanın yıllık bakımını yaptırmıyorum. Öyle görünüyor ki biz karı koca ölsek, mirasta süpürge hanginizin payına düştü diye çocukları arayıp servis işine devam edecekler. Böyle yaparlarsa da hiç şaşırmam.

Pazarlamanın süpürgesine alıştık bir şekilde. Şimdi de bir tasarruf finansman şirketiyle başım dertte. Bu şirketin elemanları da bir-iki haftada bir arıyorlar. Aradıkları numara da cep numarası. Kayıtlı olmayan bir numara. Belki bir tanıdıktır diye açıyorum. "Ramazan abi, nasılsın" diye başlıyor. Kimdir diye çıkarmaya çalışırken "Ev, araba almak gibi bir niyetin var mı" diye devam ediyor muhabbet. Bir, iki, beş böyle zamanlı zamansız arandım.

Bir gün tam kestirirken yine aradılar. Arayan da malum bilmem ne evi. Sağ olsunlar her defasında olduğu gibi tekrar hal hatır, araba, ev ihtiyacımın olup olmadığını sordular. İhtiyacım yok deyip görüşmeyi sonlandırdım.

Ardından ilk işim malum ...evimin sabit numarasını bulup aradım. Sizin adınıza çalışanlar ara ara arıyor. Aranmak istemiyorum dedim. 444'lü bir numara vererek "genel merkezi arayabilirsiniz" dedi.

Verdiği numarayı aradım. Numaramın elemanlarınız tarafından aranmasını istemiyorum dedim. "Hemen işlem yapıyorum" dedi. Ardından kaydınızı oluşturuyorum, işlemi başlatıyorum" deyip epey bir bekletti. Kızım, ne işlemi yapıyorsunuz. Bu kadar zor mu bu dedim. "Beyefendi işlemiş yapıyorum. Şimdi oldu. Bir daha aranmayacaksınız" demesiyle birlikte görüşmeyi sonlandırdık.

Süpürge için evim aranmaya devam edecek ama tasarruf finansman şirketi tarafından bir daha aranmayacağım. Buna da şükür.

Merak ettiğim bu evimler bu şekil telefonla arayarak mı çalışıyor, böyle mi müşteri buluyor? Gördüğüm kadarıyla oturmuş kurumsal bir yönleri yok. Aradıkları numaralar da şirketlerin numarası değil. Bu arada sayıları da baya varmış. 

Bir başka merak ettiğim, bu finans şirketleri numaramı nereden buldu? Süpürgede olduğu gibi bir başka tanıdığım numaramı ve ismimi vermiş olabilir mi? Eğer böyleyse o tanıdığımın alacağı olsun. 

25 Ekim 2026 Pazar

Tabiat Boşluk Kabul Etmez

Bir zamanlar Gümrük ve Tekel Bakanlığında usulsüzlükler, zimmete para geçirme pek eksik olmazdı. Buralarda görev yapanlar bir şekilde parayla imtihan olur, çoğu da bu çarkın içinde kaybolur giderdi. Gümrüklerde gerekli tedbirler alınmış olmalı ki nicedir buralardan bir koku gelmiyor. Gerçi şimdi gümrük bakanlığı adı altında bir bakanlık yok. Ticaret Bakanlığına bağlı Gümrükler Genel Müdürlüğü var. 

Son yıllarda Gümrük Bakanlığının yerini, teşbihte hata olmasın, belediyeler aldı. Gün geçmiyor ki yolsuzluk, ihaleye fesat karıştırma, rüşvet, irtikap isnadı ve suçlamasıyla bir belediyeye operasyon yapılmamış olsun. Hangi belediyeye operasyon düzenlense gözaltına alınan, birkaç kişiden ibaret değil. Neredeyse belediyenin üst yöneticilerinin çoğu alınıyor içeriye.

Yolsuzluk ve rüşvet iddiasıyla yapılan operasyonlarda telaffuz edilen rakamlar dudak uçuklatan cinsten. Şüyuu vukuundan beter bir durum söz konusu.

Yahşihan Belediyesi ile ilgili iddialar; önceki, şimdiki, yerine gelen vekilin ve imar müdürünün üzerlerine kayıtlı gayrimenkul sayısı akıl alır gibi değil. Adı geçen belediye 40 bin nüfuslu bir yer. Küçük bir ilçede bu kadar yolsuzluk ve telaffuz edilen rakam bu kadar büyükse varın büyük belediyeleri düşünün.

Diyelim ki biri çaldı, çırptı. Yükünü tuttu ve yolunu buldu. Yerine gelen de aynı yolun yolcusu. Çünkü selefimin başına gelen benim de gelir demiyor kimse. Anlaşılan o ki bal tutan parmağını yalıyor, burada durduğum müddetçe yükümü tutayım, yolumu bulayım, ne kadar iç edersem kâr mantığı güdülüyor. 

Esenyurt Belediyesinde dönen yolsuzluk iddiaları ayrı bir garabet. Belediye iyi yönetilmediği için başkanı alınıp yerine kayyım atanıyor. Kayyım başkanın, yanına yardımcı aldığı başkan yardımcısı da gayri meşru yoldan aldığı paraları koymak için ev kiralama yoluna gidiyor.

Kayyım demek, doğru yönetilmeyen bir yerin kayyım eliyle doğru yönetilmesi demektir. Böyle yere kayyım atanan birinin yardımcısı da çalıp çırpıyorsa, kayyım burnunun ucunu görmüyorsa, kısaca bir kamu görevi yapılan yerde de çalma, çırpma, rüşvet ve yolsuzluk oluyorsa öbür belediyelere ne diyeceksin? Halbuki kayyım belediyenin yoğurdu üfleyerek yemesi gerekirdi.

Kısaca, operasyon yapılan ne kadar belediye varsa hepsinde akçeli işler var. Görünen o ki musluğun başına geçen bütçeyi nasıl iyi yönetir, şehrime nasıl daha iyi hizmet ederim düşüncesi yerine, cebini doldurma görüntüsü var. Herkes dönen parayı kendine doğru yontuyor. Buraları ganimet malı gibi görüyor. Ne kadar yağma, talan yapar, yükümü tutarsam yanıma kâr kalır mantığı güdülüyor. Kamu idareleri yağma Hasan'ın böreği yerler bunlara göre. Deniz gibi görüyorlar, yemezsem keriz olurum endişesiyle keriz olmamak için çalıp çırpıyorlar. 

Fon skandalı da belediyelerde dönen akçeli işlerden farklı değil. Fonda adı geçen kişiler, bu kadar da olmaz, bunlar yapmaz dedirtmiyor artık. Çünkü şaşırmıyoruz artık. Kim, nerede, ne iş yapıyorsa ülkeye ve şehrine değil, kendine çalıyor kendine çalışıyor.

Bir zamanlar "Çare" olarak sunulan, şimdilerde muhalefet vekili olanın, oğluyla ilgili yolsuzluk iddiaları da dudak uçuklatan cinsten. 

İktidar ve muhalefetine dair birkaç örnek verdim. Bu örnek ve diğer örneklerden anladığıma göre zihniyetimiz, düşüncemiz, fikrimiz ve zikrimiz ne olursa olsun, ister dindar, mütedeyyin, muhafazakar ve İslamcı ister laik, seküler ve Atatürkçü ister milliyetçi ister sosyalist ve sosyal demokrat ister siyasetçi ister değil ister kapalı ister açık ister sureti haktan ister değil, her kim olursak olalım, hepimiz tencere kapak gibiyiz. Benim yüzüm kara, seninki benden kara durumu söz konusu. Temel felsefemiz çalma, çırpma üzerine kurulu. Nasıl ki tilkinin yüz planının 99'u horozu haklamak üzerine ise bizim de 99 planımız cebellezi yapma üzerine kurulu. Diğer bir planımız da "hizmet(!)" olmalı. 

Tüm belediyeler, kurumlar, kişiler, musluğun başında olanlar çalıyor, çırpıyor diye bir iddiam yok. Elbette her bir yerde temiz insanlarımız vardır belediyelerimiz de vardır. Bunları istisna tutuyorum. Türkiye bunca yolsuzluk ve yolunu bulana rağmen ayakta ise belki de bu temiz kalanlar sayesindedir. Bunları tenzih ediyorum. Ayrıca sayılarının çoğalmasını temenni ediyorum. Şu var ki dönen bu yolsuzluk çarkına rağmen bu ülke iyi ayakta duruyor. 

Yalnız istisnalar o kadar az ki yolsuzluk, rüşvet çarkı her bir yerden fosseptik çukuru gibi patlıyor. Ve bu fosseptik çukurları yama tutmuyor. 

Öyle bir görüntü veriyoruz ki hepimiz bu yolsuzluk ve yolunu bulanların çarkının gölgesinde kalıyoruz. Sanki bu ülkede çalıp çırpma üzerine bir sistem kurulmuş. Sistem mütemadiyen hırsız üretiyor. Ve halkın sessiz çoğunluğu bizimki çaldı ama sizinki daha fazla çaldı savunması yapıyor. Bizim hırsızı konuşuyorsunuz ama onların hırsızına niye bir şey demiyorsunuz diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışıyor. Adeta hırsızlık yarışı düzenlenmiş. Kim daha çok çalacak yarışı yapıyoruz. Farklı zihniyettekilerin hırsızlıktaki farkı, belki bazıları bu işi besmeleli yapıyor, bazıları ise besmelesiz. Halbuki ister besmeleli yapsın ister besmelesiz hırsız hırsızdır. Hırsızın en kötüsü de besmeleli hırsızlık olsa gerek. 

İşin garibi nicedir yolsuzluk operasyonları yapılmasına rağmen çalan çırpanlar sıra bize de gelir korkusu yaşamıyor. Son nefesine kadar cebini doldurmaya ve yükünü tutmaya çalışıyor. İnanın, çalma ve çırpmaya harcadığımız eforun milyonda birini bu ülkeye hizmet etmek için göstersek inanın bu ülke ihya olur. 

Görünen o ki yolsuzluk bizim içimize işlemiş. Çalmadan yapamıyoruz. İçki, kumar, sigara gibi bağımlılıktan belki kurtulabiliriz ama hırsızlık bağımlılığını terk edemeyiz. Bu aç gözlülük, tamahkarlık ve zihinsel açlık bizde olduğu müddetçe ölmek var, dönmek yok bu yoldan. 

İleride bu yılların tarihi yazılırsa bu döneme "Hırsızlık dönemi" denirse şaşırmam. Çünkü bireysel değil, bir zihniyetin değil, ihtiyaçtan değil, organize bir hırsızlık ve herkese sirayet etmiş bir hırsızlık söz konusu. 

Kirlenmemiş ne insanımız ne kurumumuz kaldı. Parayı yönetenler bu imtihanı kaybetti. Dürüstlüğümüz yokluktanmış meğer. 

Hırsızı, çalanı, çırpanı, rüşvet alanı, ihaleye fesat karıştıranı, fonda manipülasyon yapanı tasvip etmem. Zira savunulacak bir yönü yoktur. Yalnız tabiat boşluk kabul etmez. Öyle zannediyorum, çalıp çırpanlar takip edilmiyoruz rahatlığıyla bu işe kalkışıyorlar. Eğer takip, tedbir, denetim, şeffaflık, hesap verebilirlik, hesap sorabilirlik, izleme ve cezayı müeyyide olsa, bu işin yollusu, kuruş çalsam bana hesabı sorulur endişesi yaşasa, kısaca kurumlar tam görevini yapsa hırsız bile hırsızlığa yeltenmez. Demek ki birileri boşluklardan yararlanıyor. Maalesef tabiat boşluk kabul etmez. 

Nitekim fon skandalıyla ilgili Sayın Nihat Zeybekçi'nin dediğine göre "Fon skandalında 6 devlet kurumunun hem ihmali hem de suiistimali söz konusu" diyor. Kısaca hırsıza kilit dayanmasa da kurumlarımız hırsızlara göz açtırmamalı. Kim çalıp çırpmaya yeltenirse devletin nefesini arkasında hissetmeli. Operasyonlarla sivrisinek avına çıkmaktansa tüm bataklığı kurutacak bir sistem kuralım. Hırsızlıktan dolayı ceza verilecekse ihmali olanlara hırsızdan daha fazla ceza verelim ki emanete ihanet etmenin ne demek olduğunu, memlekete neye mal olduğunu bilsinler ve işlerini savsaklamayı içinden geçirenlere ibret olsun. 

23 Ekim 2026 Cuma

Çek Kızım Çek!

Diş çektirmeye gittim. Sekreterlikten giriş yaptırdım. Ekrandan isminizi takip edin dedi iki sekreterden işlem yapanı. 

Ekran, sekreterlerin üst tarafına monte edilmiş. Karşılarına da hastaların oturması ve isimlerini görmeleri için bol miktarda sabit sandalye konmuş.

Sırası gelen hastanın hem ismi hem de doktorun adı ekranda çıkıyor.

Her şey o kadar iyi düşünülmüş ve planlanmış ki sistem güzel işliyor. Ne sekreterlikte işlemin uzun sürüyor ne de isminin yanması için uzun bekleniyor.

Koca koridorda ne ses var ne kaos. İsmini gören hasta sessizce yerinden kalkıp işlemin yapılacağı yere gidiyor. Koltuklar sabit olduğundan yerinden kalkanın sandalyesi de ses yapmıyor. 

Bu sessiz ortamı bozan tek şey, iki sekreterden birinin burun çekmesi. Belli ki hasta. Hasta hasta sekreterlik görevini yapıyor. Hem işini tastamam yapıyor hem de önündeki bir buçuk litrelik sudan içiyor.

Yalnız bu burun çekme bir, iki burun çekmekle sınırlı değil. Yaptığı işlemden fazla burun çekiyor. Hem öyle burun çekiyor ki karşısında oturan herkesin gözünün içine baka baka çekmeye devam ediyor. Üstelik gayri ihtiyari bir çekme değil, bile isteye yapılan bir çekme bu. 

İnsanlık hali insanın burnu akabilir. Çünkü havalar ortalık hastalığına yakalanmaya müsait. Günümüz ortalık hastalığı da üç beş günde geçmiyor. Geldi mi epey terk etmiyor.

Kızın belirli periyotlarla burun çekmesi herkesin dikkatini çekiyor ve herkes bu burun çekmeden rahatsız oluyor. Tek rahatsız olmayan burun çeken bu kızımız.

O kadar burun çekerken isterdim ki elinde bir de mendil olsun. Bazı akıntıları onunla silsin. Ama ne önünde ne cebinde ne de elinde kağıt mendil namına bir şey gördüm. 

Şu kızımız kalkıp lavaboya gidip gelse de biraz rahatlasa diye düşündüm. Birkaç defa kalkıp bir yere gidip geldi. Her gelişinde de elinde kulplu bardakla geri döndüğünü gördüm. Belli ki lavaboya gitmiyor. Tek yaptığı, geldi mi çekiyor. Ara ara içimden çek kızım çek, dur kızım dur desem de kızımız, imam bildiğini okur türünden bildiğini yapmaya yani çekmeye devam etti.

Az sonra ismim yandı. Hele ki şükür deyip dişçime gittim. Uyuşması için iğne yapıldı. Tekrar bekleme salonuna geldim. Bir 20-25 dakika daha bekledim. İsmim yanınca tekrar aynı yere gidip dişlerimin çekimi yapıldı.

Ardından ağzımın içinde tamponla merdivenleri inerek evimin yolunu tuttum. Çürük dişlerimden de kurtuldum. Kızımızın çekmesinden de.

Ne diyeyim, Allah bu kızımızı çekmekten kurtarsın. Yalnız hastalığı bir şekil atlayabilir ama endişem, bu çekme işinin bu kızımızda bağımlılık yapması. Eğer böyle olursa yanındakilerin çekeceği var. 

İstisnai Kadroların Müstesna İnsanları

Arapça derslerinde nahiv (cümle yapısı) işlerken kuralları da görürdük. Kuralları öğrenirdik. Tam kuralları öğrendik. Tamam bu iş derken her kuralın bir istisnası karşımıza çıkardı. Eğer bir cümle içerisinde illâ geçmişse bu cümlede o kuralın bir istisnası olduğunu bilirdik. İllâ istisna edatından sonraki gelene de müstesna denirdi. 

Ders hocasına sorardık, bu Araplar bir âlem. Önce kuralı koyuyorlar. Ardından kuralı delip istisna getiriyorlar derdik.

Türkçede de istisnalar var ama Arapçada istisna daha fazla. 

Gel zaman git zaman fakülte bitti, İHL'ler dışında diğer liselerde görev yapmaya başlayınca istisna ve müstesna benim için geride kaldı.

Bu sefer imdadıma istisnai kadrolar çıktı. İstisnai kadro olunca bu kadrolara istisnai insanların atanması da sıradanlaşınca, kendi kendime ne çok istisnai kadromuz ve müstesna insanımız varmış meğer dedim. Hele eski bir bakanın iki yıllık bakanlığında, her 13 güne bir özel kalem müdürü düşecek şekilde 60 müstesna insanımızı devlet kadrosuna atanmalarına sebebiyet vermesi basına düşünce ister istemez ne oluyor sorusunu sorduruyor insana.

İstisnai kadroya karşı değilim. Yerinde ve zamanında ihtiyaç kadar alınır. Hepsi bu. Böyle bir kadro var diye eşin dostun çocuğunu buralara almak tek kelimeyle bu işi sulandırmaktır. Keşke sulandırmakla kalsa. O kadar genç yıllarını vererek devlete atanmak için KPSS türü merkezi sınavlara hazırlık yapıp ter döksün. Biz ise ahbap çavuş ilişkisine girerek KPSS olmadan ve KPSS'de başarılı olmadan yandaşlarımızı ihya edelim. Tek kelimeyle sınavlarda ter döken milyonlara haksızlık. 

Nazarımda istisnai kadro şudur: Devlette çalışanlar arasında bu kadroya atanmaya layık kimse yoktur. Dışarıda ise kendini özelde ispatlamış, başarıdan başarıya koşan insanımız vardır. Tam bu göreve layıktır. Böyle müstesna insanlar varsa onları ikna edip bu tür istisnai kadrolara kazandırmak gerekir. Buna da kimse bir şey diyemez. Ki amir hükmün kastı da bu olsa gerek. Böyle değil de nerede bir dikiş tutturamayan var, KPSS'de başarılı olamamış insanları buralara doldurmak hiç olacak şey değil.

Eski Bakan'ın her 13 güne bir özel kalem müdürü düşecek şekilde döneminde 60 özel kalem müdürü değiştirmesi, birilerini devlet kadrosuna geçirmenin yolundan başka bir şey değil. Görünen o ki atayan atıyor, atanan bu görevi kabul ediyor. Kamuoyunda bu nasıl iş diye bir tepki de yok.

Bu şekil istisnai kadroya atanıp sonradan devletin kadrolu elemanı olan kaç kişi var bilmem. Ama eski Bakan'ın bu tasarrufu masaya yatırılmalı. Bu şekil kadroya geçirilenler mercek altına alınmalı. Sırf devlet kadrosuna atanmak için istisnai kadroya alındığı tespit edilmişse böylelerinin kadroları iptal edilmeli. 

Bence devletin üst düzey yetkililere verdiği bu istisnai kadro hakkını sınırlandırmasında fayda var. Bir bakan, uhdesinde bulunan istisnai kadroya istediğini alır. Böyle müstesna ismin görev yapması bakanın dönemiyle sınırlı tutulur. Bakan gidince bu müstesna insan da eski görevine döner. Buna da kimse bir şey demez ya da devlet kadrosuna geçmek için istisnai kadroda belli bir süre geçmesi aranmalıdır. 

Hülasa siyaset yapanlar devletin bir kurumunun başına geldiği zaman elbette istediği kişiyle çalışmalı. Bu çalışma kendi görev süresiyle sınırlı olmalı. Eğer tercihen alınan, devletin kadrosuna geçecekse milyonlarca insanın geçtiği yoldan geçmeli. KPSS'de ter dökmeli. İstisnai kadrolara atanacak kişiler de KPSS'de başarılı olanlar arasından tercih edilmeli. KPSS'de başarılı olmayanın müstesna kadroda işi de yoktur, hakkı da. 

19 Ekim 2026 Pazartesi

Vay Anasını Vay!

Site kaloriferinin yıllık bakımı yapılacak. İki servisten birini aradım. Yarın ücret vereyim dedi. Ücret kaç civarında olur dedim. "30.000'i  geçer" dedi. 

Öylesine söyledi. Bir bakım bu kadar olmaz diye düşündüm. 

Ertesi günü arayıp teklif vermesini bekledim. Dönüş olmadı. 

Pazartesi günü tekrar aradım. "Fiyat vermiş miydik" dedi. Hayır dedim. "Bakım ücreti olarak 35 bin + KDV" dedi.

Fazla değil mi dedim. Sizin kazan şu marka. Onların bakımı böyle dedi. 

Geçen yıl 8 bin gibi bir rakamlara yaptırılmış. Bir yılda fiyat bu kadar artar mı dedim. "Geçen yıl bakımı biz yapmadık" dedi.

Fiyatta yapabileceğiniz var mı dedim. "Hayır, yok" dedi. 

Mademki fiyat bu şekil. Kazanın bakımını yapalım dedim. 

"Ödemeyi ne şekil yaparsınız" dedi. Bakım işi bitince hesabınıza eft yaparım dedim. 

Salı günü için randevulaştık.

Ne yapayım ne edeyim diye kara kara düşünmeye başladım. Diğer servisi arayayım dedim. Aynı markanın servisi. Servis ücreti üç aşağı, beş yukarı aynıdır dedim. Yine de şansımı deneyeyim diyerek diğer servisi aradım.

Diğer servis 9 bin +KDV dedi. Fiyatta yapabileceğiniz var mı demedim. Tamam, kalorifer kazanının bakımını yapıverin dedim.

Bir 35 bin artı KDV'yi düşündüm, bir de 9 bin artı KDV'yi. Gayri ihtiyari vay anasını vay dedim. Öyle ya fiyat farkı olur da arada bu kadar uçurum olmaz. 

İyi de diğer servise gelin yapın demiştim. Bu durumda kalsın diye nasıl söyleyecektim. 

Utana sıkıla aradım. Bizim bakım işi kalsın. Kusura bakmayın. Lütfen randevuyu iptal edelim dedim. Sağ olsun, hiçbir şey demeden randevu iptal edildi. 

Bu iptalin ardından kuş gibi hafifledim. 

İkinci servis ertesi günü geldi, bakım işini yapıp gitti. Giderken ödemeyi ne zaman, nasıl yaparsınız bile demedi.

Kısaca kazan bakımı, 35 artı KDV'den 9 bin artı KDV'ye indi. Haliyle bir sevindim bir sevindim. Eğer diğer servisi aramasaydım, kazan bakımını fahişin fahişine yaptıracaktım. Gerçi fahişin fahişi demek hafif kalır. Buna katmerli ve ultra kazık dense yanlış olmaz. Hatta fon vurgunu gibi bir şey dense daha uygun düşer. Çünkü bir nevi tokatlama. Fonun servis boyutu kısaca. 

Aynı markanın aynı işinde servis işi ve bakım aynı olması lazım. Aynı olmasa da üç aşağı beş yukarı birbirine yakın olması lazım. Aradaki bu uçurumu görünce servisler arasında oturmuş bir fiyat aralığının olmadığını, müşteriye tutturabildikleri fiyatı verdiklerini anladım.

İlk servisin günahını almak istemem. Acaba bakımın içeriği servisten servise fark ediyor olabilir mi? Gerçi bakımın içeriği, bakımda kullanılan malzeme farklı olsa bile arada bu derece uçurumun olmaması lazım. Çünkü herhalde kazanı biri altın suyuyla, diğeri de normal suyla yıkacak değildir. 

Anladığım kadarıyla markanın Türkiye temsilcisi yukarıdan fiyat belirlemiyor. Fiyatı yereldeki servislere bırakıyor. Eğer böyleyse bu markanın evladiyelik olma  ve kurumsallaşma gibi bir derdi yok demektir.

Düşünün ki şehirde iki servis değil de tek servis olsa bugün 35 bin artı KDV isteyen kaç isterdi şeklinde bir soruyu aklıma bile getirmek istemem. 

Ne diyeyim, insafı kurusun böylelerinin. 

Anlamadığım, koca şehirde bir markanın niçin sadece iki servisi olur? Servisi alan mı yok, kazan firması iki servisi yeterli mi görüyor? 

Siz siz olun tek servise mahkum olmayın. Bir şey yaptırmadan önce o değilden bir fiyat araştırması yapmanızda fayda var. Değilse öpülürsünüz. Bu durumda sizi ben bile kurtaramam.

18 Ekim 2026 Pazar

İbret-i Âlem

Öğretmenliğimin üçüncü yılında zorunlu hizmete tayin isteyip yeni okulumda görevime başladım. Okul ve sınıflar kalabalıktı. 

Okula yeni geldiğim için nerede kalabalık ve sorunlu sınıf var, nasibimize bu sınıflar düştü.

İlerleyen günlerde öğretmenleri tanıdıkça, mübarekler, bu adam okula yeni geldi. Okulu tanımaz etmez. Alışıncaya kadar bizler sorunlu sınıfları alalım demediniz de hepsini bize verdiniz. Alacağınız olsun dedim.

Gel zaman git zaman okulun gediklisi bir öğretmen, bir gün bana, "Hocam, yılların tecrübesi var bende. Bu tecrübemi herkese söylemem. Dediğimi yaparsan bir yıl boyunca sınıfta rahat edersin" dedi. Neymiş hocam. Hemen söyle şu formülü dedim.

"Sınıfa girip deftere konuyu yazarken öğrencilere konuşmaları için biraz fırsat ver. Ara ara sınıfa göz gezdir. Sınıfın en cılız olanını gözüne kestir. Bu çocuk konuşur konuşmaz ayağa kalk. Ne konuşuyorsun oğlum. Gel buraya deyip tahtaya çıkar. İki tane tokat atıp yerine gönder. Tüm sınıf dut yemiş bülbüle döner. Çünkü bu yaptığın tüm sınıfa ibret-i âlem olur, hatta tüm okula yayılır. Böylece sene sonuna kadar rahat edersin" dedi. Meslektaşımın bu anlattığına acı acı güldüm. Hocam, bu tecrüben sende kalsın. Bana lazım olmaz dedim.

Böyle dedim. Hiç uygulamadım ama zaman zaman meslektaşımın bu tecrübesini, çalıştığım okulların bazısında öğrencilere paylaştım. Bir meslektaşım, bana öğretmenliğimin ilk yıllarında böyle akıl verdi. Bak, seni gözüme kestirdim. Haberin olsun deyip sınıfça gülüştüğümüz olmuştur.

*

Fî tarihinde okul müdürlüğü yaparken matematik öğretmenim yoktu. İlçe bir ücretli öğretmen gönderdi. Kısa zamanda anladım ki öğretmenin sınıf hakimiyeti yok. Birkaç defa öğretmene rehberlik yapmaya çalıştım, yol gösterdim. Fayda etmedi. Sınıfına girip öğrencilere dersin öneminden ve dersi iyi dinlemelerinden, dersin ahengini bozarsanız karşınızda beni bulursunuz dedim. Sonunda hoca hanım, sınıfta problem olanların ismini yazıp bana verin, ben icabına bakarım dedim.

Bir gün öğretmen odama girdi. A4 kağıdına tek tek yaramazlık yapan öğrencilerin ismini yazmış. "Müdür bey, derste konuşanların isimlerini getirdim" dedi. Masanın üzerine bıraktı. 

Listeye baktım. A4 kağıdı doluydu. Hoca hanım, 17 öğrenci var burada. Sınıfın mevcudu zaten 19 kişi. Anladığım kadarıyla öğrenciler sınıfça yaramaz dedim. "Evet" dedi.

Bir gün o öğretmenin dersinde o sınıfa girdim. Listede ismi olmayan iki çocuğu tahtaya çıkardım. Diğerlerine biraz nasihat biraz uyarı içerikli tatlı-sert bir konuşma yaptım. Ardından bu yaptığınızı unutmamanız için size ceza vereceğim. Sizi kaç defa uyardım dedim. Getirdiğim cetveli elime aldım. 17 kişiye tek tek bir kere vurdum.

Vurma şeklim şöyle: Çocuğu ayağa kaldırıyorum. Avucunu açtırıyorum. Avucunun altına sol elimi koyuyorum. Hızlı ve sert vuracakmış gibi cetveli havaya kaldırıyorum. Eline doğru yaklaştıkça cetvelin hızını düşürüyorum. Hafifçe vuruyorum.

Acıtmadan her birine aynı yöntemle vurdum. İş bittikten sonra odama geçerken matematik öğretmeni, "Hocam, bu ikisine de vurun" dedi. Niye dedim. "Bunlar da yaramazlık yapıyor. Haksızlık olmasın" dedi. O iki çocuğa vurmadan çıkarken hoca hanımdan, ders bitimi odama gelmesini istedim.

Hoca hanım geldi. Hoca hanım, 19 kişilik bir sınıf özel okullarda bile yok. Normalde bu sınıftan çıt çıkmaması lazım. Hele 19 kişiden 17 kişinin ismimin listeye yazılması ilginç. İsterdim ki sınıfın huzurunu bozan, listede 2-3 öğrenci olsun. Görüyorum ki tüm sınıf problem. Yaramazlık yapan iki, üç öğrenciyi anlarım ama tüm sınıfın isminin gelmesini anlamakta zorlanıyorum. Anladığım kadarıyla siz çok merhametlisiniz. İyi niyetinizi öğrenciler kötüye kullanıyor. Hepimiz öğrencilere karşı merhametliyiz ana inisiyatifi elden bırakmamak ve sınıf hakimiyetini sağlamak lazım. Öğrenciye tatlı sert olmak lazım. Hepten yumuşak davranınca sınıf hakimiyeti kayboluyor. Bu durumda siz verimli bir ders işleyemezsiniz. Sınıfta iki, üç öğrencinin yaramazlığını anlarım ama tüm sınıf yaramaz derseniz burada oturup bir düşünmek lazım dedim.

Öğretmen, "Konuşmalarınızdan beni suçladığınızı, benim suçlu olduğumu ima ettiğinizi anladım" dedi. Bir meslektaşıma böyle bir suç yöneltmem ama tüm sınıfın problem görülmesini anlamakta zorlanıyorum. Sınıf sizin. Bu hakimiyeti siz sağlayacaksınız. Burada geçicisiniz. Yarın kadrolu atanıp gideceksiniz. Gittiğiniz yerlerde daha kalabalık sınıflarla karşılaşacaksınız. Sınıf hakimiyetini sağlamadan ders işleyemezsiniz deyip görüşmeyi sonlandırdım. 

Hoca hanım ikinci dönem İstanbul’a öğretmen olarak atandı. Gittiği yerde öyle zannediyorum daha kalabalık sınıflara girmiştir. İnşallah bizden tecrübe edinip orada sınıf hakimiyetini sağlamıştır. 

İki tane şiddetten bahsettim. Sakın ola ki dayak ve şiddeti tasvip ettiğim anlaşılmasın. Çünkü eğitim ve şiddet bir araya gelmemeli. Zira pedagojik değil. Zaten Tokatlı tecrübeli hocamın, sınıfın en zayıf ve cılızını dövüp bir sene boyunca rahat etme tavsiyesini hiç uygulamadım. Güçlüye gücüm yetmiyorsa gücümü zayıfın üzerinde hiç göstermedim. 

Hoca hanımın sınıfına sıra dayağı çekmeye gelince, dövmek için vurmadım. Zaten dövme değildi yaptığım. Adeta vururken korudum onları. İstedim ki gözleri korksun. Şu anda olsa bunu da yapmam. Öğretmenin sınıf zaafını öğrenciden çıkarmam. Zaten faydası da olmadı. Çünkü öğrenciler bildiğini okumaya devam etti. Öyle ya at sahibine göre kişner. 

Bu iki anekdotun ardından sadede geleyim. Nicedir bu ülkede akşam sabah yapılan operasyonlara gelmek istiyorum. Belediyelere, kişilere, gazeteciler, şirketlere, holdinglere vb. akla gelebilecek her yere ve herkese operasyon yapılıyor. İnsanlar ya göz altına alınıyor ya tutuklanıyor ya da yurtdışı yasağı konarak salıveriliyor. Kimine de ev hapsi veriliyor. Yapılan her operasyon gündeme oturuyor. Basın ve kamuoyu günlerce konuşuyor. 

Anlamadığım, bu kadar operasyonla suç bıçak gibi kesilmesi lazım. Suçlular ya da suça meyilli olanlar devletin yargısı ensemizde. Nefesini hissediyoruz deyip kendilerine çekidüzen vermiyor. Kısaca ne operasyonlar kesiliyor ne de suçlar ya da suç iddiaları. 

Halbuki birkaç operasyon, ilk anekdotumda anlatmaya çalıştığım gibi herkese ibret-i alem olması lazımdı. Görüyorum ki kimseye ibret olmuyor. Herkes bir şekilde suça bulaşıyor ya da hakkında suç isnatları oluyor. 

Teşbihte hata olmasın, devletin hız kesmeyen operasyonlarını ücretli öğretmenin sınıf hakimiyetini benzetiyorum. Öyle ya 19 öğrencinin 17’sinin ismi yaramaz diye yazılır mı? 

Son yıllarda hakkında operasyon yapılan kişi, kurum vb. sayısını ve topluma oranını bilmiyorum. Belki toplumun en küçük bir oranını kapsıyordur. Ama her gün ve çoğu yere ve kişilere yapılan operasyon sanki suçun tüm topluma sirayet ettiğini gösterir gibi. Eğer böyleyse ölmüşüz de ağlayanımız yok. 

Hasılı, bu kadar operasyonu sağlıklı bulmuyorum. Sebebi hikmetini zaten bilmiyorum. Bildiğim, bunca operasyona rağmen hala suç işleniyor ve işlemeye devam ediyorsa operasyonlar tek başına sadra şifa olmuyor. Operasyonlar ikinci anekdotumda olduğu gibi herkese olmasın, ilk anekdotumdaki gibi olsun. Bu da en zayıfına değil, en güçlüsüne olsun. Yani dokunulmayana dokunulsun. İlkinde, tek kişiye veya zümreye yapılacak operasyon ve bunlara verilecek ceza herkese ibret-i alem olmalı ve herkes yoğurdu üfleyerek yemeli. Değilse, bu gidişle operasyon rekoru kırarız ve fişlenmeyen kimse kalmaz. 

17 Ekim 2026 Cumartesi

Düğünü Bedavaya Getirmenin Yolu

Eskiden askere gitmeden evlilik bu ülkede yaygındı. O zamanlar evlilik ve düğün işleri pek masraflı değildi. Gelin babanın yanına alınır, evin bir odası gelinle oğlanın olur. Odaya bir çift Demirci halısı ve 12 duvar yastığı alındı mı düğüne kalkılırdı. 

Oğlanla kız birbirini bulmaz. Görücü usulü anne baba bulurdu. Ne gelin ne oğlan ne de anne babalar ayrı ev düşünürdü. Torun, torba, amca, hala aynı evde büyürdü. Ne zamana kadar? Arkadan ikinci oğlan evleninceye kadar aynı ev paylaşılırdı. Ne zamanki küçük oğlan evlenecek. Büyük oğlana yol görünür. Ya ona bir ev yapılır ya da kiraya çıkardı. Bundan sonra abinin sünnetini küçük kardeş işlerdi. 

Sonrasında evlilikler askerlik sonrasına kaldı. Evliliklerde aynı yol ve yöntem izlendi. 

Herkesin üniversite bitirmesiyle birlikte evlik yaşı yukarı çıktı. Şimdilerde 28-30 yaş evlilik için daha erken sayılır oldu. 

Kimi erken bulduğunda kimi uygun eş bulamadığından kimi evlilikler yürümüyor endişesinden kimi iş bulamadığından kimi de düğün masrafından dolayı evliliğe yanaşmıyor. 

Diğer sebepler için bir şey diyemiyorum. Masrafından dolayı evliliğe kalkışamayanlara yeni öğrendiğim bir yol önermek istiyorum.

Nasıl olacak derseniz, işte yolu. Şu müftüyü örnek alacak oğlanın babası. 

Bu yolu da sosyal medyada paylaştığım bir yazının altına yorum olarak yazan Ramazan Ceylan isimli adaşımın yazdığından öğrendim. Arkadaşın bu yolu izlemeye niyeti olmasa da bu yolu izleyen birinin nasıl düğün yaptığını ve oğlunun düğününü nasıl bedavaya getirdiğini şöyle anlatmış: 

Fî tarihinde bir büyükşehirde görev yapan bir müftü vardı. Bu müftünün her görev yaptığı yerde bir dairesi vardı. 

-Durumu iyi olmasına rağmen- oğluna düğün yapacağında, varlıklı esnafları tek tek dolaşıp "Allah nasip ederse mahdumu evlendireceğiz. Tutturturdu pilavlı düğün isterim diye. Biliyorsunuz biz de memur insanlarız. Elde yok, avuçta yok. Kara kara düşünüyorum" diyerek ajitasyon yaptı, elini cebine sokmadan pilavlı düğününü yaptı. Bütün ihtiyaçlarını eşyalarını esnaflara karşılattı. Benim dedem de imam, onun babası da imammış ama fakir olarak ölüp gittiler. İstisnalar kaideyi bozmaz ama bu tipler gerçekten insanların dini ve milli duygularını kendi çıkarlarına çok iyi kullanarak suiistimal ediyorlar".

Gördünüz işte yolu. Cebinizden bir kuruş çıkmadan oğlunuzu baş göz ediyorsunuz, yuvasını kuruyorsunuz. Üstelik üstüne yemek veriyorsunuz. Ben buna "Evlenenle, ev alana Allah yardım eder" derim. Bunun için;

Yol, yordam, usul bileceksiniz.

Kime gideceğinizi bileceksiniz, boşa kürek çekmeyeceksiniz. 

Ağzınız laf yapacak. 

İstemeyi iyi bileceksiniz.

Kendinizi acındıracaksınız ve ikna edici olacaksınız.  

Makam, mevkiiniz ve statünüz istemeye müsait olacak.

Bir yüzünüzün kararmasını göze alacaksınız. Sonrasını varlıklı esnaf düşünsün. Öyle ya iki yüzünün kararmasını hangi esnaf göze alır. 

İstemek zor demeyin. Tüm bunları yapmak için illaki üniversiteyi bitirmeniz hatta okur yazar olmanız gerekmiyor. Okumayı sökmeyi gerekirse askerde bile yapabilirsiniz. 

Bir bakmışsınız, gözünüzde büyüttüğünüz düğün ve düğünün yemeği bedavaya gelmiş olur. Buna bir de boş mezar ilave etmek lazım. Mezarlar zaten bedava demeyin. Evet, halihazırda mezarlar bedava ama ileride mezarlar da paralı olabilir. O yüzden şimdiden işi garantiye almanızda fayda var.

Haydi göreyim sizi. Düğününüz ve boş mezarınız şimdiden hayırlı olsun. 

İçeriden Gelen Tepkiler

İnsan ve Medeniyet Hareketi (İMH) tarafından 8 Ekim 2026 tarihinde sermaye piyasalarındaki fon skandalına ilişkin bir açıklama yayımlanmıştır. 

Açıklamada, bir kazancın hukuken mümkün veya piyasa şartlarına göre geçerli olmasının onun mutlaka helal ve adil olduğu anlamına gelmediği vurgulanmış, haksız kazanca dikkat çekilmiştir. 

Sürecin kişilerden bağımsız olarak haksız kazanç, aldatma, güvenin istismarı ve dini kimliğin kötüye kullanılması boyutlarıyla ele alınması gerektiği belirtilmiş, Dini kimliğin kötüye kullanıldığına vurgu yapılmıştır. 

Müslüman kimliğiyle ve dini referanslarla yapılan haksızlıkların İslam'ın itibarını zedelediğine dikkat çekilmiştir.

"Bizi Aldatan Bizden Değildir" hadisine atıfta bulunularak, dindarlığın veya iktidara yakınlığın hiç kimseye haksızlıklar karşısında dokunulmazlık sağlamayacağı ifade edilmiştir.

Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı da 13 Ekim 2026 günü fon üzerine bir açıklama yayımlanmıştır. 

"Toplumsal Çürümeyi Kabullenmiyoruz! İnsan Kalmak İçin Bir Çağrı" başlıklı geniş kapsamlı ikaz metninin en dikkat çeken ve merkezî bölümünü oluşturmaktadır.

Vakıf, sermaye piyasalarındaki milyarlarca liralık fon skandalına/vurgununa yönelik doğrudan şu ağır eleştirileri ve tespitleri yöneltmiştir:

“Krizin ekonomik veya teknik bir aksaklık olmadığı vurgulanarak, "Fon krizi bir kaza değil; denetimsizliğin, göz yummanın ve kayırmacılığın sonucudur. Suçlular ve sorumlular hesap vermeden kimse güvenden söz edemez" denilmiştir.

Yaşanan bu büyük finansal usulsüzlüklerin, toplumsal yozlaşmanın cüzdanlara kadar indiğinin bir kanıtı olduğu belirtilmiş; helal-haram ölçüleri gözetilmeksizin "köşeyi dönmenin" bir marifet gibi sunulması eleştirilmiştir.

Sadece zayıfların hatalarını konuşup gücü elinde bulunduranların yanlışlarına sessiz kalan bir ahlak söyleminin inandırıcılığını yitireceği ifade edilmiştir. "Yolsuzluğa, torpile ve kul hakkına susan, ahlaktan bahsetme hakkını da kaybeder" çıkışı yapılmıştır.

Vakıf; fon krizinden imara, kamu kurumlarından belediyelere, iş dünyasından sivil topluma kadar rüşvet ve yolsuzluklara bulaşan tüm suçluların unvanına veya pozisyonuna bakılmaksızın yargı önünde hesap vermesini talep etmiştir.

Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Yüksek İstişare Heyeti Başkanı Mahmut Asmalı, Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’nın sermaye piyasalarındaki milyarlarca liralık fon skandalına tepki gösterdiği bildiriye net bir destek vermiştir ve bildirimin altına imzamı atarım diyerek bildiriyi paylaşmıştır.

Fon skandalından dolayı bildiri yayımlanan İMH ve Aziz Mahmut Hüdayi Vakfı'nın ve bu bildiriye tam destek veren MÜSİAD'ı tebrik ediyorum.

Aslında fon skandalına tepki ve duyarlılık gösteren sadece bu gruplardan ibaret değil, kamuoyunda tepki büyük.

Tepki gösterenler içinde dindar, mütedeyyin ve İslamcıların olması benim açımdan sevindirici. Hele bir hareket olan İMH'nin ve bir cemaat olan Aziz Mahmut Hüdayi Vakfı'nın sesini çıkarıp inisiyatif alması önemli. Çünkü gecikmiş bir tepki olsa da içeriden bir tepki.

Hüdayi Vakfı'nın toplumsal çürümeye dikkat çekmesini, "fon krizinin bir kaza değil; denetimsizliğin, göz yummanın ve kayırmacılığın sonucu olduğunu" tespitini çok önemsedim. Çünkü toplumsal çürüme bir tespittir.

Acizane yıllardır toplumsal çürüme ve kokuşmuşluğa dikkat çeken biriyim. Bu konuda çok yazdım. Nedense yazdığım bu türden yazılar muhaliflik olarak görüldü. Halbuki yaptığım, toplumsal çürümeye dikkat çekmekti. İki STK'nin başı çektiği bu içeriden tepkiyle yalnız olmadığımı nihayet öğrenmiş oldum. 

Aslında bu iki STK'nin yaptığı olması gerekendir. Belki de tespiti yapılan toplumsal çürümüşlük tepkisizliğin bir sonucu. Bizden veya sizden, bizimkiler veya sizinkiler demeden, kim ve hangi görüşte olduğuna bakılmadan her olumsuzluğa zamanında tepki gösterilse ve sesler yükseltilse çürüme bu derece derin olmazdı.

Temenni odur ki STK'lerin olumsuzluklara tepki göstermesi öncü olur ve arkası gelir. 

16 Ekim 2026 Cuma

Gücünü Güçten Alanları Bekleyen Son

Koltuğuna güç verenler var, 

Gücünü koltuğundan alanlar var,

Bir de gücünü başka güçten alanlar var.

Koltuğuna güç verenler için koltuk bir emanettir. İşini en iyi yapmak için çalışır çabalarlar. Koltuktan faydalanmaz, koltuğa fayda sağlarlar. Sayesinde koltuk emin ellerdedir. Böyleleri koltuğunda fazla kalmaz. Çünkü sorumluluk insanı yer bitirir. Kısa yoldan koltuğu bırakmanın yollarını arar. Bırakacağı güne kadar ibadet aşkı içerisinde çalışır. Giderken de hoş bir sada bırakır. Bıraktıktan sonra da saygıyı ve hayırla yad edilmeyi hak eder. 

Gücünü koltuğundan alanlar koltuk sayesinde tanınır. İltifat ve saygı görür. Gösterilen saygı zoraki saygıdır. Bu da korkudandır. Şerrinden emin olmak için saygı gösterilir. Gücü, koltukta kaldığıyla sınırlıdır. Koltuk altından gidince saygınlığı biter. Gücünden faydalananlar el üstünde tutar. Seveni kadar sevmeyeni de çoktur.

Böyleleri için koltuk emanet değildir. Evladiyeliktir. Bırakma gibi bir düşünceleri olmaz. Ölünceye kadar koltukta oturmayı hedeflerler. Gözleri açıkken koltuk altlarından giderse onlar için ölmekten beterdir. Koltuktan indikleri zaman hesap sorulur korkusunu yaşar dururlar. O yüzden koltuğa yapışıp kalırlar.

Gücünü başka güçten alanlar var. O güç sayesinde karşısında kimse duramaz. Herkesi ezer geçerler. Kendilerine kimse hesap soramaz. 

Bu tipler güç aldığı kişi veya yere göbekten bağlıdırlar. Güç verenin emrinden çıkamazlar. Onların her dediğini yaparlar. Onlara karşı uslu çocuk olurlar.

Gücünü güçten alanlar, kendilerine bırakılan alanda sınırsız ve orantısız güç kullanırlar. Kimse de onlara bir şey diyemez. Çünkü güç aldıkları, "Kendi alanında istediğin şekilde at oynat. Arkandayız. Bu gücü kullanmana izin, bizim dediklerimizi yaptığı müddetçedir" derler.

Bir zaman gelir ki efendisinden yani güçten beslenenler eski eforunu kaybeder, efendisini üzmeye başlar. Efendisi de bir başka alternatifi devreye koyar. Yeni emir erini bulunca eski güç verdiğine güle güle der. Yani kullanılıp atılır. 

Kısaca gücünü güçten alanları iyi akıbet beklemez. Çoğunun sonu rezil rüsva olmaktır. 

Siz siz olun, koltuğa güç veren olun, koltuktan güç almayın. Hele ki güce yaslanıp güçten beslenmeyin. Çünkü sizi iyi bir son beklemiyor. 

15 Ekim 2026 Perşembe

Nereden Buldun Denmeli

Para her şey değil desek de bu hayat parasız olmaz. Ölümlü dünya geldik gidiyoruz. Mal, mülk neye yarar desek de mal ve mülk biriktirmeye devam ediyoruz. 

Şu bir gerçek ki bu hayatın sosyal adalet dengesi yok. Çünkü herkes mal, mülk biriktiremiyor. Kimi kıt kanaat geçinirken kimi de servetine servet, malına mal katarak yoluna devam ediyor. 

Kiminin zenginliği aileden gelirken kimininki hem aileden hem de sonradan kimininki de sadece sonradan.

Kimsenin zenginliğinde değiliz elbet. Çalışıp çabalamıştır, kafasını kullanmıştır, paraya para dememiştir. 

Fakat bazılarının kısa zamanda çok para, mal ve mülk edinmesi ister istemez dikkat çekiyor. Çünkü yaptığı iş ve kazancı üç aşağı beş yukarı belli. Yalnız öyle kimseler var ki hayatı boyunca çalışıp kazandığına hiç dokunmasa biriktiremeyeceği bir servete ulaşıyor. 

Bu şekil servet edinenlere servetin kaynağı nereden diye sorulması lazım. Her ne kadar bazı takipler olsa da pek hesap sorulmadığı için fırsatını bulan yükünü tutuyor. Yükünü tutan da gemisini kurtaran kaptan oluyor. 

İşin garibi bu şekil servet edinenlerin sayısı son yıllarda her geçen gün artmakta. 

Bildiğim kadarıyla Zekeriya Temizel’in Maliye Bakanı olduğu 1998 yılında 4369 Sayılı Kanunla “Nereden buldun” yasası çıkarılmış. Uygulaması ötelenen bu kanun, yoğun itirazlar ve uygulama zorluğu gerekçe gösterilerek 2003 yılında kaldırılmıştır. 

Bir şey uygulanmak istenirse mutlaka yolu bulunur. Bunun için irade gerekir. Uygulamak istenmezse gerekçe de bulunur. 

Son yıllarda helal haram demeden bol keseden para kazananların sayısındaki artış, nereden buldun denmediği ve hesap sorulmadığı için olsa gerek. 

Para kazanmak ve servetini katlamak için her yolu mubah görenlere nereden buldun denmeli. Böyle bir kanun çıkarılmalı. Makul izah getiremeyenin mal varlığı mahkeme kararıyla hazineye gelir olarak aktarılmalı. 

Burada, her beş yılda memurlar ve kamu adına iş yapanlar mal bildiriminde bulunur. Orada malı nasıl edindiğinin izahı var denebilir. Mal bildirimi kişinin beyanına göre doldurduğu bir evraktır. Bu evrak kapalı zarf içinde teslim edilir. Anormal bir durum olmadığı müddetçe açılmaz.

Bir diğer husus, bazıları dijital ortamda mal varlığını açıklıyor. Açıklanan mal varlığının pek izahı mümkün değil. Bunlara da nereden buldun denmiyor. En azından bir önceki mal bildirimi ile karşılaştırıp aradaki uçuruma dikkat çekilebilir, nereden, nasıl edindin denebilir. 

Mesela belediye başkanlığına adaylığını koyan eski bir belediye başkanının üzerine kayıtlı gayrimenkul sayısı herkesin dikkatini çekti. Taşınmazların hepsi de “babadan intikal” görünüyor. İşin garibi baba da çok zengin biri değil. Bir işçi imiş zamanında. 

Bir diğeri, tüyo aldığı fona yüklü miktar para yatırıyor. Kamuoyu, “Bu kişi bu kadar parayı nereden buldu, nasıl elde etti” diye sorarken etkili ve yetkili makamlar manipülasyon sonucu elde edilen paranın peşinde. Halbuki ilk iş bu kadar parayı nereden buldun denmeliydi. Çünkü bir insan, karı-koca tüm aile, devletin en üstünde görev yapsa, vekillik yapsa ve bakan olsa tüm kazancını kâr, faiz getiren yerlerde değerlendirse 163 milyon biriktiremez. 

Bir diğer husus, “çantacı” adı verilen kişiler. Bu da halk arasında konuşuluyor. Buradaki çantacı, çanta diken ve çanta satan değil. “Siyasi kulislerde ve arkada dönen güç ilişkilerinde, aracılık yapan, evrak veya belirli işleri taşıyan/çözen kişiler için mecazi olarak tercih edilen bir terimdir”. Siyasetçilerin bazısının bu şekilde çalıştığı kamuoyunda yazılıp çiziliyor. Kısaca böyle siyasilerin üzerinde bir şey yok. Her şey çantacının üzerinden yürüyor. 

Bir diğer husus, fon vurgunundan ya da başka yollarla bu ülkede kazanılan paraların yurtdışına çıkarıldığı. Bu da konuşuluyor. Bu kadar yekûn bir para dışarıya nasıl çıkarılır? Belli bir miktarın üzerinde gönderilen para için bu ülkede takip ve denetim yok mu? Bu kadar para nakit gitse de bankalar aracılığıyla aktarılsa da garip. Bu durumu da çok anlamış değilim. Bildiğim kadarıyla gurbetçiler Türkiye’ye para göndereceği zaman gönderebilecekleri meblağ bellidir. Şimdi bu giden paraları getirmek için uğraşacağız. Umarım atı alan Üsküdar’ı geçmez.