Siyasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Siyasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ekim 2026 Salı

Bedava Kitapların Hikayesi

Yan tarafta gördüğünüz kitaplar girdiğim bir sınıfın öğretmen masasında olanlar. Hepsi farklı sınıflara ait ders kitapları ve hiçbirinin sahibi yok. Diğer sınıflarda da böyle bırakılmış kitap bulmak, sıranın gözünde bırakıp gitmek eksik değil.

Bu kitapları öğrenci bırakmış ertesi günü alır diye bir durum da yok. Çünkü dersliğe her gün farklı sınıf ve öğrenciler geliyor.

Sene başından beri öğretmenler depoya gidip kitapları her bir öğrenciye dağıtıyor. Öğrenci ise aldığı kitabı bırakıp gidiyor. 

Masadaki bu kitapları görünce, çocuklar! Bu kitaplar size parayla verilmesi lazım dedim. "Niye" dediler. Siz hiç parayla aldığınız bir şeyi bulunduğunuz yerden giderken bırakır gider misiniz dedim. "Bırakmayız. Çünkü paramızla aldık" dediler. İşte şu kitaplar size parayla verilmiş olsa ya da sizler gidip parayla alsanız böyle bırakıp gitmezsiniz dedim. "Doğru" dediler. 

Nedense bu bedava kitap dağıtma işi bir devlet politikası haline geldi. Devlet komisyon bulup kitap yazdırıyor, yazılan kitabı inceletiyor. Onaydan geçtikten sonra baskı ve basıma veriyor. Bu kitapları illere göndermek için nakliyeci tutuyor. Depoya boşaltılıyor. Depodan kamyonlara yüklenerek okullara teslim ediliyor. Okullar açılınca da her bir ders öğretmeni girdiği sınıflara bu kitapları dağıtıyor.

Kitabın her bir aşaması masraf ve külfet. Buna rağmen kıymet bilinmiyor. 

Devlet, politika haline getirdiği bu kitapları ücretsiz vermeye devam etsin. Bin bir emekle hazırlanan bu kitapların yanında çoğu okullarda yardımcı kaynak aldırmak bir ihtiyaç. Veli bir şekilde kitapçıların yolunu tutarak yardımcı kaynaklara para veriyor.

Yardımcı kaynak öyle bir ihtiyaç gösteriliyor ki velinin eli mahkum. Milli Eğitim yardımcı kaynak da basıp gönderiyor, dijital ortamda da bildiğim kadarıyla var. Nedense öğrenci ve öğretmen nezdinde yardımcı kaynak olmazsa olmaz. Çünkü Milli Eğitimin verdikleri yeterli değil algısı, oluyor bir olgu. Yarın, Milli Eğitim sınavlarda çıkacak soruları da yayımlasa biz yine soru bankası almaya devam ederiz.

Kısaca, eğitim ücretsiz dense de bizde eğitim masraflı ve maliyetli. Buna bir de etüt merkezlerini ve özel dersleri katarsak bizde eğitim başlı başına külfet. Ah bunca masrafa değse bari. Çünkü okuyanların çoğu işsizler ordusunun potansiyel adayları.

Devlet ne yapıp ne edip bedava ders kitabı verme uygulamasından vazgeçmeli. Veli çocuğunun kitabını kendi alsın. Kıymet bilinsin diye kitaplar maliyetine bile olsa ücretli olmalı. Devlet bedava kitap verecekse alım gücü olmayan öğrencilerin kitabını karşılamalı. 

25 Ekim 2026 Pazar

Tabiat Boşluk Kabul Etmez

Bir zamanlar Gümrük ve Tekel Bakanlığında usulsüzlükler, zimmete para geçirme pek eksik olmazdı. Buralarda görev yapanlar bir şekilde parayla imtihan olur, çoğu da bu çarkın içinde kaybolur giderdi. Gümrüklerde gerekli tedbirler alınmış olmalı ki nicedir buralardan bir koku gelmiyor. Gerçi şimdi gümrük bakanlığı adı altında bir bakanlık yok. Ticaret Bakanlığına bağlı Gümrükler Genel Müdürlüğü var. 

Son yıllarda Gümrük Bakanlığının yerini, teşbihte hata olmasın, belediyeler aldı. Gün geçmiyor ki yolsuzluk, ihaleye fesat karıştırma, rüşvet, irtikap isnadı ve suçlamasıyla bir belediyeye operasyon yapılmamış olsun. Hangi belediyeye operasyon düzenlense gözaltına alınan, birkaç kişiden ibaret değil. Neredeyse belediyenin üst yöneticilerinin çoğu alınıyor içeriye.

Yolsuzluk ve rüşvet iddiasıyla yapılan operasyonlarda telaffuz edilen rakamlar dudak uçuklatan cinsten. Şüyuu vukuundan beter bir durum söz konusu.

Yahşihan Belediyesi ile ilgili iddialar; önceki, şimdiki, yerine gelen vekilin ve imar müdürünün üzerlerine kayıtlı gayrimenkul sayısı akıl alır gibi değil. Adı geçen belediye 40 bin nüfuslu bir yer. Küçük bir ilçede bu kadar yolsuzluk ve telaffuz edilen rakam bu kadar büyükse varın büyük belediyeleri düşünün.

Diyelim ki biri çaldı, çırptı. Yükünü tuttu ve yolunu buldu. Yerine gelen de aynı yolun yolcusu. Çünkü selefimin başına gelen benim de gelir demiyor kimse. Anlaşılan o ki bal tutan parmağını yalıyor, burada durduğum müddetçe yükümü tutayım, yolumu bulayım, ne kadar iç edersem kâr mantığı güdülüyor. 

Esenyurt Belediyesinde dönen yolsuzluk iddiaları ayrı bir garabet. Belediye iyi yönetilmediği için başkanı alınıp yerine kayyım atanıyor. Kayyım başkanın, yanına yardımcı aldığı başkan yardımcısı da gayri meşru yoldan aldığı paraları koymak için ev kiralama yoluna gidiyor.

Kayyım demek, doğru yönetilmeyen bir yerin kayyım eliyle doğru yönetilmesi demektir. Böyle yere kayyım atanan birinin yardımcısı da çalıp çırpıyorsa, kayyım burnunun ucunu görmüyorsa, kısaca bir kamu görevi yapılan yerde de çalma, çırpma, rüşvet ve yolsuzluk oluyorsa öbür belediyelere ne diyeceksin? Halbuki kayyım belediyenin yoğurdu üfleyerek yemesi gerekirdi.

Kısaca, operasyon yapılan ne kadar belediye varsa hepsinde akçeli işler var. Görünen o ki musluğun başına geçen bütçeyi nasıl iyi yönetir, şehrime nasıl daha iyi hizmet ederim düşüncesi yerine, cebini doldurma görüntüsü var. Herkes dönen parayı kendine doğru yontuyor. Buraları ganimet malı gibi görüyor. Ne kadar yağma, talan yapar, yükümü tutarsam yanıma kâr kalır mantığı güdülüyor. Kamu idareleri yağma Hasan'ın böreği yerler bunlara göre. Deniz gibi görüyorlar, yemezsem keriz olurum endişesiyle keriz olmamak için çalıp çırpıyorlar. 

Fon skandalı da belediyelerde dönen akçeli işlerden farklı değil. Fonda adı geçen kişiler, bu kadar da olmaz, bunlar yapmaz dedirtmiyor artık. Çünkü şaşırmıyoruz artık. Kim, nerede, ne iş yapıyorsa ülkeye ve şehrine değil, kendine çalıyor kendine çalışıyor.

Bir zamanlar "Çare" olarak sunulan, şimdilerde muhalefet vekili olanın, oğluyla ilgili yolsuzluk iddiaları da dudak uçuklatan cinsten. 

İktidar ve muhalefetine dair birkaç örnek verdim. Bu örnek ve diğer örneklerden anladığıma göre zihniyetimiz, düşüncemiz, fikrimiz ve zikrimiz ne olursa olsun, ister dindar, mütedeyyin, muhafazakar ve İslamcı ister laik, seküler ve Atatürkçü ister milliyetçi ister sosyalist ve sosyal demokrat ister siyasetçi ister değil ister kapalı ister açık ister sureti haktan ister değil, her kim olursak olalım, hepimiz tencere kapak gibiyiz. Benim yüzüm kara, seninki benden kara durumu söz konusu. Temel felsefemiz çalma, çırpma üzerine kurulu. Nasıl ki tilkinin yüz planının 99'u horozu haklamak üzerine ise bizim de 99 planımız cebellezi yapma üzerine kurulu. Diğer bir planımız da "hizmet(!)" olmalı. 

Tüm belediyeler, kurumlar, kişiler, musluğun başında olanlar çalıyor, çırpıyor diye bir iddiam yok. Elbette her bir yerde temiz insanlarımız vardır belediyelerimiz de vardır. Bunları istisna tutuyorum. Türkiye bunca yolsuzluk ve yolunu bulana rağmen ayakta ise belki de bu temiz kalanlar sayesindedir. Bunları tenzih ediyorum. Ayrıca sayılarının çoğalmasını temenni ediyorum. Şu var ki dönen bu yolsuzluk çarkına rağmen bu ülke iyi ayakta duruyor. 

Yalnız istisnalar o kadar az ki yolsuzluk, rüşvet çarkı her bir yerden fosseptik çukuru gibi patlıyor. Ve bu fosseptik çukurları yama tutmuyor. 

Öyle bir görüntü veriyoruz ki hepimiz bu yolsuzluk ve yolunu bulanların çarkının gölgesinde kalıyoruz. Sanki bu ülkede çalıp çırpma üzerine bir sistem kurulmuş. Sistem mütemadiyen hırsız üretiyor. Ve halkın sessiz çoğunluğu bizimki çaldı ama sizinki daha fazla çaldı savunması yapıyor. Bizim hırsızı konuşuyorsunuz ama onların hırsızına niye bir şey demiyorsunuz diyerek işin içinden sıyrılmaya çalışıyor. Adeta hırsızlık yarışı düzenlenmiş. Kim daha çok çalacak yarışı yapıyoruz. Farklı zihniyettekilerin hırsızlıktaki farkı, belki bazıları bu işi besmeleli yapıyor, bazıları ise besmelesiz. Halbuki ister besmeleli yapsın ister besmelesiz hırsız hırsızdır. Hırsızın en kötüsü de besmeleli hırsızlık olsa gerek. 

İşin garibi nicedir yolsuzluk operasyonları yapılmasına rağmen çalan çırpanlar sıra bize de gelir korkusu yaşamıyor. Son nefesine kadar cebini doldurmaya ve yükünü tutmaya çalışıyor. İnanın, çalma ve çırpmaya harcadığımız eforun milyonda birini bu ülkeye hizmet etmek için göstersek inanın bu ülke ihya olur. 

Görünen o ki yolsuzluk bizim içimize işlemiş. Çalmadan yapamıyoruz. İçki, kumar, sigara gibi bağımlılıktan belki kurtulabiliriz ama hırsızlık bağımlılığını terk edemeyiz. Bu aç gözlülük, tamahkarlık ve zihinsel açlık bizde olduğu müddetçe ölmek var, dönmek yok bu yoldan. 

İleride bu yılların tarihi yazılırsa bu döneme "Hırsızlık dönemi" denirse şaşırmam. Çünkü bireysel değil, bir zihniyetin değil, ihtiyaçtan değil, organize bir hırsızlık ve herkese sirayet etmiş bir hırsızlık söz konusu. 

Kirlenmemiş ne insanımız ne kurumumuz kaldı. Parayı yönetenler bu imtihanı kaybetti. Dürüstlüğümüz yokluktanmış meğer. 

Hırsızı, çalanı, çırpanı, rüşvet alanı, ihaleye fesat karıştıranı, fonda manipülasyon yapanı tasvip etmem. Zira savunulacak bir yönü yoktur. Yalnız tabiat boşluk kabul etmez. Öyle zannediyorum, çalıp çırpanlar takip edilmiyoruz rahatlığıyla bu işe kalkışıyorlar. Eğer takip, tedbir, denetim, şeffaflık, hesap verebilirlik, hesap sorabilirlik, izleme ve cezayı müeyyide olsa, bu işin yollusu, kuruş çalsam bana hesabı sorulur endişesi yaşasa, kısaca kurumlar tam görevini yapsa hırsız bile hırsızlığa yeltenmez. Demek ki birileri boşluklardan yararlanıyor. Maalesef tabiat boşluk kabul etmez. 

Nitekim fon skandalıyla ilgili Sayın Nihat Zeybekçi'nin dediğine göre "Fon skandalında 6 devlet kurumunun hem ihmali hem de suiistimali söz konusu" diyor. Kısaca hırsıza kilit dayanmasa da kurumlarımız hırsızlara göz açtırmamalı. Kim çalıp çırpmaya yeltenirse devletin nefesini arkasında hissetmeli. Operasyonlarla sivrisinek avına çıkmaktansa tüm bataklığı kurutacak bir sistem kuralım. Hırsızlıktan dolayı ceza verilecekse ihmali olanlara hırsızdan daha fazla ceza verelim ki emanete ihanet etmenin ne demek olduğunu, memlekete neye mal olduğunu bilsinler ve işlerini savsaklamayı içinden geçirenlere ibret olsun. 

23 Ekim 2026 Cuma

İstisnai Kadroların Müstesna İnsanları

Arapça derslerinde nahiv (cümle yapısı) işlerken kuralları da görürdük. Kuralları öğrenirdik. Tam kuralları öğrendik. Tamam bu iş derken her kuralın bir istisnası karşımıza çıkardı. Eğer bir cümle içerisinde illâ geçmişse bu cümlede o kuralın bir istisnası olduğunu bilirdik. İllâ istisna edatından sonraki gelene de müstesna denirdi. 

Ders hocasına sorardık, bu Araplar bir âlem. Önce kuralı koyuyorlar. Ardından kuralı delip istisna getiriyorlar derdik.

Türkçede de istisnalar var ama Arapçada istisna daha fazla. 

Gel zaman git zaman fakülte bitti, İHL'ler dışında diğer liselerde görev yapmaya başlayınca istisna ve müstesna benim için geride kaldı.

Bu sefer imdadıma istisnai kadrolar çıktı. İstisnai kadro olunca bu kadrolara istisnai insanların atanması da sıradanlaşınca, kendi kendime ne çok istisnai kadromuz ve müstesna insanımız varmış meğer dedim. Hele eski bir bakanın iki yıllık bakanlığında, her 13 güne bir özel kalem müdürü düşecek şekilde 60 müstesna insanımızı devlet kadrosuna atanmalarına sebebiyet vermesi basına düşünce ister istemez ne oluyor sorusunu sorduruyor insana.

İstisnai kadroya karşı değilim. Yerinde ve zamanında ihtiyaç kadar alınır. Hepsi bu. Böyle bir kadro var diye eşin dostun çocuğunu buralara almak tek kelimeyle bu işi sulandırmaktır. Keşke sulandırmakla kalsa. O kadar genç yıllarını vererek devlete atanmak için KPSS türü merkezi sınavlara hazırlık yapıp ter döksün. Biz ise ahbap çavuş ilişkisine girerek KPSS olmadan ve KPSS'de başarılı olmadan yandaşlarımızı ihya edelim. Tek kelimeyle sınavlarda ter döken milyonlara haksızlık. 

Nazarımda istisnai kadro şudur: Devlette çalışanlar arasında bu kadroya atanmaya layık kimse yoktur. Dışarıda ise kendini özelde ispatlamış, başarıdan başarıya koşan insanımız vardır. Tam bu göreve layıktır. Böyle müstesna insanlar varsa onları ikna edip bu tür istisnai kadrolara kazandırmak gerekir. Buna da kimse bir şey diyemez. Ki amir hükmün kastı da bu olsa gerek. Böyle değil de nerede bir dikiş tutturamayan var, KPSS'de başarılı olamamış insanları buralara doldurmak hiç olacak şey değil.

Eski Bakan'ın her 13 güne bir özel kalem müdürü düşecek şekilde döneminde 60 özel kalem müdürü değiştirmesi, birilerini devlet kadrosuna geçirmenin yolundan başka bir şey değil. Görünen o ki atayan atıyor, atanan bu görevi kabul ediyor. Kamuoyunda bu nasıl iş diye bir tepki de yok.

Bu şekil istisnai kadroya atanıp sonradan devletin kadrolu elemanı olan kaç kişi var bilmem. Ama eski Bakan'ın bu tasarrufu masaya yatırılmalı. Bu şekil kadroya geçirilenler mercek altına alınmalı. Sırf devlet kadrosuna atanmak için istisnai kadroya alındığı tespit edilmişse böylelerinin kadroları iptal edilmeli. 

Bence devletin üst düzey yetkililere verdiği bu istisnai kadro hakkını sınırlandırmasında fayda var. Bir bakan, uhdesinde bulunan istisnai kadroya istediğini alır. Böyle müstesna ismin görev yapması bakanın dönemiyle sınırlı tutulur. Bakan gidince bu müstesna insan da eski görevine döner. Buna da kimse bir şey demez ya da devlet kadrosuna geçmek için istisnai kadroda belli bir süre geçmesi aranmalıdır. 

Hülasa siyaset yapanlar devletin bir kurumunun başına geldiği zaman elbette istediği kişiyle çalışmalı. Bu çalışma kendi görev süresiyle sınırlı olmalı. Eğer tercihen alınan, devletin kadrosuna geçecekse milyonlarca insanın geçtiği yoldan geçmeli. KPSS'de ter dökmeli. İstisnai kadrolara atanacak kişiler de KPSS'de başarılı olanlar arasından tercih edilmeli. KPSS'de başarılı olmayanın müstesna kadroda işi de yoktur, hakkı da. 

18 Ekim 2026 Pazar

İbret-i Âlem

Öğretmenliğimin üçüncü yılında zorunlu hizmete tayin isteyip yeni okulumda görevime başladım. Okul ve sınıflar kalabalıktı. 

Okula yeni geldiğim için nerede kalabalık ve sorunlu sınıf var, nasibimize bu sınıflar düştü.

İlerleyen günlerde öğretmenleri tanıdıkça, mübarekler, bu adam okula yeni geldi. Okulu tanımaz etmez. Alışıncaya kadar bizler sorunlu sınıfları alalım demediniz de hepsini bize verdiniz. Alacağınız olsun dedim.

Gel zaman git zaman okulun gediklisi bir öğretmen, bir gün bana, "Hocam, yılların tecrübesi var bende. Bu tecrübemi herkese söylemem. Dediğimi yaparsan bir yıl boyunca sınıfta rahat edersin" dedi. Neymiş hocam. Hemen söyle şu formülü dedim.

"Sınıfa girip deftere konuyu yazarken öğrencilere konuşmaları için biraz fırsat ver. Ara ara sınıfa göz gezdir. Sınıfın en cılız olanını gözüne kestir. Bu çocuk konuşur konuşmaz ayağa kalk. Ne konuşuyorsun oğlum. Gel buraya deyip tahtaya çıkar. İki tane tokat atıp yerine gönder. Tüm sınıf dut yemiş bülbüle döner. Çünkü bu yaptığın tüm sınıfa ibret-i âlem olur, hatta tüm okula yayılır. Böylece sene sonuna kadar rahat edersin" dedi. Meslektaşımın bu anlattığına acı acı güldüm. Hocam, bu tecrüben sende kalsın. Bana lazım olmaz dedim.

Böyle dedim. Hiç uygulamadım ama zaman zaman meslektaşımın bu tecrübesini, çalıştığım okulların bazısında öğrencilere paylaştım. Bir meslektaşım, bana öğretmenliğimin ilk yıllarında böyle akıl verdi. Bak, seni gözüme kestirdim. Haberin olsun deyip sınıfça gülüştüğümüz olmuştur.

*

Fî tarihinde okul müdürlüğü yaparken matematik öğretmenim yoktu. İlçe bir ücretli öğretmen gönderdi. Kısa zamanda anladım ki öğretmenin sınıf hakimiyeti yok. Birkaç defa öğretmene rehberlik yapmaya çalıştım, yol gösterdim. Fayda etmedi. Sınıfına girip öğrencilere dersin öneminden ve dersi iyi dinlemelerinden, dersin ahengini bozarsanız karşınızda beni bulursunuz dedim. Sonunda hoca hanım, sınıfta problem olanların ismini yazıp bana verin, ben icabına bakarım dedim.

Bir gün öğretmen odama girdi. A4 kağıdına tek tek yaramazlık yapan öğrencilerin ismini yazmış. "Müdür bey, derste konuşanların isimlerini getirdim" dedi. Masanın üzerine bıraktı. 

Listeye baktım. A4 kağıdı doluydu. Hoca hanım, 17 öğrenci var burada. Sınıfın mevcudu zaten 19 kişi. Anladığım kadarıyla öğrenciler sınıfça yaramaz dedim. "Evet" dedi.

Bir gün o öğretmenin dersinde o sınıfa girdim. Listede ismi olmayan iki çocuğu tahtaya çıkardım. Diğerlerine biraz nasihat biraz uyarı içerikli tatlı-sert bir konuşma yaptım. Ardından bu yaptığınızı unutmamanız için size ceza vereceğim. Sizi kaç defa uyardım dedim. Getirdiğim cetveli elime aldım. 17 kişiye tek tek bir kere vurdum.

Vurma şeklim şöyle: Çocuğu ayağa kaldırıyorum. Avucunu açtırıyorum. Avucunun altına sol elimi koyuyorum. Hızlı ve sert vuracakmış gibi cetveli havaya kaldırıyorum. Eline doğru yaklaştıkça cetvelin hızını düşürüyorum. Hafifçe vuruyorum.

Acıtmadan her birine aynı yöntemle vurdum. İş bittikten sonra odama geçerken matematik öğretmeni, "Hocam, bu ikisine de vurun" dedi. Niye dedim. "Bunlar da yaramazlık yapıyor. Haksızlık olmasın" dedi. O iki çocuğa vurmadan çıkarken hoca hanımdan, ders bitimi odama gelmesini istedim.

Hoca hanım geldi. Hoca hanım, 19 kişilik bir sınıf özel okullarda bile yok. Normalde bu sınıftan çıt çıkmaması lazım. Hele 19 kişiden 17 kişinin ismimin listeye yazılması ilginç. İsterdim ki sınıfın huzurunu bozan, listede 2-3 öğrenci olsun. Görüyorum ki tüm sınıf problem. Yaramazlık yapan iki, üç öğrenciyi anlarım ama tüm sınıfın isminin gelmesini anlamakta zorlanıyorum. Anladığım kadarıyla siz çok merhametlisiniz. İyi niyetinizi öğrenciler kötüye kullanıyor. Hepimiz öğrencilere karşı merhametliyiz ana inisiyatifi elden bırakmamak ve sınıf hakimiyetini sağlamak lazım. Öğrenciye tatlı sert olmak lazım. Hepten yumuşak davranınca sınıf hakimiyeti kayboluyor. Bu durumda siz verimli bir ders işleyemezsiniz. Sınıfta iki, üç öğrencinin yaramazlığını anlarım ama tüm sınıf yaramaz derseniz burada oturup bir düşünmek lazım dedim.

Öğretmen, "Konuşmalarınızdan beni suçladığınızı, benim suçlu olduğumu ima ettiğinizi anladım" dedi. Bir meslektaşıma böyle bir suç yöneltmem ama tüm sınıfın problem görülmesini anlamakta zorlanıyorum. Sınıf sizin. Bu hakimiyeti siz sağlayacaksınız. Burada geçicisiniz. Yarın kadrolu atanıp gideceksiniz. Gittiğiniz yerlerde daha kalabalık sınıflarla karşılaşacaksınız. Sınıf hakimiyetini sağlamadan ders işleyemezsiniz deyip görüşmeyi sonlandırdım. 

Hoca hanım ikinci dönem İstanbul’a öğretmen olarak atandı. Gittiği yerde öyle zannediyorum daha kalabalık sınıflara girmiştir. İnşallah bizden tecrübe edinip orada sınıf hakimiyetini sağlamıştır. 

İki tane şiddetten bahsettim. Sakın ola ki dayak ve şiddeti tasvip ettiğim anlaşılmasın. Çünkü eğitim ve şiddet bir araya gelmemeli. Zira pedagojik değil. Zaten Tokatlı tecrübeli hocamın, sınıfın en zayıf ve cılızını dövüp bir sene boyunca rahat etme tavsiyesini hiç uygulamadım. Güçlüye gücüm yetmiyorsa gücümü zayıfın üzerinde hiç göstermedim. 

Hoca hanımın sınıfına sıra dayağı çekmeye gelince, dövmek için vurmadım. Zaten dövme değildi yaptığım. Adeta vururken korudum onları. İstedim ki gözleri korksun. Şu anda olsa bunu da yapmam. Öğretmenin sınıf zaafını öğrenciden çıkarmam. Zaten faydası da olmadı. Çünkü öğrenciler bildiğini okumaya devam etti. Öyle ya at sahibine göre kişner. 

Bu iki anekdotun ardından sadede geleyim. Nicedir bu ülkede akşam sabah yapılan operasyonlara gelmek istiyorum. Belediyelere, kişilere, gazeteciler, şirketlere, holdinglere vb. akla gelebilecek her yere ve herkese operasyon yapılıyor. İnsanlar ya göz altına alınıyor ya tutuklanıyor ya da yurtdışı yasağı konarak salıveriliyor. Kimine de ev hapsi veriliyor. Yapılan her operasyon gündeme oturuyor. Basın ve kamuoyu günlerce konuşuyor. 

Anlamadığım, bu kadar operasyonla suç bıçak gibi kesilmesi lazım. Suçlular ya da suça meyilli olanlar devletin yargısı ensemizde. Nefesini hissediyoruz deyip kendilerine çekidüzen vermiyor. Kısaca ne operasyonlar kesiliyor ne de suçlar ya da suç iddiaları. 

Halbuki birkaç operasyon, ilk anekdotumda anlatmaya çalıştığım gibi herkese ibret-i alem olması lazımdı. Görüyorum ki kimseye ibret olmuyor. Herkes bir şekilde suça bulaşıyor ya da hakkında suç isnatları oluyor. 

Teşbihte hata olmasın, devletin hız kesmeyen operasyonlarını ücretli öğretmenin sınıf hakimiyetini benzetiyorum. Öyle ya 19 öğrencinin 17’sinin ismi yaramaz diye yazılır mı? 

Son yıllarda hakkında operasyon yapılan kişi, kurum vb. sayısını ve topluma oranını bilmiyorum. Belki toplumun en küçük bir oranını kapsıyordur. Ama her gün ve çoğu yere ve kişilere yapılan operasyon sanki suçun tüm topluma sirayet ettiğini gösterir gibi. Eğer böyleyse ölmüşüz de ağlayanımız yok. 

Hasılı, bu kadar operasyonu sağlıklı bulmuyorum. Sebebi hikmetini zaten bilmiyorum. Bildiğim, bunca operasyona rağmen hala suç işleniyor ve işlemeye devam ediyorsa operasyonlar tek başına sadra şifa olmuyor. Operasyonlar ikinci anekdotumda olduğu gibi herkese olmasın, ilk anekdotumdaki gibi olsun. Bu da en zayıfına değil, en güçlüsüne olsun. Yani dokunulmayana dokunulsun. İlkinde, tek kişiye veya zümreye yapılacak operasyon ve bunlara verilecek ceza herkese ibret-i alem olmalı ve herkes yoğurdu üfleyerek yemeli. Değilse, bu gidişle operasyon rekoru kırarız ve fişlenmeyen kimse kalmaz. 

17 Ekim 2026 Cumartesi

İçeriden Gelen Tepkiler

İnsan ve Medeniyet Hareketi (İMH) tarafından 8 Ekim 2026 tarihinde sermaye piyasalarındaki fon skandalına ilişkin bir açıklama yayımlanmıştır. 

Açıklamada, bir kazancın hukuken mümkün veya piyasa şartlarına göre geçerli olmasının onun mutlaka helal ve adil olduğu anlamına gelmediği vurgulanmış, haksız kazanca dikkat çekilmiştir. 

Sürecin kişilerden bağımsız olarak haksız kazanç, aldatma, güvenin istismarı ve dini kimliğin kötüye kullanılması boyutlarıyla ele alınması gerektiği belirtilmiş, Dini kimliğin kötüye kullanıldığına vurgu yapılmıştır. 

Müslüman kimliğiyle ve dini referanslarla yapılan haksızlıkların İslam'ın itibarını zedelediğine dikkat çekilmiştir.

"Bizi Aldatan Bizden Değildir" hadisine atıfta bulunularak, dindarlığın veya iktidara yakınlığın hiç kimseye haksızlıklar karşısında dokunulmazlık sağlamayacağı ifade edilmiştir.

Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı da 13 Ekim 2026 günü fon üzerine bir açıklama yayımlanmıştır. 

"Toplumsal Çürümeyi Kabullenmiyoruz! İnsan Kalmak İçin Bir Çağrı" başlıklı geniş kapsamlı ikaz metninin en dikkat çeken ve merkezî bölümünü oluşturmaktadır.

Vakıf, sermaye piyasalarındaki milyarlarca liralık fon skandalına/vurgununa yönelik doğrudan şu ağır eleştirileri ve tespitleri yöneltmiştir:

“Krizin ekonomik veya teknik bir aksaklık olmadığı vurgulanarak, "Fon krizi bir kaza değil; denetimsizliğin, göz yummanın ve kayırmacılığın sonucudur. Suçlular ve sorumlular hesap vermeden kimse güvenden söz edemez" denilmiştir.

Yaşanan bu büyük finansal usulsüzlüklerin, toplumsal yozlaşmanın cüzdanlara kadar indiğinin bir kanıtı olduğu belirtilmiş; helal-haram ölçüleri gözetilmeksizin "köşeyi dönmenin" bir marifet gibi sunulması eleştirilmiştir.

Sadece zayıfların hatalarını konuşup gücü elinde bulunduranların yanlışlarına sessiz kalan bir ahlak söyleminin inandırıcılığını yitireceği ifade edilmiştir. "Yolsuzluğa, torpile ve kul hakkına susan, ahlaktan bahsetme hakkını da kaybeder" çıkışı yapılmıştır.

Vakıf; fon krizinden imara, kamu kurumlarından belediyelere, iş dünyasından sivil topluma kadar rüşvet ve yolsuzluklara bulaşan tüm suçluların unvanına veya pozisyonuna bakılmaksızın yargı önünde hesap vermesini talep etmiştir.

Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD) Yüksek İstişare Heyeti Başkanı Mahmut Asmalı, Aziz Mahmud Hüdayi Vakfı’nın sermaye piyasalarındaki milyarlarca liralık fon skandalına tepki gösterdiği bildiriye net bir destek vermiştir ve bildirimin altına imzamı atarım diyerek bildiriyi paylaşmıştır.

Fon skandalından dolayı bildiri yayımlanan İMH ve Aziz Mahmut Hüdayi Vakfı'nın ve bu bildiriye tam destek veren MÜSİAD'ı tebrik ediyorum.

Aslında fon skandalına tepki ve duyarlılık gösteren sadece bu gruplardan ibaret değil, kamuoyunda tepki büyük.

Tepki gösterenler içinde dindar, mütedeyyin ve İslamcıların olması benim açımdan sevindirici. Hele bir hareket olan İMH'nin ve bir cemaat olan Aziz Mahmut Hüdayi Vakfı'nın sesini çıkarıp inisiyatif alması önemli. Çünkü gecikmiş bir tepki olsa da içeriden bir tepki.

Hüdayi Vakfı'nın toplumsal çürümeye dikkat çekmesini, "fon krizinin bir kaza değil; denetimsizliğin, göz yummanın ve kayırmacılığın sonucu olduğunu" tespitini çok önemsedim. Çünkü toplumsal çürüme bir tespittir.

Acizane yıllardır toplumsal çürüme ve kokuşmuşluğa dikkat çeken biriyim. Bu konuda çok yazdım. Nedense yazdığım bu türden yazılar muhaliflik olarak görüldü. Halbuki yaptığım, toplumsal çürümeye dikkat çekmekti. İki STK'nin başı çektiği bu içeriden tepkiyle yalnız olmadığımı nihayet öğrenmiş oldum. 

Aslında bu iki STK'nin yaptığı olması gerekendir. Belki de tespiti yapılan toplumsal çürümüşlük tepkisizliğin bir sonucu. Bizden veya sizden, bizimkiler veya sizinkiler demeden, kim ve hangi görüşte olduğuna bakılmadan her olumsuzluğa zamanında tepki gösterilse ve sesler yükseltilse çürüme bu derece derin olmazdı.

Temenni odur ki STK'lerin olumsuzluklara tepki göstermesi öncü olur ve arkası gelir. 

16 Ekim 2026 Cuma

Gücünü Güçten Alanları Bekleyen Son

Koltuğuna güç verenler var, 

Gücünü koltuğundan alanlar var,

Bir de gücünü başka güçten alanlar var.

Koltuğuna güç verenler için koltuk bir emanettir. İşini en iyi yapmak için çalışır çabalarlar. Koltuktan faydalanmaz, koltuğa fayda sağlarlar. Sayesinde koltuk emin ellerdedir. Böyleleri koltuğunda fazla kalmaz. Çünkü sorumluluk insanı yer bitirir. Kısa yoldan koltuğu bırakmanın yollarını arar. Bırakacağı güne kadar ibadet aşkı içerisinde çalışır. Giderken de hoş bir sada bırakır. Bıraktıktan sonra da saygıyı ve hayırla yad edilmeyi hak eder. 

Gücünü koltuğundan alanlar koltuk sayesinde tanınır. İltifat ve saygı görür. Gösterilen saygı zoraki saygıdır. Bu da korkudandır. Şerrinden emin olmak için saygı gösterilir. Gücü, koltukta kaldığıyla sınırlıdır. Koltuk altından gidince saygınlığı biter. Gücünden faydalananlar el üstünde tutar. Seveni kadar sevmeyeni de çoktur.

Böyleleri için koltuk emanet değildir. Evladiyeliktir. Bırakma gibi bir düşünceleri olmaz. Ölünceye kadar koltukta oturmayı hedeflerler. Gözleri açıkken koltuk altlarından giderse onlar için ölmekten beterdir. Koltuktan indikleri zaman hesap sorulur korkusunu yaşar dururlar. O yüzden koltuğa yapışıp kalırlar.

Gücünü başka güçten alanlar var. O güç sayesinde karşısında kimse duramaz. Herkesi ezer geçerler. Kendilerine kimse hesap soramaz. 

Bu tipler güç aldığı kişi veya yere göbekten bağlıdırlar. Güç verenin emrinden çıkamazlar. Onların her dediğini yaparlar. Onlara karşı uslu çocuk olurlar.

Gücünü güçten alanlar, kendilerine bırakılan alanda sınırsız ve orantısız güç kullanırlar. Kimse de onlara bir şey diyemez. Çünkü güç aldıkları, "Kendi alanında istediğin şekilde at oynat. Arkandayız. Bu gücü kullanmana izin, bizim dediklerimizi yaptığı müddetçedir" derler.

Bir zaman gelir ki efendisinden yani güçten beslenenler eski eforunu kaybeder, efendisini üzmeye başlar. Efendisi de bir başka alternatifi devreye koyar. Yeni emir erini bulunca eski güç verdiğine güle güle der. Yani kullanılıp atılır. 

Kısaca gücünü güçten alanları iyi akıbet beklemez. Çoğunun sonu rezil rüsva olmaktır. 

Siz siz olun, koltuğa güç veren olun, koltuktan güç almayın. Hele ki güce yaslanıp güçten beslenmeyin. Çünkü sizi iyi bir son beklemiyor. 

15 Ekim 2026 Perşembe

Nereden Buldun Denmeli

Para her şey değil desek de bu hayat parasız olmaz. Ölümlü dünya geldik gidiyoruz. Mal, mülk neye yarar desek de mal ve mülk biriktirmeye devam ediyoruz. 

Şu bir gerçek ki bu hayatın sosyal adalet dengesi yok. Çünkü herkes mal, mülk biriktiremiyor. Kimi kıt kanaat geçinirken kimi de servetine servet, malına mal katarak yoluna devam ediyor. 

Kiminin zenginliği aileden gelirken kimininki hem aileden hem de sonradan kimininki de sadece sonradan.

Kimsenin zenginliğinde değiliz elbet. Çalışıp çabalamıştır, kafasını kullanmıştır, paraya para dememiştir. 

Fakat bazılarının kısa zamanda çok para, mal ve mülk edinmesi ister istemez dikkat çekiyor. Çünkü yaptığı iş ve kazancı üç aşağı beş yukarı belli. Yalnız öyle kimseler var ki hayatı boyunca çalışıp kazandığına hiç dokunmasa biriktiremeyeceği bir servete ulaşıyor. 

Bu şekil servet edinenlere servetin kaynağı nereden diye sorulması lazım. Her ne kadar bazı takipler olsa da pek hesap sorulmadığı için fırsatını bulan yükünü tutuyor. Yükünü tutan da gemisini kurtaran kaptan oluyor. 

İşin garibi bu şekil servet edinenlerin sayısı son yıllarda her geçen gün artmakta. 

Bildiğim kadarıyla Zekeriya Temizel’in Maliye Bakanı olduğu 1998 yılında 4369 Sayılı Kanunla “Nereden buldun” yasası çıkarılmış. Uygulaması ötelenen bu kanun, yoğun itirazlar ve uygulama zorluğu gerekçe gösterilerek 2003 yılında kaldırılmıştır. 

Bir şey uygulanmak istenirse mutlaka yolu bulunur. Bunun için irade gerekir. Uygulamak istenmezse gerekçe de bulunur. 

Son yıllarda helal haram demeden bol keseden para kazananların sayısındaki artış, nereden buldun denmediği ve hesap sorulmadığı için olsa gerek. 

Para kazanmak ve servetini katlamak için her yolu mubah görenlere nereden buldun denmeli. Böyle bir kanun çıkarılmalı. Makul izah getiremeyenin mal varlığı mahkeme kararıyla hazineye gelir olarak aktarılmalı. 

Burada, her beş yılda memurlar ve kamu adına iş yapanlar mal bildiriminde bulunur. Orada malı nasıl edindiğinin izahı var denebilir. Mal bildirimi kişinin beyanına göre doldurduğu bir evraktır. Bu evrak kapalı zarf içinde teslim edilir. Anormal bir durum olmadığı müddetçe açılmaz.

Bir diğer husus, bazıları dijital ortamda mal varlığını açıklıyor. Açıklanan mal varlığının pek izahı mümkün değil. Bunlara da nereden buldun denmiyor. En azından bir önceki mal bildirimi ile karşılaştırıp aradaki uçuruma dikkat çekilebilir, nereden, nasıl edindin denebilir. 

Mesela belediye başkanlığına adaylığını koyan eski bir belediye başkanının üzerine kayıtlı gayrimenkul sayısı herkesin dikkatini çekti. Taşınmazların hepsi de “babadan intikal” görünüyor. İşin garibi baba da çok zengin biri değil. Bir işçi imiş zamanında. 

Bir diğeri, tüyo aldığı fona yüklü miktar para yatırıyor. Kamuoyu, “Bu kişi bu kadar parayı nereden buldu, nasıl elde etti” diye sorarken etkili ve yetkili makamlar manipülasyon sonucu elde edilen paranın peşinde. Halbuki ilk iş bu kadar parayı nereden buldun denmeliydi. Çünkü bir insan, karı-koca tüm aile, devletin en üstünde görev yapsa, vekillik yapsa ve bakan olsa tüm kazancını kâr, faiz getiren yerlerde değerlendirse 163 milyon biriktiremez. 

Bir diğer husus, “çantacı” adı verilen kişiler. Bu da halk arasında konuşuluyor. Buradaki çantacı, çanta diken ve çanta satan değil. “Siyasi kulislerde ve arkada dönen güç ilişkilerinde, aracılık yapan, evrak veya belirli işleri taşıyan/çözen kişiler için mecazi olarak tercih edilen bir terimdir”. Siyasetçilerin bazısının bu şekilde çalıştığı kamuoyunda yazılıp çiziliyor. Kısaca böyle siyasilerin üzerinde bir şey yok. Her şey çantacının üzerinden yürüyor. 

Bir diğer husus, fon vurgunundan ya da başka yollarla bu ülkede kazanılan paraların yurtdışına çıkarıldığı. Bu da konuşuluyor. Bu kadar yekûn bir para dışarıya nasıl çıkarılır? Belli bir miktarın üzerinde gönderilen para için bu ülkede takip ve denetim yok mu? Bu kadar para nakit gitse de bankalar aracılığıyla aktarılsa da garip. Bu durumu da çok anlamış değilim. Bildiğim kadarıyla gurbetçiler Türkiye’ye para göndereceği zaman gönderebilecekleri meblağ bellidir. Şimdi bu giden paraları getirmek için uğraşacağız. Umarım atı alan Üsküdar’ı geçmez. 

14 Ekim 2026 Çarşamba

Anlayan Varsa Beri Gelsin!

Diyanet Vakfı'nın fonda parası olduğu fon skandalıyla birlikte Vakf'ın % 48 zarar ettiği, DİB Başkanının talimatıyla fondan çıkıldığı; Sözcü, Halk TV ve birkaç sitede iddia olarak yer aldı. 

Bu iddialar üzerine Diyanet Vakfı aşağıdaki açıklamayı yaptı:

"Türkiye Diyanet Vakfı, Medeni Kanun hükümlerine göre kurulmuş bir vakıf olup, Genel Merkez ve 1003 şubesi ile faaliyet göstermektedir. Vakfımız tabi olduğu yasal mevzuat gereği kısa sürede kullanılamayacak olan nakdi varlıklarını etkin bir şekilde değerlendirmek zorundadır. Bu çerçevede Vakfımız mali kaynaklarını faizsiz finans ilkelerine uygun olarak değerlendirmektedir.

Son dönemde piyasalarda adı geçen portföy yönetim şirketlerinde ve tasfiye kararı alınan ilgili fonlarda Vakfımızın herhangi bir mali kaynağı bulunmamaktadır.

Ayrıca basında yer alan Vakfımızın mali kaynaklarının değer kaybına uğradığı, faizli ürünlerde kaynağını değerlendirdiği, borsa üzerinde yatırımlarının olduğu yönünde çıkan haberler gerçeği yansıtmamaktadır.

Söz konusu iddialarda bulunanlar hakkında hukuki haklarımız saklıdır.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur".

Mustafa Hoş'la Yol Arkadaşı programına konuk olarak katılan ilahiyatçı Prof. Dr. Özcan Güngör ise "Vakfın söz konusu fona 2 milyar liranın üzerinde para yatırdığını ve fon tartışmalarının ardından yatırımın büyük bölümünün çekildiğini, Vakf'ın yatırım kararını 2015 yılında aldığını, bu kararda Vakıflar Genel Müdürlüğünün paranın enflasyon karşısında değer kaybetmemesi için Diyanet Vakfı'nı yönlendirdiğini, Diyanet Vakfı Mütevelli Heyeti Başkanı Turan'ın bu şekilde gerekçe söylediğini, fon krizi sonrası paranın büyük bölümünün çekildiğini ve katılım bankasına yatırıldığını" ifade etti.

Diyanet Vakfı'nın fonla ilgisi üzerine size üç hususu paylaştım. Bunların üzerine başka bir şey yazıp çizmeye gerek var mı bilemedim. Sözcü gazetesi, "Diyanet Vakfı parasını fona yatırmış, zarar edince Başkan'ın talimatıyla çekildi" şeklinde haber yapınca, Diyanet Vakfı açıklamada bulunuyor. Adeta yok böyle bir şey diyor. Özcan Güngör ise Vakfın Mütevelli Heyeti Başkanı Turan'a sorduğu sorulara aldığı cevabı aktardığı açıklamayı görünce ne yalan söyleyeyim, nutkum tutuldu. 

Eğer İlahiyatçı Özcan Bey kamuoyunu yanıltmıyorsa, Mütevelli Heyeti Başkanı yanlış bilgi vermediyse bu durumda Sözcü'nün verdiği haberin aslı astarı var. Bu durumda Diyanet Vakfı'nın "Son dönemde piyasalarda adı geçen portföy yönetim şirketlerinde ve tasfiye kararı alınan ilgili fonlarda Vakfımızın herhangi bir mali kaynağı bulunmamaktadır... çıkan haberler gerçeği yansıtmamaktır. Söz konusu iddialarda bulunanlar hakkında hukuki haklarımız saklıdır." açıklamasını nereye koyacağız? Gerçi açıklamada, tasfiye edilen fonlarda paramız yok derken zımnında Vakfın parasının diğer fonlarda olduğu anlaşılıyor. Fon skandalıyla birlikte sadece tasfiye edilen fonlar değil, diğerleri de değer kaybetti. Bu durumda Diyanet Vakfı'nın da en hafifiyle kardan zarar ettiği de anlaşılır. 

Diyanet Vakfı'nın parasını fonlarda değerlendirdiğinde değilim. Kısa zaman diliminde kullanılmayacak parasını enflasyondan korumak amacıyla fona yatırmasında bir sakınca görmem. Hatta yardım parasını değerlendirmiş derim. Bu işte kâr etmek kadar zarar etmek de söz konusu. Çünkü evdeki hesap bazen çarşıya uymayabilir. 

Beni üzen, Diyanet'in yaptığı açıklamayla çelişkiye düşmesi. Bir kurum hele ki Diyanet ve Diyanet Vakfı böyle çelişkili bir davranış içerisinde olamaz. Diyanet'ten beklenen şeffaf bir şekilde kamuoyunu aydınlatmak, olan ne ise olduğu gibi bilgilendirmek idi. Vakf'ın bu konuda yumuşak karnı yoksa  "Söz konusu iddialar hakkında hukuki haklarımız saklıdır" yerine, "Bize iftira atıldı. Töhmet altında bırakıldık. Hakkımızı yargıda arayacağız" demesi gerekirdi. Görünen o ki Özcan Güngör’ün yaptığı açıklamalar doğruysa iddia gerçek, Vakıf gerçeği kapalı tutup yuvarlak cümlelerle işi geçiştirmeye çalışmış ve iddialara gerçek dışı demiş. 

Bence Vakıf sadece fona para yatırmakla ve fondan zarar etmekle değil, eksik ve yanlış açıklamayla da karizmasını çizdirdi. Öyle ya insanımız Diyanet gibi bir kurumun açıklamasına güvenmeyip de neye ve kime güvenilecek? 

Bu konuda yazdığım üçüncü yazı oldu. İlkinde Sözcü gazetesinin haberini konu edindim. Vakıf açıklama yapınca, açıklamada kapalı yerler olsa da Diyanet'in fonda olmadığı üzerine ikinci yazı yazdım. Özcan Güngör'ün açıklamasını görünce bu üçüncüsünü yazma gereği duydum. 

Sonuç olarak üzgünüm. Bu konuyu ele aldığıma da pişman oldum. Çünkü neresinden tuttum ise elimde kaldı. Ben bu konuyu anlamadım. Anlayanınız varsa beri gelsin. Şu var ki biri yalan, yanlış bilgi veriyor. Ama kim? Ya Sözcü iftira atıyor ya Diyanet Vakfı bir şeyleri kapatmaya çalışıyor ya Özcan Güngör de iftira atıyor ya Vakıf Mütevelli Başkanı da bu işi yanlış biliyor. Geriye ben kaldım. Ben de bu konuya Fransız’ım.

Not: 1.yazımın başlığı "Diyanet Vakfı ve Fon" idi. Bu yazımın altına Diyanet Vakfı'nın açıklamasını koyup "Sözcü gazetesinin haberine temkinli yaklaşmam ve konuyu ele almadan önce fasık ayeti gereğince araştırma yapmam gerektiğini ifade eden Diyanet personeli okuyucum, merak ediyorum, Özcan Salih'in Vakıf mütevelli heyeti başkanının verdiği bilgilere dair yaptığı açıklamalara ne diyecek? 

11 Ekim 2026 Pazar

25 Kuruş Mevta Olmuş!

Yolda yürürken bir harf ve üç rakamdan oluşan bir zincir markete 0,5 milimlik bir su alıp almak için girdim. Suyun bedeli 6,75 kuruşmuş. Bir tane alıp kasaya uzattım. 10 lira verdim. Kasiyer fişin üstüne üç tane bozuk para koydu. Alıp çıktım. 

Yolda giderken bozuk paralara baktım. Üç lira idi para üstü. Para üstü ile birlikte 9,75 lira yapıyor. 25 kuruşu göremeyince bizim 25 kuruş tedavülden kalkmış, mevta olmuş da benim haberim olmamış dedim.

Gerçi değil 25 kuruş, 50 kuruş, 1 lira ve 5 lira da fiili olarak tedavülden kalktı desem yanlış olmaz. Her ne kadar 1 ve 5 liralar olsa da dönüp yüzüne bakan yok.

Geçen gün okulun çatı katındaki merdivenlerden iniyorum. Gözüme 50 kuruş ilişti. Üç dört saat bu kısımda derse girdim. O kadar öğrenci inip çıkmasına rağmen yerdeki 50 kuruşu kimse almamış. En azından alıp bir yardım kutusuna atayım diyen bile olmamış. Son dersimi işleyip inerken şu 50 kuruşu alıp yardım kutusuna atayım diye eğildim. Merdivenin değişik yerlerine serpiştirilmiş iki elli, bir demir beş ve diğerleri birer lira olan toplamda 11 lira topladım. Yani öğrenci, yerdeki toplamı 11 lira olan paraya tenezzül edip eğilmemiş bile.

Bu paraları biri düşürmüş olabilir mi? Sanmıyorum. Merdivenin değişik yerlerine ve pencere kenarına koymuş öğrenci. Anlaşılan "Bu paralarla okul çevresinden küçük bir su bile alamam. Bari cebimde ağırlık ve ses yapmasın, cebimi demesin” diye özellikle konmuş.

Paraları tek tek toplarken yazık şu paramızın geldiği noktaya dedim. Çünkü darphane bu bozuk paraları basmak için öyle zannediyorum, maliyetinden fazlaya basmıştır. Kimse de yüzüne bakmadığına göre devlet bozuk paralara masraf etmese daha iyi olur. En düşük paramız beş lira olsun. 

Bir diğer husus, 25 ve 50 kuruşlar ve 1 liralar fiili olarak tedavülden kalkmış ise ve bir harf üç rakamdan oluşan zincir market görevlisinin yaptığı gibi para üstünü vermeyeceklerse esnafın da ürünlere etiket yapıştırırken 4,50, 4,95 gibi fiyatlama yaparak müşteriyle dalga geçmeyi bırakması gerekir. Böyle fiyat vereceğine düz hesap "5 lira" yazsın.

Bizde fiili olarak tedavülden kalksa da mevcut bozuk paraların yüzüne bakmasak da Berlin'de bozuk paralar kuruşu kuruşuna yürürlükte. Bir yerden alışveriş yapmıştım. Alacağım 49 küsur avro idi. 50 avro uzattım. Kasiyer kuruşu kuruşuna centleri verdi. Kaç tane 1 cent idi cebime koyduğum.

Bir harf ve üç rakamdan oluşan zincir market görevlisinin para üstü olarak 25 kuruş eksik vermesinde değilim. Bozuk yoktur, vermemiştir. Zaten tam verse de 25 kuruşu bir başka yerde kullanamam. En azından "Beyefendi, 25 kuruşum yok" diyebilirdi. Eskiden derlerdi, kusura bakmayın denirdi. Şimdi eksik vermesine rağmen bozuk yok demeye gereksinim bile duyulmuyor. 

Bir harf ve üç rakamdan oluşan zincir market de tez elden suyun bedelini 7 liraya çıkarsa olur.

Not: Desenize, en büyük paramız 200 liranın yüzüne bakan yok. Sen neden bahsediyorsun diye. 

Fâsık Ayeti *

Fâsık (yoldan çıkmış/günahkar kimse) ayeti diye bilinen Hucurat süresi 6.ayet var. Bu ayetin meali şöyle: Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın (fasık) biri size bir haber getirdiğinde onun doğruluğunu araştırın (tahkik edin). 

Bu ayete şapka çıkarmak lazım. Bu ayet meali, yalan yanlış, iftira, zan, töhmet, iddia, itibar suikastı ve dezenformasyon bilgilere karşı nasıl davranmamız gerektiğine dair bize yol göstermektedir. 

Buna göre duyduğumuz, okuduğumuz ve işittiğimiz her haber, bilgi, malumat fâsık haber hükmündedir. Yazıp çizmeden ve eyleme geçmeden önce bunun doğruluğunu araştırmak gerekir. Değilse akıbetinde nedamet duyma durumu söz konusu olabilir. Hakkında konuştuğumuzu da üzmüş oluruz. Bazen telafisi mümkün olmayan şeylere sebebiyet verebiliriz. 

Bu ayetin, zekât toplamak için görevlendirilen Velit b. Ukbe isimli sahabenin görev yerine gitmeden peygambere verdiği yanlış bilgi sonucu pişmanlık duymamaları için Müslümanları uyarmak için indiği belirtilir. 

Ayetin bizi uyardığı yönüyle ne derece her haberi araştırdığımız tartışılır diyeceğim ama çok tartışma götürmez bir gerçek var ki haberin doğruluğunu pek araştırmıyoruz. Habere bakarken kimin söylediğine ya da nerede yazdığına bakıyoruz. Haberi yapan sempati duyduğumuz ya da içinde bulunduğumuz gruptansa haberi doğru kabul ediyoruz. Karşı taraf paylaşmışsa araştırmadan iftira edip işin içinden sıyrılıyoruz. 

Yalnız şu var ki nice sureti haktan görünenleri biliyoruz ki yanlış bilgi verebiliyor. O yüzden haberin kaynağı kim ve nere olursa olsun araştırmak gerek, balıklama atlamamak gerek. 

Fakat kamuoyunda bazı iddialar almış yürümüşse bu iddiaları gündeme alıp yetkililerden aslını öğrenmek için cevap beklemek bir nevi haberin doğruluğunu araştırmak demektir. Burada kurum, kuruluş, kurul, organ ve kişilere iş düşüyor. Haklarında bir yanlış bilgi iddiası ortaya çıkar çıkmaz anında cevap vermeleri ve tekzip etmeleri gerekir. Değilse şayialar alır başını gider. 

Bir haberin doğruluğunu araştırma konusunda sade vatandaşın durumu nedir? Vatandaşın bir konunun doğruluğunu araştırma imkanı yoktur. Çünkü elinde ne kurumların ne de devletin imkanı vardır. Vatandaş iddianın doğruluğunu yetkili makamlardan bekler. Vatandaş sadece iddiayı konuşur ve dillendirir. Ötesi vatandaşı aşar. Yetkili makamlar gerekli açıklamayı yaptıktan sonra vatandaş aynı iddiaları dillendirirse işte burada art niyet aramak gerekir. Devletin organları jet hızıyla tekzip yayımlarsa haber yayılmaz ve üzerinde konuşulmaz. Kimse zarar görmeden mesele kapanır. 

Durum bu iken yani olup bitenlere dair vatandaşın elinde bir imkan yokken vatandaştan haberi araştırmasını beklemek doğru değildir. Her iddiayı kaynak göstererek dillendiren vatandaşa da bu ayeti silah olarak kullanmak da hiç doğru olmasa gerek. 

Bazıları bunu yapıyor. Bu tiplerin etkili ve yetkililere dair tek sözü olmaz. Sana ayet ve hadisle ayar vermeye çalışır. "Bir insanın her duyduğunu aktarması, ona günah olarak yeter" der. Fâsık ayeti ise ardından geliyor. Bu tiplerin gücü sade vatandaşa yetiyor. İşin ucunda yetkili biri varsa yani ucu yukarıya dokunuyorsa bu tipler dut yemiş bülbül dönüyor. Görünen o ki ayar vermede bunların gücü sadece sade vatandaşa yetiyor. Yukarıya yani üstüne gücü yetmeyenin, onlara sessiz kalanın sade vatandaşa söz söylemeye hakkı yoktur. Hakkı üstün tutma niyetleri varsa ilk önce onlara bir şey demeleri lazım ki sıra vatandaşa gelsin. 

Ayetle ve hadisle bir şekil ayar verenlere ben de Buhari ve Müslim'de geçen şu hadis mealiyle cevap vereyim. 

"Sizin aranızda öyle gruplar türeyecektir ki, siz onların namazlarının yanında kendi namazlarınızı, oruçlarının yanında kendi oruçlarınızı, amellerinin yanında kendi amellerinizi küçük göreceksiniz. Onlar Kur'an okuyacaklar, fakat okudukları Kur'an boğazlarından (gırtlaklarından) aşağıya geçmeyecek. Okun avı delip geçtiği gibi dinden çıkacaklar".

Her ayet ve hadisle ayar verenler böyledir demiyorum. Zira kimsenin niyetini ve içini bilmem. Yalnız sureti haktan görünüp sosyal medya mücahitliği yapmayalım. Tereciye tere satmayalım. Kısaca Müslümanlık taslamayalım. Esas işimize bakalım. Ayar vermeyi bırakıp savunduğumuz ve referans gösterdiğimiz Müslümanlığı yaşayarak örnek olalım. Aksi halde okudukları ve slogan haline getirdikleri ayet boğazlarından aşağıya geçmemiş olur.

*13/10/2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Diyanet Vakfı Fonda Yokmuş! *

İnternetle birlikte iletişimin doruğunu yaşıyoruz. Buna paralel olarak sanal alem ve sosyal medya da hayatımızın bir parçası. Haber kaynakları da çeşitlendi. Haber, olay ve iddialar o kadar hızlı yayılır oldu. Gündem de çok çabuk değişiyor. Yazılı basının haberleri eskimiş olarak önümüze düşüyor. O yüzden çoğunluğun tercihi, yazılı basından ziyade sanal âlemi okumak. Çünkü en son taze haberler sanal alemde. 

Haberin kaynakları eskisi gibi sadece gazeteciler değil. Günümüzde teknolojiyi kullanan ve sosyal medya paylaşımı yapan herkes adeta birer gazeteci. 

Herkesin gazeteci olduğu günümüzde paylaşılan her şey teyide muhtaç. Çünkü paylaşımı yapanın bir sorumluluğu yok. Duyduğunu, işittiğini ve gördüğünü paylaşıyor. Üstelik sosyal medya algı oluşturmaya yönelik trol hesaplarıyla dolu. 

Haliyle gördüğümüz, okuduğumuz, işittiğimiz her haber ve olay dezenformasyon bilgi içerebilmekte. 

Sosyal medyadaki trol hesaplarının niyetini bildiğim için gördüğüm her sosyal medyaya temkinli yaklaşırım, önüme düşen her habere atlamam. 

Gazetesi, televizyonu ve Youtube'u olan haber kaynaklarını tüzel kişilikleri dolayısıyla sosyal medya paylaşımı gibi görmem. Derim ki bunların sorumlulukları vardır. Bir şeyi haber yapmadan önce araştırmışlardır diye düşünürüm. 

9 Ekim 2026 tarihinde "Diyanet Vakfı ve Fon" başlıklı yazımın haber kaynağı da Sözcü gazetesinin İnternet sayfası. Bu İnternet sayfasının haberine göre güya "Diyanet Vakfı, vakfın uhdesinde bulunan paraları değerlendirmek için fona yatırmış. Fon skandalıyla birlikte fonlar ve borsa dip yapınca Vakf'ın parası da yüzde 48 oranında azalmış. Diyanet İşleri Başkanı'nın talimatıyla fondan çıkılmış". 

Aslında Diyanet'in de fonda parası olduğunu ilk kez WhatsApp aracılığıyla bir arkadaştan öğrenmiştim." Bunu da yazı konusu et" yazmıştı arkadaş. Habere temkinli yaklaştım. Oralı olmadım. Ertesi günü arkadaşın yazdığını iki ulusal gazetede, değişik sosyal medya hesaplarında da gördüm. Üstelik bir tanesi Diyanet'ten bir yetkiliye dayandırarak "Diyanet'in de fona girdiğini" Youtube'da konu ediniyor gördüm. Bu bilgileri teyit için Diyanet'in Web sayfasına girdim. Çünkü fon olayına dair Diyanet'in mutlaka bir açıklaması vardır diye düşündüm. Fakat herhangi bir açıklamaya rastlamadım. Sükut ikrardandır. Şu ana kadar bir açıklama yoksa herhalde Vakıf da fona girmiş olmalı diye düşündüm. 

Bir gün daha bekleyerek Sözcü gazetesinin iddiasına yazı konusu edindim. Yazımda da çoğu haber kaynağında göremediğim bu bilginin aslı var veya yok diye belirttim. Paranın faizde değerlendirilip değerlendirilmediğiyle ilgili kamuoyunun bilgilendirilmesi gerektiğini yazdım. Fonda parası varsa bundan sonra vatandaş yardım yaparken temkinli yaklaşabilir endişemi dile getirdim. 

Ve yazıyı yazıp gazeteye gönderdikten ve bu yazımı sosyal medyada da paylaştıktan saatler sonra yazımı okuyan bir okuyucum, Diyanet Vakfı'nın fon açıklamasına dair bir metni yorum olarak yazımın altına eklemiş. Yorumu görünce nihayet Diyanet, hakkındaki iddialara cevap vermiş dedim. Açıklamasından bir bölüm şöyle: "Son dönemde piyasalarda adı geçen portföy yönetim şirketlerinde ve tasfiye kararı alınan ilgili fonlarda Vakfımızın herhangi bir mali kaynağı bulunmamaktadır. Ayrıca basında yer alan Vakfımızın mali kaynaklarının değer kaybına uğradığı, faizli ürünlerde kaynağını değerlendirdiği, borsa üzerinde yatırımlarının olduğu yönünde çıkan haberler gerçeği yansıtmamaktadır". 

Bazı kapalı yerler olsa da ve açıklama konusunda geç kalsa da Diyanet'in bu açıklamasına sevindim. Meğer fonda parası yokmuş ve parasını faizde değerlendirmiyormuş. 

Gönül ister ki yazılı ve görsel basında ve sosyal medyada yer alan küçücük bir iddiaya bile kurumlarımız zamanında açıklama yapabilsin. Çünkü başta Diyanet olmak üzere çoğu kurumlarımızın basınla ilgili bölümleri var. Günlük haberleri tarayıp hakkındaki iddialara açıklık getirmeleri gerekiyor. Ki çoğu kurum iddialara anında cevap veriyor. 

Bu vesileyle Diyanet hakkındaki iddialara cevap vermiş ve kafalarda oluşan müphemlere açıklama getirmiş oldu. Ümit ederim ki Diyanet bundan sonra daha hızlı hareket eder. Çünkü nasıl ki geciken adalet, adalet değilse, zamanında yapılmayan açıklama da bir dezenformasyon bilginin daha hızlı yayılmasına sebebiyet verebilir. Çünkü bir şeyin şüyuu vukuundan beterdir. Bunu da en iyi Diyanet bilir.

Daha sorumlu davranırlar. Çünkü tüzel kişilikleri var dediğim gazetelerin de bir şeyin aslını astarını öğrenmeden haber yapmaları doğru değil. Çünkü gazetecilik etiğine sığmaz. Hoş, bu ülkede çoğu kimsenin etik diye bir derdi yok. Bu da ayrı bir konu.

*11/10/2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

9 Ekim 2026 Cuma

Fatma Betül Günah Keçisi mi?

Fon skandalı gündemden düşmüyor. Bu kadar gündemde olmasına rağmen kamuoyunu beklediği açıklamalar yok. Herkesin kafasında soru işaretleri devam ediyor.

Mademki fon skandalının üzerine gidiliyor. Ucu kime dokunursa deniyor. Ama nedense aynı kişilerin ismi geçiyor. 

Kaç gündür Fatma Betül Kaya ile yatıp kalkıyoruz. Fondan yararlanan ve parasını katlayan sadece Fatma Betül mü? Diğerlerinin isimlerine niçin yer verilmiyor? Acaba diğerlerini kapatmak için  Fatma Betül günah keçisi ilan edilmiş olabilir mi? Öyle zannediyorum, Fatma Betül bu konuda yalnız değil. Çünkü fonun içini tek başına boşaltamaz. 

Mademki devlet bu skandala el koydu. Skandalı her yönüyle deşifre etmesi gerekir. Mesela, 

Fatma Betül ifadeye çağrılabilir. Tüyoyu kim verdi diye sorulabilir. Bu iş sadece Fatma Betül ve birkaç kişinin üzerinde kalmamalı. Daha başka kimler var, hepsi açıklanmalı, özellikle siyasiler. Hayati Yazıcı'nın oğlunun firmasının başında bulunan kişinin ölmesi ya da öldürülmesinin fonla bağlantısı olabilir mi?  

Fon ve borsayı denetleme, takip, izleme ve uyarı görevi olan SPK üyeleri bu işin neresinde? Niçin görevlerini yapmamışlar? Manipülasyonu görmemişler mi, gördüler de seslerini çıkarmadılar mı, birileri bunlara görmezden gelin mi dedi? Görevini yapmadığı için SPK'den görevinden el çektirilen var mı? Bunlara inceleme başlatıldı mı? Bunlar görevinin başında iken gerçek nasıl ortaya çıkacak? Bunları sorgulamak isteyen nasıl sorgulasın? Bunlar ifadede ne derece doğruyu söylerler? 

Bu fon krizi olmasaydı daha iyi olurdu ama oldu. Artık geçip gitti. Bundan sonra önümüze bakmak lazım. Önümüze bakarken de bu fon krizi kulağımıza küpe olmalı. Bir daha manipülasyon, haksız kazanç ve mağduriyetlerin olmaması için sıkı tedbirler almak gerek. Yalnız geçmişin de hesabının sorulması lazım. 

Belediyelerin El Değiştirmesinin Düşündürdükleri

Çok şey beklediğim siyasetten 2019 yılından itibaren sıdkımı sıyırdım. Hiç olmadığı kadar apolitiğim.

Siyasetçilerin ne dediği ne yaptığı ne yiyip ne içtiği ne vaat ettiği de hiç umurumda değil.

Hiç olmadığı kadar siyasetten uzaklaşsam da birkaç günde bir İnternet sayfalarına bakarak gündeme dair üstünkörü bilgi sahibi olurum. 

Gün sektirmeyen operasyonlar başı çekse de nicedir belediyeler hep gündemde. Ya bir belediyeye dair operasyon yapılıyor ya başkan vekili seçimi ya belediye başkanı ya da meclis üyeleri iktidar partisine geçiyor. 

Geçmişte de partisinden istifa eden başkanlar olurdu. Ama bu dönemli kadar çok değildi. Bir de geçişler genelde aynı taban ve zihniyete hitap eden partiler arasında olurdu. Şimdi ise taban tabana zıt oldukları partiye geçiş var, hem de akın akın. Böyle giderse seçime kadar iktidar partisine geçmeyen belediye başkanı kalmayacak. En son olarak başkanlarını kaybeden genel başkan, "Size geldim. Zira bizimkiler hep burada" deyip o da gelecek.

Kimsenin yakıştıramadığı bu geçişleri nasıl anlamamız gerekir? Bu konuda bir şeyler yazacağım ama her ne yazarsam yazayım, isabet ettireceğimi sanmıyorum. Bunu anlamam için siyasetin içinde olmam, parti değiştiren ve partisine kabul eden olmam lazım. 

Partisini bırakıp iktidar partisine geçen bir belediye başkanı ya da belediye meclis üyesi;

Partisinden umduğunu bulamadığı için, 

Eksik gediği vardır, operasyona maruz kalmamak için, 

Bir çıkar ve beklentisi olduğu için veya böyle bir söz verildiği için, 

Gelecek seçimde aday gösterilme garantisi verildiği için,

Tehdit ve şantaja maruz kaldığı için, 

Seçilince gerçek yerinin iktidar partisi olduğunu anladığı için, 

İktidar partisine geçerek şehrine daha iyi hizmet edeceğini hesaba kattığı için vb.

Sebeplerle geçiş olabilir.

Yalnız her ne sebep olursa olsun bu derece geçiş normal değil. Zira bu geçişlerde seçmene saygı yok, etik değerler yok, prensip yok, omurga yok, geçenin kendisine saygısı yok, vatandaşa zaten saygı yok. Yok oğlu yok. 

Merak ettiğim, "Milyonda bir ihtimal bile yok. Geçersem seçmenine saygısızlık olur" diyenler bile geçiyor. 

Anlamadığım, birileri bir nedenle geçiş yapıyor da bunları kabul eden niye kabul ediyor? İleride seçim düşünüyorlarsa merak ediyorum, kendi tabanından kimi aday gösterecekler? Çünkü eğer geçiş yapanlara adaylık sözü verdilerse kendi tabanlarından kimse listeye giremez.

Aklıma şu geliyor. Paranın en kolay harcandığı yerler belediyeler. Siyasi partilerin arpalığı olmalı belediyeler. Seçimlerde siyasi partilerin en büyük para kaynağı buralar. Hepsi bize geçsin de seçim zamanı paralar siyasi partilere peşkeş çekilmesin. Eğer harcanacaksa bize harcansın düşüncesi olabilir. Böylece muhalefet seçim zamanı para sıkıntısı çekecek, yeterince seçime hazırlanamayacak. Bütün imkanlar bize kalacak hesabı var sanki. 

Aman neyse ne? Ne halleri varsa görsünler. Nasılsa kimsenin siyaset itibar kaybedermiş diye bir derdi yok.

Not: Yeni versiyon bu siyasetten hala umudu olanlara ve savunanlara şaşmamak elde değil. 

8 Ekim 2026 Perşembe

KPSS'siz Devlete Atanmanın Yolu

Sosyal medyada yazılıp çizilene göre toplamda 2 yıl, 47 gün Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı olarak görev yapan Fatma Betül Kaya, bu süre zarfında 60 özel kalem müdürü ile çalışmış. Bu demektir ki 60 özel kalem müdürü değiştirmiş.

Haydin bir hesap yapalım. Özel kalem müdürlerine ortalama kaç gün düşüyor? Sayın Kaya toplam 777 gün bakanlık yapmış. 777:60=12,95 gün yapıyor. Yani Sayın Bakan yaklaşık 13 gün bir özel kalem müdürü ile çalışmış.

Elbette bir bakan kiminle çalışacağına kendisi karar verir. Mevcudu istemez, yerine bir başkasını getirir, getirdiğiyle uyumlu çalışamaz, değişikliğe gider. Bundan doğal bir şey olamaz. Yalnız sosyal medyada dolaşan sayı doğru ise bu kadar özel kalem müdürü değişikliği normal değil, anormaldir, hatta anormalin anormalinin anormalidir... 

Bu kadar değişikliğin sebebi hikmetini ve sırrını en iyi Sayın Bakan bilir. Belki mükemmeliyetçi biri olduğu için kimi getirdiyse beğenmedi. En iyisini buluncaya kadar sürekli değişikliğe gitti. Eğer böyle ise Sayın Eski Bakan'a, "Sana göre dünyada senden başka iyi biri var mı" diye sormak gerek. Eğer Bakan kimseyi beğenmiyorsa yanında çalışan ve birlikte olduğu kişilerin Allah yardımcısı olsun. Çünkü ağızlarıyla kuş tutsalar kendilerini beğendiremezler. 

Bazıları böyledir. Kendinden başka kimseyi beğenmez. Yalnız Fatma Hanım kadarı ve gibisi olan da bu ülkede ve dünyada yoktur. 

Bu kadar değişikliğin sebebi hikmeti olarak aklıma bir başka şey geliyor. Ümit ederim ki aklıma geleni yapmamıştır.

Şöyle ki: Malumunuz özel kalem müdürlükleri istisnai kadrodur. Bu kadroya atanmak için KPSS puanı gerekmiyor. Devlet memuru olma şartı da yok. Açıktan sivil biri de özel kalem müdürü olabilir. Özel kalem müdürlüğüne atanan kişi bu müdürlükten ayrıldıktan sonra devletin diğer kademelerinde memur olarak görev yapabiliyor. Acaba Bakan her 13 günde bir özel kalem müdürü değiştirerek birilerini devletin kadrosuna dahil etmek mi istedi? Eğer böyleyse Fatma Hanım sayesinde 60 kişi KPSS olmadan devlet memurluğuna geçti. Bu demektir ki Sayın Kaya; eş, dost, tanıdık, ahbap çavuş ve hamili yakınım türünden kişilere istihdam sağlamış. Her ne kadar adı son günlerde fon vurgunu ile geçse de sayesinde kadrolu devlet memuru olan 60 kişinin hayır duası kendisine yeter de artar bile. Devlet memurluğuna atanmak için yıllardır sınava girip atanamayanlar bu fiili duruma ne der bilemem. Hayır dua mı galip gelir yoksa beddua mı, bunun hesabını da sayın okuyucularım ve KPSS mağdurları yapsın.

Eğer Fatma Betül Hanım, birilerine istihdam için bu kadar değişikliğine gitmişse vay halimize demektir. 

Diyelim ki fon olayında olduğu gibi aldığı tüyo ile kazancını katlamak istedi. Eş dosta iş vermek de istedi. İyi de bu kadar özel kalem müdürü eskitirken birileri Fatma Hanım'a, "Ne yapıyorsun? İşin cılkını çıkarma, diğer gençlerin vebaline giriyorsun" demedi mi? Eğer kimse bir şey demediyse vay benim ülkemin haline! Vay iş bekleyen bu ülkenin işsiz gençlerinin haline!

Eğer böyleyse bu ülkenin sahibi yok, yapanın yanına kâr kalıyor demektir ki bu durumda bir ülke ve devletten bahsedilemez. 

Görünen o ki güler yüzüyle, sureti haktan görüntüsüyle, basamakları hızla tırmanan ve ailecek özel bir yere sahip olan ve devletin çoğu imkanlarından faydalanan aile olarak tanıdığımız Sayın Kaya, bitek bir toprağa da benziyor. İsmi ekranlardan düşmediği gibi kazıdıkça yeni hünerleri ortaya çıkıyor.

Bakalım, Sayın Kaya ile ilgili neler duyacağız? 

Ümit ediyorum ki Sayın Bakan'ın 60 özel kalem müdürüyle çalıştığının aslı astarı yoktur. 

7 Ekim 2026 Çarşamba

Fevç Fevç

Nasr süresi, sıralamada 110. iniş sırasına göre en son nazil olan süre olarak bilinir. Yardım ve zafer anlamına gelir. Üç ayetten ibaret sürenin anlamı şöyle:

"1. Allah’ın yardımı ve zafer (Mekke fethi) geldiği zaman,

2. İnsanların akın akın Allah’ın dinine girdiğini gördüğün zaman,

3. Rabbine hamd ederek O’nu tenzih et (eksikliklerden uzak tut) ve O’ndan af dile. Şüphesiz O, tevbeyi çok kabul edendir".

Süre, Mekke fethedildikten sonra daha önce inanmayan insanların İslam dinine girmek için akın akın geldiklerinden dolayı peygamberden Allah'a hamdedip ve tenzih etmesi ve Allah'tan af dilemesi gerektiğini içermektedir.

Süreden, bir başarı elde edildiği zaman önce Allah'a hamd edilmesi, onu her şeyden tenzih etmesi, başarı elde ederken hata yapılmışsa af dilenmesi, çünkü Allah'ın tövbeleri kabul ettiği anlaşılmakta. Böyle yapmak, başarı ve zafer sonrası bir usul veya metot olarak görülebilir.

Bu süre inince, peygamberin görevinin bittiği ve ahir ömrünün yaklaştığı çıkarımını yapan bazı sahabelerin üzüldüğü de belirtilir.

Niyetim Nasr süresinden bahsetmek, anlamını vermek, açıklamasını yapmak değil, siyasi konulara girerek siyaset yapmak da değil amacım. Din değil, siyaset de değil, derdin ne o zaman derseniz? Söyleyeyim. Amacım teşpih yapmak. Bakalım yaptığım teşpihi beğenecek misiniz ya da teşpihim cuk diye oturacak mı? Oturursa ne âlâ. Oturmazsa teşpihte hata olmaz derim.

Sadede geleyim. Malumunuz değişik partilerden bu dönemde hiç olmadığı kadar milletvekili, seçildikleri partiden istifa ederek iktidar partisine geçti. AK Parti'ye geçen belediye başkanı sayısını aklımızda tutamıyoruz. Gün geçmiyor ki YRP, CHP ve İyi Parti'den istifa edip AK Parti'ye geçen belediye başkanı olmasın. Aynı şekilde belediye meclisi üyeleri de AK Parti'ye geçiyor. Operasyon sonucunda görevinden uzaklaştırılan belediye başkanı yerine başkan vekili seçiminde de özellikle CHP'den AK Parti'ye el değiştiren başkan vekillikleri var.

AK Parti'ye geçen vekil, belediye başkanı, belediye encümeni ve başkan vekili sayısı herhalde sayfalar tutar.

Sebebi hikmetini bilemediğim ve asla anlayamayacağım bu tek taraflı geçişler; vekil, başkan ve başkan vekilini kaybeden partiler için bir başarısızlık görülse de AK Parti için bir başarıdır. Çünkü muhalefet partilerinden AK Parti'ye geçmek için adeta sıra bekleniyor. İşte bu tek taraflı geçişleri akın akın geçiş gördüm ve yazının başlığını da "Fevç Fevç" koydum. Teşbihim bundan ibaret. Umarım yerinde teşpih yapmışımdır. 

Bu kadar çok sayıda geçiş öyle zannediyorum, siyasi tarihimizde ilktir. Bu geçişleri siz nasıl görürsünüz bilmem. Bu geçişlere iyi oldu, kötü oldu da demem. Şu var ki geçişleri manidar bulduğumu söylemeliyim. Aynı yelpaze ya da seçmen kitlesine sahip partilerden geçişi anlarım da dünya görüşü bakımından taban tabana zıt partilere geçişi hiç anlamadım. Anlamaya da niyetim yok. Belki de kalın kafalı olduğumdandır. Merak ettiğim, bu parti değiştirenler hidayete mi erdi, yoldan mı çıktı? Aman bana ne? Geçen herkes bunu içine sindirebildiyse, kendisine yakıştırmışsa bana ne düşer. Öyle ya alan razı, veren razı. Pardon geçen razı, kabul eden razı. 

Okul Saldırılarının Düşündürdükleri *

İstanbul Başakşehir'de bulunan bir ortaokula yapılan bıçaklı saldırı sonucunda 1 öğrenci vefat ederken 7 öğrenci de yaralandı. 

Saldırgan başka bir lisenin 10.sınıfında okuyan 15 yaşında bir kız öğrenci. 

Saldırgan, okulun yabancısı değil. Ortaokulu bu okulda bitirmiş. Okula okul formasıyla geliyor, gelirken evden bıçak getiriyor, okula girince de bıçağı rastgele sallayarak eylemini gerçekleştiriyor. 

Bu olayı duyar duymaz ne oluyor demeden kendimi alamadım. Nereden bakarsan üzücü ve ürkütücü bir durum. Geçmişte de zaman zaman okul saldırıları oldu ama nadiren görülürdü. 2026 yılında ise bu kaçıncı okul saldırısı? Birini unutmadan bir başka yerde cereyan ediyor. İsterseniz bir hatırlayalım:

İstanbul Çekmeköy'de 17 yaşında bir öğrenci öğretmenini bıçaklayarak öldürdü. 1 öğrenci ve öğretmeni de yaraladı. (2 Mart 2026) 

Şanlıurfa Siverek'te 19 yaşında okulun eski öğrencisi meslek lisesine girerek pompalı tüfekle rastgele ateş açtı. (14 Nisan 2026)

Kahramanmaraş Onikişubat'ta okulun 14 yaşındaki öğrencisi babasına ait tabancalarla okula gelerek iki sınıfa rastgele ateş açtı. 11 öğrenci ve 1 öğretmeni öldürdü. (15 Nisan 2026)

Manisa Turgutlu'da 9.sınıf öğrencisi okulun önünde ateş açarak 11 kişiyi yaraladı. (22 Eylül 2026)

Osmaniye Çardak'ta okul bahçesinde bir öğretmen yeğeni tarafından öldürüldü. (28 Eylül 2026)

İstanbul Başakşehir'de bir ortaokula gelen okulun eski mezunu ve halen lise 10.sınıfta okuyan 15 yaşındaki kız öğrenci bıçakla 7 öğrenciyi yaraladı, 1 öğrenci öldü. (6 Ekim 2026)
Verdiğim örneklerde görüleceği üzere 2026 yılının ilk 10 ayında 6 okul saldırısı meydana gelmiş. Ayda 1,66 ortalama demektir bu. Kısaca 1,5 ayda bir okulda silahlı bir saldırı olmuş. Okulların tatil olduğu temmuz ve ağustos ayını çıkarırsak ayda bir olay vuku bulmuş. 

Devlet okul güvenliği için son yıllarda daha fazla tedbir alarak okul saldırılarının önüne geçmeye çalışıyor ama onca güvenliğe rağmen maalesef okul saldırıları artarak devam ediyor. Temenni ederiz ki bu son saldırı son olur, bir daha arkası gelmez. 

Beni üzen okul saldırılarının ortaokula kadar sirayet etmesi. 

Son saldırıda dikkat çeken bir husus, haberlerden yanlış anlamadıysam, saldırgan öğrenci okula okul formasıyla girmiş. Yani çocuk okula o okulun formasıyla bu cinayeti ve yaralamayı işliyor. Güya okul forması da alınan güvenliklerden bir tanesi. 

Her ne kadar öğrencilerin tek tip olarak okula alınmasına çok sıcak bakmasam da birçok meslektaşım, "Okul güvenliği için forma şart" görüşünü savunurdu. Ben de forma dediğin dışarıdan parayla alınan bir şey. Bir okulda saldırı düzenlemek isteyen forma satın alır, giyer, okula saldırır derdim. Bu son olayda öğrencinin forma satın almasına da öyle zannediyorum, gerek kalmamıştır. Çünkü okulun eski öğrencisi olduğu için eski formasını giyip okula girmiştir. Bu olay gösteriyor ki okul formasının okul güvenliğine bir katkısının olmadığıdır. Bu da ayrı bir konu. 

2026 yılında okul saldırılarındaki artış beni düşündürüyor. Bireysel olduğunu düşündüğümüz bu cinayetlerin her birinin hikayesi farklı olsa da acaba bir yerlerden düğmeye basılmış, organize bir eylem mi diye düşünmeye başladım. Acaba bir okuldaki saldırı "eşeğin aklına karpuz kabuğunu düşürmüş" olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum. Acaba her bir saldırı, şiddete meyilli kişilere bir teşvik mi oluyor, inanın anlamış değilim. 

Bu işin içinden nasıl çıkılır, okullar yeniden güvenli ortama nasıl döner bilmiyorum. Yetkililer öyle zannediyorum, daha sıkı tedbirler alacaktır. 

Okul saldırılarını yapanların okul öğrencisi olduğu göz önüne alındığında, yetkililerin zorunlu eğitimi acilen masaya yatırmasında yarar görüyorum. Çünkü zorla güzellik olmuyor. Gözü okul ve okumada olmayanları okul çatısı altında tutmanın bir gereği yok. Çünkü bu tiplerin varlığı görüldüğü gibi zarardan başka bir şey değil. 

Bir diğer husus, saldırı yapanların haletiruhiyesini bilmiyorum ama öyle zannediyorum, çoğunun psikolojik sorunları vardır. Ortaokul, lise ve üniversiteye kabul edileceklerin "Okulda okunmasında sakınca yoktur" raporunun istenmesi bir çözüm olabilir. Her bir çocuk kayıt olacağı okul türü için psikoloğa veya psikiyatriye muayene olur, doktor heyetinin verdiği rapora göre okula kaydı yapılır ya da yapılmaz.

Bir diğer tedbir, okula girişlerde öğrencilerin, veli ve misafirlerin x-ray cihazından geçirilmesi olabilir.

*07/10/2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

5 Ekim 2026 Pazartesi

İşleyen Bir Sistem

Son yıllarda operasyonlar hız kesmeden devam ediyor. Her güne yeni bir operasyonla uyanıyoruz desek yanlış olmaz. Yolsuzluk, rüşvet, ihaleye fesat karıştırma, devleti ve milleti dolandırma, yedi emindeki malları iç etme, borsa ve fon üzerine manipülasyon, mafya işleri, uyuşturucu ticareti, siyasi yelpazede olup bitenler ve gelişmeler, yaptıkları ve yaşantılarıyla örnek olması gereken üst düzey kişilerin çıkar uğruna her yolu mubah görmesi, sureti haktan görünenlerin bile savrulması, para ve çıkar için üzümünü ye, bağını sorma anlayışının iyice yerleşmesi, belediyelerin durumu, telefon dolandırıcılığı, faili meçhuller, okul saldırıları, mülki amirin delilleri karartması gibi durumlar bu ülkede vaka-ı adiyeden oldu. 

O kadar sıradanlaştı ki vatandaş olarak şaşırmıyoruz artık. Çoğumuz haber ve tartışma programlarını izlemeyi ve gündemi takip etmeyi bıraktı. 

Yukarıda verdiğim örneklerden, öyle zannediyorum, kimse memnun değildir. 

Bu ülkede olup bitenlere ne denir bilmem. Olsa olsa devletiyle ve milletiyle bir çürüme bir kokuşmuşluk bir tükenmişlik bir bozulma söz konusu. 

Bu bozulma o kadar ileri boyuta taşınmış olmalı ki devlet operasyon üzerine operasyon yapıyor. Buna rağmen kimse özellikle kötülük yapanlar ve suç işleyenler kendilerine çekidüzen vermiyorlar. 

Ne yapıp ne edip devletiyle, milletiyle çürüme ve kokuşmuşluğun önüne geçmek lazım. Çünkü Türkiye'nin kurtuluşu budur. Bunun yolu da kişilere bağlı olmayan, işleyen bir sistem kurmaktan geçer. 

Öyle bir sistem kurmalıyız ki seri çalışan bir makinenin dişlileri gibi olmalı. Devleti bir makineye benzetirsek devletin kurul, kurum kuruluş ve organları da makinenin dişlileridir. Kurul, kurum, kuruluş ve organlar, birbirini tamamlayan ve aksayan yönleri tespit edip gideren bir denetim mekanizması görevi üstlenmelidir. Suç işleyen, işini savsaklayan kişiler için kurul, kurum ve kuruluşlar harekete geçmeli ve gereğini yapmalı. 

Devletin tüm organları birbirini denetleyen, birbirine karşı görev ve sorumluluklarını bilen olmalı. İşlerini eşgüdüm halinde yapmalılar. Organların yetki, sorumluluk ve görevleri belirlenmeli. Hiçbiri görev tanımı dışına çıkmamalı. Görevini dört dörtlük yapmalı.

Bu şekil işleyen bir sistem kurulduğunda, kurumların başındaki insanların bir önemi yok. Çünkü görev, sorumluluk, yetki ve alanını bilen sadece görevini yapacak.

Devleti yöneten irade de devletin işleyişini takip eder. Aksayan yönler varsa tespit ederek aksaklığı giderir.

Devletin işleyen bir sistem olması için devletin organlarının yaptırımı olmalıdır. Suç işleyen, görevini yapmayan cezayı müeyyideye çarptırılmalı. Bunun affı olmamalı. Suça müdahale zamanında yapılmalı. Kişiler iş başındayken derdest edilmelidir. Yapılacak operasyonlar atı alan Üsküdar'ı geçtikten sonra olmamalı. Suç işleyen devletin balyozunu hep ensesinde hissetmeli. Devlet kimseyi koruma yoluna gitmemeli. 

İşleyen sistemin işlemesi için vatandaşın da bu sisteme yardımcı olması lazım. Vatandaş konan kurallar kendisinin ve ülkenin yararına olduğuna inandırılmalıdır. Suçlunun yanında yer almamalı. 

Devletin, organları vasıtasıyla yapılan her şeyi tespit ettiğini ve affı olmadığını gören vatandaş kendisine çekidüzen verecek ve kurallara uyacaktır.

İşleyen sistemde operasyon üzerine operasyon olmaz. Çünkü olay, problem ve suçlara anında müdahale edildiği zaman kokuşma ve bozulma olmaz.

İşleyen sistemi kurmak zor değil. Bunun iradesini siyasi irade gösterecek. Kurumları harekete geçirecektir. Tüm kurul ve kurumlar işlerini zamanında yaptığı için adliyenin iş yükü de hafifleyecektir. 

2 Ekim 2026 Cuma

Okumuş Sorunu

Eskiden en büyük düşmanımız cehalet. Bununla mücadele etmemiz gerekir denirdi. 

Yine İmamı Gazali'ye atfen, "Cahillerle tartışmayın. Ben hiç galip gelemedim" sözü söylenir. 

Cehaletle mücadele için "Oku, baban gibi eşek olma" bile denir. 

"Okumadığıma eşekler gibi pişmanım" denirdi bir zamanlar. Gerçi şimdilerde "okuduğuma eşekler gibi pişmanım" diyen de çoğaldı. Çünkü piyasa, üniversite bitirmiş işsiz genç işsizlerle dolu. Bu da haliyle okuma pişmanlığını beraberinde getiriyor. 

Görüleceği üzere cehalet başlı başına bir sorun. Yalnız bugün cehaletten ziyade okumuş sorunu bu ülkenin en başat sorunu. Çünkü cahil insanın zararı kendisine. Halbuki okumuş sorunu ülkenin başına bela. 

Bu iddiam belki garip karşılayabilir belki abartıyorsun diyebilirsiniz. Yalnız bana göre bu ülkenin en büyük sorunu okumuş sorunu. 

Niçin böyle düşünüyorum. Gündemde olup bitenlere, gündemi meşgul edenlere bakılırsa hemen hemen hepsi okumuş. Ülkede ne kadar hırsızlık, dolandırıcılık, rüşvet, yolsuzluk, dalavere varsa hemen hemen hepsi okumuşlar içinden çıkıyor. Bankaları boşaltanlar da borsada manipülasyon yapanlar da devlete fahiş fiyata dezanfektan satanlar da okumuş kesimden. Ülkenin kokuşmasında en büyük pay bunların. İşi kılıfına uydurmada, mazeret üretmede zaten üstlerine yok. İkna kabiliyetleri de çok iyi. Kolay kolay ceza da almazlar. Bir yolunu bulup kurtuluyorlar. Ceremesini de kendileri değil, halk çekiyor. Yaptıkları, kırıp döktükleri yanlarına kâr kalıyor.

Özgüvenleri de yüksek. Çoğu haddimi de bilmiyor. Cahil, "Ben cahilim. Anlamam" derken okumuşum çoğunun anlamadığı yok. Anlamadığını da kırıp döktüğünü de kabul etmez. 

Katılır veya katılmazsınız, bu ülkenin bu noktaya gelmesinde okumuşların payı çok büyük.

Okumuş sorunu halledilmeden, okumuşlara ayar verilmeden bu ülke bir arpa boyu ilerlemediği gibi gerisin geriye gider.

Not: Bu yazı cehaleti övme, okunuşu yerme şeklinde anlaşılmasın. Ne cehaleti överim ne de okumuşu yererim. Ancak okumuş cahili yererim. Bu ülkenin çoğu okumuşu da okumuş cahilden ibarettir. Hani baba oğluna, "Okumuşsun ama adam olamamışsın" demiş ya benim de kastettiğim bu tür okumuşlardır. 

1 Ekim 2026 Perşembe

Temsil Sahiplerinin Sorumluluğu *

Kişinin işlediği suçtan dolayı anası, babası, evladı, sülalesi suçlanamaz.

Kişinin işlediği suçtan dolayı mezhebi, meşrebi, düşünce ve zihniyeti, dini inancı ve mahalle ve partisi töhmet altında bırakılamaz.

Suç işleyen kişinin giyim ve kuşamı, şekil ve şemaili, ırkı, cinsiyeti, milliyeti, şehir ve memleketi suçlu ilan edilemez.

Suçlunun icra ettiği mesleği ve mezun olduğu okulu da kişiden dolayı suçlanamaz. 

Çünkü suç bireyseldir, kişiyi bağlar. İşledikleri suçtan dolayı kişilerin kendilerini ait hissettikleri ve beraber iş yaptıkları kesim hakkında toptancı davranmak hakkaniyete sığmaz. 

Ayrıca suç isnat edilen kişi adil yargılanıp hüküm giyinceye kadar masumdur. 

Şu var ki kişinin suç işlediği ayan beyan ortada iken eğer bu kişiyi anası, babası, partisi, zihniyeti, korumaya kalkarsa görmezden gelirse savunmaya geçerse suçu küçümsemeye kalkarsa "sizinkiler de yapıyor, yaptı, siz daha büyüğünü yaptınız" gibi savunmaya ve saldırıya geçerse bu da doğru değildir. Üstelik bu savunma psikolojisi okları zihniyete döndürür. O yüzden kimse mahallesinden suç işleyeni bir şekilde savunmaya geçmemeli. Hatta en sevdiği ve güvendiği olsa bile suçluyu adalete kendi eliyle teslim etmeli. 

Aslında her zihniyet, grup, düşünce, camia ve mahallede kişiliği zayıf olan çürükler çıkar. Kol kırılır yen içinde kalır demeden kapı dışarı etmek, adalete teslim etmek, mahalle baskısı uygulamak her mahallenin temizlenmesi demektir. Çünkü her mahalle içlerindeki çürüğü temizlerse zihniyeti, giyim ve kuşamı ne olursa olsun her kesim tertemiz olur. Mahallesinden yüz bulamayan, korunup kollanmayan bir daha böyle işlere kalkışamaz. Böyle böyle her mahallede, toplumda ve ülkede etik değerler oturmuş ve mahalleler içlerindeki irinlerden temizlenmiş olur. Toplumda çürüme, kokma ve yozlaşma da olmaz.

Bunun için her mahalle, güven esasına dayalı ilkeden ve bizim insanımız anlayışından kurtulmalı ve kendi içlerinde bir denetim ve takip sistemi kurmalı. Özellikle zaafı olan kişilere karşı tedbiri elden bırakmamalı. En ufak bir falsoda uyarı mekanizması harekete geçirilmeli. 

Bu genel değerlendirmeden sonra her ne kadar kişilerin yaptıkları ve işlediği suçlar kişinin kendini bağlasa da amme adına iş yapanların, bir zihniyet ve partiyi temsil edenlerin, inancına göre giyinip kuşananların ve kılık kıyafete bürünenlerin, bir mesleği icra edenlerin, sureti haktan görünenlerin, söz ve uygulamayla zihniyetini referans gösterenlerin, haktan ve adaletten, doğruluk ve dürüstlükten bahsedenlerin, kısaca belli bir zihniyet ve zümreyi temsil edenlerin temsil ettikleri makam ve statüye halel getirmemek için azami gayret göstermeleri gerekir. Çünkü kimsenin zihniyetiyle ilgili bir soru işareti bırakmaya hakkı yoktur. 

Ne demek istediğimi birkaç örnekle açayım:

İmam, müezzin, vaiz, müftü, din kültürü öğretmeni, Diyanet İşleri Başkanı ve üst düzey çalışanlarının sarığı beyazdır. Leke götürmez. Bu kesimin yaptığı camiayı töhmet altında bırakır. Acaba dedirtir, hoca da bunu yaparsa, başkasından beklerim ama bunlardan beklemezdim deyiverir halk. 

Aynı şekilde giyim ve kuşamı İslam'dan referans ise bu giyim, kuşam, başörtüsü ve sünnete uygun sakal olduğu müddetçe kadını da erkeği de çok dikkatli olmalı. Toplum, bir de sakallı, üstelik başörtülü diyerek şok geçirir. 

Dilinden ayet ve hadis düşmeyen, tüm referansı din olan kişilerin de camiasına halel getirmemesi gerekir. Toplum, "Ele verir telkini, kendi yutar salkımı" deyiverir. 

Sureti haktan görünenlerin ya da Müslüman kimliğini ön plana çıkaranların haksızlığını görünce, bazıları, "Bu ya da bunlar Müslümansa ben değilim" demeyi çoğalttı son zamanlarda. 

Aynı şekilde kendisini laik ve seküler görüp Atatürk'ün arkasına sığınan, referansı Atatürkçülük olanların ve bu düşünceyi temsil edenlerin de dikkatli olmaları gerekir. Toplum, bir de Atatürkçüyüm diyor deyiveriyor. 

Kısaca kim hangi camiayı temsil ediyorsa camiasına halel getirecek söz ve eylemlerden kaçınması gerekir. Çünkü temsilin ağırlığı vardır. Kimse yaptıklarıyla temsilin ağırlığını yok etmeye, milli ve manevi değerlerin içini boşaltmaya hakkı yoktur. 

Burada şunu da belirteyim. Kişilerin işlediği suç kişileri bağlasa da kişiler, savundukları zihniyete halel gelmesin istiyorsa aynı zihniyete sahip kişilerin işlediği suçun artmaması ve odak haline gelmemesi için özen göstermesi gerekir. Çünkü sayı arttıkça suçun bireyselliğinin toptancılığa dönme riski vardır.

*04/10/2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Fon ve Borsa Olayının Düşündürdükleri *

Fon ve borsa işleriyle hiç işim olmadı. Anlamam da. Benim bu taraklarda bezim olmasa da borsa ve fon işleri kaç gündür ülke gündemini meşgul ediyor. Daha da epey meşgul edeceğe benziyor. 

Borsa ve fonla ilgili olup bitenlere yer vermeyeceğim. Zaten ilgili ve meraklıları gündemi takip ediyor. Hoş, değinmek istesem de bu konuya Fransız’ım. 

Şu var ki birileri köşeyi dönmüş, birileri de mağdur olmuş. Öyle anlaşılıyor ki adı geçen fona yüklü miktar para yatıranlar bir yerlerden tüyo almış. Bu hisselerin anormal bir şekilde yükseldiğini gören küçük yatırımcı da köşeyi dönmek için atlamış. Devlet el koymadan hissesini satıp çıkanlar ihya olmuş, habersiz olanlar ise ava giderken avlanmış. 

Oldum olası küçük yatırımcıyı da anlamış değilim. Üç kuruş kâr edeceğim diye borsayla haşır neşir oluyor. Halbuki nerede görülmüş küçük yatırımcının kazandığı? Çoğunun sonu hüsran. Ha borsayı piyasa belirlese, spekülasyon olmasa eh diyeceğim. Bizdeki borsa, fon işleri kumar gibi belki de kumardan beter. Kumardan da sadece oyun kurucuları kazanır. 

Döneyim tekrar gündemdeki fon olayına. Toplum ve basın, ilgili fonda parasını değerlendirerek servetini katlayanları yazıp çiziyor, konuşuyor. Kimin ne kadar yatırıp kısa zamanda ne kadar kat kazanç sağladığını söylüyor. Onlara veryansın ediyor. Şu malı götürmüş, bu da var. Daha kim çıkacak dur bakalım deyip duruyor. 

Burada suçlu kim ya da kimler sorusuna cevap aramak gerekiyor. 

Bence manipülasyon veya başka bir sebeple parasını katlayanları konuşmak en son iş olmalı. Suçu sadece bunlara atmak işin kolayına kaçmak demektir. Çünkü kim olursa olsun toplum olarak paramızı nereden, nasıl katlarız hesabı çoğumuzun bilinçaltında var. Fırsatını bulan da değerlendiriyor. Ama etik ama değil. Helaldir, haramdır demiyoruz. Kısa zamanda malı götürme peşindeyiz. Yeter ki fırsat elimize geçsin, yeter ki tüyo gelsin. Bunun için belli bir düşünceye sahip olmak gerekmez. Biraz tamahkar olmak kafi. 

Çok gündemi takip etmemekle birlikte borsayı ve fonu takip, denetim ve gereğini yapmak, uyarmak, işlem yapmakla yükümlü kurul üyeleri veya ilgili kurum yetkilileri, bu konuda yapılan manipülasyona niçin zamanında müdahale etmedi? Esas bunun üzerinde durmak lazım. 

Bildiğim kadarıyla borsa ve fon işlerinin düzgün işleyip işlemediği, işlerin usulüne uygun yürütülüp yürütülmediğinden ve gereğinden Sermaye Piyasa Kurulu üyeleri sorumlu. Bu kurulun alt birimlerinde görev yapan daire başkanlıkları var. Manipülasyondan haberiniz var mıydı? Varsa niçin zamanında uyarı ve müdahale etmediniz denmeli. Bilgilerinin olmaması garip olur. Bilgileri vardı da seslerini çıkarmadılarsa bu daha da bir garip. Üstelik Hazine ve Maliye Bakanı'nın daha önce uyardığı da yazılıp çiziliyor. Uyardığı halde tedbir alınmamış, gereği yapılmamış ve anında müdahale edilmemişse bu daha da garip. Hangisi olursa olsun, burada görev ihmali, hizmet kusuru, görevi kötüye kullanma gibi hususlar var, sorumluluklarını yerine getirmeme durumu var. Yetkilerini kullanmamışlardır. Belki de göz yumulmuştur. Bugün amme ve kamu zararı varsa ve yüzbinlerce insan mağdur olmuşsa bu mağduriyette görevini hakkıyla yapmayanların payı büyük. 

Yine de günahlarını almayalım. Belki işi bu raddeye geleceğini hesaba katmamışlardır. 

Yalnız sonuç şu ki bu fon ve borsa işinde birileri köşeyi dönerken geride epey mağdurlar bıraktı. Şimdi devlet bu mağduriyeti nasıl gideririm diye düşünüp duruyor, öyle görünüyor ki köşeyi dönenlerin bir kısmı parasını yurtdışına çıkarmış, bunlar geri getirilebilecek mi? Bunu da zaman gösterecek. 

Kamuoyu öyle zannediyorum, bu manipülasyondan yararlanan sadece ismi geçenler mi, daha ismi açıklanmayan üst düzey bürokrat ve siyasi var mı diye merak ediyor. Birilerine operasyon yapılırken bazıları es geçiliyor olabilir mi diye endişe ediyor. Ucu kime uzanırsa hepsine dokunulacak mı? İnşallah dokunulur diyor. 

Bir diğer husus, aldıkları tüyoyla yüklü hisse alanların bu kadar parayı nereden buldukları da kamuoyunda merak ediliyor. Böylelerine bu kadar sermayeyi nereden buldun denmeli diyor. 

Borsaya gelince, kamuoyunun çoğu borsaya temkinli yaklaşıyordu. Bu son olayla birlikte borsa itibar kaybetti, güveni zedelendi. Kolay kolay belini doğrultamaz.

Hülasa, bu son borsa ve fon olayıyla birlikte olaya devlet el koydu. Temenni ederiz ki ucu kime dokunursa dokunulsun. Manipülasyon yapandan tutun da borsa ve fonları takip, inceleme ve denetlemekle yükümlü SPK üyelerine varıncaya kadar tarafların hepsinden hesap sorulsun. Bir daha da böyle olayların patlak vermemesi için sıkı tedbirler alınsın.

Not: Bu da geçer yâ Hû diyeceğim ama bu kokuşmuşluk ve çürümenin bu ülkede farklı farklı kulvarlarda devam edeceği endişesini taşıdığımı da burada belirtmek isterim.

*02/10/2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.