hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Haziran 2024 Perşembe

Her Doğru Bir Şekilde Söylenmeli

Eski zamanlarda bir kralın  çok sevdiği bir atı varmış. O atı o kadar çok severmiş ki sadece o atın bakımı için özel adamlar görevlendirmiş.

Vezirine de “Bu atıma hiçbir şey olmayacak. O kadar iyi bakacaksınız ki asla ölmeyecek. Şaşar yanılır da biriniz bana öldüğünü söylerse bilsin ki onun da kellesi gider.” demiş.

Başta vezir olmak üzere herkes atın sağlığıyla  yakından ilgilenir olmuş.

Aradan yıllar geçmiş. Her canlı gibi at da hastalanmış. Ne yaptılarsa hayvanı iyileştirememişler ve hayvan ölmüş.

Vezir durumu krala nasıl bildireceğini düşünmeye başlamış. Krala atınız öldü dese, vezir  kellesinin gideceğini biliyor. Söylemese kral atım nerde derse ne yapacak. Vezir düşünmüş, taşınmış, sormuş, soruşturmuş. Sonunda atının öldüğünü krala haber vermeye karar vermiş.

Kralın huzuruna çıkmış. Kralla aralarında şöyle bir konuşma geçmiş:

Kralım sizin atınız var ya

-Eee var.

Sizin atınız ahırda yere yattı.

Tabi ki ahırda yatacak. Bunda ne var?

At ayaklarını uzattı ama toplamıyor.

-Canı istediğinde toplar vezir.

Gözlerini kapattı ama açmıyor.

Olsun belki uykudadır. Uyanınca açar.

Hiç  nefes de almıyor.

-Desene vezir, bizim at ölmüş.

-Haşa kralım! Ben öyle bir şey demedim. Siz dediniz.

Der ve kralın gazabından kurtulmuş olur.

Bildiğiniz bir hikayeyi anlattım. Kıssadan hisse çıkarmak istersek, etkili ve yetkili makam sahiplerinin hoşuna gitmeyen bir haberi vermek için onun gazabından korkarız endişesiyle olumsuzlukları gizlemenin alemi yok. Bunu bir şekilde bu makam sahiplerine duyurmak gerek. Güzel bir üslup birçok şeyi çözer. Nitekim vezir ilmi siyaseti bilen biri imiş. Kendi usulünce gazaba uğramadan çözmüş.

Burada “Her doğru her yerde söylenmez” sözüne gelmek istiyorum.  Bu söz de geçen gün bana söylendi bir yerde. “Yazdığın doğru. Ama bu yazılamaz. Bunun için bedel gerek. Bu bedele de herkes gelemez. Ama her doğru her yerde söylenmez” dedi. İyi de kim söyleyecek dedim. Kimse dedi.

Tamam, her doğru her yerde söylenmesin. Adamın anası, babası ölmüştür. Zamanlama ve ortam gözetilmeli. Kişinin bir yanlışı olur. Bu yanlış ulu orta düzeltilmez ve doğru budur denmez. Kimsenin olmadığı bir ortamda bu yanlış söylenmeli.

Yine bir kimse, geçmişte bir yanlışa imza atmış, suç işlemiş. Bu suçundan dolayı pişmanlık duymuş ve hatırlatılmasından da mahcubiyet duyuyor. Bu kimsenin suçunu da ifşa etmenin bir gereği yok.

Ama kişinin suçları katlanmış, yaptığı yanlışlar başkalarına da zarar veriyor, sürekli U dönüşü yapıyor, dünkü ayıpladıklarına bugün imzasını atıyor. Tüm bunlar sağır sultan tarafından da duyulmuş. Kısaca herkesin bildiği, umuma mal olmuş şeyleri gizlemenin bir anlamı yok. Böylelerine sessiz kalındıkça her yaptığını doğru biliyor. Buna da mı bir şey söylenmeyecek ve etrafta dillendirilmeyecek? Burada suç ortağı olmamak için her doğru her yerde söylenmez sözünü askıya alıp gerçeği haykırmak gerek. Haydi haykırma da olmasın. Vezirin izlediği yol ve yöntem gibi bir yol izlenerek bu doğrular bir şekilde söylenmelidir.

17 Nisan 2024 Çarşamba

Sorunlara Kulak Tıkayanlara Gelsin

Kasabanın birinde, kilisede pazar ayini sırasında kilisenin içinde olduğu kasabayı su basar.

Sular kiliseye doğru ilerlemeye başlar.

Herkes panik içinde koşuştururken papazın yerinde durduğunu gören insanlar papaza gelmesini söylerler.

Papaz onu Tanrı'nın koruyacağını söyler.

O anda sular yükselmeye başlar. Sular kiliseye girer.

Rahip canını kurtarmak için 2. kata çıkar.

Bir yandan da papaza kaçmasını söylerler.

Papaz inadını devam ettirir.

Sular 2.kata çıktığında, pencerenin önünden bir kayık geçer. İçinde halktan bazı kişiler vardır. Papaza gelmesini söylerler ama papaz yine inadını sürdürür ve ‘Tanrı beni korur’ der.

Sular çatıya çıktığında yine bir kayık geçer ve yine halktan bazıları kayığın içindedir papaza gelmesini söylerler ama papaz, 'Tanrı beni korur’ demeye devam eder.

Sular çatıyı da aşınca papaz çatıdaki direğe tutunur.

Bu sefer tepeden bir helikopter geçer. İçinde yine halktan bazı kişiler vardır. Papaza, gelmesini söylerler. Papaz yine 'Tanrı beni korur.' der ve ölür.

Tanrı'nın huzuruna çıkar. Tanrı’ya, 'Ben sana darıldım Tanrım. Ben senin huzurunda yıllarca çalıştım, sen beni öldürdün.' der.

Tanrı da 'asıl sen kendini öldürdün. Senin için 2 kayık, 1 helikopter gönderdim daha ne yapayım.' der.

Bu hikaye, doğal afet ve diğer sorunlara karşı tedbirini al, eldeki ve ayağına kadar gelen fırsatları tepme, değerlendir demektedir.

Her hikaye içinde bir ve daha fazla hisse barındırdığına göre şimdi gelelim sadede.

Yıllardır hep zirvede olan, zirvenin nimetlerinden faydalanan bir kesim var. Bunlar hep sandılar ki bu zirve bizi sevdi. Bizi zirveden kimse indiremez. Var mı bizim gibisi. İstersen topu birden gelsin dedi. Gelmekte olanı görmek istemediler.

Halbuki 2015’in 7 Haziranından beri insanımız gidişat iyi değil, tedbirini al, böyle gitmez dedi. Ekonomik sıkıntı başlamıştı ta o zamandan. Azan terörü bastırarak ve asla yapmam dedikleri seçim ekonomisini ilk kez uygulayarak beş ay sonra tekrar tek başına zirveye oturabildiler.

Yeniden zirve gelince sıkıntıları görmezden geldiler.

Halkın azalan teveccühünü kah ittifak kurarak kah terörle korkutarak kah yurtdışı kah yanı başımızdaki savaş diyerek bertaraf ettiler.

2018’den beri hayat pahalılığı iyice arttı. Tedbir alınacağı yerde enflasyona iner de çıkar da dediler ve hayat pahalılığını yok kabul ettiler.

2019’da halk bazı büyükşehirleri elinden alarak bu uyarım kulağına küpe olsun dedi. Mesajı aldık dediler ama dedikleriyle kaldılar. Nasıl mesajı almasa.

Nasla oynadılar.

Kur garantili TL’yi devreye soktular.

Sayılamayacak kadar U dönüşü yaptılar.

2023’e gelindi:

Kiralar emekli maaşını geçti.

Emekli inim inim inledi.

Fiyatlar yerinde durmadı.

TL hiç olmadığı kadar döviz karşısında eridi.

Seçimi almak için ittifaklarına yeni ortaklar aldılar.

Hiç olmadığı kadar seçim ekonomisi uyguladılar.

Tüm bu sıkıntılara rağmen karşılarında muhatap olmayınca, vatandaş elim mahkum deyip yeniden zirveyi verdi.

Her halükarda zirveyi görünce bu millet bizi seviyor, bize kıyamaz dediler ve 2024 seçimlerine geldiler.

2024 seçimlerine gelince, vatandaş yettiniz artık dedi ve hiç yapmadığını yaptı. Desteğini büyük oranda çekti.

Şimdi oturmuşlar, bu vatandaş desteği niye çekti, bu emekli niye sırtını döndü diyorlar. İyi de kardeş, bu vatandaş 2015’den beri bak şakam yok, yaparım dedi. Kolayca ve açık ara kazandığın zirveyi zorla ve kerhen vermeye başladı. Ama her kredinin üzerine astar istedin ve gelmekte olanı göremedin. Daha ne yapacaktı vatandaş. Baba oğluna, oğul babaya vermez bu kadar krediyi. Unutmayın ki gösterdiği bu sarı kartı, kırmızı kart olarak 2023’de gösterecekti. Ama ülke başsız kalmaz, gidişat kötü de olsa mevcut iyi kötü biri var, maceraya karnımız tok dedi. Siz de buna yeni bir kredi dediniz ve yattınız.

Hasılı kimseye kızmayın. Bugünkü halinizin sorumlusu sizsiniz. Ülkenin bu hali de sizin eseriniz. Tedbirlere satılmayan papaz gibi ölmediniz ama ölmekten beter oldunuz. Bir farkla. Papaz öldü, inadını zararını kendisi çekti, geride kalanlar kurtuldu. Siz ise ülkeyi yaşanmaz hale getirdiniz. Ülkeyi öldürdünüz ülkeyi. 

16 Temmuz 2023 Pazar

Annenin Taksimatı

Bir anne çocukları için sabah kahvaltısına yumurta haşlamış. Yumurtayı gören çocuklar bir sevinmiş bir sevinmiş. Anneciğim, yaşa var ol, bir tanesin. Bizim için kendini heder ediyorsun. Hangi bir anne yapar bu yaptığını. Bulunmaz annesin. Hint kumaşı ne ise sen osun demişler.

Tüm bu tespiti gören anne, benim biricik çocuklarımsınız. Sizin için yaşıyorum. Size yumurta pişirmeyip de kime pişireyim. Size hizmet, sizin karnınızı doyurmak bir nevi ibadettir.

Annelerindeki bu ibadet aşkına çocuklarının gözü dolar. İçleri kıpır kıpır olur.

Bu konuşmanın ardından, anne pişirdiği yumurtaların her birini teker teker çocuklarına verir. Yiyin çocuklar, afiyet olsun der.

Ama çocuklar yemeye başlayamazlar. Çünkü bir gariplik var. Annelerine yumurta kalmamıştır.

Anne, hani sana hani sana demişler.

Anne, evet bana kalmadı. Ama sorun yok. Bunu çözeriz. Yeter ki adaletime güvenin demiş.

Adaletinden ne şüphe anne. Söyle şu çözümünü demişler.

Yavrularım, şimdi her biriniz yumurtasını ortadan ikiye bölsün. Yarısını bana versin. Kardeş payı pardon anne-çocuk payı yapalım demiş.

Çocuklar, yumurtalarını bölerek annelerine vermişler. Kendileri yarım yumurta yerken biricik anneleri kaç yarım yumurtayı tüm tüm midesine indirmiş.

Yarım yumurta ile karnını doyuran çocuklar, yumurtaları tüm tüm götüren annelerine teşekkür etmeyi ihmal etmemişler. Çünkü yumurtayı pişiren odur, masaya servis eden odur, bu hakça paylaşımı yapan odur. Anne kaç tüm yemiş. Yesin o kadar. Helali hoş olsun. Zira hak etti. Anne olmasaydı, çocuklar yarım yumurtayı nereden bulabileceklerdi? O yüzden anneye ne kadar teşekkür etseler, hakkını ödeyemezler.

Herkes afiyetle kahvaltısını yemiş yemeye. Bir kişi hariç hepsi memnun olmuş bu mükellef sofradan. Hanenin yaramazı açmış ağzını, yummuş gözünü. Anne, bu yaptığın taksimi kurt yapmaz. Zira bu taksimatında bir haksızlık var. Senin bu yaptığın dokuz kişiye bir pul, bir kişiye dokuz pul taksimine benziyor demiş. Demiş ama başta annesi olmak üzere diğer kardeşlerinden zırgıcı yemiş. Bu devirde yarım yumurta buldun da bunuyorsun. Annemiz olmasaydı, yarım da yiyemeyecektik. Nankörlük yapma. Bil ki bu taksimatı başkası kıskanıyor. Sen bu kafayı değiştir demişler.

Yaramaz çocuk, bakar ki karşısı çok güçlü. Bu itirazına devam ederse, sair zamanlarda yarım yumurtadan da mahrum kalacak. En iyisi sesimi çıkarmayayım. Porsiyonumu küçülterek hayatıma devam edeyim. Zaten sesimi çıkarırsam, huzur bulamayacağım. Şu kardeşlerim gibi ben de mutlu olayım demiş ve söylediklerinden nedamet duymuş ve koroya katılmış.

Yaramaz da olsa akıllı çocukmuş vesselam. Öyle ya bu devirde böyle anne bulunur mu?

Tilki ve Horozlar Alemi

Demişler ki, şu tilki var ya şu tilki. Harika bir hayvan, kurnaz mı kurnaz. Baksana zeka fışkırıyor.
Nereden belli zekası?
Başkasının bir planı bile yokken bunun 100 planı varmış.
Neymiş onlar? Söyleyin de biz de plan yapalım.
99 tanesini söyleyebilirim.
Neymiş onlar?
Horozu haklamakmış 99'u da. Üstelik bunun için geceleri de mesai yapıyormuş. Bu gece mesaisinden dolayı durmadan çalışıyor, hiç dinlenmiyor diye takdir de alıyormuş. 
Hepsi mi horoz üzerine?
Evet. 
Ya diğeri?
Onu kendisi de bilmiyor. Düz hesap yüze tamamlamış sanırım.
Ama bu 99 plan, plan değil ki. Düpedüz hile.
Tilkinin planı hiledir. Ötesi işlemez. Aklı başkasına basmaz. Ama bu zekasının yanında bayıldığım bir yönü daha var. İnatçıdır. Bugüne kadar 99 planından hiç ödün vermemiş. Vurucu darbesiyle her defasında karnını doyurmuş.
Ya horozlar. Bu planın parçası olmaktan, tilkiye yem olmaktan dolayı kendileri hiç plan yapıp kurtulamıyor muymuş?
Onlar da bunu kanıksamış. Vardır bir hikmeti diyorlarmış. Hayatlarına mal olsa da helal olsun yediğin horozlar diyerek hayranlıklarını gizleyemiyormuş. Yaratılış gayelerinin tilkiye hizmet olduğuna kani olmuşlar. Başka tilki mi var sanki diyorlarmış. Hatta benim ömrümden al, tilkiye ver diyenleri bile varmış.
Vay be!
Bununla da kalmamış tilki. Hakladığı her horoz için son vazifesini de yerine getirmeye başlamış.
Ne yapıyormuş?
Toplu selalarını verdiriyormuş.
Desene tilki de olsa insanlık ölmemiş...
Takip etmeye devam edelim. Belki başka insanlığını da görürüz. 
Başka tilki yok muymuş? Hepsi bir tilki için mi? 
Var başka tilkilerde. 
Onlar ne yapıyormuş? 
Horoz yerine birbirlerini yiyorlarmış. Hasılı ortalık tek tilkiye kalmış. 
Sonra? 
Masal pardon fabl pardon intak burada biter diyeceğim ama her şeye rağmen hayat devam ettiğine göre tilki tilkiliğini, horozlar da horozluğunu yapmaya devam ediyormuş. Yani her iki taraf da hayatından memnunmuş. Alan razı, veren razı. Kime ne?
Not: Adı üzerinde masaldır. Gerçek hayatla ilgisi yoktur. Lütfen başka bir tarafa çekmeyelim. Hayal gücümle masal denemesi yapıyorum. İlgi ve iltifat olursa, bir masal yazarı olmaya adayım. 

13 Haziran 2023 Salı

Gönüllü İkinci Fil İstemek

Nasrettin Hoca'nın Timur'la arasında geçen fil hikayesini bilirsiniz. Bilmeyenler için kısaca anlatayım. Bilenlere de hatırlatmış olayım. Timur'un bir fili var. Bu fili Timur salmış alana. Kimin neyi varsa yiyip için telef ediyor. Vatandaş illallah demiş ama Timur'un korkusundan gidip şu filini çek diyemiyor. Sonunda epey bir kalabalık bir araya gelmiş. Önlerine de Nasrettin Hoca'yı almışlar. Hep birlikte Timur'a filini şikayet edecekler.

Yollanmışlar Timur'a doğru. Tam huzura varacaklarında Nasrettin Hoca sağına soluna ve arkasına bakmış. Kalabalıktan eser kalmamış. Yolunu bulan tüymüş. Bu durumu gören Hoca görürsünüz siz demiş ve Timur'un yanına girmiş. Timur'a "Efendim, sizin filinizden çok memnunuz. Yalnız filiniz yalnızlıktan sıkılıyor. Yanına ikinci bir fil daha istiyoruz" demiş. Halkın memnuniyetini esas alan Timur bu isteği memnuniyetle yerine getirir ve ikinci fili verir.

Dışarı çıkınca sevinçli haberi bekleyen ahali ne oldu ne oldu diye Hoca'ya sorar. Hoca da ikinci filiniz hayırlı olsun deyip yoluna revan olmuş. 

Timur ile Nasrettin Hoca aynı zamanda yaşamadığı, haliyle birbiriyle karşılaşmadığı malum olunca tarihte böyle bir olay da olmamıştır. Böyle de olsa bu kıssadan hisse çıkarmamıza mani bir durum yoktur.

Hikayeye dönersek, Timur zarar vereceğini bile bile filini şehrin içine salıyor. Filin yediği önünde yemediği arkasında. Tüm ekili araziyi tahrip ediyor. Halk bu durumdan muzdarip. Ama ne yapsınlar. Fil koca Timur’un. Heybetli mi heybetli. Bunu ona söylemek, filinden rahatsız olduklarını söylemek cesaret ister. Çünkü karşılarında zalim mi zalim biri var.

Bıçak kemiğe dayanmış olmalı ki korkuyla yaşamaktansa, gerekirse ölmeyi göze almışlar. Hepimizi öldürecek değil ya demiş olmalılar ve hep birlikte Timur’a bu durumu izah etmeye yeltenmişler. Ama bu cesaretleri Timur’un kaldığı sarayı görünce uçup gitmiş ve Hoca’yı bir başına bırakarak arazi olmuşlar.

Cesaret gösterip dertlerini anlatmak ve bu dertten kurtulmak yerine tüyüp korkuyla yaşamayı seçen bu insanların kendisini yarı yolda bıraktıklarını gören Hoca da görürsünüz dercesine ikinci fil talebinde bulunur ve birinden dertli olan ahalinin nur topu gibi ikinci fili olur. İki fille birlikte yaşamaya devam ederler. Artık iki filden nasiplerine ne kalırsa. Buna da yaşama denirse tabi.

Kendi dertleriyle ilgili bir konuda ahalinin kendi aleyhlerine olacak şekilde Hoca’yı yalnız bırakmaları hoş değil. Bunun tasvip edilecek bir tarafı yok. Şu bir gerçek ki kendi düşen ağlamaz. Çünkü kendi derdinin ucundan tutmaktan kaçınanlar hep sorunla yaşamaya devam edeceklerdir. Halbuki Timur’un yanına varsalardı, bir defa korkacaklardı. Belki de sorunları çözülecekti. Bu aşamadan sonra geri kalan ömürlerini fillerin verdiği zararlara saç baş yolarak geçirecekler.

Yine bir gerçek var ki ahali korkudan kaçsa da bir an için cesaret örneği göstermeleri takdire şayan. En azından Timur’un kapısına kadar varabilmişler. Aynı zamanda filin verdiği zarardan haberdarlar, bunu Timur’a söyleyemeseler de bu durumdan rahatsızlar.

Konuyu bağlamak istersek, öyle insanlar var ki Timur’un filinin verdiği zarardan fazla zarar görüyor. Bu zarara rağmen dertlenip sızlanmıyor. Dertlenip sızlanmayınca haliyle hallerinden şikayetçi de değiller. Bundan da ötesi yaşadıkları zararı savunuyorlar ve bu hallerinden memnunlar. Memnuniyetlerinden, durmadan hallerine şükrediyorlar. İşin garip ve trajikomik tarafı da bu.

23 Mart 2023 Perşembe

Gölge Etmesinler!

“Küçük bir karınca, her sabah erkenden işine gelir ve neşe içinde çalışmaya başlardı.

Çok çalışır çok üretir. İşini keyif içinde yapardı.

Patronu aslan, karıncanın başında yöneticisi olmadan kendiliğinden bu kadar hevesle çalışmasına çok şaşırırdı.

Bir gün karlılığı ve verimliliği arttırmak için aklına parlak bir fikir geldi.

Eğer karınca, başında bir yönetici bile olmadan bu kadar üretken olabiliyorsa, bir de başarılı bir yöneticisi olsa neler yapardı.

Bunun üzerine müthiş bir yöneticilik kariyeri olan ve yazdığı raporlarla ünlü Hamamböceğini işe aldı.

Hamamböceği işe öncelikle bir saat alarak başladı.

Böylece karıncanın çalıştığı saatleri tam olarak ölçebilecekti.

İş saatlerinde gevşekliğe müsaade etmeyecekti.

Elbette raporlarını düzenleyecek bir sekretere de ihtiyacı olacaktı.

Bu nedenle, hem telefon trafiğini yönetmek hem de arşiv işlerini yapmak için örümceği işe aldı.

Aslan gelişmelerden çok memnundu. Hamamböceğinin hazırladığı raporlar gerçekten harikaydı.

Hatta ondan üretim hızını ölçen ve karlılığı analiz eden renkli grafikler de hazırlamasını istedi.

Böylece bu raporları ortaklarına sunum yaparken kullanabilecekti.

Hamamböceği, bu raporları üretebilmek için yeni bir bilgisayara ve donanıma ihtiyaç duydu.

Artık artan ekipman için de bir bilgi işlem departmanı oluşturmanın zamanı gelmişti.

Bu işleri idare etmek için sineği işe aldı.

Bir zamanlar mutlu, üretken ve rahat olan karınca, bu yeni toplantı düzeninden ve evrak işlerinden yılmıştı.

Zamanının büyük bir kısmını sorulan soruları cevaplamak ve evrak işlerini yapmakla geçiyordu.

Aslan, karıncanın bölümünün giderek büyümesinden memnundu.

Bölümü daha da büyütmek üzere bir üst yöneticiye ihtiyaç olduğunu düşündü. Bölüm başkanı olarak başarıları ile ünlü ağustosböceğini işe aldı.

Kendi rahatına ve keyfine düşkün ağustosböceğinin ilk icraatı ofisi rahat edebileceği yeni mobilyalarla tefriş etmek oldu.

Tabii ki kendisinin yeni bir bilgisayara, bütçe kontrol ve stratejik verimlilik planı hazırlanması için kişisel bir yardımcıya ihtiyacı vardı.

Bunun üzerine eski işyerindeki yardımcısını işe aldı.

Karıncanın çalıştığı yer, giderek kimsenin gülmediği, neşesiz ve mutsuz bir mekana dönüşmüştü.

Ağustosböceği, patronu aslanı ortamın ruh halini değiştirecek bir çalışma yapılması gerektiğine ikna etti.

Bunun üzerine karıncanın bölümünde olup bitenleri gözden geçiren aslan, üretimin ve karlılığın dramatik bir şekilde düştüğünü fark etti.

Hemen, son derece itibarlı ve iyi tanınmış bir danışman olan baykuşu sorunu çözmesi için işe aldı.

Baykuş, karıncanın departmanında 3 ay geçirdi.

Bu hummalı çalışmanın ardından ciltler dolusu muhteşem bir rapor yazdı.

Raporun sonucu şuydu:

“Departmanda aşırı istihdam vardı”.

Aslan, raporu inceledikten sonra dramatik bir karar verdi.

Elbette, ilk olarak negatif tavırlarıyla dikkat çeken, mutsuz ve çalışma isteğini kaybetmiş olan karıncayı işten çıkardı.”

1 Mart 2023 Çarşamba

Dirisi ve Ölüsü

Efendisini çok seven bir ayı, onun etrafından hiç ayrılmaz. Onu esen rüzgardan bile kıskanmaktadır. Sevgisi  o kadar aşırı ki aşkı, gözünün önünü göremeyecek şekilde kör etmişti.

Onun sevgisi efendisinin de hoşuna gidiyordu.

Yine bir gün  efendisi, dinlenmek için ağacın altında istirahat etmeye çekilmişken onu rahatsız eden karasineği, ayı eliyle kovalar. Sinek bu. Kovaladıkça tekrar tekrar gelir.

Sonunda sinek, gözü gibi koruduğu efendisinin alnına konar.

Ayı, efendisini bir daha rahatsız etmesin diye eline koca bir kaya parçasını alır, sineği öldürmek için efendisinin alnındaki sineği hedefler ve taşı atar. Sonuç mu? Tam isabet, sinek ölür. Tabii efendisi de..."

Burada ayının efendisini ne çok sevdiği, bu konuda çok samimi olduğu, efendisinin çok çalıştığını kimse inkar edemez. Bir yerde samimiyet varsa, başka bir şey düşünülemez. Sonunda ölüm hatta katliam bile olsa. Hele ayıya  suçlu diye kızamaz. Çünkü sevgi bu. Sevgisi gözünü kör etmiş, aklını tam kullanamamışsa, attığı taşın efendisini öldüreceğini nasıl düşünsün. Onu uçan kuştan korumalıdır. Tüm yaptığı da budur zaten.

Olan olmuştur artık. Bu uğurda ölüm de haktır.

Bu aşamadan sonra yapılması gereken; ölenle ölünmez, kalan sağlar bizimdir denmelidir. Ölüye teçhiz, tekfin işlemlerine dair defin ve cenaze en güzel şekilde son görev olarak yapılmalıdır. Ayrıca helallik alınmalı ve ardından Fatiha okunmalıdır. Özellikle helallik önemli.

Bu durumda yapılması gereken, “Efendim, ne hakkımız var da helal edelim. Varlığımız varlığına helal olsun. Esas biz senden helallik istiyoruz. Çünkü bizim için çok şey yaptın. Senin olman bizim için bir nimettir. Varsa hakkımız helal olsun. Uğruna canımız feda” denmelidir.

Ayı da özür dilerse samimiyetine binaen affedilmeli. Helallik dilerse haklar helal edilmeli. Böyle akıllı ve tecrübeli ayılara iyi bakılmalı ki onu başka efendilerin hizmetinde de değerlendirmeli.

Bu arada ölüm hak olduğuna göre bir güzel de salası verilmelidir. Gecikmeye mahal vermemek için kişiler ölmeden önce de salası verilmelidir. Verilmeli ki hakkında nasıl sala verildiğini bilsin. Yani ölmeden önce ölsün.

Öldükten sonra da geriye kalanların ölüm ödülü olarak birer ev verilsin ve başlarına talih kuşu konsun. Onlar o evde huzur ve mutlu bir şekilde yaşarken dirisi bir işe yaramadı, kimse yüzüne bakıp adam yerine koymadı ama ölüsü işimize yaradı. Bizi kurtardı. Koyup giden nur içinde yatsın diye dua etsin. Ara sıra Fatiha göndermeyi de ihmal etmesin.

29 Ocak 2023 Pazar

Sanrı Hastalığı

"Bir çiftçi Romalı bir filozofu evinde ziyaret eder. Ev sahibinin yemek ısrarı üzerine çiftçi sofraya oturur. Önüne konan bir tas çorbayı içmeye başlar. Çorbayı içerken gözüne küçük bir yılan görünür. Filozofa ayıp olur düşüncesiyle bunu söyleyemez. Bir tas çorbayı içer. 

Çiftçi evine vardıktan sonra gece karın ağrısından uyuyamaz. Zehrin etkisi olmalı deyip şifa için filozofun kapısını çalar ve durumu anlatır. Filozof tabakta yılan olmadığını, bu tabağın tavanındaki çizimin yansıması olduğunu, masaya koyduğu bir tabak üzerinden gösterir. İyi bak, yılan var mı der. Çiftçi yok der. Filozof bununla da yetinmez. Çizimin altındaki tabağı tavana koyar. Üzerine yılan görüntüsü yansır. Gördükleri karşısında rahatlayan çiftçinin karın ağrısı birden geçer."

İbni Sina, sanrı* hastalığının yarısı güvence, yarısı ilaçtır. İlk adımı ise sabırdır der. 

Belli ki bu çiftçi bir halüsinasyon hali yaşıyor ve gerçekte var olmayan bu algı, kendisini karın ağrısına duçar ediyor. Bereket filozof, orta yerde yılan olmadığı halde yılan varmış gibi göze görünen ve bundan dolayı hastalığa gark olan kişiyi ikna ederek tedavi ediyor.

Tedavi için de karşı tarafa güven vermek, doğru ilaç vermek ve sonuç vermesi için sabretmeyi bilmek gerekiyor.

Hikayeden anlaşılacağı üzere halüsinasyon gören birisini filozof tedavi ediyor.

Keşke tüm mesele yılan gördüğünü ve karnındaki ağrının yılanın zehri olduğunu sanan birini tedavi etmekten ibaret olsa.

Günümüzde adına ister halüsinasyon ister birsam ister sanrı ister yanılsama ister algı ister bilinçaltı zihin ister illüzyon diyelim, bunları gören, bu gördüğüyle yaşayan, göz boyama yöntemiyle algıları olgu olarak gören, aklını gönüllü kiraya vermiş ama böyle olduğunu kabul etmeyen o kadar insan var ki bunlar, nasıl tedavi edilecek? Kendi yöntemiyle çiftçiyi tedavi edip halüsinasyon halinden kurtaran filozof gelsin de günümüz toplumunu tedavi etsin. Tedavi edemez. Çünkü günümüz karın ağrısı o günün karın ağrısına benzemiyor. Üstelik hastalar hastalığını kabul etmeyince en iyi doktorlar bu hasta türüne nasıl çare bulsun?

Günümüzün bu tür  hastalıklarını filozof ve doktorlar değil, ancak topluma yön veren, onları arkalarından sürükleyen toplum mühendisleri tedavi edebilir. Onlar da bir şeyi tedavi ederken çıkarları gereği toplumu başka bir algıya yani hastalığa yöneltiyorlar. Yani birinden kaçırıp ötekine yakalatıyorlar. Hasılı, sürü psikolojisi ile yaşadığımız müddetçe de bu tür hastalıklarla mücadele edebilmemiz mümkün görünmüyor. Belki de bu hastalığın günümüzdeki adı öğretilmiş çaresizliktir. Zira herkes kendisine öğretilenden ve ezberletilenden memnun olduğuna göre orta yerde bir hastalık yok. Gördünüz değil mi, bir şeyi yok kabul edince orta yerde sorun da kalmıyor.

*Uyanık bir kişinin, kendi dışında var sandığı ama gerçekte yok olan olguları algılaması, birsam**

**halüsinasyon 

27 Ocak 2023 Cuma

Huzuru Yok Eden Serüvenimiz

Bu yazımda, kime ait olduğunu tespit edemediğim bir alıntıya yer vermek istiyorum. Alıntı biraz uzun ama bir solukta okuyacaksınız. Belki de başlarını okuyup bu benim hikayem deyip gerisini okumayacaksınız. Çünkü hikaye çoğumuz tanıdık gelir. Zira çoğumuz bu  delikten kaç defa girdik, bu cendereden geçtik. Kaçımız aradığı huzuru buldu, kaçımız kaybetti. İşte burası muamma. Eşya, ev, araba, mal, mülkün huzur vermediğini belki de hepsini elde ettikten sonra fark ettik ama bu fark ediş geç oldu ve çok pahalıya mal oldu. Öyle ya nerede görülmüştü bu serüvenin huzur getirdiği. Ancak götürmüştür. Şimdi sizi hikayenizle baş başa bırakıyorum: 

“Evlenmeye karar verdik. Anlaştık. Eşya, düğün masrafı, düğün salonu, şaşalı bir düğün falan olmasın dedik.

Üç odalı bir eve girdik. Sadece temel ihtiyaçlar aldık. Buzdolabı, ütü, ocak, halı, perde vb.

mobilya yoktu. Bir iki tane sandalye almıştık. Yatak odası, oturma odası, yemek odası, misafir salon takımı, gümüşlük gibi mobilya almamıştık.

Kocam işten direk eve geliyordu. Kazancımız yetiyordu.

Az bir masraf ile düğün yaptığımız için borcumuz yok gibiydi.

Beş altı ay böyle geçti. Ama evimize hayırlı olsuna, ziyarete, yemeğe gelen herkes bizi küçük görmeye başladı. Mobilyasız olmaz dediler. Yerde yemek istemeyen oldu. Dizim ağrıyor deyip bir daha gelmeyen oldu.

Her gelen alın alın diyordu. Alın demeleri kolaydı. Ama neyle alacaktık?

Eşim de bunları duyuyor ve görüyordu. Ama kazancımız yetmez diye yanaşmıyordu.

Sonra ne olduysa ben dayanamadım artık. Ona illa mobilya takımı aldırdım.

O da borca girdi.

Artık eve iki saat geç geliyordu. Mesaiye kalıyordu.

Olsun sabrettik. Beş altı ay sonra borcumuz bitti. Mobilya güzeldi.

Hayırlı olsun diyorlardı. Eh bizim de hoşumuza gitti.

Birkaç ay sonra bu sefer de mutfak masası istedim. Kocam onu da aldı. Yani aldırdım. Niyetim dedikodu olmasındı aslında.

Kocam daha da geç kalmaya başladı.

Zira iki saat fazladan kalmaya alışmıştı.

Bunun da borcu bitti. İlk yemeklerimizi yedik.

Yatak odası almaya karar verdik.

Herkes şöyle olsun, böyle olsun derken pahalı bir yatak odası takımı aldık. Pahalı bir şeydi.

Kocam artık eskisinden üç dört saat daha geç gelmeye başladı. Bunun borcu bir yıldan fazla sürdü.

Artık kocam eskisi gibi eve gelmiyordu.

Çok çalışmaya alışmış, ona göre de iş yoğunluğu olmuştu.

Ben ise çok ileride fark edecektim ki mobilyaya aşık olmaya başlamıştım.

Evin diğer tüm eksiklerini aldırttım.

Tabi üç dört yıl geçmiş, artık ilk zamanlarda aldığımız eşyalar eskimeye başladı.

Bu sefer evimize gelenler, bunu hala kullanıyor musun, hala aynı koltuk mu gibi sözler söylüyorlardı.

Evde yürüyecek yer yoktu.

Çocuğumuz, mobilyalardan evin içinde yürüyemez olmuştu.

Sonra evin dar olabileceğini düşündük.

Bu sefer daha geniş bir eve kiraya çıktık.

Kira artmıştı. Ama olsun, eşyalarımız sığıyordu.

Ev ararken kendimize değil, eşyalarımıza ev arıyorduk.

Aradığımız, diğer değişle eşyalarımızın aradığı evi bulmuştuk.

Fakat perde uymuyor, halılar küçük kalıyordu.

Bu sefer sıra bunlara geldi.

Kısaca aldık da aldık.

Tabi yeni bir şey olsun, aldığımız mobilya tanıdıklarımızda olmasın diye çok arıyorduk.

Zaman israfı, para israfı cabası...

Bitti mi? Yok.

Araba serüveni başladı. Yıllarca yemedik arabaya yedirdi. İçmedik arabaya içirdik.

Sonra mahalle baskısı ve başka nedenlerden dolayı ev almaya karar verdik. İşte bundan sonra evimizde ne tat ne huzur kaldı.

On yıllarca sürecek bir borca imza attıktan sonra kocam gece yarısı eve gelmeye başladı.

İlk zamanlar onu bekliyordum.

Sonra dayanamayıp yatmaya başladım.

Ancak sabah olunca onun geldiğini fark ediyordum.

Kendi evimize geçtik. Ama tadımız, tuzumuz, sevgimiz kalmamıştı.

Robot gibi bir hayatımız vardı.

Aylarca hafta sonları dahil kocamı evde görmedim.

Hep çalıştı. Çalıştı. Çalıştı.

Hafta sonlarımız da elimizden gitti.

Ama fark edememiştim.

Ben, kocam eskisi gibi benimle ilgilenmiyor zannediyordum.

Ama bilmiyordum ki aslında benimle ilgilenecek zamanı kalmamıştı.

Tüm zamanını benim mobilyalarım, halılarım, arabam, perdem, evim ve bitmek bilmeyen hırsıma harcamıştı.

Benimle değil, isteklerimle ilgileniyordu.

Uzun hikaye...

Ne mi oldu sonra?

Kocam artık evi umursamaz oldu.

İş yerinde kalmalar falan...

Şüphelenmeye başladım.

Aldatıyor muydu diye düşündüm.

Eve geldiğinde elbiselerini karıştırıyor, kadın saçı arıyor, telefonunu alıp kurcalıyordum. Ama bir şey bulamadım. Üzerine gittim. Zorladım.

Sonunda ağladı.

İşten uzun zamandır çıkarıldığını, taksitleri ödemek için günlük, geçici işlerde çalıştığını, evin taksitlerini ödeyemediğini söyledi.

Bir kaç defa intihar etmeye teşebbüs ettiğini ama ailesinin sefil olmaması için bundan vazgeçtiğini söyledi.

Beraber ağladık. Ağlamakla borç ödenmiyordu.

İcra mektubu geldi.

Taksitleri epey geciktirdik.

Banka evi icra yoluyla aldı.

Bizi çıkarttı.

Eşyalarımızın bir kısmını sattık.

Diğer borcu arabayı satarak ödedik.

Sonra üç odalı evimize geri döndük.

Yıllarca sıkıntıdan sonra eski evimize geri döndük.

Dersimizi aldık.

Aman ha size gelip de akıl verip para vermeyenlere aldanmayın.

Onu al, bunu al diyen çok olacak.

Ama bir kuruş para vermezler.

Kazancınıza göre evde, kazancınıza göre arabada ve kazancınıza göre eşyada gözünüz olsun"

21 Ocak 2023 Cumartesi

Seçme Fıkralar (24)

Hürriyet ve Zürriyet

Osman Yüksel Serdengeçti İsmet İnönü zamanında epey hapis yatarak hürriyetten yoksun kalmış. Hiç çocuğu da olmamış rahmetlinin. Hanımının adı da İsmet’miş.

Onca sıkıntı ve derdin arasında nüktedanlığı da terk etmemiş. Bir gün “İki İsmet’ten çok çektim. Biri hürriyetinden, diğeri de zürriyetimden etti” demiş.

Öyle zannediyorum, Serdengeçti aynı zamanda çok zeki biri olmalı. Değilse böyle ince espri yapmak her kişinin harcı değil. Çünkü espriyi zeki insan yapar, espriden de zeki insan anlar. Esprinin en güzeli de aslı olan şeyler üzerine yapılanıdır.

Ümmü’nün İmamlığı

Tansu Çiller başbakan olduğu zaman Türkiye’de bir ilk gerçekleşir. Çünkü ilk Türk başbakanı oldu. Bunun üzerine bir köşe yazarı köşesine şöyle bir fıkra taşıdı:

Haccın karayolu ile yapıldığı eski zamanlarda, köyün cami hocası hacca gitmeye karar verir. Muhtarın başkanlığında hoca yolcu edilir. Hocayı uğurladıktan sonra haccın uzun süreceği aklına gelen muhtar adamına, “Koş, hocaya sor. Yerine kimi vekil bırakıyor?”

Adam koşarak hocaya yetişir. Hoca ile ulak arasında şu konuşma geçer?

—Hocam, siz haçta iken kimi vekil bırakıyorsunuz? Siz yokken namazları kim kıldıracak?

—Ehil biri varsa o kıldırsın. Şayet yoksa bir ümmî (okur yazar olmayan) namaz kıldırabilir. Adam muhtara gider, muhtar ona sorar:

—Ne dedi Hoca?

—Bir ümmî namaz kıldırabilir, dedi.

Düşünme sırası muhtara geçer. Çünkü köyde iki tane Ümmü var. Biri 70’lik yatalak Ümmü Nine, diğeri de hocanın genç ve güzel kızı Ümmü. 70’lik Ümmü Nine namaz kıldıramayacağına göre hoca olsa olsa kızı Ümmü’yü vekil bırakmak istedi sonucunu çıkarır.

Hocanın kızı istemese de “Babanın vasiyeti var” diyerek genç kızı zorla imamlığa geçirirler.

Günler, aylar geçer. Nihayet hoca hacdan gelir.

Hal-hatır ve hoş-beşten sonra hoca ile muhtara sorar:

—Söyle bakalım, ben gittim gideli imamınız kim oldu? Namazları kim kıldırdı?”

—Hocam, Buyurduğunuz gibi kızınız Ümmü kıldırdı namazları”.  

Böyle bir cevabı hiç beklemeyen hoca şaşırır ve küplere biner:

—Ne ne ne? Bir daha söyle bakalım.

—Kızınız kıldırdı hocam.

—Bre Gafiller! Ne yaptınız siz? Hiç kadından imam olabilir mi? Kadın nasıl namaz kıldırabilir?

—Hocam, kadından imam olmayacağını kızınız mihraba geçtikten sonra anladık anlamaya ama iş işten geçti. Çünkü kızınız namaz kıldırmaya başlayınca cemaat o kadar arttı ki bu durum karşısında ben de bir şey diyemedim.

Seçme Fıkralar (23)

Nasıl Tanıyamazsın? 

18 yıl önce lise üçüncü sınıfta bir saatlik ahlak dersine giren Mehmet adında bir öğretmenimiz vardı. Öğretmenevine takılırdı hep. Yaz dönemi ara ara biz de takılırdık. Bir saatlik derste o bizde, biz onda bir iz bırakmasak da hocamızdı. O bizi tanıyamasa da görünce, hocam, lise üçte ahlak dersimize girmiştiniz. Nasılsınız der, halini hatırını sorardık.

Yine bir gün birkaç arkadaş öğretmenevine buluştuk. Hocamız bizi görünce yanımıza gelip oturdu. Hoşbeş derken bizi bize bırakmadı. Sigara içeceğiz, öğretmenimiz ne de olsa içemiyoruz. Bu esnada yanımıza bir sınıf arkadaşımız geldi. Öğle aralarında Fuar kapısının arka tarafına gelir, gizliden gizliye sigara tüttürürdü. Yani iyi sigara içerdi. Hatta asansörde bile içmişliği vardır.

Bu arkadaş bir gün sigarayı attı. Bir daha da ağzına almadı. İçenlere de ne pis kokuyor diye hep rahatsızlığını söyledi ve herkese Allah kurtarsın dedi.

Aramıza katılan bu arkadaşa, sigara içmediğini bildiğim halde ha sigaraya kapı aralayabilir miyim diye zarf attım. Sigara içeceksin, bak hocamız yanımızda. Ayıp olur dedim. Bunu duyan hocamız, hocalığımız mı kaldı? Bizler emekli olduk. Sizler de öğretmen oldunuz. Yak sigaranı. Getir bir de bana ver dedi. Arkadaşta sigara ne arasın. İçmem ben dedi. Kimde var, çıkarın içelim dedi. Çıkarıp birlikte içtik.

Sigaramızı tellendirirken, hocam bu arkadaşın da ahlak dersine girdiniz. Hatırladın mı dedim. Başka da konu ne yok, ne yapayım. Çıkaramadım dedi. Bu sefer arkadaşa, bu hocamız lise 3’de dersimize girdi. Hatırladın mı dedim. Ben de hatırlayamadım dedi. İyi düşün. Hatta ahlak notun 9 idi. Teşekkür alacağım diye bu hocamızdan bir not istemiştin de hocamız not defterini çıkarıp sözlüne 10 vermişti dedim. Kendisini hatırlamadıysan bari istediğin notu hatırla dedim. Yine hatırlayamadım dedi. Orta yerde garip bir durum vardı doğrusu. Öğretmenin öğrencisini hatırlayamaması normaldi ama öğrencinin öğretmenini çıkaramaması ilginçti. Sorduğuma da pişman oldum. Ne edersiniz ki çenemi tutamıyorum. Zira sevmem sessizliği. Ortaya bir konu bulmalıydım.

Bu duruma hocamız üzüldü tabi. Bunun üzerine bir anısını anlattı:

Bir gün Cihanbeyli’ye gittim. Namaz kılmaz için öğle namazına camiye gittim. Baktım imam benim öğrencim. Kalkıp müezzinliği yaptım. Namazdan sonra herkes çıktı. Ben bekledim. İmam yanıma geldi. Bekledim ki hocam hoş geldin desin. Ne dese beğenirsiniz? “Beyefendi! Sesinizden sizi tanıyacak gibiyim dedi. Öğrencimin beni tanıyamamasına çok şaşırdım. Hemen “Ulan manyak”, ben senin hocanım dedim” dedi.

Bu anekdota hep birlikte güldük. Az daha durup hocamızdan müsaade alıp çıktık ama hocasını tanıyamayan bir zamanların Yemen tiryakisi arkadaşımız peşimi bırakmadı: Alacağın olsun, beni bir de manyak yaptırdın dedi.

Seçme Fıkralar (22)

Belli oluyor mu abi?

 

Kürtlerin olduğu bir Güneydoğu ilinde çalışıyorum. Öğretmenlerin hemen hemen hepsi de Kürt. Dersten çıkıp biraz soluklanmak için öğretmenler odasına girdim. Girdim ama herkes televizyonun önünde ve ayakta televizyonda yayımlanan bir görüntüye bakıyordu. Baktım, Apo Türkiye’ye getirilmiş, gözleri bantlı bir şekilde uçaktan indiriliyor.

Mesele anlaşılmıştı. Onlar bakadursunlar. Geçip arka koltuğa oturdum. Onların duyacağı şekilde içiniz kan ağlıyor değil mi diye seslendim. Sesimi duyan öbür köşede oturan kendisi de bir Kürt olan öğretmen, yerinden kalkıp yanıma oturdu. Nüktedan biri idi. Taşı gediğine koyardı. Üstat, fıkra sever misin dedi? Kim sevmez dedim. O zaman anlatayım, söyleyeceğimi en son söyleyeyim dedi:

Adamın biri basur olmuş. Doktor doktor dolaşmış. Hepsi bu derdin çaresi ameliyat demişler. Ameliyat olmaya olacak ama namus elden gider diye ameliyata pek yanaşmak istemez. Ağrılar iyice artınca sonunda operasyona razı olur. Ameliyat olmuş ve taburcu olmuş. Rahatlasa da namus elden gitti diye gözyaşları içerisinde hastaneden taburcu olur.

Salgın bir şekilde ve kafasında bin bir tilki olduğu halde bir yolun karşısına geçmeye kalkar. Hemen bir araba kornaya basar. Basmakla da kalmaz, camı indirip ulen ibne, önüne baksana der. Adamın morali iyice bozulur, şaşkın şaşkın adamın yüzüne bakar ve “Belli oluyor mu abi” der ve çeker gider.

“Fıkra bu üstat. O hesap, sen bizim içimizin kan ağladığını nasıl fark ettin? Belli oluyor mu yoksa?” dedi. Başkası televizyonu izlemeye devam etsin. Biz gülmeye başladık. Zaten zil de çalmıştı. Sınıfın yolunu tuttuk.

Seçme Fıkralar (21)

Kürtler şeytan soyundan mı?

Her seçim olduğu gibi 1995 seçimleri de çok çekişmeli geçer. Akademisyen ve yazar olan biri de milliyetçi bir partiden Gaziantep birinci sıra vekil adayı gösterilir. Bu yazarın yazdığı bir eserinde “Kürtlerin şeytan soyundan olduğuna” dair bir efsaneye yer verir. Kitabı ne zaman yazdı bilmiyorum ama propaganda döneminde tetikçi bir gazete, “Kürtler şeytan soyundan mı” manşetiyle bu kitabı ve yazarını sürmanşetten verdi.

Bu seçim zamanında Güneydoğu’da Kürtlerin yaşadığı bir ilçede çalışıyorum. 60 kadar öğretmenin 50-55 kadarı Kürt menşeli. O gazeteye abone olan bir Kürt öğretmen, öğretmenler odasında otururken gazeteyi önüme koydu. “Bundan sonra sizinle kardeş değiliz” dedi. Beklemediğim bu tavra şaşırdım. Ne oldu, ne yaptık dedim. Manşeti oku dedi. Okuyunca meseleyi anlamış oldum.

O yıllarda Hac’da şeytan taşlamak isteyenlerin sıkışması sonucunda ezilmeler meydana geliyor, her yıl epey kişi ölüyordu.

Öğretmen arkadaşa senin okuduğun gazete böyledir, okuyacak başka gazete bulamadın mı? Bu gazete tetikçilik yapıyor dedim. Ardından muzipliğe vurdum. Demek siz şeytan soyundansınız. Bunu öğrendiğim iyi oldu. Zaten biraz benziyorsun da dedim. Nasip olur da hacca gidersem, orada Mina’ya çıkıp şeytan taşlamayacağım. Görüyorsun kaç yüz kişi ölüyor. Şeytanı avlarken avlanmak istemiyorum. Şeytan taşlama işini Türkiye’ye saklayacağım. Bu işi hiçbir tehlike olmadan rahat rahat yapacağım dedim. “Nasıl yapacaksın” dedi. Gördüğüm Kürt’ü taşlayacağım. Değil misiniz ki şeytan soyundansınız dedim. Kızgınlığı geçti. Sen yok musun sen diyerek gülmeye başladı.

Birkaç gün sonra ikindi namazını kılmak için mescide gittim. Baktım bir cemaat oluyor, kamet getiriliyor. İmamlığa da birkaç gün önce gazeteyi önüme koyan Kürt öğretmen geçmiş. Tekbir aldı alacak. Ön safı yararak yanına vardım. Hocam, bir saniye dedim. Buyur dedi eğilerek. Kulağına, “İmam olacaksın, ben de cemaat. Yalnız şeytan soyundansın. Namazıma halel gelsin istemem. Çekil ben kıldıracağım” dedim. Tamam, sen buyur dedi ama kabul eder miyim. Namaz kılınacakmış, burası mescitmiş demem. Yeter ki elime bir malzeme geçsin. Espriyi bayatlamadan yaparım. Geçip ardına cemaat oldum.

Not: Kürtler ve başka ırkın efsane de olsa şeytan soyundan olduğunu kabul etmem. Herkesi tenzih ederim.

Seçme Fıkralar (20)

Kadılarda hutbe içeriği 

Eskiden hutbeleri devlet başkanları irat edermiş. İçerik olarak dini, siyasi, ekonomik, sosyal vb. her konuda hutbede açıklama yapılırmış. Abbasilerle birlikte hutbe irat etme görevi kadılara tevdi edilmiş. Konu olarak da sadece dini içeriğe yer verilmeye başlanmış.

Bu konuyu Adıyaman’da çalışırken Hitabet dersinde vurgulayarak işledim. Bunu sınavda şu şekilde sordum:

Daha önce okunan hutbelerde her konu hutbelerde ele alınırken Abbasiler zamanında hutbe okuma görevinin kadılara bırakılmasından sonra hutbelerde içerik yönünden nasıl bir değişiklik olmuştur? Yani hutbeler nasıl bir hüviyet kazandı?

Bu konuyu işlerken konuya ve vurguya Fransız kalan bir öğrencim, sorudaki kadıyı da kadın diye okur ve cevap olarak şunu yazar:

“Hocam, kadınlar hutbe okumaz ki hutbenin hüviyeti değişsin”.

Nasıl faziletli olunur?

Adana’da bir lisede görev yaparken 10.sınıflarda   “Nasıl faziletli olunur?” başlıklı bir konu vardı. Faziletin ne demek olduğunu açıkladıktan sonra bu soruyu öğrencilere sordum. Şöyle olunur, böyle olunur gibi makul cevaplar aldım. Benim ki muziplik ya çocuklar, bilemediniz. Bundan kolay ne var. Gider Fazilet Partisine üye olursunuz. Böylece faziletli olursunuz dedim. Bunu dedikten sonra öğrencilerin gülmesini bekledim. Adı üzerinde bir espri yapmıştım. Ama kimse gülmedi. Esprinin en kötüsü de yaptığın esprinin anlaşılmaması idi. Tüm sınıf dut yemiş, bülbüle döndü. Suratlar asıldı. Olmaz, olamaz böyle diyerek kendi aralarında homurdanmalar başladı. Arka sıradan bir öğrenci, arkadaşlar, hocamız şaka yaptı diyerek imdadıma yetişti. İmdadıma yetişse de zaten bu şakaydı dedikten sonra mizahın bir anlamı kalmazdı. “Böyle espri mi olur dediler bu sefer.

Not: 2002-2004 yıllarında bu dersi işlemiştim. O yıllarda üye olmak istense de zaten böyle bir parti yoktu. Çünkü 2000’den önce bu parti kapatılmıştı. Kapatılmasa, böyle bir partinin adını niye telaffuz edeyim ki. Zaten aktif olsa da lise öğrencilerinin gidip bir partiye üye olmaları söz konusu bile değildi. Çalıştığım bu okul çok kozmopolit bir okuldu. Hepsi olmasa da okulun önemli bir oranı branşımdan dolayı bana önyargılıydı. Dersime de öyle. Din Kültürü öğretmeni misin? Karşısında bile olsan herkes siyasi yönden bir gelenekten gelen partilere bizi yamardı. Yani kurtarır tarafımız yoktu.

Bu durumu Alevi olduğunu gizlemeyen okulumuzun memuruna dert yandım. Öğrenciler branşımdan dolayı bana önyargılı dedim. Kabul etmedi. Bu okulda sevilen bir öğretmensin. Herkes senin çoğu Din Kültürü öğretmeninden farklı biri olduğunu bilir ve değer verir dedi. Dur o zaman sınıfta yaptığım espriyi bir de sana yapayım, bakalım nasıl bir tepki vereceksin dedim. Nasıl faziletli olunur un cevabını, FP’ye üye olursan, faziletli olursun dedim. Katıla katıla güldü. Ne güzel bir espri dedi. Abi, sen bunun espri olduğunu anladın da bana önyargılarından dolayı bu espri sınıfta karşılık bulmadı dedim.