8 Eylül 2026 Salı
Atı Alan Üsküdar'ı Geçti
31 Ağustos 2026 Pazartesi
Kıssadan Hisse Bir Hikaye
Sosyal medyada Anton Çehov'a ait denen bir hikaye dolaşıyor. Aslında bu hikaye yazara ait değil, sonradan yazara atfen paylaşıma sürülmüş bir şehir efsanesi.
Bu hakkı teslim ettikten sonra şehir efsanesi de olsa kıssadan hisse alınması adına hikayeye yer vereceğim. Sizi hikayeyle baş başa bırakmadan önce birkaç hususa değineceğim.
Hikayede alışkanlıklardan bahsediliyor. Alışkanlıkların telafisi mümkün olmayan zararlarına işaret ediliyor. Alışmış kudurmuştan beter sözü de kötü alışkanlıklarımıza binaen söylenmiş olsa gerek.
Bir diğer husus alışkanlıkların büyük, küçük tüm topluma sirayet etmesi.
İşlenen suçun ve yapılan hırsızlığın küçük görülerek suçun meşru görülmesi. Kimsenin sesini çıkarmaması.
Hikayeye dair bir de şunu söyleyeyim. Küçüklerin hocası biz büyükleriz. Çünkü çocuklar bizim eserimizdir. Zira çocuklar bizim ileriye attığımız oklardır. Yani bir çocuk suç işliyor veya hırsızlık yapıyorsa suç çocuğun değil, bizim suçumuzdur. Çünkü çocuklar gördüğünü yapar.
Bu açıklamaların ardından sizi hikayeyle baş başa bırakıyorum.
Rusya’nın ücra bir köyünde, rayların vidalarını sökerken yakalanan bir köylüye müfettiş sorar. Aralarında şu konuşma geçer.
Müfettiş: “Binlerce insanın canına kastettiğinin farkında mısın? Neden söküyorsun o vidaları?”
Köylü: “Sadece bir vida beyim. Oltama ağırlık yapması için lazım. Ben kimseye zarar vermem. Hem tüm köy böyle yapar; bir vidayı sökeriz, birini bırakırız. Fizik dersinde öğrendik, yük dağılır, tren devrilmez.”
Müfettiş: “Delilik bu! Muhtar görmüyor mu bunu?”
Köylü: “Görmez olur mu? Karakolun ve kendi evinin kilitlerini bile bu vidalardan yaptırdı. Bedava sonuçta…”
Müfettiş: “Peki ya maaşınızı artırsak? Vazgeçer misiniz bu hırsızlıktan?”
Köylü: “Mesele para değil beyim, mesele alışkanlık. Adaleti ve ahlakı çocukken öğretmezseniz; büyüdüğümüzde cebimiz para görse de biz o vidaları sökmeye devam ederiz.”
Müfettiş, bu cehaletten dehşete düşerek raporunu yazmak üzere başkente giden trene biner.
Camdan dışarıyı izlerken kendi kendine mırıldanır: “Bu sefalet bir gün felakete yol açacak…”
Tam o sırada ray kenarında elinde iki tane vida tutan küçük bir çocuk görür.
Çocuk gülümseyerek el sallıyor.
Müfettiş dehşetle bağırır:
“Treni durdurun!”
Ama çok geç. Kulakları sağır eden o metal çatırtısı duyulur.
Çocuk ne fizik biliyordu ne de “bir söküp bir bırakma” kuralını. O sadece büyüklerinden gördüğünü yapmıştı; ama yan yana iki vidayı birden sökmüştü.
Tren devrilir.
Cehaletin ektiği tohum, adaletsizliğin suladığı toprakta dev bir felaket olarak biçilmişti.
Suç veya suçlu kim? Asıl suçlu kim?
“Cehaleti normalleştiren toplum, çıkarı ahlakın önüne koyan düzen, ‘Bir şey olmaz’ kültürü ve yanlışa sessiz kalan herkes.”
Çünkü bazı toplumlar bir anda çökmez.
Önce vidaları gevşer.
26 Temmuz 2026 Pazar
Her Yeni Eskir
Kadının kocasının adı eşekmiş. Zamanında kendi iradesi olmadan ana babasının verdiği bu isimle yaşamak adama zor gelmiş. Çünkü herkes eşek gel, eşek git demiş durmuş, eğlence konusu olmuş. Hanımı, bu ismi değiştir demiş. Kocası, iyi bildin hanım. Bu isimden kurtulmalıyım demiş.
Zaman kaybetmeden isim değişikliği için muhtarlığa müracaat etmiş. İhtiyar heyeti toplanmış. Şu isim bu isim derken heyet adama yeni bir isim vermiş.
Yeni ismini alır almaz koca sevinçle koşarak evine gitmiş. Hanım, müjde. İsmim değişti. Artık eşek değilim demiş. Yeni ismin ne oldu diye sormuş hanımı. "İhtiyar heyeti oy birliğiyle yeni adımı sıpa koydu" demiş. Hanımı, "Be akılsız herif be akılsız kocam! Şu aldığın isme bak. Bu gidişle sen eşeklikten kurtulamayacaksın. Çünkü büyüyünce yine eşek olacaksın" demiş.
*
En büyük hayalimiz sıfır ev alıp oturmak, evin içini birinci sınıf eşya ile donatmak. Gün gelir nasip olur. Aynı şekilde sıfır km araba almak da hedeflerimiz arasındadır. Bu da bir gün nasip olur. Kısaca her şeyi yenileriz.
Sonra? Aldığımız her yeni ev ve araba bir gün yeni özelliğini kaybeder. Yani eskir. Çünkü her yeni olanın eskime özelliği vardır. O yüzden her yeni eskimeye mahkumdur. O yüzden ne çocuklarımıza ne firmamıza ne herhangi bir şeye yeni adını vermemek lazım.
Burada kurulan Yeni Parti'ye gelmek istiyorum. Çünkü Türk siyasi hayatına yeni bir parti daha eklendi. Adı da Yeni Parti imiş. Yeni Parti adıyla kurulan bu partinin adı Yeni olsa da aslında bu isimle bir parti Turgut Özal'ın kardeşi Yusuf Bozkurt Özal tarafından 1990 yılında kurulmuş, bu parti fazla varlık göstermeyince 1997 yılında Demokrat Parti ile birleşerek hukuki varlığı sona ermişti.
CHP'den ayrılan 91 vekilin Yeni Parti adıyla kurduğu bu partinin ne derece varlık göstereceğini, başarılı olup olamadığını zaman gösterecek. Şu var ki vekil sayısı yönünden Meclisin 2.büyük partisi.
Yeni Parti'ye siyasi yönüyle bakmayacağım. İsim yönünden ele alacağım. İsim bana çok sıradan geldi. Her şeyden önce eski tabirle ifade edersek, bu ülkede bakkal dükkanı açar gibi yeni parti kuruluyor. Kurulan yeni yeni partilerin çoğu da tabela partisi olarak kalıyor. Böyle giderse yarın bir başkası yeni bir partiyle karşımıza çıkabilir. Bu durumda mevcut Yeni Parti'den sonra kurulacak bir parti, bu Yeni Parti'nin yeni özelliğini yok eder. Bu durumda bu Parti olur eski bir parti. Yani yeniliği kalmaz. Sadece ismi Yeni kalır. Çünkü her yeni eski olmaya her daim adaydır. Nasıl ki sıpa eninde sonunda eşek olacağı gibi bu Yeni Parti de eski parti olacak.
5 Temmuz 2026 Pazar
Zümrüdüanka Kuşu *
“Zümrüdüanka (Simurg), Fars mitolojisine ve Doğu edebiyatına dayanan efsanevi bir kuştur. Bilgelik, yeniden doğuş ve insanın kendi içsel yolculuğunu simgeler.
En bilinen hikâyesinde, acı çeken kuşların hükümdarı olan Anka’yı bulmak için yola çıkan ve sonunda aslında aradıkları gücün kendi içlerinde olduğunu fark eden 30 kuş anlatılır.
Zümrüdüanka’nın en derin hikâyesi, ünlü mutasavvıf Feridüddin Attar’ın Mantıku’t-Tayr (Kuşların Dili) adlı eserinde anlatılır.
Efsaneye göre kuşlar, dünyadaki haksızlıklardan ve adaletsizliklerden bıkıp bir lider aramaya karar verirler. Hepsinin kralı olan ancak Kaf Dağı’nın ardında, Bilgi Ağacı’nda yaşayan efsanevi Zümrüdüanka’yı bulup kendilerini kurtarmasını istemektedirler. Ancak oraya ulaşmak için geçilmesi gereken 7 zorlu vadi vardır: aşk, ayrılık, marifet, tevhid, hayret, yokluk ve fakirlik vadileri. Bir başka yerde de 7 zorlu vadi şu şekilde ifade edilir: irade, aşk, cehalet, inançsızlık, yalnızlık, kıskançlık ve yok oluş vadileri.
Bu zorlu yolculukta nefislerine yenik düşen, yorulan veya korkan binlerce kuştan geriye sadece 30 kuş kalır. Bu 30 cesur kuş, nihayet Kaf Dağı’na varıp Anka’nın yuvasına ulaştıklarında karşılarında fiziksel bir varlık göremezler. Göle veya yansımaya baktıklarında ise sadece kendilerini görürler. Çünkü Farsçada “Simurg” kelimesi “otuz” (si) ve “kuş” (murg) anlamına gelmektedir.
O an anlarlar ki; lider olarak aradıkları, kendilerini kurtarmasını bekledikleri Anka kuş kendileridir. Her biri kendi içlerindeki benliği öldürüp yeniden doğarak birer “Anka” olmuştur.
Zümrüdüanka aynı zamanda ömrünün sonunda kendini yenileyerek küllerinden doğmasıyla bilinir. Efsaneye göre kuş, yaşam döngüsünün sonuna yaklaştığını hissettiğinde, kuru dallardan kendine bir yuva yapar. Güneş ışınlarının dalları tutuşturmasıyla yuvada yanarak ölür. Bu yanışın ardından üç gün geçer ve üçüncü günün sonunda küllerinden yeniden doğar.
Bu sembolizm, bireyin hayatta karşılaştığı zorluklar karşısında pes etmemesini, zor durumlarda yanıp kül olsa dahi küllerinden güçlenerek ve dönüşerek yepyeni bir başlangıç yapabileceğini ifade eder”.
Küçüklüğümde büyükler Zümrüdüanka kuşuna dair masal anlatırlardı. Aklımda bir şey kalmamış olmalı ki bu masalı küçüklere hiç anlatmadım. Başka anlatan da görmedim.
Nereden aklıma geldiyse Zümrüdüanka kuşunu yazı konusu edinmek istedim. Bu kuşu yazı konusu edineceğim ama hakkında bir bilgim de yok. Çünkü tüm bilgim küçüklüğümde büyüklerin anlattığı masaldan ibaretti. Anlatılan masalı yarım ağız dinlemiş olmalıyım ki ismi dışında kuşa dair aklımda da hiçbir şey kalmamış. Bereket yapay zeka imdadıma yetişti.
Öyle zannediyorum, benim dışımda çoğumuz da kuşa dair masalları öylesine dinlemiş olmalı ki kuşla verilmek istenen mesajı alıp hayatımıza uygulamamışız.
Bugün her alanda ve ülke yönetiminde bizi dert ve sıkıntılardan kurtaracak bir kurtarıcı yani mehdi beklediğimiz bir gerçek olduğuna göre adı üzerinde masal da olsa her masalın vermek istediği kıssadan hisse almamışız demektir.
Yarım asrı devirdikten sonra asıl kurtarıcının kendimiz, esas sorunun kurtarıcılar, kurtuluşumuzun kurtarıcılardan kurtulmak olduğunu, bizzat yaşayarak öğrendim ama bu tecrübe benim yarım asrıma mâl oldu. Halbuki bu tecrübe için yarım asır geçirmem gerekmezmiş. Küçüklüğümde Zümrüdüanka kuşuna dair anlatılan masallardan çıkarım yapabilseydim çocukluğumu, gençliğimi ve olgunluk çağımı kurtarıcı aramakla geçirmezdim.
Benim yaşadığım bu tecrübeyi, yaşı 60-70 olmuş hâlâ görmeyenler var ve hâlâ kurtarıcı bekliyorlar ya da birilerini kurtarıcı olarak görüyor. Kimi ölürken bile kurtarıcı bekleme ümidini yitirmiyor. Bu tiplere yani kurtarıcılara bel bağlayanlara üzülüyorum ama yapılacak bir şey yok. Çünkü herkes kendi hayatını yaşıyor.
Masalda anlatılan zulüm, adaletsizlik ve haksızlığın sadece masaldan ibaret olmadığını, günümüzde de aynı haksızlıkların devam ettiği göz önüne alındığında, küçük ve genç dimağlara Zümrüdüanka kuşunun neyi temsil ettiğini, insanın misyonunun ne olduğunu bir güzel işlemek lazım. Çünkü Zümrüdüanka kuşu masalı hayatı anlatıyor. Masalın kahramanı da 30 kuş. Mücadele iradesi gösteremeyen diğer kuşlar yolda telef olmuş. 30 kuş acı, sıkıntı, dert ve haksızlıklardan kurtulmak için aşılması gereken etapları bir bir aşarak gerçekle yüzleşmişler ve esas kurtarıcının kendileri olduğunu anlamış ve küllerinden yeniden doğmuşlar. Küllerinden yeniden doğmak tabiri de bu masaldan geliyor olmalı.
*08.07.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
2 Haziran 2026 Salı
Şeytan ve Buzağı Hikayesi *
Şeytan ve buzağı hikayesini bilmeyeniniz yoktur. Bilsek de kıssadan hisse olsun diye tekrar tekrar anlatılır:
Şeytan, bir ağacın altında dinlenirken ineğini sağan kadının yanındaki buzağının ipini hafifçe gevşetir.
Ardından şeytan tekrar dinlenmeye geçer.
Dinlenirken cereyan eden cümbüşü seyre koyulur. Olup bitene zevkten dört köşe olur.
Çünkü, ipi kurtulan buzağı annesini emmeye koşar, koşarken süt kovasını devirir.
Sütü dökülen gelin, elindeki sopayla buzağıya vurup öldürür.
Yavrusunun öldürüldüğünü gören inek, bir tekme ile gelini öldürür.
Gürültüyü duyan kayınpeder, gelininin cansız bedenini görünce öfkeyle ineği vurur.
Silah sesine gelen koca, yerde yatan karısını ve babasının elindeki silahı görünce babasını öldürür.
Yaptığı hatayı anlayan genç daha sonra kendi canına kıyar".
Bir ip gevşetmenin sonucunu özetlersek, buzağı ve annesi inek; gelin, kayınpeder ve koca olmak üzere toplam beş cana mal olmuştur. Bir aile canından ve malından olmuş, sağılan süt de dökülmüş. Tüm bunlar şeytanın ipi gevşetmesiyle olmuş.
Tüm bu cinayetlerin işaret fişeği, tetikçisi ve planlayıcısı olan şeytan ise öyle zannediyorum olup bitenlere tüh, ben ne yaptım bile dememiştir. Sorsan, "Ben ne yaptım ki", "Olup bitenlerde ve cinayetlerde benim hiçbir payım ve dahlim yoktur. Aile birbirini öldürdü. Her şey benim dışımda cereyan etti. Ortada bir aile sorunu var. Bu da onların iç meselesi" diyecektir ve üzerine toz kondurmayacaktır. Ben sadece şurada kendi halimde dinleniyordum. Sütü ben mi döktüm, buzağıyı ben mi öldürdüm, kadını, kayınpederi ve kocayı ben mi öldürdüm diyecektir. Belki de ipini gevşetmekle buzağının biraz nefes almasını istediğini ve iyi niyetinden kimsenin şüphesinin olmayacağını söyleyecek ve sureti haktan görünmeye çalışacaktır. Ötesini iftira olarak değerlendirecektir.
Şeytanın bu üzerine toz kondurmaz ve umursamaz tavrı tam bir aymazlıktır.
Şeytan özeleştiri yapıp "Keşke buzağının ipini gevşetmeseydim. Bunu yapmakla hata yaptım. Olup bitenden üzgünüm" dese eh, en azından suçunu biliyor, suçunu kabullenerek burnundan kıl aldırdı dersin.
Ama şeytan kim, özeleştiri kim? İkisinin bir araya gelmeyeceğini cümle alem bilir. Çünkü şeytanın en büyük silahı; savunma, saldırı ve gerekçe üretmektir. En büyük haset ve fesatçıdır. Başkasının olmasını ve onmasını asla istemez. Çünkü şeytanda güç zehirlenmesi var. Büyüklük taslama en büyük özelliği. Dünya yıkılsa umurunda olmadığı gibi sevinçten göbek atar. Tabir yerindeyse şeytan kendine Müslüman bir figürdür. Kendine rakip gördüğü Hz Adem'e hasedinden Allah'a isyan yolunu seçmiştir. Aynı haset ve kötülüğünü Hz Adem soyuna da devam ettirmektedir.
Hasılı şeytan bildiğiniz şeytan. İşi, gücü, fikri, zikri, huyu ve suyu, insan soyuna kötülük yapmaktan ibarettir. Başkası da beklenmez zaten.
Hem şeytana hem de kötülüğüyle öne çıkmış insan türüne karşı insan tedbirini alır. Kötülüğü en hafif yönden bertaraf eder. Ya bir de sureti haktan görünen insan türüne ne demeli? İşte insan için en tehlikeli olanı da budur.
Ne diyelim? Mine'l cinneti ve'n nâs. (Cinlerin ve insanların şerrinden Allah'a sığınırım).
*04.06.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
31 Aralık 2025 Çarşamba
Neye Umut Bağlamışım?
2021 Aralık ayının son günü sosyal medyada yazıp paylaştığım yazım önüme düştü. Gözlerimin ışıltısına bakacaksınız dediğime göre Sayın Nebati'nin Hazine ve Maliye Bakanlığı dönemi sonrası olsa gerek.
Döneminde, tüm dünya faizleri yükseltirken bizim ülkemiz nass gereği faizleri indirmişti. Ekran ekran gezip bol şaklabanlıklar yapmıştı. Verilen görevi hakkıyla yapıp köşesine çekildi. Trakya'da aldığı bol sulak arazi ile büyük bir hazineye kavuştuğu bir ara gündeme geldi. Başka da hatırlayan yok.
Şu var ki bugünkü yüksek faiz ve dövizin fırlaması, TL'nin iyice değer kaybetmesi onun eseri idi. Gerçi onun bunda suçu yok. O sadece verilen emri yerine getiren emir eri bir figürdü.
Neyse geçip gitti. Hala ceremesini ise biz çekiyoruz. İzahı olmayan o günlerin mizahı olur demişim. Bakalım ne yazmışım:
"Hazine ve Maliye Bakanlığı sırası yavaş yavaş bana gelecek diyordum.
Sanki yavaştan daha hızlı olacağa benziyor. Bunu, içime doğan umut ışığından biliyorum.
Burada umut kelimesi geçince sakın ola ki ekonomiye umut olacak, yaralarımızı saracak anlaşılmasın.
Eğer böyle yanlış bir anlaşılma söz konusu ise şimdiden özür dilerim.
Burada geçen umut, benim bakan olacağım umududur, size umut olmak değil yani.
Bunu baştan söyleyeyim de sonra ahu figan etmeyelim.
Bakan olur olmaz bu ne yapar diye düşünmenize, bana 300-500 gün kredi vermenize gerek yok.
Gözlerimin içine bakacaksınız. Gözlerimdeki tükenmişliği ve çaresizliği görünce, hepiniz bundan gelecek hayır gelmez olsun. Bu, öncekilere rahmet okutur diyecek ve kötü komşu mal sahibi yapar misali, hepiniz başınızın çaresine bakacaksınız.
Kendi yağınızla kavrulacaksınız.
Siz başınızın çaresine bakarken ben de bakanlığım dışında daha da huzur bulmak için birkaç yönetim kurulu üyeliğine kapağı atmaya çalışacağım.
Bu iyiliğimi de hiç unutmayın". 31.12.2021
Yeni yıl, umut tacirliği yapan kurtarıcılardan kurtulduğumuz yıl olsun.
14 Aralık 2025 Pazar
Eşkıyanın Sağdan Yaklaşanı *
Yüz kızartıcı bir eyleme imza atan biri o yolun yolcusu ise kimse bu kişinin yaptığı yüz kızartıcı işe şaşırmaz. Mesela hırsızlığı meslek edinen bir kimsenin yaptığı hırsızlığın pek haber değeri olmaz.
Ama sureti haktan görünen, herkesin güvenini kazanmış, ağzı dualı, ayet ve hadis okuyan, karıncayı incitmekten korkan bir insan, bir hırsızlık ve bir yolsuzluk yapsa veya haram yese, bu kişinin yaptığına herkes şaşırır. İnanmakta zorlanır. Ben kendime güvenmem, ona güvenirdim denir. Hırsızlık veya dolandırıcılık yaptığı tescillenirse, bu da bunu yaptı ise kime güveneceksin. Bundan sonra kimseye güvenmem bile denir.
Son yıllarda görünen ve görünmeyen hırsızlıklar ve yolsuzluklar daha bir arttı. Belki eskiden de vardı ama sanal alemle birlikte daha bir gün yüzüne çıkmaya başladı.
Ne zaman sureti haktan görünüp kendisinden beklenmeyen bir hareketi yapan bir insan görsem, aklıma şu hikaye gelir.
Adına hikaye veya kıssa her ne dersek diyelim, kıssadan maksat hisse almaktır. Çünkü kıssalar hayatın bir gerçeği. Hisse alınsın diye yazılır, çizilir ve anlatılır. Yeter ki kıssalar yerinde ve zamanında anlatılsın.
İnternette “En Büyük Eşkıya Kim” başlığıyla dolaşımda olan, çoğumuzun okuduğu bir hikaye var. Hikaye biraz uzun. Özetleyerek anlatacağım:
Varlıklı bir çiftlik sahibinin son zamanlarıdır.
Yatağında son günlerini beklerken tek varisi oğlunu yanına çağırır. Vasiyetini söyler: “Yatağımın altında içi altın dolu iki kese altın var. Biri senin, diğeri de ülkenin en büyük eşkıyasının. Bunu niye en büyük eşkıyaya vermeni vasiyet ettiğimi de sorma” der.
Vasiyetinin ardından birkaç gün sonra vefat eder.
Oğlu teçhiz, tekfin, defin işlerini ve taziye süresini bitirdikten sonra babasının vasiyetini yerine getirmek için ülkenin en büyük eşkıyasını aramaya koyulur.
Eşkıyayı bulmak için nereye gitse, hangi eşkıyayı sorsa, daha beterinin olduğunu öğrenir. Şu eşkıya, bu eşkıya dolaşır. Şu eşkıya en meşhuruymuş dediği yerden de eli boş döner. Çünkü orada da başka eşkıyanın ününü işitir.
Genç şu, bu derken bir yıl böyle dolaşmış. Sonunda yedi dağın eşkıyası diye birini işitmiş. Eşkıyanın yaşadığı kuş uçmaz, kervan geçmez dağa gider. Eşkıyanın adamlarına durumu anlatır ve huzura çıkarılır. Babasının vasiyeti gereği şu altın kesesini size vermek için geldim deyince, eşkıya, “delikanlı, evet bu civarın eşkıyasıyım. Yalnız benden daha büyük bir eşkıya var. Bu eşkıya memleketin en büyük eşkıyasıdır. O da ülkenin kadısı. Bu altını ona götür der”.
Genç kadıyı bulmak için şehre iner. Bir taraftan da düşünür. Memleketin kadısından eşkıya olur mu? Çünkü adı üzerinde kadı. Şeriata göre hüküm verir. Haksızlık nedir bilmez. Çünkü ne de olsa hükmünü ayet ve hadise göre verir.
Delikanlı, kadının konağının bulur, huzura çıkar. Olup biteni kadıya anlatır. Bu kese altın vasiyet gereği sizin efendim der.
Bu sözleri duyan kadı küplere biner. Öyle ya en büyük eşkıya diye kendisine iftira atılmıştır. Üstelik kendisi harama el uzatmayan birisi. En azından halk böyle biliyor. Kendisi de görevi gereği böyle görünmek zorundadır. Zinhar harama el sürmez.
Genç, efendim, beni affedin. Zira ben böyle duydum. Siz yine de kitaba bir bakıp bu işin olurunu bulsanız deyince, kadı, şimdi oldu. Kitaba bakalım deyip kara kaplı kitabı açar ve şöyle der:
Bak delikanlı, bir din ve devlet temsilcisinin böyle açıktan para alması hem kanuna uymaz hem Allah bundan razı olmaz. En iyisi seninle aramızda bir alışveriş yapalım. Ben sana bir şey saracağım. Neticesinde sen de altınları bana teslim edersin der.
Ardından delikanlıya pencereden dışarıyı gösterir. “Şu gördüğün arazi bana ait. Bu arazinin üzerindeki karları sana bu kese altın karşılığında sattım” deyip karşılıklı bir sözleşme imzalarlar.
Delikanlı, vasiyeti yerine getirmenin huzuru içinde bir kese altını kadıya teslim edip çıkar.
Onca yorgunluğun ardından bir hana gider. Orada geceler.
Sabaha doğru zaptiyeler, kadı ile davan var diye derdest ederler.
Kadının huzuruna çıkan genci kadı bir güzel fırçalar. “Allah’tan korkmaz, benim arazinin üzerindeki şu karları niye götürmedin. Senin karlar arazimi işgal ediyor. Derhal bu karları kaldır. Yoksa seni arazimi işgalden içeri atarım” diye tehdit eder.
Delikanlı, bakar ki pabuç pahalı. “Ama kadı efendi, şu kara kaplı kitaba bir daha bak. Yok mu bunun bir yolu” deyince, kadı kitaba bakar. “Şu sendeki bir kese altını da verirsen varsın karların benim arazimi işgal etsin” der.
Bunun üzerine delikanlı elindeki bir kese altını da vererek kadının şerrinden kurtulur.
Dışarı çıkınca, “Yedi dağın eşkıyası! Sen haklı çıktın. Senden de büyük eşkıyalar varmış. Senin alenen yaptığın eşkıyalığı, kadı kanunla yapıyor. Bunların eşkıyalığının yanında senin ki ne ki” demiş.
Hasılı delikanlı, babasının vasiyetini güç bela yerine getirmiş. Bu vasiyeti yerine getireceğim diye kendi altın kesesinden de olmuş. Bu sayede memleketin en büyük eşkıyasının kadı olduğunu öğrenmiş olur. Bir ülkemin kadısı böyle ise varın diğerlerini siz düşünün. Bu demektir ki o ülkede tuz kokmuştur. Tuz koktu ise her bir şey kokar.
*09.06.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
4 Kasım 2025 Salı
Alakaya Maydanoz *
Eşiyle birlikte ülkemize gelen Almanya Başbakanı’nın arabanın bagajından aldığı valiz ve diğer eşyalarını iki eline alarak taşıdığı görüntüleri hakkında çok yazılıp çizildi.
İki ülke temsilcisinin hangi konuları konuştuğu, ne karar aldıkları, hangi konularda anlaştıkları üzerine de pek konuşulmadı. Çünkü valiz taşıma hepsinin önüne geçti.
Her konuda olduğu gibi valiz taşımada da ikiye bölündük. Mealen yazayım. Bir kesim, “Dünyanın 4. ekonomisine sahip, bütçesi 250 milyar avro fazla veren bir ülkenin başbakanındaki tevazua bakın, bir de bizimkilere. Alman kendisi taşırken, bizimkiler çalışanına taşıtır. Alman istese buraya görevli yığar” demek suretiyle iki ülkeyi kıyaslarken, diğer kesim, “Bu başbakan başka yerde kendi valizini kendi taşımamış. Sadece bizim ülkede bunu yapmış. PR çalışması yapıyor. Aklı sıra bize insanlık ve ahlak dersi veriyor. Alman Başbakan bunu yapacağına Gazze kan ağlarken İsrail’e verdiği desteğe baksın. İsrail’in yanında yer almaktansa valizimi başkasına taşıtmayı yeğlerim. Üstelik bizim ülkenin düşmanları çok. Almanya gibi değiliz. Elbette bizde koruma, görevli vs. olacak, valiz vs. şeyleri başkası taşıyacak” türünden şeyler yazılıp çiziliyor.
Ahmet Hakan Coşkun da bu kervana katılanlardan. Bakın neler yazmış neler... Bazılarını buraya alıyorum:
“Kalbi katillerden yana atan bir başbakandansa... Valizini yanındakilere taşıtan bir başbakanı tercih ederim.
Katledilen çocukları görmezden gelen bir başbakandansa... Altın varaklı koltuklarda oturan bir başbakanı tercih ederim.
Çocuk katilleriyle aynı safta yer alan bir başbakandansa... Konvoyu upuzun olan bir başbakanı tercih ederim. Çünkü insan olmak, valiz taşımaktan bin kat daha önemlidir”.
Yazısından anladığım kadarıyla Ahmet Hakan Coşkun, İsrail’e verdiği destekten dolayı Alman Başbakanı’na insanlık dersi vermiş. Gerekirse lüks içinde yaşanmasını tercih ederim ama Almanya gibi olmayı hiç istemem demiş adeta.
Herkesin görüşü kendisine elbette. Herkes olayları değerlendirirken kendi penceresinden bakar. Yalnız Ahmet Hakan’ın bu noktaya gelmesini ya da evirilmesini garipsediğimi söylemeliyim. Bir zamanların Kanal 7’sinde objektif haber veren Hakan bu noktaya gelmemeliydi dedim. Böyle yazmasında ne sakıncası var diyebiliriz. Bir defa Sayın Coşkun sapla samanı karıştırmış. PR veya rol bile olsa bir güzel bir hareketi perdelemek için başka yollara sapmış. Böyle deneceğine, “Almanya, Gazze konusunda iyi sınav vermedi ama şu valiz taşıma olayı herkese, özellikle bizimkilere örnek olmalı” denebilirdi. Çünkü kötü birinin rol bile olsa iyi hareketi, iyi birinin de kötü hareketi olabilir.
Efendim, Almanya Başbakanı kendini olduğundan farklı gösteriyor. Normalde böyle değil denebilir. Velev ki rol olsun. Hareket güzel mi, değil mi, örnek bir hareket mi, değil mi, ona bakmak gerek. Ki Müslümanlar Safa ile Merve arasında sa’y yaparken hervele yapıldığını iyi bilirler. Kabe’yi ziyaret esnasında Mekkelilerin, ‘Medine’nin havası yaramamış. Müslümanlar bir deri bir kemik kalmış’ söylentisini kırmak için Hz Muhammed’in, ‘Mekkelilerin sizi göreceği şu mevkie gelince kendinizi güçlü göstermek için şöyle yürüyün’ dediğini hepimiz iyi biliyoruz. Bugün böyle bir durum olmamasına rağmen sa’y yapan müminlerin sembolik olarak hervele yaptığı yine hepimizin malumu.
Yazımı çok uzatmadan bu konuya gidecek bir fıkrayı buraya alıyorum. Bu fıkra da başta Ahmet Hakan olmak üzere gerekçe üreten, bahane bulan ve suç bastıran kişilere gelsin.
“ABD’li yetkililer Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne (SSCB) bir ziyaret yapar. Rus yetkililer, misafirlerine gelişmişliklerini göstermek için yaptıkları metroyu gezdirmeye karar verir. “Efendim, metromuz şu kadar saniyeden fazla gecikmez. Zamanında durağına gelir” açıklaması yapar. ABD’li yetkililer metronun gelmesini bekler. Nedense belirtilen süre içinde metro gelmez. ABD’li yetkili, “Efendim, şu kadar saniye gecikti” deyince, Rus yetkili bunun altında kalır mı? “Ama efendim, siz de ülkenizdeki Kızılderilileri öldürdünüz” deyiverir.
Fıkra, tipik bir savunma psikolojisi. Halbuki konu metronun gecikip gecikmemesi. Konuyu Kızılderililere getirmenin ne alemi var değil mi?
Hülasa, doğru bir hareketi yapan düşmanımız da olsa hakkını vermek, yanlış bir hareketi sevip saydığımız dostumuz bile yapsa buna da tepki göstermek erdemlice bir harekettir. Birilerini savunacağım diye sapla samanı karıştırmamak gerek. Çünkü gerçekleri örten, savunma psikolojisinden başka bir şey değildir. Unutmayalım ki bir hareketi tasvip etmek o kişinin her yaptığını meşru ve mubah görmek anlamına gelmez. Aynı şekilde sevdiklerimizin bir hareketini eleştirmek ondan nefret ettiğimiz anlamına gelmez. Kısaca, kişileri değil, hareketleri örnek alalım ve tasvip edelim.
*06.11.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
31 Ekim 2025 Cuma
Dededen Toruna Emekli Maaşı *
Bir tanıdığım var. Bir gün laf lafı açtı. Kayınvalidesinin biri babasından, diğeri de kocasından olmak üzere iki emekli maaşı aldığını söyledi. Olur mu öyle şey dedik. “Ben de olmaz. Bir yanlışlık var” diye gidip SGK’ye durumu izah ettim. Yetkili kişi, “Biri emekli sandığı, diğeri de SSK’li ya da Bağkurlu olduğu için iki ayrı maaşı da alır. Her ikisi de aynı yerden olursa ya babasının ya da kocasının emekli maaşını alır” demiş.
Kayınvalide iki maaşı da almaya devam eder. Kocasından kalma evinde de oturmaya devam eder. Bu durum damatların iştahını kabartır. “Kayınvalidenin oturduğu evi de kiraya verelim. Annemiz sırayla birer ay evlerimizde kalsın. Kimin evinde ise maaşları ve kirayı o kızı alsın” demişler.
“Hocam, kayınvalide geldiği zaman banka kartlarını kızına veriyor. Bir iyi oluyor. Hepimiz dört gözle sıranın kendimize gelmesini bekliyoruz” dedi.
*
Kadının kocası ölür. Kadın kızının evinde kalmaya başlar. Haliyle kocasından tevarüs eden emekli maaşını da kızı almaya devam eder.
Kadının iki oğlu, bir kızı, “Anamızın oturduğu ev boş. Boşu boşuna duracağına evi boşaltıp kiraya verelim” derler ve evdeki eşyayı aralarında paylaşırlar. Evi de kiraya verirler. Kirayı yanında kaldığı kızı mı alıyor yoksa üç verese her ay aralarında paylaşıyorlar mı bilmiyorum. (Benim tek yaptığım çenemi yormak.)
Buraya kadar sorun yok. Şunu da yeni duydum. Aynı kadının babası fi tarihinde ölmüş. Belki de mezarında kemikleri bile kalmamıştır mevtanın. Erkek oğlundan biri rahat durmaz. Uğraşır, didinir. Babasından kalma emekli maaşı almaya devam eden annesine, kendi babasından da emekli maaşı bağlatır. Bu durum da büyük ihtimalle üst tarafta anlattığım hikayeye benzer.
Garip olan, annesi yine tek emekli maaşı almaya devam eder. Çünkü annesinin babasından hak ettiği emekli maaşının banka kartını, ikinci emekli maaşı bağlatmak için efor sarf eden oğlu alır. Şimdi bu oğlan her ay kendi emekli maaşının yanında ana babasından yani dedesinin maaşını alıp afiyetle yemeye devam ediyor. Ben buna dededen toruna maaş derim. Başka da bir şey demem. (Ben de “Dededen toruna” devam eden Ereğli ilçemize ait el yapımı Torun gofret var sanırdım.)
Kadının kocasından kaynaklı emekli maaşını almasını anladım da ölüp gitmiş, emekli maaşı kapatılmış birinin kızı için yeniden aktif hale gelmesini anlamıyorum. Kocasının emekli maaşı olmaz, o zaman babasının emekli maaşını alsa eh diyeceğim.
Bu iki örneğin yani dul kadının hem babasından hem de kocasından iki ayrı emekli maaşı alması örneği ülkemizde ne kadardır, bilmiyorum. Gerekirse tek örnek olsun. Kişi iki ayrı yerden emekli maaşı almamalı.
Hele torunun, annesi adına yeniden aktif hale getirdiği dedesinin maaşını alıp iki emekli maaşı ile gününü gün etmesi ve işini çıkarması olacak şey değil. Böyle kaç örnek var, bunun da bir anlamı yok. Gerekirse tek örnek olsun.
*
Bir örnek daha aklıma geldi. Emekli olduğu halde hala çalışmaya devam eden birinin evli kızı, kocasından boşanmış. Kızı, babasına gelip “Annemden formalite boşan. Senin emekli maaşından ben faydalanayım” demiş. Baba olmaz demiş. Ama kızı ile anası boş durmamış. Alttan girip üstten çıkmışlar. Bu sefer ciddi olarak annesi babasından boşanmış ya da kızı boşatmış. Şimdi anne kız birlikte kalıyorlarmış. Artık nasıl olduysa kanunen mümkün olmasa da belki de emekli maaş kartını verme karşılığında anlaşmalı boşandılar. Bu kısmı bilmiyorum. Bildiğim emekli maaşını anne ile kızının kullandığı.
Duyunca şaşırdım. Ölür müsün, öldürür müsün.
*
Görünen o ki bu ülkede kişiye özgü emekli maaşı ölmekle bitmiyor. Zincirleme ve kesintisiz bir şekilde kah eşine geçiyor kah kızına. Anlattığım örnekte de olduğu gibi kah torununa geçiyor.
Belli ki SGK’de boşluklar var. İnsanımız bu boşlukları değerlendirerek deniz misali devletin sosyal güvenlik sisteminin köküne incir dikmeye devam ediyor. Bu yollu kimse, “Yazık, tüyü bitmemiş yetimin hakkı var. Alamam. SGK böyle böyle batar” demiyor. Çeşme akarken suyunu doldurmaya devam ediyor.
Anlattığım örneklerden hareketle, kocadan hanımına, babadan kızına, dededen toruna kesintisiz devam eden bu emeklilik anlayışına bir neşter vurmak lazım. Buna da bir başka yazımda değineyim.
*04.11.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
30 Ekim 2025 Perşembe
Bakış Açımız Ne Derece Sağlıklı?
13 Haziran 2024 Perşembe
Her Doğru Bir Şekilde Söylenmeli
Eski zamanlarda bir kralın çok
sevdiği bir atı varmış. O atı o kadar çok severmiş ki sadece o atın bakımı için
özel adamlar görevlendirmiş.
Vezirine de “Bu atıma hiçbir şey
olmayacak. O kadar iyi bakacaksınız ki asla ölmeyecek. Şaşar yanılır da biriniz
bana öldüğünü söylerse bilsin ki onun da kellesi gider.” demiş.
Başta vezir olmak üzere herkes atın sağlığıyla
yakından ilgilenir olmuş.
Aradan yıllar geçmiş. Her canlı gibi at da
hastalanmış. Ne yaptılarsa hayvanı iyileştirememişler ve hayvan ölmüş.
Vezir durumu krala nasıl bildireceğini
düşünmeye başlamış. Krala atınız öldü dese, vezir kellesinin
gideceğini biliyor. Söylemese kral atım nerde derse ne yapacak. Vezir düşünmüş,
taşınmış, sormuş, soruşturmuş. Sonunda atının öldüğünü krala haber vermeye
karar vermiş.
Kralın huzuruna çıkmış. Kralla aralarında
şöyle bir konuşma geçmiş:
—Kralım sizin atınız var ya
-Eee var.
—Sizin atınız ahırda yere yattı.
—Tabi ki ahırda yatacak. Bunda ne var?
—At ayaklarını uzattı ama toplamıyor.
-Canı istediğinde toplar vezir.
—Gözlerini kapattı ama açmıyor.
—Olsun belki uykudadır. Uyanınca açar.
—Hiç nefes de almıyor.
-Desene vezir, bizim at ölmüş.
-Haşa kralım! Ben öyle bir şey demedim. Siz dediniz.
Der ve kralın gazabından kurtulmuş olur.
Bildiğiniz bir hikayeyi anlattım. Kıssadan hisse çıkarmak istersek, etkili
ve yetkili makam sahiplerinin hoşuna gitmeyen bir haberi vermek için onun gazabından
korkarız endişesiyle olumsuzlukları gizlemenin alemi yok. Bunu bir şekilde bu makam
sahiplerine duyurmak gerek. Güzel bir üslup birçok şeyi çözer. Nitekim vezir ilmi
siyaseti bilen biri imiş. Kendi usulünce gazaba uğramadan çözmüş.
Burada “Her doğru her yerde söylenmez” sözüne gelmek istiyorum. Bu söz de geçen gün bana söylendi bir yerde. “Yazdığın
doğru. Ama bu yazılamaz. Bunun için bedel gerek. Bu bedele de herkes gelemez. Ama
her doğru her yerde söylenmez” dedi. İyi de kim söyleyecek dedim. Kimse dedi.
Tamam, her doğru her yerde söylenmesin. Adamın anası, babası ölmüştür. Zamanlama
ve ortam gözetilmeli. Kişinin bir yanlışı olur. Bu yanlış ulu orta düzeltilmez ve
doğru budur denmez. Kimsenin olmadığı bir ortamda bu yanlış söylenmeli.
Yine bir kimse, geçmişte bir yanlışa imza atmış, suç işlemiş. Bu suçundan
dolayı pişmanlık duymuş ve hatırlatılmasından da mahcubiyet duyuyor. Bu kimsenin
suçunu da ifşa etmenin bir gereği yok.
Ama kişinin suçları katlanmış, yaptığı yanlışlar başkalarına da zarar veriyor, sürekli U dönüşü yapıyor, dünkü ayıpladıklarına bugün imzasını atıyor. Tüm bunlar sağır sultan tarafından da duyulmuş. Kısaca herkesin bildiği, umuma mal olmuş şeyleri gizlemenin bir anlamı yok. Böylelerine sessiz kalındıkça her yaptığını doğru biliyor. Buna da mı bir şey söylenmeyecek ve etrafta dillendirilmeyecek? Burada suç ortağı olmamak için her doğru her yerde söylenmez sözünü askıya alıp gerçeği haykırmak gerek. Haydi haykırma da olmasın. Vezirin izlediği yol ve yöntem gibi bir yol izlenerek bu doğrular bir şekilde söylenmelidir.
17 Nisan 2024 Çarşamba
Sorunlara Kulak Tıkayanlara Gelsin
Kasabanın birinde, kilisede pazar
ayini sırasında kilisenin içinde olduğu kasabayı su basar.
Sular kiliseye doğru ilerlemeye
başlar.
Herkes panik içinde koşuştururken
papazın yerinde durduğunu gören insanlar papaza gelmesini söylerler.
Papaz onu Tanrı'nın koruyacağını
söyler.
O anda sular yükselmeye başlar.
Sular kiliseye girer.
Rahip canını kurtarmak için 2. kata
çıkar.
Bir yandan da papaza kaçmasını
söylerler.
Papaz inadını devam ettirir.
Sular 2.kata çıktığında, pencerenin
önünden bir kayık geçer. İçinde halktan bazı kişiler vardır. Papaza gelmesini
söylerler ama papaz yine inadını sürdürür ve ‘Tanrı beni korur’ der.
Sular çatıya çıktığında yine bir
kayık geçer ve yine halktan bazıları kayığın içindedir papaza gelmesini
söylerler ama papaz, 'Tanrı beni korur’ demeye devam eder.
Sular çatıyı da aşınca papaz
çatıdaki direğe tutunur.
Bu sefer tepeden bir helikopter
geçer. İçinde yine halktan bazı kişiler vardır. Papaza, gelmesini söylerler.
Papaz yine 'Tanrı beni korur.' der ve ölür.
Tanrı'nın huzuruna çıkar. Tanrı’ya,
'Ben sana darıldım Tanrım. Ben senin huzurunda yıllarca çalıştım, sen beni
öldürdün.' der.
Tanrı da 'asıl sen kendini
öldürdün. Senin için 2 kayık, 1 helikopter gönderdim daha ne yapayım.' der.
Bu hikaye, doğal afet ve diğer
sorunlara karşı tedbirini al, eldeki ve ayağına kadar gelen fırsatları tepme,
değerlendir demektedir.
Her hikaye içinde bir ve daha fazla
hisse barındırdığına göre şimdi gelelim sadede.
Yıllardır hep zirvede olan,
zirvenin nimetlerinden faydalanan bir kesim var. Bunlar hep sandılar ki bu
zirve bizi sevdi. Bizi zirveden kimse indiremez. Var mı bizim gibisi. İstersen
topu birden gelsin dedi. Gelmekte olanı görmek istemediler.
Halbuki 2015’in 7 Haziranından beri
insanımız gidişat iyi değil, tedbirini al, böyle gitmez dedi. Ekonomik sıkıntı başlamıştı
ta o zamandan. Azan terörü bastırarak ve asla yapmam dedikleri seçim ekonomisini
ilk kez uygulayarak beş ay sonra tekrar tek başına zirveye oturabildiler.
Yeniden zirve gelince sıkıntıları görmezden
geldiler.
Halkın azalan teveccühünü kah ittifak
kurarak kah terörle korkutarak kah yurtdışı kah yanı başımızdaki savaş diyerek bertaraf
ettiler.
2018’den beri hayat pahalılığı iyice
arttı. Tedbir alınacağı yerde enflasyona iner de çıkar da dediler ve hayat pahalılığını
yok kabul ettiler.
2019’da halk bazı büyükşehirleri elinden
alarak bu uyarım kulağına küpe olsun dedi. Mesajı aldık dediler ama dedikleriyle
kaldılar. Nasıl mesajı almasa.
Nasla oynadılar.
Kur garantili TL’yi devreye soktular.
Sayılamayacak kadar U dönüşü yaptılar.
2023’e gelindi:
Kiralar emekli maaşını geçti.
Emekli inim inim inledi.
Fiyatlar yerinde durmadı.
TL hiç olmadığı kadar döviz karşısında
eridi.
Seçimi almak için ittifaklarına yeni
ortaklar aldılar.
Hiç olmadığı kadar seçim ekonomisi uyguladılar.
Tüm bu sıkıntılara rağmen karşılarında
muhatap olmayınca, vatandaş elim mahkum deyip yeniden zirveyi verdi.
Her halükarda zirveyi görünce bu millet
bizi seviyor, bize kıyamaz dediler ve 2024 seçimlerine geldiler.
2024 seçimlerine gelince, vatandaş yettiniz
artık dedi ve hiç yapmadığını yaptı. Desteğini büyük oranda çekti.
Şimdi oturmuşlar, bu vatandaş desteği
niye çekti, bu emekli niye sırtını döndü diyorlar. İyi de kardeş, bu vatandaş 2015’den
beri bak şakam yok, yaparım dedi. Kolayca ve açık ara kazandığın zirveyi zorla ve
kerhen vermeye başladı. Ama her kredinin üzerine astar istedin ve gelmekte olanı
göremedin. Daha ne yapacaktı vatandaş. Baba oğluna, oğul babaya vermez bu kadar
krediyi. Unutmayın ki gösterdiği bu sarı kartı, kırmızı kart olarak 2023’de gösterecekti.
Ama ülke başsız kalmaz, gidişat kötü de olsa mevcut iyi kötü biri var, maceraya
karnımız tok dedi. Siz de buna yeni bir kredi dediniz ve yattınız.
Hasılı kimseye kızmayın. Bugünkü halinizin sorumlusu sizsiniz. Ülkenin bu hali de sizin eseriniz. Tedbirlere satılmayan papaz gibi ölmediniz ama ölmekten beter oldunuz. Bir farkla. Papaz öldü, inadını zararını kendisi çekti, geride kalanlar kurtuldu. Siz ise ülkeyi yaşanmaz hale getirdiniz. Ülkeyi öldürdünüz ülkeyi.
16 Temmuz 2023 Pazar
Annenin Taksimatı
Bir
anne çocukları için sabah kahvaltısına yumurta haşlamış. Yumurtayı gören çocuklar
bir sevinmiş bir sevinmiş. Anneciğim, yaşa var ol, bir tanesin. Bizim için kendini
heder ediyorsun. Hangi bir anne yapar bu yaptığını. Bulunmaz annesin. Hint kumaşı
ne ise sen osun demişler.
Tüm
bu tespiti gören anne, benim biricik çocuklarımsınız. Sizin için yaşıyorum. Size
yumurta pişirmeyip de kime pişireyim. Size hizmet, sizin karnınızı doyurmak bir
nevi ibadettir.
Annelerindeki
bu ibadet aşkına çocuklarının gözü dolar. İçleri kıpır kıpır olur.
Bu
konuşmanın ardından, anne pişirdiği yumurtaların her birini teker teker çocuklarına
verir. Yiyin çocuklar, afiyet olsun der.
Ama
çocuklar yemeye başlayamazlar. Çünkü bir gariplik var. Annelerine yumurta kalmamıştır.
Anne,
hani sana hani sana demişler.
Anne,
evet bana kalmadı. Ama sorun yok. Bunu çözeriz. Yeter ki adaletime güvenin demiş.
Adaletinden
ne şüphe anne. Söyle şu çözümünü demişler.
Yavrularım,
şimdi her biriniz yumurtasını ortadan ikiye bölsün. Yarısını bana versin. Kardeş
payı pardon anne-çocuk payı yapalım demiş.
Çocuklar,
yumurtalarını bölerek annelerine vermişler. Kendileri yarım yumurta yerken biricik
anneleri kaç yarım yumurtayı tüm tüm midesine indirmiş.
Yarım
yumurta ile karnını doyuran çocuklar, yumurtaları tüm tüm götüren annelerine teşekkür
etmeyi ihmal etmemişler. Çünkü yumurtayı pişiren odur, masaya servis eden odur, bu hakça paylaşımı yapan odur. Anne kaç tüm yemiş. Yesin o kadar. Helali hoş olsun. Zira hak etti. Anne olmasaydı,
çocuklar yarım yumurtayı nereden bulabileceklerdi? O yüzden anneye ne kadar teşekkür
etseler, hakkını ödeyemezler.
Herkes afiyetle kahvaltısını yemiş yemeye. Bir kişi hariç hepsi memnun olmuş
bu mükellef sofradan. Hanenin yaramazı açmış ağzını, yummuş gözünü. Anne, bu yaptığın
taksimi kurt yapmaz. Zira bu taksimatında bir haksızlık var. Senin bu yaptığın dokuz
kişiye bir pul, bir kişiye dokuz pul taksimine benziyor demiş. Demiş ama başta annesi
olmak üzere diğer kardeşlerinden zırgıcı yemiş. Bu devirde yarım yumurta buldun
da bunuyorsun. Annemiz olmasaydı, yarım da yiyemeyecektik. Nankörlük yapma. Bil
ki bu taksimatı başkası kıskanıyor. Sen bu kafayı değiştir demişler.
Yaramaz
çocuk, bakar ki karşısı çok güçlü. Bu itirazına devam ederse, sair zamanlarda yarım
yumurtadan da mahrum kalacak. En iyisi sesimi çıkarmayayım. Porsiyonumu küçülterek
hayatıma devam edeyim. Zaten sesimi çıkarırsam, huzur bulamayacağım. Şu kardeşlerim
gibi ben de mutlu olayım demiş ve söylediklerinden nedamet duymuş ve koroya katılmış.
Yaramaz da olsa akıllı çocukmuş vesselam. Öyle ya bu devirde böyle anne bulunur mu?
Tilki ve Horozlar Alemi
13 Haziran 2023 Salı
Gönüllü İkinci Fil İstemek
Nasrettin Hoca'nın Timur'la arasında geçen fil hikayesini
bilirsiniz. Bilmeyenler için kısaca anlatayım. Bilenlere de hatırlatmış olayım.
Timur'un bir fili var. Bu fili Timur salmış alana. Kimin neyi varsa yiyip için
telef ediyor. Vatandaş illallah demiş ama Timur'un korkusundan gidip şu filini
çek diyemiyor. Sonunda epey bir kalabalık bir araya gelmiş. Önlerine de
Nasrettin Hoca'yı almışlar. Hep birlikte Timur'a filini şikayet edecekler.
Yollanmışlar Timur'a doğru. Tam
huzura varacaklarında Nasrettin Hoca sağına soluna ve arkasına bakmış.
Kalabalıktan eser kalmamış. Yolunu bulan tüymüş. Bu durumu gören Hoca
görürsünüz siz demiş ve Timur'un yanına girmiş. Timur'a "Efendim, sizin
filinizden çok memnunuz. Yalnız filiniz yalnızlıktan sıkılıyor. Yanına ikinci
bir fil daha istiyoruz" demiş. Halkın memnuniyetini esas alan Timur bu
isteği memnuniyetle yerine getirir ve ikinci fili verir.
Dışarı çıkınca sevinçli haberi bekleyen
ahali ne oldu ne oldu diye Hoca'ya sorar. Hoca da ikinci filiniz hayırlı olsun
deyip yoluna revan olmuş.
Timur ile Nasrettin Hoca aynı zamanda yaşamadığı, haliyle birbiriyle
karşılaşmadığı malum olunca tarihte böyle bir olay da olmamıştır. Böyle de olsa
bu kıssadan hisse çıkarmamıza mani bir durum yoktur.
Hikayeye dönersek, Timur zarar vereceğini bile bile filini şehrin
içine salıyor. Filin yediği önünde yemediği arkasında. Tüm ekili araziyi tahrip
ediyor. Halk bu durumdan muzdarip. Ama ne yapsınlar. Fil koca Timur’un. Heybetli
mi heybetli. Bunu ona söylemek, filinden rahatsız olduklarını söylemek cesaret ister.
Çünkü karşılarında zalim mi zalim biri var.
Bıçak kemiğe dayanmış olmalı ki korkuyla yaşamaktansa, gerekirse
ölmeyi göze almışlar. Hepimizi öldürecek değil ya demiş olmalılar ve hep birlikte
Timur’a bu durumu izah etmeye yeltenmişler. Ama bu cesaretleri Timur’un kaldığı
sarayı görünce uçup gitmiş ve Hoca’yı bir başına bırakarak arazi olmuşlar.
Cesaret gösterip dertlerini anlatmak ve bu dertten kurtulmak
yerine tüyüp korkuyla yaşamayı seçen bu insanların kendisini yarı yolda bıraktıklarını
gören Hoca da görürsünüz dercesine ikinci fil talebinde bulunur ve birinden dertli
olan ahalinin nur topu gibi ikinci fili olur. İki fille birlikte yaşamaya devam
ederler. Artık iki filden nasiplerine ne kalırsa. Buna da yaşama denirse tabi.
Kendi dertleriyle ilgili bir konuda ahalinin kendi aleyhlerine
olacak şekilde Hoca’yı yalnız bırakmaları hoş değil. Bunun tasvip edilecek bir tarafı
yok. Şu bir gerçek ki kendi düşen ağlamaz. Çünkü kendi derdinin ucundan tutmaktan
kaçınanlar hep sorunla yaşamaya devam edeceklerdir. Halbuki Timur’un yanına varsalardı,
bir defa korkacaklardı. Belki de sorunları çözülecekti. Bu aşamadan sonra geri kalan
ömürlerini fillerin verdiği zararlara saç baş yolarak geçirecekler.
Yine bir gerçek var ki ahali korkudan kaçsa da bir an için cesaret
örneği göstermeleri takdire şayan. En azından Timur’un kapısına kadar varabilmişler.
Aynı zamanda filin verdiği zarardan haberdarlar, bunu Timur’a söyleyemeseler de
bu durumdan rahatsızlar.
Konuyu bağlamak istersek, öyle insanlar var ki Timur’un filinin
verdiği zarardan fazla zarar görüyor. Bu zarara rağmen dertlenip sızlanmıyor. Dertlenip
sızlanmayınca haliyle hallerinden şikayetçi de değiller. Bundan da ötesi yaşadıkları
zararı savunuyorlar ve bu hallerinden memnunlar. Memnuniyetlerinden, durmadan hallerine
şükrediyorlar. İşin garip ve trajikomik tarafı da bu.
23 Mart 2023 Perşembe
Gölge Etmesinler!
“Küçük
bir karınca, her sabah erkenden işine gelir ve neşe içinde çalışmaya başlardı.
Çok
çalışır çok üretir. İşini keyif içinde yapardı.
Patronu
aslan, karıncanın başında yöneticisi olmadan kendiliğinden bu kadar hevesle
çalışmasına çok şaşırırdı.
Bir
gün karlılığı ve verimliliği arttırmak için aklına parlak bir fikir geldi.
Eğer
karınca, başında bir yönetici bile olmadan bu kadar üretken olabiliyorsa, bir
de başarılı bir yöneticisi olsa neler yapardı.
Bunun
üzerine müthiş bir yöneticilik kariyeri olan ve yazdığı raporlarla ünlü Hamamböceğini
işe aldı.
Hamamböceği
işe öncelikle bir saat alarak başladı.
Böylece
karıncanın çalıştığı saatleri tam olarak ölçebilecekti.
İş
saatlerinde gevşekliğe müsaade etmeyecekti.
Elbette
raporlarını düzenleyecek bir sekretere de ihtiyacı olacaktı.
Bu
nedenle, hem telefon trafiğini yönetmek hem de arşiv işlerini yapmak için örümceği
işe aldı.
Aslan
gelişmelerden çok memnundu. Hamamböceğinin hazırladığı raporlar gerçekten
harikaydı.
Hatta
ondan üretim hızını ölçen ve karlılığı analiz eden renkli grafikler de
hazırlamasını istedi.
Böylece
bu raporları ortaklarına sunum yaparken kullanabilecekti.
Hamamböceği,
bu raporları üretebilmek için yeni bir bilgisayara ve donanıma ihtiyaç duydu.
Artık
artan ekipman için de bir bilgi işlem departmanı oluşturmanın zamanı gelmişti.
Bu
işleri idare etmek için sineği işe aldı.
Bir
zamanlar mutlu, üretken ve rahat olan karınca, bu yeni toplantı düzeninden ve
evrak işlerinden yılmıştı.
Zamanının
büyük bir kısmını sorulan soruları cevaplamak ve evrak işlerini yapmakla
geçiyordu.
Aslan,
karıncanın bölümünün giderek büyümesinden memnundu.
Bölümü
daha da büyütmek üzere bir üst yöneticiye ihtiyaç olduğunu düşündü. Bölüm
başkanı olarak başarıları ile ünlü ağustosböceğini işe aldı.
Kendi
rahatına ve keyfine düşkün ağustosböceğinin ilk icraatı ofisi rahat edebileceği
yeni mobilyalarla tefriş etmek oldu.
Tabii
ki kendisinin yeni bir bilgisayara, bütçe kontrol ve stratejik verimlilik planı
hazırlanması için kişisel bir yardımcıya ihtiyacı vardı.
Bunun
üzerine eski işyerindeki yardımcısını işe aldı.
Karıncanın
çalıştığı yer, giderek kimsenin gülmediği, neşesiz ve mutsuz bir mekana
dönüşmüştü.
Ağustosböceği,
patronu aslanı ortamın ruh halini değiştirecek bir çalışma yapılması
gerektiğine ikna etti.
Bunun
üzerine karıncanın bölümünde olup bitenleri gözden geçiren aslan, üretimin ve
karlılığın dramatik bir şekilde düştüğünü fark etti.
Hemen,
son derece itibarlı ve iyi tanınmış bir danışman olan baykuşu sorunu çözmesi
için işe aldı.
Baykuş,
karıncanın departmanında 3 ay geçirdi.
Bu
hummalı çalışmanın ardından ciltler dolusu muhteşem bir rapor yazdı.
Raporun
sonucu şuydu:
“Departmanda
aşırı istihdam vardı”.
Aslan,
raporu inceledikten sonra dramatik bir karar verdi.
Elbette,
ilk olarak negatif tavırlarıyla dikkat çeken, mutsuz ve çalışma isteğini
kaybetmiş olan karıncayı işten çıkardı.”
1 Mart 2023 Çarşamba
Dirisi ve Ölüsü
“Efendisini çok seven bir ayı, onun etrafından hiç
ayrılmaz. Onu esen rüzgardan bile kıskanmaktadır. Sevgisi o kadar aşırı
ki aşkı, gözünün önünü göremeyecek şekilde kör etmişti.
Onun sevgisi efendisinin de
hoşuna gidiyordu.
Yine bir gün efendisi,
dinlenmek için ağacın altında istirahat etmeye çekilmişken onu rahatsız eden
karasineği, ayı eliyle kovalar. Sinek bu. Kovaladıkça tekrar tekrar gelir.
Sonunda sinek, gözü gibi
koruduğu efendisinin alnına konar.
Ayı, efendisini bir daha
rahatsız etmesin diye eline koca bir kaya parçasını alır, sineği öldürmek için
efendisinin alnındaki sineği hedefler ve taşı atar. Sonuç mu? Tam isabet, sinek
ölür. Tabii efendisi de..."
Burada ayının efendisini ne çok
sevdiği, bu konuda çok samimi olduğu, efendisinin çok çalıştığını kimse inkar
edemez. Bir yerde samimiyet varsa, başka bir şey düşünülemez. Sonunda ölüm hatta
katliam bile olsa. Hele ayıya suçlu diye kızamaz. Çünkü sevgi bu. Sevgisi
gözünü kör etmiş, aklını tam kullanamamışsa, attığı taşın efendisini öldüreceğini
nasıl düşünsün. Onu uçan kuştan korumalıdır. Tüm yaptığı da budur zaten.
Olan olmuştur artık. Bu uğurda ölüm
de haktır.
Bu aşamadan sonra yapılması gereken;
ölenle ölünmez, kalan sağlar bizimdir denmelidir. Ölüye teçhiz, tekfin
işlemlerine dair defin ve cenaze en güzel şekilde son görev olarak
yapılmalıdır. Ayrıca helallik alınmalı ve ardından Fatiha okunmalıdır. Özellikle
helallik önemli.
Bu durumda yapılması gereken, “Efendim, ne hakkımız var da helal
edelim. Varlığımız varlığına helal olsun. Esas biz senden helallik istiyoruz. Çünkü
bizim için çok şey yaptın. Senin olman bizim için bir nimettir. Varsa hakkımız helal
olsun. Uğruna canımız feda” denmelidir.
Ayı da özür dilerse samimiyetine
binaen affedilmeli. Helallik dilerse haklar helal edilmeli. Böyle akıllı ve tecrübeli
ayılara iyi bakılmalı ki onu başka efendilerin hizmetinde de değerlendirmeli.
Bu arada ölüm hak olduğuna göre bir
güzel de salası verilmelidir. Gecikmeye mahal vermemek için kişiler ölmeden önce
de salası verilmelidir. Verilmeli ki hakkında nasıl sala verildiğini bilsin. Yani
ölmeden önce ölsün.
Öldükten sonra da geriye kalanların ölüm ödülü olarak birer ev verilsin ve başlarına talih kuşu konsun. Onlar o evde huzur ve mutlu bir şekilde yaşarken dirisi bir işe yaramadı, kimse yüzüne bakıp adam yerine koymadı ama ölüsü işimize yaradı. Bizi kurtardı. Koyup giden nur içinde yatsın diye dua etsin. Ara sıra Fatiha göndermeyi de ihmal etmesin.
29 Ocak 2023 Pazar
Sanrı Hastalığı
"Bir çiftçi
Romalı bir filozofu evinde ziyaret eder. Ev sahibinin yemek ısrarı üzerine
çiftçi sofraya oturur. Önüne konan bir tas çorbayı içmeye başlar. Çorbayı
içerken gözüne küçük bir yılan görünür. Filozofa ayıp olur düşüncesiyle bunu söyleyemez.
Bir tas çorbayı içer.
Çiftçi evine
vardıktan sonra gece karın ağrısından uyuyamaz. Zehrin etkisi olmalı deyip şifa
için filozofun kapısını çalar ve durumu anlatır. Filozof tabakta yılan
olmadığını, bu tabağın tavanındaki çizimin yansıması olduğunu, masaya koyduğu
bir tabak üzerinden gösterir. İyi bak, yılan var mı der. Çiftçi yok der.
Filozof bununla da yetinmez. Çizimin altındaki tabağı tavana koyar. Üzerine
yılan görüntüsü yansır. Gördükleri karşısında rahatlayan çiftçinin karın ağrısı
birden geçer."
İbni Sina,
sanrı* hastalığının yarısı güvence, yarısı ilaçtır. İlk adımı ise sabırdır
der.
Belli ki bu çiftçi
bir halüsinasyon hali yaşıyor ve gerçekte var olmayan bu algı, kendisini karın
ağrısına duçar ediyor. Bereket filozof, orta yerde yılan olmadığı halde yılan
varmış gibi göze görünen ve bundan dolayı hastalığa gark olan kişiyi ikna
ederek tedavi ediyor.
Tedavi için de karşı
tarafa güven vermek, doğru ilaç vermek ve sonuç vermesi için sabretmeyi bilmek gerekiyor.
Hikayeden anlaşılacağı
üzere halüsinasyon gören birisini filozof tedavi ediyor.
Keşke tüm mesele yılan
gördüğünü ve karnındaki ağrının yılanın zehri olduğunu sanan birini tedavi etmekten
ibaret olsa.
Günümüzde adına ister
halüsinasyon ister birsam ister sanrı ister yanılsama ister algı ister bilinçaltı
zihin ister illüzyon diyelim, bunları gören, bu gördüğüyle yaşayan, göz boyama yöntemiyle
algıları olgu olarak gören, aklını gönüllü kiraya vermiş ama böyle olduğunu kabul
etmeyen o kadar insan var ki bunlar, nasıl tedavi edilecek? Kendi yöntemiyle çiftçiyi
tedavi edip halüsinasyon halinden kurtaran filozof gelsin de günümüz toplumunu tedavi
etsin. Tedavi edemez. Çünkü günümüz karın ağrısı o günün karın ağrısına benzemiyor.
Üstelik hastalar hastalığını kabul etmeyince en iyi doktorlar bu hasta türüne nasıl
çare bulsun?
Günümüzün bu tür hastalıklarını filozof ve doktorlar değil, ancak
topluma yön veren, onları arkalarından sürükleyen toplum mühendisleri tedavi edebilir.
Onlar da bir şeyi tedavi ederken çıkarları gereği toplumu başka bir algıya yani
hastalığa yöneltiyorlar. Yani birinden kaçırıp ötekine yakalatıyorlar. Hasılı, sürü
psikolojisi ile yaşadığımız müddetçe de bu tür hastalıklarla mücadele edebilmemiz
mümkün görünmüyor. Belki de bu hastalığın günümüzdeki adı öğretilmiş çaresizliktir.
Zira herkes kendisine öğretilenden ve ezberletilenden memnun olduğuna göre orta
yerde bir hastalık yok. Gördünüz değil mi, bir şeyi yok kabul edince orta yerde
sorun da kalmıyor.
*Uyanık bir
kişinin, kendi dışında var sandığı ama gerçekte yok olan olguları algılaması,
birsam**
**halüsinasyon