Sosyal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Nisan 2026 Pazar

Başmüfettişlerin Çocuklarıyla İmtihanı

Okul saldırıları sıcaklığını korurken, 5 Ocak 2020 tarihinde, hakkında kayıp başvurusu yapılan, aylarca devam eden arama sonucunda kayıtlara kayıp olarak giren, 1995 doğumlu Munzur Üniversitesi çocuk gelişimi bölümü öğrencisi Gülistan Doku ile ilgili gelişmeler gündeme oturdu.

Meğer Gülistan Doku kafasına sıkılarak öldürülmüş. Öldürülme gerekçesi olarak da "Çocuğunu aldırmak istememesi" iddia ediliyor.

Genç kızın öldürüldüğünün ortaya çıkmasında ailesinin mücadelesinin etkili olduğu anlaşılıyor. Aile, "Takdiri ilahi böyleymiş, deyip açıklanan kayıp başvurusunu kabul etseydi, Gülistan Doku dosyası yeniden açılmayacak ve kayıp olarak kalacaktı.

Kadına taciz, şiddet ve kadın cinayetleri bu ülkede vakayiadiyeden. Kaç kadının bunlara maruz kaldığını say say bitiremeyiz.

Her taciz her şiddet her cinayet önemli olsa da Gülistan Doku olayını daha önemli kılan, bu cinayetin içinde, dönemin Tunceli Valisi'nin oğlunun olması. Aslında mesele Vali'nin çocuğunun suç işlemesi de değil. Çünkü mesleği ve görevi ne olursa olsun herkesin çocuğu suç işleyebilir, suça karışabilir. Herkes çocuğuyla imtihan olabilir. Bu cinayeti vahim kılan -eğer iddialar doğruysa- Vali'nin delilleri karartması.

Meğer Vali, cinayeti ortaya çıkarmaktan ziyade, oğlunu kurtarmaya yönelmiş: Kızın geçtiği yerlerin mobesalarıyla oynanıyor. Kıza ait sim kartı ve sosyal medya paylaşımları uzman polis marifetiyle sildiriliyor. Kızın hastane kayıtları yok ediliyor. Görünen o ki ilin bürokratları da Vali'nin gözüne girmek amacıyla Vali'nin oğlunu temize çıkarmak için seferber olmuş. Öyle ya mevzubahis olan Vali ve Vali'nin oğlu ise uğruna binlerce Gülizar Doku feda olsun.

İşin garibi, "Kızınızla ilgili en son şu viyadükte sinyal geldi" denip 220 gün boyunca Gülizar barajda arandı. Dalgıçlar atlıyor, baraj boşaltılıyor. Arama ve kurtarmanın başında da dönemin Valisi var. Yani suyun başında Vali var.

6 yıl boyunca bu gerçekler maalesef gizleniyor ve 6 yıl aranın ardından gizlenen gerçekler bir bir ortaya çıkarılıyor ve yeni gerçekler basına veriliyor.

Görünen o ki örtbas edilen bu gerçeğin ortaya çıkarılmasında siyasi iradenin ortaya konması ve başsavcının çabası yadsınamaz. Bu demektir ki gerçeklerin ortaya çıkmasında siyasi iradenin ortaya konması önemli. Bu irade ortaya konmazsa hiçbir gerçek ortaya çıkmaz, tüm faili meçhuller çözülmez.

Vali'ye gelince, vali, "bir ilde devleti ve cumhurbaşkanını temsil eden, o ilin en üst düzey idari amiri" demektir. "İlin genel idaresinden, kamu düzeninin sağlanmasından, güvenliğinden ve kurumlar arası koordinasyondan sorumludur".

Evet, valinin görevi, valiye yüklenen misyon bu iken, Vali ilin güvenliğinden ziyade oğlunun güvenliği görevini yerine getirmiş. Kurumlar arası koordinasyondan sorumlu olması gerekirken tüm kurumları oğlunu temize çıkarmaya seferber etmiş. İlin ilgili kurumları da buna dünden teşne imiş meğer.

Ömrü kaymakamlık yaparak geçmiş ve Tunceli Vali'si olarak görev verilmiş ve halen mülkiye başmüfettişi olan Vali maalesef iyi bir sınav vermemiştir. Oğluna yenik düşmüştür. Devletin emanet ettiği makamı kendi oğlunun emellerine alet ederek görevini kötüye kullanmış. Bu görevi kötüye kullanma sonucunda da 6 yıl önce ortaya çıkması gereken adalet 6 yıl geciktirilmiş. Geciken adalet ne işe yarayacaksa artık.

Vali, keşke oğlunu koruyacağına şeriatın kestiği parmak acımaz deyip oğlunu adalete kendi teslim etseydi. Hatta ilk tokadı oğluna kendi atsaydı. Biz de böyle Valiler de var, iyi ki var derdik. Çünkü ilin güvenliğinden sorumlu olması gerekenden de bu beklenirdi.

Görünen o ki Kahramanmaraş saldırısını düzenleyen çocuğun emniyet başmüfettişi olan babası da bir süre Tunceli Valisi olarak görev yapan ve halen mülkiye başmüfettişi olan baba da evlat kurbanı. İkisi de ve daha niceleri bu şekil evlatlarıyla imtihan olur. Çoğu da bu imtihanı kaybeder.

Vali’nin bu durumu bize ibret olmalı. Bunu pekiştirmek için biraz yabancı film izlememizde fayda var. Çünkü yabancı filmlerde katil, suçlu ve olayın faili hep suyun başında olan çıkar. Film boyunca dümeni elinde tutan, bu suyun başındaki aktörden kimse şüphe etmez. Ama filmin sonunda gerçek ortaya çıkar. Bizim filmlerde ise suçlu, fail ve suçlu, filmi izleyenler tarafından işin başında bilinir. Ama filmin sonuna kadar gerçek ortaya çıkmaz. Durum bu kadar net iken, biz, Nasrettin Hocanın karanlıkta kaybettiği iğnesini aydınlık yerde aradığı gibi suçluyu suç mahallinin uzağında arıyoruz.

Silah Koleksiyonu

Kahramanmaraş'taki okul saldırısını yapan 8.sınıf öğrencinin, babasının emniyet başmüfettişi olduğunu, katliamı babasına ait beş tabanca ve yedi şarjörle gerçekleştirdiğini biliyoruz. Çünkü yazıldı, çizildi, konuşuldu ve yetkili mercilerce açıklandı.

Yine yapılan açıklamalardan ve çocukla ilgili verilen bilgilerden, çocuğun psikolojik sorunlar yaşayan biri olduğu, psikoloğa gittiği, sonradan gitmekten vazgeçtiği de anlaşılıyor.

Emniyet mensubu başmüfettişin normalde yedi tabancasının olduğu da yazıldı, çizildi.

Burada doğru ya da yanlış, yazılıp çizilenlere yer verme gibi bir niyetim yok. Yalnız garibime giden, emniyet başmüfettişi de olsa bir emniyet mensubunda beş ya da yedi tabancanın ne işi var? Kişi emniyet mensubu olunca böyle dilediği kadar silah sahibi olabiliyor mu? Yok mu bunun bir sınırı? Bir tabanca neyine yetmiyor emniyet mensubunun?

Anlaşılan bu başmüfettiş silah koleksiyonu yapıyor? Değilse, bir kişide bu kadar silahın ne işi var? Pul, saat vb. koleksiyon yapanları çok duydum da silah koleksiyonu yapanı bu vesileyle öğrenmiş olduk.

Silahın yüzü soğuk ve görenlere korku salma yönü var. Boş silahı şeytan doldurur deyimine rağmen görünen o ki bu başmüfettiş silahları çok seviyor. Üstelik boşunu değil, dolusunu.

Diyelim ki mesleği gereği farklı özellikteki silahları edinme merakı var. Öyle zannediyorum, çocuğunun problem olduğunu bu baba da biliyor. Ki bu yüzden psikoloğa götürmüş. Bu durumda kendisine ait ve kişiye özel bu silahların psikolojik sorunu olan çocuğunun elinde ne işi var? Çocuğunun ulaşamayacağı ve bulamayacağı korunaklı bir yere niçin koymadı? Diyelim ki bu tabancalar evin bir köşesinde kilitli bir yerdeydi. Kilitli yerden bu tabancalar alındığına göre demek ki çocuk için kilitli yer çocuk oyuncağı gibi bir şey. Zira hırsıza kilit dayanmaz.

Diyelim ki çocuk kilitli ve korunaklı yerden bu tabancaları bir şekil elde etti. Silahlarla şarjörler niçin aynı yerde? Pekala mermileri bir yerde, silahları başka bir yerde saklayabilirdi. Çocuk tabancayı elde etse mermiyi, mermiyi elde etse tabancaları bulamayabilirdi.

Hepsinden geçtim. 14 yaşındaki çocuğu kurumunun atış poligonuna götürerek atış talimi yaptırması yenilir yutulur cinsten bir şey değil. Zira hiç akla makul gelmiyor. Akıl tutulması gibi bir şey bu. Normal şartlarda babanın çocuğuna değil atış talimi, eline tabancayı bile vermemesi gerekirdi. Baba böyle yapmakla adeta "Oğlum, tetiği çektin mi kurşunu boşa harcama. Hedefi vur" talimi yaptırmış.

Haydi baba, gönlü olsun ve merakını gidersin diye çocuğunu emniyetin atış poligonuna götürdü. Merak ettiğim, emniyetin atış poligonları talim yapsınlar diye halka açık yerler mi? Emniyet mensubunun çocuğu da olsa emniyet mensubu dışında birilerinin gelip bu poligonları kullanmaması gerekir. Haydi baba getirdi. Atış poligonundan sorumlu emniyet mensubu buna nasıl izin verir?

Olan oldu, geçen geçti. Yalnız okulunda katliam yapan çocuk kadar silahına sahip çıkmayan, çocuğunu takip etmeyen, bunun için gerekli tedbiri almayan, üstüne üstlük silah talimi yaptıran bu baba da ne kadar iyi niyetli ya da aciz kalsa bile hiç masum değil bence. En azından sorumlu bir baba örneği değil. Geliyorum diyen bu katliamda babanın payı maalesef yadsınamaz.

18 Nisan 2026 Cumartesi

Reklam Yapmayalım

Şanlıurfa'nın ardından Kahramanmaraş'ta vuku bulan, öğrenciler ve bir öğretmenin ölümü ve yaralı öğrencilerle sonuçlanan okul saldırısı, toplumda büyük bir infiale sebebiyet verdi.

Haliyle toplum olarak üzüntülüyüz. Esas üzüntüyü çeken ise ölen çocukların ailesi, saldırıda yaralanan çocuk ve aileleri. Zira ateş bu evlere düştü. Bu öğrenciler ve aileler yaşadıkları müddetçe bu acıyı derinden hissedecekler.

Olayın olduğu okul öğrencileri, olayın tanıkları, kıl payı ölümden kurtulan o küçücük sabiler yaşadıkları bu süreci kolay kolay üzerlerinden atamayacaklar.

Bu iki okulda görev yapan hizmetli, öğretmen ve idareciler de yaşadıkları bu süreci kolay kolay unutamayacaklar.

Olan oldu, ölen öldü. Bu aşamadan sonra bu süreçten, şu ya da bu şekilde etkilenen; öğrenci, öğretmen ve velilerin rehabilite edilmeleri üzerine kafa yormak gerek.

Unutmaları ve etkilenmemeleri mümkün olmasa da ne yapıp ne edip, olaydan birinci derece etkilenen çocuk, aile, öğretmen ve yöneticilere bu süreci unutturmaya çalışmak lazım. Çünkü öyle de olsa böyle de olsa bu hayat devam edecek onlar için.

Okullarda bir daha böyle menfur olayların olmaması için öğrenci, veli, öğretmen, idareci, anne baba, devlet ve toplum olarak neler yapabiliriz? Bir daha anaların ağlamaması için ne üzerimize düşen görevler nelerdir? Esas bunun üzerine yoğunlaşmak lazım.

Yapmamamız gereken tek şey, Kahramanmaraş'taki katliamı gerçekleştiren çocuk. Bu caniyi gündemden düşürmek gerek. "Çocuk şunu yapmış, bunu yapmış, şöyle öldürülmüş, babası onu atış poligonuna götürmüş, çocuğun profilinde falan okul saldırısını düzenleyen falanın resmi varmış, şunları yazıp paylaşmış, çocuk şöyle bir çocukmuş..." türünden yazı, çizi ve konuşmaların bir faydası yok. Hazırında zararı olur. En azından reklamın kötüsü olmaz türünden gıyabında reklamını yapmış oluruz.

Ne demek istiyorum? Belli ki çocuk içine kapanık, çevresiyle uyumlu olmayan, çevresi ve arkadaşları tarafından dışlanma sendromu yaşayan, kendisine ve çevresine zarar verme potansiyelini taşıyan; ailesiyle problemli, okuluyla ve okul arkadaşlarıyla sorunlu ve hep sorun olan biri.

Normal hareketleri sergilemediği için dışlanma psikolojisi yaşayan çocuk ve kişilerin haletiruhiyesi farklı olur. Bu tipler "Ben deli miyim" diye tedavi de kabul etmez. Ne yapıp ne edip eli kelepçeli hastanede tutulmalı bu tiplerin. Okula gönderilmekten ziyade hastanede tedavi altına alınması gereken bir tipin topluma kazandırılsın diye okulda tutulmasının acı faturasını hep birlikte gördük.

Elbette bu çocuk ve çevresine zarar verme potansiyeli olanlar uzmanları tarafından masaya yatırılmalı. Acı sonla karşılaşmamak için çözüm önerilerini bulmalılar. Bu da kapalı kapılar ardında olmalı. Bu çocuk üzerinden TV, Youtube, sosyal medya ve sanal alemde konuşmak, yazışmak ve paylaşım yapmak reklamdan başka bir şey değildir. Çünkü psikolojik sorun yaşayan sadece bu çocuk değil. Bu çocuk gibi aynı hayat ve sendromu yaşayan nice çocuk ve gençler vardır bu ülkede. Bu çocuk hakkında bu kadar konuşup adından söz etmek, bu tip hasta ruhlu çocuk ve gençleri harekete geçirebilir. Çünkü bu tipler, "Varlığımızı hissetmeyen ve bizi dışlayan çevremize zarar vererek adımızdan söz ettirebiliriz. Bu çocuk da bunun örneği" payı çıkarabilir bu reklamlardan. Kısaca, hazırında eşeğin aklına karpuz getirmeyelim derim.

17 Nisan 2026 Cuma

Doğu ile Batı Arasındaki Zihniyet Farkı

İngiltere Başbakan Yardımcısı Angela Rayner, engelli çocuğu adına ev alırken eksik vergi ödediği ortaya çıkınca istifa etti.

Fransa Bütçe Bakanı Joreme Cahuzac, İsviçre bankalarında 600 bin avro parası bulunduğu ortaya çıkınca istifa etti.

Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz, kamu parasıyla anket yaptırmak, rüşvetle medyaya haber yaptırmak, yakın arkadaşını işe almak gibi suçlamaların ardından istifa etti.

Kovit döneminde İngiltere Başbakanı Boris Jonshon, evinde parti yaptığı ortaya çıkınca istifa etti.

Fransa Başbakanı François Fillon eşini ve çocuklarını hayali danışmanlık kadrosuyla çalışıyor gibi gösterdiği ortaya çıkınca cumhurbaşkanlığı adaylığından çekildi.

İngiltere Enerji Bakanı Chris Huhne hız sınırını aştığı için alacağı trafik cezasını eşinin üstlenmesini sağladığı ortaya çıkınca istifa etti.

İngiltere İçişleri Bakanı David Blunkett, sevgilisinin vize işlemlerini hızlandırmak için makamını kullandığı ortaya çıkınca istifa etti.

Almanya Savunma Bakanı Karl T. Gutenberg, doktora tezinde intihal yaptığı ortaya çıkınca istifa etti.

İsveç Başbakan Yardımcısı Mona Sahlin, devletin kredi kartıyla iki paket çikolata ve çocuk bezi aldığı ortaya çıkınca istifa etti.

Yukarıdaki bilgileri Fatih Selek isimli kişinin videosundan aldım.

Görüleceği üzere Batı’da istifa mekanizması işliyor. En ufak bir suçlama ve iddiada istifa ediliyor.

İstifa nedenlerine bakınca bize göre bunlar eften püften gerekçeler.

Bizde durum nedir üzerinde durmayacağım. Geçmişten günümüze örnekler vermeyeceğim. Zaten arasak bile kolay kolay örnek bulamayız. Çünkü bizde istifa denen mekanizma, çalışmaz ve işletilmez.

Bizde olup biten şeylerin büyüklüğüne ve küçüklüğüne bakılmaz. Ülke elden gitse bile istifa düşünülmez. Sorumluluktan kaçmak olarak değerlendirilir.

Hoş, olup biten nahoş şeylerden dolayı kendimizi sorumlu bile görmeyiz.

Batı’daki sorumlular koltuğa yapışıp kalmazlar. Alın sizin olsun deyip pılısını pırtısı toplayıp giderler. Doğu’da ve bizde ise koltuğa yapışıp kalınır. Çünkü istifa etmek, elimizdeki imkanların uçup gitmesi demektir. İçimizde kaçımız bunu göze alır?

Tüm bunlar Doğu ile Batı’nın zihniyet farkını ortaya koyuyor. Belki de bu yüzden iki yakamoz bir araya gelmiyor.

15 Nisan 2026 Çarşamba

Okullar Teksas Olmamalı

Epeydir gündemden uzağım. Ne haber izledim ne de gündemi takip ettim. Haliyle olaylara ve gündeme Fransız’ım. Yarım yamalak haberdar olduğum konular üzerinde de kalem oynatmadım.

Önce Şanlıurfa Siverek'te bir meslek lisesinde, okulun eski öğrencisi, pompalı tüfekle okula gelip 16 kişiyi yaraladı. Ertesi günü Kahramanmaraş'ta bir ortaokulda beş tabancayla okula gelen okulun 8.sınıf öğrencisi de 9 kişiyi öldürdü, 13 kişiyi de yaraladı.

Her iki olayın failleri de getirdikleri silah ve tabancayla intihar etti.

Olayın ardından inceleme ve soruşturmalar başlatıldı. Devlet yetkilileri de olay yerine gitti.

Okullarda meydana gelen bu menfur olaylar üzerine seslerini duyurmak amacıyla eğitim sendikalarının çoğu iş bırakma kararı aldı.

Peşi sıra cereyan eden bu iki olay gündeme oturdu. Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz dedirtti hepimize. Dilerim ki bu iki olay münferit olur ve arkası gelmez ve son olur.

Ölenlere Allah'tan rahmet, ailelerine başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyorum. Bu iki olayın cereyan ettiği okulların öğretmen, öğrenci ve velilerin bu süreci kolayca atlatmasını temenni ediyorum.

Bu konuda ne yazıp çizsek boştur. Çünkü sözün bittiği yerdeyiz. Kalemin değil, silahların konuştuğu yerde konuşmanın ve yazmanın bir gereği yok. Zira mürekkebe kan bulaşmıştır.

Mürekkebe kanın bulaşmasıyla elim yazmaya gitmedi. Hatta "Bugün eylemdeyim. Yazmıyorum" yazıp gazeteye göndererek yazımın bu şekil çıkmasını bile düşündüm. Sonra vazgeçtim. Çünkü önümüzde bir cenaze var, bu cenazenin kaldırılması gerek. Okullar da bizim, ölenler de bizim çocuğumuz ve öğretmenimiz, öldürenler de bizim çocuğumuz.

ABD'de bu tür okul saldırıları pek eksik olmaz. Zaman zaman haberlere konu olur. Görünen o ki okul cinayetlerinde biz de ABD gibi olmaya doğru gidiyoruz. Dilerim ne Teksas oluruz ne de ABD.

Münferit ve son olmasını istediğim bu menfur olay üzerine suçlu arayacak değilim. Okullarda güvenlik zaafı var demeyeceğim. Ki var zaten. Yalnız şu bir gerçek ki öldürdükten sonra intihar etmek suretiyle ölümü göze alan kimseler için ne kadar tedbir alınırsa alınsın, bu şekil gözü dönmüş kişiler, eylemini bir şekilde gerçekleştirebilir. Bu demek değildir ki tedbir alınmasın. Mutlaka tedbir alınmalıdır.

Beni üzen, olayın faillerinin 14 ve 19 yaşında olması. Bu yaşta bu çocuklar nasıl bu hale geliyor, nasıl gözü dönüyor, bunu anlamak zor.

Bana ilginç gelen, 14 yaşındaki çocuğun çantanın içinde beş tabancayla gelmesi. Bu çocuk bu kadar tabancayı nasıl elde etti? Eğer çocuk babasına ait tabancalara bu şekil kolayca ulaşabiliyorsa vay halimize.

Uzatmadan, okulların daha güvenli olması için ne yapılabilir?

Zorunlu eğitim gözden geçirilmeli. Okumak istemeyen, okulda devamlı problem çıkaran, sınıfın altını üstüne getiren, adeta ben okumak istemiyorum diye bağıranları illa mezun edeceğiz, ortaokul ve lise mezunu yapacağız sevdasından vazgeçilmelidir. Zira zorla güzellik olmaz. Oldurmaya kalkarsak da bu şekil acı tablolarla karşı karşıya kalırız.

Hangi okul kademesi olursa olsun, okula girişlerde önleyici ve caydırıcı tedbirler alınmalı. Tek tip okul forması, saç, sakal, bıyık, kısaca kaporta kontrolü sevdasından vazgeçilmeli. Sadede gelmeli. Okulların ihata duvarları herkesin atlayıp girebileceği ve kaçabileceği şekilde olmamalı. Okula tek giriş olmalı. Öğrenci, veli, ziyaretçi ve misafir kontrol ile alınmalı. Her gelen elini, kolunu sallayarak okullara girmemeli. Bu konuda teknolojinin imkanlarından yararlanılmalı. Okul girişlerine caydırıcı olması bakımından güvenlik konabilir. Okula girecek olanın yüz okuması yapılabilir. Çantasında ve üzerinde neyle geçtiğinin tespiti için X-Ray cihazı konabilir. Yüzü okunmayan ve üzerinde yasaklı malzeme olan okul bahçesine girememeli.

Öğretmenin ve okul yönetiminin devam ve devamsızlık için yoklama fişine yazması uygulaması yerine, her sınıf girişine konacak yüz okuma ve otomatik kapı aracılığıyla yoklamanın yapılması uygulamasına geçilmelidir. Bu önerime ne alaka denebilir. Basının yazdığına göre Siverek'teki açık lisede okuyan öğrenci, devamsızlıktan kaldığı için açık liseye gitmiş. Büyük ihtimalle bu öğrenci, devamsızlıktan kalmasının suçlusu olarak okulu gördü. Yüz okuma uygulaması bu mazereti ortadan kaldırır. Derse geç gelmenin de önüne geçer.

Kısaca, okullar herkes için yol geçen hanı olmaktan kurtarılmalı. Okullar, öğrenci ve öğretmen için en güvenilir yerler olmalı. Çocuğunu okula gönderen velinin de gözü arkada kalmamalı... 

14 Nisan 2026 Salı

Alışveriş Benim İşim

Yıllardır banyo sabunu olarak bir markanın dört kiloluk sabununu alırdım. Önceleri çok beğendiğim bu sabunu beğenmez oldum. Zaten fiyatı da durmadı. Uçtu gitti. Marketten markete de fiyatını çok farklı gördüm.

İster istemez hangi sabunu alayım arayışına girdim. 

Tarım Kredi Kooperatifi marketinde kasaya yakın bir sabunun teşhir edildiğini gördüm. İki kilosu 200 lira idi. 

Nasıl olduğunu bilemediğim için uzun süre her gidişimde almadım. Fiyatı da hep aynı kaldı. 

Bir defasında denemek için bir paket aldım. Sabunu beğendik. Beğendik ise bu sabunu kaçırmamalıydım. 

Sabunu aldığım zaman ayın üçü ya da dördü idi. Kredi kartının kesim tarihi geçtikten sonra alayım. Nasılsa evde şimdilik var, aciliyeti yok. Çünkü fiyatı da hep aynı dedim. 

Kredi kartının ekstresi kesildikten sonra başka alacaklarla birlikte sabun da alayım diye Koop'a gittim. O da ne! Sabunun fiyatı 250 olmuş. Vay anasına vay! 

Bir düşüncedir aldı beni. Haliyle pişmanlık diz boyu. Geçen alıvermedim de. İlla kredi kartının kesimini beklemek de neymiş dedim durdum. Hızımı alamayıp kendime kızmaya başladım. Zira hak etmiştim. 

Aylardır fiyatı aynı kalan ürüne birden elli lira koymak olacak şey değildi. Anlaşılan o ki Koop, bu sabunun nasılsa bir alıcısı çıktı. Bir alan bir daha almaya gelir. En iyisi biz bunu zamlandıralım ki Hanya'yı Konya'yı görsün. Bir de kesim tarihi hesabı yapmanın neye mal olacağını da bilsin hesabı yapmış olmalı. 

Hasılı benim hesap Koop'a uymadı.

Sonrası ne mi yaptım? Kah alışverişe gittiğimde kah yürüyüş yapmak için uğradığımda evime yarım saatlik yürüyüş mesafesinde olan bu markete uğradım. İlk işim bu sabunun fiyatına bakmak oldu. Kaç defa gitmişsem, fiyatını yine zamlı fiyat gördüm. Evde sabun azaldı, kalmadı sözlerine de kulak vermedim. Ben sabunun fiyatını takip etmekten bıkıp usanmadım. Onlar da zamlı fiyattan bir kuruş indirmemekte inat ettiler. Haliyle her fiyat takibinde moral bozukluğu ve son pişmanlık. Artık neye yarayacaksa. Bilin ki anlatılmaz, yaşanır. 

Olmayacak böyle. Bu marka sabunun fiyatına İnternetten baktım. İnternet satışına 546 lira yazmışlar. Aha vicdansızlar aha insafsızlar... 

Yeter sabunsuz kaldığın. Koktun iyice dediğinizi duyar gibiyim. Merak etmeyin, stoklarda sabunumuz eksik olmaz. Hatta bir tanesini de yurtdışına götürmüştüm de orada bu sabunla iki kez yıkanmak nasip oldu. Başkası da müstefit oldu. Artanı da orada bırakıp geldim. 

Niye almıyorum? Çünkü fiyatlara önce bindirme sonra da indirme olur bizde. Bu market de ne yapıp ne edip indirir beklentisi içerisine girdim. Yürüyüşü bahane ederek gittim gittim geldim. 

Yine bir gün bu markete yöneldim. Yöneldim ama hiç umudum kalmadı. Ne yapıp ne edip bana zamlı fiyattan aldıracaklar bunlar dedim durdum. 

Markete gitmiştim ki o da ne! Beklediğim indirim gelmiş. Benim sabunu 220 liraya çekmişler. Bir sevinç bir sevinç. Hemen ikişer kiloluk paketten dört paket aldım. Bu sevinçle, yanına iki kalem başka şey de aldım ve sekiz kilo sabunu yarım saat yol yürüyerek eve götürdüm. 

Şu bir gerçek ki alışveriş benim işim. Azmin ve inadın zaferiydi bu. Sayesinde günlük yürüyüşlerimi de yapmış oldum. Her ne kadar bu alışverişte sabunun önceki fiyatına göre 80 lira fazla para vermiş olsam da yeni fiyatı 250'ye göre 120 lira kâr ettim. Unutmayın. Alışveriş benim işim. 

121 Yıllık Bina

Berlin'de Almanlar tarafından üretilip servis edilen Solana kripto parası hakkında önceki yazımda bilgi vermeye çalışmıştım. Bu yazımda da Solana için tahsis edilen beş katlı bina hakkında bilgi vereceğim.

Bina, 1905 yılında yapılmış, yığma bir bina. Nereden bakarsak 2026 yılı itibariyle 121 yıllık bina ve hala kullanımda.

Binanın 1905 yılında yapıldığını duyunca Blockchain ve Solana'dan ziyade bu bina dikkatimi çekti.

Dışı sıvalı, içi tuğlalı binanın. İçini sıvama gereksinimi duymamışlar nedense.

Binanın ortası bahçe gibi boş bırakılmış. Gül ekilmiş. Bu boşluğa pencereler konmuş.

Hem bu binanın hem de çoğu binanın çatıları da dikkatimi çekti. Çatıları dik. Her çatıda da pencereler var. Belli ki çatılar da kullanılıyor.

Eski bir bina olmasına rağmen bina kullanışlı. Sigara içecekler için aşağıya inip dışarı çıkmasına da gerek görmemişler. Ortadaki boşluklara balkonlar yapılmış. Sigara içecek olan zaman kaybetmeden balkona çıkabiliyor.

Girişteki sıvalı yerler karalanmış. Karalama sade bu binaya mahsus değil, Berlin'de bazı binalarda bu şekil karalama yapmanın ve yazı yazmanın yaygın olduğunu hem gördüm hem de işittim.

Bir katın karşısındaki duvarın kapısının üstü ve yanına "I hate vandalizm" yazılmak suretiyle, duvar yazıyla bilinçli bir şekilde doldurulmuş. Biliyorsunuz vandalizm, "Kamuya veya kişilere ait mallara, sanat eserlerine ya da çevreye bilerek ve isteyerek, genellikle zevk veya öfke amacıyla zarar verme ve tahrip etme eylemine" denir.

Duvarların karalanması da bana göre bir çeşit vandalizm. Artık Almanlar vandalizmden ne anlıyorsa.

Vandalizmi bir tarafa bırakıp tekrar binaya gelirsem, o gün dışarıda hava yağışlı ve soğuk olmasına rağmen binanın kaloriferleri yanmadığı halde içerisi üşütmüyordu. Hatta üzerimizdeki pardösüleri çoğumuz askıya astı. Aynı hava bizde olsa kaloriferlerimiz de yanmasa bizim binalar dondururdu. Çünkü Almanlar duvarları kalın yapıyorlar. Bizdeki gibi tek tuğlayla yapmıyorlar. Çoğu binada sıkça gördüğüm tuğlalar ise bizdeki baca tuğlasına benziyor.

Duvarların kalın yapılması hem binanın ömrünü uzatıyor hem yazın serin, kışın sıcak tutuyor hem de dışarıdan ses almıyor, içerideki sesi de dışarıya vermiyor.

121 yıldır ayakta olan, hala kullanımına devam eden, daha kaç yıl kullanılacak olan bu binayı görünce bizdeki Selçuklu ve Osmanlı eserleri dışında 121 yıllık binamız var mı diye düşünmeden edemedim. Bildiğim kadarıyla bu kadar yıllık binamız yok. Zira bizdeki binaların en uzun ömrü 50 yıldır. Almanya'yı çok iyi tanıyan birine bu binadan bahsedince, "Hocam, onlar 70 yıllık evi eski bina olarak görmüyor, yeni kabul ediyorlar" demez mi? Gel de şaşırma.

İşin garibi Berlin'de tarihi diyebileceğimiz ve hala kullanımda olan bina sayısı çokmuş. Hatta proje ortaklarımızla buluşmak için yolda gördüğüm bir binanın fotoğrafını çekip burası ne binası diye sorduğumda, "Bilemedik. Çünkü bizde bu tür bina sayısı çok" dediler.

Gördüğüm kadarıyla yolları, kaldırımları, bina ve evleri evladiyelik yapmış Almanlar. Bir defa masraf ediyorlar. Tekrar tekrar yıkıp yapmıyorlar. Yıllar yılı yıkmadan kullandıkları için de cadde ve sokakların şekli, şemailiyle ve kültürü değişmiyor.

Almanlardaki bu evladiyelik binaları görünce ister istemez ülkemi kıyasladım. Bizde binaların ömrü uzun değil. Bizdeki inşaat sektörü çok canlı. Yapıp yıkamada üstümüze yok. Yaptıklarımızı yıkıp yeni cadde açıyoruz. Sürekli kentsel dönüşüm yapmak suretiyle binaları yeniliyoruz. Kentsel dönüşüm yapmak için de kat sayısını yükseltmek zorunda kalıyoruz. Bırakalım 120 yıl öncesini 8-10 sene önce terk ettiğimiz ev, sokak ve mahalleye varsak ne evimizi buluruz ne sokağı. Haliyle hiçbir sokak ve mahallemizde tarih kokmuyor. Çünkü her bir yer yüksek katlı beton yığını haline gelmiş.

Bu demektir ki bizim ülkenin ekonomideki canlılığı inşaat sektörüne bağlı. Yapıp yıkmada, yıkıp yapmada üstümüze yok. Milli servetimizi hep israf ederek toprağa görmüyoruz, bina yapımına aktarıyoruz. Sürekli rant çalışıyor bizde. Evladiyelik ev, daire, konut, bina, sokak, cadde, kaldırım ve alt yapı yapmıyoruz. Unutmayalım ki israf denen şey sadece ekmek israfından ibaret değildir.

13 Nisan 2026 Pazartesi

Kripto Paranın Neresindeyiz?

Berlin’de 26 Mart Perşembe günü proje ortağımızla Blockchain teknolojisinin uygulandığı bir binada buluştuk.

Bina sanırım beş katlı idi. Tüm katlar Almanların kripto parası Solana için tahsis edilmiş.

Bize Pakistan uyruklu biri hem Blockchain hem de Solana üzerine açıklama yaptı. Bizim ekipten sorulan bazı sorulara yeterli bilgisi olmadığı için oraya sık sık gelen bir kişiden destek istedi. Onlar gelip sorularımıza cevap verdi. Bizim gençler bize tercüme etti.

Bu bina Solana kripto paranın çalışma ofisi gibi bir yer. Her katta bol miktarda masaüstü bilgisayar var. Burada, kurs ve seminerler veriliyormuş. Planlama yapılıyormuş. Meraklıları gelip burada çalışma yapıyormuş. Orijinal bir şey üretenin ürettiği şey de satın alınıyormuş.

Blockchain teknolojisi hakkında yeterli ve detaylı bilgim yok. 2009'da ilk çıkması hasebiyle Bitcoin ismini sık sık duyarım. Halk arasında da kripto para dendiği zaman ilk akla gelen budur. Yalnız Wikipedia'ya göre "2023 Mart ayı itibariyle 22 binden kripto para birimi bulunmaktadır. Kripto paraların Toplam piyasa değeri 1 trilyon dolardan fazladır".

Yazımda, Almanların kripto parası Solana desem de biliyorsunuz kripto paralar "şifreli (kriptografik) işlemlerle çalışan, merkezi bir otoriteye (banka vb.) bağlı olmayan dijital varlıklardır. Blockchain (blokzinciri) ise bu paraların transfer kayıtlarının şeffaf, değiştirilemez ve güvenli bir şekilde, dağınık bir ağda tutulduğu teknolojik kayıt defteridir. Kripto paralar bu defter üzerinde hareket eder".

Kısaca kripto paraların arkasında halihazırda merkezi bir otorite ve devlet yok. 22 binden fazla kripto para birimi olması da halihazırda bu sanal paranın mevcut durumunu gösterir. Çünkü dünyada 200 devletin varlığını düşünürsek, bir ülkede onlarca, binlerce bu kripto paranın üretildiği anlamına gelir. Ama ileride bu kripto paraların arkasında bir güç ve devlet olmayacağı anlamına gelmez.

Birçok ülkede dijital para, kripto para, sanal para adı altında geleceğin parası olarak nicedir çalışmalar yapılırken ülkemize ait kripto para çalışması yapıldığını bilmiyorum. En azından duymadım.

Burada şunu da belirteyim. Ülkemizde her ne kadar kripto para çalışması yapılmasa da "Türkiye, dünyada en çok kripto para kullanan beş ülkeden biri" imiş. Bu demektir ki insanımızın önemli bir kesimi kripto para alıp satıyor.

Alınıp satılan bu kripto paralardan devlet hazinesinin ve maliyesinin haberinin olduğunu sanmıyorum. Haberi olsa da müdahale edemiyor. Devlet bunlardan vergi de almıyor. Şu var ki bu tür kripto para alımlarında, ülkeden sermaye çıkışının olduğu bir gerçek.

Bir gerçek daha var ki dünya dijital paraya hazırlanıyor. Yakın gelecekte kağıt paralar tedavülden kalkacak. Yarın herkes aya giderken ülkemizin yaya kalma durumu söz konusu.

Solona kripto parası ofis binası hakkında da bilgi vermek istiyorum. Bunu da diğer yazımda ele alayım.

12 Nisan 2026 Pazar

Geçmişle Yaşayanlar

Bakmayın birbirimize benzediğimize. İnsanlar tip tiptir. Kimin ne tip olduğunu öğrenmek için de görüp geçirmek gerekiyor.

İnsanlar tip tip olsa da bazı insanlar:

Pireyi deve, deveyi de pire yapmada çok mahir.

Kendine Müslüman olmada üslerine yoktur.

Kendilerini dünyanın merkezi olarak konumlandırmışlar.

Dünya dediğin kendi etraflarında dönmeli bunların.

Aynı çağda yaşarlar ama geçmişle yaşarlar. Bugünün imkanlarından yararlanırlar ama geçmiş takıntılarını hiç bırakmazlar. Bu takıntılar ya da geçmişle yaşamak ölünceye kadar devam eder.

Belli etmeseler de iyi kincidirler.

Çıkarları için yaşarlar.

Bir söz söylesen bir çuval sözle karşılık verirler.

Mazeret üretmede, bahane bulmada, üste çıkmada, seni suçlu bulmada kimse ellerine su dökemez.

Dünyayı önlerine yığsan, üzerine sırtında taşısan gözlerinde yoktur. Çünkü gözlerinin önüne geçmiş gelir. Bana şunu yaptı, unutur muyum hiç der.

Küsüp mesafe koymada ve uzaklaşmada, neye küstüğünü dağ dahi bilemez.

Çok alıngandırlar.

İnatçıdırlar.

Bir araya geldiğinde malzeme vermemek için elinden geleni yapsan, mükemmel davransan yine bir âmâ bulur. Çünkü seninle geçinmeye niyeti yoktur.

Bu tiplerin tedavisi yoktur. Kendilerini sağlam sanıp toplum içinde yaşamaya devam ederler. Akıl sağlığın bakımından bu tiplerden uzak durmada fayda vardır. Çünkü geçmişi bırakamayanın çevresine pozitif enerji vermesi mümkün değil. Sadece moral bozarlar.

11 Nisan 2026 Cumartesi

Vietnam Lokantasında Yemek

Berlin'e vardığımız ilk gün bizim için tutulan evde biraz istirahat ettikten sonra akşam yemeğini yemek için proje ortağımız bir lokantanın konumunu gönderdi.

Gideceğimiz lokantaya acemilik çekmeden yürüyerek gittik. Çünkü yanımızda AB projeleri kapsamında çok defa Avrupa ülkelerini ziyaret etmiş bir arkadaş vardı. Aynı zamanda başkanımız ve proje sorumlusu idi. Google Maps yardımıyla Alman ekibinden önce buluşacağımız lokantaya intikal ettik.

Lokanta, Berlin hapishanesinin karşısında bir Vietnam lokantası idi.

Alman ve Türk ekibi olarak 20'den fazla kişiydik.

Ne yiyeceğimizi seçmek için her birimizin önüne menü kondu. Türkçe menüden yemek seçemem ki Almanca menüden yemek seçebileyim. Proje sorumlusu ne yerse onu yiyelim dedik. Acılı ve acısız tereyağlı tavukta karar kıldık.

Önümüze kase içerisinde konan tavuk yemeği, bir nevi tavuklu sulu çorba. Bizdeki arabaşı çorbası diyemiyorum. Çünkü sulu olmasının dışında bir benzerliği yok. Çorbanın içindeki tavuklar da kare şeklinde kesilmiş büyükçe idi. Sanırım tavuğun göğsünden yapılmış. Kaşık ya da çatal ile bölmeden yemek mümkün değil. Çorba ise bizdeki ketçap rengi ile belenmişti. Çorbada tatlımsı bir tat vardı ama ne suyunda tat vardı ne de tavuk tadı. Lezzetten eser yoktu. Güya tereyağlı tavuk yiyecektik. Aç karna gider artık. Zira elimiz mahkum.

Ortaya farklı renklerde görüntüsü güzel üç ayrı meze konmuş. Bir tanesinin tadına baktım. Acı mı acıydı. Bu acıyı dindirmek için içtiğim su ve yediğim tavuk bana mısın demedi.

Yine ortada herkesin önüne alarak yiyeceği pirinç pilavı vardı. Bizim pirinçler gibi iri iri değil, incecikti. Hakkı teslim edeyim, pirinç pilavı lezzetliydi.

Ortada bir de her dört kişiye bir ekmek düşecek şekilde bizdeki bazlamanın küçüğü gevrek yufka vardı.

Biz bir tavuk, bir pilav yerken bazı arkadaşlar bekliyordu. Çünkü ortada ekmek yoktu. Ekmek diye konan gevrek yufkalar dişimizin kovuğuna bile girmeyecek şekilde yemek gelmeden bitmişti zaten.

Tercüman aracılığıyla ekmek istendi. Görevliler anlamamış ya da şaşkınlığa bir bize bir masaya bakıp bakıp durdular. Tercümanla epey bir konuştular. Belli ki ekmek istememize anlam veremediler. Şaşırmaları da normal. Ne bilsinler bu müşterilerin ekmek tüketiminde dünyada açık ara birinci olan bir ülkeden geldiklerini.

Lokanta sahibi Vietnamlılar bir gitti, pir gitti. Gelmek bilmediler. Bir kısmımız pilav, tavuk yerken ekmeksiz ağzına lokma almayan bazımız bekledi durdu. Sonrasında ekmek bir kez daha hatırlatıldı. Gidiş o gidiş. Bekle ki gelsinler. Anlaşılan ekmek gelmeyecek derken nice sonra bizdeki ramazan pidelerine benzer incelikte bir ekmekle geldiler. Ekmek sıcacıktı. Belli ki bizim için ekmek pişirmişler. Parça parça bölünerek alınan bu ekmeğin de dişimizin kovuğunu doldurduğunu söyleyemem.

Şu var ki bizdeki ekmek sevdasının, bizim ekmekle imtihanımızın dünyada eşi ve benzeri olmasa gerek.

10 Nisan 2026 Cuma

Carl Jung Felsefesi (6)

Buraya kadar anlattığım her şey seni acı çekmekten korumak içindi. Şimdi ise bu anlayışın sana nasıl devasa bir avantaj sağladığını göstermek istiyorum. Çünkü diğer herkes insanlara laf anlatmaya çalışıp kendini tüketirken sen adımlarını cerrahi bir hassasiyetle atacaksın.

Unutma! Bilgeler hep aynı şeyleri söylemiş. Çoğunluğu oluşturanlarsa her zaman tam tersini yapmıştır. Senin en büyük fırsatın işte bu çoğunluğun içinde gizlidir. İnsanların çoğunun eleştirel düşünemediği gerçeğini kabul ettiğinde onların saçma sapan kararlarına şaşırmayı bırakırsın. Onları önceden tahmin etmeye başlarsın.

Mantık karşısında duyguya nasıl yenileceklerini daha olay olmadan görürsün.

Hangi sözlerin işe yarayacağını, hangilerinin daha sen ağzını açmadan çöpe gideceğini bilirsin.

Liyakate değil yüksek özgüvene, gerçeğe değil kendilerini rahatlatan yalanlara, bireysel düşünceye değil ait oldukları kabileye tapacaklarını çok iyi bilirsin.

Ve bu tahmin edilebilirlik senin en büyük gücündür. Onlar sürekli olaylara anlık tepkiler verirken sen her şeyi stratejik olarak planlarsın. Onlar duygularının esiriyken sen soğukkanlı bir hesap uzmanı olursun. Onlar oto pilotta uyurken sen tamamen uyanık ve farkında olarak yaşarsın. Şunu bir düşün. Dünyaya yön veren bütün büyük tarihi figürler bunu çok iyi biliyordu. Herkesi tek ikna etmekle zaman kaybetmediler. Anlama kapasitesi olan o çok küçük azınlığı buldular. Onları ikna ettiler ve bu etki, otorite ve sosyal kanıtlar yoluyla dalga dalga aşağıya yayıldı.

Sana düşen şey çoğunluğu ikna etmek değil. Onların kurduğu o sistemin içinde kendini doğru yere konumlandırmaktır. Çoğunluk her zaman otorite sahibi olanı, en büyük özgüveni sergileyeni ve kendi grubunun onayladığı kişiyi körü körüne takip eder. Bu yüzden akıllı insan o kalabalık çoğunlukla savaşmaz. Onların etrafından dolanır.

Gerçekten düşünebilen o nadir insanlarla güçlü bağlar kurar. Sadece duymak istediklerini, duymaya ihtiyacı olanlara o basit duyguların diliyle konuşur. Ama gerçek derinliğini yalnızca onu anlayabilecek olanlar için saklar. Onlar bu dünyada hiçbir sürtünme yaşamadan akıp giderler. Çünkü dünyanın aslında nasıl işlediğini tam olarak kabul etmişlerdir. Bu bir manipülasyon değil, hayatta kalma ve verimlilik sanatıdır. Bu, hayatını insanların neden düşünmediğine sinirlenerek harcamak ile mevcut gerçeği kabul edip ona göre zekice oynamak arasındaki farktır.

Biri seni yok oluşa götürür, diğeri ise zafere. İşte seçimin tam karşında duruyor. Ya insanların mucizevi bir şekilde senin seviyene çıkmasını bekleyip her gün o tanıdık hayal kırıklığını yaşamaya devam edeceksin ya da onların o aşılamaz sınırlarını kabul edip stratejini değiştireceksin. Mantıkla değil tamamen duygularla işleyen bu dünyada nihayet gerçek bir ilerleme kaydetmeye başlayacaksın. Bu felsefe pes etmekle ilgili değil, kuralları değiştirip başka bir boyutta kazanmakla ilgilidir. Sana gerçek huzuru getirecek olan o acımasız doğru şudur: Çoğu insan zihinsel olarak sınırlıdır.

Bu hiçbir zaman değişmeyecek. Bunu sen düzeltemezsin, değiştiremezsin, onları geliştiremezsin. Yapabileceğin tek şey, bunu bütün ağırlığıyla kabul etmektir.

Ve bu kabullenişin içinde muazzam bir özgürlük bulacaksın.

Beklentilerin getirdiği prangadan, boşa giden tüm çabaların yükünden kurtulacaksın.

İnsanların seni anlamasını beklemeyi bırakacaksın. Onları zorla düşündürmeye çalışmaktan vazgeçeceksin. Aklın kırıntısının bile olmadığı yerlerde mantık aramaktan vazgeçeceksin. O sınırları apaçık görecek. Onları doğanın bir gerçeği olarak kabul edecek ve adımlarını buna göre atacaksın. Kimseyi küçümsemeden, kibre kapılmadan, sadece zihninin o eşsiz berraklığıyla.

Carl Jung tüm hayatını, insan doğasını hiçbir illüzyona kapılmadan inceleyerek geçirdi ve ruhsal huzuru insanlığı zorla değiştirmeye çalışmakta değil, onu tüm kusurları ve sınırlarıyla olduğu gibi kabul etmekte buldu. İşin özü budur.

Gerçekliği en çıplak haliyle gör. Değiştiremeyeceğin şeyleri kabullen.

Tam olarak bu sınırların içinde zekice hareket et ve insan zihninin o temel doğasıyla savaşmayı derhal bırak. Bunun yerine o muhteşem zekanı koru. Onu stratejik bir silah gibi kullan ve kiminle paylaşacağını çok iyi seç.

O büyük derinliğini seni gerçekten anlayabilecek o nadir insanlara sakla.

Geri kalan herkese ise sadece ama sadece algılayabilecekleri kadarını ver.

Ve sonra hiçbir beklentiye ve duyguya kapılmadan sessizce yoluna devam et.

Eğer Carl Yung karşında otursaydı sana tam olarak bunları söylerdi.

Gerçeklikle savaşmayı bırak. Çoğu insan zihinsel olarak ççoksınırlıdır. Bunu kabul et.

Çoğu insan eleştirel bir şekilde düşünemez. Bunu kabul et. Bu en kusursuz ve en bilgece taktiktir.

Olmayan bir yerde aklın sesini aramayı bıraktığında, o aklın yokluğunun sana verdiği acı da son bulur.

Sağır kulaklara laf anlatmaya çalışmaktan vazgeçtiğinde gücünü sadece gerçekten değerli olan şeyler için saklamış olursun.

Dünyayı senin hayal ettiğin gibi değil, en çirkin ve en yalın haliyle olduğu gibi görürsün. İnsanlarla, kafanda yarattığın o hayali potansiyelleri üzerinden değil, gerçekte oldukları seviyeden iletişim kurarsın. Ve tüm bunlar en ufak bir öfke, kibir veya zalimlik olmadan sadece pırıl pırıl bir farkındalıkla gerçekleşir.

Bu alaycılık değil, sadece keskin bir isabettir. Yung, gerçekliği tüm yalanlardan arındırılmış haliyle kavradı ve bu berraklık ne kadar rahatsız edici olursa olsun ona derin bir iç huzur verdi.

Şimdi sıra sende. Artık her şeyi çok net görüyorsun.

Bu berraklığın içinde, var olmayan şeylerin hayaliyle acı çekerek değil, sadece gerçekliğin tam kalbinden gelen o büyük bilgelikle hareket et.

Carl Yung Felsefesi (5)

Zihinsel olarak sınırlı insanlarla bir tartışmaya girdiğinde tam olarak şu olur. Kendi seviyenden onların seviyesine inersin.

Onların çizdiği sınırları, onların kısıtlı kelime dağarcığını ve onların duygusal argümanlarını kullanmaya başlarsın. İletişim uzadıkça daha çok taviz verirsin. Daha çok basitleştirirsin. O ince düşüncelerini belki anlarlar umuduyla en ilkel ses parçacıklarına indirgersin. Ve bu basitleştirme çabası içinde kendi savunduğun o gerçek duruşun özünü kaybedersin. Karşındaki düşünür senin seviyene çıkmamıştır. Sen akıllı bir insan olarak onun çukuruna düşmüşsündür.

Yung’un felsefesi burada tam bir kalkandır. Senin zekan en büyük kaynağıdır. Onu koru. Akıllı insan böyle durumlarda etkileşime girmeyi anında reddeder. O bazı tartışmaların o kavgaya girmeye değmeyeceğini çok iyi bilir. Çünkü bu tartışmaların bedeli kendi zihninin berraklığını kaybetmektir. İnsanlar fikirlerini senin onlara sunduğun kanıtlarla değiştirmezler. Fikirlerini ancak kendi kimlikleri dönüştüğünde değiştirirler. Ve kimlik değişimi son derece nadir, travmatik ve birinin sadece önüne gerçekleri koymasıyla asla tetiklenmeyecek bir süreçtir.

Bir insanın temel inancı onun benlik algısının en büyük parçasıdır. Ondan fikrini değiştirmesini istemek ondan bambaşka biri olmasını istemekle aynı şeydir. Bunu yapamazlar ve var güçleriyle direnirler. Çünkü inancını değiştirmek bunca zamandır yanıldığını kabul etmek demektir. Yanıldığını kabul etmek ise tüm hayatı boyunca inandığı o benlik değerinin kocaman bir yalan olduğunu itiraf etmektir. Bu onlara dayanılmaz gelir. Bu yüzden gerçekle yüzleşmek yerine senin sunduğun kanıtları çöpe atarlar. Carl Jung’un derin içgörüsü şudur:

“İnsanlar neyseler odurlar. Onların temel doğaları ve inançları büyük ölçüde kas katı bir şekilde sabitlenmiştir. Akıllı insan başkalarının fikirlerini değiştirmeye çalışmaktan vazgeçer. O insanları kendi görmek istediği gibi değil, tam olarak oldukları gibi kabul edip onlarla o şekilde iletişim kurar.

Zekanın çok büyük biyolojik ve bilinç dışı bileşenleri vardır. Bir tavanı vardır ve çoğu insan o tavana çoktan ulaşmıştır. Zihinsel kapasitesi sınırlı bir insanı ona en iyi eğitimi vererek bir dâhiye dönüştüremezsin. Ona en mükemmel örnekleri sunarak onu derin bir düşünür yapamazsın.

Onlar zaten sahip oldukları kapasitenin sınırlarında çalışıyorlar. Gerçek budur. Bunu pratik olarak düşün.

Bugüne kadar herhangi birinin temel zeka seviyesini kalıcı olarak yükseltmeyi başarabildin mi?

Ona yeni bir beceri öğretmekten bahsetmiyorum. Gerçekten soyut düşünme, mantık yürütme ve entelektüel dürüstlük kapasitesini artırabildin mi? Hayır. Çünkü bu imkansızdır.

Carl Jung’un felsefesi acımasız derecede gerçekçidir. İnsanların temel bilişsel yeteneklerini değiştiremezsin. Akıllı insan düzeltilemeyecek olanı düzeltmeye çalışmaktan vazgeçer. O bu sınırlamaları aşılması gereken engeller olarak değil, doğanın değişmez gerçekleri olarak kabul eder.

Çoğu insan hayatını bilinçli kararlar alarak yaşamaz. Sadece zihinlerine yüklenen programları çalıştırırlar. Toplumsal şartlanmalar, kültürel senaryolar, bilinç dışı dürtüler, insanların ne kadar tahmin edilebilir olduğunu bir gözlemle. Hep aynı konuşmalar, aynı tepkiler, aynı kalıplar. Değişmezler, çünkü düşünmezler. Zihinleri sadece fabrika ayarlarında çalışır. Yung özgür iradenin birçok insan için sadece devasa bir yanılsama olduğunu anlamıştı. Kendi seçimlerimizi yaptığımızı sanırız ama çoğunlukla zaten en başından beri yapmaya programlandığımız şeyleri haklı çıkarmak için bahaneler üretiriz. Akıllı insan bunun farkına varır ve kendi zihinsel yazılımını yeniden kodlamak için çabalar. Sınırlı insansa böyle bir yazılımın varlığından bile haberdar değildir. Yani yapman gereken şey şu: Sürekli oto pilotta yaşayan insanlardan bilinçli, derin düşünceler beklemeyi artık bırak.

Akıllı insan tüm beklentilerini ve stratejilerini bu oto pilot gerçeğine göre ayarlar. Dâhi bir insan nadiren dışa dönük ve sosyal olabilir. Çünkü onun kendi içindeki yalnız monologları kadar zeki ve ilginç olabilecek çok az sohbet vardır.

Ne kadar zekiysen o kadar yalnızlaşırsın. İnsanlardan nefret ettiğin için değil, seninle uyumlu zihinler istatistiksel olarak çok az bulunduğu için.

Çoğu sohbet sana ölümcül derecede sıkıcı gelir. Çoğu insan senin düşünce hızına ve derinliğine yetişemez. Eğer en üstteki o %5’lik dilimdeysen geriye kalan %95 seninle senin seviyende bir iletişim kuramaz.

Carl Yung hayatı boyunca bu gerçeği yaşadı. Sürekli kendini basitleştirmekten ve yorulmaktansa huzurlu bir yalnızlığı tercih etti.

Onun felsefesi bu izolasyona sihirli bir çözüm sunmaz.

Aksine bunu kucaklamanı söyler. Zeka her zaman araya bir mesafe koyar.

Ne kadar net görürsen seninle aynı şeyi görebilen insan sayısı o kadar azalır.

Akıllı insan, onun bulunduğu yüksekliğe çıkamayan insanlarla zorla bağ kurmaya çalışmayı bırakır. Bu bir yalnızlık trajedisi değil. Sadece gerçeğin ta kendisidir. Yetenek kimsenin vuramadığı hedefi vurur. Dehaysa kimsenin göremediği hedefi vurur. Ve eğer kimsenin göremediği bir yeri hedeflersen tam olarak şu olur: Bunu sana asla unutturmazlar. Senin zekan onları korkutur. Kendilerini eksik ve değersiz hissetmelerine neden olur. Bu yüzden meyve veren ağacı taşlarlar.

Sana saldırırlar. Seni kibirli, kendini beğenmiş, çok bilmiş olarak damgalarlar. İşte felsefe burada sana bir savunma stratejisi sunar. Zekanı o sınırlı insanların arasında gizle. Utanman gerektiği için değil, onu ulu orta sergilemek, sana hiç ihtiyacın olmayan bir düşmanlık getireceği için. 

Akıllı insan stratejik bir hesaplamaya hareket etmeyi öğrenir. Onu anlayabilecek o çok az sayıdaki insanla tam bir şeffaflık, geri kalan herkesle ise seçici bir basitleştirme ve suskunluk. İşte Carl Jung’un felsefesinin gerçek gücü tam burada ortaya çıkar. (Devam edecek) 

Carl Yung Felsefesi (4)

Zekadan yoksun bir insan zekasının eksik olduğunu fark edemez. Çünkü o eksikliği görebilmek için tam da sahip olmadığı o zekaya ihtiyacı vardır.

Aynı şekilde karşısındaki insanın üstün zekasını da tanıyamaz.

Senin o derin içgörülerinin ona tamamen anlamsız gelmesinin sebebi budur.

Senin derinliğin ona gereksiz bir karmaşa gibi görünür. Senin inceliklerin ona anlaşılmaz gelir. Çünkü onun zihninde senin seviyendeki bir düşünceyi algılayabilecek bir koordinat sistemi yoktur.

İşte en ilginç kısım burada başlıyor. Çünkü şu ana kadar konuştuğumuz her şey bir nevi savunmaydı. Bütün bunlar sınırlı zihinlerle etkileşime girmenin yarattığı o büyük yorgunluktan kendini korumak içindi.

Ama Carl Jung çok daha derine indi. O sadece aptallıktan kaçınmayı değil, bu gerçeği stratejik olarak kullanmayı da öğretti. Sınırlı zekanın egemen olduğu bir dünyada kalbini karartmadan, kendini tamamen izole etmeden ve gücünü kaybetmeden nasıl hayatta kalırsın? İzin ver anlatayım. Bir birey tek başınayken zaman zaman rasyonel düşünme belirtileri gösterebilir. Ancak aynı kişiyi bir grubun, bir kalabalığın içine koyduğunda bir şeyler değişir. Zeka seviyesi aniden düşer.

Muhakeme yeteneği basitleşir ve bağımsız düşünce tamamen buharlaşır.

Grup dinamiği düşünmeyi değil itaat etmeyi ödüllendirir. Mantığı değil duygusal coşkuyu, gerçeği değil kabileye ait olmayı yüceltir. Kalabalıklar entelektüel olarak her zaman ama her zaman yetersizdir. Meydanlardaki o sloganlara, bir ağızdan bağıran kitlelere, kahvehanelerdeki o ateşli grup tartışmalarına bir bak.

Kalabalıklaşınca zeka geriler. Çünkü cehalet ve sınırlılık bulaşıcıdır. Ama zeka bulaşıcı değildir. Herkesin birbiriyle aynı fikirde olduğu o toplanma alanlarında bireysel farklılıklar silinir. Karmaşık fikirler üç kelimelik ucuz sloganlara dönüşür. Düşünmeyici eylemi biter ve sadece bağırma başlar.

Carl Jung insanlığın bir kitle haline geldiğinde onu oluşturan bireylerin toplamından çok daha küçük ve zayıf bir şeye dönüştüğünü fark etmişti.

Zeki bir insan kalabalıklardan asla rasyonel bir diyalog beklemez. O insanlarla sadece tek tek birebir iletişim kurar ya da hiç kurmaz. Karl Yung’a atfedilen o meşhur gözlemi hatırla. Her gerçek üç aşamadan geçer.

Önce alay edilir, sonra şiddetle karşı çıkılır ve en sonunda zaten en başından beri çok barizmiş gibi kabul edilir. Sınırlı zeka sadece bir kapasite eksikliği değildir. O aynı zamanda gerçeğe karşı aktif bir direniştir. İnsanların büyük çoğunluğu gerçeği istemez.

Onlar sadece konfor ve huzur isterler. Gerçek sese değişim talep eder. Hataları kabul etmeyi gerektirir. Yüzleşmesi zor, rahatsız edici durumlarla karşı karşıya kalmayı zorunlu kılar.

Rahatlatıcı yalanlar ise insana anında bir hafifleme hissi verir. Vardır bunda da bir hayır. Her şey olacağına varır. Su akar yolunu bulur. Alın yazısı böyleymiş. Bunların hiçbiri gerçeği yansıtmaz ama insanları çok güzel uyuşturur. Ve bu uyuşturma, çoğu insan için gerçeğe her zaman galip gelir.

Yung, insanların doğaları gereği gerçekten kaçtığını biliyordu. Neredeyse her zaman o zorlu gerçeğe karşı tatlı bir yalanı tercih ederler. Akıllı insan onu istemeyenlere gerçeği sunmaktan vazgeçer. İstenmeyen gerçeğin minnettarlık değil, sadece nefret ve öfke doğuracağını çok iyi bilir. O yüzden dürüstlüğünü ve gerçeklerini sadece onun değerini gerçekten bilecek o nadir insanlara saklar. (Devam edecek)

Carl Jung Felsefesi (3)

Carl Jung’un zihin üzerine yaptığı çalışmalar gösterir ki insan ne istediğini yapabilir ama neyi isteyeceğini kendi belirleyemez. İşte seni yıllarca sürecek hayal kırıklıklarından kurtaracak olan anahtar budur. Bazı insanlar seni anlayamaz. Anlamak istemedikleri için değil, gerçekten anlayamadıkları için. Onların zihinsel yapısı senin kullandığın o soyutlama seviyesini desteklemez. Sen aslında temel toplama çıkarma işlemini bile zor yapan birine ileri düzey matematik anlatmaya çalışıyorsun.

Sen düşünceleri asla yüzeysel tepkilerin ötesine geçememiş biriyle derin felsefe tartışmaya çabalıyorsun. Sen dünyayı sadece siyah ve beyaz olarak algılayan birine hayatın o ince gri tonlarını göstermeye uğraşıyorsun.

Daha iyi, daha sabırlı bir açıklama yaparak bu uçurumu kapatamazsın.

Ortada böyle bir kapasite yok. Yung’un buradaki tespiti son derece özgürleştiricidir. Biri seni anlamadığında bu senin başarısızlığın değildir.

Sen sadece onların zihinsel mimarisinin sınırlarına çarpıyorsun.

Akıllı bir insan, geçilmesi imkansız uçurumların üzerine köprü kurmaya çalışmaktan vazgeçer.

O, insanlara sadece gerçekten alabilecekleri kadarını verir ve sonra yoluna devam eder. Şunu mutlaka fark etmişsindir.

Zihinsel kapasitesi sınırlı olan insanlar, genellikle aşırı ve hatta saldırgan bir özgüven sergilerler. İçlerinde en ufak bir şüphe kırıntısı yoktur. Kendi inançlarını asla sorgulamazlar. Yanılıyor olabilecekleri ihtimalini akıllarının ucundan bile geçirmezler. Bizim kültürümüzde buna cahil cesareti denir. Bunun nedeni şudur: Şüphe duyabilmek için alternatif bakış açılarını hayal edebilmeyi ve kendi sınırlarını fark edebilmeyi sağlayan bir zeka gerekir. Bu kapasiteye sahip olmayanlar gerçek bir şüphe duygusu yaşayamazlar. Bu yüzden her şeyden %100 emindirler.

Onlara kendi inançlarıyla çelişen kapı gibi gerçekler sunarsın. Büyük bir özgüvenle reddederler.

Mantık hatalarını yüzlerine vurursun. O hataları büyük bir cesaretle görmezden gelirler. Haksız olduklarını kanıtlarsın. Bu kez iki kat daha büyük bir inatla kendi doğrularına sarılırlar. Ne kadar yetersizlerse kendilerini o kadar mükemmel sanırlar.

Carl Jung bu zihinsel körlüğü çok derin bir şekilde analiz etmiştir. Bu analiz sana çok net bir talimat verir. Saldırgan bir cehaletle asla tartışmaya girme.

Kazanamazsın. Cehaletin getirdiği o sarsılmaz özgüven hiçbir mantık okunu geçirmez bir zırh gibidir. Akıllı insan bu çatışmanın ne kadar anlamsız olduğunu bilir ve sessizce geri çekilir. Zeka, ona sahip olmayan biri için tamamen görünmezdir. Çoğu insanın fikirlerini nasıl oluşturduğuna bir bak. Gidip bilgi toplamazlar. Onları analiz edip sonra bir sonuca varmazlar.

Önce içlerinde bir duygu hissederler. Sonra zaten hissetmekte oldukları o şeyi haklı çıkarmak için bahaneler uydururlar. Korkuları, siyasi görüşlerini şekillendirir. Öfkeleri yargılarını belirler. Kendi içlerindeki güvensizlikleri, başkalarına yönelttikleri eleştirileri doğurur. Her zaman duygu öndedir.

Mantıksa sadece o duyguyu ayakta tutmak için sonradan inşa edilmiş derme çatma bir iskelettir. Sen onların bu duygusal konumlarına karşı mantıklı argümanlar sunduğunda mantığı anında reddederler. Çünkü o temelde yatan duygu hala oradadır ve değişmemiştir. Kendi inancına mantık yoluyla ulaşmamış birini mantık yoluyla o inançtan vazgeçiremezsin. Carl Jung’un felsefesi bu yanılgıyı acımasızca paramparça eder. İnsanların düşünmek adını verdikleri şeyin büyük bir kısmı aslında kulağa rasyonel gelen kelimelerle süslenmiş duygusal tepkilerden ibarettir.

Zihinsel olarak gelişmiş bir insan bunun farkındadır. O karşısındaki kişinin fikirleriyle değil duygularıyla savaştığını bilir ve duyguların mantığa yanıt vermeyeceğini çok iyi anlar. Bu yüzden akıllı insan tartışmayı tamamen bırakır. (Devam edecek)

Carl Jung Felsefesi (2)

Bugün Carl Jung’un seninle aynı seviyede düşünemeyen insanlarla nasıl iletişim kurman gerektiğine dair o derin felsefesini paylaşacağım.

Amacım seni kibirli biri yapmak değil.

Amacım sana gerçek zekanın sana söylendiğinden çok daha nadir bulunduğu bu dünyada yolunu bulabilmen için bir pusula vermek. Çünkü bu fikirleri bir kez özümsediğinde her şey değişecek. Dünyayı hiçbir illüzyona kapılmadan sadece gerçekleri görerek berrak bir zihinle adımlamaya başlayacaksın.

Hadi başlayalım. Carl Jung insanların çoğunun düşünmeye değil sadece inanmaya programlı olduğunu fark etmişti.

Çoğu insan aklın sesine değil sadece otoritenin sesine boyun eğer.

Her şey tam olarak burada başlar. İnsanların çoğu aslında düşünmez.

Sadece ezberler, tekrar eder ve kendilerine aşılananı yeniden üretirler.

Sen onlara mantıklı ve tutarlı kanıtlar sunarsın. Onlar sana ezberlenmiş sloganlarla ve kalıplaşmış mahalle ağzıyla cevap verir. Sen önlerine belgeler koyarsın. Onlar sana anlık duygusal patlamalarla karşılık verir. Sen aklını kullanırsın.

Onlar herkesin inandığı o ortak yalanlara sığınırlar. Senin argümanınla fikri bir tartışmaya girmezler. Onlar sadece hiçbir zaman sorgulamadıkları ve kendilerine dışarıdan yüklenmiş olan o ön kabulleri savunurlar. Karl Jung şunu çok iyi anlıyordu.

Düşünme yeteneğinden yoksun insanlarla muhatap olduğunda aslında entelektüel bir fikir alışverişinde bulunmuyorsun. Sadece kendi seçmedikleri ve analiz edemedikleri bir zihinsel düşünceyi körü körüne savunan biyolojik sistemleri izliyorsun.

Akıllı bir insanın yapması gereken ilk şey şudur: “Onlardan derin düşünceler beklemeyi bırak. Sadece tekrarlar bekle ve o çok kıymetli, gerçek argümanlarını yalnızca onları kavrayabilecek o nadir insanlara sakla.”

Yung’un felsefesinin özünde şu yatar: Sıradan zihin düşünemez. O sadece inanır. Sana hep zekanın sıradan bir şey olduğu, uygun şartlar sağlandığında çoğu insanın yeterince zeki olabileceği öğretildi.

Bu sadece içini rahatlatmak için uydurulmuş bir masaldır. Carl Jung’un gözlemlediği gerçek dünya ise çok başkadır. İnsanların çoğu iç güdülerinin sadece bir adım ötesinde bir bilişsel seviyede yaşar. Etkiye tepki verirler, kalabalığı takip ederler. Nedenini hiç bilmedikleri kalıpları tekrar edip dururlar.

Gerçek zeka yani soyut düşünme, mantıksal analiz ve entelektüel dürüstlük kapasitesi olağanüstü derecede nadirdir. Belki nüfusun sadece %5’i belki de çok daha azı. İnsanların kararlarını nasıl aldıklarına bir bak.

Analiz ederek değil, anlık duygularla ve sosyal baskıyla karar verirler.

İnançlarını araştırarak değil, bir gruba, bir kabileye ait olma güdüsüyle şekillendirirler. Nasıl tartıştıklarına dikkat et. Gerçeği bulmak için değil, sadece kendi tuttukları tarafı tıpkı bir futbol takımı tutar gibi savunmak için tartışırlar. Bu normaldir.

Asıl anormal olan, asıl istisna olan şey zekanın kendisidir.

Ve Carl Junk’un felsefesi, beklentilerini bu katı gerçekliğe göre ayarlamanı talep eder. Etrafın uyandırılmayı bekleyen, uyuyan dâhilerle çevrili değil.

Etrafın fabrika ayarlarıyla çalışan standart programlanmış zihinlerle dolu. (Devam edecek)

Carl Jung Felsefesi (1)

Bir arkadaş, "Zeki insanlar aptallarla nasıl iletişim kurar" başlığı verilen 32 dakikalık bir Youtube videosu göndermiş. Video Carl Yung felsefesini anlatıyor.

Fırsatını bulup videoyu dinledim. Carl Yung toplulukları iyi analiz etmiş, hayatın içinden tespitlerde bulunmuş. Çoğumuzun düşünüp ifade edemediğini bir güzel ortaya koymuş. Sadece tespitleri ortaya koymakla kalmamış, aynı zamanda nasıl davranılacağına dair de yol göstermiş.

Carl Yung felsefesi hakkında derli toplu bilgi sahibi olmak için videoyu dinlemeyi meraklısına öneririm. Bilgi sahibi olmak için en güzeli videoyu dinlemek ise de video dinlemeyenler için bu felsefeyi yazıya dökmek suretiyle kayda geçmek istedim. Dinlemek güzel ise de dinlenileni yazıya dökmek mesele. Bunun için de bir arkadaştan destek istedim. Videoyu gönderdim. Yazıya dökülmüş halini bana gönderdi. Birkaç yanlış dışında konuşma güzelce yazıya aktarılmış. Gördüğüm yanlışları düzelttim. Yazım ve imla kurallarını gözden geçirdim. Satırlar düzenli değildi, onları düzelttim.

Yarım saatlik konuşma çok sayfa tuttuğu için yazı bütünlüğünü bozmayacak ve birer sayfayı geçmeyecek şekilde konuşmayı böldüm. Carl Yung Felsefesini beş bölüm olarak paylaşmak istiyorum.

Konuşmaya geçmeden önce bilmeyenler için Carl Jung hakkında kısaca bilgi vermek isterim.

1875-1961 yıllarında yaşamış olan Carl Jung, analitik psikolojinin kurucusu olan İsviçreli psikiyatr ve düşünürdür. Freud ile çalıştıktan sonra kendi yolunu çizmiş, kolektif bilinçdışı, arketipler, bireyselleşme süreci, içe dönük/dışa dönük kişilik tipleri gibi kavramlarla insan ruhunu derinlemesine incelemiştir. (Wikipedia)

Bundan sonrası yazılar daha doğrusu konuşmalar, Carl Jung felsefesini anlatan kişiye ait alıntılar:

"Anlattıklarını bir türlü kavrayamayan biriyle iletişim kurmak zorunda kaldığın oldu mu hiç? Sorun senin kendini ifade edememen değil, karşındaki insanın temelden bir kavrama yeteneğine sahip olmamasıdır. Konuyu basitleştirirsin. Günlük hayattan örnekler verirsin. Farklı yollar denersin. Karşındaki başını sallar. Sana hak verir. İlgileniyormuş gibi görünür.

Ama sadece birkaç saniye sonra aslında hiçbir şey anlamadığı ortaya çıkar.

Ya da belki birinin inatla aynı bariz hatayı tekrar tekrar yaptığına, inkar edilemez gerçekleri görmezden geldiğine, mantıklı argümanları elinin tersiyle itip her zaman duygularını mantığına tercih ettiğine defalarca şahit olmuşsundur.

Ve kendi kendine sorarsın. Böyle bir şey nasıl mümkün olabilir?

İşte Carl Jung insan zekası hakkında tam olarak bunu fark etmişti.

İnsanların çok büyük bir kısmı, umut ettiğin o seviyenin çok daha altında bir bilinç düzeyinde işlev görür.

Bu onların kötü niyetli olmalarından değil, bilişsel kapasitelerinde yatan çok temel sınırlamalardan kaynaklanır.

Ve sen bu gerçeği kabul ettiğin an kendi beklentilerin ile onların sınırları arasındaki o uçurumda acı çekmeyi bırakırsın. Carl Jung, insan zihninin karanlık köşelerini ve kitlesel akılsızlığı 10 yıllar boyunca tüm yönleriyle inceledi.

Keşiflerini hiçbir teselli edici cümleye sığınmadan, kimseye şirin görünmeye çalışmadan ve sadece biraz daha çabalarsa herkesin eleştirel düşünebileceği yalanına inanmadan, acımasız bir dürüstlükle kayda geçirdi. Ortada sadece zekanın doğası ve onun ne kadar nadir bulunduğuna dair rahatsız edici bir gerçek vardı. (Devam edecek) 

7 Nisan 2026 Salı

Taşın Altına Elini Koyan Bir Profil

Toplum olarak dertlenmede, sızlanmada, şikayet etmede ve eleştirmede pek üstümüze yok. Belki de en iyi yaptığımız. Şikayet ederiz ama benim bu konuda yapacağım var mı diye pek demeyiz. Haliyle sorumluluk da almayız. Kısaca taşın altına elimizi koymayız.

Herkes böyle değil tabi. İçimizde güzel örnekler de var. Sayısı da bir elin parmaklarını geçmez. Aha işte onlardan biri.

Adana'da çalışırken aynı okulda çalışma imkanı bulduğum aynı zamanda evinde oturduğum bir Almanca öğretmeni vardı. Bayramda kendisini aradım. Bayramını tebrik ettikten sonra telefonda uzunca konuştuk. Konu döndü dolaştı, sızlanmaya. "Hep sızlanıyoruz. İyi de hep sızlanmanın ne faydası var" dedi. Başladı anlatmaya:

"Okulumuzun önceki yeri Dışkapı'da idi. Cuma namazlarını kılmak için Küçüksaat ile Büyüksaat arasındaki bir camiye giderdik. Cami temiz değildi. Yanımızdaki arkadaşla bu duruma veryansın ederdik. Bu imam ve müezzin bu camiyi niye temizlemezler dedik durduk.

Yine bir defasında caminin üst katına çıktık. Orası da kirliydi. Kenarda katlanmış halılar vardı. Oturmak için bu halılardan birer tanesini açarak seccade yaptık. Bu katlanmış olanlar da çok kirli idi. Toz, toprak ne ararsan vardı. Temizlik içimize sinmese de namazımızı kılıp hutbeyi dinledik.

Camiden çıkmadan önce yanımdaki arkadaşa, herkes sızlanıyor ama kimse iş yapmıyor. Tamam, imam ve müezzin işini yapıp camiyi ve halıları temiz tutmamış. Peki bu sızlanmanın kime, ne faydası var? Sorun çözülüyor mu? Sonra biz ne yapıyoruz sızlanmanın dışında? Şimdi ben şu namaz kıldığımız halıyı toplayıp götüreceğim. Evde yıkatıp tekrar geri getireceğim. Hepsini yıkatma imkanımız olmasa da bari bunu yıkatalım. Yalnız bu yaptığımın bir riski var. Koltuğumun altında dürülü bu halıyı gören, halıyı çalıp gittiğimi sanabilir. Sen yanımda dur da böyle bir şeyle karşılaşırsak, bana şahitlik yap. Yok yere bir de hırsız damgası yemeyelim dedim.

Halıyı bu şekilde camiden çıkardık. Evde yıkatıp camiye getirdim”.

Hocamızın bu yaptığı hem güzel bir örnek hem de çözüm odaklı çalıştığının bir göstergesi. Zira taşın altına elini koymuş. Hocamız da hepimizin yaptığı gibi eleştirebilirdi. Ama hep ve sadece eleştiri maalesef problemi çözmüyor.

Burada herkesin görev ve sorumluluğu var. Bu halıları temiz tutma ve temizletme görevi cami görevlilerine ait. Herkes kendi görevini yapmalı diyebiliriz. Elbette herkes görevini yapmalı. Ama herkesin görev ve sorumluluğunu tam yerine getirmediği de bir gerçek. Bu durumda sızlanma yerine elimizden geldiğince, çözmeye odaklanmamız lazım.

6 Nisan 2026 Pazartesi

Hısımı Hasım Yapan Kesim

Aynı mahallede oturmamalarına ve akraba olmamalarına rağmen bulundukları yerde aynı işlevi yerine getiren isimsiz kahramanlarımız var. Bunları takdir ve gıpta ediyorum. Aslında kıskanıyorum da burnumdan kıl aldırmak istemediğim için gıpta diyorum.

Bunlar, aralarında kan ve hısım bağı olmamasına rağmen ülkenin her bir yerine serpiştirilmiş. Sanırsın ki aynı ailenin yakın ve uzağa attığı kişileri. Sayıları da azımsanmayacak kadar çok.

Bunları takdir ve gıpta etmemin hatta kıskanmamın nedeni, asıl meslekleri olmamasına rağmen işlerini çok iyi yapmaları ve bu işi meccanen yapmalarıdır.

Bu işi yapa yapa iyice profesyonelleşmişlerdir. Değme insanlar ellerine su dökemez.

Yorulma nedir bilmezler. Bu iş için hiç üşenmezler.

Bunların işi, gücü gıybet yapmaları, laf alıp laf taşımaları. Yeter ki bir yerde teşehhüt miktarı otursunlar, ayakta karşılaşsınlar veya telefonla konuşsunlar.

Çok da zekiler. Hangi lafı kimden alabileceklerini, kime ulaştıracaklarını çok iyi bilirler.

Laf alıp laf taşıdıkça mutluluklarına diyecek yoktur.

Gittikleri yerde malzeme bulamazlarsa dünyanın en bahtsız insanı olurlar. Üzüntüye gark olurlar.

Sanırsın ki yaratılış amaçları laf alıp taşımak.

Laf alamayacakları ortamları sevmezler. Böyle yerlere gitmezler. Gitmişlerse de laf bulamadıkları için bir bahane uydurup erken kalkarlar.

Hısımı hasım yapmada ya da akrabalar arasında soğuk rüzgarlar estirmede, aralarına mesafe koydurmada üslerine yoktur.

Laf almak için insanları konuşturmayı, onlara soru sormayı çok iyi bilirler. Çünkü samimi, içten ve sureti haktan görünürler. Sanırsın ki dert dinlemeye ve yükünü almaya gelmiş.

Lafı aldıktan sonra bulundukları yerde durmalarının bir anlamı yok. Hemen tüyerler. Çünkü lafı hemen ulaştırmaları gerekir.

Aldıkları lafı adrese teslim iletirler. Çünkü ağızlarında bakla ıslanmaz.

Lafı ulaştırma konusunda çok mahirler. Belediye hoparlöründen daha etkilidirler.

Hısımı hasım yapınca da zevkten dört köşe olurlar. Çünkü amaçlarına ulaşmışlardır. Aksi, üzüntüden dudaklarını uçuklatır.

Keşke herkes bunlar gibi olsa diyorum. Çünkü herkes bunlar gibi hasbi olsa, görevini en layıkıyla yapsa bu ülkenin çözülmedi hiçbir sorunu kalmaz.

3 Nisan 2026 Cuma

Berlin Kaldırımları

Berlin sokak ve cadde kaldırımları dikkatimi çekti. Kahir ekseriyeti birbirinin aynısı desem yanlış olmaz. Çoğu kaldırımların ortasına büyükçe taş döşemişler. Taşın sağına ve soluna da küçük küçük parke taşlar yapıştırılmış. Aşağı yukarı her kaldırımda da bisiklet yoluna yer vermişler.
*
Cuma namazını kıldığımız Osmangazi Camisinde, namazdan sonra dernek başkanı ve yardımcısı ile tanıştık. Her ikisi de Sivas Gürünlü imiş. Dernek başkanı Zülfikar Bey, “Gelin size kahve ikram edeyim. Türkiye’ye gidince, gurbetçiler bir kahve de içirmediler diye arkamızdan konuşmayın” dedi gülerek. Israr edince caminin karşısındaki bir dönercinin önüne oturduk. Biz, Türk çayı içeceğiz deyince, “O zaman gelin şuradan içelim” diyerek yakınındaki bir başka işletmeciye geçtik.

Çayımız Türk çayı olmasa da Türk usulü çayı kulplu bardakta içtik. Ev dışında 5.gün dışarıda içtiğimiz ilk çayımız idi bu.

Çaylarımızı yudumlayıp muhabbetimizi yaptık. Kalkarken, “Bu yakınımızda tarihi bir saray var. Buraya gelmişken ziyaret edebilirsiniz. Özcan Bey o tarafa gidecek. Size tarif etsin” dedi dernek başkanı. Kaldırım üzerinden giderken cami derneğinin yardımcısı olan Özcan Bey’e, bu kaldırımların çoğu aynı usul yapılmış. Ne zaman yapıldığını biliyor musun diye sordum. “Bilmiyorum. Yalnız ben 1984 yılında buraya geldim. Ben geldiğim zaman bu kaldırımlar vardı ve bu şekildi. Hiç değişmedi” dedi.

Şaşırdım bu cevaba. Özcan Bey gelmeden kaç yıl önce yapıldı artık? Orasını siz düşünün. Anladığım kadarıyla Berlin Belediyesinin kaldırım ve alt yapı diye bir derdi kalmamış. Zamanında bir yapmışlar, pir yapmışlar. Tekrar tekrar kaldırım yenilemeye masraf etmemişler. Evladiyelik olarak yapmışlar.

Ülkemizdeki kaldırım politikasını söylememe gerek yok sanırım. Biz 84’ten bu yana kaldırımları kaç defa yenilemişizdir. Bunun da hesabını siz yapın. Çünkü bizdeki belediyeciliğe kaldırım belediyeciliği dense yeridir.

Nedense ekmek israfından bahsederiz de hiç kaldırım yıkıp yapma israfına pek değinmeyiz. Gerçi vatandaş bundan dert yansa bile belediyelerimiz bildiğini okuyor. Yıkıyor, yapıyor. Tekrar yıkıp tekrar yapıyor. Yani benim oğlan bina okur, döner döner bir daha okur misali. Hakkını yemeyelim hem yıkmada hem de yenilemede dünya, hele Almanlar bizim elimize su dökemez.

Konya’ya geldiğim zaman birbirinin benzeri bu kaldırımlara değindiğim zaman oğlan söyledi. Kaldırımlardaki büyük taşların altından kablolar geçirilmiş. Büyük ihtimalle elektrik ve telefon şebekesi olsa gerek. Aynı zamanda alt yapıya erişimi kolaylaştırmak ve estetiği güzelleştirmek amacı güdülmüş. Yapan yağmurun suyunu da aradaki boşluklar emiyormuş.

Sokak ve caddeleri dümdüz. Hiç yamuk ve eğri sokak ve cadde görmedim. Binaları da hakeza. Hem yolların hem de kaldırımların simetrik olmasına azami gayret sarf edilmiş. Bunu becermişler de. Ağaçlar, tabelalar, aynı hizada. Bizdeki gibi asimetrik değil. Kaldırımlarda gözün kapalı yürüsen hiçbir şeye çarpmazsın.

Bir hafta Berlin’de kalmışsın. Hemen Batı hayranı olmuşsun demeyin. Zoruma gider. Gerçi sizden önce bunu söyleyen oldu. Okulda, Özcan Bey ile ilgili anekdotumu birine anlatırken bizi kenarda dinleyen biri, “Batı hayranlığı başlamış” demez mi? Küçük dilimi yuta yazdım. Acaba Batı hayranlığını bırakıp bu arkadaşın kafa yapısına hayran olsam nasıl olur? Fena olmaz aslında. Zira bu kafa yapısıyla Almanlar bizi kıskanıyor bile derim.

2 Nisan 2026 Perşembe

İstanbul, Sabiha Gökçen ve Brandenburg Havalimanları

Hem İstanbul Havalimanında hem de Sabiha Gökçen Havaalanında, sigara için ayrılan teras adını verdikleri yerleri hiç beğenmedim. Hem giderken hem de dönüşte yağmur yağdığı için sigara için ayrılan bölüme geçildiği zaman ıslanmayı göze almak gerek. Rüzgar ve soğuğu da hakeza. Nedense terasın üstünü kapatmak akıllarına gelmemiş. Terası bulmak ve terasta sigara içildiğini öğrenmek için de birilerine sormak zorundasın. Çünkü yönlendirme levhaları yetersiz.

Berlin Havaalanında ise üstü kapalı bir yeri sigara içme yeri olarak ayırmışlar. Sigara içilen bölüm diye de yazmışlar. Ne rüzgar ne soğuk ne de yağmur vardı bu alanda.

Giderken aktarmalı gitmemize rağmen İstanbul Havalimanında fazla beklemedik. Saatinde uçağımız kalktı. Dönüşte ise 19.20’de kalkması gereken uçağımız 1 saat 20 dakika gecikerek 20.30’da kalktı. Sabiha Gökçen Havaalanına geldiğimiz zaman inişe izin verilmediği için kırk dakika havada uçmaya devam ettik. Çünkü Sabiha Gökçen’de tek pist varmış. Başka uçaklar indiği için mecburen havada tur atmaya devam ettik. Rötar ve havada tur atmaya şükrettik. Çünkü en azından geldik. Bizden sonra Sabiha Gökçen’e inecek uçaklar iptal edildiği için aramıza Bursa’dan katılan arkadaşımız, uçağı iki defa iptal edildiğinde dolayı Berlin’de kalmak zorunda kaldı.

Rötar ve havada uçmaya devam etmenin tek faydası bizim için şu oldu. Saat 00.10’dan 06.00’ya kadar Sabiha Gökçen’de nasıl vakit geçireceğiz diye düşünürken, uçağın Berlin’den rötarlı kalkması ve dönüşte havada tur atmak suretiyle iki saat bizi oyalamış oldular. Biz de böylece vakit geçirmiş olduk. Değilse, basık, havasız ve koltuk olmadan saatler geçirmek mümkün değildi.

Sabiha Gökçen ile ilgili değineceğim bir husus da arka arkaya gereksiz anons yapmaları. “Rize yolcuları için son uyarı. Uçağınız kalkmak üzere. Lütfen acele edin” uyarısını kaç son kez dinledim. Sadece Rize olsa iyi. Malatya, Diyarbakır, Hatay, Konya vs. saydı durdu. Mübarek, son kez demek bir daha o şehir uçağıyla ilgili anons olmayacak demektir. Gel gör ki son kez uyarısını defalarca yaptı.

Görünen o ki iç hatlar ağırlıklı çalışan Sabiha Gökçen yoğunluğu kaldıramıyor. Mutlaka yeni pist gerekir. Çünkü havaalanı demeye bin şahit lazım. Bunun için de yalancı şahit bile bulamazlar. Bir de yoğunluğu azaltmak amacıyla farklı illere uçacak uçakları birbirine yakın saatlere koymamak gerek. Açıkçası, tarihçesi İstanbul Havalimanından eski olmasına rağmen Sabiha Gökçen Havaalanını daha acemi daha amatör gördüm. Nazarımda sınıfta kalmıştır.

Hasılı, THY, İstanbul ve Berlin Brandenburg Havalimanları benden geçer not alırken, Pegasus ve Sabiha Gökçen Havaalanı ise geçer not alamamıştır.

Brandenburg Havalimanının bir eksikliğini gördüm. Bu da mescit ihtiyacı. Çünkü Berlin’de çok miktarda Türk yaşıyor. Bunlar bizim gurbetçilerimiz. Sık sık Türkiye’ye gelip gidiyorlar. Namaz kılmak isteyenler için pekala küçük bir yeri mescit olarak düşünebilirlerdi. Sadece yolcular değil, çalışanlar içinde de Türker vardı. Mescit varsa da ben görmedim. Arap olduğunu sandığım bir aile de mescit bulamamış olmalı ki onları ailecek cemaatle namaz kılarken gördüm. Namaz kılınan yer de yolcuların uçağa geçeceği bölümde idi. O anda uçuş olmadığı için bu bölüm boş idi. Önlerine küçük bir şey sermişler. Betonun üzerinde namaz kılıyorlardı gelip geçene aldırmadan.

Gidiş ve dönüş THY ve Pegasus şirketlerine dair, İstanbul Havalimanı ile Sabiha Gökçen Havaalanıyla ilgi gözlemlerimi üç yazımda aktarmış oldum. Bundan sonra da Berlin’deki izlenimlerime yer vermek istiyorum.