Dini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

17 Eylül 2026 Perşembe

Fırtınada Ben

16 Eylül 2026 saat 16.30 sularında okuldan çıkıp eve doğru giderken yolda fırtınaya yakalandım. Rüzgarla birlikte ortalık toz duman, göz gözü görmez oldu. Fırtına yerde ne bulduysa havaya kaldırdı. Havaya çıkan ne varsa alıp başka yere sürükledi. 

Okula döneyim dedim. Çıkan fırtına saman alevi gibi parlar, az sonra söner diye düşünüp okula dönmekten vazgeçtim. Zaten saniyeler içinde olup bitenle üst başım batmıştı batacağı kadar. 

Okulum sanayi içinde olduğu için bu kadar toz toprak normal. Caddeye çıkarsam, rüzgar olsa da toz toprak olmaz diye düşündüm. 

Adımlarını sıklaştırdım ama yürümek ve gözümün önünü görmek ne mümkün. 

Kuytu bir yer bulup sığınağım, fırtına geçinceye kadar durayım dedim. Sanayi içinde kuytu yer ne arar. Her yer dükkan dolu. Açık kapı bulsam gireceğim. Rüzgarla birlikte sanayi eşrafı kapısını kapatıp camdan dışarıyı seyre dalmış. İçeri gel diyen olmadı, ben de girebilir miyim demedim. 

Sen misin okula geri dönmeyen, inadım inat, güç bela yürümeye devam ettim. Üst başımın batmasından geçtim. Gözüme giren toz toprağın haddi hesabı yok. 

Beni en çok üzen de uçan kuştan esirgediğim beyaz spor ayakkabılarım oldu. Bembeyaz. Bakmaya doyamazsınız. Batacaktı ne de olsa. Şimdiden içine giren toz toprağı yürürken hissetmeye başladım. Üstelik temizlik bakımını yeni yapmıştım. Bu arada elime, yüzüme, kaşıma, gözüme, dişlerime bakmasam da ayakkabıya ayrı bir özen gösteririm. Almıştım süt beyazını bir kere. Orijinal halini korumalıydım. Ne de olsa bazıları yüzüme değil, ayağıma bakıyordu. Allah vere de çok kirlenmesin. 

Geleyim fırtınaya. Sair zamanlarda "Abi, bin götüreyim", diye yanımda duran öğretmenlerden eser yok. Geçtiyse de ortalık toz duman olunca ya görmediler ya da nasılsa sair zamanlarda teklif ediyoruz, binmiyor, görsün gününü deyip çekip gitmiş olmalılar. 

Tam cadde göründü. Toz topraktan kurtuluşum yakın dedim. Caddeye çıkmadan, yolun sağına ve soluna caddeye paralel yapımı devam eden inşaatların arasından geçerken sen misin okula dönmeyen, bu durumda çek çileni dercesine, fırtına inşaat sahasındaki tüm toz dumanı üzerime boca etti. 

Ölmek var, dönmek yok. Nasılsa cadde göründü. Temiz meskûn mahalle yaklaştım. Oraya adımımı bir atarsam gemisini kurtaran kaptan olacağım. Çünkü sanayinin kir ve pasından kurtulacağım. 

Yüksek katlı, inşaatı devam eden binayı soluma alarak caddeye çıkıp yürümeye başladım ama yürümek ne mümkün. Caddedeki toz duman da sanayinin içini aratmadı. Derken bu fırtınayla birlikte inşaatın tepesinden başıma bir şeyler düşer endişesi içimde belirdi. Hemen caddenin orta refüjüne attım kendimi. Işıklara geldim. 

Şunun şurasında Havzan tarafına geçmeye ne kaldı. Ne de olsa Havzan sessiz, sakin, cadde ve sokakları temiz bir muhit. Rüzgar esse de toz duman gelmez ve bunlarla karnımı doyurmam dedim. 

Işıkları geçtikten sonra Havzan tarafına gitmekten vazgeçtim. Aile hekimi yerindeyse ilaç yazdırayım dedim. Tanka doğru yürümeye başladım. Kaldırımda giderken de içimde bir ürperti belirdi. Ya çatıdan bir şeyler düşerse. Yola yakın bir şekilde yürüsem de içim dışıma çıktı. Fırtına ise sen misin bu saatte dışarı çıkıp yola devam eden. Sen inatsan ben senden daha inadım. Estikçe edeceğim dedi. Korka korka yürürken ağacından kopup caddelerde savrulan çam dallarını gördüm. Fırtına bana mısın dememiş. Nereden ne kopardıysa önüne katıp yollara savurmuş. Bana acımadığı gibi ağaçlara da acımamış. Yoldaki çam dallarını gördükçe çamların “Kolum kanadım kırıldı. Zirvede sallanırken ben yere düşecek biri miydim" der gibiydi görüntüsü. Ben böyle tasvir yapa durayım, çatıdan başıma ne uçacak, uçarsa nereme konar, başıma konan beni nasıl öper, başımdan aşağı kan iner mi, düşenin şiddetinden bayılır mıyım korkusuyla tankın önünü geçip soluğu eczanede aldım. Raporlarımın günü gelmiş mi, ilaç yazdırabilir miyim diye teyit ettim. Ardından sıramatikten sıra alıp aile hekimime çıktım. 

Saat 16.40 suları. Aile hekiminin odası açık. Ama kendisi yok. Kapı üstündeki ekran da kapatılmamış. Kapısının önünde bir genç bekliyor. Onun ismi ve benim ismim ekrana düştü. Genç homurdanıyordu kendi kendine. 

Az bekledikten sonra yanındaki odada işinin başında olan hanımefendiye, doktor bey buralarda mı, gitti mi diye sordum. "Burada. Namaza indi. Gelir az sonra" dedi. 

Dediği gibi az sonra doktor asansörden çıkıp odasına geçti. Önce genç girdi, ardından ben. İlaçlarımı yazdırıp eczaneye geçtim. 

Belli ki doktor, bu fırtınada akıllı olan dışarı çıkıp muayene ve ilaç yazdırmaya gelmez. Ancak deli olan ve aklından zoru olan gelir. Delinin işi ne, beklesin. Mesaiyi boşu boşuna beklemeyeyim. Hazır ezan yeni okunmuşken ikindi namazını mesai saatleri içerisinde aradan çıkarıvereyim. Beşten sonra da evimin yolunu tutayım diye düşünmüş. Haydi ben neyse de bu gencin bu havada ne işi vardı sağlık ocağında?

Zaman zaman hızını artıran fırtına eşliğinde bir şekilde eve girdim. Üst, baş, elbise, ayakkabı batsa da bereket postu deldirip gazi olmadım. Buna da şükür. 

Fakat herkes benim gibi şanslı değildi. Afetin ertesi günü kaza, bela var mı diye Konya mahalli basınına göz attım. 

Kırılan ve kökünden sökülen ağaçlar yaralanmalara sebep olmuş. Tramvay seferleri geçici olarak durmuş. Teknik liseye kadar yolcular otobüslerle, sonrasında tramvayla taşınmış. Ağacın altında kalan bir çocuk yaralanmış. Kökünden sökülen bir söğüt ağacı arabanın üzerine düşerek araçta hasar oluşmasına sebep olmuş. Daha fazlasına bakmadım. Büyük ihtimalle kenar mahallelerde basına yansımayan çatı uçmaları da olmuştur. İnşallah can kaybı olmamıştır.

Hasılı, kısa süren fırtına Konya'da hayatı felç etti. Kaç gündür yağmur yağmayınca oluşan toz toprak, yerden göğe, gökten yere uçtu durdu. Konya'nın verilmiş sadakası varmış. 

16 Eylül 2026 Çarşamba

Nerede Görmüşsem

Baştan söyleyeyim: İstisnalar hariç. 

Nerede "Benim Türkçem iyi" diyen varsa büyük çoğunluğunun Türkçeyi katlettiğini bilirim.

Nerede, "Ben usta şoförüm" diyen varsa kaza yapanların çoğunun ustayım diyen şoförler arasından çıktığını bilirim.

Nerede "Ben ekonomiden anlarım" diyen varsa çoğunun ekonomiyi berbat ettiğini bilirim.

Nerede "Ben bunun kitabını yazdım" diye varsa uygulamada sınıfta kaldıklarını gördüm.

Nerede "Bu iş benim işim, ben bunun üstadıyım" diyen varsa üstatlık buysa çıraklığı nasıldır demişimdir. 

Nerede "Ben her işten anlarım" diyen varsa tek anladığının kırıp dökmek olduğunu gördüm.

Nerede, "Bu iş benim işim" diyen varsa bedel ödememiştir. Bedeli tüm gariban ve masumlar çekmiştir. 

Nerede, "Bu benim son sözüm. Ölmek var, bundan dönmek yok" diyen varsa ölmemiştir ama sözünden dönmüştür. 

Nerede, büyük söz söyleyen varsa tükürdüğünü yalamıştır. İnsanlık hali olur diyeceğim ama büyük söz söylediği zaman sözü gerçekleşmeyince çoğunun yüzünün kızarmadığını da gördüm. 

Nerede, sureti haktan konuşan biri görmüşsem söz ve eylem çelişkisi içerisinde olduğunu gördüm. 

Nerede, başkasını ayıplayan görmüşsem ayıpladığı başına gelmiştir. Pek azı, "Hak ettim. Ayıpladım. Başıma geldi" diye itirafta bulunur. Çoğunda böyle bir yüzleşme yok.

Nerede, ağzından bal damlayan görsem çoğunun kendine Müslüman olduğunu gördüm. 

Nerede, birini ya da birilerini günah keçisi ilan edip hedef gösteren ve problemin kaynağı olduğunu gösteren varsa problemin esas kaynağının kendisi olduğunu gördüm. 

Nerede dürüst görünen olup da imkan ve fırsatlar eline geçince dürüstlüğü bırakan nicelerini gördüm. Anladım ki dürüstüğümüz yokluktanmış. 

Nerede, dini, dini değerleri ağzından düşürmeyen, haktan ve adaletten, doğruluk ve dürüstlükten dem vuran varsa bunlara en fazla ihtiyaç duyanların kendileri olduğunu gördüm. 

Nerede, aktör gibi görünen varsa senaryosu başkası tarafından yazılmış oyunun bir figürü olduğunu gördüm. 

Örnekleri çoğaltmaya gerek yok. Demek istediğim, çoğu insanda özgüven patlaması var. Hangi iş olursa olsun yaparım, ederim, bilirim, anlarım" der. Belki dediğinin hepsinden anlıyordur ama biraz tevazu daha iyidir. Kendi esas mesleğinin dışındaki bazı şeyleri bilip anlasa da haddini ve sınırını bilmesinde fayda var. Çünkü ülke, haddini bilmeyenlerden çok çekmektedir. 

Şu da bir gerçek ki her şeyden anlarım özgüvenini yaşayanlar belki de hiçbir şeyden anlamıyordur. 

Bir de hiçbir insan bir şeyi yaparken kırıp dökmek için yapmaz. Belki de en iyisini yapmak için çabalar. Ağzına, yüzüne bulaştırdığı zaman en azından yanlış yapmışım. Şimdi ki aklım olsa yapmazdım şeklinde itiraf etse bunu bile erdemli bir hareket sayacağım. 

5 Eylül 2026 Cumartesi

Dertsiz İnsanı Ara ki Bulasın

Cuma namazı öncesi market önünde bir hemşerimle karşılaştım. Ailesini tanıyorum, kendisini kimlerden olduğunu bilmekle beraber simaen tanıyorum. Hal hatır, şura bura derken memlekete gider gelir misin dedim. "Gitmem. Nere gideceğim, kime uğrayacağım. Abilerimin hepsi vefat etti. Yeğenlerle de araya mesafe koydum" dedi. 

Sizin durumunuz iyi bildiğim kadarıyla. Atadan kalma yerleri paylaşmadınız mı dedim. "Var da paylaşamıyoruz. Öylece kaldı. Veresenin ikisi reddi miras talebinde bulundu" dedi. Borç mu var dedim. "Abimden kaynaklı borç var. Satalım diye harekete geçiyoruz. Biri bizden habersiz bir alıcı ayarlıyor, kalıyor. İşin içine miras girince 'Babamdan sonra yeni babam sensin' diyen yeğenlerim bile değişti" dedi.

Sonra anamgil yedi kardeşmiş. Dedemin 7 bağı varmış. Daha ölmeden 'Şu bağ senin, bu bağ senin" diyerek herkese paylaştırmış. Bağı bari alayım diye bağın peşine düştüm. Bize düşen bağı falanın deyip falan teyzemin üzerine geçirmişler. Teyzem öldü. Oğluna kaldı. Oğlu da öldü. Yeğeni aradım. Yeğenim, sizdeki falan bağ bizimmiş. Şahitler de var. Uygun bir zamanda üzerime alayım dedim. Yeğen pek oralı olmadı". 

Gel zaman git zaman yeğeni tekrar aradım. Yeğenim, iki şahit var. Şu bağı alayım dedim. "Dayı, şahitler falan falan mı" dedi. "Evet" dedim. Ardından, "Dayı, ben bağ falan vermem. Tapu bizim üzerimizde. Eğer dediğin gibiyse öbür dünyada babamla konuşur, halledersiniz. Ben veremem" dedi. "Ben de bırakıverdim peşini. Varsın onların olsun dedim" dedi.

Ardından "falanla ara ara şurada otururuz" dedi. O dediğin sosyal medyada çokça paylaşım yapıyor dedim. "Tuzu kuru da ondan. Ben yapamam onun yaptığını. Benim de çok söyleyeceğim var o alemde ama hiçbir şey paylaşmadığım gibi emoji bile bırakamıyorum" dedi. Emeklisin. Görüşlerini rahatça paylaşabilirsin dedim. "Emekli olmaya emekliyim ama iki çocuğumun ikisi de öğretmen. Yazdıklarımdan dolayı onların başına halel gelsin istemem" dedi.

Bu ayaküstü konuşmadan anladığım, her işimiz gibi miras işimiz ve paylaşımımız da sorun. Birimizin borçlu olması paylaşımı engelliyor. Zamanında sözle yapılan paylaşım kayda geçirilmediği için vereseler arasında anlaşmazlıklar ortaya çıkıyor. Hakkı olmadığı halde tapuyu bir şekil üzerine geçiren de tapuyu devretmeye yanaşmıyor. Anlaşılan o ki helal ve haramdan anladığımız domuz eti yememekten ibaret. İşin içine miras girince yeğen amcayı saymıyor.

Sosyal medya çekincesi ise çoğumuzun elini, kolunu ve dilini bağlıyor. Daha emekli değilim diyor, emekli olunca da çocuklar ve torunların geleceği için insanımız her şeyi içine atıyor.

İlk defa karşılaşıp ayaküstü konuştuğum hemşerim içini böyle boşalttı belli ki derdi çok. Ben de uzaktan gözlemlediğime göre ne kadar sakin ve güleç sanırdım. Belli ki bu dünyada dertsiz insan herhalde yoktur. 

31 Ağustos 2026 Pazartesi

Ölenin Kredi Borcunu Tahsil

Karar gazetesinin haberine göre;

*Ülkemizde 56 yaş ve üzeri nüfus 27,5 milyon. 

*Bu nüfusun 9,5 milyonu 65 yaş ve üstü. 

*Emekli olduktan sonra kredi çekip bankalara borçlu olan sayısı, 2,9 milyon kişi. 

*İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği verilerine göre son 15 ayda 65 yaş üzerindeki 145 işçi iş kazası sonucu vefat etmiş. 

Bu verileri değerlendirmek isterim. 

65 yaş ve üzeri yaşlı nüfus olduğuna göre nüfusun 8'de 1'i yaşlı demektir. Bu da ülke nüfusunun yaşlandığına işarettir. 

Emekli olduktan sonra çalışmaya devam edenleri takdir ederim. Boş boş gezmektense, yaşı ne olursa olsun, vücut ve sağlığı el verdikçe insanımızın çalışması taraftarıyım. 

15 ayda iş kazası sonucu ölenlerin sayısı yüksek. Gönül ister ki ülkemizde iş kazası sonucu ölen bir kişi dahi olmasın. Ama ya alınan tedbirler yeterli olmadığı için ya da çalışanlar iş sağlığı ve güvenliğini önemsemediği için ülkemizde iş kazaları olmaya devam ediyor. 

Bankalardan kredi çeken emeklilere gelince, bu oran her 6 yaşlıdan 1'i kredi çekmiş demektir. Kredi çeken herhalde keyfinden kredi çekmiyordur. Büyük ihtimalle emekli maaşı yeterli gelmediğinden kredi çekmek zorunda kalmış emeklilerimiz. 

Kredi çeken yaşlıların aldıkları emekli maaşıyla, çektikleri krediyi ödemek için ömürleri kifayet eder mi, bankalara olan borçlarını kapatır mı ya da ne kadarını kapatır bilmiyoruz. Şu var ki kredi çeken çoğu yaşlının bankalara borçlu olarak vefat edeceğini düşünebiliriz. Eğer böyleyse insanımız borçlu gidiyor demektir. 

Vedat eden kişinin bankalara olan borcu vereselerine rücu ettiriliyor mu? Bunu bilmiyorum. Bildiğim kadarıyla vereselerin ödeme zorunluluğu yok. 

Çekilen kredi borcu geriye dönmediği zaman bankalar zarar ediyor mu? Sanmıyorum. Öyle zannediyorum, bankalar ölen kişinin kredi borcunu kamu zararı göstererek devlete ödeyeceği vergiden düşüyor. 

Buradan cenaze merasimlerine gelmek istiyorum. Bizde vefat eden kişinin cenaze namazı kılınmadan önce helallik istenir. Bu, üç defa tekrarlanır. Hatta çoğu zaman cenaze namazını kıldıracak imam, helallikten önce sağına ve soluna cenaze sahibinin birinci derece yakınlarını alır. "Merhum ya da merhumenin borcu varsa çocukları burada. Ödeyecekler" diye açıklama yapar. Bugüne kadar birileri gelip de merhumun bana borcu vardı diye borç istemişliği var mıdır, bilmiyorum. Belki geri planda vardır. Yine de güzel bir uygulama. 

İslam'da; vereseleri, ölen kimsenin malını paylaşmadan önce, ölenin borcu varsa ödenmesi, vasiyeti varsa yerine getirilmesi, bu ikisi bittikten sonra miras paylaşımı yapılması gerektiği vardır. Kısaca borç ve vasiyete ayrı bir önem atfedilir. 

Şimdi gelelim, kredi borcu olarak vefat edenlere. Merhumun, piyasaya olan borcunun çocukları tarafından ödeneceği cenaze merasimlerinde söylendiğine göre, cenaze merasimlerine, merhumun çektiği ama ödeyemediği kredi borcunu tahsil için banka görevlileri gelse, imamın, çocukları borcunu ödeyecek dediği zaman banka görevlisi, merhumun bize şu kadar borcu vardı dese, ortaya nasıl bir tablo çıkar? Öyle ya babamızın borcu bizim borcumuz diyerek açık çek veren çocukları var merasimde. Acaba merhumun çocukları ne der bu duruma? Cemaat böyle bir durumu nasıl karşılar? İmam nasıl bir tepki gösterir? Bazıları merhumun borcu varmış, borçlunun cenaze namazı kılınmaz diye çekip gider mi? Benimki de merak işte. Merakımı mazur görün. 

Not: Bugüne kadar bankacıların cenaze merasimlerine gelip de ödenmeyen kredilerinin peşine düştüğünü hiç duymadım. 

Her Âfette Ortaya Çıkan Güruh

Nepal, halkının % 80'i Hindu, 8'i Budist, 5'i de Müslüman ve küçük oranlarda diğer dinlerden olan bir Güney Asya ülkesi. 

Bu ülkede 26 Ağustos günü Himalayalardaki bir buzulun büyük bir bölümünün kopması, kopan buz kütlesinin nehir yataklarına düşmesi, düşen buz kütlelerinin nehirlerin önünde geçici setler oluşturması ve su seviyesinin yükselmesiyle birlikte biriken su ve çamur kütlelerinin 10 dakika içinde 20 km yol katederek yerleşim yerlerini adeta haritadan sildiği yazılıp çiziliyor. Önce deprem sanılan ardından sarsıntının buzul, kaya ve buz kütlelerinden kaynaklandığı, büyüklüğün 5,2 şiddetinde olduğu belirtiliyor. 

Afetin bilançosu, ölü ve kayıp sayısı olayın sıcaklığının ardından daha net ortaya çıkar. Maddi kaybı ölçmek ise mümkün değil. 

Gazetelerin ve televizyonların yazıp çizdiği, hepinizin okuyarak ya da seyrederek bilgi sahibi olduğu bu âfeti kısaca özetlemeye çalıştım. 

Şu var ki bu afetin altından kalkmak çok zor. Hiçbir ülke depremden beter böyle bir doğal âfetle karşılaşmak istemez. Nepal'e geçmiş olsun diyorum. 

Nepal bu doğal afeti sarmakla uğraşadursun. Nepal'deki bu doğal âfeti bir sebebe bağlayan yurdum insanına geleyim. Daha doğrusu her doğal âfette âfete maruz kalanlar sıkıntı ve dertle uğraşırken, yani can pazarı yaşarken içimizden bazılarının uğraşısına örnekler vereceğim: 

"Nepalde meydana gelen seli duymayan kalmamıştır. Aynı Nepalde daha 20 gün önce Camiilerin ateşe verilip Kuranı kerimlerin yakıldığını duyan var mı? 
Hiç bir şey sebepsiz değil!

Bu paylaşımdaki yazım yanlışları paylaşan kişiye ait. Belli ki yazıp paylaşan Türkçe düşmanı biri. Sorsan, benim Türkçem iyi diyen biridir. Keşke tüm yanlışlık imla ve yazım hatalarından ibaret olsa. Bu paylaşıma göre Nepal'in bu başına gelen, camileri ateşe vermelerinden ve Kur'an'ı Kerimleri yakmalarından. 

Paylaşımın sahibini bilmiyorum. Ama bu paylaşımı paylaşanın bir ilahiyatçı olması beni düşündürdü. Bu ilahiyatçı kardeşe, sende mi Brütüs ya da atma Recep demek lazım. 

Tek paylaşım bu olsa, İçimizden çıkıyor böyle diyeceğim. Aha bir tane daha. Bu yorumu yazan da âfet videosunun altına yazmış. Bakalım bu ne yumurtlamış: 
"Kedi köpek uçan kaçan ne varsa yersiniz müslümanlara işgence eziyet edip camileri ateşe verirsiniz allahın Yüce kitabı kuranıkerimi yırtıp yakıp alay edersiniz bu uyarıyı dikkate alıp kendimize gelin insan olun. Yinede geçmiş olsun Allah ıslah etsin

Bu yorumcu da bir Türkçe canavarı. İçerik ise yukarıdakini aratmıyor. Aynı gerekçe. Tek ilavesi kedi, köpek, uçan kaçan ne varsa yemelerini eklemesi. Nepallilere insan olun diyen bu yorumcu bir insanlık örneği gösteriyor: Yine de geçmiş olsun diyor. Oldu olacak, geberin, beter olun de. Çünkü bu kafa yapısındaki insana böyle demek yakışır. 

Haydi ilk iki örneği geçtim. Şu paylaşıma bakalım:
"Korkunç sel felaketine sahne olan Nepal'de Allah'ın gazabı ağır oldu. 
Nepal'deki putperestler, bir ay önce Müslümanlara inanılmaz zulümler yaptılar, Allah'ın gazabını celbettiler! 
Evleri, camileri, ekinleri yaktılar, kadınları ve çocukları katlettiler."

Yusuf Kaplan gibi birinin de doğal âfeti aynı gerekçeye dayandırması kabul edilir gibi değil. Okumuş, aydın da olsa demek ki aynı kafa yapısına sahip olduktan sonra bakış açısı değişmiyor. Kaplan'ın tek farkı Türkçe yazım kurallarına uyması. Yine de Kaplan'ın da bu familyada yer alması, olacak şey değil. Kaplan böyleyse var ötekini sen düşün. 

Hasılı, al birini, vur ötekini. Görünen o ki Aydınlanma'nın bu kafa yapısına uğrama ihtimali hiç yok. Bu kafadakiler ülkemizde olup biten depremlerde de kendilerini gösterirler. Millet can pazarı yaşarken bunlar, depremin şundan dolayı olduğunu, oradakiler şunu yaptı, bunu yaptı, bundan başlarına geldi" diyerek biz daha ölmedik, bitmedik derler. 

Dünyanın her neresinde olursa olsun, büyüklüğü ne kadar olursa olsun, her türlü âfetin yaraları bir şekil sarılır ama dini silah gibi kullanan ve Allah'a iftira atan bu kimselerin söylemleri unutulmaz. 

30 Ağustos 2026 Pazar

İslam'ın Yumuşak Karnı Konuları

İnançlar şüphe ve tartışma götürmez denir. Bu demektir ki din, iman ve inançlar sorgulanamaz. Yani tabudur. Aklın almadığı yerlerde, vardır bir hikmeti denir. Gerisi düşünülmez. Şeksiz ve şüphesiz ya inanacaksınız ya da inkar edeceksiniz.

İnançlara bakış böyle olsa da din budur deyip kestirip atmak çok doğru olmasa gerek. Çünkü inanmayanların mazeret ileri sürdüğü ve eleştiri getirdiği, inananlarının ise tam ikna olamadığı bazı konular vardır. Bunlara o dinin yumuşak karnı denebilir. Bu konular izaha muhtaç. Bu konuları güzel ve ikna edici bir üslupla, akıl ve gönüllere dokunduracak şekilde açıklamak gerek. Bunu da din tebliğcilerinin yerine getirmesi gerek.

Yazımın bundan sonraki kısımlarında İslam'ın yumuşak karnı diyebileceğimiz bazı konulara yer vereceğim:

Ticaret alanında şahitlik yaparken iki kadının bir erkeğe eşit görülmesi. Bugün bu görüşün uygulandığını görmedim ama tartışma konusu. 

Boşama yetkisinin erkeğe verilmesi. Dini boşanmanın resmi boşanmanın önüne geçmesi. Tanıdığım bir müftü, Alo Fetva hattına telefon edenlerin çoğunluğunun kadın olduğunu, çoğunun derdinin kocasının boşanmaya dair söylediği sözlere bir yol, yordam ve fetva aramak için geldiklerini ifade etti. 

Nüşûz gerekçesiyle erkeğin eşini dövmesinin istenmesi. Bu konu da yıllardır aşılamayan ve çözüm bekleyen konulardan biri. Erkek nüşûz yaparsa sorusuna pek ikna edici cevap verilmiyor. Ayrıca dövme konusunu hiçbir kadın, kadının anne, babası ve kardeşi kabullenmiyor. 

Miras paylaşımında erkeğe 2 pay verilirken kadına 1 pay verilmesi. Müftülüklere fetva danışmak için gelen kadınların boşanma dışında en fazla miras paylaşımına dair geldiklerini yine bir müftü söyledi. Görünen o ki kadınların çoğu erkek kardeşlerinin ikiye bir paylaşımından muzdarip. Rıza taksiminden bahsedilse de sorumluluk ve hak edişe dair bir paylaşım düşünülmüyor. 

Adil olmak şartıyla erkeğin 4 kadına kadar eş alabilmesi. Bu konu da aşılamayan konulardan biri. Hiçbir kadın kolay kolay kocasının üzerine ikinci bir eş almasına rıza göstermez. Erkeğin dört kadına kadar evlenmesini savunanlara, kızını evli bir erkeğe verir misin ya da kızın evlenmeye kalkarsa rıza gösterir misin dendiği zaman hepsinin vereceği cevap, hayır, razı olmam yönündedir. Bu konuyu savunan bir müftüye, kızını verir misin dediğimde, rıza göstermem dedi.

Bunların dışında şefaat, Kur'an ve sünnet, gayb, tesettür, recm, mürtedin öldürülmesi, bazı had cezaları, ganimet, kölelik ve cariyelik, cihat gibi konular da tartışılan konular arasında. 

28 Ağustos 2026 Cuma

Cemaatlere Dair

Bu yazımda iç hallerini ve işleyişlerini bilmesem de dışa sızan yönleriyle ele alacağım. Daha doğrusu gözlemlerimi aktaracağım.

Yazımın başında toptancı davranmayacağımı ifade etmek isterim. Çünkü belki kenarda köşede kalmış istisnaları vardır. 

Cemaat derken tasavvuf aşamasındaki cemaatlerden bahsetmeyeceğim. Bugünkü kurumsallaşmış ama resmiyette yok kabul edilen tarikatlerden bahsedeceğim. 

Bildiğim ve gözlemlediğim tarikatlerin belki geçmişte istisnası vardır ama yaşayan tarikatler babadan oğula, oğul yoksa damada, toruna, kardeşe geçiyor. Yani şeyhlik aile dışına çıkmıyor. Bir nevi aile saltanatı ya da monarşi sistemi geçerli. 

Hemen hemen hepsi holdingleşmiş durumda. Şeyhliğin aile dışına çıkmamasında bu holdinleşmenin etkisinin olduğunu düşünüyorum. 

Şeyhlerin hemen hemen hepsi zengin ve varlık sahibi. Allah vermiş de vermiş. 

Gelir ve giderleri şeffaf değil. 

Tarikatlerin para sorunu yok. Maddi durumu iyi olan her tarikat müridinin yapacağı yardım, hayır ve hasenat, fitre, zekât ve kurban bağışı için ilk tercih ettiği yer cemaatidir. 

Cemaatlerin değişik alanlarda ticari amaçla kurulmuş şirket, firma ve işletmeleri var. Rutin sohbetlerde şurası bizim, alaverelerimizi buradan yapalım kardeşler denmesi kafidir. 

Hepsinin okulları, yurtları, dershaneleri, dergileri, radyo ve televizyonları var. Dergiye abone olmak müridin boynunun borcu. Çocuğuna okul, dershane, yurt düşünen müridin çocuğunu göndereceği yer bellidir. 

Kurdukları dernek yararına sık sık kermes düzenlerler. 

Kısaca fakir cemaat yok. Ticari yönden, yardımdan bir şekil yağıyor. 

Her cemaatin siyasilerle dirsek teması vardır. Siyasiler onları, onlar da siyasete güç ve destek verir. 

Her cemaat bürokraside müntesibimiz olsun çabası içerisinde ve yerleşiyorlar veya yerleştiriliyor. 

Hepsinde olmasa da şeyhin vefatından sonra aile içinde şeyh olma rekabeti olabiliyor. Miras paylaşımında sorun çıkabiliyor. 

Gizemli yapılardır. 

Dernek veya vakıfları vardır. 

Cemaatte şeyhe bağlılık ve sadakat vardır. Karşı çıkan bir şekilde cemaatten koparılır ve istenmeyen kişi ilan edilir. 

Bir siyasi partinin teşkilatlanması gibi Türkiye'nin her bir yerinde; il, ilçe, mahalle, köy temsilcileri var. 

Rutin sohbetleri, zikir halkaları var. Zikrin cehri ve hafi olan çeşitleri vardır. Her müride yapacakları ev ödevi verilir. 

Şeyhin her dediğinde bir hikmet aranır. Şeyhin sözünün üzerine söz söylenmez. 

Şeyhin kerametine inanılır. 

Kendilerini fırkayı naciye görürler.

Şeyhin görevi ölünceye kadar devam eder...

27 Ağustos 2026 Perşembe

Farklı Otopsi Raporlarının Düşündürdükleri *

Süleymancıların zamanın başı olan Arif Ahmet Denizolgun, 2016 yılında vefat ettiğinde, yapılan otopside "beyin kanamasına bağlı normal ölüm" raporu verilmiş.

Şüpheli ölüm iddiaları üzerine Arif Ahmet Denizolgun'un mezarı ölümünün üzerinden 10 yıl geçtikten sonra yeniden açıldı. 

Fethi kabir sonrası yapılan otopside ortaya konan rapor kısaca şöyle: "Mevcut bulgular ve otopsi tarihindeki ileri derecedeki çürüme durumu göz önünde bulundurulduğunda, Denizolgun'un ağız ve burnunun kapatılması suretiyle kasten öldürülmüş olma ihtimalinin bilimsel ve objektif olarak dışlanmasının mümkün olmadığı ifade edildi".

Kısaca, 2016'da normal ölüm raporu verilen Denizolgun'un 10 yıl sonraki yenilenen otopsisinde "şüpheli ölüm" raporu ortaya çıktı. Yani Denizolgun'un cinayete kurban gittiği yazılıp çiziliyor. Alihan Kuriş Suç Örgütü adıyla operasyon yapılan Süleymancıların yeni lideri Kuriş hakkında cinayet suçlaması iddia ediliyor.

Otopsi raporunun hangisi doğru? 2016'daki mi yoksa 2026'daki mi? Gerçekten Denizolgun cinayete kurban gitmiş olabilir mi? Bu iki otopsi raporuna üzülmemek elde değil. 2016'daki doğruysa bu şüpheli ölüm neyin nesi? Şimdiki doğruysa şüpheli ölüme niçin normal ölüm raporu verildi? Gel de bilimsel, teknik olması ve bilimsel çalışması gereken bu kuruma güven. Çünkü bu iki farklı rapor maalesef bu düşünceye sevk ediyor insanı. Acaba siparişe ve isteğe göre ve zamanın ruhuna uygun rapor mu veriliyor? 

Yine mahkemenin, Denizolgun'a ait 2016 otopsi rapor, bilgi ve tetkiklerini istediği, yok dendiği, şimdi bütün bilgi ve belgelerin gönderildiği yazılıp çiziliyor. Gel de önce yok diyen, sonra varmış diyen bu kuruma güven. 

Bu Denizolgun olayı kuruma güveni azaltmak hatta yok etmekten başka bir işe yaramaz.  

Olayın perde gerisinde dönemleri ve olup bitenleri bilmiyoruz. Yalnız bir şey yaparken kurumların itibar ve güvenilirliğini yok etmemek lazım. Çünkü bu kurumlar bizim kurumlarımız. Devletin resmi kurumları bunu yaparsa öbür kurumları düşün. 

Aynı durum Tunceli'deki Gülistan Doku cinayetinde de karşımıza çıktı. Kızın hastane kayıtları silinmiş. 

Görünen o ki kurumlarımızı böyle böyle emellerimize alet ediyoruz. 

Antrparantez söyleyeyim. Kurumların suçu yok. Olsa olsa bu kurumlarda yanlışa imza atan çalışanların suçu olabilir.

Burada şunu da belirtmek isterim. Ölüp gitmiş bir insanın yıllar sonra mezarının açılmasını uygun görmüyorum. Eğer bir kişinin vefatından sıcağı sıcağına bir şüphe varsa adam gibi otopsisi yapılmalı ve adli tıp son noktayı koymalı. Yeniden mezar açılmasına hiç gerek duyulmamalı. 

Aradan yıllar geçtikten sonra farklı bir otopsi raporu ve iddiasıyla yeni otopsiye ancak günaydın denir. 

Mademki aradan yıllar geçse de kişilerin ölüm nedeni ortaya konabiliyorsa, oldu olacak, ölüp gitmiş ne kadar şöhret sahibi kişi varsa hepsinin mezarını açıp otopsi yapalım. 

Bir diğer husus, eğer Denizolgun cinayete kurban gitmişse, bunun arkasında Süleymancılar Cemaatinin üst kademesi çıkarsa bu tür cemaatlerin neyin peşinde olduğunu sorgulamak lazım. Ön tarafta çocuklara Kur'an öğretiliyor, din-diyanet anlatılıyor, arka tarafta akçeli işler ve cinayete varan filmler çevriliyorsa cemaatleri bir sorgulamak lazım. Eğer iddiaların aslı çıkmazsa, izi kalacağı için cemaatlere itibar suikastı yapmış olmuyor muyuz? 

Aynı durum bırakılan devasa miras sonrası birbirlerine düşen bir başka cemaatin ileri gelenleri için de geçerli. 

Eğer din sosu verilmiş yapılar kamuoyuna yansıyan şekilde ise (yani akçeli işler, cinayet vs.) bunların arkasından giden ve gitmeye devam eden insanımızın da neyin kafasını taşıdığını sorgulamak lazım.

*28.08.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

25 Ağustos 2026 Salı

Uydur Uydur Söyle!

Tarihi Buğday Pazarı'ndaki bir çay ocağında bir arkadaşla çay içiyoruz. Oturduğumuz çay ocağı ve diğerleri tıklım tıklım dolu. Güneşte oturan yok. Herkes gölgeye oturmuş.

Çayımızı yudumlarken uzun cübbesi ve uzun sakalı, başında da sarığı olan biri selam verip masamızın önünde durdu.

"Hepiniz kendinizi gölgeye atmışsınız. Hakkınız var. Çünkü güneşte durulacak gibi değil. Bu gölgede bile sıcakta duramıyorsunuz. İşte bu güneş 150 milyon km uzakta olmasına rağmen bu derece ısı ve ışık veriyor. Bizi yakıyor. Öbür dünyada güneş 1,5 km ötede duracak. Karşısında durmak mümkün değil. Ama bizler sancağın altında toplanacağız. O zaman güneş bizi yakmayacak. Şu anki gölgeden daha serin tutacak kardeşlerim" dedi. Arka taraftan biri "Livaülhamd sancağı var" diye seslendi. "Evet, kardeşim. Hep orada toplanacağız" dedi. Başka da katılım ve destek bekledi. Kimseden ses seda çıkmayınca müsaade alıp gitti.

Karşımda oturan arkadaş ilahiyatçı idi. O kadar okudun. Biliyor muydun güneşin dünyaya 150 milyon km uzaklıkta olduğunu? Var gör sen ahiretteki güneşin mesafesinin 1,5 km olduğunu da bilmiyordun. Bak adam hepsini biliyor. Sanırsın ki öbür dünyaya gidip gelmiş dedim. "Ben o işleri, yani din anlatmayı bırakalı çok oldu. Yalnız Güneşin Dünyaya uzaklığının 150 milyon olduğunu biliyorum" dedi.

Sözü ben aldım. Uydur uydur söyle. Nasılsa öbür dünyaya gidip gelen yok, bilen yok, elde bilimsel bir veri de yok dedim.

Eve geldikten sonra ben uydur uydur söyle dedim ama adamın bir bildiği olabilir mi? Belki hadis olabilir diye sanal aleme göz attım. 

Müslim ve Tirmizi'de geçen ve sahih kabul edilen şu hadise rastladım:

“Güneş, kıyamet gününde insanlara bir mil mesâfe kalıncaya kadar yaklaştırılır.”

Bir mil yaklaşık 1,609 km'ye eşittir. 

Bu hadisi görünce adamın bir bildiği varmış ve hadisi biliyormuş. Bir de adama nasılsa bilen yok. Uydur uydur söyle dedim diyerek hayıflandım. 

Not: Öbür dünyada, mahşerde Güneşin bu dünyadakinden yakın olacağını duymuştum ama bu kadar kısa mesafe olacağını bilmiyordum. Bu vesileyle öğrenmiş oldum. 

18 Ağustos 2026 Salı

Osmanlıda Aile Vakıflarının Çokluğu *

Osmanlıda şehir ve yüzyıllar göre değişiklik gösterse de vakıf çeşitlerinden aile vakıfları önemli bir yer tutar. 

Aile vakıfları 15 ve 16.yüzyılda % 10-15 oranında iken 18.yüzyılda zirveye ulaşır. Oran yüzde 25-35’e ulaşır. Bu asırda kurulan her 3-4 vakıftan biri aile vakfıdır. 

Aile vakıflarının oranı taşrada yüzde 20-25 iken bu oran İstanbul’da yüzde 40’a, Halep ve Şam’da yüzde 45’e yaklaşmıştır. 

Aile vakıflarının kurulma nedenleri arasında, “mülkün miras yoluyla bölünmesini ve soyun yoksul düşmesini önlemek, geliri aile içinde tutarak vergi yükünü hafifletmek, kız çocuklarına yasal güvence sağlamak ve dini sevap kazanmak” vardır. 

Bu şekil vakfın işleyişinde “vakfı kuran kişinin, mülkün yönetimini ve gelirini öncelikle çocuklarına ve torunlarına şart koşmak suretiyle vakfiye hazırlardı. Hazırlanan bu şartların hukuken vakıf hüviyeti kazanması için aile soyunun tükenmesi halinde, gelirin kamu yararına çalışan bir hayır kurumuna kalması” eklenirdi. 

Günümüzde de Türk Medeni Kanunu’nun 372. maddesindeki şartlara göre aile vakıfları kurulabiliyor. Yalnız bu vakıflar Osmanlıdaki gibi geniş yetkilere sahip değil. Aile bireylerinin eğitim ve öğretim masraflarının karşılanması, aile üyelerinin iş veya meslek sahibi olabilmesi için donanım ve destek sağlanması gibi hususlar vakıf senedinde yer almalıdır. Başkalarına geçmemek üzere bir malın aynı soydan gelenlere tahsisi ve aile bireylerine düzenli maaş ve gelir sağlayan bir vakıf oluşturulamaz. 

İhtiyacı karşılamak üzere hemen hemen her alanda bolca çeşidi olan, aynı zamanda çokluğundan hareketle bir vakıf medeniyeti diye gurur duyduğumuz Osmanlıda aile vakıflarının oranının bu derece yüksek olması beni düşündürdü. Meğer aile vakıflarının kurulmasında, malın miras yoluyla bölünerek küçülmesini önlemek, devletin el koymasını önüne geçmek, devlete ödenecek vergi yükünü hafifletmek gibi niyetler söz konusu. Aile bu vakıftan beslenecek, aile fertlerinden kimse kalmayınca kamu yararına çalışan bir hayır kuruluşuna devredilecek. Ölme eşeğim ölme. 

Aile vakıflarının kurulma neden ve amaçlarını okuyunca bir ara Kızılay genel başkanlığı görevinde bulunan Sayın Kerem Kınık’ın bir canlı yayında söyledikleri aklıma geldi. 

2017 yılını bir hatırlayalım. Başkentgaz Kızılay’a 8 milyon dolar, şartlı nakdi bağış yapmış. Bu bağışın 75 bin doları Kızılay’a geri kalan 7 milyon 925 bin doların ise ABD’de yapılmakta olan yurt inşaatında kullanılmak üzere Ensar Vakfına gönderilmesi istenmiş ve gereği yapılmış. 

Moderatör Kemal Kınık’a “olur mu böyle şey” demişti. Sayın Kınık da “bizim böyle hizmetimiz de var. Şartlı bağışları yerine ulaştırıyoruz” demişti. Niye böyle yapıyorlar sorusuna “Vergi kaçırmak için” demişti. “Bizim aracılığımızla gönderdikleri zaman vergi kesilmiyor. Biz vergiden muafız” türünden söyledikleri moderatörün de garibine gitmişti. 

Demek ki vergiyi hafifletmek ya da vergi kaçırmak yeni değilmiş. Osmanlıda bazı zengin zevat, vergi kaçırmanın ya da devletin mallara el koymasının önüne geçmek için aile vakıfları kurmuş. Günümüzde de her vakıf ve dernek için olmasa da Kızılay gibi vergi muafiyetine sahip yardım kuruluşları var. Benim için de garipti Sayın Kınık’ın “Vergi kaçırmak için” demesi. Aile vakıflarının kurulması nedenlerinden biri de devletin malları müsadere etmesi. Bu gerekçeyi de yabana atmamak lazım. O zamanın zengini, devlet malıma çökmesin diye vakıf şemsiyesi altına girmiş. 

Günümüzde işleyişi düzgün olmadığı için TMSF’ye devredilerek başına kayyım atama yolu ile müsadere aynı şey mi veya benzerlik var mı ya da hiç alakası yok mu? Bilin ki bunun cevabı bende yok. Bu durumda bu soru da size benden ev ödevi olsun.

*06.09.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

17 Ağustos 2026 Pazartesi

Osmanlıda Vakıflar

İslam'da vakıflar önemli bir değere sahip. Vakıflar Osmanlıda zirveye çıkmıştır. Osmanlıya vakıf medeniyeti dense yanlış olmaz. Osmanlıdan günümüze tevarüs eden vakıflar olmakla birlikte önemli bir kısmı da maalesef vakıf hüviyetinden çıkmış ya da çıkarılmış, özel şahısların eline geçmiştir.

Anadolu insanı dün olduğu gibi vakfa önem verir, vakıflara yardım eder, mütevelli heyet vakfiyeye uygun vakfı yönetmekle yükümlüdür.

İnsanımızın çoğunda vakıf duyarlılığı var. Bir şekilde özel şahsın eline geçmiş vakıf yerleri satılığa çıkarıldığı zaman "Burası vakıf" diyerek almaya yanaşmaz.

Günümüzde de eskilere sahip çıkılacak ve yeni vakıflar kurulmak suretiyle vakıf medeniyeti bir şekilde yaşatılıyor. 

Burada vakfın öneminden bahsedecek değilim. Osmanlıda ne tür vakıflar varmış, ne için kurulmuş, kısaca bunun üzerinde duracağım.

Vakıflar mülkiyet ve hukuki statüye göre tasnif edilebilir:

Sahih (Gerçek) Vakıflar: Mülkiyeti tamamen vakfeden kişiye ait olan mülk arazilerin ve binaların kurallara uygun şekilde vakfedilmesiyle oluşurdu. (dergipark).

Gayri Sahih (Gerçek Olmayan) Vakıflar: Mülkiyeti devlete (miri araziye) ait olan arazilerin gelirlerinin, padişahın izniyle hayır kurumlarına tahsis edilmesiyle kurulurdu. (dergipark). 

Amaç ve hizmet alanına göre kurulan vakıflar*:
"Cami, medrese, imaret, çeşme ve hastane gibi kamu yararı güden hayri vakıflar”. 

“Gelirlerinin bir kısmı veya tamamı vakfeden kişinin soyundan gelen aile fertlerine (zürriyetine) tahsis edilen, nesil tükenince tamamen hayır işlerine kalan ehli (aile/Zürri) vakıfları”. 

“Medreselerin masraflarını karşılayan, öğrencilere burs veren, kitap çoğalmasını ve kütüphane kurulmasını sağlayan ilmi ve eğitim vakıfları”.  

“Yoksul kızları evlendiren, leylekleri ve yaralı göçmen kuşları tedavi eden, hizmetçilerin kırdığı tabakları ödeyen veya borçluları hapisten kurtaran özel amaçlı sosyal ve ilginç hizmet vakıfları”. 

“Mahalle veya esnaf örgütleri (loncalar) bünyesinde kurulan, üyelerin topladığı nakit paraları işleten avarız (para) vakıfları. Bu paralar; mahallenin olağanüstü giderleri (avarız vergileri, deprem, yangın tamiratları) veya yoksul mahallelilere faizsiz kredi sağlamak için kullanılırdı.

Yönetim Şekillerine Göre Vakıflar (İdari Yapı):

Mazbut Vakıflar: Yönetimi doğrudan devlet eliyle (Osmanlının son döneminde Evkaf Nezareti, günümüzde ise Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından) yürütülen ve el konulmuş vakıflardır. 

Mülhak Vakıflar: Yönetimi, vakfı kuran kişinin (vâkıfın) şart koştuğu şartlar doğrultusunda kendi soyundan gelen yöneticiler (mütevelliler) tarafından yürütülen vakıflardır. Devlet bu vakıfları sadece denetlerdi.

Gayri Mazbut (Münfesih) Vakıflar: Mütevellisi kalmamış, idaresi hayır kurumlarına, cemaatlere veya esnaf teşkilatlarına bırakılmış serbest vakıflardır.

Bir başka yazımda Osmanlıda kurulan vakıfların çoğunluğunu oluşturan aile vakıfları üzerinde duracağım. 

*dergipark, İslam ve İhsan başta olmak üzere değişik sitelerden alıntıdır. 

13 Ağustos 2026 Perşembe

Suç ve Suçluyla Mücadele Kriterimiz *

Öğretmenin sınav esnasında sınavı usulüne uygun yapması esastır. Öğrencilerin içinde de mutlaka kopyaya yeltenen çıkar. Öğretmen ne kadar tedbir alırsa alsın sınıfta kopya çekmeye çalışan hatta kopya çeken çıkar. Kimi yakalanır kimi de yakalanmaz.

Bazı öğretmenler vardır. Sınav esnasında sağa, sola bakmaya çalışan, kopyaya yeltenen öğrenciyi görür görmez öğrenciyi uyarır, gerekirse yerini değiştirir, sıranın gözündeki defter, kitap ne varsa alır. Elindeki kopyayı alarak kendisine yeni bir kağıt verir. Haydi şimdi yap der. Öğretmen bu tip öğrencinin sınav kağıdını okurken kopya muamelesi yapmaz. Öğrencinin yazdığına puan verir. 

Bazı öğretmenler de vardır ki öğrencisinin kopya çektiğini gördüğü halde müdahale etmez. Yanından gelir geçer. Öğrencinin ne kağıdını ne de kopyasını alır ne de uyarır. Bekler ki öğrenci sınav kağıdını kopyayla bir güzel doldursun. Sınavın bitmesine yakın öğretmen harekete geçer, kopya çeken öğrencinin kopyasını alır. Yeni kağıt vermez. Verse de zaman kalmadığından öğrencinin bildiği cevapları yazmaya vakti kalmaz. Bu durumda öğrenci boş kağıt vererek zayıf alacaktır ya da kopya muamelesi görecektir.

Şimdilerde kaldı mı, durum nedir bilmiyorum. Bir zamanlar böyle iki tip öğretmen vardı. Böyle davranan öğretmenlerin niyetini bilmemekle beraber sınavın başında kopyaya yeltenen öğrenciye müdahale eden öğretmeni iyi niyetli görürüm. Sınavın bitimine yakın kopyaya müdahale eden ikinci tip öğretmeni ise kötü niyetli görürüm.

İlkinde üzüm yemek varken ikincide bağcıyı dövmek vardır. İlkinde suça yeltenmeden öğrenciyi uyarmak ve öğrenciyi kazanmak varken ikincide öğrencinin göz göre göre suça belenmesini istemek vardır. İlki suçu önlemeyi murat ederken ikincide suçun işlenmesi izlenerek suçluyu yakalayıp had bildirme vardır. İlkinde telafi imkanı varken ikincide telafi de yok af da yok.

Elbette kimsenin iyi niyetini sorgulama imkanım yok. Yalnız kopya çeken öğrencisini sınavın bitimine kadar izleyip öğrencisi kağıdını doldurduktan sonra müdahale ettiğini ballandıra ballandıra anlatanları görmüşlüğüm var.

İlk kategoriye giren öğretmen sayısı fazla olmakla beraber az da olsa ikinci tip öğretmenin olduğunu söylemeliyim.

Buradan devletin suç ve suçlularla mücadelesine gelmek istiyorum. Çünkü devletin bir görevi de suç ve suçlularla mücadele etmektir. Teşbihte hata olmasın, gözlemlerime ve olup bitenlerden anladığıma göre bizim devlet işleyişimiz suç ve suçluyu zamanında uyarmama ve müdahale etmeme üzerine kurulu. Hep izliyor ama sesini çıkarmıyor, suç ve suçlulara dair kamuoyunda serzenişler ayyuka çıkıyor, bunu sağır sultan bile duyuyor ama suç ve suçlularla mücadele birim ve birimleri harekete geçmiyor. Suç ve deliller toplanıp istifleniyor. Bir zaman sonra operasyon emri verilerek suçlular tek tek toplanıyor. Suç örgütünün ipi çekiliyor. 

Kopyayla irtibatlandırdığım böyle bu yazı, sabah saatlerinde kamuoyunda Süleymancılar olarak bilinen gruba yapılan operasyonu okuyunca aklıma geldi. Bu ülkede Süleymancıların da bir zamanlar hizmet hareketi denen sonraları FETÖ adı verilen grup gibi yapılanması vardı. Önceleri cemaat denen bu gruplar yıllar yıllar sonra örgüt, suç örgütü kapsamına alınıyor. 

Sadece Fethullahçılar değil, bu ülkede irili, ufaklı, güçlü, güçsüz ne kadar oluşum, yapı, cemaat varsa hepsi birer kapalı kutu. Gizemini koruyor. Hepsi de okul kurmuş, kurs açmış, üniversiteye hazırlık merkezleri açmış, yurtları olan, toplantıları olan, yardım dernekleri olan, yardım toplayan, aynı zamanda akçeli işlere girerek holdingleşen, bürokrasiye yetiştirdiği talebeleri girdirmeye çalışan, bürokraside etkin olmayı amaç edinen dini görünümlü yapılar. 

Gizemli yapılar olsa da bu yapıların ne tür işler yaptığı kamuoyunda az buçuk bilinir. Kamuoyunu bildiğini devletin bilmemesi mümkün değil. Hatta Mehmet Görmez DİB başkanlığını bırakmadan önce "diğer yapı ve oluşumların da FETÖ'den farklı olmadığına" dair bir rapor hazırlatmıştı. Belki de hazırlattığı bu rapor Görmez'in gitmesine bile sebep olmuş olabilir. 

Burada yazdıklarımdan, devlet suça göz yumuyor, suçluyu koruyor anlamı çıkmasın. Suç ve suçluyla zamanında müdahale etmediğini düşünüyorum. Sanki "ba'de harab'il Basra", (Basra harap olduktan sonra) harekete geçiyor. 
Yine yazımdan tüm yapı, oluşum ve cemaatlerin hepsi aynı ve suça bölenmiş anlamı da çıkarılmasın. 

Yazımdan, haklarında operasyon başlatılan Süleymancılar suçlu anlamı çıkarılmasın. Halihazırda şüpheli. Beratı zimmet asıldır. Ne zaman yargılama biter. Haklarında hüküm verilir. O zaman suçlu ya da suçsuz oldukları ortaya çıkar. 

İnsanın olduğu yerde suç ve suçlu olur. Bunun önüne geçmek çok zordur. Devlet de bunlarla mücadele eder. Yalnız isterim ki tıpkı kopyaya hemen müdahale eden öğretmen gibi devlet de suç ve suçluyla işin başında mücadele etsin. Suç başlamadan bitsin. Sınavın bitimine kadar kopyaya müdahale etmeyen öğretmen gibi olmasın. 

Bir de suç ve suçluyla mücadele ederken toptancı anlayıştan, bir cemaate veya yapıya mensup herkesi aynı kapsama almaktan kaçınmak lazım. Bir arkeoluğun, yeraltında kalmış, tarihi özelliği olan şeyleri zarar vermeden gün yüzüne çıkarmak için iğneyle kuyu kazar gibi uğraşıyorsa, suçluyla mücadele ederken de aynı yöntem izlenmeli. Baltayla kazıp küreğe ne gelirse atmamak lazım.

*14.08.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

4 Ağustos 2026 Salı

Bakırcı Kardeşler

Okuduğum fakülteye 2.sınıfta yatay geçişle geldim. Gelir gelmez okul ortamını bilen bir arkadaş, "Şu iki hoca tasavvuf düşmanı. Bunlardan uzak durmak gerek" şeklinde bir şeyler söyledi. Arkadaşın kendisi de bir tarikata müntesip idi. Bunu başkalarından da duydum. Çünkü fısıltı şeklinde tüm fakülteye yayılmıştı. Bu iki kişi hakkındaki sakıncalı ifadesini herkes duyduğuna göre bu iki hocanın da kulağına gitmemesi mümkün değildi. 

Bu iki hocadan tüm öğrencileri sakındıran geri planda bir el olmalıydı. Ama kimdi bilmiyorum. Şu var ki bu el başarılıydı. Çünkü herkes bu iki hocaya karşı ister istemez mesafe koyuyordu. 

Bu iki kardeşten biri Dr. öğretim üyesi, diğeri ise asistandı. 

Tehlikeli diye sakındıran bu iki kardeşte kibir yoktu. Çok mütevazı idiler. Herkese nazik ve kibarlardı. Herkese yardımcı olmayı prensip edinmişlerdi. 

Ne kadar iyi olsalar da sakınılması ve uzak durulması gereken kişilerdendi. Çünkü kim bilir içlerinde neyi barındırıyorlardı. Belki de iyi davranarak birilerini kazanmayı ya da üzerlerine atılmış algıyı yıkmaya çalışıyorlardı. Her ne olurlarsa, nasıl davranırlarsa davransınlar, o zaman ve şimdi bir tarikata mensup olmasam da tasavvufa sıcak bakmasam da mesafeyi korumalıydım. 

Sanırım ikinci sınıfta öğretim üyesi olan bizim danışman hocamızdı. Bir gün odasına gidip bir şey sormak istedim. Hocamız odasında yoktu. Asistan kardeşi odasından çıkarak "Buyur kardeş, ben yardımcı olayım" demişti. 

Bu sakıncalı kardeşlerden öğretim üyesi olan son sınıfta tasavvuf tarihi diye bir dersimize gelmez mi? Adam hem tasavvuf düşmanı idi hem de bu dersi ona vermişlerdi. 

Girdim dersine. Hoca öyle güzel öyle samimi öyle akıcı ders işliyor ki şapka çıkarmamak mümkün değil. Ama tasavvuf düşmanı olduktan sonra neye yarar? Ağzıyla kuş tutsa benim için bir şey ifade etmiyor. 

İlk iki saatti dersleri. Kuşeyri'nin risalesinden peygamberin 24 saatine dair ayet ve hadisler okuyor. Üzerine açıklamalar yapıyordu. Ben iyi bir dinleyici olsam da başkası rahat durmuyordu. Belli ki o da ön yargılılar kervanından idi. Bildiğim kadarıyla Süleymanlılar adlı gruba mensuptu. Hocanın her okuduğuna itiraz badından parmak kaldırıyor, bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Ah ne dediğini de bir anlasak. Bir böyle, iki böyle beş böyle. Hoca her birine dilinin döndüğünce cevap verdi. Hoca en sonunda, "Kardeş, ayet okuyorum. Okuduğum ayete bile parmak kaldırıyorsun. Ayetin neyine itiraz ediyorsun" dedi. Oymuş, bizim cemaat mensubu bir daha parmak kaldırmadı. 

Hocaya temkinli yaklaşsam da hiçbir dersini kaçırmadım. Üstelik diğer hocalar gibi yoklama alan biri de değildi. Diğer hocaların dersine son devamsızlık hakkımı bitirinceye kadar devamsızlık yapardım. Bu tasavvuf düşmanı (!) yoklama almamasına ve dersi de ilk ders olmasına rağmen hep katıldım. Yoklama alamamasına rağmen dersini hiç kaçırmadığım bir de İslam felsefesi adlı derse giren hocanın dersi idi. 

Bir derste bir arkadaş, "Hocam, bize bir yemek ikram etsen" dedi. "Olur arkadaş. Hangi gün yiyelim? Siz belirleyin. Şu anda sınıfta kaç kişi var? Sayın. Ben etli ekmek yaptırayım. Birlikte yiyelim. Yalnız benim evim müsait değil, evi müsait olanın evinde yiyelim", dedi. Bir arkadaş da "Bizim evde olur" dedi. Belirlenen günde arkadaşın öğrenci evinde hocamızdan etli ekmek yedik. 

Bu iki kardeş zaman zaman sürgün gitti sonra tekrar geldi. Belli ki sadece öğrenciler nazarında değil, sistem nazarında da sakıncalıydı bu ikisi. Akademisyenlikte ilerlemediler. Bilgileri mi yeterli değildi? Fazlasıyla bilgileri vardı. Ya kendileri istemedi ya da bir el bunların yükselmesini istemedi. 

Günü gelince emekli oldular. 

Emekli olduktan sonra köşelerine çekilip emeklilik hayatı sürmediler. Altlarında bisikletle nerede bir sohbete çağrıldılar, oraya gittiler. Gittikleri yerde önlerine konan ikrama el sürmediler. 

Zaman zaman ülke turuna da çıktıkları oldu. 
Özellikle küçük kardeş. Gittikleri her yere otobüsle seyahat ettiler. Öğrencileriyle buluşup Kur'an'dan ayetle okuyarak başka şehre geçtiler. Bu seyahat ve yaptıkları sohbetten kuruş faydalanmadılar. 

Paraları çok muydu? Belki de tek sermayeleri emekli maaşları idi. Arabaları olmadı. Bisiklet onların tek biniti idi. Son yıllara kadar cep telefonu bile kullanmadılar. İşittiğime göre basmatik telefonlar edinmişler. Babalarından kalma evleri de olmasa hiç dikili ağaçları olmadı. 

İki kardeş ömürlerini Kur'an ve hadis anlatmaya adadı. 

Geçenlerde küçük olanı vefat etti. Hanımına sabah namazını kıldırmış. Kur'an okurken vefat etmiş. 

Vefat haberini duyunca cenazesine katılmak için gittim. Maşeri kalabalık vardı cenazesinde. Sevenleri başta olmak üzere öğrenciliğinde bunlara ön yargı ile bakanların hemen hepsi vardı cenazesinde. Görünen o ki ön yargı ile yaklaşanların hepsi bu yargılarını terk edetek geç de olsa bir hakkı teslim etmiş. 

Büyüğü Mehmet, küçüğü Saffet olan bu iki kardeşe baktığım zaman hayatları boyunca ne mal edindiler ne mülk. Bildikleri ve inandıkları uğruna ömürlerini harcamışlar. Görünen o ki tasavvuf düşmanı denen bu iki kardeş meğer esas derviş esas tasavvufçu esas zahit bu ikisiymiş. 

İnandıkları gibi yaşayan, yaşadıkları gibi inanan Bakırcı kardeşlerden ağabey Mehmet'e sağlıklı ömürler, vefat eden Saffet'e Allah'tan rahmet diliyorum. 

3 Ağustos 2026 Pazartesi

Alâeddin Camiinde Bir Cuma Namazı

Cumaya yarım saat kala abdestimi alarak yola çıktım. Evime 20 dakikalık mesafede olan Alâeddin Camiine gitmeyi niyete aldım.

Anıt'a gelince abdestimin sıkışmaya başladığına hakkalyakin şahit oldum. Ne edersiniz ki ihtiyarlık başa bela. 

Her zaman olmaz bu durum. Bazı zamanlar olur, saatlerce wc ihtiyacım olmaz. Bazı zamanlarda ise tuvaleti yol yaparım. 

Şunu anladım ki mesane tam boşalırsa uzun süre hela ihtiyacım olmuyor. Tam boşalmazsa tuvaleti mesken ediniyorum. 

Ezanın okunması yaklaştı. Eve dönüp abdest tazeleme imkanım yok. Camiye kadar gidip oradaki şadırvanda abdest tazeleyeyim dedim. Caminin şadırvan da kalabalık olur ezan öncesi. 

Abdest bozup yeni abdest almayacağım diye inat ettim. Bu abdest bana cumayı kıldırır deyip camiye girdim. 

Girerken ezan okunup ilk sünnete başlamışlardı. Caminin ön tarafları boş olmasına rağmen bir tanesi tam ayakkabı konan yere sırtını verip namaza başlamış. Mecburen önünden geçerek boş bir rafa ayakkabılarımı koydum. Önü boş olmasına rağmen en arka tarafa namaza duran her camide en az bir tane böyle çıkar. Bugün bu camiye de bu düşmüş. Artık bunun zevki neredeyse. Önünden geçenleri seyir için midir yoksa arkasını sağlama alma düşüncesi midir veya giren herkes beni görsün düşüncesi mi bilemedim gitti. Hoş, belki de ayakkabı ve ter kokusu hoşuna gidiyordur. 

Herkes sünnete başlamışken bir genç dikkatimi çekti. Bu genç herkes namaza durmuşken ayakkabı rafına sırtını vermiş, eline de telefonunu almış, bir yerlere bakıyor, girip çıkıyor. Belli ki ya birinin zorlamasıyla camiye girdi ya da sünnetleri kılmıyor. Farza kadar burada böyle oyalanayım diyor. 

Geçip sünneti kıldım. Müezzin başladı gülbank okunmaya. Okunan gülbank kafiyeli. Birazı Türkçe birazı eski Türkçe birazı Arapça birazı da Farsça. "Hayırlar fethola, şerler defola, gönüller handan ola, hastalar şifa ola, dertliler deva ola..." şeklinde uzattıkça uzattı. Duadan, Caminin banileri de daha önce bu camiden görev yapanlar da nasibini aldı. 

Ardından hutbe öncesi okunan ikinci (iç) ezan başladı. Okunan bu ezan da ilk ezandan farklı değil. Müezzin uzattıkça uzattı, çektikçe çekti. Makamını konuşturdu. 

Hutbe okundu. Hatip hutbeden inerken müezzin kamete başladı. Getirilen kamet de iç ezanın biraz hallicesi. Ezana yakın kamet diyelim buna.

Saflar dizildi. İmamın tekbiriyle birlikte farza başladık. İmam zammı süre olarak Bakara süresinden bir sayfaya yakın bölüm okudu. İkinci rekat hakeza. Zammı süreyi uzun okumasından geçtim. Çekme, uzatma, kıraat, makam, ses namına ne varsa hepsini icra etti.

Sen ne yaptın bu esnada derseniz? Ne yapacağım. Herkes gibi imama uyup namazımı kıldım. İmam coştukça ben kendimi sıktım. Bu sıkmaya bazen elim destek oldu. Benim inadıma, imam ben senden inadım dedi adeta. Belki de sen misin abdesti sıkışık camiye giren. Gör gününü. Bir daha da böyle yapma. Bu da senin kulağına küpe olsun dedi. Sola selamla birlikte son sünneti kılmadan bir kazaya kurban gitmeden tuvalete kendimi attım.

Görünen o ki hem imamın hem de müezzinin sesi müsait olunca cumada herkese sanatlarını bir güzel icra ettiler. Bir de kalabalık cemaati görünce coştukça coştular. Camide, idrarına sıkışan var mı, biraz kısa keselim, çekmeyi ve uzatmayı kısaltalım. Peygamberimiz böyle diyor demediler. Hasılı ben zamanla yarışırken onlar zamanı uzatmak için ellerinden geleni ardına koymadılar. Ne diyeyim, canları sağ olsun.

Bu vesileyle şu hususlara değinmeden geçemeyeceğim:

Ezan bildiğiniz gibi namaza çağrı. Bu okuyuşa göre okunan dış (ilk) ve iç ezanın namaza çağrı ile hiç alakası yok. Bildiğiniz sanat icra edildi.

Haydi ilk ezan herkes namaza yetişsin diye uzatılıyor. Ya üç, dört dakika sonra okunan iç ezana ne diyelim. Cemaatin hepsi gelmiş, sünnetlerini kılmış, Osmanlı geleneği gülbankı dinlemiş. Bir de hutbeyi dinleyelim diye bekleşiyor. Bu durumda ilk ezan gibi ezanı uzatmanın ne gereği var? Kametten biraz uzun olsun, kafi.

Hatırlatma babından. Cuma namazı vakti girince okunan ilk (dış) ezan, insanımız namaza yetişsin diye Hz Osman zamanında başlayan bir uygulama. Normalde dış ezan diye bir şey yok. Okunan tek ezan sünnet kılındıktan sonra okunan ezandır. Çünkü normal şartlarda vakit girince herkes ev ve iş yerinde sünneti kılar, hutbeyi dinlemek ve farzı kılmak için camiye gider. İç ezan olarak okunan ezanın amacı da budur.

Bir geleneği devam ettireceğiz diye gülbank okumaya da gerek yok. Madem okunacak, okunan bu gülbankı herkesin anlayacağı şekilde Türkçeleştirmek ve kısaltmak gerek. Hoş, bu geleneği sadece Alaaddin Camii mi devam ettirecek? Oldu olacak tüm camilerde okunsun. Öyle ya gelenekse gelenek. Bir yerde devam ettirilip diğerleri geleneği budamasın.

İmam ve müezzine gelince, be kardeşim. Eyvallah, sesiniz güzel. Allah vergisi sesinizi eğiterek kendinizi geliştirmişsiniz. Bundan dolayı böyle büyük camide görevlendirilmişsiniz. Sesimizi ve bu görevin hakkını vereceğiz diye ne olur kendinizi kaybetmeyin. Makamı da zammı süreyi de tadında ve kıvamında bırakın. Sesinizin icrasını başka vakit ve ortamlarda yapın. Unutmayın ki bu camiye ziyaret için gelen kadar namaz sonrası işine yetişecek hatırı sayılır cemaat de geliyor. Bir de benim gibi abdestine sıkışan çıkabiliyor. Kısaca güzel sesinize rağmen belki tepede olduğundan mıdır, caminin büyüklüğünden midir, zaten caminiz diğer camiler gibi cumalar da bile tam dolmuyor. Kısaca millet sesinize değil, dini vecibemi yerine getireyim diye geliyor. Lütfen tadında bırakın. 

İyi de biz Allah vergisi bu sesin hakkını ne zaman verelim derseniz, namaz öncesi imam ve müezzin salın sesinizi. Cemaate Kur'an okuyun. Camiye erken gelenler sizin bu sanatınızdan ve ziyafetinizden müstefit olsun ya da cuma çıkışı yapın bu sanatı. Kalan gönüllüler faydalansın. Lütfen imam biziz, gelmek sizden, çıkmak bizden diyerek bildiğinizi okumayın.  

30 Temmuz 2026 Perşembe

Keseri Kendine Yontmanın Yolu

Annesi, babası ölen bir kadın miras paylaşımı için kardeşleriyle bir araya gelir. Atadan kalan ne varsa erkek kadın eşit bir şekilde paylaşırlar.

Ardından tapu işlemleri için tüm vereseler tapuda buluşur, imzalar atılır. Herkes vedalaşırken, kadın kocasının ne dediğini kardeşlerine söyler. Kocası ne demiş olabilir? "Eşit paylaşın. Eğer eşit paylaşmazlarsa imza atma" demiş. Öyle ya medeni hukuk eşit paylaşın diyor. 

Görünen o ki koca, kanun ve nizama riayet ediyor. Hak ve hukuku gözetiyor. Karısının hakkını koruyor. 

Gören de kardeşleri hanımına yarım pay vermiş sanır. 

Gel zaman git zaman kocasının da babası vefat eder. Kocası da kardeşleriyle mirası paylaşır. Bu koca kardeşleriyle mirası nasıl paylaşmış olabilir? Duyduğuma göre erkek kardeşler olarak kendileri iki pay almışlar, kız kardeşlerine de bir pay vermişler. Öyle ya Amerika'yı yeniden keşfe gerek yok. Dine göre kız kardeş bir, erkek iki alır. Hesap kitap belli. Medeni Hukuka göre bölüp de kendisi niye eksik alsın. Din ne diyorsa öyle olmalı. İnsan dediğin bu şekil hakkını korumalı.

Hanımı tarafından iki, kendi tarafından iki pay almak suretiyle bu miras sahibi dört dörtlük bir mirasa böylece konmuş olur. Öyle ya kız kardeşine bir pay vermiş olsaydı, bu miras paylaşımı dört dörtlük olmazdı. 

Hanımına eşit paylaşın deyip kız kardeşine bir payı uygun gören, bildiğim kadarıyla dini bütün biri. Beş vakit namazı camide cemaatle kılar. Hak ve adaleti de kimseye bırakmaz. 

Burada bir çelişki bulabilirsiniz. Adam bulunduğu ve durduğu yere göre kah medeni olmuş kah dini. Görünen o ki medeni hukuk ile dini hukuku kendisinde birleştirmiş. Dili bir o tarafa dönmüş, bir bu tarafa. Öyle ya hayata hep tek pencereden bakmak olmaz. Hele kişinin çıkarı söz konusu ise hayata çok yönlü bakabilmeli insan.

Siz siz olun, mirasta ikilem içerisinde kalmayın. Çelişkiye düşerim diye endişe etmeyin. Mevzubahis olan vatan ise pardon hanımınız ise eşit olacak diye diretin. Mevzubahis olan vatan, pardon kız kardeşiniz ise ona mirastan yarım pay verin. Kardeşin, "abi, olur mu eşit paylaşalım" derse, "kardeşim, biz Müslümanız. Dinimize göre kadın bir, erkek iki alır. Bunu ben koymadım. Yoksa biz Müslüman değil miyiz deyin". Kardeşiniz susar kalır.

Kardeşiniz alo fetva hattını arar, soluğu müftülükte alırmış. Bu sizin değil, onun meselesi. Kardeşiniz küsüp gönül koyarmış. Çok da tın. Siz aldığınıza bakın ve keseri daima kendinize doğru yontun. Allah'ın verdiği nefesi boşa tüketmeyin. Kesenizi doldurmaya bakın. 

21 Temmuz 2026 Salı

Bitmişiz

Aşağıda sosyal medyada dolaşımda olan bir alıntı önüme düştü. Yazı okunduğu zaman görülecektir ki tüm kutup ve renklere dair örnekler var. 

Tarafımız ne olursa olsun, yazının, savunma ve saldırıya geçmeden okunmasını, bizi düşünceye sevk etmesini, biz ne ara bu hale gelmişiz ya da aslında böyleydik de birinin örneklerle tespit etmesini bekledik veya zaten böyleydik de görmezden geldik denmesini istiyorum. 

Görünen o ki bitmişiz, tükenmişiz, çürümüşüz, kokmuşuz da haberimiz yok. 

Yeliz Koray isimli birine ait olduğunu düşündüğüm bu alıntıya, noktası virgülüne dokunmadan yer veriyorum: 

-Her sene ülkenin en güvenilir insanı seçilen kişi dolandırıcı çıkıyor, 

-Ülkeye ucuz et getirmekle görevli kişi, Macaristan'da şirket kurup devlete et satıyor, 

-13 seçim kaybeden adam, hâlâ "kazanacağız" diyor, 

-Adliyede değerli eşyaları emanet ettiğimiz kişi her şeyi çalıp kaçıyor,

-Ülkenin ticaretini kontrol eden kişi, kendi şirketinden devlete fahiş fiyata dezenfektan satıyor, 

-Bebekleri emanet ettiğimiz doktor para için bebekleri öldürüyor, 

-Depremde çadır dağıtmakla görevli kurum çadır satıyor, 

-Sınavları güvenli ve adil yapmakla görevli olan adam soruları sızdırıyor, 

-Çocuklar iyi eğitim alsın diye emanet edilen vakıf çocuklara tecavüz ediyor, 

-Maçın kurallara uygun oynanmasını sağlayacak adamlar bahis oynuyor, 

-Kamu yararı gütmesi gereken banka genel müdürü rüşvet alıyor, 

-Meclis kürsüsünde yemin eden adamlar mecliste sahte oy kullanıyor,

-310 bin lira vekil maaşı adam fakirlik kağıdı alıyor, 

-"O partiye geçersem namussuzum, şerefsizim diyen" belediye başkanları o partiye geçip bıraktığı yere "namussuz, şerefsiz" diyor, 

-Belediyenin görev için hizmet pasaportu verdiği kişiler, yurtdışına çıkıp geri dönmüyor.

-Belediye başkanı ülkeye kaçak insan sokuyor, 

-Milletvekilinin oğlu resmi araçla uyuşturucu ticareti yapıyor, 

-Ülkedeki tüm çocukların eşit eğitim almasından sorumlu kişi, çocuk işçiliğini marifet diye sunuyor, 

-Liyakati ve adaleti öğretecek üniversitenin rektörü sülalesini işe alıyor, 

-Tarım ve hayvancılığı arttırması gereken kurum, ülkesinde ekilmeyen yüzlerce arazi dururken Sudan'dan, Venezuela'dan tarım arazisi kiralıyor, 

-Halka israfın günah olduğunu anlatan adam, "Bana Audi'yi çok gördüler diye sitem ediyor.

Velhasıl... 

İpin ucu kaçtı, nereye dokunsak elimizde kalıyor. 

Aşık Maksut Feryadi'nin türküsü gibi bize artık hayat. 

"Bu ne kalleş zamandır, 
kime güveneceksin kime?" (Yeliz Koray) 

2 Temmuz 2026 Perşembe

Ömür Boyu Aynı Lokmayı Çiğnemek *

"İlkokul ya da Kur'an kursu seviyesinde gösterilecek, küçük gayretlerle kısa zamanda öğrenilebilecek, basit ilmihal bilgileriyle ömür boyu oyalanan bir topluma dönüştük. Bu tıpkı şuna benziyor; aynı lokmayı ömür boyu çiğniyorsun ve lokma hiçbir zaman mideye inmediği için ondan hiç gıdalanamıyorsun. 

Fıkıh, kuru bir tekerrürden ibaret haliyle sahneyi neredeyse bütünüyle kuşatıp, irfanî sohbetleri ekranlardan büyük ölçüde süpürüp götürmüş gibi görünüyor".

Yukarıdaki cümleler Gökhan Özcan'a ait. Fî tarihinde yazısından bu bölümleri kopyalayıp sosyal medyada paylaşmışım. Sosyal medya arşivinde bu yazı tekrar önüne düşünce yazının eskimediğini gördüm. Yazının vermek istediği mesaj açık olmasına rağmen üzerine birkaç kelam etmek isterim.

"...basit ilmihal bilgileriyle ömür boyu oyalanan bir topluma dönüştük" tespiti müthiş. "Aynı lokmayı ömür boyu çiğniyorsun" benzetmesi de bir o kadar müthiş.

Yazar ilmihal tespitinde ve aynı lokmayı çiğneme teşbihinde ne kastettiğini en iyi kendisi bilir. Sanırım ilkokul, ortaokul ve lisede, yaz kurslarında din namına öğrendiğimiz şeyler basit ilmihal bilgilerinden ibaret demek istiyor. Bunları da öğrenmek çok kolay olmasına rağmen "Benim oğlan bina okur, döner döner bir daha okur" misali ilk, orta ve lise boyunca yaz dönemleri dönüp dönüp ilmihal okuyoruz. Bunca okumaya rağmen ne kadar öğrendiğimiz de tartışılır.

Hele daha ilkokul çağında hatta kreş ve anasınıfı seviyesinde iken elif ba öğrenmeye başlıyoruz. Tam Kur'an'a geçerken kurs bitiyor. Bir yıl boyunca unuttuğumuz için önümüzdeki sene sil baştan yeniden elif ba'dan başlıyoruz.

Dostlar alışverişte görsün türünden bu şekil ilmihal öğrenmeyi yazar, aynı lokmayı bir ömür çiğnemeye benzetiyor. Nedense bu lokma mideye bir türlü inmediği için bu tür çiğneme de safra şifa olmuyor. 

Yazarın değindiği bir başka husus da fıkıh. Dinin bir görüşü olup dinin yerine geçmemesi gereken fıkıh da tüm hayatımızı kapsıyor. Bunu da kuru bir tekrara benzetiyor yazar.

Sonuçta ne doğru dürüst Kur’an-ı öğrenebiliyoruz ne ilmihal bilgisini ne de fıkhı. Olan da küçük yaştan itibaren doğru dürüst yaz tatilini yapamayan çocuklara oluyor.

Yaz tatilini esirgediğimiz bu çocuklar, çocukluğunu yaşamadığı için vücut olarak büyüseler de hayata hazır bir şekilde sağlıklı gelişemiyor. Çünkü çocuk oyunla büyür, oyunla gelişir, oyunla kendini ve kişiliğini bulur.

Sağlıklı ve sorumlu gençler istiyorsak doya doya tatillerini yapma imkanı vermek lazım. Spor, yüzme benzeri aktivitelerle onları geleceğe hazırlamak lazım.

Hülasa, elif ba’ya evet, Kur’an-ı öğrenmeye evet, ilmihal ve fıkha evet. Ama bunlar tüm çocukluk, gençlik dönemini ve tüm hayatı kapsamamalı. Yerinde ve zamanında, kıvamında olmalı. Bunun için de çocuğun buna hazır olduğu vakti gözetmek en doğrusu.

*04.07.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

4 Haziran 2026 Perşembe

Mücadelede En Ucuz Yol

Bir zamanların güçlü, kuvvetli, kudretli ve sözü geçer kişileri, kendilerine verilen ve yüklenen misyonu yerine getirmek suretiyle, bir kesimi mağdur eden eylem ve icraatlara imza attılar. Adeta birilerinin tetikçisi oldular. Ki bizzat tetikçilik yaptılar.

Görevleri bittikten sonra adı sanı duyulmaz, unutulmuş ve bir kenara konmuş bu kişiler her fani gibi ölünce, icraatları esnasında seslerini çıkarmayan veya çıkaramayan, kısaca dirileriyle uğraşmayan bazıları, ölümlerinin ardından içlerindeki kinleri boşaltıveriyorlar, beddua ediyorlar, ardından bir güzel döşüyorlar.

Siz bu durumu nasıl görürsünüz bilmiyorum ama bana garip geliyor. Zira lanet okunan bu kişiler artık cevap veremezler. Kendilerini savunamazlar. Herkes gibi yaptıklarından dolayı gittikleri yerde hesaplarını vereceklerdir.

Dirisiyle mücadele edemeyip ölüsünün ardından ileri geri konuşmayı biraz değil, çok ucuz ve basit bir yol olarak görüyorum. Halbuki yakışanı, dirisiyle mücadele etmektir. Dirisiyle mücadele etmeyenin ölümün ardından söz söylemeye hakkı yoktur.

Çünkü,

Ölenin ardından sıcağı sıcağına ileri geri konuşmak ne dini ne ahlaki ne de dinidir.

Kendisini savunmaktan aciz olanlara veryansın etmek, belden aşağı vurmak acziyetin bir göstergesidir.

Ucuz mücahitliktir.

Korkaklığın daniskasıdır.

İçinde biriktirdiği kini boşaltmaktan ibarettir.

 Ego tatmininden başka bir şey değildir.

İnsan ne kadar kutsal ise de ceset daha da kutsaldır. Çünkü ne eli kalkar ne öte gider ne beri gelir ne de konuşur. Eli kalkmayan aman dileyen gibidir. Aman dileyene bizim kültürümüzde el kalkmaz.

Ölen kimse hakkında hiç konuşulmayacak mı? Konuşulur, yazılır, çizilir.

Vefatın sıcaklığı gider. Sevenleri son görevini yapar. Biz de sessizliğe bürünürüz.

Vefatın ardından yaptıkları, yapmadıkları üzerine yazar, çizeriz. Yanlış yaptı, zulmetti. Hesabı Allah’a kaldı. Allah en güzel şekilde yargılayıp hükmünü verecek deriz. Buna da kimsenin diyeceği olmaz.

İlgilisine şunu da söyleyeyim. Ebu Cehil kadar İslam’a, Müslümanlara ve peygambere düşman olan yoktur. Bir zaman sonra Ebu Cehil’in oğlu İkrime Müslüman olunca Hz Muhammed’in, oğlu İkrime üzülür düşüncesiyle Ebu Cehil’in arkasından ileri geri konuşulmasını yasakladığını çok iyi biliyoruz.

3 Haziran 2026 Çarşamba

Arınma Zamanı

Başına yeniden talih kuşu konan bir büyüğümüz "Arınma zamanı" demiş. Arınma hem bedenen hem de ruhen olmalı. Ama nasıl? Arınmaya katkım olsun diye beyin jimnastiği yapacağım:

Önce banyo yapmalı. Bunun için ilk iş olarak zeytin yağlı sabun temin edilmeli. 

Banyodan önce koltuk altındaki ve avret mahallindeki kıllar büyümüşse tıraş olmalı. 

Vücudu sıcak suyla ıslattıktan sonra zeytin yağlı sabunla bir güzel banyo yapılmalı.

İyice sürtünmeli. 

Vücut sıcak suyla iyice yumuşatıldıktan sonra ellerle vücut iyice ovulmalı.

Tırnaklarla vücut bir güzel tımarlanmalı.

Kir çıktıkça amma da kirlenmişim deyip tekrar zeytin yağlı sabunla bir güzel sabunlanmalı. 

Eller sırta uzanmıyorsa gerekirse birinden destek alınmalı. Vücudun arkası bir güzel keselenmeli.

Banyo, vücutta kir çıktıkça devam etmeli. Bunun için sudan ve sabundan tasarruf yoluna gidilmemeli. Çünkü tasarrufuna zamanı değil. Sakın ola ki itibardan tasarruf etme. 

Banyo sonrası iyice kurulandıktan sonra el ve ayak tırnakların uzamışsa hazır tırnaklar yumuşamışken tırnak bıçağı ile tırnakları kesmeli.

Üst başı giydikten sonra kıbleye doğru seccadeyi serip iki rekat namaz kılmalı. 

Sakın, abdestim yok deme. Az önce banyo yaptın. Banyo demişsem gusül abdesti idi kastım. Yok ben niyet etmemiştim. Sadece yıkanmıştım dersen kalkıp önce abdest alacaksın.

Abdestin ardından seccadeye yöneleceksin. Söylememe gerek var mı bilmiyorum. Çünkü bilmemiz gerekli. Seccadeye ayakkabı ile basmayacaksınız.

Ne namazına niyet edeceğim deme. Başkası ne niyetle kılar bilmem ama sen şükür namazı kıl. Niyet ettim Allah rızası için iki rekat şükür namazı kılmaya" şeklinde niyet edebilirsin. 

Güsul, abdest ve iki rekat namazın ardından ellerini kaldırıp dua edeceksin.

Ne diye dua edeyim deme. İçinden geldiği gibi dua et. 

Aklına hiçbir şey gelmiyorsa "Verdiğin nimetlere özellikle son verdiğin nimetten dolayı ne kadar şükretsem az. Daha ne isterim. Sana mesafeliydim. Şu an düşünüyorum da yanlış yapmışım. Pişmanım. Nasuh tevbesi ile tevbe ediyorum. Bir daha iyi kul olacağım. Meğer dost bildiklerim düşman, düşman bildiklerim dostmuş. Bundan sonra kim dost kim düşman daha iyi tanıyacağım. Benden görünenleri düşman, benden görünmeyenleri dost edineceğim. Namaza başladım. Orucu da tutacağım. Zekatımı da vereceğim. En kısa zamanda usulüne uygun hac yapıp anamdan yeni doğmuş gibi tertemiz olacağım" diyebilirsin.

Başka aklına bir bir şey gelmiyorsa seyyidül istiğfar duasını oku. Anlamını bilmesen de sık sık amin demeyi ihmal etme.

"Zamanında adalet için yürüdüm. Karşılığını gördüm. Bir göz istedim. Sen iki göz birden verdin. Fazlasına da gerek yok. Bundan sonra başkası için adalet istiyorum diyerek yürümeyeceğim. Gandi olmaya kalkmayacağım. Kendim olup sadece iyi bir kul olacağım" de.

Dualarının kabul olması için duana başkasını da katabilirsin. "Bana hain diyenler ne dediğini bilmiyorlar. Onlar cahildir. Sen onları da affet" de. 

Arınmaya böyle başla. Arkası gelir zaten. 

Bir Okuyucuyla Hasbihal

Bir ara, anne baba muhtaç duruma düştüğü zaman ve miras paylaşımında kardeşlerin gerçek yüzünün ortaya çıktığını, çoğu kardeşin birbirine küs ve dargın olduğuna dair bir yazı kaleme almıştım. 

Eşi Alman olan ve Almanya'da yaşayan, iki çocuğu olan bir hanımefendi, "Benim de iki çocuğum var. Daha şimdiden geçinemiyorlar. Gerçi Almanlara anne babaya bakma ve miras bırakma yok. Yine de yazınız beni endişelendirdi" içerikli bir yorum yazmıştı o yazımın altına.

Ben de şu cevabı yazmıştım. Bu cevabı taslaklarda görünce ayrıca yazı konusu edinmek istedim:

Evin tek çocuğu olunca siz de eşiniz de kardeşlik duygusunu tatmamışsınız. Çocukluğunuzu en iyi anne babanız bilir. “Bir anneye mektuplar” başlıklı bir kitap okumuştum. “Tek çocuğa bakmak, onu büyütmek, dokuz çocuğa bakmaktan daha zor” yazıyordu. Ne derece doğru bilmem ama yazarın böyle bir tespiti vardı.

Evde birbirine yakın yaşıt kardeşler kavga ile büyür, kardeşiyle sosyalleşir. Kardeşi olunca başkasını aramıyor. Kavga edip küserler, bir müddet sonra barışırlar. Bu tip evde anlaşamayan, birbirini kırıp geçiren çocuklar dışarıda sırt sırta verip birbirlerini korurlar. Kavgaları hoşumuza gitmese de çocukların bu şekil büyümesini sağlıklı görürüm.

Büyüdükleri zaman eften püften yaptıkları kavgalar kendileri için bir anı olarak kalır. Anlatıp anlatıp gülerler. Allah bağışlasın çocuklarınızı.

Miras bırakmama konusunda Almanlar aslında en iyisini yapıyorlar. Bizdeki miras kavgalarını görünce Almanlara hak veriyorum. Bizler biriktirip hepsine bir şeyler bırakmaya çalışıyoruz. Zaman zaman düşünürüm. Pek miras bırakmayan Avrupalı mı ahirete inanıyor yoksa hiç ölmeyecekmiş gibi mal biriktiren biz mi diye. 

Orada mal bırakmamada devletin her on sekiz yaşına girene iş vermesinin, veremediği takdirde işsizlik parası vermesinin, evlatlara mal bırakmaya ihtiyaç hissettirmediğini düşünüyorum. Nasılsa çocuğum, devletin bulduğu işte çalışıp evini geçindirecek diye düşünüyor olmalılar. Yani orada herkes önünü görüyor. Oturmuş ve kurumsallaşmış bir sistem var. Bizde ise kimsenin iş garantisi de yok, oturmuş bir sistemimiz de yok. Açgözlülüğümüzün ve mal hırsımızın temelinde yarın, gelecek ve rızık endişesi var. Güya rızkı veren Allah deriz ama buna da uygulamada inanmıyoruz.

Anne baba ve engelliye bakma konusunda da Avrupa'da devletler sosyal devletin gereğini yerine getirdiği için bizde olduğu gibi bir durum pek söz konusu olmaz. Orada devlet hastayı alıp buna uygun açtığı yerlerde bakıyor. Bizde çoğu evde bakıma muhtaç hasta var. İşe gitmeyip hastasına bakıyor. Sorun da burada çıkıyor.

Çocuklarınızdan dolayı endişelenmenize gerek yok. Büyüdükleri zaman daha da olgunlaşırlar. Ayrıca mal paylaşımında ve anne babaya bakma konusunda hiç sorun olmadan aralarında sorunu çözen kardeş örnekleri de çoktur.