Dini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Haziran 2026 Perşembe

Mücadelede En Ucuz Yol

Bir zamanların güçlü, kuvvetli, kudretli ve sözü geçer kişileri, kendilerine verilen ve yüklenen misyonu yerine getirmek suretiyle, bir kesimi mağdur eden eylem ve icraatlara imza attılar. Adeta birilerinin tetikçisi oldular. Ki bizzat tetikçilik yaptılar.

Görevleri bittikten sonra adı sanı duyulmaz, unutulmuş ve bir kenara konmuş bu kişiler her fani gibi ölünce, icraatları esnasında seslerini çıkarmayan veya çıkaramayan, kısaca dirileriyle uğraşmayan bazıları, ölümlerinin ardından içlerindeki kinleri boşaltıveriyorlar, beddua ediyorlar, ardından bir güzel döşüyorlar.

Siz bu durumu nasıl görürsünüz bilmiyorum ama bana garip geliyor. Zira lanet okunan bu kişiler artık cevap veremezler. Kendilerini savunamazlar. Herkes gibi yaptıklarından dolayı gittikleri yerde hesaplarını vereceklerdir.

Dirisiyle mücadele edemeyip ölüsünün ardından ileri geri konuşmayı biraz değil, çok ucuz ve basit bir yol olarak görüyorum. Halbuki yakışanı, dirisiyle mücadele etmektir. Dirisiyle mücadele etmeyenin ölümün ardından söz söylemeye hakkı yoktur.

Çünkü,

Ölenin ardından sıcağı sıcağına ileri geri konuşmak ne dini ne ahlaki ne de dinidir.

Kendisini savunmaktan aciz olanlara veryansın etmek, belden aşağı vurmak acziyetin bir göstergesidir.

Ucuz mücahitliktir.

Korkaklığın daniskasıdır.

İçinde biriktirdiği kini boşaltmaktan ibarettir.

 Ego tatmininden başka bir şey değildir.

İnsan ne kadar kutsal ise de ceset daha da kutsaldır. Çünkü ne eli kalkar ne öte gider ne beri gelir ne de konuşur. Eli kalkmayan aman dileyen gibidir. Aman dileyene bizim kültürümüzde el kalkmaz.

Ölen kimse hakkında hiç konuşulmayacak mı? Konuşulur, yazılır, çizilir.

Vefatın sıcaklığı gider. Sevenleri son görevini yapar. Biz de sessizliğe bürünürüz.

Vefatın ardından yaptıkları, yapmadıkları üzerine yazar, çizeriz. Yanlış yaptı, zulmetti. Hesabı Allah’a kaldı. Allah en güzel şekilde yargılayıp hükmünü verecek deriz. Buna da kimsenin diyeceği olmaz.

İlgilisine şunu da söyleyeyim. Ebu Cehil kadar İslam’a, Müslümanlara ve peygambere düşman olan yoktur. Bir zaman sonra Ebu Cehil’in oğlu İkrime Müslüman olunca Hz Muhammed’in, oğlu İkrime üzülür düşüncesiyle Ebu Cehil’in arkasından ileri geri konuşulmasını yasakladığını çok iyi biliyoruz.

3 Haziran 2026 Çarşamba

Arınma Zamanı

Başına yeniden talih kuşu konan bir büyüğümüz "Arınma zamanı" demiş. Arınma hem bedenen hem de ruhen olmalı. Ama nasıl? Arınmaya katkım olsun diye beyin jimnastiği yapacağım:

Önce banyo yapmalı. Bunun için ilk iş olarak zeytin yağlı sabun temin edilmeli. 

Banyodan önce koltuk altındaki ve avret mahallindeki kıllar büyümüşse tıraş olmalı. 

Vücudu sıcak suyla ıslattıktan sonra zeytin yağlı sabunla bir güzel banyo yapılmalı.

İyice sürtünmeli. 

Vücut sıcak suyla iyice yumuşatıldıktan sonra ellerle vücut iyice ovulmalı.

Tırnaklarla vücut bir güzel tımarlanmalı.

Kir çıktıkça amma da kirlenmişim deyip tekrar zeytin yağlı sabunla bir güzel sabunlanmalı. 

Eller sırta uzanmıyorsa gerekirse birinden destek alınmalı. Vücudun arkası bir güzel keselenmeli.

Banyo, vücutta kir çıktıkça devam etmeli. Bunun için sudan ve sabundan tasarruf yoluna gidilmemeli. Çünkü tasarrufuna zamanı değil. Sakın ola ki itibardan tasarruf etme. 

Banyo sonrası iyice kurulandıktan sonra el ve ayak tırnakların uzamışsa hazır tırnaklar yumuşamışken tırnak bıçağı ile tırnakları kesmeli.

Üst başı giydikten sonra kıbleye doğru seccadeyi serip iki rekat namaz kılmalı. 

Sakın, abdestim yok deme. Az önce banyo yaptın. Banyo demişsem gusül abdesti idi kastım. Yok ben niyet etmemiştim. Sadece yıkanmıştım dersen kalkıp önce abdest alacaksın.

Abdestin ardından seccadeye yöneleceksin. Söylememe gerek var mı bilmiyorum. Çünkü bilmemiz gerekli. Seccadeye ayakkabı ile basmayacaksınız.

Ne namazına niyet edeceğim deme. Başkası ne niyetle kılar bilmem ama sen şükür namazı kıl. Niyet ettim Allah rızası için iki rekat şükür namazı kılmaya" şeklinde niyet edebilirsin. 

Güsul, abdest ve iki rekat namazın ardından ellerini kaldırıp dua edeceksin.

Ne diye dua edeyim deme. İçinden geldiği gibi dua et. 

Aklına hiçbir şey gelmiyorsa "Verdiğin nimetlere özellikle son verdiğin nimetten dolayı ne kadar şükretsem az. Daha ne isterim. Sana mesafeliydim. Şu an düşünüyorum da yanlış yapmışım. Pişmanım. Nasuh tevbesi ile tevbe ediyorum. Bir daha iyi kul olacağım. Meğer dost bildiklerim düşman, düşman bildiklerim dostmuş. Bundan sonra kim dost kim düşman daha iyi tanıyacağım. Benden görünenleri düşman, benden görünmeyenleri dost edineceğim. Namaza başladım. Orucu da tutacağım. Zekatımı da vereceğim. En kısa zamanda usulüne uygun hac yapıp anamdan yeni doğmuş gibi tertemiz olacağım" diyebilirsin.

Başka aklına bir bir şey gelmiyorsa seyyidül istiğfar duasını oku. Anlamını bilmesen de sık sık amin demeyi ihmal etme.

"Zamanında adalet için yürüdüm. Karşılığını gördüm. Bir göz istedim. Sen iki göz birden verdin. Fazlasına da gerek yok. Bundan sonra başkası için adalet istiyorum diyerek yürümeyeceğim. Gandi olmaya kalkmayacağım. Kendim olup sadece iyi bir kul olacağım" de.

Dualarının kabul olması için duana başkasını da katabilirsin. "Bana hain diyenler ne dediğini bilmiyorlar. Onlar cahildir. Sen onları da affet" de. 

Arınmaya böyle başla. Arkası gelir zaten. 

Bir Okuyucuyla Hasbihal

Bir ara, anne baba muhtaç duruma düştüğü zaman ve miras paylaşımında kardeşlerin gerçek yüzünün ortaya çıktığını, çoğu kardeşin birbirine küs ve dargın olduğuna dair bir yazı kaleme almıştım. 

Eşi Alman olan ve Almanya'da yaşayan, iki çocuğu olan bir hanımefendi, "Benim de iki çocuğum var. Daha şimdiden geçinemiyorlar. Gerçi Almanlara anne babaya bakma ve miras bırakma yok. Yine de yazınız beni endişelendirdi" içerikli bir yorum yazmıştı o yazımın altına.

Ben de şu cevabı yazmıştım. Bu cevabı taslaklarda görünce ayrıca yazı konusu edinmek istedim:

Evin tek çocuğu olunca siz de eşiniz de kardeşlik duygusunu tatmamışsınız. Çocukluğunuzu en iyi anne babanız bilir. “Bir anneye mektuplar” başlıklı bir kitap okumuştum. “Tek çocuğa bakmak, onu büyütmek, dokuz çocuğa bakmaktan daha zor” yazıyordu. Ne derece doğru bilmem ama yazarın böyle bir tespiti vardı.

Evde birbirine yakın yaşıt kardeşler kavga ile büyür, kardeşiyle sosyalleşir. Kardeşi olunca başkasını aramıyor. Kavga edip küserler, bir müddet sonra barışırlar. Bu tip evde anlaşamayan, birbirini kırıp geçiren çocuklar dışarıda sırt sırta verip birbirlerini korurlar. Kavgaları hoşumuza gitmese de çocukların bu şekil büyümesini sağlıklı görürüm.

Büyüdükleri zaman eften püften yaptıkları kavgalar kendileri için bir anı olarak kalır. Anlatıp anlatıp gülerler. Allah bağışlasın çocuklarınızı.

Miras bırakmama konusunda Almanlar aslında en iyisini yapıyorlar. Bizdeki miras kavgalarını görünce Almanlara hak veriyorum. Bizler biriktirip hepsine bir şeyler bırakmaya çalışıyoruz. Zaman zaman düşünürüm. Pek miras bırakmayan Avrupalı mı ahirete inanıyor yoksa hiç ölmeyecekmiş gibi mal biriktiren biz mi diye. 

Orada mal bırakmamada devletin her on sekiz yaşına girene iş vermesinin, veremediği takdirde işsizlik parası vermesinin, evlatlara mal bırakmaya ihtiyaç hissettirmediğini düşünüyorum. Nasılsa çocuğum, devletin bulduğu işte çalışıp evini geçindirecek diye düşünüyor olmalılar. Yani orada herkes önünü görüyor. Oturmuş ve kurumsallaşmış bir sistem var. Bizde ise kimsenin iş garantisi de yok, oturmuş bir sistemimiz de yok. Açgözlülüğümüzün ve mal hırsımızın temelinde yarın, gelecek ve rızık endişesi var. Güya rızkı veren Allah deriz ama buna da uygulamada inanmıyoruz.

Anne baba ve engelliye bakma konusunda da Avrupa'da devletler sosyal devletin gereğini yerine getirdiği için bizde olduğu gibi bir durum pek söz konusu olmaz. Orada devlet hastayı alıp buna uygun açtığı yerlerde bakıyor. Bizde çoğu evde bakıma muhtaç hasta var. İşe gitmeyip hastasına bakıyor. Sorun da burada çıkıyor.

Çocuklarınızdan dolayı endişelenmenize gerek yok. Büyüdükleri zaman daha da olgunlaşırlar. Ayrıca mal paylaşımında ve anne babaya bakma konusunda hiç sorun olmadan aralarında sorunu çözen kardeş örnekleri de çoktur.

31 Mayıs 2026 Pazar

Anormallikler Normalimiz Oldu

Sosyal medyada dolaşırken bir vakfa ait 2026 yurt içi ve yurt dışı kurban bedeli önüme düştü. 

Başka vakıf ve derneklere ait yurt içi ve yurt dışı kurban bedellerinin de görmek mümkün. 

Bazılarında yurt dışında kesilecek ülke ve kıtaya göre fiyatlar değişirken bazıları resimde olduğu gibi yurt içi ve yurt dışını tek fiyatta sabitlemiş. 

Diğer vakıf ve derneklerin yurt içi ve yurt dışı kurban bedelini bir tarafa bırakarak görseldeki yurt içi ve yurt dışı kurban bedelini bir irdeleyelim. 

Gerçi her vakıf ve derneğin kurban bedeli farklı olsa da bir gerçek var ki yurt içi kurban bedeli yurt dışına göre dört katı. Yani bizde bir kurban kesen, çoğu yurt dışında dört kurban keser. 

Yurt içi ve yurt dışı kurban bedelini görür görmez vay be dememek elde değil. Anormallik bizde mi yurt dışındaki ülkelerde mi? Yurt dışı Gazze hariç fiyatlar birbirine yakın olduğuna göre anormallik bizim ülkede. 

Bu fiyat makası sadece bu yıla ait değil, nicedir böyle. Demek ki yüksek fiyata kurban kesmek bu ülkenin makus talihi olmuş. 

Besici kazansa onlar bari kazanıyor dersin. Besiciye sorsan onlar da dertli. Biz tüketiciler zaten her sene dertliyiz. Üretici ve tüketici dertli olduğuna göre bu ülkede etten ve kurbandan kim kazanıyor, merak ediyorum. 

Yurt içi ve yurt dışı bu fiyat uçurumunu gören Türkiyeli bir vatandaş kurban bağışını yurt içine mi yapar yoksa yurt dışına mı? Öyle zannediyorum bağışçıların kahir ekseriyeti yurt dışı seçeneğini tercih eder. Tercihini yurt içinden yana kullanan bağışçı sayısının da bir elin parmaklarını geçtiğini sanmıyorum. Geçen biri, "dört kurban bağışladım" dedi. Sormadım yurt içi mi yurt dışı mı diye. Büyük ihtimalle yurt dışını tercih etmiştir. Öyle ya akıl var, mantık var, hesap var, kitap var. Yurt içinde bir bağış yerine yurt dışına dört bağış yapabiliyorken niye yurt içini tercih etsin. 

Bu fiyat makasını siz nasıl görürsünüz bilmem ama bu uçurum bana anormalin anormali geliyor. Bizde tekelcilik mi var, gıda terörü mü var, rant mı var, fahiş fiyat mı var, girdi maliyetleri mi yüksek, enflasyon belası mı? Bilemedim gitti. Şu var ki bu anormallik bizim için normal olur oldu. 

Bu durum yani fiyat uçurumu sadece kurbana has olsa hiç gam yemeyeceğim. Aynı durum hac için de geçerli. Çünkü hac parası da çok anormal. 

Hasılı, bu ülkede hacca gitmek ve kurban kesmek bedel ister.

30 Mayıs 2026 Cumartesi

Bağnazlık ve Tahammülsüzlüğün Yaşı Yok

Bir WhatsApp grubunda, biri Yaşar Nuri Öztürk'e ait kısa bir video paylaştı. 

Sen misin bunu paylaşan. Bu videoyu gören biri gruptan çıktı. 

Birkaç kişi Yaşar Nuri Öztürk'ün İslam'a zarar verdiğinden dem vurarak bu platformda ondan paylaşımının olmaması gerektiğini yazdı.

Paylaşan, savunma yaptıkça birkaç kişi daha gruptan çıktı. 

Bir başkası, "Gruptan çıkmak zorunda bırakma" yazdı. Başkaları grubu sükunete davet etti. 

Gruptan birkaç kişinin çıkmasıyla Yaşar Nuri muhabbetine ara verildi.

Grubun sinir uçlarına dokunurcasına bir başkası yine Yaşar Nuri'ye ait kısa video paylaştı. Grup tekrar gerildi. Yine çıkan oldu. Yetmedi. Aynı kişi yine aynı kişiye ait video paylaştı.

Gruptan çıkan sayısını bilmiyorum. Ama gruptan çıkanların Yaşar Nuri gibi birinin videosunun bu platformda ne işi var tepkisini göstererek gruptan çıktıkları aşikar.

Bu WhatsApp grubu bir ilahiyat platformu. Gruptakilerin hepsi ilahiyat mezunu. Kimi İHL kimi din kültürü öğretmeni kimi müftü kimi vaiz kimi akademisyen. Yani hepsi din eğitimi almış, toplumda ya da çalıştıkları kurumda dini anlatan bu işin uzmanı kişiler. 

*

Bir ara telafi eğitim diploması adı altında bir program vardı. Bu programda görev aldım. Öğrencileri de sanayici ve esnaf kişilerden oluşuyordu. Çoğu da 40-50-60 yaşında kişiler. Bu programı bitiren meslek lisesi mezunu oluyor. 

Dersin birinde biri, İslam dinindeki erkeğe iki, kadına bir şeklindeki miras taksimatından bahsetti. Ben de Nisa 11.ayette aile fertlerinden kimin ne kadar pay alacağı ayrı ayrı belirtilmekle beraber erkeğin de kız kardeşe göre iki kat fazla mirastan pay alacağı belirtiliyor. 7.ayette ise erkek ve kadın az veya çok mirastan pay alır denilerek bir orandan bahsetmiyor. Mehmet Okuyan bu ayeti, "Dededen gelen menkul ve gayrimenkulün kız ve erkek kardeşler arasında eşit paylaşılması" gerektiğini söylüyor dedim. Ara verince bir öğrenci yanıma geldi. "Hocam, keşke Mehmet Okuyan'dan bahsetmeseydin" dedi. Niye dedim. "Çoğu kimse homurdandı ve yüzleri asıldı. Mehmet Okuyan'ı ben seviyorum ama çoğu bu isimden hoşnut değil" dedi. Kim ne düşünürse düşünsün. Okuyan bu ayeti böyle izah ediyor. Bundan bahsettim deyip konuyu kapattım. 

Kimsenin dini bilgisini ve samimiyetini ölçme durumum yok. Kimsenin dini düşüncesinde de değilim. Herkes herhangi bir konuda veya dini bir meselede farklı düşünebilir. Ama isme, görüşüne ve videosuna nem kapmak, hop oturup hop kalkmak hiç sağlıklı bir düşünce değil. Haydi diyelim ki diploma telafi programına gelenlerin yeteri din bilgisi yok. Birilerinden etkilenip bazı isimlere ön yargı ile yaklaşıp rezerv koyabilirler. İlahiyat grubuna ne oluyor? Bu bağnazlık bu tahammülsüzlük neyin nesi? Hepsinin görevinde emekliliği gelmiş, yaşları altmışı geçmiş kişiler. Gören de ergen bunlar der. Bu yaşları altmışı geçmiş kişiler de ergen ilahiyatçılar nazarımda. Herkesin her yerde bulup izleyebileceği videonun grupta paylaşılmasının ne zararı olabilir. Bu ergen ilahiyatçılar kendi dini anlayışlarına güvenmiyorlar mı ki Yaşar Nuri'ye ait bir paylaşıma bu kadar tepki gösteriyorlar. Sonra gruptan çıkmak neyin nesi. İnanın hiç anlamış değilim. 

Merak ediyorum, sağlığında mücadele edemedikleri Yaşar Nuri ölüp gitmiş. Ölümünden ne istiyorlar? Bu yaşta pekala video ve kitaplarından hareketle reddiye yazabilirler. 

26 Mayıs 2026 Salı

İşiniz Batıl Olmasın *

Meğer siyasette pardon hukukta mutlak butlan diye bir kavramın olduğunu yaşayarak öğrenmiş olduk. Ömrümüz olur yaşarsak daha ne kavramlar öğreniriz, kim bilir.

İyi tarafı, okumayı sevmeyen bir toplum olarak böylece kelime hazinemizi geliştirmiş oluyoruz. Zira bir kelime bir kelimedir.

Mutlak kavramını duyardık. Butlanı ilk defa duymuş olsam da düşün taşın derken dilimizde yaygın bir şekilde kullanılan Arapçadan geçme batıl kelimesinin türevlerinden biri olduğunu anladım. Meğer kelime bana yabancı değilmiş. Bu arada Arapçanın ne derece zengin bir dil olduğu da bir kez daha ortaya çıkmış oldu.

Fakültede nikah bahsini görürken hocamız birden fazla nikah çeşidinden bahsetmişti. Aklımda kaldığı kadarıyla;

Farz olan nikah (Zinaya yeltenmesi kesin olan kimselerin evliliği),

Sünnet olan evlilik (Normal şartlarda her erkek ve kadının evliliği),

Haram nikah (Evlendiği zaman hanımına kesin eziyet ve zulüm yapacak kimsenin evliliği),

Vacip olan nikah (Evlenmediği takdirde harama (zina) düşme tehlikesi bulunan, ancak eşinin mihr ve nafakasını karşılayabilecek maddi güce sahip kişilerin evlenmesi),

Tahrimen mekruh nikah (Başkasının evlenme teklif ettiği, olumlu ya da olumsuz cevap vermeden yapılan evlilik, gayrimüslimlerle yapılan evlilik gibi),

Muvakkat nikah (Evliliğin en baştan belirli bir süreyle (gün, ay veya yıl) sınırlandırıldığı, sürenin bitimiyle kendiliğinden sona eren geçersiz bir evlilik türüdür. Muta nikahı da böyledir),

Fasit nikah (İslam hukukunda evliliğin kurucu unsurları tam olmasına rağmen, detaydaki bazı usul, şart veya nitelik eksiklikleri (örneğin şahitsiz kıyılması) nedeniyle hukuken kusurlu kabul edilen birlikteliklerdir.), 

Batıl nikah (Eşlerden birinin evlilik akdi sırasında zaten başkasıyla evli olması, eşler arasında evlenmeyi yasaklayan kan, süt veya kayın hısımlığı bağının bulunması (kız kardeş, hala, teyze vb. ile evlilik), taraflardan birinin evlilik anında sürekli bir sebeple ayırt etme gücünden yoksun olması veya evlenmeye engel teşkil edecek derecede akıl hastası olması, dini nikâhta şahitlerin bulunmaması, tarafların rızasının olmaması (ikrah/zorlama) veya evlilik iradesinin süreklilik taşımaması gibi kurucu şartların ihlal edilmesi.). 

Diğerleri neyse de fasit nikah ile batıl nikah arasındaki farkı o zaman pek anlamamıştım. Mutlak butlan kararı aradaki farkı bana öğretti. Fasit nikahı Hanefiler, eksiklikler giderildiği takdirde evliliğin devamında bir sakınca görmezken batıl nikahta ise evliliğin yok sayılması, tarafların mutlaka ayrılması anlamına geliyor.

Sanırım batıl nikah, mahkemenin verdiği mutlak butlan ile aynı anlama geliyor. Mutlak butlan mevcudu iptal edip önceki olup bitenleri yok hükmünde sayarken batıl nikah da önceki evliliği yok saymaktadır. Tek farkı birine batıl denirken diğerine butlan denmesi. 

Gördüğünüz gibi bir mutlak butlan kavramı beni nereye götürdü. Siz siz olun, sünnete uygun nikah akdinde karar kılın. Yok hükmünde olan batıl nikahla işiniz olmasın. Yoksa hukuktaki mutlak butlan kararında olduğu gibi batıl nikahta sizi ben bile kurtaramam. Zira ayıkla pirincin taşını durumu ortaya çıkar.

*31.05.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

24 Mayıs 2026 Pazar

Bizde Olduk Bir Karadeniz *

Konya ve Türkiye bu sene hiç olmadığı kadar yağış aldı. Neredeyse Allah'ın her günü yağıyor. Hem de öyle böyle değil, baya yağıyor. Ülkede birçok barajlar dolduğu gibi taştı da. Yetkililer ister istemez baraj kapaklarını açtı. Şehrinden ırmak geçen bazı şehirler sular altında kaldı. Sel baskınlarına karşın yetkililer her yağış öncesi dikkatli olunması hususunda vatandaşları uyarıyor.

Diğer şehirleri bilmem ama Konya, karasal iklimi iliklerine kadar yaşayan bir şehir. Kışımız da kurak, yazımız da dense abartı olmaz.

Konya bu kuraklıktan son yıllarda fazlasıyla nasibini aldı. Barajlar boşaldığı gibi kuyu suları da sos vermeye başlamıştı.

Susuzluk kapıda endişesi çekerken bu sene bol miktarda yağan, hâlâ yağmaya devam eden yağmur tüm Türkiye'nin ve Konya'nın can simidi oldu. Bereket, Hızır gibi yetişti. Haliyle yüzler gülüyor.

Bol yağmuru görünce Rize veya Artvinliler, şehirlerine sürekli yağmur yağdığını ifade etmek için mizahi bir dille şöyle derler: "Bizde haftada iki gün yağmur yağar. Biri üç gün, diğeri dört gün sürer". Bu mizahı tüm Karadenizliler yapar. Konya'ya bu sene aşağı yukarı her gün yağan yağmuru görünce Karadenizlilerin bu mizahı aklıma geldi ve bizde olduk bir Karadeniz dedim.

Bu mizah bir başka mizahı aklıma getirdi. İşçi olarak Almanya’ya giden bir hemşerimiz çok para kazandığı için kendisine, "Milyoner Ali" demişler. Hemşerimizin lakabı da milyoner Ali olarak kaldı. Rabbim, selamet versin. Aynı zamanda çok sahavet ehli biri.

Avrupa'ya gitmeyen bir başka hemşerimiz de çoluk çocuk didinerek biraz para biriktirmiş. Paranın miktarı bir milyonu bulmuş olmalı ki bu hemşerimizin çocuklarına, "Bizde olduk bir milyoner" dediği söylenir. Sonradan milyoner olan hemşerimize de bol kazançlar dilerim. İnşallah milyoner oldum derken paramızın enflasyon ve devalüasyon karşısında pul olduğunu hesaba katmıştır.

Mizah mizahı, fıkra da fıkrayı hatırlatır. Şehrin gördüğü bol yağmur, geçen sene bir bayram sonrası cuma hutbesinde hatibin konu dışı açıklamasını hatırlattı. Hatip, hutbe bitimi işi yağmurun yağmadığına getirmiş. Şu hadisi okumuştu. “Bir toplum mallarının zekâtını vermezse, mutlaka gökten yağmur kesilir. Şayet hayvanlar olmasa, onlara asla yağmur yağmaz.”

Hadisin sıhhat derecesini bilmiyorum. O hatibi o zaman yazı konusu edinmiş, Karadenizliler zekatı veriyor da ondan dolayı mı Karadeniz'e sürekli yağar demiştim. Bu sene bol yağmuru görünce bu hatip kardeşimiz ne düşünüyor acaba? Ya Konyalılar zekât vermeye başladı. Ondan dolayı yağıyor ya da hayvanların yüzü suyu hürmetine yağmur görüyoruz. Bu durumda kurak giden geçen senelerde hayvanlar yok muydu sorusu da aklıma geliyor.

Sadede gelirsem, yıllar yılı kurak geçen ülkemiz bu sene yağan bol yağmurla yağmura doydu. Şu endişemi de dile getirmek isterim. Eskiden yağmurun azlığı bizi düşündürüyordu. Bu sene bolca yağmaya devam eden yağmur da düşündürüyor. Çünkü azı da zarar, fazlası da. İsteriz ki tam karar olsun.

*25.05.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

27 Nisan 2026 Pazartesi

Bir Başka Açıdan Külli İrade

Din kitaplarında iki iradeden bahsedilir. Biri Allah'a ait sınırsız irade, diğeri ise insana ait sınırlı irade.

Sınırsız iradede her şeye gücün yetmesi, ol deyince oluvermesi, yapılandan dolayı layüsel olma durumu söz konusu iken sınırlı iradede, güç ve kuvvet yetmeme, zayıflık, yapılandan dolayı sorumlu tutulma ve hesap verme durumu söz konusu. 

Kitaplarda yazılı bu şekil iradeyi şimdi bir tarafa bırakalım. İradeyi bir başka açıdan değerlendireceğim. 

Cüzi irade için fazla bir şey söylemeye gerek yok. Gücü ve kuvveti olmayan, makam ve mevkii olmayan, zengin ve şöhret sahibi olmayan, güçlü bir aile olmayan herkesin iradesi cüzi iradedir. Kanun, kural, mevzuat bunları bağlar. 

Sadece Allah'a ait olması gereken külli iradeyi içimizde kullananlar eksik değil. Siyasilerin, zenginlerin, soylu kişilerin, önemli makam ve mevkilerde bulunanların, gücü ve kuvveti yerinde olanların, arkası olanların, korunup kollananların, şöhret sahibi olan kişilerin, belli ailelerin, imtiyazlı vb. kişilerin kullandığı irade, teşbihte hata olmasın, külli iradedir. Bunların her istediği olur. Kanun, kural vs. bunlara vız gelir. Bunları çiğneseler de başlarına hiçbir şey gelmez, kitabına uydurulur. Kimse bunlara hesap sormaya yeltenemez. Çünkü bunlara dokunmaya kalkan yanar, anasından doğduğuna pişman edilir. Kanun, kural ve mevzuat bunları bağlamaz. 

Hasılı Hindistan'daki Hinduizmde olduğu gibi kast sistemi olmasa da çoğu ülkelerde, özellikle herkesi bağlamayan, oturmuş kuralları olmayan ülkelerde, adı konmamış kast sistemi vardır. Türkiye de bu ülkelerden biridir.

Aslî Günahın Neresindeyiz?

Kahramanmaraş okul saldırısında ölen 8 öğrenci ile bir öğretmenin cenazeleri kaldırıldı.

Bu menfur saldırıda ölenlerin acısını içimizde hissedeceğimiz, yaralıların bir an evvel sağlıklarına kavuşması için şifa dileyeceğimiz, saldırıya şahit olup etkisinden kurtulamayan öğrenci ve öğretmeni rehabilite etmek için yoğunlaşacağımız yerde, saldırıda ölen 11 yaşındaki çocuğa cenaze merasiminde yapılan ayrımcılığı konuşuyoruz.

Ayrımcılık yapıldı mı yapılmadı mı bilmiyorum. Basının yazdığına göre cenaze merasimi için Kahramanmaraş'a gelen 6 bakanın, 8 cenazenin merasimine katıldığı, bu çocuğun cenaze merasimine katılmadıkları yazılıp çizildi. Bakanlar unuttu mu, diğerlerine katılarak vakitleri mi kalmadı yoksa bile isteyerek mi bu merasime katılmadılar bilmiyorum. Yazılıp çizilenlere göre bakanların bu çocuğun cenazesine özellikle katılmadıkları yönünde. Eğer böyleyse hiç olmamış. Bile bile ayrımcılık yapılmış.

Tüm mesele ya da ayrımcılık cenaze merasimine katılmamaktan ibaret değil. Ölenlerin isimlerine yer verilen listede diğer vefat edenlerin aksine, bu çocuğun ismine parantez içinde küçük harfle yer verildiği de yazılıp çizildi.

Niyet okuyuculuğu yapmayayım ama görünen o ki 11 yaşındaki bu çocuk ayrımcılığa tabi tutulmuş. Sebep de çocuğun babasının yakın zamanda cezaevinden çıkan KHK'li eski bir polis olması imiş.

KHK'lilerin ne kadarı ne kadar suçlu bu ayrı bir yazı konusu. Ki üzerinde düşünmeye değer. Farz edelim ki baba yüzde yüz suçlu. Peki baba suçlu diye oğul niçin ayrımcılığa tabi tutuluyor? Esas üzerinde durulması gereken bu. Zira 11 yaşındaki bir çocuk suçlu değil. Ki masumdur. Babasının suçundan dolayı çocuk niçin suçlu gibi görülüyor ya da gösteriliyor? Unutmayalım ki babamız suçlu olabilir. Babanın suçunu evlat çekmez. Evladımız suçlu olabilir. Evladın suçunu baba çekmez. Daha doğrusu çektirilmez.

Ailede birinin işlediği suçtan dolayı ailenin diğer fertleri potansiyel suçlu görülürse, bu, olsa olsa Hristiyanlığın ilkesi olan aslî günah olur. Bilirsiniz ki Hristiyanlığa göre, "Yasak ağacın meyvesinden yediğinden dolayı Hz Adem günah işlemiştir. Baba Adem'in işlediği bu günah evlatlarına da geçer. Bu yüzden her doğan çocuk günahkar olarak dünyaya gelir. İsa Mesih çarmıha gerilerek kendisinden öncekilerin günahlarını kurtardığını, kendisinden sonra doğanların da bu ilk günahtan kurtulmaları ve bağışlanmaları için vaftiz olmaları gerekir". Bu doktrin Katolik ve Protestanlarda temel inançtır.

İslam ise bu anlayışı reddeder. Çünkü İslam'a göre herkes günahsız ve masum olarak dünyaya gelir. Asla kimse kimsenin günahını çekmez ve günahlardan dolayı günahkar olmaz. Suç bireyseldir. Suçlu, suçu işleyendir. Babadan oğula, oğuldan babaya geçmez. Ki İslam dinine göre buluğ çağına gelinceye kadar çocukların sorumluluğu başlamaz. Kızların ergenliği 9-12, erkeklerinki ise 12-15 yaştır. Ergen olmadan çocukların sorumluluğa başlamaz, masum kabul edilir.

İslam dininin çocuklara yüklediği sorumluluk çağını ilmihal kitaplarının hepsinde bulabiliriz. Ki hepimiz bunu biliyoruz. Durum bu iken babasından dolayı ayrımcılığa tabi tutulan çocuk ise daha ergen olmamış, sorumluluğu başlamamış adı üzerinde çocuk oğlu çocuk. Sahi ne isteriz bu çocuktan? Ne ara babadan dolayı çocukları suçlar olduk? Ne ara Hristiyanların temel inancı olan aslî günahı önemseyip benimsedik, Hristiyanlığa girdik de bizim haberimiz yok? Bari vaftiz olalım da tam olsun.

O kadar da değil demeyin. Biz, hiç dahli yokken babası belli olmayan çocuklara piç, veledi zina diyerek anne babanın suçunu çocuğuna boca ederiz. Katilin ya da hırsızın oğlu deriz. Deriz oğlu deriz.

Kimseyi suçlamıyorum ama maalesef biz buyuz. Bir taraftan daha önce boğmak için uğraştığımız, her türlü hakareti yaptığımız 40 bin kişinin katili dediğimiz kişiye, zamanın ruhuna uygun şekilde şimdilerde sempatiyle bakarken diğer taraftan, babası KHK'li bir çocuğun cenazesine katılmaktan kaçınıyoruz. Sahi bu savrulma niye? Biz ne zaman orta yolu bulacağız, inanın hiç anlamadım gitti.

İnancımız, duruşumuz, tavrımız ne olursa olsun. Yalnız insanlığımızı kaybetmeyelim. 11 yaşında çocuğunu kaybeden bir aileyi diğerlerinden ayırarak ikinci defa öldürmeyelim. Her ne olursak olalım ama insanlığımızı kaybetmeyelim. Bir an evvel bize ve inancımıza ters gelen aslî/ilk günah hastalığından ve sevdasından vazgeçelim.

7 Nisan 2026 Salı

Taşın Altına Elini Koyan Bir Profil

Toplum olarak dertlenmede, sızlanmada, şikayet etmede ve eleştirmede pek üstümüze yok. Belki de en iyi yaptığımız. Şikayet ederiz ama benim bu konuda yapacağım var mı diye pek demeyiz. Haliyle sorumluluk da almayız. Kısaca taşın altına elimizi koymayız.

Herkes böyle değil tabi. İçimizde güzel örnekler de var. Sayısı da bir elin parmaklarını geçmez. Aha işte onlardan biri.

Adana'da çalışırken aynı okulda çalışma imkanı bulduğum aynı zamanda evinde oturduğum bir Almanca öğretmeni vardı. Bayramda kendisini aradım. Bayramını tebrik ettikten sonra telefonda uzunca konuştuk. Konu döndü dolaştı, sızlanmaya. "Hep sızlanıyoruz. İyi de hep sızlanmanın ne faydası var" dedi. Başladı anlatmaya:

"Okulumuzun önceki yeri Dışkapı'da idi. Cuma namazlarını kılmak için Küçüksaat ile Büyüksaat arasındaki bir camiye giderdik. Cami temiz değildi. Yanımızdaki arkadaşla bu duruma veryansın ederdik. Bu imam ve müezzin bu camiyi niye temizlemezler dedik durduk.

Yine bir defasında caminin üst katına çıktık. Orası da kirliydi. Kenarda katlanmış halılar vardı. Oturmak için bu halılardan birer tanesini açarak seccade yaptık. Bu katlanmış olanlar da çok kirli idi. Toz, toprak ne ararsan vardı. Temizlik içimize sinmese de namazımızı kılıp hutbeyi dinledik.

Camiden çıkmadan önce yanımdaki arkadaşa, herkes sızlanıyor ama kimse iş yapmıyor. Tamam, imam ve müezzin işini yapıp camiyi ve halıları temiz tutmamış. Peki bu sızlanmanın kime, ne faydası var? Sorun çözülüyor mu? Sonra biz ne yapıyoruz sızlanmanın dışında? Şimdi ben şu namaz kıldığımız halıyı toplayıp götüreceğim. Evde yıkatıp tekrar geri getireceğim. Hepsini yıkatma imkanımız olmasa da bari bunu yıkatalım. Yalnız bu yaptığımın bir riski var. Koltuğumun altında dürülü bu halıyı gören, halıyı çalıp gittiğimi sanabilir. Sen yanımda dur da böyle bir şeyle karşılaşırsak, bana şahitlik yap. Yok yere bir de hırsız damgası yemeyelim dedim.

Halıyı bu şekilde camiden çıkardık. Evde yıkatıp camiye getirdim”.

Hocamızın bu yaptığı hem güzel bir örnek hem de çözüm odaklı çalıştığının bir göstergesi. Zira taşın altına elini koymuş. Hocamız da hepimizin yaptığı gibi eleştirebilirdi. Ama hep ve sadece eleştiri maalesef problemi çözmüyor.

Burada herkesin görev ve sorumluluğu var. Bu halıları temiz tutma ve temizletme görevi cami görevlilerine ait. Herkes kendi görevini yapmalı diyebiliriz. Elbette herkes görevini yapmalı. Ama herkesin görev ve sorumluluğunu tam yerine getirmediği de bir gerçek. Bu durumda sızlanma yerine elimizden geldiğince, çözmeye odaklanmamız lazım.

22 Mart 2026 Pazar

Bir Başka Açıdan Ramazan

Bir ramazanın daha sonuna geldik. Bayramı yaptık. Önümüzdeki senenin ramazanından gün almaya başladık.

Bu yazımda ramazan mübarek aydır, on bir ayın sultanıdır, ibadet ve Kur'an ayıdır gibi hepimizin bildiği şeyleri yazmayacağım.

Her ne kadar ben oruçta zorlanmadım. Günler kısaydı. Çok iyi bir ramazan geçirdim dense de oruç ibadeti daha doğrusu ramazan iklimi dolayısıyla bir dizi problemlerin olduğu bir gerçek. 

Her şeyden önce üretim ve çalışma minimum seviyeye iner. Çünkü verim ve tempo düşüklüğü baş gösterir. 

Sahur dolayısıyla uyku ikiye bölündüğü için çoğumuzda uykusuzluk hali olur. Yarı uyur yarı uyanık bir hal mevcut olur. Ortamını bulan az kestirmeye çalışır. 

Kurum, kuruluş ve işyerlerinde bir sessizlik hakim olur. 

Hatim inmeyi düşünenler okuyacağı cüzü iş ortamında okumaya çalışır. 

Herkeste bir misliklik, atalet, tembellik ve uyuşukluk gözlerden kaçmaz. 

Sair zamanlara göre saat kaç oldu, iftara ne kadar var diye daha fazla saate bakarız. 

İşe geç gider, işten erken çıkarız. 

Açlık ve susuzluk vücudu pek etkilemese de psikolojik yönden kişi etkilenir. 

Sair zamanlarda konuşkan olanlar derin bir sessizliğe bürünür. Konuşana da sen oruç tutmuyor musun denir. 

İşe tam kendimizi veremediğimizden, aklımız fikrimiz iftarda olduğundan zaman adeta durur, vakit geçmek bilmez. 

Aciliyeti olmayan çoğu önemli işler ramazan sonrasına ötelenir. 

Koltuk ve masada kestirilir. Görene de "Bugün iki saatlik uykuyla geldim. Fena uykusuzum" deriz. 

Sahura kalkamayan ya da kalkmayan hiç açlık ve susuzluk çekmese de "Bugün sahur yapmadım" psikolojisi yaşar. 

Oruç tutan kadar oruç tutmayan da ramazandan çok etkilenir. Hatta oruç tutana göre daha çok zorlanır. Oruç tutmasa da ramazan iklimini derinden yaşar. Çünkü herkesin gözü önünde yiyip içemez. Yiyip içmek istese açık yer bulamaz. Bulsa oruç tutmuyor denir diye suçluluk içerisine girer. Oruçlu gibi görünmek zorunda hisseder kendini. Akşama kadar hatta ramazan boyunca adeta işkence çeker. 

Kısaca ramazan ayı İslam dünyasında kişilerin üzerine ölü toprağı serpildiği aydır: Miskinlik, atalet, tembellik, uyuşukluk, uykusuzluk, açlık, susuzluk, üretimsizlik, verimsizlik vs. hepsi fazlasıyla vardır. Kısaca ramazanın her günü oruç tutanlar için pazartesi sendromudur. 

20 Mart 2026 Cuma

Yangından Mal Kaçırır gibi Bayram Namazı

Bayram günü Konya merkezde 06.47'de güneş doğdu. 07.24'de bayram namazı vakti duyurusu yapılmış. Güneşle namaza başlama vakti arasında 37 dakika dikkatimi çekti. 

Eskiden güneşin doğmasının ardından kerahat vakti çıksın diye 40-45 dakika sonra bayram namazı vakti belirlenirdi. 

07.25'de camiye vardığımda imam çoktan tekbir alıp namaza durmuş. İlk rekatın tekbirlerini almış ve Fatihayı okumaya başlamış. 

Namaz bittiği zaman 07.31 idi. Tekbir ve selam toplamı 7 dakika sürmüş. 

Mahalle imamımızdaki bu dakikliğe şapka çıkarmak lazım. 

Zamana riayet ve dakik olma yönünden sınıfta kalsak da bayram namazını vaktinde kılma yönünde üstümüze yok. Adeta yangından mal kaçırır gibi bayram namazına başlıyoruz. Ne dakika ne saniye sekiyor. Tam zamanında tekbir alıyor imamlar.

Eski imamlar bayram namazı vakti gelince hem geç gelenler yetişsin hem de namazın kılınışını hatırlatırdı. Şimdiki yeni nesil imamlarımız bunu da yapmıyor. Yapıyorsa da vakit girmeden yapıyor. 

Sabah erkenmiş. Belki uykuya dalmış olanlar olabilir. Bir iki dakika oyalanayım. Yeni gelenler de bayram namazına yetişsin diye bir dertleri yok. Vakit girince tekbirimi alırım. Yetişen yetişir, yetişmeyen kendi bilir diye düşünüyor. 

Tamam, bayramda herkes zamanla yarışır. Herkes bayram  ziyareti yapacak. Vaktinde kılmak gerek. Yalnız üç beş dakika geç hareket etmek çok iyi olur diye düşünüyorum. Çünkü bayram namazı, cuma ve vakit namazları gibi değil. Önünde ezan yok, sünnet yok, kamet getirme yok. İmamın buyurun namaza komutuyla herkes ayağa kalkıyor ve tekbir alınıyor. 

Madem ki bayramlarda zamana riayet konusunda azami gayret sarf ediyoruz. Bu dakikliği hayatın her alanına yaymak gerek. Çünkü dakiklik sadece bayram namazında lazım değil, her zaman lazım.

Bayram namazını sadece namaz vaktini duyurmakla kalınmamalı. Vakit girince ezan, teşrik tekbiri, sela ya da "Bayram namazı kılınmak üzere" şeklinde duyuru yapmak sanki daha uygun olur diye düşünüyorum. 

18 Mart 2026 Çarşamba

Ramazanın Düşündürdükleri

Ramazan ayı Müslümanlar için önemli bir ay, mübarek bir ay, on bir ayın sultanı; rahmet, mağfiret ve cehennem azabından kurtulma ayı. Bu ayda şeytanlar zincire vurulur denir.

Bu ay oruç tutan, Kur'an okuyan, ibadet yapan için ruhu ve bedeni rektefiye etme ayı aynı zamanda. 

İçinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini barındıran aydır. 

Kur'an ayıdır aynı zamanda. Mukabele ve hatim okuma geleneği yine bu aydadır. 

Kişinin açlık ve susuzlukla imtihan edildiği aydır. 

Oruç tutanın nefsine hakim olduğu aydır. 

Oruç tutan için güçlü bir irade beyanının olduğu aydır. 

Belli saatte yeme ve içmeden kesilme, aynı zamanda aynı vakitte yeme, içme ayı. 

Zekatıyla, fitresiyle, fidyesiyle sadakasıyla, yardım kolisiyle fakir ve fukaranın gözetildiği, yardımlaşmanın doruğa ulaştığı aydır. 

İzzet, ikram ve iftar davetlerinin yapıldığı, sofra menüsünün çeşitlendiği aydır. 

Sair zamanlara göre oruç tutana bol zamanın kaldığı bir ay ama üretim ve çalışma yönünden zayıf bir ay. Çünkü zaman bol ama aç ayı oynamaz misali oruç tutanda çalışma şevkinin olmadığı bir ay.  Tembellik, rehavet, üşengeçlik bu ayda kendini gösterir. 

Uyku probleminin had safhada olduğu, uyuşukluğun hiç uzaklaşmadığı, çalışma temposunun iyice düştüğü, iftarın dört gözle beklendiği ay. 

Kısaca oruç, teravih, namaz, Kur'an okuma, hayır ve hasenat yönünden bereketli bir ay. Yalnız aynı bereket, çalışma ve üretmede yok. 

Hem ibadet hem de üretme ve çalışma olsun isteniyorsa ramazanlara mahsus bir mesainin yürürlüğe konması hem ibadet hem de üretme yönünden elzemdir diye düşünüyorum. Çünkü bitimi ihmal etmeden ikisini de birlikte yürütmek lazım. 

13 Mart 2026 Cuma

Geçmişi Kaşımanın Ne Gereği Var?

ABD ve İsrail'in Ortadoğu'da sırayla ülkeleri dizayn ettiği bir gerçek. Dizayn derken bazısını bölüyor bazısını zayıflatıyor bazısını iç karışıklığa sürüklüyor. Irak, Suriye, Lübnan, Libya bunun en bariz örneği. Şimdi bu ülkelere devlet demeye bin şahit lazım.

Günümüzün Ye'cüc ve Me'cüc'ü olan bu iki ülke şimdi de İran'a ayar veriyor. Bir taraftan İran'ı bombalarken diğer taraftan İsrail'in Lübnan'a kara harekatı başlatmış olması, asıl hedefin Lübnan'a yerleşmek olduğunu gözlerden kaçırmıyor.

Asrın Ye'cüc ve Me'cüc'ü adım adım hedeflerine doğru ilerlerken biz tuzu kurular oturduğumuz yerden ahkam kesiyoruz. Mezhepçilik yapıyoruz. "İran şöyle böyle diyoruz. Bunların dini anlayışı bozuk. Sahabeye şöyle dil uzatıyorlar, Hz Aişe annemize neler söylüyorlar neler. Hamaney Esed'in tarafını tuttu. Şehit falan değil" diyoruz.

Din farklılıklarını ve mezhep anlayışlarını gündeme getirmenin zamanı değil, esas zalime karşı kenetlenmek lazım dediğinde, seni İrancı olmakla itham ediyorlar. Eğer böyle ise kendileri Amerikan ya da İsrail tarafını tutuyor anlamı çıkmaz mı?

Bu durum yani din ve mezhep anlayışını gündeme getirmek trafik kazası geçiren, ölümle pençeleşen birine ilk müdahaleyi yapmak gerekirken kaza geçirenin geçmiş yaptıklarını konuşmak gibidir.

Şu anda asrın Ye'cüc ve Me'cücü rolünü üstlenmiş, zalimliği su götürmez gerçek iki devlete karşı tavır almak varken mağdur ve mazlumu sorguluyoruz. Halbuki mazlumun dini sorulmaz ve sorgulanmaz. "Her doğan fıtrat üzere doğar. Daha sonra ailesi onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" hadisinde olduğu gibi herkes dinini ve mezhebini içinde bulunduğu toplumdan alır. İçine sinse de sinmese de durum budur. İran'da doğup büyüyen biri olsaydık bizler de Şii olacaktık, Caferi olacaktık. Sahabeye hakaret edecektik, Hz Ayşe'ye ağza alınmayacak söz söyleyecektik. Aynı şekilde bir Acem Türkiye'de büyüseydi, Sünni olacaktı. Kısaca her ülke ve bölgede yaşayan din, inanç ve mezhebi atalarından miras olarak kucağında bulur. 

Bir Alevi'yi Sünni, bir Sünni'ui Alevi, bir Şii'yi Sünni yapamazsın. Herkes bulunduğu mahalle ve ülkesinin rengine bürünür. 

Yazdıklarımdan, sakın ola ki İranlılar sahabeye hakaret ederek doğru yapıyorlar anlamı çıkarılmasın. Zira böyle bir şeyi ihsas bile etmem. Yapılanları saygıyla da karşılamıyorum. Sadece anlamaya çalışıyorum.

Hülasa, İran yanlış dini ve mezhep anlayışında olabilir. Ki öyledir. Esed'in yanında yer alarak Suriye'de binlerce kişiyi katletmiş de olabilir. Ki öyledir. İran dinsiz, putperest de olabilir. Şu anda tüm zalimliği ve izlediği politikası yanlış olsa bile bu zalimden daha büyük katmerli zalim olan ABD ve İsrail'dir. Bizlerin tüm dini farklılıkları, inancı bir tarafa bırakarak katmerli zalimlere karşı tavır almamız gerekir.

Dün olduğu gibi ABD ve İsrail asrın zalimidir. Saldırgan ve saldıran onlardır. Bunlara dair sözümüz olmalı. Gücümüz küçük zalime değil, büyük zalime olmalı. Çünkü geçmişi kaşımanın, dini ve mezhebi farklılıkları gündeme getirmenin ne yeri ne de zamanı. Hiçbir şey yapamıyorsak bari susalım. 

Fıtrat Hadisi

Buhari, Ebu Davut ve Tirmizi'de geçen, "Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" hadisi meşhurdur.

Bazıları bu hadisteki fıtrat kelimesinin başına "İslam fıtratı" eklese de hadisin orijinal metninde İslam yoktur.

Bazıları "Müslüman" doğar şeklinde fıtrata Müslüman anlamı verse de yine fıtrat kelimesinden Müslüman anlamı çıkmaz.

Önce fıtrat nedir TDK'ye bir bakalım. 

1. "Bir kimsede doğuştan bulunan vücut ve ruh özelliklerinin tümü; tıynet, cibilliyet".

2. "Bir şeyin yaratılırken kazanmış olduğu özellikler bakımından durumu; hilkat".

Görüleceği üzere TDK iki tanımda da fıtrata İslam/Müslüman anlamı vermemiş.

Fıtrata, doğuştan gelen yetenek, her insana doğarken verilen meleke, inanma ve Allah'ı bulma yetisi, bozulmamış hal, orijinallik, safilik gibi anlamlar da verilebilir.

Fıtrata dair bu anlamlara yer verdikten sonra hadisin ikinci cümlesi olan, "Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" kısmına gelelim.

Bu kısmı, çocuğun bir inanca ve düşünce yapısına sahip olmasında; anne baba, çevre, toplum, arkadaş çevresi, eğitim gibi faktörlerin etkili olduğu şeklinde anlıyorum.

Kişi, toplumun içinde hiç bozulmadan ya da hiçbir şeyden etkilenmeden büyüse, yani kendi başına kalsa doğuştan gelen bu yeteneği sayesinde deneme yanılma yoluyla inancını bulur, tıpkı Hz İbrahim'in yıldız, ay ve güneşi bir anlığına Rab edindikten sonra gerçek Rabbini bulduğu gibi.

Katılır veya katılmasınız, bu hadisle ilgili bir yöne daha değineceğim. Hadise göre çocuğu anne babası, Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar kısmı dikkatimi çekti. Bu kısımdan kişilerin inancında Allah'ın verdiği akıldan ziyade çevrenin etkili olduğu, kişilerin inancında, bulunduğu toplumun çok önemli olduğu anlaşılır.

Ülkelere göre dinlere baktığımız zaman o ülkede baskın din hangisi ise o ülkenin yurttaşlarının o dinde yoğunlaştığı görülecektir. Dinler ister evrensel ister mahalli ya da ister ilahi ister insani olsun her din belli bölgelerde taraftar bulmuş. Öyle zannediyorum insanlar yaşadığı ülkenin din rengi ne ise o renge bürünmüş. Girilen din de sorgulanmaz. 

Yine kahir ekseriyetinin araştırarak, aklını kullanarak, sorgulayarak bir dine girmediği anlaşılır. Mesela Türkiye'nin kahir ekseriyeti Müslümandır. Biz Türkiye'de doğup büyüyen değil de Hindistan'da doğup büyüseydik, büyük ihtimalle ya Hindu ya Sih ya Budist da Müslüman olacaktık. Çin'de doğup büyüseydik Konfüçyanizm, Budizm ya da Taoizm dininden olacaktık. En azından kahir ekseriyetimiz böyle olacaktı. Pek azımız araştırarak bir dine müntesip olacaktı. Yine Anadolu'ya Türkler gelip buranın baskın unsuru olmasaydı, belki de Hristiyan olacaktık. Eğer böyleyse, dinlerin evrensel olsa bile yerel olduğu, toplumun baskın unsurlarından etkilendiği anlamına gelir diye düşünüyorum. 

12 Mart 2026 Perşembe

Bir Ramazan Panosunun Düşündürdükleri

Ramazan etkinlikleri genelgesi çerçevesinde bir okulun koridorundaki panoya hazırlanmış bir pano örneğini fotoğrafladım.

Öncelikle panoyu hazırlayanı tebrik ediyorum. Çünkü bir emek var. Görsel yönü de güzel. Ramazan ayına uygun yapılacaklar da bir güzel sıralanmış. Panonun hazırlanışında estetik ve güzellikten ödün verilmemiş. Sanatını adeta ilmek ilmek işlemiş. Sahurla özdeşleşen Ramazan davuluna bile görselde yer verilmiş.

Fotoğraf karesinde yer alan yazılar küçük göründüğü için panodaki yazılara da yer vermek istiyorum. 

Ortaya, hoş geldin ramazan yazısı yazıldıktan sonra panonun her iki tarafında birer dörtlüğe yer verilmiş:

Bu aya hürmet gerek

Nimete şükür gerek

Mübarek ramazanda

Hakk'a ibadet gerek


Göz aydın hepimize 

Mübarek günler bize

On bir ayın sultanı 

Hoş geldin evimize 

Şiirlerin arasına da ramazanda yapılacaklara yer verilmiş: "Her gün bir iyilik yapmak, teravih namazı kılmak, Kur'an'ı Kerim okumak, sadaka vermek, sahur yapmak, cemaatle namaz kılmak, bol bol zikir çekmek, yardım kampanyalarına katılmak, büyüklerimize yardım etmek, iyilikleri devamlı hale getirmek". 

Panoya dair takdir ve içeriğine dair bilgiler verdikten sonra bu ramazan etkinliğine daha doğrusu bu panonun içeriğine dair birkaç kelam etmek isterim.

Ramazanda yapılacaklar listesine tekrar göz atıyorum. Dar ve geniş anlamda ibadete yer verilmiş. Sahur yapmaya bile yer verilmiş ama oruç tutmaya yer verilmemiş. Halbuki ramazan demek oruç tutmaktır. Ramazan etkinliği demek orucu merkeze almaktır. Sünnet olan teravihe, kalkılmasa oruca halel getirmeyen sahura yer verilmiş. Nedense oruç unutulmuş. Belki de sahur yapmak nasılsa oruç tutmak anlamına gelir diye düşünülmüş olmalı. Bir diğer husus, ramazanda yapılacaklar listesinde; zikir çekmek, teravihe gitmek, sahur yapmak, Kur'an okumak gibi her şey düşünülmüş. İyi, güzel. Yalnız tüm bu yapılacakların arasında çalışmak, üretmek, işimizi ihmal etmemek, işimizi düzgün yapmak, oruç tutarken işimizi de yerine getirmek, aksatmamak gibi hususlara yer verilmemiş. Elbette oruç tutan için sair zamanlardaki verim ve tempoyu görmek mümkün değil. En azından elden geldiği ve vücut el verdiği müddetçe işimize kendimizi vermek gerekir denebilirdi. 

En azından okul panosunda derslere çalışmak, okula devam etmek, dersleri dinlemek, kitap okumak denebilirdi. 

Kısaca, ibadeti hayatın merkezine alarak hayatın diğer alanlarını geri plana itmemek gerekir diye düşünüyorum. Hem dünya hem de ahiret işlerini dengede götürmek, birini yaparken diğerini ihmal etmemek lazım. Hele üretim asla geri planda kalmamalı. 

7 Mart 2026 Cumartesi

Yalnızlara Oynayan Güruh

Yaşadığımız çevrede hayatını dolu dolu geçirenler var. Bunlar işine kendini adamış. İşiyle haşır neşir olan insanlar. İşleri başlarından aşkın olduğundan sosyal medya gibi platformlarda pek arzı endam etmezler. Bu aleme girmedikleri için de kendilerinde bir eksiklik hissetmezler. Böyle hayatını dolu yaşayanların sayısının çok az olduğunu düşünüyorum. 

Büyük çoğunluk, kamudan erken yaşta emekli olmuş, emekli olduktan sonra da bir işle meşgul olmayıp kendilerini bir yere bağlayan meşgaleleri de olmayınca boşlukta kalmış durumda. Bu boşluk yalnızlara oynama olarak kendini gösteriyor. Çoğu, içlerindeki bu açlığı gidermek için sosyal medya platformlarında boy gösteriyor.

Facebook, İnstagram, WhatsApp'ı aktif bir şekilde kullanıyorlar. 

Hiç cuma mesajını sektirmezler.

Cuma mesajı gönderirken resimli format tercih ederler. 

Perşembe akşamından başlarlar cuma mesajı göndermeye. Cuma akşamına kadar devam eder bu mesaj gönderme.

Hem özelden hem kurdukları ya da dahil edildikleri WhatsApp grubuna gönderirler. Hem de sosyal medyada paylaşırlar.

Hele herkesin dahil edildiği bir grup varsa çoğu birden resimli cuma mesajı göndermede yarışırlar. Birinin gönderdiği cuma mesajına cevap verseler ya da bu mesajın altına değişik emojiler bıraksalar hiç gam yemeyeceğim. Her birinin resimli cuma mesajı arka arkaya gelir. Adeta benim resimli cuma mesajım seninkini döver misali. Halbuki birinin "Hayırlı cumalar" dileğinde bulunması, birkaç kişinin de "Size de hayırlı cumalar" anlamında emoji bırakması yeterli. Bu durum selam verenin selamını bir kişinin alması gibi olması lazım. Ayrıca herkesin selam vermesine ve selamı almasına gerek yok. 

Bu durum sadece cuma mesajından ibaret değil. Mübarek üç ayların başlamasıyla belirli aralıklarla gelen kandillerde de kandil mesajını es geçmezler. Bayram hakeza.

Bu kadar mesaj bazılarını keser mi? Zira tüm günleri boş. Günlük ayet, hadis ve günün sözünü de paylaşırlar. Hem sosyal medyadan hem de WhatsApp aracılığıyla. 

Ölen kimselerle ilgili cenaze merasimleri de aynı şekilde paylaşılır.

Ölen kimselere dair bilgiye eyvallah. Çünkü haberdar oluyorsun en azından. Ama cuma, bayram, mübarek günlere ait paylaşımlardan gerçekten gına geldi. 

Gel gör ki bunu bu paylaşım yapanlara anlat. Belli ki boşluktan kendilerine iş bulmuşlar. İşlerinin gereğini yerine getiriyorlar. Belli ki içlerindeki açlığı ve yalnızlığı böyle gideriyorlar.

Belli ki buldukları bu işten sevap kazandıklarına inanıyorlar. Fakat resimli bu cuma mesajlarının arasında bazı önemli bilgiler de gözden kaçıyor. Çünkü resimli cuma formatını gören okumuyor. Yine resimli cuma mesajları telefonun hafızasını dolduruyor. Ayrıca cuma mesajı göndermek dinin bir emri olmadığı gibi tavsiye ettiği bir şey de değil. Hayırlı cumalar demekle cuma ayrıca hayırlı olmaz.

Cuma mesajı ağırlıklı grupları sessize alsan bile bu grubu tıklamak zorunda kalıyorsun. 

Birileri, el boş, gönlü hoş, işi ve gücü olmayan, kendisine meşgale arayan bu kişilere, Allah rızası için mesaj gönderme demeli. Hoş, desen bile seni dinlemiyor bu tipler. Artık neyin kafasını taşıyorlar, bilemedim. En iyisi eli telefon tutan bu kişileri günlük işe koşacaksın. Akşama kadar yorulunca ellerine telefonu alacak takatleri kalmaz. Rahat bir uyku uyurlar. Bu iyiliği bunlara yapmak lazım. Bu vesileyle biz de cuma mesajı bombardımanından kurtulmuş oluruz. 

3 Mart 2026 Salı

Ramazan Mesaisi

Günümüzde ramazan ayı kış günlerine denk geldiği için çok uzun oruç tutulmuyor. Tutulan oruç uzun yaz günleri gibi zorlayıcı değil.

Eskiye oranla oruç tutan sayısında azalma olsa da ramazan iklimi bu toplumda yaşamaya devam ediyor. Kurumlarda ve okullarda azımsanmayacak oranda oruç tutanlar var.

Tutmak isteyen için bu mevsimde oruç zorlayıcı olmasa da sahura kalkma, ister istemez uykuyu bölüyor. Sahura kalkan çoğu kişide uyku problemi baş gösteriyor. Çoğu kimse işinde uykulu duruyor. Biraz oturma imkanı olan gözlerini yumup kestirmeye kalkıyor. Gözü uykuda olunca muhabbet ortamı da olmuyor, gözü kimseyi de görmek istemiyor. Hal hatır sormaya kalksan uykusuzum, uykuyu alamadım cevabı alıyorsun. Kısaca, öğrencisinde ve öğretmeninde bir uykulu hal var. Gözünü yummayan da derin düşünce içerisine dalıyor. Teşbihte hata olmazsa güz bülücü gibi kenar köşede pinekliyor.

Kısaca oruç tutanların çoğunda sahurdan kaynaklı bir uykusuzluk hali var. Aynı zamanda sabahtan akşama bir şey yiyip içememenin verdiği psikolojik bir açlık ve susuzluk hali var. Bu ikisi ister istemez mesaide efor düşüklüğüne sebebiyet vermekte.

Kendi adıma, tuttuğum oruçtan dolayı açlık ve susuzluk hissetmiyorum. Çünkü oruçlu olmadığım zamanlarda da sabah ve akşam olmak üzere zaten iki öğün yiyorum. Sadece yiyip içmemenin verdiği psikolojik bir durum söz konusu oluyor zaman zaman. Uyku problemi de yaşamıyorum. Oturunca bazen uyku hali baş gösterse de uykusuzluk da çok sorun değil benim için. Ama toplumun büyük çoğunluğunda bir uyuşukluk halini gözlemliyorum. Şen şakrak halimi gören de sen oruç tutmuyor musun dediği olur. Onlara göre oruçlu isen düşünüp duracaksın. Bu da bana ters.

Uykuyu alamıyorum, uykum bölünüyor deyip sahura kalkmayanlarda da sahura kalkamadım düşüncesi hakim oluyor. Yani sahura kalsa bir dert, kalkmasa bir dert.

Üstelik sorun sadece uykuyu alamama ve verim düşüklüğü değil. Mesaisi olmayan çoğu kişinin ya da mesaisi olduğu halde sahurdan sonra biraz yatanları bekleyen en büyük tehlike kilo alma ve göbeğin çıkması. Ramazanda kilo vereceğimiz yerde çoğumuz kilo alıyor. Çünkü iftarda yediğimiz envaiçeşit yemeği hareketsizlikten dolayı yatmadan önce eritemiyoruz. Tok halde yatağa yatıyoruz. Sahurda yiyip içmenin ardından yine tok yatağa giriyoruz. Tok halde yatmak kilo almak için birebir. En güzeli mideyi biraz eritmeden yatağa girmemek.

Çözüm nedir derseniz, ramazanda uyku problemini çözmenin ve işte verimli olmanın yolunun ramazan mesaisi olduğunu düşünüyorum. Ramazan mesaisi de bize yabancı değil. Bunun örneğini geçmişte büyüklerimiz uygulamış.

Küçükken hatırlarım. Geçimini çiftçilikle sağlayan eski insanlar, ekin harman işleri ramazan ayına denk geldiği zaman sahuru yapar yapmaz küçükler yatağa girerken, büyükler zifiri karanlıkta evinden çıkar, atı arabayı hazırlar, çifte çubuğa giderdi. Öğleye kadar çalışır. Öğle gibi istirahate çekilirdi. Böylece hem orucunu tutar hem de vücudu bitkin düşmezdi.

Tecrübeyle sabit bu mesaiyi pekala günümüzde de uygulamak mümkün. Ramazan ayına özgü olacak şekilde mesaiyi sahurdan sonra başlatıp öğle saat 14.00 gibi mesaiyi bitirmektir.

Çoğunluğun saat beşte sahuru yaptığı, imsakın da saat altıda başladığı düşünülürse mesaiyi 07.00-07.30'da başlatmak gerek. 14.00 gibi de herkes evinin yolunu tutar, iftara kadar istirahat yapar. Kadınsa iftarını hazırlar.

Bu dediğim hem büyükler hem de küçükler yani öğrenciler için uygulanabilir. Büyükler için olmasa da pekala okullar için düşünülebilir. Bu şekil giriş ve çıkışa, pekala ramazan Genelgesi içerisinde yer verilebilirdi. Bu mesainin oruçluya kolaylık kadar verimi de artıracağını düşünüyorum. 

28 Şubat 2026 Cumartesi

Salih Amel

Salih amel; iyi, hoş, güzel davranış anlamına gelir. Eşittir ibadet demektir. 

Allah'ın rızasına uygun, insanların yararına olan her türlü davranış salih amel kapsamına girer.

Adına ister salih amel ister ibadet diyelim. İki çeşit ibadet vardır. Dar anlamda ibadet, genel ya da geniş anlamda ibadet.

Dar anlamda ibadet dendiği zaman namaz, oruç, hac, zekât, kurban gibi ibadetler akla gelirken, geniş ya da genel anlamda ibadet dendiği zaman insanın toplum içinde yaptığı her türlü olumlu hareket akla gelir: Güler yüz göstermek, hal hatır sormak, yardım etmek, insanlar hakkında güzel şeyler düşünmek, empati yapmak, işimizi düzgün yapmak, dürüst olmak vb... Kısaca toplum içinde toplumun faydasına olan her türlü amel diyebiliriz buna. 

İbadeti ya da salih ameli kapsam yönünden dar olan ve geniş olan şeklinde ayırmak ne derece doğru olur bilmiyorum. Zira ibadet ibadettir. Birini, diğerinden ayırt etmemek gerektiğini düşünüyorum.

Yalnız dar anlamda ibadetin din görevlileri ve de toplum tarafından daha çok öne çıkarıldığını düşünüyorum. Bana kalırsa geniş anlamda ibadetin daha öne çıkarılması en güzeli. Çünkü dar anlamda ibadet olan namaz, oruç, hac gibi ibadetler kişinin Allah'a olan borcunu yerine getirmesinden ibarettir. Kişinin, kıldığı namazı, tuttuğu orucu övünç meselesi yapması, hayatının merkezine koyması bana çok doğru gelmiyor. Çünkü namaz ve oruç, kişinin birine olan borcunu ödemesi gibidir. Bu borç ilişkisi, alacaklıyı ve borçluyu ilgilendirir. Borcun zamanında verilmesi bir övünç meselesi değildir. Aynı zamanda bu borcun yerine getirilmesinin ya da yerine getirilmemesinin topluma bir faydası ve zararı olmaz.

Topluma esas faydası ve zararı olan ibadet ise geniş anlamdaki ibadettir. Tüm eylemlerimiz Allah'ın rızasına uygun ve toplumun yararına olursa bu ibadet toplum için bir anlam ifade eder. Çünkü insan toplumsal bir varlıktır. Salih amel ise topluma dokunmak demektir. Herkes salih ameli ön plana çıkaracak şekilde bir davranış içerisine girerse, bundan toplum yararlanır, toplum kendiliğinden düzelir. Çünkü geniş anlamda ibadet, eşittir güzel ahlak demektir. 

Tamam, ibadeti dar ve geniş şeklinde bir tasnif tabi tutmayalım. Birini diğerinin önüne geçirmeyelim. Ama dar anlamda ibadeti çok öne çıkarıp geniş anlamda ibadeti geri planda bırakmayalım. 

27 Şubat 2026 Cuma

Bir İftarın Ardından *

Perşembe günü ABK Holding'in iftarı vardı. Bir grup liseden sınıf arkadaşıyla bu iftara eşlik ettik. Yedik, içtik. Görmediğimiz arkadaşlarla ayaküstü de olsa muhabbet giderdik.

Bu vesileyle arkadaşlarla bir arada toplanmışken fırsatı değerlendirdik. Holding binasına evi yakın bir arkadaş evini açarak hem çaya doyduk hem de muhabbete.

ABK Holding'in, Holding binasında verdiği bu iftar ilk değildi. Nicedir gelenek haline getirdi Baydar. Davetlilerin sayısını tam bilmiyorum ama 150-200 kişiden az değildi iftara eşlik eden.

Basından izlediğim kadarıyla bir ramazanda ABK Holding'in verdiği tek iftar değil. Belki de ramazanın yarısını burada farklı farklı kişileri ağırlayarak iftar veriyor.

Her iftarın eksiksiz geçmesi için ABK Holding çalışanlarının çoğunun, bu ziyafetlerde kol kanat gerdiğine şahit olurum.

Davetliler iftarını yaparken Baydar ailesinin her masayı dolaşarak davetlilerine hal hatır sorması, hoş geldin demesi ve afiyet olsun dileğinde bulunması ve güne hatıra bırakacak pozlar vermesi görülmeye değer.

O kadar davetliyi kapıda karşılamaları, girişte hatıra fotoğrafı çekilmesi, misafirleri yönlendirmek için çalışanların gayretleri, tüm bu atmosferde yüzlerinden gülücüklerini eksik etmemeleri, günün buz gibi havasını ısıtan enstantanelerden.

İftar sonrası, iftara ailesiyle katılan çocuklar da düşünülmüş. Bir görevli bahçede çocuklara ikram verdi durdu. Yanına yaklaşıp bu nedir diye baktım. Bir arkadaş, gel gel, çocuklar için dedi. Ben de çocuk sayılırım dedim ama görevli, çocuklarla ilgilenmekten benim bu dediğimi işitmedi bile. Belli ki adını bilmediğim bu çocuk ikramından benim nasibim yok. Çünkü büyüğüm. İşin garibi çocukluğumda görmedim. Büyüdüğümde de sana göre değil muamelesine maruz kalıyorum. Vah ki bana vah.

İftarını yapıp vedalaşıp gidenlere diş kirası da eksik edilmiyor. Görevliler, daha önce herkes için hazırlanmış, içinde çam sakızı çoban armağanı hediyelerin bulunduğu geleneksel hediye çantasını vermeyi de ihmal etmiyorlar.

Kısaca, her sene olduğu gibi bu iftar ziyafetinin de tadı damağımızda kaldı. Açısından, misafirlere mihmandarlık yapan ABK Holding çalışanlarına, her yıl ziyafetini eksik etmeyerek eşini, dostunu Holding bünyesinde ağırlayan Baydar ailesine teşekkürü bir borç bilirim. Keselerine bereket.

Yazımı nihayete erdirirken şunu da ifade etmek isterim. Günümüzde o kadar insanı ağırlamak, onlara iftar vermek, bunu geleneksel hale getirmek, çıkışta herkesi hediyeyle uğurlamak, sayısız iftar düzenlemek, iftar maliyetinin altından kalkmak kolay değil. ABK Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Baydar tüm bu iftarları kendi öz sermayesi ile yapıyor. Kazancında ne baba parası var ne miras ne de kamu kaynağı. Tüm yaptığı, çocukluğundan beri çalışıp çabalayarak dişinden tırnağından artırdığını; eşine, dostuna ikram etmek. Belediye ve kamu kaynağı olmadan, kısaca başkasının sırtından olmayan böyle ağalıklara can kurban. Davet dediğin böyle olmalı.

Sayın Baydar ailesine, helalinden bol kazançlar, huzur ve mutluluklar diliyorum. Verdiği iftarların ve yaptığı hayır hasenatın yakın zamanda kaybettiği annesinin ruhuna değmesini temenni ediyorum.

*01.03.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.