Sosyal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ağustos 2026 Pazartesi

Geçmiş Toplulukların Helakini Nasıl Anlamalıyız?

31 Ağustos 2026 günü "Her Doğal Âfette Ortaya Çıkan Güruh" başlıklı bir yazı kaleme almıştım. Yazıda Nepal'de meydana gelen doğal âfet sonrası sosyal medyada "Camileri ateşe verir, Kur'an'ı yakarsanız işte böyle âfete maruz kalırsınız" türünden paylaşımları görünce böyle diyenleri eleştirmiştim. Bu yazıyı sosyal medyada da paylaştım. Bu paylaşımın altına bir okuyucum, "Sayın hocam doğru tespitlerde bulunmuşsunuz.....peki Kur'an Kerim'de yoldan çıkmış, sapıtmış, azıtmış insanların doğal felaketlerle helak oluşlarını nasıl izah edeceğiz... vesselam." şeklinde bir yorum yazmış, aynı zamanda soru sormuş. 

Bu yoruma verdiğim cevabı aşağıya alıyorum:

As Harun. Güzel bir soru. Tebrik ederim. Bu soruya haddim olmayarak cevap vereceğim. Vereceğim cevap doğru ya da yanlış tartışılır. Kendimi ifade etmek için cevabım biraz uzun olacak. Sabrın için şimdiden teşekkür ederim.

Kur’an’da, Nuh, Hud, Salih, As kavimlerinin, Eyke halkı, fil ordusu vb. toplulukların helak edildiği ifade edilir. Buna eyvallah.

Bu toplulukların doğal afetlerle helak olduğu konusunda ben de sizinle aynı fikirdeyim. 

Geçmişte azmış, Araplar tarafından helak oldukları bilinen, Kur’an’a da geçen bu kıssalar Kur’an’ın indiği topluma bir ibret ve uyarı olsun, kendilerine çekidüzen versinler diye Kur’an’ın tercih ettiği bir üsluptur. Yani “Şu topluluk şöyle yaptığı için biz onları helak ettik. Siz de onlar gibi azarsanız, sizin başınıza da helak vaki olur” anlamında bir sakındırma olduğunu düşünüyorum. Yani Allah azdıkları için hiçbir toplumu helak etmedi. Doğa şartlarına uygun bir yaşam oluşturmayan toplulukların, doğal afetlerle yok olmasından ibaret. Benim bundan anladığım, Allah hiçbir topluluğu azdılar, isyan ettiler diye yok etmez. Toplumsal yasaya göre deprem vb afetlere uygun ev bark yapmayan topluluklar suçlu, suçsuz yok olur. Buna örnek, Japonya ve birçok gelişmiş ülkede depremde insanlar ölmüyor, İslam dünyasında ölüyor. Maraş depreminde, 99 Gölcük depreminde olduğu gibi. Doğal afetler bir sünnetullah. Doğal afetlerde ölmek, enkaz altında kalmak ise sünnetullah değildir. Bu da bizim ve İslam dünyasının doğa şartlarına uygun bina yapmadığımız, sonucun ise yıkım ve ölüm olduğu anlamına gelir. Kısaca Allah Japonları koruyor, bizi öldürüyor değil. 

Bildiğin şeyleri yazıyorum. Kur’an’ın tekrar gelmesi, yeniden peygamberin gelmesi mümkün değil. Bir an için diyelim ki yeni Kur’an ve peygamber gönderilse bizim Maraş ve Gölcük depremi kitaba girer. “Maraş ve çevresi, Gölcük ve çevresi şöyle şöyle yaptıkları için helak edildiler” yazacak. 

Böyle bir şey olur mu, varsayım üzerine konuşuyoruz diyebilirsin. Bu durum ders çalışmayan öğrenciye öğretmenin böyle gidersen kalırsın. Bak geçmişte falanlar falanlar sınıfta kaldı demesi gibidir. Öğretmen de bu durumda aklını başına alsın diye öğrenciyi uyarıyor. Kanaatimce Kur’an da bu yolu tercih ediyor. 

Öyle değil dersek, şunlara cevap isterim. Ka'be'yi yıkmaya yeltenen Ebrehe ve ordusu daha Ka'be’ye saldırmadan helak oldukları Fil süresinde geçiyor. Haccac’ı Zalim ise halifeliğe soyunan, on yıl kadar Mekke ve Medine’nin halifeliğini yapan Abdullah bin Zübeyr’i yakalamak için hac mevsiminde Kâbe’yi kuşatmış. Hac farizası biter bitmez Kabe’ye sığınan Abdullah bin Zübeyr’i yakalamak ve öldürmek için Kâbe’yi mancınıkla yıkmıştır. Bildiğim kadarıyla Haccac ve ona emir veren Abdülmelik bin Mervan’a bir şey olmamıştır. Ne bunlar ne de Haccac’ın ordusu helak edilmiştir. Halbuki biz biliriz ki Allah’ın sünnetinde bir değişiklik olamaz. Bu örnekten anlaşılacağı üzere Allah’ın sünneti Kâbe’yi yıkanı helak etmek değil. Öyle olsaydı, Ebrehe gibi hatta Ebrehe’den öncelikli Haccac ve ordusu da helak edilmeliydi. 

Çoğu müfessire göre Ebrehe ordusu da bulunduğu yani konuşlandığı yerde bir doğal âfete yakalanmış ve helak olmuştur. Arapların da bildiği bu durumu Kur’an Fil süresinde mevcut insanlara uyarı olsun diye sahiplenerek anlatıyor. Kısaca Kur’an’ın üslubu böyle. 

Güncele gelirsek, Nepal’de bir ay önce camiler yakılıp Kur’an yırtılmış. Bizim insanımız da aynı mantıkla bu doğal âfete gerekçe buluyor. Nepal’den önce azan ve katliam yapan, her geçen yıl şiddetini artıran, soykırıma giden İsrail çoktan helak olmalıydı. Gerçi buna da “Allah onlara mühlet veriyor” diye cevap veririz. Hatta Kur’an yakılalı bir ay olmuş, niye bir ay beklendi desek, tövbe etsinler diye bekledi cevabı verilebilir. 

Her şeyden geçtim. Maraş ve çevresinde 11 ilde yıkıma sebep olan yüz bin insana mal olan 6 Şubat depremi muhafazakar ve dindarların bol olduğu şehirler. Burada da deprem olduğunda, “İki Z olursa üçüncü Z’yi bekleyin. Bunlar zulüm ve zina. Üçüncüsü zelzele” paylaşımları yapıldı. Hz Ömer’e atfedilen bu söz her depremde paylaşımlarda karşımıza çıkıyor. Ne zaman böyle bir paylaşım görsem üzülürüm. Çünkü deprem bir doğal afet. Biz Japonlar gibi sağlam zemine sağlam binalar yapmış olsaydık, enkazda tek insanımız olmaz ve ölmezdi. 

Bu kadarla yetiniyorum. Sanırım kendimi ifade edebildim. Baki selam. 

Kıssadan Hisse Bir Hikaye

Sosyal medyada Anton Çehov'a ait denen bir hikaye dolaşıyor. Aslında bu hikaye yazara ait değil, sonradan yazara atfen paylaşıma sürülmüş bir şehir efsanesi. 

Bu hakkı teslim ettikten sonra şehir efsanesi de olsa kıssadan hisse alınması adına hikayeye yer vereceğim. Sizi hikayeyle baş başa bırakmadan önce birkaç hususa değineceğim. 

Hikayede alışkanlıklardan bahsediliyor. Alışkanlıkların telafisi mümkün olmayan zararlarına işaret ediliyor. Alışmış kudurmuştan beter sözü de kötü alışkanlıklarımıza binaen söylenmiş olsa gerek. 

Bir diğer husus alışkanlıkların büyük, küçük tüm topluma sirayet etmesi. 

İşlenen suçun ve yapılan hırsızlığın küçük görülerek suçun meşru görülmesi. Kimsenin sesini çıkarmaması. 

Hikayeye dair bir de şunu söyleyeyim. Küçüklerin hocası biz büyükleriz. Çünkü çocuklar bizim eserimizdir. Zira çocuklar bizim ileriye attığımız oklardır. Yani bir çocuk suç işliyor veya hırsızlık yapıyorsa suç çocuğun değil, bizim suçumuzdur. Çünkü çocuklar gördüğünü yapar. 

Bu açıklamaların ardından sizi hikayeyle baş başa bırakıyorum. 

Rusya’nın ücra bir köyünde, rayların vidalarını sökerken yakalanan bir köylüye müfettiş sorar. Aralarında şu konuşma geçer. 

Müfettiş: “Binlerce insanın canına kastettiğinin farkında mısın? Neden söküyorsun o vidaları?”

Köylü: “Sadece bir vida beyim. Oltama ağırlık yapması için lazım. Ben kimseye zarar vermem. Hem tüm köy böyle yapar; bir vidayı sökeriz, birini bırakırız. Fizik dersinde öğrendik, yük dağılır, tren devrilmez.”

Müfettiş: “Delilik bu! Muhtar görmüyor mu bunu?”

Köylü: “Görmez olur mu? Karakolun ve kendi evinin kilitlerini bile bu vidalardan yaptırdı. Bedava sonuçta…”

Müfettiş: “Peki ya maaşınızı artırsak? Vazgeçer misiniz bu hırsızlıktan?”

Köylü: “Mesele para değil beyim, mesele alışkanlık. Adaleti ve ahlakı çocukken öğretmezseniz; büyüdüğümüzde cebimiz para görse de biz o vidaları sökmeye devam ederiz.”

Müfettiş, bu cehaletten dehşete düşerek raporunu yazmak üzere başkente giden trene biner. 

Camdan dışarıyı izlerken kendi kendine mırıldanır: “Bu sefalet bir gün felakete yol açacak…”

Tam o sırada ray kenarında elinde iki tane vida tutan küçük bir çocuk görür. 

Çocuk gülümseyerek el sallıyor.

Müfettiş dehşetle bağırır:

“Treni durdurun!”

Ama çok geç. Kulakları sağır eden o metal çatırtısı duyulur.

Çocuk ne fizik biliyordu ne de “bir söküp bir bırakma” kuralını. O sadece büyüklerinden gördüğünü yapmıştı; ama yan yana iki vidayı birden sökmüştü.

Tren devrilir. 

Cehaletin ektiği tohum, adaletsizliğin suladığı toprakta dev bir felaket olarak biçilmişti.

Suç veya suçlu kim? Asıl suçlu kim?

“Cehaleti normalleştiren toplum, çıkarı ahlakın önüne koyan düzen, ‘Bir şey olmaz’ kültürü ve yanlışa sessiz kalan herkes.”

Çünkü bazı toplumlar bir anda çökmez.

Önce vidaları gevşer.

Ölenin Kredi Borcunu Tahsil

Karar gazetesinin haberine göre;

*Ülkemizde 56 yaş ve üzeri nüfus 27,5 milyon. 

*Bu nüfusun 9,5 milyonu 65 yaş ve üstü. 

*Emekli olduktan sonra kredi çekip bankalara borçlu olan sayısı, 2,9 milyon kişi. 

*İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği verilerine göre son 15 ayda 65 yaş üzerindeki 145 işçi iş kazası sonucu vefat etmiş. 

Bu verileri değerlendirmek isterim. 

65 yaş ve üzeri yaşlı nüfus olduğuna göre nüfusun 8'de 1'i yaşlı demektir. Bu da ülke nüfusunun yaşlandığına işarettir. 

Emekli olduktan sonra çalışmaya devam edenleri takdir ederim. Boş boş gezmektense, yaşı ne olursa olsun, vücut ve sağlığı el verdikçe insanımızın çalışması taraftarıyım. 

15 ayda iş kazası sonucu ölenlerin sayısı yüksek. Gönül ister ki ülkemizde iş kazası sonucu ölen bir kişi dahi olmasın. Ama ya alınan tedbirler yeterli olmadığı için ya da çalışanlar iş sağlığı ve güvenliğini önemsemediği için ülkemizde iş kazaları olmaya devam ediyor. 

Bankalardan kredi çeken emeklilere gelince, bu oran her 6 yaşlıdan 1'i kredi çekmiş demektir. Kredi çeken herhalde keyfinden kredi çekmiyordur. Büyük ihtimalle emekli maaşı yeterli gelmediğinden kredi çekmek zorunda kalmış emeklilerimiz. 

Kredi çeken yaşlıların aldıkları emekli maaşıyla, çektikleri krediyi ödemek için ömürleri kifayet eder mi, bankalara olan borçlarını kapatır mı ya da ne kadarını kapatır bilmiyoruz. Şu var ki kredi çeken çoğu yaşlının bankalara borçlu olarak vefat edeceğini düşünebiliriz. Eğer böyleyse insanımız borçlu gidiyor demektir. 

Vedat eden kişinin bankalara olan borcu vereselerine rücu ettiriliyor mu? Bunu bilmiyorum. Bildiğim kadarıyla vereselerin ödeme zorunluluğu yok. 

Çekilen kredi borcu geriye dönmediği zaman bankalar zarar ediyor mu? Sanmıyorum. Öyle zannediyorum, bankalar ölen kişinin kredi borcunu kamu zararı göstererek devlete ödeyeceği vergiden düşüyor. 

Buradan cenaze merasimlerine gelmek istiyorum. Bizde vefat eden kişinin cenaze namazı kılınmadan önce helallik istenir. Bu, üç defa tekrarlanır. Hatta çoğu zaman cenaze namazını kıldıracak imam, helallikten önce sağına ve soluna cenaze sahibinin birinci derece yakınlarını alır. "Merhum ya da merhumenin borcu varsa çocukları burada. Ödeyecekler" diye açıklama yapar. Bugüne kadar birileri gelip de merhumun bana borcu vardı diye borç istemişliği var mıdır, bilmiyorum. Belki geri planda vardır. Yine de güzel bir uygulama. 

İslam'da; vereseleri, ölen kimsenin malını paylaşmadan önce, ölenin borcu varsa ödenmesi, vasiyeti varsa yerine getirilmesi, bu ikisi bittikten sonra miras paylaşımı yapılması gerektiği vardır. Kısaca borç ve vasiyete ayrı bir önem atfedilir. 

Şimdi gelelim, kredi borcu olarak vefat edenlere. Merhumun, piyasaya olan borcunun çocukları tarafından ödeneceği cenaze merasimlerinde söylendiğine göre, cenaze merasimlerine, merhumun çektiği ama ödeyemediği kredi borcunu tahsil için banka görevlileri gelse, imamın, çocukları borcunu ödeyecek dediği zaman banka görevlisi, merhumun bize şu kadar borcu vardı dese, ortaya nasıl bir tablo çıkar? Öyle ya babamızın borcu bizim borcumuz diyerek açık çek veren çocukları var merasimde. Acaba merhumun çocukları ne der bu duruma? Cemaat böyle bir durumu nasıl karşılar? İmam nasıl bir tepki gösterir? Bazıları merhumun borcu varmış, borçlunun cenaze namazı kılınmaz diye çekip gider mi? Benimki de merak işte. Merakımı mazur görün. 

Not: Bugüne kadar bankacıların cenaze merasimlerine gelip de ödenmeyen kredilerinin peşine düştüğünü hiç duymadım. 

Her Âfette Ortaya Çıkan Güruh

Nepal, halkının % 80'i Hindu, 8'i Budist, 5'i de Müslüman ve küçük oranlarda diğer dinlerden olan bir Güney Asya ülkesi. 

Bu ülkede 26 Ağustos günü Himalayalardaki bir buzulun büyük bir bölümünün kopması, kopan buz kütlesinin nehir yataklarına düşmesi, düşen buz kütlelerinin nehirlerin önünde geçici setler oluşturması ve su seviyesinin yükselmesiyle birlikte biriken su ve çamur kütlelerinin 10 dakika içinde 20 km yol katederek yerleşim yerlerini adeta haritadan sildiği yazılıp çiziliyor. Önce deprem sanılan ardından sarsıntının buzul, kaya ve buz kütlelerinden kaynaklandığı, büyüklüğün 5,2 şiddetinde olduğu belirtiliyor. 

Afetin bilançosu, ölü ve kayıp sayısı olayın sıcaklığının ardından daha net ortaya çıkar. Maddi kaybı ölçmek ise mümkün değil. 

Gazetelerin ve televizyonların yazıp çizdiği, hepinizin okuyarak ya da seyrederek bilgi sahibi olduğu bu âfeti kısaca özetlemeye çalıştım. 

Şu var ki bu afetin altından kalkmak çok zor. Hiçbir ülke depremden beter böyle bir doğal âfetle karşılaşmak istemez. Nepal'e geçmiş olsun diyorum. 

Nepal bu doğal afeti sarmakla uğraşadursun. Nepal'deki bu doğal âfeti bir sebebe bağlayan yurdum insanına geleyim. Daha doğrusu her doğal âfette âfete maruz kalanlar sıkıntı ve dertle uğraşırken, yani can pazarı yaşarken içimizden bazılarının uğraşısına örnekler vereceğim: 

"Nepalde meydana gelen seli duymayan kalmamıştır. Aynı Nepalde daha 20 gün önce Camiilerin ateşe verilip Kuranı kerimlerin yakıldığını duyan var mı? 
Hiç bir şey sebepsiz değil!

Bu paylaşımdaki yazım yanlışları paylaşan kişiye ait. Belli ki yazıp paylaşan Türkçe düşmanı biri. Sorsan, benim Türkçem iyi diyen biridir. Keşke tüm yanlışlık imla ve yazım hatalarından ibaret olsa. Bu paylaşıma göre Nepal'in bu başına gelen, camileri ateşe vermelerinden ve Kur'an'ı Kerimleri yakmalarından. 

Paylaşımın sahibini bilmiyorum. Ama bu paylaşımı paylaşanın bir ilahiyatçı olması beni düşündürdü. Bu ilahiyatçı kardeşe, sende mi Brütüs ya da atma Recep demek lazım. 

Tek paylaşım bu olsa, İçimizden çıkıyor böyle diyeceğim. Aha bir tane daha. Bu yorumu yazan da âfet videosunun altına yazmış. Bakalım bu ne yumurtlamış: 
"Kedi köpek uçan kaçan ne varsa yersiniz müslümanlara işgence eziyet edip camileri ateşe verirsiniz allahın Yüce kitabı kuranıkerimi yırtıp yakıp alay edersiniz bu uyarıyı dikkate alıp kendimize gelin insan olun. Yinede geçmiş olsun Allah ıslah etsin

Bu yorumcu da bir Türkçe canavarı. İçerik ise yukarıdakini aratmıyor. Aynı gerekçe. Tek ilavesi kedi, köpek, uçan kaçan ne varsa yemelerini eklemesi. Nepallilere insan olun diyen bu yorumcu bir insanlık örneği gösteriyor: Yine de geçmiş olsun diyor. Oldu olacak, geberin, beter olun de. Çünkü bu kafa yapısındaki insana böyle demek yakışır. 

Haydi ilk iki örneği geçtim. Şu paylaşıma bakalım:
"Korkunç sel felaketine sahne olan Nepal'de Allah'ın gazabı ağır oldu. 
Nepal'deki putperestler, bir ay önce Müslümanlara inanılmaz zulümler yaptılar, Allah'ın gazabını celbettiler! 
Evleri, camileri, ekinleri yaktılar, kadınları ve çocukları katlettiler."

Yusuf Kaplan gibi birinin de doğal âfeti aynı gerekçeye dayandırması kabul edilir gibi değil. Okumuş, aydın da olsa demek ki aynı kafa yapısına sahip olduktan sonra bakış açısı değişmiyor. Kaplan'ın tek farkı Türkçe yazım kurallarına uyması. Yine de Kaplan'ın da bu familyada yer alması, olacak şey değil. Kaplan böyleyse var ötekini sen düşün. 

Hasılı, al birini, vur ötekini. Görünen o ki Aydınlanma'nın bu kafa yapısına uğrama ihtimali hiç yok. Bu kafadakiler ülkemizde olup biten depremlerde de kendilerini gösterirler. Millet can pazarı yaşarken bunlar, depremin şundan dolayı olduğunu, oradakiler şunu yaptı, bunu yaptı, bundan başlarına geldi" diyerek biz daha ölmedik, bitmedik derler. 

Dünyanın her neresinde olursa olsun, büyüklüğü ne kadar olursa olsun, her türlü âfetin yaraları bir şekil sarılır ama dini silah gibi kullanan ve Allah'a iftira atan bu kimselerin söylemleri unutulmaz. 

30 Ağustos 2026 Pazar

İslam'ın Yumuşak Karnı Konuları

İnançlar şüphe ve tartışma götürmez denir. Bu demektir ki din, iman ve inançlar sorgulanamaz. Yani tabudur. Aklın almadığı yerlerde, vardır bir hikmeti denir. Gerisi düşünülmez. Şeksiz ve şüphesiz ya inanacaksınız ya da inkar edeceksiniz.

İnançlara bakış böyle olsa da din budur deyip kestirip atmak çok doğru olmasa gerek. Çünkü inanmayanların mazeret ileri sürdüğü ve eleştiri getirdiği, inananlarının ise tam ikna olamadığı bazı konular vardır. Bunlara o dinin yumuşak karnı denebilir. Bu konular izaha muhtaç. Bu konuları güzel ve ikna edici bir üslupla, akıl ve gönüllere dokunduracak şekilde açıklamak gerek. Bunu da din tebliğcilerinin yerine getirmesi gerek.

Yazımın bundan sonraki kısımlarında İslam'ın yumuşak karnı diyebileceğimiz bazı konulara yer vereceğim:

Ticaret alanında şahitlik yaparken iki kadının bir erkeğe eşit görülmesi. Bugün bu görüşün uygulandığını görmedim ama tartışma konusu. 

Boşama yetkisinin erkeğe verilmesi. Dini boşanmanın resmi boşanmanın önüne geçmesi. Tanıdığım bir müftü, Alo Fetva hattına telefon edenlerin çoğunluğunun kadın olduğunu, çoğunun derdinin kocasının boşanmaya dair söylediği sözlere bir yol, yordam ve fetva aramak için geldiklerini ifade etti. 

Nüşûz gerekçesiyle erkeğin eşini dövmesinin istenmesi. Bu konu da yıllardır aşılamayan ve çözüm bekleyen konulardan biri. Erkek nüşûz yaparsa sorusuna pek ikna edici cevap verilmiyor. Ayrıca dövme konusunu hiçbir kadın, kadının anne, babası ve kardeşi kabullenmiyor. 

Miras paylaşımında erkeğe 2 pay verilirken kadına 1 pay verilmesi. Müftülüklere fetva danışmak için gelen kadınların boşanma dışında en fazla miras paylaşımına dair geldiklerini yine bir müftü söyledi. Görünen o ki kadınların çoğu erkek kardeşlerinin ikiye bir paylaşımından muzdarip. Rıza taksiminden bahsedilse de sorumluluk ve hak edişe dair bir paylaşım düşünülmüyor. 

Adil olmak şartıyla erkeğin 4 kadına kadar eş alabilmesi. Bu konu da aşılamayan konulardan biri. Hiçbir kadın kolay kolay kocasının üzerine ikinci bir eş almasına rıza göstermez. Erkeğin dört kadına kadar evlenmesini savunanlara, kızını evli bir erkeğe verir misin ya da kızın evlenmeye kalkarsa rıza gösterir misin dendiği zaman hepsinin vereceği cevap, hayır, razı olmam yönündedir. Bu konuyu savunan bir müftüye, kızını verir misin dediğimde, rıza göstermem dedi.

Bunların dışında şefaat, Kur'an ve sünnet, gayb, tesettür, recm, mürtedin öldürülmesi, bazı had cezaları, ganimet, kölelik ve cariyelik, cihat gibi konular da tartışılan konular arasında. 

Öze Dair Sözü Olmayan Tipler

Herhangi bir konuda söyleyecek sözü, birikim ve donanımı olmayan nice insanlar tanırım.

Bu tiplerin en büyük özelliği;

Hazır bulduğu bir görüşün fanatiği olmak, o görüşü savunmak, o görüşün kutbunda yer almak. Onunla yatmak, onunla kalkmak. 

Başka?

Bir paylaşımın doğruluğunu, paylaşım yapanın düşüncesine göre belirlerler. Eğer paylaşımı yapan ya da bir konuda bir söz söyleyen, savunduğu kutbun ferdi ise o paylaşım ve söz doğrudur. Şayet muhalif bildiği birinin paylaşımı ise paylaşımın daha içeriğine bakmadan gardını alır. Savunmaya geçer ve kötülemeye başlar. Bununla da yetinmez, saldırıya geçer. 

Bu paylaşımın özüne dair bir şey söyle desen, öze dair söyleyecek hiçbir şeyi olmaz. Çünkü bunlara göre "sözün sahibi yaramaz, art niyetli biri. Neyini dinleyecekti böyle birinin. Vaktine yazık".

Ön yargı ve bağnazlık tavan yapmış durumda bunlarda.

Yine bu tip kimseler, savundukları kişi ya da kişiler fikir değiştirdikçe fikirlerini o yönde değiştirirler. Bu da kişiliklerine halel geldiği ve hiç omurgalarının olmadığı anlamına gelir. Bunlara fikirsiz fikir sahibi denebilir. 

Bu insanlar niye böyle davranırlar? Böyle yaparak kimlik kazanırlar ve aidiyet duygusu elde ederler. Bir de çıkarı için böyle davranan tipler vardır. 

Güçten beslenirler. Güç, gücünü kaybetmediği müddetçe güce destek verirler.

Aykırı görüşlere tahammülleri yok. Onları hain, nankör olarak görürler. Bunlar aklını kullanmayan derler. Gören de kendileri aklını kullanıyor sanır.

Kendilerini fanatik ve trol olarak görmezler. Kendilerini hak yolun savunucusu görürler.

Kişiye bağlılıkları her şeyin üstündedir.

Sevdiklerinin her yaptığında hikmet ararlar. 

Başarı için her yolu mubah görürler.

Kafa yapıları farklı fikir ve görüşlere kapalı. Farklı ortamlarda pek bulunmazlar. Kendileri çalar, kendileri oynar. Çünkü farklı fikir ve ortama girseler doğru bildikleri fikirlerinin değişmesinden korkarlar.

Her türlü iyilik ve güzelliği kendilerinden bilirler, her türlü kötülük ve melaneti de başkasına yıkarlar.

Sürü psikolojisiyle güdülenirler.

Olgulara değil, algılar teslim olurlar. 

Sonuca değil, söze ve söyleyen kişiye bakarlar. 

Derinlemesine bir fikir sahibi olmadıkları için parmağın gösterdiği yöne değil de parmağa bakarlar.

Tartışmaya girmezler. Çünkü bilgi ve birikimleri yok. Böyle ortamlarda sessizliğe bürünürler. İçten içe konuşana not verirler ve tavır alırlar. 

Devletlerin Çöküşü

"Devletler, dış düşmanlarından önce içerideki adaletsizlik yüzünden çöker." İbn Haldun. 

"Bir devletin çöküşü, kanunların güçlüleri koruyup zayıfları ezmeye başlamasıyla başlar." Montesquieu.

"Yöneticiler, kamu yararını bırakıp kendi çıkarlarını korumaya başladığında devlet yozlaşır." Cicero.

"Devlet adaleti terk ettiği gün vatandaşının güvenini de kaybeder." Farabi.

"Yozlaşmış bir yönetim, önce hakikatten sonra halktan korkmaya başlar." Alexis de Tocqueville. 

"Toplumların felaketi, liyakatsiz insanların önemli makamlara yükselmesiyle başlar." Konfüçyüs.

"Yozlaşma, kötülüğün yapılmasıyla değil, kötülüğün normal karşılanmasıyla derinleşir." Aleksandr Soljenitsin.

Not: Akın Gözükan'a ait konuşma videosundan yazıya geçirilmiştir. 

Türkiye'de Kaldırımlar Ne İçin Vardır?

Türkiye'de yayalar için yapılan kaldırımlar çok amaçlı kullanılır:

Otobüs durağı mı konacak? Kaldırıma.

Çöp kovası ve çöp konteyneri mi konacak? Kaldırıma.

Ağaç mı dikilecek? Kaldırıma.

Araç mı park edilecek? Kaldırıma.

Dolmuş durağı levhası mı konacak? Kaldırıma. 

Cadde ve sokak mı belirtilecek? Kaldırıma. 

Bahçeye ekilmiş ağaçlar dal budak mı salacak? Kaldırıma.

Yönlendirme levhası mı konacak? Kaldırıma.

Bisiklet, bin bin mi sürülecek? Kaldırıma.

Elektrik trafosu mu konacak? Kaldırıma.

Rekam tabelası mı konacak? Kaldırıma.

Giyim, kuşam, ayakkabı geri dönüşüm kutusu mu konacak? Kaldırıma.

Elektrik, telefon direği mi dikilecek? Kaldırıma.

Duba mı monte edilecek? Kaldırıma.

Esnaf dükkanının önüne teşhirlik ürün mü koyacak? Kaldırıma.

Bisikletimizi bir ağaç ya da direğe mi kilitleyeceğiz? Kaldırıma. 

İçtiğimiz maden suyunu ve kola şişesini çöp kovası dışında bir yere mi atacağız? Kaldırıma. 

Trafiğin akışını engellememek için arabamızı park edeceğimizde sağ ön ve arka tekerleri yol dışına mı çıkarmak istiyoruz? Kaldırıma. 

Dükkanın önüne sandalye mi atmak istiyoruz? Kaldırıma. 

Dükkanın önüne servis açmak için masa mı koymak istiyoruz? Kaldırıma. 

Daha da örnekleri çoğaltabiliriz. Kısaca ne ararsan kaldırımda var. Çünkü kaldırımlar her şey için çok amaçlı düşünülmüş. Düşünülmeyen tek şey yayanın yürümesi. Oldu olacak, yayalar için yapıldığını sandığımız ve adına kaldırım dediğimiz yerler bu şekil çok amaçlı kullanılacaksa, yatanın edemedi okunmayacaksa, yürüyebilmek için yayaya trafiğin aktığı yollar kalıyorsa, bu durumda kaldırımlara çok amaçlı yer demek daha uygun düşer. 

Ailelerde Soğuk Rüzgarlar Ne Zaman Eser?

Fî tarihinde bir taksi içinde beş arkadaş Mut'a doğru gidiyoruz. Yolculuk hali, muhabbet olsun diye yanımdaki nazım geçen arkadaşa takıldım. Ben takıldıkça diğer arkadaşlar gülerken arkadaş, “benimle niye uğraşın, benden alıp veremediğin ne? Biz kardeşiz” dedi.

Ardından kardeşlik üzerine biraz konuşuldu. Var mı kardeş gibisi dendi. Ben de kardeş var, kardeş var deyip kardeşlik üzerine şunu anlattım. "Adama düşmanın yok mu" demişler. "Yok" demiş. "İyi düşün. Hiç mi yok" demişler. Yine "hayır, yok" demiş. Dönüp adama, "kardeşin de mi yok" demişler. Bu durumda seni kardeş ilan ediyorum dedim. Arkadaş, "Ha şöyle ya" dedi. Diğer arkadaşlar gülmekten kırıldı. Belli ki kardeş ilan ettiğim arkadaşın jetonu düşmedi. 

Konu kardeşlikten açılmışken bir anekdot da Celalettin Rumi'den gelsin. "Rivayete göre talebeleriyle yürürken sevimli köpek yavrularının kendi aralarında çok güzel oynadığını, kuyruk sallayıp dostça anlaştıklarını görürler. Talebelerinden biri bu manzaraya imrenip 'Köpekler ne güzel anlaşıyor, ne kadar dost canlısı oynuyorlar' deyince, Celalettin Rumi, şu tarihi cevabı verir: 'Sen bir kemik at aralarına da gör kardeşliği!' demiş". 

Evet, kardeşlik güzel. Ne de olsa aynı karından çıkmış, karındaşlık söz konusu. Aynı evde kavga, gürültüyle büyünür. Birlikte oynanır. Küslük uzun sürmez. Başkasına karşı birbirlerini korurlar.

Gel zaman git zaman çoluk çocuk sahibi olunur. İşin içine bakıma muhtaç anne babanın bakımı ve vefatlarından sonra miras paylaşımı girince iş değişir. Kardeşler arasında soğuk rüzgarlar eser, kırgınlık ve küskünlükler meydana gelir. Anne babanın bu kırgınlık ve küslüğü çocuklara da yansır. Yeğenler amca, dayı ve halalarına da tavır alırlar. 

Ülkemizde miras bırakmak bir gelenek. Bu miras atadan evlada, toruna geçer. Fakat bu geleneğin kardeşle kardeşin arasını açma gibi istenmeyen bir yönü var. 

Evet miras bu ülkede problem. Bu problem tek başına dini ya da Medeni hukuk paylaşımından ibaret değil.

Zamanında dedelerimiz, şura senin, bura şunun demiş. Babalarımız da ekip dikmişler. Ama tapuya gidip üzerlerine alma gereksinimi duymamışlar. 

Bazen de bir başkasına gayrimenkul satmışlar. Para alınıp iş görülmüş. Ama tapuyu devretme akıllarına gelmemiş. Tarlayı alan ekmeye devam etmiş ama resmiyette tapu başkasına ait. 

Bazen de tarlaların bir kısmına ait tapu var. Bağ gibi yerlerin tapusu yok. Buraları tapuya geçirmek için köyden, beldeden bilirkişi ayarlanmış. Onlar da miras paylaşımında hangi yerin kime düştüğünü bilmeden, burası şunun, orası bunun deyip bağların birilerinin üzerine geçmesini sağlamışlar. 

Gel zaman git zaman büyükler ölür. Yıllar geçer. Aile şu malları paylaşalım diye harekete geçtiği zaman işin içinden çıkılacak gibi olmadığını görür. Çünkü bir yeri biri ekiyor, tapusu başkasında. Almak istiyor. Tapu sahibi vefat etmiş oluyor, geriye epey bir verese kalmış, vereseleri bir araya toplamak da o kadar kolay değil. Toplasan bile onlar da paylaşmadıkları için önce intikal ardından paylaşıp tapuyu üzerlerine almaları gerek. Tapuyu alırken tapu harcı, asıl sahibine devrederken hem alan hem de satan yine tapu harcı ve vergi ödemek zorunda kalıyor.

Tapuyu alabilirsen yatırdığın harç göze görünmüyor. Çünkü bir de burası benim üzerimde. Kimseye vermem deyip çıkabiliyor bazısı. Buranın benim olduğuna dair şahit var desen bile bazısı iplemiyor. "Onunla öbür dünyada görüşür halledersin" diyerek bağı vermeye yanaşmıyor. Böyle durumda bir hak iddia etmen mümkün değil. Çünkü resmiyette tapu başkasının üzerinde.

Bir örnek vermek isterim. Geçen gün biriyle karşılaştım. Mirastan çıktı: Dedemin yedi bağı varmış. Yedi de çocuğu varmış. Sağlığında iken şura senin, bura bunun diyerek her bir bağı bir çocuğuna vermiş. Bize düşen bağı teyzemin üzerine yazdırmış biri. Bizim olduğuna dair iki de şahit var. Teyzem öldü. Oğluna geçmiş. Oğlu da öldü. Bağı üzerine almak için yeğeni aradım. Oralı olmadı. İkinci kez aradım. 'Dayı, ben üzerimdeki bağı vermem. Tapu benim üzerimde. Siz babamla öbür dünyada görüşür, halledersiniz' dedi. Tamam yeğenim, öyle olsun deyip telefonu kapattım. 

Şimdi bu dayı-yeğen bu bağ yüzünden kırgın olmaz mı? Dayı, kolay kolay yeğeniyle görüşür mü?

Birçok ailede zamanında sözlü paylaşım yapılmış. Herkes ekip dikiyor tarlasını. Ama satamıyor. Çünkü zamanında tapusu alınmadığı için büyükler ölmüş. Oğul ve kızı kendi arasında paylaşmış olsa bile çare yok. Çünkü üzerlerine almak için amca ve halanın çocuklarını tapuda bir araya getirmek lazım. Uğraşıp didinip gelmeyenin vekaletini alsan bile birkaç veresede haciz çıkabiliyor.

Hasılı, zamanında sözlü paylaşım yapıp tapuyu resmiyete dökmemek mirasta başlı başına bir sorun. Keşke büyüklerimiz zamanında paylaşır paylaşmaz üzerine almış olsaydı, miras paylaşımı bu kadar işin içinden çıkılmaz olmazdı. 

28 Ağustos 2026 Cuma

Çerçeve Yasa'da Af Yok mu?

Biri, terörsüz Türkiye ve Çerçeve Yasayla ilgili bir yazı yazıp sosyal medyada paylaşmış. Yazının sonunu da şöyle bitirmiş: "Birileri 'teröristler affediliyor' algısını ve hezeyanını yayadursun...".

Yazıp paylaştıklarına cevap yazmam. Ama algı ve hezeyan deyince paylaşımının altına şöyle cevap yazdım:

1980'den beri ülkeyi uğraştıran, nice canlara mal olan, ülkenin maddi, manevi kaybına sebep olan, Türk-Kürt arasını geren, ülkenin kalkınmasını geciktiren bir örgütün feshi ve terörün bitirilmesinin adımları atılıyor. Atılan bu adımın hayırlı sonuçlar vermesi, terörsüz Türkiye ve bölge hepimizin muradı.

Taraflar halihazırda uyumlu, sürece katkı sağlamada kolaylık sağlıyor. 

Yalnız ortada kandan beslenen bir örgütün sözünde durup durmaması, bugün fesih kararı alan bir örgütün yarın başka bir isimle yeniden bu ülkede teröre başlama riski var mı? Temenni edilmez ama niçin olmasın? Çünkü örgüt sadece Türkiye içinde doğup büyümüş bir örgüt değil. Bunun uluslararası ayağı ve desteği var. Yarın bu örgütün arkasındakiler ülkeyi uğraştırmak için örgütü tekrar aktif hale getirebilir. Endişe duyanlar bundan dolayı endişe duyar. Bu endişeler olmazsa bundan herkes mutluluk duyar. Ama bu risk de var. İnsanımızın bu endişe ve riski dile getirmesinde ne sakınca olabilir? Unutmayalım ki sosyal ve siyasi olaylarda tek doğru yoktur.

Çerçeve Yasaya göre kanunda açıkça bir af durumu söz konusu değil. Yani af telaffuz edilmiyor. Yalnız Yasa için

"Yasa anında ve doğrudan bir af öngörmez. Soruşturma, kovuşturma ve kesinleşmiş cezalar belli sürelerle ertelenir. Erteleme süresi boyunca (suçun üst sınırına göre 5 veya 10 yıl) yeni bir terör suçu işlenmezse; soruşturmalar düşer, kesinleşmiş cezalar ise infaz edilmiş sayılır." deniyor. 

Buna göre bir af değil, cezanın ertelenmesi, beş-on yıl terör suçu işlenmezse suçlu cezasını çekmiş sayılacak. 

Evet af yok. Suçlanan kişinin cezasının ertelenmesi ve infazın yerine getirilmemesi bir nevi değil, açıkça aftır. Hatta aftan öte cezasını hiç çekmemesidir. 

Durum bu iken "teröristler affediliyor" diyenleri algı yapıyor ya da  hezeyanı yayıyor demeyi çok doğru görmem. Devlet bir yola girdi. Elbette terörü bitirme muradı var. Bırakalım da bu süreci içine sindiremeyenler de endişelerini dile getirsin.

Sahi bu Yasaya göre af yok mu? 

Bu uğurda çözüm bulmak için af da düşünülebilir. Birileri savunacak, birileri de eleştirecek. Farklı düşünenlere biraz müsamaha gerekir. Hezeyan, algı dendi mi iletişim kapısı kapatılmış olur.

Cemaatlere Dair

Bu yazımda iç hallerini ve işleyişlerini bilmesem de dışa sızan yönleriyle ele alacağım. Daha doğrusu gözlemlerimi aktaracağım.

Yazımın başında toptancı davranmayacağımı ifade etmek isterim. Çünkü belki kenarda köşede kalmış istisnaları vardır. 

Cemaat derken tasavvuf aşamasındaki cemaatlerden bahsetmeyeceğim. Bugünkü kurumsallaşmış ama resmiyette yok kabul edilen tarikatlerden bahsedeceğim. 

Bildiğim ve gözlemlediğim tarikatlerin belki geçmişte istisnası vardır ama yaşayan tarikatler babadan oğula, oğul yoksa damada, toruna, kardeşe geçiyor. Yani şeyhlik aile dışına çıkmıyor. Bir nevi aile saltanatı ya da monarşi sistemi geçerli. 

Hemen hemen hepsi holdingleşmiş durumda. Şeyhliğin aile dışına çıkmamasında bu holdinleşmenin etkisinin olduğunu düşünüyorum. 

Şeyhlerin hemen hemen hepsi zengin ve varlık sahibi. Allah vermiş de vermiş. 

Gelir ve giderleri şeffaf değil. 

Tarikatlerin para sorunu yok. Maddi durumu iyi olan her tarikat müridinin yapacağı yardım, hayır ve hasenat, fitre, zekât ve kurban bağışı için ilk tercih ettiği yer cemaatidir. 

Cemaatlerin değişik alanlarda ticari amaçla kurulmuş şirket, firma ve işletmeleri var. Rutin sohbetlerde şurası bizim, alaverelerimizi buradan yapalım kardeşler denmesi kafidir. 

Hepsinin okulları, yurtları, dershaneleri, dergileri, radyo ve televizyonları var. Dergiye abone olmak müridin boynunun borcu. Çocuğuna okul, dershane, yurt düşünen müridin çocuğunu göndereceği yer bellidir. 

Kurdukları dernek yararına sık sık kermes düzenlerler. 

Kısaca fakir cemaat yok. Ticari yönden, yardımdan bir şekil yağıyor. 

Her cemaatin siyasilerle dirsek teması vardır. Siyasiler onları, onlar da siyasete güç ve destek verir. 

Her cemaat bürokraside müntesibimiz olsun çabası içerisinde ve yerleşiyorlar veya yerleştiriliyor. 

Hepsinde olmasa da şeyhin vefatından sonra aile içinde şeyh olma rekabeti olabiliyor. Miras paylaşımında sorun çıkabiliyor. 

Gizemli yapılardır. 

Dernek veya vakıfları vardır. 

Cemaatte şeyhe bağlılık ve sadakat vardır. Karşı çıkan bir şekilde cemaatten koparılır ve istenmeyen kişi ilan edilir. 

Bir siyasi partinin teşkilatlanması gibi Türkiye'nin her bir yerinde; il, ilçe, mahalle, köy temsilcileri var. 

Rutin sohbetleri, zikir halkaları var. Zikrin cehri ve hafi olan çeşitleri vardır. Her müride yapacakları ev ödevi verilir. 

Şeyhin her dediğinde bir hikmet aranır. Şeyhin sözünün üzerine söz söylenmez. 

Şeyhin kerametine inanılır. 

Kendilerini fırkayı naciye görürler.

Şeyhin görevi ölünceye kadar devam eder...

Bir Zamanlar Konya

Biraz nostalji olsun. 

Bir zamanlar Konya’da köyden gelip şehirde bir yere gitmek için at arabaları vardı. Hem aile hem de eşya at arabasına konur, pazarlık yapılarak gideceğin yere gidilirdi.

Aynı şekilde benzinli çalışan üç tekerli arabalar vardı. Bu da eşya taşıma ve bir yere gitmek için kullanılırdı. Bazıları da şimdiki taksilerin yerine üç tekerlekli satın alır, gideceği yere onunla gider, aldığı eşyayı da bununla taşırdı. 

Üç tekerlilerin bir de bisiklet gibi pedala basılacak gidilenleri vardı. Aynı amaçla kullanılırdı.

Toplu taşımada kullanılan Arçelik adı verilen üç tekerlekli arabalar vardı. Diğer üç tekerli arabalar gibi arkadan değil, önden çekmeli idi. 5-6 kişi binebilirdi bu araçlara.

Sonraları dolmuşlar çıktı. Selçuklu tarafından gelen dolmuşlar Alaaddin çevresinden Kayalıpark, oradan Samanpazarı denilen mevkie giderdi. Dolmuş şoförü Atatürk Kız Lisesine geldiği zaman tek tek inilecek yerleri sayardı. “Adliye, Fuar, İnce Minare, Zafer, Alaaddin, Eski Belediye, Konak” şeklinde sayar dururdu.

Bilmeyenler ve yaşı genç olanlar için söyleyeyim. Bir zamanlar Adliye, Karatay Medresesinin Alaaddin Tepesine bakan tarafta idi. Şimdi Kültür Park adı verilen yer Fuar, İş Bankasının olduğu yer eski belediye idi. Valiliğin olduğu yer ise Konak, Vilayet, Valilik diye anılırdı.

Şimdi düşünüyorum da Adliye, Fuar, İnce Minare, Zafer neredeyse yan yana ve aralarında pek mesafe yok. İki adımlık yerin hepsinde dolmuş durağı varmış.

Belediyeye ait toplu taşımada kullanılan körüklü olmayan, Mercedes marka sarı otobüsler vardı. Bilet atılarak binilen bu otobüslerde oturacak yer bulmak pek mümkün değildi. Bilet atılan kutu zaman zaman dolar, boşaltmak için şoför yakardı. Önceleri para atılırdı. Bozuk para taşıman gerekirdi. Şoför atılan biletleri ya da paraları tek tek kontrol eder, öğrenciyim diyenlerin pasolarını göstermesini isterdi.

İşe gidip gelmek için evlerde bisiklet yaygındı.

Gençlerin, öğrencilerin, yeni evlenen ya da evlenecek çiftlerin uğrak yeri ise Alaaddin Tepesi ve Meram Bağları idi. Evlenen ya da evlenecek çiftler hem Alaaddin Tepesinde hem de Meram Bağlarına giderek orada oturur, bir şeyler yer içerdi. 

Çimlerin bulunduğu bölgelerin hepsinde “Çimlere basmak yasak” levhası olurdu. Basmak da yasak, oturmak da. Kazara otursan hemen görevli gelir, çimlerden kaldırırdı. Şimdilerde çimlere basmak yasak levhasını görmediğim gibi oturduğun zaman kaldıran görevli de yok. O kadar görevli nere gitti. Şimdi çimlere basma ve oturmada niye sakınca yok bilmiyorum. Hoş, serbest oldu ama elbiseme çimin yeşili geçer diye oturamıyorum. Hasılı çocukluğum oturmak istediğim çimlere oturmayacak geçti. Şimdi serbest ama elbiseme renk girer diye oturamıyorum. Ne edersiniz ki ömrüm çimlere oturamadan geçip gidecek. Gözüm açık giderse bilin ki bundan. 

Eskiden belediye otobüsüne binince şoförden, çimlere oturunca düdük çalan görevliden, polis ve zabıtayı görünce onlardan, öğretmen ve idareciden vb. herkesten korkardık. Şimdi her şey tersine döndü. Saydıklarımın hepsi bizden korkuyor. 

27 Ağustos 2026 Perşembe

Korku Bacayı Sardı

Korkunun ecele faydası yok diye bilsek de insanımızın kahir ekserisinde adeta korku bacayı sarmış.

Önce korku bacayı sarmış ne demek bir bakalım: "Bir tehlike veya endişe verici durumun, kontrolden çıkacak kadar büyüdüğünü ve herkesi büyük bir panik veya korku içine soktuğunu anlatan mecazi bir sözdür". "Olayların kötüye gitmesi ve bu gidişatın yarattığı kaygının herkesi sarması" anlamına gelir.

Bu deyim, olup biten gündemlere dair yorum yapmayan, susan ve görüş bildirmeyen insanların sayısının her geçen gün arttığını görünce aklıma geldi. 

Bire bir görüşmede senin gibi düşünen ama birkaç kişinin olduğu ortamda dut yemiş bülbüle dönen insanları bilirim. 

Çoğunun sosyal medyası bile yok. Varsa da herhangi netameli bir konuda renk vermiyor, okuyup iz bırakmadan çekip gidiyor. 

Bazen belli ki bu insanlar her doğru her yerde söylenmez sözünü düstur edinmiş diyorum. Bunu da yeterli bir gerekçe görmüyorum. Başka da aklıma bir şey gelmiyor. 

Gerçi sosyal medyada görüş bildirmekten kaçınanları anlayabiliyorum. Çünkü sosyal medya, görüşlerinden dolayı kişilerin fişlendiği ve kara listeye alındığı yer. 

Bu insanların derdi mi yok, niye böyle dertsiz, gamsız duruyorlar, niye görüş serdetmiyorlar diye düşünürken biri imdadıma yetişti: "Abi, MİT ve emniyet ortaklaşa günlük sosyal medyada paylaşılan her şeyi didik didik inceliyormuş. Bununla da yetinmiyorlarmış. Paylaşımla neyin kastedildiği yapay zekaya soruluyormuş. Paylaşımı sorun görülenleri derdest edip savcının huzuruna çıkarıyorlarmış. Böyle hakkında işlem yapılan sayı da az değilmiş. Dikkatli olmak lazım. Hatta hiç yazmamak en iyisi. Hiçbir paylaşım yapma" dedi. Ciddi olamazsın. Bu kadar da olmaz dedim. "Abi, ciddiye al. Bana bunu söyleyen kaynak sağlam" dedi. Buna iddia diyeyim. Bu iddianın ne derece doğru ve uygulanabilir olduğuna yine de temkinli yaklaşayım. Şu var ki bana bunu aktaran kişi, atacak ve yalan söyleyecek biri değil. 

İspatı gereken bir iddia olsa da bu anlatılanlarla birlikte jetonum düştü. Öyle zannediyorum, bu kişinin söylediğinden sessiz milyonlar da haberdar. Ne olur ne olmaz, bu yaştan sonra bir de mahkeme işiyle uğraşıp ağrımaz başımı ağrıtmayayım deyip görüş serdetmiyor. Anlaşılan o ki insanımız çok akıllı. Bu iddia bile insanımızı susturmak için yetmiş de artmış bile. Hatta öyle ki yasak ve suç olmayanları da söylemeyerek yoğurdu üfleyerek yiyor. Yani daha garantici davranıyor. 

Yine iddiadan hareketle eğer böyleyse yani her yazı ve paylaşım günlük taranıyorsa sosyal medyada yazıp çizen ve görüş bildirenler, kusura bakmasın da cahil cesaretiyle bunu yapıyorlar. Anlaşılan o ki bu cahil cesaretiyle yazıp paylaşanlar için henüz korku ya da ateş bacayı sarmamış. 

Ne diyeyim. Ümit ederim ki yersiz bir iddiadır ve hiç temenni etmem. Böyle bir şey yapıldığına ihtimal vermek istemiyorum. Yalnız şu var ki aslı olmasa bile dolaşımda olan bu iddia, saldığı korkuyla amacına ulaşmış görünüyor. 

Gönül ister ki insanımız, itibar suikastı yapmadan, kişiselleştirmeden, iftira atmadan ve dezanformasyon bilgi yaymadan bu alemde görüş serdedebilsin, eleştirebilsin, zıt ve aykırı görüşünü söyleyebilsin, karşılıklı yazışıp görüş alışverişinde bulunsun. 

Hayata Küsmüş Bir Profil

İnsanoğlunu anlamak zor. Hele bazı insanları anlamak hiç mümkün değil.

Tanıdığım biri var. Yıllar yılı görmem. Hoş başkası da görmüyor, görüşmüyor. Çünkü içine kapanmış, eşine ve dostuna, kısaca hayata küsmüş ve kendi kabuğuna çekilmiş.

Birkaç defa "kırgınlığı var galiba. Gidip gönlünü almak lazım" diye konuşuldu. Piyasaya çıkmıyor, kimseye eyvallahı yok. Aramıza gelip derdini açmıyor. Niye kırgınlık ve küslük olsun dedim.

Bir gün durmayıp telefonla aradım. İstedim ki sesini duyayım. Hal hatır sorayım. Telefonum açılmadı. Geri dönüş yapar mı diye günlerce bekledim. Beklediğimle kaldım.

Galiba numaram kayıtlı değil, kayıtlı olmayan telefonlara cevap vermiyor olabilir diye düşündüm. 

Bir gün WhatsApp durumuma baktım. Aramama geri dönüş yapmayan muhteremin ismini gördüm. Üstelik durumuma kazara girmiş değil, benim durumun müdavimi. Görünen o ki numaram kayıtlı. Öyle ya kayıtlı olmasam durumda beni nasıl takip etsin. Belli ki bile isteye telefonumu açıp cevap vermemiş. Belli ki küs ve dargın. Ama kime küs, niye küs bilmiyorum. Anlaşılan dağa küsmüş ama bu küslükten dağın haberi yok. Bilsin ki içini okuyacak bir kerametim yok. 

Herkes aynı kişinin bu anlaşılmaz tavrından muzdarip olsa da diyelim ki bana kırgın ve küs. İyi de madem küssün. Adam gibi küs. Telefona cevap vermeyip durumdan takip etmek neyin nesi? Anlamışsam harap olayım ama dedim ya anlaşılmaz kapalı bir kutu.

Şu var ki ben küs olduğum ya da tavır aldığım kişiyi durumundan takip etmem. Benim için yok hükmündedir deyip işime bakarım. Ne yapar ne eder ne yer ne içer diye takibini yapmam. Ama telefona cevap vermeyerek durumdan takip etmenin zevki bir başka olsa gerek. Bu zevki de ben bilmiyorum. Zira yaşamadım. 

Anlamadığım bir başka husus, telefona cevap vermemek de neyin nesi? İnsan o anda müsait değildir, uygun bir zamanda dönüş yapar. Beni aramışsın der. Tekrar aranmak istemezse kısa cevaplar verir. Muhatap da bir daha rahatsız etmez.

Durum bundan ibaret. Bu kişinin neyi var, derdi ne bilmiyorum. Eve kapanıp dünyaya küsmenin, derdini paylaşmamanın kişinin kendisine vereceği en büyük zarardır. Zira içe ata ata dert küpü olur çıkar. Ne diyeyim, Allah yardımcısı olsun.

Farklı Otopsi Raporlarının Düşündürdükleri

Süleymancıların zamanın başı olan Arif Ahmet Denizolgun, 2016 yılında vefat ettiğinde, yapılan otopside "beyin kanamasına bağlı normal ölüm" raporu verilmiş.

Şüpheli ölüm iddiaları üzerine Arif Ahmet Denizolgun'un mezarı ölümünün üzerinden 10 yıl geçtikten sonra yeniden açıldı. 

Fethi kabir sonrası yapılan otopside ortaya konan rapor kısaca şöyle: "Mevcut bulgular ve otopsi tarihindeki ileri derecedeki çürüme durumu göz önünde bulundurulduğunda, Denizolgun'un ağız ve burnunun kapatılması suretiyle kasten öldürülmüş olma ihtimalinin bilimsel ve objektif olarak dışlanmasının mümkün olmadığı ifade edildi".

Kısaca, 2016'da normal ölüm raporu verilen Denizolgun'un 10 yıl sonraki yenilenen otopsisinde "şüpheli ölüm" raporu ortaya çıktı. Yani Denizolgun'un cinayete kurban gittiği yazılıp çiziliyor. Alihan Kuriş Suç Örgütü adıyla operasyon yapılan Süleymancıların yeni lideri Kuriş hakkında cinayet suçlaması iddia ediliyor.

Otopsi raporunun hangisi doğru? 2016'daki mi yoksa 2026'daki mi? Gerçekten Denizolgun cinayete kurban gitmiş olabilir mi? Bu iki otopsi raporuna üzülmemek elde değil. 2016'daki doğruysa bu şüpheli ölüm neyin nesi? Şimdiki doğruysa şüpheli ölüme niçin normal ölüm raporu verildi? Gel de bilimsel, teknik olması ve bilimsel çalışması gereken bu kuruma güven. Çünkü bu iki farklı rapor maalesef bu düşünceye sevk ediyor insanı. Acaba siparişe ve isteğe göre ve zamanın ruhuna uygun rapor mu veriliyor? 

Yine mahkemenin, Denizolgun'a ait 2016 otopsi rapor, bilgi ve tetkiklerini istediği, yok dendiği, şimdi bütün bilgi ve belgelerin gönderildiği yazılıp çiziliyor. Gel de önce yok diyen, sonra varmış diyen bu kuruma güven. 

Bu Denizolgun olayı kuruma güveni azaltmak hatta yok etmekten başka bir işe yaramaz.  

Olayın perde gerisinde dönemleri ve olup bitenleri bilmiyoruz. Yalnız bir şey yaparken kurumların itibar ve güvenilirliğini yok etmemek lazım. Çünkü bu kurumlar bizim kurumlarımız. Devletin resmi kurumları bunu yaparsa öbür kurumları düşün. 

Aynı durum Tunceli'deki Gülistan Doku cinayetinde de karşımıza çıktı. Kızın hastane kayıtları silinmiş. 

Görünen o ki kurumlarımızı böyle böyle emellerimize alet ediyoruz. 

Antrparantez söyleyeyim. Kurumların suçu yok. Olsa olsa bu kurumlarda yanlışa imza atan çalışanların suçu olabilir.

Burada şunu da belirtmek isterim. Ölüp gitmiş bir insanın yıllar sonra mezarının açılmasını uygun görmüyorum. Eğer bir kişinin vefatından sıcağı sıcağına bir şüphe varsa adam gibi otopsisi yapılmalı ve adli tıp son noktayı koymalı. Yeniden mezar açılmasına hiç gerek duyulmamalı. 

Aradan yıllar geçtikten sonra farklı bir otopsi raporu ve iddiasıyla yeni otopsiye ancak günaydın denir. 

Mademki aradan yıllar geçse de kişilerin ölüm nedeni ortaya konabiliyorsa, oldu olacak, ölüp gitmiş ne kadar şöhret sahibi kişi varsa hepsinin mezarını açıp otopsi yapalım. 

Bir diğer husus, eğer Denizolgun cinayete kurban gitmişse, bunun arkasında Süleymancılar Cemaatinin üst kademesi çıkarsa bu tür cemaatlerin neyin peşinde olduğunu sorgulamak lazım. Ön tarafta çocuklara Kur'an öğretiliyor, din-diyanet anlatılıyor, arka tarafta akçeli işler ve cinayete varan filmler çevriliyorsa cemaatleri bir sorgulamak lazım. Eğer iddiaların aslı çıkmazsa, izi kalacağı için cemaatlere itibar suikastı yapmış olmuyor muyuz? 

Aynı durum bırakılan devasa miras sonrası birbirlerine düşen bir başka cemaatin ileri gelenleri için de geçerli. 

Eğer din sosu verilmiş yapılar kamuoyuna yansıyan şekilde ise (yani akçeli işler, cinayet vs.) bunların arkasından giden ve gitmeye devam eden insanımızın da neyin kafasını taşıdığını sorgulamak lazım. 

Mesai Mefhumumuz

Kan tahlili sonuçlarımdan ferritin değerlerimin düşük olduğunu görünce demir depomu normal seviyesine çıkarmak için iyi beslenmem gerektiğini anladım. Bununla da yetinmeyerek ilaçla aram pek olmasa da demir depomu bir an evvel doldurmak için ilaç takviyesi alayım istedim.

Evden aile hekimine niyet ederek çıktım. Saat 12.00 suları sağlık merkezine geldim. Tahlil sonuçlarımı doktoruma gösterip ilaç kullanmamı önerir misiniz diyeceğim. 

Girerken de sağlık merkezinin girişine yazılmış mesai saatlerine baktım. 08.30-12.30/13.30-17.30 yazıyordu. İyi, araya daha yarım saat varmış dedim. 

Girişte sıramı aldım. Doktorumun katına çıktım. Doktorun kapısında, “İzinliyim. Yerime falan bakıyor” notunu gördüm.

12.05’te ilgili kişinin odasına yöneldim. Ben gelmeden ismim doktorun ekranında görünmüştü bile.

Kapıyı çalıp ses bekledim. Ses yoktu. İkinci kez çalarak kapıyı açmaya çalıştım. Kapı açılmadı. Kapı koluna kuvvetli basmadım deyip kuvvetlice kolu indirdim. Yine açılmadı.

Koridorda beklemeye başladım. Beklerken kapısı açık hemşire ya da ebe olduğunu sandığım kişiye, şu doktor buralarda mı acaba dedim. “Yerinde yok mu?” dedi. Yok dedim. “Kapısı kilitli mi” dedi. Evet dedim. “O zaman gitmiştir” dedi.

Geri dönüp giderken bir başka aile hekiminin oda temizliğini yapan bir görevlinin odadan çıktığını gördüm. Ona sordum doktoru. “Yerinde yok mu? Kapısı kilitli mi” dedi. Evet kilitli dedim. Kadın koridordaki saate baktı. “Saat 12.00 olmuş. 1,5’da gel, olmaz mı dedi. Görevlinin saat 12.00 olmuş dediğine göre belli ki sair günlerde de 12 oldu mu kimse kalmıyor. Kolay gelsin deyip çıktım. Bir parka geçip oturdum. 

Çayımı yudumlarken Zaman Mefhumu başlığıyla bu konuyu ele alayım istedim. Zaten yazacak konu bulmada zorlanıyordum. Aile sağlık merkezi, ne kara kara düşünüp durursun. Al sana konu deyip asist yaptı. Gol atmak da baba düştü. Sağ olsunlar, var olsunlar.

Saat 1,5’da ilaç yazdırmaya gider miyim bilmiyorum. Zaten ilaçlara karşı rezervim var. Belki de doğal yoldan beslenip demir depomu doldurayım deyip gitmeyeceğim. Yazdıracak olsam da ilacımın bir aciliyeti yok. Ferritin değerimin sonucu üzerinden iki ay geçmiş, ha biraz daha beklerim. Yani benim için No problem.

Problem ise kaç doktorun görev yaptığı koca binada daha öğle mesaisine yarım saat kalmasına rağmen hiçbir doktorun mesaisini beklememesi. Hepsi kavilleşmişcesine 12.00 olmadan öğle arasını 1,5 saate çıkarmışlar bile. İçeride var gör evi uzak olup öğle arasını kurumda geçiren hemşire/ebe, bir de temizlik görevlileri kalmış.

Bu görüntü daha önce birkaç yazımda paylaştığım bir fıkrayı aklıma getirdi: 

Bir İngiliz, bir Fransız bir de Türk çocuğu bir araya gelip birbirlerine kimin babası daha hızlı sorusu sormuşlar. 

Fransız, “Benim babam daha hızlı. 100 metreyi 10 saniyede koşar” demiş. 

İngiliz, “Benim babam daha hızlı. Tetiğe basar, mermi daha hedefine varmadan diğer eliyle yakalar” demiş. 

Sıra gelmiş Türk’e. “Bunlar da bir şey mi? Bilin ki benim babam daha hızlı. Çünkü babam devlet hastanesinde çalışır. Mesaisi 5’te biter. Benim babam ise 3’te evde olur” demiş. 

Kimin babası daha hızlı bilmem. Hangisinin babası daha maharetli, bunu da bilmem. Şu var ki mesai kavramını bundan güzel anlatan bir fıkra olamaz. 

Var gör bu aile sağlık merkezinde çalışanlar akşam 17.30 mesaisini de beklemez. 5’e doğru yavaş yavaş arazi olurlar. 

Görünen o ki zamandan çalmada, işimizi savsaklamada üstümüze yok. Nasılsa bu hassasiyet yok, takip de yok. Bu durumda arazi olayım, mesaiden çalayım demek hiçbir çalışana yakışmaz. 

Tüm kamu çalışanları böyledir, mesaisine pek riayet etmez gibi bir genelleme yapacak değilim. Zira haksızlık olur. Çünkü dakikası dakikasına mesai kavramına riayet eden çalışanımız sayısı da eksik değil ama bu sayının az olduğunu söyleyebilirim. 

Burası sağlık ocağı. İlaç yazdırma ve ayakta tedavi olma dışında acil bir durum olmaz. Doktorunu bulamayan sonra yine gelir denebilir. Mesele sonra bir daha gelmek değil. İkinci kez gelen ölmez. Ama mesai kavramını çalışanlar olarak özümsememiz ve önem vermemiz gerekir. Zaman hırsızlığı yapmanın, mesaiden çalmanın bir gereği yok. Nasılsa ilaç yazdıran kesildi, kimse kalmadı deyip çekip gitmek olmaz. Mesai bitimine beş dakika kala birinin, zar zor yürüyen bir yaşlının gelebileceğini çalışanların hesaba katması gerekir. 

O halde mesai biter bitmez, bir dakika daha kimse yerine kalmasın. Mesainin bitimine bir dakika da kalsa kimse yerini terk etmemeli. Dürüstlük, etik değerler ve devlet ciddiyeti bunu gerektirir. 

İnsan İçin Çöküş

"Tüketen insan çoğaldıkça düşünen insan azalır". (Erich Fromm)

"İnsan sahip olduklarıyla değil, satın alabildikleriyle değer görmeye başladığında özgürlüğünü kaybeder". (Jean Baurdrıllard)

"Konforun kutsallaştırıldığı toplumlarda karakter giderek zayıflar". (Viktor Herakly)

"Bir toplum gerçeği aramayı bırakıp yalnızca hoşuna giden şeyleri dinlediğinde çöküş başlar". (Neil Postman)

"Reklamlar ihtiyaçlarını değil, kimliğini satın alman gerektiğine seni ikna etmeye çalışır". (Herbert Marcuse)

"İnsanlar düşünmeyi bıraktığında onları yönetmek ikna etmekten daha kolay hale gelir". (Hannah Arendt).

"Gösterişin değer gördüğü toplumlarda hakikat görünmez hale gelir". (Guy Debord).

"Bir toplumun en büyük yoksulluğu para eksikliği değil, anlam eksikliğidir." (Viktor Frankly).

Not: Akın Gözükan video konuşmasından alıntıdır. 

Fare ve Peynir

Fare yiyecek aramak için kovuğundan çıkar. Çıkar çıkmaz bir tuzağın üzerine konmuş büyükçe peyniri görünce, bir peynire bir de peynirin durduğu yere bakmış. “Bu işte bir gariplik var” demiş ve “Hem peynir büyük, hem de yol çok kısa.” demiş. Aç olmasına rağmen peynire ulaşmaktan vazgeçmiş. Herhalde bu işte bir hinlik var diye düşünmüştür. 

Fare düşünür mü? Onda düşünme ne arar demeyin. Fareler, "Koku alma ve işitme duyuları olağanüstü gelişmiş, şaşırtıcı derecede zeki ve çevrelerine kolay adapte olabilen hayvanlardır".

Yine de farenin düşünüp düşünmediğini bilmeyiz. Ama fabl, "İnsanlara ahlaki bir ders vermeyi amaçlayan, kahramanları genellikle hayvanlar, bitkiler veya cansız varlıklar olan kısa, manzum veya düzyazı biçimindeki öykü türüdür. Yani insanlar düşündüğünü hayvanlara düşündürtür, diyeceğini hayvanlara söyletir. Amaç, kıssadan hisse ve ders alınmasını sağlamaktır.  

Bu kişileştirme örneğinden şunu anlıyorum: "Zor ve meşakkatli olacağı düşünülen işlerin, tereyağından kıl çeker gibi kolayca halledildiği zaman, bu meseleyi gözümüzde büyütmüşüz. Pek de kolaymış deyip seviniriz. Sevinelim sevinmeye de acaba bu işin bu kadar kolay ve basit olmasının arkasında bir hin oğlu hinlik var mı diye de düşünmeyi ihmal etmeyelim. 

Buradan "Terörsüz Türkiye" sürecine gelmek istiyorum. Önce PKK'den kısaca bahsetmek istiyorum. 

Terör örgütü PKK ülkemizde kurulmuş, 1980'den beri bu ülkeyi uğraştırmış, sivil-asker demeden insanımızı öldürmüş, Güneydoğu'yu yaşanmaz hale getirmiş, Türk-Kürt arasını açmış, ülkeye maddi ve manevi zararlar vermiş, arkasında şer güçlerinin olduğu uluslararası boyut kazanmış eli kanlı, sinsi bir terör örgütüdür. Bu örgüt 50 yıldan fazla bu ülkeye kök söktürmüş, 40 binden fazla insanımızın hayatına sebep olmuştur.
 
Bizi yıllar yılı bu derece uğraştıran bu örgütün bu kadar kolay silah bırakması ve PKK'yi feshetmeye hazırlanması, tüm bu süreçte aktörlerin çok uyumlu bir profil çizmesi, Suriye'de ki SDG'nin faaliyetlerine son verdiklerini açıklaması, ister istemez fare ve peynir öyküsünü hatırlatıyor. Bu iş bu kadar kolay mıydı dedirtiyor insana. 

Elbette yılan hikayesine dönmüş bu meselenin kolay ve suhuletle çözülmesi hoşumuza gider. Terörsüz Türkiye söyleminin fiiliyata dönmüş ya da dönecek olması bizi sevindirir. Öyle ya zarardan başka bir şey vermeyen terörün bu ülkede sona erecek olmasını kim istemez, kim sevinmez. 

Sevinelim sevinmesine. Bu sevincimiz kursağımızda kalmasın diye yoğurdu üfleyerek yiyelim. Ayrıca işin kolay olmasından hareketle endişelerini dile getirenleri de tu kaka yapmayalım. Bırakalım da uluslararası devletlerin içimizdeki maşası olan, onlar adına bu ülkede vekalet savaşı veren bu eli kanlı terör örgütünün yarın efendileri istedikleri takdirde başka bir isimle yeniden sahneye çıkmayacaklarına dair yarına dair bir garantimiz var mı? Sözlerine ne derece güven duyulur? Bu endişeyi taşıyıp temkini elden bırakmayanları da anlayalım. “Terör devam mı etsin” demeyelim. Siz ne kadar bu ülkeyi seviyor ve düşünüyorsanız en az sizin kadar belki de daha fazlaca bu ülkeyi onlar da seviyor. Unutmayın ki bu ülkede uluslararası güçlere teşne olacak potansiyel var. Önemli olan boşluk bırakmamak, eşeği sağlam kazığa bağlamak. 

Not: PKK'nin fesih kararı almasında Suriye'yi göz ardı etmemek lazım. Suriye'de YPG ve SDG'nin fesih kararı almasına da temkinli yaklaşmak lazım. Tüm bu olup bitenler Suriye'nin geleceğiyle ilgili. Suriye'nin geleceğinde ABD mi olacak, İsrail mi, Türkiye mi, Suriye'nin kendisi mi? Öyle zannediyorum, PKK'ye silah bıraktıranlar Suriye'nin geleceğinde söz sahibi olacak. Gönül ister ki Suriye'nin geleceğinde Suriye ve Türkiye olsun. 

26 Ağustos 2026 Çarşamba

Özel Dersin Getirisi

Bir arkadaşla çaylarımızı yudumlarken konu döndü dolaştı, özel derse. Arkadaş, "Matematik dersinin bir saati bin lira" dedi. Ardından özel ders veren bir tanıdığının, "Maaşlara dokunmadan sadece özel dersten gelen parayla üç ev aldıklarını söylediğini" ekledi.

Maaşlarla birlikte üç ev almak bu devirde zorken sadece özel dersten gelen parayla üç ev alınmasını duyunca şaşırdığımı söylemeliyim. İlgili kişinin üç ev almasına değil, özel dersin bu kadar getirisinin olduğuna şaşkınlığım. 

Bir ara çalıştığım bir okulda branşı sayısal olan bir öğretmen odama geldi. “Hocam, çocuk hastaymış. Ne yapabilirim” dedi. Çocuk hastaysa burada bekleme. Hemen git, çocuğu hastaneye götür. Geçmiş olsun dedim. 

Öğretmen gittikten sonra müdür yardımcısı odana geldi. “Hocam, falan öğretmene izin verdin mi” dedi. Verdim dedim. “Vermeseydin keşke” dedi. Çocuğu hastaymış hocam. Vermeyip ne yapacaktım dedim. “Öğretmen benim odamdaydı. Birinden telefon geldi. Özel ders verdiği öğrencilerden biriymiş arayan. ‘Hocam, şu konularda eksiğim var. Ne zaman müsaitsin’ dedi. ‘Oğlum, sen ne zaman müsaitsin, onu söyle’ dedi. Çocuk da ‘Şimdi müsaitim’ dedi. ‘O zaman geliyorum dedi. Benim odamdan çıktı. Sizin odaya geldi. Kısaca özel ders vermeye gitti. Çocuğu hasta falan değildi” dedi. 

Ertesi günü öğretmenler odasına gidip öğretmene, çocuk nasıl oldu, geçmiş olsun dedim. Anlamadı. Yüzüme baktı. Dün çocuk hasta demiştin de merak ettim dedim. “Ha tamam, sağ olasın. İyileşti” dedi. 

Kendisi zamanla anlatırdı. “Benim özel ders verdiğim bölge şu civar. O yüzden evi oradan tuttum. Ben özel ders için öğrencinin ayağına gitmem, öğrenci benim evime gelir” derdi. 

Özel ders nerede veriliyor? Müşteri ya öğretmenin evine geliyor ya da öğretmen müşterinin ayağına gidiyor. 

Hangi derslerden özel ders alınıyor? LGS ve YKS’de çıkan soruların branşlarından. Türkçe, edebiyat, matematik, fizik, kimya, biyoloji, yabancı dil, sosyal ve tarih. Ağırlıklı olarak matematik başta olmak üzere sayısal derslerden. 

Özel dersi genelde kimler veriyor? Ağırlıklı olarak gözde okullarda görev yapan öğretmenlerin taliplisi daha çok. Bu öğretmen böyle gözde bir okulda çalışıyorsa iyi öğretmendir denip öğrenci ve veli sıraya giriyor. Özel ders verenlerin bazısı da birbiriyle paslaşıyor. Tavsiye üzerine iyi öğretmen bulunuyor. 

Öğretmen olarak bir ilde çalışırken beraber çalıştığımız bir sayısal öğretmeni, “Abi, senden fetva istiyorum” demişti. Hayırdır dedim. “Geniş bir ev aldım. Ev borcum var. Bugünlerde özel ders alan da azaldı. Kendi öğrencilerimden talep var. Normalde kendi öğrencilerime ders vermeme prensibim var. Bunun yerine başka okuldan öğretmenlerle paslaşır, onlar bana kendi öğrencilerini, ben de bizden onlara öğrenci gönderiyordum. Ne dersin” dedi. Hocam, fetvayı ve cevazı bir tarafa bırakalım. Kendi öğrencime ders vermen etik olur mu? Farz edelim ki kendi öğrencine özel ders verdin. Özel ders verdiğin öğrenciden sınıf arkadaşları haberdar olacak. Yarın bu çocuğa sözlü notu takdir ederken yüksek versen, bak bak, özel ders alınca sözlüsüne yüksek vermiş derler. Düşük versen veli ve öğrencinin morali bozulur, belki sizinle yüzleşmeye gelir dedim. “Haklısın abi. İhtiyacım var ama dediğin gibi prensibimi bozmayayım” dedi. 

Pek ön plana çıkıp gündem olmasa da özel sektör bu ülkenin bir gerçeği. Bu fiili durum kapalı kapılar ardında el altından yürüyor. İki kişi arasında olup bitiyor her şey. Veli ve öğretmen. Çocuğu sınava hazırlanan veli, yeter ki çocuğum başarı göstersin deyip kesenin ağzını alıyor. Özel ders veren öğretmenler ise bu iş için hazır ve nazır. 

Bildiğim kadarıyla bu alaverenin kaydı küreği yok. Resmiyeti olmadığından nakit dönüyor. Bu nakit de kayıt dışı. 

Devlet bir taraftan vergilendirilmemiş kazancın önüne geçmeye çalışsın, gayrimenkul alaveresini rayiç değerin altında alıp satmışsın diye geriye dönük vatandaşa, borç, ceza ve faiz işletsin. Kazancı epey tutan özel ders sektörü bir şekil devam ediyor. Devlet nasıl ki yapay zeka vasıtasıyla eksik beyanı tespit ediyorsa pekala özel ders sektörünü de tespit eder. Kişilerin gelir ve giderini mercek altına alabilir, telefon görüşmelerini ve WhatsApp yazışmalarına ulaşabilir. Yeter ki devlet istemiş olsun. 

Örneklerden hareketle tüm öğretmenler özel ders veriyor, hepsi özel dersten evler alıyor anlamı çıkmasın. İstedim ki Türkiye’nin adı konmamış böyle bir sorunu var. Öğretmenlerin ekserini özel ders vermekten tenzih ederim. Talep olmasına rağmen elinin tersiyle geri çevirenlerin sayısı da az değil. 

Öğretmenlerin bir kısmının özel ders vermesini ve bu sektörden kazanç sağlamasını, tam gün yasası çıkmadan önce hekimlerin özel muayenehane açmasına, hastanedeki muameleyi ve tedaviyi beğenmeyenin soluğu doktorun özel muayenehanesinde almasına benzetirim. O zaman diliminde doktorlar paraya para demiyordu. Yalnız bu görüntü hekimlerin ve hekimliğin itibarını sarsıyordu. Öğretmenlerin özel ders vermesinde de aynı itibar kaybının olduğunu düşünüyorum. Tam gün yasası ile doktorlara yeniden itibar geldiğini düşünüyorum. Özel ders konusu da halledildiği takdirde öğretmenlere itibar geleceğini düşünüyorum. 

25 Ağustos 2026 Salı

Tetikçileri Bekleyen Acı Son

Tetikçiye TDK, "kiralık katil" anlamı vermiş. Kiralık katile ise "Bir kimseyi öldürmek için bir başkası tarafından tutulan kimse" demiş.

TDK tetikçiye kiralık katil dese de halk arasında tetikçi daha geniş anlamda kullanılır. Yani bir insanın tetikçi olması için illa birini öldürmesi gerekmiyor.

Televizyon ve gazetelerde bir siyasi partinin temsilcisi gibi konuşan, ölümüne savunan, rakiplerine parmak sallayan, hedef gösteren gazeteci, akademisyen, avukat kimliğine bürünmüş nice kimseler vardır. Bunların yaptığı da bir nevi tetikçiliktir. Bu tipler her gün bir TV ekranında boy göstererek gecenin geç vaktine kadar temcit pilavı gibi aynı şeyleri söyler dururlar. Hızını alamayıp hazirundan birileriyle kavgaya bile tutuşurlar. Konuşurken mangalda kül bırakmazlar. Laf ebeliği ve kalabalığı yaparak bir şeyler bildiklerini ispatlamaya çalışırlar.

Her gün ekranlarda boy gösterdikleri için bu kişilerin herhangi bir konuda detaylı bilgiye sahip olmaları, bir konuyu araştırmaları zor. Buna rağmen ağızlarının laf yapması, siyasi parti temsilcisi gibi konuşmaları onları ekranların gediklisi yapıyor. Haliyle şöhret sahibi oluyorlar. 

Siyasi parti temsilcisi gibi konuştukları için hem cesurlar hem rahatlar. Nasılsa ben onları destekliyorum. Onlar da beni kurda kuşa yem etmezler diye düşünüyor olmalılar. 

Şöhretin verdiği hızla nasılsa dinleniyorum, karşılığım var, gündem oluşturabiliyorum, arkamı da siyasi güce yasladım, bana kimse dokunamaz düşüncesiyle aslı astarı olmayan iddiaları da gerçekmiş gibi söylemeye başlayabiliyorlar. 

Partilerini böyle ölümüne savunanları gören siyasiler ekranlara temsilci göndermeye ihtiyaç hissetmiyorlar. Nasılsa kendilerini kendilerinden daha iyi savunanlar var diye.

Televizyon programına çıktıkları ve partilerini savundukları için siyasi partiler bunlara para vermiyordur ama büyük ihtimalle çıktıkları programdan dolayı TV kanalı kendilerine ücret ödüyordur.

Şöhretin verdiği güçle halka yanıltıcı bilgiyi yayabiliyorlar, akçeli işlere girebiliyorlar, şantaj yapabiliyorlar. Öyle ya o kadar savunuyorlar, iyilik yapıyorlar. Bu kadar da faydalansınlar. 

Kendilerini dokunulmaz gören bu tiplerin bilmedikleri, tetikçilerin kullanılıp kullanılıp miadı dolduktan sonra atıldığı. Kimi öldürülür kimi itibar suikastına maruz kalır kimi gözden düşer kimi hapsi boylar. Yani hiçbir tetikçi ilanihaye bey gibi yaşamaz ve yaşatılmaz. 

Tetikçilik yapanların ya da tetikçiliğe soyunanların bu işe soyunmadan önce kendilerini bekleyen bu acı sonu gözlerinin önüne getirmesinde fayda vardır. 

Ve daha acı olanı da tetikçilerin başına gelenden dolayı kimsenin tüh dememesi hatta oh oldu demesi.