Siyasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Siyasette Varlık Gösteremeyenler Ne Yapmalı?

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı resmi kayıtlarına göre 189 siyasi partimiz var. Bu partilerin çoğu tabela partisinden ibaret. Seçime bile girmeyenleri çok. 

Gözle görülür bir oy alamamasına rağmen her seçim, seçim pusulasında boy gösteren parti sayısı da az değil. Oy alamayacaklarını bilmelerine rağmen bu tür küçük partiler seçim pusulasının daha da uzun olmasına sebebiyet vererek siyaset arenasında varlık göstermeye çalışıyorlar. Birkaç seçime girdikten sonra "Seçmen bizi tercih etmiyor. En iyisi kendimizi feshederek ülkeye bir katkımız olsun" diyen parti de pek çıkmıyor. 

Şu var ki ülke için bu kadar parti çok. Bu kadar parti sayısı bile ülkenin siyaseten bölünmüşlüğünün bir göstergesidir. 

Seçmen, belli partileri tercih ederek parti sayısını azaltsa da parti sayısının azalmasında yarar görürüm. Önüne gelen, ben farklıyım diyen, birilerine kızıp parti kurma yoluna gitmemeli. Kişiler kendini yakın hissettiği partilerde siyaset yapmayı benimsemeli. Gel gör ki insanımız bir umut deyip bu yola çıkıyor. 

Diyelim ki insanımız kendine güveniyor, parti kuruyor. Birkaç seçime girdikten sonra beklediği oy oranını alamayan fesih yoluna gitmeli. Birkaç seçimde varlık gösteremediği halde varlığını sürdürmek isteyene inisiyatif bırakılmamalı. Siyasi Partiler Kanunu'nda değişiklik yapılarak "Bir genel bir de mahalli seçime girdiği halde şu oy oranına ulaşamayan partinin tüzel kişiliği otomatikman sona erer" denmeli. 

Siyasi tarihimizde kendini feshetmeye yanaşan parti pek çıkmasa da Ahmet Davutoğlu ve ekibi, 2019 yılında kurdukları ve Gelecek Partisi adını verdikleri partilerini feshetme kararı almışlar. Bu yazıyı da bu fesih kararından dolayı ele aldım. 

Fesih kararı almalarında, "...kirlenmiş siyasi iklimin bir parçası olmamak..." gerekçe gösterilmiş olsa da yedi yıl önce kurulan bu partinin, beklenen oy oranına ulaşamadığı için fesih kararı aldığı bir gerçek. Yine de "kirlenmiş siyasetin bir parçası olmamak”, gerekçesini de yabana atmamak lazım. 

Sebep ve gerekçe her ne olursa olsun fesih kararı almalarından ötürü Ahmet Bey ve ekibini tebrik etmek lazım. Ahmet Bey ve ekibinin aldığı bu fesih kararının, siyasi parti kurup birkaç seçime girdiği halde varlık gösteremeyen diğer siyasi parti organlarına emsal olmasını temenni ediyorum. 

Not: Burada bir hakkı teslim edeyim. Parti kurup varlık gösteremediği için fesih kararı alan ilk parti Gelecek Partisi değil. Siyasetimizde nadir görülse de fesih kararı alan partilerimiz var. Bunlardan biri de 1970-1980 arası siyaset arenasında yer alan Demokratik Partidir. 

Bildiğim kadarıyla 1970’lerde Ferruh Bozbeyli ve arkadaşlarının kurduğu Demokratik Parti, ilk girdikleri 1973 seçimlerinde % 12’ye yakın oy alarak 45 vekille Meclise girmiş. 1977 seçimlerinde büyük oy kaybı yaşayınca Ferruh Bozbeyli istifa ederek siyaset arenasından çekilmiştir. Partisi, 1980 yılında fesih kararı almıştır.

Burada başarısız olduğu için partisinden ve genel başkanlıktan istifa ederek genç yaşta siyasete veda eden rahmetli Bozbeyli’yi de hayırla yad ediyorum. Darısı, varlık gösteremeyen, tabela partisi olarak siyasetimizde yer alan diğer partilerimize. 

28 Temmuz 2026 Salı

İşsizliği Öteleyen Üniversiteler ve Bölümleri

Çocuğumuz Lise Giriş Sınavına (LGS) veya üniversite sınavına girmiş olabilir. Eğer sınavların sonucu, çoğu öğrencinin hayalindeki gözde okul ve bölümleri tutuyorsa akademik başarı için çocuğunuz tercihte bulunsun ve kazandığı lise ve üniversiteyi okusun.

Çocuğunuzun sınav başarısı vasat veya vasat altı ise sırf liseyi bitirsin veya üniversite okusun diye tercihte bulunmayın. Varsın çocuğunuz lise okumasın ve lise mezunu olmasın. Yol yakınken çocuğunuzun geleceğini kurtaracak bir karara imza atın.

Ne demek istiyorum. Malumunuz Türkiye’nin en büyük sorunu genç işsizler sorunu. Gençlerimiz, lisenin üzerine üniversite okumuş. Yaşı 24-25 olmuş, evlilik çağı gelmiş ama iş bulamadığı için evlenme yoluna da gitmiyor. Çoğu kafeler üniversite mezunu genç işsizler ordusu ile dolu.

Bu genç işsizler ordusu her sene veya her iki senede bir yapılan AGS veya KPSS’ye hazırlanıyor, sınava giriyor, hatırı sayılır puan da alıyor. Gel gör ki bu tür sınavlara giren o kadar çok ki alınan puan atanmak için yeterli gelmiyor. Gençlerimiz her geçen yıl umutları azalarak bir sonraki sınavlara hazırlanıyor.

26 Temmuz günü iki oturum şeklinde yapılan Akademi Giriş Sınavı’na (AGS) giren öğretmen adaylarını gözlemledim. Çoğu 30-35’ini geçmiş. Saçı ağarmış ve saçı dökülmüşler bile vardı.

Sadece öğretmen adaylarında değil, kamunun alacağı tüm sektörlerde bir istihdam daralması söz konusu. Çünkü ihtiyaçtan fazla mezunumuz var. Öyle zannediyorum tıp fakülteleri dışında okuyan ve mezun olan kimseler için iş bulmak çantada keklik değil. Geçmişte işe girmek için aslanın ağzındaki lokmayı almak gerekirken şimdilerde lokma aslanın midesine inmiş durumda.

Görünen o ki dün okumamak sorunken bugün okumak sorun.

Burada sanayi ve fabrikalarda eleman sıkıntısı var. Çalışmak isteyene iş var denebilir. Elbette sanayide eleman sıkıntısı olabilir. Yalnız üniversiteyi bitirmiş birine hiçbir sanayici iş vermez. Verse de üniversiteli genç çalışmaz. 

Bu durumda ne yapılmalı? Çocuğumuz nasıl işsiz kalmaz? Bu devirde çocuğumuzun iş bulmasını ve önünü görmesini istiyorsak ortaokulu bitiren çocuklarımızı mesleki eğitim merkezlerine (MESEM) yönlendirmede fayda var. Çünkü bu okulları bitiren hiçbir çocuk ve genç işsiz kalmaz. Ekmeğini taştan çıkarır.

Çünkü eskinin çıraklık günümüzde MESEM adı verilen okullarda okuyan çocuklar hem lise mezunu oluyor hem meslek sahibi oluyor hem kalfa ve usta belgesi alabiliyor. 

Çocuğumuz bu okulları bitirince piyasada iş bulabiliyor, kendi işini alabiliyor. Bu okullardan mezun olan çocuklar iş beğenmezlik yapmıyor. Hayata daha erken atılabiliyor. 

Ezcümle, günümüzde MESEM’ler çocukların geleceğini kurtaran okullardır. Çocuğumuz, lise ve üniversite bitirerek işsizler ordusuna katılacağına, MESEM’ler aracılığıyla hem kendini kurtarsın hem ailesini hem de ülkesini.

Unutmayalım ki lise ve üniversitelerin çoğu bölümleri, işsizliği öteleme işlevi görüyor. Bu öteleme sorunları halının altına süpürme keten başka bir şey değildir. Sorarım size: Liseyi ve üniversiteyi bitirdikten sonra çocuğunun işsizler ordusuna katılmasını hangimiz isteriz? 

Kafeye Gidecekleri Mağdur Etmeyelim!

Fî tarihinde öğrenci, öğretmeni ve muhitiyle farklı bir okulda çalıştım.

Okulda mescit yoktu. Ramazan ayının geldiği hiç belli olmazdı. 

10-12 kadar namaz kılan ve oruç tutan öğrencisi vardı. Öğretmenlerin pek azı dindar ve mütedeyyin idi.

Okulda öğle arasında dışarıya çıkış yoktu. Namaz kılacak öğrenciler ya okul sırasında namaz kılardı ya da ihata duvarından atlayarak okulun yakınında inşaati devam eden alt katında namaz kılınan camiye giderek namazını eda ederdi.

Bu öğrencilere, bahçe ve dış kapı nöbetçi olduğum zamanlarda duvardan atlamayın. Gelin çıkmanız için size yardımcı olurum dedim.

Bir defasında dış kapı nöbetçisi iken namaz kılmak için izin istemeye gelen öğrenciyi gören okulun bir görevlisi, "Yalan söyleme. Ne namazı? Bugün cuma mı" dediğine şahit oldum.

Bugün cuma mı denmesi bile okulun, okul çalışanlarının çoğunun dine mesafeli olduğu hakkında bir bilgi verir sanırım. 

Bu böyle olmayacak. Namaz kılan öğrenciler için bir şey yapmalıyım dedim. Biraz hukukum olan müdür başyardımcısına gittim. Hocam, 10-12 kadar namaz kılan öğrenci var. İsimlerini versem de öğle arası bu çocuklara dışarı çıkmaları için izin verilse dedim. "Bunu müdür beyle görüşmem lazım" dedi. Hocam, siz inisiyatif alsanız olmaz mı? Çünkü bu konu müdür beye giderse müdür bey izin vermez. Bu sorun çözüme kavuşmaz dedim. "Müdürle görüşmem lazım" dedi tekrar. Peki dedim. 

Okulun müdürü ise İHL mezunu, daha önce müdür yardımcısı olarak İHL'lerde çalışmış biri. Böyle olmasına rağmen ne namaz kılarken gören var ne cumaya gittiğini ne de oruç tuttuğunu. Kimsenin inancını sorgulama imkanım yok ama gözlemim içeriden biri olmasına rağmen bu konulara mesafeli biri idi. 

Müdür başyardımcısı bu konuyu müdür beye iletmiş. "Namaz kılacaklara izin verirsek, kafeye gitmek isteyenlere de izin vermemiz gerekecek" demiş. Yani olmaz demiş. Ben de hocam, kafeye gidecekler bari mağdur olmasın. Namaz kılacaklar bir şekilde halleder. Onlara izin verilsin dedim. Başyardımcının odasından çıktım. 

Bu anekdotu bırakıp buradan bir başka konuya geçeceğim. Malumunuz bu ülkenin geçmişten günümüze terör meselesi var. PKK, DHKPC, FETÖ gibi.

Bu ülke PKK'den çok çekti. 15 Temmuz 2016 tarihi itibariyle FETÖ ile tanıştı. FETÖ gerçek yüzünü kanlı bir şekilde 15 Temmuzda gösterirken PKK, 1980'lerden beri bu ülkede terör yaptı. Asker, öğretmen, sivil, öğretmen, çoluk çocuk demeden sinsi bir şekilde öldürdü. 

İster PKK ister FETÖ ister başka bir örgüt olsun, elini kana bulaştıran bu tür örgütlerin masumu olmaz, ehven olanı da. Yine de karşılaştırmak gerekirse PKK demek kan ve gözyaşı demek. FETÖ ise 15 Temmuzda darbeye kalkışmış. 252 kişinin ölümüne sebep olmuş bir örgüt. Başarılı olamayınca elebaşıları efendilerinin yanına kaçtılar. Suçüstü yakalananlar ise yargılanıp mahkum oldular. Çoğu kimse de bu terör örgütünün üyesi gerekçesiyle işinden, aşından oldu. 

Devlet, zamanında PKK ile mücadele ettiği gibi elbette FETÖ ile de mücadele edecek. Şu var ki FETÖ kapsamında terörist kabul edilenlerin çoğunu halkın bir kesimi pek ikna edici bulmuyor. Çünkü bu yapının bir cemaat boyutu var, bir de örgüt boyutu. Bu yapı ile irtibatı olanlar için toptancı bir yaklaşım söz konusu. Darbeye kalkışanla, cemaatin içinde yer alanlar aynı kategoride ele alındı. 

Neyse bu konu çok su götürür. En iyisi sadede geleyim. 40 bin kişinin katili dediğimiz Abdullah Öcalan'la şimdilerde bir süreç yürütülüyor. Terör mensupları için düzenleme düşünülüyor. Bu düzenleme içine darbeye teşebbüs etmeyen, darbe şakşakçılığı yapmayan, eline silah almamış FETÖ iltisaklısı ve üyesi kabul edilenleri de dahil etmek gerekir diye düşünüyorum.

Yok bu olmaz, yapının cemaat içinde olanlar da affedilmez denirse en azından vakit kaybetmeden PKK mensupları için bir şey yapılmalı. Onlar salıverilmeli. Çünkü onlar bari mağdur edilmemeli. 

26 Temmuz 2026 Pazar

Her Yeni Eskir

Kadının kocasının adı eşekmiş. Zamanında kendi iradesi olmadan ana babasının verdiği bu isimle yaşamak adama zor gelmiş. Çünkü herkes eşek gel, eşek git demiş durmuş, eğlence konusu olmuş. Hanımı, bu ismi değiştir demiş. Kocası, iyi bildin hanım. Bu isimden kurtulmalıyım demiş.

Zaman kaybetmeden isim değişikliği için muhtarlığa müracaat etmiş. İhtiyar heyeti toplanmış. Şu isim bu isim derken heyet adama yeni bir isim vermiş. 

Yeni ismini alır almaz koca sevinçle koşarak evine gitmiş. Hanım, müjde. İsmim değişti. Artık eşek değilim demiş. Yeni ismin ne oldu diye sormuş hanımı. "İhtiyar heyeti oy birliğiyle yeni adımı sıpa koydu" demiş. Hanımı, "Be akılsız herif be akılsız  kocam! Şu aldığın isme bak. Bu gidişle sen eşeklikten kurtulamayacaksın. Çünkü büyüyünce yine eşek olacaksın" demiş.

*

En büyük hayalimiz sıfır ev alıp oturmak, evin içini birinci sınıf eşya ile donatmak. Gün gelir nasip olur. Aynı şekilde sıfır km araba almak da hedeflerimiz arasındadır. Bu da bir gün nasip olur. Kısaca her şeyi yenileriz. 

Sonra? Aldığımız her yeni ev ve araba bir gün yeni özelliğini kaybeder. Yani eskir. Çünkü her yeni olanın eskime özelliği vardır. O yüzden her yeni eskimeye mahkumdur. O yüzden ne çocuklarımıza ne firmamıza ne herhangi bir şeye yeni adını vermemek lazım.

Burada kurulan Yeni Parti'ye gelmek istiyorum. Çünkü Türk siyasi hayatına yeni bir parti daha eklendi. Adı da Yeni Parti imiş. Yeni Parti adıyla kurulan bu partinin adı Yeni olsa da aslında bu isimle bir parti Turgut Özal'ın kardeşi Yusuf Bozkurt Özal tarafından 1990 yılında kurulmuş, bu parti fazla varlık göstermeyince 1997 yılında Demokrat Parti ile birleşerek hukuki varlığı sona ermişti. 

CHP'den ayrılan 91 vekilin Yeni Parti adıyla kurduğu bu partinin ne derece varlık göstereceğini, başarılı olup olamadığını zaman gösterecek. Şu var ki vekil sayısı yönünden Meclisin 2.büyük partisi. 

Yeni Parti'ye siyasi yönüyle bakmayacağım. İsim yönünden ele alacağım. İsim bana çok sıradan geldi. Her şeyden önce eski tabirle ifade edersek, bu ülkede bakkal dükkanı açar gibi yeni parti kuruluyor. Kurulan yeni yeni partilerin çoğu da tabela partisi olarak kalıyor. Böyle giderse yarın bir başkası yeni bir partiyle karşımıza çıkabilir. Bu durumda mevcut Yeni Parti'den sonra kurulacak bir parti, bu Yeni Parti'nin yeni özelliğini yok eder. Bu durumda bu Parti olur eski bir parti. Yani yeniliği kalmaz. Sadece ismi Yeni kalır. Çünkü her yeni eski olmaya her daim adaydır. Nasıl ki sıpa eninde sonunda eşek olacağı gibi bu Yeni Parti de eski parti olacak. 

23 Temmuz 2026 Perşembe

En Nem Kapan Familya

İçimizde; alıngan, her şeyden nem kapan, paratöner gibi üzerine çeken, her şeyden anlam çıkaran, çıkardığı her anlamı kendisine bir sataşma ve saldırı olarak gören insanlar vardır.

Bu tiplerden toplum içinde az veya çok var. Bunlar birbirinden habersiz olarak yaşarlar ve organize değildirler. 

Alıngan tiplerin organize bir şekilde yaşadığı alan siyaset alanıdır. Bunlar en nem kapan familyadır. 

Bu alıngan familyanın biraz hoşgörülü olanı elinde iktidar gücü ve imkanı olmayan siyasetçi kesimidir. Bu kesim iktidara göz kırptığı için çoğu şeyi içine atar ve haklısınız efendim der. 

Alınganlığın zirvesinde olan kesim, iktidarı elinde bulunduran siyasilerdir. Bunlar, 

Kendilerini ülkenin ve devletin sahibi görür.

Kendilerini dünyanın merkezine koyarlar. 

Her yaptıklarının en iyisini yaptığına halkın inanmasını ister. İyi yapmadılarsa da görülmesin, dile getirilmesin isterler. 

Kendilerini desteklediğin ve alkışladığın müddetçe senden iyisi yoktur. Vefalı insansın. Tehlike anında gemiyi terk eden fare gibi değildir derler. 

Kazara üstü kapalı da olsa bazı eksikliklere değinmeye kalkarsan, kıssadan hisse alınsın diye bir fıkra anlatmaya kalksan, bil ki eceline susamışsın demektir. Huzurunu bozmak için elinden geleni ardlarına koymazlar.

Hemen FETÖ'cü ilan edilirsin. En insaflı olanı FETÖ'cü ağzıyla konuşuyorsun der.

Açıklama üstüne açıklama yaparlar. Bununla da kalmaz saldırıya geçerler. Sana had bildirmeyi marifet bilirler. Pireyi deve yaparlar. Seni protesto ederler. Bununla kalsa iyi. Dışlarlar, 
hedef gösterirler, fanatiklerinin önüne atarlar. Gücü yeterse ekmeğine bile mani olurlar.

O yüzden siz siz olun bu en nem kapan kesimden uzak durun, arayı iyi tutun. Ağrımaz başınızı ağrıtmayın. Değilse sizi ben bile kurtaramam. 

Vatan Haini Liderlerin 10 Özelliği *

1.Kendi iktidarın devletin geleceğinden üstün tutar.

Ülke zarar görse bile koltuğunu korumaya öncelik verir.

2.Devletin kaynaklarını yakın çevresine dağıtır.

Halkın malını kendi gücünü büyütmek için kullanır.

3.Yabancı güçlere ülkesinin çıkarlarını pazarlık konusu yapar.

Kişisel güvenliği için devletin bağımsızlığından taviz verir.

4.Toplumu bilinçli olarak kutuplaştırır.

Halkı birbirine düşman ederek yönetimini sürdürür. 

5.Eleştiriyi düşmanlık, itaati vatanseverlik görür.

Kendisini eleştiren herkesi hain ilan eder.

6.Hukuku kendi çıkarlarına göre şekillendirir.

Adaleti halkı korumak için değil, rakiplerini susturmak için kullanır.

7.Devlet kurumlarını liyakatsiz kişilere teslim eder.

Ehliyet yerine sadakati ödüllendirerek ülkenin gücünü zayıflatır.

8.Gerçekleri gizler, propagandayı devlet politikası haline getirir.

Başarısızlıklarını yalanlarla ve hayali düşmanlarla örter. 

9.Ülkenin geleceğini borçlandırır ve değerlerini satar. 

İktidarı uğruna gelecek nesillerin kaynaklarını tüketir. 

10.Devletle kendisini aynı şeymiş gibi gösterir. 

Kendi iktidarının sona ermesini ülkenin çöküşü gibi anlatır. 

*Akın Gözükan isimli birinin Youtube'ndan alıntıdır. 

Küçük İlçelerin Kaderi

Nüfusu bir belde ya da köy kadar olmayan ilçelerimiz var. Buraların çoğu 2000’li yıllarda siyasilerin üç beş oy uğruna ilçe yaptığı yerler.

Sonraları nüfusu belli bir sayının altına düşen beldelerin belediyelikleri düşürülürken nedense bu küçük ilçelere dokunulmadı.

Küçük ilçenin ne zararı var, varsın olsun, zamanla büyür ve gelişir diye düşünen çıkabilir. 

Bir köy ya da belde ilçe yapılmakla kalmıyor. İl ve ilçelerde ne kadar taşra teşkilatı varsa bu küçük ilçelere de açılıyor. 

Hepsinin başına bir daire amiri ve yeterince çalışan atanıyor.

Kaymakamlık ve belediye binası yapılıyor. 

Kaymakamlık binası yeterli değilse her taşra teşkilatı için müstakil bina yapılıyor. 

Buralara yıllık ödenek gönderiliyor. 

Kaymakam atanıyor, belediye başkanı ve encümeni seçiliyor. 

Hele büyükşehir kapsamına alınmış şehirlerdeki küçük ilçe belediyelerinin varlığını anlamak hiç mümkün değil. Çünkü çöp ve ruhsat dışında ilçe belediyelerinin sorumluluğunu zaten büyükşehir üstleniyor. 

Kısaca, köyden hallice olan bu ilçeler devletin sırtında bir kambur, devlet maliyesine bir külfettir.

Bundan geçtim. Bu küçük ilçeler devletin birilerine makam, mevki ve mansıp dağıttığı yerler. Çoğu birim de çözüm mercii değil. İlçelerdeki birimlerin tek yaptığı, ilin gönderdiği yazılara cevap vermek, ilçelerin çözüm bekleyen sorunlarını ile iletmek. 

Bu tür küçük ilçelerde belediye başkanlarının doğru dürüst işi ve sorumluluğu yok. Nasılsa çoğu işi büyükşehir yapıyor. Seçilmiş belediye başkanları da işsizlikten iş arıyor. Hatta bazılarının tek yaptığı, her cumayı farklı bir mahalle camiinde kılmak ve cemaatten önce cami dışına çıkarak camiye gelen cemaatle tokalaşmak, bunu da işmiş gibi sosyal medyada paylaşmak. 

Devlet bu tür küçük ilçelere kaymakam atamak durumunda kalıyor. Çoğu da vekaleten bu göreve atanıyor. Kaymakam adayı olarak görev yapıyor. Görev süreleri de genelde bir yılı bulmuyor. İlçe belediyeleri ve daire amirlerinin en büyük ve birincil görevi yeni atanan kaymakamı karşılamak ve uğurlamak oluyor. 

Küçük bir ilçede bir süre çalışan birine kaç kaymakamla çalıştın demiştim de 42 demişti. 

İlçede devleti birinci derece temsil eden kaymakamların ilk kaymakamlık deneyimleri bu küçük ilçeler. Buralar onların kaymakamlığı öğrendiği acemi ocakları gibidir. Kaprisli olanların kaprisini attığı, egosunu tatmin ettiği, kırıp döktüğü yerlerdir. Hele bazılarının yaptığını çocuk bile yapmaz. Herkes alışmış olmalı ki buraların kaymakamı böyle olur, buralarda böyle böyle kaymakamlığı öğrenir diye bu durumu benimseyip kabullenmiş bile. 

Muhtarlıklara Bir de Böyle Bakalım

“Türkiye’de İçişleri Bakanlığı Muhtar Bilgi Sistemi güncel verilerine göre tam olarak 50.428 muhtar görev yapmaktadır. Bu muhtarların yaklaşık olarak 32.000’i mahalle, 18.000’i ise köy muhtarı olarak hizmet vermektedir.

Asgari ücret alan muhtarların devlete maliyeti: 1.414.606.256

Soru şu: Her türlü resmi evrakın E-Devlet üzerinden temin edilebildiği bir zaman da “Muhtara gerek var mı?”

Muhtarlık kaldırılırsa hangi hizmet aksar? ”

Sosyal medyada arkadaş olduğum bir gazeteci profilinde böyle bir paylaşım yapmış. En sonunda da muhtara gerek var mı? Muhtarlık kaldırılırsa hangi hizmet aksar diye sormuş. 

Kendisine üşenmeyip yorum yazdım. Yazdığım yoruma, “Valla epeyce yazmışsın Ramazan bey. Neredeyse ikna olacaktım” yorumunu yazmış. Bakalım sizi ikna edebilecek miyim? 

Muhtar ve muhtarlık olmazsa, 

1.Mahalle veya köy başsız kalır.

2. Kaymakam, belediye başkanı, vali, siyasi bir köye geldiğinde muhatap bulamaz.

3.Ayçiçeği stoku yapanlardan haberdar olamayız.

4.Beştepe'de yapılan rutin muhtarlar buluşması gerçekleşmez.

5.Mahalle ve köydeki ihtiyaç sahiplerini kaymakamlara bildiren olmaz.

6.Kişi adresinde olmadığı zaman tebligatlar muhtara bırakılır. İlgili kişi muhtara gidip alır. Muhtarlık olmasaydı kişi PTT'ye kadar gitmek zorunda kalırdı.

7.Kaymakamların emrinde olan seçilmiş kişi sayısı azalır. Kaymakam muhtarlara toplantı yapamamış olur. Bu da kaymakam emrinde çalışan personel sayısının azalmasına sebebiyet verir. 

8.Mahalle ve köyünde yanmayan sokak lambası, çukurları belediyeye ileten olmazdı.

9.Beş yılda bir yapılan seçimlerde muhtara oy atılamayacağı için seçimde heyecan ve gerilim olmazdı. Sandıkta görevli olanlar muhtar ve ihtiyar heyetini tek tek tutanağa geçirmeyeceği için sandık görevlilerinin seçim iş ve işleyişi erken biterdi. Sandık görevlileri o kadar para alıyor, müsaade edin de geç vakte kadar çalışıp aldıklarını hak etsin.

10. Muhtarlıkların kalkması demek kişilere ikinci bir iş ve maaş vermemek demektir.

11.Muhtarlıklarını kalkması, kişilerin seçimle kazandığı unvanı kullanmaması demektir. Eski ve yeni muhtar diye bir unvan olmayacak. Bu da muhtarım dendiğinde muhtarların sevincini elinden almak demektir.

12. Milli bayramlarda protokol tribününün dolmaması demektir.

13.Muhtarların silah ruhsatı alamaması demektir.

14.Muhtarlığı kaldırmak genel bütçeden daha az para çıkması demektir. Bu da tasarruf demektir. Unutmayalım ki itibardan tasarruf edilmez.

15. Park ve bahçelerde bulunan muhtarlık hizmet bürosunda sabahtan akşama muhabbeti kesmek demektir.

Hasılı kardeş, muhtarlık olmazsa olmazımız, kırmızıçizgimizdir. Olmasalardı halimiz nice olurdu? Bir düşün. Meseleye bir de lütfen bardağın dolu tarafından bakalım. 

Keramet Elbisede Olmalı

Makam, mevki ve mansıp sahiplerinin kulağına küpe olsun:

1.Resmiyeti sevin, ciddiyete hayran olun.

2.Görev yaparken içinizdeki çocuğu dışa çıkarmayın. İçinizdeki çocuğu gerekirse öldürün. 

3.Olduğunuz gibi görünmeyin. Göründüğünüz gibi olun. Resmiyet ve ciddiyetten asla ödün vermeyin.

4.Farklılığınızı göstermeye çalışmayın. Eski köye yeni âdet getirmeyin. Örf, âdet, gelenek ve teamüller yol haritanız olsun. 

5.Sosyal medyayı çok kullanmayın. Hep yaptığınızı her görüntünüzü paylaşmayın.

6.Halktan biri olmayın. Halkın içine girmeyin. Halkı arkanıza almayın. Halktan biriyim mesajı vermeyin. Arkamda yüz binler var zehabına kapılmayın. Ben de sizden biriyim imajınız, unutmayın ki sizi halkın içine gönderir. Şekil A da görüldüğü gibi onlardan biri olursunuz. 

7.Bu makam ve mevkie geldiğinize göre arkanıza kimi almanız gerektiğini çok iyi bilmeniz gerekir. Çünkü sizi oraya halk getirmiyor. 

8.Temsilden ödün vermeyin. Keramete inanmasanız da giyim kuşam, kılık kıyafet ve elbisenin kerametini yabana atmayın. Zira bu ülkede dış görünüş ve kaporta en iyi temsildir. Elbise sizin itibarınızdır. İnsan itibarı için yaşar, itibarı için ölür. 

9.Elbette halkın içinde yer alacaksınız. Ama bu ortamda bulunurken bağrınıza taş bastıracaksınız. Resmiyet ve ciddiyetten ödün vermeden, gerekirse sahte gülücükler dağıtacaksınız. Çünkü siz temsil makamısınız. 

10.Kısaca işi bileceksiniz. Yol yordam bileceksiniz. Gerekirse yatağa kravat* ve takım elbise ile gireceksiniz. 

Değilse sizi ben bile kurtaramam. 

*Aynı yurtta kaldığım bir arkadaşım vardı. Kaldığımız yurdun yatakhanesi en üst katta, dolaplarımız ise bodrum katta idi. Bodrum kata inip pijama giymek ve üst kata yatmaya gitmek mesele idi. 

Bu meseleye arkadaşım çözüm buldu. Sabahleyin kravat takmak derdi olmasın diye yatağa kravatını çıkarmadan yatardı. Bizler sabahleyin üst kat, alt kata in çık, pijama çıkar, gömlek giy, kravat tak işiyle uğraşırken ve zamanla yarışırken arkadaşım peşin satan gibi yanımızda dururdu. Okula gitmek için herkesten önce hazır olurdu. Bize de “Haydin ya sizi mi bekleyip duracağım” diye kızardı. 

O zamanlar bu arkadaşın kravat, gömlek ve pantolonla yatağa yatmasını garip görürdüm. Şimdi o arkadaşı çok daha iyi anladım. Meğer benim arkadaş ta o zamandan ben her türlü makam, mevki ve mansıba hazırım diyormuş. Kıymetini bilemedik vesselam. 

21 Temmuz 2026 Salı

Bitmişiz

Aşağıda sosyal medyada dolaşımda olan, Yeliz bir alıntı önüme düştü. Yazı okunduğu zaman görülecektir ki tüm kutup ve renklere dair örnekler var. 

Tarafımız ne olursa olsun, yazının, savunma ve saldırıya geçmeden okunmasını, bizi düşünceye sevk etmesini, biz ne ara bu hale gelmişiz ya da aslında böyleydik de birinin örneklerle tespit etmesini bekledik veya zaten böyleydik de görmezden geldik denmesini istiyorum. 

Görünen o ki bitmişiz, tükenmişiz, çürümüşüz, kokmuşuz da haberimiz yok. 

Yeliz Koray isimli birine ait olduğunu düşündüğüm bu alıntıya, noktası virgülüne dokunmadan yer veriyorum: 

-Her sene ülkenin en güvenilir insanı seçilen kişi dolandırıcı çıkıyor, 

-Ülkeye ucuz et getirmekle görevli kişi, Macaristan'da şirket kurup devlete et satıyor, 

-13 seçim kaybeden adam, hâlâ "kazanacağız" diyor, 

-Adliyede değerli eşyaları emanet ettiğimiz kişi her şeyi çalıp kaçıyor,

-Ülkenin ticaretini kontrol eden kişi, kendi şirketinden devlete fahiş fiyata dezenfektan satıyor, 

-Bebekleri emanet ettiğimiz doktor para için bebekleri öldürüyor, 

-Depremde çadır dağıtmakla görevli kurum çadır satıyor, 

-Sınavları güvenli ve adil yapmakla görevli olan adam soruları sızdırıyor, 

-Çocuklar iyi eğitim alsın diye emanet edilen vakıf çocuklara tecavüz ediyor, 

-Maçın kurallara uygun oynanmasını sağlayacak adamlar bahis oynuyor, 

-Kamu yararı gütmesi gereken banka genel müdürü rüşvet alıyor, 

-Meclis kürsüsünde yemin eden adamlar mecliste sahte oy kullanıyor,

-310 bin lira vekil maaşı adam fakirlik kağıdı alıyor, 

-"O partiye geçersem namussuzum, şerefsizim diyen" belediye başkanları o partiye geçip bıraktığı yere "namussuz, şerefsiz" diyor, 

-Belediyenin görev için hizmet pasaportu verdiği kişiler, yurtdışına çıkıp geri dönmüyor.

-Belediye başkanı ülkeye kaçak insan sokuyor, 

-Milletvekilinin oğlu resmi araçla uyuşturucu ticareti yapıyor, 

-Ülkedeki tüm çocukların eşit eğitim almasından sorumlu kişi, çocuk işçiliğini marifet diye sunuyor, 

-Liyakati ve adaleti öğretecek üniversitenin rektörü sülalesini işe alıyor, 

-Tarım ve hayvancılığı arttırması gereken kurum, ülkesinde ekilmeyen yüzlerce arazi dururken Sudan'dan, Venezuela'dan tarım arazisi kiralıyor, 

-Halka israfın günah olduğunu anlatan adam, "Bana Audi'yi çok gördüler diye sitem ediyor.

Velhasıl... 

İpin ucu kaçtı, nereye dokunsak elimizde kalıyor. 

Aşık Maksut Feryadi'nin türküsü gibi bize artık hayat. 

"Bu ne kalleş zamandır, 
kime güveneceksin kime?" (Yeliz Koray) 

20 Temmuz 2026 Pazartesi

Ahbap'ın Düşündürdükleri

Hikayeyi bilirsiniz. Yine de anlatayım. 

Birinin iyi cins bir ayı varmış. Ata hayran olan arkadaşı, "bu atı bana ver" diye arkadaşından ister. At arkadaşının her şeyi olduğu için arkadaşının isteğini olmaz deyip reddeder. Arkadaşı, "ben senden bunu alırım" der içinden.

Gel zaman git zaman arkadaşı atıyla çölde giderken bizim at hırsızı tebdili kıyafetle arkadaşının geçeceği yolu mesken edinir. Arkadaşı atıyla önünden geçerken "Allah rızası için bana bir bardak su verir misin" der.

Arkadaşı yolda kalmış susuz bu kimseye su vermek için atından iner inmez hırsız suyu beklemeden ata binerek deh deyip uzaklaşır. Tüm bu olup bitenleri gören arkadaşı ise atımı geri getir, o at benim her şeyim diyeceği yerde, "Sakın bu durumu başka yerde anlatma" diye seslenir. Beklemediği bu cevap ve isteğe hırsız şaşırır, geri döner ve sorar: "Niye atının peşinde değilsin de bunu başka yerde anlatma diyorsun" demiş. Arkadaşı ise "Atım gider. Sonra bir şekilde yeni at edinirim. Ama bu olayı başka yerde anlatırsan çölde susuz kalmış, su isteyene kimse atından inip su vermez" demiş. Bu cevap karşısında arkadaşı geri gelip arkadaşına atını geri verir.

Öyle ya gözü atında olan birine çölde atından inip kim su verir? 

Buradan yardım kuruluşlarına geleceğim. Ülkede bol miktarda irili ufaklı yardım kuruluşu var. Kimi vakıf kimi de dernek statüsünde. Hepsi de resmi olarak kurulmuş, denetime tabi yerler. Hepsinin yöneticisi ve mütevelli heyeti vardır. Bunlar, imkanı olanlardan alır, ihtiyaç sahiplerine veya yerlerine dağıtır. Ahbap da bunlardan biri. 

Malumunuz Ahbap 2017’de kurulmuş olmasına rağmen 6 Şubat Kahramanmaraş depremiyle birlikte ön plana çıkmış bir yardım derneği. Devlet Kızılay ve AFAD aracılığıyla bu doğal afetin üstesinden gelmek için yardım toplarken başında Haluk Levent'in olduğu Ahbap derneği de bu süreçte yardım topladı. Kızılay ve AFAD'a güvenmeyen laik-seküler kesim yardımlarını Ahbap aracılığıyla yaptı.

Ahbap'ın yardım toplaması bir kesim tarafından doğru bulunmadı. Kızılay ve AFAD varken Ahbap da neyin nesi dendi. O süreçte, önemli olan yardımın yapılması ve toplanan yardımların depremzedeye ulaştırılması idi. Ha AFAD ha Kızılay ha Ahbap dedim. Kızılay ve AFAD'a temkinli yaklaşım sergileyen laik seküler kesim ise güvendiği Ahbap aracılığıyla yaralara derman olur diye düşündüm.

Gel gör ki Ahbap derneğinin kurucusu Haluk Levent'le ilgili çıkan haber ve iddialar mide bulandırıcı türden. İşe yargı el koydu. Sonucu bekleyip göreceğiz. 

İddiaların içeriğine girmeyeceğim. Zaten okuyorsunuz. Haluk Levent'e değineceğim. Birkaç kısa konuşmasına denk geldim. Çok ikna edici konuşuyor. Fakat ikna edici konuşma başka icraat başka. Öyle ya söylem başka, eylem başka. Şimdi toplanan yardımların ne kadarının depremzede lehine kullanıldığı ne kadarının iç edildiği bir muamma. Meğer Haluk Levent bir kumar bağımlısı imiş. Yasal ve yasa dışı bahisle anılan biri imiş. Karşılıksız çek verme, borcunu zamanında vermeme gibi bir yönü varmış. Karşılıksız çekten geçmişte yargılanmış ve mahkum olmuş biri imiş.

Görünen o ki kediye ciğer teslim edilmiş, tabir yerindeyse hırsıza hazinenin anahtarı emanet edilmiş. Hele bir insan kumar bağımlısı ise varını yoğunu bu uğurda harcadığı gibi benim, başkasının demez elinin uzanabildiği her şeyi bu uğurda harcar. 

Anlamadığım, alaveresi düzgün olmayan, bahis ve kumar bağımlısı olan birinin yardım derneği kurmasına niçin izin verilir? Bildiğim kadarıyla dernek kurucularından da iyi hal kağıdı istenir. Dernek 2017'de kurulduğunu göre bu dernek rutin kontrol ve denetimden geçmedi mi? Denetim yapıldı da denetmenler derneğin işleyişinde bir anormallik görmedi mi? Gördüler de sümen altı mı edildi? Derneğin işleyişinde anormallik vardı da bugüne kadar ötelendi mi? Bu soruların cevabını bilmiyoruz. 

Şu var ki yağmurdan kaçan laik seküler kesim doluya tutuldu ve hayal kırıklığı yaşıyor. Hoş, bu ülkede hayal kırıklığı yaşayan sadece bu kesim değil; rengi, cinsiyeti, zihniyeti, fikir ve düşüncesi ne olursa olsun, her kesim akçeli işlerde şu ya da bu şekilde şok geçirip hayal kırıklığı yaşadı, yaşıyor. Nasılsa kanan ve kandıran potansiyeli hep var bu ülkede. Gerçi kurumsallaşmamış, şeffaf ve denetlenebilir, hesap verebilirlik olmayan her yerde bu tür pis kokuların gelmesi kaçınılmazdır. Çünkü bizde her şey özellikle yardım işleri güven esasına dayalı. Bu esasa dayalı her şey ise suiistimale açıktır.

Yardım kuruluşlarında en ufak bir şayia ve suiistimal, bu kuruluşlara yardım yapan insanımızı kara kara düşündürüyor. Çünkü kime güveneceğini şaşırıyor. Endişem, Ahbap'ta olduğu gibi yardım işlerinde bu tür suiistimaller arttıkça, çölde kalana su vermeye insanımız yanaşmazsa yardım kuruluşlarına da yardımı esirger, zırnık koklatmaz. En büyük tehlike de budur. 

Olup bitenden hareketle bunda da var bir hayır deyip akçeli işlerdeki suiistimale açık kapıları kapatmak lazım. Bunun için hakkında zerre şayia olanlara yardım derneği kurdurmamak ve yönetimde yer vermemek gerekir. Dernek veya vakıf başkanının başkanlığı ve yönetim kurulu üyeliği belli bir süre ile sınırlandırılmalı. Yardım kuruluşunu kurana, ölünceye kadar o kuruluşun başında durmasına izin verilmemeli. Zihniyete ve cemaate göre önüne gelen yardım kuruluşu kurmamalı. Çünkü ihtiyaç sahibinin inancına bakılmaz. Tüm yardım kuruluşları şeffaf ve hesap verebilir olmalı. Sık sık denetlenmeli. Bu kuruluşların başkanı ve yönetiminde yer alanların gelir ve giderleri mercek altına alınmalı... 

17 Temmuz 2026 Cuma

Akşehir'den Notlar

Kaplıca için Gazlıgöl'e giderken az dinleneyim diye Konyalılar'a ait bir tesise girer, yarım saat kadar oyalanırım. Hafiften yürür, ayaklarım açılır, otura otura karıncalanmaya başlayan kalçamı rahatlatırım. 

Tesisten tek faydalandığım WC'si. Tuvaleti de paralı. Paralı olmasına rağmen çok da bakımlı değil. Geçen yıl 10 ya da 15 lira idi. Bu sene ihtiyaç hissedip girmedim. Girenlere sordum 20 lira yapmışlar. Biradere, 20 lirayı duyunca idrarım uçup gitti deyip gülüştük.

Gazlıgöl'de dört gün kaldıktan sonra çayı Çay'da mı içelim Akşehir'de mi derken tıpkı geçen yıl olduğu gibi Akşehir'de karar kıldım. 

Geçen yıl hem Konya'dan hem de Kayseri'den okul arkadaşım olan halen öğretmenevinde yöneticilik yapan dostumu ziyaret etmiştim. İzzet ikramını yiyip içmiş, yılların özlemini gidermiştik. 

Bu ziyaret birkaç saatimi almıştı. Onca sıkıntı ve derdine rağmen dostumun gülen yüzünün hala devam ettiğini görmüştüm.  

Gazlıgöl'den alışverişimizi yaptıktan sonra cuma namazına Akşehir'e varırız dedim. Ezana 10 dakika kala Navigasyon bizi Nasrettin Hoca türbesi ve mezarlığın yanındaki camiye götürdü. 

Navigasyonla gittiğimiz yolu çok bakımsız gördüm.





Cumadan sonra Hoca Nasrettin'in türbesini ziyaret ettik. Hoca'nın türbesinin ve etrafındaki tarihçelerin ve Hoca'nın deyimiyle 'dünyanın ortası' denilen yerin fotoğrafını çektim. 

Mezarlıktan çıktıktan sonra hemen mezara paralel caddenin trafiğe kapalı olduğunu, kaldırım üzerine çadırların kurulduğunu gördüm. 

Nasrettin Hoca şenliğinin son günüymüş meğer o gün.


Çadırların karşısındaki Nasrettin Hoca'nın kazanına yakın bir yerdeki çimlerin üzerine sergimizi serdik.

Çadırlara göz attım. Genelde gözleme yapıp satıyorlar. Birer gözleme siparişi verdim. Gelirken getirdiğimiz iki termos çayın dibine vardık.

Ardından 15.15 gibi Konya'ya doğru yola çıktık. 

İki saatten fazla durduğumuz Akşehir'de şenliğin son günü olmasına rağmen fazla bir hareketlilik görmedim. Anlattığı kayyım hikayesiyle bir siyasi tarafından tepki gösterilen bu senenin Nasrettin Hoca'sı olan namı diğer Mandıra Filozofu'nu da göremedim. "Burası siyaset yapılacak yer değil" tepkisini gösteren siyasimizi de göremedim. Belli ki şenliğin ilk gününde yapılan resmi programda bulunmuşlar. Ardından çekip gitmişler. 

Siyasimizin kayyım fıkrasına tepki göstermesini ve tören alanını terk etmesini de anlamış değilim. Görünen o ki siyasilerimiz çok alıngan ve kırılgan. Her şeyden nem kapıyorlar. Siyasetçi dediğin biraz müsamahalı ve geniş olmalı. Fıkradan, başka çıkarımlar çıkarmamalı. İzahın olmadığı bazı konularda müsaade etsinler de Nasrettin Hoca gibi olmasa da mizah yapan birileri mizahıyla töreni süslesin. Öyle ya Hoca adına düzenlenen şenlikte espri, mizah olmayıp da başka ne olacak. Yapılan mizah bazen cuk diye oturur bazen de oturmaz. Zira doğaçlama yapılan şeyler böyle olur. 

Ki kayyım günümüzün geçer akçesi. Gün geçmiyor ki bir kurum, kuruluş, şirket vb. yerlere kayyım atanmamış olsun. İleride bugünlerin tarihine birileri yer verirken günümüzü kayyımlar dönemi diye adlandırırsa hiç şaşırmam. 

Kayyım ataması çok anormal ve nadir durumlarda gerekli olabilir. Eğer çok sayıda kayyım görevlendirmesi yapılıyorsa o ülkede anormal bir durumun olduğunu düşünmek normaldir. 

Siyasiler, olur olmaz her şeye tepki göstermek, ayar vermek ve had bildirmek yerine bu ülkede hemen hemen her yere kayyım atamaması yapılmaması için çaba göstermesi gerekir. 

Yol boyunca yol kenarında kiraz satanların önünde durup da kiraz almadım. Nasılsa Akşehir'e gireceğiz. Meşhur kşrazlarını alıp yeriz dedim ama dolaştığı yerlerde kiraz sarana rastlamadım. 

Akşehir'i daha gelişmiş daha bakımlı görmek isterdim. İsterdim ki bu şehre bir el dokunsun. Zira Akşehir halkı ve ziyaretçiler bunu hak ediyor. 

Not: Eskişehir ve Akşehir'de tuvalet ücretinin 10 lira olduğu dikkatimi çekti. İster istemez Afyonkarahisar'a giderken girdiğim tesiste tuvalet ihtiyacının 20 lira olmasıyla karşılaştırdım. Gören de ihtiyaç giderenlerin taharetini bu WC yapıyor sanır. 

Eskişehir'den Notlar

Birçok şehri gördüm. Eskişehir'i görmek nasip olmamıştı. Görmediğim için merak da ediyordum. 

Gazlıgöl'de kaplıcada iken biraderin Eskişehir'e gidip gelelim, amcaoğlunu ziyaret edelim teklifine evet dedim.

Gazlıgöl-Eskişehir arası virajlı ve yolu pek iyi değil denmesine rağmen çıktık yola. 12.15 gibi Eskişehir'e vardık. Virajlı yollar buz geldi bana. Arabayı park yasağı olmayan ve trafiği engellemeyen uygun bir yere park ettik.

Gezilecek yerler neresi var diye sorduk. "Hemen şuradan çıkın, Odunpazarı Evleri var. Herhangi bir vasıtaya gerek yok. Yakın" dedi Eskişehirli bir teyze.

Odunpazarı Evleri'ne gittik. Tarihi evlerde yan yana ve karşılıklı bol miktarda sanat galerisi ya da atölyesi adı altında lüle ve akik taşından yapılmış tespih, bileklik vb. zinet eşyasının imal ve satışının yapıldığı yerleri gördük. 

Hele cam şekillendirme atölyesi görülmeye değerdi. Herhangi bir kalıp kullanmadan camı şekillendirerek her türlü süs eşyasına imzalarını atmış atölyedeki sanatçılar. 

İki tane tarihi camiyi ziyaret ettik. Bir tanesi Tiryakizade Süleyman Ağa, diğeri ise Kurşunlu Külliyesi. Külliyenin içinde Hanikah, tabhane, imaret, aşevi, kervansaray, cami, şadırvan, subyan mektebi, ısı merkezi ve WC. bulunduğu girişte yazılı. WC ve şadırvan dışındaki müştemilat; sanat galerisi,
el sanatları, ahşap eserler müzesi, cam sanatları merkezi adı altında faal. Külliyenin bu şekil çok amaçlı kullanılması; sanatseverleri, meraklıları, cemaat, ziyaretçi, satıcı ve müşterileriyle cami ve çevresini canlı tutuyor.

Kurşunlu Külliyesi'ne girişte Külliyenin tarihçesine yer verilmiş. Ama solmuş tarihçe okunmuyor. Nedense yetkililer bu tarihçeyi değiştirmeye gereksinip duymamışlar. Acaba tarihçe de tarihi diye mi değiştirmiyorlar diye düşünmeden edemedim. 

Kurşunlu Camii girişine, "Cami ve Müştemilat'ında gelinlikle fotoğraf çekmek yasaktır", yazısı dikkatimi çekti. Gelinlikle fotoğraf çekinmek niye yasak olsun. Bir taraftan Allah'ın emri, peygamberin kavli deriz. Örfe göre kızlarımıza gelinlik giydiririz. Sonra da Külliye'de fotoğraf çekinemezsiniz diyoruz. Şu dense anlarım. "Namaz vakti camide cemaat varken fotoğraf çekimi yasaktır" şeklinde yazılacak bir uyarıyı anlarım. Üstelik cami dışında müştemilatta da yani Külliye'de de fotoğraf çektirilmesine yasak koyuyoruz. Bırakalım da evlenecek çiftler Allah'ın evine gelerek fotoğraf çekinip hayıra olarak saklasınlar. Bir de Müştemilat'ında" derken müştemilat özel isimmiş gibi kesme işaretiyle ayrılmasını da anlamış değilim. 

Akik ve lüle taşının Eskişehir'de çıkması, akik ve lüle taşı işlemeciliğini geliştirmiş, korumaya alınan tarihi evlerin içinde  insanımızın sanat ve zanaatkar yönünü ortaya çıkarmış. 

Sanat atölyesinde esnaf satışını yapmak için akik ve lüle taşına ait ziynet eşyasını teşhir ederken pencere kenarlarına da lüle taşıyla ilgili tarihçelere yer verilmiş. Lüle taşına dair bir efsane dikkatimi çekti. 

Sanat atölyesine gidip de alışveriş yapılmaz mı?

Hele yanında eşin varsa elin mahkum. Eskişehir hatırası olsun diye ikimiz de akikten yapılmış bileklik aldık. Satıcıya faydası nedir dedim. "Tansiyonu düzene koyar" dedi. Sinire iyi gelir mi dedim. "Gerilimi ve stresi düşürür" dedi. İyi o zaman tam bana göre deyip bilekliği geçirdim bileğime. 

O günden bugüne bileğimde akikten yapılmış bilekliği saat gibi takıyorum. Fayda sağlar düşüncesiyle sakinleşeceğim günü bekliyorum. Zaman zaman doğar doğmaz koluma bu takılsa iyiymiş diyorum. Ama sinir geldi mi bileklik bana mısın demiyor. Neyse bu benim meselem değil, kayınpederin kızı bileklik fayda sağlayacak, siniri geçecek diye beklesin dursun. 

Teşehhüt miktarı kadar kaldığım Eskişehir'de Odunpazarı Evleri'nden çıkıp Ege ve İç Anadolu bölgelerine ait olan Porsuk Çayı'nı gördük. Çayın suyunu çok temiz görmediğimi söylemeliyim.

Hangi bölgelere çalışıyor bilmiyorum ama farklı yönlere giden tramvay dikkatimi çekti. Bir de iki vagondan fazlasını görmedim. Belli ki yolcu yoğunluğuna göre ayarlama yapılmış olmalı. 

Hem tramvay hem de şehir içi toplu taşıma hizmetinde kullanılan otobüsleri biraz eski ve yıpranmış gibiydi. 

Caddelerini dar gördüm. Caddelerde ilgili gördüğüm bir başka husus "Durmak ve park etmek yasak" levhasının olduğu her yerde sıra sıra araçların park edildiğini gördüm. İşin ilginci, "Park etmek ve durmak yasak" anlamına gelen trafik levhasını altına "Park yasaktır" yazısı da eklenmiş ama Eskişehirli bana mısın dememiş. 

Eskişehir gibi sanatla özdeşleşmiş bir şehirde park yasağı olan yerlere araçların park edildiğini görünce üzüldüm. Ne kadar sanatla özdeşleşse de kural tanımamazlıkta bu şehrin de diğer şehirlerimizden çok farklı olmadığını söylemeliyim. Demek ki kuraksızlık ve kuralı çiğnemek içimize işlemiş.

Eskişehir'e Konya'yı kıyaslarsam, Eskişehir'de akik ve lüle taşı. Bunlara paralel atölye, satış ve sanat galerileri her yeri süslemiş. Bir de sık sık çi börek levhalarına rastladım. Konya'da ise etli ekmek, Mevlana türü yiyecekler her bir yeri süslüyor. Sanki Eskişehirli ben sanata bakarım derken Konyalı ise can boğazdan gelir, ben mideme bakarım diyor. 

Akşam beş sularında amcaoğlunu evinde ziyaret edip ikram ettiği yemeğini yedik, çayını içtik. Muhabbetin dibine vurduk. Yolcu yolunda gerek, akşam karanlığına kalmadan virajlı yolları geçelim deyip çıktık yola. Akşam 9.30 sularında Gazlıgöl'e geri döndük. 

14 Temmuz 2026 Salı

Birinciliklerimiz

Ülkemizi beğenmeyip eleştirsek de dünya birincisi olduğumuz yönlerimiz varmış. 

Bunlar nelermiş bir bakalım:

-En fazla sığınmacı alan ülkeyiz.

-Avrupa'da enflasyon oranı en yüksek olan ülkeyiz. (Enflasyon eşittir hayat pahalılığı ise öyle zannediyorum, hayat pahalılığında da birinciyizdir.)

-Enerji fiyat artışının en hızlı olduğu ülkeyiz.

-Avrupa'da et tüketimi en az olan ülkeyiz.

-Araba almak için en pahalı ülkeler arasında birinciyiz.

-Depresyon oranı en yüksek ülkeyiz.

İbrahim Karaca birinciliğimizi 6 maddede sıralamış. Bence bu kadar birincilik az. Hakkı teslim etme adına ben devam edeyim. Benim gözlemlerime göre, 

Kafe, kahvehane ve çay ocakları sayısı, 

En genç yaşta emekli olma, 

Sosyal medyaya girme, bu alemde vakit geçirme, 

Telefon görüşmemiz, 

Paramızın pul olması ve değersizliği, 

Dedikodu yapma ve laf taşıma, 

Dilenci sayısı ve yardım kuruluşu, 

Dinen, fikren ve siyaseten kutuplaşma, 

Savunma ve saldırı refleksi, bahane bulma ve gerekçe üretme, 

Algıları olgu, olguları algı yapma, algılarla yaşama, 

Bedel ödememe, 

Had bildirme, 

7/24, 365 gün ve bir ömür siyaset konuşma, 

Çamur atma ve iftira, 

İstifa mekanizmasının işlememesi, 

Sorunları halının altına süpürme, 

Çözüm getirecek radikal kararlar yerine pansuman tedbirlerle günü kurtarma, 

Seçim ekonomisi, 

Gerçekleri ters yüz etme, 

Bir örnekle genel çıkarımda bulunma, Aristo mantığını temel felsefe edinme, 

Sürü psikolojisi içerisinde yaşama, 

Söylem ve eylem çelişkisi, sureti haktan görünme, 

U dönüşü ve zikzak çizme, tükürdüğünü yalama, 

Eleştiri yapmama ve yapılan eleştiriye gelmeme, eleştireni düşman ve muhalif belleme, 

İncinme ve incitme, 

Kin gütme, 

Unutmak istediğimizi unutma, unutmak istemediğimizi unutmama. Görmek istediğimizi görme, görmek istemediğimizi görmeme, 

Mahalle baskısı. Her ne olursa olsun mahalleyi korumacılık, mahallede farklı düşüneni dışlama,

Dostu düşman, düşmanı dost edinme, 

Kuralları çiğneme, 

Pireyi deve, deveyi pire yapma, 

Borçla yaşama, rahatımızdan ödün vermeme, 

Gün yapma, gün gösterme, gününü gün etme, günü berbat etme vb. yönlerimizi de yabana atmamak lazım. Zira bu konularda da birinciliği ya da ilk üçü kimseye kaptırmayız. 

13 Temmuz 2026 Pazartesi

İlçeden Büyük İlkokul

İstanbul Avcılar ilçesinde bulunan Leyla Bayram İlkokulu ile ilgili 2018 tarihli bir habere rast geldim.

Habere göre okul, 5300 öğrenci mevcutlu. 155 öğretmeni, 128 dersliği var. Derslik başına her sınıfa yaklaşık 55 öğrenci düşüyormuş. 

2026 itibariyle okulun Web sayfasına baktım. Okulun güncel hali, 3461 mevcut, 156 öğretmen, 5 müdür yardımcısı ve 49 dersliğiyle ikili öğretim yaptığı yazılı. 

Mahalleye yeni bir okul mu yapıldı ya da nüfusun azalmasına paralel, okul mevcudu mu azaldı bilmiyorum. 

Okulla ilgili 2018 haberine dönersem, okul bu nüfusuyla Türkiye'de bulunan 66 ilçeden daha büyükmüş.

Bu okuldan küçük ilçelerin ismi zikredilmemiş ama belli ki bu ilçeler siyasi mülahazalarla geçmişte ilçe yapılmış, ilçe demeye bin şahit lazım denilen yerlerdir. 

Bu ilçeler ilçe olduktan sonra da gelişme göstermemiş, gelişmesi de mümkün olmayan ilçelerdir. 

5300 nüfuslu okulu müdür, beş yardımcı ve 155 öğretmenle yönetirken bir de 66 ilçeyi gözümüzün önüne getirelim: 

66 ilçeye 66 kaymakam atamışız. 

66 belediye başkanı seçmişiz. 

66 ilçede şube başkanları görev yapıyor.

66 ilçedeki kurumlarda çalışan işçi, memur ve şef... 

Her kuruma ait hizmet binaları var. 

Kurumların elektrik, su, telefon ve yakıt giderleri vs. 

Kısaca 66 ilçeyi 66 kaymakam ve 66 belediye başkanı yönetirken, bu kadar kaymakam ve belediye başkanının yönettiğinden fazlasını tek müdür yönetiyor. Nereden bakarsak garip bir tablo söz konusu. 

Köyden bozma hatta köy bile denmeyecek bu tür ilçeler devletin sırtında bir kamburdur. Birilerine makam, mevki ve mansıp dağıtılan yerlerdir. Bu ilçeler ülke ekonomisine yüktür. 

Durum bu iken gelişmeye müsait olmayan bu tür ilçelerin ilçeliğine bir kanunla son vermek, ülkeye yapılacak en büyük hizmetlerden biridir. 

Aynı şekilde il, ilçe ve büyükşehir merkezinde yer alan mahalle muhtarlıklarını da sonlandırmak lazım. 

12 Temmuz 2026 Pazar

İlişkilerde Seviye

"Büyük devletlerle dost olmak kolay bir şey değildir. Rahmetli İnönü'den aktarma yapacağım. 'Büyük devletlerle dost olmak, ayıyla yatağa girmeye benzer' dedi. 'Ayıyla yatağa giren ne yapacak' dedi. Biz de dedik ki herhalde Paşa bunun ilmini biliyor, söyleyecek dedik. 'Dikkatli olmalı' dedi. Başka da söyleyeceği lafı yoktu. Çok büyük espri. Paşaya yakışan bir espri. Büyük devletlerle düşmanlığın bir yararı yoktur. Büyük devletlere teslim olmanın da bir yararı yoktur. Ama menfaatlerini koruyarak dostluk yapmanın faydası vardır".

Yukarıdaki sözler 1965 ila 1991 yılları arasında 6 defa gidip 7 defa başbakan olan, Turgut Özal'ın vefatının ardından 1993-2000 yılları arasında da Cumhurbaşkanlığı yapan Süleyman Demirel'e ait. 

İsmet İnönü ise 1938'den 1950'ye kadar iki dönem Cumhurbaşkanlığı yapan, 1972 yılına kadar CHP genel başkanlığı koltuğunda oturan, asker ve siyasetçi. Namı diğer Milli Şef. 34 yıl aktif siyasetin içinde yer almıştır. 

Geçmiş icraatlarını beğeniriz veya beğenmeyiz. Şu var ki Demirel 35, İnönü ise 34 yıl aktif siyasetin içinde yer almıştır. Her ikisi de tıpkı diğer siyasetçi ve devlet adamları gibi tecrübe edinmişlerdir. Tecrübelerinden faydalanmak, aktardıkları anekdotları dikkate almak gerekir diye düşünüyorum. 

Çift kutuplu dünyada, tüm dünya devletlerinin iki gücü temsil eden ABD ve Rusya ile ilişkilerinde dikkatli olmasında fayda görüyorum. İnönü'nün büyük devletlerle dostluğun ve düşmanlığın yararının olmayacağı tespitini de yabana atmamak lazım. Hele "Büyük devletlerle dostluk, ayıyla aynı yatağa girmek gibidir" teşbihi de kulaklarımıza küpe olması lazım. 

Devletler arası ilişkilerden ve diplomasiden pek anlamasam da sade bir vatandaş olarak büyük ve diğer devletlerle ilişkinin kesilmemesi, gerilimin yükseltilmemesi, ilişkinin düşmanlık ve dostluk boyutuna taşınmaması gerektiğini düşünüyorum. Kısaca ilişkilerde ölçüyü kaçırmamak, işi aşırı ve sevgi diyebileceğimiz dostluk ve aşırı nefret noktasına getirmemek gerekir. Çünkü her ikisi de aşırılıktır ve ülkeye zarardır. Kıstas ne dostluk ne de düşmanlık, ülkenin menfaatlerini korumak temel felsefe olmalıdır. 

Devlet başkanlarına hitabın da aynı şekilde ölçülü olmasına dikkat etmek gerekir. Devlet başkanları arasında ülke menfaatlerinin yanında kişisel hukuk da oluşabilir. Kapalı kapılar arasında ve özel görüşmelerde samimiyet olabilir. Birbirleriyle senli, benli konuşabilirler ama ekran karşısında “Sayın” şeklinde resmi bir hitap daha uygun düşer diye düşünüyorum. Pekala ekran arkasında “Dostum”, ekran önünde ise “Sayın” şeklinde hitap edilebilir. 

Buna bir örnek vermek istiyorum. Kendisiyle Adana’da birlikte çalışmıştım. Okulun emektar memuru idi. Okul müdürüyle arasındaki ilişkilerinden bahsetmişti: “Müdür, benim arkadaşım. Evlerimize gider geliriz, ailecek tanışırız. Birlikte kahvehaneye gidip oyun oynarız. Kısaca dışarıda da hep beraberiz. Konuşurken senli, benli konuşuruz. İsmiyle hitap ederim. Ama okula gelince saygıda kusur etmem. Gerekli saygıyı gösteririm. Ceketimin düğmesini ilikler, ‘Müdür Bey’ diye hitap ederim. Arkadaşız diye işimi aksatmam ve savsaklamam” demişti. 

Bu memur ve müdür arasındaki çizginin ve seviyenin devletler arası ilişkilerde de olmasını istiyorum.

Bir hususa daha değineyim. Sayın Demirel ile İnönü birbirine zıt iki siyasi kutbun temsilcisi olmasına rağmen Demirel’in İnönü’den alıntı yapmasını da önemli bulduğumu ifade etmeliyim. 

5 Temmuz 2026 Pazar

Zümrüdüanka Kuşu

“Zümrüdüanka (Simurg), Fars mitolojisine ve Doğu edebiyatına dayanan efsanevi bir kuştur. Bilgelik, yeniden doğuş ve insanın kendi içsel yolculuğunu simgeler. 

En bilinen hikâyesinde, acı çeken kuşların hükümdarı olan Anka’yı bulmak için yola çıkan ve sonunda aslında aradıkları gücün kendi içlerinde olduğunu fark eden 30 kuş anlatılır.

Zümrüdüanka’nın en derin hikâyesi, ünlü mutasavvıf Feridüddin Attar’ın Mantıku’t-Tayr (Kuşların Dili) adlı eserinde anlatılır.

Efsaneye göre kuşlar, dünyadaki haksızlıklardan ve adaletsizliklerden bıkıp bir lider aramaya karar verirler. Hepsinin kralı olan ancak Kaf Dağı’nın ardında, Bilgi Ağacı’nda yaşayan efsanevi Zümrüdüanka’yı bulup kendilerini kurtarmasını istemektedirler. Ancak oraya ulaşmak için geçilmesi gereken 7 zorlu vadi vardır: aşk, ayrılık, marifet, tevhid, hayret, yokluk ve fakirlik vadileri. Bir başka yerde de 7 zorlu vadi şu şekilde ifade edilir: irade, aşk, cehalet, inançsızlık, yalnızlık, kıskançlık ve yok oluş vadileri.

Bu zorlu yolculukta nefislerine yenik düşen, yorulan veya korkan binlerce kuştan geriye sadece 30 kuş kalır. Bu 30 cesur kuş, nihayet Kaf Dağı’na varıp Anka’nın yuvasına ulaştıklarında karşılarında fiziksel bir varlık göremezler. Göle veya yansımaya baktıklarında ise sadece kendilerini görürler. Çünkü Farsçada “Simurg” kelimesi “otuz” (si) ve “kuş” (murg) anlamına gelmektedir. 

O an anlarlar ki; lider olarak aradıkları, kendilerini kurtarmasını bekledikleri Anka kuş kendileridir. Her biri kendi içlerindeki benliği öldürüp yeniden doğarak birer “Anka” olmuştur. 

Zümrüdüanka aynı zamanda ömrünün sonunda kendini yenileyerek küllerinden doğmasıyla bilinir. Efsaneye göre kuş, yaşam döngüsünün sonuna yaklaştığını hissettiğinde, kuru dallardan kendine bir yuva yapar. Güneş ışınlarının dalları tutuşturmasıyla yuvada yanarak ölür. Bu yanışın ardından üç gün geçer ve üçüncü günün sonunda küllerinden yeniden doğar. 

Bu sembolizm, bireyin hayatta karşılaştığı zorluklar karşısında pes etmemesini, zor durumlarda yanıp kül olsa dahi küllerinden güçlenerek ve dönüşerek yepyeni bir başlangıç yapabileceğini ifade eder”. 

Küçüklüğümde büyükler Zümrüdüanka kuşuna dair masal anlatırlardı. Aklımda bir şey kalmamış olmalı ki bu masalı küçüklere hiç anlatmadım. Başka anlatan da görmedim. 

Nereden aklıma geldiyse Zümrüdüanka kuşunu yazı konusu edinmek istedim. Bu kuşu yazı konusu edineceğim ama hakkında bir bilgim de yok. Çünkü tüm bilgim küçüklüğümde büyüklerin anlattığı masaldan ibaretti. Anlatılan masalı yarım ağız dinlemiş olmalıyım ki ismi dışında kuşa dair aklımda da hiçbir şey kalmamış. Bereket yapay zeka imdadıma yetişti. 

Öyle zannediyorum, benim dışımda çoğumuz da kuşa dair masalları öylesine dinlemiş olmalı ki kuşla verilmek istenen mesajı alıp hayatımıza uygulamamışız. 

Bugün her alanda ve ülke yönetiminde bizi dert ve sıkıntılardan kurtaracak bir kurtarıcı yani mehdi beklediğimiz bir gerçek olduğuna göre adı üzerinde masal da olsa her masalın vermek istediği kıssadan hisse almamışız demektir. 

Yarım asrı devirdikten sonra asıl kurtarıcının kendimiz, esas sorunun kurtarıcılar, kurtuluşumuzun kurtarıcılardan kurtulmak olduğunu, bizzat yaşayarak öğrendim ama bu tecrübe benim yarım asrıma mâl oldu. Halbuki bu tecrübe için yarım asır geçirmem gerekmezmiş. Küçüklüğümde Zümrüdüanka kuşuna dair anlatılan masallardan çıkarım yapabilseydim çocukluğumu, gençliğimi ve olgunluk çağımı kurtarıcı aramakla geçirmezdim. 

Benim yaşadığım bu tecrübeyi, yaşı 60-70 olmuş hâlâ görmeyenler var ve hâlâ kurtarıcı bekliyorlar ya da birilerini kurtarıcı olarak görüyor. Kimi ölürken bile kurtarıcı bekleme ümidini yitirmiyor. Bu tiplere yani kurtarıcılara bel bağlayanlara üzülüyorum ama yapılacak bir şey yok. Çünkü herkes kendi hayatını yaşıyor. 

Masalda anlatılan zulüm, adaletsizlik ve haksızlığın sadece masaldan ibaret olmadığını, günümüzde de aynı haksızlıkların devam ettiği göz önüne alındığında, küçük ve genç dimağlara Zümrüdüanka kuşunun neyi temsil ettiğini, insanın misyonunun ne olduğunu bir güzel işlemek lazım. Çünkü Zümrüdüanka kuşu masalı hayatı anlatıyor. Masalın kahramanı da 30 kuş. Mücadele iradesi gösteremeyen diğer kuşlar yolda telef olmuş. 30 kuş acı, sıkıntı, dert ve haksızlıklardan kurtulmak için aşılması gereken etapları bir bir aşarak gerçekle yüzleşmişler ve esas kurtarıcının kendileri olduğunu anlamış ve küllerinden yeniden doğmuşlar. Küllerinden yeniden doğmak tabiri de bu masaldan geliyor olmalı. 

Emeklinin Alışamadığı Tek Şey

Nisan 2026'da yaş haddinden emekli olan çiçeği burnundaki bir emekli, emekli olmasının ardından birkaç ay sonra yıllardır çalışıp emekli olduğu kurumundaki meslektaşlarını ziyarete gider.

Hoşbeşten sonra "Emeklilik nasıl gidiyor? Emekliliğe alışabildin mi" sorusu soruluyor. "Çok iyi gidiyor. Her şeyi güzel. Yalnız emekliliğin bir şeyine hiç alışamadım" cevabını verir. "Nedir o" dendiğinde, "maaşına alışamadım" der.

Bu muhabbette ben bulunamadım. Ortamda bulunan biri söyledi. 

Emekliliği eskidikçe emeklimiz, kendisine bağlanan emekli maaşına alışabilecek mi? Mümkün değil. Öyle zannediyorum, vefat edinceye kadar bu maaşa alışamayacak. Çünkü çalışırken 100 binin üzerinde maaş alan biri, emeklilikle birlikte 50 binin altında bir maaş alırsa bu maaşa alışabilmesi mümkün değil.

"45 bin neyine yetmez. Daha ne. Allah bereket versin. Bunu bulamayan da var" denebilir. Mesele yetip yetmemesi, maaşın az olması değil, emeklilikle beraber reva görülen maaş.

Elbette çalışanla, emekli olan arasında maaş farkı olsun. Çünkü çalışanla çalışmayan bir olmaz. Fark olsun olmaya. Ama arada bu kadar da uçurum olmasın. Bu durum şuna benzer: Dün bol kepçe yemek verdiğimiz birine bugün kaşıkla vermeye benzer. 

*

Bir düğün evinde gelin almaya gitmeden önce bir büyüğümle teşehhüt miktarı oturdum. Konu ağabeyinden açıldı. Başladı anlatmaya: "Malumunuz eşi vefat etti. Yalnız yaşayamayınca evlenmek zorunda kaldı. Hanımı kendisinden genç idi. İkinci evliliğinden bir çocuğu oldu. Evlilikleri pek düzgün gitmedi. Evliliği devam ettirmek için atını, arabasını, evini ve barkını sattı. Sonra hanımı çekip gitti. Boşandılar. 90 bin lira tazminat ödedi. Ardından nafaka davası açmış. Şimdi yine tek başına kaldı. Evi olmayınca kirada yaşıyor. 20 bin lira emekli maaşı alıyor. 14 binini kiraya veriyor. Çocuklarından da yardım yok" dedi. 

Görünen o ki bu emeklimizin ikinci baharında yüzü gülmemiş ve her şeyini kaybetmiş. Aile faciası bir yana kiranın ardından arta kalan 6000 lira ile bu emekli nasıl yaşasın? Bu emekli de yaşadığı müddetçe ev sahibi olamayacağı için kiradan kurtulamayacak ve hem emekli maaşına hem de kira sonrası artan parayla geçinmeye alışamayacak. Çünkü geçinemeyecek.

Görünen emekliliğin ardından emeklilere insanca yaşayabileceği bir hayat standardı ikame etmediğimiz müddetçe emeklilik sorunu bu ülkede her geçen gün bir sorun olarak karşımıza çıkacak. Beddualarımız değişecek. Biri diğerine beddua ederken “Emekli olasıca” diyecek.

“Emekli sayımız çok. Eldeki imkan bu. Verilen maaş ile evi olan biri geçinebilir. Emekli olmadan evini almalıydı. Bu ülkede genç yaşta emekli çok. Devlet hangi birine baksın. Üstelik bizde emekli maaşı kişi ölünce sona ermiyor: eşine geçiyor, kızına geçiyor” türünden cevaplar ve gerekçeler çok. Hatta “Ömür uzadı. İnsanlar eskisi gibi erken ölmüyor. 20 sene çalışıp 40 yıl emekli maaşı alınıyor” deniyor. 

Tüm bu gerekçelerde gerçeklik vardır. Ama bu gerçekliği emekli düzeltmeyecek. Şu var ki düzeltilmeyen bu sistemin ceremesini emekli çekmemeli.

Sonra biz düzeltmeye kalktık da emekli engel mi oldu? 

3 Temmuz 2026 Cuma

İşi Bilen Bir Başka

Haziran 2026 enflasyonu, 0,99 çıkmış. Belli ki yeni TÜİK Başkanı, bu oranın çıkması için marketlerdeki fiyatların küsuratını göz önünde bulundurmuş.

Bir diğer husus TÜİK Başkanı belli ki esnaflığı iyi biliyor. TÜİK Başkanı olmasaydı herhalde iyi bir tüccar olurdu. Malumunuz son yılların yükselen değeri marketlerde ürünlerin fiyatı hep küsuratlıdır. 0,90, 0,95, 0,99 gibi.

Bu şekil etiketleme müşteriye ucuz geliyor. Oh be 1 lira bile değil, 0,99 deyip alıyor ya da 1,99 olan bir ürünün 99'unu görmüyor bazı müşteriler. 1 lira imiş. Sudan ucuz diyor ve kapış kapış alıyor. 

Bir diğer husus TÜİK Başkanı bu hesaplama ile ben burada kalıcıyım. Haberiniz olsun. Buraya umut bağlamayın, makamıma göz dikmeyin. Avucunuzu yalarsınız diyor.

Aynı zamanda demek istiyor ki kıymetimi bilirseniz ne âlâ. Yok bilmezseniz, ticaret benim işim. Değme marketçiler elime su dökemez diyor.

Bir diğer husus, 0,99 enflasyon oranının düz hesap denip yuvarlanmaması, bu makamın bu işi çok ciddi yaptığını gösterir. Öyle ya tüyü bitmemiş yetimin hakkı var bu oranda. Öyle ya yuvarlasaydı, devleti 0,01 oranında zarara uğratacaktı ki çalışan ve emekli göz önüne bulundurulduğunda, onlara 0,01 daha fazla zam yapılacaktı ki sonuçta telafisi mümkün olmayan bir kamu zararı ortaya çıkacaktı.

2 Temmuz 2026 Perşembe

Eleştirinin Çürüteni ve Yıkıcı Olanı

"Gecikmiş eleştiri çürütür, fırsatçılık kokan eleştiri yıkıcıdır".

Akif Emre’nin bu sözüne daha önceki bir yazımda yer vermiştim.

Bu yazıyı çerçeveletip her yere asmak lazım. Bu yazıyı göre göre hem göz aşinalığı olmalı hem de hayat düsturu olarak içimize işlemeli ve hayatın her alanında kullanmalıyız. Özellikle üç maymuna oynayanların, ağzına kadar gelip yutkunanların ve fırsatçılık yapanların kulağına küpe olmalı.

Eleştiri yaparken de eleştiri ile muhalifliği karıştırmamak lazım. Çünkü ikisi aynı şey değil. Birinde doğruyu ve güzeli bulma amaçlanırken diğerinde doğru yanlış her şeye karşı çıkma murat edilmektedir. Asıl olan, bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek olmalıdır.

Toplum olarak eleştiri yapıyoruz yapmaya. Ama yaptığımız eleştiriler genelde karşı tarafa oluyor. Nedense eleştiri oklarını kendimize döndürmüyoruz. Halbuki eleştiride önceliğimiz bizden olanların yaptıkları yanlışlara olmalıdır. Eleştiride öncelik kendi tarafımıza olursa bir anlamı olur. Bu, kavgada ilk tokadı kendi çocuğumuza atmak demektir. Kendi çocuğumuza tokat atmak çocuğumuzdan nefret ettiğimiz anlamına gelmez.

Kendi tarafımızdaki yanlışlıkları görmezden gelip geciktirmek bizi içten çürütmeye başlar. İçten çürümenin tedavi ve telafisi de kolay kolay mümkün değil. 

Kendi tarafımızı görmeyip okları hep karşı tarafa döndürmek, savunmayı beraberinde getirir ki bu eleştiride fırsatçılık koktuğu için maksat hasıl olmaz. Hazırında kutuplaşmaya katkı sunar. Kimse de kendini düzeltmeye kalkmaz.

Eleştiri yaparken söz üstadı olmak gerek. Bu işi usulünce kırmadan, dökmeden, tartışmaya ve yanlış anlaşılmaya mahal bırakmadan yapmalı. Kişilerin onurunu korumak esas olmalı.

Eleştirilen de eleştiriye açık ve hazır olmalı. Yapılan eleştirilerde kendisini özeleştiriye tabi tutmalı. Kendisine çekidüzen vermeli. Hatta eleştiri getirene teşekkür etmeli.

Böyle olursa yani eleştiriyi gecikmeden ve iyi niyetle yaparsak, eleştiri yaparken fırsatçılık yapmazsak, eleştiriye hazır ve açık olursak, eleştirinin ardından savunmaya geçip gerekçe ve bahane üretmezsek ve saldırıya geçmezsek bilin ki her alanda gelişiriz.

Tüm bunlar için her şeyden önce yaptığımız işten dolayı işimize ve kendimize güvenmemiz lazım. İşimiz, icraatımız önce kendi içimize sinmeli. Değilse kendimiz çalar, kendimiz oynarız. Herkes körler ve sağırlara oynar.