Sosyal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2026 Pazar

Konya Merkeze Kar Niye Yağmıyor?

Konya'nın civar ilçelerine ve merkeze yakın kırsal yerlere kar yağsa da merkez bu kardan yararlanamıyor. Her kış bir önceki kışı aratır oldu. Eski yağan karlar yağmaz oldu.

Konya merkeze karın yağmamasını Meteoroloji Yüksek Mühendisi Sayın Namık Ceyhan, şu nedenlere bağlıyor:

*"Konya'nın kapalı havza oluşu,

*Kentteki yüksek binaların ısı etkisi,

*Sistemlerin geçiş güzergâhında yeterince soğuma olmaması, yeşil alan azlığı ve nem çekememesi",

Tespitlerinin ardından Sayın Ceyhan karın yağmasını şöyle açıklar: "Normal olarak atmosferdeki bulutlardan düşen yağışlar kar yağışı olarak inmeye başlar, aşağı seviyenin sıcaklığı ve coğrafik koşullarına göre yoğunlaşarak yağmura döner. Konya’nın üzerinden geçen sistem incelendiğinde, normal olarak kar da yağması lazımdı. Ancak yağan kar, şehrin yüksek binalarından çıkan gazların etkisiyle yoğunlaşarak yağmura dönüştü ve su olarak yere indi. Yağmur yağması için bulut, bulut için nem; nem için yeşil örtü gerekir. Konya’nın orman varlığı Türkiye ortalamasının yarısı kadar. Karadeniz neden çok yağış alıyor, açık değil mi?".

Şehrin ve merkezin yağış alması için şu önerilere yer verir:

*Uzun vade de de şehir planlarken yüksek mimari değil yatay mimariye ağırlık vermek.

*İmar planlarında meteorolojik faktörleri ciddiye alıp ona göre davranmak.

*Yeşil alanlarımızı çoğaltmak.

Sayın Ceyhan işinin uzmanı. Uzmanı varken bize iş düşmez. Uzmanın dediklerine de kulak vermek lazım. Şehir planlaması yapılırken iklim ve meteoroloji uzmanlarının görüşlerine başvurmak ve dikkate almak lazım.

Burada efendim, İstanbul'da da yüksek binalar ve doğal gaz var. Oralara yağıyor denebilir. İstanbul ile Konya'yı aynı kefeye koymak yanlış. Konya kapalı havza. İstanbul ise hem Balkanlara daha yakın hem yedi tepe üzerine kurulu hem de denizler vasıtasıyla hava sirkülasyonu sağlanıyor. Konya'nın hava sirkülasyonu Ankara tarafından gelir. Selçuklu tarafından girer. Daha doğrusu girerdi bir zamanlar. Selçuklu tarafına yapılan yüksek katlı binalar bu hava sirkülasyonunu engelliyor. Selçuklu ve Meram'a göre daha çukur olan Karatay'ı da yüksek katlı binalarla donattık. Haliyle Konya'nın sirkülasyonu Dokuzun Beli denilen mevkide kalıyor. Bu mevkii bilenler bilir. Burası Konya ikliminden farklıdır. Bu yönüyle yatay mimari Konya merkezin önceliği olmalı. Başka şehirler için belki yüksek kat olabilir ama bu kadar geniş bir şehri yüksek kata heba etmemek lazım. Yüksek kat yapılacaksa da hava sirkülasyonunu bozmayacak bir planlama sonucu bazı yerlere yapılmalı.

Şu durumda öncelikli olarak yapılması gereken, Konya’yı ağaçla bir uçtan diğer uca yeşillendirmektir. Çünkü Konya çölleşiyor. Yeşil yağışı çeker. Bunun için seferberlik gerek. Balta belediyeler olmak üzere ilgili kurumlar harekete geçmeli. Mevkie, toprağına uygun ağaçlar ekilmeli. Ekilen bu ağaçlar kendi kendini koruyacak seviyeye gelinceye kadar koruma altına alınmalı.

Emekli Kesenekleri Nerede?

Emekliler, "Şu kadar yıl çalıştım. Bu kadar prim ödedim. Benden şu kadar kesinti yapıldı. Bu kesintiler nerede? Bizden kesilen bu kesenekler değerlendirilmiş olsaydı, bugün bize bütçede para yok. Size fazla veremiyoruz diyemezlerdi" diyerek veryansın ediyor.  

Emekliler haklı mı? Haklı. Hem de yerden göğe kadar. Gerçekten, zamanında emeklilik için kesilen kesenek, kâr getiren fonlarda değerlendirilmiş olsaydı, her emekli kendi birikmişinden emekli parası almış olsaydı, ne devlet emeklileri yük görürdü ne de emekliler devlete yük olurdu. 

Hepimiz biliyoruz ki bu kesenekler değerlendirilmedi. Bu kesintiler devletin başka bir giderine harcandı. Devlet her emekliye sanki çalışan gibi bütçeden ayrı para ayırıyor. Bu yüzden zam verirken kılı kırk yarıyor. Olan da milyonlarca emekliye oluyor. 

Buraya kadar olup biteni bir tespit olarak yazdım. Her tespit bizi düşündürüyor, üzüyor. Başka da elimizden bir şey gelmiyor. 

Bir başka üzen daha var. Çözümü olmayan düşünme ve çaresizlik de insanı üzüyor. Her üzüntü insanı demarilize eder. Bu kadar üzüntü yeter, battı balık yan gider deyip işi biraz sulandıracağım. Bu sulandırmaya emekliler kızacak ama yapılacak bir şey yok. Zira izahı olmayan şeylerin mizahı olur. 

Sulandırma şöyle. Hani emekli her sene hakkını istiyor. Devlet de eldeki bütçe imkanları çerçevesinde ancak bu kadar verebilirim diyor. Emekli de nerede benden yapılan kesintiler diyor. Bu diyalog bana aşağıdaki çocuk şarkısını aklıma getirdi. Buyurun hatırlayalım. 

"Komşu komşu hu! 

Oğlun geldi mi?/Geldi. 

Ne getirdi?/İncik boncuk

Kime kime?/Sana bana. 

Daha kime?/Kara kediye

Kara kedi nerde?/Ağaca çıktı. 

Ağaç nerde?/Balta kesti. 

Balta nerde?/Suya düştü. 

Su nerde?/İnek içti. 

İnek nerde?/Dağa kaçtı. 

Dağ nerde?/Yandı bitti, kül oldu.

Teşbih ya da kıyas ne derece doğrudur bilmem. Alakası yok da diyebilirsiniz. Burada incik boncuğu, hepimizin ortak malı beytülmal yani hazineye benzetebiliriz. Kara kediyi de bütçedeki kara delik, bütçe açığı, faiz ödemesi vs. diyebiliriz.

Bu kara kedi denen kara delik öyle bir şey ki kapansın diye içine ne atarsan yutuyor. Yani milletin malı bütçedeki kara deliği kapamaya gidiyor. Keşke kapansa. Bu da mümkün değil. Çünkü dişinin kovuğunu bile doldurmuyor. 

Bu deliği kapatma uğruna; ağaç, balta, su, inek, dağ heba oluyor. Kısaca emeklinin emekli keseneklerini bir dağa benzetirsek, dağ yanıp kül oluyor. 

17 Ocak 2026 Cumartesi

Emekliler Daha Ne İster?

Emekliler, devletten beklediği zammı 2026'da da alamadı. Hem kızgınlar hem de üzüntülüler. "Biz kaderimize terk edildik. Bize el uzatan yok. Ne olacak bizim bu halimiz diye düşünüp duruyorlar.

Emekliler haklı olmaya haklı. Yalnız emeklilerin yoktan anladığı yok. ”Nerede ben çalışırken benden yapılan kesintiler?” deyip duruyorlar. Birinin yok, canımı mı alacaksınız derken emeklinin ben anlamam demesini anlamak mümkün değil.

Hoş, ne kadar kızıp üzülseler de kaderlerine terk edildikleri doğru değil. Hükümet onlar için çırpınıyor dense yeridir.

Hükümet maaş konusunda, "olsa dükkan senin" dercesine fazla zam veremese de onlara bazı haklar verdiği su götürmez bir gerçektir.

Dalga geçme diyenlere*, 2024 yılının emekliler yılı ilan edildiğini ve bazı haklar verildiğini hatırlatırım.

2026'ya gelince, sizin yılınız bitti. Başınızın çaresine bakın. Bende bu kadar demedi. Maaş konusunda bir arpa boyu yol gidilmese de yine bazı hakların verildiğini burada hatırlatmadan geçemeyeceğim:

Devlet tiyatrolarının oyunları ücretsiz. (Gidin tiyatroya. Oyuna kendinizi kaptırarak hem hoşça vakit geçirin hem de daha önce ortaya koymadığınız sanat yönünüzü keşfedin. Seyrede seyrede ahir ömrünüzde belki tiyatrocu olur çıkarsınız. Hem bu vesileyle birlikte hayat damarlarınızdan biri kesilmemiş olacak. Sonrasında tüm ülkeye turneye çıkarsınız. Paraya para demezsiniz. Zaten istediğiniz para değil miydi? Alın size para. Bu durumda devletin verdiği emekli maaşının yüzüne bile bakmazsınız. Zamanında, oturduğum yerden para ayağıma gelsin diye düşünmeyip paranın olduğu yere doğru böyle sebep işleseydiniz, kim tutardı sizi.)

Topkapı'dan, Göbeklitepe'ye, Sümela Manastırı'na varıncaya kadar Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı tüm müzelere giriş ücretsiz. (Böyle geze geze ufkunu açılacak. Çok okuyan değil, çok gezen bilir sözü doğruymuş diyeceksiniz.)

Öğretmenevi, polisevi, DSİ, karayolları vb. tesislerde konaklama, yeme ve içmede yüzde 15 ila yüzde 50 arasında indirim. Belediye tesislerinde yüzde elliye varan indirim. (% 50’ye varan indirimi küçümsemeyin. Kim yapar bu derece yüksek indirimi. Memleketin her bir yerinde bu tür tesisler bolca var. Tek yapacağınız, tatile çıkmak. Para nerede demeyin. Yüz verip astar istemektir bunun adı.)

Maaşını aldığınız bankalardan yapacağınız EFT'ler ücretsiz. (Zaten ücretsiz gönderiyoruz demeyin. Yeter ki EFT yapacak paranız olsun.)

Şehirler arası otobüslerde yüzde 20 indirim. (mesela, yanınızdaki emekli olmayan yüze seyahat ederken siz 80’e gideceksiniz.)

Şehir içi toplu ulaşımlarda yine indirim söz konusu. 65 yaş üstü iseniz otobüsler zaten ücretsiz. (Daha ne istersiniz. Kısaca beleş)

Bu haklar emeklilere tanımlanmış. Bu hakları kullanmak ve bu haklardan yararlanmak için emeklilerin tek yapacağı, e devletten girip başvuru yapıp kartlarını almak ve SGK'den de kimlik kartlarını çıkartmak.

*Şakanın sırası değil diyenler için. İzahı olmayan şeylerin mizahı olurmuş.

16 Ocak 2026 Cuma

Emeklileri Emekletmemenin Yolu

Bazıları, “en düşük emekli maaşı alanlar ne kadar çalıştılar, bu aldıkları onlara yeter” dese de çoğunluğa göre pek az üst düzey emekli dışında, emekli maaşı alanların durumu içler acısı. Hükümet de biliyor verilen maaşın az olduğunu.

Gel gör ki imkanlar çerçevesinde emekliye insanca yaşayabileceği bir maaş vermek bir türlü mümkün olmadı.

En düşük emekli maaşını 19 binden 20 bine çıkarmak da sadra şifa olmuyor. Yatırdığı prime göre maaşı 20 bin olan da “en düşük prim yatıranla biz eşitlendik. Biz ne anladık yüksek prim yatırdığımıza” şeklinde serzenişte bulunuyor. Bazıları da “tarım bağkuru yatıranlarla aynı emekli maaşı alıyoruz. Hiç olur mu böyle şey” diye dert yanıyor.

Bazı emekliler de "25 yıl çalıştık. O kadar prim ödedik. Bizden yapılan kesintiler nerede? Kesintiler niçin bizim maaşımıza yansımıyor? Kesintiler fonlarda değerlendirilmiş olsaydı, bugün bu durumda olmazdık" diyor.

Bir diğer husus çalışan memurlara yüzde 18 oranında zam yapılırken emeklilere yapılan zam oranının yüzde 12 olması da bir çelişki. Zam yapılırken oranda bir ayrıma gidilmemeli. Eğer farklılık olacaksa en düşük maaş alanlara yapılacak zam oranı daha fazla olmalı.

Hasılı, eskiden emekliliği gelenlere, hayırlı olsun, darısı bize denirdi. Şimdilerde ise emekliliği gelene herkes nasıl geçinecek diye acınarak bakılıyor.

Haddinden fazla olan emekli sayısına her geçen yıl yeni katılan emeklilerle birlikte bu durum çok sürdürülebilir gözükmüyor.

Bu durumda ne yapılabilir? Bilelim ki tedbir almada çok geciktik. Yalnız yanlışın neresinden dönersek kârdır diye düşünüyorum.

Emeklilerin emekletilmemesi için bundan sonra;

Erken emekliliğin her türlüsüne bir set çekelim. Günü gelmeden kimse emekli olmasın.

Her çalışandan her ay kesilen emekli kesenekleri başka bir giderde kesinlikle kullanılmamalı. Kâr getiren fonlarda değerlendirilmeli.

Her çalışan, emekli kesintisinin nereye yatırıldığını, emekli olurken ne kadar birikmişi olduğunu bilmeli.

Devlet emekli aylığını kişinin değer kazanmış birikmişinden ödemeli.

Emeklinin maaşı devletle emeklinin ortak kararı ile belirlenmeli. Emekli maaşı belirlenirken kişinin insanca yaşayabileceği şekilde günün şartlarına göre artırılmalı.

Emekli olan birinin ortalama 25-30 yıl daha yaşayacağı hesaba katılmalı.

Emeklinin birikmişi fonlarda değerlendirilmeye devam etmeli.

Kişinin emekli birikmişi bittiği halde kişi vefat etmedi ise devlet emekli maaşı yerine sosyal yardım yapmalı.

Kişinin birikmişi bitmeden vefat ederse geri kalanı vereselerine eşit bir şekilde defaten ödenmeli.

Emekli vefat ettikten sonra emekli maaşı oğluna, kızına, hanımına tevarüs etmemeli. Bunun tek istisnası, çocukları 25 yaşına gelinceye kadar emeklinin emekli maaşını almaya devam etmeli. Daha önce iş bulan olursa bu yaştan önce ödeme kesilmeli.

Anlatmak istediğim emekli maaşı kişiye özel olmalı. Böyle yapmak için her rüşt çağına gelenin sigorta kapsamına alınması, kamu ve özelden iş bulunması, iş bulunamayana işsizlik fonundan maaş ödenmesi. Ödenen maaş, kişiyi çalışmaya teşvik eder ve zorlar şeklinde olmalı.

Bu önerim, yeni sosyal güvenlik sistemine tabi olan ve emekliliğine daha olanlar için. Mevcut emekliler için başka kaynaklar zorlanmalı. Bu insanlara namerde muhtaç olmayacak, kendi kendine yeten bir maaş verilmeli.

Umarım meramımı anlatabilmişimdir. Devlet bu önerinin temelini atar ve uygulamaya koyar, aksayan yönleri düzeltirse, her emekli, kendi birikmişinden maaş alır. Emekli de devlete yük olmamış olur.

14 Ocak 2026 Çarşamba

Kamuda Tasarruf Neyimize!

e-okul ve e-mesem'le birlikte karnelere ihtiyaç kalmadı ise de adettendir, yine de vermeye devam ediliyor.

Karneye niye ihtiyaç yok? Çünkü öğrenci ve veli, not bilgisini dijital ortamda anlık görebiliyor. Hangi dersten kaç puan aldığını biliyor. Bu durumda karnelerin eski anlamı kalmadı.

Bundandır ki eskiden olduğu gibi karne heyecanı kalmadı. Bu yüzden karnesini almaya gelen öğrenci sayısında her geçen yıl azalma durumu söz konusu. Karne almaya gelen de adet yerini bulsun diye almaya geliyor. Alır almaz da ikiye katlayıp buruşturuyor.

Eskiden karneler hatıra olsun diye saklanırdı. Şimdi karne saklayanın bir elin parmaklarını geçtiğini sanmıyorum.

Yeni nesil öğrenciler ailem zayıfımı bilmesin endişesiyle karnedeki notların değiştirildiğini bile bilmez. Bilse bile değiştirme imkanı yok. Değiştirse bile mumu yatsıyı bile bulmaz. Çünkü tüm karneler dijital ortamdan çıkarılıyor.

İlkokul ve ortaokul öğrencileri için belki bir anlam ifade eden karneler, çoğu öğrenci, özellikle lise öğrencileri için bir kağıt parçasından ibaret. Bu yüzden karnesini alma gereksinimi bile duymuyor. Daha önce çıkarılan karneler de müdür yardımcılarının masasında kalabalık etmekten başka bir işe de yaramıyor. Arkasını müsvedde olarak kullanmak istese o da mümkün değil. Çünkü karnelerin arka yüzü basılı geliyor. Haliyle arkası kullanılmaz yığınla karne, kağıt israfı olarak önümüzde duruyor.

Alıcısı olmayan karnelerin hepsini yazdırıp çıkarmak israf olsa da hangi öğrencinin karnesini alıp almayacağı bilinemediği için çoğu müdür yardımcısı, çareyi tüm karneyi basmada buluyor. İçlerinde sayıları az olan bazı müdür yardımcıları ise karneyi önceden basmıyor. Karne günü ve saatinde hangi sınıfta hangi öğrenciler karne almaya gelmişse, sadece o öğrencilerin karnesini yazdırıp çıkarıyor.

Gelen öğrencilerin isimlerini yazmak, listeden o isimleri tek tek bulup yazdırmak karne günü telaş ve meşakkati artırsa da bıkıp usanmadan sadece gelenlerin karnesini çıkarmaya devam ediyor. Liste oluşturulduktan ve karne dağıtıldıktan sonra gelen öğrenciler için tekrar karne basmak, iş yükünü artırsa da israf olmasın diye bu meşakkate değer diye düşünüyor olmalı.

İki yıldır tanıdığım bir müdür yardımcısı pes etmeden, sadece gelen öğrencinin karnesini basıyor. Azmin yanında Kürt inadını da yabana atmamak lazım. Çünkü Türk olan eski oda arkadaşı da tıpkı onun gibi sadece gelenlerin karnesini basmayı denedi. Baktı ki arkası gelmeyecek. Pes edip hepsini bastı ve isim listesi almaktan vazgeçti. Halbuki Türk gibi başlayıp Kürt gibi bitirmeyi esas almalı.

Yine bazı okullar kağıt israfını önlemek için daha önce kullanılmış kağıtların öbür yüzüne sınav kağıtlarını ve yoklama kağıtlarını basarak değerlendiriyor.

Sadece gelen öğrencilerin karnesini basmayı, müsvedde kağıtların arka yüzünü sınav ve devamsızlık evrakı olarak kullanmayı kaç okul yapıyor bilmem. Ama böyle yapan okulların olduğunu düşünüyorum. Çünkü israf olmasın diye kullanılmış kağıtların arka yüzünü kullanan kadar hiç kullanmayan okul ve kurumun olduğu bir gerçek. Hatta çoğu kullanmıyor, geri dönüşüme gönderiyor desek yanlış olmaz. Kısaca israfı önleme konusunda bir birlik yok.

Şu da bir gerçek ki bazı okullar tasarruf tedbirleri çerçevesinde israfı önlemek için kullanılmış kağıdın arka yüzünü kullanadursun. Tasarruf konusunda kamu sınıfta kalır. Çünkü en büyük israf kaynağı kamudur. Herhalde çoğu kurum mensubu, itibardan tasarruf olmaz diye düşünüyor olmalı.

Tasarruf düşüncesiyle, müsvedde kağıdın arka yüzüne sınav ve yoklama kağıdını basan okulların bu niyetlerini takdir etmekle beraber bu şekil kullanılmış kağıtlarla ilgili şu düşüncemi de burada ifade etmek isterim.

Sınav sorularını ve devamsızlık kağıdını müsvedde kağıda basmak;

Sınavın ve yoklamanın ciddiyetini azaltıyor. Soruları eline alan öğrenci sınav sorularına odaklanacağı yerde kağıdın arka yüzüne merak sarıyor. Sınav esnasında gereksiz soru sorarak gülüşmelere sebebiyet veriyor. Okulun kağıdı yoksa ben alıvereyim diyor. Üstelik bu tür müsvedde kağıtların çoğunda, başkasına ait kişiye ait özel ve kimlik bilgilerinin yer aldığı da gözden kaçmıyor. Bu kimlik bilgisi pekala kötü amaçlı kullanılabilir.

Bir diğer husus, sınav evrakı ve yoklama fişi denetime tabi resmi evraktır. Resmi evrakın bu şekil müsveddeye basılması pek doğru olmasa gerek.

Bir diğer husus, müsvedde kağıtlar daha önce düzgün istif edilmediğinden buruşmuş olabiliyor. Bazısı tel zımbayla zımbalanmış olabiliyor. Bu kağıtlar güzelce istiflenmeden, tel zımba teli çıkarılmadan fotokopi makinesine gözden kaçarak konabiliyor. Bazısının arka yüzündeki yazı diğer tarafa geçmiş olabiliyor. Bu tür kağıtlara basılan sorular tam net okunmuyor, silik çıkabiliyor, arka yüzün yazısı ile soru kağıdı karışıyor. En önemlisi de gözden kaçan zımba teli fotokopi makinesinin dramına zarar verebiliyor. Makinenin dramı ise fotokopi kağıdından daha pahalıya gelir. Hülasa tasarruf edelim derken daha fazla zarar etme durumu söz konusu olabilir. Yani pirince giderken evdeki bulgurdan olma durumu ortaya çıkabilir.

Yine de çoğu okullardaki bir tasarruf bilinci kamunun diğer yerlerinde de olması dileklerimle.

Not: İdarecilik yaparken müsvedde kağıtları atmaz, resmi olmayan durumlarda bu kağıtları kullanırdım. Bu kağıtları gören Bakanlık Başmüfettişi Sayın Şükrü Türkmen, "Bunlar ne? Niye burada tutuyorsun" diye sormuştu. Atmayıp arka yüzlerini kullanıyorum dedim. “Tasarruf için mi” dedi. Evet dedim. "Tasarruf senin işin değil. Tasarruf neyine?" demişti. Bundan mütevellit yazımın başlığı "Kamuda Tasarruf Neyimize Olsun!". 

Salı Günlüğüm

Günlerden salı. Hava soğuk mu soğuk. Rüzgarın hızıyla birlikte hava daha bir üşütüyor. Çünkü rüzgarın ayazı yüzüne vuruyor. Kışlık giyinmez, başına bir takke geçirmez, pantolonun altına tayt giymezsen bil ki donarsın. De sen buna, işi yoksa aklı olan bu havada dışarı çıkmaz. Çünkü hava kapalı, sıfır derece, soğuk soğuk esen rüzgarın hızı ise 31,3 km.

İşten gelirken markete uğradım. Öğlen bir şeyler atıştırdıktan sonra çıkarım, son ödemesine dört gün kalmış vergi borcumu öderim diye düşünmüştüm. Hava kötü olunca vergi evrakını alıp bankanın İnternet bankacılığından girmeyi denedim. Ödenecek kalemi bulamadım.

Hava soğuk olsa da madem ki kafaya koydum. Yavaştan gidip cebime sıkışmış olan şu borcumu ödeyeyim hem de rutin yürüyüşümü yapayım dedim. Saat 14.00 sularında çıktım yola.

İstasyonun Havzan çıkışına gelmiştim ki biri kadın diğeri erkek iki yaşlı, "Meram Bağlarına gideceğiz. Burada bir yerden otobüs geçermiş. Gezip geleceğiz. Nereden bineceğiz" dediler. Şu yoldan düz gidin. Meram Yeniyol'a çıkın. Oradaki duraktan dört numaraya binin dedim. Yavaş yavaş yürüyerek uzaklaştılar. Dediğim yere varmak için en az yedi yüz metre yürümeleri gerekecek. Artık nereden yürüyerek geldiler bilmem. Belli ki yabancılar. Köyden gelmiş olmalılar. Sabah erkenden belki de hastaneye geldiler. Öğleden sonra da bu soğukta gezip tozup vakit geçirecekler.

Yalnız Meram Bağlarına hem de gezmek için gidecek olmaları beni düşündürdü. Çünkü gidilecek normal hava değildi. Haydi otobüsle gittiler. Zaten şimdiden üşümüşler. Bu yaşlarında zirveye nasıl tırmanacaklar? Haydi tırmandılar. Zirvede rüzgar daha çok eser. Bu demektir ki bu ikili daha fazla üşümeyi göze alarak çıkmışlar yola.

Ellerinde de yiyecek bir şey yok. Orada kafeye veya lokantaya girecek durumları da görünmüyor. Gerçi para ile imanın kimde olduğu bilinmez derler. Belki de hanımı, "Bu yaşıma geldim. Daha beni Meram Bağlarına bir defa götürmedin. Hep gideriz dedin. Daha siftahımız yok. Ne zaman götürecen herif? Ben öldükten sonra mı? Daha köyün otobüsüne şu kadar vakit var. Haydi vakit bu vakit gidelim" dedi. Kocası da "Ulan avrat, sözüm söz. Götürecem demişsem götürecem. Her gün kafamın etini yedin. Haydi düş yola gidelim" deyip çıktılar yola.

Belki de her ikisi de ikinci baharını yaşıyorlar. Konya’da nişanlanan, nikahı kıyılan çiçeği burnundaki eşler soluğu Alaeddin Tepesinde ve Meram Bağlarında alır. Kim bilir, belki böyle özel bir durum vardır.

Dediğim yerden otobüse binip Meram Bağlarına gittiler mi, gittilerse zirveye çıktılar mı, geri dönebildiler mi bilmem. Bildiğim eski toprak bunlar. Kafaya koymuşlarsa soğuk, sıcak, ayaz dinlemezler. Üşüseler de mesele edinmezler. Çünkü geçmişte ne soğuk ne ayaz görmüşlerdir. Bu falan ne ki onlar için. Arabasız kim çıkacak bu vakitte, bu havada demezler. İnşallah sağ salim gidip dönmüşlerdir.

Yeni nesil bu havada Meram Bağlarına çıkar mı? Çıksa da otobüsü tercih ederler mi? Ne mümkün. Onların yeri, yurdu kafeler. Onlara güllük gülistanlık bir hava olacak.

Bense yoluma devam edip vergi dairesine vardım. İçerisi doluydu. Sıramatikten 423.sırayı aldım. 30 kişi vardı önümde. Bu sıra gelir mi diye işleyişe bir baktım. Hızlı ilerliyor. Boş bir yere geçip oturdum. O kadar kalabalık olmasına rağmen sessizdi içerisi. Herkes oturmuş, kurbanlık koç gibi sıranın kendisine gelmesini bekliyor. İçlerinde para alacak olan yoktur. Hepsi de envaiçeşit vergilerimizden birini yatırmak için buradaydılar. Tıpkı benim gibi. Ben de bu devlet ayakta nasıl durur dersim. Buralarmış devleti ayakta tutan.

15 dakika beklemeden sıram yandı. Tesadüf mü, tevafuk muydu bilmem. Günlerden ayın on üçü. Vezne de 13 numaralı vezne idi. Yaklaşıp elimdeki evrakın gireceği kadar boşluktan kağıdı uzattım. Boşluk aynı zamanda iletişim sağlamada işe yarıyordu. Veznedeki beyefendi ben gelirken ayakta idi. Kağıdı aldı. Önüne koydu. Sonra oturdu. Tekrar ayağa kalktı. Elindeki bezle camın en üst kısmını boydan boya sildi. Ardından dezenfektan ile elini temizledi. Arka taraftaki boşluğa gitti. Orada elini yıkayıp tekrar geri geldi. Kırmızı havlusuna elini sildi. Uzattığım kredi kartını eline aldı. Dezenfektan ile kartı temizledi. Kartı masanın üzerine koydu. Eline bezi alıp az önce sildiği aynı yeri tekrar sildi. Tekrar dezenfektan, tekrar kurulamanın ardından kartı post makinesinin içine koydu, çıkarıp tekrar koydu. "Kart bozuk galiba" dedi. "FV plakalı araç senin mi" dedi. Evet dedim. "Bunun vergisini de alayım mı" dedi. Olur dedim. "İlk taksidi mi, ikisini birden mi" dedi. İlk taksit yeterli dedim. Yalnız kart bozuk değil. Temassız özelliğiniz yok mu dedim. "Yok" dedi. Üçüncü denemede "Şimdi gördü" dedi. Şifreyi girmem için post makinesini camın üstünden uzattı. Şifreyi girdim. Ödemenin ardından kartımla birlikte slipi de verdi. İşim tamam mı dedim. "Dur, ödeme makbuzlarını da vereyim öyle" dedi. Makbuzu uzattı. Teşekkür edip ayrıldım.

Ayrılırken hafifçe geriye dönüp baktım. Tekrar sağı solu temizlemeye mi yönelecek diye. Düşündüğüm gibi ben ayrılır ayrılmaz eline bezi alıp silmeye başladı. Buna şaşırmadım.

Arka tarafa elini yıkamak için hareket ettiğinde hafifçe topalladığını gördüm. Belli ki ayağında bir engeli var bu görevlinin. Keşke engeli sadece ayağında olsaydı. Gördüğüm kadarıyla çoğu kadınlarda var olan temizlik hastalığı bunda da vardı. Pandemide çoğu insanımız salgına yakalanmamak için temizlik ve elleri dezenfekte etmeyi abartmıştı. Bu arkadaşa da ya salgından kaldı bu temizlik hastalığı ya da öncesinden vardı.

Kredi kartına varıncaya kadar dezenfekte etmesi, pandemi döneminde tatlı aldığım pastane sahibini hatırlattı. O da kartı dezenfekte etmişti.

Bu arkadaşın temizlik hassasiyeti belli ki hastalık derecesinde. Sildiği yeri bir daha siliyor. Sabahtan akşama kadar işinin arasında kaç defa bu şekil temizlik yapıyor bilinmez. Ama bunun bir iyiliği var. Hiç boş kalmaz. İşi olduğu için sıkılmaz. Nasılsa bol miktarda ıslak mendil var. Silip silip atıyor.

Her işinin öncesi ve sonrası oyuncak gibi masasının arkasında tuttuğu, çoğumuzun resmi dairelerde pandemi zamanı görerek aşina olduğu dezenfektan ve kutusu eski Ticaret Bakan'ından kalma mı bilinmez. Benimki de merak işte. 

Bir diğer husus işinin ehli ve bir o kadar da pratik olan bu arkadaş öyle zannediyorum, evinde de temizlik konusunda çok hassastır. Şayet evliyse temizliği hanımına bırakmaz, evin altını üstünü sürekli temizler. Bu durumda hanımı yaşadı demektir. Hanımı da böyleyse bir evde iki temizlik hastası var demektir. Bu eve girmek, misafir olmak, rahatça oturmak da çok zor olur diye düşünüyorum. Şayet hanımı bu derece temizlik hastası değilse, bilin ki hanımının çekeceği var.

Şu var ki kadınların çoğunda olan bu temizlik hastalığı, tedavi gerektiren bir hastalıktır. Yalnız tedavisinin olduğunu düşünmüyorum. Hasılı bu tür temizlik hassasiyeti ileri derecede olanlar ne etrafına huzur verir ne de kendilerine huzur verir. Hiçbiri de temizlik hastası olduğunu kabul etmeyen bu tiplere ve bunlarla oturup kalkanlara yardım etsin.

Dönüşte mandıraya uğrayıp alışveriş yaptıktan sonra evin yolunu tuttum.

Neyse geleyim sadede. Başkasıyla uğraşmak suretiyle kendimi unutturmaya çalışsam da bugün Hristiyanlarca uğursuz sayılan 13 Ocak günü 13.vezneye vergimi ödemenin ardından market+vergi+mandıra toplamı 7.740,50 TL olmuş. Bu kadar harcamanın ardından içimin yanması vücudumun üşümesini bir nebze dindirdi diyeyim de kendi kendimi teselli etmiş olayım. Bu arada kısa günün kârı, bu soğukta toplamda 2 buçuk saat yürümüşüm. 16.086 adım atmışım. 9 km yapmışım.

Kısaca, devlete iki vergimi birden günü gelmeden ödemişim. Evin, market ve mandıra ihtiyacını gidermişim. Okulda günün öğrencilerine karneyi vermişim. Bu kadar da yürümüşüm. Daha ne isterim.

13 Ocak 2026 Salı

Yeni Versiyon Valiler

90'lı yıllarda mal müdürlüklerinde işini halletmen pek mümkün değildi. Şurası eksik, burası eksik türünden git gel yapardın. Ödeme yapmamak için kırk dereden su getirirlerdi. Derdini anlatman için fazla da muhatap olmazlardı. Muhatap olursa da çoğunda nezaket pek olmazdı.

2000'lerin başlarında idarecilik göreviyle birlikte mal müdürlüğüyle yolum çok kesişti. Malmüdürü çok efendi idi. Hal hatır soran, güler yüz gösteren, rehberlik yapan, yardımcı olan, sohbet eden biri idi.

İlçeden ben ayrıldım. Sonra o da ayrıldı. Yolu düşmüş tekrar ilimize geleceğinde, "Müsait olursanız, şu gün şu saat şurada görüşelim" mesajı yazmış. Dediği yere gittim. Benim dışımda 8-10 kişi daha vardı buluşma yerinde. Hepsi de malmüdürü imiş. Koyu bir muhabbete daldık. Malmüdürlerinin muhabbeti hoşuma gitti. Laf arasında, arkadaşlar, benim daha önce tanıdığım ve muhatap olduğum malmüdürleri gibi değilsiniz. Öncekiler daha soğuk iken sizler sıcakkanlısınız. Sizler mi farklısınız yoksa malmüdürleri değişti mi dedim. Güldüler. "Hocam, aynı dediğiniz gibi eski malmüdürleri öyledir. Biz ikinci jenerasyonuz. Hepimiz gördüğün gibi böyleyiz" dediler. Ben bu jenerasyonu çok sevdim. Sayılarınızı artsın inşallah dedim.

Devlet mal müdürlüklerini kaldırma kararı aldı. Çoğu yerde kapandı. Bir kısmı da geçiş sürecinde aksaklık olmasın diye açık tutuluyor. Haliyle yeni jenerasyon malmüdürleri de defterdarlık bünyesine geçmiş olacaklar.

Gördüğüm yeni nesil malmüdürleri dışında yeni nesil ya da yeni versiyon valiler de bu yıllarda pek revaçta.

Geçmişte diğer valilerden farklı Erzincan Valisi Rahmetli Recep Yazıcıoğlu vardı. Diğerleri, bulundukları makamın ağırlığından mıdır, temsil makamından mıdır bilinmez, genelde protokol insanı gibi soğuk bir görüntü verirlerdi. Halkın içine pek çıkmazlardı. Karşılama, uğurlama, rutin ziyaret, çelenk töreni gibi resmi durumlarla ön plana çıkarlardı. Kısaca pek doğal bir görüntü vermezlerdi.

Dışarıdan biri olarak dış görüntüleri ve verdikleri imajla, pek doğal davranmadıkları yönünde bir kanaatim olmakla beraber lise öğrencisi iken annesinin vefatı nedeniyle, okunan hatim duasını yapmak üzere bizi makamında kabul eden Rahmetli Kemal Katıtaş'ı, bu merasimde çok doğal ve babacan bulduğumu da söylemeliyim.

Şu var ki genel tablo halkın mülki amirlere, mülki amirlerin de biraz mesafeli oldukları yönünde. Hatta fıkralara bile konu olmuştur. "Hani Erzurum'a yeni atanan bir valinin, halkın nabzını tutmak için ‘Şehrinize gelen hangi valilerden memnun oldunuz’ şeklinde bir soru sorduğu, halkın da 'Şu validen çok memnunduk' dediği, valinin de 'Çok sevecek kadar o valinin ne yaptığını' sorduğu, halkın da 'Erzurum'a gelmeden öldüğü' şeklinde cevap verdiği" anlatılır.

Günümüz valilerine gelirsek, geneli nasıl bilmem ama yeni versiyon valilerle karşı karşıyayız. Erzincan Valisi Sayın Hamza Aydoğan, Karaman Valisi iken Ardahan'a atanan Sayın Mehmet Fatih Çiçekli, yeni versiyon valilere verebileceğim örnek. Belki başka örnekleri de vardır ama bu iki vali sosyal medya paylaşımlarıyla öne çıkanlar.

Sosyal medyada kısa videolarıyla tanıdığım bu iki Vali, halkın içinde, halktan biri gibiler. Kibirden, soğukluktan, protokolden ve mesafeden uzak çok doğal bir görüntü veriyorlar. Çocukla çocuk, yaşlı ile yaşlı. Bulundukları ilin halk ağzıyla konuşmaktan da geri durmuyorlar. Kah tamircideler kah yurttalar kah sınıftalar kah ekmek yapan kadınların arasındalar. Kısaca çat kapı her yerdeler.

Girdikleri her yere de pozitif enerji verip ayrılıyorlar. Her yere iz bırakıyorlar.

İlk valiliği Karaman olan ve görev süresi çok uzun sürmemesine rağmen tayininin Ardahan'a çıkmasıyla birlikte Karaman halkının valiye gösterdikleri ilgi ve teveccüh, uğurlamaya gelen kalabalık bu Vali'nin kısa sürede Karaman'da iz bıraktığına bir örnek.

Erzincan ve eski Karaman, yeni Ardahan Valisi, nazarımda yeni nesil valilere en güzel örnek. Bu şekil yeni versiyon mülki amirlerin sayısının artması dileklerimle.

11 Ocak 2026 Pazar

Kafe Nesli

Bir zamanlar 18 yaşın altındakilerin giremediği kahvehane ve kıraathaneler vardı. Okey, tavla ve kağıt oynamak isteyenlerin buluşma noktasıydı. Kimi de oyun oynamadığı halde seyretmek, çay içmek, televizyon izlemek, arkadaşlarıyla buluşmak için giderdi.

Televizyonların evlerde pek yaygın olmadığı zamanlarda film, maç ve Muhammed Ali Kılay’ın boks maçlarını izlemek için hınca hınç kahvehaneler dolar taşardı.

Sabaha kadar açık, adına da sabahçı kahvehane dedikleri kahvehaneler vardı.

İnternet kafeler yaygınlaştı bir ara. Evinde İnterneti olmayan gençlerin, oyun oynamak ve İnternete girmek için buluştuğu yerler oldu.

Esnaf çay ocakları tek tük hayatımızda vardı. Esnafa çay satardı. Son yıllarda esnaftan ziyade eli boş, gönlü hoş ve emekli kimselerin uğrak yeri oldu çay ocakları. Yan yana ve her köşe başında var. Hepsi de tıklım tıklım dolu.

Şimdilerde kahvehaneler olsa da belli kahvehaneler dışında buraların pek doluluğu yok.

Bir zamanlar her köşeye açılmış İnternet kafeler bildiğim kadarıyla kalmadı.

Son yılların yükselen yıldızı kafeler. Her bir yerde bol miktarda var. Hepsi de neredeyse hınca hınç dolu. Çay, kahve, çerez, yemek ve atıştırmalık türü yiyecek ve içeceklerin de servis edildiği bu kafeler, gençlerin ve sevgililerin buluşma ve uğrak yeri.

Kahvehane ve esnaf çay ocaklarına göre fiyat yönünden pahalı olmasına rağmen tüm kafelerin müşterisi eksik değil. Ne kadar işsiz ve avare insan varsa buradalar. Çoğunun harcadığı da kendi kazancı değil. Günübirlik bu kafelere takılan kişilere para dayanmaz. Aileler mecburen harçlıkları artırmak zorunda kalıyor.

Pek toplum içine çıkmayan ve görüş serdetmeyen, amacı ve hedefi ne olduğu pek bilinmeyen bu gençler bu kafeleri pek sevdi. Bu pahalı yerlere para dayanamayacağını bildikleri halde oturma ve buluşma yeri için başka seçenek akıllarına gelmiyor. Çok kibirli olmamalarına rağmen çay ocakları ve kahvehanelerde buluşmayı hiç düşünmüyorlar. Çünkü kızlı erkekli, bir çay ocağına oturup taze çay içmeyi ve daha az ödemeyi kendilerine yediremiyorlar. Kazara biri çay ocağını düşünse bile arkadaşları hiç oralı olmuyor. Arkadaş hatırına hepsi kafeleri mesken ediniyorlar.

Kafelerde yeme içme pahalı olmasına rağmen açılan tüm kafeler müşteri sıkıntısı çekmiyor. Kafelerin alternatifi halihazırda olmadığından bu gidişle kafeler eli boş bu gençlerin meskeni olmaya devam edecek. Ben bu kafeleri mesken edinen gençlere kafe nesli diyorum.

Bu kafe neslinin kafa yapısını anlamak zor. İçlerine girip niyetlerini de okumak mümkün değil. Rahatlarına düşkün ve Rahatlarına ödün vermeyen bir görüntü verseler de çok rahat olduklarını sanmıyorum. Ama rahat davranıyorlar görüntüsü veriyorlar.

Yine bu kafe nesli yürümeyi, otobüs ve dolmuşa binmeyi de aklının ucundan pek geçirmez. Gidecekleri yer ve kafe yakın bile olsa mutlaka arabayla gidiyorlar.

Bu kafelerin saltanatı ne zaman sona erer, yerine hangi alternatif gelir bilmem ama bu kafe nesli farklı bir nesil. Kısaca dünyada, içimizde yaşayan farklı dünyanın insanları gibiler. Bunlar bizim oğlumuz, kızımız. Ama dünyaları farklı. Ne biz onları anlıyoruz ne de onlar bizi. Birbirimize Fransız iki Fransız gibi yaşayıp gidiyoruz.

Emekli Sorununda Payımız

Ne zaman emekli konusu açılsa, en düşük emekli aylığı alanların maaşları mevzubahis olsa “Aldıkları az. Ama eldeki imkan bu” deneceğine, “Bu düşük alanlar fazla çalışmadan emekli olanlar. Ondan düşük. Avrupa’da böyle mi halbuki. Orada 65 hatta 67 yaşına kadar emekli olamıyor”, deyiveriyor bazıları.

Tamam, bu kişiler fazla çalışmamış, emekliliği hak etmeden emekli olmuş olabilirler. Ki bu şekil emekli olanların sayısı az değil. Hatta fî tarihinde birkaç gün sigorta başlangıcı varsa cüzi bir para yatırmak suretiyle arayı kapatıp emekli olanlar bile oldu.

Peki, emekli sayısını kim bu kadar çoğalttı? Emeklinin kendi elinde mi emeklilik? Kişi, “ben ancak şu kadar çalışırım, ondan sonra çalışmam, emekli olurum. Kabul ederseniz böyle yoksa siz bilirsiniz mi” diyor? Emeklinin bu ülkede çok genç yaşta emekli olmasının müsebbibi dış güçler mi yoksa?

Hepimiz biliriz ki emeklilik hakkının ne kadar olacağına siyasi irade karar verir. Onlar emeklilik yaşını indirir ya da yükseltir. Ülkeyi yöneten siyasi irade kararını verir, sonra Meclise sunar. Mecliste de oy çokluğuyla emeklilik yaşı ve şartları geçmiş olur. Cumhurbaşkanı da onaylayınca kanun yasalaşarak yürürlüğe girmiş olur. Yani emekliliğe karar veren ülkeyi yöneten hükümettir.

Durum bu iken oturup kalkıp erken emekli olanlara kızıyoruz. Bunlar fazla çalışmadı diyoruz.

Efendim, vatandaş istedi. Kamuoyunda böyle bir beklenti vardı. Siyasi irade de bu kanunu çıkardı. Değilse seçimi kazanamayacaktı deniyor. Hatta işi daha da ileriye götürüp erken emekliliği muhalefet istedi. Seçim çalışmalarında “Erken emekliliği çıkaracağım” sözü verdi. Hükümet de çıkarmak zorunda kaldı deniyor.

Anlamadığım bu ülkeyi muhalefet mi yönetiyor, iktidar mı? Ne kadar istenmeyen bir kanun çıkmışsa vur abalıya türünden muhalefet suçlu ilan ediliyor.

Sonra seçim kazanmak mı önemli, ülkenin geleceğini düşünmek mi? Mesele memleketse gerisi teferruattır demiyor muyuz. Seçmen istedi, muhalefet istedi. Biz de çıkardık. Değilse seçimi kaybederdik olur mu? Bu nasıl memlekete hizmet, bu nasıl memleketi düşünmek böyle? Görünen o ki mesele memleket ise desek de memleketten ziyade teferruatları tercih ediyoruz. Merak ediyorum, Siyasi ikbal ve seçimi kazanmak için ülkenin SGK’si ile oynanır mı? Bu nasıl memleket sevgisi böyle? Sanki bizim memleketi sevmemiz kedinin ciğeri sevmesine benzer. Kedi ciğeri haklamak için uğraşıyorsa, biz de seçim kazanmak için memleketi kedinin ciğeri yediği gibi yiyoruz.

Sonra vatandaş istedi, kamuoyunda böyle beklenti vardı. Burada erken emekliliği isteyen kişiler suçlu ne demek? Ülkeyi vatandaş mı yönetiyor yoksa vatandaşın seçtiği kimseler mi? Ülkeyi yöneten, vatandaş istiyor diye vatandaşın her istediğini çıkarmak ve yerine getirmek zorunda mı? Vatandaşın her istediğinin yerine getirilmesi demek o ülkede devlet yok demektir. Devlet ne için var? Bir ülkenin düzen ve tertip içinde insanını ve ülkesini namerde muhtaç etmeyecek şekilde yönetmesidir. Vatandaşın isteğine gelince, iş vatandaşa bırakılırsa hiçbir insan çalışarak emekli olmak istemez. Hatta bize bırakılırsa anamızdan doğar doğmaz çalışmadan emekli olmak isteriz. İşte burada devlet bize dur diyecek. İsteğin de bir sınırı var. Yüz verdik, astarını istemeyin demesi lazım.

Bir diğer husus, “Efendim, emekli olanlar zaten çalışmaya devam ediyor. Emekli maaşının üstüne fazlaca para alıyor. İçlerinde çalışmayan varsa evi kira değilse bu aldığı zaten yeter” diyor. Buna da itirazım var. Bir insanın çalışmaya gücü ve kuvveti varken ne diye emekli edip emekli parası veriyoruz? Bir insana hem emekli hem de tekrar çalışmaya devam etmesinden dolayı ne diye iki maaş veriyoruz? Emekli olana tek maaş verelim. Aldığı tek maaşla adam gibi yaşasın. Ayrıca çalışmaya ihtiyaç hissetmesin. Kimse de aldığımız az diye meydanlara çıkmasın. Bunu yapmak herhalde çok zor olmasa gerek. Pekala SGK yaşı ile oynama yetkisini siyasi iradenin eline bırakmamak, elinden almakla bu işe başlanabilir. Aklına esen, seçim zamanı emekli yaşını indireceğim demesin. Kim oynamaya kalkarsa vatana ihanetle yargılansın. Avrupa’da seçimler yok mu? O ülkede hükümetler yok mu? Onlar seçim kaybetmiyor mu? Onlar niye emekli yaşını her seçimde seçim malzemesi yapmıyorsa biz de yapmayalım.

Bir insan emekli olduğu halde vücudu dinç hala çalışmaya devam ediyorsa, bu insanı emekli etmek ülkenin lehine düşünmemek, ülkenin geleceğini yok etmek demektir.

Yanlış anlaşılmasın, burada suçlu aramıyorum. Şu suçlu demiyorum. Sorumlu olanları tespit edelim istiyorum. Şunu da söyleyeyim. Bugünkü emekli sayısının çokluğunda sadece halihazırdaki hükümet sorumlu değildir. Bu birikmişlikte gelmiş geçmiş hükümetler az veya çok sorumludur ve suçludur. Bunu söyleyeyim de sonra birileri hop oturup kalkmasın ve bu yanlışlar zincirini savunmaya kalkmasın. Kısaca emekli yaşı ile oynayan her siyasi iradenin bunda payı büyüktür.

Tabasbus

Bu yazımda bol bol tabasbus kelimesini kullanacağım ki ilk defa duyduğum bu kelime zihnimde yer etsin. Dağarcığıma bir kelime daha girmiş olsun.

O halde nedir tabasbus? Akılda kalması ve telaffuzu zor bu kelime, Arapçadan dilimize geçmiş, eskiler kullanmış, şimdilerde kullanılmayan bir kelime.

TDK’ye bakınca Arapça aslı tabaşbuş iken bize ‘ş’lerin kuyruğu düşerek tabasbus şeklinde geçmiş. Anlamı da “dalkavukluk” demekmiş. TDK’ye göre Dalkavukluk ise “dalkavukça davranış; kemik yalayıcılık, çanak yalayıcılık, yağcılık, yalakalık, yalpaklık, yaltakçılık, yaltaklık, huluskârlık, tabasbus” anlamlarına geliyormuş.

Dalkavuk ise “Kendisine çıkar sağlayacak olanlara aşırı bir saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse; kaytak, yağcı, yalaka, yağdanlık, yalpak, yatak, yaltakçı, kemik yalayıcı, çanak yalayıcı, kılbaz, huluskâr, mutebasbıs” anlamlarına geliyor.

Bu durumda tabasbus dalkavukluk ise dalkavuğa da mutebasbıs deniyor.

Dalkavukluk her insanın harcı olmadığı için olsa gerek tabasbusu söylemek de zor. Telaffuzu bu kadar zor olduğuna göre bu işi yapmak da bir o kadar zor olsa gerek.

Dilimizde sadece TDK sözlüğünde kalmış, neredeyse kullanım miadı dolmuş bu kelimeyi Cemil Meriç, “Hiçbir lütuf, zilletli bir tabasbusa değmez” diyerek cümle içinde kullanmış. Anlamına da “Elde edeceğin hiçbir iyilik/kazanç, karşılığında onurunu ayaklar altına alıp yalakalık yapmana değmez. İnsan onuru ve şahsiyeti, maddi ve manevi her türlü çıkarsan daha üstündür” demiş Eksisözlük.

Sayfalar arasında kalan bu kelimeyi de nazarımda kelamı kibar olan Bülent Arınç söyleyince haberim oldu. Arınç, aynı zamanda “İnsan onuru ve şahsiyeti her türlü maddi ve manevi çıkardan üstündür” diyerek Meriç’in vecizesine açıklama getirmiş.

Bülent Arınç’a Cemil Meriç’in bu ceviz sözünü hatırlatan da parti değiştiren bir vekilin yeni partisinde söylediği sözler. Adı geçen kişinin yeni partisinin liderini yere göğe sığdıramayan cümlelerle övmesi, ardından asker selamı vermesi, ister istemez Cemil Meriç’in sözünü aklına getirmiş Bülenç Arınç’a. İşin garibi bir ay öncesinde kendisine “şu partiden teklif gelirse geçer misin” sorusuna “Hiç öyle bir şey yok. Uydurup uydurup söylemeyin. Anamdan vekil mi doğdum” diyen aynı kişi.

Zannedersem vekilin bu tavrını Arınç dalkavukluk olarak görmüş olmalı.

Kısaca tabasbus bir başka kişiyi gereğinden fazla övmektir diyebiliriz.

Böyle bir tabasbus halini de bir ilçede görev yaparken bir programda sunuculuk yapan bir öğretmende görmüştüm. Belediye başkanını konuşmasını yapmak üzere davet ederken daha başkanın ismini telaffuz etmeden o kadar övücü sözler söyledi ki ardından başkanın ismini telaffuz edince, başkan bile bu ben miyim şaşkınlığını gösterdi. Öğretmenin bu dalkavukluk ve yağcılık sözlerine törende bulunan öğrencilerim bile hayret etmişti.

Hasılı, vekilin partisinden istifa edip bir başka partiye geçmesinden ziyade yeni partisinde söylediği sözler dikkat ve tepki çekti.

Kişiler parti de değiştirebilir, bir kişiyi övebilir de ama övmenin de makul bir izahı olur. Haddinden fazla övgü yağcılıktır. Kimseye yakışmaz. Üstelik bizim toplumda kişi yüzüne karşı övülmez. Öven insana da estağfurullah denir ve yüzümüz kızarır. Kişi övülecekse, başkasının yanında savunulacaksa gıyabında yapılmalı bu işler. Kişinin yüzüne karşı övülmesi kişiyi rencide eder.

Durum bu iken insanımız kendini rencide edecek şekilde eskinin tabasbusuna şimdinin dalkavukluğuna niçin başvurur? Bu durum garibimize gitse de değişik saik ve çıkar hesabı yapılarak maalesef toplumda bu tipleri görebiliyoruz. Bence kişi onurunu her şeyin üstünde tutmalı. Ötesi kişinin kendini gülünç duruma düşürmesi ve topluluk karşısında madara olmasıdır. Öyle görünüyor ki gülünç duruma düşmeyi ve madara olmayı onurunu üstünde tutuyor bazıları. Sormadan edemiyor insan: Değer mi buna? İnsan onuru için yaşar, onuru için ölür.

Şu var ki tabasbus ve dalkavukluğu garipsesek de bazıları için bu hal bir meslek haline gelmiş.

Not: Beni üzen de tabasbus ve ne anlama geldiğini 62 yaşında öğrenmem. Bana bu kelimeyi lisede öğretmeyen edebiyat öğretmenlerim Ahmet Ziya Özkul, Şevket Çerçi, Niyazi Ekinci’ye nasıl gönül koymam burada. Üstelik Niyazi Ekinci Hocamız son iki yıl dersimize girdi. Gönül koysam da bize bu kelimeyi öğretmemelerinde, “Başınız daima dik olsun. Onurunuz her şeyin üstünde olsun. Çıkar için onurunuzu ayaklar altına almayın” diye öğretmemiş olmalılar. Kulakları çınlasın.

10 Ocak 2026 Cumartesi

İyi Gün Dostlarına Gelsin!

Üç dört yıl, mevcudu kalabalık gözde bir ortaokulda öğretmenlik yaptım. İkili öğretim yapan bir okuldu. Aynı dönemde çalışmadığım çoğu kimseyi tanımasam da dönemimdeki çoğu kimseyi tanıdım. Her okulda olduğu gibi okul kadın öğretmen ağırlıklı idi. Erkek öğretmenler, öğretmenler odasının bir kenarında oturur, muhabbetini yapardı.

Bazıları ile merhaba, selamın ötesine geçmedi ilişkimiz. Bazıları ile hukukumuz oluştu. Hele bir tanesi vardı ki hem okul ortamında hem de okul dışında zaman zaman bir araya gelerek muhabbeti koyulaştırdık. Erzincanlı olmasına rağmen hanım köylü olmuş ve Konya'ya yerleşmiş.

Sonrasında tayin isteyerek bu okuldan ayrıldım.
Aradan beş yıl geçtikten sonra WhatsApp'ıma bir gün bu hocamdan bir düğün davetiyesi geldi. Düğünümüze beklerim abi dedi. İnşallah katılacağım. Şimdiden hayırlı olsun dedim.

Arkadaşın iki kızı vardı. İlk düğününü yapacak, kızının mürüvvetini görecekti.

Düğüne daha üç hafta vardı. Düğüne gideceğim derken düğünden bir gün önce kayınvalidem vefat etti. Taziyeden fırsat bulup beş dakikalığına da olsa düğüne uğrayıp tebrik edeyim, çam sakızı çoban armağanı hediyemi de takdim edeyim, mutlu gününde yanında bulunayım dedim.

Düğün ve kına birlikte idi. Düğünün tam ortasında vardım. Fotoğraf çekiniyorlarmış. Yanına varıp tebrik ettim. Beni görünce hocamızın yüzü güldü. Eşiyle tanıştırdı. "Ramazan Abi, beni sen sevindirdin. Allah razı olsun. Görüyor musun, koca okulumdan bir kişi gelmedi. Çiçek göndermişler okul adına. Ben ne yapayım çiçeği" dedi.

Mutlu gününde birlikte yıllar yılı çalıştığı mesai arkadaşlarından kimsenin düğüne iştirak etmemesine belli ki çok içerlemişti hocamız. Sadece hocamız değil, kim olsa gönül koyardı. Okuldan hiç öğretmen gelmese bile okul idaresinden birkaç kişi katılıp bu mutlu gününde hocamızı yalnız bırakmayabilirdi. Gel gör ki yüzün üzerinde öğretmeni olan okulun arkadaşlığı sadece okuldan ibaretmiş. Demek ki yılların hukukunun bir anlamı yokmuş dedim kendi kendime.

Hocamıza, boş ver hocam. Düğünün ortada kalmadı. Mesai arkadaşların gelmese bile başkası gelmiş. Bu, senin değil, onların ayıbı. Hiç kafana takma diyerek moral vermeye çalıştım.

Gerçekten koca okuldan 8-10 kişi de mi gelip görünmez. Anlamadım gitti. Yaz dönemi herkes tatilde desem, okul zamanı idi düğün. Okulundan bir ben geldim. Ben de o okuldan ayrılalı beş yıl oldu. Artık o okulun personeli değilim.

Hocamız problem biri olsa eh dersin. Herkesle uyumlu, nazik ve kibar, çok konuşmayan, herkese değer veren, herkesi dinleyen, içine sinmeyen bir durumu da ifade eden medeni cesareti olan biri. Uyumsuz ve geçimsiz biri değil. Kimsenin ara öğretmenliği kabul etmediği zamanlarda hem sabahçı hem de öğlenci olmuş biri olmasına rağmen okul idaresinin, bu mutlu gününde bu personeli yalnız bırakmasının hiçbir haklı gerekçesi olamaz.

Ben o okuldan ayrıldıktan sonra çok sular akmış, eski çamlar bardak olmuş olabilir. İşin iç yüzünü bilmiyorum. Yalnız sebep ve hikmet her ne olursa olsun, belli ki okulda okul kültürü oluşmamış. Bu durumda başarılı bir okul olsan ne yazar, mevcudu kalabalık gözde bir okul olsan ne yazar. Önce insanlık bence.

Merak ediyorum, düğün bittikten sonra mesai arkadaşları bu arkadaşı okulda görünce ne yaptılar? Hazır okula gelmişken o değilden hayırlı olsun mu dediler yoksa hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam mı ettiler ya da "Kusura kalma. Düğününe gelemedik, şu mazeretimiz vardı" dediler mi?

Sebep her ne ise insanlığın öldüğü, hukukun pamuk ipliğine bağlı olduğu, vefanın olmadığı, hatırın güdülmediği bir görüntü idi okulun verdiği imaj. Maalesef acı bir gerçeklik. Ama bir gerçek daha var ki mesai arkadaşları ayıp edip düğüne teşrif etmese de hocamız düğünde yalnız değildi. Hatır bilenler, vefanın ne olduğunu bilen sevenleri oradaydı. Bu da ona yeter de artar bile. Varsın az olsun, öz olsun. Ne yapacaksın iyi gün dostlarını. Böylelerinin ne ihsanı ne de gölgesi. 

Emekliler Hak Arayışında

Cumartesi evden çarşıya doğru çıktım. İstasyon-Anıt-Zafer-Alâeddin-Kayalı Park’a doğru gitmeyi niyete aldım. Alâeddin’in hemen karşısında 30 kişilik bir grup gördüm. Ellerinde pankart, omuz omuza vermişler. Benden önce basın açıklaması yapmışlar belli ki.

Duraklayıp kimdir, necidir, ne isterler diye seyrettim. Emeklilerdi slogan atanlar. Yazılı dövizleri önlerine tutmuşlar. “Tüm emeklilerin sendikasıyız. Hakkımızı alacağız” şeklinde slogan atmaya başladılar. Bir taraftan da fotoğraf çekmeye çalışıyordu bazıları.

Belli ki emekliye verilen zam oranını ve en düşük emekli maaşının 20 bine çıkarılmasını protesto etmek ve seslerini duyurmak için burada toplanmışlar.

Hafta sonu olmasına rağmen bu eyleme katılanların sayısının otuzlarda kalması dikkatimi çekti. Nereden baksak sadece Konya merkezde binlerce emekli var. Çoğu da verilen zamdan ve maaşlarının asgari ücretin altında kalmasından şikayetçi olmasına rağmen emeklilerimiz bu eyleme katılmak istememişler.

Katılımın az olmasında, organizasyon eksikliği olabilir. Belki tüm emeklilere ulaşamamış olabilirler. Hoş, haberleri olsa bile emeklilerin hepsinin gelip bu eyleme katılması mümkün değil. Çünkü milyonlarca emekli bu konuda yani hak arama ve seslerini duyurma konusunda yeknesak değil. Biz her şeyden önce bu basın açıklamasını kim yapıyor, ona bakarız. Eğer protesto edenler kendimize yakın hissetmediğimiz bir sendika ise mücadele haklı bile olsa aynı karede görünmek istemeyiz.

Emeklilerin içinde, “Buna da şükür. Ya bu da olmasa ne yapardık” diyenlerin sayısı da az değil. Belli ki bu düşünceye sahip olanlar öbür dünyada zenginlerden beş yüz yıl önce cennete girmek isteyenler. Bu kafada olanlar züğürt tesellisine devam ederler. Sanki eskiden maaş ödenmemiş gibi “Eskiden maaş bile alamıyorduk. Ne var şimdi. Biz geçmiş tüp kuyruklarını daha unutmadık” diyen de eksik değil. Kimi de eline geçenden hoşnut olmasa da ne olur ne olmaz deyip sesini kesiyor. Bazısı da “bu kadar emekliye hükümet nasıl versin, sayımız çok” diyor. Kimi de dünyanın neresinde erken yaşta emeklilik var diyerek mevcut durumu savunma yoluna gidiyor. Bir kısmı da “protesto etsek bile imam bildiğini okur” deyip uzak duruyor.

Hak arayışında tüm emekliler bir araya gelemese de emeklilere reva görülen maaş yeterli olmaya yeterli değil. Ne yapıp ne edip nereden kaynak bulunulacaksa en düşük emekli maaşını asgari geçim ücreti olan asgari ücret seviyesine çıkarmak gerekiyor. Diğer taraftan da erken emekliliğin önüne geçecek radikal kararlar alınmalı. Hatta emekliliğini hak edenlere emekli olmamaları için teşvik bile düşünülebilir. EYT’den emekliliği gelen işçileri emekli olmaya zorlayan belediyelerin bu gayri resmi tasarrufuna ve işçisine “emekli ol” şeklinde mobbing uygulamasına dur demek lazım. Çünkü emekli sayısı arttıkça emeklilerin yüzü hiç gülmeyecek. Bu sorun ülkenin birinci sorunu haline yükselecek.

Not: En düşük emekli maaşını 20 bine çıkarırken adaleti de elden bırakmamak lazım. Çünkü daha önce en yükseğinden emekli olacağım diye yüksek prim yatıran emeklilerin de hakkını korumak lazım. Bu toptancı anlayış doğru değil. En düşüğünü 20 bine çıkarırken maaşı 20 bin olanlara da ilave zam vermekte yarar görüyorum.

Borçlanmalarda Dikkat Edilecek Hususlar

Zaman zaman ayağımızı yorganımıza göre uzatamayız. İhtiyacımızı gidermek için kısa veya uzun vade borçlanma yoluna gidiyoruz.

Kimi kredi almayı tercih ederken kimi de eş dosttan borç alıyor.

Kredi çekmek yerine, eş dosttan borç almak güzel bir borçtur. Yalnız bu şekil borç alıp vermede zaman zaman mağduriyetler oluşabiliyor. Araya kırgınlıklar girebiliyor. Çünkü borç alıp vermede ölçü, borç verenin de borç alanın da zarar görmemesidir.

Mağduriyetlerin oluşmaması ve araya kırgınlıkların girmemesi için borçlanmada dikkat edilmesi gereken hususlar:

Ödemenin tarihi belli olmalıdır.

Karşılıklı senet yapılmalıdır. Senedi güvensizlik olarak görmemek gerek. Ölümlü dünya ne de olsa. Yarın kişinin başına ne geleceği belli olmaz.

Uzun vade borçlanmalarda, TL ile borç alınıp verilmemeli. Çünkü paranın değer kaybettiği enflasyonun yüksek olduğu, dövizin yerinde durmadığı, altın ve gümüş gibi madenlerin yükseldiği ortamlarda, değer kaybeden para ile borçlanmak borç verenin mağduriyetine sebep olabilir.

TL'nin değersizliği malum. Bu yüzden kimse kullanmayacağı parayı TL'de tutmaz. Elinde parası olan bir şekilde parasının değerini korumak ister. Döviz de yıllardır baskı altında tutulduğu için kimse değerini korusun diye döviz almaz. Geriye altın ve gümüş kalır. Çünkü bu ikisi parasının değerini koruduğu gibi artı kazanç da sağlar. Özellikle altın ve gümüş son yıllarda iyi yükseldiği için kenarda köşede üç beş kuruşu olan ya da kazancından artıran bu iki değerli madeni alma yoluna gidiyor.

Elinde TL durduran da bu iki element yüksek olduğu zaman bunlardan almak için biraz düşmesini bekliyor olabilir.

Demem odur ki kimsenin TL tutmadığı günümüzde, borçlanılacaksa altın ve gümüş üzerinden borçlanılmalı. Borç veren bir şey demese bile borç alan, borcu aldığı gün borcu altına çevirmeli. Bu, borç vereni korumak için gereklidir.

Unutmayalım ki TL borcunu aylar ve yıllar bekletip sonra TL üzerinden vermek borç veren kişinin aleyhine bir durumdur. Çünkü altı ay önceki 100 liranın alım gücü ile altı ay sonraki 100 liranın alım gücü aynı değildir.

Borç alan da aldığı borcu altın ya da gümüşe çevirdiği zaman altın ve gümüşün değer kazanıp yükseleceğini hesaba katarak borç almalı.

Uzun vade ya da tarihi belirsiz borçlanmalarda, “Efendim, ben sizden TL aldım. Ben de TL öderim demek doğru değildir.

Aldığımız borcun değerini altın ya da gümüşle korursak, aynı kişiden ikinci defa borç istemeye tekrar yüzümüz olur. Aksi takdirde aynı kişiden başka zaman borç almaya kalkarsak, kişi vermemek için yalan söylemek durumunda kalabilir.

Bir diğer husus, borç aldığımız kişinin paraya ihtiyacı olmayabilir. Nasılsa ihtiyacı yok diye en sona bırakmak doğru değil. Yine borcu ödeme günümüz geldiğinde, borç vereni arayarak “İhtiyacın yoksa daha sonra vereyim” demek de doğru değil. Kişi, borcu altına çevirelim dediği zaman “Ben altın borçlanmam” demek yerine borcu ödemek araya kırgınlıkların girmemesi için uygun olandır.

Yine günü geldiği zaman borcu istetmemek gerek. İsteyen kimseye de bozuk çalmak olmaz. Hele borç isteyecek diye telefonunu engellemek akıl alır gibi değil.

Hasılı, borç alan ihtiyacını giderirken alacaklıyı korumalı. Tekrar ihtiyacı olduğu zaman borç istemeye yüzü olmalı. Araya kırgınlıklar girmemeli. Makul bir zamanda ödeyemeyeceğimiz borcun altına girmemeli.

9 Ocak 2026 Cuma

Çarşamba Günlüğüm

Günlerden çarşamba. Ocak ayının ilk haftası olmasına rağmen dışarıda hava 15 derece ve güneşli. Tam yürünecek hava. Epeydir uğramadığım Çarşamba semt pazarına ve Meram Yaka'daki markete uğrayayım. Biraz pazardan biraz marketten ihtiyacımı gidereyim dedim. Çıktım yola. 

Pazarın içine girerek öylesine fiyatlara göz attım. Hiçbir şey almadan markete geçtim. Marketin önü anam babam günüydü. Adeta pazar müşterisi buradaydı. Sebze ve meyve seçen seçene. Son yılların yükselen geleneği diyelim buna. 

Çok değil, yakın zamana kadar halkın çoğu daha hesaplı diye semt pazarlarını tercih ederdi. Şimdi marketler fiyat yönünden semt pazarlarıyla yarışıyor. Yeter ki yakınında bir semt pazarı kurulsun. O gün sebze ve meyvede indirime gidiyorlar. Mahalleli de bunu bildiği için semt pazarı yerine marketi tercih ediyor. Hem nakit harcamıyor hem daha hesaplı alıyor hem de sebze ve meyvesini kendi seçip poşetine dolduruyor. Kısaca ne aldığını biliyor. 

Semt pazarları (özellikle Konya) esnafı, kendisine çekidüzen vermez, kendisini yenilemez, eski bildik usul müşteriye seçtirmez, kendi doldurmaya kalkar, tezgahın müşteri çeken önü ile arkasını farklı tutar ve arkadan doldurur, kısaca kısa günün kârı müşterisini kandırmaya devam ederse, günün birinde semt pazarları sinek avlar. 

Adeta semt pazarı kurulmuş marketin önündeki ürünlere bir göz attım. Hangi ürünleri marketten hangisini pazardan alacağıma karar verdim. Kalabalıklar arasına girerek üç dört kalem ihtiyacımı poşetlere doldurdum. İçeriye geçip tarttırdım. 

Ödeme yapmadan önce gözüme çarpan bir ihtiyaç olur mu diye şarküteri, temizlik ve mandıra taraflarına adımladım. Peynire bakayım derken biri "Ne yapıyorsun" dedi. Baktım, lisede dersime giren şimdilerde emekli olan bir öğretmenimizdi. Hal hatır sorduk. Ardından "Gözlerim görmüyor. Şu markanın böreklik peyniri vardı şuralarda. Görebiliyor musun? Aman başka marka olmasın. Hanımı kızdırmayayım. Benim gözler görmüyor yaştan. Aman yaşlanma. Saçını sakalını ağartma" dedi. Epey bir göz attım. Baktığım tarafa bir daha baktım. Göremedim. Hocam, eşiniz size kızamaz. Bizim gibi değilsiniz. Siz kazaksınız dedim. "Öyle değil de neyse. Galiba yok. Bu marka diğer markalara göre beş-on lira daha uygun da ondan. Hesaplı olunca kalmamış. Kalsın. Sonra bir daha gelirim" dedi. 

Bildim bileli emekli olan hocam yaşına göre yine iyiydi. Yaşını sordum. 82 dedi. Maşallah çok iyisin dedim. "Öyle değil. Yaşlılık fena. Aman yaşlanma" dedi bir kez daha. Belli ki yaşını mesele ediniyor. Ben de yaşlandım. Ardından geliyorum. Saçım sakalım da ağardı gördüğün gibi dedim. Vedalaşıp ayrıldık. 

Görüşmenin ardından bir iki kalem daha alıp ödemeyi yaparak marketten çıktım. Markette beğenmediğim bazı meyve ve sebzeleri almak için semt pazarına yöneldim. 

Yolda giderken emekli hocamla ayaküstü görüşmemizi zihnimden geçirdim. "Aman yaşlanma" demesini düşündüm. İlk defa bir hoca sözü dinleyip yaşlanmayayım dedim ama dediğimle kaldım. Çünkü gerçekleştirilmesi muhal bir istek idi hocamın dediği. Ne çare ki her doğan fani, yaşlanmaya mahkum. Hocamınki de bir temenni. Bu demektir ki yaşlılık zor. Çünkü dış görünüşünden sağlam gibi gözükse de belli ki zorlanıyor. Ne diyelim, Allah ele avuca muhtaç etmesin kimseyi. 

Ardından acaba hocamız Meram Yaka'da bu markette ne arardı? Arkadaşın komşusu olduğu için biliyorum. Hocamız Lalebahçe'de oturuyor. Ta Lalebahçe'den böreklik peynir almak için buraya gelmiş olamaz. Acaba birçok emekli gibi maddi sıkıntı mı çekiyor? Fiyatı diğerlerinden 5-10 lira daha hesaplı dediğine göre büyük ihtimalle, aradığı markanın peynirini daha ucuza almak için nereden baksan 10 km mesafedeki bu markete gelmiş olmalı. Toplu alışverişe de gelmiş olamaz. Çünkü önünde market arabası yoktu. Elinde de aldığı bir şey yoktu. Emekli olduğuna göre yalnızlara oynayan birçok emekli gibi hem vakit geçireyim hem de peyniri ucuza alayım demiş olmalı. Nasılsa 65 üstü olduğu için toplu taşımaya ücret de ödemiyor. Neyse Allah her konuda herkesin yardımcısı olsun. 

Pazara vardım. Marketten almadığım sebze ve meyveyi de buradan farklı satıcılardan aldım. En son elma alayım dedim. Birbirine yakın birkaç satıcıdaki kırmızı starking elmalar dikkatimi çekti. Hangisinden alayım derken bir tanesine yaklaşıp ön ve arka kontrolü yaptım. Farklıydı. Delikanlı, arka farklı sanırım. Şu ön taraftan verir misin dedim. "Olmaz. Ön ve arka aynı. Gözlerin flu görüyor da ondan farklı görüyorsun" dedi. Suçlu ben olmuştum pazarcının gözünde. Yok, farklıydı dediğime kim inanırdı. Nasılsa yaşlıyım. Millet, gözleri iyi gören gence mi inanır yoksa ben ihtiyara mı? Yaşlılık demek organların işlevinin yavaş yavaş eski gücünü kaybetmesi demekti. Az önce yaşlılıktan dert yanan hocam kadar olmasam da ben de yaşlıydım gencin gözünde. Zaten çoğu pazarcının gözünde hep biz müşteriler suçluydu. 

Burnundan kıl aldırmayan, beni suçlayan, kendisini sütten çıkmış ak kaşık gören bu pazarcıya cevap vermedim. Geçip tezgahın önü ile arkası aynı olan yanındaki komşusundan aldım. 

Hesapta olmayanları da alarak pazar arabamı iyice doldurduktan sonra çıkışa doğru giderken, "Dur, nere giden" diyerek pazar arabamı tutan bir kişinin sesiyle durakladım. Kimdir diye yüzüne baktım. Yüzünde maske olduğu için önce çıkaramadım. Dikkatli bakışıma o da hiç ses vermedi. Ben falanım demedi. Sonra Hasan Tanoğlu Hocam, siz misiniz dedim. "Evet" Benim Ramazancığım" dedi. Hasan Hocam da emekli hocalarımdandı. 1985-1986 öğretim yılında müdür yardımcımızdı. Mezun olduktan sonra birkaç defa görüşmüştük. İlerlemiş yaşına rağmen dinç gördüm kendisini. Hafızasına da hayran kaldım. Türkçesi zaten mükemmel. Nazik ve kibarlığından zaten hiç ödün vermedi. Hassasiyetine zaten diyecek yok. Grip olduğu için başkasına geçmesin diye maske bile takmış. Görüşelim diyerek telefonlarımızı aldık. Vedalaştık. 

Yükümü tutup evimin yolunu tuttum. Yolda giderken zihni bir şeyle meşgul etmek yolu da birden bitiriyor. Zihnimi neyle yorayım diye düşünmedim. Çünkü tezgahın önü ile arkası farklı pazarcının "Önü de aynı, arkası da. Gözlerinden farklı geldi" demesi, suç bastırır türünden bir savunma psikolojisinden başka bir şey değildi. Daha önce de böyle biri denk gelmişti bana. O da beni daha doğrusu gözlerimi suçlamıştı. (https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2015/12/sen-o-gozlerini-goster.html

Bilmiyor ki yaşım 62 olsa da hâlâ yakın gözlüğü kullanmıyorum. (https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2022/10/masallahm-var.html). 

Yıllardır uzak için 2,75 olarak kullandığım göz numaramı göz doktorum, "Senin göz numaran 1,5'a düşmüş ama ben 2 yazacağım" diyerek değiştirdi ve beni cam masrafına soktu. Tüm bunları düşünürken bir bakmışım. Evimin önündeyim. 

Sebze ve meyveyi eve taşıdım. Sonra ver elini çarşı deyip çıktım yola. Aziziye taraflarını dolaşıp geldim. Eve geldiğim zaman günün kârı 9 km idi. 





7 Ocak 2026 Çarşamba

Devletin Altını Oyan Oyana

Lisede okurken benden yaşça çok küçük bir arkadaşım vardı. Yollar sonra en son pandemi zamanı karşılaşmıştım. Liseyi bitirdikten sonra bir belediyede çalışmaya başlamış.

Bu görüşmenin ardından geçen gün çarşıda yine karşılaştım. Hal hatır sonrası mesai günü bu saatte burada ne arıyorsun dedim. “Abi, ben emekli oldum. Şimdi de bir esnafın yanında ona yardımcı oluyorum” dedi. Yaşın daha genç. Madem çalışmaya devam edecektin. Niye emekli oldun dedim. “Abi, ben de çalışmak isterdim. İşçi kadrosunda olunca belediyelerde çalışmaya devam etmek pek mümkün değil. Amirime, çalışmak istediğimi söyledim. Emekli olacaksın dedi. Emekliliğe yanaşmayınca mezarlıkları gösteriyorlar” dedi. Daha da kabul etmezsen seni en ücra köşeye tayinini çıkarıyorlar. Bu da emekli ol demektir” dedi.

Çalıştığın belediyede fazlalık mıydın dedim. “Yok abi, hemen yerime birini aldılar. Zaten buralar böyle. Emekliliği hak edeni emekli edip yerine birini almak mutat bizde. Yerime aldıklarına benden düşük maaş verseler, emekli olmam belediyenin lehine diyeceğim. Ama öyle değil” dedi.

Ayaküstü olunca konuşmayı fazla uzatmadık. Vedalaştık. Ortam müsait olsaydı, niye mezarlıkları gösteriyorlar diyecektim. Bir daha karşılaşınca sorarım. Mezarlıklardan kasıt, “Şu mezarlıklara bak. Hepsi kendini vazgeçilmez sanıyordu. Hepsi öldü gitti. Yani sen de vazgeçilmez değilsin. Yerine gelen de senin yaptığın işi hayli hayli yapar” demek olsa gerek.
*
Yine belediyede çalışan, çalıştığı birimin beyni mesabesinde iken EYT’den emekliliği gelen birine, emekli ol denir. Çalışan, ihtiyacı olduğundan emekli olmayacağını söyler. Aynı gün tayini 120 km uzaklıkta olan bir yere tayini çıkar. Gelen yazıda “İlgili kişinin ilişiğinin kesilerek ayrılış yazısının gönderilmesi” rica edilir.

Çalışan, tayininin çıkmasına ve tayindeki hıza şok geçirir. Ücra ve uzak olsa da tayininin çıktığı yere gitmek ister. Ne var ki tayininin çıktığı yerde barınma sorunu olduğunu öğrenince, çaresiz emekli olmaya karar verir. Kendisinden jet hızıyla emeklilik dilekçesi alınır. Birikmiş izinlerimi kullandıktan sonra emekli olayım talebini iletir. Amiri bir alicenaplık örneği sergiler. Bu isteği kabul eder. Aynı gün “Şu kişiye ait şu tarih şu sayı ile gönderilen atama kararnamesi iptal edilmiştir” yazısı gelir. Kısaca önce tayini çıkarılan sonra da tayini iptal edilip yerinde kalması sağlanan kişi yıllık izninin bitiminin ardından emekli edilecektir.

Hangi belediye diye sormayın. Türkiye’nin değişik yerlerinde çalıştım. Her birinde de hala görüştüğüm dostlarım vardır. Üstelik verdiğim iki örnek istisna değil. Adeta tüm belediyelerde uygulanan bir teamül. Bu şekil emekli edilen işçi sayısı çoktur. EYT gereği emekliliği gelip de çalışmasına izin verilen işçi sayısının bir elin parmağını geçtiğini sanmıyorum. Tüm belediyelerimiz, yerine yenisini almak için mevcut işçisini emekli ediyor. Kısaca al birini, vur ötekini.

Devlet bu hakkı vermiş. Emekliliği gelen de emekli olsun. Piyasada o kadar iş arayan var. Belediyeler de yenisini alsın diyebilirsiniz. Bu görüşe katılmıyorum. Çünkü devletin emekli sayısının çokluğundan dert yandığı, SGK bütçesinin yüzde 67’sinin maaşlara gittiği bir gerçek iken çalışmak istediği halde baskı yaparak çalışanı emekliliğe sevk etmek doğru değildir. Çünkü her emekli devlet bütçesine artı bir külfet getirmekte. Özel sektörde çalışıp EYT gereği emekli olanları anlarım. Çünkü işçi hem emekli maaşı alacak hem de emekli olduğu yerde çalışmaya devam edecek. Buna özel sektör patronu da bir şey demez. Çünkü emekli olan işçisinin maaşını devlet verecek. İşinde aksama da olmayacak. Çünkü aynı kalifiye işçi işine devam edecek.

Benim anlamadığım, anlamakta zorlandığım, devletin maaş vermede zorlandığı günümüzde belediyelerin işçisini baskıyla emekli edip yerine yenisini alması. Halbuki belediyeler birilerine istihdam düşüneceğine devleti düşünmeli. Çünkü her yeni emekli devlete artı külfet. Görüyorum ki devletin sahibi yok. Teşbihte hata olmasın. Devletin kurumları bilerek veya bilmeyerek devletin altını oyuyor vesselam.

6 Ocak 2026 Salı

Kabalıkta Sınır Tanımayan Tipler

Bazı insanlar vardır. Okumuş, makam ve mevki sahibi de olmuşlardır. 

Gel gör ki o kadar okuduğu boştur. Çünkü makam sahibi olmuştur ama adam olamamışlar. 

Yaşını başını almış bu tipler o kadar yer gezip dolaşsa da bir yerlere girip çıksa da toplum içinde kendini belli eder. 

Geldikleri makamdan dolayı sınıf atlafıklarına kendilerini inandırmış olsalar da kabalıkta sınır tanımazlar. 

Hiç yontulmadan toplum içinde oturup kalkarlar. 

Görgü, nezaket nedir bilmezler. Usul adap hak getire. 

Bağırıp çağırmayı marifet sayarlar. 

Tehdit savururlar. 

Barut fıçısı gibiler. Ne zaman, kime patlayacağı belli olmaz. Kah yanardağ patlaması gibi lav fışkırtırlar kah depremin çıkardığı ses gibi ses çıkarırlar. Depremin ardından dinmezler. Artçı deprem gibi zamanlı zamansız ürkütücü ses verirler. Deprem doğalsa da bunların ki değişmez huy. Ancak can çıkınca sesleri kesilir. 

Aksilikte üstlerine yok. Her gün mü sol tarafından kalkarlar bilmem. 

İletişimleri sıfır. 

Bakar görmez, görür bakmaz. Ha öküz ha bunlar. Öküz de kırar döker. Geriye dönüp bakmaz. Yoluna devam eder. 

Görmek istediğini görür, görmek istemediğini iplemez. 

Konuşması faul, bakışı faul, oturuşu faul. 

Asla pozitif enerji vermezler. Sendeki olan enerjiyi de alırlar. 

Huzuru önüne çıkanın huzurunu bozmada bulurlar. 

Konuşmayı çok severler. Mikrofon hastasıdırlar. 

Bulundukları yere hak ederek geldiklerine inanırlar. 

Kendilerini mükemmel görürler. 

Kimsenin yapamadığını kendilerinin yaptığına inanırlar. 

Övünmeyi pek severler. 

Ben yaptım ben derler. 

Gönül alma bunların semtine uğramaz. 

Temcit pilavı gibi bildiklerini tekrar eder dururlar. 

Bildiğin makinenin iki ayaklı gezeni bunlar. Makine nasıl ki insan psikolojisi, gönül almayı, kalp kırmayı bilmezse bunlar da bilmez. Bunun için ruh gerek. O ruh da makinede olmaz. Kısaca freni patlamış kamyon gibidirler. Önlerine çıkanı ezip geçerler. Aslında iyi kamyon şoförü olurlarmış. 

Bakmayın başarılarıyla övündüklerine. Ne yapıp ne ettiklerini anlamayacak kadar zavallı bunlar. Çünkü bunu anlayacak kapasite ve çaptan mahrumlar. 

Kısaca yontulmamış odun diyeceğim ama oduna kurban olsunlar. Anlaşılması için odun denirse de bunlar öyle işe yarar dümdüz odun değil. Dokunduğun zaman hatta yanından geçerken eline, ayağına veya vücudunun herhangi bir yerine batıp acıtan cinsten odun. Ancak yakmaya gelir. Doğal gaz gelince yakmaya da ihtiyaç kalmadı bunlara.

En iyisi ırak olsunlar ilimizden, çevremizden, tepemizden, ensemizden... Hiç gölge etmesinler. Günlük sara nöbetlerini ötede tutsunlar. 

Yatak Odaları Güvenli Değilmiş!

Maduro olayı gösterdi ki ülkelerin bir numaralarının istirahat etmek için girdikleri yatak odaları bile güvenli değil.

Sen koca ülkeyi yönet. Bir sözünle herkesi inlet. Yediğin önünde, yemediğin arkanda olsun.

Halka hizmeti her şeyin üstünde görüp saçını süpürge et. Halkına üç haneli enflasyon, hayat pahalılığı dahil her şeyi ver. O halk senin için kılını kıpırdatmasın. Nankörlükten başka bir şey değil bu. İnsanoğlu çiğ süt emmiş dedikleri böyle bir şey olsa gerek.

Nasıl bir dünya ki sabahtan akşama hizmet için koştur, didin. Gece üç beş saat dinlenmeni sana çok görsünler.

Kişi sandıkla gelir, sandıkla gider dedikleri demokrasi kuralı da hava ve cıvaymış.

Halkın, ülkenin ve ülkeyi yönetenlerin onuru da orman kanunları nezdinde bir hiçmiş.

Devlet başkanı da olsan dünya dedikleri sıkıntı ve dertmiş. Dünyaya gözlerini ağlayarak açmanın anlamı da eyvah ben dünyaya geliyorum, yandım demekmiş.

Makam, mevki, para, pul, şöhret, Karun gibi zengin olmak ve gücü elinde bulundurmak, pekala yatak odasında bir anda bitebiliyormuş. Müflis tüccar dedikleri böyle bir şey olsa gerek.

Kişi, ne oldum dememeli, ne olacağım dedikleri bu olsa gerek.

Her gücün üstünde bir güç vardır, dinsizin hakkından imansız gelir dedikleri herhalde böyle bir şey olsa gerek.

İstirahat için yarım ölüm dedikleri uykuya dalıyorsun. Gözünü açınca uykunun yarım ölüm değil, tam ölüm olduğunu anlıyorsun.

Acı sona dair verdiğim örnekler uzar gider. Böyle acı sonlarla karşılaşmamak, ölmeden ölmemek ve her gün kabus görmemek için geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerin devlet başkanları, bir gece sabaha karşı yatak odasından derdest edinmemek için ne yapmalılar? Bunu kendime saklıyordum ama görünen o ki benim devlet başkanı olacağım yok. Bu tedbirimi yazayım da bari mevcut devlet başkanları faydalansın. Böylece benim de çorbada tuzum olsun. Bakarsın bu önerimden sonra devlet başkanları, “Bundaki akıl ne bizde ne de Trump’ta var. En iyisi biz bunun aklından faydalanalım deyip beni başdanışman olarak görevlendirirler.

Nedir tedbirin derseniz? Buyurun:

Devlet başkanlarına ait yatak odası olmayacak. Hayda! Hiç uyumasınlar mı demeyin. Az sabır.

Her devlet başkanı uyumak istediği zaman kendine mezar evler yapacak. Mezar evleri bir tane değil, ülkenin tüm mezarlarının içine bildiğimiz mezar görüntüsünde mezar evler yapılacak. Yani üstü diğer mezarlar görüntüsünde olacak, alt tarafı ise bildiğin yatak odası olacak. Bu yatak odasında her türlü konfor olacak.

Devlet başkanları buralarda istirahat edecekler. Böylece güzel bir uyku geçirerek gündüzün yorgunluğunu üzerlerinden atacaklar. Güne daha dinç uyanacaklar. Çünkü burada onları kimse rahatsız etmez. Trump özel kuvvetlerine emir vererek gidin, şunu alın gelin derse, devlet başkanını bulamayacaklar. Nasıl bulsunlar? Çünkü bir devlet başkanının mezarlıkta bir mezar evde yattığı kimsenin hatta şeytanın bile aklına gelmez.

Diyelim ki mezarlıkta bir mezar evde kalıyor istihbaratını aldı. Koca ülkede tüm mezarlıkları kazmaları gerekecek. Bu da bir devlet başkanına zaman kazandırır.

Bir devlet başkanının mezar evde kalması, güvenliği yönünden elzem olmakla beraber aynı zamanda öldükten sonra başkan yatacağı yere yabancılık çekmeyecek. Çünkü her fani nasılsa ölümü tadacak. Mezar evinde ölünce, öldüğü mezara gömülür. Ayrıca merasime gerek kalmaz.

Temizlik Timi

Çoğu okul ve cami WC'lerinin temizlik sorunu olduğu bilinen bir gerçek. İhtiyacı gidermek için ne okul ne de cami tuvaletlerine girilebilir. Mecburiyetten girildiğinde görüntü ve koku mideyi bulandırıyor.

Bazı okul ve cami tuvaletleri tertemiz. Ama bunların sayısı az.

Şu bir gerçek ki okulların ve camilerin temizliği problem.

Camilerin temizlik görevlisi yok. Okulların çoğunda hizmetli eksikliği var. Okulların bu eksikliği her yıl İŞKUR elemanlarıyla giderilmeye çalışılıyor. İŞKUR elemanları da haydi dediğin zaman gelivermiyor. Ya geç göreve başlıyor ya da erken ayrılıyor. Başlayıp işi beğenmediği için ayrılanın yerine yenisi gelinceye kadar beklemek de işin cabası.

Bir de İŞKUR aracılığıyla görevlendirilenler her yıl değişiyor. Haliyle okul ve kurumların hizmetlisi de her yıl sil baştan yenileniyor. Bu demektir ki bir yıl boyunca tecrübe kazanan bir temizlik görevlisi öbür yıl olmuyor. Yerine yeni bir acemi geliyor. Bu durum yıllardır böyle.

Okul ve camilerin temizlik işini kökten çözmek lazım. Bunun için başka kalıcı seçenekler devreye sokulabilir.

Benim ilk aklıma gelen seçenek, belediye imkanlarından yararlanma. Belediyelerin personel sorunu da yok. Ayrıca çarşı merkezindeki belediyeye ait WC'lerin temizliği göz önüne alınırsa belediyelerin bu işi çok iyi yaptığı bir gerçek. Bu nasıl olacak?

Belediyelerle müftülükler, belediyelerle il milli eğitim müdürlükleri kendi aralarında bir protokol hazırlar.

Bu protokole göre cami ve okulların temizlik sorumluluğu belediyelere verilir.

İŞKUR aracılığıyla okullara temizlik görevlisi görevlendirilmez.

Cami ve okulların temizliği için ne kadar temizlik görevlisine ihtiyaç varsa belediyeler personel ihtiyacını İŞKUR'a bildirir. Yeterince eleman belediye emrine verilir.

Belediyeler tüm cami ve okulların temizliği için bu elemanlardan bölge bölge temizlik timi oluşturur.

Oluşturulan bu timler bölgesine göre bir planlama yaparak okul okul, cami cami dolaşır. Kirlenen yerleri belli gün, saat, hafta temizler. Cami ve okulların kirlenme yeri ve durumuna göre değişiklik gösterebilir. Mesela camiler haftada bir temizlenirken tuvaletleri günde en az iki defa temizlenebilir. Okulların WC’leri günde en az üç defa temizlenirken ders bitimi sınıfların temizliği yapılabilir.

Bu temizlik timiyle her okula personel görevlendirilmediği için daha az eleman çalışacak. Aynı kişilerle daha fazla okul ve cami temizlenecektir.

Çok uzak olduğundan dolayı belediyenin elinin ulaşamadığı yerlere hem cami hem de okulu temizlemek için bir eleman görevlendirilir.

Temizlikte kullanılacak temizlik malzemesi giderleri için müftülükleri ve milli eğitim müdürlükleri ya da Maliye ve Hazine Bakanlığı belediyelere ödeme yapmalıdır.

Temizlik timinin kullanacağı araçların yakıt giderleri ve görevlendirilen elemanların maaşları devlet tarafından karşılanmalıdır.

Cami ve okulların temizliği için yaptığım önerinin aksayan yönleri olabilir. İlave ve çıkarımlar yapılabilir. Bazı özel durumlara farklı seçenekler sunulabilir.

Belediyeler gözetiminde oluşturulacak bu temizlik timinin çok profesyonel olacağını, temizlikte mesafe alınacağını, verimin elde edileceğini, devletin daha az hislerimin olacağını düşünüyorum.

Bu protokol ile okul ve camilerimiz tertemiz olacaktır. 

5 Ocak 2026 Pazartesi

Kendine Müslüman

Teneffüs zili çalınca WC’ye geçtim. WC çok temiz değil ama idare eder. En azından çoğu cami tuvaletlerinden daha iyi.

Üç dört kabini var tuvaletin. Kabinin biri normal büyüklükte, diğerleri ise dar mı dar. Normal kabin boş ise kimse diğer kabinleri tercih etmez.

Personel ve dışarıdan; kayıt, ziyaret ve iş gereği gelenler de kullanıyor aynı WC’yi.

Yeterli olmaya yeterli değil.

Bu girişimde WC daha bir kirli idi. Daha doğrusu çamur izi. Biri dışarıda adeta çamurun içine belenmiş, ayakkabısını sağa sola silmeye ihtiyaç duymadan doğru WC’ye gelmiş ve normal büyüklükteki kabine girmiş. Tüm çamuru kabine sıvayıp gitmiş. Arta kalanları da tuvaletin her bir yerini adımlayarak lavaboların olduğu yere bırakmış. Kısaca WC bir baştan öbür başa çamur olmuş.

Tüm bunları ayak izinden anlıyorum. Belli ki görgü nedir bilmeyen bu kişi imzasını böyle atıyor. Ne diyeyim böylesine. Yarma mı diyeyim. Bedevi mi bilemedim.

Haydi temizlik nedir bilmiyorsun. Dışarıda o kadar asfaltın arasında kenar köşedeki toprağa girdin. Mübarek ayağını silip öyle gir okula. Haydi sıkışıp soluğu WC’de aldın. İhtiyacını giderdikten sonra maşrapaya su doldurup pekala çamurladığın yerlere su dökerek temizleyebilirdin. Ama yarma birinden bunu beklemek safdillik olur. Zira böyleleri temiz yer arar. Temiz yere girer. Orayı kirletir. Sonra çeker gider.

Az sonra WC’ye geri gelse, batırdığı kabine, burayı ben batırdım, gireyim demez. Diğer temiz kabinlere yönelir. Hiç temiz yer bulamasa, buralar niye böyle pis. Temizleyen yok mu diye yaygarayı basar. Çünkü o kirletecek, ardından biri temizleyecek. Böylesine ancak kendine Müslüman denir.

Hasılı yarma ve bedevi kişinin çamura belediği kabini temizlemek bana düştü. Girince temizleyeceksin. Efendim, ben böyle buldum, böyle bırakıyorum demek bana uymaz. 

Öğretmenle Yan Yana Sigara Tüttürmek

Teneffüse çıktım. Kapının yan tarafına geçtim. Zehir ihtiyacımı giderip derse gireceğim. Baktım bankta bir öğretmen de ihtiyacını gideriyor. Gençten biri de yanındaki banka oturmuş. O da aynı işi görüyor.

Öğretmen arkadaşın yanına vardım. Delikanlı! Öğrenci misin dedim. Evet ama bugün benim okula geldiğim gün değil dedi. O zaman buradan öğrencilerin tarafına geçer misin dedim. Tamam deyip bisikletine bindi. Bisikletin üzerinde biraz durdu. Herhalde gideyim mi gitmeyeyim mi diye düşündü. Sonra elinde sigarayla birlikte yanımızdan ayrıldı.

Burada sen içersen, öğrencin de içer denebilir. Elhak doğrudur. Sigara içmek doğru mu? Doğru değil. En iyisi bunu atmak. Şu var ki atmak o kadar kolay değil. Bunu bir tarafa bırakıyorum.

Öğrencinin, öğretmenimin yanında hiç istifini bozmadan sigara içmesi doğru mu? Doğru değil. Yanında içmese başka yerde yine içecek denebilir. Keyfi bilir. İçer.

Öğrencinin, "Öğrenciyim ama bugün benim günüm değil" demesi, öyle zannediyorum, öğrenci, “okula geldiğim gün öğretmenin yanında sigara içmem ama okul günü değilse, öğretmenle pekala yan yana sigara içebilirim” kafasını taşıyor. Zannedersem kafa yapısı bu. Nasıl bir kafa yapısıysa artık.

Burada öğrencinin okul günü mü olur sorusu sorulabilir. Bu okul MESEM yani mesleki eğitim merkezi. Burada kayıtlı öğrenciler haftada bir gün okula gelirler. Diğer günler işyerlerinde çalışırlar.

Büyüklerin ve öğretmenlerin yanında sigara içmeyi saygısızlık olarak görmem. Saygı olarak da görmem. Yalnız bizim toplumda anne, baba başta olmak üzere büyüklerin ve öğretmenlerin yanında sigara içmek ayıp ve saygısızlık olarak görülür. Buna da saygı duymak ve özen göstermek gerekir.

Öğretmenler, öğrencisinin yanlarında sigara içmesine bir şey demese bile gelip geçen, "Şu öğrencilere bak, öğretmenlerinin yanında sigara içiyor. Öğretmenleri de bir şey demiyor. Halbuki bizim zamanımızda böyle miydi" demek suretiyle hem öğrencileri hem de öğretmenleri eleştiriye tabi tutuyor.

Kimin, nerede, kimin yanında sigara içmesine bir şey demem. Herkes kendine yakışanı yapsın. Yalnız çıraklık öğrencisi bile olsa öğrencilerin saygıyı eksik etmemesinde fayda var.

Kendime gelince, 62 yaşındayım. Büyüklerin yanında hala sigara içmem. Sigara ihtiyacım olduğunda yanlarından uzaklaşır, sote bir yerde içer gelirim. Geçmişte dersime girmiş ya da girmemiş ne kadar öğretmenimle karşılaşsam, mezun olmamın üzerinden yıllar yıllar geçmiş olmasına rağmen yanlarında sigara içmem. Yolda karşılaşır isem de elimdeki sigarayı atarım. 1979 yılında dersime giren bir öğretmenimle bile karşılaşsam, ben de öğretmen oldum. Benim de emekliliğim geldi. Yıl olmuş 2026 demem, asla yanlarında sigara içmedim. İçmem de. Benim saygı anlayışım aynen devam ediyor.

Hasılı, yeni nesil pek bu saygı anlayışlarına özen göstermiyor. Yine de bekliyor insan. Fazla değil, az ötede içecekler bu zıkkımı. Böyle yaparlarsa ölmezler.