Siyasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2026 Perşembe

Üç Kağıt Ekonomisinde İnsanın Rolü

Yüksek enflasyonun hayatı pahalılaştırdığı yetmediği gibi paramızı pul eden bir yönü var. Bu yetmediği gibi döviz karşısında paramız eridikçe eridi. Birkaç yıldır döviz baskılarla mı ya da kağıt paralar son demini yaşadığından mıdır, yerinde sayıyor.

Dövizin stabil, enflasyonun da aşağı doğru bir seyir izlediği günümüzde, devreye altın ve gümüş sokuldu. Şimdi de bu iki değerli maden yerinde durmuyor. Başını yukarı dikmiş. Günlük rekorlar kırıyor. Tıpkı 2018 yılında ABD ile Türkiye arasında cereyan eden papaz vakası sonucunda, ekranların sağ alt köşesinde dövizin hiç duraklamadan kronometre çalışır gibi yukarı doğru fırlaması gibi.

Yakın zamana kadar elindeki paranın değerini ve alım gücünü korumak için vatandaş, artırdığı üç beş kuruşuna döviz alıyorken şimdi de artanı olan soluğu kuyumcularda alıyor. Altın da kronometre tutulmuş gibi uçuyor. Borsa bile bu şekilde değişmez. Bunu musluğu açık su sayacının çalışmasına da benzetebiliriz.

Hasılı, vatandaşın elinin emeği ve alın teri parası; enflasyon, döviz, altın, borsa gibi yerlerde eriyip gidiyor. Çünkü altının yükselip yükselmeyeceğini, düşüp düşmeyeceğini vatandaş bilmiyor. Arz talebe göre de piyasa oluşmuyor. Çünkü neyin düşüp düşmeyeceğini piyasa belirlemiyor. Birileri yani dünya sermayesini elinde bulunduran para babaları, masanın başına oturmuş, bugün şunu yükseltelim, yarın şunu düşürelim kararını veriyor. Saydığım şeyler düşerken de onlar kazanıyor, yükselirken de. Üç beş gram altın alarak iyi kâr ettim diyen vatandaş sevinedursun. Esas kazanan ve hep kazanan onlar. Çünkü son gülen hep onlar.

Vatandaş ise anasından doğduğu andan itibaren çalışıp didinsin. Tüm kazancı bu şekilde haybeye gidiyor. Görünen o ki bu üç kağıt ekonomisiyle vatandaşa biçilen rol, modern kölelik. Sen çalışıp didineceksin. İster gönüllü ister gönülsüz cebinden bu parayı alacağız. Sen kaybedenler ligindensin. Biz ise hep kazananlar ligindeyiz deniyor.

Bu üç kağıt ekonomisini görünce, insanın, böyle modern köle olmaktansa sahici köle olmak daha iyi diyesi geliyor. Çünkü modern kölelikte, cebindeki paranın değerini düşürmek suretiyle insanımız her geçen gün geçim gailesi yaşarken hakiki kölelikte ise kölenin geçim, maişet ve barınma diye bir derdi olmaz. Modern kölelikte geçim vatandaşın derdi iken gerçek kölelikte geçim efendiye aittir. Modern kölelik dünyayı ve hayatı açık cezaevi şeklinde sunarken, bildiğimiz kölelikte ise dünya ve hayat kapalı cezaevi olarak sunar. İlkinde yeme, içme ve barınma insanın kendisine ait iken ikincide, her şey kapalı cezaevinin sahibine ait.

Modern veya hakiki köleliği, anasından hür olarak dünyaya gelen hiçbir insan kendine reva görmez. Kimse de bu dünyaya köle olmak için gelmez. Ama gerçek köleliğin tarihte kaldığı günümüzde ise bize biçilen rol modern kölelikten başka bir şey değil. Hangisi olursa olsun, köleliğin ismi bile bizi tiksindirse de acı gerçek ve pratik budur. Evet, anasından hür olarak dünyaya gelen bizler, üç beş para babasının gözünde onlar için çalışan birer figüranız, oyuncuyuz, köleyiz. Sistem maalesef böyle kurulmuş ve hiç teklemeden böyle işliyor.

Sadakaya Muhtaç Bir Vekil

Önüme bir Youtube videosu düştü. Üşenmeyip kısa videoyu izledim. Hem emekli hem de milletvekili maaşı alan bir vekil konuşuyor. Sanırım basın açıklaması yapmış. Sonrasında da karşısındakilerle muhabbet ediyor. Vekil masada oturuyor. Karşısındakiler görünmüyor.

Karşılıklı konuşmayı buraya alıyorum:

Vekil: Şunu da söyleyeyim. Ben emekli maaşımla vekil maaşımı sana vereceğim. Sen de gel bunları bir ay idare et.

Vatandaş: 500 bin lira yetmiyor mu vekile?

Vekil: Bir defa daha söylüyorum. Herkese verebilirim. Benim yaşadığım ödemelerimi ve gelirimi size vereceğim. Siz bu işin altından kalkın. Başka da bir şey söylemeyeceğim.

Vatandaş: Vekilim ne gibi giderleriniz var dikkat çeken, söyleyebilir misiniz?

Vekil: Herkes şöyle zannediyor. Sanıyorlar ki devlet bize araba veriyor. Hayır. O zaman mazotunu veriyor. Hayır, mazotu da vermiyor. Uçağa beleş biniyor diyorlar. Hayır. Uçak da beleş değil.

Vatandaş: İndirimli ama.

Vekil: Yok, çok basit bir indirim. Normalde uçak 3 bin lira. 2900-2800’e alıyoruz. Çok önemli bir indirim yok. Bu indirim de önemsiz.

Vatandaş: Mecliste, lokantada yemekler çok ucuzmuş.

Vekil: Sizin yüzünüzden hepsine zam yaptılar. Söyleye söyleye beş defa zam yaptılar. Sizin yüzünüzden zamlı yiyoruz. Kaldığım otel, ben misafirhanede kalıyorum, otelde kalıyorum. Habire zam yapıyorlar. Siz de milletvekili olun.

Vatandaş: Aramızda yardım toplayalım o zaman vekilim.

Vekil: Çalışmadan da ben vereyim. Siz birkaç ay değerlendirin. Arkadaşlar, siyaset er meydanıdır. İsteyen bir siyasi partiye üye olur, vekil seçilir, bütün bu güzel haklardan yararlanabilir. Bu iş nasip işidir. Bir daha söylüyorum. Bir milletvekili aldığı maaştan en az bir buçuk, iki katı daha fazla para harcıyor. Bunu da bilmenizi isterim.

Vatandaş: O zaman niye yapıyorsunuz bu işi? (Bu kısım tam anlaşılmıyor. Vekilin verdiği cevaptan esinlenerek böyle yazdım).

Vekil: Hayır, ben buraya para için gelmedim ki. Ben memleketime hizmet ediyorum.

Vekile cevap verenlere vatandaş dedim. Ama vekile soru soranların gazeteci olduğunu düşünüyorum.

Bu ikili diyalog düzmece olabilir mi diye düşündüm. Hiç düzmeceye benzemiyor. Vekil verdiği cevaplarda samimi. Söylediklerinden hareketle acınası bir durumda. Başlığımdan da anlaşılacağı gibi hem emekli hem de aktif vekil olan ve aldıkları çıplak maaş toplamı beş yüz bini bulan vekiller sadakaya muhtaç. Zaten gazeteci de “madem öyle. Aramızda yardım toplayalım” diyor.

Toplam emekli maaşı 20 bin olan emeklilerin olduğu bir ülkede bir vekilin geçinemiyorum. Üzerine 1,5-2 katı ilave harcama yapıyorum demesi, sözün bittiği yer olsa gerek.

Elbette vekilin gideri ile vatandaşın gideri bir olmaz. Geliri fazla olanın gideri de fazla olur. Olur da en alt maaş alanla en üst seviyede maaş alanlar arasında bu derece uçurum olmaz.

Kısaca emekli ve vekil maaşı alan biri böyle dert yanıyorsa, sorarım size. Vatandaş ne yapsın? Aldığıyla nasıl geçinsin.

Kısaca, vekilin bu konuşmasını dinleyince, teşbihte hata olmasın, “Şecaat arz ederken merd-i Kıptî sirkatin söyler” sözünü aklıma getirdi. Bence vekil hiç konuşmasa daha iyiydi.

28 Ocak 2026 Çarşamba

Güçlerinin Farkında Olmayan Kesim

Kaç yıldır emeklilerin aldığı maaş kamuoyunun gündeminden düşmüyor. Çünkü en düşük emekli maaşı alanlar asgari ücretin çok gerisinde kaldı.

Asgari ücret adı üzerinde asgari geçim seviyesi olmasına rağmen emeklilerin asgari ücretin çok altında kalması çok büyük haksızlık.

Bir başka haksızlık da her yıl en düşük emekli maaşı alanların maaşını belli bir seviyeye çıkarmak suretiyle emekliler arasında da haksızlık yapılıyor. En düşük emekli maaşı alanların emekli maaşı yukarıya çekilmiş olsa da daha önce yüksek prim ödeyerek emeklilikte daha fazla emekli maaşı alacağım diyenler de mağdur olanlardan. Çünkü zamanında düşük prim yatıranlarla aldıkları emekli maaşı eşitlenmiş oldu.

Bir diğer garip durum ise 2026 Ocak ayından itibaren memurlara yüzde 18 zam yapılırken emeklilere yüzde 12 zam yapılması. Halbuki maaşları daha düşük olan emeklilere de aynı oranda ya da daha fazla zam yapılması gerekirdi.

Bu durum gösteriyor ki emeklilere yapılan maaş düzenlemesi deve misali. Hani deveye boynun niye eğri demişler de deve, nerem doğru ki dediği gibi emeklilere yapılan her maaş düzenlemesi yanlış.

Yapılan zam oranından, ellerine geçen maaşa varıncaya kadar aldıkları maaştan dolayı mağduriyet yaşamalarına rağmen emeklilerin yeterince seslerinin çıkmaması düşündürücü. Kaderlerine razı bir profil çiziyorlar. Halbuki kaybedecekler bir şey yok. Emekliler unutmasınlar ki ağlamayana emme bile vermezler.

Ellerinden ne gelir, etleri ne butları ne demeyin. Bence çok şey yapabilirler. İşin garibi emekliler güçlerinin farkında değiller.

18 milyon emekliden bahsediliyor. Bu sayının 5,5 milyonu dul, yaşlı ve sosyal yardım alanlar. Geriye 12,5 milyon emekli kalıyor.

12,5 milyon emekli birçok ülkenin nüfusundan fazla. Bu kadar emekli organize olup bir araya gelse karşılarında hiçbir güç duramaz.

Parti kurup seçime katılsalar açık ara birinci çıkarlar.

Aldıklarıyla kıt kanaat geçiniyorlar. Nasıl parti kuracaklar denebilir. Elbette parti kurmak kolay değil.

Seçimlerde birlikte hareket etseler, iktidardaki partiyi indirirler, bir başkasını iktidar yapabilirler. Çünkü her seçim öncesi siyasi partilerle pekala pazarlık yapabilirler.

Hepsi bir araya gelse, organize hareket etseler, Türkiye'nin en büyük örgütü olurlar. Ama gel gör ki pek çoğu mağdur olmasına rağmen emeklileri bir araya getirmek mümkün değil.

Emeklilerin dernekleri var zannedersem. Yalnız bu dernek sesini pek çıkarmıyor, emeklilerin hakkını pek aramıyor. Arıyorsa da kamuoyu bundan pek haberdar değil.

Haftanın belli günlerinde seslerini duyurmak amacıyla her il ve ilçede kırıp dökmeden miting, yürüyüş, basın açıklaması, oturma gibi eylemlere imza atabilirler.

Emekliler ne yaparlarsa yapsınlar. İmam bildiğini okuyor denebilir. Bence seslerini duyursunlar. EYT’liler nasıl seslerini duyurup istediklerine kavuştularsa pekala emekliler de haklarına kavuşabilirler. Hiçbir şey elde edemeseler bile isteyenin bir yüzü, vermeyenin iki yüzü kara olur.

27 Ocak 2026 Salı

Şeytanı Bol Nesil

Öyle bir çağda yaşıyoruz ki geçmişe oranla teknoloji baş döndüren türden. Dijital çağa doğru koşar adım gidiyoruz.

Geçmişte oranla teknolojinin ilerlemesi hayatımızı kolaylaştırdığı bir gerçek. İmkanlar da geçmişe oranla daha iyi. Yalnız bu kolaylaşma ve imkanlar ne huzur getirdi ne de mutluluk.

Bu çağ huzur ve mutluluk getirmediği gibi beraberinde çözülmez bir alay sorun üretiyor. Toplumsal bir cinnete doğru sürükleniyoruz. Ne demek istediğimi anlamak için Metropoll’ün Aralık 2025 araştırmasına bakmak yeterli. Bu araştırmaya göre toplumun yarıdan fazlası toplumsal tükenmişlik yaşıyor. Kısaca toplumun ekseriyeti gündemden sıkılmış, geleceğe dair kaygılı ve karamsar. Adeta hayal kırıklığı halini derinden hissediyor. Bir diğer çarpıcı gerçek, son bir yılda insanımızın her iki kişiden birisi psikolojik desteğe ihtiyaç hissettiğini ortaya koyuyor.

Ceremesini ve külfetini aileler çekse de bu çağın en büyük etkilenen kesimi gençler. Bu çağ adeta gençleri yutuyor. Ben bu çağın çocuk ve gençlerini şeytanı bol nesil olarak görüyorum.

Bu çağ çocuk ve gençler için tuzaklarla dolu. Bunların başında, kafeler, dijital oyunlar, uyuşturucu, bahis ve dijital kumar geliyor. Eski insanlar sokakta hayatın içinden yetişirken şimdiki nesil adeta sokak yüzü görmeden dijital hayat yaşıyor.

Bu genç nüfus okumuş nesil. Çoğu üniversite bitirmiş, işsizler ordusu. Ya iş yok ya da iş ve maaş beğenmeyen türden.

İş güç ve meşgale olmayınca çoğunun uğrak yeri ve meskeni her köşede mantar biter gibi biten kafeler. O kadar kafe bolluğuna rağmen hepsi de hıncahınç dolu. Çayı, kahvesi ve diğer aperatif yiyecekleri ücret yönünden diğer hizmet sektörlerine beş çeker. Aynı işlevi gören belediye kafelerinde fiyatlar daha makul iken gençler belediye kafelerine tenezzül etmiyor. Nedense itibardan bir türlü tasarruf etmiyorlar. Kafecilerin iç halini bilmem ama dış görüntüleri darphane gibi para basıyor. Pahalı olmasına rağmen gençlerin bu yerleri mesken edinmesi bir nevi bağımlılık.

Bağımlılık bununla kalsa iyi. Gençlerin çoğu uyuşturucu tuzağında. Bir kullandı mı arkası geliyor. Kolay kolay kurtulamıyor. Aileyi de bitiriyor, kendisini de.

Bir diğer bağımlılık ise bahis ve dijital kumar. Gençlerin çoğu maalesef bu iki illetin potansiyel üyeleri. Bahisin ve dijital kumarın yasal olanı olduğu gibi yasal olmayanı da varmış.

Bu saydığım örneklerin hepsi gençlerin önüne serilmiş para tuzağı. Aynı zamanda hayattan, toplumdan ve aileden uzaklaştıran bir yönü var. İçlerinde belki de en masum görüneni dijital ve sanal oyun ve kafeler. Aileleri esas bitiren ise uyuşturucu, bahis ve dijital kumar. Bunlar aynı zamanda bağımlılık yapma yönüyle çok tehlikeli. Elini kaptıran vücudunu ve servetini bu uğurda bitiriyor.

Piyasa torbacılarla dolu. İçicisi var ki piyasadalar. Müşteriler de bunlara kolay ulaşıyor. Yeter ki paradan haber ver.

Dijital kumara ve bahise ulaşmak ise bunların en kolay olanı. Yeter ki bir akıllı telefonun olsun, bunun da İnterneti olsun. Gençler adeta akıllarını bu akıllı telefona teslim ediyorlar. Kumar oynayacak gençlerin para bulması da hiç zor değil. Çünkü bankalar bu gençlerin emrinde. Gençler istediği zaman İnternet bankacılığı aracılığıyla bankalardan kredi çekebiliyor, ek hesabı kullanabiliyor, kredi kartından nakit aktarabiliyor. Arkalarında böyle bonkör sahte aile olunca bu gençler oturduğu yerden paraya ulaşabiliyor. Bu durumda gence, akşam sabah ve fırsat buldukça kumar ve bahis oynamak kalıyor.
Aileler bu durumun farkına, birden fazla bankada faiziyle birlikte oluşan devasa borcu görünce haberdar oluyor. Bu zamana kadar kenarda köşede kefen parası diye bekletilen evdeki para gitmiş, eşten ve dosttan elden alınan borçlar birikmiş oluyor. İyice borç batağına saplanmış gencin ise yalan başta olmak üzere ahlaki zaafları bir bir ortaya dökülüyor.

Gencin keyfi ve hırsı aileyi derinden etkiliyor. Aile bulup buluşturup borcu kapatıyor. Kumar ve bahis bağımlısı genç bir daha oynamam, tövbe diyerek yemin billah ediyor. Ama bağımlının tövbesi ve yemini bir yere kadar. Yine oynuyor yine. Ne de olsa adı üzerinde bağımlı. Borcu da bir şekil ödeyen var nasılsa. Gençlerimiz bu durumda bağımlılıklarına niye devam etmesin.

Hasılı, uyuşturucu, bahis ve kumar bağımlılığı yüzünden gençler perişan, aileler perperişan ve çaresiz. Gençleri uyuşturucu ve kumar bataklığına saplanmaktan korumakla görevli devlet ise her zaman olduğu gibi sessizliğe bürünüyor. Çağımızın bu toplumsal vebasını görmezden geliyor. Diyanet bir hafta hutbede bu konuyu ele alıyor. Nasihate de karnımız tok olunca bir kulaktan girip öbüründen çıkıyor.

Şu var ki uyuşturucu, bahis ve dijital kumar yüzünden sadece sağlık yok olmuyor sadece yüklü para kaybedilmiyor. Aileler de parçalanıyor, işler de kaybediliyor. Giden huzuru zaten söylemeye gerek yok. 

Burada devlet, gençliği korumaya çalışıyor, bunun için mücadele ediyor denebilir. Bu kadar genç, uyuşturucu ve kumar bağımlısı olduğuna göre demek ki yeterince ve etkin mücadele edilmiyor ve tedbir alınmıyor. Devlet hiçbir şey yapamasa bile bu gençlerin bankadan İnternet bankacılığı aracılığıyla kredi çekmesini BDDK aracılığıyla zorlaştırabilir. Önüne gelen kredi kartı alamamalı. Ek hesaptan para kullanamamalı. Özellikle kredi çekmek için eskiden olduğu gibi iki kefil şartı ve kredinin de mutlaka şubeden çekilmesi zorunluluğu getirilebilir. Özellikle dijital kumar bağımlılarının her banka işleminde kişinin eşi ya da ailesine gönderilecek onay kodu ile hem aileler bilgilendirilmiş hem de çekilecek para için onay alınmış olur.

Unutmayalım ki bu neslin şeytanı boldur ve çeşit çeşittir. Gençleri bu şeytanlardan kurtarmak için devlet, millet, kurum ve kuruluşlar, bankalar vs. ele ele vererek topyekûn bir mücadele başlatmalı. 

26 Ocak 2026 Pazartesi

Pazar Günlüğüm

Pazar günü adeta bahardan kalma bir gün idi.

Bu güzel havada hem yürüyüşümü yapayım hem de markete uğrayayım diye evden çıktım.

Önce markete uğradım. Hiçbir şey almadan Muhacir pazarına geçtim.

Millet bahçesini geçtikten sonra yolun sağından ve solundan geçmek ne mümkün. Sağ taraftaki okulların önündeki kaldırıma kaldırım demeye bin şahit lazım. Yoldaki asfaltı korusun diye dar sokaklardaki kaldırıma benzer bir kaldırım var. Bu küçük kaldırımın bir kısmına arabalar park edilmiş olunca yayanın bu kaldırımdan yürümesi ne mümkün. Yoldan yürümen gerek. Bunun için de arkadan gelen arabalardan sakınmak için sık sık iki araba arasındaki boşluğa girip girip çıkmak gerekiyor. Hoş, iki, üç şeritli bu yolda araçların da normal hızla yollarına devam etmesi bile mümkün değil. Sağ şeridin bir tanesine boydan boya araçlar park etmiş. Bazı yerlerde ikinci şeride de araç park edenler var. Haliyle yol tek şeride iniyor. Uzun kuyruklar oluşuyor. Yeni araç park ederken de park yerinden çıkarken de trafik duruyor.

Yolun sol tarafında da trafik iki şerit işliyor. Bir şerit park etmiş araçlarla işgal altında. Bu yolun kaldırımı okulların önüne göre biraz geniş. Oradan yürüyeyim dedim. Kaç tane araç kaldırıma kaldırıma çıkıp park etmiş. Mecburen yola inip arabaların arasından kaldırıma geçebiliyorsun. Bu durum her cumartesi ve pazar böyle. Ne araç trafiği normal seyrinde işliyor ne de yayalar rahat yürüyebiliyor. Güya pazarın altına araç otoparkı yapılacak diye uğraşıldı. Sonra ne olduysa bundan vazgeçildi. Yola rastgele park eden pazar esnafı ve müşteri arabaları yüzünden trafik felç. Kazara bu yolu cumartesi ve pazar ambulans, itfaiye kullanmaya kalksa kolay kolay geçemez.

Yaya ve araç trafiğinin yoğunluğundan geçtim. Caddenin görüntüsü kötü. İşin garibi buradaki trafiği sevk ve idare edecek polis ve zabıta görmek de mümkün değil. Şu var ki yaya yolu olan kaldırımların araç parkıyla işgali hiç hoş değil.

Araç trafiğinden ve yaya trafiğinden bahsetme gibi bir niyetim yoktu. Bir iki cümleyle değinip geçme niyetim vardı. Tıpkı araçların bu caddeden kolay kolay çıkamadığı gibi gördüğünüz gibi ben de çıkamadım.

İşin gücün dert yanmak. Amma da şikayetçisin demeyin. Bilin ki esas niyetim bütçe açığını kapatmak, yeni kaynak üretmek ve pansuman tedbirlerle günü kurtarmak amacıyla iğneden ipliğe vergi koyan Hazine ve Maliye Bakanı Sayın Şimşek’e yeni gelir bulmak. Eğer Şimşek tamam derse bilin ki hazineye yeni kaynak aktarımı olacak.

Nedir kaynağın derseniz, semt pazarları derim. Ne varmış semt pazarlarında derseniz, semt pazarlarında bol miktarda kullanılan poşetleri yabana atmamak lazım. Çünkü pazardan meyve, sebze ve yeşillik alan ne kadar pazar müşterisi varsa hepsinin iki elinde, içinde meyve ve sebzenin olduğu onlarca poşet gördüm. Bu poşetlerin hiçbiri marketlerdeki poşetler gibi ücrete tabi değil. Adam maydanoz almış, konmuş poşete. Lahana almış, konmuş poşete. Kısaca pazara gelen her müşteri en az on poşet kullanmış. Düşünün bir kere, bu her poşet paraya tahvil edilse öyle zannediyorum, Sayın Şimşek bayram eder. Bir de bu poşet markette paralıyken pazarda bedava olması ülkemin kırmızı çizgisi adalet anlayışına sığmaz. Bir yerde parayla satılan diğer tarafta beleş olursa eşit rekabet olmaz.

İyi de bu nasıl olacak derseniz, bunun yolu da şu. Hazine ve Maliye Bakanı her semt pazarının çıkışında bir görevli tayin edecek. Pazarın kaç çıkışı varsa her bir yere bir görevli konacak. Pazardan çıkanın elinde kaç poşet varsa poşet başına para alacak. Elinde on poşeti olan aynı anda görevliye 10 lira bırakacak. Üstelik nakit.

Her pazar çıkışına konacak görevli ile yeni istihdam sağlanmış olacak. İşsiz insanlarımız işe kavuşacak.

Sabahtan akşama, alınacak poşet parası ile bir görevlinin bir günlük yevmiyesi bile karşılanmaz. Üstelik her çıkışa görevli koymakla bu işin içinden çıkılmaz diyebilirsiniz. Bunda haklısınız. Bunun için belediye zabıtasından faydalanılabilir. Saymanlıktan semt pazarlarına görevli çekilebilir. Bunlar her gün ayrı ayrı yerde kurulan semt pazarlarını mesken tutarlar.

Burada, zabıtanın ve saymanlık görevlilerinin işi başından aşkın diyebilirsiniz. Buna da gerek olmayabilir. Her pazar esnafının günde kaç poşet kullandığı kayıt altına alınır. Diyelim ki bir pazarcı esnafı akşama kadar bin poşet kullandı. İşgaliye parası toplayan görevli pazar bitimi her pazar esnafından ayrıca poşet parasını tahsil eder. Pazarcı esnafı da müşteriden kullandığı kadar poşet parasını alır.

Böylece kullanımı kolay, taşımada kolaylık sağlayan her şey vergilendirilmiş olur. Bu da kutsallık demek. Devletin cebi de böylece para görmüş olacak.

Pazardan toplanacak poşet parasıyla bu işler dönmez diyebilirsiniz. Size katılmıyorum. Sabahtan akşama kullanılan poşeti görseniz, iştahınız kabarır.

Burada müşteriye şu kolaylığı da sağlamak lazım. Müşteri evinden pazar çantasıyla gelir. Aldığını pazar çantasına koyar. Hiç poşet kullanmadığı için ondan ayrıca poşet parası alınmaz. Böylece poşet tüketimi de azalacak. Pazara gelen elini kolunu sallayarak gelmeyecek. Pazar arabasıyla gelecek. Poşet tüketimi azalacağı için doğaya da bir katkı sağlanmış olacak.

Bu önerimi yani pazarlarda poşet parası işini yabana atmayın derim. Özellikle Sayın Şimşek bu önerime kulak versin.

Unutmadan söyleyeyim. Bir önerim daha olacak. Yine hazineye bir katkı. Şu arabasını kaldırıma koyan, iki tekerini kaldırıma çıkaran, yaya yolunu engelleyen, bir arabanın dışında yanına ikinci arabayı park edenlere de yanlış park cezası kesilsin. Bu da iyi bir gelir olur.

Haydi öneriye devam edeyim. İşgal ettiği yeri kirleten pazar esnafından da kirletme parası alınsın.

Gördüğünüz gibi vergi koyma, yeni vergiler bulma benim işim. Aklınızda bulunsun. Çünkü mahkeme kadıya mülk değil ya. Yarın Sayın Şimşek çeker giderse, biz ne yapacağız demeyesiniz.

Pazardan bir şey almadın mı demeyesiniz. Markette beğenmediğim üç ürünü pazardan aldım. Gerisi marketten alıp eve geçtim. Akşamında da biraz daha yürüyüş yaptım. Günün toplamı 3 saat 15 dakika yürüyüş, 21.742 adım, 13 km yapmışım. 878 kalori yakmışım.

25 Ocak 2026 Pazar

Suda Tasarruf Dönemim

Üç kişilik bir aileden ibaret 33 günlük su sarfiyatım 19 metreküp olup 825,50 TL ödeme yapınca, sudan nasıl tasarruf ederim diye düşünmeye başladım. Çünkü ikinci kademeye geçmişim. Üçncü kademeye doğru gidiyorum. 

Sudan tasarrufta tek hedefim birinci kademe kalmak. 

Bulaşık, banyo, WC, el yüz  ve çamaşırdan tasarruf aklıma geldi. İyi de hangisinden kısacaktım. 

Dedim, bunlardan bir kısma söz konusu olamaz.

Ama bulmalıydım bir yolunu. 

Pek değil, hiç kullanmadığım alafranga tuvaletin deposu gözümün önüme geldi. Çünkü düğmesine basınca epey bir su boşalıyor. Hemen 1,5 litrelik bir pet şişeyi doldurarak deponun uygun yerine yerleştirdim. Bu demektir ki benim alafranga WC'min deposu her dolduğunda 1,5 litre daha az dolacak. Bu demektir ki her düğmeye basınca 1,5 litre daha az su boşalacak. Günde üç defa bu depo boşalsa günde 4,5 litreden ayda nereden baksan, 135 litre su tasarrufu sağlayacağım. 

Bu kadar tasarruf yeterli olur mu? Olmaz elbet. İçme suyuna da el atmalıyım dedim. 

20 yıldır Konya'dayım. Bu kadar yıldır su kullanırım. Nedense doğru dürüst tatlı sudan faydalanmıyorum. İçme, çay demleme ve temizlik dahil hepsi şebeke suyundan. 

Bulduğum beş litrelik 3 tane pet şişeyi kaptığım gibi soluğu tatlı su çeşmesinde aldım. Bir haftadır bu üç pet şişe bittikçe doldurup geliyorum. Üşenme yok, bıkkınlık yok, taşıma suyla bu değirmen dönmez şeklinde serzenişte bulunmak yok. Kollarım koptu demek yok. Çünkü her şey tasarruf için. Buna da değerdi. 

Öyle içme suyuyla tasarruf olmaz demeyin. Her pet şişe beş litre olduğuna, her dolduruşumda üç pet şişe doldurduğuma göre bu demektir ki 15 litre tasarruf ediyorum. 

1000 litre, 1 ton olduğuna göre bir ayda 200 defa bu üç pet şişeye su doldurur gelirsem, bilin ki 1 ton sudan tasarruf etmiş olacağım. Kısaca her defasında üç pet şişeyi doldurmak için günde 6-7 defa su doldurup gelmem lazım. Bu da mümkün değil ama hedef bu. 

Görünen o ki üç pet şişe günde bir defa bile boşalmadığına göre ülkenin enflasyon hedefi tutmadığı gibi benim sudan tasarruf etmem de tutmayacak. Hedefim tutmasa da bundan pes etmek yok. Nasıl ki enflasyonu indirmek isteyenler hedefine ulaşamadığı halde bundan vazgeçmiyorlarsa ben de bu hedefimden vazgeçmeyeceğim. 

Bu hedefime ulaşmak için belki itibarımdan ödün vereceğim. Komşular, bu adam ne yapıyor böyle diyecek ama olsun. Tasarrufa değer. 

Yalnız şunu bilin ki tasarruf dedikleri gördüğünüz gibi o kadar kolay değilmiş. Hedefe ulaşmak da hiç kolay değilmiş. O yüzden hedef gerçekleşmeyince lütfen kimseye kızmayalım. Önemli olan niyet değil mi?

Hasılı bir ay sonra alafranga tuvaletin deposundan, ayrıca içmeye ve çay demlemeye kullanacağım sudan ibaret tedbirimin ne derece işe yarayacağını bir sonraki su faturam gelince anlayacağım.

Benim su sarfiyatımın düştüğünü, tatlı su sarfiyatının arttığını gören belediye, belli ki bizim Ramazan tasarrufta başladı diyecek. Belki de tatlı suyu paraya döndürecek. Varsın olsun. 

Bu arada sudan tasarrufu şimdilik bu kadar. Ama bu demek değildir ki sadece bununla yetineceğim. Nasıl suya ve sabuna dokunmam bunun üzerine kafa yormaya ve kara kara düşünmeye devam edeceğim. 

Tok, Açın Halinden Anlamaz

Adıyaman Kahta'da öğretmenlik yaparken ara ara takıldığım çay ocağında, tütün deposunda çalışan biriyle tanıştım. Yanlış hatırlamıyorsam, tütüne kota uygulandığı 2000 öncesi ya da 2001 ya da 2002 yılları. Tütüne kota uygulanınca haliyle depolara tütün konmamıştı. Bu depolarda görevli olanlar da boş tütün depolarını bekliyordu o zamanlar.

Tanıştığım kişi bu depolardan birini beklemekle görevli imiş. Ne iş yaptığımı sordu. Öğretmenim dedim. Ne kadar maaş aldığımı sordu. O zaman ne kadar aldığımı da hatırlamıyorum ne rakam telaffuz ettiğimi de. Yalnız beş yüz dediğimi hatırlıyorum. Normal şartlarda kimseye maaşını sormam. O bana sorunca, ondan cesaret alarak ben de siz kaç alıyorsunuz dedim. Yanlış hatırlamıyorsam, 1350 lira gibi bir rakam telaffuz etti. Ardından "Sizin maaşınız az. 700 lira olmalı" dedi.

Sonrasında ne konuştuk, ne kadar oturduk hatırlamıyorum. O günden bugüne aklımda kalan ise boş tütün deposunda bekçilik yapan birinin, öğretmenin maaşını kendi aldığı maaş seviyesine çıkarmamasıydı. Daha doğrusu, seviyesinde maaş almamızı denk görmedi. İşin Türkçesi öğretmen maaşını kendi aldığı maaşa bile yaklaştırmadı. En az yarı yarıya fark olmalıydı. Biz her halükarda ondan düşük maaş almalıydık. Elbette maaşı o belirlemiyor ama "En az bizim aldığımız kadar almalısınız" deseydi herhalde kıyamet kopmazdı. Hoş, maaşınız 700 ya da 1350 olmalı dese de yine değişen bir şey olmayacaktı. Ama en azından empati yapmış ve gönül almış olurdu.

Geçmişte başımdan geçen bu anekdot, vekillerin 19 bin lira olan en düşük emekli maaşını 20 bin liraya çıkarmak için Mecliste parmak kaldırmasını görünce aklıma geldi. Bir arkadaşın dediğine göre "600 vekil içinden; 1 Bakan, 4 belediye başkanı, 2 vefat, 1 mahkumiyet nedeniyle 8 vekillik boş. Mevcut 592 vekilden 499'u, oran olarak yüzde 84'ü çift maaş hem vekil hem emekli maaşı 451 bin lira alıyormuş. Sadece 93 vekil tek vekil maaşı 273 bin lira alıyormuş". Eğer bu bilgi doğru ise Meclisin kahir ekseriyeti emekli vekillerden oluşuyor. Kendilerinin cebine her ay emekli+vekil maaşı olarak 451 bin lira girerken bu vekillerimiz en düşük emekli maaşını 19 binden 20 bin olsun diye parmak kaldırmış oldu. Ben buna tok açın halinden anlamaz derim. Empatiyi zaten ara ki bulasın. Tamam, normal emeklinin gideriyle emekli vekil ve halen vekil olanın gideri bir olmaz. Fark olsun da bu kadar olmasın. Emekli fazla değil, namerde muhtaç olmayacak bir maaşa kavuşsun. Temennim bu yönde. Vekillerimiz bu orantısız uçuruma ses çıkarmadığına göre anlaşılan o ki vekillerimizin durumu, benim maaşımı yanına yaklaştırmayan tütün deposu bekçisinden farklı değil. Çünkü tütün görevlisi de aynı kafada, vekillerimiz de.

Normal emekli ile vekil emeklisi arasındaki maaş uçurumu elbette sadece bugünün sorunu değil. Bu sorunu biz bari düzeltelim, aradaki makası biraz daraltalım diyeceklerine, aradaki makasın daha da açılmasına ses çıkarmıyorlar.

Aradaki makasın kapanmasından geçtim. Bugünkü hem emekli vekil hem de halen vekil olanlardan, bugünkü emeklileri düşünme adına, bir ay boyunca sadece en düşük emekli maaşı harcamasıyla yetinmeleri. Eğer bir ay boyunca dişlerini sıkıp 20 bin lira ile geçinebilirlerse, bugünkü aldıkları maaş kendilerine helali hoş olsun.

24 Ocak 2026 Cumartesi

Emekli Maaşlarındaki Uçurum

2026 Ocak ayı itibariyle milletvekili maaşı 273 bin, emekli milletvekili 178 bin, hem emekli hem de milletvekili olanın maaşı ise 451 bin olmuş. En düşük emekli maaşının 20 bin olduğunu sağır sultan bile bildiği için söylemeye gerek yok sanırım. 

Baştan söyleyeyim. Ne vekilin ne başkasının ne de futbolcuların aldığı maaşta gözüm var. Bugüne kadar kimsenin aldığı maaşı mesele edinmedim. Merak edip de ne kadar alıyorsun diye de sormadım. Kendi maaşımı bilirim. Aldığım maaşa göre de ayağımı uzatırım. Açılıp saçılmam. Maaşım az, az zam verildi. Maaşım şu kadar olmalıydı da demem. Kendi maaşımı değerlendirirken asgari ücretliyi, asgari emekli maaşı alanları ve sosyal güvencesi olmayan kimseleri ve işsizleri düşünürüm. Aynı zamanda evi barkı olmayıp kirada oturanları düşünürüm. Allah onların yardımcısı olsun diye dua ederim. Kendimden düşük maaş alanlara bakarak halime şükrederim. İsterim ki benden düşük alanlar da en az benim kadar alsın. 

Bu vekil maaşlarını konu edinmene ne diyelim derseniz, inanın emekli ya da aktif vekil olanların maaşlarını da bilmiyordum. Ta ki sosyal medyada gezinirken önüme bu tablo düşünceye kadar. Tablonun en altındaki emekli maaşını görünce aradaki bu uçurumu yazı konusu edineyim istedim. 

Şu var ki emeklileri mesele ve dert edindiğim kadar çoğu emeklinin bunu mesele edindiğini de sanmıyorum. Gördüğüm kadarıyla ya hallerinden memnunlar ya ne olur ne olmaz, eldekinden de oluruz diye korkuyorlar ya da az diye dert yansak ne olacak. Nasılsa imam bildiğini okuyor diye seslerini çıkarmıyorlar. 

Bu tabloyu görünce vekil de ev geçindiriyor, asgari emekli maaşı alan da. Emekli vekil de ev geçindiriyor, diğer emekliler de dedim. 

Yanlış anlaşılmasın, herkes eşit maaş alsın, emekliler de çalışan kadar alsın, hele vekiller de biraz düşük alsın diye bir düşüncem yok. Elbette yapılan iş, statü, sorumluluk, yetki ve riske göre çalışanlar farklı farklı maaş alsın. Arada fark olsun ama bu kadar da uçurum olmasın. Aradaki uçurum, 273.000:20.000=13,65 kat. 

Biri çalışan biri emekli diyebilirsiniz. Emekli vekil ile en düşük emeklinin maaşını kıyaslayalım. 178.000:20.000=8,9 kat. 

Kurda desen ki biri emekli vekil, biri de normal emekli. Haydi arada pay et desen, inanın bu taksimatı kurt bile yapmaz. Bu, 1 kişiye 9 pul, 9 kişiye bir pul gibi bir şey. 

Tamam, seçilmiş vekilimiz aslan payını alsın ama asıl olanı da bu derece ezmesin. 

Haydi bu adaletsiz taksimattan geçtim. Vekilin masrafı ile vatandaşın harcaması aynı olmaz diyelim. Ölürken bile vekil ve vatandaş ayrımında yine uçurumlar var. Ne demek istediğimi örnekle açıklayayım. Biliyorsunuz, ölen çalışanın yakını için devlet cenaze ödeneği veriyor. Verilen ödeneklere bir bakalım:

Memurun eşi veya çocuğu vefat edince, memura 13.184 lira ödeme yapılıyor. Ölen memurun kendisi ise 26.369 lira ödeniyor. Kişi Bağkurlu veya SSK'li ise ödenen ücret 6.000 lira. Ölen milletvekili ise 158 bin lira ödeniyor. Gördüğünüz gibi öldüğümüz zaman bile eşit alamıyoruz. Halbuki hepimiz biliyoruz ki cenaze namazı kılınırken ölen vekil de olsa general de olsa er kişi diye niyet edilerek herkes eşitleniyor. Ama gelin görün ki devletin cenaze ödenekleri bile ölünce eşitlenmiyor. Memura ayrı, Bağ-Kurluya ayrı, vekile ayrı tarife uygulanıyor. 

Durumumuz bu. Güler misin, ağlar mısın? Başka da söze hacet yok. Zira sözün bittiği yerdeyiz. 

23 Ocak 2026 Cuma

Emekli Tablomuz

Emeklilerin aldığı emekli maaşına dair sosyal medyada dolaşımda olan iki veri önüme düştü. Ne derece doğru olduğundan emin olmamakla beraber fikir vermesi bakımından bu iki veriyi ele alacağım. 

Bu tabloda 2019-2026 yılları ve arasında en düşük maaşı alan kişilerin sayısı ve aldıkları maaş yer almakta. Maaş miktarı üzerinde durmayacağım. Çünkü yüksek enflasyon karşısında paramızın değeri sürekli düştüğü için maaş miktarının farklılığı çok bir anlam ifade etmiyor. Yalnız 2019 yılında en düşük emekli maaşı 1000 lira iken aradan 8 yıl geçince, en düşük emekli maaşının 20 bin lira olması, paramızın ne derece değer kaybettiğinin bir göstergesi. Bu demektir ki 2026'nın 20 bin lirası 2019'un 1000 lirası. Başka bir deyişle 2019'un 1000 lirası 2026'nın 20 bin lirası. Bu da paramızın 20 kat değer kaybettiği anlamına gelir. 

Esas üzerinde duracağım husus ise 2019 yılında en düşük emekli maaşı alan sayısı 1 milyon iken, her yıl artarak 2026 yılına gelindiğinde, en düşük emekli maaşı alanların sayısının 5 milyona dayanması. Bu demektir ki her yıl en düşük emekli maaşı alanlar kervanına yenileri eklenecek. Son kertede her emekli maaşı alanlar eşitlenecek. Gidişat gösteriyor ki herkes en düşük emekli maaşı alacak. 

Bu tabloda ise 2026 yılına gelindiğinde, en düşük emekli maaşı olan 20 bin lira alanların sayısı ve oranı verilmektedir. Buna göre emeklinin % 34'ü 20 bin, % 56'sı 21-25 bin, % 10'u ise 25 binin üzerinde maaş alıyor. Bu demektir ki emeklinin yüzde 90'ı 20-25 bin lira alıyor. Emeklinin yüzde 10'u ise diğer emeklilere göre daha iyi durumda. 

Yazılarımı takip edenler, emeklilerin bu durumunu dile getiren kaçıncı yazım olduğunu bilir. Halen emekli olmamama rağmen istedim ki onların derdine tercüman olayım, onlar adına empati yapayım. 

Emeklinin en düşük emekli maaşı alır noktaya doğru hızla ilerlemesinden geçtim. Maaş adaletsizliği en büyük sorun bu ülkede. Birileri 100 bin, 200 bin lira maaş alırken asgari ücretli çalışanın 28 bin, emeklinin de 20 bine mahkum olması, aradaki maaş uçurumunu göstermesi bakımından manidar. Bir vekilin, "2026 Ocak ayında maaşıma 27.500-28.500 lira zam gelirken emekliye 20 bin lira maaş reva mı" videosu da ne demek istediğimi anlatması bakımından bir örnek. 

Şu bir gerçek ki maaşına 27-28 bin zam gelen de ev geçindiriyor. Toplam aylığı 20 bin olan da ev geçindiriyor. Daha doğrusu ev geçindirmek zorunda. 

Bu sorun, en düşük alanlar düşük prim ödeyenler ve fazla çalışmayanlar demekle geçiştirilemez. Emeklilerin çoğu yine çalışmaya devam ediyor demekle de olmaz. Eldeki imkan bu. Emeklilerin sayısı çok demekle de olmaz. Emekli ister ikinci işte çalışsın, paraya para demesin, tarlasından ve bağından ekip diktiğini yesin, istersen bir eve kaç emekli maaşı girsin, milyonlarca emekliye reva görülen maaş hakkaniyete ve vicdana sığmaz. 

Bu gözle görülen sorun sadece günümüz sorunu değil. Geçmişten günümüze emekli yaşı ile oynamamızın acı bir tablosu. Emeklilerin bu durumuyla ilgili, sorun çözen radikal kararlar almadan çözülemez. Ve bu sorun giderek artacak. Bu iş açlık ve yoksulluk sınırının da ötesinde toplumsal bir patlamaya doğru gider endişesini taşıyorum. 

Yazımdan siyasi anlamlar çıkarılmasın. Hiç öyle bir niyetim yok. Şu suçlu, bu suçlu gibi bir düşüncem de yok. Geçen geçti artık. Önümüzde bir cenaze var. Bu cenazenin kaldırılması gerekir. Bunun için de bu meseleyi memleket meselesi olarak görmek gerek. İktidarıyla, muhalefetiyle bir araya gelip bu işin içinden nasıl çıkılır, emeklimize insanca yaşayacağı maaşı nasıl veririz, bir daha emekli yaşı ile nasıl oynanmaz üzerine kafa yormalarının zamanı geldi ve geçiyor bile. 

21 Ocak 2026 Çarşamba

Her Yerde Bir Meslek Mezunu Olmalı

Liseyi endüstri meslek lisesinde okumuş bir müdür yardımcım vardı. Okulun ne kadar kırık dökük, tamir işi olursa elinden geçerdi.

Kapı kolu değişecek hocamın işiydi. Beton atılacak, kalıp çakılacak hocamın işiydi. Zaman zaman bir ustaya ihtiyaç olduğunda, hocam, ne yapalım diye sorardı. Hiç sorma hocam, bu iş senin. Bana usta çağırtma derdim. Usta dediğin hadi deyince gelmezdi. Gelse de imkanları sınırlı olan okul için külfet olurdu.

Sağ olsun. Ben, öğretmen ve idareciyim. Bu iş benim işim değil, usta çağıralım demezdi. Özene bezene güzelce yapar, işimiz görülürdü. Haliyle dışarıdan servis, usta çağırmadan kendi içimizde ufak tefek işleri bu şekilde hocamın el becerisiyle hallederdik. Okuldan da para çıkmamış olurdu.

Şu var ki her meslek lisesi mezunu böyle değil. Okulun bir elektrik işi oldu. Binadan binaya uzanan elektrik kablosu gerdirilerek biraz yukarı kaldırılacak. Cesaret edemedi. "Hocam, bir elektrikçi çağırsanız iyi olur" dedi. Öyle ya her meslek lisesi mezunu her işimizi meccanen yapan hocamız gibi olamazdı. Hocamın kulakları çınlasın. 

Bu tür tamir ve tadilat işlerini yapmaya elleri yatkın bu tip meslek lisesi mezunları her okulda olması lazım. Gel gör ki meslek lisesi mezunu olup da öğretmenlik okumuş öğretmen bulmak bundan sonra çok zor. Çünkü 28 Şubat süreci ile birlikte meslek liseleri büyük darbe yedi. Sonrasında bu okullara ne kadar önem verilse de bu okullar eski kalitesinden uzak. Eskiden bu meslek liseleri diğer lise türleriyle yarışırdı. Bu okullardan mezun olanlar dört yıllık fakülteleri kazanıp okuyabiliyordu. Şimdi dört yıllık örgün eğitim yapan bir fakülteyi kazanan meslek lisesi mezunu öğrenci bulmak çok zor.

28 Şubat sürecinde katsayı uygulanan okul türü olarak İHL’ler ön plana çıksa da esas hedef diğer meslek liseleri idi. Çünkü bu süreci sonuçları itibariyle değerlendirdiğimiz zaman sanayinin ara eleman ihtiyacı sonraki yıllarda had safhaya ulaştı. Devlet bugün bu ihtiyacı karşılamak için eskinin çıraklık, şimdilerde mesleki eğim merkezlerinde okumayı tercih edenlere teşvik vermek zorunda kaldı. Bu da insanın önce sağlığını kaybedip sonra tedavi olmak için yüklü miktar para harcamasına benzer.

20 Ocak 2026 Salı

Örnek Bir Üst Düzey Profili

Uzun yıllar bir kurumda daire başkanlığı yaptıktan sonra şimdilerde bir başka birimde müdürlük yapan bir tanıdığımın yanına uğradım.

Çaylarımızı yudumlarken sağdan soldan konu açıldı. Başladı anlatmaya:

“Bir banka ile promosyon anlaşması yaptık. Anlaşmanın ardından dört kişi birden ziyaretime geldiler. Her birinin elinde de poşetler vardı.

Görüşmenin ardından müsaade alıp çıktılar. Giderlerken koltukların arkasına konan poşetler dikkatimi çekti. Poşetlerinizi unuttunuz dedim. “Unutmadık. Bunları size hediye getirdik” dedi banka müdürü. İyi de ben bu kurumda yıllardır görev yapıyorum. Bugüne kadar bana böyle bir hediye getirmediniz. Neden şimdi diye sordum. “Efendim, promosyon anlaşması için bizi tercih ettiğinizden dolayı bu hediyeyi getirdik. Sadece size değil, diğer üst düzey yöneticilere de aynı tür hediye teslim ettik” demişler. Ne var bu poşetlerin içinde diye sordum. “Pierre Cardin takım elbise, gömlek, kravatı, kravat iğnesi, ayakkabı, kemer, cüzdan var”. Ben bu hediyeyi kabul edemem. Lütfen hediyelerinizi alır mısınız dedim. Moralleri bozuldu. Müdürleri, “Ne biçim birisiniz. Sizden önce aynı hediyelerden diğer birim amirlerine de götürdük. Aldıkları gibi bir tane daha kemer, cüzdan verebilir misiniz, diyenler oldu. Siz ise baştan hiçbirini kabul etmediniz” dedi. Ben böyleyim deyip hediyeleriyle birlikte uğurladım.

Hediyeyi kabul etmediğimi duyan üst düzey bir yönetici gelip beni tebrik etti”.

Tanıdığım konuşmasına devam etti. “Bir gün amirim, ... Bey, denetlemekle yükümlü olduğun kişiler senden şikayetçi. Onların çayını içmiyormuşsun. Onlardan alışveriş yapmıyormuşsun” dedi. Evet çaylarını da içmiyorum. Alavere de yapmıyorum dedim. Çünkü ben onlardan çay içsem, alışveriş yapsam, onların benden istekleri bitmez. Şu koyduğumuz kuralı çiğnerler. Biz de içtiğimiz çay ve yaptığımız alışverişin hatırına yasağı çiğnemeye göz yummak zorunda kalırız” dedim.

Sebep bu mudur bilmiyorum. Arkadaşın görev yeri ve görev unvanı değişti. Değişikliğin sebebini de sormadım. Büyük ihtimalle gelen şikayetler üzerine amiri böyle bir değişiklik yoluna gitti.

Yerine gelen ise üç yıl içinde evini, arabasını almış, yükünü tutmuş, başka bir göreve geçmiş.

Çocukluğundan beri tanıdığım bu arkadaş görgü ve nezaket nedir bilen, işine vakıf, işinin ehli, görevine bağlı, çok okuyan, unvanından dolayı hava atmayan; plan, program, tertip ve düzen denince akla gelen; güler yüzünü, ilgi ve alakasını eksik etmeyen, harama el uzatmayan, bulunduğu görevin imkanlarından faydalanma yoluna gitmeyen, gelen imkanları da elinin tersiyle iten biri. Yıllardır üst düzey çalışmasına rağmen belki bir iki evi vardır. Altında arabası bile yok. İşine gelip giderken toplu taşıma kullanır.

Makamların bozmadığı, makamından faydalanma yoluna gitmeyen, marka olan giyim ve kuşamı elinin tersiyle iten bu tip kişilerin sayısının artması dileğimle.

18 Ocak 2026 Pazar

Konya Merkeze Kar Niye Yağmıyor?

Konya'nın civar ilçelerine ve merkeze yakın kırsal yerlere kar yağsa da merkez bu kardan yararlanamıyor. Her kış bir önceki kışı aratır oldu. Eski yağan karlar yağmaz oldu.

Konya merkeze karın yağmamasını Meteoroloji Yüksek Mühendisi Sayın Namık Ceyhan, şu nedenlere bağlıyor:

*"Konya'nın kapalı havza oluşu,

*Kentteki yüksek binaların ısı etkisi,

*Sistemlerin geçiş güzergâhında yeterince soğuma olmaması, yeşil alan azlığı ve nem çekememesi",

Tespitlerinin ardından Sayın Ceyhan karın yağmasını şöyle açıklar: "Normal olarak atmosferdeki bulutlardan düşen yağışlar kar yağışı olarak inmeye başlar, aşağı seviyenin sıcaklığı ve coğrafik koşullarına göre yoğunlaşarak yağmura döner. Konya’nın üzerinden geçen sistem incelendiğinde, normal olarak kar da yağması lazımdı. Ancak yağan kar, şehrin yüksek binalarından çıkan gazların etkisiyle yoğunlaşarak yağmura dönüştü ve su olarak yere indi. Yağmur yağması için bulut, bulut için nem; nem için yeşil örtü gerekir. Konya’nın orman varlığı Türkiye ortalamasının yarısı kadar. Karadeniz neden çok yağış alıyor, açık değil mi?".

Şehrin ve merkezin yağış alması için şu önerilere yer verir:

*Uzun vade de de şehir planlarken yüksek mimari değil yatay mimariye ağırlık vermek.

*İmar planlarında meteorolojik faktörleri ciddiye alıp ona göre davranmak.

*Yeşil alanlarımızı çoğaltmak.

Sayın Ceyhan işinin uzmanı. Uzmanı varken bize iş düşmez. Uzmanın dediklerine de kulak vermek lazım. Şehir planlaması yapılırken iklim ve meteoroloji uzmanlarının görüşlerine başvurmak ve dikkate almak lazım.

Burada efendim, İstanbul'da da yüksek binalar ve doğal gaz var. Oralara yağıyor denebilir. İstanbul ile Konya'yı aynı kefeye koymak yanlış. Konya kapalı havza. İstanbul ise hem Balkanlara daha yakın hem yedi tepe üzerine kurulu hem de denizler vasıtasıyla hava sirkülasyonu sağlanıyor. Konya'nın hava sirkülasyonu Ankara tarafından gelir. Selçuklu tarafından girer. Daha doğrusu girerdi bir zamanlar. Selçuklu tarafına yapılan yüksek katlı binalar bu hava sirkülasyonunu engelliyor. Selçuklu ve Meram'a göre daha çukur olan Karatay'ı da yüksek katlı binalarla donattık. Haliyle Konya'nın sirkülasyonu Dokuzun Beli denilen mevkide kalıyor. Bu mevkii bilenler bilir. Burası Konya ikliminden farklıdır. Bu yönüyle yatay mimari Konya merkezin önceliği olmalı. Başka şehirler için belki yüksek kat olabilir ama bu kadar geniş bir şehri yüksek kata heba etmemek lazım. Yüksek kat yapılacaksa da hava sirkülasyonunu bozmayacak bir planlama sonucu bazı yerlere yapılmalı.

Şu durumda öncelikli olarak yapılması gereken, Konya’yı ağaçla bir uçtan diğer uca yeşillendirmektir. Çünkü Konya çölleşiyor. Yeşil yağışı çeker. Bunun için seferberlik gerek. Balta belediyeler olmak üzere ilgili kurumlar harekete geçmeli. Mevkie, toprağına uygun ağaçlar ekilmeli. Ekilen bu ağaçlar kendi kendini koruyacak seviyeye gelinceye kadar koruma altına alınmalı.

Emekli Kesenekleri Nerede?

Emekliler, "Şu kadar yıl çalıştım. Bu kadar prim ödedim. Benden şu kadar kesinti yapıldı. Bu kesintiler nerede? Bizden kesilen bu kesenekler değerlendirilmiş olsaydı, bugün bize bütçede para yok. Size fazla veremiyoruz diyemezlerdi" diyerek veryansın ediyor.  

Emekliler haklı mı? Haklı. Hem de yerden göğe kadar. Gerçekten, zamanında emeklilik için kesilen kesenek, kâr getiren fonlarda değerlendirilmiş olsaydı, her emekli kendi birikmişinden emekli parası almış olsaydı, ne devlet emeklileri yük görürdü ne de emekliler devlete yük olurdu. 

Hepimiz biliyoruz ki bu kesenekler değerlendirilmedi. Bu kesintiler devletin başka bir giderine harcandı. Devlet her emekliye sanki çalışan gibi bütçeden ayrı para ayırıyor. Bu yüzden zam verirken kılı kırk yarıyor. Olan da milyonlarca emekliye oluyor. 

Buraya kadar olup biteni bir tespit olarak yazdım. Her tespit bizi düşündürüyor, üzüyor. Başka da elimizden bir şey gelmiyor. 

Bir başka üzen daha var. Çözümü olmayan düşünme ve çaresizlik de insanı üzüyor. Her üzüntü insanı demarilize eder. Bu kadar üzüntü yeter, battı balık yan gider deyip işi biraz sulandıracağım. Bu sulandırmaya emekliler kızacak ama yapılacak bir şey yok. Zira izahı olmayan şeylerin mizahı olur. 

Sulandırma şöyle. Hani emekli her sene hakkını istiyor. Devlet de eldeki bütçe imkanları çerçevesinde ancak bu kadar verebilirim diyor. Emekli de nerede benden yapılan kesintiler diyor. Bu diyalog bana aşağıdaki çocuk şarkısını aklıma getirdi. Buyurun hatırlayalım. 

"Komşu komşu hu! 

Oğlun geldi mi?/Geldi. 

Ne getirdi?/İncik boncuk

Kime kime?/Sana bana. 

Daha kime?/Kara kediye

Kara kedi nerde?/Ağaca çıktı. 

Ağaç nerde?/Balta kesti. 

Balta nerde?/Suya düştü. 

Su nerde?/İnek içti. 

İnek nerde?/Dağa kaçtı. 

Dağ nerde?/Yandı bitti, kül oldu.

Teşbih ya da kıyas ne derece doğrudur bilmem. Alakası yok da diyebilirsiniz. Burada incik boncuğu, hepimizin ortak malı beytülmal yani hazineye benzetebiliriz. Kara kediyi de bütçedeki kara delik, bütçe açığı, faiz ödemesi vs. diyebiliriz.

Bu kara kedi denen kara delik öyle bir şey ki kapansın diye içine ne atarsan yutuyor. Yani milletin malı bütçedeki kara deliği kapamaya gidiyor. Keşke kapansa. Bu da mümkün değil. Çünkü dişinin kovuğunu bile doldurmuyor. 

Bu deliği kapatma uğruna; ağaç, balta, su, inek, dağ heba oluyor. Kısaca emeklinin emekli keseneklerini bir dağa benzetirsek, dağ yanıp kül oluyor. 

17 Ocak 2026 Cumartesi

Emekliler Daha Ne İster?

Emekliler, devletten beklediği zammı 2026'da da alamadı. Hem kızgınlar hem de üzüntülüler. "Biz kaderimize terk edildik. Bize el uzatan yok. Ne olacak bizim bu halimiz diye düşünüp duruyorlar.

Emekliler haklı olmaya haklı. Yalnız emeklilerin yoktan anladığı yok. ”Nerede ben çalışırken benden yapılan kesintiler?” deyip duruyorlar. Birinin yok, canımı mı alacaksınız derken emeklinin ben anlamam demesini anlamak mümkün değil.

Hoş, ne kadar kızıp üzülseler de kaderlerine terk edildikleri doğru değil. Hükümet onlar için çırpınıyor dense yeridir.

Hükümet maaş konusunda, "olsa dükkan senin" dercesine fazla zam veremese de onlara bazı haklar verdiği su götürmez bir gerçektir.

Dalga geçme diyenlere*, 2024 yılının emekliler yılı ilan edildiğini ve bazı haklar verildiğini hatırlatırım.

2026'ya gelince, sizin yılınız bitti. Başınızın çaresine bakın. Bende bu kadar demedi. Maaş konusunda bir arpa boyu yol gidilmese de yine bazı hakların verildiğini burada hatırlatmadan geçemeyeceğim:

Devlet tiyatrolarının oyunları ücretsiz. (Gidin tiyatroya. Oyuna kendinizi kaptırarak hem hoşça vakit geçirin hem de daha önce ortaya koymadığınız sanat yönünüzü keşfedin. Seyrede seyrede ahir ömrünüzde belki tiyatrocu olur çıkarsınız. Hem bu vesileyle birlikte hayat damarlarınızdan biri kesilmemiş olacak. Sonrasında tüm ülkeye turneye çıkarsınız. Paraya para demezsiniz. Zaten istediğiniz para değil miydi? Alın size para. Bu durumda devletin verdiği emekli maaşının yüzüne bile bakmazsınız. Zamanında, oturduğum yerden para ayağıma gelsin diye düşünmeyip paranın olduğu yere doğru böyle sebep işleseydiniz, kim tutardı sizi.)

Topkapı'dan, Göbeklitepe'ye, Sümela Manastırı'na varıncaya kadar Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı tüm müzelere giriş ücretsiz. (Böyle geze geze ufkunu açılacak. Çok okuyan değil, çok gezen bilir sözü doğruymuş diyeceksiniz.)

Öğretmenevi, polisevi, DSİ, karayolları vb. tesislerde konaklama, yeme ve içmede yüzde 15 ila yüzde 50 arasında indirim. Belediye tesislerinde yüzde elliye varan indirim. (% 50’ye varan indirimi küçümsemeyin. Kim yapar bu derece yüksek indirimi. Memleketin her bir yerinde bu tür tesisler bolca var. Tek yapacağınız, tatile çıkmak. Para nerede demeyin. Yüz verip astar istemektir bunun adı.)

Maaşını aldığınız bankalardan yapacağınız EFT'ler ücretsiz. (Zaten ücretsiz gönderiyoruz demeyin. Yeter ki EFT yapacak paranız olsun.)

Şehirler arası otobüslerde yüzde 20 indirim. (mesela, yanınızdaki emekli olmayan yüze seyahat ederken siz 80’e gideceksiniz.)

Şehir içi toplu ulaşımlarda yine indirim söz konusu. 65 yaş üstü iseniz otobüsler zaten ücretsiz. (Daha ne istersiniz. Kısaca beleş)

Bu haklar emeklilere tanımlanmış. Bu hakları kullanmak ve bu haklardan yararlanmak için emeklilerin tek yapacağı, e devletten girip başvuru yapıp kartlarını almak ve SGK'den de kimlik kartlarını çıkartmak.

*Şakanın sırası değil diyenler için. İzahı olmayan şeylerin mizahı olurmuş.

16 Ocak 2026 Cuma

Emeklileri Emekletmemenin Yolu

Bazıları, “en düşük emekli maaşı alanlar ne kadar çalıştılar, bu aldıkları onlara yeter” dese de çoğunluğa göre pek az üst düzey emekli dışında, emekli maaşı alanların durumu içler acısı. Hükümet de biliyor verilen maaşın az olduğunu.

Gel gör ki imkanlar çerçevesinde emekliye insanca yaşayabileceği bir maaş vermek bir türlü mümkün olmadı.

En düşük emekli maaşını 19 binden 20 bine çıkarmak da sadra şifa olmuyor. Yatırdığı prime göre maaşı 20 bin olan da “en düşük prim yatıranla biz eşitlendik. Biz ne anladık yüksek prim yatırdığımıza” şeklinde serzenişte bulunuyor. Bazıları da “tarım bağkuru yatıranlarla aynı emekli maaşı alıyoruz. Hiç olur mu böyle şey” diye dert yanıyor.

Bazı emekliler de "25 yıl çalıştık. O kadar prim ödedik. Bizden yapılan kesintiler nerede? Kesintiler niçin bizim maaşımıza yansımıyor? Kesintiler fonlarda değerlendirilmiş olsaydı, bugün bu durumda olmazdık" diyor.

Bir diğer husus çalışan memurlara yüzde 18 oranında zam yapılırken emeklilere yapılan zam oranının yüzde 12 olması da bir çelişki. Zam yapılırken oranda bir ayrıma gidilmemeli. Eğer farklılık olacaksa en düşük maaş alanlara yapılacak zam oranı daha fazla olmalı.

Hasılı, eskiden emekliliği gelenlere, hayırlı olsun, darısı bize denirdi. Şimdilerde ise emekliliği gelene herkes nasıl geçinecek diye acınarak bakılıyor.

Haddinden fazla olan emekli sayısına her geçen yıl yeni katılan emeklilerle birlikte bu durum çok sürdürülebilir gözükmüyor.

Bu durumda ne yapılabilir? Bilelim ki tedbir almada çok geciktik. Yalnız yanlışın neresinden dönersek kârdır diye düşünüyorum.

Emeklilerin emekletilmemesi için bundan sonra;

Erken emekliliğin her türlüsüne bir set çekelim. Günü gelmeden kimse emekli olmasın.

Her çalışandan her ay kesilen emekli kesenekleri başka bir giderde kesinlikle kullanılmamalı. Kâr getiren fonlarda değerlendirilmeli.

Her çalışan, emekli kesintisinin nereye yatırıldığını, emekli olurken ne kadar birikmişi olduğunu bilmeli.

Devlet emekli aylığını kişinin değer kazanmış birikmişinden ödemeli.

Emeklinin maaşı devletle emeklinin ortak kararı ile belirlenmeli. Emekli maaşı belirlenirken kişinin insanca yaşayabileceği şekilde günün şartlarına göre artırılmalı.

Emekli olan birinin ortalama 25-30 yıl daha yaşayacağı hesaba katılmalı.

Emeklinin birikmişi fonlarda değerlendirilmeye devam etmeli.

Kişinin emekli birikmişi bittiği halde kişi vefat etmedi ise devlet emekli maaşı yerine sosyal yardım yapmalı.

Kişinin birikmişi bitmeden vefat ederse geri kalanı vereselerine eşit bir şekilde defaten ödenmeli.

Emekli vefat ettikten sonra emekli maaşı oğluna, kızına, hanımına tevarüs etmemeli. Bunun tek istisnası, çocukları 25 yaşına gelinceye kadar emeklinin emekli maaşını almaya devam etmeli. Daha önce iş bulan olursa bu yaştan önce ödeme kesilmeli.

Anlatmak istediğim emekli maaşı kişiye özel olmalı. Böyle yapmak için her rüşt çağına gelenin sigorta kapsamına alınması, kamu ve özelden iş bulunması, iş bulunamayana işsizlik fonundan maaş ödenmesi. Ödenen maaş, kişiyi çalışmaya teşvik eder ve zorlar şeklinde olmalı.

Bu önerim, yeni sosyal güvenlik sistemine tabi olan ve emekliliğine daha olanlar için. Mevcut emekliler için başka kaynaklar zorlanmalı. Bu insanlara namerde muhtaç olmayacak, kendi kendine yeten bir maaş verilmeli.

Umarım meramımı anlatabilmişimdir. Devlet bu önerinin temelini atar ve uygulamaya koyar, aksayan yönleri düzeltirse, her emekli, kendi birikmişinden maaş alır. Emekli de devlete yük olmamış olur.

14 Ocak 2026 Çarşamba

Kamuda Tasarruf Neyimize!

e-okul ve e-mesem'le birlikte karnelere ihtiyaç kalmadı ise de adettendir, yine de vermeye devam ediliyor.

Karneye niye ihtiyaç yok? Çünkü öğrenci ve veli, not bilgisini dijital ortamda anlık görebiliyor. Hangi dersten kaç puan aldığını biliyor. Bu durumda karnelerin eski anlamı kalmadı.

Bundandır ki eskiden olduğu gibi karne heyecanı kalmadı. Bu yüzden karnesini almaya gelen öğrenci sayısında her geçen yıl azalma durumu söz konusu. Karne almaya gelen de adet yerini bulsun diye almaya geliyor. Alır almaz da ikiye katlayıp buruşturuyor.

Eskiden karneler hatıra olsun diye saklanırdı. Şimdi karne saklayanın bir elin parmaklarını geçtiğini sanmıyorum.

Yeni nesil öğrenciler ailem zayıfımı bilmesin endişesiyle karnedeki notların değiştirildiğini bile bilmez. Bilse bile değiştirme imkanı yok. Değiştirse bile mumu yatsıyı bile bulmaz. Çünkü tüm karneler dijital ortamdan çıkarılıyor.

İlkokul ve ortaokul öğrencileri için belki bir anlam ifade eden karneler, çoğu öğrenci, özellikle lise öğrencileri için bir kağıt parçasından ibaret. Bu yüzden karnesini alma gereksinimi bile duymuyor. Daha önce çıkarılan karneler de müdür yardımcılarının masasında kalabalık etmekten başka bir işe de yaramıyor. Arkasını müsvedde olarak kullanmak istese o da mümkün değil. Çünkü karnelerin arka yüzü basılı geliyor. Haliyle arkası kullanılmaz yığınla karne, kağıt israfı olarak önümüzde duruyor.

Alıcısı olmayan karnelerin hepsini yazdırıp çıkarmak israf olsa da hangi öğrencinin karnesini alıp almayacağı bilinemediği için çoğu müdür yardımcısı, çareyi tüm karneyi basmada buluyor. İçlerinde sayıları az olan bazı müdür yardımcıları ise karneyi önceden basmıyor. Karne günü ve saatinde hangi sınıfta hangi öğrenciler karne almaya gelmişse, sadece o öğrencilerin karnesini yazdırıp çıkarıyor.

Gelen öğrencilerin isimlerini yazmak, listeden o isimleri tek tek bulup yazdırmak karne günü telaş ve meşakkati artırsa da bıkıp usanmadan sadece gelenlerin karnesini çıkarmaya devam ediyor. Liste oluşturulduktan ve karne dağıtıldıktan sonra gelen öğrenciler için tekrar karne basmak, iş yükünü artırsa da israf olmasın diye bu meşakkate değer diye düşünüyor olmalı.

İki yıldır tanıdığım bir müdür yardımcısı pes etmeden, sadece gelen öğrencinin karnesini basıyor. Azmin yanında Kürt inadını da yabana atmamak lazım. Çünkü Türk olan eski oda arkadaşı da tıpkı onun gibi sadece gelenlerin karnesini basmayı denedi. Baktı ki arkası gelmeyecek. Pes edip hepsini bastı ve isim listesi almaktan vazgeçti. Halbuki Türk gibi başlayıp Kürt gibi bitirmeyi esas almalı.

Yine bazı okullar kağıt israfını önlemek için daha önce kullanılmış kağıtların öbür yüzüne sınav kağıtlarını ve yoklama kağıtlarını basarak değerlendiriyor.

Sadece gelen öğrencilerin karnesini basmayı, müsvedde kağıtların arka yüzünü sınav ve devamsızlık evrakı olarak kullanmayı kaç okul yapıyor bilmem. Ama böyle yapan okulların olduğunu düşünüyorum. Çünkü israf olmasın diye kullanılmış kağıtların arka yüzünü kullanan kadar hiç kullanmayan okul ve kurumun olduğu bir gerçek. Hatta çoğu kullanmıyor, geri dönüşüme gönderiyor desek yanlış olmaz. Kısaca israfı önleme konusunda bir birlik yok.

Şu da bir gerçek ki bazı okullar tasarruf tedbirleri çerçevesinde israfı önlemek için kullanılmış kağıdın arka yüzünü kullanadursun. Tasarruf konusunda kamu sınıfta kalır. Çünkü en büyük israf kaynağı kamudur. Herhalde çoğu kurum mensubu, itibardan tasarruf olmaz diye düşünüyor olmalı.

Tasarruf düşüncesiyle, müsvedde kağıdın arka yüzüne sınav ve yoklama kağıdını basan okulların bu niyetlerini takdir etmekle beraber bu şekil kullanılmış kağıtlarla ilgili şu düşüncemi de burada ifade etmek isterim.

Sınav sorularını ve devamsızlık kağıdını müsvedde kağıda basmak;

Sınavın ve yoklamanın ciddiyetini azaltıyor. Soruları eline alan öğrenci sınav sorularına odaklanacağı yerde kağıdın arka yüzüne merak sarıyor. Sınav esnasında gereksiz soru sorarak gülüşmelere sebebiyet veriyor. Okulun kağıdı yoksa ben alıvereyim diyor. Üstelik bu tür müsvedde kağıtların çoğunda, başkasına ait kişiye ait özel ve kimlik bilgilerinin yer aldığı da gözden kaçmıyor. Bu kimlik bilgisi pekala kötü amaçlı kullanılabilir.

Bir diğer husus, sınav evrakı ve yoklama fişi denetime tabi resmi evraktır. Resmi evrakın bu şekil müsveddeye basılması pek doğru olmasa gerek.

Bir diğer husus, müsvedde kağıtlar daha önce düzgün istif edilmediğinden buruşmuş olabiliyor. Bazısı tel zımbayla zımbalanmış olabiliyor. Bu kağıtlar güzelce istiflenmeden, tel zımba teli çıkarılmadan fotokopi makinesine gözden kaçarak konabiliyor. Bazısının arka yüzündeki yazı diğer tarafa geçmiş olabiliyor. Bu tür kağıtlara basılan sorular tam net okunmuyor, silik çıkabiliyor, arka yüzün yazısı ile soru kağıdı karışıyor. En önemlisi de gözden kaçan zımba teli fotokopi makinesinin dramına zarar verebiliyor. Makinenin dramı ise fotokopi kağıdından daha pahalıya gelir. Hülasa tasarruf edelim derken daha fazla zarar etme durumu söz konusu olabilir. Yani pirince giderken evdeki bulgurdan olma durumu ortaya çıkabilir.

Yine de çoğu okullardaki bir tasarruf bilinci kamunun diğer yerlerinde de olması dileklerimle.

Not: İdarecilik yaparken müsvedde kağıtları atmaz, resmi olmayan durumlarda bu kağıtları kullanırdım. Bu kağıtları gören Bakanlık Başmüfettişi Sayın Şükrü Türkmen, "Bunlar ne? Niye burada tutuyorsun" diye sormuştu. Atmayıp arka yüzlerini kullanıyorum dedim. “Tasarruf için mi” dedi. Evet dedim. "Tasarruf senin işin değil. Tasarruf neyine?" demişti. Bundan mütevellit yazımın başlığı "Kamuda Tasarruf Neyimize Olsun!". 

13 Ocak 2026 Salı

Yeni Versiyon Valiler

90'lı yıllarda mal müdürlüklerinde işini halletmen pek mümkün değildi. Şurası eksik, burası eksik türünden git gel yapardın. Ödeme yapmamak için kırk dereden su getirirlerdi. Derdini anlatman için fazla da muhatap olmazlardı. Muhatap olursa da çoğunda nezaket pek olmazdı.

2000'lerin başlarında idarecilik göreviyle birlikte mal müdürlüğüyle yolum çok kesişti. Malmüdürü çok efendi idi. Hal hatır soran, güler yüz gösteren, rehberlik yapan, yardımcı olan, sohbet eden biri idi.

İlçeden ben ayrıldım. Sonra o da ayrıldı. Yolu düşmüş tekrar ilimize geleceğinde, "Müsait olursanız, şu gün şu saat şurada görüşelim" mesajı yazmış. Dediği yere gittim. Benim dışımda 8-10 kişi daha vardı buluşma yerinde. Hepsi de malmüdürü imiş. Koyu bir muhabbete daldık. Malmüdürlerinin muhabbeti hoşuma gitti. Laf arasında, arkadaşlar, benim daha önce tanıdığım ve muhatap olduğum malmüdürleri gibi değilsiniz. Öncekiler daha soğuk iken sizler sıcakkanlısınız. Sizler mi farklısınız yoksa malmüdürleri değişti mi dedim. Güldüler. "Hocam, aynı dediğiniz gibi eski malmüdürleri öyledir. Biz ikinci jenerasyonuz. Hepimiz gördüğün gibi böyleyiz" dediler. Ben bu jenerasyonu çok sevdim. Sayılarınızı artsın inşallah dedim.

Devlet mal müdürlüklerini kaldırma kararı aldı. Çoğu yerde kapandı. Bir kısmı da geçiş sürecinde aksaklık olmasın diye açık tutuluyor. Haliyle yeni jenerasyon malmüdürleri de defterdarlık bünyesine geçmiş olacaklar.

Gördüğüm yeni nesil malmüdürleri dışında yeni nesil ya da yeni versiyon valiler de bu yıllarda pek revaçta.

Geçmişte diğer valilerden farklı Erzincan Valisi Rahmetli Recep Yazıcıoğlu vardı. Diğerleri, bulundukları makamın ağırlığından mıdır, temsil makamından mıdır bilinmez, genelde protokol insanı gibi soğuk bir görüntü verirlerdi. Halkın içine pek çıkmazlardı. Karşılama, uğurlama, rutin ziyaret, çelenk töreni gibi resmi durumlarla ön plana çıkarlardı. Kısaca pek doğal bir görüntü vermezlerdi.

Dışarıdan biri olarak dış görüntüleri ve verdikleri imajla, pek doğal davranmadıkları yönünde bir kanaatim olmakla beraber lise öğrencisi iken annesinin vefatı nedeniyle, okunan hatim duasını yapmak üzere bizi makamında kabul eden Rahmetli Kemal Katıtaş'ı, bu merasimde çok doğal ve babacan bulduğumu da söylemeliyim.

Şu var ki genel tablo halkın mülki amirlere, mülki amirlerin de biraz mesafeli oldukları yönünde. Hatta fıkralara bile konu olmuştur. "Hani Erzurum'a yeni atanan bir valinin, halkın nabzını tutmak için ‘Şehrinize gelen hangi valilerden memnun oldunuz’ şeklinde bir soru sorduğu, halkın da 'Şu validen çok memnunduk' dediği, valinin de 'Çok sevecek kadar o valinin ne yaptığını' sorduğu, halkın da 'Erzurum'a gelmeden öldüğü' şeklinde cevap verdiği" anlatılır.

Günümüz valilerine gelirsek, geneli nasıl bilmem ama yeni versiyon valilerle karşı karşıyayız. Erzincan Valisi Sayın Hamza Aydoğan, Karaman Valisi iken Ardahan'a atanan Sayın Mehmet Fatih Çiçekli, yeni versiyon valilere verebileceğim örnek. Belki başka örnekleri de vardır ama bu iki vali sosyal medya paylaşımlarıyla öne çıkanlar.

Sosyal medyada kısa videolarıyla tanıdığım bu iki Vali, halkın içinde, halktan biri gibiler. Kibirden, soğukluktan, protokolden ve mesafeden uzak çok doğal bir görüntü veriyorlar. Çocukla çocuk, yaşlı ile yaşlı. Bulundukları ilin halk ağzıyla konuşmaktan da geri durmuyorlar. Kah tamircideler kah yurttalar kah sınıftalar kah ekmek yapan kadınların arasındalar. Kısaca çat kapı her yerdeler.

Girdikleri her yere de pozitif enerji verip ayrılıyorlar. Her yere iz bırakıyorlar.

İlk valiliği Karaman olan ve görev süresi çok uzun sürmemesine rağmen tayininin Ardahan'a çıkmasıyla birlikte Karaman halkının valiye gösterdikleri ilgi ve teveccüh, uğurlamaya gelen kalabalık bu Vali'nin kısa sürede Karaman'da iz bıraktığına bir örnek.

Erzincan ve eski Karaman, yeni Ardahan Valisi, nazarımda yeni nesil valilere en güzel örnek. Bu şekil yeni versiyon mülki amirlerin sayısının artması dileklerimle.

11 Ocak 2026 Pazar

Emekli Sorununda Payımız

Ne zaman emekli konusu açılsa, en düşük emekli aylığı alanların maaşları mevzubahis olsa “Aldıkları az. Ama eldeki imkan bu” deneceğine, “Bu düşük alanlar fazla çalışmadan emekli olanlar. Ondan düşük. Avrupa’da böyle mi halbuki. Orada 65 hatta 67 yaşına kadar emekli olamıyor”, deyiveriyor bazıları.

Tamam, bu kişiler fazla çalışmamış, emekliliği hak etmeden emekli olmuş olabilirler. Ki bu şekil emekli olanların sayısı az değil. Hatta fî tarihinde birkaç gün sigorta başlangıcı varsa cüzi bir para yatırmak suretiyle arayı kapatıp emekli olanlar bile oldu.

Peki, emekli sayısını kim bu kadar çoğalttı? Emeklinin kendi elinde mi emeklilik? Kişi, “ben ancak şu kadar çalışırım, ondan sonra çalışmam, emekli olurum. Kabul ederseniz böyle yoksa siz bilirsiniz mi” diyor? Emeklinin bu ülkede çok genç yaşta emekli olmasının müsebbibi dış güçler mi yoksa?

Hepimiz biliriz ki emeklilik hakkının ne kadar olacağına siyasi irade karar verir. Onlar emeklilik yaşını indirir ya da yükseltir. Ülkeyi yöneten siyasi irade kararını verir, sonra Meclise sunar. Mecliste de oy çokluğuyla emeklilik yaşı ve şartları geçmiş olur. Cumhurbaşkanı da onaylayınca kanun yasalaşarak yürürlüğe girmiş olur. Yani emekliliğe karar veren ülkeyi yöneten hükümettir.

Durum bu iken oturup kalkıp erken emekli olanlara kızıyoruz. Bunlar fazla çalışmadı diyoruz.

Efendim, vatandaş istedi. Kamuoyunda böyle bir beklenti vardı. Siyasi irade de bu kanunu çıkardı. Değilse seçimi kazanamayacaktı deniyor. Hatta işi daha da ileriye götürüp erken emekliliği muhalefet istedi. Seçim çalışmalarında “Erken emekliliği çıkaracağım” sözü verdi. Hükümet de çıkarmak zorunda kaldı deniyor.

Anlamadığım bu ülkeyi muhalefet mi yönetiyor, iktidar mı? Ne kadar istenmeyen bir kanun çıkmışsa vur abalıya türünden muhalefet suçlu ilan ediliyor.

Sonra seçim kazanmak mı önemli, ülkenin geleceğini düşünmek mi? Mesele memleketse gerisi teferruattır demiyor muyuz. Seçmen istedi, muhalefet istedi. Biz de çıkardık. Değilse seçimi kaybederdik olur mu? Bu nasıl memlekete hizmet, bu nasıl memleketi düşünmek böyle? Görünen o ki mesele memleket ise desek de memleketten ziyade teferruatları tercih ediyoruz. Merak ediyorum, Siyasi ikbal ve seçimi kazanmak için ülkenin SGK’si ile oynanır mı? Bu nasıl memleket sevgisi böyle? Sanki bizim memleketi sevmemiz kedinin ciğeri sevmesine benzer. Kedi ciğeri haklamak için uğraşıyorsa, biz de seçim kazanmak için memleketi kedinin ciğeri yediği gibi yiyoruz.

Sonra vatandaş istedi, kamuoyunda böyle beklenti vardı. Burada erken emekliliği isteyen kişiler suçlu ne demek? Ülkeyi vatandaş mı yönetiyor yoksa vatandaşın seçtiği kimseler mi? Ülkeyi yöneten, vatandaş istiyor diye vatandaşın her istediğini çıkarmak ve yerine getirmek zorunda mı? Vatandaşın her istediğinin yerine getirilmesi demek o ülkede devlet yok demektir. Devlet ne için var? Bir ülkenin düzen ve tertip içinde insanını ve ülkesini namerde muhtaç etmeyecek şekilde yönetmesidir. Vatandaşın isteğine gelince, iş vatandaşa bırakılırsa hiçbir insan çalışarak emekli olmak istemez. Hatta bize bırakılırsa anamızdan doğar doğmaz çalışmadan emekli olmak isteriz. İşte burada devlet bize dur diyecek. İsteğin de bir sınırı var. Yüz verdik, astarını istemeyin demesi lazım.

Bir diğer husus, “Efendim, emekli olanlar zaten çalışmaya devam ediyor. Emekli maaşının üstüne fazlaca para alıyor. İçlerinde çalışmayan varsa evi kira değilse bu aldığı zaten yeter” diyor. Buna da itirazım var. Bir insanın çalışmaya gücü ve kuvveti varken ne diye emekli edip emekli parası veriyoruz? Bir insana hem emekli hem de tekrar çalışmaya devam etmesinden dolayı ne diye iki maaş veriyoruz? Emekli olana tek maaş verelim. Aldığı tek maaşla adam gibi yaşasın. Ayrıca çalışmaya ihtiyaç hissetmesin. Kimse de aldığımız az diye meydanlara çıkmasın. Bunu yapmak herhalde çok zor olmasa gerek. Pekala SGK yaşı ile oynama yetkisini siyasi iradenin eline bırakmamak, elinden almakla bu işe başlanabilir. Aklına esen, seçim zamanı emekli yaşını indireceğim demesin. Kim oynamaya kalkarsa vatana ihanetle yargılansın. Avrupa’da seçimler yok mu? O ülkede hükümetler yok mu? Onlar seçim kaybetmiyor mu? Onlar niye emekli yaşını her seçimde seçim malzemesi yapmıyorsa biz de yapmayalım.

Bir insan emekli olduğu halde vücudu dinç hala çalışmaya devam ediyorsa, bu insanı emekli etmek ülkenin lehine düşünmemek, ülkenin geleceğini yok etmek demektir.

Yanlış anlaşılmasın, burada suçlu aramıyorum. Şu suçlu demiyorum. Sorumlu olanları tespit edelim istiyorum. Şunu da söyleyeyim. Bugünkü emekli sayısının çokluğunda sadece halihazırdaki hükümet sorumlu değildir. Bu birikmişlikte gelmiş geçmiş hükümetler az veya çok sorumludur ve suçludur. Bunu söyleyeyim de sonra birileri hop oturup kalkmasın ve bu yanlışlar zincirini savunmaya kalkmasın. Kısaca emekli yaşı ile oynayan her siyasi iradenin bunda payı büyüktür.

Tabasbus

Bu yazımda bol bol tabasbus kelimesini kullanacağım ki ilk defa duyduğum bu kelime zihnimde yer etsin. Dağarcığıma bir kelime daha girmiş olsun.

O halde nedir tabasbus? Akılda kalması ve telaffuzu zor bu kelime, Arapçadan dilimize geçmiş, eskiler kullanmış, şimdilerde kullanılmayan bir kelime.

TDK’ye bakınca Arapça aslı tabaşbuş iken bize ‘ş’lerin kuyruğu düşerek tabasbus şeklinde geçmiş. Anlamı da “dalkavukluk” demekmiş. TDK’ye göre Dalkavukluk ise “dalkavukça davranış; kemik yalayıcılık, çanak yalayıcılık, yağcılık, yalakalık, yalpaklık, yaltakçılık, yaltaklık, huluskârlık, tabasbus” anlamlarına geliyormuş.

Dalkavuk ise “Kendisine çıkar sağlayacak olanlara aşırı bir saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse; kaytak, yağcı, yalaka, yağdanlık, yalpak, yatak, yaltakçı, kemik yalayıcı, çanak yalayıcı, kılbaz, huluskâr, mutebasbıs” anlamlarına geliyor.

Bu durumda tabasbus dalkavukluk ise dalkavuğa da mutebasbıs deniyor.

Dalkavukluk her insanın harcı olmadığı için olsa gerek tabasbusu söylemek de zor. Telaffuzu bu kadar zor olduğuna göre bu işi yapmak da bir o kadar zor olsa gerek.

Dilimizde sadece TDK sözlüğünde kalmış, neredeyse kullanım miadı dolmuş bu kelimeyi Cemil Meriç, “Hiçbir lütuf, zilletli bir tabasbusa değmez” diyerek cümle içinde kullanmış. Anlamına da “Elde edeceğin hiçbir iyilik/kazanç, karşılığında onurunu ayaklar altına alıp yalakalık yapmana değmez. İnsan onuru ve şahsiyeti, maddi ve manevi her türlü çıkarsan daha üstündür” demiş Eksisözlük.

Sayfalar arasında kalan bu kelimeyi de nazarımda kelamı kibar olan Bülent Arınç söyleyince haberim oldu. Arınç, aynı zamanda “İnsan onuru ve şahsiyeti her türlü maddi ve manevi çıkardan üstündür” diyerek Meriç’in vecizesine açıklama getirmiş.

Bülent Arınç’a Cemil Meriç’in bu ceviz sözünü hatırlatan da parti değiştiren bir vekilin yeni partisinde söylediği sözler. Adı geçen kişinin yeni partisinin liderini yere göğe sığdıramayan cümlelerle övmesi, ardından asker selamı vermesi, ister istemez Cemil Meriç’in sözünü aklına getirmiş Bülenç Arınç’a. İşin garibi bir ay öncesinde kendisine “şu partiden teklif gelirse geçer misin” sorusuna “Hiç öyle bir şey yok. Uydurup uydurup söylemeyin. Anamdan vekil mi doğdum” diyen aynı kişi.

Zannedersem vekilin bu tavrını Arınç dalkavukluk olarak görmüş olmalı.

Kısaca tabasbus bir başka kişiyi gereğinden fazla övmektir diyebiliriz.

Böyle bir tabasbus halini de bir ilçede görev yaparken bir programda sunuculuk yapan bir öğretmende görmüştüm. Belediye başkanını konuşmasını yapmak üzere davet ederken daha başkanın ismini telaffuz etmeden o kadar övücü sözler söyledi ki ardından başkanın ismini telaffuz edince, başkan bile bu ben miyim şaşkınlığını gösterdi. Öğretmenin bu dalkavukluk ve yağcılık sözlerine törende bulunan öğrencilerim bile hayret etmişti.

Hasılı, vekilin partisinden istifa edip bir başka partiye geçmesinden ziyade yeni partisinde söylediği sözler dikkat ve tepki çekti.

Kişiler parti de değiştirebilir, bir kişiyi övebilir de ama övmenin de makul bir izahı olur. Haddinden fazla övgü yağcılıktır. Kimseye yakışmaz. Üstelik bizim toplumda kişi yüzüne karşı övülmez. Öven insana da estağfurullah denir ve yüzümüz kızarır. Kişi övülecekse, başkasının yanında savunulacaksa gıyabında yapılmalı bu işler. Kişinin yüzüne karşı övülmesi kişiyi rencide eder.

Durum bu iken insanımız kendini rencide edecek şekilde eskinin tabasbusuna şimdinin dalkavukluğuna niçin başvurur? Bu durum garibimize gitse de değişik saik ve çıkar hesabı yapılarak maalesef toplumda bu tipleri görebiliyoruz. Bence kişi onurunu her şeyin üstünde tutmalı. Ötesi kişinin kendini gülünç duruma düşürmesi ve topluluk karşısında madara olmasıdır. Öyle görünüyor ki gülünç duruma düşmeyi ve madara olmayı onurunu üstünde tutuyor bazıları. Sormadan edemiyor insan: Değer mi buna? İnsan onuru için yaşar, onuru için ölür.

Şu var ki tabasbus ve dalkavukluğu garipsesek de bazıları için bu hal bir meslek haline gelmiş.

Not: Beni üzen de tabasbus ve ne anlama geldiğini 62 yaşında öğrenmem. Bana bu kelimeyi lisede öğretmeyen edebiyat öğretmenlerim Ahmet Ziya Özkul, Şevket Çerçi, Niyazi Ekinci’ye nasıl gönül koymam burada. Üstelik Niyazi Ekinci Hocamız son iki yıl dersimize girdi. Gönül koysam da bize bu kelimeyi öğretmemelerinde, “Başınız daima dik olsun. Onurunuz her şeyin üstünde olsun. Çıkar için onurunuzu ayaklar altına almayın” diye öğretmemiş olmalılar. Kulakları çınlasın.

10 Ocak 2026 Cumartesi

Emekliler Hak Arayışında

Cumartesi evden çarşıya doğru çıktım. İstasyon-Anıt-Zafer-Alâeddin-Kayalı Park’a doğru gitmeyi niyete aldım. Alâeddin’in hemen karşısında 30 kişilik bir grup gördüm. Ellerinde pankart, omuz omuza vermişler. Benden önce basın açıklaması yapmışlar belli ki.

Duraklayıp kimdir, necidir, ne isterler diye seyrettim. Emeklilerdi slogan atanlar. Yazılı dövizleri önlerine tutmuşlar. “Tüm emeklilerin sendikasıyız. Hakkımızı alacağız” şeklinde slogan atmaya başladılar. Bir taraftan da fotoğraf çekmeye çalışıyordu bazıları.

Belli ki emekliye verilen zam oranını ve en düşük emekli maaşının 20 bine çıkarılmasını protesto etmek ve seslerini duyurmak için burada toplanmışlar.

Hafta sonu olmasına rağmen bu eyleme katılanların sayısının otuzlarda kalması dikkatimi çekti. Nereden baksak sadece Konya merkezde binlerce emekli var. Çoğu da verilen zamdan ve maaşlarının asgari ücretin altında kalmasından şikayetçi olmasına rağmen emeklilerimiz bu eyleme katılmak istememişler.

Katılımın az olmasında, organizasyon eksikliği olabilir. Belki tüm emeklilere ulaşamamış olabilirler. Hoş, haberleri olsa bile emeklilerin hepsinin gelip bu eyleme katılması mümkün değil. Çünkü milyonlarca emekli bu konuda yani hak arama ve seslerini duyurma konusunda yeknesak değil. Biz her şeyden önce bu basın açıklamasını kim yapıyor, ona bakarız. Eğer protesto edenler kendimize yakın hissetmediğimiz bir sendika ise mücadele haklı bile olsa aynı karede görünmek istemeyiz.

Emeklilerin içinde, “Buna da şükür. Ya bu da olmasa ne yapardık” diyenlerin sayısı da az değil. Belli ki bu düşünceye sahip olanlar öbür dünyada zenginlerden beş yüz yıl önce cennete girmek isteyenler. Bu kafada olanlar züğürt tesellisine devam ederler. Sanki eskiden maaş ödenmemiş gibi “Eskiden maaş bile alamıyorduk. Ne var şimdi. Biz geçmiş tüp kuyruklarını daha unutmadık” diyen de eksik değil. Kimi de eline geçenden hoşnut olmasa da ne olur ne olmaz deyip sesini kesiyor. Bazısı da “bu kadar emekliye hükümet nasıl versin, sayımız çok” diyor. Kimi de dünyanın neresinde erken yaşta emeklilik var diyerek mevcut durumu savunma yoluna gidiyor. Bir kısmı da “protesto etsek bile imam bildiğini okur” deyip uzak duruyor.

Hak arayışında tüm emekliler bir araya gelemese de emeklilere reva görülen maaş yeterli olmaya yeterli değil. Ne yapıp ne edip nereden kaynak bulunulacaksa en düşük emekli maaşını asgari geçim ücreti olan asgari ücret seviyesine çıkarmak gerekiyor. Diğer taraftan da erken emekliliğin önüne geçecek radikal kararlar alınmalı. Hatta emekliliğini hak edenlere emekli olmamaları için teşvik bile düşünülebilir. EYT’den emekliliği gelen işçileri emekli olmaya zorlayan belediyelerin bu gayri resmi tasarrufuna ve işçisine “emekli ol” şeklinde mobbing uygulamasına dur demek lazım. Çünkü emekli sayısı arttıkça emeklilerin yüzü hiç gülmeyecek. Bu sorun ülkenin birinci sorunu haline yükselecek.

Not: En düşük emekli maaşını 20 bine çıkarırken adaleti de elden bırakmamak lazım. Çünkü daha önce en yükseğinden emekli olacağım diye yüksek prim yatıran emeklilerin de hakkını korumak lazım. Bu toptancı anlayış doğru değil. En düşüğünü 20 bine çıkarırken maaşı 20 bin olanlara da ilave zam vermekte yarar görüyorum.