Sosyal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5 Mart 2026 Perşembe

Keramet Sahibi Genç

05.03.2022 tarihli sosyal medya profilimdeki anılar bölümüne bakarken şu paylaştığım kısa yazı önüme çıktı:

"Bugün bana çarşıda çay içirme ihtimali yüzde yüz olan iki kişiyi telefonla aradım. Biri soluğu Kars'ta, diğeri ise sanayide almış.

Bana yapacakları masrafa biri Kars gezisi, diğeri arabama bakım yaparım demiş olmalı.

Kaldım mı çarşıda bir başıma. Yine de kendine pardon cebine güvenen varsa çıksın çarşıya".

Meram Yaka'da otururken çarşıya yürüdüğüm zaman yolda yazıp paylaşmıştım. Yazının altına da şu notu yazıp paylaşmışım.

“Not: Çarşı yolunda karşılaştığım dost, ahbap ve öğrencim selam verip hal hatır soruyor. Tek yaptıkları bu. Gel şuradan bir çay içelim diyene rastlayamadım hala. Halen 8.sınıfta okumakta olan kafe önünde arkadaşıyla bir şeyler dıkıştıran öğrencim bile otur bir çay iç demedi. Ne oldu bu insanımızın sahavetine böyle".

Bu paylaşımı gören eski belediye başkanı arkadaşım, telefonla arayarak "Hemşerim, çarşıda buluşalım. Çaylar benden" demişti.

Kapı Camii civarında bir çay ocağına oturarak yanında simitle beraber çaylarımızı içerek muhabbetimizi yapmıştık.

Aynı paylaşımın yorumlar kısmına bakarken çay parasını ödeyen arkadaşımın fotoğrafını da çekip paylaştığımı gördüm.

Yine yorumlar kısmında yazdığım şu paylaşım da dikkatimi çekti. Bu yazıyı yazmama sebep de yoruma yazdığım bu yazı:

"Zafer'e giriş yaptım. Niyetim hava almak, eşle dostla oturmak. Ama insanların ağzını büzemezsin. Yanımdan geçenlerden biri, arkadaşına, ay sonu itibariyle mazot 36 lira olacak demez mi? Gel de hava al bu duyduğunla".

Belli ki Yaka'dan çarşıya giderken Meram Yeniyol ve Zafer'deki trafiğe kapalı yürüyüş yolundan geçerken duymuşum bunu.

5 Mart 2022 tarihindeki pompaya gelen zam haberlerine baktım. "Bir haftada pompaya gelen 3. zam" yazıyordu haberde.

Merak edip 5 Mart 2022 tarihinde Konya merkezde dizel ne kadarmış diye. Aytemiz Petrolün verilerine göre dizelin litresi 19,98 lira imiş.

Oldu olacak, "Ay sonunda 36 lira olacak" diyen gencin öngörüsü gerçek olmuş mu diye 31 Mart 2022 günkü Konya merkez dizel fiyatına baktım. 21,45 TL de kalmış. Gencin öngörüsünün tutmadığını teyit etmiş oldum.

Acaba bugün (05.03.2026) dizelin litre fiyatı kaç diye baktım. 62,61 TL yazıyordu. Gencin ay sonu öngörüsü tutmamış ama 4 yıl sonrasında 36 lirayı geçtiği gibi neredeyse iki katına yaklaşmış. İsrail ve ABD'nin İran'a savaş başlatmasıyla birlikte pompa fiyatları anormal şekilde yükselince, gazeteler, günlük "Bu geceden itibaren dizele şu kadar zam bekleniyor" yazmaya başladı. Gelecek zam hem de öyle böyle değil, baya kallavi idi. 7 lira ile 13 lira arasında bir miktardan bahsedildi. Sonunda pompaya yansıtılacak zam önce ertelendi. Sonra devlet ÖTV hakkının yüzde 75'inden feragat ederek dizele gelecek zam halka şimdilik yansıtılmamış oldu. Şayet devlet böyle bir tedbir almamış olsaydı, dizelin litresi 72 lirayı geçecekti.

Hasılı, gencin 36 lira olacak öngörüsü ay sonunda gerçekleşmeyip gecikmiş olsa da dizel 4 yıl sonrasında iki katına yaklaşarak, genç kerametini ortaya koymuş oldu. Genci şimdi görsem, keramet sahibisin azizim! Ver elini, müridin olayım derim.

Pardona Pardon

Komşuyla öğleden sonra yürüyüşe çıktık. Havzan, Evliya Çelebi, İlahiyat, Aşkan, Meram Yaka derken Aşkan Mahallesindeki belediyeye ait Muhammet Yürükuşlu Spor Tesisine uğradık. Ardından eski Konevi Kültür Merkezinin yerine yapılan spor tesisine yürüdük. Havuz ve fitnes hakkında bilgi aldık.

Dönüşte Çarşamba Pazarına girdik. Komşu bir tezgahtan domates, salatalık alırken ben de yanında durdum. Kendi halimde düşünceye dalmışken paçama takılan bir şeyle kendime geldim. Daha doğrusu ayağıma araba çarptı. Baktım, yanımızdan geçen kadın çocuk arabasına benzer pazar arabasını sağ ayağıma vurdu.

"Pardon" dedi. Yanımdaki aynı hizada bulunan tezgahta durdu. Eğilip paçamı elimle çırptım. Kadının yüzüne bakmadan nasıl becerdin bilemedim dedim. Ne dese beğenirsiniz? "Pardon dedim ya" demez mi? Bu cevaba mukabele etmedim. Öyle ya pardon demek şartıyla dilediğini yapabilirsin.

Kimdir, necidir, neyin nesidir diye göz ucuyla bakmaya çalıştım. Kadın daha önce aldığı pazar ürünlerini arabaya koyuyor, bir taraftan da dik dik bana bakıyor. Bir şey daha söylesem, bilin ki beni lafla paralayacak. Nereden biliyorsunuz demeyin. Gözlerinden fışkıran alevden anladım ben bunu. Bir de dik dik bakışından. Acaba işine döner de o değilden alıcı gözle bir daha bakayım şu bana çarpana dedim. Kadının elleri çalışırken gözü yine bendeydi.

Abartma. İnsanlık hali olur böyle kazalar dediğinizi duyar gibiyim. Elbette, istemeden böyle kazalar olur. Yalnız kadın bunu nasıl becerdi? İşte burayı anlamadım. Çünkü arabaya baktım. Dolu da değil. Yola baktım. İki, üç pazar arabası rahat geçecek şekilde yol geniş ve yol bomboş. Yolun ortasında olsam olur. Zira hak ettim diyeceğim. Bu durumda kadın ya sakar ya da bile bile gelip çarptı. Kadın yaşlı olsa gücü yetmemiş ve gözü görmemiş diyeceğim. Ama daha gencecik. Üstelik gözleri de fıldır fıldır. Bana bile bile vurduğu o kadar belli ki iş yaparken gözlerini üzerimden ayırmadı.

Bu işe amma da taktın demeyin. Esas bana itici gelen "pardon" sözü. Kelimelere takan biri değilim. Önemli olan anlaşmak. Ama Fransızcadan dilimize geçmiş, TDK'nin "özür dilerim", "affedersiniz" anlamını verdiği pardon sözü, oldum olası baba itici gelir. Bunun yerine özür dilerim, kusura bakmayın, affedersiniz denmesini tercih ederim. İlla özür dilemesi de gerekmez. Beyefendi göremedim demesi bile yeterli. Çünkü bu bile gönül almak için yeterli.

Pardon bana, özür dilemekten ve gönül almaktan ziyade "Beyefendi, size vurmak için tam ortalayamadım. Bir dahakine bu işi daha iyi yaparım" demektir. Ne zaman pardon dendiğini duysam, adli kontrol şartı ile bir suçlunun salıverilmesi aklıma gelir. Her adli kontrol şartı ile salıvermeyi ben, hakimin suçluya "İşini yarım bırakmışsın. Ben işini yarım yapanı sevmem. Şimdi salıyorum. Git bu işi tam yap gel" şeklinde anlıyorum. Benim için pardon da aynı. Zaten bu işi büyütmemin sebebi de bu pardondur. Bu şekil özrü asla samimi ve içten bulmam. Laf olsun, yasak savma babından bir özür görürüm. Zira adam gibi pişmanlık duyan, özür dilerim, kusura bakmayın der. Kaprisi ve kibri buna el vermeyen ise pardon falan demesin. Özrü kabahatinden büyük böyle pardon diyene, pardonuna pardon demek lazım. 

Neyse boş vereyim bunu. Kısa günün kârı olarak 10 km yapmışım. Günün en sevindirici yanı bu oldu benim için.

3 Mart 2026 Salı

Yüzsüz Pazarcı

Limon alacağım. Birkaç tezgaha göz gezdirdim. Limonların görüntüsü pek hoşuma gitmedi. Girişin sağında gördüğüm limonlar daha iyiydi.

Girişteki tezgahtan alayım diye yürüdüm.

Tezgahın önünde alabildiğine görebildiğim limonlar adeta albeni diyordu. Parlak, sapsarı, hepsi aynı ebatta idi.

Tezgahın arkasına baktım. Ağırlıklı olarak bereli mat sarı.

Sulu mu diye tezgahın önündeki bir limonu elime alarak hafifçe yokladım. Elime aldığım limonun altındaki limonlar da sapsarı renkten ziyade mat sarı ve bereli. Pazarcı, tezgahın altını mat sarı limonla bir güzel istiflemiş. Üzerine tek kat sapsarı limon dizmiş. Poşete doldurup müşteriye vereceği önündekiler ise hepten mat sarı.

Belli ki limon satıcısı görüntüsü hoş, sapsarı olanları tezgahın önünde istif ettiği limonların üzerine birer tane koymuş. Bu görüntü albeni diyor. Müşteri sapsarı limona tavlanıyor, mat sarı poşete dolduruluyor.

Şaşırdım mı buna? Hayır. Bildik pazarcı esnafının en iyi yaptığı. Sabahtan üşenmemiş. Alt ve arka tarafa bereli olanları istiflemiş de istiflemiş.

Bu aşamadan sonra yapılacak bir şey yok. Geriye dönmek de yok. Alacağım zaten bir kilo. Alayım bu sahtekârdan dedim.

Delikanlı, bir kilo ver dedim. “100 liralık olsun mu” dedi. Olsun da hepsini şu mat sarı olanlardan değil de biraz da şu görüntüsü güzel, rengi sapsarı olanlardan doldur dedim.

Ne dese beğenirsiniz? Limonun dışını mı yiyeceksin? Ne yapacaksın dışındaki bereyi? Limonun içini yiyeceksin. Böyle göründüğüne bakma. İçi güzel. Bak bir tane keseyim, gör” deyip bir tanesini kesti. Kesmene gerek yoktu. Bereli olanın içi de aynı olabilir. Yalnız ön tarafa görüntüsü güzel olanları koyup arkadan bereli mat sarı vermen doğru değil. Madem içi hep aynı. Ön ve arkada iki tür limonu karışık istifleyebilirdin dedim.

Böyle dedim ama gel de bunu bu yüzsüz esnafa anlat. Sen ne dersen de. O bildiğini okuyor. Dediğimin tek faydası, doldurduğu mat limonların içine üst taraftan üç beş tane sapsarı olanlardan koydu. Parayı verip ayrıldım. Poşetteki limonlara nasıl vermiş diye bakmadım. Gelip mutfağa koydum.

Hoş, sair zamanlarda da limonla işim olmaz. Bazılarının yaptığı gibi su içer gibi limon sıkmam. İçini yemem. Hiç görmesem, limon yok mu demem. Bazen limon sıkmadım demeyeyim diye çorbanın içine birkaç damla damlatırım. Kısaca limonla muhabbetim yemeğe tuz koymak gibi.

Burada hâlâ pazardan alışveriş yapıyorsun. Kana kana bıkmadın mı denebilir. Böyle diyene el hak haklısın derim. Ger gör ki pazardan almam gereken bir şey için pazara girince, buradan markete gitmeye gerek yok. Şunu da alıvereyim diyorum bazen. Her aldığımda da pişmanlık duyarım. Bu sahtekarlıkla bizden bir cacık olmaz derim kendi kendime. Bu pazarcının diğerlerinden farkı yüzsüzlüğü.

Ramazan Mesaisi

Günümüzde ramazan ayı kış günlerine denk geldiği için çok uzun oruç tutulmuyor. Tutulan oruç uzun yaz günleri gibi zorlayıcı değil.

Eskiye oranla oruç tutan sayısında azalma olsa da ramazan iklimi bu toplumda yaşamaya devam ediyor. Kurumlarda ve okullarda azımsanmayacak oranda oruç tutanlar var.

Tutmak isteyen için bu mevsimde oruç zorlayıcı olmasa da sahura kalkma, ister istemez uykuyu bölüyor. Sahura kalkan çoğu kişide uyku problemi baş gösteriyor. Çoğu kimse işinde uykulu duruyor. Biraz oturma imkanı olan gözlerini yumup kestirmeye kalkıyor. Gözü uykuda olunca muhabbet ortamı da olmuyor, gözü kimseyi de görmek istemiyor. Hal hatır sormaya kalksan uykusuzum, uykuyu alamadım cevabı alıyorsun. Kısaca, öğrencisinde ve öğretmeninde bir uykulu hal var. Gözünü yummayan da derin düşünce içerisine dalıyor. Teşbihte hata olmazsa güz bülücü gibi kenar köşede pinekliyor.

Kısaca oruç tutanların çoğunda sahurdan kaynaklı bir uykusuzluk hali var. Aynı zamanda sabahtan akşama bir şey yiyip içememenin verdiği psikolojik bir açlık ve susuzluk hali var. Bu ikisi ister istemez mesaide efor düşüklüğüne sebebiyet vermekte.

Kendi adıma, tuttuğum oruçtan dolayı açlık ve susuzluk hissetmiyorum. Çünkü oruçlu olmadığım zamanlarda da sabah ve akşam olmak üzere zaten iki öğün yiyorum. Sadece yiyip içmemenin verdiği psikolojik bir durum söz konusu oluyor zaman zaman. Uyku problemi de yaşamıyorum. Oturunca bazen uyku hali baş gösterse de uykusuzluk da çok sorun değil benim için. Ama toplumun büyük çoğunluğunda bir uyuşukluk halini gözlemliyorum. Şen şakrak halimi gören de sen oruç tutmuyor musun dediği olur. Onlara göre oruçlu isen düşünüp duracaksın. Bu da bana ters.

Uykuyu alamıyorum, uykum bölünüyor deyip sahura kalkmayanlarda da sahura kalkamadım düşüncesi hakim oluyor. Yani sahura kalsa bir dert, kalkmasa bir dert.

Üstelik sorun sadece uykuyu alamama ve verim düşüklüğü değil. Mesaisi olmayan çoğu kişinin ya da mesaisi olduğu halde sahurdan sonra biraz yatanları bekleyen en büyük tehlike kilo alma ve göbeğin çıkması. Ramazanda kilo vereceğimiz yerde çoğumuz kilo alıyor. Çünkü iftarda yediğimiz envaiçeşit yemeği hareketsizlikten dolayı yatmadan önce eritemiyoruz. Tok halde yatağa yatıyoruz. Sahurda yiyip içmenin ardından yine tok yatağa giriyoruz. Tok halde yatmak kilo almak için birebir. En güzeli mideyi biraz eritmeden yatağa girmemek.

Çözüm nedir derseniz, ramazanda uyku problemini çözmenin ve işte verimli olmanın yolunun ramazan mesaisi olduğunu düşünüyorum. Ramazan mesaisi de bize yabancı değil. Bunun örneğini geçmişte büyüklerimiz uygulamış.

Küçükken hatırlarım. Geçimini çiftçilikle sağlayan eski insanlar, ekin harman işleri ramazan ayına denk geldiği zaman sahuru yapar yapmaz küçükler yatağa girerken, büyükler zifiri karanlıkta evinden çıkar, atı arabayı hazırlar, çifte çubuğa giderdi. Öğleye kadar çalışır. Öğle gibi istirahate çekilirdi. Böylece hem orucunu tutar hem de vücudu bitkin düşmezdi.

Tecrübeyle sabit bu mesaiyi pekala günümüzde de uygulamak mümkün. Ramazan ayına özgü olacak şekilde mesaiyi sahurdan sonra başlatıp öğle saat 14.00 gibi mesaiyi bitirmektir.

Çoğunluğun saat beşte sahuru yaptığı, imsakın da saat altıda başladığı düşünülürse mesaiyi 07.00-07.30'da başlatmak gerek. 14.00 gibi de herkes evinin yolunu tutar, iftara kadar istirahat yapar. Kadınsa iftarını hazırlar.

Bu dediğim hem büyükler hem de küçükler yani öğrenciler için uygulanabilir. Büyükler için olmasa da pekala okullar için düşünülebilir. Bu şekil giriş ve çıkışa, pekala ramazan Genelgesi içerisinde yer verilebilirdi. Bu mesainin oruçluya kolaylık kadar verimi de artıracağını düşünüyorum. 

28 Şubat 2026 Cumartesi

Cuma Günlüğüm

28 Şubat soğuğundan bir gün önce Cuma günü Konya soğuk mu soğuktu. Hava raporuna göre hafif karlı olsa da kar yüzü görmedik. 30 km hızındaki rüzgar, artı beş hava sıcaklığını buz gibi yapmıştı. 

Cumaya gidip geldim. Rüzgarın verdiği soğuktan dolayı gözüm çarşıya çıkmayı kesmedi.

Nasılsa yarım saat sonra kameracı gelecek diye üzerimi çıkarmadan evin bir köşesine uzandım. Üçe doğru gelen telefondan, kameracının bu soğukta donarız" endişesi olduğunu öğrendim. Upuzun oturuşuma devam ettim. Siz deyin buna, orucu uykuya tutturuyor.

Uyku da bir yere kadar. Yarı uyur yarı uyanık yarı video dinledikten sonra orucu uykuya tutturmuşsun diyeceklere, o kadar da değil şeklinde bir itirazım olsun diye evden çıktım. 

Dümeni ne tarafa kıracağıma karar veremedim. Alışveriş yapsam diye düşündüm. Evden herhangi bir sipariş almadım. Yine de marketlere bakayım diye direksiyonu marketlere doğru kırdım. 

Hava ise gündüzün sert rüzgarı biraz düşünce yerini normale bırakmış.

Ne yapayım ne edeyim. Markete girersem, seyirle kalmam. Yok yere alışveriş yaparım. Bugünün yürüyüşünü de yapmadığıma göre bari Meram Sanayideki Doğan Yatağanlı'dan ramazanın ilk pidesini alayım. Oradan Atezbazı Veli Türbesi, NEÜ İlahiyat Fakültesi, Meram Yeniyol, Evliya Çelebi Parkı, Lastik Durağı derken akşamı yaparım. Böylece hem yürüyüşümü yapar hem de vakit geçiririm dedim.

Nicedir gelmediğim fırının önünde uzun kuyruk vardı. Geçtim en arkaya. Bir taraftan da pide kaç paradır diye düşündüm. Çünkü ramazanın 9.günü pide ilk siftahım olacaktı. Basından da pide fiyatlarını takip etmemiştim.

Sıra birden geldi. 300 gram pide 25 lira imiş. Ekmeği elime aldım. Kafamda çizdiğim güzergahı yürümek için karşı caddeye geçerek Meram Eskiyol'u takip ettim.

Ateşbazı Veli Türbesine yakın trafik ışıklarına yaklaşırken yoldan geçen bir dolmuş, önce korna çaldı. Ardından geri geri geldi. Yanımda durdu. Ya adres soracaktı ya da bu soğukta yürüme, gel götüreyim diyecekti. Kapıyı açtım. Beni almak için durduğunu öğrendim. Teşekkür ediyorum. Ben yürüyüş yapıyorum dedim. Hayırlı iftarlar temennisiyle kapıyı kapattım. O yoluna basıp gitti, ben de yoluma revan oldum. 

Belli ki işinden evine giden bir esnaftı. Hoşuma gitti insanımızın yaptığı bu davranış. Pek arabaya binmesem de güzergahım üzerinde yürüyüp gidenler için durur, arabama alır, bazen güzergahımı da değiştirerek onları gidecekleri yere bıraktığım olur. Belli ki bu insanımız da benim kafadan. Kendi kendime işte yurdum insanı bu dedim. İnsanımızın yaptığı bu jest o kadar ahlaki yozlaşma yaşadığımız günümüzde gönlüme su serpti. Ne kadar bozulsa da mayamızda iyilik yapma, yolda kalmışa elimizi uzatma var diyorsun. Bu tür örnekleri gördükçe ülkenin geleceğine, insanımızın gidişatına dair kafamızda oluşan endişe birden olumluya dönüveriyor. Bu milletin özü temiz diyorsun ve geleceğe daha ümitle bakıyorsun. Ne diyelim, bu tür güzel örneklerin sayıları artsın.

Basıp giden insanımızın ardından, içimde oluşan olumlu havayla birlikte yürüme aşkım daha bir depreşti. Unutmayın ki yürümek aynı zamanda kafa dağıtır, insanı rahatlatır. 

Meram Yeniyol'u takip ederek Havzan ışıklarından evime yöneldim. Eve 50-60 metre kala ezanlar okunmaya başladı. Kapıyı açıp girdiğimde sofra hazır, ev ahalisi beni bekliyordu. "Elinde ekmek vardı. İftarını açaydın" dendiğinde, elimdeki ekmek hiç aklıma gelmedi dedim. 

Bir iştahla iftarımı yaptım. Üşümem ısınmaya döndü. 

İftar öncesi pideyi ad ederek yaptığım yürüyüş 1.30 saate yakın sürmüş. 9500 adım atmışım. Ben buna kısa günün kârı ve ayakların zekatı derim. 

İftar öncesi yürüyüşü herkese öneririm. Aç karna yürümek güzel, vakit geçirmeye de birebir. 


Bir Başka Açıdan 28 Şubat

28 Şubat sürecine dair birkaç yıldır yazı konusu edinmesem de daha önce hakkında çokça yazdım. Bugün nedense bu sürede dair kalem oynatmak geldi içimden.

Post modern darbe olan 28 Şubat sürecinin içeriğine girmeyeceğim. Katılır veya katılmasınız, süreçten hareketle bir tespitte bulunmaya çalışacağım.

İçeriğine girmesem de tek kelimeyle bu süreç, dindar-mütedeyyin ve İslamcılara kök söktürüldüğü bir dönemin adıdır. İnancından, inancına dair kılık kıyafetten ve okuduğu okuldan dolayı insanların ve öğrencilerin mağdur edildiği bir dönemin adı aynı zamanda.

Kısaca dindar ve mütedeyyin insan mağdur edildi bu süreçte. Sürece giderken okullardaki etkinliklere yer verildi. Toplu namazlara ekranlarda yer verildi. Farklı giyim ve kuşamlar ön plana çıkarıldı. Bazı kişilerin geçmiş konuşmalarından kısa bölümler gösterildi durdu.

İşlenen tema, Türkiye nereye gidiyordu. Önlem alınmazsa Türkiye irticaya teslim edilecekti. Bin yıl devam edecek diye örümcekten bir sistem kurdular. Kısa zamanda köşelerine çekilmek zorunda kaldılar. O gündür bugündür ellerindeki gücü kaybettiler. Bir daha kendilerine gelemediler.

Bu süreci sonuçları itibariyle değerlendirmek lazım. Bir insan bir güç bir zihniyet neyin mücadelesini verir? Gücü elinde bulundurmak ve yerini sağlamlaştırmak için. Bunlar ise ellerindeki bulgurdan da oldular ve mücadele ettikleri zihniyeti iktidar yaptılar.

Burada sormak lazım. Bu sürecin kudretli aktörleri bunu düşünemediler mi? Yoksa umdukları gibi gitmedi mi süreç? Acaba bu süreç bir oyundan mı ibaretti?

Sürecin aktörlerinin oyun oynadığını, danışıklı dövüş yaptıklarını sanmıyorum. Ama sonucun kime ve hangi zihniyete yaradığına bakarak haksız yere oluşturulan mağduriyetin ters teptiğini düşünüyorum. Oyunun aktörleri biz bunları mağdur edelim de bunlar iktidar olsun diye düşünmemiş olabilir. Aktörler de hazırlanan senaryoyu oynamış olabilir. Akıbetin ne olacağını, kime ve hangi zihniyete yarayacağını da ancak senaristler bilir. Çünkü bu ülkede ön planda oyun kurucu rolü üstlenenler gerçek oyun kurucu değildir. Oynadıkları rolün de kime yarayacağını hesaba katmazlar.

Dindar ve mütedeyyin insanların üzerinden silindir gibi geçen bu süreç, Mahir Kaynak'ın faili meçhul cinayetlerle ilgili söylediği şu sözü aklıma getirdi. "Faili meçhul bir cinayetten kim kazançlı çıkarsa o cinayeti onlar işlemiştir" anlamına gelen bir sözdü. Burada 28 Şubat sürecinde dindar ve mütedeyyin insanlar oyun kurucu değildi, bu süreci yapma güçleri yoktu denebilir. Doğrudur. Dindar ve mütedeyyin insanların bu zulmü yapmaları ve kendi kendilerine eziyet etmeleri mümkün değil. Yalnız o süreçte derin devlete hakim olanlar süreçle oluşturdukları mağduriyetle, kimin kazançlı çıkacağını hesaba katmış olabilir.

Şunu da unutmayalım. “Memleket komünist olacaksa onu da biz yaparız” sözü her ne kadar dönemin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’a atfedilse de bir dönemin zihniyetini ifade etmek bakımından bu söz önemlidir. Ülkeye ya da derin devlete hakim olan zihniyet, kimi iktidar yapmak isterse bir şekilde bunun alt yapısını hazırlıyor.

Halihazırda 28 Şubatta mücadele edilen zihniyetin, bu sürecin ardından iktidar olması ve bu iktidarın yıllar yılı iktidarda devam etmesi düşündürücü değil mi? 

Acaba dönemin senaristleri dindar ve mütedeyyin ve de İslamcıların iktidar olmasını murat etmiş olabilir mi? Şayet böyle değilse kime niyet kime kısmet denir buna. 

Salih Amel

Salih amel; iyi, hoş, güzel davranış anlamına gelir. Eşittir ibadet demektir. 

Allah'ın rızasına uygun, insanların yararına olan her türlü davranış salih amel kapsamına girer.

Adına ister salih amel ister ibadet diyelim. İki çeşit ibadet vardır. Dar anlamda ibadet, genel ya da geniş anlamda ibadet.

Dar anlamda ibadet dendiği zaman namaz, oruç, hac, zekât, kurban gibi ibadetler akla gelirken, geniş ya da genel anlamda ibadet dendiği zaman insanın toplum içinde yaptığı her türlü olumlu hareket akla gelir: Güler yüz göstermek, hal hatır sormak, yardım etmek, insanlar hakkında güzel şeyler düşünmek, empati yapmak, işimizi düzgün yapmak, dürüst olmak vb... Kısaca toplum içinde toplumun faydasına olan her türlü amel diyebiliriz buna. 

İbadeti ya da salih ameli kapsam yönünden dar olan ve geniş olan şeklinde ayırmak ne derece doğru olur bilmiyorum. Zira ibadet ibadettir. Birini, diğerinden ayırt etmemek gerektiğini düşünüyorum.

Yalnız dar anlamda ibadetin din görevlileri ve de toplum tarafından daha çok öne çıkarıldığını düşünüyorum. Bana kalırsa geniş anlamda ibadetin daha öne çıkarılması en güzeli. Çünkü dar anlamda ibadet olan namaz, oruç, hac gibi ibadetler kişinin Allah'a olan borcunu yerine getirmesinden ibarettir. Kişinin, kıldığı namazı, tuttuğu orucu övünç meselesi yapması, hayatının merkezine koyması bana çok doğru gelmiyor. Çünkü namaz ve oruç, kişinin birine olan borcunu ödemesi gibidir. Bu borç ilişkisi, alacaklıyı ve borçluyu ilgilendirir. Borcun zamanında verilmesi bir övünç meselesi değildir. Aynı zamanda bu borcun yerine getirilmesinin ya da yerine getirilmemesinin topluma bir faydası ve zararı olmaz.

Topluma esas faydası ve zararı olan ibadet ise geniş anlamdaki ibadettir. Tüm eylemlerimiz Allah'ın rızasına uygun ve toplumun yararına olursa bu ibadet toplum için bir anlam ifade eder. Çünkü insan toplumsal bir varlıktır. Salih amel ise topluma dokunmak demektir. Herkes salih ameli ön plana çıkaracak şekilde bir davranış içerisine girerse, bundan toplum yararlanır, toplum kendiliğinden düzelir. Çünkü geniş anlamda ibadet, eşittir güzel ahlak demektir. 

Tamam, ibadeti dar ve geniş şeklinde bir tasnif tabi tutmayalım. Birini diğerinin önüne geçirmeyelim. Ama dar anlamda ibadeti çok öne çıkarıp geniş anlamda ibadeti geri planda bırakmayalım. 

27 Şubat 2026 Cuma

Bir İftarın Ardından

Perşembe günü ABK Holding'in iftarı vardı. Bir grup liseden sınıf arkadaşıyla bu iftara eşlik ettik. Yedik, içtik. Görmediğimiz arkadaşlarla ayaküstü de olsa muhabbet giderdik.

Bu vesileyle arkadaşlarla bir arada toplanmışken fırsatı değerlendirdik. Holding binasına evi yakın bir arkadaş evini açarak hem çaya doyduk hem de muhabbete.

ABK Holding'in, Holding binasında verdiği bu iftar ilk değildi. Nicedir gelenek haline getirdi Baydar. Davetlilerin sayısını tam bilmiyorum ama 150-200 kişiden az değildi iftara eşlik eden.

Basından izlediğim kadarıyla bir ramazanda ABK Holding'in verdiği tek iftar değil. Belki de ramazanın yarısını burada farklı farklı kişileri ağırlayarak iftar veriyor.

Her iftarın eksiksiz geçmesi için ABK Holding çalışanlarının çoğunun, bu ziyafetlerde kol kanat gerdiğine şahit olurum.

Davetliler iftarını yaparken Baydar ailesinin her masayı dolaşarak davetlilerine hal hatır sorması, hoş geldin demesi ve afiyet olsun dileğinde bulunması ve güne hatıra bırakacak pozlar vermesi görülmeye değer.

O kadar davetliyi kapıda karşılamaları, girişte hatıra fotoğrafı çekilmesi, misafirleri yönlendirmek için çalışanların gayretleri, tüm bu atmosferde yüzlerinden gülücüklerini eksik etmemeleri, günün buz gibi havasını ısıtan enstantanelerden.

İftar sonrası, iftara ailesiyle katılan çocuklar da düşünülmüş. Bir görevli bahçede çocuklara ikram verdi durdu. Yanına yaklaşıp bu nedir diye baktım. Bir arkadaş, gel gel, çocuklar için dedi. Ben de çocuk sayılırım dedim ama görevli, çocuklarla ilgilenmekten benim bu dediğimi işitmedi bile. Belli ki adını bilmediğim bu çocuk ikramından benim nasibim yok. Çünkü büyüğüm. İşin garibi çocukluğumda görmedim. Büyüdüğümde de sana göre değil muamelesine maruz kalıyorum. Vah ki bana vah.

İftarını yapıp vedalaşıp gidenlere diş kirası da eksik edilmiyor. Görevliler, daha önce herkes için hazırlanmış, içinde çam sakızı çoban armağanı hediyelerin bulunduğu geleneksel hediye çantasını vermeyi de ihmal etmiyorlar.

Kısaca, her sene olduğu gibi bu iftar ziyafetinin de tadı damağımızda kaldı. Açısından, misafirlere mihmandarlık yapan ABK Holding çalışanlarına, her yıl ziyafetini eksik etmeyerek eşini, dostunu Holding bünyesinde ağırlayan Baydar ailesine teşekkürü bir borç bilirim. Keselerine bereket.

Yazımı nihayete erdirirken şunu da ifade etmek isterim. Günümüzde o kadar insanı ağırlamak, onlara iftar vermek, bunu geleneksel hale getirmek, çıkışta herkesi hediyeyle uğurlamak, sayısız iftar düzenlemek, iftar maliyetinin altından kalkmak kolay değil. ABK Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Baydar tüm bu iftarları kendi öz sermayesi ile yapıyor. Kazancında ne baba parası var ne miras ne de kamu kaynağı. Tüm yaptığı, çocukluğundan beri çalışıp çabalayarak dişinden tırnağından artırdığını; eşine, dostuna ikram etmek. Belediye ve kamu kaynağı olmadan, kısaca başkasının sırtından olmayan böyle ağalıklara can kurban. Davet dediğin böyle olmalı.

Sayın Baydar ailesine, helalinden bol kazançlar, huzur ve mutluluklar diliyorum. Verdiği iftarların ve yaptığı hayır hasenatın yakın zamanda kaybettiği annesinin ruhuna değmesini temenni ediyorum.

İlahili Ramazan

Bir Roman vatandaşın başlattığı ilahi okuma tüm ramazanı kapladı. Sosyal medyanın her bir yerinde ilahi okuyan okuyana. Siyasetçinin ağzında ilahi. Çocukların ağzında ilahi. Okullarda ilahi. Açığında ilahi, kapalısında ilahi. 

İlahi söyleyenlerin ne kadarı samimi ne kadarı rol yapıyor bilinmez ama bu ramazan ilahiye doyduk dense yeridir.

İleride bu ramazan ilahili ramazan diye anılırsa hiç şaşırmam. 

Bu vesileyle insanımızın çoğunda bir cehver olduğu ortaya çıktı. Çoğunun sesi güzel, makamı da iyi yapıyor. 

Beni üzen de bu ses bu yetenek bu aşk varken insanımız şimdiye kadar neredeydi? Bizi niçin ilahiden mahrum bıraktılar? Tüm yeteneklerin ortaya çıkması için illa bir Roman vatandaşın fitili ateşlemesi mi beklenmeliydi? Zamanında ortaya çıksalardı da kulaklarımızın pası bir güzel silinse olmaz mıydı?

Zamanında ortaya çıksalardı hem ortalık birkaç ilahi okuyana kalmazdı hem biz ilahi ziyafetine doyardık hem onlar zamanında meşhur olurdu hem de bu meşhurluktan mütevellit paraya para demezlerdi. 

Şu gösterdi ki bu milletin genlerinde din geni var, sanat geni de var. Bu millet sanattan anlamaz diyenler bu yetenekleri görünce sanat bu milletin geninde varmış, biz tanıyamamışız diye öyle zannediyorum, mahcup olmuştur. 

Hazır iş bu raddeye gelmişken içinde sanat ruhunu barındıranların, amatörce ilahi söylemeyi bırakıp üçü beşi bir araya gelerek ilahi korosu oluşturmasında ve ekip ekip tüm Türkiye'yi dolaşarak sanatlarını icra etmesinde fayda görüyorum. Gecikmiş de olsa bir yerden başlamaları gerekir. 

Havzan'da Sahur Sükûneti

Okulda teneffüs arası laflarken bir öğretmen, "Davul sesi niye duymuyorum" dedi. Bir başkası "Orucun haftası dolarsa iftar vakti zilinin çalması yakındır. O zaman anlarsın davulcunun olduğunu" dedi. Bu cevabı diğerleri de "Doğru" diyerek tasdikledi. 

Babası, Havzan'da ikamet eden bir öğretmen de bana dönerek, "Hocam, Havzan'da bu ramazan davulcu yok. Haftası dolunca da iftar vakti evine gelmezler. Muhtar bu sene davulcu kabul etmemiş" dedi. Bu benim için güzel bir haberdi. Helal olsun muhtara. Gidip muhtarı tebrik etmem lazım dedim. 

Bu sene zaman zaman uyumayıp sahuru bekledim. Bazen de sahura kadar uyudum. Ne uyanıkken ne de uykuda iken davul sesi duydum. Davul sesi niye duymuyorum diye de hiç merak etmedim. 

Gündüzünde bu konuşmanın geçtiği gece sahura doğru davul sesi duydum ama ses çok uzaklardan geldi. Belli ki komşu mahallelerde davulcu var. Bu gelen ses de o mahalle davulcularının sesi. Şu var ki uzaktan gelen bu davul sesi beni hiç rahatsız etmedi. 

Davuldan niye rahatsız oluyorsun. Ramazanda davul eşliğinde kalkma geleneğimizi ben seviyorum. Bu gelenek devam etsin diyenler olsa da bir zamanlar önemli bir işlev gören bu geleneğe günümüzde pek değil, hiç ihtiyaç kalmadığını düşünenlerdenim. İhtiyaç kalmadığına göre bu geleneğin devam etmesinin bir anlamı yok. Olsa olsa nostalji olur. Ramazanda davul çalarak üç beş kuruş harçlık almayı uman davulculara katlı sağlar. Başka da bir faydası yok. Çünkü bugün günümüzde kimse davulcu ile sahura kalkmıyor. 

Davulcuya niye ihtiyaç kalmadı? Günümüz insanının çalışma şekli değişti. Eskiden herkes gündüz çalışır, gece uyurdu. Çoğu evlerde insanımızı sahura kaldıracak çalar saat yoktu. O zamanlarda insanımızı sahura kaldırmak için bulunan bu davul bir ihtiyacı gideriyordu. Halbuki günümüzde herkeste cep telefonu var. İstediği saate kurup sahura kalkabiliyor. 

Yine günümüz insanının azımsanmayacak oranda vardiya usulü çalıştığı da malum. Bizim uyanık olduğumuz saatte onlar uyuyor, bizim yattığımız vakit onlar çalışıyor. 

Bir diğer husus, oruç tuttuğu halde uykum bölünmesin diye sahura kalkmayanlar var. Kimi yatmadan önce sahuru yapıp yatıyor. Çünkü günümüzde herkes evine yakın yerde çalışmıyor. İlçelere günlük gidip gelenler var. Bu insanlar çok erkenden yola düşmek zorunda. Bu insanlar sabah işe dinç gitmek için uykularını almaları gerekiyor. Sahur her halükarda uykuyu ikiye bölüyor. Bu kış günlerinde sahurlar uykuyu bölse de erken yatılsa uyunan süre yeterli olur ama hangi insanımız erken yatar. Toplum olarak geç yatma alışkanlığımız var. 

Bir diğer husus, sahurlar eskisi gibi aynı vakitte yapılmıyor. Üstelik son yıllarda Diyanet'in imsak vaktinden farklı olarak Süleymaniye Vakfının daha geç vakitte imsakı başlattığı alternatif bir imsakiye daha var. Bu iki takvim arasında mevsime göre değişse de 45 dakikalık bir fark var. Belli oranda insanımız Süleymaniye Vakfına göre sahur yapıp oruca niyetleniyor. 

Eskiye oranla oruç tutmak istediği halde oruç tutamayan insanımızın sayısı da az değil. Çünkü şeker hastası olup doktoru tarafından oruç tutması yasaklananlar var. 

Bir diğer husus dine mesafeli olduğu için oruç tutmayan insanımızın sayısı da az değil. Her geçen yıl daha da artıyor. 

Davula ihtiyaç olmadığına dair verdiğim örnekler ne derece isabetli bir gerekçe olur bilmiyorum. Bana kalırsa davulla sahura kalkma geleneği tarihteki yerini almalı. 

Kendi adıma söyleyeyim. Bu sene mahallemde davulun çalmamasıyla, sahura kalkamama sorunu yaşamadım. Davul çalmadı diye bir eksiklik hissetmedim. Üstelik davul sesi duymayınca mahallem sakindi. Bir yerde sakinlik varsa orada huzur olur diye düşünüyorum. 

25 Şubat 2026 Çarşamba

Esnafın Yüz Karası

Fî tarihinde öğrencilere okul kıyafeti belirlemek için öğretmenlerle bir toplantı yaptık. Üç kişilik bir ekip belirledik.

Ekip olarak Konya merkezde buluştuk. Okul kıyafeti satan firmaları gezip kıyafet belirleyeceğiz. Bir yere bağlı kalmayalım. Girdiğimiz yerden beğenip çıkmayalım. Hepsini gezelim diye aramızda konuştuk.

İlkine girdik. Şu olsun, bu olsun, şu rengin şurasında şu renk çizgi olsun, erkek kıyafeti şöyle, kız kıyafeti böyle olsun şeklinde görüş bildirdik. Daha doğrusu içimizden biri seçti, biz de olur dedik. Ne dediysek firma sahibi de "ooo çok güzel" dedi durdu. Okulların açılmasına az kaldı, bu dediklerimizde karar kılarsak okul açılmadan istediğimiz kıyafetler hazır olur mu dedim. "Ayıp oluyor hocam. Bu iş bizim işimiz. Okul açılmadan okul sezonu kıyafetleriniz hazır" dedi. Firma sahibinin her şeye olur demesi bizim ekibin hoşuna gitti. Başka firmaları gezip dolaşmaya, vakit harcamaya gerek yok. Burada kalalım dediler.

Ardından çay içmeye geçtik. Firma sahibine, okul açılmadan kayıt döneminde kız ve erkek numune kıyafet istiyorum. Getirir misin dedim. "Elbette hocam. O iş bizde. Numunesi olmaz" dedi.

Başka konulara girdik. Konuştukça konuştuk. Firma sahibine, bizim çaylar ne oldu dedim. "Hemen geliyor" dedi. Biraz daha bekledik. Çayımız bir türlü gelmedi. Firma sahibine, sizin çaycının adı Dursun mu dedim. "Yok, şu" dedi. Biraz daha konuştuk. Çayın geldiği geleceği yoktu. Çaycının adı Dursun mu dedim. Nihayet jeton düştü. Güldü. Bir daha hatırlattı, çaylar gelsin diye. 

Biraz daha geçti. Dilimiz damağımız kurudu. Çaylar yine gelmedi. Bizim okul kıyafetleri sizin çay işine dönmez. Okul sezonuna yetişir değil mi dedim. Güldü. "Olur mu hocam. Sözümüz söz. Kıyafet de hazır olur, numune de" dedi. 

Nice sonra çayı içip çıktık. Ekibin yüzü gülüyordu. Başka yere gitmemize gerek yok. Haydin dağılalım dendi. Ayrılmadan, bu firma sahibini gözüm pek tutmadı. Okul sezonu bizi mağdur eder endişesi taşıyorum dedim. Bu endişem yersiz görüldü. Çok ince düşünme dediler. Ayrıldık. 

Okul sezonu geldi. Ne numune geldi ne kıyafetimiz hazırdı. Kaç defa telefonla görüştüm. Bugün, yarın, haftaya dedi durdu. 

Kayıt yaptıran öğrenci ve veli, okul kıyafetini sordu. Şu renk dedik ama ortada numune yok.

Firma sahibine, çayların gecikmesinden belliydi, senin kıyafetleri hazır etmeyeceğin. Hani numune dedim. "Ben numune getirecek kadar enayi miyim. Benim numunemi görecek olan, gider başka bir firmadan alır. Siz öğrencileri bize yönlendirin. Kıyafetleriniz, istediğiniz şekilde hazır" dedi. O zaman, zamanında numune getireceğim diye niye yalan söyledin dedim. Dedim ama dediğimle kaldım. Çünkü karşımda facia mı facia biri var. 

Bu iş hiç içime sinmedi. Acemiliğin kurbanı olmuştuk. Kıyafet sorana dilimizin döndüğü kadar tarif ettik. Utana sıkıla falan firmaya giderseniz, kıyafetinizi alırsınız dedik. Dedik ama gören de bu okulun firma ile bir alaveresi var düşüncesini hep içimizde taşıdık. Yine de bu firmaya gidip okul kıyafetini gördükten sonra oradan almak zorunda değilsiniz. Diğer firmalara da bakıp oradan alabilirsiniz dedik. Firma ismini soranın çoğu da "Keşke o firma ile anlaşmasaydınız, neyse" şeklinde görüş bildirdi. Belli ki firma mimli biri. Çoğunun ağzı yanmış. 

Öğrenciler, dediğimiz yerden kıyafetlerini aldı. Alınan kıyafetleri öğrencilerin üzerinde gördüğümüzde, şurada şu renk çizgi tercihimizi göremedik. Elinde olanı vermiş firma. Buna da istemeyerek razı olduk. 

Okul açıldıktan sonra bazı öğrencilerde farklı renk okul kıyafeti gördüm. Niçin böyle aldınız?Bu renk bizim seçtiğimiz renk değil dedim. Öğrencilere, firma sahibi demiş ki "Biz okul müdürünüzle görüştük. Sizin kıyafetiniz bu" deyip eline geçeni vermiş. Gidin değiştirin dedikten sonra da birkaç defa böyle yapma. Ayıp ediyorsun. Çocukları mağdur etme şeklinde telefonda serzenişimi söyledim. Bazen de "Tamam, müdürüm, çocuklar yanlış vermiş. Gönder, değiştirelim" dedi. 

Müdahale ede ede öğrenciler renk tonları farklı olsa da okulun kıyafeti şöyle böyle oturdu. 

Okul sezonunun ortasında firma sahibi, "Müdürüm, gelip gitmiyorsun. Buyur gel çay ikram edeyim. Okuyan çocukların gelsin. Kıyafetlerini vereyim. Paranın lafı olmaz aramızda" telefonu açtı. Beni ve okulumu mağdur ettin. Hiç sözünde durmadın. Ben senin gibi esnaf görmedim. Çayını içmeye gelmem. Hele çocuklarımın kıyafetini almak için asla uğramam. Gider başkasından alırım. Senin gibi sözünde durmayan birinin değil çayını, kıble olsa senin tarafına dönüp namaz kılmam dedim.

Çocuklarımın kıyafetlerimi gidip başkasından aldım. 

Bu esnaf yıllar yılı bu sektörde. Kah küçülür kah büyür. Her okul sezonu "Tüm okul kıyafetleri burada" şeklinde büyük afişler bastırır dükkanının önüne asar. Bu sahtekarlığıyla yıllar yılı bu sektörde nasıl ekmek yer, inanın anlamış değilim. Belli ki her okul sezonunda bizim gibi birkaç acemiyi tokatlayarak yoluna devam ediyor. 

Firmanın bu yaptığını kıyafet seçen ekibime birkaç defa, firma bizi mağdur etti dedim. Hiç oralı olmadılar. Olur böyle şey deyip geçip gittiler ve hiç umursamadılar. Nasılsa uğraşan bir amele vardı. Niye üzerlerine alsınlar. Öyle değil mi? Zira sıkıntı çekip strese giren, o firmayla telefonla da olsa uğraşan kendileri değildi. 

Sitenin bir işini yapan kişinin sözünde durmamasını görünce yıllar önce başımdan geçen bu anıyı hatırladım. Belli ki her sektörde sözünde durmayan, yapmam demeyen, ama zamanında gelmeyen, hep yarın diye erteleyen kişiler var. Taşıdıkları mide nasıl bir mide ise anlamış değilim. 

Doğu Türkistan'da Neler Oluyor?

Karar gazetesinin verdiği habere göre "Çin hükümeti, Ramazan’ın gelişiyle birlikte Türkiye başta olmak üzere İslam ülkelerinde “Uygurlar oruç ayını özgürce yaşıyor” şeklinde bir propaganda kampanyası başlattı ama bölgeden gelen haberler ve uluslararası gözlemcilerin raporları durumun bu yıl da değişmediğini, hatta baskıların arttığını ortaya koydu.

Çin Komünist Partisi tarafından yayımlanan bildiriyle;

Kamu personeli, öğrenci, öğretmen, devlet kontrolündeki şirket ve kuruluşlarda çalışanların ramazan boyunca oruç tutmalarının yasaklandığı,

Müslümanlar tarafından işletilen dükkan ve restoranlara ay boyunca oruç tutulan saatlerde açık kalma zorunluluğu getirildiği,

Doğu Türkistanlılar tarafından işletilen dükkan ve restoranlara ay boyunca sigara ve alkol satmaya devam etme ve oruç tutulan saatlerde açık kalma zorunluluğunun getirildiği, bu zorunluluğu yerine getirmeyen iş yerlerinin tamamen kapatılacağının belirtildiği,

İnsanların ibadetlerini gizlice yerine getirdiği,

Bir kişinin oruç tuttuğuna dair herhangi bir işaret ‘aşırılık’ kapsamında değerlendirildiği, bu ‘suçları’ işleyenler tespit edilirse derhal ‘toplama’ kamplarına gönderildiği, bu yüzden sahur vakti ışık yakmanın bile risk sayıldığı,

Oruç tutulmasını, vakit namazları ile teravihlerin eda edilmesini zorlaştırmak için çalışma şartlarının ağırlaştırıldığı, mesai saatlerinin değiştirildiği,

Belirtiliyor.

Görünen o ki Çin Komünist Partisi Uygurlara yönelik bir kültürel soykırımı katı bir şekilde uyguluyor.

Gazetenin verdiği habere göre Uygurlara uygulanan bu baskı ve şiddet karşısında İslam dünyasının genelinde bir sessizliğin hakim olduğu, bu sessizlikte Pekin’in siyasi ve ekonomik ağırlığının etkili olduğu belirtiliyor.

Görünen o ki Doğu Türkistan halkı Çin’in baskısı karşısında yalnız. Bir başına kalmışlar.

Gerçekten diğer yerlerde uygulanan baskı bir şekilde gündeme geliyor ve gündemde tutuluyor ama Çin’in Doğu Türkistanlı insanımıza uyguladığı orantısız baskı pek değil, hiç gündeme gelmiyor.

Haydi İslam dünyası her türlü zulümde sessiz. Türkiye’ye ne oluyor? Güya biz mazlumların hamisi ve sesiyiz.

Çin’in siyasi ve ekonomik baskısı ne olabilir diye düşündüm. Çin olsa olsa bize ihracatı durdurur. Mal göndermez. Hatta biz de Çin’in ucuz ve adi ürünlerinden kurtulmuş oluruz diye düşündüm.

Bırakalım Çin’in ihracatı durdurmasını. Bizim Çin mallarını almamamız gerekir. Yahudi mallarını nasıl ki boykot ediyorsak, Çin’in mallarını da boykot edebiliriz. Bundan zararlı çıkan Çin olur. Çünkü Çin ürettiğini satmak ve pazar bulmak zorunda.

Sebep ve netice ne olursa olsun, mazlumun yanında olmamızda fayda var.

Öcalan'ı Daha Fazla Mağdur Etmeyelim

Terörden ve şehit cenazelerinden yıllar yılı her seçimde ekmek yiyen, Türk milliyetçiliğini tekelinde bulunduran partinin, işaret fişeği ile birlikte cin şişeden çıktı. Cinin tekrar şişeye girmesi mümkün değil.

Terörden ve Kürt milliyetçiliğinden yıllar yılı ekmek yiyen, Türkiye partisi olamayan, kamuoyunda Kürtlerin temsilcisi olarak bilinen ve Kürt oylarını çantada keklik bilen ve tekelinde bulunduran parti de başı Türk milliyetçisinin çektiği sürece destek veriyor. 

Dünkü düşmanlığın ardından Türk ve Kürt temsilcilerinin karşılıklı destek açıklamaları göz yaşartan türden. Hayreti zaten söylemeye gerek yok. Düşman çatlatan bir kardeşlik, birlik ve bütünlük gözden kaçmıyor. İleride bu iki zıt kutbun tek partide birleşip iktidara yürümesi işten bile değil. Kamuoyu bunu da görürse, bilin ki kimse şaşırmayacak. Öyle ya "terör devam etsin mi? Düşmanlık nereye kadar". Dünya diyecek ki dünya kuruldu kurulalı, dünya böyle kardeşlik görmedi diyecek. 

Görünen o ki "Terörsüz Türkiye" sloganıyla başlatılan süreç, Öcalan'ın özgürlüğe kavuşmasıyla neticelenecek. Çünkü geçmişte kader mahkumlarına özgürlük sloganları hep afla sonuçlandı. Yeter ki ağızdan çıkmayı görsün, arkası gelir.

Madem ki netice Öcalan'ın özgürlüğüyle sonuçlanacak. İpe un sermenin, süreci zamana yaymanın bir gereği yok. Kurucu Önderi daha fazla tutsak etmenin alemi yok. Bir an evvel salalım. Hatta bunca yıl bir hiç uğruna içeride yatırmaktan dolayı özür dileyelim. Yattığı her gün için kendisine tazminat ödeyelim. Üzerine yasal faizini de ekleyelim. Hakkını helal et kardeşim diyelim. Biz ettik, sen bizi affet. Büyüklük sende kalsın. Hatta 40 bin kişi sana feda olsun diyelim.

Özgürlüğe kavuşturduktan sonra onun mürüvvetini de görelim. Geçimini sağlaması için milletvekili emekliliği üzerinden kendisine emekli maaşı bağlayalım. Düğününü devlet yapsın. Kendisine düğün hediyesi olarak genel bütçeden bir ev hediye edelim. TOGG markayı kabul ederse arabasını da verelim. Düğününde kendisini yalnız bırakmayalım. Tüm devlet ve siyaset erkanı, PKK'nin dağ kadrosu düğünün özel davetlileri olsun. Nikah şahitliğini Türk milliyetçiliğini tekelinde bulunduran devlet büyüğümüz ile Kürt milliyetçiliğini eş başkanları yapsın. Hatta çifte düğün bile yapılabilir. Öcalan da onun şahitliğini yapar. 

Kürt partisi de eş başkan modelini bırakarak bayrağı asıl sahibine teslim etsin. Kürt ve Türk partileri seçim ittifakı yapsın. Biri Türklerden, diğeri Kürtlerden oy alsın.

Yeter demeyin. Bence yetmez. Öcalan için geçmişte, halihazırda bazılarının söylemeye devam ettiği, "Bebek katili, terörist başı" gibi hakaret ve iftira sözlerinin söylenmesi yasaklansın. Kendisine Sayın kurucu önder densin. Olmadı, Nobel Barış Ödülü için kendisini teklif edelim. Ödülü alması için Türk heyeti diplomasi yürütsün. Öcalan, bizim milli meselemizdir. Biriz, beraberiz, hepimiz Öcalan'ız desin.

Benden bu kadar. Biraz da siz deyin. Hiçbir şey aklınıza gelmiyorsa kamuoyu oluşsun, özgürlük bir an evvel gerçekleşsin diye benim önerilerimi kamuoyuna yayın. Bunu barin yapın. Daha ne diyeyim. 

Alırsın Ford, Olursun Lord

ABD'li otomotiv şirketi Ford'un, SUV modeli Explorer'ın arka süspansiyonundaki bağlantı çubuklarındaki kırılma riski nedeniyle ABD genelinde 400 binden fazla aracını geri çağıracağı bildirildi".

"Şirket, ayrıca 40 bin 655 aracını da batarya arızaları ve kusurlu fren pedalları nedeniyle geri çağıracak".

"Açıklamada, bu parçanın kırılmasının, sürücünün direksiyon kontrolünü kaybetmesine ve ciddi kazalara yol açabileceği ifade edildi".

"Tüm onarım ve parça değişim işlemlerinin yetkili bayilerde ücretsiz olarak gerçekleştirileceği belirtildi".

İnternethaber sitesinin verdiği bu haber dikkatimi çekti. Marka ismini görünce, bir zamanlar halk arasında sıkça söylenen, "Alırsın Ford, olursun lord" sözü aklıma geldi.

Ford, 1950'lerin en iyi otomobil markalarından biri.

Birçok markaya göre nasıl bir araba bilmem ama 1950'lerden bu yana 76 yıl geçmiş. Üzerine koyarak üretip sattığı araçlarında ortaya çıkan risk nedeniyle, satılan araçları geriye çağırıp ücretsiz değişim yaptıracak olması, otomobil firmasının ne derece güven veren bir marka olduğunun bir göstergesi.

Öyle zannediyorum, belirtilen seri araçların geri çağrılması ve gerekli değişikliğin yapılacak olması, otomobil firmasına pahalıya patlayacak ama verdiği güven daha fazla otomobil satacağı anlamına gelir.

Bu haberi okuyan, öyle zannediyorum, bu marka almayı düşünürse, gözü kapalı bu aracı alır. Niye almasın ki. Çünkü firma, sattığı araçlarda ortaya çıkan riski önemsemiş ve insan sağlığına değer verdiğini göstermiştir. Ford alan, aracın aksayan yönü ortaya çıkarsa, firma nasılsa araçları geri çağırıyor diye düşünür.

Bence bu haber aynı zamanda Ford'un reklamını yapar. Dünya kadar para verse bu derece etkili olamazdı.

Doğrusu, bu haberi okuyunca otomobil firmasına gıpta ettim. Niye bizim de böyle marka değeri olan, tanınmış ve tutulan, uzun yıllardır seri üretim yapan ve dünyaya ihraç eden bir otomobil markamız olmasın.

Görünen o ki kalite tesadüf değil. Hele güven dünden bugüne olacak ve alınıp satılan bir şey değil.

Bizde olsa, öyle zannediyorum, satılan mal geri alınmaz, garantisi bitmiştir denir. Risk ortaya çıksa bile firma üzerine yatar. Batar ama sattığı araçları geri çağırmaz. Çağırmayı aklının ucundan bile geçirmez. 

Bitek Topraklarımız

Kutuplaşmanın, karpuz gibi ikiye bölünmede, ülke olarak üstümüze yok. Çünkü korku salmak, rakibi belden aşağı vurmak, insanları safımıza çekmenin ve bundan rant elde etmenin yolu, kutuplaştırmaktan geçer bu ülkede.

Bu kutuplaştırmak öyle bir şey ki seçim kazandırır, başkasına seçim kaybettirir. Bu yönüyle çok bitek alanlarımız var. Öyle bitek ki hiç boş geçmeyiz. Çok ekmek yedik, yemeye de devam ediyoruz.

Bitek alanlarımıza örnek vermek istiyorum:

Solcu-sağcı (Şimdilerde pek bir anlam ifade etmese de geçmişte bundan çok ekmek yenmiştir.)

Milliyetçi, muhafazakar-laik seküler (Her daim taraflar bundan ekmek yer.)

PKK, 

FETÖ, 

Laik, seküler-mürteci, irticacı, 

Seküler-dindarlık, 

Türkçülük-Kürtçülük, 

Alevilik-sünnilik, 

Dindar, mütedeyyin, İslamcılık-laik, seküler, 

Atatürkçülük-dindarlık, 

Dini değerler-Batı değerleri,

Hamaset, slogan-gerçeklik,

Olgudan algı-algıdan olgu,

Çamur atmak, 

Dini ve milli değerleri siyasete alet etme-Atatürk'ü alet etme,

Şehit cenazeleri,

Başörtüsü-çağdaş giyim, 

İHL, 

vs. vs. 

24 Şubat 2026 Salı

Ekmek Kafalı Ülkem

İnternethaber sitesi, ülkelerin yıllık ekmek tüketimine* yer vermiş.

Ülkelere göre yıllık ekmek tüketim ortalaması (kg);

Türkiye 199,6

Sırbistan 135

Bulgaristan 131,1

Ukrayna 88

Kıbrıs 74

Arjantin 72

Yunanistan, Portekiz, Polonya, Danimarka 70

İrlanda 68

Hollanda, Macaristan 60

Almanya 57

Lüksemburg, Finlandiya 55

Rusya, İsveç 54

Norveç 52

Fransa 50

İsviçre 48

Belçika 47

Avusturya, İspanya 46

İtalya 44

Listede yer verilen en fazla ekmek tüketen 25 ülke içerisinde, 200 kg ekmek tüketimiyle en yakın takipçimiz Sırbistan'a 65 kilo fark atmışız. Bu demektir ki fert başına düşen günlük ekmek tüketimimiz, 199,6:365=0,5468 gram. Yani günlük yarım kilodan fazla ekmek yiyoruz. 

Sıralamada açık ara önde olduğumuzu görünce aklıma ilk gelen ifadeyi de başlığa koydum: Ekmek Kafalı Ülkem. 

Hiç lamı cimi yok. Konyalılara, "Etli ekmek Kafalı Konyalılar" dendiği gibi ülkemiz insanına da "Ekmek Kafalı" demede bir sakınca yok. 

Nedense tüm zararlarına rağmen ekmek tüketimimizi aşağıya çekemiyoruz. Çünkü ekmeği çok seviyoruz. Bulgur ve pirinç pilavını bile "ben ekmeksiz yiyemem" diyerek ekmekle yiyen bir toplumuz. Bir zamanlar yufkaya şehir ekmeğinin içine sıkıp kayık yaptığımızı zaten söylemeye gerek yok. 

Ekmeğe manevi değer de yüklemişiz, kutsal kabul ediyoruz. "Ekmek, mushaf çarpsın" diyoruz. Rızkımızı temin işine bile "Ekmek parası, ekmek kavgası, ekmek teknesi" şeklinde ifade ederiz. 

Geçmişte yokluktan olsa gerek. Sofralarımızda fazla çeşidin olmadığı zamanlarda tok tutsun, öğün savsın, sofraya konan tek kap yemekle doyulsun düşünce ve endişesini anlarım. Bugün en fakirin sofrasında bile birden fazla çeşidin olduğu günümüzde hala ekmeğe yüklenmemizi bir türlü anlayamadım gitti. Herhalde yiye yiye içki ve sigara gibi bağımlılık yapmış olmalı ki ekmek alışkanlığını bırakamadığımız gibi azaltayı dahi düşünmüyoruz. 

İşin garibi, ekmek mideyi doyurmaya doyurur. Fakat ekmek mideyi büyütür, daha fazla yedirir, hazmı zorlaştırır, kilo yapar, çabuk acıktırır. 

Durum bundan ibaret olsa da işin sevindirici yanı, Guinnes rekorlar kitabına girip ilk sırada yer almamız. Bu başarı da tesadüf değil. 

*Kaynak: GUİNNESS WORLD RECORDS, AIBMA

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi

Ramazan öncesi bir pazar günü ilçeden gelen bir arkadaşla çay içip ardından Etnografya müzesini gezdik.

Çaylarımızı yudumlarken konu dönüp dolaştı, okullarda ders olarak okutulan din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin ismine. 

Arkadaş, "Dinin kültürü olmaz, ahlakın da bilgisi olmaz. Ahlakın yaşantısı olur. Bu dersin ismini verenler isim vermede isabet etmemişlerdir" dedi.

Düşündüm. Arkadaşın yorumu bana isabetli geldi. Çünkü dinin bilgisi olur, ahlakın da uygulaması.

Bir toplumda yaşayan kişi dini yaşamak isteyebilir. Yaşamak istemese bile o toplumun içinde pot kırmaması için dini bilgiye sahip olması gerekir.

Ahlaka gelince, bugün ahlakın içine giren ne kadar konu varsa hiç mektep yüzü görmemiş olan biri bile ahlaka dair bilgiye sahip. Neyin iyi, güzel, neyin kötü ve çirkin olduğunu bilir. Mesela adalet, ehliyet, liyakat, doğruluk, dürüst ne dersek diyelim, bunların hepsinin iyi ve olması gerektiğini herkes bilir. Aynı şekilde hırsızlık, rüşvet, yalan vb. şeylerin de kötü olduğunu yine herkes bilir. Kısaca hırsızlık iyidir diyen yok.

Durum bu iken ahlak bilgisi diye bir dersin okutulması olsa olsa abesle iştigal olur. Çünkü bilgiye dayalı ahlak bilgisine sahip kişi ve bir toplum ahlaklı olmaz. Ancak uygulandığı takdirde kişi ve toplum ahlaklı olur.

Bir diğer husus bilgiye dayalı ahlakın uygulamasının tavsiye edilmesinden, yani kişilerin vicdanına bırakılmasından olsa gerektir ki ahlakta bir arpa boyu yol gidemediğimiz gibi gerisin geriye gidiyoruz. Çünkü ahlakın yaptırımı yoktur. Yaptırımı olmayan bir değerin toplumda yerleşmesi mümkün değildir.

Yol yakınken Anayasada ismine yer verilen ve okutulması Anayasa gereği olan din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin adının kısaltılarak değiştirilmesi uygun olacaktır. Dersin adı din dersi ya da din bilgisi olabilir. Ahlak da etik adı altında ayrı bir ders olarak okutulabilir. Bu dersi de sadece din kültürü öğretmenleri değil, tüm öğretmenler okutabilir. 

Yeni Seçimin Teması

Eski ramazanlardan eser kalmasa da ramazan iklimi bu toplumda yaşıyor.

Eskiye oranla oruç tutanlarda azalma olsa da oruç tutan sayısı azımsanmayacak seviyede.

Ramazanın gelmesiyle birlikte kurum ve kuruluşlar da kah önemsediğinden kah bir şeyler yapmak için değişik etkinliklere imza atmakta.

Bazı kurumlar da ramazan dolayısıyla çalışanlarına mesaide esneklik ve kolaylık sağlar.
Özel veya kamu kurum ve kuruluşların oruç tutanlara dair sağladığı kolaylığın öğrencilere de sağlanmasını isterdim. Pekâlâ, 09.00-14.00 arası ders yapılacak şekilde bir ders programı uygulanabilirdi. Büyük çalışanlar için düşünülen bu kolaylık nedense öğrenciler için düşünülmedi.

Esneklik sağlansa da sağlanmasa da sayılı günler kolay, zor geçiyor. Kimi oruç tutuyor kimi tutmuyor. Ne oruç tutanlar oruç tutmayanlardan rahatsız ne de oruç tutmayanlar oruç tutanlardan.

Dikkatimi çeken, huzur ve sükunet içerisinde geçmesi gereken ramazan ayında, Milli Eğitim Bakanlığının ramazan iklimine dair yayımladığı bir genelge üzerinden fırtına koparılarak gerilimin tırmandırılması. İçeriği, okullarda ramazan etkinliği yapılmasının istenmesi. Bu genelgeyi gören laik ve seküler kesim bize gün doğdu deyip sesini yükseltti. Laiklik elden gidiyor yürüyüşü bile yapıldı. Bir Roman vatandaşın okuduğu ilahi bile mesele edildi.

Laiklik tartışması ve laikliğin elden gitmesi, irtica korkusu 90'lı yılların seçim öncesi aparatı idi. Nicedir laiklik üzerinden tartışma yapılmayınca, bende laik seküler kesim laiklik üzerinden kutuplaşmayı elden bıraktı düşüncesi hakim olmuştu. Bir genelge üzerinden laiklik tekrar gündeme gelince anlaşılan o ki suni gündem olan laiklik meğer buzdolabına kaldırılmış. Bu ramazanda yeniden servis edildi.

Laik ve seküler kesim hiç ders almamış ki kazanamayacağı bir tartışmanın fitilini ateşledi.

Şu unutulmasın ki ibadet yapmakla, oruç tutmakla, okullarda ramazan etkinliği yapmakla laiklik falan elden gitmez. Etkinlik yapılan okulda etkinlikten dolayı oruç tutanlarda bir artış da olmaz, azalma da olmaz. Gel gör ki bir zamanlar laiklikten ekmek yiyen bir kesim bir umut tekrar laikliğe sarıldı.

Bunlar laikliğe sarılınca karşı kesim durur mu? Sonuçta ortaya bir kutuplaşma çıktı.

Kanaatim, bu tür suni gündemle bir şeyler köpürtülüyor. Belli ki kutuplaşmanın tarafları bir şeylerin peşinde. Belki de yeni seçimde laiklik ve dindarlık kutuplaşması köpürtülecek. Seçim bunun üzerine yürüyecek. Çünkü kutuplaşma olmadan, korku salmadan, düşman bulunmadan bizde seçim startı verilmez. Bir önceki seçim PKK korkusu üzerinden yürütülmüştü. Hazır PKK tehlikesi kalmadığına göre FETÖ de eskisi gibi pek gündem olmadığına göre yeni düşman bulunmazsa geriye laiklik ve dindarlık gerilimi yeni seçimde bizi bekliyor.

Reklam Kokan Görüntüler

Son yıllarda amme adına iş yapanlar her yaptıklarını kameraya aldırıp sosyal medyada paylaşır oldu. Belediye başkanları, valiler ve siyasetçiler ağırlıklı olarak böyle yapıyor. 

Bu olayı iki yönüyle almak istiyorum.

İlki, halkın içinden, halkın içine giren, halkın sorunlarına duyarlı, bu sorunları çözme iradesi gösteren, büyükle büyük, küçükle küçük doğal görüntüler. 

Bu görüntülerine yer verilen kişilere yeni versiyon başkan, vali, siyasetçi denebilir.

Yine bu görüntüler, başkalarına örnek olma yönünden faydalı görülebilir.

Valinin, kaymakamın, siyasetçinin halktan biri gibi davranması, kibirden bir izin olmaması, muhitindeki sorunları çözmek için çaba sarf etmesi takdire şayandır ve olması gerekendir.

Yalnız bu video ve görüntülerde benim merak ettiğim bir yön var. Sosyal medyada paylaşılan bu görüntüler ve videolar amatör kişiler tarafından spontane çekildikten sonra paylaşılan görüntüler mi yoksa vali ve kaymakamın, belediye başkanı, bakan veya siyasetçinin planlı bir şekilde yaptırdığı mıdır? Üçüncü şahısların çekimi ise buna yürekten eyvallah der ve takdir ederim. Ama üst makamdakiler bu tür her etkinliği planlı bir şekilde videoya alıp sosyal medyaya servis ettiriyorsa işte burada biraz durmak gerek.

Bilinsin ki bir videonun özellikle yardım ve insancıl videoların planlı bir şekilde çekilip servis ediliyorsa bu görüntüde ne kadar tevazu örneği sergilenirse sergilensin, burada reklam var, pazarlama var, şöhret olmak var, riya ve gösteriş var, şov yapmak var. Bunlar varsa bilinsin ki bu işlerden hayır gelmez.

Unutulmasın ki yapılan her şeyden balığın haberdar olması gerekmez. Halık bilsin yeter.

22 Şubat 2026 Pazar

Kendine Yazık Eden Gençler

Başlığı böyle koydum ama gençler sadece kendine yazık etmiyor. Aynı zamanda kendilerinden beklentileri olan ailelerine de yazık ediyorlar.

Gençlere ilk başta yazık eden devletin insan kaynağı planlaması. Daha doğrusu plansızlığı. Zira gençleri geleceğe hazırlama görevi olan devletin bu görevini yaptığını söylemek safdillik olur. Adeta "Saldım çayıra, Mevlam kayıra" politikası  yürütüyor devlet.

Okumuş, fakülte bitirmiş gençlerden bahsediyorum. Bu gençler zeki mi zeki. Ama okumuş işsiz çoğu. İçlerinde pek azı şanslı. Ama büyük çoğunluğu okuyup emek sarf ettiği bölümünden iş bulamıyor. 

Çoğu içine kapanmış vaziyette. 

Çoğu plansız, programsız. 

Hepsi patlamaya hazır bir bomba. 

Çoğu dijital oyun bağımlısı. Zira boşlar. Şeytan bunların etrafında dönüp duruyor. 

Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaşı devirmiş, otuza doğru koşan bu gençler, ev bark kurmayı düşünmüyor. Çünkü ev bark geçindirecek işleri yok.

Hepsi beyaz yakalı bu çocuklara sanayi kapalı. Öyle ya kimin işine yarar bu gençler. Sanayiciye masa başında oturan değil, makine başında çalışacaklar lazım. 

İş olmayınca bu gençleri mutlu etmek de mümkün değil. 

Hiçbiri sorumluluğa yanaşmıyor. 

Toplumdan, büyüklerden kaçar gibi yaşıyorlar. Olur ya bir tanıdıklarıyla karşılaşsalar hal hatır sormadan ne iş yaptıklarını soracaklar. Bu gerçekle yüzleşmek istemeyenler kendileri gibi işsiz birkaç kafadarı yanına alarak hepsi kendileri gibi işsiz kişilerden oluşan kafelerde soluğu alıyorlar. 

Kah piknikteler. 

Kah bilgisayar başına geçip oyun oynuyorlar. 

Halı saha maçı düzenliyorlar. 

Salon sporuna yazılıyorlar. Kendimize hayrımız yok. Bari vğcudumuza bakalım diyorlar. Adeta burada stres atıyorlar. 

Geç vakte kadar oyun oynadıktan sonra yatağa bir atıp saatlerce uyuyorlar. 

Mesai kavramları olmayan bu gençlerin planlı bir hayatları da yok. 

Tüm yaptıkları etkinlikler esas dertten kurtulma üzerine kurulu. Gerçeklerle yüzleşmekten kaçarak bir nebze mutlu olmak. 

KPSS'ye hazırlanmaya bile odaklanamıyorlar. Çünkü en yüksek puanı alsalar bile önlerine mülakat çıkacak. Çoğu da mülakatta eleneceklerini iyi biliyorlar. 

Hasılı, pek azı hariç genç okumuş kitlenin geleceği yok. Kara kara düşünüyorlar. Bu yüzden bir şeye odaklanamıyorlar. 

Bu haleti ruhiye onlara mutluluk getirmez. Ne kendileri mutlu olur ne de bunları seyreden anne babaları. 

Yarını olmayan bu gençlerin zeki olmaları neye yarar? 

Mutluluğa hasret bu gençler mutluluğu bulamaz, önlerini göremezse bu ülkenin yarınları olmaz. Yarını olmayan gençliğin ülkeye yararı da olmaz. Ülke de emanet edilmez. Zaten böyle bir talepleri de yok. 

Bu zeki gençleri çok anladığımızı da sanmıyorum. Ne onlar bizi ne de biz onları anlıyoruz. 

Neden zevk alırlar, bunu da bilmiyoruz. 

Ne konuşurlar, gündemleri ne bunu da bilmiyoruz. Kafedeki masaların dili olsa da bir dinlesek. 

Maalesef bu çağın bu nesli bu toplumun yitik neslidir. Bunun müsebbibi de anne babalar, devlet, yanlış ve plansız eğitim politikamız, insan kaynağı plansızlığımızdır.

Çözüm mü? Bilmiyorum. Varsa bir önerisi olan, buyursun.