Sosyal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sosyal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Temmuz 2026 Cuma

Akşehir'den Notlar

Kaplıca için Gazlıgöl'e giderken az dinleneyim diye Konyalılar'a ait bir tesise girer, yarım saat kadar oyalanırım. Hafiften yürür, ayaklarım açılır, otura otura karıncalanmaya başlayan kalçamı rahatlatırım. 

Tesisten tek faydalandığım WC'si. Tuvaleti de paralı. Paralı olmasına rağmen çok da bakımlı değil. Geçen yıl 10 ya da 15 lira idi. Bu sene ihtiyaç hissedip girmedim. Girenlere sordum 20 lira yapmışlar. Biradere, 20 lirayı duyunca idrarım uçup gitti deyip gülüştük.

Gazlıgöl'de dört gün kaldıktan sonra çayı Çay'da mı içelim Akşehir'de mi derken tıpkı geçen yıl olduğu gibi Akşehir'de karar kıldım. 

Geçen yıl hem Konya'dan hem de Kayseri'den okul arkadaşım olan halen öğretmenevinde yöneticilik yapan dostumu ziyaret etmiştim. İzzet ikramını yiyip içmiş, yılların özlemini gidermiştik. 

Bu ziyaret birkaç saatimi almıştı. Onca sıkıntı ve derdine rağmen dostumun gülen yüzünün hala devam ettiğini görmüştüm.  

Gazlıgöl'den alışverişimizi yaptıktan sonra cuma namazına Akşehir'e varırız dedim. Ezana 10 dakika kala Navigasyon bizi Nasrettin Hoca türbesi ve mezarlığın yanındaki camiye götürdü. 

Navigasyonla gittiğimiz yolu çok bakımsız gördüm.





Cumadan sonra Hoca Nasrettin'in türbesini ziyaret ettik. Hoca'nın türbesinin ve etrafındaki tarihçelerin ve Hoca'nın deyimiyle 'dünyanın ortası' denilen yerin fotoğrafını çektim. 

Mezarlıktan çıktıktan sonra hemen mezara paralel caddenin trafiğe kapalı olduğunu, kaldırım üzerine çadırların kurulduğunu gördüm. 

Nasrettin Hoca şenliğinin son günüymüş meğer o gün.


Çadırların karşısındaki Nasrettin Hoca'nın kazanına yakın bir yerdeki çimlerin üzerine sergimizi serdik.

Çadırlara göz attım. Genelde gözleme yapıp satıyorlar. Birer gözleme siparişi verdim. Gelirken getirdiğimiz iki termos çayın dibine vardık.

Ardından 15.15 gibi Konya'ya doğru yola çıktık. 

İki saatten fazla durduğumuz Akşehir'de şenliğin son günü olmasına rağmen fazla bir hareketlilik görmedim. Anlattığı kayyım hikayesiyle bir siyasi tarafından tepki gösterilen bu senenin Nasrettin Hoca'sı olan namı diğer Mandıra Filozofu'nu da göremedim. "Burası siyaset yapılacak yer değil" tepkisini gösteren siyasimizi de göremedim. Belli ki şenliğin ilk gününde yapılan resmi programda bulunmuşlar. Ardından çekip gitmişler. 

Siyasimizin kayyım fıkrasına tepki göstermesini ve tören alanını terk etmesini de anlamış değilim. Görünen o ki siyasilerimiz çok alıngan ve kırılgan. Her şeyden nem kapıyorlar. Siyasetçi dediğin biraz müsamahalı ve geniş olmalı. Fıkradan, başka çıkarımlar çıkarmamalı. İzahın olmadığı bazı konularda müsaade etsinler de Nasrettin Hoca gibi olmasa da mizah yapan birileri mizahıyla töreni süslesin. Öyle ya Hoca adına düzenlenen şenlikte espri, mizah olmayıp da başka ne olacak. Yapılan mizah bazen cuk diye oturur bazen de oturmaz. Zira doğaçlama yapılan şeyler böyle olur. 

Ki kayyım günümüzün geçer akçesi. Gün geçmiyor ki bir kurum, kuruluş, şirket vb. yerlere kayyım atanmamış olsun. İleride bugünlerin tarihine birileri yer verirken günümüzü kayyımlar dönemi diye adlandırırsa hiç şaşırmam. 

Kayyım ataması çok anormal ve nadir durumlarda gerekli olabilir. Eğer çok sayıda kayyım görevlendirmesi yapılıyorsa o ülkede anormal bir durumun olduğunu düşünmek normaldir. 

Siyasiler, olur olmaz her şeye tepki göstermek, ayar vermek ve had bildirmek yerine bu ülkede hemen hemen her yere kayyım atamaması yapılmaması için çaba göstermesi gerekir. 

Yol boyunca yol kenarında kiraz satanların önünde durup da kiraz almadım. Nasılsa Akşehir'e gireceğiz. Meşhur kşrazlarını alıp yeriz dedim ama dolaştığı yerlerde kiraz sarana rastlamadım. 

Akşehir'i daha gelişmiş daha bakımlı görmek isterdim. İsterdim ki bu şehre bir el dokunsun. Zira Akşehir halkı ve ziyaretçiler bunu hak ediyor. 

Not: Eskişehir ve Akşehir'de tuvalet ücretinin 10 lira olduğu dikkatimi çekti. İster istemez Afyonkarahisar'a giderken girdiğim tesiste tuvalet ihtiyacının 20 lira olmasıyla karşılaştırdım. Gören de ihtiyaç giderenlerin taharetini bu WC yapıyor sanır. 

Eskişehir'den Notlar

Birçok şehri gördüm. Eskişehir'i görmek nasip olmamıştı. Görmediğim için merak da ediyordum. 

Gazlıgöl'de kaplıcada iken biraderin Eskişehir'e gidip gelelim, amcaoğlunu ziyaret edelim teklifine evet dedim.

Gazlıgöl-Eskişehir arası virajlı ve yolu pek iyi değil denmesine rağmen çıktık yola. 12.15 gibi Eskişehir'e vardık. Virajlı yollar buz geldi bana. Arabayı park yasağı olmayan ve trafiği engellemeyen uygun bir yere park ettik.

Gezilecek yerler neresi var diye sorduk. "Hemen şuradan çıkın, Odunpazarı Evleri var. Herhangi bir vasıtaya gerek yok. Yakın" dedi Eskişehirli bir teyze.

Odunpazarı Evleri'ne gittik. Tarihi evlerde yan yana ve karşılıklı bol miktarda sanat galerisi ya da atölyesi adı altında lüle ve akik taşından yapılmış tespih, bileklik vb. zinet eşyasının imal ve satışının yapıldığı yerleri gördük. 

Hele cam şekillendirme atölyesi görülmeye değerdi. Herhangi bir kalıp kullanmadan camı şekillendirerek her türlü süs eşyasına imzalarını atmış atölyedeki sanatçılar. 

İki tane tarihi camiyi ziyaret ettik. Bir tanesi Tiryakizade Süleyman Ağa, diğeri ise Kurşunlu Külliyesi. Külliyenin içinde Hanikah, tabhane, imaret, aşevi, kervansaray, cami, şadırvan, subyan mektebi, ısı merkezi ve WC. bulunduğu girişte yazılı. WC ve şadırvan dışındaki müştemilat; sanat galerisi,
el sanatları, ahşap eserler müzesi, cam sanatları merkezi adı altında faal. Külliyenin bu şekil çok amaçlı kullanılması; sanatseverleri, meraklıları, cemaat, ziyaretçi, satıcı ve müşterileriyle cami ve çevresini canlı tutuyor.

Kurşunlu Külliyesi'ne girişte Külliyenin tarihçesine yer verilmiş. Ama solmuş tarihçe okunmuyor. Nedense yetkililer bu tarihçeyi değiştirmeye gereksinip duymamışlar. Acaba tarihçe de tarihi diye mi değiştirmiyorlar diye düşünmeden edemedim. 

Kurşunlu Camii girişine, "Cami ve Müştemilat'ında gelinlikle fotoğraf çekmek yasaktır", yazısı dikkatimi çekti. Gelinlikle fotoğraf çekinmek niye yasak olsun. Bir taraftan Allah'ın emri, peygamberin kavli deriz. Örfe göre kızlarımıza gelinlik giydiririz. Sonra da Külliye'de fotoğraf çekinemezsiniz diyoruz. Şu dense anlarım. "Namaz vakti camide cemaat varken fotoğraf çekimi yasaktır" şeklinde yazılacak bir uyarıyı anlarım. Üstelik cami dışında müştemilatta da yani Külliye'de de fotoğraf çektirilmesine yasak koyuyoruz. Bırakalım da evlenecek çiftler Allah'ın evine gelerek fotoğraf çekinip hayıra olarak saklasınlar. Bir de Müştemilat'ında" derken müştemilat özel isimmiş gibi kesme işaretiyle ayrılmasını da anlamış değilim. 

Akik ve lüle taşının Eskişehir'de çıkması, akik ve lüle taşı işlemeciliğini geliştirmiş, korumaya alınan tarihi evlerin içinde  insanımızın sanat ve zanaatkar yönünü ortaya çıkarmış. 

Sanat atölyesinde esnaf satışını yapmak için akik ve lüle taşına ait ziynet eşyasını teşhir ederken pencere kenarlarına da lüle taşıyla ilgili tarihçelere yer verilmiş. Lüle taşına dair bir efsane dikkatimi çekti. 

Sanat atölyesine gidip de alışveriş yapılmaz mı?

Hele yanında eşin varsa elin mahkum. Eskişehir hatırası olsun diye ikimiz de akikten yapılmış bileklik aldık. Satıcıya faydası nedir dedim. "Tansiyonu düzene koyar" dedi. Sinire iyi gelir mi dedim. "Gerilimi ve stresi düşürür" dedi. İyi o zaman tam bana göre deyip bilekliği geçirdim bileğime. 

O günden bugüne bileğimde akikten yapılmış bilekliği saat gibi takıyorum. Fayda sağlar düşüncesiyle sakinleşeceğim günü bekliyorum. Zaman zaman doğar doğmaz koluma bu takılsa iyiymiş diyorum. Ama sinir geldi mi bileklik bana mısın demiyor. Neyse bu benim meselem değil, kayınpederin kızı bileklik fayda sağlayacak, siniri geçecek diye beklesin dursun. 

Teşehhüt miktarı kadar kaldığım Eskişehir'de Odunpazarı Evleri'nden çıkıp Ege ve İç Anadolu bölgelerine ait olan Porsuk Çayı'nı gördük. Çayın suyunu çok temiz görmediğimi söylemeliyim.

Hangi bölgelere çalışıyor bilmiyorum ama farklı yönlere giden tramvay dikkatimi çekti. Bir de iki vagondan fazlasını görmedim. Belli ki yolcu yoğunluğuna göre ayarlama yapılmış olmalı. 

Hem tramvay hem de şehir içi toplu taşıma hizmetinde kullanılan otobüsleri biraz eski ve yıpranmış gibiydi. 

Caddelerini dar gördüm. Caddelerde ilgili gördüğüm bir başka husus "Durmak ve park etmek yasak" levhasının olduğu her yerde sıra sıra araçların park edildiğini gördüm. İşin ilginci, "Park etmek ve durmak yasak" anlamına gelen trafik levhasını altına "Park yasaktır" yazısı da eklenmiş ama Eskişehirli bana mısın dememiş. 

Eskişehir gibi sanatla özdeşleşmiş bir şehirde park yasağı olan yerlere araçların park edildiğini görünce üzüldüm. Ne kadar sanatla özdeşleşse de kural tanımamazlıkta bu şehrin de diğer şehirlerimizden çok farklı olmadığını söylemeliyim. Demek ki kuraksızlık ve kuralı çiğnemek içimize işlemiş.

Eskişehir'e Konya'yı kıyaslarsam, Eskişehir'de akik ve lüle taşı. Bunlara paralel atölye, satış ve sanat galerileri her yeri süslemiş. Bir de sık sık çi börek levhalarına rastladım. Konya'da ise etli ekmek, Mevlana türü yiyecekler her bir yeri süslüyor. Sanki Eskişehirli ben sanata bakarım derken Konyalı ise can boğazdan gelir, ben mideme bakarım diyor. 

Akşam beş sularında amcaoğlunu evinde ziyaret edip ikram ettiği yemeğini yedik, çayını içtik. Muhabbetin dibine vurduk. Yolcu yolunda gerek, akşam karanlığına kalmadan virajlı yolları geçelim deyip çıktık yola. Akşam 9.30 sularında Gazlıgöl'e geri döndük. 

14 Temmuz 2026 Salı

Birinciliklerimiz

Ülkemizi beğenmeyip eleştirsek de dünya birincisi olduğumuz yönlerimiz varmış. 

Bunlar nelermiş bir bakalım:

-En fazla sığınmacı alan ülkeyiz.

-Avrupa'da enflasyon oranı en yüksek olan ülkeyiz. (Enflasyon eşittir hayat pahalılığı ise öyle zannediyorum, hayat pahalılığında da birinciyizdir.)

-Enerji fiyat artışının en hızlı olduğu ülkeyiz.

-Avrupa'da et tüketimi en az olan ülkeyiz.

-Araba almak için en pahalı ülkeler arasında birinciyiz.

-Depresyon oranı en yüksek ülkeyiz.

İbrahim Karaca birinciliğimizi 6 maddede sıralamış. Bence bu kadar birincilik az. Hakkı teslim etme adına ben devam edeyim. Benim gözlemlerime göre, 

Kafe, kahvehane ve çay ocakları sayısı, 

En genç yaşta emekli olma, 

Sosyal medyaya girme, bu alemde vakit geçirme, 

Telefon görüşmemiz, 

Paramızın pul olması ve değersizliği, 

Dedikodu yapma ve laf taşıma, 

Dilenci sayısı ve yardım kuruluşu, 

Dinen, fikren ve siyaseten kutuplaşma, 

Savunma ve saldırı refleksi, bahane bulma ve gerekçe üretme, 

Algıları olgu, olguları algı yapma, algılarla yaşama, 

Bedel ödememe, 

Had bildirme, 

7/24, 365 gün ve bir ömür siyaset konuşma, 

Çamur atma ve iftira, 

İstifa mekanizmasının işlememesi, 

Sorunları halının altına süpürme, 

Çözüm getirecek radikal kararlar yerine pansuman tedbirlerle günü kurtarma, 

Seçim ekonomisi, 

Gerçekleri ters yüz etme, 

Bir örnekle genel çıkarımda bulunma, Aristo mantığını temel felsefe edinme, 

Sürü psikolojisi içerisinde yaşama, 

Söylem ve eylem çelişkisi, sureti haktan görünme, 

U dönüşü ve zikzak çizme, tükürdüğünü yalama, 

Eleştiri yapmama ve yapılan eleştiriye gelmeme, eleştireni düşman ve muhalif belleme, 

İncinme ve incitme, 

Kin gütme, 

Unutmak istediğimizi unutma, unutmak istemediğimizi unutmama. Görmek istediğimizi görme, görmek istemediğimizi görmeme, 

Mahalle baskısı. Her ne olursa olsun mahalleyi korumacılık, mahallede farklı düşüneni dışlama,

Dostu düşman, düşmanı dost edinme, 

Kuralları çiğneme, 

Pireyi deve, deveyi pire yapma, 

Borçla yaşama, rahatımızdan ödün vermeme, 

Gün yapma, gün gösterme, gününü gün etme, günü berbat etme vb. yönlerimizi de yabana atmamak lazım. Zira bu konularda da birinciliği ya da ilk üçü kimseye kaptırmayız. 

13 Temmuz 2026 Pazartesi

İlçeden Büyük İlkokul

İstanbul Avcılar ilçesinde bulunan Leyla Bayram İlkokulu ile ilgili 2018 tarihli bir habere rast geldim.

Habere göre okul, 5300 öğrenci mevcutlu. 155 öğretmeni, 128 dersliği var. Derslik başına her sınıfa yaklaşık 55 öğrenci düşüyormuş. 

2026 itibariyle okulun Web sayfasına baktım. Okulun güncel hali, 3461 mevcut, 156 öğretmen, 5 müdür yardımcısı ve 49 dersliğiyle ikili öğretim yaptığı yazılı. 

Mahalleye yeni bir okul mu yapıldı ya da nüfusun azalmasına paralel, okul mevcudu mu azaldı bilmiyorum. 

Okulla ilgili 2018 haberine dönersem, okul bu nüfusuyla Türkiye'de bulunan 66 ilçeden daha büyükmüş.

Bu okuldan küçük ilçelerin ismi zikredilmemiş ama belli ki bu ilçeler siyasi mülahazalarla geçmişte ilçe yapılmış, ilçe demeye bin şahit lazım denilen yerlerdir. 

Bu ilçeler ilçe olduktan sonra da gelişme göstermemiş, gelişmesi de mümkün olmayan ilçelerdir. 

5300 nüfuslu okulu müdür, beş yardımcı ve 155 öğretmenle yönetirken bir de 66 ilçeyi gözümüzün önüne getirelim: 

66 ilçeye 66 kaymakam atamışız. 

66 belediye başkanı seçmişiz. 

66 ilçede şube başkanları görev yapıyor.

66 ilçedeki kurumlarda çalışan işçi, memur ve şef... 

Her kuruma ait hizmet binaları var. 

Kurumların elektrik, su, telefon ve yakıt giderleri vs. 

Kısaca 66 ilçeyi 66 kaymakam ve 66 belediye başkanı yönetirken, bu kadar kaymakam ve belediye başkanının yönettiğinden fazlasını tek müdür yönetiyor. Nereden bakarsak garip bir tablo söz konusu. 

Köyden bozma hatta köy bile denmeyecek bu tür ilçeler devletin sırtında bir kamburdur. Birilerine makam, mevki ve mansıp dağıtılan yerlerdir. Bu ilçeler ülke ekonomisine yüktür. 

Durum bu iken gelişmeye müsait olmayan bu tür ilçelerin ilçeliğine bir kanunla son vermek, ülkeye yapılacak en büyük hizmetlerden biridir. 

Aynı şekilde il, ilçe ve büyükşehir merkezinde yer alan mahalle muhtarlıklarını da sonlandırmak lazım. 

Bende Oldum Bir Çelebi

Pek tatil kültürüm, gezip dolaşayım hevesim yok. Zorunlu olmadıkça muhitimin dışına çıkmam. Arabaya da binmem. Çok özel bir durum ve zorunluluk olmadığı müddetçe tek hareketliliğim yürümekten ibarettir. 

Yeğenin düğünü dolayısıyla epeydir oturmadığım şoför koltuğuna oturdum. Zaten acemisiydim. Benim acemilik olmuş bir hamlık.

3 Temmuz Cuma günü 7 araba çıktık yola. Ver elini Ankara dedik. Konvoydan kopmamak için acemiyim, arabam eski, beni yolda bırakır demedim. Bastım da bastım. Bastıkça acemiliğimi attım. Ben acemiliği atarken yanımdakiler hop oturup hop kalktı. Bu da benim değil, bana eşlik edenlerin meselesi. 

Akşam 5 sularında gelini alıp tekrar yola revan olduk. Şoförlüğüm gibi yolların da acemisiyim. Konya yoluna çıkmak için Ankara'yı karış karış bilen konvoydan şoförü usta bir arabanın peşine takıldım. Konya levhasını son anda gördüm. Konya için sağdan gitmemiz gerekiyormuş dedim. Ama bizim usta şoförün bir bildiği var diye alt geçide girdim. Girdiğim alt geçit bir mimarlık harikası idi. Döndüm durdum. Alt geçitten çıktıktan sonra git git bitmiyor yol. Ufukta Konya levhası da yok. Levha olarak sadece Samsun levhasını gördüm. Bereket Navigasyon var. Değilse hedef Konya iken nasibimize Samsun düşecekti. Navigasyon kah bölünmüş yoldan kah otobandan bizi Konya yoluna girdirdi. 

İp gibi dizili konvoy kopan tespih taneleri gibi dağıldı. Yanlış yola saptığımızdan dolayı en geride ben kaldım diye düşünürken kim, nerede telefonuyla nasıl olduysa en önde biz olduğumuz ortaya çıktı. Öyle görünüyor ki konvoydan herkes yanlış yollara girmiş. 

Yakıt almak ve akşam namazı için iki defa durunca yine geride kaldık ama olsun. Bir süreliğine de olsa öne geçmişiz. 

8'i geçerken menzilimiz Konya'ya vardık. 

Gelini bıraktıktan sonra ertesi günü yapacağımız düğünde buluşmak üzere kavilleşip ayrıldık. Eve geçmeden bir başka düğünün sonuna doğru vararak düğün sahibine hayırlı olsun dileklerimizi ilettik. Sabahtan akşama içemediğim çay ihtiyacımı burada fazlasıyla giderdim. 

3 Temmuzda başladığımız düğünü cumartesi nihayete erdirdik. 

Pazar günü bir başka düğünün ardından biraderle beraber pazartesi günü 4 günlüğüne kaplıca için Afyonkarahisar'a gittik. 

Kaplıcanın üçüncü günü sabah kahvaltısını yaptıktan sonra amcaoğlunu  ziyaret için günübirlik Eskişehir'e geçtik. Akşamında Gazlıgöl'e dönüş yaptık. 

Dördüncü günün sonunda, cuma günü Gazlıgöl'den ayrılarak akşam beş sularında Konya'ya giriş yaptık. 

Hasılı, cumadan cumaya, Konya-Ankara, Ankara-Konya, Konya-Afyonkarahisar, Afyonkarahisar-Eskişehir, Eskişehir-Afyonkarahisar, Afyonkarahisar-Konya olmak üzere turlayıp geldim. Hem turladım hem tatilimi yaptım hem hayırlı işe iştirak ettik. Herhalde bu bir haftada yaptığım km'yi ömrüm boyunca hiç bir haftada yapmamışımdır. Arabadan inmeyen için yaptığım bu km çok bir şey ifade etmese de benim gibi biri için önemli olsa gerek. Kendime pay çıkaracak olursam, bende oldum Bir Evliya Çelebi. 

12 Temmuz 2026 Pazar

İlişkilerde Seviye

"Büyük devletlerle dost olmak kolay bir şey değildir. Rahmetli İnönü'den aktarma yapacağım. 'Büyük devletlerle dost olmak, ayıyla yatağa girmeye benzer' dedi. 'Ayıyla yatağa giren ne yapacak' dedi. Biz de dedik ki herhalde Paşa bunun ilmini biliyor, söyleyecek dedik. 'Dikkatli olmalı' dedi. Başka da söyleyeceği lafı yoktu. Çok büyük espri. Paşaya yakışan bir espri. Büyük devletlerle düşmanlığın bir yararı yoktur. Büyük devletlere teslim olmanın da bir yararı yoktur. Ama menfaatlerini koruyarak dostluk yapmanın faydası vardır".

Yukarıdaki sözler 1965 ila 1991 yılları arasında 6 defa gidip 7 defa başbakan olan, Turgut Özal'ın vefatının ardından 1993-2000 yılları arasında da Cumhurbaşkanlığı yapan Süleyman Demirel'e ait. 

İsmet İnönü ise 1938'den 1950'ye kadar iki dönem Cumhurbaşkanlığı yapan, 1972 yılına kadar CHP genel başkanlığı koltuğunda oturan, asker ve siyasetçi. Namı diğer Milli Şef. 34 yıl aktif siyasetin içinde yer almıştır. 

Geçmiş icraatlarını beğeniriz veya beğenmeyiz. Şu var ki Demirel 35, İnönü ise 34 yıl aktif siyasetin içinde yer almıştır. Her ikisi de tıpkı diğer siyasetçi ve devlet adamları gibi tecrübe edinmişlerdir. Tecrübelerinden faydalanmak, aktardıkları anekdotları dikkate almak gerekir diye düşünüyorum. 

Çift kutuplu dünyada, tüm dünya devletlerinin iki gücü temsil eden ABD ve Rusya ile ilişkilerinde dikkatli olmasında fayda görüyorum. İnönü'nün büyük devletlerle dostluğun ve düşmanlığın yararının olmayacağı tespitini de yabana atmamak lazım. Hele "Büyük devletlerle dostluk, ayıyla aynı yatağa girmek gibidir" teşbihi de kulaklarımıza küpe olması lazım. 

Devletler arası ilişkilerden ve diplomasiden pek anlamasam da sade bir vatandaş olarak büyük ve diğer devletlerle ilişkinin kesilmemesi, gerilimin yükseltilmemesi, ilişkinin düşmanlık ve dostluk boyutuna taşınmaması gerektiğini düşünüyorum. Kısaca ilişkilerde ölçüyü kaçırmamak, işi aşırı ve sevgi diyebileceğimiz dostluk ve aşırı nefret noktasına getirmemek gerekir. Çünkü her ikisi de aşırılıktır ve ülkeye zarardır. Kıstas ne dostluk ne de düşmanlık, ülkenin menfaatlerini korumak temel felsefe olmalıdır. 

Devlet başkanlarına hitabın da aynı şekilde ölçülü olmasına dikkat etmek gerekir. Devlet başkanları arasında ülke menfaatlerinin yanında kişisel hukuk da oluşabilir. Kapalı kapılar arasında ve özel görüşmelerde samimiyet olabilir. Birbirleriyle senli, benli konuşabilirler ama ekran karşısında “Sayın” şeklinde resmi bir hitap daha uygun düşer diye düşünüyorum. Pekala ekran arkasında “Dostum”, ekran önünde ise “Sayın” şeklinde hitap edilebilir. 

Buna bir örnek vermek istiyorum. Kendisiyle Adana’da birlikte çalışmıştım. Okulun emektar memuru idi. Okul müdürüyle arasındaki ilişkilerinden bahsetmişti: “Müdür, benim arkadaşım. Evlerimize gider geliriz, ailecek tanışırız. Birlikte kahvehaneye gidip oyun oynarız. Kısaca dışarıda da hep beraberiz. Konuşurken senli, benli konuşuruz. İsmiyle hitap ederim. Ama okula gelince saygıda kusur etmem. Gerekli saygıyı gösteririm. Ceketimin düğmesini ilikler, ‘Müdür Bey’ diye hitap ederim. Arkadaşız diye işimi aksatmam ve savsaklamam” demişti. 

Bu memur ve müdür arasındaki çizginin ve seviyenin devletler arası ilişkilerde de olmasını istiyorum.

Bir hususa daha değineyim. Sayın Demirel ile İnönü birbirine zıt iki siyasi kutbun temsilcisi olmasına rağmen Demirel’in İnönü’den alıntı yapmasını da önemli bulduğumu ifade etmeliyim. 

5 Temmuz 2026 Pazar

Zümrüdüanka Kuşu

“Zümrüdüanka (Simurg), Fars mitolojisine ve Doğu edebiyatına dayanan efsanevi bir kuştur. Bilgelik, yeniden doğuş ve insanın kendi içsel yolculuğunu simgeler. 

En bilinen hikâyesinde, acı çeken kuşların hükümdarı olan Anka’yı bulmak için yola çıkan ve sonunda aslında aradıkları gücün kendi içlerinde olduğunu fark eden 30 kuş anlatılır.

Zümrüdüanka’nın en derin hikâyesi, ünlü mutasavvıf Feridüddin Attar’ın Mantıku’t-Tayr (Kuşların Dili) adlı eserinde anlatılır.

Efsaneye göre kuşlar, dünyadaki haksızlıklardan ve adaletsizliklerden bıkıp bir lider aramaya karar verirler. Hepsinin kralı olan ancak Kaf Dağı’nın ardında, Bilgi Ağacı’nda yaşayan efsanevi Zümrüdüanka’yı bulup kendilerini kurtarmasını istemektedirler. Ancak oraya ulaşmak için geçilmesi gereken 7 zorlu vadi vardır: aşk, ayrılık, marifet, tevhid, hayret, yokluk ve fakirlik vadileri. Bir başka yerde de 7 zorlu vadi şu şekilde ifade edilir: irade, aşk, cehalet, inançsızlık, yalnızlık, kıskançlık ve yok oluş vadileri.

Bu zorlu yolculukta nefislerine yenik düşen, yorulan veya korkan binlerce kuştan geriye sadece 30 kuş kalır. Bu 30 cesur kuş, nihayet Kaf Dağı’na varıp Anka’nın yuvasına ulaştıklarında karşılarında fiziksel bir varlık göremezler. Göle veya yansımaya baktıklarında ise sadece kendilerini görürler. Çünkü Farsçada “Simurg” kelimesi “otuz” (si) ve “kuş” (murg) anlamına gelmektedir. 

O an anlarlar ki; lider olarak aradıkları, kendilerini kurtarmasını bekledikleri Anka kuş kendileridir. Her biri kendi içlerindeki benliği öldürüp yeniden doğarak birer “Anka” olmuştur. 

Zümrüdüanka aynı zamanda ömrünün sonunda kendini yenileyerek küllerinden doğmasıyla bilinir. Efsaneye göre kuş, yaşam döngüsünün sonuna yaklaştığını hissettiğinde, kuru dallardan kendine bir yuva yapar. Güneş ışınlarının dalları tutuşturmasıyla yuvada yanarak ölür. Bu yanışın ardından üç gün geçer ve üçüncü günün sonunda küllerinden yeniden doğar. 

Bu sembolizm, bireyin hayatta karşılaştığı zorluklar karşısında pes etmemesini, zor durumlarda yanıp kül olsa dahi küllerinden güçlenerek ve dönüşerek yepyeni bir başlangıç yapabileceğini ifade eder”. 

Küçüklüğümde büyükler Zümrüdüanka kuşuna dair masal anlatırlardı. Aklımda bir şey kalmamış olmalı ki bu masalı küçüklere hiç anlatmadım. Başka anlatan da görmedim. 

Nereden aklıma geldiyse Zümrüdüanka kuşunu yazı konusu edinmek istedim. Bu kuşu yazı konusu edineceğim ama hakkında bir bilgim de yok. Çünkü tüm bilgim küçüklüğümde büyüklerin anlattığı masaldan ibaretti. Anlatılan masalı yarım ağız dinlemiş olmalıyım ki ismi dışında kuşa dair aklımda da hiçbir şey kalmamış. Bereket yapay zeka imdadıma yetişti. 

Öyle zannediyorum, benim dışımda çoğumuz da kuşa dair masalları öylesine dinlemiş olmalı ki kuşla verilmek istenen mesajı alıp hayatımıza uygulamamışız. 

Bugün her alanda ve ülke yönetiminde bizi dert ve sıkıntılardan kurtaracak bir kurtarıcı yani mehdi beklediğimiz bir gerçek olduğuna göre adı üzerinde masal da olsa her masalın vermek istediği kıssadan hisse almamışız demektir. 

Yarım asrı devirdikten sonra asıl kurtarıcının kendimiz, esas sorunun kurtarıcılar, kurtuluşumuzun kurtarıcılardan kurtulmak olduğunu, bizzat yaşayarak öğrendim ama bu tecrübe benim yarım asrıma mâl oldu. Halbuki bu tecrübe için yarım asır geçirmem gerekmezmiş. Küçüklüğümde Zümrüdüanka kuşuna dair anlatılan masallardan çıkarım yapabilseydim çocukluğumu, gençliğimi ve olgunluk çağımı kurtarıcı aramakla geçirmezdim. 

Benim yaşadığım bu tecrübeyi, yaşı 60-70 olmuş hâlâ görmeyenler var ve hâlâ kurtarıcı bekliyorlar ya da birilerini kurtarıcı olarak görüyor. Kimi ölürken bile kurtarıcı bekleme ümidini yitirmiyor. Bu tiplere yani kurtarıcılara bel bağlayanlara üzülüyorum ama yapılacak bir şey yok. Çünkü herkes kendi hayatını yaşıyor. 

Masalda anlatılan zulüm, adaletsizlik ve haksızlığın sadece masaldan ibaret olmadığını, günümüzde de aynı haksızlıkların devam ettiği göz önüne alındığında, küçük ve genç dimağlara Zümrüdüanka kuşunun neyi temsil ettiğini, insanın misyonunun ne olduğunu bir güzel işlemek lazım. Çünkü Zümrüdüanka kuşu masalı hayatı anlatıyor. Masalın kahramanı da 30 kuş. Mücadele iradesi gösteremeyen diğer kuşlar yolda telef olmuş. 30 kuş acı, sıkıntı, dert ve haksızlıklardan kurtulmak için aşılması gereken etapları bir bir aşarak gerçekle yüzleşmişler ve esas kurtarıcının kendileri olduğunu anlamış ve küllerinden yeniden doğmuşlar. Küllerinden yeniden doğmak tabiri de bu masaldan geliyor olmalı. 

Emeklinin Alışamadığı Tek Şey

Nisan 2026'da yaş haddinden emekli olan çiçeği burnundaki bir emekli, emekli olmasının ardından birkaç ay sonra yıllardır çalışıp emekli olduğu kurumundaki meslektaşlarını ziyarete gider.

Hoşbeşten sonra "Emeklilik nasıl gidiyor? Emekliliğe alışabildin mi" sorusu soruluyor. "Çok iyi gidiyor. Her şeyi güzel. Yalnız emekliliğin bir şeyine hiç alışamadım" cevabını verir. "Nedir o" dendiğinde, "maaşına alışamadım" der.

Bu muhabbette ben bulunamadım. Ortamda bulunan biri söyledi. 

Emekliliği eskidikçe emeklimiz, kendisine bağlanan emekli maaşına alışabilecek mi? Mümkün değil. Öyle zannediyorum, vefat edinceye kadar bu maaşa alışamayacak. Çünkü çalışırken 100 binin üzerinde maaş alan biri, emeklilikle birlikte 50 binin altında bir maaş alırsa bu maaşa alışabilmesi mümkün değil.

"45 bin neyine yetmez. Daha ne. Allah bereket versin. Bunu bulamayan da var" denebilir. Mesele yetip yetmemesi, maaşın az olması değil, emeklilikle beraber reva görülen maaş.

Elbette çalışanla, emekli olan arasında maaş farkı olsun. Çünkü çalışanla çalışmayan bir olmaz. Fark olsun olmaya. Ama arada bu kadar da uçurum olmasın. Bu durum şuna benzer: Dün bol kepçe yemek verdiğimiz birine bugün kaşıkla vermeye benzer. 

*

Bir düğün evinde gelin almaya gitmeden önce bir büyüğümle teşehhüt miktarı oturdum. Konu ağabeyinden açıldı. Başladı anlatmaya: "Malumunuz eşi vefat etti. Yalnız yaşayamayınca evlenmek zorunda kaldı. Hanımı kendisinden genç idi. İkinci evliliğinden bir çocuğu oldu. Evlilikleri pek düzgün gitmedi. Evliliği devam ettirmek için atını, arabasını, evini ve barkını sattı. Sonra hanımı çekip gitti. Boşandılar. 90 bin lira tazminat ödedi. Ardından nafaka davası açmış. Şimdi yine tek başına kaldı. Evi olmayınca kirada yaşıyor. 20 bin lira emekli maaşı alıyor. 14 binini kiraya veriyor. Çocuklarından da yardım yok" dedi. 

Görünen o ki bu emeklimizin ikinci baharında yüzü gülmemiş ve her şeyini kaybetmiş. Aile faciası bir yana kiranın ardından arta kalan 6000 lira ile bu emekli nasıl yaşasın? Bu emekli de yaşadığı müddetçe ev sahibi olamayacağı için kiradan kurtulamayacak ve hem emekli maaşına hem de kira sonrası artan parayla geçinmeye alışamayacak. Çünkü geçinemeyecek.

Görünen emekliliğin ardından emeklilere insanca yaşayabileceği bir hayat standardı ikame etmediğimiz müddetçe emeklilik sorunu bu ülkede her geçen gün bir sorun olarak karşımıza çıkacak. Beddualarımız değişecek. Biri diğerine beddua ederken “Emekli olasıca” diyecek.

“Emekli sayımız çok. Eldeki imkan bu. Verilen maaş ile evi olan biri geçinebilir. Emekli olmadan evini almalıydı. Bu ülkede genç yaşta emekli çok. Devlet hangi birine baksın. Üstelik bizde emekli maaşı kişi ölünce sona ermiyor: eşine geçiyor, kızına geçiyor” türünden cevaplar ve gerekçeler çok. Hatta “Ömür uzadı. İnsanlar eskisi gibi erken ölmüyor. 20 sene çalışıp 40 yıl emekli maaşı alınıyor” deniyor. 

Tüm bu gerekçelerde gerçeklik vardır. Ama bu gerçekliği emekli düzeltmeyecek. Şu var ki düzeltilmeyen bu sistemin ceremesini emekli çekmemeli.

Sonra biz düzeltmeye kalktık da emekli engel mi oldu? 

3 Temmuz 2026 Cuma

İşi Bilen Bir Başka

Haziran 2026 enflasyonu, 0,99 çıkmış. Belli ki yeni TÜİK Başkanı, bu oranın çıkması için marketlerdeki fiyatların küsuratını göz önünde bulundurmuş.

Bir diğer husus TÜİK Başkanı belli ki esnaflığı iyi biliyor. TÜİK Başkanı olmasaydı herhalde iyi bir tüccar olurdu. Malumunuz son yılların yükselen değeri marketlerde ürünlerin fiyatı hep küsuratlıdır. 0,90, 0,95, 0,99 gibi.

Bu şekil etiketleme müşteriye ucuz geliyor. Oh be 1 lira bile değil, 0,99 deyip alıyor ya da 1,99 olan bir ürünün 99'unu görmüyor bazı müşteriler. 1 lira imiş. Sudan ucuz diyor ve kapış kapış alıyor. 

Bir diğer husus TÜİK Başkanı bu hesaplama ile ben burada kalıcıyım. Haberiniz olsun. Buraya umut bağlamayın, makamıma göz dikmeyin. Avucunuzu yalarsınız diyor.

Aynı zamanda demek istiyor ki kıymetimi bilirseniz ne âlâ. Yok bilmezseniz, ticaret benim işim. Değme marketçiler elime su dökemez diyor.

Bir diğer husus, 0,99 enflasyon oranının düz hesap denip yuvarlanmaması, bu makamın bu işi çok ciddi yaptığını gösterir. Öyle ya tüyü bitmemiş yetimin hakkı var bu oranda. Öyle ya yuvarlasaydı, devleti 0,01 oranında zarara uğratacaktı ki çalışan ve emekli göz önüne bulundurulduğunda, onlara 0,01 daha fazla zam yapılacaktı ki sonuçta telafisi mümkün olmayan bir kamu zararı ortaya çıkacaktı.

2 Temmuz 2026 Perşembe

Önce Şaşkınlık Sonra Sevinç

İki tane sürekli kullandığım raporlu ilacım var. Eskiden ikisi de aynı zamanda biter, aile hekimine birlikte yazdırırdım. Bir tanesinin ilacını doktor değiştirince iki ilacım da aynı tarihte bitmemeye başladı. Üç aydan üç aya olsa aile hekimine bir defa giderken şimdi iki defa gitmeye başladım.

Raporlu ilacımın bir tanesi için rutin kontrole gittim. İlacın yoksa ilaç yazayım dedi doktor. Olabilir dedim. Üç kutu yazmış.

Üçüncü günün sonunda reçetemi hatırlayarak bir nöbetçi eczaneye uğradım. Eczacı ilacımı poşete koyup uzattı. Borcum dedim. "Borç gözükmüyor" dedi. İyi günler deyip çıktım. 

Borcumun olmamasına şaşırdım. Nasıl olur dedim. Çünkü ne zaman eczaneye gitsem, ilaçlarım raporlu da olsa "katkı payı" adı altında mutlaka borç çıkar, her defasında 100, 300, 300 bayılırdım. 

Şaşkınlığın ardından sıra geldi sevinmeye. Nasıl sevinmem. İlk defa borcun yok dendi ve elimi cebime atmadan eczaneden çıktım.

Üç dört gün önce diğer raporlu ilacımı alırken ödemiştim. Aradan fazla zaman geçmeyince borç çıkmadı diye düşünüyorum. 

Aman neyse ne. Üzümünü yiyip bağını sormayacağım. Bir daha eczaneye yolum düşünceye kadar bu keyfi yaşamalıyım. 

Eleştirinin Çürüteni ve Yıkıcı Olanı

"Gecikmiş eleştiri çürütür, fırsatçılık kokan eleştiri yıkıcıdır".

Akif Emre’nin bu sözüne daha önceki bir yazımda yer vermiştim.

Bu yazıyı çerçeveletip her yere asmak lazım. Bu yazıyı göre göre hem göz aşinalığı olmalı hem de hayat düsturu olarak içimize işlemeli ve hayatın her alanında kullanmalıyız. Özellikle üç maymuna oynayanların, ağzına kadar gelip yutkunanların ve fırsatçılık yapanların kulağına küpe olmalı.

Eleştiri yaparken de eleştiri ile muhalifliği karıştırmamak lazım. Çünkü ikisi aynı şey değil. Birinde doğruyu ve güzeli bulma amaçlanırken diğerinde doğru yanlış her şeye karşı çıkma murat edilmektedir. Asıl olan, bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek olmalıdır.

Toplum olarak eleştiri yapıyoruz yapmaya. Ama yaptığımız eleştiriler genelde karşı tarafa oluyor. Nedense eleştiri oklarını kendimize döndürmüyoruz. Halbuki eleştiride önceliğimiz bizden olanların yaptıkları yanlışlara olmalıdır. Eleştiride öncelik kendi tarafımıza olursa bir anlamı olur. Bu, kavgada ilk tokadı kendi çocuğumuza atmak demektir. Kendi çocuğumuza tokat atmak çocuğumuzdan nefret ettiğimiz anlamına gelmez.

Kendi tarafımızdaki yanlışlıkları görmezden gelip geciktirmek bizi içten çürütmeye başlar. İçten çürümenin tedavi ve telafisi de kolay kolay mümkün değil. 

Kendi tarafımızı görmeyip okları hep karşı tarafa döndürmek, savunmayı beraberinde getirir ki bu eleştiride fırsatçılık koktuğu için maksat hasıl olmaz. Hazırında kutuplaşmaya katkı sunar. Kimse de kendini düzeltmeye kalkmaz.

Eleştiri yaparken söz üstadı olmak gerek. Bu işi usulünce kırmadan, dökmeden, tartışmaya ve yanlış anlaşılmaya mahal bırakmadan yapmalı. Kişilerin onurunu korumak esas olmalı.

Eleştirilen de eleştiriye açık ve hazır olmalı. Yapılan eleştirilerde kendisini özeleştiriye tabi tutmalı. Kendisine çekidüzen vermeli. Hatta eleştiri getirene teşekkür etmeli.

Böyle olursa yani eleştiriyi gecikmeden ve iyi niyetle yaparsak, eleştiri yaparken fırsatçılık yapmazsak, eleştiriye hazır ve açık olursak, eleştirinin ardından savunmaya geçip gerekçe ve bahane üretmezsek ve saldırıya geçmezsek bilin ki her alanda gelişiriz.

Tüm bunlar için her şeyden önce yaptığımız işten dolayı işimize ve kendimize güvenmemiz lazım. İşimiz, icraatımız önce kendi içimize sinmeli. Değilse kendimiz çalar, kendimiz oynarız. Herkes körler ve sağırlara oynar. 

Ömür Boyu Aynı Lokmayı Çiğnemek

"İlkokul ya da Kur'an kursu seviyesinde gösterilecek, küçük gayretlerle kısa zamanda öğrenilebilecek, basit ilmihal bilgileriyle ömür boyu oyalanan bir topluma dönüştük. Bu tıpkı şuna benziyor; aynı lokmayı ömür boyu çiğniyorsun ve lokma hiçbir zaman mideye inmediği için ondan hiç gıdalanamıyorsun. 

Fıkıh, kuru bir tekerrürden ibaret haliyle sahneyi neredeyse bütünüyle kuşatıp, irfanî sohbetleri ekranlardan büyük ölçüde süpürüp götürmüş gibi görünüyor".

Yukarıdaki cümleler Gökhan Özcan'a ait. Fî tarihinde yazısından bu bölümleri kopyalayıp sosyal medyada paylaşmışım. Sosyal medya arşivinde bu yazı tekrar önüne düşünce yazının eskimediğini gördüm. Yazının vermek istediği mesaj açık olmasına rağmen üzerine birkaç kelam etmek isterim.

"...basit ilmihal bilgileriyle ömür boyu oyalanan bir topluma dönüştük" tespiti müthiş. "Aynı lokmayı ömür boyu çiğniyorsun" benzetmesi de bir o kadar müthiş.

Yazar ilmihal tespitinde ve aynı lokmayı çiğneme teşbihinde ne kastettiğini en iyi kendisi bilir. Sanırım ilkokul, ortaokul ve lisede, yaz kurslarında din namına öğrendiğimiz şeyler basit ilmihal bilgilerinden ibaret demek istiyor. Bunları da öğrenmek çok kolay olmasına rağmen "Benim oğlan bina okur, döner döner bir daha okur" misali ilk, orta ve lise boyunca yaz dönemleri dönüp dönüp ilmihal okuyoruz. Bunca okumaya rağmen ne kadar öğrendiğimiz de tartışılır.

Hele daha ilkokul çağında hatta kreş ve anasınıfı seviyesinde iken elif ba öğrenmeye başlıyoruz. Tam Kur'an'a geçerken kurs bitiyor. Bir yıl boyunca unuttuğumuz için önümüzdeki sene sil baştan yeniden elif ba'dan başlıyoruz.

Dostlar alışverişte görsün türünden bu şekil ilmihal öğrenmeyi yazar, aynı lokmayı bir ömür çiğnemeye benzetiyor. Nedense bu lokma mideye bir türlü inmediği için bu tür çiğneme de safra şifa olmuyor. 

Yazarın değindiği bir başka husus da fıkıh. Dinin bir görüşü olup dinin yerine geçmemesi gereken fıkıh da tüm hayatımızı kapsıyor. Bunu da kuru bir tekrara benzetiyor yazar.

Sonuçta ne doğru dürüst Kur’an-ı öğrenebiliyoruz ne ilmihal bilgisini ne de fıkhı. Olan da küçük yaştan itibaren doğru dürüst yaz tatilini yapamayan çocuklara oluyor.

Yaz tatilini esirgediğimiz bu çocuklar, çocukluğunu yaşamadığı için vücut olarak büyüseler de hayata hazır bir şekilde sağlıklı gelişemiyor. Çünkü çocuk oyunla büyür, oyunla gelişir, oyunla kendini ve kişiliğini bulur.

Sağlıklı ve sorumlu gençler istiyorsak doya doya tatillerini yapma imkanı vermek lazım. Spor, yüzme benzeri aktivitelerle onları geleceğe hazırlamak lazım.

Hülasa, elif ba’ya evet, Kur’an-ı öğrenmeye evet, ilmihal ve fıkha evet. Ama bunlar tüm çocukluk, gençlik dönemini ve tüm hayatı kapsamamalı. Yerinde ve zamanında, kıvamında olmalı. Bunun için de çocuğun buna hazır olduğu vakti gözetmek en doğrusu. 

1 Temmuz 2026 Çarşamba

İbretlik Bir Mücadele Örneği

Bir varmış bir yokmuş. Ülkenin birinde bir grup market açmak istemiş. Fakat market açacak sermayeleri yokmuş. Bu durumda ağa ne güne duruyor. "Severim sizi. Dileyin benden. Ne isterseniz veririm" demiş.

Ağa sadece sermaye vermekle kalmamış. Market yerini temin etmiş. Marketin ruhsat, onay ve açılış işlemlerinde yardımcı olmuş. "Sizler sadece çalıştırın. Zira iyi çocuklarsınız. Ne isterseniz vereceğim" demiş.

Gel zaman git zaman market açanlar işi marketle bırakmamış. Her işe dadanmışlar. Yüzü de bulmuşlar ya. Neye, kime ihtiyaçları varsa ağanın kapısını çalmışlar. Ağa da yüz verdim astar istersiniz dememiş. "Helali hoş olsun. Alın alın" demiş hep.

Market işletenler kısa zamanda o ülkede her alanda söz sahibi olmuşlar. Ülkede bir güç olmuşlar. Güçlendikçe ve her alanda müşterileri arttıkça şımarmışlar da şımarmışlar. Güç zehirlenmesi yaşamaya başlamışlar. "Var mı bize yan bakan" dercesine herkese tepeden bakmaya başlamışlar. Kibirleri tavan yapmış.

Bu olup bitenlere ağa hiç ses etmemiş. Zira bunlar iyi çocuklar. Her şeyin en iyisini yaparlar. Birilerine güç gösterisi yapsalar da bana yapmazlar. Çünkü ne istedilerse verdim" demiş.

Ama bir zaman gelmiş ki bu market işletmecileri emellerine ulaşmak için ağayı engel görmeye başlamışlar ve oklarını ağaya döndürmüşler.

Ağa neye uğradığına şaşırmış. Çünkü marketçilerin bu yaptığı tamamen nankörlüktü, yiyip içtikleri çanağa pislemekti. İhanetin ta kendisiydi.

Aralarında bir mücadele başlamış. İş vuruşmaya, kan akıtmaya ve öldürmeye kadar varmış. Sonunda ağa işi kotarmış ve marketçileri alt etmiş.

Marketçilerin elebaşıları ülkeyi terki diyar etmişler. Gittikleri yerlerde de rahat durmamışlar. Ağa aleyhine lobi çalışması yapmışlar. Keyiflerine de diyecek yokmuş.

İhanet şebekesinin elebaşılarının farklı ülkelere gitmesiyle mücadele sona ermrmiş. Yeni bir mücadele başlatılmış. Ağa hainleri yakalama emri vermiş. Kaçanların ülkeye iadesi için kırmızı bülten çıkartmış. Fakat çoğu ülke suçluları iadeye yanaşmamış.

Bu durumda ağa ne yapsın ki. Gücü sadece ülkesindekilere yeterdi. O da öyle yapmış. Çünkü gücü kalanlara yetmiş. Ülkede bir temizlik hareketine başlamış. Suçlu avına çıkmış. Önce geriye dönük suç kriterlerini belirlemiş: Şu tarihe kadar bu marketten alışveriş yapanları hariç tutmuş. O tarihten sonra o marketlerden alışveriş yapmaya devam edenleri terörist ilan etmiş. İlan etmekle de kalmamış, hepsini cezalandırmış. İşi, aşı varsa kapı önüne koymuş. Bir kısmını da mahkum etmiş.

Ağanın bu mücadelesi takdir edileceği yerde bazıları, "Ceza yiyenler hep tüketici kesim. Üst tarafa hiç dokunulmadı. Adalet bunun neresinde?" dese de mücadele mücadeledir. Öyle ya yapmasalardı o marketlerden alışveriş. Ağa mı dedi onlara, gidin onlardan alışveriş yapın diye?

Hülasa, marketçiler ve ağa iki güç olduğu için güçlülere bir şey olmamış. En büyük zararı da alt taraftaki güçsüzler çekmiş ve hâlâ çekmeye devam ediyorlarmış. 

30 Haziran 2026 Salı

Gelin Saçı

Bugün, emekliliğinden kaç yıl sonra halk arasında "Evim Sistemleri" diye bilinen finans şirketleri aracılığıyla; ev alan, aldığı evin ödemesi devam eden biriyle görüştüm. Düğüne kalkışmış. Nasıl gidiyor dedim. "Sorma" dedi. Hayırdır dedim. "Gelin saçı yapılacakmış. 16 bin liraya anlaşmışlar. Bu parayı göndereceğim" dedi. Saç yapma o kadar var mıymış dedim. "Bizimkiler üç ay önceden anlaşmışlar. Şimdi daha yüksekmiş" dedi.

Kuaför parasını duyunca doğrusu şaşırdım. Düğün sahibine, "Ev alanla, evlenene Allah yardım eder" diyemedim. Bu sözü nasıl anlamamız lazım, bilemedim gitti. Çünkü ev alan da bir başına, evlenen de. Tırnağı varsa ancak başını kaşır. 

İnsan ev aldığında ve düğün yaptığında bir başına kalınca ev alanla, evlenene Allah yardım eder sözünü şimdi daha iyi anlıyor. İnsanımız öyle ki evini satarken bile devlete bizzat kendisinin ödemesi gereken harç parasını dahi ev alanın üzerine yıkıyor. Öyle zannediyorum insanımız, işi Allah'a havale ediyor, “sana Allah yardım etsin, benden bir şey bekleme” diyor. 

Neyse geleyim kuaför parasına. Fahiş bulduğum gelin saçı, piyasada ne kadarmış diye sanal aleme bir göz attım. Karşıma şu rakamlar çıktı:

"Türkiye genelinde gelin saçı fiyatları ortalama 2.500 ₺ ile 50.000 ₺ arasında. 

Fiyatlar; kuaförün popülaritesine, hizmetin paket içeriğine (saç, makyaj, prova) ve işlemin salonda veya düğün mekanında yapılmasına bağlı olarak farklılık göstermekte. 

Gelin başı uygulamaları genelde 4.000 ₺ ile 15.000 ₺ seviyelerinde.

Paket Fiyatları (Saç + Porselen Makyaj): Kampanyalı profesyonel paketler ortalama 6.000 ₺ ile 25.000 ₺ civarındadır.

Mekan / Otel Hizmeti: Hazırlıkların düğün salonu veya otelde yapılması durumunda ek ulaşım bedelleri yansıyabilir." (Al Bakışı). 

Gelin saçı için bu kadar para dökülüyorsa varın siz düğünün diğer masraflarını bir düşünün. Bilin ki her insanın altından kalabileceği bir şey değil düğün yapmak. 

İstediğimiz kadar düğünler sade olmalı diyelim. Kuaförü, düğünün tarafları, piyasa, ortam ve âdetler bildiğini okuyor. Sen de elin mahkum uymaya. 

Bu gelin saçı yapma rakamlarını görünce iştahım kabardı. Zamanında bir güzellik salonu açmak varmış. İşte o zaman paraya para demezdim dedim. Bilin ki yanlış meslek seçmişim. Ne diyeyim, talihime yanayım. 

Benden bu yaştan sonra kuaför olmaz ama "Okumanın anlamı kalmadı. Tüm meslekler doyuma ulaştı. Ne olacak bizim bu çocuğun hali” diye düşünüyorsanız, çocuğunuzu gözünüz kapalı kuaförlüğe verin. Tercihen kadın kuaförü olsun. Çocuğun ayda üç beş gelin saçı yapma işi alırsa o çalışadursun. Sen de yanında para sayma makinesi olduğu halde kasaya otur. Makine para sayıp dursun. Sen de zevkten dört köşe ol ve keyfine bak. 

28 Haziran 2026 Pazar

Konya'dan Dünyaya

Fî tarihinde merkez ilçeye üst düzey yönetici olarak atanan biri, ilçesine bir hedef koymuştu. Bilmem ne "ilçesinden dünyaya" demişti.

Ömrü hayatında okul müdürlüğü dışında başka bir idarecilik yapmamış bu kişinin koyduğu bu hedef çok büyüktü. Önce ilçesini yönetecek, buradan dünyayı yönetmeye açılacaktı. 

Çiçeği burnundaki yeni müdürün nazarında proje önemliydi. Projesi olmayan müdür makbul biri değildi. Böyleleri müdürlükte de kalmamalıydı.

İşe çok hızlı başladı. Birkaç gün içinde kendisine bağlı müdürlerden proje istedi. Tipini mi beğenmedi, zihniyet ve duruşunu mu yoksa geliştirdiği projeyi mi bilinmez, müdürlerin kahir ekseriyetini eledi. Daha doğrusu kendisine verilen, kimler kalacak kimler gidecek listesine göre hareket etti. Sıfırdan müdür seçerse ilçeden dünyaya hedefine ulaşabilecekti.

Yeni müdürlerle hedefine ne kadar ulaştı bilmiyorum. Bildiğim kadarıyla bir müdür yardımcısının organizesi ile birkaç günlüğüne Afrika'daki adı sanı duyulmamış bir ülkeye ikinci el elbise dağıtıp geldi. Arta kalan zamanında timsah üzerine oturarak çekindiği fotoğrafı sosyal medyaya servis etti. Hakkını yemeyeyim. Okul içinde toplanan ikinci el eşyaları dışarı çıkartıp verdiği poz da var akıllarda kalan. Başka ülke gördü mü bilmem ama ilçe müdürlüğü fazla uzun sürmedi. Kendisi bir başkasının mutsuzluğu üzerine gelmişti. Başkası da onun mutsuzluğu üzerine geldi.

Şimdilerde bildiğim kadarıyla "araştırmacı" adı altında bankamatik yöneticiliği yapıyor. Ne yeri var ne yurdu ne de koltuğu. Toplum içine de pek çıkmıyor. Koymuş bir uzun sakal. Takım elbiseyi bir tarafa atmış. Sadece birkaç hukuku olan kişiler arasında bot gösteriyor. Toplum içine çıkacak yüzü yok. Çünkü Çingene beyliği zamanında insanların işi, makamı ve ekmeğiyle oynadı.

Çingene beyinin fî tarihinde yediği bu herzeler nedense zihnimde bu günlerde belirdi. Çünkü şehrini yöneten bazılarının bununla yetinmeyip tıpkı bizim Çingene beyi ilçe eski yöneticisi gibi dünyayı yönetmeye talip olduğu haberlerini okudum.

Elbette büyük hedefler koymak güzel. İlçe ve ilden çıkan yöneticilerimiz dünyaya açılsın ve dünyayı yönetsin. Yalnız ilk önce ilçesini ve ilini yönetsin. İlçe ve işinin sorunlarını çözsün, sonra dünyaya sıra gelsin. 

Kaldırım Belediyeciliği

Evliya Çelebi Parkı'nın içindeki cami çevresinde hummalı bir çalışma gördüm. Burada ne yapılıyor diye o değilden bir baktım. Çevre düzenlemesi yapılıyor. 

Sadece Evliya Çelebi Parkı değil, Kayalıpark ve karşısındaki Aziziye Camii çevresinde de çevre düzenlemesi var.

Eski miting yeri olan Vakıflar Bölge Müdürlüğünün önündeki alanda da çevre düzenlemesi var. 

Aziziye Camii önündeki yola paralel yaya yürüyüş yolundan Mevlana’ya kadar yine hummalı bir çalışma gözüme ilişti. 

Belli ki yaz ayına merhaba dediğimiz, sıcakların iyice bastırdığı bugünlerde, kaldırımların ve belli parkların çevre düzenlemesine start verilmiş. 

Çevre düzenlemesiyle kastettiğim kaldırım ve tretuvar çalışmasıdır. Çünkü bizde hizmet dendi mi kaldırım ve tretuvar çalışması ilk akla gelir. Bu şekil hizmet de olmasa bizim belediyeler ne yapardı bilmiyorum. 

Niyetim siyaset yapmak, birilerine laf sokuşturmak, yapılan çevre düzenlemesini küçümsemek, siyasi içerikli bir yazı yazmak değil. Sadece bir tespitte bulunmak. 

Partisi ve zihniyeti ne olursa olsun bizde belediyecilik kaldırım ve tretuvar çalışmasından ibaret. Elbette kaldırım, tretuvar çalışması ve çevre düzenlemesi olacak. Yalnız yaptığımız kaldırım, tretuvar ve çevre düzenlemesi alt ve üst yapısıyla bir defa yapılmalı. Üç beş senede bir değiştirilmemeli. Bir yapıldı mı kolay kolay değişmeyecek şekilde evladiyelik olmalı. 

Nedense ne yaptığımız binalar ne de çevre düzenlemesi evladiyelik. Başka ülkelerde bir defa yapılıp son nokta konan kaldırımlar var. Örnek mi istersiniz? Daha önce Berlin kaldırımları diye yazı konusu edinmiştim. Berlin'de bulunduğum süre içinde en dikkatimi çeken şeylerden bir tanesi de sokak ve caddelerdeki birbirine benzer kaldırımlar. Bu kaldırımların tarihçesini bize çay ikram eden Sivas Gürünlü bir gurbetçiye sormuştum da aldığım cevap, "Bu kaldırımların ne zaman yapıldığını bilmiyorum. Yalnız ben buraya 1984 yılında geldim. Bu kaldırımlar bu şekil yapılı idi ve değişmedi" oldu. Bu cevaba hayret ettim. Ortasında büyükçe düz taştan, kenarlarında küçük küçük parke taştan ibaret bu kaldırımlar artık ne zaman yapıldıysa. 

Görünen o ki kaldırımlara, altından geçirdikleri elektrik ve telefon kablolarına, yollarına ve altında geçirdikleri su ve kanalizasyon alt yapısına ve bisiklet yoluna Almanlar, zamanında bir defa masraf etmiş, vatandaşının hizmetine sunmuş. Bir daha da sökme, yamama, kaldırım döşemeye ihtiyaç duymamış. Öyle zannediyorum, Almanya'da parke ve tretuvar üretim ve satışı yapan bir firma varsa, sinek avladığı için çoktan kepenkleri kapatmıştır. Bizde ise bu iş üzerine ticaret yapan varsa ihya olur. 

Gerçi bizde sadece kaldırım ve çevre düzenlemesinin değil, yaptığımız binaların bile ömrü uzun değildir. Ekonomimizin canlılığı inşaat sektörüne bağlı. İnşaat durursa piyasada yaprak kıpırdamaz.

Almanların çözdüğü meseleyi biz niye çözemiyoruz? Görünen o ki Almanlar hem bina hem yol hem alt yapı hem kaldırım düzenlemesi işini evladiyelik yaparken biz pansuman tedbirlerle günü kurtarmaya çalışıyoruz. İsrafa karşı olsak da en büyük israfı bu alanda yapıyoruz. Çünkü bizde rant ekonomisi hakim. Yap-yık, yık-yap, alçak kattan yüksek kata çıkmak bizim işimiz. 

Bina, yol, alt yapı ve çevre düzenlemesinde mesafe kat etmek istiyorsak, ülke ve şehir yönetimine talip olanlarda, bir süre Almanya’da çalışmış olmak kriterini koymak lazım. Belki o zaman tüm işimiz, "Türk gibi başla, Alman gibi bitir!" şeklinde olur. 

26 Haziran 2026 Cuma

Mahallemde Felekten Bir Gece

Mahallem sessiz, sakin bir yer. Tam kafa dinlendirmelik. Sokağımız dar olduğu için araba gürültüsü de yok.

Sessiz ve sakinliğiyle huzurun adresi olan mahallem bu akşam beni şaşırttı. Eski halinden eser yoktu. Çünkü akşamdan gece saat 22.30’a kadar evin içine kadar gelen müzik çaldı durdu. Belli ki bir yerde düğün vardı.

İyi de mahallemde ve mahalleme yakın bir yerde düğün salonu yoktu ki düğün olsun. Acaba birileri evinin önünde, sokak ortasında çalgılı ve oynamalı bir düğün mü yapıyordu? Pek bir anlam veremedim.

Saat 22 sularında marketlere bir uğrayayım diye evden çıktım. Dönüşte farklı bir yolu tercih ettim. Yürüdükçe müziğin sesi daha da yükseldi. Ses bu aralarda bir binadan geliyor olmalıydı. Ama hangisinden? 

Galiba biri evin alt katını düğün salonu yapmış olmalılar dedim. Evin altı düğün salonu olur mu demeyin. Oturduğum siteyi yapan, bodrum katlara kapalı otopark yapmak istemiş. Mülk sahibi, olmaz. Ben buraya düğün salonu yapacağım demiş. Şimdi bomboş. Çünkü mülk sahibi binayı teslim almadan vefat ettiğinden düğün salonu yapmak nasip olmamış. Haliyle bina ve mahalle sakinleri düğün salonundan mahrum kalmışlar. 

Az daha yürüyünce bir ortaokul belirdi önüme. Meğer müzik, ses okulun bahçesinden geliyormuş. Belli ki bu okul da mezuniyet gecesi düzenlemiş. 

Okulun bahçe kapısından girip içerideki ortamı görmek istedim. Kapıda güvenlik geri çevirir diye düşündüm. Çünkü okulun ne öğretmeni ne öğrencisi ne de velisi idim. Kapıya baktım. Güvenlik namına kimse yoktu.

Kapıdan girdim. Girişte bilmem ne organizasyonunun ismi vardı. Belli ki mezuniyet törenini bir organizasyona vermişler. 

Okulun duvarına bir çay ocağı konmuş. Kapı girişinin solunda çekilen fotoğraflar sergilenmiş. Sanırım fotoğrafını almak isteyen buraya ücret ödemesi gerekiyor.

Okulun solundaki kalabalığa doğru yürüdüm. Anne ve babalar sandalyelere oturmuş. Sahnede ise kızlı, erkekli öğrenciler müzik eşliğinde oynuyor. Müziğin biri bitiyor, diğer başlıyor. Oynamalı düğünleri aratmıyordu kısaca. 

Öğrenciler oynamada acemilik çekiyor mu diye baktım. Müziğe uygun oynuyorlar. Ben de bu millet oynamayı nerede öğreniyor, bunun için ücret vererek ders mi alıyor diye düşünürdüm. Düğünlerde her müziğe uygun oynayan kişiler, meğer bu tür mezuniyet gecelerinde oynaya oynaya acemiliklerini atıyorlarmış.

Kız öğrencilerin giyimleri de tam düğün benzeri bir giyim. Bu giyim için görünen o ki masraftan hiç kaçınılmamış.

Üç beş dakika ortama baktım. Sunucunun “son müziğimiz, bundan sonra bitiriyoruz” anonsuyla ayrıldım. Eve gelinceye kadar müzik devam etti.

Eve girince odasında sınava hazırlanan çocuğumu mutfakta gördüm. Kitapları masaya sermiş, çalışıyor. Hayırdır, yer mi değiştirdin dedim. “Müziğin sesinden derse kendimi veremedim” dedi.

Akşam başlayan müzik 22.30 gibi kesildi. Belli ki organizasyonla bu saate kadar anlaşılmış.

Sesin kesilmesiyle birlikte mahallem eski sessizliğine yeniden büründü. 

Mezuniyet programı boyunca nasibimize bize ses, gürültü ve müzik düştü. Mezuniyet programı aileye, okula neye mal oldu bilmiyorum. Bildiğim o kadar tepkilere rağmen bu mezuniyet geceleri hız kesmeden devam ediyor. Okullar, okul kademeleri adeta birbiriyle yarışıyor. 

Madem bu mezuniyet geceleri yapılacak madem bu mezuniyetin organizasyonu firmaya verilecek madem mezuniyet için masraftan kaçınılmayacak. Oldu olacak bu mezuniyet programlarını düğün salonlarında yapsalar daha iyi olurdu. Çünkü etrafı meskûn mahal olan mahalle sesten rahatsız olmazdı. Kendileri çalıp kendileri oynardı.

Hasılı evin içine kadar gelen, tüm mahalleye yayılan müzik mahallenin kulaklarının pasını sildi. Mahalle felekten bir gün çaldı. Farklı günlerden bir gün yaşadı.

Meraklısına not: Kepler atıldı mı derseniz, görmedim. Çünkü programın çoğuna vakıf değilim. Ama bu işler kep atılmadan olmaz. 8.sınıf anneleri “LGS annesi” yazdırıp sahneye çıktı mı derseniz, bu kısmı da görmedim. 

25 Haziran 2026 Perşembe

Ayak Oyunu

Biz her ne kadar Allah'ın dediği olur diye inansak buna bir de bu ülkenin oyun kurucuları kimse, onların da dediği olur diye eklemek lazım.

Öyle görünüyor ki oyun kurucuları senaryo yazıyorlar. Aktör görünen figürler de senaryonun gereğini yerine getiriyor.

Bu işi öyle ciddiye alıyorlar ki işi vatandaşın vicdan ve tercihine bırakmıyorlar. Öyle şeylere imza atıyorlar ki vatandaşın vicdan ve tercihini esir alıp onları yönlendirebiliyorlar. Bunun adına da demokrasi diyorlar. Vatandaşın tercihi böyle tecelli etti diyorlar. 

Siyasetle işim olmasa da bu ülkede olup bitenleri ibret ve hayretle izliyorum diyeceğim ama artık ne ibret alıyorum ne de hayret ediyorum. Çünkü ne sureti haktan görüneninden ya da gösterilenden ne de şeytan gibi gösterilenden bir beklentim var. Çünkü nazarımda bu ülkedeki siyaset kirli işliyor. Bu kirli siyaseti gören şeytan, boynuz kulağı geçti. Artık benim bunlara verebileceğim, onların da benden alacağı yok. Ancak ben onlardan çok şey öğrenirim deyip köşesine çekilmiş, bizi izliyor.

Güncel siyasete gelmek ve üzerinde durmak istemesem de ne demek istediğim anlaşılsın diye mecburen partilere değineceğim.

Normal süresi 2028 olan Cumhurbaşkanlığı seçimine daha iki yıl olmasına rağmen oyun kurucular şimdiden düğmeye basarak 2028 seçimlerini kotarmak istiyorlar. Görünen o ki mevcut iktidarı korumak, iktidar alternatifi olarak görünen partiyi de alternatiflikten uzaklaştırmayı hedeflemişler. Mutlak butlan kararı ile hedeflerine emin adımlarla ilerliyorlar.
Mutlak butlan kararı öncesi pek az istisna dışında ne kadar CHP'li belediye varsa yolsuzluk adı altında operasyon üstüne operasyona uğradı. Aynı partiye ait operasyon o kadar çok ki "bu parti çalıyor, çırpıyor" şüphesi belleklere yerleşiyor, yerleştiriliyor. Böylece algılar oluyor olgu, olgular oluyor algı. Algı ile olgu karışıyor birbirine. 

Bu iş o kadar sahici yapılıyor ve kitabına uyduruluyor ki şikayetçi ve itirafçı da içeriden bulunuyor ya da çıkıyor ki tüm emek boşa gitmesin. 

Tam bu aşamada vekil ve belediye başkanları bir bir istifa edip iktidar partisine geçiyor. Geçiş yapan vekil ve belediye başkanlarıyla ilgili "baskı sonucu geçiyor", "operasyondan kurtulmak için parti değiştiriyor" sözleri ne kadar gerçek, bu da bir muamma. 

Adı geçen partinin operasyon üstüne operasyon geçirmesi, vekil ve belediye başkanlarının partilerinden istifa edip iktidar partisine geçmesi, hedefe ulaşmak için yeterli görülmemiş olmalı ki verilen mutlak butlan kararıyla birlikte, partide bir ikilik ortaya çıktı. Bu ikilik kolay kolay giderileceğe benzemiyor. Öyle zannediyorum, bu parti bölünmeye kadar gidecek. Eğer çok anormal bir durum ortaya çıkmazsa evlere şenlik bu görüntüsüyle, bu parti mevcut seçmenini de tutamaz. Çünkü "Kendisi muhtacı himmet bir dede, nerde kaldı gayrıya himmet ede" görüntüsü vererek kimseye güven vermiyor. 

Oyun kurucular bu ülkede kimse, bu işi enine boyuna düşünüp uygulamaya koymuşlar. Şayet partiye kayyım atasalardı bu sonucu alamazlardı. Çünkü kayyım, hazırında o parti ileri gelenlerini kenetler, birlikte mücadele ederlerdi. 

Görünen o ki birlikten ziyade bu partinin bölünüp parçalanması murat edilmiş. 

Bölünüp parçalanma bu ülkenin hayrına olur mu? Bir hayır görünmese de her şeyde bir hayır vardır diye düşünmek lazım. Çünkü alternatif görünen ama bir türlü alternatif olamayan, alternatifliği de kimseye kaptırmayan bu parti küçülür giderse, bakarsınız bu millet bir başkasını alternatif olarak ortaya çıkarır. Bakalım oyun kurucuları böyle bir risk için tedbir almış mıdır? Bunu da zaman gösterecek. 

Şu var ki bizde Bizans oyunları bitmez. Ne de olsa onların bıraktığı toprağın varisleriyiz. İran’la da komşuyuz. Birbirimizin sınırlarına riayet etsek de onlardaki Acem oyunu bize de sirayet etmiş olmalı. Biz buna kısaca ayak oyunu diyelim. 

Bizans ya da Acem oyunu veya ayak oyunu ne zaman ortaya çıkar? Mevcut egemenler işini düzgün yapmaz, sürekli irtifa kaybetmeye başladıkları zaman yaptıkları en iyi iş ayak oyunlarıdır. Siyaseti de böyle dizayn ediyorlar. Bunlar demokrasiye de inanıyorlar. Daha doğrusu demokrasiyi araç olarak kullanmayı çok iyi beceriyorlar. Dizayn sonrası, haydin sandığa, seçin beğenin diyorlar. Durum bu. Yersen... Biz de afiyetle yiyoruz. Ama iştahla ama iştahsız.

Şu var ki bu ülkede deniz birer, kum biter ama atak oyunu bitmez. Çünkü ayak oyunu bizim işimiz. 

Not: Bu ülkede senaryo yazanların ve oyun kuranların, görünen aktörler olduğunu sanmıyorum. Çünkü onlar ama iyi rolde ama kötü rolde bu oyunun figüranlarıdır. Onlar aktör görünümlü figürandır. 

23 Haziran 2026 Salı

Bloke Olmak

Bildiğim kadarıyla üç GSM operatörümüz var. İkisi kayyımda. Diğer iki tane daha var. Onlar da kayyımda olan bir GSM'nin alt yapısını kullanıyor. 

Cep telefonu kullananların çoğu, yılda bir operatörlerin yeni müşteri kazanmak amacıyla düzenledikleri kampanyalardan uygun olanlara geçiyor.

Operatörlerden hiçbirinin mevcut müşterimizi tutalım diye bir derdi ve amacı yok. Varsa yoksa yeni müşteri kapma yarışındalar.

Mevcut müşteriyi tutup memnun etmek ve devamlı müşteriyle çalışmak, müşteriyi memnun ettikçe yeni müşteriler kazanmak, böyle yapa yapa kurumsal bir firma olalım demek varken bizim operatörler, düzenledikleri kampanyalarla yeni müşteri avına çıkıyor. Bunu biri değil, hepsi yapıyor. Bir taraftan yeni müşteri kazanayım derken eski müşteriyi kaybetmek operatörlere ne kazanç sağlar, inanın hiç anlamış değilim. Bir anlasam yeni bir şey daha öğrendim diye çok mutlu olacağım.

Yılda bir GSM değiştirme furyasına birkaç yıldır ben de dahil oldum. Çünkü mevcut operatörüm avantajlı bir fırsat sunmadığı gibi son birkaç ay kala gece gündüz arıyor. "Avantajlı kampanyamızdan yararlan" diye. Dersin ki bize sunduğunuz avantajlı değil, şu kampanyalarınız var. Bu imkandan biz de yararlanalım. Ne mümkün. "Efendim o kampanya yeni hat ve hattını değiştirenler için. Siz faydalanamıyorsunuz" cevabı alıyorsun. 

Kıymet bilmeyende durmayayım, ilgi gösterene geçeyim diyorsun. Birden geçemiyorsun. Çünkü taahhüdün var. Mecburen iki, üç gün kala geçmeye kalkıyorsun. Mevcut operatörümden öbür aya fatura gelmesin diyorsun. Bundan kaçınmak ne mümkün. Geçiş işlemleri mutlaka diğer aya sarkıyor. Gün bazında olsa da diğer ay da fatura geliyor. 

Geçiş onaylanınca SIM kartı değiştireceksin. Bunu yapmak için toplu iğne bulacaksın. Yeni operatörü otomatik ödemeye vereceksin. Eski hattın otomatik ödemesini iptal edeceksin. 

İş bununla bitmiyor. İnternet bankacılığına gireceksin, İnternetten alışveriş yapacak olursun. Gelmesi gereken mesaj gelmez. Çünkü operatör değiştirmekten kaynaklı hattına konan blokeyi kaldırman gerekiyor. Müşteri hizmetleri, şura, bura derken uğraştırıyor bloke. 

Yeni operatör değiştirdim. Yarın acil durumda bloke işiyle uğraşmayayım diye İnternet bankacılığına girdim. Hattınıza tanımlı bloke yok cevabı aldım. Şaşırdım doğrusu. Ama bu şaşırma hoşuma gitti. Hep böyle şaşırayım dedim. 

Fakat şaşkınlığım uzun sürmedi. ÖSYM'nin ve Mebbis sayfalarına girmek istedim. Girmek ne mümkün. İşlem yaptırmadı. "Hat değiştirdiğinizden dolayı önce blokeyi kaldırmamız gerekir" uyarısı aldım. Blokeyi kaldırmam için de birkaç seçenek sunuyor e devlet kapısı. NFC, e posta ile kurtarma, Akbank ve Garanti bankaları aracılığıyla, PTT'ye gitmek gibi. 

Adı geçen iki bankanın müşterisi değilim. Bankalar arasında bir devlet bankasının olmaması ilginç. NFC yoluyla bloke kaldırma ise tam bir işkence. Daha önce NFC'yi bir vesileyle kullanmaya çalıştım. Beceremedim. Geriye kala kala e posta yoluyla blokeyi kaldırmayı denedim. E postama gelen kodu yapıştırdım kaç kere. Ama her defasında "Sistemsel bir arıza nedeniyle işleminiz tamamlanmadı" uyarısını aldım. 

Bir gün sonrasında sistemden kaynaklı arıza giderildiği için e posta ile kurtarma seçeneğiyle blokeyi kaldırabildim. Antrparantez, e devlette bu sistemden kaynaklı arıza çok oluyor. Sebep ve hikmetini de çok anlamış değilim. 

Görünen o ki bloke konusunda tüm yükü bu sefer devlet kapısı üstlenmiş. Bu yüzden devlet kapısında beni bir süre bekletti. 

Bloke bizim güvenliğimiz için. Eyvallah. Çünkü ülkemiz telefon dolandırıcısıyla dolu. Gün geçmiyor ki birileri dolandırılmasın. Dolandırıcılığın da bin türlüsü var. Millet öğreninceye kadar epey bir tokatlıyorlar. Sahtekarlar SIM kartını bile kopyalıyorlarmış. Devlet de bunu bildiği için her operatör değiştirmede bloke koyduruyor. Fakat hattımızla ilgili işlem başlatılınca, "... NOLU HAT ICIN "YENI ABONELIK KAYDI" ISLEMI 12.06.2026 TARIHINDE YAPILMISTIR. RIZANIZ/BILGINIZ DISINDA ISE LUTFEN TTMOBIL ILE ILETISIME GECINIZ" yasal uyarısı yapılıyor. Böyle bir işlemi olmayan bu uyarıyla birlikte harekete geçer. Hattım ele geçirilmiş der. Böyle sakıncalı bir durum yokken İnternet bankacılıklarına bloke konmasını çok anlamış değilim. Yine de tedbir tedbirdir. Fazlası göz çıkarmaz. 

Son blokemi kaldırmak için üzerime kayıtlı ne kadar banka varsa her bir blokeyi kaldırmak için tek tek uğraşmak gerekirken bu sefer sadece e devlete konmuş blokeyi kaldırmak işimi kolaylaştırdı. Demek ki bu konuda da mesafe kat edilmiş. 

Bizim emniyet ve güvenliğimiz için konan bu bloke konusundan bahsetmişken devlet, telefon dolandırıcılarının telefonlarına bir bloke koyamaz mı? Eğer böyle bir imkan var da devlet bunu hayata geçirirse dolandırıcılara insanımızdan ekmek çıkmamış olur. Böylece bize en büyük iyiliği yapmış olur. 

Mutluluğun Sırrı

Sinan Canan, "Meşgul insanın mutsuz olduğunu göremezsin. Gerçek anlamda bir işle iştigal eden, bir şeyin peşinde olan, bir şey yapan insan, mutlu mutsuzdur. O insan meşguldür. Bir şeyin peşindedir. 

Hayatını yüksek çözünürlüklü yaşayan insan için de mutluluk ve mutsuzluk önemli bir şey değildir. Her an haz almaz. Bazen acı çeker bazen haz alır bazen bir şey olur. Ama hayatı inşa ile meşgul bir insanın genel hali mutluluktur. Çünkü o bir faildir. Hayatı ve kaderi yaratmaktadır. Etki yapmaktadır. Kendisini var, vücudunu mevcut hissetmektedir" der bir kısa videosunda.

Güzel tespitlerde bulunmuş Sinan Canan. Gerçi Canan'ın tüm tespitleri bu şekil hayatın içinden tespitler.

Her birimiz bu dünyada huzur ve mutluluğu ararız. Bunun anahtarını ararız. Mutlu olmak için düşünür, taşınırız. Değişik iş ve aktiviteler yaparız. Yine de pek mutlu olduğumuz ve mutluluğu yakaladığımız söylenemez. 

Sayın Canan, mutluluğun yolunu göstermiş bu açıklamasında. Daha doğrusu mutsuzluğun sebebini tespit etmiş ve mutluluğun reçetesini dillendirmiş. Mutluluk arayan kişi meşgul olmalıdır, boş durmamalıdır diyor. 

Gerçekten işine kendini veren, bir şeylerle iştigal olan, tüm hayatını anlamlandırmaya çalışan kişi, acı çekse de işten dolayı yorulsa da mutluluk hali kaçınılmazdır. Hele bir de meşguliyetin meyvesini yemeye başlarsa bu mutluluğun tadına doyum olmaz. 

Denilen iş, öylesine değil, sadece iş yapmış olmak için meşgul olmak, mesai doldurmak değildir. İnsan bedenen ve zihnen işine odaklanmalı. Yaptığı işi ibadet aşkıyla yapmalı, baştan savma yoluna gitmemeli. Yaptığı işi sevmeli. Çalışmaktan zevk ve haz almalı. Bir hedef koymalı. Yapılan iş üretime dayalı olmalı ya da üretime katkı sunmalı. Böylesi meşguliyetin bir anlamı olur.

Bir hedefi olup işine odaklanan kaç kişi vardır bu ülkede? Bu sayının fazla olduğunu sanmıyorum. O yüzden huzur ve mutluluk bize yabancı. Yapılan araştırmalarda mutluluk yüzdemizin düşük olduğu görülecektir. Çoğumuzda bir karamsarlık hali hakimdir. O yüzden çevremize pek pozitif enerji vermeyiz. Durmadan negatif enerji yayarız. 

Bir işle meşgul olmayan ve işine kendini vermeyen insanın ömrü boştur. Zamanını ve ömrünü boşa harcamış ve zamanı israf etmiş olur. Böylesi bir hayat yediğinden ve içtiğinden zevk ve haz aldırmaz insana. Çünkü insan boş durdukça sıkılır ve boş insan dedikodu yapar.

Ülkemizdeki çay ocakları, kafeler ve kahvehaneler ömrümüzü boşa harcadığımızın, bir meşguliyetimizin olmadığının en büyük göstergesidir. Saydığım bu işletmeler bu ülkede ne kadar çoksa o ülkede o kadar boşa vakit geçiren tüketici müşteri var demektir. O yüzden bize mutluluk haramdır.

Hayatını dolu dolu yaşayan, bir şeylere kafa yoranın zaman israfı olmaz. Böyle insan dedikodu yapmaz, dedikodu da dinlemez.

Gördüğünüz gibi mutluluğun anahtarı çok basitmiş. Bu mutluluğa ulaşmak da kişinin kendi elinde. 

Ezcümle, ne kadar meşguliyet o kadar mutluluk. Ne kadar meşguliyetsizlik o kadar mutsuzluk. 

Not: İnsanımız mutlu değil derken haksızlık etmeyeyim. İnsanımızın meşguliyeti yok ki mutlu olsun demeyeyim. Burada bir hakkı teslim edeyim. Bazı insanların WhatsApp durumuna bakınca, "Meşgul, sadece acil aramalar" diye yazdığını görüyorum. Belli ki bunlar çok meşgul. Haliyle meşguliyet olunca mutluluk da bunlarda. Bu demektir ki WhatsAppında "Meşgul" yazan herkes mutlu. Bu da bu ülkede mutlu insan bolluğuna işarettir. İnşallah öyledir. Sinan Canan'ın yerinde sebep ve teşhisinden sonra benim bu tespitim biraz yavan kaçmış olabilir. Ne yapayım, Sinan Canan değilim.