Hiciv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hiciv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Mayıs 2026 Pazar

Mutlak Butlan Formülü

Dert ve sıkıntı eksik olmaz bu hayatta

Çoğu da çözümsüz kalırdı hep

Nihayet imdada yetişti mutlak butlan

Bundan sonra kim tutar bizi. 


Biriyle dost iken sorun mu yaşadın? 

Bu derdi kafandan atamıyor musun? 

Dersin ki ona, bundan sonra aramızda

Geçmişi yaşanmamış sayacak mutlak butlan olsun. 


Evlisin. Boşanmak mı istiyorsun? 

Boşanınca nafakadan mı korkuyorsun? 

Aç bir mutlak butlan davası

Hakim geçmiş evliliği yok saysın. 


Eski eşin senden nafaka isterse

De ona, ortada evlilik yok ki nafaka olsun 

Aha bu da mahkeme kararı

Sonrasını eski hanımın düşünsün.


Yarışı kaybederek koltuktan mı oldun? 

Üzülme! Gün doğmadan neler doğar. 

Bakarsın çıkar bir mutlak butlan kararı

Mahkeme kararıyla yeniden oturursun koltuğa. 


Unutma ki mutlak butlan kararı

Her derde deva en sihirli formüldür. 

Üstelik yerli malıdır

Herkes onu kullanmalıdır. 


26 Mayıs 2026 Salı

Fırsat Tepmişim

Fî tarihinde bir ilçede iki seneye yakın şube müdürü olarak görev yaptım.

Yaptığım bu görev pek içime sinmese de başlamış bulundum. 

İmdadıma, müstear isimle yazdığım yazılar yetişti. 

Mülki amirin ilgi göstererek şikayet ettiği altı yazım üzerine soruşturma ve inceleme başlatıldı.

Soruşturmaya görevli iki muhakkik, üç yazımda siyasi içerik bulduğundan kademe ilerlemeyi durdurma tecziyesi ve şube müdürlüğünden alınmam yönünde dosya hazırladılar. 

Dönemin bakanının onayı ile şube müdürlüğünden aslî görevim olan öğretmenliğe döndürüldüm. 

Kademe ilerlemeyi durdurma cezasını da il disiplin kurulu onayladı. Onaylanan bu ceza yüksek disiplin kurulu tarafından tescillendi. 

Tanıdıklarımın ısrarı üzerine bölge idare mahkemesine atamanın durdurulması ve cezanın iptali için dava açtım. İlk mahkemede davayı kaybettim. Avukatın istinafa götürelim teklifine, gerek yok, kapatalım gitsin deyip mahkeme boyutunu da kapattım.

Göreve geri iade ve cezanın iptali için yaptığım savunmalarda avukatın dahli yoktu. Hepsi el emeği göz nuru kendi mahsulüm idi. 

Şimdiki aklım olsaydı göreve iade ve cezanın iptali davasından ziyade mutlak butlan davası açardım. Mutlak butlan talebimi gören yerel mahkeme hakimi, neydi bu mutlak butlan diye araştırır dururdu. Mahkeme, mutlak butlanın ne olduğunu öğrenmek için uğraşıp didinirken ben de keyif çatardım. Biraz uzun sürerdi ama koltuğumun geri gelmesi işten bile değildi. 

Ülkemde mahkemenin verdiği ilk mutlak butlan kararı benim olurdu. Mutlak butlan kararını hatırlayamayan "Ramazan Yüce davası" derdi, herkese emsal olurdum. 

Mahkeme kararıyla koltuğa yeniden oturmanın havası da bir başka olurdu. 

Niye böyle dava açmadın diyebilirsiniz. Haklı bir soru. Yalnız bilmiyordum. Bu hukuki terimi ilk defa duydum. Avukatım da "Ramazan Abi, mutlak butlan davası açalım" demedi. Alacağı olsun. Yalnız ona da kızamıyorum. Çünkü hukukçu olmasına rağmen onun da bu terimi ilk defa duyduğunu düşünüyorum. 

Şimdi kendi kendime kızıyorum. Bilmemek ayıp değil, sormamak ayıp, bu ayıp da bana yeter diyorum. 

Kendime yine kızıyorum. Keşke zamanında çevremi geniş tutsaymışım. Her kesimden insanla teşriki mesaim olsaydı diyorum. Mesela iki partiden Hatay Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapan Lütfi Savaş beyefendi ile hukukum olsaydı diyorum. Mübareği ben hekim belediye başkanı sanırdım. Halbuki hukuku da çok iyi biliyormuş. Zamanında kapısını çalıp kendisinden destek istesem çok iyi olacakmış. 

Kendime kızıyorum ama Lütfi Bey'e de kırgınlık ve kızgınlığımı ifade etmek isterim. Hiç belli etmedi ne cevher olduğunu. Meğer Savaş soyadı kendisine öylesine verilmemiş. Savaşarak sonuç almada da üstüne yokmuş. Bilseydim, atlar gider Hatay'a. Lütfi Bey, bilgi, birikim ve tecrübene ihtiyacım var derdim. 

Hasılı, fırsatı teptim bir kere. Maalesef son pişmanlık fayda vermez. 

24 Mayıs 2026 Pazar

Kaybedenler Liginden misiniz?

Yıllardır şampiyon olamayan FB'de olağan ve olağanüstü seçimli genel kurul eksik olmaz. Her seçimde en az iki aday yarışır. Seçimi kazanan, başarılı olsa da olmasa da kolay kolay gitmek istemez.

FB'de 20 yıl başkanlık yapan Aziz Yıldırım ilk adaylığında Vefa Küçük ile yarışmış, rakibinden bir oy fazla alarak başkan seçilmişti.

Aziz Yıldırım, Ali Koç ile yarıştı. Ali Koç'a karşı kaybetti.

Ali Koç da 6 yıl başkanlık yaptıktan sonra Saadettin Saran'a başkanlığı kaptırdı.

Saadettin Saran fazla başkanlık yapmadan seçimli kongre kararı aldı. Kendisi yeniden aday olmayacak. Kongrede Aziz Yıldırım ile Hakan Safi başkanlık için yarışacak.

Sürekli kongre yaparak başkan seçen FB, şayet şampiyonluk gelmezse daha çok seçimli genel kurul yapar.

Malumunuz ne Aziz Yıldırım ne de Ali Koç FB başkanlığını isteyerek bıraktı. Aziz Yıldırım kaybettiği başkanlığı geri almak için yeniden aday.

Her ne kadar Ali Koç bu sefer aday değilse de tıpkı Aziz Yıldırım'da olduğu gibi Ali Koç da başkanlığa ve yenilgiye doymadı. Koç da bir zaman sonra tekrar FB'nin başına geçmek için kolları sıvarsa şaşırmam.

Şu var ki insanoğlu koltuğa bir oturmuş olsun. Bir daha kalkası gelmiyor. Bir getirisi ve şöhret olmalı ki insanımız rekabete giriyor. Halbuki seçim ve rekabet olmasa da koltuğa oturan ölünceye kadar o koltukta otursa ne güzel olur. İnsanımızın yenilme korkusu olmadığı gibi ülke de seçimle uğraşmaz.

Ne edersiniz ki demokrasinin en kötü yönü, belli süre koltukta oturduktan sonra tekrar sandık konması. İyi de seçim seçim, nereye kadar? Her seçimde adaylık, nereye kadar? Yenilgi yenilgi, nereye kadar? Tamam, yenilen pehlivan güreşe doymasa da tekrar tekrar yenilgi istese de bu seçimli kaybetmelere de bir çözüm bulmak gerek.

Yenilip güreşe doymayan bir pehlivan olmasam da az buçuk yenilenlerin psikolojisini bilirim. Bu yüzden Aziz Yıldırım ve Ali Koç'u çok iyi anlıyorum. İkisinin ve kaybeden nicelerinin yerinde olsam kaybettiğim seçime tekrar aday olmaktansa kaybettiğim seçim için mahkemeye müracaat ederek mutlak butlan isterim.

Hem Aziz Bey hem de Ali Bey mutlak butlan davası, centilmenliğe sığmaz diye düşünebilir. Böyle bir dava açmayı kendilerine yediremeyebilirler. Pekala FB üyelerinden biri böyle bir dava açabilir. Hiçbir FB kongre üyesi böyle bir davaya yanaşmaz denirse ben ne güne duruyorum. FB'li değilim ama onlar adına mutlak butlan için müracaat edebilirim. Hem de ayrı ayrı iki dava birden. Bir Ali Koç'a karşı kaybeden Aziz Yıldırım için bir de Saadettin Saran'a karşı kaybeden Ali Koç için mutlak butlan davası açabilirim.

Yeter ki he desinler. Onlar için taşın altına elimi koyarım. Bundan sonrasını mahkeme düşünsün, mevcut seçilen başkanlar düşünsün. Bu dediğimi yabana atmasın Aziz ve Ali Beyler. Unutmasınlar ki demokraside çare tükenmez. Hele mahkemeler varken çare hiç tükenmez. Çünkü mahkemeler haksızlığı gidermek ve sorunu çözmek için var. Ayrıca kaybedilen seçimin mahkeme kararıyla yok hükmünde olması ve mahkeme kararıyla yeniden koltuğa oturmanın havası bir başka olur. Çünkü kaybettim sandığını bir bakmışsın, kazanmışsın. İnanmazlarsa daha önce eşekten düşüp tekrar eşeğe binenlere bir sorsunlar ya da daha önce eşeğini kaybedip üzülen Nasrettin Hocaya, eşeği bulunduktan sonra yaşadığı sevinci bir sorsunlar.

15 Mayıs 2026 Cuma

Geleceğiniz için Bana Yatırım Yapın

Yazılarımı takip edenler, her seçimde adaylık beklentisi içerisine girdiğimi, bugüne kadar beklentilerimin gerçekleşmediğini, aday gösterilmediğimden dolayı moralimin bozulmadığını, bu sefer de olmadı, dünyanın sonu değil deyip diğer seçimlere bel bağladığımı bilir. 

Her ne kadar moralimin bozulmadığını söylesem de üzülmemek elde değil. Ama nasip değilmiş deyip esas işime yoğunlaşırdım. Niçin aday göstermediğimi de hiç sorgulamadım. 

Haliyle nedenini tespit edip gereğini yerine getirmeyince bugüne kadar derdime çözüm de bulamamıştım. 

Son olup bitenlere bakınca anladım ki ben aday olma sebebini işlememişim. Yani olaylara determinist yaklaşmamışım. Hep nasip değilmiş deyip yan gelip yan yatmışım. Halbuki bugüne kadar sebebini işlemiş olsaydım, şu anda karşınızda seçilmiş biri olurdum. 

Anlayacağınız ben bu işe yani garanti adaylığa para bağlamamıştım. Düşünmüşüm ki bende bir cacık gören; gelsin, beni bulsun, sen bizim adayımızsın desin. Bildiğim, almadan vermek Allah'a mahsus gerçekliğini, kulu insanlardan beklemişim. Para her kapıyı açar acı gerçeğini gözardı etmişim. Heyhat ki Heyhat. 

Biraz geç oldu. Belli bana biraz pahalıya patladı. Ama nihayet gözümü açtım. Gecikmiş adalet adalet olmasa da nasıl ki bazen adalet sonradan gelse de zamanında seçilememiş biri olarak zararın neresinden dönersem kâr. Şu andan itibaren karşınızda siyaseti bilen, aday olmak için ne yaptığını bile bir kardeşiniz var. 

Bu kadar lafı eveleyip geveledikten sonra sadede geleyim. Garanti yani kale bilinen yerden belediye başkan adayı olmak için basının yazıp çizdiğine göre bir milyon avro vermek gerekiyormuş. Bende ise resimde gördüğünüz gibi 10 cent sermaye var. Yeni bir seçime kadar bu sermaye ne kadar olur, şimdiden bir şey diyemiyorum. Takdir edersiniz ki seçime kadar bir milyon avro denkleyemem. 

Sizden istediğim, az veya çok demeden ilk sermayesini koyduğum bu paranın en az 1 milyon avroya denklenmesi. Yani kardeşinize maddi destek çıkmanız. Unutmayın ki bu desteğiniz, ben belediye başkanı olduktan sonra unutulmayacak. Verdiğiniz kat kat size dönecek. 

Kısaca, başkan adayı olabilmem ve seçilebilmem için sizden para istiyorum. Bunun adı dilencilikse dilencilik. Ama bunu dilencilikten ziyade geleceğe yatırım olarak görmeniz kendi menfaatinize olacaktır. Çünkü ortak arıyorum. 10 cent koyarak çıktığım bu yolda servet kazanacağımı düşünürseniz bana emaneten vereceğiniz her yüksek para sizi ihya edecektir. 

Şaka yapmıyorum, dalga da geçmiyorum. Paranızı altın, döviz, borsa, kripto para, faiz gibi yerlerde haybeye durdurmayın. Ticaret yapıp riske girmeyin. Bana yatırım yapın, geleceğinizi kurtarın. Çünkü bu karlı yatırımda sistem beni besleyecek, bende sizi. 

Sanırım derdimi anlatabildim. O halde haydin pamuk eller cebe. 

Not: Geleceğe yatırım olarak bire on, belki de bire yüz kazanacağınız bu alışveriş için sizden istediğim, lütfen paranızı avro cinsinden nakit teslim etmeniz. İbana falan göndermeyin. Poşet veya çanta içinde göndermeniz tercihimdir. 

Bir de bu durum sonra ortaya çıkarsa diye düşünmeyin. O zamana kadar atı alır Üsküdar'ı geçeriz. Onlar da eşeklerini Niğde'ye sürmek zorunda kalırlar. 

22 Nisan 2026 Çarşamba

Problemleri Azaltmanın ve Çözmenin Yolu

Türkiye'nin çözüm bekleyen sorunları çoktur. Çöz çöz bitmiyor. Bu sorunların bitmesini beklersek ömür biter, kıyamet kopar, bu sorunlar yine bitmez.

Bitmeyen sorunlar da insan mahsulü. İnsanlar sorun üretiyor diye eli kolu bağlayacak halimiz yok.

Bu durumda ne yapmalı? Sorunların hepsini çözemesek de sorunları azaltabiliriz. Mesela mahkemelerin işi çok yoğun. Çünkü her işimiz mahkemeyle.

Yargılamalar uzun sürüyor, mahkumiyetler oluyor, hapishaneler kısa zamanda hınca hınç doluyor. Meclis hapishaneleri boşaltmak için infaz yasasında değişiklik yapıp bir kısmını salıyor ama suç işleyen o kadar çok ki boşalan cezaevleri birden doluyor.

Mahkemelerin iş yükünü artıran problemlerden biri de bazı belediyelerdeki yolsuzluklar, irtikap, rüşvet, ihaleye fesat karışma vs.

Bu sorunun çözümü çok basit. Çünkü yolsuzluk yapan belediyelere bakınca, çoğunluğunun muhalif partilerden olduğu görülecektir. Tüm belediyeler iktidarda olan partiden olsa yolsuzluk olur mu? Olmaz. İşte size çözüm.

Mahkemelerin iş yükünü azaltmak için siyasi partiler yasasında bir değişiklik yaparak mahalli seçimleri kaldırabiliriz. Sadece genel seçim yapılır. Seçime giren her parti hem vekil hem Cumhurbaşkanı hem de belediye başkan adayını belirler. Türkiye genelinde seçimlerde en yüksek oyu alan parti iktidar olur. Cumhurbaşkanı, vekiller ve belediye başkanları bu partiden seçilmiş olur. Böylece ülkede tepeden tırnağa tek parti iktidarı olur. Farklı partiden vekil ve belediye başkanı olmaz. Tüm başkanlar aynı partiden olursa, sorarım size, belediyelerde ve bu ülkede yolsuzluk olur mu? Olmaz. Yolsuzluk olmayınca gözaltı, iddianame olur mu olmaz? Yani mahkemeye iş düşmeyince hakim ve savcılar işsizlikten avucunu yalar. Suç işleyen olmadığı için polislere pek iş düşmez. Belediyeler tertemiz olunca belediye başkanları hizmetten hizmete koşar. O şehrin çözülmedik hiçbir sorunu kalmaz.

Burada mahalli seçimleri kaldırınca muhtarlık ne olacak denebilir. Bu vesileyle muhtarlıklar da kalkar. Muhtarsız olmaz denirse, iktidar olan partinin işaret ettiği kişiye ya da gösterdiği adaya muhtarlık mührü verilir. Partili muhtar olmaz demeyin. Partili Cumhurbaşkanı olur da partili muhtar olmaz mı?

Kadına istismar, kayıp ve cinayetler ne olacak diyebilirsiniz. İstismara uğrayan üst düzey birinin çocuğu ise sonuna kadar gidilir. İstismar eden ve öldüren üst düzey bir bürokratın çocuğu ise bu çocuklara dokunulmaz. Bunun için ayrıca delil karartmaya gerek yok. Varsın babasının sağlığında yapsın bunları. Üstelik yakışır da. Öyle ya koskoca bürokratın çocuğu yargılanıp içeri mi girsin?

Tüm meselelerimiz verdiğim bu iki örnek üzerinden çözüme kavuşursa çözülmedik meselemiz kalmaz. İnanın bu ülkeyi o zaman kimse tutamaz. Tek endişem, ülke elimizden uçar gider. O yüzden elimizle sıkı tutmamız gerekecek. Bunun için de içimizdeki milliyetçi ruh, vatanseverlik, hamaset ve slogan yeter de artar bile. Bir de herkes bu yazımda olduğu gibi benim gibi hiç olmadığı kadar ciddi olacak. 

20 Nisan 2026 Pazartesi

Vali'den İyi Bir Senarist Olurmuş!

Eski Tunceli Vali'si ile ilgili iddialar dudak uçuklatan cinsten.

İddialara göre oğlu, Gülistan isimli kız öğrenciye tecavüz etmiş, ardından öldürmüş.

İlginçlik bundan sonra başlıyor. Vali suçlu oğlunu koruma işini üstleniyor. Bunun için önce kıza dair ne kadar iz varsa onları karartıyor. Sim kartındaki bilgileri, hastane kayıtlarını, mobesa görüntülerini sildiriyor.

Bu kadarla yetiniyorum. Gülistan Doku'nun ailesini köprüye götürerek "Çocuğunuz intihar etti. Bu barajda onun cesedini size teslim edeceğim" diyor. Barajda hummalı bir çalışma başlatıyor. Ceset arama işi 220 gün sürüyor. Suyun altına dalgıçlar indiriyor. Kendisi de gemiye binerek yanındaki dalgıçlar suya atlarken hummalı çalışmayı videoya aldırarak bunu kamuoyuna paylaşıyor. Barajı iki defa boşalttırıyor.

Kısaca dönemin Valisi tecavüzcü katil oğlunu kurtarmak ve onu korumak için her türlü delili karartıyor. Aileye süretihaktan görünüyor. Kız intihar etmediği halde intihar etti açıklaması yaparak cesedi yanlış yerde aratıyor. Tüm bunları devletin imkanlarını ve yetkisini kullanarak yaptırıyor.

Vali'nin bu çabası sonuç veriyor. Tecavüze uğrayıp öldürülen Gülistan Doku, dosyaya kayıp olarak yazılıyor. Böylece oğlu ve suç ortakları olayın ardından altı sene geçmesine rağmen toplum içinde masum görüntüsüyle dolaşıyorlar.

Altı yılın ardından gelen itiraflar dosyanın seyrini değiştirdi. Bunun sonucunda başta Vali ve oğlu olmak üzere 10'un üzerinde gözaltı kararı verildi. Bundan sonra iddianamenin hazırlanması ve yargılanması süreci başlayacak. Umarım suçlu olanlar cezasını tam alır.

Bu olayda şimdilerde merkez Valisi olan dönemin Vali'si dikkatimi çekti. Vali'nin oğlunu koruma adına yaptıklarını görünce dedim ki Vali yanlış meslek seçmiş. Vali'den iyi bir senarist olurmuş. Çünkü Vali'nin oğlunu koruma adına yaptıkları şeytanın dahi aklına gelmeyecek orijinal şeyler.

Yazdığı senaryo beyaz perdeye uyarlanır. Senaryodan dolayı film kapalı gişe rekorları kırardı. Senarist de bundan payını alır, paraya para demez, kısa yoldan köşeyi dönerdi. Yazdığı bu senaryodan dolayı ceza alıp hapse girmezdi. Bey gibi yaşar giderdi.

6 Nisan 2026 Pazartesi

Hısımı Hasım Yapan Kesim

Aynı mahallede oturmamalarına ve akraba olmamalarına rağmen bulundukları yerde aynı işlevi yerine getiren isimsiz kahramanlarımız var. Bunları takdir ve gıpta ediyorum. Aslında kıskanıyorum da burnumdan kıl aldırmak istemediğim için gıpta diyorum.

Bunlar, aralarında kan ve hısım bağı olmamasına rağmen ülkenin her bir yerine serpiştirilmiş. Sanırsın ki aynı ailenin yakın ve uzağa attığı kişileri. Sayıları da azımsanmayacak kadar çok.

Bunları takdir ve gıpta etmemin hatta kıskanmamın nedeni, asıl meslekleri olmamasına rağmen işlerini çok iyi yapmaları ve bu işi meccanen yapmalarıdır.

Bu işi yapa yapa iyice profesyonelleşmişlerdir. Değme insanlar ellerine su dökemez.

Yorulma nedir bilmezler. Bu iş için hiç üşenmezler.

Bunların işi, gücü gıybet yapmaları, laf alıp laf taşımaları. Yeter ki bir yerde teşehhüt miktarı otursunlar, ayakta karşılaşsınlar veya telefonla konuşsunlar.

Çok da zekiler. Hangi lafı kimden alabileceklerini, kime ulaştıracaklarını çok iyi bilirler.

Laf alıp laf taşıdıkça mutluluklarına diyecek yoktur.

Gittikleri yerde malzeme bulamazlarsa dünyanın en bahtsız insanı olurlar. Üzüntüye gark olurlar.

Sanırsın ki yaratılış amaçları laf alıp taşımak.

Laf alamayacakları ortamları sevmezler. Böyle yerlere gitmezler. Gitmişlerse de laf bulamadıkları için bir bahane uydurup erken kalkarlar.

Hısımı hasım yapmada ya da akrabalar arasında soğuk rüzgarlar estirmede, aralarına mesafe koydurmada üslerine yoktur.

Laf almak için insanları konuşturmayı, onlara soru sormayı çok iyi bilirler. Çünkü samimi, içten ve sureti haktan görünürler. Sanırsın ki dert dinlemeye ve yükünü almaya gelmiş.

Lafı aldıktan sonra bulundukları yerde durmalarının bir anlamı yok. Hemen tüyerler. Çünkü lafı hemen ulaştırmaları gerekir.

Aldıkları lafı adrese teslim iletirler. Çünkü ağızlarında bakla ıslanmaz.

Lafı ulaştırma konusunda çok mahirler. Belediye hoparlöründen daha etkilidirler.

Hısımı hasım yapınca da zevkten dört köşe olurlar. Çünkü amaçlarına ulaşmışlardır. Aksi, üzüntüden dudaklarını uçuklatır.

Keşke herkes bunlar gibi olsa diyorum. Çünkü herkes bunlar gibi hasbi olsa, görevini en layıkıyla yapsa bu ülkenin çözülmedi hiçbir sorunu kalmaz.

25 Şubat 2026 Çarşamba

Öcalan'ı Daha Fazla Mağdur Etmeyelim

Terörden ve şehit cenazelerinden yıllar yılı her seçimde ekmek yiyen, Türk milliyetçiliğini tekelinde bulunduran partinin, işaret fişeği ile birlikte cin şişeden çıktı. Cinin tekrar şişeye girmesi mümkün değil.

Terörden ve Kürt milliyetçiliğinden yıllar yılı ekmek yiyen, Türkiye partisi olamayan, kamuoyunda Kürtlerin temsilcisi olarak bilinen ve Kürt oylarını çantada keklik bilen ve tekelinde bulunduran parti de başı Türk milliyetçisinin çektiği sürece destek veriyor. 

Dünkü düşmanlığın ardından Türk ve Kürt temsilcilerinin karşılıklı destek açıklamaları göz yaşartan türden. Hayreti zaten söylemeye gerek yok. Düşman çatlatan bir kardeşlik, birlik ve bütünlük gözden kaçmıyor. İleride bu iki zıt kutbun tek partide birleşip iktidara yürümesi işten bile değil. Kamuoyu bunu da görürse, bilin ki kimse şaşırmayacak. Öyle ya "terör devam etsin mi? Düşmanlık nereye kadar". Dünya diyecek ki dünya kuruldu kurulalı, dünya böyle kardeşlik görmedi diyecek. 

Görünen o ki "Terörsüz Türkiye" sloganıyla başlatılan süreç, Öcalan'ın özgürlüğe kavuşmasıyla neticelenecek. Çünkü geçmişte kader mahkumlarına özgürlük sloganları hep afla sonuçlandı. Yeter ki ağızdan çıkmayı görsün, arkası gelir.

Madem ki netice Öcalan'ın özgürlüğüyle sonuçlanacak. İpe un sermenin, süreci zamana yaymanın bir gereği yok. Kurucu Önderi daha fazla tutsak etmenin alemi yok. Bir an evvel salalım. Hatta bunca yıl bir hiç uğruna içeride yatırmaktan dolayı özür dileyelim. Yattığı her gün için kendisine tazminat ödeyelim. Üzerine yasal faizini de ekleyelim. Hakkını helal et kardeşim diyelim. Biz ettik, sen bizi affet. Büyüklük sende kalsın. Hatta 40 bin kişi sana feda olsun diyelim.

Özgürlüğe kavuşturduktan sonra onun mürüvvetini de görelim. Geçimini sağlaması için milletvekili emekliliği üzerinden kendisine emekli maaşı bağlayalım. Düğününü devlet yapsın. Kendisine düğün hediyesi olarak genel bütçeden bir ev hediye edelim. TOGG markayı kabul ederse arabasını da verelim. Düğününde kendisini yalnız bırakmayalım. Tüm devlet ve siyaset erkanı, PKK'nin dağ kadrosu düğünün özel davetlileri olsun. Nikah şahitliğini Türk milliyetçiliğini tekelinde bulunduran devlet büyüğümüz ile Kürt milliyetçiliğini eş başkanları yapsın. Hatta çifte düğün bile yapılabilir. Öcalan da onun şahitliğini yapar. 

Kürt partisi de eş başkan modelini bırakarak bayrağı asıl sahibine teslim etsin. Kürt ve Türk partileri seçim ittifakı yapsın. Biri Türklerden, diğeri Kürtlerden oy alsın.

Yeter demeyin. Bence yetmez. Öcalan için geçmişte, halihazırda bazılarının söylemeye devam ettiği, "Bebek katili, terörist başı" gibi hakaret ve iftira sözlerinin söylenmesi yasaklansın. Kendisine Sayın kurucu önder densin. Olmadı, Nobel Barış Ödülü için kendisini teklif edelim. Ödülü alması için Türk heyeti diplomasi yürütsün. Öcalan, bizim milli meselemizdir. Biriz, beraberiz, hepimiz Öcalan'ız desin.

Benden bu kadar. Biraz da siz deyin. Hiçbir şey aklınıza gelmiyorsa kamuoyu oluşsun, özgürlük bir an evvel gerçekleşsin diye benim önerilerimi kamuoyuna yayın. Bunu barin yapın. Daha ne diyeyim. 

10 Şubat 2026 Salı

Ben Hayıflanmayayım da Kim Hayıflansın!

Keçiören Belediye Başkanı'nın yerinde olmak isterdim. Gıpta ettim. Daha doğrusu kıskandım kendisini. 

Bir ilçenin adı sanı duyulmamış belediye başkanı iken Türkiye gündemine oturdu. Bir insan uğraşıp didinse bu derece gündem ve şöhret sahibi olamazdı. Görüyorum ki Başkan anasının hayır duasını almış. Allah'ın da sevgili kulu. İnanın, Türkiye gündemine oturmak, haberlere konu olmak için şehir şehir gezse, televizyonlara para verse bu derece tanınmaz ve konuşulmazdı. Akıllı başkanmış vesselam. Bedavaya getirdi şöhreti. 

Günlerce televizyonların ana haber bülteninde, tartışma programlarında, yazılı basında. İsminin geçmesini, insanların değerlendirmesini ekranlarda izledikçe öyle zannediyorum, ekran karşısında dört köşe oluyordur başkan. 

Başkan şöhretin cazibesini yaşarken biz de Genel Başkan küfretti mi? Hakaret etti mi? Niye istifa etti? Bağımsız mı kalacak, başka partiye mi geçecek? Geçecekse acaba hangi partiye geçecek? Partilerden kendisine teklif var mı? Başkan hangi partiye göz kırpıyor? Başkan tüm partilere eşit mesafede mi? Bakalım hangi gün Meclise gidip bir partinin rozetini takacak? diye aramızda konuşup duralım. Öyle görünüyor ki Başkan malı götürdü. Belki de tüm partiler bize geçse, bizi tercih etse diye ellerini ovuşturuyordur. Hazır şöhret edinmişken partimize güç katar diyorlardır. 

Küfürlerin aslı astarı var mı? Varsa anasına küfür var mı bilmiyorum. Ama bu durumda, bir partiye geçerse herhalde Başkan'ın yeni parti genel başkanından isteyeceği tek şey, "İleride anlaşamazsak lütfen anama küfretmeyin. Anamı karıştırmayın" olur diye düşünüyorum. 

Burada siyasi mülahazalardan uzak bir şekilde şunu söylemek isterim ki ister siyasetin içinde ister dışında olalım ister genel başkan ister belediye başkanı olalım, siyaseti fazilet yarışı olarak yapalım. Siyasetin seviyesini düşürmeyelim. İşin içine küfür, hakaret katmayalım. Ayrılık, gayrılık, birliktelik, nezaket ve görgü kuralları çerçevesinde yürüsün. 

Hemen ciddileştim gördüğünüz gibi. Geleyim sadede. Tekrar edeyim, Başkan'ı kıskandım. Şöhret basamaklarını bu şekilde hızlı tırmanmak için Keçiören'de belediye başkanı olmak isterdim. Ama ne şöhretim var ne de başkanlığım. Gördüğünüz gibi bir başınayım. Bu durumda ben hayıflanmayayım da kim hayıflansın!

5 Şubat 2026 Perşembe

Meclis Göreve, Ramazan Sınıfa!

Emekliliğime ramak kaldı. Ramak demişsem daha 2,5 yıl var. Niyetim son gününe kadar çalışmak. Hatta mümkünse iki polis nezaretinde sınıflara veda etmek.

Devlet bu hakkı vermiş. Ben de bu hakkı son âna kadar kullanayım diyorum. 

Fakat gel gör ki öğrencisi, öğretmeni, idarecisi ve çevrem rahat durmuyor. Gel tezkere dercesine benim adıma gün sayıyorlar. Emekli oluversem adeta göbek atacaklar. Hızını alamayıp daha çalışın mı, emekli ol artık diyen de var. Sanırsın ki eğitimin önündeki engel benim. Ben emekli oluversem eğitim ve öğretimin tüm dertleri bitecek. 

Bence millet benim adıma gün saymayı ve gelin güvey olmayı bıraksa iyi olacak. Yarın şoka uğramaları işten bile değil. Zira sabah ola hayrola. Zamanın ne göstereceği bilinemez.

Sakın kendini darı ambarında görme. Dursan dursan 65'i beklersin. Sonra kapı dışarı ederler. Çünkü kanun var demeyin.

Ne belli, yarın bir siyasi duayenin Meclis grubunda, "Meclis göreve, Ramazan Sınıfa" demeyeceği. Çünkü büyüğümüzün devleti, milleti, ülkeyi düşünmekten ve hizmetten başka bir amacının olmadığı hepimizin malumu. Ne zaman ülkede bir sorun olsa taşın altına elini koyar. Mesele memlekette, gerisi teferruat deyip kolları sıvar. Yeter ki ülkenin bir sorunu olsun. Kim ne derse desin, kim ayıplarsa ayıplasın, Siyasi hayatına mal olsa bile işaret fişeğini gönderir.

İşte o zaman bilin ki ölünceye kadar sınıflardayım. Ölünce, öğretmen ve öğrencilerim omuzlarında taşıyarak mezara defnederler. 

Burada, sayın büyüğümüzün beni de memleketin bir meselesi göreceğine dair büyük umut taşıyorum. Ki bu konuda ona çok güveniyorum. Bilin ki çok yardımsever. Kimlere yardım etmedi ki benden yardımını esirgesin. 

İşte o zaman "Oh, emekliliği geliyor" diye el oğuşturanlar mahcup olacaklar. Demedi demeyin.

17 Ocak 2026 Cumartesi

Emekliler Daha Ne İster?

Emekliler, devletten beklediği zammı 2026'da da alamadı. Hem kızgınlar hem de üzüntülüler. "Biz kaderimize terk edildik. Bize el uzatan yok. Ne olacak bizim bu halimiz diye düşünüp duruyorlar.

Emekliler haklı olmaya haklı. Yalnız emeklilerin yoktan anladığı yok. ”Nerede ben çalışırken benden yapılan kesintiler?” deyip duruyorlar. Birinin yok, canımı mı alacaksınız derken emeklinin ben anlamam demesini anlamak mümkün değil.

Hoş, ne kadar kızıp üzülseler de kaderlerine terk edildikleri doğru değil. Hükümet onlar için çırpınıyor dense yeridir.

Hükümet maaş konusunda, "olsa dükkan senin" dercesine fazla zam veremese de onlara bazı haklar verdiği su götürmez bir gerçektir.

Dalga geçme diyenlere*, 2024 yılının emekliler yılı ilan edildiğini ve bazı haklar verildiğini hatırlatırım.

2026'ya gelince, sizin yılınız bitti. Başınızın çaresine bakın. Bende bu kadar demedi. Maaş konusunda bir arpa boyu yol gidilmese de yine bazı hakların verildiğini burada hatırlatmadan geçemeyeceğim:

Devlet tiyatrolarının oyunları ücretsiz. (Gidin tiyatroya. Oyuna kendinizi kaptırarak hem hoşça vakit geçirin hem de daha önce ortaya koymadığınız sanat yönünüzü keşfedin. Seyrede seyrede ahir ömrünüzde belki tiyatrocu olur çıkarsınız. Hem bu vesileyle birlikte hayat damarlarınızdan biri kesilmemiş olacak. Sonrasında tüm ülkeye turneye çıkarsınız. Paraya para demezsiniz. Zaten istediğiniz para değil miydi? Alın size para. Bu durumda devletin verdiği emekli maaşının yüzüne bile bakmazsınız. Zamanında, oturduğum yerden para ayağıma gelsin diye düşünmeyip paranın olduğu yere doğru böyle sebep işleseydiniz, kim tutardı sizi.)

Topkapı'dan, Göbeklitepe'ye, Sümela Manastırı'na varıncaya kadar Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı tüm müzelere giriş ücretsiz. (Böyle geze geze ufkunu açılacak. Çok okuyan değil, çok gezen bilir sözü doğruymuş diyeceksiniz.)

Öğretmenevi, polisevi, DSİ, karayolları vb. tesislerde konaklama, yeme ve içmede yüzde 15 ila yüzde 50 arasında indirim. Belediye tesislerinde yüzde elliye varan indirim. (% 50’ye varan indirimi küçümsemeyin. Kim yapar bu derece yüksek indirimi. Memleketin her bir yerinde bu tür tesisler bolca var. Tek yapacağınız, tatile çıkmak. Para nerede demeyin. Yüz verip astar istemektir bunun adı.)

Maaşını aldığınız bankalardan yapacağınız EFT'ler ücretsiz. (Zaten ücretsiz gönderiyoruz demeyin. Yeter ki EFT yapacak paranız olsun.)

Şehirler arası otobüslerde yüzde 20 indirim. (mesela, yanınızdaki emekli olmayan yüze seyahat ederken siz 80’e gideceksiniz.)

Şehir içi toplu ulaşımlarda yine indirim söz konusu. 65 yaş üstü iseniz otobüsler zaten ücretsiz. (Daha ne istersiniz. Kısaca beleş)

Bu haklar emeklilere tanımlanmış. Bu hakları kullanmak ve bu haklardan yararlanmak için emeklilerin tek yapacağı, e devletten girip başvuru yapıp kartlarını almak ve SGK'den de kimlik kartlarını çıkartmak.

*Şakanın sırası değil diyenler için. İzahı olmayan şeylerin mizahı olurmuş.

31 Aralık 2025 Çarşamba

Neye Umut Bağlamışım?

2021 Aralık ayının son günü sosyal medyada yazıp paylaştığım yazım önüme düştü. Gözlerimin ışıltısına bakacaksınız dediğime göre Sayın Nebati'nin Hazine ve Maliye Bakanlığı dönemi sonrası olsa gerek. 

Döneminde, tüm dünya faizleri yükseltirken bizim ülkemiz nass gereği faizleri indirmişti. Ekran ekran gezip bol şaklabanlıklar yapmıştı. Verilen görevi hakkıyla yapıp köşesine çekildi. Trakya'da aldığı bol sulak arazi ile büyük bir hazineye kavuştuğu bir ara gündeme geldi. Başka da hatırlayan yok. 

Şu var ki bugünkü yüksek faiz ve dövizin fırlaması, TL'nin iyice değer kaybetmesi onun eseri idi. Gerçi onun bunda suçu yok. O sadece verilen emri yerine getiren emir eri bir figürdü. 

Neyse geçip gitti. Hala ceremesini ise biz çekiyoruz. İzahı olmayan o günlerin mizahı olur demişim. Bakalım ne yazmışım:

"Hazine ve Maliye Bakanlığı sırası yavaş yavaş bana gelecek diyordum.

Sanki yavaştan daha hızlı olacağa benziyor. Bunu, içime doğan umut ışığından biliyorum.

Burada umut kelimesi geçince sakın ola ki ekonomiye umut olacak, yaralarımızı saracak anlaşılmasın.

Eğer böyle yanlış bir anlaşılma söz konusu ise şimdiden özür dilerim.

Burada geçen umut, benim bakan olacağım umududur, size umut olmak değil yani.

Bunu baştan söyleyeyim de sonra ahu figan etmeyelim.

Bakan olur olmaz bu ne yapar diye düşünmenize, bana 300-500 gün kredi vermenize gerek yok.

Gözlerimin içine bakacaksınız. Gözlerimdeki tükenmişliği ve çaresizliği görünce, hepiniz bundan gelecek hayır gelmez olsun. Bu, öncekilere rahmet okutur diyecek ve kötü komşu mal sahibi yapar misali, hepiniz başınızın çaresine bakacaksınız.

Kendi yağınızla kavrulacaksınız.

Siz başınızın çaresine bakarken ben de bakanlığım dışında daha da huzur bulmak için birkaç yönetim kurulu üyeliğine kapağı atmaya çalışacağım.

Bu iyiliğimi de hiç unutmayın". 31.12.2021

Yeni yıl, umut tacirliği yapan kurtarıcılardan kurtulduğumuz yıl olsun. 

30 Aralık 2025 Salı

Doldur Boşalt Sistemi

Ülkemiz diğer şeyleri nasıl yapıyor bilmem ama doldur boşalt sisteminde üzerine başka ülke tanımam.

Nedir doldur boşalt sistemi derseniz, teessüf ederim. Bunu da bilmiyorsanız, niye yaşarsınız.

Doldur boşalt sistemi şudur: Önce hapishaneleri suçlularla dolduruyorsun. Gerektiğinde yeni ve büyük hapishaneler yapacaksın. Artık yeni suçlu alacak kapasitesi kalmayınca, siyaset kurumu ve TBMM ne için vardır. Hemen çözüm üretir. Bir infaz yasası çıkarılır. Bir bakmışsın hapishaneler boşalır.

TBMM'nin çıkardığı kaçıncı infaz yasası oldu bilmem.

Çıkarılan infaz yasalarıyla birlikte hapishaneler boşalınca, kimse, o kadar hapishane boş mu duracak, yazık, israf demez. Çünkü dışarıda sırasını bekleyen o kadar müşterisi var ki devlet-millet işbirliğiyle kısa zamanda dolduruveriyorlar burayı.

Şu var ki hapishanelerden herkes memnun.

Devlet memnun. Had bilmeyenlere haddini burayla bildirir.

Müşteriler zaten memnun. Memnun olmasalar; girip çıkan, tekrar gir çık yapar mı? Demek ki memnunlar. Hatta öyleleri var ki çıkar çıkmaz ne işim var benim dışarıda. Rahatımı bozmaya değmez dercesine tekrar suç işleyerek yeniden girdiği hepimizin malumu.

İşin içinde müşteri memnuniyeti olunca haliyle buralar hep hareketli. Niye memnun olmasınlar? Nasılsa yolu hapishaneye düşen, burada fazla kalmayız. Arkamızda dağ gibi Meclis var. Onlar bizi bizden fazla düşünür. Bir bakmışsın yeni bir infaz yasasıyla sayılı günlerin ne zaman geçtiğini bilemezler. Gerçi "Düşenin dostu olmaz" derler ama bu herkes için geçerli değil belli ki. Çünkü Meclis daima yolu hapishaneye düşenin yanında. Sağ olsunlar, var olsunlar. Dost dediğin kötü günde belli olur dedikleri bu olsa gerek.

Bir de içeride iken geçim gailesi, ev geçindirme vs. derdi yok. Nasılsa yeme, içme ve masraf şirketten.

Nasıl bir yer ve duygu olduğunu bilmem ama bir zamanlar hapishane için "Girmeyen eşek. Girdiği halde tekrar girene eşek oğlu eşek derler" dendiğini işitmiştim. Artık ne derece doğruysa. Gerçi davulun sesi uzaktan hoş gelir dense de bu işin anlatımı bana hoş geldi. Neredeyse, içeri girmeyi canım çekti. Tadında bırakayım. Fazla merak iyi değildir.

Meclisin çıkardığı ve çıkaracağı sayısız infaz yasalarına, bilirim bazılarınız, herkes cezasını günü gününe çekmeli. Olur mu böyle şey diye kızar. Bunlar kızsa da ben onlara kızmayacağım. Çünkü bekara avrat boşamak kolaydır. Ne bilsinler devlet yönetimini. Halbuki devlette devamlılık esastır. Doldur boşalt sistemi de işte tam budur. Doldurup boşaltmazsan olmaz. Boşaltıp doldurmazsan da olmaz. Herkes burayı tatmalı. Burada yatmalı.

İşin şakası bir tarafa. Bu kadar hapishaneler yapıldığına göre buralar tıpkı otellerin doluluk oranları gibi her daim müşteriyle dolu olmalı. Sezonluk olmalı. Sezon bitince boşaltılmalı. Değilse israf olur. Öyle ya içinde kimse barınmayacaksa ne diye yapıldı değil mi? Haydi israfı göze aldık, buraları boş beklettik diyelim. Buraların o kadar görevlisi ve çalışanı var. Bunlar müşteri ile ilgilenmeden boş boş bekleseler, aldıkları maaş helal olur mu kendilerine. Girenleri de infaz yasalarıyla erken çıkarıp başkasının da buraları tatması düşünülmeli. Empati denilen şey yani.

7 Aralık 2025 Pazar

Mütevazı Hayatı Seçen Ünlüler

Yıldırım Demirören zengin bir ailenin çocuğu. Aile şirketinin başına geçseydi, kim bilir keyfine diyecek olmazdı. Çünkü para gani. 

Mal, mülk, para ailenin olunca, Sayın Demirören'in gecesini gündüzüne katarak ailenin zenginliğini daha üst seviyeye çıkarma imkanı da vardı.

Harcamaya gelince, hesap kitap bilmeden harcardı. Bir eli yağda, diğeri balda olurdu. 

Kısaca gününü gün ederdi.

Ama o onu, daha doğrusu babası bunu tercih etmedi. Oğlum, sen bizi bitirirsin. Bak sen futbola ilgilisin. BJK'yi de seviyorsun. Git tüm sevgini BJK'ye ver. Yeter ki bizim şirketlerden uzak dur demiş güya.

O da baba sözünü dinleyerek ve bir mütevazı örneği göstererek BJK'ye 32. başkan oldu. 8 yıl başkanlık yaptıktan, kulübü borç girdabına soktuktan sonra burası beni kesmez. Mütevazılık da bir yere kadar deyip futbol federasyonuna başkan oldu. Bir yedi yıl da TFF başkanlığı yaptı.

Hem BJK hem de federasyon başkanlığına toplamda 15 yıl hizmet etmiş oldu. Sayın Yıldırım'ın aile şirketlerinden bu kadar yıl uzak kalmasına öyle zannediyorum, en fazla sevinen babası olmuştur.

FB başkan yardımcılığı ve başkanlık görevi yapan, son seçimde rakibi Sadettin Saran'a karşı seçimi kaybeden Ali Koç da Türkiye'nin çikin zenginlerinden. Belki de devletten daha zengin bir ailenin çocuğu.

Babası Ali Koç için de şirketlerden uzak dur, git sen en iyisi futbolla ilgilen dedi mi demedi mi bilmem. Yalnız o da bir mütevazılık örneği göstererek ömrünü FB'ye verdi. Daha doğrusu adadı. Duyumlarım, holding çalışanları, FB'ye başkan olunca çok sevinip bayram ettiği yönünde.

Döneminde FB hiç şampiyonluk yüzü görmese de FB sevgisi tartışılmazdı. Ayrıca hiç şampiyonluk sözü vermedi. Bu da mütevazılığının bir göstergesi.

Sayın Saran'a karşı seçimi kaybetmesine herhalde en fazla üzülenler yine holding çalışanları olmalı.

Ali Koç'un da pekala holdingin başına geçip holdinge paha biçilemez bir değer katma imkanı varken futbola kendini vermesi de öyle zannediyorum, alçakgönüllüğüne bir işaret.

Yokluğunda holding neredeydi, nereye gelindi bilinmez ama varlığında Fener'in yüzü hiç gülmedi. Problem değil. Önemli olan onun holfşnten uzak tutulmasıydı. 

Mütevazı hayatı seçen bu iki örnek aklıma geldi. Başka var mı diye düşünürken, "Babam iyi bir ticaret erbabı idi. Ticarete devam etseydi, paraya para demezdi. Çünkü iyi bir ekonomisttir" diyen evladın da babasını burada konu edinmezsem, başlığın içi dolmazdı. Çünkü onun babası da dünyanın en zenginleri içine girme imkanı varken, o siyaseti seçmiş.

Hele bu son örnek tam bir tevazu örneği. Öyle ya babası ticarete devam etseydi, şimdi o aile nerede olurdu. Belki de dünya zenginler kulübünün en başında yer alabilirdi. 

Hasılı kiminin spora kiminin de siyasete hizmeti düstur edinmesi, örnek bir davranış. İçimizde kim böyle fedakarlıkta bulunabilirdi? Bunlar spor ya da siyasetle uğraşmasaydı bu hizmetleri kim yapabilecekti. Bir düşünsenize, bu ünlüler babalarının holdinginde ya da piyasada çalışsalardı, bugün nerede olurlardı.

O yüzden mütevazı hayatı seçen ünlüleri öpüp başımıza koymak lazım. Yaptıkları bu hasbiliği hiç unutmamak bir vatandaşlık borcudur. 

Sahi, siz bu derece ünlü ve yetenekli olsaydınız, bu ünlülerin yaptığı fedakarlığı yapabilir miydiniz? Biliyorum böyle bir tercihi hiçbiriniz yapamazdınız. Biz de yapardık falan demeyin. Çünkü sizin bu söyleminiz bekara avrat boşamaktan başka bir şey değil. Şu aşamadan sonra bu mütevazı hayatı tercih eden bu ünlüleri takdir edin bari. 

23 Kasım 2025 Pazar

Anadolu Kulüpleri Haddini Bilmiyor

Süper Ligde oynatan Anadolu kulüplerini anlamak zor.

Süper Lige çıkıp büyük takımlarla aynı ligde oynayınca kendilerini bir şey sanıyorlar.

Aklı sıra kaşınıyorlar.

Ne yerlerini ne hadlerini ne çap ne de kapasitelerini biliyorlar.

Sanki şampiyon olacakmış gibi büyük takımlara karşı ölümüne top oynuyorlar.

Haydi oynasınlar. Büyük takımlara özellikle Fenerbahçe ve Galatasaray'a kafa tutuyorlar. Sahalarında ya da deplasmanda FB ve GS'ye kök söktürüyorlar. Gol atıyorlar. Yenmeye çalışıyorlar.

Halbuki Anadolu takımlarının FB ve GS'yi yenme gibi bir misyonları yok. Onlar ligden düşmemeye oynamak zorundalar. FB ve GS'yi rakip görmeyecekler. Onlar ligden düşmeye namzet takımlarla kıyasıya oynayacaklar. Çünkü onların rakipleri onlar. Ama hadsizlik yapıp FB ve GS'yi yenmeye kalkıyorlar ve şampiyonluk yolunda onlara darbe vuruyorlar. Yazık değil mi bu iki köklü kulübe? Merak ediyorum FB ve GS'yi yenerek şampiyon mu olacaklar? Ligde mi kalacaklar? Bu iki güzide ve köklü takımı yenerek göverip bostan mı olacaklar?

Durum bu iken Anadolu takımları iki büyüğe özellikle FB'ye karşı nasıl maç oynayacağını bilmeyince, bereket hakemlerimiz devreye giriyor. İyi ki hakemlerimiz var. Bakıyorlar ki Anadolu takımları bu iki kulübe kök söktürüyor. Hakemlerimiz hemen B ve C planını devreye sokuyor. Anadolu kulüpleri futbolcularından birine ya direk kırmızı kart gösteriyorlar ya da ikinci sarıdan atıyorlar. Daha da olmazsa FB ve GS lehine penaltı veriyorlar. Sonuç, FB ve GS galip ve daima ilk ikiyi kovalıyorlar.

Görünen o ki Anadolu kulüpleri kiminle aşık attığını bilmiyor. Bundandır ki 90 dakikayı on kişi tamamlıyorlar.

Bu durum bir maç, beş maç değil, mütemadiyen böyle. Yeter ki maç berabere devam etsin ya da Anadolu takımı galip durumda olsun.

Yalnız bu işi sadece hakemlere bırakmamak lazım. Çünkü onlar da insan evladı. Kırmızı karttan attıkça ta da penaltı verdikçe durmadan eleştiriliyorlar. Yazık değil mi bu güzide ve hak yemez hakemlerimize.

Burada Federasyona da bir görev düşüyor. Federasyon da taşın altına elini koymalı. Öyle ya her maç kırmızı nereye kadar. Federasyon ne yapabilir? Pekala şöyle bir karar alabilir. "FB ve GS ile maça çıkacak her Anadolu takımı maça bir eksik çıkar" demeli. Böylece maçta kırmızı kart çıkmasına gerek kalmaz. Böyle bir karar Anadolu kulüplerinin de işine gelir. Çünkü kırmızı kart gören futbolcu bir sonraki hafta oynayacağı maçta cezalı duruma düşmemiş olur. Böylece kıt kanaat kadrosu olan Anadolu kulüplerimiz kadro kurmada zorluk çekmezler.

Baktılar ki bir eksik oynamalarına rağmen Anadolu kulüpleri bu iki büyüğe yine kök söktürüyor. O zaman “İki eksik çıkarlar” kararı alınmalı.

Federasyon böyle radikal karar alamaz, buna cesaret edemez, tepki alır denirse, Federasyon başkanlığına talibim. 

20 Kasım 2025 Perşembe

Keşke Herkes Siyasiler Gibi Olsa!

Kendileri için bir şey istemezler. Parolaları, "Kendim için bir şey istiyorsam namerdim" derler.

Hep milletine hizmeti şiar edinmişlerdir.

Yola çıkarken, mesele vatansa gerisi teferruat prensibini düstur edinmişlerdir. Çünkü vatan sevgisi böyle bir şey.

Bundan dolayıdır ki yaşı başını almış, yürümekte zorlanmalarına ve okumakta güçlük çekmelerine rağmen torun torbaya vakit ayırmadan, gecelerini gündüze katarak hummalı bir şekilde çalışmaya devam ediyorlar.

Yaz demezler, kış demezler. Memleketi bir uçtan diğer uca arşınlarlar.

Yorulmak nedir bilmezler. Uyku, dur, durak kendilerine yabancı mı yabancı.

Memleket sevdası onları bu yola iten.

Yola çıkarken kah kefenlerini giyerler kah kızılcık şerbeti içerler kah baldıran zehri.

Bu yola baş koyarken ben baş olayım demezler. Yol arkadaşları onları baş yapar. Ben aday olayım demezler. Birlikte ıslandıkları, ne yapıp ne edip onları aday gösterirler.

Sevenleri tarafından kendilerine gösterilen sevgi, saygıdan mahcubiyet duyarlar.

Yaptıklarını ve yapacaklarını balık bilmezse Halik bilir düşüncesi içerisindeler. Ama balık da bilirse fena olmaz. Çünkü nankörlüğün gereği yok.

Hizmette sınır tanımazlar. Bunun için saçlarını süpürge ederler.

Normal şartlarda çok tevazu sahibidirler. Koruma istemezler, konfordan nefret ederler. Uçak, özel oto, makamı şoförü bile istemezler. Kendi eşyalarını kendileri taşımak isterler. Ama bulundukları makam ve temsil ettikleri yerin itibarını korumak için bunlara boyun eğerler. Bir de zamanla yarıştıkları için mecburen birileri eşyasını taşımak zorunda kalıyor. Değilse, niye taşımasınlar.

Tasarruf onların olmazsa olmaz kırmızı çizgisi olsa da işin içine itibar girince maalesef mecburen itibarı tercih etmek zorunda kalıyorlar.

Allah vergisi kabiliyetleri var. Belli ki doğuştan gelen bir yetenek.

Anlamadıkları yok. Her şeyden anlarlar.

Konuşmak, hep konuşmak, sadece konuşmak onlardan ayrılmaz bir parça. Allah var, hakkını veriyorlar. Değme avukatlar onlarla yarışa giremez.

Onlar eşittir; hamaset, slogan, meydan okumadır. Analar ne yiğitler doğurmuş dersin onlar gürledikçe.

Savunma, saldırı, çamur at izi kalsın, algı, mazeret üretme, kılıf bulma, bahane uydurma gibi özellikleri saymakla bitmez.

Allah vergisi bir yönleri daha var. Kırarlar, dökerler. Faturayı halka fatura ederler. Bu da çok önemli değil. Zira gülün dikeni gibi bir şey bu. Halk o kadarına da katlansın artık. Ayrıca sevmenin, ölümüne destek vermenin bir bedeli olacak değil mi? 

Başka ülkelerin siyasetçileri gibi sevenlerini yarı yolda bırakmazlar. Pazara kadar değil, mezara kadar bu mesleği icra ederler. İstifa nedir bilmezler. Çünkü istifa demek, kaçmak demektir, suçu kabullenmek demektir.

Zaman zaman özeleştiri yapıp acaba bende bir hata var mı, yaptığım yanlış var mı diye sorgularlar. Ama bulamıyorlar. Çünkü vermeyince Mabud, ne yapsın bunlar.

Bir başka maharetleri daha var. "U" dönüşünde, zikzak çizmede, büyük lokma yemede, en son söyleyeceğini en başta söylemede üstlerine yoktur. Çünkü mesele memleket meselesi olunca, sınır tanımazlar.

Bunlar ve daha fazlası siyasilerde var. Keşke siyasilerdeki saymakla bitmez bu özellikler halkta da olsa, bu memleketin çözülmedik hiçbir meselesi kalmaz. Keşke onlardaki vatan sevgisi ve hizmet aşkı millette de olsa. Keşke emeklilikleri gelmesine, yaşları 65'i geçmesine rağmen bu memleketin tüm fertleri bunlar gibi çalışsa, ülke şaha kalkar. Ülkeyi yere de kimse indiremez. Bu ve bundan sonraki yüzyıllar bizim asrımız olur.

Tüm bunlara rağmen kıymetini biliyor muyuz onların? Maalesef buna evet diyemeyeceğim. Çünkü nankörlük bizde diz boyu.

19 Kasım 2025 Çarşamba

Bu Hasret Bitsin Artık!

İmralı’ya gitmek için grup toplantısında dava arkadaşlarından izin isteyen tecrübeli siyasiye, grubundan tam destek çıktı.

Hem öyle bir destek verildi ki tüm salonda olanlar yaşa, var ol, arkandayız, desteğimiz seninle. İznin lafı mı olur dercesine ayağa kalkarak ve alkışlayarak liderlerine destek çıktılar.

Bu desteği gören siyasi de "İşte milletin özü burada, milletin öz kararı da budur” dedi.

Sayın liderin tarihi konuşmasına gıpta ettiğimi söylemeliyim. Nasıl gıpta etmem ki. İşte özlenen Türkiye dedim. Bu ülkenin adam olacağına bir kez daha kani oldum.

Siz inanmazsınız ama koskoca liderin kendisinin vekil olmalarını sağladığı vekillerden, İmralı’ya gitmek için izin istemesi bile tek başına bir tevazu örneği. Kimse gitmezse yanıma üç kişi alırım giderim diyor. Hangi birimiz toplumun gözü önünde ve canlı yayında İmralı’daki kurucu önderin yanına gitmek için izin ister. Gruptan da olur mu öyle şey şeklinde çatlak bir ses çıkmadan ayağa kalkarak ve oh oh ne iyi düşündün diyerek destek çıkması, göz yaşartan türden. İzin çıktıktan sonra işte milletin özü, milletin kararı denerek 86 milyonu bir salona sığdırması da bir deha ürünü. Lider izin ister, tebaa izin verir, millet de öz itibariyle bunu onayladığına göre bu yekvücut olmanın karşısında hangi güç durabilir. Terör bile kaçacak delik arar.

Gayri ihtiyari, bugünleri de mi görecektim ya Rabbi. İşte lider işte tebaa işte komutan işte asker dedim.

Yine dedim ki bu birlik ve beraberliğe yürek mi dayanır.

Ya Rabbi, sana ne kadar şükretsek azdır dedim.

Sen olmayanı olduran, muhali mümkün kılan, düşünülmemesi ve söylenmemesi gereken, akla muhal şeyleri söyleten, insanların diline kemik koymayansın dedim. Dedim oğlu dedim.

Anladığım kadarıyla İmralı’ya gitme hasreti varmış. Bu vesileyle gecikmiş de olsa bu hasret sona ersin artık. Alsın yanına iki kişi. Gitsin İmralı’ya.

Kurucu önderle sarılıp koklaşsın. Dilediği kadar kalsın. Muhabbet etsin. Biz kardeşiz. Bir ve beraberiz. Düşmanlar ve bizi çekemeyenler çatlasın. İşte bu da pozumuz. Bu poz dünyaya kapak olsun deyip kol kola fotoğraf çektirsinler.

Kardeşim, sana geldim. Hasretine dayanamadım. Ya yanında kalacağım ya da benimle buradan çıkıp birlikte Meclise gideceğiz desin.

Eski günleri yad etsinler. Ne günlerdi desinler. Göründüğün kadar kötü değilmişsin desinler birbirlerine. Analar çok ağladı ama olsun. Memleket için değer desinler.

Laf aramızda siz terör yaparak biz de terörü lanetleyerek bugüne kadar iyi ekmek yedik, iyi iş çıkardık.

İş güç derken ne sen evlenebildin ne de ben. Terörsüz Türkiye sloganı gerçeğe dönüşsün de ikimiz de mürüvvetimizi görelim. Bundan sonra da böyle ekmek yemeye devam edelim.

Bir de zamanında seni asmak için meydanlarda çok ip attım. Nasıl böyle yaptım bilmiyorum. Cehaletime ver. Bil ki çok pişmanım desin. İyi ki asmamışım. Değilse pişmanlıktan ben de helak olurdum desin.

Ardından ikimiz bir fidanız. Güller açan dalıyız şarkısını birlikte söylesinler.

Böylece onlar ersin muradına. Biz de çıkalım kerevetine.

Sakın bana, sen ne yazdığının farkında mısın demeyin. Ben ne yaptığımı biliyor muyum sanki derim. Bir de ne yani, terör devam etse miydi derim de küçük dilinizi yutar, ondan sonra o dilinizi çıkarması için doktor doktor dolaşır, başınıza dert alırsınız. Demedi demeyin. Gidin işinize. Allah beni değil, sizi affetsin. Sizi terör sevicileri sizi.

2 Kasım 2025 Pazar

Toplumsal Hayatta Mizah ve Hicvin Yeri *

Yaşadığımız hayata bakarak sanki insanoğlu bu dünyaya sıkıntı çekmek için gelmiş sanır. Çünkü hayat ağırlıklı olarak dert, sıkıntı ve stres içinde geçiyor. O yüzden yüzü gülen, mutluluk pozları veren insanların çokluğu bizi aldatmasın. Kısaca hayat fotoğraf çekinilirken verilen poz gibi değildir.

Hayat ne kadar sıkıntı ve dert olsa da 7/24, 365 gün dert içinde yaşamak hayatı çekilmez kılar. Burada mizah ve espri devreye girer. O yüzden mizahın hayatımızda ayrı bir yeri vardır. Mizaha, yemeğe lezzet veren baharat ya da tuz dense yeridir. Bir yemeği yemek yapan ve lezzet katan baharatı ve tuzudur. Yeter ki aşırıya kaçmadan kıvamında kullanılsın. Mizah da yerinde, zamanında ve kıvamında yapıldığı takdirde anlık da olsa dertleri unutturur. Yeter ki mizah anlaşılsın. Şayet mizah anlaşılmazsa, espri yapan kişiye yol, su ve elektrik olarak geriye döner. Çünkü adeta soğuk duş etkisi yapar.

Anlatmak istediğim espri, mizah, şaka, nükte, adına ne dersek diyelim, esprisiz hayat olmaz, çekilmez. Çünkü hep ciddiyet ifade eden bu hayat kişileri somurtmaktan başka işe yaramaz. Tam tadında ve kıvamında taşı gediğine koyan yerli yerince yapılan espriler bir nevi hayat öpücüğüdür. Muhabbeti koyulaştırır. Kişiyi dert ve sıkıntılarından bir müddet uzak tutar. Yeter ki esprinin yapıldığı ortam ve ortam sakinleri mizaha meyilli olsun.

Her insan espri yapabilir mi? Zor. Yapmaya kalkarsa yaptığı espriden ziyade kendisi gülünç duruma düşer. O yüzden espri bir zeka işidir. Bunu herkes yapamaz. Aynı zamanda esprinin muhatapları da espriden anlayan tipler olmalı. Çünkü espriden anlamak, esprideki inceliği kavramak da bir zeka işidir. Diyorum ki espriyi zeki insanlar yapar, espriden de zeki insanlar anlar. Yalnız kastettiğim espriler zeka kokan espri olmalı. Belden aşağı yapılan esprileri kastetmiyorum. Çünkü bu tür espriyi anlamak için zekaya ihtiyaç yok.

Nükteden anlamayan sayısı bu ülkede epey çok. Adam zekidir ama düz kontak ise espriden pek anlamaz. Her söyleneni üzerine çekecek seviyede alıngan ise bu tipler de espriden pek anlamaz. Hazırında ortamı gerer. Yapılan espri sevdiklerine ince bir dokundurma ise bu espri de savunmacı tiplere ok gibi saplanır. Çünkü en incitici sözler gerçek olan sözlermiş. Bu tür hazirun da savunacağım diye esprinin içine eder. Espriden anlamayan bir başka tip de vücudu ortamda, kafası başka yerde olan dalgın ve dinlemeyen tipler. Bu tipler de dikkatini ortama vermeyince esprideki inceliği kavrayamaz.

Espri ve mizahın gerekli olduğu ve kullanıldığı yerlerden biri de Aziz Nesin'e atfedilen "İzahı olmayan şeyin mizahı olur" sözünde ifade edildiği gibi "Aklın ve mantığın kabul etmediği şeylere karşı verilebilecek en makul tepki olmasıdır. Espriyle birlikte tiye almada kullanılır. Bu yönüyle iyi ki hayatta mizaha yer var. En azından insanlar hoşnut olmadığı durumları kuş dili diyebileceğimiz mizahla ifade eder.

Hiciv ve ironi mizahın bir türü müdür bilmem ama öyle zannediyorum, mizahın içinde yeri var diye düşünüyorum.

Yazılarımda sıkça mizah, hiciv ve ironiye yer veririm. Çünkü yaşadığımız hayatta izahı mümkün olmayan şeyler çokça cereyan etmekte. Ben de bunlara dokundurmak için hicvi sıkça kullanıyorum. Yazılarımı takip eden çoğu okuyucu da bu hakkı teslim eder. Mizahi yönüm dolayısıyla teşbihte hata olmasın, kimi yaşayan Nasrettin Hoca'ya benzetir. İroni içerikli yazılarımdan dolayı kimi de hicvin üstadı Nef'i'ye benzetir. Bu benzetmeler gururumu okşasa da Nasrettin Hoca'nın da Nef'i'nin de eline su dökemem.

Bu yazıyı ele almamdaki sebep son günler ve aylarda yazdığım baştan sona hiciv içerikli çoğu yazılarım okuyucularım tarafından pek anlaşılamadı. Kendi başımdan geçmiş gibi anlattığım bazı hususlar sanki başkasını değil de beni anlatıyor şeklinde anlaşıldı. Sosyal medyada paylaştığım yazıların altına yapılan yorumlardan anlıyorum bunu. Sonunda yazım yüksek ironi içermektedir notu düşmek zorunda kalıyorum.

Eskiden leb demeden leblebiyi anlayan okuyucularıma ne oldu? Onlar mı nazara geldi yoksa ben mi? Acaba ben hiciv ve ironi yapmayı mı unuttum? Dikkat çekmesin, tepki görmeyeyim diye çok mu kapalı yazmaya başladım? Okuyucularım da benim gibi gündemi pek takip etmez mi oldu? Gündem takip edilmezse ironi içerikli yazılarım pek anlaşılamaz. Zaman zaman aynı durumu ben de yaşıyor, ironi ya da mizaha Fransız kalabiliyorum. Yoksa ciddi ciddi cevap vererek okuyucularım tecahülüarif sanatını mı icra ediyorlar? Umarım böyledir. Ya da sıkıntı ve dertler o kadar arttı da bünyeleri hicvi kaldırmaz mı oldu?

Neyse ne? Yalnız bu meselenin bir vuzuha kavuşmasında kendi adıma fayda mülahaza ediyorum. Umarım yorum yazan okuyucularım beni bu konuda çok merakta bırakmaz.

Sahi, sorun sizde mi, bende mi ya da başkasında mı?

*15.02.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

30 Ekim 2025 Perşembe

Aile Birliği Adına

Dört çocuğum var. Üçü evlenip evden uçtu. Bir tanesi kaldı şimdilik evde. O da giderse koca evde Edi ile Büdü kalacağız.

Halbuki bir zamanlar evde bir ve beraberdik.

Bir düşüncedir aldı beni. Çünkü aile toplumun en temel taşı.

Son sözü söylemeyen ben olmasam da kağıt üzerinde aile reisi benim. Bu durumda evlenip gitseler de aile birliğini sağlamak benim görevim. Şayet ailem parçalanırsa, “aile reisi olarak bir aileni koruyamadın, ne biçim babasın” diye beni suçlayacaklar.

Bu durumda ne yapmalıyım diye kendimi zorladım.

Sonunda çocukları bir gün evde toplamaya karar verdim.

Bir baba olarak onlara sorumluluk vereceğim.

Diyeceğim ki onlara;

Babam! Ben bu ailenin reisiyim. Ailenin birliğinden ben sorumluyum. Sorumluluk varsa yetkim de var.

Şimdi size bir sorumluluk veriyorum. Bu bir emirdir.

Hepiniz bir posterimi bastıracak. Yalnız bu posterler aynı ebat olacak. Posterin altına da “Birliğimizin teminatı ailemizin direği babamız” yazdıracak.

Bastırdığınız bu posterleri evinizin camından sarkıtacaksınız. Bu posterler 7/24-365 gün asılı duracak.

Biriniz bir tane fazla bastırsın. Onu da bizim evin camından sarkıtalım.

Posterim; güneşten, yağmurdan, soğuk ve sıcaktan etkilenebilir. Yıprandıkça posterimi yenileyeceksiniz.

Doğum günüm geldiği zaman sadece bir pencereden değil, evlerinizin tüm pencerelerinden posterimi sarkıtın. Doğum günüme özel olarak “İyi ki doğdun babam” yazdırın.

Akşam karanlığında gelip geçen belki posterimi göremeyebilir. Bunun için posterlerime otomatik ışıklandırma yaptırın.

Gelip geçen benim posterimi gördükçe, “Helal olsun adamın evlatlarına. Ne hayırlı evlatlarmış. Babalarının posterlerini yaptırmışlar. Bunun için hiç masraftan kaçınmamışlar. Ne de çok seviyorlar babalarını. Babalarının posterini baktıkça aile birliğine katkıda bulunuyorlar” desin.

Aile birliği adına astığımız bu posterden alt ve üst komşular rahatsız olabilir. Asla taviz vermeyin. Hemen savcılığa giderek, “Komşumuz aile birliğimizi bozmaya yelteniyor. Çünkü bizi kıskanıyor” diye suç duyurusunda bulunun.

Düşündüğüm bu konuyu hayata geçirmede kararlıyım. İnadım inat. Kim ne derse desin, bu inadımdan beni kimse vazgeçiremez. Belki de çocuklarım, baba, ele güne karşı bizi gülünç duruma düşürme diyecekler. Ama ne derlerse desinler. Zira bana vız gelir. Çünkü aile birliği Anayasal bir hak. Anayasanın bana verdiği bu yetkimi tepe tepe kullanırım. Kime ne?

Bakalım, bu düşünceme çocuklarım ne diyecek? Sizin gibi ben de merak içinde sonucu bekliyorum.

İyi de hangi fotoğrafımı bastırsınlar? Öyle ya bu da bir sorun. En iyisi birlik adına şu fotoğrafımı bastırın diyeyim. 

26 Ekim 2025 Pazar

Emekliler, Ne Olur Ölün!

Birilerinin emeklilerle başı dertte. Hele biri var ki yatıyor, kalkıyor, emeklilere veryansın ediyor. Açıklama üstüne açıklama yapıyor. Her bir cümlesi problem, pot, gaf ve adeta “Şecaat arz ederken merd-i kıbtî sirkatin söyler” misali. Bir şeyi itiraf etmek için ya da tespitte bulunmak için kırıp döküyor. Her bir cümlesi ok gibi saplanıyor. Kısaca “Al sana bir Kaya. Nereye dayarsan daya” diyor.

Konuştukça batıyor. Ama battığının farkında değil. Birileri, Allah rızası için buna, konuşma demeli. Bunu kim diyecek? Otur oturduğun yerde. Haddini bil haddini demeli.

Eveleyip gevelemeyi bırakayım da beyefendinin mübarek ağzından dökülen incilere bir bakalım:

Türkiye’de prim ödeme süresi ve emeklilik yaşı AB ortalamalarına göre geride. SGK’ye ödenen primlerin ortalama süresi bizde 20 yıl. Almanya’da bu süre 45 yıl. AB ortalaması ise 40 yıl”.

“Bizde yirmi yıl prim ödedikten sonra EYT ile birlikte insanlar 48 yaşında emekli oldu. Eskiden ‘mezarda emeklilik’ deniyordu. Çünkü 50-55 yaşında ölüyorduk. Bugün 78 yıl ortalamaya gelmişiz”.

“Türkiye’de sağlık sisteminin belli bir düzeye erişmesi ve refah düzeyinin artması nedeniyle ölüm yaşı Avrupa düzeyine erişti. Ortalama yaşam süresi Batılı ülkelerde 80-82 yıl, Türkiye’de ise erkeklerde 78 yıl, kadınlarda 79 yıl". 

“EYT ile birlikte 2023 yılından beri emekli sayımız 3 milyon arttı”.

Sayın SGK Genel Müdürü gördüğünüz gibi dersine çok iyi çalışmış. Ya bu çalışkanlığından ya da kırıp dökmesinden dolayı gündemden hiç düşmüyor. Belki de daha da şöhret olayım diye çabalıyor. Ama çabası fayda verdi. Çünkü kaç gündür herkes ondan konuşuyor. Reklamın kötüsü olmaz diye ben buna derim. İnanın, para verse bu derece reklamını yapamazdı.

Şu var ki kızsak da genel müdür dertli. Derdinden olmalı ki ne dediğini bilmiyor. Bu yüzden kendisini kendisinden başkası da anlamıyor.

Erken emeklilikten, 48 yaşında emekli olmaktan, yirmi yıllık primle emekliliğin emekli sayısını artırdığını an dem vuruyor. Genel müdürün haberi vardır ama yine de hatırlatayım. 9000 prim sonrası emekliliği hak eden Bağkur’luları da 7200 prim gününe indirmek suretiyle emekli edecek bir çalışmanın olduğundan umarım haberi vardır. Yani turpun büyüğü heybede.

Genel müdür kısaca, SGK çöktü çöküyor diyor. Bu çöküntünün sebebi de ölmeyen emekliler. 50-55 yaşında ölmek varken 78-79 yaşına kadar beklemekte ne. Bu yaşa kadar bu kadar emekliyi beslemeye dağ bile dayanmaz. Tıpkı hazıra dağ dayanmadığı gibi. Öyle ya SGK bütçesinin 2/3’ü maaş ödemesine gidiyorsa, bu SGK ne yesin ne içsin.

Ne olur, emekliler! Muasır medeniyet seviyesini yakalayacağız diye uzun yaşamayın. İçinizde, değil 78 yıl, 90’ını devirenler bile var. Mübarekler, dünyaya kazık mı çakacaksınız. Ölün artık ölün de SGK rahat bir nefes alsın.

Kızsam da Genel Müdürün verdiği bilgilere güvenim tam. Yalnız kadınların ortalama ölüm yaşının erkeklerden bir fazla olduğu bilgisi bana doğru gibi gelmedi. Çünkü çoğu kadınların, kocalarını gönderdikten sonra daha uzun yıllar yaşadığına şahidim. Siz söyleyin. Gördüğüme mi inanayım, Genel Müdürün verdiği bilgiye mi?

Burada Sayın Kaya’ya bir not. Bu dediklerinin muhatabı ve sorumlusu emekliler değil. Bunu bil, başka da bir şey demem. Bir de hayır konuşmayacaksan, sus.

Son söz, 48’inde emekli olup da 70-80’ine merdiven dayamış emekli büyüklerim, size bundan sonra nice yıllara temennisinde bulunmayacağım. Allah uzun ömür versin demeyeceğim. Doğum günümüzü kutlamadığım gibi karşılaşınca, daha yaşan mı? Utan utan diyeceğim. Ne alaka demeyin. Çünkü sizin gönlünüz olsun diye koskoca Genel Müdürü karşıma alamam. Lütfen ölün. Yok, ölmeyip direneceğiz derseniz, sanırım Genel Müdürü anlamadınız. Kötü günler bizi bekliyor. Hepimizi öldüreceksin diyor kısaca. Belki de az dediğiniz bu maaşı bile veremeyeceğiz demek istiyor. Biz çalışanlar da sizden fedakarlık bekliyoruz. Ölün ki hem SGK rahat etsin hem de biz. Böyle bir zamanda siz de yardımcı olmayacaksanız, kim olsun. Ne olur, 55'i geçer geçmez ölün. Yine direnecekseniz, lütfen emekli maaşlarınızı 55'i devirir devirmez, almayacağız deyin ve SGK'ye gönderin.

Son söz dedim ama Genel Müdüre bir soru da benden olsun. Sayın Genel Müdürüm, 63 yaşındayım. Hâlâ çalışıyorum. Çalışmama rağmen 55'i doldurduğuma göre şimdiden ölmemi ister misiniz? Başka sorum yok. Cevaplandırırsanız sevinirim. Teşekkür ediyorum şimdiden.