Siyasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Eylül 2026 Pazar

Ben Bizimkilerden Değilmişim

İnsanoğlu vücut yönünden nasıl ki değişiyor ve kemale doğru gelişme gösteriyorsa; dinen, fikren, zikren, siyaseten de değişikliğe uğrar ve gelişir. Kısaca insan hem bedenen hem de zihnen sürekli değişim halindedir.

Vücut ve bedenin dışındaki değişim ve gelişmelerde; kişinin bulunduğu ortam, gezip dolaşması, farklı kesimlerle teşriki mesaisi, okudukları, yaşadığı tecrübe ve gözlemler etkilidir.

İnsanın zihnen değişimi aynı fikrin üzerine koyarak gelişirse aynı düşüncede olanlar nezdinde tasvip edilir. Mesela aynı takımı tutması, aynı siyasi partiye oy vermeye devam etmesi, aynı dini yaşayışı ve aynı dini düşünceyi savunması böyledir. 

Zihnen değişim üzerine koyarak değil de farklı yönde değişme söz konusu ise "yoldan çıktı, kafayı tırlattı, mahalleden gitti, kendine yazık etti, kafayı yedi, cins biri olup çıktı..." denerek ayıplanır.

İsteyen tasvip etsin isteyen ayıplasın. Ben de vücuduma paralel olarak bedenim kemale doğru giderken zihnen de değişim ve gelişim halindeyim. Zihnen değişim hem dini hem siyasi hem toplumsal hem bakışaçısı yönünden değişip gelişiyorum. Bunda sorgulamamın, düşünmemin, gözlemlemenin, içime sinmeyeni ifade etmemin, dinen ve siyasette örnek olması gerekenlerin fiiliyatta su koyvermesinin, siyasetteki çelişkilerin, farklı kesimlerle iletişimimin, kimseye ön yargıyla yaklaşmamanın, herkesi anlamaya çalışmamın, herkese empati yapmamın, dinin ve dini değerlerin süfli emellere alet edilmesinin, ne olursa olsun benim gibi düşünenleri savunmayı bırakmamın, eleştiri oklarını ilk önce evime, sokağıma, mahalleme çevirmemin, yanlışa her daim yanlış dememin, kutuplaşmanın esiri olmamamın ve yaşadığım hayal kırıklığının payı büyük. Kısaca herkes kendi penceresinden bakarken objektif olma ve anlama adına zaman zaman başkasının da penceresinden baktım. 

Geldiğim nokta itibariyle küçüklükten beri bize öğretilen dini anlayış ve tarihimizin çoğunun slogan türünden ezberler olduğunu anladım. Devlette söz sahibi olursak asla hak yemeyiz, yetim malına dokunmayız teorisinin fiiliyatta yerinin olmadığını bizzat gördüm. Kısaca ezberleri bırakıp sadede geldim. Geldiğim sadet değişme zamanı dedi. Haliyle mahalleme yabancılaştım. 

Her ne kadar değişip gelişsem de içinde yaşadığım mahallemde yaşamaya devam ediyorum. Eleştiri oklarını mahalleme döndürürken zaman zaman bizimkiler derim. Öyle ya eleştirsem de içinden çıktığım yer burası. Başka mahallem de yok. Yine otururken bir gün her zamanki gibi ağzımdan bizimkiler dedim. Dediğime değil, bizimkiler dediğime takıldı mahallem. İki tanesi, "Abi, bizimkiler mi dedin" demez mi? Bu sözden anladım ki bizimkiler beni kendilerinden kabul etmiyor. Tüm suçum herkes kendi sokağını temizlerse tüm mahalle tertemiz olur mantığıyla hareket ederek kendi mahalleme dair eleştiri getirmek ve düzelme yönünde öneri sunmak. Görüyorum ki bizimkiler dediklerim beni içlerinden atmış da benim haberim yok. Beni biz ve onlar dedikleri onlar safına göndermişler de yine benim haberim yok. Çok da tın. 

12 Eylül 2026 Cumartesi

Öğretmenlerin Ek Dersle İmtihanı

Meslek öğretmenlerini hariç tutarsak genel kültür öğretmenleri, 15 saat maaş karşılığı, 21 saate kadar 6 saat zorunlu, 30 saate kadar da 8 saat isteğe bağlı ek ders karşılığı derse girerler.

Okul, ilçe ve il normları belirlenirken de 6-31 saate kadar 1 öğretmen, 31-42 arası 2 öğretmen, 42'den fazla ders yükü olması durumunda her bir 21 saate 1 norm daha ilave olunur.

Maaş karşılığı dışında girilen her bir ek ders saati ücreti, katsayıya göre değişse de 2026 Temmuz itibariyle 185 lira. 

Mevzuat bu şekil. Uygulama nasıl ona bir bakalım. Çünkü öğretmenler uygulamada yeknesak değil.

Şimdi uygulamaya bir bakalım. 

Öğretmenliğe başladığım ilk yıllarda ek ders ücretinin pek bir anlamı yoktu. 30 saat derse giren bir öğretmenin aldığı ek ders, bir haftalık pazar ihtiyacını bile karşılamaktan uzaktı. Harçlık mesabesindeydi. 

Ücretin pek bir anlamı olmasa da öğretmenler "Mevzuat bana bu hakkı veriyor, şu kadar ders saati dışında derse girmek istemiyorum" demezdi. Okul, ders programında kaç saat vermişse o kadar girilirdi. Hatta öğretmen yeterli olmadığı için dersler boş geçmesin diye okul idaresi 30 saatin üzerinde ders verir, öğretmen 30 saatin üzerindeki girdiği derslerden ek ders ücreti almaz, fahri olarak o derslere girerdi.

Eskiden öğretmenlerin çoğunun eşi ev hanımı olduğu için tek maaşa talim ederdi. Tek tük çift maaş giren ev olurdu. Son yıllarda karı koca da çalışıyor, evlere çift maaş giriyor. Eşi çalışmayan öğretmen pek kalmadı dense yeridir. Yani durum tersine döndü.

Eskiden ders programı yapılırken programım şöyle olsun, böyle olsun, şu kadar boş gün istiyorum talebi pek olmazdı. Okul nasıl program verirse dersine girerdi. Okul idaresinden ders programıyla ilgili özel istekte bulunanlar genellikle kadın ve eşi çalışan erkek öğretmenler olurdu. Okul idaresi onların isteklerini yerine getirir, diğerlerinin programını öylesine yapardı. O zamanlar mantık, öğretmen gerekirse beş gün gelir, sabahtan akşama derse girmekle yükümlü denirdi. Öğretmenlerin çoğu da önceliğini okula verir, ona göre planlamasını yapardı.

Karı-koca da çalışmaya başlayınca ders programı yapmada en büyük zorluğu okul yönetimi çekiyor. Çünkü herkesin özel talebi var. "Ben şu kadar ders alırım, fazlasını almam. Şu günlerim boş olsun, ilk iki saatim ve son iki saatim boş olsun" türünden istekler bitmek bilmez. Niçin böyle? Çünkü çocuk var, ev işleri var. Ne kadar az derse girer ne kadar boş günüm olursa çocuk ve ev işleri de yürür. 

Halbuki öğretmenliğe başlarken devletle sözleşme yapmıyoruz. Devlete, "Ben şu kadar gün çalışırım" şartı koşmuyoruz. Devlet 7/24-365 gün çalışacaksın dese bile atanmak için çaba gösteriyoruz. Yeter ki atanalım diyoruz.

Geldiğimiz nokta itibariyle okuldan okula, branştan branşa değişiklik gösterse de okulların ders yükünü pay etmek eskisi gibi çok kolay değil. Çünkü,

Çocuğum var, fazla ders almayayım, 

Ek işim var, okuldan ne kadar az derse girersem, ek işime daha fazla zaman ayırırım,

Bağ, bahçe, çubuk işlerim var,

Ek ders almak istemiyorum. 21 saatten fazla olmasın,

Pazartesi ders istemem, cuma ders istemem... 

Diyen diyene. Çünkü ne kadar az ders alırsam, okula o kadar az gelirim mantığı güdülüyor. 

Böyle olunca çoğu branşlarda ders paylaşımı bir sorun. 21 saatten fazla derse giren olmayınca ya görevlendirme ya da ücretli öğretmen isteniyor.

Ek dersler kat sayıya göre altı aydan altı aya değişiklik göstermesine, eskisi gibi harçlık mesabesinde olmayıp getirisi olmasına rağmen kimse fazla ve ek dersin getirisinde değil. Öyle ya bir eve iki maaş ve diğer gelirler girince ek dersi kim ne yapsın.

Bazı okul ve branşlarda da fazla derse girme mücadelesi eksik olmuyor. Bir başkası kendisinden bir saat fazla alsa gözü onda oluyor, niye onunki benden bir saat fazla diyor ve 30 saate girmek için çabalıyor. Okulunda yeterince ders yoksa gerekirse başka okullarda derse giriyor. 

Yine bir sene 21 saatten fazla almam diyen diğer sene bu sene 30 girmek istiyorum diyor. 

Okulunda hafta içi 21 saatten fazla derse almayıp DYK'ye gitmek için ders isteyenler de eksik değil. Çünkü DYK'de bir saate giren iki kat ücret alıyor, ilaveten hizmet puanı alıyor.

Norm fazlası olduğu için derse girsin diye bir okula görevlendirme yapıldığı zaman görevlendirmeye sevinenler olduğu gibi "Geldi. Ek dersim düştü" diyen de eksik olmuyor. 

Antrparantez şunu da söyleyeyim, pansiyon nöbeti, ek ders, DYK, açık lisede görev almak suretiyle hiç maaşına dokunmadan, maaşını yatırım olarak kullanan ve ek dersle geçimini sağlayanlar da eksik değil. Özel ders verenleri, gizliden gizliye etüt merkezi açanları ya da buralarda ücret karşılığı derse girenleri saymıyorum bile. 

Haliyle her sene başında ilçe milli eğitimlerde öğretmen görevlendirme, norm fazlası olanlara iş verme, okullardaki ders yükü paylaşımı, ders programı başlı başına bir sorun.

Bu işin çözümü, hekimlere tam gün yasası getirildiği gibi öğretmenlere de tam gün yasası getirilmeli. Tam gün yasasıyla; az gireceğim, çok gireceğim, ek ders istemiyorum, şu kadar günüm boş olsun" talepleri de son bulur. Dersi olsun veya olmasın her öğretmen saat 09 ila 16.00 arası okulunda olur, dersine girer, nöbetini tutar, okulun etkinliklerinde yer alır, öğrencilerine rehberlik yapar, proje yapar, yapılan projede görev alır. Bu yasayla ek ders de kalkar, her öğretmenin maaşı iyileştirilir ve herkes aldığı maaşla yetinir. Böylece okullarda az girdin, çok girdin sorunu da ortadan kalkar. Her bir öğretmenin önceliği okul olur, diğer işlerini ya bırakır ya da bir başka yol bulur. Öğretmenin aldığı ek ders kimsenin ağzında olmaz. Kısaca tam gün yasasıyla öğretmenlik mesleğine itibar gelir. 

Eğitim ve Öğretime Heba Ettiğimiz Beyaz Yakalılar

Milyonlarca öğrencinin ya da mezunun iyi bir üniversite ve bölüm kazanmak ya da kamuda işe girmek için sınava girip ter dökmesi ayrı bir eleştiri konusu. Daha iyisini bulamadığımız için milyonları sınavdan sınava koşturuyoruz.

Kontenjanların sınırlı olduğu, girenlerin çoğunun kazanamadığı bu sınav sistemi seçme üzerine kurulu. Yani eleme üzerine bir eğitim sistemimiz var.

Daha iyi olanın kazanacağı sınavlara varım. Aynı zamanda eleme usulünü de savunurum. Yalnız bu eleme ortaokul ve lise çağında olmalı. Çoğu kimse LGS'ye, YKS ve AYT'ye girememeli. Elene elene üniversiteyi bitirenler de kendi aralarında yarış yapmalı. Öyle herkesi üniversite mezunu yapıp haydi KPSS'de yarışın demek, bu yarışın sonucunda çoğunluğa yeterli puanı alamadınız demek doğru değil. Bunun için iyi bir insan kaynağı planlaması yapmamız gerekecek. Herhangi bir okula, üniversite ve bölüme kontenjan belirlerken iş ve istihdam kontenjanları da belirlenmeli. Bu kontenjanın yüzde yirmi fazlası bölüme alınmalı. Öğrenciler ölen, kalan, okulu bırakan, okulda kalanların dışında başarılı olanlarla bir yarışa girsin. Değilse, milyonları üniversite sonrası merkezi sınavlara abone yapmış oluruz.

Üniversite ve KPSS'ye gelinceye kadar ortaokul ve lisede elenenlerin hiçbiri boşta kalmaz. Herkes bir şekilde yeteneğine uygun iş bulur, kimse de aç kalmaz. Çünkü bu ülkede her mesleğe ihtiyaç var. Ama hiçbirini zamanında elemeyip üniversite mezunu yaparsak ve KPSS'ye girmekten başka bir seçenek bırakmazsak yetiştirdiğimiz bu beyaz yakalılara anne babalar ve devlet olarak en büyük kötülüğü yapmış oluruz. Türkiye'nin insan kaynağı da maalesef bu şekil plansızlık üzerine kurulu. Bu plansızlık gençlerin geleceğini heba ediyor. 

Ben üniversite ve bölüm açarım, ihtiyaç olsun veya olmasın herkesi üniversite mezunu yaparım, sonrasına karışmam demek, ülkenin gençlerini hayal kırıklığına uğratmak demektir. Hayal kırıklığına uğrayan ise çevresine pozitif enerji vermez, herhangi bir işe odaklanamaz. 

Bu ülke ne yapıp ne edip beyaz yakalı yetiştirmekten vazgeçmeli. İhtiyaca göre bölüm açmalı, ihtiyaca göre kontenjan vermeli. 

Zamanlama

Üsküdar Belediye başkanının tutuklanmasının ardından, Üsküdar belediyesinde yapılan başkan vekili seçimi, öyle zannediyorum, siyasetimizde epey gündem olmaya devam edecek. Belki de Güneş Motel olayı gibi siyasetin milatlarından biri olarak hafızalardaki yerini alacak.

Burada belediye başkan vekilliğini kazanan haklı, diğerleri haksız, biri hak yedi, diğeri mağdur oldu gibi bir değerlendirmede bulunmayacağım. Az buçuk siyaseti takip edenler bunun değerlendirmesini yapacak.

Yine başkan vekili seçimi öncesi belediye meclisi üyelerinin tutuklanması, istifalar ve geçişler, partisinin adayı dururken rakip parti adayına oy vermeler üzerinde de durmayacağım. Suçluysa tutuklanır, partisinde huzur bulamadıysa veya hesap kitap yapıp başka partiye transfer olduysa ya da kendi adayı dışındaki rakip parti adayına oy vermişse kendi bilecekleri iş.

Belediye başkan vekilliğinin kimde kaldığında, kime geçtiğinde, belediyeyi kimin kazandığında da değilim. 

Üzerinde duracağım, zamanlamadır. Başkan vekili seçimi öncesi tutuklamalar ve parti değiştirmelerin zamanlaması ister istemez dikkat çekiyor ve manidar bulunuyor.

Benim siyaset etiğim; vekilin, belediye başkanının ve belediye meclis üyesinin yeni bir seçime kadar seçildiği partide görev yapması. Özel veya herhangi bir sebeple istifa edenin de bağımsız kalması ve bir başka partiye geçmemesi yönündedir. Bu, kişinin kendine ve özellikle seçmenine olan bir saygısıdır.

Belki Üsküdar seçimlerinde her şey normal seyrinde olmuştur. Fakat görüntü ve iddialar bu işin normal seyrinde olmadığı yönünde. İsnat ve iddialar konuşulsa da hepsi isnat ve iddia olarak kalacak. Çünkü bu ülkede gerçeklerin er veya geç ortaya çıkmama ya da çıkarılmama gibi bir yönü var.

Ben olsam, her türlü istifa ve geçiş, gözaltı ve tutuklamada hem adliye hem de kişiler zamanlamaya dikkat etmeli. Yapılan şeyler "Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü" şeklinde yorumlanmamalı. Yani bir seçim arifesinde bunlar olmamalı. Seçim bittikten sonra istifa edilip bir başka partiye geçilirmiş, gözaltı ve tutuklama olurmuş... Bu başka bir şey. Yanlış anlaşılmaya sebebiyet verecek tasarruflardan kaçınmak lazım. Çünkü ağzı olanın konuştuğu bu ülkede insanların ağzını büzemezsiniz.

Tüm bu olup bitenlerden benim anladığım, siyasetimizde omurga yok, ilke yok, prensip yok, ahlak yok, etik değerler yok, şeffaflık yok, utanma yok, farz yok, vacip yok, müstehap yok. Sadece mübahlık var, hesap kitap yapma var, ikbal var. Öyle bir siyaset izleniyor ki kazanmak için her yol mübah görülüyor ve herkesin bir zaafı var. O zaaf yönler ilmek ilmek işleniyor ve herkesin satın alınır bir yönü var. Ne diyeyim, alana da satana da hayırlı olsun. 

Eğer bizdeki siyaset böyleyse böyle siyaset benden uzak olsun. İlkesiz ve etik değersiz siyaset yapacaklar, ben tencere, sen kapak diyerek kendileri çalıp kendileri oynasınlar. Ben onlardan beriyim. Onlar da benden ırak olsunlar. 

Güneş Motel Olayı

Güneş Motel Olayını eskiler bilir:

1977 seçimlerinden Ecevit 1.parti çıkar. Yalnız bu birincilik hükümeti kurmaya yetmez. Kurduğu azınlık hükümeti güvenoyu alamaz. Yerine, Süleyman Demirel başkanlığında AP-MSP ve MHP partileri bir araya gelerek II. Milliyetçi Cephe hükümeti kurulur. 

Seçimlerde I. parti çıkan Ecevit, hükümeti düşürüp yeni hükümet kurmak için İstanbul Florya'daki Güneş Motel'de 11 AP milletvekiliyle gizli bir görüşme yapar. Bu görüşme 11'ler olayı olarak da bilinir. Bu görüşmenin ardından 11 vekil istifa ederek CHP'ye katılır. II. MC hükümeti gensoruyla düşürülür. 

Ecevit tarafından kurulan 42. hükümette AP'den istifa edip CHP'ye katılan ve '11'ler olayı' olarak tarihe geçen 11 vekile hükümette bakanlık verilir. 

AP'den istifa edip CHP'ye geçen vekil isimleri ve aldıkları bakanlıklar:

Tuncay Mataracı: Gümrük ve Tekel Bakanı

Şerafettin Elçi: Bayındırlık Bakanı

Hilmi İşgüzar: Sosyal Güvenlik Bakanı

Mete Tan: Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı

Orhan Alp: Sanayi ve Teknoloji Bakanı

Ali Rıza Septioğlu: Devlet Bakanı

Enver Akova: Devlet Bakanı

Ahmet Karaaslan: İmar ve İskan Bakanı

Güneş Öngüt: Ulaştırma Bakanı

Hasan Korkut: Devlet Bakanı

Cemalettin İnkaya: Mahalli İdareler Bakanı

“Büyük umut ve pazarlıklar sonucu kurulan bu hükümet, toplumsal kutuplaşmanın, ekonomik darboğazın ve anarşinin önüne geçememiş”, 1979 yılında yapılan ara seçimlerde CHP'nin ağır bir yenilgi alması sonucunda Ecevit'in istifa etmesiyle son bulmuştur. 

Yapılan transferlerle kurulan bu hükümetin ömrü 1 yıl 10 ay 7 gün sürmüş. Transfer edilerek bakanlık verilenlerden üç tanesi Yüce Divan'da yargılanıp mahkum olmuş. Bunlardan Tuncay Mataracı, "rüşvet almak ve görevi kötüye kullanmaktan" 36 yıl, Hilmi İşgüzar, "kayırma, yolsuzluk ve nüfuz ticareti ile SSK/BAĞ-KUR'u zarara uğratmaktan 9 yıl 8 ay, Şerafettin Elçi ise" rüşvet almak ve görevi kötüye kullanmaktan" 2 yıl 4 ay mahkumiyet almıştır. 

Bakanlık garantisiyle partisinden istifa eden vekillere göz atıyorum. 2 yıldan daha az bir bakanlık için değer miydi diye düşünmekten kendimi alamıyorum. Tuncay Mataracı, Şerafettin Elçi ve Alirıza Septioğlu dışında adı, sanı duyulan yok. Mataracı da öyle zannediyorum, bugüne kadar Yüce Divan'ın verdiği en büyük mahkumiyet almasından dolayı unutulmuyor olsa gerek. Mahkumiyet almasına rağmen Şerafettin ELÇİ isminin havalimanına verilmesi de manidar. 

İyi şeylerin dönmediği ve siyasi etiğin ayaklar altına alındığı Güneş Motel Olayının ardından neredeyse yarım asır geçti. Yani tarih olmuş. Yalnız bu transferler siyaset tarihine kara bir leke olarak geçmiştir. Bu konuyu ele alarak istedim ki geçmiş bu kara leke günümüze ışık tutsun ve bu yolun yolcularına ibret olsun. Fakat ibret alınmadığı görülüyor. Tarih tekerrürdür dedikleri bu olsa gerek. Keşke ibret alınsaydı da tarih tekerrür etmeseydi. 

10 Eylül 2026 Perşembe

Tek Partiye Doğru

Bir zamanlar seçim mitinglerinde eller kaldırılır, Rabia işareti yapılır, 

Tek millet,

Tek bayrak, 

Tek vatan, 

Tek devlet 

Şeklinde bir siyasi lider söyler, mitinge katılanlar da buna eşlik ederdi. Mitingler bu sloganla sona ererdi. 

Zannedersem, son seçimlerde bu slogan atılmadı. Rabia işareti de unutuldu. 

Şimdilerde bu slogan atılmıyor ama bu dörtlüğe bir beşincisi daha eklenecek gibi. 

O da "Tek parti". 

Bu durumda Rabia'yı beşe çıkarmak gerekecek. Öyleyse Rabia'yı da hâmise şeklinde yeniden isimlendirmek lazım. Önce son eklenenle birlikte hâmiseyi sayalım:

Tek millet,

Tek bayrak, 

Tek vatan, 

Tek devlet 

Tek parti. 

Ne alaka demeyin. Hiç olmadığı kadar bu dönemde muhalefet partilerine ait belediye başkanları iktidar partisine geçiyor. Daha önce geçen vekilleri söylemeye gerek yok. Sadece belediye başkanları değil, belediye meclisi üyelerinden de geçiş var. Buna belediye başkanı tutuklandıktan sonra yeni başkan vekillerinden de seçimle el değiştirenleri de sayarsak muhalefetten iktidara doğru tek taraflı bir geçiş söz konusu. Adeta akın akın geçiliyor. 

Amacım siyaset yapmak değil, parti değiştirenlere de bir şey demem. Kendi tercihleridir. Geçmişte biraz siyaseti izleyen biri olarak tarihin hiçbir döneminde bu kadar parti değiştirme olduğunu hatırlamıyorum. Olan geçişler de aynı zihniyete sahip partiler arasında olurdu. Şimdi ise kıyasıya rakip ve zihniyet olarak taban tabana zıt olanlar tek bir partide birleşiyor. 

Bu kadar başkanın geçişliliği, boşanmaların son yıllarda iyice arttığını aklıma getirdi. Eskiden boşanmalar olurdu ama şimdiki kadar değildi. Araya büyükler girer, evlilik bir şekilde götürülürdü, mahalleli ne der diyen kadın ve erkek de mahalle baskısından dolayı boşanmaya pek sıcak bakmazdı. Şimdilerde kırılsa da boşanan ve dul kalan kadına pek iyi gözle bakılmazdı. Bir şekilde dul kalan, toplumdan kendini tecrit ederdi. Kısaca toplum, boşanmalarda Katolik idi. Bunda anne ve babanın kızını telli duvaklı uğurlarken "Kızım, bu evden gelinliğinle çıktın, ancak kefeninle gelirsin" anlayışının da payı büyüktü. 

Şimdilerde bu anlayış kırıldığı için yeni ve eski evlilik demiyor, çoğu kimse evliliğini sonlandırıyor. 

Boşanmaların artmasıyla, belediye başkanlarının bir partiye geçişi arasındaki ilgiye gelince, eskiden parti değiştirme pek olmazdı. Olursa da tek tük. O da kardeş partiye geçme şeklinde olurdu. Bu da pek dikkat çekmezdi. Zıt ve rakip  partiye geçmek cesaret isterdi. Çünkü seçmen ve eski partisi topa tutardı. O yüzden partisinden istifa etse bile bağımsız kalma yolu tercih edilirdi. Bu dönemde zıt ve rakip partiye geçiş o kadar arttı o kadar hızlandı o kadar sıradanlaştı ki rakip partiye geçecek belediye başkanı da tek partiye geçiş yaparken acaba deme gereksinimi bile duymuyor. 

Boşanmalarda olduğu gibi siyasette de bu şekil sıradanlaşma artınca haliyle geçişler garipsenmiyor artık. Herkes bunu kanıksadı. 

Hülasa, böyle giderse muhalefet partileri kapılarına kilidi vurup ülkede tek parti kalacak.

Ne diyelim, hayırlı olsun. 

Siyaset Beni Korkutuyor

Siyaset demek yönetim sanatıdır, iş ve işleyişi çekip çevirme, sorun çözme ve toplulukları yönetim tarzıdır. 

Bu sanat olması gerektiği gibi icra edildiği takdirde herkesin yüzü güler, herkese huzur ve mutluluk gelir. 

Siyasetin emin ellerde olduğunu gören herkes geleceğe daha güvenle bakar, karamsarlık semtlerine uğramaz.

Siyaset demek, bu işi ben veya biz, sizden iyi yaparız rekabetidir aynı zamanda. Ülkeye ve insanına hizmettir, ülkenin geleceğine yatırımdır.

Siyasetteki rekabet bir fazilet yarışı olduğu, centilmenliğin öncelendiği, hak edenin kazandığı, kazanmak için her yolun mübah görülmediği takdirde bir anlam kazanır. Bu şekildeki rekabet siyasetin itibarını el üstünde tutar. 

Ülkemizdeki siyasetin böyle olmadığı herhalde herkesin malumu. Olgu değil, algı siyaseti bizdeki. Çamur at izi kalsın türünden siyaset yapılıyor. Bizdeki siyaset had bildirme üzerine kurulu. Gücü ele geçirenin Üsküdar'ı geçtiği bir siyaset. Ülkeye ve insanına hizmetten ziyade kendi ikballerini düşünme bizdeki. Baştan sona kirli bir siyaset ve bu şekil siyaset yapanın yanına kâr kalıyor. Çünkü hiçbiri bedel ödemiyor. 

Ne ahlak ne etik ne teamül ne kanun ne nizam var. 

Bu şekil siyaset de ister istemez siyasete güven ve itibarı aşağıya çekiyor.

Ve bu şekil siyaset ülkenin önünü açan değil, ülkeye takozdur.

Gelinen bu noktayı siyasilerin iyi düşünmesi gerekir. Siyasetin itibarının yükseltilmesi için kendilerine görev düşüyor. Tüm siyasiler temiz siyaseti ve ülkeye hizmeti esas almalılar. 

8 Eylül 2026 Salı

Site Yöneticiliği Bir Başka (1)

Sakini fazla olmayan bir sitede oturuyorsanız bilin ki:

Böyle sitede pek para dönmez. Para dönmediği için siteye yönetici bulmak, ülkeye Cumhurbaşkanı bulmaktan daha zor. Çünkü yöneticilik meccanen yapılacağı için angarya görülür, kimse yüzüne bakmaz. Bu durumda olması gereken kat maliklerinin bu işi sırayla yapması.

Kaçmayı meslek edinenler bir yolunu bulup toplantıya katılmayarak ya da işinin yoğunluğunu bahane ederek yöneticilikten yırtıyor. Geriye kalanlardan herkes de daha önce bir ya da birkaç kez yaptığı, yani bu cendereden geçtiği için tüm gözler siteye yeni taşınan da olur. Daha yeniyim. Siteyi tanımıyorum. En kötü yönüm yöneticilik. Biraz siteyi tanıyayım, işleyişi göreyim. Bir ara alırım diyerek ötelemeye çalışırsın. Nereye kadar kaçarsın? Her genel kurulda potansiyel tek aday olarak öne sürülürsün. Olmayacak, bu sefer alayım diyerek yöneticiliği almak zorunda kalırsın.

Yapılacak iş aramana gerek yok. Çünkü genel kurulda neleri yapacağın tek tek sıralanmış. Öncelik sırasına göre kolları sıvıyorsun. 

Aciliyet gereken ilk iş pis su giderlerini değiştirmek. Yani b.ktan iş. Bir de temiz su demir boruları küflenmiş, çürümeye yüz tutmuş. İkisini birden aradan çıkarayım diyorsun. 

Önce çeşmecilerden en az üç teklif alıyorsun. Çeşmeciyi getirmek bir sorun, baktıktan sonra teklif almak başlı başına başka bir sorun. Ya gelmez. Gelirse de teklife yanaşmaz. Bugün, yarın, haftaya göndereyim diyerek ipe un serer. Çünkü çeşmeci olup da sözünde duran istisnalar hariç pe azdır. Aslında ben teklif veremem dese kafi. Ama ne yapmam diyor ne de teklif veriyor. Bir de çeşmeciyi sezonunda buldun buldun. Sezonları açıldı mı çeşmeci bulmak ne mümkün. 
Sonunda güç bela en uygun fiyat verenle iki taksitte ödemek üzere anlaşıyorsun. 

Mevsim kış olduğu için çeşmecinin eli boşmuş. İki kardeş, bir de ortakları olmak üzere üç kişi bir hafta boyunca çalıştılar. Onlar çalışırken senin görevin, onlara kilitli yerlerin kapısını açmak, bodrumda çekilecek eşya varsa site sakinlerine duyurmak, arada dolaşmak, sabah ve öğleden sonra olmak üzere çalışanlara çay demleyip servis yapmak. 

İki taksitin ilk taksitini iş bitimi, ikincisini de takip eden ay ödemek üzere bir plan yapıyorsun. Şu tarihe kadar ödemenin zamanında yapılması diyorsun. Yalnız demek bu kadar kolay değil. İşin içinde para istemek varsa bir sayfalık bir yazı döşüyorsun. Tek derdin para iken para istemek o kadar zor ki sayfanın içinde kısa pas yapıp duruyorsun. Yani eveleyip geveliyorsun. Sonunda sadede gelip para istiyorsun. Sonrasında oh be diyor ve rahatlıyorsun. 

Gününden önce ödemeyi teslim edenler olduğu gibi son güne kadar ödemeye yanaşmayanlar da eksik olmuyor, yazıyı okumayanlar da. 

İlk taksitin ödemesini yapacağım. İki, üç kişi eksik. Çeşmeciye, diğer ay eksik kalanı versem olur mu diyorum. Bundan pek hoşnut olmadılar. Malzemeciye ödeme yapacağız. Normalde taksitli çalışmıyoruz, arada falan olduğu, bir de bu sezon bizim için ölü sezon olduğundan razı olduk. Tam versen iyi olur dediler. 

Zamanında söz verdiğin gibi ödeme yapamayınca strese giriyorsun. Ağrımaz başın ağrımaya başlıyor. Düşünüp taşındım. Oturdum kalktım. Bir sağa bir sola gidip geldim. Ayakta durdum. Eksik kalanı hesabımdan vereyim deyip hesabımı açtım. Gördüm ki hesabım benden fakir. Bildiğin delik cep. 

Çeşmeci, vermeyenleri arasan diyor. Ben bugüne kadar para istemek için hiç telefon açmadım diyorsun. Sonunda telefona sarılıyorsun. "Benim paradan haberim yok. Bana özel gönder. WhatsApp bana görünmüyor. Parayı da pazartesi göndereyim" diyeni mi ararsın. "İBAN gönder, hemen göndereyim" diyeni mi, “Yeni hastaneden geldim. Yoruldum. Hesaptan para çekmem lazım" diyeni mi. Merak ettiğim, WhatsApp mesajı grupta görünmezken özel gönderince nasıl göründüğü. Teknoloji böyle bir şey demek ki. 

Yorgunum diyenin peşine takılıp ben de seninle geleyim, ibanla gönderecek olanı da çekeyim diyorsun. Ondan parayı alıp ibanla hemen gelecek parayı çekmek için bankanın önünde ağaç oluyorsun. 

Neyse güç bela parayı denkleştirip iş bitimi veriyorsun. 

İlk ayı böyle atlatıyorsun. Öbür aya Allah kerim diyorsun. 

Bu sefer işi sıkı tutup ayın önce 20'sine, sonra 15'i deyip aidatın gönderilmesini istiyorsun. Çünkü 20'si Kurban Bayramına denk geliyor. İstiyorsun ki elinin emeğiyle çalışan gençler bayram öncesi harçlık yapsın. Seni dinleyen kim? Her zaman olduğu gibi zamanında vereni oldu, iplemeyeni de. 

Bereket bu sefer hesapta para var. Bayram gelmeden gelen aidatların üzerine hesabımdan aktararak gençleri aradım. Sabahında erkenden geldiler. "Hocam, bayram öncesi nasıl alışveriş yapacağız diye kara kara düşünüyorduk. Bu para bizim için çok iyi oldu” dediler. 

Site sakinlerinden sonradan gelen aidatlardan alacağımı aldım. Maksat gençlerin işi görülsün, yüzleri gülsün.

Şu var ki diye yöneticiliği bir başka. Meraklıları na şiddetle öneririm. 

Atı Alan Üsküdar'ı Geçti

Bolu Beyi'ne baş kaldıran Köroğlu'nun, gözünden sakındığı iyi cins atı bir hırsız tarafından çalınır.

Köroğlu bu işin peşini bırakmaz, atının peşine düşer. Diyar diyar dolaşır. 

İstanbul at pazarına geldiğinde, hırsızın atını satılığa çıkardığını görür. 

Hırsızdan atına talip olur, denemek için ata binmek ister. 

Köroğlu atına atlar atlamaz uzaklaşır. Sirkeci sahiline gider. Oradan bir sal kiralayarak Üsküdar'a doğru yol alır. 

Olup biteni izleyen hırsız ise ne yapacağını şaşırır. Giden atın arkasından baka kalır. Haliyle üzülür. Bu duruma şahit olan hırsızın arkadaşı, "Üzülmeyi bırak. Çünkü atı alan Üsküdar'ı geçti" diyerek hırsızı teselli etmeye çalışır. 

Bolu Bey'i, Köroğlu, at hırsızı, at ve hırsızın arkadaşı ölse de at hırsızının arkadaşının söylediği "Atı alan Üsküdar'ı geçti" cümlesi deyim olarak kalır. Günümüzde ve nicedir deyim olarak kullanmaya devam ediyoruz. 

"Artık iş işten geçti. Fırsat kaçtı. Bu işi düzeltmek için geç kalındı" anlamına gelen bu deyimi kullanırdım ama deyimin hikayesinin böyle olduğunu sanmıyordum. Ben de bir başkasına ait atın başkaları tarafından çalındığını sanırdım. 

Hikayeye göre atın gerçek sahibi Köroğlu, at hırsızından atını geri almış. Böylece hak yerini bulmuş. Gerçekten tüm haksızlıklar, hakkın gerçek sahibine geri dönmesi, kimsenin mağduriyet yaşamaması şeklinde olsa, böylesi alavereye can kurban. Ama herkes Köroğlu gibi atının peşine düşmüyor, düşse de atını geri alamıyor. Atı veya başka bir şeyi iç edenin, atı kapanın yanına kâr kalıyor. Bu dünyanın adaleti böyle olsa gerek. Çünkü herkes Bolu Beyi'ne kök söktüren ve Bolu Bey'inin zulmüne boyun eğmeyen Köroğlu değil. 

Nereden aklıma geldiyse bu deyim bugün aklıma damdı. Malumunuz Üsküdar ilçesinde yılan hikayesine dönen belediye başkan vekilliği seçimi vardı. Üsküdar'da ne var, Üsküdar'ın önemi nedir bilmiyorum ama Üsküdar'ın başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. 

Bu süreçte gözaltı ve tutuklama, başkan vekili seçimi, partisinin belediye meclis üyeliğinden istifa etme ve başka partiye geçme, mahkeme boyutu, belediye başkan vekilliğinin el değiştirmesi gibi her şey vardı. Tüm bunlar beni düşündürüyor. 

Bu arada kimin kazandığı, kimin kaybettiği nazarımda önemli değil. Benim için önemli olan etik ilkeler. Bana kalırsa mahalli idareler seçiminde bir belediyeyi kim kazanmışsa belediye başkan vekili de o partiden seçilmeli. Fakat bizde öyle olmuyor. 

Görünen o ki oyun kurucular Üsküdar için ince ince hesap yapmış. Geri planda neler döndü, neler yapıldı bilmem ama görünen bir görüntü var ki bu uğurda her yol mübah denerek yol alınmış ve Üsküdar'dan geçip gitmese de Üsküdar'a demirlemiş. 

Sonuç olarak her atı alan Üsküdar'ı geçince haksız değil. Çünkü kendi atıyla geçmiş. Her Üsküdar'ı alan da haklı olmayabilir, bir başkasının hakkını almış olabilir. Demokrasi sadece parmak hesabından ibaret görülürse parmağı çok olan düdüğü çalar. Katılır veya katılmazsınız, bu deyim ve güncel bana bunları hatırlattı. Kayda geçeyim istedim. 

7 Eylül 2026 Pazartesi

Ha Gayret!

Yeni Adalet Bakanı ile birlikte adliyenin raflarına kaldırılıp zamanında şüpheli görülmeyen, faili meçhul kalan, takipsizlik verilen dosyalar bir bir indirildi. 

Kimi çözüldü, kiminin de üzerine gidiliyor. 

Örnek 2009'da vefat eden ve faili meçhul kalan Muhsin Yazıcıoğlu'nun, 2011 yılında cezaevindeyken vefat eden ve takipsizlik verilen eski MİT görevlisi Kaşif Kozinoğlu'nun, 2016 yılında beyin kanaması gerekçe gösterilen normal ölüm diye kayıtlara geçen Arif Ahmet Denizolgun'un, 2020 yılında kayıtlara kayıp olarak giren Gülistan Doku dosyaları. Her dört dosya yeniden açıldı. Yeni delillerle birlikte gözaltılar oldu. Saydığım örnekler dışında açılan dosyalar da söz konusu.

2016 yılında otopsi yapılmasına rağmen "beyin kanamasına bağlı normal ölüm" olarak raporu tutulmuştu. Denizolgun'un mezarının yeniden açılarak yeni adli tıp raporunda "şüpheli ölüm" olarak kayda geçmesini işitince, ha gayret, oldu olacak, Hz İsa'nın da naaşını bulalım. Onu da adli tıp incelesin, raporlasın. Nasıl öldüğünü, kim ya da kimlerin öldürdüğü ortaya çıksın dedim.

Böyle derken Hz İsa, Hristiyanların dediği gibi çarmıha mı gerildi, Müslümanların dediği gibi göğe mi yükseltildi tartışmasını açmak niyetim yok. Bu ayrı bir tartışma konusu. İki ayrı görüş olunca, bunda da bir şüphe durumu söz konusu. 

Şaka bir tarafa. Gönül isterdi ki şüpheli ölümle kimse ölmesin. Öldüyse de zamanında ortaya çıkarılsın. Hiçbir dosya faili meçhul kalmasın. Adalet zamanında yerini bulsun, failler zamanında cezaya çarptırılsın. 

Zamanında çözülsün ki sonradan gecikmiş adalet, adalet değildir demeyelim. Çünkü bir gerçek var ki çözüm bekleyen, çözülemediği için adliyenin tozlu raflarına kaldırılan yığınla faili meçhul dosyalarımız var.

Adalet gecikmiş de olsa gerçeklerin er veya geç ortaya çıkma gibi bir huyu var sözü gereği, ne kadar zaman geçerse geçsin, gerçekler bir bir ortaya çıksın.

Ha gayret!

Not: Zamanında çözülemeyip raflara kaldırılan dosyaların yeniden açılmasının sebep ve hikmeti nedir bilmiyorum. Gündem oluşturma mı, gerçeğin ortaya çıkması mı, yeni delillerin ortaya çıkması mı, gündem saptırma mı, adalete susamışlık mı, mağdur tarafların bastırması mı, yeni Adalet Bakanı'nın azim ve gayreti mi, siyasi iradenin irade ortaya koyması mı, vicdan azabı mı bilmiyorum. Oldu olacak, kimsenin yaptığı yanına kâr kalmasın. Ümit ediyorum ki unutulmaya yüz tutmuş dosyaların yeniden açılmasıyla hakikat tekrar akim kalmaz. Çünkü sonuç bekleyen mağdurların acılarını yeniden depreştirmiş oluruz. Ayrıca umutlanıp hayal kırıklığına uğramaları da söz konusu. 

5 Eylül 2026 Cumartesi

Operasyonlara Dair

Neredeyse operasyonsuz günümüz geçmiyor. Adeta baş döndüren bir operasyon hali yaşıyoruz. Operasyon ülkesi olduk dense yeridir: Belediyelere, holdinglere; suç, terör, uyuşturucu, kişilere; tarikat liderlerine, gazetecilere, siyasetçilere vb.

Operasyonların kimi yeni kimi eski defterler. 

Hepsi de mahkemede bitiyor. Kiminin davası yıllar yılı sürüyor, kimininki başlar başlamaz bitiyor kimininki çorap söküğü gibi yeni operasyonlara yelken açıyor. 

Mahkemelerin işi eskiden beri çok. Herhalde bu devirdeki gibi yoğun olmamıştır. Öyle zannediyorum, hakim ve savcıların elinde çözümlenmesi gereken yüzlerce dosya vardır. Çözüm bekleyen dosya çokluğu gecikmiş adalet, adalet değildir anlayışına zemin hazırlar. 

Ortada suç ve suçlu varsa elbette operasyon yapılsın. Yapılan operasyon sonuçlarıyla birlikte kamu vicdanında makes bulsun. Bir daha olmayacak şekilde suçun kökü kurutulsun, suçlu cezasını çeksin, kurumlar temizlensin, kimsenin yaptığı yanına kâr kalmasın, mahkemeler herkese adalet dağıtsın.

Adamına göre kişiye veya bir zümreye özel had bildirmeye yönelik operasyon olmasın. Öyle operasyon yapılmalı ve sonuç alınmalı ki bu yolun yolcularına darbı mesel olmalı. Herkes kendisine çekidüzen vermeli. 

Fakat yapılan operasyonların çokluğundan anlaşılıyor ki kimsenin ders aldığı falan yok. Adeta suç içimize ve işimize işlemiş. Yapılan operasyonlardan sonuç alınmış olsaydı başka başka yerlerde yeni yeni operasyonlara gerek kalmazdı. 

Görünen o ki herkes işinde ve gücünde malzeme vererek iş yapıyor. Hiçbir kurum ve yerimiz yönetimde kurumsallaşmamış. 

Bir suç toplumun hemen hemen tüm kurum kuruluş ve kişilerine sirayet etmişse toplum olarak kokuşmuşuz demektir. Bu kokuşmanın operasyonlarla da önüne geçilmez. 

Görünen o ki kurum ve kuruluşlarda yönetim açıklığı var. Açıklığı bulan buraları bir şekil dolduruyor ve kendine doğru yontuyor. 

Yapılan operasyonlardan sonuç almak için yapılan operasyonların siyasi ve had bildirmeye yönelik olduğuna dair belleklerdeki izi silmek lazım. Operasyonun ucu kime uzanırsa sonuca gitmek lazım. Bazılarını görüp bazılarını sumen altı etmemek lazım. 

Hele eski defterleri yeniden açılmasını hiç anlamış değilim. Eğer çözülemeyen eski defterler açılacaksa önünde deliller olduğu halde bu dosyayı sonuca götürmeyen yargı mensuplarından ilk önce hesap sormak lazım. Onlara bu dosyayı niçin sumen altı ettin denmeli ve bedelini en ağır şekilde ödemeli. Sonra dosya açılmalı. 

Kısaca operasyonlar vakayiadiyeden olmamalı. Kimi operasyonlar sadece gaz almak için açılmamalı.

Operasyon yapılırken de suçlu bile olsalar zanlıların masumiyetine halel getirilmemeli. Daha ortada mahkeme kararı yokken ifadeler çarşaf çarşaf gazetelerde yer almamalı. Davanın gizliliğine azami gayret gösterilmeli. Topluma mal olmuş konularda başsavcı; yerinde, zamanında ve kıvamında bilgilendirme yapmalı. Kişilere itibar suikastı yapılmamalı. Hele itibar suikastını bazıları için elzem görürken bazılarını el üstünde tutmamalı. Suç ve suçlu korunmamalı. Hakim, savcı, avukat ve taraflar arasında kalması gereken mahrem bilgiler ortaya servis edilmemeli. 

Devlet dediğin operasyonları zamana bırakmaz. Kurum, kuruluş ve kişiler suça belenmeden sıcağı sıcağına müdahale ederek olaya el koyar. Devletin görevi, insanının suça bulanmasını önlemek, suç kişi ve kişilere sirayet etmeden onları o badireden kurtarmak olmalı. Temiz toplum da böyle olur.

Operasyona maruz kalanlar da haklarını arasın. İpe un serer ek, manipüle yoluna gitmesin. Suça karışmış insanını anası ve babası olsa da korumaya ve savunmaya kalkmasın. Çünkü her korunma ve savunma yeni suç işlemeye kapı aralar. 

Devlet Adamı mı, Siyasetçi mi?

Ülke olarak yediden yetmişe politik davrandığımız, akşam sabah kimimiz amatör kimimiz profesyonel siyaset yaptığı, bilir bilmez siyaset konuştuğumuz, kutuplaştığımız, siyasetin hep gündemi belirlediği, ülkenin geleceğini ilgilendiren kararlar aldığı bir gerçek.

Siyaseti profesyonel yapanları bir tarafa bırakıp işi ve gücü siyaset olmayan insanımızı siyasetten uzak tutmak, hatta koparmak gerek. Herkes işine odaklanmalı. Siyaseti de profesyonel siyaset yapanlara bırakmalı. 

Profesyonel siyaset yapanlara da siyasetçi ve politikacı rolü yerine devlet adamı misyonu yüklemek lazım. Siyaset yapan herkeste aranan tek kriter devlet adamı ciddiyeti olmalı. Devlet adamlığını öncelemeyen siyasetten el etek çektirilmeli.

Siyasetçi ve devlet adamı ne fark eder, aynı şey diyebiliriz. Nazarımda siyasetçi ile devlet adamı arasında dağlar kadar fark var:

Siyasetçi bir sonraki seçimi düşünürken devlet adamı memleketin geleceğini düşünür. 

Siyasetçi oy ve seçmen endişesiyle radikal karar alamazken devlet adamı radikal kararlar alır.

Siyasetçi beş yılı hesaba katarken devlet adamı devletin yüz yıllık planını yapar. 

Siyasetçi günü kurtaran siyaset yaparken devlet adamının böyle bir günü olmaz. 

Siyasetçi seçime giderken seçim ekonomisi uygularken devlet adamı böyle bir şeye tevessül etmez. 

Siyasetçi hep konuşur hep reklamını yapar hep öncesini kötülerken, öncekilerin yapıp ettiğini kırıp dökerken devlet adamı hep düşünür, soğukkanlı hareket eder, icraat yapar, yaptığının önünü arkasını, yarınını hesaba katar, devlette devamlılık esas düşüncesiyle geçmişi kötülemez, reklam yapmaz, üzerine ek yaparak katma değer üretir.

Siyasetçi baht uğruna ülkenin geleceğini tehlikeye atma riski taşırken devlet adamı devletin geleceğine halel getirmez. 

Siyasetçi bedel ödemezken devlet adamı bedel öder. 

Siyasetçi demagoyi yaparken, gerekçe üretirken, yapamayacağının sözünü verirken devlet adamı bunlara yüz vermez. 

Siyasetçi bir ülkeyi batırır da çıkarır da. Devlet adamı için ülkeyi batırma söz konusu değildir.

Siyasetçi tekrar seçim kazanmak için kalan son kurşunu da atarken devlet adamı son kurşunu kötü günler için saklar. 

Siyasetçi her şeyi kendine bağlamaya çalışırken devlet adamı ülkeyi kurumsallaştırmaya çalışır.

Siyasetçi taşları oynatırken devlet adamı taşları yerinden oynatmaz. 

Hasılı, ülkenin geleceği siyasetçilerde değil, devlet adamlarındadır. Bol bol siyasetçi yetiştireceğimize devlet adamı yetiştirelim. 

Şehir Yönetimine Neşter

Belediyelerin:

Devlet içinde ayrı birer cumhuriyet, 

Devlet içinde devlet, 

Devletin kara deliği, 

Adeta tek kişi yönetiminden ibaret,

Paranın en kolay harcandığı,

Paranın çarçur edildiği, 

Partilerin arpalığı, 

Borç içerisinde yüzdüğü,

Her şeyin kılıfına uydurulduğu... 

Yerler olduğuna dair doğru ya da yanlış bir anlayışa sahibim. 

Belediyelerle ilgili yapılan yolsuzluk, rüşvet vb. operasyonların yapıldığı ve bu operasyonların sayısının çok olduğu göz önüne alındığında, belediyelere dair kanaatimin yersiz olmadığı anlaşılacaktır. 

Görünen o ki belediyelerimizde bir tükenmişlik söz konusu. Tedbir alınmaz, belediyeler kendi haline bırakılırsa işin içinden çıkılmayacaktır. Ne yapıp ne edip belediyeleri şeffaf, hesap verebilir ve hesap sorulabilir yerler haline getirmemiz gerekir. Öyle bir denetim mekanizması kurulmalı ki belediyeler hukuk ve kanun dışına çıkamamalı. Öyle yapılandırmalıyız ki belediyeler sadece hizmet yapan kurumlar olarak anılmalı. Ötesi kimsenin aklına gelmemeli. Rantın döndüğüne dair en ufak bir kıvılcımda belediye yetkililerinin yakasına yapışılmalı. Öyle bir belediye sistemine imza atmalıyız ki ne tutuklanan belediye başkanı olsun ne kayyıma devredilsin ne de yeni başkan vekili seçimi yapılsın. 

İşe, hazır PKK tehlikesi bitmişken şehirdeki iki başlılığa son vererek başlayabiliriz. Güvenlik ve asayişten biri, diğeri de alt yapı ile uğraşmamalı. Hepsi tek elde toplanmalı. Yani illerde ya valiler ve kaymakamlar ya da belediye başkanları şehri yönetmeli. 

Vali ve kaymakamlar yönetecekse atama yoluyla geleceği için ayrıca mahalli idareler seçimine gerek kalmaz. Devlet atar, beceremeyen vali ve kaymakamı alarak yerine bir başkasını atar. Vali ve kaymakamlar da mevzuata göre iş ve işleyişlerini yerine getirir. Bu durumda belediyelere operasyon olmaz, kayyım da atanmaz. 

Burada vali ve kaymakam seçilmiş değil, atanmış denebilir. İllerde o kadar atanmış müdürler var. Merkez teşkilatta genel müdür ve daire başkanları var. Bunlar da işlerini mevzuata göre yapıyorlar. Hepsi de denetime tabi. 

Şehirleri seçimle gelen belediye başkanları yönetecekse belediye başkanları, vali ve kaymakamların üstlendiği güvenlik ve asayişten de sorumlu olmalı. Şehri yönetirken belediyeyi partisi ve teşkilatının emrine veren değil, bir vali mantığıyla yönetmeli. Gerekirse yanında yardımcı olarak devletin atadığı vali yardımcıları görev yapabilir. Bu vali yardımcıları işleyin mevzuata göre yürütülmesinden ve asayişten sorumlu olabilir. Belediyelerde kurumsallaşma yerleşinceye kadar vali yardımcıları geçici olarak görev yapabilir. 

Kısaca, şehirlerin yönetiminde siyaset olmamalı. Tek ölçü, şehrin sorunlarını çözmek ve güvenli bir şehir ortamı oluşturmak olmalı. 

Şehirleri büyük, küçük şehir olarak tasnife son verilmeli. Bir şehir merkezinde merkez ilçe belediyesi ya da kaymakamlık olmamalı. İlçelerde ayrıca seçim yapılmamalı. Hepsine belediye başkan yardımcısı atanmalı. 

Kısaca, şehirlerde çift başlı yönetim istemiyorum, şehirlerde şehir siyaseti istemiyorum, şehirlerde rant istemiyorum, şehirlerde operasyon istemiyorum, şehirleri birilerine makam ve mevkii dağıtılan yerler görmek istemiyorum, şehirlerde huzur istiyorum huzur. 

Siyasetimizin İtibar Kaybı

2024 mahalli idareler seçim sonuçlarına göre seçimi kazanan belediye başkanlarının başına gelen, pişmiş tavuğun başına herhalde gelmemiştir. 

Bu dönemde görev yapan belediye başkanları kelle koltukta belediye başkanlığı yapıyor dense yanlış olmaz. Çünkü, 

Suç işlediği iddiasıyla çok sayıda il ve ilçe belediyesine operasyonlar yapılıyor. Her güne yeni bir belediyeye yapılmış operasyonla uyanıyoruz desek yanlış ve abartı olmaz. 

Suç isnadıyla operasyon yapılan belediye sayısı o kadar çok ki “bana ne zaman operasyon yapılacak” diye gününü bekleyen belediye başkanı sayısı da öyle zannediyorum az değildir. 

Bu dönemde belediye başkan adayı olup da seçilince sevinen ama sevinci kursağında kalan ve yanlış zamanda belediye başkanı seçilmişim, kör talihime yanayım diyen belediye başkanı sayısı da az değildir. 

Öyle zannediyorum, hiçbir belediye başkanı rahat çalışıyor değildir. Şöyle yaparsam operasyon yer miyim korkusu yaşıyordur. 

Operasyon yapılan belediyelerle ilgili iddialar gerçekse vahim bir durum söz konusu. Çünkü suç ve pislik hem paçadan akıyor hem de belediyelerin çoğuna suç ve pislik sirayet etmiş demektir. İddiaların aslı astarı yoksa bu da vahim bir durumdur. 

İş, suç isnadıyla belediyeye operasyon yapmakla bitmiyor. Belediye başkanı başta olmak üzere belediye üst düzey görevlileri için gözaltı, tutuklama, yargılama süreci başlıyor, belediye başkanı görevden el çektiriliyor. 

Ardından belediyede yeni başkan vekili seçimi yapılıyor. Seçim öncesi ittifaklar kuruluyor, hesap ve kitap yapılıyor. Gerekirse transfer yoluna gidiliyor. 1,2,3,4 tur yapılan seçim sonrası tartışma bitmiyor. Seçimi kaybeden soluğu mahkemede alıyor. Mahkeme iptal kararı verince seçim yenileniyor. 

Yeni başkan vekili, tutuklanan belediye başkanının partisinden olduğu gibi bir başka partinin adayı da kazanarak belediye el değiştirebiliyor. Yani zamanında kaybettiği belediyeyi iki yıl sonra yeniden kazanmış oluyor. 

Yeni başkan vekili seçiminde, her il ve her ilçe için olmasa da bazısında Güneş Motel modelinin izlerini görmek mümkün. 

Kısaca, bu kadar belediyeye operasyon yapılması, belediyelere kayyım atanması, belediye başkanlarının tutuklanması, yeni başkan vekilliği seçimleri, bu seçim öncesi belediye meclisi üyeleri arasından istifalar ve parti değiştirmeler hiç normal değil. 

Her şeyden geçtim, yeni başkan vekili seçimlerinde etik değerler ve teamüllerden eser göremedim. Çünkü kazanmak için her yol mubah sözü bu seçimlerin geçer akçesi oldu. 

Ne demek istiyorum? Diyelim ki bir belediye başkanı suç isnadıyla tutuklandı ve görevinden el çektirildi. Bana göre başkanın yerine seçilecek yeni başkan vekili seçimi formalitenin yerine getirilmesinden ibaret olmalıydı. Tutuklanan belediye başkanı hangi partidense o partiden yeni başkan vekili seçilmeliydi. Diğerleri aday göstermemeliydi. Aday gösterse bile bu aday formaliteden ve sembolik olmaktan öte bir anlam taşımamalıydı. İlk iki turda oylamaya katılan adayların ikinci turun ardından adaylıktan çekilmeliydi. Gerekirse oy vererek yeni başkan vekilinin salt çoğunlukla seçilmesi yönünde centilmenlik yapılmalıydı. Çünkü belediye seçimlerinde seçilen adayın kişiliği önemli olsa da seçmen partiye oy verir. Yeni başkan vekili seçiminde de seçmenin bu tercihine saygı gösterilebilirdi. 

Hasılı, partiler mahalli seçimlerde kazanamadığı belediyeyi yeni başkan vekili seçimi sonrasında kazanabilir ama bu kazanmayı ben kazanma olarak görmem. Bu kazanma, kazanırken kaybetmektir. Siyasette bazen kaybederken kazanmayı prensip edinmemiz lazım. 

Ne zaman ki her türlü seçimde ahlak, etik değerler, centilmenlik ve teamüller çiğnenmez, o seçimler bir fazilet ve erdem yarışması olur. Siyasetin itibar kazanması da bu ilkelere uygun hareket etmekle olur. Değilse, herkes birbirini aşağıya çeker, siyaset itibar kaybına uğrar. Ki siyasetimizin tutulacak tarafı kalmadı. Neresinden tutarsan elinde kalır. Bunda ilkesizliğimizin payı büyüktür. 

31 Ağustos 2026 Pazartesi

Kıssadan Hisse Bir Hikaye

Sosyal medyada Anton Çehov'a ait denen bir hikaye dolaşıyor. Aslında bu hikaye yazara ait değil, sonradan yazara atfen paylaşıma sürülmüş bir şehir efsanesi. 

Bu hakkı teslim ettikten sonra şehir efsanesi de olsa kıssadan hisse alınması adına hikayeye yer vereceğim. Sizi hikayeyle baş başa bırakmadan önce birkaç hususa değineceğim. 

Hikayede alışkanlıklardan bahsediliyor. Alışkanlıkların telafisi mümkün olmayan zararlarına işaret ediliyor. Alışmış kudurmuştan beter sözü de kötü alışkanlıklarımıza binaen söylenmiş olsa gerek. 

Bir diğer husus alışkanlıkların büyük, küçük tüm topluma sirayet etmesi. 

İşlenen suçun ve yapılan hırsızlığın küçük görülerek suçun meşru görülmesi. Kimsenin sesini çıkarmaması. 

Hikayeye dair bir de şunu söyleyeyim. Küçüklerin hocası biz büyükleriz. Çünkü çocuklar bizim eserimizdir. Zira çocuklar bizim ileriye attığımız oklardır. Yani bir çocuk suç işliyor veya hırsızlık yapıyorsa suç çocuğun değil, bizim suçumuzdur. Çünkü çocuklar gördüğünü yapar. 

Bu açıklamaların ardından sizi hikayeyle baş başa bırakıyorum. 

Rusya’nın ücra bir köyünde, rayların vidalarını sökerken yakalanan bir köylüye müfettiş sorar. Aralarında şu konuşma geçer. 

Müfettiş: “Binlerce insanın canına kastettiğinin farkında mısın? Neden söküyorsun o vidaları?”

Köylü: “Sadece bir vida beyim. Oltama ağırlık yapması için lazım. Ben kimseye zarar vermem. Hem tüm köy böyle yapar; bir vidayı sökeriz, birini bırakırız. Fizik dersinde öğrendik, yük dağılır, tren devrilmez.”

Müfettiş: “Delilik bu! Muhtar görmüyor mu bunu?”

Köylü: “Görmez olur mu? Karakolun ve kendi evinin kilitlerini bile bu vidalardan yaptırdı. Bedava sonuçta…”

Müfettiş: “Peki ya maaşınızı artırsak? Vazgeçer misiniz bu hırsızlıktan?”

Köylü: “Mesele para değil beyim, mesele alışkanlık. Adaleti ve ahlakı çocukken öğretmezseniz; büyüdüğümüzde cebimiz para görse de biz o vidaları sökmeye devam ederiz.”

Müfettiş, bu cehaletten dehşete düşerek raporunu yazmak üzere başkente giden trene biner. 

Camdan dışarıyı izlerken kendi kendine mırıldanır: “Bu sefalet bir gün felakete yol açacak…”

Tam o sırada ray kenarında elinde iki tane vida tutan küçük bir çocuk görür. 

Çocuk gülümseyerek el sallıyor.

Müfettiş dehşetle bağırır:

“Treni durdurun!”

Ama çok geç. Kulakları sağır eden o metal çatırtısı duyulur.

Çocuk ne fizik biliyordu ne de “bir söküp bir bırakma” kuralını. O sadece büyüklerinden gördüğünü yapmıştı; ama yan yana iki vidayı birden sökmüştü.

Tren devrilir. 

Cehaletin ektiği tohum, adaletsizliğin suladığı toprakta dev bir felaket olarak biçilmişti.

Suç veya suçlu kim? Asıl suçlu kim?

“Cehaleti normalleştiren toplum, çıkarı ahlakın önüne koyan düzen, ‘Bir şey olmaz’ kültürü ve yanlışa sessiz kalan herkes.”

Çünkü bazı toplumlar bir anda çökmez.

Önce vidaları gevşer.

Ölenin Kredi Borcunu Tahsil

Karar gazetesinin haberine göre;

*Ülkemizde 56 yaş ve üzeri nüfus 27,5 milyon. 

*Bu nüfusun 9,5 milyonu 65 yaş ve üstü. 

*Emekli olduktan sonra kredi çekip bankalara borçlu olan sayısı, 2,9 milyon kişi. 

*İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği verilerine göre son 15 ayda 65 yaş üzerindeki 145 işçi iş kazası sonucu vefat etmiş. 

Bu verileri değerlendirmek isterim. 

65 yaş ve üzeri yaşlı nüfus olduğuna göre nüfusun 8'de 1'i yaşlı demektir. Bu da ülke nüfusunun yaşlandığına işarettir. 

Emekli olduktan sonra çalışmaya devam edenleri takdir ederim. Boş boş gezmektense, yaşı ne olursa olsun, vücut ve sağlığı el verdikçe insanımızın çalışması taraftarıyım. 

15 ayda iş kazası sonucu ölenlerin sayısı yüksek. Gönül ister ki ülkemizde iş kazası sonucu ölen bir kişi dahi olmasın. Ama ya alınan tedbirler yeterli olmadığı için ya da çalışanlar iş sağlığı ve güvenliğini önemsemediği için ülkemizde iş kazaları olmaya devam ediyor. 

Bankalardan kredi çeken emeklilere gelince, bu oran her 6 yaşlıdan 1'i kredi çekmiş demektir. Kredi çeken herhalde keyfinden kredi çekmiyordur. Büyük ihtimalle emekli maaşı yeterli gelmediğinden kredi çekmek zorunda kalmış emeklilerimiz. 

Kredi çeken yaşlıların aldıkları emekli maaşıyla, çektikleri krediyi ödemek için ömürleri kifayet eder mi, bankalara olan borçlarını kapatır mı ya da ne kadarını kapatır bilmiyoruz. Şu var ki kredi çeken çoğu yaşlının bankalara borçlu olarak vefat edeceğini düşünebiliriz. Eğer böyleyse insanımız borçlu gidiyor demektir. 

Vedat eden kişinin bankalara olan borcu vereselerine rücu ettiriliyor mu? Bunu bilmiyorum. Bildiğim kadarıyla vereselerin ödeme zorunluluğu yok. 

Çekilen kredi borcu geriye dönmediği zaman bankalar zarar ediyor mu? Sanmıyorum. Öyle zannediyorum, bankalar ölen kişinin kredi borcunu kamu zararı göstererek devlete ödeyeceği vergiden düşüyor. 

Buradan cenaze merasimlerine gelmek istiyorum. Bizde vefat eden kişinin cenaze namazı kılınmadan önce helallik istenir. Bu, üç defa tekrarlanır. Hatta çoğu zaman cenaze namazını kıldıracak imam, helallikten önce sağına ve soluna cenaze sahibinin birinci derece yakınlarını alır. "Merhum ya da merhumenin borcu varsa çocukları burada. Ödeyecekler" diye açıklama yapar. Bugüne kadar birileri gelip de merhumun bana borcu vardı diye borç istemişliği var mıdır, bilmiyorum. Belki geri planda vardır. Yine de güzel bir uygulama. 

İslam'da; vereseleri, ölen kimsenin malını paylaşmadan önce, ölenin borcu varsa ödenmesi, vasiyeti varsa yerine getirilmesi, bu ikisi bittikten sonra miras paylaşımı yapılması gerektiği vardır. Kısaca borç ve vasiyete ayrı bir önem atfedilir. 

Şimdi gelelim, kredi borcu olarak vefat edenlere. Merhumun, piyasaya olan borcunun çocukları tarafından ödeneceği cenaze merasimlerinde söylendiğine göre, cenaze merasimlerine, merhumun çektiği ama ödeyemediği kredi borcunu tahsil için banka görevlileri gelse, imamın, çocukları borcunu ödeyecek dediği zaman banka görevlisi, merhumun bize şu kadar borcu vardı dese, ortaya nasıl bir tablo çıkar? Öyle ya babamızın borcu bizim borcumuz diyerek açık çek veren çocukları var merasimde. Acaba merhumun çocukları ne der bu duruma? Cemaat böyle bir durumu nasıl karşılar? İmam nasıl bir tepki gösterir? Bazıları merhumun borcu varmış, borçlunun cenaze namazı kılınmaz diye çekip gider mi? Benimki de merak işte. Merakımı mazur görün. 

Not: Bugüne kadar bankacıların cenaze merasimlerine gelip de ödenmeyen kredilerinin peşine düştüğünü hiç duymadım. 

30 Ağustos 2026 Pazar

Öze Dair Sözü Olmayan Tipler

Herhangi bir konuda söyleyecek sözü, birikim ve donanımı olmayan nice insanlar tanırım.

Bu tiplerin en büyük özelliği;

Hazır bulduğu bir görüşün fanatiği olmak, o görüşü savunmak, o görüşün kutbunda yer almak. Onunla yatmak, onunla kalkmak. 

Başka?

Bir paylaşımın doğruluğunu, paylaşım yapanın düşüncesine göre belirlerler. Eğer paylaşımı yapan ya da bir konuda bir söz söyleyen, savunduğu kutbun ferdi ise o paylaşım ve söz doğrudur. Şayet muhalif bildiği birinin paylaşımı ise paylaşımın daha içeriğine bakmadan gardını alır. Savunmaya geçer ve kötülemeye başlar. Bununla da yetinmez, saldırıya geçer. 

Bu paylaşımın özüne dair bir şey söyle desen, öze dair söyleyecek hiçbir şeyi olmaz. Çünkü bunlara göre "sözün sahibi yaramaz, art niyetli biri. Neyini dinleyecekti böyle birinin. Vaktine yazık".

Ön yargı ve bağnazlık tavan yapmış durumda bunlarda.

Yine bu tip kimseler, savundukları kişi ya da kişiler fikir değiştirdikçe fikirlerini o yönde değiştirirler. Bu da kişiliklerine halel geldiği ve hiç omurgalarının olmadığı anlamına gelir. Bunlara fikirsiz fikir sahibi denebilir. 

Bu insanlar niye böyle davranırlar? Böyle yaparak kimlik kazanırlar ve aidiyet duygusu elde ederler. Bir de çıkarı için böyle davranan tipler vardır. 

Güçten beslenirler. Güç, gücünü kaybetmediği müddetçe güce destek verirler.

Aykırı görüşlere tahammülleri yok. Onları hain, nankör olarak görürler. Bunlar aklını kullanmayan derler. Gören de kendileri aklını kullanıyor sanır.

Kendilerini fanatik ve trol olarak görmezler. Kendilerini hak yolun savunucusu görürler.

Kişiye bağlılıkları her şeyin üstündedir.

Sevdiklerinin her yaptığında hikmet ararlar. 

Başarı için her yolu mubah görürler.

Kafa yapıları farklı fikir ve görüşlere kapalı. Farklı ortamlarda pek bulunmazlar. Kendileri çalar, kendileri oynar. Çünkü farklı fikir ve ortama girseler doğru bildikleri fikirlerinin değişmesinden korkarlar.

Her türlü iyilik ve güzelliği kendilerinden bilirler, her türlü kötülük ve melaneti de başkasına yıkarlar.

Sürü psikolojisiyle güdülenirler.

Olgulara değil, algılar teslim olurlar. 

Sonuca değil, söze ve söyleyen kişiye bakarlar. 

Derinlemesine bir fikir sahibi olmadıkları için parmağın gösterdiği yöne değil de parmağa bakarlar.

Tartışmaya girmezler. Çünkü bilgi ve birikimleri yok. Böyle ortamlarda sessizliğe bürünürler. İçten içe konuşana not verirler ve tavır alırlar. 

Devletlerin Çöküşü

"Devletler, dış düşmanlarından önce içerideki adaletsizlik yüzünden çöker." İbn Haldun. 

"Bir devletin çöküşü, kanunların güçlüleri koruyup zayıfları ezmeye başlamasıyla başlar." Montesquieu.

"Yöneticiler, kamu yararını bırakıp kendi çıkarlarını korumaya başladığında devlet yozlaşır." Cicero.

"Devlet adaleti terk ettiği gün vatandaşının güvenini de kaybeder." Farabi.

"Yozlaşmış bir yönetim, önce hakikatten sonra halktan korkmaya başlar." Alexis de Tocqueville. 

"Toplumların felaketi, liyakatsiz insanların önemli makamlara yükselmesiyle başlar." Konfüçyüs.

"Yozlaşma, kötülüğün yapılmasıyla değil, kötülüğün normal karşılanmasıyla derinleşir." Aleksandr Soljenitsin.

Not: Akın Gözükan'a ait konuşma videosundan yazıya geçirilmiştir. 

Türkiye'de Kaldırımlar Ne İçin Vardır?

Türkiye'de yayalar için yapılan kaldırımlar çok amaçlı kullanılır:

Otobüs durağı mı konacak? Kaldırıma.

Çöp kovası ve çöp konteyneri mi konacak? Kaldırıma.

Ağaç mı dikilecek? Kaldırıma.

Araç mı park edilecek? Kaldırıma.

Dolmuş durağı levhası mı konacak? Kaldırıma. 

Cadde ve sokak mı belirtilecek? Kaldırıma. 

Bahçeye ekilmiş ağaçlar dal budak mı salacak? Kaldırıma.

Yönlendirme levhası mı konacak? Kaldırıma.

Bisiklet, bin bin mi sürülecek? Kaldırıma.

Elektrik trafosu mu konacak? Kaldırıma.

Rekam tabelası mı konacak? Kaldırıma.

Giyim, kuşam, ayakkabı geri dönüşüm kutusu mu konacak? Kaldırıma.

Elektrik, telefon direği mi dikilecek? Kaldırıma.

Duba mı monte edilecek? Kaldırıma.

Esnaf dükkanının önüne teşhirlik ürün mü koyacak? Kaldırıma.

Bisikletimizi bir ağaç ya da direğe mi kilitleyeceğiz? Kaldırıma. 

İçtiğimiz maden suyunu ve kola şişesini çöp kovası dışında bir yere mi atacağız? Kaldırıma. 

Trafiğin akışını engellememek için arabamızı park edeceğimizde sağ ön ve arka tekerleri yol dışına mı çıkarmak istiyoruz? Kaldırıma. 

Dükkanın önüne sandalye mi atmak istiyoruz? Kaldırıma. 

Dükkanın önüne servis açmak için masa mı koymak istiyoruz? Kaldırıma. 

Daha da örnekleri çoğaltabiliriz. Kısaca ne ararsan kaldırımda var. Çünkü kaldırımlar her şey için çok amaçlı düşünülmüş. Düşünülmeyen tek şey yayanın yürümesi. Oldu olacak, yayalar için yapıldığını sandığımız ve adına kaldırım dediğimiz yerler bu şekil çok amaçlı kullanılacaksa, yatanın edemedi okunmayacaksa, yürüyebilmek için yayaya trafiğin aktığı yollar kalıyorsa, bu durumda kaldırımlara çok amaçlı yer demek daha uygun düşer. 

28 Ağustos 2026 Cuma

Çerçeve Yasa'da Af Yok mu?

Biri, terörsüz Türkiye ve Çerçeve Yasayla ilgili bir yazı yazıp sosyal medyada paylaşmış. Yazının sonunu da şöyle bitirmiş: "Birileri 'teröristler affediliyor' algısını ve hezeyanını yayadursun...".

Yazıp paylaştıklarına cevap yazmam. Ama algı ve hezeyan deyince paylaşımının altına şöyle cevap yazdım:

1980'den beri ülkeyi uğraştıran, nice canlara mal olan, ülkenin maddi, manevi kaybına sebep olan, Türk-Kürt arasını geren, ülkenin kalkınmasını geciktiren bir örgütün feshi ve terörün bitirilmesinin adımları atılıyor. Atılan bu adımın hayırlı sonuçlar vermesi, terörsüz Türkiye ve bölge hepimizin muradı.

Taraflar halihazırda uyumlu, sürece katkı sağlamada kolaylık sağlıyor. 

Yalnız ortada kandan beslenen bir örgütün sözünde durup durmaması, bugün fesih kararı alan bir örgütün yarın başka bir isimle yeniden bu ülkede teröre başlama riski var mı? Temenni edilmez ama niçin olmasın? Çünkü örgüt sadece Türkiye içinde doğup büyümüş bir örgüt değil. Bunun uluslararası ayağı ve desteği var. Yarın bu örgütün arkasındakiler ülkeyi uğraştırmak için örgütü tekrar aktif hale getirebilir. Endişe duyanlar bundan dolayı endişe duyar. Bu endişeler olmazsa bundan herkes mutluluk duyar. Ama bu risk de var. İnsanımızın bu endişe ve riski dile getirmesinde ne sakınca olabilir? Unutmayalım ki sosyal ve siyasi olaylarda tek doğru yoktur.

Çerçeve Yasaya göre kanunda açıkça bir af durumu söz konusu değil. Yani af telaffuz edilmiyor. Yalnız Yasa için

"Yasa anında ve doğrudan bir af öngörmez. Soruşturma, kovuşturma ve kesinleşmiş cezalar belli sürelerle ertelenir. Erteleme süresi boyunca (suçun üst sınırına göre 5 veya 10 yıl) yeni bir terör suçu işlenmezse; soruşturmalar düşer, kesinleşmiş cezalar ise infaz edilmiş sayılır." deniyor. 

Buna göre bir af değil, cezanın ertelenmesi, beş-on yıl terör suçu işlenmezse suçlu cezasını çekmiş sayılacak. 

Evet af yok. Suçlanan kişinin cezasının ertelenmesi ve infazın yerine getirilmemesi bir nevi değil, açıkça aftır. Hatta aftan öte cezasını hiç çekmemesidir. 

Durum bu iken "teröristler affediliyor" diyenleri algı yapıyor ya da  hezeyanı yayıyor demeyi çok doğru görmem. Devlet bir yola girdi. Elbette terörü bitirme muradı var. Bırakalım da bu süreci içine sindiremeyenler de endişelerini dile getirsin.

Sahi bu Yasaya göre af yok mu? 

Bu uğurda çözüm bulmak için af da düşünülebilir. Birileri savunacak, birileri de eleştirecek. Farklı düşünenlere biraz müsamaha gerekir. Hezeyan, algı dendi mi iletişim kapısı kapatılmış olur.