Siyasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2026 Perşembe

Yaşasın Maşalar!

"Efendim, öyle bir şey yapmalıyım ki o işi yaparken yorulmayacağım. Yaptığım işten dolayı hiç üzerime sorumluluk almayacağım. Bu işte dahlim olduğunu kimse bilmeyecek. Sonuçları ağır olacak. İşler arap saçına dönecek. Birileri pirincin içindeki taşı ayıklayıp duracak. Kırk akıllı bu taşı çıkaramayacak. Onlar uğraşırken ben keyif çatacağım. Ne yapmalıyım?"

Çok kolay efendim. Sorduğunuz soruya bakın. Çok düşünmenize gerek yok. Bunun formülü şu: Buzağının ipini gevşetmen kâfi. İpten salınan buzağı gereğini yapar. Sonrası çorap söküğü gibi gelir. Hatta buzağının ipini gevşetmenden insanlar nem kapar, arkasında ben olduğum anlaşılır dersen, bunun da kolayı var. İpi sen gevşetme. Maşa varken elini kora sokma. Bunun için de maşa kullan. Millet maşayla uğraşır. Birbirini kırar geçirir. Sen de geri planda kıkır kıkır güler durursun ve keyif çatarsın. 

Hoş, bunları sen biliyorsun. Benim bu anlattığım tereciye ters satmak gibidir. Çünkü bu işin kurrasısın. Ne de çok tecrübelisin.

"Bilirim bilmeye. Hem de âlâsını bilirim. Yine de sormak istedim. Çünkü istişare önemli. İstişare edeyim ki kendi başıma buyruk hareket etmiş olmayayım. Sonra lafa, söze varıyor. 

9 Haziran 2026 Salı

Mutlak Butlan Bana da Güler mi?

Orta iki, üç ve lise üçüncü sınıf olmak üzere üç yıl sınıf başkanlığı yaptım.

O zamanlarda başkanlık kriteri sınıfın en büyüğü, iyi yarı, sınıfa hakim, güçlü ve kuvvetli olmaktı. Bu kriterler bende fazlasıyla olunca başkanlığı istememek diye bir seçeneğim olmadı. Sınıftan birkaç kişi "Ramazan Abi olsun" der demez sınıf öğretmenimiz rahmetli Şakir Ünalmış'ın "gel tahtaya" demesi yeterliydi.

Kaç kişinin oyuyla seçildim bilmem. Karşımda rakip yoktu. İsteyenler istemeyenler şeklinde bir oylama idi başkanlığım.

İki yıl yani iki dönem bu şekilde başkanlık yaptım.

Lise üçüncü sınıf başkanlığıma gelişim daha farklı olmuştu. Önceki başkan alaşağı edilince başkanlık bana kalmıştı.

Mevcut başkan seçimle başa gelmemişti. Okul idaresi sene başında başkan sen ol demiş. O da sınıfın başkanı olmuştu.

Başkanın hal ve hareketlerini sınıf biraz sert bulmuş.

Sınıf öğretmenimiz rahmetli Muammer Erden, rehberlik saatinde bir evrak alıp gelmesi için başkanı okul idaresine gönderince, sınıf başkandan dert yanmıştı. “Üstelik başkan olarak bunu biz seçmedik” dediler.

Tüm şikayetleri dinleyen sınıf öğretmeni, "Bu durumda siz bu başkanı istemiyorsunuz. Zaten biz seçmedik diyorsunuz. O halde kimi istersiniz" deyince "Bizim Ramazan Abimiz var. O bizim yıllardır başkanlığımızı yaptı. Biz onu isteriz" şeklinde sesler yükseldi.

O esnada başkan sınıfa gelmişti. Sınıf öğretmenimiz de "Delikanlı, sen yokken biz devrim yaptık. Seni başkanlıktan indirdik. Ramazan'ı başkan yaptık" demişti.

Ortaokuldan sonra bu kadar yeter dediğim başkanlık bu şekilde tekrar beni buldu.

Benim zamanımda başkanlık yapılacak bir görev değildi. Hepten angarya idi. Sınıf defterinin sabah müdür yardımcı odasından alınması, ders bitimi herkes evinin yolunu tutarken defterin teslimi, defterin kaplanması, üzerine etiket yapıştırılması, sınıfın öğretmen gelmeden önce hazır edilmesi, sınıfın sessiz olması, yoklamanın alınması, tahtaya yazılması ve öğretmene okunması, konuşanların tespiti, paso, öğrenci kimliği, tebeşir parası ve vesikalık fotoğraf toplanması, her türlü duyuru, yoklama fişinin kaybolmaması vb. her türlü işler başkanın aslî görevleri arasında.

Bunlara ilaveten derse giren her öğretmene tükenmez kalemle sınıf listesi hazırlamak da başkanın aslî görevleri arasında. Hazırlanacak listede silinti ve kazıntı olmayacak. Ad, soyad, numaranın karşısı boş olacak. Çizgisiz kağıda yazılacak. Her ismin karşısı aynı ebatta kare olacak şekilde çizilecek. Öğretmen buralara eksi, artı ve sözlü notu yazacak vs.

Akşam herkes ders ve sınava hazırlanırken başkan olarak senin görevin ders ve sınavdan önce öğretmenin kendine özel istediği sınıf listesini hazırlamaktır. Bitirip ertesi günü öğretmen derse gelince sınıf listesini beğenirse ne âlâ. Beğenmezse sil baştan tekrar hazırlıyorsun.

Sınıf listesi deyip de geçmeyin. Sınıf mevcudu 45 kişiden az değil. Silinti, kazıntı olmadan, kağıda eğri yazmadan, mavi ve siyah kalem hangi renkte istedi ise o şekilde yazacaksın. Yanlış yazarsan sil baştan yeniden yazıyorsun.

O zamanlarda fotokopi de yok. Bir tane hazırlayıp hangi öğretmen istedi ise çoğaltıp veresin. Öğrencisin. Cepte para yok. Kağıdın var mı, kalemin var mı diye soran olmazdı.

Sınıfta en ufak bir sorun oldu mu başkan olarak hepsinden haberdar olup müdahale edeceksin. Müdür yardımcısı ve öğretmene bilgi vereceksin.

Hasılı angarya işti öğrenciliğimde başkanlık.

Toplamda üç yıl başkanlık yapsam da adım kaldı başkan. Okuldan sonra da devam etti bu başkanlık. Tıpkı bir dönem muhtarlık yaptıktan sonra muhtar seçilemeyenlere muhtar dendiği gibi.

Okul bittikten sonra da rutin olarak yılda bir sınıf pikniği yaptık. Kurduğum WhatsApp grubuyla piknikle ilgili bilgilendirme yaptım. Şu var ki okul sonrası ne kadar sınıf pardon WhatsApp başkanlığı yaptığımı hatırlamıyorum.

Epey oldu. Yine bir piknikte iken başkanlığı bırakıyorum. Birinize devredeceğim. Bu işi biraz da gençler yapsın, siyasetimize de örnek olsun istedim. O anda müstakil evi, evinin bahçesinde kayısısı olan bir arkadaş poşetin içinde üç dört kilo kayısı ile pikniğe dahil oldu. İşte geldi yeni başkanınız. Başkanlığını isteyenler parmak kaldırsın dedim. Parmaklar havaya kalktı. Tamam başkan sensin bundan sonra dedim. Koltuk, mühür, devir teslim tutanağı olmadan başkanlığı bu şekilde devrettim. Arkadaşı elimle grup yöneticisi yaptıktan sonra grup yöneticiliğimi de sonlandırdım. Sonra dönüp başkan olsun diye parmak kaldıranlara, ne kadar da hevesliymişsiniz. Hemen parmaklar havaya kalktı. Beni iki kilo kayısıya değiştiniz dedim. Gülüştük.

Başkanlığı devrettiğim arkadaş ne kadar başkanlık yaptı hatırlamıyorum. Ama 5-6 yıl yapmıştır. Bir gün “Zaman ayıramıyorum. Başkanlığı devredeceğim” dedi. Devredeceği arkadaşı da ayarlamış. Yeni başkan adayına kayısı olmadan kabul etme dedik. Sonuç, bir helke kayısı karşılığında halen başkanlığımızı yapan arkadaş başkanımız oldu.

Cumartesi günü iki arkadaşla çarşıda bir çay ocağında otururken benim halefim, şimdiki başkanın selefi olan, kayısı ile başkan olan, kayısı ile başkanlığı devreden sabık başkan da çay meclisine dahil oldu. Gelirken de boş gelmemiş. Bahçesinden erik toplayıp gelmiş. Diğer iki arkadaş erikten tatmaya başladı. Bense bekliyorum. Çünkü hiçbir meyveye olmadığı kadar eriğe daha doğrusu ekşiye mesafem var. Erik dendi mi de aklıma ekşi gelir. Ha erik ha limon. Kazara bir tane ısırsam dişlerim uyuşur. Bunu bildiğim için papaz eriği mi dedim. “Tat bakalım” dedi. Diğer ikisi Abbas’ın kör gazı gibi yemeye başladı. Baktım ekşi ya da değil demeye niyeti yok. Bir tane ısırdım. Ekşiden eser yok. Tam benim yiyeceğim erik deyip başladım kütür kütür yemeye. Böylece ben de oldum Abbas’ın bir kör gazı. Hem de hem çayımı yudumladım hem de erik yemeye devam ettim.

Karnım doyduktan sonra erik getirdiğine göre başkanlığa yeniden göz kırpmaya mı başladın? Malum kayısı ile başkan olup kayısı ile başkanlığı vermiştin. Pişmanlığın varsa hazır mutlak butlan kararı çıkmışken bundan yararlan dedim. “Asla. Ben böyle daha iyiyim. Sen al başkanlığı geri” dedi. İyi de mahkemenin mutlak butlan kararı mevcut başkanın başkanlığını yok sayıyor. Yani bir önceki başkana dönüyor başkanlık. İki öncesi olsaydı senin ve şimdiki başkanın başkanlığı yok sayılıp başkanlık bana geri gelecekti. Bu durumda yani iki öncesine dair mahkemenin emsal kararı yokken benim yeniden başkan olmam adalete uygun olmaz dedim.

Bunu halihazırdaki başkana da söyledim. “Kayısı ile geldim. Yine kayısı ile giderim” demez mi?

Hülasa sınıf başkanlığı da olsa bizdeki başkanlık devrinde ve başkan olmada bir kayısıdır gidiyor. Kayısı ile başkan olundu, kayısı ile başkanlık alındı. Kayısı deyip de geçmeyin. Adı ikram olsa da bir menfaat temini söz konusu.

Hazır menfaat temini gerekçesiyle bir başkanlık sona erdirilip önceki genel başkan eski partisine 2 yıl 6 ay sonra kayyım olarak atandığına göre göre müruruzamana uğradı mı bilmem ama bıraktığım başkanlık sınıf başkanlığı da olsa başkanlığa yeniden dönmek isterim. Evet, angarya idi, bir menfaati yoktu ama hayatta sınıf başkanlığı dışında başka başkan olamayan ben için bu sınıf başkanlığının ayrı bir yeri vardı. Biri “Başkan, başkanım” deyince içimin yağları eriyiveriyor. Hatta birilerine tanıtırken “Bizim başkanımızdı” denmesini de yabana atmıyorum. Öyle zannediyorum, önceki dönemlerde muhtarlık yapmış, artık muhtarlığı kalmayanlara hâlâ “muhtarım” dendiğinde o eski muhtarların nasıl içlerinin yağı eridiyse benim de eriyor. Öyle ya bunu içimde gizle gizle. Nereye kadar?

Hasılı mahkemelerimizden iki dönem önceki başkana dair tüm başkanlara emsal olacak bir mutlak butlan kararı bekliyorum. Çünkü o zaman bana gün doğacak.

Kapatılarak İhya Olanlar, Kapatılmayarak Beter Olanlar

Bu ülkede kapatılarak ihya olanlar var. Bir de kapatılmayarak beter olanlar var. 

Ne demek istediğim anlaşılsın diye bazı örnekler vereceğim. Vereceğim örneklerden hareketle bu yazının siyasi içerikli bir yazı olduğu anlaşılmasın. Amacım sadece tespitte bulunmak. 

MNP, MSP, RP, FP ve SP, Necmettin Erbakan önderliğinde Milli Görüş çizgisinde kurulmuş partiler. Bu çizgide kurulan her parti Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılınca diğeri kuruldu. 1970'lerden bu yana kapatılıp başka isimle tekrar açılan bu çizgi yok olmadığı gibi büyüdü. Bir zamanlar barajı aşamayan bu parti 90'lı yıllarda RP adıyla belediyelerde iktidar oldu. Birinci parti oldu. Koalisyon hükümetini kurdu. 

RP kapatıldıktan sonra yerine kurulan FP'nin de ömrü uzun sürmedi. Bu parti de kapatıldı. Parti SP ve AK Parti olarak ikiye bölündü. SP küçük bir parti olarak kalırken kendisinden ayrılan AK Parti 20 yılı aşkın tek başına iktidar oldu.

Verdiğim örneklerden anlaşılacağı gibi bu parti kapatılarak siyaset sahnesinden silineceği yerde daha da büyüdü. Bugün Milli Görüş çizgisi SP, YRP ve AK Parti ile devam etmektedir. Bu çizgi AK Parti ile zirveye ulaştı. Kazandığı seçimlerin haddi hesabı yok. Peşi sıra ve tek başına kurduğu hükümetlerle bu ülkede tek söz sahibi. 

Doğu ve Güneydoğu seçmeninin oy verdiği, Kürt partisi diye bilinen DEP, HADEP, DEHAP, DEM gibi isimlerle kurulan partiler de kapatıldı. Yerine yenisi açıldı. Bir zamanlar başka parti çatısı altında seçime giren bu parti nicedir Türkiye'nin üçüncü partisi.

Sürekli kapatılmasına rağmen Kürt partileri de yok olmadı. Aksine büyüdü. 

Verdiğim örneklerden anlaşılacağı üzere sakıncalı bulunup kapatılan Milli Görüş ve Kürt çizgisi siyaset sahnesinde yok olmadığı gibi ihya olmuştur. 

Kapatılmayarak ihya olanlar olduğu gibi kapatılmayarak budanan ve can çekişenler de eksik değil. Mesela meslek liseleri. 

Bir zamanlar meslek liseleri gözde idi. Başarılı öğrenciler de bu okulları tercih eder, okur, mezun olur, ilaveten üniversitelerin gözde bölümlerini okuyan öğrencileri olurdu. Talep de olduğu için bu okul türlerinin mevcutları da kalabalık idi.

Bu okullara talep ve bu okulların başarısı 28 Şubat süreciyle bıçak gibi kesildi. Çünkü üniversiteye girişte meslek liselerine katsayı uygulaması kondu.

Katsayıyla birlikte bu okullar öğrenci yönünden adeta sinek avlar oldu. Kontenjanlarını dolduramadı. Başarılı öğrenciler bu okulları boşalttı. Katsayı uygulamasıyla birlikte birçok meslek lisesi mezunu mağdur oldu. Bu okullar eski başarılarını mumla arar oldu. 

Sonraları "Meslek liseleri memleket meselesi" denerek eski başarılı ve görkemli günlerini yakalasın diye öğrenciler meslek liselerine teşvik edildi. MEB bu okullara daha bir önem verdi ve özen gösterdi. Katsayı kalktı kalkmasına, o kadar teşvik ve yönlendirmeye rağmen bu okullar bir daha belini doğrultamadı. Pek az istisna dışında bu okullar eski başarısını tekrarlayamadı. Ölümü gösterip sıtmaya razı edildi. Kapatmaktan beter edildi. Bu okullar zamanında kapatılıp sonra yeniden açılsaydı belki eski başarısını tekrarlayabilirdi. 

Son günlerin güncel konusu CHP de kapatılmaktan beter edilenlerden. Şu anki görüntüsüyle adı konmamış bir bölünme ve ikilik söz konusu. Şu anda taraflar birbirini kıyasıya eleştiriyor. Aynı partinin mensupları olmasına rağmen birbirlerine düşman gibiler. Kaynayan kazan bugünden yarına söneceğe benzemiyor. Sular durulmayacak görünüyor. Büyük ihtimalle bu parti bölünmeye gider. Bölündükten sonra da aralarında çekişme eksik olmayacak. Bölünecek parti ileride tıpkı AK Parti gibi ihya olur mu, bunu da zaman gösterecek. Şu var ki şu anki görüntüsüyle iflah olacağa benzemiyor. Belki de bu partinin mensupları "Biz de diğer partiler gibi kapatılsaydık belki daha iyi olurdu" diye diyecektir. 

5 Haziran 2026 Cuma

Tarihi Çay Ocakları Pazarı

Konya’da tarihi çay pazarı adı altında bir yer olduğunu söylesem, doğma büyüme Konyalıyım. Bu isimde bir yer yok diyebilirsiniz. Doğrudur. Resmiyette böyle bir yer yok. Ama fiiliyatta böyle bir yer var.

İşin aslına bakılırsa Tarihi Buğday Pazarı diye bir yer var. Resmi adı Tarihi Buğday Pazarı olan bu yerde buğday ya da tahılı andıracak bir şey yok. Sadece ve çok sayıda çay ocağı var. Hem de istemediğin kadar. Bildiğim kadarıyla elan 7 tane.

Bu çarşıda ne kadar esnaf var da bu kadar çok çay ocağı var? Onları kurtarıyor mu? Var gör sinek avlıyordur diyebilirsiniz. Bu çay ocakları esnafa yönelik açılmış çay ocakları değil. İkincisi hepsinin sabahtan akşama bol müşterisi var. Müşteriler boş yer bulup oturmak için çaba gösteriyor.

Müşteri bolluğundan mudur bilmem. Halihazırda bu pazarın doğu iç kısmında iki, güney batısında ise beş tane çay ocağı var. Bu cephede iki üç dükkan kaldı çay ocağına dönüşmeyen. Hepsi dip dibe ve yan yana.

Öyle zannediyorum, bu çarşının iç tarafında en büyük ciroyu bu çay ocakları yapıyor. Çay ocaklarındaki müşteri yoğunluğunu ve nakit akışını gören çareyi çay ocağı açmada buluyor. Yan yana dört çay ocağının bulunduğu güney batı cephesinde, arada kalan bir emlakçı da emlakçılığı bırakınca yerine yine bir çay ocağı açılmış.

Çay ocaklarının ayrı ayrı kişiler tarafından işletildiği masa ve sandalyelerden ayırt edilebiliyor. Bu cephede farklı iş yapan bir berber bir bakkal bir de antikacı dükkanı kalmış. Bunlar da bir gün kapatırsa bilin ki boşaltılan bu dükkanlar da çay ocağına dönüşür.

Hasılı, Tarihi Buğday Pazarı olmuş tarihi çay ocakları pazarı. Başka ön plana çıkan yönü de var. Bu çarşıdaki çay ocaklarının çoğunda 33’lük tespihler sergileniyor. Çoğu, masaların üzerine tespihlerini teşhir ediyor, müşteri bekliyor. Tespihlerin özel müşterisi var. Ucuz da değil, cep yakan türden kaliteli tespihler. Bu yönüyle bu çarşıya, tarihi tespih pazarı dense de yanlış olmaz.

Sadede gelirsem, bin bir emek ve masraf edilerek yeniden yapılan bu çarşının dış cephelerindeki dükkanlar müşteri yönünden biraz hareketli. İç kısmı ise sadece çay ocağı müşterilerine hizmet eder görünümünde. Farklı iş yapanlar sanki sinek avlıyor gibi.

Kimsenin kazandığında değilim. Hepsine bol kazançlar dilerim. Kazanamayan esnafın da kazanmasını isterim. Şu var ki çarşının iç tarafına kolay kolay müşteri gelmez. Çünkü çarşının müşteriyi bu çarşıya çekecek, aradığını burada bulacağı bir özelliği yok. Bir de iç cephe boydan boya, yan yana ve karşı karşıya çay ocaklarına ait sandalye ve masayla kaplı. Aile niye gelsin böyle bir yere alışveriş için.

Keşke bu çarşı, sadece çay ocakları ve tespih satışı yapılan yerden ziyade farklı alanlarda satış yapan, müşteri çeken bir çarşı olsaydı daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Bunun için de bir planlama gerekirdi. İyi de bu planlamayı kim yapacak? Planlama vatandaşa bırakılırsa onların da en iyi yaptığı çay ocağı açmak oluyor. Ne de olsa adımız Hıdır, elimizden gelen budur. Öyle ya sabahtan akşama boş ve avare insanları dindirecek yerler lazım bize. Çay ocakları da olmasa maazallah ne yaparız?

4 Haziran 2026 Perşembe

Yaşasın, Rakipsiz Hayat!

Kayserililerin ticaretten çok iyi anladıkları konuşulur, hatta analarını boyayıp cilalayıp babalarına tekrar sattıkları bile söylenir.

Yine Kayserililer için ne derece doğru bilmem. Aynı işi yapan bir tüccarın işleri rast gitmez, batmaya doğru giderse rakipsiz olmaz deyip batan esnafı kurtardıkları ifade edilir.

Kayserililer için böyle anlatılsa da işin fiiliyatı nasıldır bilmem. Bildiğim, toplumun ticareti, siyaseti ya da hangi sektör olursa olsun rekabet anlayışı içler acısı. Buna dair biraz kafa yoralım.

Rekabeti o işi yapanlar pek istemese de aslında rekabet bu hayatın olmazsa olmazıdır. Rekabet olacak ki yarış olsun, insanlar en iyisini yapmak için çabalasın. Rakibi yok etmemeye dayalı, eşit şartlarda yapılan yarış bir fazilet ve erdem yarışıdır. Herkes bu yarışta rızkını ve ekmeğini yemeye çalışır. Rekabette alternatif olma durumu söz konusu. Olması gereken, usulüne uygun rekabet bir ülkenin ve toplumun gelişmesi, piyasanın oturması, tüketicinin yararlanması yönünden elzemdir. Aksi, rekabetsiz bir ortam olur ki rakipsiz kalanın istediği şekilde at oynatması demektir. Bu da tekelcilik demektir ki bu alanda tekel olanın dışında kimse bu tekelden yararlanamaz. Aynı zamanda tekel olan da nasılsa rakipsizim diyerek kendisini geliştirmez. Bu da ülkeye ve ülkenin gelişimine asla yarar getirmediği gibi zarardan başka bir şey vermez. O yüzden rekabet ortamı önemlidir. Rekabet bu ülkede bir kültür haline gelmesi gerekir.

Yalnız rekabet ortamı bu dediğim gibi değil. Kim hangi alanda iş yaparsa yapsın ister ki karşısında rakip olmasın. Rakip olacaksa da kendisiyle rekabet edemeyecek düşük profilli rakip olsun.

İnsanlık tarihinde ilk rekabet Hz Adem ile İblis arasında cereyan eder. Bu üstünlük savaşında İblis ve onun soyu şeytan, Hz Adem ve onun soyu insanı rakip görmüş. Daha doğrusu düşman bellemiş. Alt etmek için hep belden aşağı mücadeleye girişmiştir. Şeytanın mücadelesi insanın ne olması ne de onması üzerine kurulu. Sadece ben ben diyor. Kıyamete kadar devam edecek bu düşmanlık.

Bu durum yani rekabet durumu Hz Adem ile İblis mücadelesinden ibaret değil.

Hangi alanda olursa olsun kimse karşısında kendisiyle yarışacak bir aday istemez. Ya hiç rakip olmamalı ya da kendisini asla geçemeyecek kendisinden daha düşük profilli bir rakip olsun ister.

Başka ülkeler nasıl bilmem ana bu ülkede herkesin istediği rekabetsiz ve rakipsiz bir ortam. Bu sektörde var olmamızın yolu, karşımıza çıkan ve çıkması muhtemel rakipleri yok etmekten geçiyor. Siyasetimiz de böyle, ticaretimiz vs. de böyle.

Örnek verirsek,

İlçe-il arasında toplu taşıma işi yapan bir kooperatifin karşısına, kooperatife bağlı olmayan bir rakip girsin, güçlü olan yeni gireni boğmak için fiyatları düşürür. Zararına yolcu taşır. İster ki zarar ede ede rakip batıp gitsin. Aynı durum geçmişte aynı ilde yolcu taşımacılığı yapan firmalar arasında da olurdu. Bu rekabet biri batıncaya kadar devam eder. Rakip batar batmaz astronomik ücretler belirlenir. Çünkü artık meydan kendilerine kalmıştır.

Aynı durum oda seçimlerinde de eksik olmaz. Genelde aynı başkanı onaylama seçimi yapılır. Kazara karşısına rakip çıkarsa düşman bellenir. Eğer rakibin kazanma durumu yoksa centilmenlik elden bırakılmaz. Rakip güçlü ve dişli ise alt etmek için her yol mubah görülür.

Aynı durum birbirine yakın bakkal ve marketlerde de olur.

Siyasette de durum bundan farklı değil. Bir siyasi partinin başında bulunan genel başkan kolay kolay değiştirilemez.

Ülke yönetim anlayışımız da bundan farklı değil. Hiçbir parti, iktidar alternatifi olacak güçlü bir parti istemez.

Örnekleri çoğaltabilirim. Ama fazlasına gerek yok.

Ne zaman ki Kayserilere mal edilen rakibin yaşaması anlayışı her alanda bir düstur olarak benimsenmedikçe kimse bu ülkeden bir gelişme beklemesin.

3 Haziran 2026 Çarşamba

Mutlak Butlanın Kapsamı

Hazır mutlak butlan kararı çıkmış, geciken adalet adalet olmasa da 2 yıl 6 ay sonra adalet tecelli etmiş, eski başkan ve ekibine parti yeniden teslim edilmiş, önceki kurultaylar yok hükmünde sayılmış, dönemin delegelerinin banka hesapları incelemeye alınmış...

Türkiye böyle böyle arınmaya giderken bu kadar yeter deyip bırakmamak lazım. Bu kararın ucu kime dokunursa devam etmeli. Mutlak butlan yarım bırakılmamalı. 

Başka ne yapılabilir? 

Bunun için çok düşünmeye gerek yok. Mesela 2024 mahalli idareler seçimine katılan belde, ilçe, il ve büyükşehir adayları, yok hükmünde olan kurultay parti meclisi tarafından aday gösterildi. 

Bu parti seçimde birinci parti çıktığına göre çoğu il ve büyükşehirleri bu partinin adayları kazandı. Çoğunda inceleme, soruşturma, operasyon yapılsa da bazıları görevden el çektirilse de bazıları hala görev yapıyor. Çoğu belediyede yine bu yok hükmünde olan yönetimin aday gösterdiği belediye meclis üyeleri hala görev yapıyor. 

Ne demek istiyorum? 

Mutlak butlan belediyeleri de kapsaması lazım. Nasıl ki mutlak butlan ile 2023 kurultayı yok ve yapılmamış sayıldıysa kazananlar el çektirildiyse kurultayda kaybeden tarafa genel başkanlık geri verildiyse el çektirilen parti yönetiminin 2 yıl 6 ay boyunca aldığı kararların, inisiyatiflerin, gösterdiği adayların hepsi yok hükmünde olmalı. Kongre yapılmamış sayıldığını göre 2023 seçimleri de yok kabul edilmeli. O belediyelerin eski başkanlarına başkanlıkları yeniden verilmeli. 

Daha neler? Seçim yok kabul edilir mi derseniz? En azından bu partinin adayları seçime girmemiş kabul edilmeli. Şayet seçimi kaybetmişlerse sorun yok. Eğer başkanlığı kazanmışlarsa bu başkan ve belediye meclisi üyelerinin mazbatası iptal edilerek en çok oy alan ikinci adaya başkanlık ve üyelik mazbatası verilmeli. 

Bu mutlak butlan kararından sonra yarın o seçimi ikinci bitirerek başkanlığı kaybeden, asliye hukuk mahkemesine müracaat etse "benim hakkım yendi. Rakibimin adaylığı ilgisizler ve yetkisizler tarafından belirlendi. Bunları aday gösterenlerin kazandığı kurultay yok hükmünde olduğuna göre rakibim belediye başkanının başkanlığı da yok hükmünde olmalı. Başkanlık bana verilmeli. O günden bugüne hesabıma yatırılmayan maaş ve özlük haklarını yasal faiziyle birlikte şu ibanıma yatırılması şeklinde dava açsa bu davayı banko kazanır. Ki haklı olur bence. 

Devlet zarara uğrar denirse, belediye başkanlığı yok hükmünde sayılan bakanlardan, seçildiği andan itibaren aldığı maaşlar yasal faiziyle birlikte geri istenir. Gelen bu para çiçeği burnundaki başkanların hesabına yatırılır. 

Gördüğünüz gibi çözüm basit. Üstelik devlet hiç zarara uğramayacak. 

Daha başka ne yapılabilir? YSK, bastırdığı oy pusulasının o partiye düşen masrafını da o partinin yok hükmündeki kurultay sorumlularından talep etmeli. Devleti boşu boşuna zarara uğrattınız, oy pusulasını uzatmış oldunuz demeli gerekçesinde. İnşallah YSK "Bu benim yetkim dışında" demez. 

Böyle yapılmalı ki mahkeme kararı tam uygulanmış, adalet tam yerini bulmuş olsun. 

Arınma Zamanı

Başına yeniden talih kuşu konan bir büyüğümüz "Arınma zamanı" demiş. Arınma hem bedenen hem de ruhen olmalı. Ama nasıl? Arınmaya katkım olsun diye beyin jimnastiği yapacağım:

Önce banyo yapmalı. Bunun için ilk iş olarak zeytin yağlı sabun temin edilmeli. 

Banyodan önce koltuk altındaki ve avret mahallindeki kıllar büyümüşse tıraş olmalı. 

Vücudu sıcak suyla ıslattıktan sonra zeytin yağlı sabunla bir güzel banyo yapılmalı.

İyice sürtünmeli. 

Vücut sıcak suyla iyice yumuşatıldıktan sonra ellerle vücut iyice ovulmalı.

Tırnaklarla vücut bir güzel tımarlanmalı.

Kir çıktıkça amma da kirlenmişim deyip tekrar zeytin yağlı sabunla bir güzel sabunlanmalı. 

Eller sırta uzanmıyorsa gerekirse birinden destek alınmalı. Vücudun arkası bir güzel keselenmeli.

Banyo, vücutta kir çıktıkça devam etmeli. Bunun için sudan ve sabundan tasarruf yoluna gidilmemeli. Çünkü tasarrufuna zamanı değil. Sakın ola ki itibardan tasarruf etme. 

Banyo sonrası iyice kurulandıktan sonra el ve ayak tırnakların uzamışsa hazır tırnaklar yumuşamışken tırnak bıçağı ile tırnakları kesmeli.

Üst başı giydikten sonra kıbleye doğru seccadeyi serip iki rekat namaz kılmalı. 

Sakın, abdestim yok deme. Az önce banyo yaptın. Banyo demişsem gusül abdesti idi kastım. Yok ben niyet etmemiştim. Sadece yıkanmıştım dersen kalkıp önce abdest alacaksın.

Abdestin ardından seccadeye yöneleceksin. Söylememe gerek var mı bilmiyorum. Çünkü bilmemiz gerekli. Seccadeye ayakkabı ile basmayacaksınız.

Ne namazına niyet edeceğim deme. Başkası ne niyetle kılar bilmem ama sen şükür namazı kıl. Niyet ettim Allah rızası için iki rekat şükür namazı kılmaya" şeklinde niyet edebilirsin. 

Güsul, abdest ve iki rekat namazın ardından ellerini kaldırıp dua edeceksin.

Ne diye dua edeyim deme. İçinden geldiği gibi dua et. 

Aklına hiçbir şey gelmiyorsa "Verdiğin nimetlere özellikle son verdiğin nimetten dolayı ne kadar şükretsem az. Daha ne isterim. Sana mesafeliydim. Şu an düşünüyorum da yanlış yapmışım. Pişmanım. Nasuh tevbesi ile tevbe ediyorum. Bir daha iyi kul olacağım. Meğer dost bildiklerim düşman, düşman bildiklerim dostmuş. Bundan sonra kim dost kim düşman daha iyi tanıyacağım. Benden görünenleri düşman, benden görünmeyenleri dost edineceğim. Namaza başladım. Orucu da tutacağım. Zekatımı da vereceğim. En kısa zamanda usulüne uygun hac yapıp anamdan yeni doğmuş gibi tertemiz olacağım" diyebilirsin.

Başka aklına bir bir şey gelmiyorsa seyyidül istiğfar duasını oku. Anlamını bilmesen de sık sık amin demeyi ihmal etme.

"Zamanında adalet için yürüdüm. Karşılığını gördüm. Bir göz istedim. Sen iki göz birden verdin. Fazlasına da gerek yok. Bundan sonra başkası için adalet istiyorum diyerek yürümeyeceğim. Gandi olmaya kalkmayacağım. Kendim olup sadece iyi bir kul olacağım" de.

Dualarının kabul olması için duana başkasını da katabilirsin. "Bana hain diyenler ne dediğini bilmiyorlar. Onlar cahildir. Sen onları da affet" de. 

Arınmaya böyle başla. Arkası gelir zaten. 

2 Haziran 2026 Salı

Mahalle ve Kader

Coğrafya kader mi, değil mi sorusuna muhatap oluruz zaman zaman. Bakış açımıza göre kader ya da kader değil denebilir.

İklimi, yer şekilleri, yeraltı ve yer üstü yönüyle kaderdir. Gerisi halkın ve devletin işlemesi ile ilgilidir. Bu yönüyle de coğrafya kader değil, insanların çabasının bir sonucudur, işleyenindir. İşletmenin ustalığına göre şekil alır. Devlet iyi bir planlayıcı, halk da çalışkan ve üretken olursa böyle bir coğrafya ihya olur. Böyle yapılmazsa geri kalmışlığın suçu coğrafyaya yıkılır.

Baktın ki coğrafya bitek değil, gerekirse başka coğrafyaya terki diyar edersin. Hatta doğduğun yer mi doyduğun yer mi denir halk arasında. Çoğu kimse doğduğu yerden ziyade doyduğu yerde ikamet etmekte ve rızkını temin etmektedir. Bundan dolayı da kimse ayıplanmaz.

Peki, mahalle kader midir? Mahalle derken kastım belli sınırları olan, insanların komşu olduğu semt ve muhiti kastetmiyorum. Mahalle derken aynı fikir aynı inanç aynı görüş çerçevesinde şekillenmiş insanlar topluluğunu kastediyorum. Kısaca ideolojik mahalle diyebiliriz.

Bu mahalle coğrafyaya benzemez. Kaderdir. Zira inanç, fikir ve görüş yönünden değişik düşünme gibi bir seçeneğin yoktur. İstersen bir dene. Konuşturmazlar, aykırı görüşünü serdedemezsin. Lafı ağzına tıkarlar. Dışlanırsın. Çevren yavaş yavaş etrafını boşaltır. Yalnızlığa mahkum edilirsin.

Satılmış olarak görülürsün. Liboş derler. Karşı mahalleye şirin görünmeye çalışıyor, onlara göz kırpıyor denir. Değişti, yoldan çıktı. Ne biçim biri olup çıktı. Bu mahallede nasıl durur, çekip gitsin denir.

Karşı mahalleye gitsen karşı mahalle yüzüne bakmaz. Bunun ne işi var burada derler. Yüzüne bakıp el üstünde tutsalar bile içine sinmez.

Kısaca görüşün mahallenden farklılaştığı zaman mahallen sana, sen mahallene yabancılaşırsın. Ne kendi mahallene ne de karşı mahalleye yaranabilirsin. Dışlanmış insan psikolojisini yaşarsın.

Başka mahalleye gitsen, ülkeyi terk etsen bile bu psikolojiden kurtulamazsın. Zira coğrafya gibi değil.

Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda, mahallede kalıp yalnızlara oynasan da mahalleyi terk etsen de mahalle damgasından kurtulamazsın. Çünkü mahalle senin kaderindir. Bu kader öyle bir kader ki değişmeyen, değiştirilemeyen, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen kaderdir.

Nizam-ı Âlem Hülyamız

Hz Musa ile Hızır’ın yol arkadaşlığı hikayesini bilmeyeniniz yoktur.

1. Hızır, fakir bir kişiye ait bir gemiyi delince Hz Musa itiraz eder.

2. Yiyecek istemelerine rağmen ahaliden kimse yiyecek vermez. Buna rağmen Hızır, yıkılmış ya da yıkılmaya yüz tutmuş duvarın çökmesini düzeltir.

3. Hızır küçük yaştaki bir çocuğu yakalayıp öldürür.

Musa peygamber Hızır'ın bu yaptıklarına bir anlam veremez. Yolları ayrılmadan önce Hızır bunları niçin yaptığını anlatır:

1.Geminin gariban kişilere ait olduğunu, ileride sağlam gemilere el konduğunu, gemiyi delerek gemiyi kurtardığını,

2.Yıkılmakta olan duvarı niçin yaptığını da şöyle anlatır: Babalarının çocuklar büyüyünce kullansın diye duvarın altına altın koyduğunu, duvar yıkılınca altınlar ortaya çıkacağı için başkalarının sahiplenmesinin önüne geçmek amacıyla duvarı yaptığını,

3.Öldürdüğü çocuk için ise çocuğun asi ve şaki biri olup büyüyünce anne babasını öldüreceğini, bundan dolayı öldürdüğünü,

Açıklar.

İlk iki madde üzerinde durmayacağım. Bu yazımda sadece Hızır'ın üçüncü tasarrufu üzerinde duracağım.

Hızır'ın bu tasarrufuna kıyas mı yapıldı bilinmez. Fatih Sultan Mehmet, devletin bekası ve bütünlüğünü korumak amacıyla, kardeşler arasında taht kavgası olmaması için kardeş katline dair bir kanunname (Nizamı Âlem) çıkarmış. Bunu doğru bulmuyorum. Çünkü ne insani ne ahlaki ne de dinidir. Ne edersiniz ki bu kanun belli bir süre uygulanmıştır.

1389 yılında I. Murad’ın vefatının ardından tahta geçen Yıldırım Bayezid ile başlayıp I. Ahmet dönemindeki yasal düzenlemeyle bu uygulama kaldırıldı.

Bu uygulama 1603 yılına kadar yaklaşık 214 yıl sürmüştür.

Bu kanunla birlikte nice kardeş katledilmiştir. Sadece bu kanunun ne derece sert ve katı uygulandığını belirtmek için bir örnek vereyim. 3.Mehmet tahta çıktıktan sonra 19 kardeşini boğdurarak öldürtmüştür.

1603'te tahta çıkan I. Ahmet, hanedanın en yaşlı ve akıllı üyesinin başa geçmesini öngören bir sistemi yürürlüğe koyarak kardeş katli uygulamasını büyük ölçüde engellemeyi hedeflemiştir. Bunun yerine şehzadeler sarayda izole hayatına tabi tutulmuştur.

Sonraları bu kanun kaldırılsa da padişah olan diğer kardeşlerini gözetim altında tutmuş. Belki de onlara hayatı zindan etmiştir. Bazı padişahlar da esir gibi hayat yaşarken padişah olmuştur.

Fatih zamanında çıkarılan bu kardeş katli yasasının devletin bekasına ne derece fayda sağladığı tartışılır diyeceğim ama fayda sağlamadığı hatta zararının olduğu ve onulmaz yaralar açtığı bir gerçektir. Bu yasa kaldırıldıktan sonra da şehzadelere reva görülen kafes sistemi de devletin bekasına ve gelişmesine katkı sunmamıştır. Çünkü kafeste yaşayan, ülkede ve dünyada olup bitenlerden bihaber yetişir. Ayrıca her gün ölüm korkusu içinde yaşar. Kafeste yaşarken tahta çıkan birinde ufuk olmaz. Ülkeyi sağlıklı yönetemez. Ülke ve dünya siyasetini sağlıklı okuyamaz.

Ömrü altı asır süren Osmanlı'nın niçin tarih sahnesinden silindiği gerçeğini kardeş katlinde ve sonrasında uygulamaya konan izole sisteminde aramak gerek. Kardeşini katleden, kardeşinin nefes almasına dahi izin vermeyen, sonrasında kardeşlerine zindan hayatı yaşatan bir anlayışın ebed müddet devlet olması söz konusu olamaz.

Sadede gelirsem, kardeş katlinden bahsetmek gibi bir niyetim yoktu. Hızır'ın ileride anne babasını öldürecek diye sabi yaştaki birini öldürmesinden hareketle yazımı şöyle bitirmek istiyordum:

Kimin ileride anne ve babasını öldüreceğini, kimin büyüyünce kötü biri olacağını bilme imkanımız yok. Şayet böyle bir ilim ya da bize verilen bir bilgi olsaydı kötüler küçükken yok edilseydi dünyada kötüler olmayacağından hayat sütliman olurdu. Kötülük ve kötülerle mücadele diye bir şey olmazdı. Dünyada kötülük diye bir şey olmaz, polis ve askere de ihtiyaç kalmazdı.

Osmanlı'nın sabi yaştaki şehzadeleri öldürmesine rağmen ülkeyi ve dünyaya nizamat veremediğini ve tarih sahnesinden silinip gittiğini düşününce bu formülümden vazgeçtim.

Öyle ya öldürerek hep öldürerek sürekli öldürerek kim ayakta kalmış da biz kalacağız?

Şeytan ve Buzağı Hikayesi

Şeytan ve buzağı hikayesini bilmeyeniniz yoktur. Bilsek de kıssadan hisse olsun diye tekrar tekrar anlatılır:

Şeytan, bir ağacın altında dinlenirken ineğini sağan kadının yanındaki buzağının ipini hafifçe gevşetir.

Ardından şeytan tekrar dinlenmeye geçer.

Dinlenirken cereyan eden cümbüşü seyre koyulur. Olup bitene zevkten dört köşe olur.

Çünkü, ipi kurtulan buzağı annesini emmeye koşar, koşarken süt kovasını devirir.

Sütü dökülen gelin, elindeki sopayla buzağıya vurup öldürür.

Yavrusunun öldürüldüğünü gören inek, bir tekme ile gelini öldürür.

Gürültüyü duyan kayınpeder, gelininin cansız bedenini görünce öfkeyle ineği vurur.

Silah sesine gelen koca, yerde yatan karısını ve babasının elindeki silahı görünce babasını öldürür.

Yaptığı hatayı anlayan genç daha sonra kendi canına kıyar".

Bir ip gevşetmenin sonucunu özetlersek, buzağı ve annesi inek; gelin, kayınpeder ve koca olmak üzere toplam beş cana mal olmuştur. Bir aile canından ve malından olmuş, sağılan süt de dökülmüş. Tüm bunlar şeytanın ipi gevşetmesiyle olmuş.

Tüm bu cinayetlerin işaret fişeği, tetikçisi ve planlayıcısı olan şeytan ise öyle zannediyorum olup bitenlere tüh, ben ne yaptım bile dememiştir. Sorsan, "Ben ne yaptım ki", "Olup bitenlerde ve cinayetlerde benim hiçbir payım ve dahlim yoktur. Aile birbirini öldürdü. Her şey benim dışımda cereyan etti. Ortada bir aile sorunu var. Bu da onların iç meselesi" diyecektir ve üzerine toz kondurmayacaktır. Ben sadece şurada kendi halimde dinleniyordum. Sütü ben mi döktüm, buzağıyı ben mi öldürdüm, kadını, kayınpederi ve kocayı ben mi öldürdüm diyecektir. Belki de ipini gevşetmekle buzağının biraz nefes almasını istediğini ve iyi niyetinden kimsenin şüphesinin olmayacağını söyleyecek ve sureti haktan görünmeye çalışacaktır. Ötesini iftira olarak değerlendirecektir.

Şeytanın bu üzerine toz kondurmaz ve umursamaz tavrı tam bir aymazlıktır.

Şeytan özeleştiri yapıp "Keşke buzağının ipini gevşetmeseydim. Bunu yapmakla hata yaptım. Olup bitenden üzgünüm" dese eh, en azından suçunu biliyor, suçunu kabullenerek burnundan kıl aldırdı dersin.

Ama şeytan kim, özeleştiri kim? İkisinin bir araya gelmeyeceğini cümle alem bilir. Çünkü şeytanın en büyük silahı; savunma, saldırı ve gerekçe üretmektir. En büyük haset ve fesatçıdır. Başkasının olmasını ve onmasını asla istemez. Çünkü şeytanda güç zehirlenmesi var. Büyüklük taslama en büyük özelliği. Dünya yıkılsa umurunda olmadığı gibi sevinçten göbek atar. Tabir yerindeyse şeytan kendine Müslüman bir figürdür. Kendine rakip gördüğü Hz Adem'e hasedinden Allah'a isyan yolunu seçmiştir. Aynı haset ve kötülüğünü Hz Adem soyuna da devam ettirmektedir.

Hasılı şeytan bildiğiniz şeytan. İşi, gücü, fikri, zikri, huyu ve suyu, insan soyuna kötülük yapmaktan ibarettir. Başkası da beklenmez zaten.

Hem şeytana hem de kötülüğüyle öne çıkmış insan türüne karşı insan tedbirini alır. Kötülüğü en hafif yönden bertaraf eder. Ya bir de sureti haktan görünen insan türüne ne demeli? İşte insan için en tehlikeli olanı da budur.

Ne diyelim? Mine'l cinneti ve'n nâs. (Cinlerin ve insanların şerrinden Allah'a sığınırım). 

1 Haziran 2026 Pazartesi

Film Siyaseti

Siyaseti kısaca ülke ve devlet yönetimi olarak tarif edebiliriz.

Devlet yönetmek ya da devlet yönetimine talip olmak için bizde de siyasi partiler kurulur. Sayısını bilmiyorum ama irili, ufaklı yüzün üzerinde siyasi partimiz var.

Bir zamanlar siyaseti çok önemsedim. Siyasi partilere de önem atfettim.

Geldiğim nokta itibariyle siyasetten ümidini kesmiş biriyim. Hiçbirinden de zerre beklentim yok.

Benim ümidim ve beklentim olmasa da siyaset kurumu önemli. Zira ülke, iktidara gelen siyasi parti eliyle yönetilmektedir.

İsterim ki kişilere bağlı bir ülke yönetimi olmasın. Kural ve kurumlarıyla oturmuş, işleyen bir devlet sistemimiz olsun. Gelene göre işlemesin. Oturmuş bir devlet geleneğimiz olsun.

Oturmuş ve kültürü oluşmuş bir devlet yönetimimiz olursa her gün siyaset konuşan bir toplum olmak yerine seçimde bir gün oy vererek bir gün siyaset yapmış oluruz.

Siyasetten ümidimi kesmemde uğradığım hayal kırıklığı en önemli nedenimdir. Bu hayal kırıklığından sonra geldiğim nokta, bayrağı ve toprağı olsa da ülkelerin yönetimde bağımsız olmadığı yönünde.

Dünya birkaç para babasının emrinde. Ülkelerin senaristi bunlar. Yönetime kim gelirse bunların yazdığı senaryonun dışına çıkamaz. Tıpkı film çeviren artistin oynadığı oyunda yazılı senaryonun dışına çıkamadığı gibi.

Bu yönüyle bakıldığı zaman ülkelerin yönetim anlayışına film siyaseti dense yanlış olmaz. Ülkelerin yönetiminde söz sahibi olmak için birden fazla partinin olması da yazılan senaryoyu değiştirmiyor.

Filmlerde iyi ve kötü rolde görev yapanlar sahnenin görünen yüzünde kıyasıya mücadele eder, birbirlerini alt etmeye çalışırlar. Bu düşman kardeşler sahnenin arkasında sarmaş dolaş oluyor. Siyaseten mücadele edenler de böyle. Ekran karşısında ve seçim zamanında birbirlerine demediklerini bırakmazlar. Ama geri planda yine hepsi can ciğer kardeş.

Filmlerde nasıl ki kayıkçı kavgası yapılıyorsa siyasette de yapılan aynı şey.

Siyasete bu yönüyle yani film gözüyle bakıldığında ülke yönetiminin de oynanan filmden farklı olmadığı görülecektir.

Huzurevi İhtiyacı

Toplum olarak huzurevlerine pek sıcak bakmayız. Hatta birinin huzurevine kaldığını işittiğimiz zaman ayıplarız. "Çocukları bakmamış, atıvermişler. Olmaz olsun böyle evlat" deriz.

Toplum, "Biz nasıl ki anne babamıza bakmışsak çocuklarımız da bize bakacak. Huzurevinde işim olmaz" diye düşünüyor.

Toplumun çoğu huzurevlerine sıcak bakmasa da mevcut huzurevleri dopdolu. Dolu olduğundan huzurevine kalmak için bazıları sıra bekliyor. Biri ölecek ya da çıkacak da kendisine yer açılacak.

Yine huzurevlerinde kalanların hepsi kimsesiz değil, çoğunun çoluk çocuğu var ama soluğu huzur evinde alıyor.

Bu dediğime bir örnek: Tek başına yaşayan bakıma muhtaç yaşlı bir tanıdığımın huzurevine yerleştirildiğini işittim. Bu teyzenin de çocukları var ama bakan olmamış. Hatta vücudu kurtlanmış. Komşuları huzurevine yerleştirmek için girişimde bulunmuş. Ama dolu olduğu için alınmamış. Sıra gelince alırız diye 21.sırayı vermişler. Kaç yıl geçmiş olmasına rağmen bir türlü sıra gelmemiş. Teyzenin vücudu kurtlanınca komşular muhtara, muhtar kaymakama, kaymakam valiye durumu iletmiş. İşin içine vali girince sıra beklenmemiş. Yaşlı teyze huzurevine yerleştirilmiş.

Huzurevlerinin doluluğu, hatta kalmak için sıra beklenmesi huzurevlerine ihtiyaç olduğu anlamına gelir. Demek ki mevcutlara ilaveten yeni huzurevleri açmak gerek.

Ayıplasak da garip karşılaşsak da huzurevleri sayısını artırmaktan başka çare yok. Zamanın ruhu da budur.

Öyle görünüyor ki önümüzdeki yıllarda huzurevlerine daha fazla ihtiyaç duyulacak. Çünkü nüfusumuz yaşlanıyor. Aynı zamanda tek başına yaşayan yaşlı sayısı da her geçen gün artıyor. Zira devir değişti. Eskiden anne babanın yanında bir evlat kalır, birlikte aynı evde alınırdı. Şimdi anne babanın yanında kalan evladı mumla aramak gerek. Çünkü evlenen ayrı eve taşınıyor.

Yine günümüzde karı koca herkes çalışıyor. Çalışanların çalışırken muhtaç anne babasına bakması da zorlaşıyor. Belirli periyotlarla ziyaret de bakıma muhtaç kişinin derdine derman olmuyor. Haliyle bakıma muhtaç olsun veya olmasın yaşlılar koca evde yalnızlara oynuyor. Kapıyı açan yok.

Huzurevinde kalmak için illaki bakıma muhtaç hale gelmek gerekmiyor. Evinde yalnızlara oynayan kimseler için derdini anlatacak, sohbet edecek bir ortam huzurevleri. Hatta huzurevlerinde kalmaları için yalnız yaşayan kimseleri teşvik etmek lazım. Çünkü topluluk içinde yaşayan insanlar Alzheimer hastalığına daha geç yaşta yakalanırlar. Evde tek yaşayanların ise daha erken yaşta bu hastalığa yakalanma riskleri söz konusu.

Burada huzurevlerini cazip gösterme gibi bir niyetim yok. Sadece ileride bizi bekleyen bir ihtiyaca dikkat çekmeye çalışıyorum.

Bunun için ne yapmak lazım? Devletin her yerleşim yerinde yeterince huzurevi açması bu ekonomik şartlarda zor görünüyor. Bu ihtiyacı gidermek için belediyelere bu konuda imkan ve sorumluluk vermek gerekiyor. Her belediye şehrinde yeterince huzurevi açıp işletebilmeli. Parası olandan uygun ücret alınmalı. Parası olmayan ise ücretsiz kalabilmeli.

İstenince Oluyormuş!

Fazla değil, yakın zamana kadar sokak hayvanları bu ülkenin kronikleşmiş sorunlarından biri idi. 

Köpekler sokak, cadde ve sokaklarda sürüler halinde dolaşırlardı. Çoğu zararsız olmakla beraber içlerinde ısıran ve saldırgan olanları da eksik değildi. 

Zaman zaman köpek saldırısına uğrayan çocuk ve büyükler haberlere bile konu oldu.

Her bir yerde tehlike saçan bu sokak köpekleri yüzünden çocuklar dışarı çıkmaktan korkar olmuştu. Evi yakın olmasına rağmen köpek yüzünden çocuğunu servise veren aileler de eksik değildi. 

Yıllardır sokak hayvanları gündemde kaldı. Hükümet ya da ilgili bakanlık sokak hayvanlarına tedbir alınması için genelgeler yayımlandı. Belediyelere görev verildi.

Belediyeler sokak hayvanlarını topladıkça hayvanseverler sesini yükseltti. Toplanan köpekler birkaç gün sonra tekrar sokaklara salıverildi.

Kısaca bu ülkenin ana gündemlerinden ve sorunlarından biri haline gelmişti sokak hayvanları.

Şimdi durum nasıl? Nicedir cadde, sokak ve meskün mahallerde sokak hayvanları görünmez oldu. Haliyle bu ana sorun gündemden düştü.

Artık çoluk-çocuk, büyük-küçük köpek korkusu çekmeden rahat bir şekilde dışarı çıkar oldu. Çünkü sokaklarımız başı boş köpekler yönünden hiç olmadığı kadar güvenli hale geldi. 

O kadar köpek nereye gitti, ne yapıldı, hepsi şehir merkezlerinde belirlenen yerlere toplandı mı, bu sorun nasıl halledildi? Bilmiyorum. Bildiğim, bu sorunun sessiz sedasız halledildiği. Bu sorunun nasıl halledildiğini de hiç merak etmiyorum. Çünkü önemli olan sorunun çözülmesi. 

Bu sorunun çözümünde hükümet iradesinin ve belediyelerin bu işi sıkı tutmasının etkili olduğunu düşünüyorum. Bu yönüyle hem hükümet hem de belediyeler bir takdiri hak ediyor. 

Demek ki iş sıkı tutulunca çözülmez dediğimiz sorun çözülüyor. Keşke bütün sorunlarımız aynı irade ile sorumluluk alarak çözülse. Bak o zaman çözülmedik sorunumuz kalır mı? 

31 Mayıs 2026 Pazar

Mutlak Butlan Formülü

Dert ve sıkıntı eksik olmaz bu hayatta

Çoğu da çözümsüz kalırdı hep

Nihayet imdada yetişti mutlak butlan

Bundan sonra kim tutar bizi. 


Biriyle dost iken sorun mu yaşadın? 

Bu derdi kafandan atamıyor musun? 

Dersin ki ona, bundan sonra aramızda

Geçmişi yaşanmamış sayacak mutlak butlan olsun. 


Evlisin. Boşanmak mı istiyorsun? 

Boşanınca nafakadan mı korkuyorsun? 

Aç bir mutlak butlan davası

Hakim geçmiş evliliği yok saysın. 


Eski eşin senden nafaka isterse

De ona, ortada evlilik yok ki nafaka olsun 

Aha bu da mahkeme kararı

Sonrasını eski hanımın düşünsün.


Yarışı kaybederek koltuktan mı oldun? 

Üzülme! Gün doğmadan neler doğar. 

Bakarsın çıkar bir mutlak butlan kararı

Mahkeme kararıyla yeniden oturursun koltuğa. 


Unutma ki mutlak butlan kararı

Her derde deva en sihirli formüldür. 

Üstelik yerli malıdır

Herkes onu kullanmalıdır. 


Anormallikler Normalimiz Oldu

Sosyal medyada dolaşırken bir vakfa ait 2026 yurt içi ve yurt dışı kurban bedeli önüme düştü. 

Başka vakıf ve derneklere ait yurt içi ve yurt dışı kurban bedellerinin de görmek mümkün. 

Bazılarında yurt dışında kesilecek ülke ve kıtaya göre fiyatlar değişirken bazıları resimde olduğu gibi yurt içi ve yurt dışını tek fiyatta sabitlemiş. 

Diğer vakıf ve derneklerin yurt içi ve yurt dışı kurban bedelini bir tarafa bırakarak görseldeki yurt içi ve yurt dışı kurban bedelini bir irdeleyelim. 

Gerçi her vakıf ve derneğin kurban bedeli farklı olsa da bir gerçek var ki yurt içi kurban bedeli yurt dışına göre dört katı. Yani bizde bir kurban kesen, çoğu yurt dışında dört kurban keser. 

Yurt içi ve yurt dışı kurban bedelini görür görmez vay be dememek elde değil. Anormallik bizde mi yurt dışındaki ülkelerde mi? Yurt dışı Gazze hariç fiyatlar birbirine yakın olduğuna göre anormallik bizim ülkede. 

Bu fiyat makası sadece bu yıla ait değil, nicedir böyle. Demek ki yüksek fiyata kurban kesmek bu ülkenin makus talihi olmuş. 

Besici kazansa onlar bari kazanıyor dersin. Besiciye sorsan onlar da dertli. Biz tüketiciler zaten her sene dertliyiz. Üretici ve tüketici dertli olduğuna göre bu ülkede etten ve kurbandan kim kazanıyor, merak ediyorum. 

Yurt içi ve yurt dışı bu fiyat uçurumunu gören Türkiyeli bir vatandaş kurban bağışını yurt içine mi yapar yoksa yurt dışına mı? Öyle zannediyorum bağışçıların kahir ekseriyeti yurt dışı seçeneğini tercih eder. Tercihini yurt içinden yana kullanan bağışçı sayısının da bir elin parmaklarını geçtiğini sanmıyorum. Geçen biri, "dört kurban bağışladım" dedi. Sormadım yurt içi mi yurt dışı mı diye. Büyük ihtimalle yurt dışını tercih etmiştir. Öyle ya akıl var, mantık var, hesap var, kitap var. Yurt içinde bir bağış yerine yurt dışına dört bağış yapabiliyorken niye yurt içini tercih etsin. 

Bu fiyat makasını siz nasıl görürsünüz bilmem ama bu uçurum bana anormalin anormali geliyor. Bizde tekelcilik mi var, gıda terörü mü var, rant mı var, fahiş fiyat mı var, girdi maliyetleri mi yüksek, enflasyon belası mı? Bilemedim gitti. Şu var ki bu anormallik bizim için normal olur oldu. 

Bu durum yani fiyat uçurumu sadece kurbana has olsa hiç gam yemeyeceğim. Aynı durum hac için de geçerli. Çünkü hac parası da çok anormal. 

Yazımı bir soru ile bitireyim. Bu ülkede hacca gitmeyi ve kurban kesmeyi caiz görür müsünüz? 


30 Mayıs 2026 Cumartesi

İki Su Fatura Kıyası

Bu su faturasını 29.05.2018 yılında sosyal medyada paylaşmışım. 32 günde 17 ton su kullanmışım. Fatura bedeli de 72 lira imiş.

Bu fatura bedelini çok bulmuş olmalıyım ki kendimce belirlediğim tasarruf tedbirlerini yazarak bu faturanın altına paylaşmışım.

Her ne kadar tasarruf benim işim olsa da yazdığım tasarruf tedbirlerinin bir uygulanabilirliği yok. Gülünsün diye mizah yapmışım. 


Bu yan taraftaki su faturası da 2026 Ocak ayına ait. Bu sefer 36 günde yine 17 ton su kullanmışım. Fatura bedeli de 777,5 TL. 

İlk fatura 2018 Nisan, diğer fatura ise 2026 Ocak ayına ait. İki fatura arasında 7 yıl 9 aylık fark var. 8 yıl diyelim. 

Niyetim suyun pahalılığından dert yanmak değil. Aynı ton yani 17 ton su, 8 yıl önce 72 TL iken 8 yıl sonrası 777,5 liraya tekabül etmesi dikkatimi çekti. Öyle ya 72 nere, 777 nere. Arada 10 kat fark var. Bu demektir ki bu iki faturaya göre paramız on kat değer kaybetmiş. 

Bana birileri, 2018 yılında yaklaşık sekiz yıl sonra şimdi 72 lira verdiğin suya 777 lira vereceksin dese kafayı mı yedin, benimle dalga mı geçiyorsun derdim. Yine birileri, paramız yaklaşık 8 yıl sonra on kat değer kaybedecek dese, şakanın sırası değil derdim. 

Görünen o ki sadece suyu baz alırsak 8 yıl içinde paramız on kat değer kaybetmiş. Nereden bakılırsa acınası bir paramız var ve izahı zor bir durum söz konusu.

Hasılı, evlere şenlik bir paramız var. Taşıması zor, sayması zor. Eskiden sadece bankalarda ve cirosu çok yerlerde bulunan para sayma makinesi şimdi çoğu yerde var. Kurban kestiğim yerde bile vardı. Besici, sayarak iki deste halinde götürdüğüm 35 bin lirayı saymak için makineye attı. Öyle ya saymaya kalksa o hengamede sayması zaman kaybı. Bir de doğru sayması mesele. Akıllılık yapıp para sayma makinesi temin etmiş. 

En büyük banknotu torunlara harçlık verirken utanır olduk. Alışverişte de işe yaramıyor maalesef. 

Doğru dürüst işimizi görmeyen bu para değer kaybetmeyip de ne yapsın. Sekiz yılda su faturası on kat artmayıp da ne yapsın?

Burada tamam öyle de maaşlar seki yılda ne kadar arttı? Bunun hesabını yaptın mı denebilir. Hiç yapmadım böyle bir hesap. Niyetim bile yok. Ne maaşlar artsın ne de su faturası on kat artsın. İsterim ki milli paramız değerli olsun. Maaşlar da yerinde saysın, su faturaları da diğer ürünler de. 

Sehven

Sehven, "dalgınlık veya unutkanlık sonucunda oluşan; yanlışlıkla" anlamına gelen Arapçadan dilimize geçmiş bir zarftır.

Genç nesil bu zarfı pek kullanmaz. Çünkü eskimiş bir kelime. Ama eskiler hâlâ kullanır. Eskide kalsa da Hızır gibi imdada yetişen bir kelime. Ne zaman ki bir yazıda bir kelime ya da rakam yanlış yazılmışsa kelime veya rakam okunacak şekilde üzerine tek çizgi çizilir. Yanına da doğrusu yazılır, sehven denir ve paraflanır.

Sehven, okullardaki yoklama fişlerinde sıkça kullanılır. Öğretmen yoklama yaptıktan sonra bir öğrenciyi yanlışlıkla yok yazdığını fark edince numaranın üstünü çizer, yanına veya üstüne doğrusunu yazar, paraf yapar. Aynı düzeltme çıktısı alınmış resmi evraklarda da yapılır. 

Seçim evrakında da benzer düzeltme yapılarak paraflanır. 

TDK sehven zarfına, "yanlışlıkla" anlamı verse de "hatayla" karşılığını vermesini daha uygun görürüm. Çünkü her ne kadar hata ve yanlış birbirinin yerine aynı anlamda kullanılsa da arasında nüans var. Hata, bilmeden yapılan yanlış iken yanlış, bilerek yapılan hatadır. Kısaca hatada kasıt yokken yanlışta kasıt var kabul edilir. 

Buradan Bilgi Üniversitesine gelmek istiyorum. Malumunuz Bilgi Üniversitesi 1996 yılında açılmış, zamanla 20-25 bin öğrenci sayısına ulaşmış bir vakıf üniversitesi. Bu üniversite Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle 21 Mayısta kapatıldı. 24 Mayısta ise "YÖK'ün görüşü alınmak suretiyle" gerekçesi gösterilerek Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile tekrar açıldı. Üç gün gibi kısa sürede gerçekleşen bu tasarruf kamuoyunda ister istemez manidar bulundu. Hatta yenilen açılması onayında YÖK'ün görüşünden" bahsedilmesi, daha önceden YÖK'ün görüşü alınmamış mıydı sorusunu sordurdu. 

Aç-kapa-aç şeklinde ifade edebileceğimiz bu karar ve onay ister istemez dikkat çekti. Öyle görünüyor ki yanlıştan hemen dönülmesi sevindirici olmakla beraber bu süreç iyi yönetilememiştir. 

Üç gün içinde birbirine zıt iki karar verilmekten ziyade ben olsam sehven zarfını kullanırdım. Ayrıca YÖK görüşünü gerekçe göstermezdim. Bunun için üç gün geçmesini de beklemezdim. Yanlış ya da hatanın farkına varır varılmaz aynı gün ya da üç gün sonra yayımlanan yeni bir kararnameyle, "21 Mayıs tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle Bilgi Üniversitesi sehven kapatılmıştır. İlgili Üniversite eğitim ve öğretime devam edecektir" denilebilirdi. 

Aynı kapıya çıkar, ne fark eder demeyin. Çok şey fark eder. En azından yanlıştan sehven yoluyla dönülmüş olurdu. Bu yol ve yöntem bana daha şık ve anlaşılır geliyor. Öyle ya insan olarak hangimiz hata yapmayız ki. Hata yaptım diyene de toplum bir şey demez. 

Yapılan hataya mağdurun bile bir şey demediğiyle ilgili bir anım aklıma geldi. Fî tarihinde il merkezinde bir lisede görev yaparken bir öğretmen eş durumundan tayin istemişti. Eş durumu tayiniyle ilgili üç tane de belge sunmuştu. Bu belgeleri tarayarak sisteme yükledim. Ardından onay verdim. Tayin süresi sona erdiğinin ertesi günü öğretmen odama geldi. "Hocam, benim tayin reddedilmiş. Normalde reddedilmemesi gerekirdi. Çünkü istenen evraklarım tamdı. Yanlışlık kimde ise hakkımı arayıp şikayetçi olacağım. Çünkü mağduriyetim söz konusu" dedi. Sistemi açıp evrakları inceledim. Ben onaylamışım, ilçe de onaylamış ama il reddetmişti. İlin niçin reddettiğini inceledim. Her şey tamamdı. Yüklediğim dosyaları açıp inceledim. Hatanın benden kaynaklandığını tespit ettim. Çünkü üç ayrı evrakı sisteme yükleyeceğim yerde bir evrakı iki defa yüklemişim. Bir evrak iki defa yüklenince haliyle istenen bir evrak sisteme yüklenmemiş görünüyor. İl de istenen bir evrak eksik olduğu için atama isteğini reddetmiş. Öğretmene, hocam, aynı evrakı iki defa yüklemişim. İlçe incelemeden onaylamış, il ise hatayı fark edip reddetmiş. Hata benim. Gözümden kaçmış. Keşke evrakları yükledikten sonra açıp tekrar incelesem iyiymiş. İl bu hatayı tespit edince keşke telefonla arasaydı hemen düzeltirdim. Bu durumda hata bende. Beni şikayet ederek hakkınızı aramanız gerekiyor. Şikayetçi olursanız da gönül koymam. Çünkü hatalıyım dedim. Öğretmenim de "Hocam, hata ilçe ve ilde olsaydı, hakkımı arayacaktım. Yalnız sizi tanıyorum. Kasten böyle bir şey yapmaz, mağduriyete yol açmazsınız. Bu durumda şikayetçi olmayacağım. Nasip değilmiş. Var bunda da bir hayır" deyip müsaade alıp gitti. 

Gördüğünüz gibi hata yaptım diyene bizim toplum anlayış gösterir. 

26 Mayıs 2026 Salı

İşiniz Batıl Olmasın

Meğer siyasette pardon hukukta mutlak butlan diye bir kavramın olduğunu yaşayarak öğrenmiş olduk. Ömrümüz olur yaşarsak daha ne kavramlar öğreniriz, kim bilir.

İyi tarafı, okumayı sevmeyen bir toplum olarak böylece kelime hazinemizi geliştirmiş oluyoruz. Zira bir kelime bir kelimedir.

Mutlak kavramını duyardık. Butlanı ilk defa duymuş olsam da düşün taşın derken dilimizde yaygın bir şekilde kullanılan Arapçadan geçme batıl kelimesinin türevlerinden biri olduğunu anladım. Meğer kelime bana yabancı değilmiş. Bu arada Arapçanın ne derece zengin bir dil olduğu da bir kez daha ortaya çıkmış oldu.

Fakültede nikah bahsini görürken hocamız birden fazla nikah çeşidinden bahsetmişti. Aklımda kaldığı kadarıyla;

Farz olan nikah (Zinaya yeltenmesi kesin olan kimselerin evliliği),

Sünnet olan evlilik (Normal şartlarda her erkek ve kadının evliliği),

Haram nikah (Evlendiği zaman hanımına kesin eziyet ve zulüm yapacak kimsenin evliliği),

Vacip olan nikah (Evlenmediği takdirde harama (zina) düşme tehlikesi bulunan, ancak eşinin mihr ve nafakasını karşılayabilecek maddi güce sahip kişilerin evlenmesi),

Tahrimen mekruh nikah (Başkasının evlenme teklif ettiği, olumlu ya da olumsuz cevap vermeden yapılan evlilik, gayrimüslimlerle yapılan evlilik gibi),

Muvakkat nikah (Evliliğin en baştan belirli bir süreyle (gün, ay veya yıl) sınırlandırıldığı, sürenin bitimiyle kendiliğinden sona eren geçersiz bir evlilik türüdür. Muta nikahı da böyledir),

Fasit nikah (İslam hukukunda evliliğin kurucu unsurları tam olmasına rağmen, detaydaki bazı usul, şart veya nitelik eksiklikleri (örneğin şahitsiz kıyılması) nedeniyle hukuken kusurlu kabul edilen birlikteliklerdir.), 

Batıl nikah (Eşlerden birinin evlilik akdi sırasında zaten başkasıyla evli olması, eşler arasında evlenmeyi yasaklayan kan, süt veya kayın hısımlığı bağının bulunması (kız kardeş, hala, teyze vb. ile evlilik), taraflardan birinin evlilik anında sürekli bir sebeple ayırt etme gücünden yoksun olması veya evlenmeye engel teşkil edecek derecede akıl hastası olması, dini nikâhta şahitlerin bulunmaması, tarafların rızasının olmaması (ikrah/zorlama) veya evlilik iradesinin süreklilik taşımaması gibi kurucu şartların ihlal edilmesi.). 

Diğerleri neyse de fasit nikah ile batıl nikah arasındaki farkı o zaman pek anlamamıştım. Mutlak butlan kararı aradaki farkı bana öğretti. Fasit nikahı Hanefiler, eksiklikler giderildiği takdirde evliliğin devamında bir sakınca görmezken batıl nikahta ise evliliğin yok sayılması, tarafların mutlaka ayrılması anlamına geliyor.

Sanırım batıl nikah, mahkemenin verdiği mutlak butlan ile aynı anlama geliyor. Mutlak butlan mevcudu iptal edip önceki olup bitenleri yok hükmünde sayarken batıl nikah da önceki evliliği yok saymaktadır. Tek farkı birine batıl denirken diğerine butlan denmesi. 

Gördüğünüz gibi bir mutlak butlan kavramı beni nereye götürdü. Siz siz olun, sünnete uygun nikah akdinde karar kılın. Yok hükmünde olan batıl nikahla işiniz olmasın. Yoksa hukuktaki mutlak butlan kararında olduğu gibi batıl nikahta sizi ben bile kurtaramam. Zira ayıkla pirincin taşını durumu ortaya çıkar. 

25 Mayıs 2026 Pazartesi

Aç Kapa Aç Sezonu

Bugün biriyle beraber oturuyordum. Hal hatır, sağdan soldan derken "Aç kapa aç sezonu da açıldı" dedi. O ne dedim. "Dediğim gibi" dedi.

Sanırım bir şeyler kastediyorsun. Anlamadım dedim. "Olup biten haberlerden haberin yok galiba" dedi. Dedim yok.

Dedi ki "Bir vakıf üniversitesi 30 yıl önce açılmış. Zamanla büyüye büyüye 20 bin mevcudu olmuş. Her ne olduysa altı ay önce kayyım atanmış. 21 Mayıs 2026 tarihli yazıyla kapatılmasına karar verilmiş. Dört gün sonra da tekrar açılmasına karar verilmiş. Mesele bundan ibaret. Bundan dolayı nereden estiyse aç kapa aç sezonu dedim. Dediğimle kalmadım. Dünden beri tekerleme gibi tekrarlayıp duruyorum. Bunu sana açıyorum ki tam senlik bir yazı" dedi.

Dedim kendisine. Niye benlik bir yazı olsun. Üniversitenin açılıp kapanması, hele kapatılır kapatılmaz yeniden açılması, eğer dediğin gibi olduysa aç kapa aç sezonu söyleminiz tam oturmuş. Yalnız devleti biz yönetmiyoruz. Devlet yönetimi bizim düşündüğümüz gibi değil. Önce aç, sonra kapat, ardından tekrar aç olmasında mutlaka önemli gerekçeler vardır. Devlet yetkilileri ölçüp biçip bu şekilde karar vermişler. Bize de uymak düşer.

"Olur mu öyle şey? Bakkal dükkanı açıp kapatmıyorsun. Oyun oynamıyorsun. Tarihçesi çeyrek asrı doldurmuş koskoca üniversite bu. Öyle açtım, kapattım. Yok tekrar açtım demek olmaz" dedi.

Farz et ki kapatmakla yanlış karar verdikleri ortaya çıktı. Tekrar açmakla bir yanlıştan dönülmüş. 'Biz kapattık. Doğru ya da yanlış. Artık bir daha açmayız' deseler daha mı iyiydi? Unutma ki yanlıştan dönmek de bir erdemliliktir.

"Keşke tüm yanlışlardan bu şekil hızlı dönülse en azından mağduriyetler oluşmaz. Mesela aç kapa aç sezonunun Şehir Üniversitesinde de işletilmesi daha iyi olurdu. Nedense Şehir Üniversitesinin kapatılmasından geri dönüş olmadı. 'Aç kapa' şeklinde kaldı" dedi.

Baktım bu tartışma devam edecek. Konuyu kapattım. Çaylarımızı bitirdikten sonra ayrıldım.

Görünen o ki tartışma devam etse de o birini ikna edemeyeceğim. Bu yüzden tartışmayı devam ettirmemin de bir anlamı yok. Sonra üniversiteyi açan açmış, kapatan kapatmış, sonra tekrar açmış. Yetkisi vardır, kapatır, yetkisi vardır, açar. Bundan bize ne öyle değil mi?

Gerçi bize ne desem de “Aç kapa, aç sezonu” hoşuma gitti. Tuttum bunu.

24 Mayıs 2026 Pazar

Kaybedenler Liginden misiniz?

Yıllardır şampiyon olamayan FB'de olağan ve olağanüstü seçimli genel kurul eksik olmaz. Her seçimde en az iki aday yarışır. Seçimi kazanan, başarılı olsa da olmasa da kolay kolay gitmek istemez.

FB'de 20 yıl başkanlık yapan Aziz Yıldırım ilk adaylığında Vefa Küçük ile yarışmış, rakibinden bir oy fazla alarak başkan seçilmişti.

Aziz Yıldırım, Ali Koç ile yarıştı. Ali Koç'a karşı kaybetti.

Ali Koç da 6 yıl başkanlık yaptıktan sonra Saadettin Saran'a başkanlığı kaptırdı.

Saadettin Saran fazla başkanlık yapmadan seçimli kongre kararı aldı. Kendisi yeniden aday olmayacak. Kongrede Aziz Yıldırım ile Hakan Safi başkanlık için yarışacak.

Sürekli kongre yaparak başkan seçen FB, şayet şampiyonluk gelmezse daha çok seçimli genel kurul yapar.

Malumunuz ne Aziz Yıldırım ne de Ali Koç FB başkanlığını isteyerek bıraktı. Aziz Yıldırım kaybettiği başkanlığı geri almak için yeniden aday.

Her ne kadar Ali Koç bu sefer aday değilse de tıpkı Aziz Yıldırım'da olduğu gibi Ali Koç da başkanlığa ve yenilgiye doymadı. Koç da bir zaman sonra tekrar FB'nin başına geçmek için kolları sıvarsa şaşırmam.

Şu var ki insanoğlu koltuğa bir oturmuş olsun. Bir daha kalkası gelmiyor. Bir getirisi ve şöhret olmalı ki insanımız rekabete giriyor. Halbuki seçim ve rekabet olmasa da koltuğa oturan ölünceye kadar o koltukta otursa ne güzel olur. İnsanımızın yenilme korkusu olmadığı gibi ülke de seçimle uğraşmaz.

Ne edersiniz ki demokrasinin en kötü yönü, belli süre koltukta oturduktan sonra tekrar sandık konması. İyi de seçim seçim, nereye kadar? Her seçimde adaylık, nereye kadar? Yenilgi yenilgi, nereye kadar? Tamam, yenilen pehlivan güreşe doymasa da tekrar tekrar yenilgi istese de bu seçimli kaybetmelere de bir çözüm bulmak gerek.

Yenilip güreşe doymayan bir pehlivan olmasam da az buçuk yenilenlerin psikolojisini bilirim. Bu yüzden Aziz Yıldırım ve Ali Koç'u çok iyi anlıyorum. İkisinin ve kaybeden nicelerinin yerinde olsam kaybettiğim seçime tekrar aday olmaktansa kaybettiğim seçim için mahkemeye müracaat ederek mutlak butlan isterim.

Hem Aziz Bey hem de Ali Bey mutlak butlan davası, centilmenliğe sığmaz diye düşünebilir. Böyle bir dava açmayı kendilerine yediremeyebilirler. Pekala FB üyelerinden biri böyle bir dava açabilir. Hiçbir FB kongre üyesi böyle bir davaya yanaşmaz denirse ben ne güne duruyorum. FB'li değilim ama onlar adına mutlak butlan için müracaat edebilirim. Hem de ayrı ayrı iki dava birden. Bir Ali Koç'a karşı kaybeden Aziz Yıldırım için bir de Saadettin Saran'a karşı kaybeden Ali Koç için mutlak butlan davası açabilirim.

Yeter ki he desinler. Onlar için taşın altına elimi koyarım. Bundan sonrasını mahkeme düşünsün, mevcut seçilen başkanlar düşünsün. Bu dediğimi yabana atmasın Aziz ve Ali Beyler. Unutmasınlar ki demokraside çare tükenmez. Hele mahkemeler varken çare hiç tükenmez. Çünkü mahkemeler haksızlığı gidermek ve sorunu çözmek için var. Ayrıca kaybedilen seçimin mahkeme kararıyla yok hükmünde olması ve mahkeme kararıyla yeniden koltuğa oturmanın havası bir başka olur. Çünkü kaybettim sandığını bir bakmışsın, kazanmışsın. İnanmazlarsa daha önce eşekten düşüp tekrar eşeğe binenlere bir sorsunlar ya da daha önce eşeğini kaybedip üzülen Nasrettin Hocaya, eşeği bulunduktan sonra yaşadığı sevinci bir sorsunlar.