Sosyal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Haziran 2026 Çarşamba

Mutlak Butlanın Kapsamı

Hazır mutlak butlan kararı çıkmış, geciken adalet adalet olmasa da 2 yıl 6 ay sonra adalet tecelli etmiş, eski başkan ve ekibine parti yeniden teslim edilmiş, önceki kurultaylar yok hükmünde sayılmış, dönemin delegelerinin banka hesapları incelemeye alınmış...

Türkiye böyle böyle arınmaya giderken bu kadar yeter deyip bırakmamak lazım. Bu kararın ucu kime dokunursa devam etmeli. Mutlak butlan yarım bırakılmamalı. 

Başka ne yapılabilir? 

Bunun için çok düşünmeye gerek yok. Mesela 2024 mahalli idareler seçimine katılan belde, ilçe, il ve büyükşehir adayları, yok hükmünde olan kurultay parti meclisi tarafından aday gösterildi. 

Bu parti seçimde birinci parti çıktığına göre çoğu il ve büyükşehirleri bu partinin adayları kazandı. Çoğunda inceleme, soruşturma, operasyon yapılsa da bazıları görevden el çektirilse de bazıları hala görev yapıyor. Çoğu belediyede yine bu yok hükmünde olan yönetimin aday gösterdiği belediye meclis üyeleri hala görev yapıyor. 

Ne demek istiyorum? 

Mutlak butlan belediyeleri de kapsaması lazım. Nasıl ki mutlak butlan ile 2023 kurultayı yok ve yapılmamış sayıldıysa kazananlar el çektirildiyse kurultayda kaybeden tarafa genel başkanlık geri verildiyse el çektirilen parti yönetiminin 2 yıl 6 ay boyunca aldığı kararların, inisiyatiflerin, gösterdiği adayların hepsi yok hükmünde olmalı. Kongre yapılmamış sayıldığını göre 2023 seçimleri de yok kabul edilmeli. O belediyelerin eski başkanlarına başkanlıkları yeniden verilmeli. 

Daha neler? Seçim yok kabul edilir mi derseniz? En azından bu partinin adayları seçime girmemiş kabul edilmeli. Şayet seçimi kaybetmişlerse sorun yok. Eğer başkanlığı kazanmışlarsa bu başkan ve belediye meclisi üyelerinin mazbatası iptal edilerek en çok oy alan ikinci adaya başkanlık ve üyelik mazbatası verilmeli. 

Bu mutlak butlan kararından sonra yarın o seçimi ikinci bitirerek başkanlığı kaybeden, asliye hukuk mahkemesine müracaat etse "benim hakkım yendi. Rakibimin adaylığı ilgisizler ve yetkisizler tarafından belirlendi. Bunları aday gösterenlerin kazandığı kurultay yok hükmünde olduğuna göre rakibim belediye başkanının başkanlığı da yok hükmünde olmalı. Başkanlık bana verilmeli. O günden bugüne hesabıma yatırılmayan maaş ve özlük haklarını yasal faiziyle birlikte şu ibanıma yatırılması şeklinde dava açsa bu davayı banko kazanır. Ki haklı olur bence. 

Devlet zarara uğrar denirse, belediye başkanlığı yok hükmünde sayılan bakanlardan, seçildiği andan itibaren aldığı maaşlar yasal faiziyle birlikte geri istenir. Gelen bu para çiçeği burnundaki başkanların hesabına yatırılır. 

Gördüğünüz gibi çözüm basit. Üstelik devlet hiç zarara uğramayacak. 

Daha başka ne yapılabilir? YSK, bastırdığı oy pusulasının o partiye düşen masrafını da o partinin yok hükmündeki kurultay sorumlularından talep etmeli. Devleti boşu boşuna zarara uğrattınız, oy pusulasını uzatmış oldunuz demeli gerekçesinde. İnşallah YSK "Bu benim yetkim dışında" demez. 

Böyle yapılmalı ki mahkeme kararı tam uygulanmış, adalet tam yerini bulmuş olsun. 

Arınma Zamanı

Başına yeniden talih kuşu konan bir büyüğümüz "Arınma zamanı" demiş. Arınma hem bedenen hem de ruhen olmalı. Ama nasıl? Arınmaya katkım olsun diye beyin jimnastiği yapacağım:

Önce banyo yapmalı. Bunun için ilk iş olarak zeytin yağlı sabun temin edilmeli. 

Banyodan önce koltuk altındaki ve avret mahallindeki kıllar büyümüşse tıraş olmalı. 

Vücudu sıcak suyla ıslattıktan sonra zeytin yağlı sabunla bir güzel banyo yapılmalı.

İyice sürtünmeli. 

Vücut sıcak suyla iyice yumuşatıldıktan sonra ellerle vücut iyice ovulmalı.

Tırnaklarla vücut bir güzel tımarlanmalı.

Kir çıktıkça amma da kirlenmişim deyip tekrar zeytin yağlı sabunla bir güzel sabunlanmalı. 

Eller sırta uzanmıyorsa gerekirse birinden destek alınmalı. Vücudun arkası bir güzel keselenmeli.

Banyo, vücutta kir çıktıkça devam etmeli. Bunun için sudan ve sabundan tasarruf yoluna gidilmemeli. Çünkü tasarrufuna zamanı değil. Sakın ola ki itibardan tasarruf etme. 

Banyo sonrası iyice kurulandıktan sonra el ve ayak tırnakların uzamışsa hazır tırnaklar yumuşamışken tırnak bıçağı ile tırnakları kesmeli.

Üst başı giydikten sonra kıbleye doğru seccadeyi serip iki rekat namaz kılmalı. 

Sakın, abdestim yok deme. Az önce banyo yaptın. Banyo demişsem gusül abdesti idi kastım. Yok ben niyet etmemiştim. Sadece yıkanmıştım dersen kalkıp önce abdest alacaksın.

Abdestin ardından seccadeye yöneleceksin. Söylememe gerek var mı bilmiyorum. Çünkü bilmemiz gerekli. Seccadeye ayakkabı ile basmayacaksınız.

Ne namazına niyet edeceğim deme. Başkası ne niyetle kılar bilmem ama sen şükür namazı kıl. Niyet ettim Allah rızası için iki rekat şükür namazı kılmaya" şeklinde niyet edebilirsin. 

Güsul, abdest ve iki rekat namazın ardından ellerini kaldırıp dua edeceksin.

Ne diye dua edeyim deme. İçinden geldiği gibi dua et. 

Aklına hiçbir şey gelmiyorsa "Verdiğin nimetlere özellikle son verdiğin nimetten dolayı ne kadar şükretsem az. Daha ne isterim. Sana mesafeliydim. Şu an düşünüyorum da yanlış yapmışım. Pişmanım. Nasuh tevbesi ile tevbe ediyorum. Bir daha iyi kul olacağım. Meğer dost bildiklerim düşman, düşman bildiklerim dostmuş. Bundan sonra kim dost kim düşman daha iyi tanıyacağım. Benden görünenleri düşman, benden görünmeyenleri dost edineceğim. Namaza başladım. Orucu da tutacağım. Zekatımı da vereceğim. En kısa zamanda usulüne uygun hac yapıp anamdan yeni doğmuş gibi tertemiz olacağım" diyebilirsin.

Başka aklına bir bir şey gelmiyorsa seyyidül istiğfar duasını oku. Anlamını bilmesen de sık sık amin demeyi ihmal etme.

"Zamanında adalet için yürüdüm. Karşılığını gördüm. Bir göz istedim. Sen iki göz birden verdin. Fazlasına da gerek yok. Bundan sonra başkası için adalet istiyorum diyerek yürümeyeceğim. Gandi olmaya kalkmayacağım. Kendim olup sadece iyi bir kul olacağım" de.

Dualarının kabul olması için duana başkasını da katabilirsin. "Bana hain diyenler ne dediğini bilmiyorlar. Onlar cahildir. Sen onları da affet" de. 

Arınmaya böyle başla. Arkası gelir zaten. 

Bir Okuyucuyla Hasbihal

Bir ara, anne baba muhtaç duruma düştüğü zaman ve miras paylaşımında kardeşlerin gerçek yüzünün ortaya çıktığını, çoğu kardeşin birbirine küs ve dargın olduğuna dair bir yazı kaleme almıştım. 

Eşi Alman olan ve Almanya'da yaşayan, iki çocuğu olan bir hanımefendi, "Benim de iki çocuğum var. Daha şimdiden geçinemiyorlar. Gerçi Almanlara anne babaya bakma ve miras bırakma yok. Yine de yazınız beni endişelendirdi" içerikli bir yorum yazmıştı o yazımın altına.

Ben de şu cevabı yazmıştım. Bu cevabı taslaklarda görünce ayrıca yazı konusu edinmek istedim:

Evin tek çocuğu olunca siz de eşiniz de kardeşlik duygusunu tatmamışsınız. Çocukluğunuzu en iyi anne babanız bilir. “Bir anneye mektuplar” başlıklı bir kitap okumuştum. “Tek çocuğa bakmak, onu büyütmek, dokuz çocuğa bakmaktan daha zor” yazıyordu. Ne derece doğru bilmem ama yazarın böyle bir tespiti vardı.

Evde birbirine yakın yaşıt kardeşler kavga ile büyür, kardeşiyle sosyalleşir. Kardeşi olunca başkasını aramıyor. Kavga edip küserler, bir müddet sonra barışırlar. Bu tip evde anlaşamayan, birbirini kırıp geçiren çocuklar dışarıda sırt sırta verip birbirlerini korurlar. Kavgaları hoşumuza gitmese de çocukların bu şekil büyümesini sağlıklı görürüm.

Büyüdükleri zaman eften püften yaptıkları kavgalar kendileri için bir anı olarak kalır. Anlatıp anlatıp gülerler. Allah bağışlasın çocuklarınızı.

Miras bırakmama konusunda Almanlar aslında en iyisini yapıyorlar. Bizdeki miras kavgalarını görünce Almanlara hak veriyorum. Bizler biriktirip hepsine bir şeyler bırakmaya çalışıyoruz. Zaman zaman düşünürüm. Pek miras bırakmayan Avrupalı mı ahirete inanıyor yoksa hiç ölmeyecekmiş gibi mal biriktiren biz mi diye. 

Orada mal bırakmamada devletin her on sekiz yaşına girene iş vermesinin, veremediği takdirde işsizlik parası vermesinin, evlatlara mal bırakmaya ihtiyaç hissettirmediğini düşünüyorum. Nasılsa çocuğum, devletin bulduğu işte çalışıp evini geçindirecek diye düşünüyor olmalılar. Yani orada herkes önünü görüyor. Oturmuş ve kurumsallaşmış bir sistem var. Bizde ise kimsenin iş garantisi de yok, oturmuş bir sistemimiz de yok. Açgözlülüğümüzün ve mal hırsımızın temelinde yarın, gelecek ve rızık endişesi var. Güya rızkı veren Allah deriz ama buna da uygulamada inanmıyoruz.

Anne baba ve engelliye bakma konusunda da Avrupa'da devletler sosyal devletin gereğini yerine getirdiği için bizde olduğu gibi bir durum pek söz konusu olmaz. Orada devlet hastayı alıp buna uygun açtığı yerlerde bakıyor. Bizde çoğu evde bakıma muhtaç hasta var. İşe gitmeyip hastasına bakıyor. Sorun da burada çıkıyor.

Çocuklarınızdan dolayı endişelenmenize gerek yok. Büyüdükleri zaman daha da olgunlaşırlar. Ayrıca mal paylaşımında ve anne babaya bakma konusunda hiç sorun olmadan aralarında sorunu çözen kardeş örnekleri de çoktur.

2 Haziran 2026 Salı

Doğduğumuz ve Doyduğumuz Yer

Doğduğumuz yer vardır, Doyduğumuz yer vardır.

Doğup çocukluğumuzu yaşadığımız yerin ayrı bir yeri vardır. Mahallemiz, okulumuz, arkadaşlarımız ve en önemlisi aile ve akrabalarımız buradadır. Buranın her bir yeri acı, tatlı hatıralarla doludur.

Okul, iş ya da medeni hal gibi sebeplerle doğup büyüdüğümüz yeri terk etmek zorunda kaldığımız zaman memleket hasreti baş gösterir. Bir özlemle geri dönmeyi murat ederiz.

Doğup büyüdüğümüz yeri hiç terk etmeyenlerin önemli bir kısmı, ben başka yerde yapamam deyip kolay kolay başka bir yerde yaşamaya yanaşmaz.

Kazara belli bir süre terk etmek zorunda kalsa bile hapishaneden çıkacağı ya da askerlikten terhis olacağı günü saydığı gibi gün sayar. Ne de olsa sevdikleri, annesi, babası oradadır.

Doğduğum yer, çocukluğumun geçtiği yer, annem babam burada, onlar nerede ise ben oradayım düşüncesine sahip kimseler kolay kolay kendini geliştiremez. Görgüsüz artmaz. Ne uzar ne kısalır. 

Bir de doyduğu yeri mesken edinenler var. Hasbelkader yolu düşmüştür, zorunlu çalışma yükümlüsü olarak gelmiştir, eşinin memleketidir; havasını, huyunu, suyunu beğenmiştir. Burası benim doğduğum yer demez, yerleşir gider. Büyükşehirler doğduğu yerden ziyade, doyduğu yerde yaşayan insanlarla dolu.

Doğduğu ya da doyduğu yerden ziyade insanın;

Mutlu ve huzurlu olabileceği, 

İmkan ve fırsatlarının olduğu, 

Gelişimine katkı sunacağı, 

Görgü ve göreneğini artırmaya katkı sunacağı,

Farklı arkadaş ve dostlar edinebileceği, 

Farklı kültürlerle karşılaşabileceği vs.

Yerlerde ikamet etmesinde yarar görüyorum. Bu sayede ne kadar yer gezerse kendisi için kârdır, en büyük kazançtır. 

Hele devlet memurluğu yapanların, gençlik ve olgunluk çağını, doyduğu yerlerde geçirdikten sonra emeklilik öncesi doğduğu yere yönelmesini ideal olan olarak görüyorum. 

Mahalle ve Kader

Coğrafya kader mi, değil mi sorusuna muhatap oluruz zaman zaman. Bakış açımıza göre kader ya da kader değil denebilir.

İklimi, yer şekilleri, yeraltı ve yer üstü yönüyle kaderdir. Gerisi halkın ve devletin işlemesi ile ilgilidir. Bu yönüyle de coğrafya kader değil, insanların çabasının bir sonucudur, işleyenindir. İşletmenin ustalığına göre şekil alır. Devlet iyi bir planlayıcı, halk da çalışkan ve üretken olursa böyle bir coğrafya ihya olur. Böyle yapılmazsa geri kalmışlığın suçu coğrafyaya yıkılır.

Baktın ki coğrafya bitek değil, gerekirse başka coğrafyaya terki diyar edersin. Hatta doğduğun yer mi doyduğun yer mi denir halk arasında. Çoğu kimse doğduğu yerden ziyade doyduğu yerde ikamet etmekte ve rızkını temin etmektedir. Bundan dolayı da kimse ayıplanmaz.

Peki, mahalle kader midir? Mahalle derken kastım belli sınırları olan, insanların komşu olduğu semt ve muhiti kastetmiyorum. Mahalle derken aynı fikir aynı inanç aynı görüş çerçevesinde şekillenmiş insanlar topluluğunu kastediyorum. Kısaca ideolojik mahalle diyebiliriz.

Bu mahalle coğrafyaya benzemez. Kaderdir. Zira inanç, fikir ve görüş yönünden değişik düşünme gibi bir seçeneğin yoktur. İstersen bir dene. Konuşturmazlar, aykırı görüşünü serdedemezsin. Lafı ağzına tıkarlar. Dışlanırsın. Çevren yavaş yavaş etrafını boşaltır. Yalnızlığa mahkum edilirsin.

Satılmış olarak görülürsün. Liboş derler. Karşı mahalleye şirin görünmeye çalışıyor, onlara göz kırpıyor denir. Değişti, yoldan çıktı. Ne biçim biri olup çıktı. Bu mahallede nasıl durur, çekip gitsin denir.

Karşı mahalleye gitsen karşı mahalle yüzüne bakmaz. Bunun ne işi var burada derler. Yüzüne bakıp el üstünde tutsalar bile içine sinmez.

Kısaca görüşün mahallenden farklılaştığı zaman mahallen sana, sen mahallene yabancılaşırsın. Ne kendi mahallene ne de karşı mahalleye yaranabilirsin. Dışlanmış insan psikolojisini yaşarsın.

Başka mahalleye gitsen, ülkeyi terk etsen bile bu psikolojiden kurtulamazsın. Zira coğrafya gibi değil.

Tüm bunları göz önünde bulundurduğumuzda, mahallede kalıp yalnızlara oynasan da mahalleyi terk etsen de mahalle damgasından kurtulamazsın. Çünkü mahalle senin kaderindir. Bu kader öyle bir kader ki değişmeyen, değiştirilemeyen, değiştirilmesi teklif dahi edilemeyen kaderdir.

Nizam-ı Âlem Hülyamız

Hz Musa ile Hızır’ın yol arkadaşlığı hikayesini bilmeyeniniz yoktur.

1. Hızır, fakir bir kişiye ait bir gemiyi delince Hz Musa itiraz eder.

2. Yiyecek istemelerine rağmen ahaliden kimse yiyecek vermez. Buna rağmen Hızır, yıkılmış ya da yıkılmaya yüz tutmuş duvarın çökmesini düzeltir.

3. Hızır küçük yaştaki bir çocuğu yakalayıp öldürür.

Musa peygamber Hızır'ın bu yaptıklarına bir anlam veremez. Yolları ayrılmadan önce Hızır bunları niçin yaptığını anlatır:

1.Geminin gariban kişilere ait olduğunu, ileride sağlam gemilere el konduğunu, gemiyi delerek gemiyi kurtardığını,

2.Yıkılmakta olan duvarı niçin yaptığını da şöyle anlatır: Babalarının çocuklar büyüyünce kullansın diye duvarın altına altın koyduğunu, duvar yıkılınca altınlar ortaya çıkacağı için başkalarının sahiplenmesinin önüne geçmek amacıyla duvarı yaptığını,

3.Öldürdüğü çocuk için ise çocuğun asi ve şaki biri olup büyüyünce anne babasını öldüreceğini, bundan dolayı öldürdüğünü,

Açıklar.

İlk iki madde üzerinde durmayacağım. Bu yazımda sadece Hızır'ın üçüncü tasarrufu üzerinde duracağım.

Hızır'ın bu tasarrufuna kıyas mı yapıldı bilinmez. Fatih Sultan Mehmet, devletin bekası ve bütünlüğünü korumak amacıyla, kardeşler arasında taht kavgası olmaması için kardeş katline dair bir kanunname (Nizamı Âlem) çıkarmış. Bunu doğru bulmuyorum. Çünkü ne insani ne ahlaki ne de dinidir. Ne edersiniz ki bu kanun belli bir süre uygulanmıştır.

1389 yılında I. Murad’ın vefatının ardından tahta geçen Yıldırım Bayezid ile başlayıp I. Ahmet dönemindeki yasal düzenlemeyle bu uygulama kaldırıldı.

Bu uygulama 1603 yılına kadar yaklaşık 214 yıl sürmüştür.

Bu kanunla birlikte nice kardeş katledilmiştir. Sadece bu kanunun ne derece sert ve katı uygulandığını belirtmek için bir örnek vereyim. 3.Mehmet tahta çıktıktan sonra 19 kardeşini boğdurarak öldürtmüştür.

1603'te tahta çıkan I. Ahmet, hanedanın en yaşlı ve akıllı üyesinin başa geçmesini öngören bir sistemi yürürlüğe koyarak kardeş katli uygulamasını büyük ölçüde engellemeyi hedeflemiştir. Bunun yerine şehzadeler sarayda izole hayatına tabi tutulmuştur.

Sonraları bu kanun kaldırılsa da padişah olan diğer kardeşlerini gözetim altında tutmuş. Belki de onlara hayatı zindan etmiştir. Bazı padişahlar da esir gibi hayat yaşarken padişah olmuştur.

Fatih zamanında çıkarılan bu kardeş katli yasasının devletin bekasına ne derece fayda sağladığı tartışılır diyeceğim ama fayda sağlamadığı hatta zararının olduğu ve onulmaz yaralar açtığı bir gerçektir. Bu yasa kaldırıldıktan sonra da şehzadelere reva görülen kafes sistemi de devletin bekasına ve gelişmesine katkı sunmamıştır. Çünkü kafeste yaşayan, ülkede ve dünyada olup bitenlerden bihaber yetişir. Ayrıca her gün ölüm korkusu içinde yaşar. Kafeste yaşarken tahta çıkan birinde ufuk olmaz. Ülkeyi sağlıklı yönetemez. Ülke ve dünya siyasetini sağlıklı okuyamaz.

Ömrü altı asır süren Osmanlı'nın niçin tarih sahnesinden silindiği gerçeğini kardeş katlinde ve sonrasında uygulamaya konan izole sisteminde aramak gerek. Kardeşini katleden, kardeşinin nefes almasına dahi izin vermeyen, sonrasında kardeşlerine zindan hayatı yaşatan bir anlayışın ebed müddet devlet olması söz konusu olamaz.

Sadede gelirsem, kardeş katlinden bahsetmek gibi bir niyetim yoktu. Hızır'ın ileride anne babasını öldürecek diye sabi yaştaki birini öldürmesinden hareketle yazımı şöyle bitirmek istiyordum:

Kimin ileride anne ve babasını öldüreceğini, kimin büyüyünce kötü biri olacağını bilme imkanımız yok. Şayet böyle bir ilim ya da bize verilen bir bilgi olsaydı kötüler küçükken yok edilseydi dünyada kötüler olmayacağından hayat sütliman olurdu. Kötülük ve kötülerle mücadele diye bir şey olmazdı. Dünyada kötülük diye bir şey olmaz, polis ve askere de ihtiyaç kalmazdı.

Osmanlı'nın sabi yaştaki şehzadeleri öldürmesine rağmen ülkeyi ve dünyaya nizamat veremediğini ve tarih sahnesinden silinip gittiğini düşününce bu formülümden vazgeçtim.

Öyle ya öldürerek hep öldürerek sürekli öldürerek kim ayakta kalmış da biz kalacağız?

Şeytan ve Buzağı Hikayesi

Şeytan ve buzağı hikayesini bilmeyeniniz yoktur. Bilsek de kıssadan hisse olsun diye tekrar tekrar anlatılır:

Şeytan, bir ağacın altında dinlenirken ineğini sağan kadının yanındaki buzağının ipini hafifçe gevşetir.

Ardından şeytan tekrar dinlenmeye geçer.

Dinlenirken cereyan eden cümbüşü seyre koyulur. Olup bitene zevkten dört köşe olur.

Çünkü, ipi kurtulan buzağı annesini emmeye koşar, koşarken süt kovasını devirir.

Sütü dökülen gelin, elindeki sopayla buzağıya vurup öldürür.

Yavrusunun öldürüldüğünü gören inek, bir tekme ile gelini öldürür.

Gürültüyü duyan kayınpeder, gelininin cansız bedenini görünce öfkeyle ineği vurur.

Silah sesine gelen koca, yerde yatan karısını ve babasının elindeki silahı görünce babasını öldürür.

Yaptığı hatayı anlayan genç daha sonra kendi canına kıyar".

Bir ip gevşetmenin sonucunu özetlersek, buzağı ve annesi inek; gelin, kayınpeder ve koca olmak üzere toplam beş cana mal olmuştur. Bir aile canından ve malından olmuş, sağılan süt de dökülmüş. Tüm bunlar şeytanın ipi gevşetmesiyle olmuş.

Tüm bu cinayetlerin işaret fişeği, tetikçisi ve planlayıcısı olan şeytan ise öyle zannediyorum olup bitenlere tüh, ben ne yaptım bile dememiştir. Sorsan, "Ben ne yaptım ki", "Olup bitenlerde ve cinayetlerde benim hiçbir payım ve dahlim yoktur. Aile birbirini öldürdü. Her şey benim dışımda cereyan etti. Ortada bir aile sorunu var. Bu da onların iç meselesi" diyecektir ve üzerine toz kondurmayacaktır. Ben sadece şurada kendi halimde dinleniyordum. Sütü ben mi döktüm, buzağıyı ben mi öldürdüm, kadını, kayınpederi ve kocayı ben mi öldürdüm diyecektir. Belki de ipini gevşetmekle buzağının biraz nefes almasını istediğini ve iyi niyetinden kimsenin şüphesinin olmayacağını söyleyecek ve sureti haktan görünmeye çalışacaktır. Ötesini iftira olarak değerlendirecektir.

Şeytanın bu üzerine toz kondurmaz ve umursamaz tavrı tam bir aymazlıktır.

Şeytan özeleştiri yapıp "Keşke buzağının ipini gevşetmeseydim. Bunu yapmakla hata yaptım. Olup bitenden üzgünüm" dese eh, en azından suçunu biliyor, suçunu kabullenerek burnundan kıl aldırdı dersin.

Ama şeytan kim, özeleştiri kim? İkisinin bir araya gelmeyeceğini cümle alem bilir. Çünkü şeytanın en büyük silahı; savunma, saldırı ve gerekçe üretmektir. En büyük haset ve fesatçıdır. Başkasının olmasını ve onmasını asla istemez. Çünkü şeytanda güç zehirlenmesi var. Büyüklük taslama en büyük özelliği. Dünya yıkılsa umurunda olmadığı gibi sevinçten göbek atar. Tabir yerindeyse şeytan kendine Müslüman bir figürdür. Kendine rakip gördüğü Hz Adem'e hasedinden Allah'a isyan yolunu seçmiştir. Aynı haset ve kötülüğünü Hz Adem soyuna da devam ettirmektedir.

Hasılı şeytan bildiğiniz şeytan. İşi, gücü, fikri, zikri, huyu ve suyu, insan soyuna kötülük yapmaktan ibarettir. Başkası da beklenmez zaten.

Hem şeytana hem de kötülüğüyle öne çıkmış insan türüne karşı insan tedbirini alır. Kötülüğü en hafif yönden bertaraf eder. Ya bir de sureti haktan görünen insan türüne ne demeli? İşte insan için en tehlikeli olanı da budur.

Ne diyelim? Mine'l cinneti ve'n nâs. (Cinlerin ve insanların şerrinden Allah'a sığınırım). 

1 Haziran 2026 Pazartesi

Film Siyaseti

Siyaseti kısaca ülke ve devlet yönetimi olarak tarif edebiliriz.

Devlet yönetmek ya da devlet yönetimine talip olmak için bizde de siyasi partiler kurulur. Sayısını bilmiyorum ama irili, ufaklı yüzün üzerinde siyasi partimiz var.

Bir zamanlar siyaseti çok önemsedim. Siyasi partilere de önem atfettim.

Geldiğim nokta itibariyle siyasetten ümidini kesmiş biriyim. Hiçbirinden de zerre beklentim yok.

Benim ümidim ve beklentim olmasa da siyaset kurumu önemli. Zira ülke, iktidara gelen siyasi parti eliyle yönetilmektedir.

İsterim ki kişilere bağlı bir ülke yönetimi olmasın. Kural ve kurumlarıyla oturmuş, işleyen bir devlet sistemimiz olsun. Gelene göre işlemesin. Oturmuş bir devlet geleneğimiz olsun.

Oturmuş ve kültürü oluşmuş bir devlet yönetimimiz olursa her gün siyaset konuşan bir toplum olmak yerine seçimde bir gün oy vererek bir gün siyaset yapmış oluruz.

Siyasetten ümidimi kesmemde uğradığım hayal kırıklığı en önemli nedenimdir. Bu hayal kırıklığından sonra geldiğim nokta, bayrağı ve toprağı olsa da ülkelerin yönetimde bağımsız olmadığı yönünde.

Dünya birkaç para babasının emrinde. Ülkelerin senaristi bunlar. Yönetime kim gelirse bunların yazdığı senaryonun dışına çıkamaz. Tıpkı film çeviren artistin oynadığı oyunda yazılı senaryonun dışına çıkamadığı gibi.

Bu yönüyle bakıldığı zaman ülkelerin yönetim anlayışına film siyaseti dense yanlış olmaz. Ülkelerin yönetiminde söz sahibi olmak için birden fazla partinin olması da yazılan senaryoyu değiştirmiyor.

Filmlerde iyi ve kötü rolde görev yapanlar sahnenin görünen yüzünde kıyasıya mücadele eder, birbirlerini alt etmeye çalışırlar. Bu düşman kardeşler sahnenin arkasında sarmaş dolaş oluyor. Siyaseten mücadele edenler de böyle. Ekran karşısında ve seçim zamanında birbirlerine demediklerini bırakmazlar. Ama geri planda yine hepsi can ciğer kardeş.

Filmlerde nasıl ki kayıkçı kavgası yapılıyorsa siyasette de yapılan aynı şey.

Siyasete bu yönüyle yani film gözüyle bakıldığında ülke yönetiminin de oynanan filmden farklı olmadığı görülecektir.

Huzurevi İhtiyacı

Toplum olarak huzurevlerine pek sıcak bakmayız. Hatta birinin huzurevine kaldığını işittiğimiz zaman ayıplarız. "Çocukları bakmamış, atıvermişler. Olmaz olsun böyle evlat" deriz.

Toplum, "Biz nasıl ki anne babamıza bakmışsak çocuklarımız da bize bakacak. Huzurevinde işim olmaz" diye düşünüyor.

Toplumun çoğu huzurevlerine sıcak bakmasa da mevcut huzurevleri dopdolu. Dolu olduğundan huzurevine kalmak için bazıları sıra bekliyor. Biri ölecek ya da çıkacak da kendisine yer açılacak.

Yine huzurevlerinde kalanların hepsi kimsesiz değil, çoğunun çoluk çocuğu var ama soluğu huzur evinde alıyor.

Bu dediğime bir örnek: Tek başına yaşayan bakıma muhtaç yaşlı bir tanıdığımın huzurevine yerleştirildiğini işittim. Bu teyzenin de çocukları var ama bakan olmamış. Hatta vücudu kurtlanmış. Komşuları huzurevine yerleştirmek için girişimde bulunmuş. Ama dolu olduğu için alınmamış. Sıra gelince alırız diye 21.sırayı vermişler. Kaç yıl geçmiş olmasına rağmen bir türlü sıra gelmemiş. Teyzenin vücudu kurtlanınca komşular muhtara, muhtar kaymakama, kaymakam valiye durumu iletmiş. İşin içine vali girince sıra beklenmemiş. Yaşlı teyze huzurevine yerleştirilmiş.

Huzurevlerinin doluluğu, hatta kalmak için sıra beklenmesi huzurevlerine ihtiyaç olduğu anlamına gelir. Demek ki mevcutlara ilaveten yeni huzurevleri açmak gerek.

Ayıplasak da garip karşılaşsak da huzurevleri sayısını artırmaktan başka çare yok. Zamanın ruhu da budur.

Öyle görünüyor ki önümüzdeki yıllarda huzurevlerine daha fazla ihtiyaç duyulacak. Çünkü nüfusumuz yaşlanıyor. Aynı zamanda tek başına yaşayan yaşlı sayısı da her geçen gün artıyor. Zira devir değişti. Eskiden anne babanın yanında bir evlat kalır, birlikte aynı evde alınırdı. Şimdi anne babanın yanında kalan evladı mumla aramak gerek. Çünkü evlenen ayrı eve taşınıyor.

Yine günümüzde karı koca herkes çalışıyor. Çalışanların çalışırken muhtaç anne babasına bakması da zorlaşıyor. Belirli periyotlarla ziyaret de bakıma muhtaç kişinin derdine derman olmuyor. Haliyle bakıma muhtaç olsun veya olmasın yaşlılar koca evde yalnızlara oynuyor. Kapıyı açan yok.

Huzurevinde kalmak için illaki bakıma muhtaç hale gelmek gerekmiyor. Evinde yalnızlara oynayan kimseler için derdini anlatacak, sohbet edecek bir ortam huzurevleri. Hatta huzurevlerinde kalmaları için yalnız yaşayan kimseleri teşvik etmek lazım. Çünkü topluluk içinde yaşayan insanlar Alzheimer hastalığına daha geç yaşta yakalanırlar. Evde tek yaşayanların ise daha erken yaşta bu hastalığa yakalanma riskleri söz konusu.

Burada huzurevlerini cazip gösterme gibi bir niyetim yok. Sadece ileride bizi bekleyen bir ihtiyaca dikkat çekmeye çalışıyorum.

Bunun için ne yapmak lazım? Devletin her yerleşim yerinde yeterince huzurevi açması bu ekonomik şartlarda zor görünüyor. Bu ihtiyacı gidermek için belediyelere bu konuda imkan ve sorumluluk vermek gerekiyor. Her belediye şehrinde yeterince huzurevi açıp işletebilmeli. Parası olandan uygun ücret alınmalı. Parası olmayan ise ücretsiz kalabilmeli.

İstenince Oluyormuş!

Fazla değil, yakın zamana kadar sokak hayvanları bu ülkenin kronikleşmiş sorunlarından biri idi. 

Köpekler sokak, cadde ve sokaklarda sürüler halinde dolaşırlardı. Çoğu zararsız olmakla beraber içlerinde ısıran ve saldırgan olanları da eksik değildi. 

Zaman zaman köpek saldırısına uğrayan çocuk ve büyükler haberlere bile konu oldu.

Her bir yerde tehlike saçan bu sokak köpekleri yüzünden çocuklar dışarı çıkmaktan korkar olmuştu. Evi yakın olmasına rağmen köpek yüzünden çocuğunu servise veren aileler de eksik değildi. 

Yıllardır sokak hayvanları gündemde kaldı. Hükümet ya da ilgili bakanlık sokak hayvanlarına tedbir alınması için genelgeler yayımlandı. Belediyelere görev verildi.

Belediyeler sokak hayvanlarını topladıkça hayvanseverler sesini yükseltti. Toplanan köpekler birkaç gün sonra tekrar sokaklara salıverildi.

Kısaca bu ülkenin ana gündemlerinden ve sorunlarından biri haline gelmişti sokak hayvanları.

Şimdi durum nasıl? Nicedir cadde, sokak ve meskün mahallerde sokak hayvanları görünmez oldu. Haliyle bu ana sorun gündemden düştü.

Artık çoluk-çocuk, büyük-küçük köpek korkusu çekmeden rahat bir şekilde dışarı çıkar oldu. Çünkü sokaklarımız başı boş köpekler yönünden hiç olmadığı kadar güvenli hale geldi. 

O kadar köpek nereye gitti, ne yapıldı, hepsi şehir merkezlerinde belirlenen yerlere toplandı mı, bu sorun nasıl halledildi? Bilmiyorum. Bildiğim, bu sorunun sessiz sedasız halledildiği. Bu sorunun nasıl halledildiğini de hiç merak etmiyorum. Çünkü önemli olan sorunun çözülmesi. 

Bu sorunun çözümünde hükümet iradesinin ve belediyelerin bu işi sıkı tutmasının etkili olduğunu düşünüyorum. Bu yönüyle hem hükümet hem de belediyeler bir takdiri hak ediyor. 

Demek ki iş sıkı tutulunca çözülmez dediğimiz sorun çözülüyor. Keşke bütün sorunlarımız aynı irade ile sorumluluk alarak çözülse. Bak o zaman çözülmedik sorunumuz kalır mı? 

31 Mayıs 2026 Pazar

Mutlak Butlan Formülü

Dert ve sıkıntı eksik olmaz bu hayatta

Çoğu da çözümsüz kalırdı hep

Nihayet imdada yetişti mutlak butlan

Bundan sonra kim tutar bizi. 


Biriyle dost iken sorun mu yaşadın? 

Bu derdi kafandan atamıyor musun? 

Dersin ki ona, bundan sonra aramızda

Geçmişi yaşanmamış sayacak mutlak butlan olsun. 


Evlisin. Boşanmak mı istiyorsun? 

Boşanınca nafakadan mı korkuyorsun? 

Aç bir mutlak butlan davası

Hakim geçmiş evliliği yok saysın. 


Eski eşin senden nafaka isterse

De ona, ortada evlilik yok ki nafaka olsun 

Aha bu da mahkeme kararı

Sonrasını eski hanımın düşünsün.


Yarışı kaybederek koltuktan mı oldun? 

Üzülme! Gün doğmadan neler doğar. 

Bakarsın çıkar bir mutlak butlan kararı

Mahkeme kararıyla yeniden oturursun koltuğa. 


Unutma ki mutlak butlan kararı

Her derde deva en sihirli formüldür. 

Üstelik yerli malıdır

Herkes onu kullanmalıdır. 


Anormallikler Normalimiz Oldu

Sosyal medyada dolaşırken bir vakfa ait 2026 yurt içi ve yurt dışı kurban bedeli önüme düştü. 

Başka vakıf ve derneklere ait yurt içi ve yurt dışı kurban bedellerinin de görmek mümkün. 

Bazılarında yurt dışında kesilecek ülke ve kıtaya göre fiyatlar değişirken bazıları resimde olduğu gibi yurt içi ve yurt dışını tek fiyatta sabitlemiş. 

Diğer vakıf ve derneklerin yurt içi ve yurt dışı kurban bedelini bir tarafa bırakarak görseldeki yurt içi ve yurt dışı kurban bedelini bir irdeleyelim. 

Gerçi her vakıf ve derneğin kurban bedeli farklı olsa da bir gerçek var ki yurt içi kurban bedeli yurt dışına göre dört katı. Yani bizde bir kurban kesen, çoğu yurt dışında dört kurban keser. 

Yurt içi ve yurt dışı kurban bedelini görür görmez vay be dememek elde değil. Anormallik bizde mi yurt dışındaki ülkelerde mi? Yurt dışı Gazze hariç fiyatlar birbirine yakın olduğuna göre anormallik bizim ülkede. 

Bu fiyat makası sadece bu yıla ait değil, nicedir böyle. Demek ki yüksek fiyata kurban kesmek bu ülkenin makus talihi olmuş. 

Besici kazansa onlar bari kazanıyor dersin. Besiciye sorsan onlar da dertli. Biz tüketiciler zaten her sene dertliyiz. Üretici ve tüketici dertli olduğuna göre bu ülkede etten ve kurbandan kim kazanıyor, merak ediyorum. 

Yurt içi ve yurt dışı bu fiyat uçurumunu gören Türkiyeli bir vatandaş kurban bağışını yurt içine mi yapar yoksa yurt dışına mı? Öyle zannediyorum bağışçıların kahir ekseriyeti yurt dışı seçeneğini tercih eder. Tercihini yurt içinden yana kullanan bağışçı sayısının da bir elin parmaklarını geçtiğini sanmıyorum. Geçen biri, "dört kurban bağışladım" dedi. Sormadım yurt içi mi yurt dışı mı diye. Büyük ihtimalle yurt dışını tercih etmiştir. Öyle ya akıl var, mantık var, hesap var, kitap var. Yurt içinde bir bağış yerine yurt dışına dört bağış yapabiliyorken niye yurt içini tercih etsin. 

Bu fiyat makasını siz nasıl görürsünüz bilmem ama bu uçurum bana anormalin anormali geliyor. Bizde tekelcilik mi var, gıda terörü mü var, rant mı var, fahiş fiyat mı var, girdi maliyetleri mi yüksek, enflasyon belası mı? Bilemedim gitti. Şu var ki bu anormallik bizim için normal olur oldu. 

Bu durum yani fiyat uçurumu sadece kurbana has olsa hiç gam yemeyeceğim. Aynı durum hac için de geçerli. Çünkü hac parası da çok anormal. 

Yazımı bir soru ile bitireyim. Bu ülkede hacca gitmeyi ve kurban kesmeyi caiz görür müsünüz? 


30 Mayıs 2026 Cumartesi

İki Su Fatura Kıyası

Bu su faturasını 29.05.2018 yılında sosyal medyada paylaşmışım. 32 günde 17 ton su kullanmışım. Fatura bedeli de 72 lira imiş.

Bu fatura bedelini çok bulmuş olmalıyım ki kendimce belirlediğim tasarruf tedbirlerini yazarak bu faturanın altına paylaşmışım.

Her ne kadar tasarruf benim işim olsa da yazdığım tasarruf tedbirlerinin bir uygulanabilirliği yok. Gülünsün diye mizah yapmışım. 


Bu yan taraftaki su faturası da 2026 Ocak ayına ait. Bu sefer 36 günde yine 17 ton su kullanmışım. Fatura bedeli de 777,5 TL. 

İlk fatura 2018 Nisan, diğer fatura ise 2026 Ocak ayına ait. İki fatura arasında 7 yıl 9 aylık fark var. 8 yıl diyelim. 

Niyetim suyun pahalılığından dert yanmak değil. Aynı ton yani 17 ton su, 8 yıl önce 72 TL iken 8 yıl sonrası 777,5 liraya tekabül etmesi dikkatimi çekti. Öyle ya 72 nere, 777 nere. Arada 10 kat fark var. Bu demektir ki bu iki faturaya göre paramız on kat değer kaybetmiş. 

Bana birileri, 2018 yılında yaklaşık sekiz yıl sonra şimdi 72 lira verdiğin suya 777 lira vereceksin dese kafayı mı yedin, benimle dalga mı geçiyorsun derdim. Yine birileri, paramız yaklaşık 8 yıl sonra on kat değer kaybedecek dese, şakanın sırası değil derdim. 

Görünen o ki sadece suyu baz alırsak 8 yıl içinde paramız on kat değer kaybetmiş. Nereden bakılırsa acınası bir paramız var ve izahı zor bir durum söz konusu.

Hasılı, evlere şenlik bir paramız var. Taşıması zor, sayması zor. Eskiden sadece bankalarda ve cirosu çok yerlerde bulunan para sayma makinesi şimdi çoğu yerde var. Kurban kestiğim yerde bile vardı. Besici, sayarak iki deste halinde götürdüğüm 35 bin lirayı saymak için makineye attı. Öyle ya saymaya kalksa o hengamede sayması zaman kaybı. Bir de doğru sayması mesele. Akıllılık yapıp para sayma makinesi temin etmiş. 

En büyük banknotu torunlara harçlık verirken utanır olduk. Alışverişte de işe yaramıyor maalesef. 

Doğru dürüst işimizi görmeyen bu para değer kaybetmeyip de ne yapsın. Sekiz yılda su faturası on kat artmayıp da ne yapsın?

Burada tamam öyle de maaşlar seki yılda ne kadar arttı? Bunun hesabını yaptın mı denebilir. Hiç yapmadım böyle bir hesap. Niyetim bile yok. Ne maaşlar artsın ne de su faturası on kat artsın. İsterim ki milli paramız değerli olsun. Maaşlar da yerinde saysın, su faturaları da diğer ürünler de. 

Bağnazlık ve Tahammülsüzlüğün Yaşı Yok

Bir WhatsApp grubunda, biri Yaşar Nuri Öztürk'e ait kısa bir video paylaştı. 

Sen misin bunu paylaşan. Bu videoyu gören biri gruptan çıktı. 

Birkaç kişi Yaşar Nuri Öztürk'ün İslam'a zarar verdiğinden dem vurarak bu platformda ondan paylaşımının olmaması gerektiğini yazdı.

Paylaşan, savunma yaptıkça birkaç kişi daha gruptan çıktı. 

Bir başkası, "Gruptan çıkmak zorunda bırakma" yazdı. Başkaları grubu sükunete davet etti. 

Gruptan birkaç kişinin çıkmasıyla Yaşar Nuri muhabbetine ara verildi.

Grubun sinir uçlarına dokunurcasına bir başkası yine Yaşar Nuri'ye ait kısa video paylaştı. Grup tekrar gerildi. Yine çıkan oldu. Yetmedi. Aynı kişi yine aynı kişiye ait video paylaştı.

Gruptan çıkan sayısını bilmiyorum. Ama gruptan çıkanların Yaşar Nuri gibi birinin videosunun bu platformda ne işi var tepkisini göstererek gruptan çıktıkları aşikar.

Bu WhatsApp grubu bir ilahiyat platformu. Gruptakilerin hepsi ilahiyat mezunu. Kimi İHL kimi din kültürü öğretmeni kimi müftü kimi vaiz kimi akademisyen. Yani hepsi din eğitimi almış, toplumda ya da çalıştıkları kurumda dini anlatan bu işin uzmanı kişiler. 

*

Bir ara telafi eğitim diploması adı altında bir program vardı. Bu programda görev aldım. Öğrencileri de sanayici ve esnaf kişilerden oluşuyordu. Çoğu da 40-50-60 yaşında kişiler. Bu programı bitiren meslek lisesi mezunu oluyor. 

Dersin birinde biri, İslam dinindeki erkeğe iki, kadına bir şeklindeki miras taksimatından bahsetti. Ben de Nisa 11.ayette aile fertlerinden kimin ne kadar pay alacağı ayrı ayrı belirtilmekle beraber erkeğin de kız kardeşe göre iki kat fazla mirastan pay alacağı belirtiliyor. 7.ayette ise erkek ve kadın az veya çok mirastan pay alır denilerek bir orandan bahsetmiyor. Mehmet Okuyan bu ayeti, "Dededen gelen menkul ve gayrimenkulün kız ve erkek kardeşler arasında eşit paylaşılması" gerektiğini söylüyor dedim. Ara verince bir öğrenci yanıma geldi. "Hocam, keşke Mehmet Okuyan'dan bahsetmeseydin" dedi. Niye dedim. "Çoğu kimse homurdandı ve yüzleri asıldı. Mehmet Okuyan'ı ben seviyorum ama çoğu bu isimden hoşnut değil" dedi. Kim ne düşünürse düşünsün. Okuyan bu ayeti böyle izah ediyor. Bundan bahsettim deyip konuyu kapattım. 

Kimsenin dini bilgisini ve samimiyetini ölçme durumum yok. Kimsenin dini düşüncesinde de değilim. Herkes herhangi bir konuda veya dini bir meselede farklı düşünebilir. Ama isme, görüşüne ve videosuna nem kapmak, hop oturup hop kalkmak hiç sağlıklı bir düşünce değil. Haydi diyelim ki diploma telafi programına gelenlerin yeteri din bilgisi yok. Birilerinden etkilenip bazı isimlere ön yargı ile yaklaşıp rezerv koyabilirler. İlahiyat grubuna ne oluyor? Bu bağnazlık bu tahammülsüzlük neyin nesi? Hepsinin görevinde emekliliği gelmiş, yaşları altmışı geçmiş kişiler. Gören de ergen bunlar der. Bu yaşları altmışı geçmiş kişiler de ergen ilahiyatçılar nazarımda. Herkesin her yerde bulup izleyebileceği videonun grupta paylaşılmasının ne zararı olabilir. Bu ergen ilahiyatçılar kendi dini anlayışlarına güvenmiyorlar mı ki Yaşar Nuri'ye ait bir paylaşıma bu kadar tepki gösteriyorlar. Sonra gruptan çıkmak neyin nesi. İnanın hiç anlamış değilim. 

Merak ediyorum, sağlığında mücadele edemedikleri Yaşar Nuri ölüp gitmiş. Ölümünden ne istiyorlar? Bu yaşta pekala video ve kitaplarından hareketle reddiye yazabilirler. 

Sehven

Sehven, "dalgınlık veya unutkanlık sonucunda oluşan; yanlışlıkla" anlamına gelen Arapçadan dilimize geçmiş bir zarftır.

Genç nesil bu zarfı pek kullanmaz. Çünkü eskimiş bir kelime. Ama eskiler hâlâ kullanır. Eskide kalsa da Hızır gibi imdada yetişen bir kelime. Ne zaman ki bir yazıda bir kelime ya da rakam yanlış yazılmışsa kelime veya rakam okunacak şekilde üzerine tek çizgi çizilir. Yanına da doğrusu yazılır, sehven denir ve paraflanır.

Sehven, okullardaki yoklama fişlerinde sıkça kullanılır. Öğretmen yoklama yaptıktan sonra bir öğrenciyi yanlışlıkla yok yazdığını fark edince numaranın üstünü çizer, yanına veya üstüne doğrusunu yazar, paraf yapar. Aynı düzeltme çıktısı alınmış resmi evraklarda da yapılır. 

Seçim evrakında da benzer düzeltme yapılarak paraflanır. 

TDK sehven zarfına, "yanlışlıkla" anlamı verse de "hatayla" karşılığını vermesini daha uygun görürüm. Çünkü her ne kadar hata ve yanlış birbirinin yerine aynı anlamda kullanılsa da arasında nüans var. Hata, bilmeden yapılan yanlış iken yanlış, bilerek yapılan hatadır. Kısaca hatada kasıt yokken yanlışta kasıt var kabul edilir. 

Buradan Bilgi Üniversitesine gelmek istiyorum. Malumunuz Bilgi Üniversitesi 1996 yılında açılmış, zamanla 20-25 bin öğrenci sayısına ulaşmış bir vakıf üniversitesi. Bu üniversite Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle 21 Mayısta kapatıldı. 24 Mayısta ise "YÖK'ün görüşü alınmak suretiyle" gerekçesi gösterilerek Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile tekrar açıldı. Üç gün gibi kısa sürede gerçekleşen bu tasarruf kamuoyunda ister istemez manidar bulundu. Hatta yenilen açılması onayında YÖK'ün görüşünden" bahsedilmesi, daha önceden YÖK'ün görüşü alınmamış mıydı sorusunu sordurdu. 

Aç-kapa-aç şeklinde ifade edebileceğimiz bu karar ve onay ister istemez dikkat çekti. Öyle görünüyor ki yanlıştan hemen dönülmesi sevindirici olmakla beraber bu süreç iyi yönetilememiştir. 

Üç gün içinde birbirine zıt iki karar verilmekten ziyade ben olsam sehven zarfını kullanırdım. Ayrıca YÖK görüşünü gerekçe göstermezdim. Bunun için üç gün geçmesini de beklemezdim. Yanlış ya da hatanın farkına varır varılmaz aynı gün ya da üç gün sonra yayımlanan yeni bir kararnameyle, "21 Mayıs tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle Bilgi Üniversitesi sehven kapatılmıştır. İlgili Üniversite eğitim ve öğretime devam edecektir" denilebilirdi. 

Aynı kapıya çıkar, ne fark eder demeyin. Çok şey fark eder. En azından yanlıştan sehven yoluyla dönülmüş olurdu. Bu yol ve yöntem bana daha şık ve anlaşılır geliyor. Öyle ya insan olarak hangimiz hata yapmayız ki. Hata yaptım diyene de toplum bir şey demez. 

Yapılan hataya mağdurun bile bir şey demediğiyle ilgili bir anım aklıma geldi. Fî tarihinde il merkezinde bir lisede görev yaparken bir öğretmen eş durumundan tayin istemişti. Eş durumu tayiniyle ilgili üç tane de belge sunmuştu. Bu belgeleri tarayarak sisteme yükledim. Ardından onay verdim. Tayin süresi sona erdiğinin ertesi günü öğretmen odama geldi. "Hocam, benim tayin reddedilmiş. Normalde reddedilmemesi gerekirdi. Çünkü istenen evraklarım tamdı. Yanlışlık kimde ise hakkımı arayıp şikayetçi olacağım. Çünkü mağduriyetim söz konusu" dedi. Sistemi açıp evrakları inceledim. Ben onaylamışım, ilçe de onaylamış ama il reddetmişti. İlin niçin reddettiğini inceledim. Her şey tamamdı. Yüklediğim dosyaları açıp inceledim. Hatanın benden kaynaklandığını tespit ettim. Çünkü üç ayrı evrakı sisteme yükleyeceğim yerde bir evrakı iki defa yüklemişim. Bir evrak iki defa yüklenince haliyle istenen bir evrak sisteme yüklenmemiş görünüyor. İl de istenen bir evrak eksik olduğu için atama isteğini reddetmiş. Öğretmene, hocam, aynı evrakı iki defa yüklemişim. İlçe incelemeden onaylamış, il ise hatayı fark edip reddetmiş. Hata benim. Gözümden kaçmış. Keşke evrakları yükledikten sonra açıp tekrar incelesem iyiymiş. İl bu hatayı tespit edince keşke telefonla arasaydı hemen düzeltirdim. Bu durumda hata bende. Beni şikayet ederek hakkınızı aramanız gerekiyor. Şikayetçi olursanız da gönül koymam. Çünkü hatalıyım dedim. Öğretmenim de "Hocam, hata ilçe ve ilde olsaydı, hakkımı arayacaktım. Yalnız sizi tanıyorum. Kasten böyle bir şey yapmaz, mağduriyete yol açmazsınız. Bu durumda şikayetçi olmayacağım. Nasip değilmiş. Var bunda da bir hayır" deyip müsaade alıp gitti. 

Gördüğünüz gibi hata yaptım diyene bizim toplum anlayış gösterir. 

Hayat Maratonu

Ortalama 42 km olarak kabul edilen maraton dünyanın en uzun koşusu olarak bilinir. 

"Maraton, atletizmde uzun mesafeli (42,195 m), sert tabanlı yollarda yapılan mukavemet koşusudur. 

Adı eski Yunanistan'daki Marathon Savaşı'nda Maraton Ovası'ndan Atina'ya koşarak gelen bir ulaktan esinlenerek verilmiştir. 

Genellikle yol koşusu olarak koşulsa da mesafe patika yollarında da kat edilebilir. 

Amatör, professionel, her tür yaş kategoride olan kişilerle yapılabilir. 

Maraton koşarak veya koşu/yürüyüş stratejisiyle tamamlanabilir. 

Tekerlekli sandalye yarışı bölümleri de vardır. 

Yüzme maratonu (uluslararası standart minimum mesafe 10 km'dir. Ancak yarışın türüne ve katılım seviyesine göre mesafeler 5 km ile 25 km arasında değişiklik gösterebilir). 

Ultra maraton (42,195 km'den daha uzun mesafeli tüm koşulara verilen isimdir). 

Dağ maratonu, yarı maraton (21,097 km). 

Ekiden (Japonya kökenli bir uzun mesafe bayrak yarışı) gibi branşları bulunuyor. 

İlk kez 1896'da düzenlenen Atina Olimpiyat Oyunları'nda koşuldu, 1924 yılında 42,195 m olması benimsendi". (Wikipedia). 

Bir de 10,5 km kabul edilen çeyrek maraton var. 

Bu maraton çeşitlerine bir de dünya maratonunu eklemek lazım. Çünkü dünya hayatı tüm maraton ve ultra maraton çeşitlerini de içine alan en uzun bir maratondan ibarettir. İçerisinde emekleme, çocukluk, gençlik ve yaşlılık, uyku, istirahat, koşuşturma, inişli, çıkışlı, tempolu ve temposuz, problemli, problemsiz, acı ve tatlı hatıraların olduğu dönemleri var. 

Dünya maratonunun şartları, kişinin de bilmediği kişiye özeldir. Herkes bu hayatın cenderesi içinde akıbetin ne olacağını bilmeden menzile ulaşmaya çalışır. Herkesi türlü türlü sürprizler bekler. Kimin bahtına ne çıkarsa artık. 

Bu dünya maratonunun startı, herkes için bu yarışa ağlayarak başlamaktır. 

Bildiğimiz maratonlardan farkı, süre sınırının olmaması. Yatıp uyuyorsun, gezip dolaşıyorsun, yürüyor ve koşuyorsun. 

Her canlı maratonu bitirmekle yükümlü. Ama hızlı ama yavaş. Kimi bu etabı birden tamamlıyor kimi güç bela. Kimininki kısa sürüyor kimininki uzun. Ama bir şekilde bitiyor. 

Bir başka yönden dünya maratonu nefesle başlıyor. Nefes devam ettikçe devam ediyor. Ne zaman ki nefes bitiyor, maraton da bitiyor. Bu da ölüm demektir. 

29 Mayıs 2026 Cuma

Yağmurlu Havada Piknik

Yağmursuz günümüz geçmiyor bugünlerde. Öyle yağmur yağıyor ki sicim gibi. Yağmaya başlayınca hava kararıyor, ortalık buz kesiyor. Esen rüzgar üşümenin derecesini daha da artırıyor.

Yağmur yağacağını ve yağmurla beraber ıslanacağımızı bile bile torunun isteği üzerine 23 Mayıs 2026 günü pikniğe gittik. Böylesi bir havada pikniğe gitmek akıl kârı değil ama işin içinde torun olunca çiğ tavuk bile yenir.

Piknik yerine oturur oturmaz mangal yakıldı. Hava da önce atıştırmaya sonra başladı. Yağan yağmurun mangal ateşini söndürmemesi için kuytu bir yer aradık. Nafile. En kuytu yer bir ağacın altıydı. İmdada, benim 1999 yılında aldığım şemsiye yetişti. Şemsiye mangalın üzerine tutuldu. Şemsiye sadece ateşe yağmur gelmesini önledi. Mangalın başındakiler ıslandı. Ben ihtiyar ise pişen ne zaman önüme düşecek diye kamelyanın altında miskin miskin oturdum. Gençler pişirdi ben ise dünürle beraber termosta getirilen çayı yudumladık, çekirdek çitledik.

Mangallığı pişirirken ve yerken yağmur devam etti. Hem yağmur gelmesin hem de rüzgarı kessin diye kamelyaya attığımız yer örtüsü bana mısın demedi. Kolumu, başımı ve nevaleyi okşadı durdu.

Serin mi serin, rüzgarı bol, yağışlı bu havada gençler pişirmiş de pişirmiş. Ne kadar yediğimi hatırlamıyorum. Rüzgarın etkisiyle birlikte Abbas'ın kör gazı gibi yedim durdum. Bu kadar yemeye sadece çenem ısındı. Zira tek çalışan yerim orasıydı.

Karnımızı doyurduktan sonra hava bu kadar çile size yeter dedi. Üzerimizdeki kara bulutlar yerini güneşe bıraktı. Bizim bölgede hava açılırken şehrin üstünü simsiyah bulutlar kapladı. Güneşi gören ben kamelyadan kendimi güneşe attım. Isıtıverdi birden beni.

Karnı doyup güneşi gören gençler top oynamaya gittiler. Daha doğru dürüst oynayamadan filelerin arasından çıkan top filelerin üstünde kaldı. Üç beş kişi uğraş didin topu güç bela indirdiler.

Altı dolu midenin üzerine semaver çayı iyi giderdi. Stoklarda bolca vardı ama soğuk, stoktaki çayları soğutmuştu. Semavere ne kadar kömür atsak da çay bir türlü içimizi ısıtmadı.

Hasılı, yağmurlu, kapalı, rüzgarlı ve serin havada piknik namına yok yoktu. Meyve, sebze, içecek, çerez, bolca et, çilek, erik, karpuz her şeyimiz vardı. Közde kahvemiz bile vardı. Fincanına kadar vardı her şey. Bu havada güneş yakacakmış gibi başımızda şapkamız bile eksik değildi.
Bir eksik olan havamızdı.

Böylesi pikniğim iki oldu. 2014 yılının 17 Mayısında da yine böyle yağışlı bir havada piknik yapmıştım. Üçüncüsü olur mu? Aklıma bile getirmek istemem.

Yalnız şu var ki tek eksikliğimiz hava olsa da işin içinde eş, dost, hele bir de torun olunca yağmur da vız geliyor, rüzgar da, soğuk da.

Şunu da ilave etmeden geçemeyeceğim. Yaşlılık kötü. Eve, bacaya bastırmamak lazım derler. Tamam da o kadar da değil. Mesela piknikte işe yarıyor. Yaşlı olunca mangal yakma, et pişirme, çay koyma ve demleme derdi yok. Üzerine ve elbisene mangal ve semaverin isi de sinmiyor. Bunu tamamen gençler yapıyor. Sen sadece köşede bekliyorsun. Her şey önüne geliyor. Sadece yiyorsun. Elini cebine de attırmıyorlar. Bunun da kayda geçmesini istiyorum. 

28 Mayıs 2026 Perşembe

Mutlular Mutlu

Mutlu bir sınıf arkadaşımızın ağabeyi vefat etti. Pazar günü beş arkadaş tüm arkadaşları temsilen Mut'a taziyeye gittik.

Gelip geçerken transit gelip geçtiğim Mut'u caddenin kenarında sıralanmış evlerden ibaret sanırdım. Caddenin iç taraflarına geçince Mut'un geniş bir alana yayıldığını, esas yerleşim yerlerinin caddenin arkasında olduğunu gördüm. Çoğu ilçeler nüfus kaybederken Mut nüfusunu artırmış, 60 bini geçmiş.

Arkadaşın evine geçtik. Gördüm ki hummalı bir çalışma var. Arkadaş az önce bahçeden gelmiş. Bir taraftan eşiyle birlikte kayısı, erik tasnifi yapıyor bir taraftan gurbete gidecek kızı ve damadını uğurluyor bir taraftan da bizi karşılıyor.

Daha selam sabah faslı biter bitmez koli ve kasalara koydukları kayısı ve erikten bizim arabanın bagajına sayımızca koydular.

Eve çıkıp kahvelerimizi içtik. Lavabo ihtiyacının ardından öğle namazına geçtik. Namaz sonrası hep birlikte taziye yerine geçtik.

Getirdiğimiz çam sakızı çoban armağanı hediyemizi takdim ettik. Aile fertlerine başsağlığı diledik. Beş on dakika oturup kalkma düşüncesi içerisinde iken kendimizi sofrada bulduk. Yemek ve çayın ardından kalktık.

Gelmişken zeytin yağına bakalım dedik. Arkadaşımız bizi zeytin yağı, zeytin, zeytin yağlı sabun satışı yapılan bir yere götürdü. Oradan alışverişlerimizi yaptık.

Dükkanda kayısı kasası da gördük. Her bir ürünün altında etiketi varken kayısıda etiket yoktu. Bu nedir dediğimizde satılık değil, gelip geçen yesin diye konur. Buyurun yiyin dediler. Tadımlık aldık birer tane.

Bazı dükkanların önüne kasa içinde bu şekil kayısı konmuş gördüm. Hepsi de satılıktan ziyade gelip geçen yesin diye konuyormuş.

Kayısının daha yeni çıktığı zamanlar. Ne kadar çeşidi olsa da nazarımda hepsinin adı kayısı. Bir tarafı kıpkırmızı, iyi yarı. Alyanak olmalı.

Ayrılmadan önce arkadaşla lafladık. "12 ay boyunca ürün alırız. Her ürünün alındığı bölgeler var. Konya'nın çoğu sebze ve meyvesi bizim buradan gider. Yediğiniz lahana, marul buradan gider. Zeytin, zeytin yağı, kayısı, erik, incir vs. sürekli ürün alındığı için halkın ekonomik durumu da iyi. Zorluklar da yok değil. Şu kayısıların toplanma zamanı geldiğinde bir gün öteleme durumun yok. Mutlaka gününde toplanmalı" dedi.

Yolcu yolunda gerek deyip vedalaştık. Yola çıktık. Biz Mut'tan mutlu ayrıldık. Mutluları söylemeye gerek yok. Onlar zaten Mutlu. Gördüğüm kadarıyla hepsi de çalışkan. Kadını, erkeği, çoluğu çocuğu çalışıyor. Zira her mevsimde ürün olduğuna göre çalışmada var. İlgi, alakaları, sıcakkanlılıkları, güler yüzleri zaten malum. Çalışma olunca dedikodu da pek olmaz.

İzzet ve ikramları da bol. Biz bir adım attık. Onlar, adımınıza adım, bizi sayıp sayanı biz de sayarız, onları boş göndermeyiz deyip mevsiminde ne varsa hediyeyle uğurladılar bizi. Üstelik tadımlık değil, doyumluk. Allah verdikçe onlar da veriyor. Verdikçe her şeyleri bereketleniyor.

Taziyesine gittiğimiz arkadaşın sahavet ehli olduğunu zaten biliyorduk. Bizim arkadaş, yıllık pikniğimize gelirken mevsiminde ne varsa arabasının arkasına atar gelir. Her birimize ikram eder. En son piknikte yanlış hatırlamıyorsam kavun getirmişti. Sadece arkadaşımız değil, muhatap olduğumuz her Mutlu da bu eli açıklığı gördük.

Bize hep İstanbul'un taşı toprağı altın derlerdi. Yanı başımızdaki Mut'un her bir yeri altınmış da haberimiz yokmuş.

Hülasa, Mut, transit gelip geçtiğim mecburiyet caddesinden ibaret değilmiş. Her bir yeri dağ, taş ve engebeli olan Mut'un taşından ve toprağından, havasından ve suyundan bereket fışkırdığını gördüm. Çok çeşitli ürünün alınması, her mevsimde ürün çıkması, ürünün para etmesi insanların çalışıp didinmesine yol açmış. Ekip diktikçe ekonomik refah artmış. İnsanların alım gücü artmış. Ekip diktiklerinin ve sarf ettikleri emeğin karşılığını alınca haliyle mutluluklarına diyecek yok. Kısaca Mutlular Mutlu. Zaten "Biz Mutluyuz" derlerdi de Mut'tan mütevellit mutlu olduklarını söylüyorlar sanırdım. Meğer Mutlular sahiden mutlularmış. Ne diyelim darısı bize ve herkese.

Burada şuna da yer vermek isterim. Konya'da karşılaştığım bazı kişilerden, "Allah'ın Mutlusu. Mut'un aptalı" dediklerini duyardım. Bir küçümseme ifadesi, bir beğenmeme hali bu. Gidip gördüm, bizzat yaşadım. Mut'un aptalına rastlamadım. Varsa da ben görmedim. Görüp yaşadıklarım ne kadar Mut'u anlatır bilmem ama "Mut'un aptalı" ifadesinin külliyen yalan ve düpedüz bir iftira olduğunu söyleyebilirim. Bir adım atana yüreklerine ortaya koyuyor bizim Mutlu Mutlular.

26 Mayıs 2026 Salı

İşiniz Batıl Olmasın

Meğer siyasette pardon hukukta mutlak butlan diye bir kavramın olduğunu yaşayarak öğrenmiş olduk. Ömrümüz olur yaşarsak daha ne kavramlar öğreniriz, kim bilir.

İyi tarafı, okumayı sevmeyen bir toplum olarak böylece kelime hazinemizi geliştirmiş oluyoruz. Zira bir kelime bir kelimedir.

Mutlak kavramını duyardık. Butlanı ilk defa duymuş olsam da düşün taşın derken dilimizde yaygın bir şekilde kullanılan Arapçadan geçme batıl kelimesinin türevlerinden biri olduğunu anladım. Meğer kelime bana yabancı değilmiş. Bu arada Arapçanın ne derece zengin bir dil olduğu da bir kez daha ortaya çıkmış oldu.

Fakültede nikah bahsini görürken hocamız birden fazla nikah çeşidinden bahsetmişti. Aklımda kaldığı kadarıyla;

Farz olan nikah (Zinaya yeltenmesi kesin olan kimselerin evliliği),

Sünnet olan evlilik (Normal şartlarda her erkek ve kadının evliliği),

Haram nikah (Evlendiği zaman hanımına kesin eziyet ve zulüm yapacak kimsenin evliliği),

Vacip olan nikah (Evlenmediği takdirde harama (zina) düşme tehlikesi bulunan, ancak eşinin mihr ve nafakasını karşılayabilecek maddi güce sahip kişilerin evlenmesi),

Tahrimen mekruh nikah (Başkasının evlenme teklif ettiği, olumlu ya da olumsuz cevap vermeden yapılan evlilik, gayrimüslimlerle yapılan evlilik gibi),

Muvakkat nikah (Evliliğin en baştan belirli bir süreyle (gün, ay veya yıl) sınırlandırıldığı, sürenin bitimiyle kendiliğinden sona eren geçersiz bir evlilik türüdür. Muta nikahı da böyledir),

Fasit nikah (İslam hukukunda evliliğin kurucu unsurları tam olmasına rağmen, detaydaki bazı usul, şart veya nitelik eksiklikleri (örneğin şahitsiz kıyılması) nedeniyle hukuken kusurlu kabul edilen birlikteliklerdir.), 

Batıl nikah (Eşlerden birinin evlilik akdi sırasında zaten başkasıyla evli olması, eşler arasında evlenmeyi yasaklayan kan, süt veya kayın hısımlığı bağının bulunması (kız kardeş, hala, teyze vb. ile evlilik), taraflardan birinin evlilik anında sürekli bir sebeple ayırt etme gücünden yoksun olması veya evlenmeye engel teşkil edecek derecede akıl hastası olması, dini nikâhta şahitlerin bulunmaması, tarafların rızasının olmaması (ikrah/zorlama) veya evlilik iradesinin süreklilik taşımaması gibi kurucu şartların ihlal edilmesi.). 

Diğerleri neyse de fasit nikah ile batıl nikah arasındaki farkı o zaman pek anlamamıştım. Mutlak butlan kararı aradaki farkı bana öğretti. Fasit nikahı Hanefiler, eksiklikler giderildiği takdirde evliliğin devamında bir sakınca görmezken batıl nikahta ise evliliğin yok sayılması, tarafların mutlaka ayrılması anlamına geliyor.

Sanırım batıl nikah, mahkemenin verdiği mutlak butlan ile aynı anlama geliyor. Mutlak butlan mevcudu iptal edip önceki olup bitenleri yok hükmünde sayarken batıl nikah da önceki evliliği yok saymaktadır. Tek farkı birine batıl denirken diğerine butlan denmesi. 

Gördüğünüz gibi bir mutlak butlan kavramı beni nereye götürdü. Siz siz olun, sünnete uygun nikah akdinde karar kılın. Yok hükmünde olan batıl nikahla işiniz olmasın. Yoksa hukuktaki mutlak butlan kararında olduğu gibi batıl nikahta sizi ben bile kurtaramam. Zira ayıkla pirincin taşını durumu ortaya çıkar. 

Fırsat Tepmişim

Fî tarihinde bir ilçede iki seneye yakın şube müdürü olarak görev yaptım.

Yaptığım bu görev pek içime sinmese de başlamış bulundum. 

İmdadıma, müstear isimle yazdığım yazılar yetişti. 

Mülki amirin ilgi göstererek şikayet ettiği altı yazım üzerine soruşturma ve inceleme başlatıldı.

Soruşturmaya görevli iki muhakkik, üç yazımda siyasi içerik bulduğundan kademe ilerlemeyi durdurma tecziyesi ve şube müdürlüğünden alınmam yönünde dosya hazırladılar. 

Dönemin bakanının onayı ile şube müdürlüğünden aslî görevim olan öğretmenliğe döndürüldüm. 

Kademe ilerlemeyi durdurma cezasını da il disiplin kurulu onayladı. Onaylanan bu ceza yüksek disiplin kurulu tarafından tescillendi. 

Tanıdıklarımın ısrarı üzerine bölge idare mahkemesine atamanın durdurulması ve cezanın iptali için dava açtım. İlk mahkemede davayı kaybettim. Avukatın istinafa götürelim teklifine, gerek yok, kapatalım gitsin deyip mahkeme boyutunu da kapattım.

Göreve geri iade ve cezanın iptali için yaptığım savunmalarda avukatın dahli yoktu. Hepsi el emeği göz nuru kendi mahsulüm idi. 

Şimdiki aklım olsaydı göreve iade ve cezanın iptali davasından ziyade mutlak butlan davası açardım. Mutlak butlan talebimi gören yerel mahkeme hakimi, neydi bu mutlak butlan diye araştırır dururdu. Mahkeme, mutlak butlanın ne olduğunu öğrenmek için uğraşıp didinirken ben de keyif çatardım. Biraz uzun sürerdi ama koltuğumun geri gelmesi işten bile değildi. 

Ülkemde mahkemenin verdiği ilk mutlak butlan kararı benim olurdu. Mutlak butlan kararını hatırlayamayan "Ramazan Yüce davası" derdi, herkese emsal olurdum. 

Mahkeme kararıyla koltuğa yeniden oturmanın havası da bir başka olurdu. 

Niye böyle dava açmadın diyebilirsiniz. Haklı bir soru. Yalnız bilmiyordum. Bu hukuki terimi ilk defa duydum. Avukatım da "Ramazan Abi, mutlak butlan davası açalım" demedi. Alacağı olsun. Yalnız ona da kızamıyorum. Çünkü hukukçu olmasına rağmen onun da bu terimi ilk defa duyduğunu düşünüyorum. 

Şimdi kendi kendime kızıyorum. Bilmemek ayıp değil, sormamak ayıp, bu ayıp da bana yeter diyorum. 

Kendime yine kızıyorum. Keşke zamanında çevremi geniş tutsaymışım. Her kesimden insanla teşriki mesaim olsaydı diyorum. Mesela iki partiden Hatay Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapan Lütfi Savaş beyefendi ile hukukum olsaydı diyorum. Mübareği ben hekim belediye başkanı sanırdım. Halbuki hukuku da çok iyi biliyormuş. Zamanında kapısını çalıp kendisinden destek istesem çok iyi olacakmış. 

Kendime kızıyorum ama Lütfi Bey'e de kırgınlık ve kızgınlığımı ifade etmek isterim. Hiç belli etmedi ne cevher olduğunu. Meğer Savaş soyadı kendisine öylesine verilmemiş. Savaşarak sonuç almada da üstüne yokmuş. Bilseydim, atlar gider Hatay'a. Lütfi Bey, bilgi, birikim ve tecrübene ihtiyacım var derdim. 

Hasılı, fırsatı teptim bir kere. Maalesef son pişmanlık fayda vermez.