Dini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Ocak 2026 Cumartesi

Borçlanmalarda Dikkat Edilecek Hususlar

Zaman zaman ayağımızı yorganımıza göre uzatamayız. İhtiyacımızı gidermek için kısa veya uzun vade borçlanma yoluna gidiyoruz.

Kimi kredi almayı tercih ederken kimi de eş dosttan borç alıyor.

Kredi çekmek yerine, eş dosttan borç almak güzel bir borçtur. Yalnız bu şekil borç alıp vermede zaman zaman mağduriyetler oluşabiliyor. Araya kırgınlıklar girebiliyor. Çünkü borç alıp vermede ölçü, borç verenin de borç alanın da zarar görmemesidir.

Mağduriyetlerin oluşmaması ve araya kırgınlıkların girmemesi için borçlanmada dikkat edilmesi gereken hususlar:

Ödemenin tarihi belli olmalıdır.

Karşılıklı senet yapılmalıdır. Senedi güvensizlik olarak görmemek gerek. Ölümlü dünya ne de olsa. Yarın kişinin başına ne geleceği belli olmaz.

Uzun vade borçlanmalarda, TL ile borç alınıp verilmemeli. Çünkü paranın değer kaybettiği enflasyonun yüksek olduğu, dövizin yerinde durmadığı, altın ve gümüş gibi madenlerin yükseldiği ortamlarda, değer kaybeden para ile borçlanmak borç verenin mağduriyetine sebep olabilir.

TL'nin değersizliği malum. Bu yüzden kimse kullanmayacağı parayı TL'de tutmaz. Elinde parası olan bir şekilde parasının değerini korumak ister. Döviz de yıllardır baskı altında tutulduğu için kimse değerini korusun diye döviz almaz. Geriye altın ve gümüş kalır. Çünkü bu ikisi parasının değerini koruduğu gibi artı kazanç da sağlar. Özellikle altın ve gümüş son yıllarda iyi yükseldiği için kenarda köşede üç beş kuruşu olan ya da kazancından artıran bu iki değerli madeni alma yoluna gidiyor.

Elinde TL durduran da bu iki element yüksek olduğu zaman bunlardan almak için biraz düşmesini bekliyor olabilir.

Demem odur ki kimsenin TL tutmadığı günümüzde, borçlanılacaksa altın ve gümüş üzerinden borçlanılmalı. Borç veren bir şey demese bile borç alan, borcu aldığı gün borcu altına çevirmeli. Bu, borç vereni korumak için gereklidir.

Unutmayalım ki TL borcunu aylar ve yıllar bekletip sonra TL üzerinden vermek borç veren kişinin aleyhine bir durumdur. Çünkü altı ay önceki 100 liranın alım gücü ile altı ay sonraki 100 liranın alım gücü aynı değildir.

Borç alan da aldığı borcu altın ya da gümüşe çevirdiği zaman altın ve gümüşün değer kazanıp yükseleceğini hesaba katarak borç almalı.

Uzun vade ya da tarihi belirsiz borçlanmalarda, “Efendim, ben sizden TL aldım. Ben de TL öderim demek doğru değildir.

Aldığımız borcun değerini altın ya da gümüşle korursak, aynı kişiden ikinci defa borç istemeye tekrar yüzümüz olur. Aksi takdirde aynı kişiden başka zaman borç almaya kalkarsak, kişi vermemek için yalan söylemek durumunda kalabilir.

Bir diğer husus, borç aldığımız kişinin paraya ihtiyacı olmayabilir. Nasılsa ihtiyacı yok diye en sona bırakmak doğru değil. Yine borcu ödeme günümüz geldiğinde, borç vereni arayarak “İhtiyacın yoksa daha sonra vereyim” demek de doğru değil. Kişi, borcu altına çevirelim dediği zaman “Ben altın borçlanmam” demek yerine borcu ödemek araya kırgınlıkların girmemesi için uygun olandır.

Yine günü geldiği zaman borcu istetmemek gerek. İsteyen kimseye de bozuk çalmak olmaz. Hele borç isteyecek diye telefonunu engellemek akıl alır gibi değil.

Hasılı, borç alan ihtiyacını giderirken alacaklıyı korumalı. Tekrar ihtiyacı olduğu zaman borç istemeye yüzü olmalı. Araya kırgınlıklar girmemeli. Makul bir zamanda ödeyemeyeceğimiz borcun altına girmemeli.

6 Ocak 2026 Salı

Temizlik Timi

Çoğu okul ve cami WC'lerinin temizlik sorunu olduğu bilinen bir gerçek. İhtiyacı gidermek için ne okul ne de cami tuvaletlerine girilebilir. Mecburiyetten girildiğinde görüntü ve koku mideyi bulandırıyor.

Bazı okul ve cami tuvaletleri tertemiz. Ama bunların sayısı az.

Şu bir gerçek ki okulların ve camilerin temizliği problem.

Camilerin temizlik görevlisi yok. Okulların çoğunda hizmetli eksikliği var. Okulların bu eksikliği her yıl İŞKUR elemanlarıyla giderilmeye çalışılıyor. İŞKUR elemanları da haydi dediğin zaman gelivermiyor. Ya geç göreve başlıyor ya da erken ayrılıyor. Başlayıp işi beğenmediği için ayrılanın yerine yenisi gelinceye kadar beklemek de işin cabası.

Bir de İŞKUR aracılığıyla görevlendirilenler her yıl değişiyor. Haliyle okul ve kurumların hizmetlisi de her yıl sil baştan yenileniyor. Bu demektir ki bir yıl boyunca tecrübe kazanan bir temizlik görevlisi öbür yıl olmuyor. Yerine yeni bir acemi geliyor. Bu durum yıllardır böyle.

Okul ve camilerin temizlik işini kökten çözmek lazım. Bunun için başka kalıcı seçenekler devreye sokulabilir.

Benim ilk aklıma gelen seçenek, belediye imkanlarından yararlanma. Belediyelerin personel sorunu da yok. Ayrıca çarşı merkezindeki belediyeye ait WC'lerin temizliği göz önüne alınırsa belediyelerin bu işi çok iyi yaptığı bir gerçek. Bu nasıl olacak?

Belediyelerle müftülükler, belediyelerle il milli eğitim müdürlükleri kendi aralarında bir protokol hazırlar.

Bu protokole göre cami ve okulların temizlik sorumluluğu belediyelere verilir.

İŞKUR aracılığıyla okullara temizlik görevlisi görevlendirilmez.

Cami ve okulların temizliği için ne kadar temizlik görevlisine ihtiyaç varsa belediyeler personel ihtiyacını İŞKUR'a bildirir. Yeterince eleman belediye emrine verilir.

Belediyeler tüm cami ve okulların temizliği için bu elemanlardan bölge bölge temizlik timi oluşturur.

Oluşturulan bu timler bölgesine göre bir planlama yaparak okul okul, cami cami dolaşır. Kirlenen yerleri belli gün, saat, hafta temizler. Cami ve okulların kirlenme yeri ve durumuna göre değişiklik gösterebilir. Mesela camiler haftada bir temizlenirken tuvaletleri günde en az iki defa temizlenebilir. Okulların WC’leri günde en az üç defa temizlenirken ders bitimi sınıfların temizliği yapılabilir.

Bu temizlik timiyle her okula personel görevlendirilmediği için daha az eleman çalışacak. Aynı kişilerle daha fazla okul ve cami temizlenecektir.

Çok uzak olduğundan dolayı belediyenin elinin ulaşamadığı yerlere hem cami hem de okulu temizlemek için bir eleman görevlendirilir.

Temizlikte kullanılacak temizlik malzemesi giderleri için müftülükleri ve milli eğitim müdürlükleri ya da Maliye ve Hazine Bakanlığı belediyelere ödeme yapmalıdır.

Temizlik timinin kullanacağı araçların yakıt giderleri ve görevlendirilen elemanların maaşları devlet tarafından karşılanmalıdır.

Cami ve okulların temizliği için yaptığım önerinin aksayan yönleri olabilir. İlave ve çıkarımlar yapılabilir. Bazı özel durumlara farklı seçenekler sunulabilir.

Belediyeler gözetiminde oluşturulacak bu temizlik timinin çok profesyonel olacağını, temizlikte mesafe alınacağını, verimin elde edileceğini, devletin daha az hislerimin olacağını düşünüyorum.

Bu protokol ile okul ve camilerimiz tertemiz olacaktır. 

2 Ocak 2026 Cuma

Radikal Dinci Örgütler *

Radikal dinci örgütler İslam dünyasının her birinin içine serpiştirilmiş durumda.

Bu tür radikal örgütler uyuyan hücreler olarak halkın içerisinde neşvünema bulurlar.

Bu örgütler yeknesak olmasa da gözlemlerime göre;

Okumak isteyip de okuyamamış, okulu terk etmiş, sanayide işe girip iş güç sahibi olmuş kişiler potansiyel üyeleridir.

Bunlar dini hassasiyeti yüksek insanlar. Dinin hayatımıza hakim olmasını, her şeyin dini kurallar çerçevesinde olmasını isterler.

Bu tiplerle örgüt üyeleri bir şekilde iletişim kurar. Sohbete giderler. Sohbette ayet, hadis okunur. Tağut, belam, darulharp, cihat, Allah'ın ayetleriyle hükmetmeyenler, kafirlerin, zalimlerin, fasıkların ta kendisidir ayetleri en büyük sloganlarıdır. Anayasa, kanunlar hep Kur'an'a göre olmalıdır.

Çocuklarını okula göndermezler. Merdiven altı dini eğitimi aldırırlar. Oy vermeyi şirk ve küfür olarak görürler. Devlette görev almazlar. Devlette çalışanlara da pek değil, hiç sıcak bakmazlar. Devletin imkanlarından faydalanırlar ama vergi vermeye pek yanaşmazlar. Cuma kılmazlar. Kılarlarsa da cami imamlarının arkasında kılmazlar. Belirledikleri ayrı yerde kendilerinden bir imamın arkasında kılarlar.

Tüm bu yaptıklarında samimiler. Kendilerini doğru yolda görürler.

Ekmeklerini kazanmak için işten kaçınmazlar. Her türlü işi yaparlar.

Halkın içerisinde yaşasalar da halka yabancılar. Farklılıklarını hemen gösterirler. Halkla sorunları yoktur. Onların sorunu devlettir. Daha doğrusu devlet yönetimidir.

Zorunlu eğitimden kaçmak için sık sık adres değiştirirler. 222 sayılı kanun gereği çocuğunu okula göndermesi için evlerine kim giderse gitsin, kimse ikna edemez. Çocuğunu göndermediği her gün için kanun gereği ödemesi gereken para cezasını onaylama işine de mülki amirler pek yanaşmaz.

Halk bunlara bunlar halka ilişmez. Giyim kuşamlarıyla farklılıklarını gösterirler. Giyim kuşamlarından dolayı halkın bir kesiminin nezdinde ayrı bir yerleri vardır.

İçlerinde teröre bulaşmış olmayanları olduğu gibi teröre bulaşmış olanları da çoktur.

Bunlara radikal dini örgütler dendiği gibi selefi hareket de denir. Dinin ama ve fakat denmeden lafzıyla katı bir şekilde uygulanmasını isterler. Bu uğurda mücadelelerini yaparlar. Bunları İslam tarihindeki Hariciler adı verilen gruba benzeyebiliriz. Dinin yorumuna sıcak bakmazlar. Geçmişte oluşmuş fıkıh müktesebatına sıkı sıkıya bağlıdırlar.

Bugün bu hareketlerin tepki çeken ne kadar eylemlerine tepki olarak "Gerçek İslam bu değil" dense de bunların dayandıkları fıkhî içtihatları vardır.

Radikal dinci örgütler aynı zamanda gizemli örgütlerdir. Amaç ve niyetlerini kamuoyu çok bilmez.

Bu radikal dinci örgütlerin özellikle teröre bulaşmış olanlarının ne derece İslam dünyasının bağrından çıktığı tartışılır. Özellikle teröre bulaşmış olan örgütlerin içine büyük devletlerin istihbaratlarının girdiği, onların yönlendirmesiyle harekete geçtikleri ve teröre imza attıklarına dair kamuoyunda bir izlenim var. Bu örgütlerin uluslararası güçler tarafından maddi ve manevi olarak desteklendiği söylenmekte.

Şu bir gerçek ki uluslararası şer odaları hangi ülkeyi istikrarlaştırmak ve işgal etmek isterlerse, buralarda DAİŞ, IŞİT, el Kaide, Taliban, Boka Haram türü örgütler peyda olur. Bunlar bulundukları yerlerde iç savaş ve kargaşa çıkarır. Bunlarla mücadele için ABD o ülkede biter. Değişik ülkelerde gördüğümüz bu örnekler bile bu örgütlerin kimler adına vekalet savaşı verdiğine dair bize ipucu verir.

Bu dinci örgütlerin yönetici taifesi ne emir verir ve karar alırsa, üyeleri buna harfiyen uyar. IŞİT, Irak ve Suriye’de devlet kurduğu zaman cihat çağrısı yapınca, Konya’dan evini barkını satıp ailecek Suriye'ye gidenler oldu. Çoğu da dönmedi.

Her İslam ülkesinde uyuyan hücreler olarak yer alan bu tür teröre meyilli dini örgütler nazarımda çok tehlikelidir. Devletin gözünü açmasında ve gerekli tedbiri almasında fayda vardır.

*04.01.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

30 Aralık 2025 Salı

Camisine Küs Bir Cami Müdavimi

İlkokulu zor bitirmiştir. Belki de bitirmemiştir. Deli dolu bir hayat yaşamıştır.

Namaz niyaz nedir bilmezdi.

Ortaokul ve lisede bazı günler savmı Davut orucu tuttuğumu duyduğunda, “Yeğenim, niye kendine eziyet ediyorsun. Tutma” diye öğüt verirdi.

Siyasi görüşünü bilmiyordum o zamanlar. Ama konuşmasından, hal ve hareketlerinden sola meyilli bir görüntüsü vardı.

Espri yeteneği güçlü. Şakalaşmayı seven, şakadan da anlayan hoşsohbet biri. Konuşmayı da fazla sever. Kolay kolay başkasına söz vermez.

Gel zaman git zaman kendini namaz ve niyaza verdi. Caminin beş vakit müdavimlerinden oldu. Emekli olmasına rağmen inşaatlarda çalışmaya devam etti.

Hayır ve hasenat işlerine de girdi. Müdavimi olduğu camilerin ihtiyacını karşılamak için nazı geçenlerden para toplamayı da çok iyi becerir.

Beni telefonla aradığında mahallesine yapılmakta olan bir caminin inşaatında çalıştığını söylemişti. Bazı zamanlar çalışacak işçi ayarlayıp onların yevmiyelerini verecek kadar da cömert biridir.

Cami inşaatında bedenen çalıştığı gibi ne kadar tanıdığı varsa onlara telefon ederek ve yanlarına giderek camiye maddi kaynak sağlamıştır.

Cami yapılmış, bir de imama lojman yapalım denmiş. Aynı maddi manevi katkısını ve bedenen çalışmasını lojman için de yapmıştır.

Lojman bittikten sonra elde kalan para ile lojmana kalorifer döşetelim der cami cemaati. Eldeki parayla kalorifer döşeme imkanı olmayınca, tanıdığım, lojmanın kaloriferi için benden de yardım istemiş, “şundan, bundan iste, üzerine kendinden de koy” demişti. Hatta kendisinin de harçlığının olmadığını söylemişti. Kendisine harçlık gönderebileceğimi ama lojmanın kaloriferi için yardım yapamayacağımı, bunun için kimseden para isteyemeyeceğimi ifade etmiştim.

Ben yardım etmesem de cami lojmanının kaloriferi döşendi. İmam lojmana oturdu.

İmamın ve caminin her türlü yardımına koşan ve kendini camiye hizmete adayan bu tanıdığım, sosyal medyadan bir şeyler yazmaya başladı. Tüm yazdıkları da bir serzenişten ibaret. “İmamın, toplanan parayı eksik tutanak tutturduğunu, cami suyu ile kendine ait sebzeleri suladığını, parasını cami parası ile ödediğini, imamın lojmanda sembolik bir paraya kaldığını... şeklinde.

Belli ki imamdan muzdarip idi.

Aradım kendisini. Böyle yazmasan iyi olur. Mesele ne dedim. “Caminin bir yerine beton atmıştık. Ertesi günü suladım. Bir gün işim dolayısıyla betonu sulayamacağımdan, imama ‘Hocam, ben yarın gelemeyeceğim. Unutma da betonu bir sulayıver’ diye tembih ettim. Hoca da tamam, sularım dedi. Sonraki gün gelince betonun sulanmadığını gördüm. ‘Hocam, bu betonları niye sulamadınız? Bak ne biçim olmuş’ dedim. ‘Haydi, çık şuradan’ diyerek beni camiden kovdu dedi.

İmamın bu yaptığı bu cemaatin zoruna gider. Camiden kovduğu yetmediği gibi yokken arkasından da konuşuyormuş. Lafın üzerine gelince, “Ooo abi, nasılsın” diyerek bir de yüzüne gülüyormuş.

İmamın bu yaptığından sonra maddi ve manevi bir nefer olarak caminin her şeyine koşan bu tanıdığım, imamdan dolayı camiye küser. Bir daha camiye ayak basmaz. Vakit namazlarını kılmak için her gün öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazını çarşı camilerinde kılıyor. Namaz sonrası evinin yolunu tutuyor.

Birkaç defa yazı konusu edinelim dedi. Boş vermesini söyledim. Yalnız belli ki imamın camiden kovmasını içinden atamadı. Gereğinin yapılması için ilçe, il müftülüğüne dilekçe verdi. Savcılığa gitti. Hiçbir sonuç alamayınca Ankara’ya giderek Diyanet İşleri Başkanlığına derdini anlattı. Bildiğim kadarıyla hiçbirinden sonuç alamadı.

İşin özü, tanıdığım camiden kovulmayı hak eden biri değil. Çünkü camiye ve lojmana maddi ve manevi katkısı büyük. Çevresinden aldığı bağışlarla da katkısı yadsınamaz. Böyle birini camiden uzaklaştırmakla imam topuğuna sıkmıştır. Hiçbir katkısı olmasa bile cami imamı kimseyi kovamaz. Herkesi camiye kazandırmak için çaba göstermesi gerekir. Bu da ayrı bir sanat. Halbuki imam, “Abi, sensin. Kusura bakma” dese, bu büyüğün gönlünü almış olurdu ve caminin her işine koştururdu.

26 Aralık 2025 Cuma

İsli Ev

Evin arka balkonu tam kafa dinlendirme yeri. Ne ses ne gürültü ne kir ne de pas. Çünkü ne caddeye bakar ne de sokağa. Sitenin 8-10 araçlık açık otoparkı var sadece. Karşımızda da birkaç bina. Onlar beni görmez, ben de onları.

Yaz demem, kış demem. Evde oldukça ara ara bu balkona çıkar, teşehhüt miktarı oturur, nefeslenirim.

25 Aralık sabahı da çıktım balkona. Ama balkon her zamanki gibi değildi. Yuvarlak masanın üstüne adeta is yağmış. Sandalye hakeza. Balkon demirleri ve kurutmalık da öyle.

Benden habersiz akşam bu balkonda mangal sefası mı yapıldı diye aklıma gelmedi değil. Yalnız bizim evde mangal sefasının siftahı yoktur.

Bir gariplik vardı. Belli ki hava kirli, adeta gökten is yağmış dedim. Sağa sola dokunmadan ve sandalyeye oturmadan ayakta üç beş dakika durdum. Sonrasında eve geçtim.

Evden çıkıp çarşı-pazar, eş-dost dolaştım.

Akşamında eve geldiğimde, kayın biraderin ablasının elinde bir bezle evi bir baştan öbür başa siler gördüm. Bu uğurda kaç bezi heba etti bilmem. Bildiğim, balkonda gördüğüm is tüm pencerelerin dışında da oluştuğu gibi evin içine de girmiş. Çünkü bezler simsiyah olmuş.

Bu neyin nesi demeye gerek kalmadan kayınvalidenin kızı, dün akşam kandil dolayısıyla yakılan lastiklerin isi bu dedi. Her sildiği yeri “şuna bak” diye bana gösterdi. Sanki lastikleri ben yakmışım, kandili ben kutlamışım gibi.

Meğer evin islenmesi sadece balkondan ibaret değilmiş. Turpun büyüğü evin içine kadar girmiş. Benim ev olmuş isli ev.

Hasılı, Konyalı belli yerlerde ve buldukları boş yerlerde lastik yakarak, üç ayların gelişini akşamın karanlığından gecenin geç vakitlerine kadar kutladılar. Gönüllerince eğlenip hoşça vakit geçirdiler. Sanki bizim evin içinde yakılmış gibi ertesi günü evin her bir yerini silmek bize düştü. Kısaca onlar eğlendi, ceremesini biz çektik.

Daha bu iyi günüm. Bu evin isinin gitmesi öyle alelacele silmekle gitmez. Yarın is tam çıkmamış. İki kadın çağıracağım denirse işte o zaman yandığımın resmi. Çıkan paraya mı yanarsın, akşama kadar girişi kapalı eve mi? İşin yoksa çarşı pazar dolaş dur.

Düşündüm de iyi ki önü arkası kapalı bir sitede oturuyorum. Ya bir de cadde üzeri bir yerde ikamet etseymişim, isten evin içine girilmezdi. Beterin beteri var. Buna da şükür.

Sadede gelirsem, kandiller kültürün bir gereği. Geçmişten günümüze kutlanıyor. Varsın yine kutlasın, bu gelenek devam etsin. Yalnız şu lastik ve ateş yakma işine bir son vermek lazım. Çünkü her yakılan ateş hem havayı kirletiyor hem evleri is dolduruyor hem de oksijen yerine is soluyoruz. İnan abartmıyorum. Lavaboda ihtiyacımı giderdim. Burnumdan is aktı. Görünen tablo, eskilerde kalmış soba kovasına kömür doldurma sonrası oluşan tablo.

Bu senenin fener alayı ve kandil kutlaması geçti. Önümüzdeki yıldan itibaren hava ve çevreyi kirletecek lastik ve odun yakma türü kutlamaya, uygulanan bir yasak konmalı. Yetkililerden caydırıcı müeyyidesi olan bir karar almasını bekliyoruz.

16 Aralık 2025 Salı

İHL'lere Yapılan Kötülük

Sınavla öğrenci alan fen, sosyal bilimler, öğretmen liseleri ve Anadolu liseleri vardı. Öğrenciler seviyelerine göre okullara yerleşirlerdi. En düşük puanlı Anadolu liselerinde okuyan öğrenciler bile ben puanla geldim bu okula. Benim bir hedefim var bilincinde idi.

Sınavı kazanamayıp genel liselerde okuyan öğrenciler vardı. İçlerinde kaliteli eğitim veren genel liseler olsa da büyük çoğunluğu hedefi olmayan öğrencilerden ibaret olduğu için aynı zamanda problem okullardı. Bu okullarda çoğu öğretmen ve idareci görev almak istemezdi.

Bir zaman geldi ki bütün liseler, ÇPL’ler, meslek liseleri ve İHL’ler Anadolu lisesine dönüştürüldü. Eyvah, Anadolu liseleri genel liseler seviyesine indirilecek dedim.

4+4+4 eğitim sistemiyle birlikte imam hatip ortaokulları ve İHL’ler fazlaca açılmaya başlandı.
Bazı İHL’ler yeni yapılırken bazıları genel liselerden dönüştürüldü.

Çoğu İHL’ler daha sonra kız ve erkek olmak üzere ayrıldı.

Teşbihte hata olmasın, mantar biter gibi İHL açılmaya ve dönüştürülmeye başlanınca ve bu okulları açma konusunda adeta bir yarış başladığında, bir endişemi dile getirmiştim birkaç yerde.

Bu okulları çok sayıda açarsanız, kaliteyi düşürürsünüz. Bu okullar genel lise işlevi görmeye başlar. Diğer liselerden çıkan hırsız, dolandırıcı vb. suç işleyenler pek yakında İHL’lerden çıkmaya başlar. Bu da bu okulların halkın gözündeki itibarını düşürür” türünden bir şeyler söylemiştim.

Benim bu endişem pek az kişi haricinde tepki çekti. “Ne biçim konuşur bu böyle. Bu adam İHL düşmanı. İHL’lerden zarar gelmez. Buralarda Allah demeyi öğrenseler yeter” demişler gıyabımda.

Şimdi geldiğimiz nokta nedir bilmiyorum. Dile getirdiğim endişede hangi noktadayız bunu da bilmiyorum. Zira elimizde bir veri ve yapılmış bir araştırma yok.

Şu var ki proje kapsamına alınmış ve sınavla öğrenci alan bazı AİHL dışındaki çoğu okulda öğrenci mevcudunda her geçen yıl bir azalma var.

Bir diğer husus, eskiden bir toplulukta bir İHL mezunu varken şimdi çok sayıda imam hatip mezunu kişilere rastlamak mümkün. Eskiden İHL mezunu elle gösterilir, bu okuldan mezun olan kişilere iltifat edilirdi. Şimdi ise sayısı çokça olduğu için bu okul mezunlarına eskisi gibi ilgi ve iltifat yok. Hatta “Bir de İHL mezunu. Bu ne biçim imam hatipli” deniyor.

İHL’liler son yıllarda bir idari göreve getirilmede sanki tercih sebebi gibi bir izlenim var. Çoğu idari birimlerde bu okul mezunlarına rastlamak mümkün. Şöhret sahibi kişiler arasında da İHL’liler var. Suç işleyen İHL’liler de var. Haliyle suç işleyen İHL mezunları toplumda dikkat çekiyor.

Ben de İHL mezunuyum deyip yaşantısıyla ve yaptıklarıyla infiale sebebiyet veren İHL mezunlarının tek tük kalmasını, İHL’lerden çok sayıda açılmaya başladığında dile getirdiğim endişemin çıkmasını asla istemiyorum. Çünkü hiç kimsenin okuduğu ve halkın teveccüh gösterdiği okulu lekelemeye hakkı yok.

Burada şunu da söylemek isterim. Bu yazımda İHL’lerden iyi, diğer liselerden kötü insanlar çıkar anlaşılmasın. Zira böyle bir kastım yok. Çünkü hiçbir okul türü tek başına iyi veya kötü mezun vermez. Her okul türünde iyi insan da çıkar, problemli insan da. Şu var ki halkın İHL mezunlarından beklentisi farklı. Beklentiye cevap verilmedikçe bu okullar yavaş yavaş gözden düşmeye başlar.

14 Aralık 2025 Pazar

Şöyle Biri Olamadım Gitti

Sünnete uygun bir sakal koyacaksın.

Sözlerinde Müslümanca bir duruş sergileyeceksin. 

Referansın hep dini söylem olacak. 

Müslümanlığı kimseye vermeyeceksin. 

Siyasi duruşun olacak. 

Cemaat, vakıf ve STK'lere gidip geleceksin. 

Sureti haktan görüneceksin. 

Haşa, mahallen ne kadar hata ve yanlış yaparsa yapsın onları ölümüne savunacaksın. Karşı mahallenin Allah bir dediğini samimiyetsizlikle itham edeceksin. Müslümanlık onlara mı kaldı deyip Müslümanlık tekelini elinde bulunduracaksın. 

Gidişatını beğenmeyip sosyal medyada eleştiriye tabi tutanları; yazdığına, yazacağına pişman edip kaba üslubunla ağzının payını vereceksin. 

İnsanları inanç ve siyasi duruşuna göre yargılayacaksın. 

Bu Müslümanca duruş sana yeter de artar bile. 

İşine geç gitsen de olur. 

O gün işine gitmesen de olur. 

İşini yapmasan da olur. 

Görev yerine çıkmasan da olur. 

Sorumlu olduğun kişileri kimseye haber vermeden ve izin almadan habersizce göndersen de olur. 

Günü geldiği zaman maaşını çekip çatır çatır yiyeceksin.

Teknolojiyi çok iyi kullanacaksın. 

Konuşurken bürokrat gibi ve her şeyi bilirim havasında konuşacaksın. 

Görüşünden dolayı tavır aldıklarına selam vermeyeceksin. 

Acaba ben de hata yapmış olabilir miyim diye hiç düşünmeyeceksin. Çünkü hata ve sen ya yana gelmezsiniz. 

Burnundan hiç kıl aldırmayacaksın. 

Kısaca senin duruşun yeter.

Eşkiyanın Sağdan Yaklaşanı

Yüz kızartıcı bir eyleme imza atan biri o yolun yolcusu ise kimse bu kişinin yaptığı yüz kızartıcı işe şaşırmaz. Mesela hırsızlığı meslek edinen bir kimsenin yaptığı hırsızlığın pek haber değeri olmaz.

Ama sureti haktan görünen, herkesin güvenini kazanmış, ağzı dualı, ayet ve hadis okuyan, karıncayı incitmekten korkan bir insan, bir hırsızlık ve bir yolsuzluk yapsa veya haram yese, bu kişinin yaptığına herkes şaşırır. İnanmakta zorlanır. Ben kendime güvenmem, ona güvenirdim denir. Hırsızlık veya dolandırıcılık yaptığı tescillenirse, bu da bunu yaptı ise kime güveneceksin. Bundan sonra kimseye güvenmem bile denir.

Son yıllarda görünen ve görünmeyen hırsızlıklar ve yolsuzluklar daha bir arttı. Belki eskiden de vardı ama sanal alemle birlikte daha bir gün yüzüne çıkmaya başladı.

Ne zaman sureti haktan görünüp kendisinden beklenmeyen bir hareketi yapan bir insan görsem, aklıma şu hikaye gelir.

Adına hikaye veya kıssa her ne dersek diyelim, kıssadan maksat hisse almaktır. Çünkü kıssalar hayatın bir gerçeği. Hisse alınsın diye yazılır, çizilir ve anlatılır. Yeter ki kıssalar yerinde ve zamanında anlatılsın.

İnternette “En Büyük Eşkiya Kim” başlığıyla dolaşımda olan, çoğumuzun okuduğu bir hikaye var. Hikaye biraz uzun. Özetleyerek anlatacağım:

Varlıklı bir çiftlik sahibinin son zamanlarıdır.

Yatağında son günlerini beklerken tek varisi oğlunu yanına çağırır. Vasiyetini söyler: “Yatağımın altında içi altın dolu iki kese altın var. Biri senin, diğeri de ülkenin en büyük eşkıyasının. Bunu niye en büyük eşkıyaya vermeni vasiyet ettiğimi de sorma” der.

Vasiyetinin ardından birkaç gün sonra vefat eder.

Oğlu teçhiz, tekfin, defin işlerini ve taziye süresini bitirdikten sonra babasının vasiyetini yerine getirmek için ülkenin en büyük eşkıyasını aramaya koyulur.

Eşkıyayı bulmak için nereye gitse, hangi eşkıyayı sorsa, daha beterinin olduğunu öğrenir. Şu eşkıya, bu eşkıya dolaşır. Şu eşkıya en meşhuruymuş dediği yerden de eli boş döner. Çünkü orada da başka eşkıyanın ününü işitir.

Genç şu, bu derken bir yıl böyle dolaşmış. Sonunda yedi dağın eşkıyası diye birini işitmiş. Eşkıyanın yaşadığı kuş uçmaz, kervan geçmez dağa gider. Eşkıyanın adamlarına durumu anlatır ve huzura çıkarılır. Babasının vasiyeti gereği şu altın kesesini size vermek için geldim deyince, eşkıya, “delikanlı, evet bu civarın eşkıyasıyım. Yalnız benden daha büyük bir eşkıya var. Bu eşkıya memleketin en büyük eşkıyasıdır. O da ülkenin kadısı. Bu altını ona götür der”.

Genç kadıyı bulmak için şehre iner. Bir taraftan da düşünür. Memleketin kadısından eşkıya olur mu? Çünkü adı üzerinde kadı. Şeriata göre hüküm verir. Haksızlık nedir bilmez. Çünkü ne de olsa hükmünü ayet ve hadise göre verir.

 Delikanlı, kadının konağının bulur, huzura çıkar. Olup biteni kadıya anlatır. Bu kese altın vasiyet gereği sizin efendim der.

 Bu sözleri duyan kadı küplere biner. Öyle ya en büyük eşkıya diye kendisine iftira atılmıştır. Üstelik kendisi harama el uzatmayan birisi. En azından halk böyle biliyor. Kendisi de görevi gereği böyle görünmek zorundadır. Zinhar harama el sürmez.

Genç, efendim, beni affedin. Zira ben böyle duydum. Siz yine de kitaba bir bakıp bu işin olurunu bulsanız deyince, kadı, şimdi oldu. Kitaba bakalım deyip kara kaplı kitabı açar ve şöyle der:

Bak delikanlı, bir din ve devlet temsilcisinin böyle açıktan para alması hem kanuna uymaz hem Allah bundan razı olmaz. En iyisi seninle aramızda bir alışveriş yapalım. Ben sana bir şey saracağım. Neticesinde sen de altınları bana teslim edersin der.

Ardından delikanlıya pencereden dışarıyı gösterir. “Şu gördüğün arazi bana ait. Bu arazinin üzerindeki karları sana bu kese altın karşılığında sattım” deyip karşılıklı bir sözleşme imzalarlar.

Delikanlı, vasiyeti yerine getirmenin huzuru içinde bir kese altını kadıya teslim edip çıkar.

Onca yorgunluğun ardından bir hana gider. Orada geceler.

Sabaha doğru zaptiyeler, kadı ile davan var diye derdest ederler.

Kadının huzuruna çıkan genci kadı bir güzel fırçalar. “Allah’tan korkmaz, benim arazinin üzerindeki şu karları niye götürmedin. Senin karlar arazimi işgal ediyor. Derhal bu karları kaldır. Yoksa seni arazimi işgalden içeri atarım” diye tehdit eder.

Delikanlı, bakar ki pabuç pahalı. “Ama kadı efendi, şu kara kaplı kitaba bir daha bak. Yok mu bunun bir yolu” deyince, kadı kitaba bakar. “Şu sendeki bir kese altını da verirsen varsın karların benim arazimi işgal etsin” der.

Bunun üzerine delikanlı elindeki bir kese altını da vererek kadının şerrinden kurtulur.

Dışarı çıkınca, “Yedi dağın eşkıyası! Sen haklı çıktın. Senden de büyük eşkıyalar varmış. Senin alenen yaptığın eşkıyalığı, kadı kanunla yapıyor. Bunların eşkıyalığının yanında senin ki ne ki” demiş.

Hasılı delikanlı, babasının vasiyetini güç bela yerine getirmiş. Bu vasiyeti yerine getireceğim diye kendi altın kesesinden de olmuş. Bu sayede memleketin en büyük eşkıyasının kadı olduğunu öğrenmiş olur. Bir ülkemin karısı böyle ise varın diğerlerini siz düşünün. Bu demektir ki o ülkede tuz kokmuştur. Tuz koktu ise her bir şey kokar. 

7 Aralık 2025 Pazar

Tavıra Tavır

Tanımam etmem. Kimdir, necidir bilmem. Sosyal medyadan arkadaşlık göndermiş. Baktım ortak arkadaşlar var. Kabul ettim.

Sonrasında yüz yüze tanıştık. Pek yakınımda imiş. 

Gündeme dair yazdığım yazılara yorumlar yazdı. Kimdir bu diye baktığımda, şu ortak arkadaşların arkadaşı dedim. 

Yorum yazıyor ama yorumdan başka her şeye benziyor. Tepeden bakıyor, Buyurgan davranıyor, ayıplıyor, başka mahalleye şirin gözükmekle itham ediyor. Kısaca itici yorumlarına ve yazdığı yorumlardaki üslubunu çok itici buldum. Cevabi yazılarımda özellikle üsluba dikkat çektim. Yazımı ve içeriğini beğenmeyebilirsiniz. Yorum yazmak zorunda değilsiniz. Yorum yazacaksanız da üsluba dikkat etmesinizi, çünkü bu suçlayıcı üslubun faydasının olmayacağını ifade ettim.

Gel gör ki kaba kuvvet üsluba devam etti. En son yorumuna cevap yazdım. Böyle üsluba bir daha cevap vermeyeceğim. Bu size son yorumum dedim. Oymuş bir daha cevap yazmadı. Hele şükür dedim.

Şimdi karşılaşıyoruz. Ne selam var ne sabah. Beni görünce başını eğip geçip gidiyor. Selam verip hal hatır sordum. İyiyim dedikten sonra geçip gittim.

Sonrasında soğukluğu devam etti. Belli ki küs. Benim ona küsüp gönül koyacağım yerde o bana küs. Daha doğrusu tavırlı.

Belli ki selam vermeye, hal hatır sormaya gönlü el vermiyor. Gerçi gönlü el vermiyorsa yine eh diyeceğim. Adam basbayağı tavırlı. Belli ki inancının gereğini yapıyor. Aklı sıra "Allah için buğzedecek, Allah için sevecek". Felsefesi bu olunca niye selam versin değil mi? Çünkü ben onun dini anlayışına ve siyasi görüşüne yabancıyım. Yani dinen ve siyaseten onun gibi düşünmüyorum. Bu da benimle selamı sabahı kesmek için yeter de artar bile. Çünkü bir doğru onun kafasındaki şablon. Ona göre ya bizdensin ya da karşı mahalleden. Ortası yok. Kendi görüşünde bir yamukluk olmadığına göre yamukluk bende, sapıklık bende. Öyle ya böyle birine selam verip niye günaha girecek? Adam dört dörtlük Müslüman. Müslümanca davranıyor. Benimkisi ise ona göre yoldan çıkmadır. Belki de mürtedim ona göre.

Bana tavır alacak ki daha fazla sevap kazanacak. Onun bu davranışı beni ondan uzaklaştırırmış. Çok da tın. Çünkü ne kadar kişiyi cehenneme gönderirse kendisi için kâr. Öyle ya Allah için sevip Allah için buğzettiği için Allah onu cennetine koymayacak da beni mi koyacak?

Bu dört dörtlük dinini yaşayan, üslubu bozuk kardeşimiz keşke mesaisine dikkat etse, geç vakit geldiği mesaisine dört elle sarılsa, dört elle görevine el atsa dersin ki işini de düzgün yapıyor. Bu, bir değil, beş değil. Anlayamadım gitti.

Gerçi benim anlayamamam normal. Çünkü onun asli işi kendisi gibi düşünmeyene tavır almak, bozuk üslupla saldırmak. Esas işi bu iken mesai dediğin nedir ki. Mesaiye ha zamanında gelmiş ha iki saat sonra. Allah öbür dünyada ona mesai sormayacak ki. Müslümanca tavrına bakıp bu kulum ne kadar samimi ne kadar tavırlı. Benim için karşı mahalleye şirin görünenlere tavır aldı. Bu samimiyet bu tavır yeter de artar bile. Gir kulum cennete diyecek.

Mesele bu kadar kolaysa ne diye mesaiye riayet etsin değil mi?

Bu durumda bana düşen de tavrına tavır almak. Başka da elimden bir şey gelmez. 

6 Aralık 2025 Cumartesi

İlahiyatçı Olmanın Zorluğu

Bu toplumda her meslek grubunun işi zor ama ilahiyatçıların durumu daha bir zor.

Evet, ilahiyatçıların işi zor. Özellikle fanatik ve bağnazların, bir cemaat ve siyasi düşüncenin trolleri yanında ilahiyatçıların yaşama şansları yok.

Çünkü istiyorlar ki ilahiyatçılar bir konuda bağımsız düşünmesin. Kendi kafasındaki dini şablonu onaylasın. Yani tasdik mercii olsun. Çünkü toplum nezdinde ilahiyatçılara biçilen rol budur. Mesela, soruyu soran kişi;

Bir şeyhe bağlı ise ilahiyatçı dediğin mutasavvıf olmalı. Mutasavvıf olmasa da tasavvufa karşı çıkan olmamalı. Hatta takdir etmeli, saygıda kusur etmemeli.

Klasik dini anlayışa sahipse ilahiyatçı dediğin geçmiş imamların verdiği fetvaların dışına çıkmamalı, onların görüşleri gibi düşünmeli.

Modern bir din anlayışına sahip ise ilahiyatçı dediğin çağdaş olmalı, her şeye karşı çıkmamalı.

DAEŞ, el Kaide gibi bir düşünceye sahip ise ilahiyatçı dediğin bunlara paralel bir görüşe sahip olmalı.

Kulaktan dolma anam babam Müslümanı ise ilahiyatçı dediğin bidat, hurafe demeden örfe girmiş ne kadar din anlayışı varsa hepsine evet demeli.

Örnekleri daha fazla çoğaltmaya gerek yok. Sanırım ne demek istediğim anlaşılmıştır. Çünkü sadece öğrenmek ya da görüşünü merak edenlere sözüm yok. Sözüm fanatiklere. Çünkü bu fanatikler ilahiyatçılara zarf atarak mimlemeyi meslek edinmişlerdir. Artık bunların gözünde görüşünü açıklayan ilahiyatçı müsteşrik mi olur, modern hoca mı olur, hadis inkarcısı ve hadis düşmanı mı olur, sapık mı olur, tekfir mi edilir? Bu ancak fanatiğin insafına kalmış. Şu var ki bu tiplerin kafasındaki şablonu benimsemeyen ve görüş olarak serdetmeyen ilahiyatçının bunlar nazarında hiç değeri yoktur.

Yine bu tip insanlar, muhafazakarlığıyla ön plana çıkmış bir partinin veya partilerin fanatiği ise ilahiyatçı dediğin kişinin tercih hakkı yoktur. Eleştirme hakkı zaten yoktur. Çünkü nankörlüğün gereği yoktur. Eli mahkumdur bu tip partilere oy vermeye. Değilse, "Karşı mahalleye göz kırpıyor, şirin gözükmeye çalışıyor, kendine yazık etti, yoldan çıktı" şeklinde ayıplanır da ayıplanır.

Kendisi istediği şekilde giyinip kuşanır, yer içer, gezer dolaşır. İlahiyatçı da giyinir, yer içer ve gezip dolaşırsa bunu ilahiyatçıya yakıştıramaz.

Bir yerde bir topluluk varsa o toplulukta konu sıkıntısı çekiliyorsa, topluluğu dindirmek için ilahiyatçıya," Haydi hocam, bir şeyler anlat" denir. Ne anlatayım derse ilahiyatçı, "Hocam dini bir konu anlat" derler. Ne istersin dese "Fark etmez. Anlat işte” denir. Konuşsan millet uyuklar. Biraz uzatsan uzattın derler. Konuşmasan, "Ne biçim ilahiyatçısın. Böyle yerde de konuşmayıp nerede konuşacaksın" derler.

Cami cami dolaşıp kürsülerden inmeyeceksin bazılarına göre. "Bak, falan ne güzel hakkını veriyor" derler.

Dinî bir konu dışında başka şeyler konuşsan, buna da razı değiller. Ne biçim ilahiyatçı derler.

Beş vakti camide cemaatle kılmak zorundasın. Adam seni cami ve cemaatte görecek. Değilse yandın demektir. Çünkü adın cemaate gelmez ilahiyatçı olur.

Öğrencilerin ahlakı bozuk olur. İlahiyatçı düzeltsin olur. Öyle ya bu ilahiyatçılar ne iş yapıyor denir.

Öğrenci namaz sürelerini bilmez. Suçlu ilahiyatçıdır.

Esnaf fahiş fiyata mal satsa, "Bunları siz yetiştirdiniz" denir.

Toplumda ahlak yok. Çünkü ilahiyatçılar görevini yapmıyor denir.

Kısaca bazılarının kafasına taş düşse ilahiyatçıdan bilir. Zaten kıyamet de hacı ile hocadan kopacak derler.

O yüzden bu toplumda özellikle kutuplaşmanın kol gezdiği günümüzde, bazılarına göre ilahiyatçılar tüm kötülüklerin anasıdır. Kimseye yaranamazlar. O yüzden ilahiyatçıların bu toplumda işi zor vesselam.

29 Kasım 2025 Cumartesi

Bazılarının Adı Nemîm-e Olmalıydı *

Birinin ardından hoşuna gitmeyecek şeyleri gıyabında konuşmaya gıybet/dedikodu dendiğini biliyoruz.

Normal şartlarda kimsenin gıyabında konuşmamak hem dini hem ahlaki hem etik hem toplumsal bir vecibe olmasına rağmen belki de hem ruhen hem bedenen hem de zihnen boş olduğumuzdan olsa gerek, kişilerin arkasından ileri geri konuştuğumuz oluyor. Bu durum, "Ölmüş kardeşinin etini yemek" olarak kabul edilmesine rağmen maalesef zaman zaman gıybet yaptığımız olur.

Normal şartlarda hayatını dolu dolu yaşayan, hayatı planlı olan, çalışmak ve üretmek dışında bir meşgalesi olmayan, zihnini faydalı şeylerle dolduran insanların dedikodu yapması mümkün değil.

Buna rağmen bazen alınıp kırıldığımızda ya da bir kişide hoşlanmadığımız bir davranışı gördüğümüzde, o kişiler hakkında dedikodu yaptığımız olur. Aslında bir kişinin beğenmediğimiz bir hareketini "dost yüze söyler" deyip onunla birebir konuşmak gerekirken, alınıp kırılır düşüncesiyle veya medeni cesaretimizi toparlayıp bunu ona açmaya cesaret edemediğimizden dolayı içimizde tuttuğumuzu bir başkasıyla paylaşmak durumunda kalabiliyoruz. Sebep ve neden her ne olursa olsun, bir ortamda üçüncü şahıslar aleyhine konuşmayan kişileri burada antrparantez tebrik etmek isterim. Bu tipler kişiliği oturmuş kişilerdir. Ne yazık ki sayıları bir elin beş parmağını geçmez.

Ha bu demek değildir ki kimsenin gıybetini yapmayacağız. Toplum, amme ve kamuya mal olmuş kişilerin ardından konuşmada bir sakınca yok. Çünkü yapılanlar herkesin malumu.

Zararından başkasını korumak amacıyla üçüncü şahsın ardından konuşmada da sakınca yok. Mesela kişi borcuna sadık değilse, "Eli biraz ağır" demek gibi ya da laf taşıma özelliği varsa, "Yanında konuşurken dikkatli olmak gerek" gibi.

İlla olumsuz bir davranışı konuşmak istiyorsak, kişilerin ismine yer vermeden pekala bir konuyu konuşabiliriz. Burada da amaç bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek olur. Ki bu verdiğim üç örnek gıybet kapsamına girmez.

Daha önce dedikodu üzerine, "Dedikodudan Kurtulmanın Yolu" başlığıyla bir yazı kaleme almıştım. Niyetim dedikodudan bahsetmek değildi. Sadece bir giriş yapıp laf taşımaya geçecektim. Girince çıkamadım gördüğünüz gibi. Gıybetini böyle bir yönü de var. Gıybet yapmaya başlayınca arkası geliyor zaten.

Laf taşıma, laf getirip götürme, koğuculuk, nemmamlık, adına ne dersek diyelim. Bu da gıybetin bir parçası. Daha doğrusu tamamlayıcısı. Dedikoduyu Arap saçına döndürmek, meseleyi problem haline dönüştürmekten ibarettir. Kırgınlıklara sebebiyet vermektir. İki kişi arasına kara kedilerin girmesi ya da girdirmek demektir.

Bir yerde dedikodu varsa ne kadar aramızda kalsın, duyulmasın desen de bir şekilde duyulur ya da duyurulur. Yerin kulağı vardır sözü gereği konuşulan nahoş şey bir şekilde üçüncü şahsın kulağına gidiyor. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını. Çünkü beraberinde kırgınlıklar ortaya çıkıyor. Bu durumda niçin dedikodu yaptım diye kendimizi sorgulayacağımıza, laf taşıyana gönül koyuyoruz.

Laf taşıyan illa birlikte gıybet yaptığın kişi olmayabilir. Normal şartlarda konuşulan, konuşulduğu yerde kalması gerekirken bu laf o şahsın kulağına gidecek şekilde bu lafı taşıyan ya sensin ya da yanındaki kişidir veya bir başkasına bahsedersin. O da gidip esas muhatabına söyler. Söylerken de benden duymuş olma da diye başlanır. Hatta aman duyulmasın, bu burada kalsın denir ama nedense kalmıyor. İçimizdeki laf taşıma hastalığı yemeyip içmeyip yetiştiriyor.

Aslında senin yanında birinin aleyhinde konuşan, başkasından laf getiren aynı zamanda senden de başkasına götürür. Çünkü bu bir meslektir. O kişi mesleğinin gereğini yapacaktır.

Taşınan laf olduğu gibi de aktarılmıyor. Ya kendi anladığı şekilde aktarılıyor ya da yanına doğru ya da yanlış ilaveler de yapılıyor.

Hasılı gıybet kötüdür, nemmamcılık ise daha kötüdür. Yapılan gıybet veya duyduğu gıybeti başkasına aktarmak kadar kötü bir şey yoktur. Çünkü kişinin her duyduğunu aktarması o kişiye günah olarak yeter de artar bile.

Bu laf taşıma aynı zamanda bir kişilik bozukluğudur. Zamanla edinilen bu huy kolay kolay çıkmaz. Ancak can çıkınca huy da çıkar. İşin garibi her laf taşıyan ölünce bu huy kendisiyle gitmiyor. Bu mesleği babadan tevarüs eden bir şey gibi bir başkasına bulaştırarak gidiyor. Bayrağı başkası devralıyor. Kısaca nemmamcılık ardından gelen tarafından devam ettiriliyor. Kimin laf taşıma huyu olduğu da pek bilinmiyor. Hiç ummadığın bu lafı taşıyabiliyor ya da ağzından kaçırıyor. En iyisi laf taşıyan nemmamcılara erkekse nemîm, kadınsa nemîme adını koymak gerekir. Böylece ismi nemîm ve nemîme olanların yanında insan kendine çekidüzen verir.

İşin latifesi bir tarafa. Ne gıybet yapalım ne laf taşıyalım ne ismimiz nemîm ve nemîme olsun. Bir mecliste yapılan konuşma meclis içinde kalsın. Söz dönüp dolaşıp meclis dışındakilere gelmesin. Tam nokta koyayım derken, "sözüm meclisten dışarı" deyimine takıldım. Acaba tüm dedikodu ve laf taşımanın kökeninde bu deyim yatıyor olabilir mi? Eğer böyleyse toplum olarak biz bu kötü huylara teşneyiz vesselam.

*02.12.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

28 Kasım 2025 Cuma

Dedikodudan Kurtulmanın Yolu *

Bizim toplumumuzda niçin dedikodu çok fazla?

Niçin iki kişi bir araya geldiğinde bir başkasını çekiştiririz?

Yaptığımız işin hoş olmadığını, dinimize göre yasak olduğunu bilmemize rağmen niçin bu dedikoduya devam ederiz?

Günah ve ayıp olduğunu bile bile bu kötü huyumuzu niçin terk etmeyiz?

Allah’tan korkmuyoruz, kuldan da mı utanmıyoruz?

Ardından konuştuğumuz kişi çok mu kötü biri?

Niçin arkasından konuştuğumuzu yüzüne söyleyemeyiz?

Birinin arkasından konuşmaya başlarken gıybet olacak ama diye başlamak ve devamını getirmek nasıl bir haletiruhiye?

Arkasından konuştuğumuz kişiyle daha sonra yan yana geldiğimizde onun yüzüne nasıl bakabiliyoruz? Hiç utanmıyor muyuz?

O kadar yaptığımız dedikoduların birinden fayda sağladığımız ve çözüm ürettiğimiz oldu mu?

Genelde dedikoduyu kimler yapar, hiç fark ettiniz mi?

Kimler dedikodu yapmaz, hiç fark ettiniz mi?

Dedikoduya dair soruları çoğaltabiliriz. Bu kadarla yetineyim.

Sahi biz niçin dedikodu yaparız? Kanaatime göre dedikoduyu boş ve işi olmayan insanlar yapar. Biz toplum olarak boş insanlarız.

Bu hastalıktan nasıl kurtuluruz? İşimiz olsa, işimiz olsa da işimize kendimizi versek, işimize yoğunlaşsak, işimizi önemsesek, işimizden başımızı kaşıyacak zamanımız olmasa, inanın dedikodu yapmayız. Yapmak istesek de dedikoduya takatimiz kalmaz. Böylece bu hastalıktan kurtuluruz.

Not: Yazıyı kısa ve öz bir şekilde çalakalem yazarak bloğumda paylaşmıştım. Nizamettin Gümüş isimli, aynı zamanda kendisi de https://www.nizamettingumus.tr/ sitesinin sahibi ve yazarı olan takipçim, bu yazıma sıcağı sıcağına katkı sundu. Yazarın katkısı yazımın içeriğindeki boşlukları doldurdu. Sayın Gümüş’ün değerli katkısını buraya ekliyorum:

Yazınızda toplumumuzun kanayan yarasına, o ince hastalığımıza ne kadar doğru parmak basmışsınız. Özellikle "Gıybet olacak ama..." diye söze başlayıp vicdanımızı susturmaya çalıştığımız o anı tasvir etmeniz, hepimizin yüzüne tutulmuş bir ayna gibi. Tespitinize yürekten katılıyorum:

Dedikodu, boşluğun sesidir. Ancak bu sadece "vakit" boşluğu değil, aynı zamanda "zihin" boşluğudur. Eleanor Roosevelt’in o meşhur sözü durumu ne güzel özetler: "Büyük beyinler fikirleri, orta beyinler olayları, küçük beyinler ise kişileri konuşur."

Bizim sorunumuz, fikir üretmeye takatimizin kalmayışı değil, fikir üretme zahmetine girmek istemeyişimizdir. Başkasının hayatını konuşmak, kendi hayatımızı inşa etmekten daha kolay geliyor. Kendi bahçesini çapalamayan, komşunun bahçesindeki ayrık otlarını sayarmış.

Çözüm öneriniz ise reçetenin ta kendisi: Üretmek. İnsan bir eser ortaya koyduğunda, bir işin ucundan tuttuğunda, zihni o kadar asil bir meşguliyetle dolar ki başkalarının ne yaptığıyla ilgilenmek ona "zül" gelir. İşimize, aşımıza, eylemimize odaklanmak, sadece vaktimizi değil, karakterimizi de koruyacaktır.”

*30.11.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

21 Kasım 2025 Cuma

Ebu Zer el Gıfâri'ye Ne Reva Görülürdü?

5.Müslüman olarak bilinen, içine sinmeyen hususları failine söylemek için gözünü budaktan esirgemeyen, doğrucu Davut biridir Ebu Zer el Gıfâri.

Sözünü söylerken başıma şu gelir, beni yaşatmazlar, işimden, gücümden olurum, ağrımaz başımı ağrıtmayayım demeyen biri.

Akrabalarını gözeten, onları devletin her bir kademesine yerleştiren Hz Osman'ın tasarrufuna karşı çıkmış. Devlet başkanının yüzüne, bu yaptıkların doğru değil diyerek onu eleştirmiştir. 

Ebu Zer'in eleştirilerine tahammül edemeyen Hz Osman, onu Şam'a Muaviye'nin yanına gönderir. 

Ebu Zer, Şam'da da rahat durmaz. Çünkü Muaviye'nin de yönetim tarzını beğenmez. Onun şaşalı hayat ve saltanat sürmesini de eleştirmiştir. 

Ebu Zer'in eleştirilerinden rahatsız olan Muaviye, ya Osman! Şu Ebu Zer'i yanımdan al demek suretiyle onu tekrar Medine'ye Hz Osman'ın yanına gönderir. 

Medine'den Şam'a yer değişikliği Ebu Zer'i değiştirmemiş olmalı ki Hz Osman Ebu Zer'i Rebeze çölüne sürgün eder. Geri kalan ömrünü Ebu Zer Rebeze'de geçirir ve burada ömrünü tamamlar. 

Gördüğüm kadarıyla Ebu Zer ne devlet başkanına ne valiye eyvallah dememiş. Onlara boyun eğmemiş. Doğru bildiğini yüzlerine söylemekten ictinap etmemiş. Konforu değil, çileyi göze almış, üç maymuna oynamamış, sessiz kalmamış, bana dokunmayan yılan bin yaşasın dememiş. Hz Osman peygamberin damadı. Onu eleştirmek bana yakışmaz deyip içine kapanmamış. Dilsiz şeytan olmak istememiş. Medine ve Şam'ın güzel havasından ve imkanlarından yararlanmak varken çölün zor şartlarında yaşamayı tercih etmiştir. Kısaca Ebu Zer tasarruflarıdan dolayı kendi camiasınıe leştirmiştir. 

Bugün Hz Osman'ın tasarrufları eleştirilirken, Muaviye'nin ismini doğru dürüst kimse ağzına almazken Ebu Zer'i eleştireni pek görmedim. Çünkü zaman Ebu Zer'i haklı çıkarmıştır. 

Anladığım kadarıyla günümüzde olduğu gibi geçmişte de kimse eleştiriye pek gelmemiş. Eleştiriye gelmeseler de ne Hz Osman ne de Muaviye Ebu Zer için hapsi düşünmemiş, rızkını kesmemiş. Sürgün etmişler sadece. 

Düşünüyorum da Ebu Zer bugün aramızda yaşasaydı, aynı ya da benzer eleştirileri bugün de yapacaktı. Çünkü huylu huyundan vazgeçmez. Hele ki doğrucu Davut ise. 

Bugün de en ufak bir eleştiriye tahammül yok. Belki karşıt düşünce sahiplerine tahammül edilse de evin içinden eleştiriye hiç tahammül yok. Hatta böyle eleştiri getirenlere karşıt mahalleye şirin gözükmeye çalışıyor diyorlar ya da pirincin içindeki beyaz taş benzetmesi yapıyorlar. 

Öyle zannediyorum, Ebu Zer bugün yaşasaydı, eleştiri oklarını evin içine döndürecekti. Böyle bir Ebu Zer'e günümüzde ne yapardık? Öyle zannediyorum, sürgünle yetinmez,  onu doğduğuna, doğacağına pişman ederdik. Rızkını kesme, makam ve mevkisini alma, dışlama, horlama, cezaevi vs. her şeyi ona reva görürdük sanki. 


25 Ekim 2025 Cumartesi

Defin Sonrası Yapılan Telkin *

Bu yazımda telkin konusunu masaya yatıracağım. Önce ne anlama geliyor bir bakalım.

Telkin, "Bir duyguyu, bir düşünceyi birinin belleğine sokma, ona aşılama"ya denir.

Bir diğer anlamı da şu: "Ölü gömüldükten sonra mezarın başında imam tarafından söylenen dini sözler".

Din biliminde ise buna talkın deniyor.

TDK sözlüğünde telkin kelimesinin anlamına bakarken hafifçe gülümsedim ve rahmetli babamı hatırladım. Babam, telkin yerine talkın derdi. Baba, talkın değil, telkin derdim. O ise hayır, talkın talkın derdi.

Babam, ilk defa duyduğu bazı isimler için "Hocadan duydum. Bunun talkını verilmezmiş” derdi. Mesela Kezban isminin talkını olmaz derdi. Dudu isminin talkınının verilip verilmeyeceğini de yanlış hatırlamıyorsam hocaya sormuş. ”Talkını verilirmiş” demişti.

Babamdan duyduğum talkın kelimesine din biliminde talkın dendiğini TDK sözlükten öğrenince, babam bu kelimeyi doğru kullanıyormuş. Vay be! Helal olsun dedim.

Dini telkinden bahsedeceğim. Doğrusu talkın ise de telkin demeye devam edeceğim. Gelelim meseleye.

Cenaze defnedildikten sonra cenaze yakınlarının, kabrin başında mevtanın yüzüne karşı eller bağlı bir şekilde ayakta durup, imam veya bilen birinin nezaretinde, ölüye hitaben iman esaslarının hatırlatılmasına telkin deniyor. Her definden sonra mutlaka yapılan bu tür telkin, Din İşleri Yüksek Kurulunun 12.07.2017 tarihli fetvasına göre bazı alimlerce meşru kabul edilmezken bunun yapılabileceğini söyleyen bazı alimlerin olduğunu belirtir. (bk. İbnü’l-Hümâm, Fethu’l-kadîr, 2/104-105; el-Fetâva’l-Hindiyye, 1/157)

Alimlerin bu konuda iki farklı görüş ortaya koyması, defin sonrası kabir başında telkin diye bir uygulamanın İslam’da olmadığı anlamına gelir. Yani dinde bu tür bir telkine yer yok. Öyle anlaşılıyor ki kültürümüze giren bu uygulama dini olmaktan ziyade kültürel bir merasimdir. Bir cenazenin telkininin verilmesinde veya verilmemesinde bir sakınca yok.

Defin sonrası bu şekil bir telkin gelenek haline geldiği için İslam'da bu tür bir telkin yok" deyip bu uygulamayı yapmamak dikkat ve tepki çeker. Defin eksik oldu veya telkini verilmedi şeklinde dedikodu alır, başını gider.

Defin sonrası kabir başında verilen bu tür tekine bir virgül koyup İslam’da tavsiye edilen esas telkine değinelim. Bu konuda Din İşleri Yüksek Kurulu şöyle açıklama yapmakta:

"Telkin, ölmek üzere olan kişiye kelime-i tevhidi; definden sonra ise kabri başında ölüye iman esaslarını hatırlatmaya denir. Hz. Peygamber (s.a.s.), “Ölmek üzere olanlara ‘lâ ilahe illallah’ demeyi telkin ediniz.” (Müslim, Cenâiz, 1, 2 [916, 917]) buyurmuştur. Ölüm döşeğindeki kişilerin sağ tarafı üzerine çevrilerek yüzü kıbleye gelecek şekilde yatırılması müstahaptır. Aklî melekeleri yerinde olup konuşma yeteneğini kaybetmemiş kişiye kelime-i tevhid telkin edilir. Telkinin amacı hastanın hayata veda ederken tevhit inancını hatırlamasına yardımcı olmaktır. Telkin sırasında “kelime-i tevhit” ve “kelime-i şehadet” söylemekle yetinilmeli; kişi, söylemeye zorlanmamalıdır. Hz. Peygamber, ölmek üzere olan kişinin yanında Yasin süresini okumayı da teşvik etmiştir. (Ebû Dâvûd, Cenâiz, 24).

Bu demektir ki esas telkin, ölmek üzere olan (zekerat hali) birine yanındakinin hastanın duyacağı şekilde ona baskı yapmadan kelimeyi tevhidi söylemesidir. Esas telkin bu ise de defin sonrası telkin ön plana çıkmış ve yaygınlaşmıştır.

Yaşadığımız yüzyılda zekerat halinde hastanın başında beklemek ve ona kelimeyi tevhidi telkin etmek, düşük ihtimal ya da pek az kişiye nasip olur. Çünkü hastalarımızın çoğu ya bir başına ya da hastanelerin yoğun bakımında hayata veda ediyor. Bu yönüyle esas telkinin pek uygulandığı söylenemez.

Tekrar döneyim defin sonrası kabir başında yapılan telkin konusuna.

Burada yapılan telkin metnine yer vermeyeceğim. Sadece şu kadarını söyleyeyim. Ölüye kısaca, "Ey Hatice oğlu Ramazan! Sorgu melekleri sana Rabbim kim diye sorarsa, Allah de. Dinin ne diye sorarsa, İslam de. Peygamberin kim derse Hz Muhammed de" şeklinde Arapça yardımcı olunur. Teşbihte hata olmazsa, mevtaya kopya veriliyor ya da sınav öncesi sınava girecek adaya, çıkacak sorular cevaplarıyla birlikte hatırlatılarak onun belleğine yerleştirilmeye çalışılıyor. Yani ders tekrarı diyelim buna.

Mevtanın sınavda başarılı olması adına bu tür yardıma eyvallah diyelim. Yalnız ölen Türk. Fakat telkin Arapça veriliyor. Yani mevta Arapçaya Fransız. Madem ölene yardımcı olma niyetimiz var. Niye onun anlayacağı dilden Türkçe kopya vermiyoruz? Bu, İngilizce bilmeyen birine sınav esnasında İngilizce kopya vermek gibi bir şey. Madem bir iyilik yapacağız. Bunu Türkçe yapalım. Yoksa sorgu melekleri dediğimiz Münker ve Nekir Türkçe bilmez mi ya da ömrü hayatında iki yüz, bilemedin üç yüz Türkçe kelimeyle meramını anlatan Türk kardeşimiz, ölür ölmez Türkçeye veda edip Arapça mı konuşmaya başlayacak diye düşünüyoruz. Şayet cennetin dili Arapça. Sorgu Arapça olarak yapılacak. Bu yüzden telkinler Arapça veriliyor derseniz, bilin ki cennetin dili Arapça olacak şeklinde rivayet edilen hadisin aslı astarı yoktur. Bu arada sorgu meleklerinin adlarına münker ve nekir denmesi de ayrı bir konu.

Ölüye Arapça telkinden geçtim. Telkin veren kişinin yanında saf tutmuş yakınları bari hocanın ne dediğini bilsin. Telkin vermek mubah bir eylem olduğuna göre telkinlerin Türkçe yapılmasını daha uygun bulduğumu ifade ediyorum.

Bir diğer husus, ölen kimseye, telkin örneği verirken bahsettiğim gibi niçin annesinin adıyla hitap ediliyor? Ölenin hem annesi hem de babası zikredilse ne sakıncası olur ya da babasının ismiyle anılsa, telkin yerine gelmez mi diye düşünülüyor. Eğer "Çocuk kimin döşeğinde doğmuş ise ona aittir" gereği telkin böyle verilir denirse, bu kadar şüphecilik fazla değil mi? Bir vehim ya da paranoya durumu söz konusu burada. Yani bu çocuğu bu kadın doğurdu. Anası belli. Ama bu çocuğun babası herkesin bildiği babası olmayabilir. Kısaca kadın kocasını bir başkasıyla aldatmış olabilir anlamı ortaya çıkar ki bu düşünce sağlıklı bir düşünce değildir. En azından zandır. Zannın çoğundan da sakınmak gerek. Yok, bu tedbir amaçlı denirse, bu kadar tedbir fazla değil mi?

Sonuç olarak, bu yazdıklarım benim kendi görüşüm. Sizler katılmayabilirsiniz. Saygı duyarım. Aynı saygıyı ben de bekliyorum.

*12.11.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

22 Ekim 2025 Çarşamba

Dinsizleşmede Neredeyiz? *

"Müslüman ülkeler arasında ateizmin en fazla yaygın olduğu tek ülke İran. Bizim temel felsefemiz şu: Tepeden dindarlaştırmaya kalkarsan, insanlar kökten dinsizleşir. Benim sloganım bu”. (Şaban Ali Düzgün)

Halihazırda Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kelam Anabilim Dalı başkanı olan Şaban Ali Düzgün hocanın, “Benim sloganım bu” dediği tespitini yabana atmamak, üzerinde kafa yormak gerekir diye düşünüyorum.

Şaban Hoca’nın dinsizliğe örnek verdiği ülke hepimizin malumu. İran, bir İslam Cumhuriyeti. Ülke, Humeyni’nin 1979’da yaptığı devrimle birlikte mollalar tarafından yönetiliyor. Ülkede kadınların başörtüsü örtme zorunluluğu her ne kadar geçici olarak askıya alınsa da İslam Ceza Kanununun Hicap ve İffet yasası olan 638. Maddesinde yer alan baş örtme zorunluluğu kanunla zorunlu.

İran, kapalı bir toplum ve ülke. Ülkede ne derece İslam kanunları geçerli ne derece uygulanıyor, yöneticilerinin ne derece söz ve eylem birlikteliği söz konusu, bilinmez. Şu var ki başlar örtülecek ya da başlar açılacak şeklindeki bir kanuni düzenleme çağdışıdır.

Yine bilinen bir gerçek var ki İran sadece kendi ülkesinde İslam kanunlarını uygulayan değil, aynı zamanda rejimini de başka ülkelere ihraç etmeye çalışmıştı bir aralar.

İran halkı mevcut yönetimin yönetim anlayışından ve bazı şeyleri dayatmasından ne derece memnun? Bunu da test etme imkanımız yok. Şu var ki bir şekilde ülkemize yerleşmiş ne kadar İranlı kadın görmüşsem -belki istisnaları vardır- ama hiçbirinin başında başörtüsü yoktu. İçlerinde azımsanmayacak derecede dekolte giyineni de eksik değil. Bu demektir ki ülkesini bir şekilde terk eden, ülkesinde iken zorunluluktan kaynaklı başını örtenler, ülke dışına çıkınca başlarını açıyor. Demek ki zorla başı örtmek ya da zorla başı açmak çözüm değil. Olsa olsa pansuman ve polisiye tedbir olur. Bunun da süreklilikle bir alakası yok.

Meseleyi sadece başörtüsüne indirgemek istemiyorum. Çünkü bu konu salt başörtüsünden ibaret değil. Şu var ki adında İslam olan, İslami kanunlara göre ülkeyi yöneten bir ülkede dinsizliğin en fazla olması ve başı çekmesi manidar. Demek ki dayatma, baskı, kanuni düzenleme ya da eğitme çabası ters tepiyor. Kişiler belki de yönetenlerin bu niyetinden dolayı dinden soğuyarak çözümü dinden uzaklaşmada buluyor.

İran bizim komşumuz. Her ne kadar kapalı bir toplum olsa da “Komşuda pişen bize de düşer” misali, dini anlayışımız örtüşmese de bize ne kadar etki ettiği tartışılır.

Bir diğer husus, Şaban Hoca’nın tespiti sadece İran’ı bağlamaz. İran örneğinden hareketle “Tepeden dindarlaştırmaya” kalkışmak, dindar nesil yetiştirme çabası, pirince giderken evdeki bulgurdan olmaya, ava giderken avlanmaya benzer. Her ülkede böyle olacak diye bir kural olmasa da bu işin ters tepme riski daha yüksektir.

Kamuoyunda dillendirilen dindarlaşma niyetinin, insanımızı ve gençliği ne derece dindar yaptığı güzel bir araştırma konusu. Yalnız ülkede ateist ve deist sayısında özellikle gençler arasında yaygın olduğu da yüksek perdeden dile getiriliyor. Ülkemizde hemen hemen her konuda pek ve doğru dürüst araştırma yapılmadığından, ülkemizde dindarlaşma veya dinsizleşme oranının hangi boyutlarda olduğunu bilme imkanımız yok.

Şaban Ali Hoca’nın sloganına gelirsek, başta yöneticilerimiz olmak üzere Hoca’nın bu sloganına kulak vermesinde fayda görüyorum. Daha sonra ne ummuştuk ne bulduk demeyelim.

Burada, İran’da baskı var, bizde baskı yok. Mukayese yerinde değil denebilir. Elbette bizde baskı yok. Kılık kıyafet için herhangi bir düzenleme de yok. İsteyen açar isteyen kapanır. Kamusal alan ve kız öğrencilere uygulanan yasak da gerilerde kaldı. Ülkemizde dinsizlik de arttı iddiasında değilim. Ama kamuoyunda böyle bir izlenim olduğu da bir gerçektir. Bizde İran’daki gibi dinsizlikte bir artış yok demek de bir faraziyeden ibaret olur. Var veya yok konusunda bilgi sahibi olmak için sosyal bilimcilerin derinlemesine bir araştırma yapması kaçınılmaz görünüyor. Yine bu araştırmada dindar ya da dinsiz olmanın sebeplerini de öyle zannediyorum, kamuoyu merak eder. 

Hasılı, dinsizleşme ya da dinsizleşirmede veya dindarlıkta neredeyiz? Bunun sebepleri nelerdir? Üzerinde kafa yormaya değer. 

*10.11.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

17 Ekim 2025 Cuma

Mirasta Paylaşım Sorunumuz (3)

Bir önceki yazımda İslam'ın ortaya koyduğu miras oranlarının sorunu tam çözmediğini, medeni kanunun ortaya koyduğu eşit paylaşımın da sorunu tam çözmediğini ifade etmiştim.

Eşit paylaşım niye sorunu çözmüyor? Çünkü herkes eşit alıyor. Daha ne denebilir. Eşit paylaşımda sorun şurada ortaya çıkıyor. Daha çok dindar ve mütedeyyin olan ailelerde bu sorun ortaya çıkıyor. Ailenin erkek bireyi, "Biz Müslümanız. Allah'ın emrine göre paylaşacağız. Kızlar bir, biz iki alacağız" derken aynı erkek, kızının alacağı mirasta eşit olsun diyebiliyor ya da kız kardeşler, "Tamam, Allah'ın emri öyle. Fakat Allah rıza taksimine bir şey demiyor. Bize eşit verseniz ne olur" diyebiliyor. Bir de kişi ne kadar dindar olursa olsun, paylaşacak mal biraz varsa eşit olsun diyebiliyor ya da erkekler haklarından feragat etmeye yanaşmıyor. Kısaca dindar ve mütedeyyin aileler İslam miras paylaşımı ile medeni kanunun paylaşımı arasında ikilemde kalıyor. 

Miras paylaşımı başka ülkelerde nasıldır bilmem ama bizde hırgür, küskünlük, dargınlık ve kavga eksik olmaz.

Kardeşlerdeki tutkunluk, hasbilik ve fedakarlık da böyle zamanda ortaya çıkar. Değilse iyi günde ve maddi çıkarın olmadığı yerde kardeşler niye kavga etsin. Hatta var mı bizdeki kardeşlik gibisi bile derler.

Şu var ki kardeşlerin gerçek yüzü miras paylaşımında ortaya çıkar. "Sen çok aldın, ona fazla gitti. Sen iyi yerleri aldın. Şöyle olmazsa, eşit olmazsa imza atmam. Biz Müslümanız. İslam'a göre erkek iki kadın bir alır" türünden sözler havada uçuşur.

Paylaşım ister eşit yapılsın ister kadına bir, erkeğe iki şeklinde olsun.

Görünen o ki vereseler miras taksimini İslam'a göre yapsalar da sorun bitmiyor, Medeni Kanuna göre eşit paylaşsalar da sorun çözülmüyor.

Bu dediğim elbette her aile için değil. Çünkü nice aileler miras taksimini karşılıklı anlayış, özveri ve fedakarlık içerisinde çözebiliyor. Ama büyük çoğunluk miras taksiminde sınıfta kalıyor.

Bu sorunun çözümü sanki anne ve babanın hiç miras bırakmamasıyla çözülür. Çünkü böyle bir durumda paylaşacak bir şey olmadığı için hiçbir kardeş beklenti içerisine girmez.

Ölüm hak, miras helal olduğuna, bu mesele aileler arasında sorunu çözmeyi daha da büyüttüğüne göre görünen o ki İslam'ın miras taksimi de devletin eşit paylaşımı da sadra şifa olmuyor. Devlet eşit bölünsün demesine rağmen vereselerin rızaya uygun paylaşımına da izin veriyor. İslam da 1/2 demesine rağmen rıza taksimine ses etmiyor.

Hem İslam'ın hem de Medeni Kanunun oranları ve rıza taksimi doğrudur, yanlıştır demeyeceğim. Diyeceğim şudur ki salt oran sorunu çözmüyor. Teoride çoğunluk bu oranları kabul ederken iş mal paylaşımına gelince, kız kardeş, yok, ben 1/2 paylaşımı kabul etmiyorum. Eşit olacak eşit. Eşit olmazsa imza atmam diyebiliyor. Bunu, istisnalar hariç en Müslüman olanı da yapıyor, kültürel Müslüman olanı da. Eşit paylaşıma da erkek kardeş, niye eşit olacak? İslam şöyle taksim yapmıyor mu diyor.

Bu durumda miras paylaşırken:

İslam'a göre erkek-kız kardeşler arasında 1/2 oranı,

Medeni Kanuna göre kız ve erkeğin eşit alması öne çıkıyor. İslam'ın öngördüğünde eşitlik yok. Medeni Kanunun öngördüğünde ise eşitlik söz konusu. Bu iki oran da yukarıda bahsettiğim gibi sorunu çözmüyor. Çözülse bile kırgınlıklar ve küskünlükler alıp başını gidiyor.

Miras gibi bir paylaşımı salt oranlara indirgemekten ziyade rıza taksimi yani kardeşlerin gönlünden koparak paylaşım yapması en doğru olanı ise de işin içine mal mülk girince maalesef rıza taksimi herkes için geçerli olmuyor.

Bu durumda günümüzde paylaşım nasıl olmalı? Bunun üzerine kafa yormak istiyorum.

Sorunun çözümünde eşitlikçi anlayış ve kız erkek arasındaki eşit olmayan anlayış yerine adil paylaşım esas alınabilir. Eşit paylaşım zaten adil paylaşım diyebilirsiniz. Bence eşit paylaşım adil paylaşım değildir. Toplum yapısının ve işbölümünün değiştiği, herkesin aile bütçesine bir şekil katkı sunduğu günümüzde, yapılacak miras paylaşımları, kız olsun, erkek olsun, kardeşlerin sorumluluğu oranında olmalıdır. Bu tür paylaşımda sorumlulukları eşit olmayan iki erkek kardeş bile eşit almamalı. Kız kardeş en fazla sorumluluğu üstlenmiş ise en fazla almalıdır.

Ne demek istediğimi bir örnekle açıklayayım. Diyelim ki iki erkek kardeş olsun. Bir tanesi gurbette. Yazdan yaza gelip gidiyor. Diğeri ise anne babanın bakım başta olmak üzere her türlü sorumluluğunu üstleniyor. Baba vefat edince, gurbetteki kardeşin gelip eşit paylaşım diye dayatması doğru değil. Burada sorumluluğu üstlenen kardeş eşit paylaşalım dese bile gurbetteki kardeş, “Olur mu ağabey, anne babamın bakımında hep sen vardın. Paylaşım yaparken sen fazla alacaksın diyebilmeli. Orta yerdeki mal biraz fazla olunca böyle diyecek ve fedakarlık yapacak kardeş zor bulunur. Bu durumda bilirkişiye başvurup, bilirkişi sorumlulukları oranında bir oran paylaşımı önermelidir.

Aynı şekilde iki erkek kardeş hiç anne babasına bakmasın. Hep kız çocuğu baksın. Miras paylaşımında kız çocuğu erkek kardeşlerinden fazla pay almalı.

Kısaca, demek istediğim, miras paylaşımında kardeşlerin üstlendiği sorumluluğa göre yani adil paylaşım yapılmalı. İster kız ister erkek olsun. Ben böyle düşünüyorum.

Mirasta Paylaşım Sorunumuz (2)

Bir önceki yazımda İslam miras hukukunun bugün Müslümanların bir yumuşak karnı olduğundan, pek gün yüzüne çıkmasa da alttan alta bir kaynamanın olduğundan, miras paylaşımının, çoğu ailelerde özellikle kız çocuklarında kırgınlıklara sebebiyet verdiğinden bahsetmeye çalışmıştım.

İslam hukuku kadın ve erkek arasında miras paylaşımı yaparken 1/2 oranını belirtmesinin gerekçelerini şöyle sıralayabiliriz:

İslam, kadın erkek arasında 1/2 oranını koyarken her türlü sorumluluğu erkeğe yüklemesinden dolayı bu eşitsizliğin olduğu fıkıhçılar tarafından açıklanır: Kadına yüklenen sorumluluk ev işleri ve çocuk büyütmek. Hatta kadın çocuğunu bile emzirmek zorunda değil. Gerekirse süt anne ister. Diğer her türlü sorumluluğu erkeğe verir. Anne babanın bakımı, görüp gözetilmesi, evin her türlü ihtiyacının karşılanması erkeğin sorumluluğunda. Zaten kadın bir alırken, kocası da iki almak suretiyle yine herkes üç pay almış oluyor, böylece herkes eşit alıyor şeklinde izah yapılır.

Genelde kadın bir, erkek iki alır şeklinde bilinse de İslam miras hukukunda paylaşım, farklı farklıdır. Annenin oranı, eşin oranı bile bellidir ve her biri farklı oranlarda mirastan pay alır. Vereseler arasında erkek yoksa, bir kız varsa malın yarısını, iki ve daha fazla kız var ise mirasın 2/3'ünü alır. Mirasın geri kalanını ise ölen erkek kocanın kardeşleri kendi arasında pay eder. Erkek eş vefat ettiği takdirde, sağ kalan kadın eş eğer çocuğu yoksa mirastan 1/4 oranda pay alır. Ancak vefat eden erkek eşin çocuğu varsa, sağ kalan kadın eşin miras payı 1/8'dir. Gerisini erkeğin kardeşleri kendi aralarında pay eder.

Burada diyebiliriz ki İslam sorumluluğa göre mal paylaşımını öngörmekte.

Kendi içinde mantıklı görünen bu izahlara şöyle eleştiri getirilebilir:

Bugün kadın da erkek de çalışıyor. Her ikisinin de sorumluluğu var. Evin geçiminde kadının da katkısı var. Yine anne baba bakıma muhtaç hale geldiğinde kadın da anne babasına bakıyor. Bu durumda her türlü sorumluluk eşitse kadının erkek kardeşine göre eksik alması durumunu nasıl izah ederiz? Her türlü sorumluluğun eşit olduğu günümüzde bu şekil paylaşım ne derece adalete uygun?

Fıkıhçıların açıkladığı gibi kadın bir, erkek iki alarak durum eşitleniyor izahı da havada kalıyor. Çünkü kimi, medeni hukuka göre paylaşım yapıyor kimi de İslam hukukuna göre yapınca eşitleme olmuyor.

Bir diğer husus açıklama kadının evlenmesi üzerine. Bugün evlenmeyip bekar kalan kadınlar da var. Anne babasıyla birlikte yaşıyor. Belki de anne babanın her türlü sorumluluğunu üstleniyor.

Yine ölen kişinin birinci derece vereseler kız ise mirasın hepsini alamaması, bila veled olan kadının malın 1/4'ünü aldıktan sonra geriye kalan malın erkeğin kardeşleri arasında pay edilmesi de günümüzde izaha muhtaçtır. Ne kadar izah edilse de elinden baba malının bir kısmının alınmasına ya da çocuğu olmayan kadının kocasından kalan tüm malı alamaması günümüzde pek anlaşılamıyor.

Tanıdığım, her ikisi de dindar ve mütedeyyin iki aile var. Birinin üç kızı vardı. Babaları öldü. Amcaları ve babaanneleri de mirasa ortak oldular. Diğeri de çocuğu olmayan bir aile idi. Kocası vefat edince kocasının kardeşleri şeriata göre paylaşım yaptılar. Yalnız paylaşıma rağmen sorun bitmedi. Her iki aile de kırgın ve kızgın. Erkeğin kardeşlerinin mirasa ortak olmasını çökme olarak görmekteler.

Eskisi gibi kardeşlerin işi ortak ya da bir olsa, gelir ve giderleri tek elden giderilse ya da kardeşleri vefat edince onun yetimlerine amcalar baksa, onları görüp gözetse, dersin ki bu paylaşım normal. Ama bugün herkesin evi, barkı, işi, gücü ve kazancı ayrı. Kişinin kazandığında kardeşlerin payı yok. Birinin başına bir şey geldiğinde kolay kolay elinden tutan yok. Bu durumda paylaşım şöyle olacak. Biz buna ortağız demek çok anlaşılır gibi değil.

Burada İslam'ın miras hukukunu eleştirme gibi bir niyetim yok. Bu konuyu ele alırken İslam miras hukuku değişsin, günümüzde yeri yok iddiasında değilim. Yalnız İslam böyle emrediyor, herkesin alacağı oran ayetle ortaya konmuş. Üzerine söz söyleme hakkımız yok demek de bu sorunu çözmüyor. Elde bir sorun var. Bu sorun nasıl aşılır derdindeyim. Unutmayalım ki izah edemediğimiz ve ikna edemediğimiz doğru, doğru değildir.

Burada kimsenin böyle bir sorunu yok. Yok yere ortaya sorun çıkarıyorsun da denebilir. Bir önceki yazımda da belirttiğim gibi müftülüğe gelip fetva soran çokça kadının sorularından biri boşanma üzerine ise diğeri de miras üzerine olduğunu yeri gelmişken tekrar hatırlatayım. Öyle ya sorun yoksa kadınlar müftülüğe gelip niye fetva istesinler.

Bu sorunu ele alma sebebim, bugün sorun gibi duran bu konuyu nasıl aşabiliriz üzerine kafa yormak. Çünkü ayetin indiği zamanki sorumluluklar bugün değişmiş durumda. Ayet herkesin oranını belirttikten sonra "Bunlar Allah'ın sınırları" derken bu oranları alt sınır olarak ele alabilir miyiz ya da sorumluluklar değiştiğine göre oranlar da değişebilir mi üzerine kafa yormaktır. Öyle ya indiği dönemde paylaşımda adaleti esas alan miras paylaşımını, bugünün sorumluluklarını göz önüne alarak sorumluluğa göre yapabilir miyiz? Aile içindeki fertlerin üstlendiği sorumluluğa göre adil bir paylaşım ortaya koymak miras ayetini değiştirmek değil, anlamaktır bana göre. Çünkü toplum yapısı ve şartlar değişmiş ise oranları da şartlara uygun şekilde düşünmek gerek. Tek kıstas, fertlerin yüklendiği sorumluluk olmalı. Sadece kan bağı ya da erkek, kadın olmak miras paylaşımında esas olmamalı diye düşünüyorum.

Medeni kanunun belirlediği gibi kızın ve erkeğin eşit paylaşımı sorunu çözüyor mu? Bu da çözmüyor. Ama en azından eşit bir paylaşım var denebilir. 

Bu durumda sorunları almak için paylaşım nasıl olmalı? Bunu da bir başka yazımda ele almak isterim. 

23 Eylül 2025 Salı

Protokol Cenazeleri

Ölümlerin yüzü soğuk olsa da hayatın acı bir gerçeği. Sırası gelen herkes bu gerçeği tadar. En büyük acıyı da geride kalan eşi, dostu ve yakınları bizzat yaşar. Çünkü ateşin düştüğü yer bu hanedir.

Eş, dost ve tanıdıkları, cenaze merasimine katılarak, ardından taziyede bulunarak son görevlerini yerine getirir. Cenaze ve taziyeye katılım ne kadar çok olursa cenaze sahiplerinin çektiği acı bir nebze de olsa teselliye döner ve moral bulur. “Amma sevenimiz ve sayanımız varmış. Uzaktan yakından katılarak acımıza ortak oldular. Farkına varmadan ne çok dost edinmişiz. Sağ olsunlar, var olsunlar” derler.

Cenazeye katılım az olursa hem cenaze sahiplerinin morali bozulur hem de cenazeye katılanlar kendi aralarında “cenazeye katılım azdı, öyle değil mi” değerlendirmesinde bulunurlar.

Fırsat buldukça tanıdık ve yakınların cenazesine katılmaya özen gösteririm. Kalabalık cenazeye de katıldım, huzurevinde vefat edene de ünlü kişilerinkine de ünsüz kişilerinkine de. Sanırım katılmadığım şehit cenazesi, bir de protokol uygulanan cenazeleri var. Her ikisini de ekranlarda gördüğüm kadarıyla biliyorum. Bir de TBMM önünde kortej eşliğinde askerlerin taşıdığı sal var ki çok garip karşılarım bu görüntüyü.

Bu girişten sonra 3 Eylül 2025 günü, Kayseri’de kılınan bir cenaze hakkında vefat edenin kardeşi, aynı zamanda Konya’dan sınıf arkadaşım olan Rıza Bozdağ’ın, abisinin cenazesinde yaşadığı durumu anlatan yazısına yer vereceğim:

“Tanınmış kişilerin cenaze namazına gelen protokolün cenazeye ve cenaze sahiplerine zerre miskal saygılarının olduğunu düşünmüyorum.

Ana-baba bir öz abimin cenaze namazında en ön safta yer alabilmek için ikindi namazını kılmak maksadıyla camiye bile girmedim. Ama namazdan çıkan protokol bizi sıkıştıra sıkıştıra kenara ittikleri gibi oğlumu da amcasının cenazesinde bir arka safa attılar. Oğlum “Baba, ben arkaya geçeyim de sen sıkışma” demesine rağmen beni de arkaya atacaklardı ki oğlum “Yav bırakın da adam abisinin cenaze namazını kılsın” diye tepki gösterdi de birazcık yer buldum. Buna rağmen namazda ellerimi bağlamayı başaramadım...

Oysa bizim cenazemiz, protokol kurallarının uygulanacağı bir cenaze de değildi. Keşke şu protokoldekiler cenaze sahiplerine birazcık saygılı olsa. Keşke görünmeyi değil de bulunmayı tercih edecek bir anlayışa sahip olsalar.

Hele bir de buradan çıktıktan sonra da “Mehmet Bozdağ’ın babasının cenazesine katılım sağladık” diye hilkat garibesi “katılım sağlamak” ifadesini kullanmıyorlar mı, deme gitsin”.

Sayın Bozdağ sayesinde protokol cenazelerinin nasıl olduğunu öğrenmiş oldum. Koyun can derdinde, kasap ise et derdinde misali, protokole gelenler görünmek için ön safa üşüşmüşler. Sanki cenaze namazı sonrası omuz verip cenazeyi kabre koyacaklar. Bazıları yine görünmek için sembolik olarak sala yapışır. Hepsi bu. Keşke kabre kadar salı götürseler, hiç gam yemeyeceğim.

Protokol istenmese de protokol uygulanan bu tip cenazelerde aile fertlerine ön safta yer ayırmak gerek. Hatta cenaze yakınlarından ön safta kimse olmasa bile cenaze yakınları ön safa gelsin diye seslenmek lazım. Çünkü hem cenaze namazını ön safta kılsınlar hem bir aksaklık olursa müdahale etsinler, imamın cenaze hakkında bilgi edinmek isterse bilgi versinler hem de namaz sonrası salı omuzlasınlar.

Aslında ölen kim olursa olsun, halkın katıldığı cenaze merasimlerinde camiden çıkan, ön saftaki yerini almalı. Protokol nerede boş yer bulmuşsa orada saf tutmalı. Ötesi şekil A da olduğu gibi sıkıntıdır, gösteriştir. 

21 Eylül 2025 Pazar

Hoşgörü ve Vefa Ölmemeli!

2016 yılında vefat eden Musevi asıllı bir vatandaşın defin duyurusu için cami hoparlöründen duyuru isteğinin; cami imamı, ilçe, il ve Diyanet tarafından reddedildiğiyle ilgili bir alıntıya daha önce "İnsanlık ve Vefa Ölmemeli" başlıklı bir yazı yazarak konuyu irdelemiştim. https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2025/09/insanlk-olmesin-1.html

Okuduğum bu alıntı benzer bir olayı hatırlattı. Bu yazımda da ona yer vermek istiyorum.

Bir başka gazetede müsteşar isimle yazı yazarken gazeteden aradılar. "Biri sizinle görüşmek için numaranızı istiyor. Verebilir miyiz" dediler. Olur dedim.

İlgili kişi aradı. "Bir araya gelip bir konuyu konuşmak istediğini” söyledi.

 Bir kafede buluşmak için sözleştik.

Kendini tanıttı. "Şehre ve ülkeye şu alanda hizmet ediyoruz. Aynı ürünü yurtdışına ihracat yapan bir markayız. Aynı zamanda bir cemaatin de ileri gelenlerdendim. Cemaatin birçok maddi yükünü sırtladım. Kur'an'la da hemhalım.

Türkiye çapında ün yapmış, Kur'an açıklamasına ömrünü vakfetmiş bir akademisyenin açıklamaları ilgimi çekti. Kur'an talebesi olmaya karar verdim. İlgili kişiyi konuşma yapması için kaç defa şehre getirttim. Masrafları tek başına üstlendim".

"Türkiye'nin her bir yerinde konferans veren bu akademisyene nedense şehrimizde tepki gösteren bir kesim var. Ne zaman bu hocayı getirmeye kalksam, yer sorunu ortaya çıkıyor. Daha önce yeri veren yerler de gelen tepkilerden dolayı eften püften bahanelerle salonu vermekten vazgeçiyor. İşte vazgeçen yerlerle daha önce yaptığım sözleşmeler. Ne üniversite yardımcı oldu ne belediyeden dönüş oldu. Hatta üniversite yetkilileri, 'Hocamız akademisyenmiş. Salonu ücretsiz verebiliriz' dediler. İş adamı parasız olmaz. Ücretini yatıracağım. Yalnız şehirde bu hocaya karşı bazı kesimlerde bir tepki var. Kim salonunu verse orayı topa tutuyorlar. Gelen tepkiler üzerine vazgeçiyorlar. Bu durumu bilin, ona göre salonu verin. Sonra vazgeçmeyin dedim. 'Vazgeçmeyiz, olur mu öyle şey' demelerine rağmen 'Tadilat yapılacak' gerekçesiyle salonu vermekten vazgeçtiler".

"Bütün resmi kurumlardan ret ya da iptal cevabı alınca, mecburen otellere başvurdum. Buraların salonları da çok yüksek ama yapılacak bir şey yok. Yeter ki kabul etsinler. Para problem değil. Onlardan geri dönüş bekliyorum".

"Daha önce bu hoca hakkında yazı yazmışsın, şehrin bu hocaya yanlış yaptığına değinmişsin. Şu tarihte gelmesi için hocayla anlaştık. Fakat vakit daraldı. Hâlâ salon bulamadım. Bu konuyu ele alan bir yazı daha yazabilir misin" dedi.

Yazayım yazmaya. Yalnız başvurduğun otellerden gelecek cevabı bekleyelim. Pişmiş aşa su katmayalım. Olumlu cevap alınmazsa yazı konusu edinirim dedim.

"Haklısın, öyle yapalım" dedi. O halde sizden cevap bekliyorum dedim.

Çaylarımızı içerken başından geçen bir durumu da anlattı. Aklımda kaldığı kadarıyla şöyle idi: "Bu hocayı çok seviyorum. İstiyorum ki bu hocadan şehrim de faydalansın. Hocanın vereceği konferansı duyurmak için elimde yazılı ve görsel medya yok. Uzun yıllar birlikte çalıştığımız cemaatin radyosu aklıma geldi. Ne de olsa radyonun kuruluşunda emeğim çok. Aynı zamanda vakıf olan cemaatte hâlâ aktif görev yapan arkadaşlara, radyoda duyurusunu yapabilir misiniz diye rica ettim. Yönetim kuruluna sunmamız lazım. Tek başına karar veremeyiz dediler. İsteğimi yönetim kuruluna sunmuşlar. Yönetimdekiler eğer bu ilan radyoda okunursa biz yönetim kurulundan istifa ederiz demişler.

Kısaca yapılacak konferansın duyurusu radyodan yapılmıyor.

Sonrasında otelin birinden olumlu yanıt gelmiş. Hocayı dinlemek için ben de katıldım. Sponsor iş adamıyla konferans bitimi ayak üstü bir kez daha görüşme imkanım oldu.

İş adamı konferansın açılış konuşmasında "Bu konferans için salon bulmada zorlandığından bahsetti. Hoca ise "Herkes kalıbına göre iş yapar. İşte salon bulunmuş. Biz işimize bakalım. Ötesini boş verin dedi. Ardından da "Şeytan bile kitap yazsa, şeytanın kim olduğunu öğrenmek için kitabını okumak, ön yargıyı ve peşin hükmü bir tarafa bırakmak lazım" demişti.

Bu ikili görüşmeden aklımda kalanlara kısaca yer verdim. Adı geçen hocaya şehirde tepki gösterilmesini hiç anlamadım. Hele radyonun kuruluşunda bin bir emeği olan birinin, konferansın gün ve yerini duyurma isteğini eski arkadaşlarının geri çevirmeleri hatta istifa ederiz restleri hiç anlaşılır gibi değil. Birlikte omuz omuza verdikleri bir arkadaşlarının isteğini yerine getirseler ne olurdu. Herhalde kıyamet kopmazdı. Hatta jest yapmış ve vefa örneğini göstermiş olurlardı. İş adamı da sağ olsun eski arkadaşlarım ricamı kırmadı derdi.

Sahi radyodan duyurunun ne zararı olurdu? Bugün kaç kişi haber ve duyuruları radyodan dinliyor. Belki bir elin parmaklarını geçmez.

Bu duruma ne denir bilmem. Ön yargı mı dersiniz, hazımsızlık mı dersiniz, hoşgörüsüzlük mü dersiniz? Takdir sizin.

Burada şunu da söylemek isterim. Konferansa getirilen hocanın en büyük özelliği, Kur'an ayetlerini Kur'an ayetleriyle açıklamaya çalışması, hadislere fazla yer vermemesi. Hocanın bu metodu bazılarınca hadisleri inkar ediyor şeklinde pompalanıyor. Halbuki hoca, hadisler konusunda defalarca "Ne süpürüp alanlardanım ne de süpürüp atanlardanım" der. Üstelik o konferansını baştan sona bir hadise yer vererek işlemişti. Ne diyelim, adın çıkmaya görsün.

Radyoda ilana karşı çıkılması da bundan olsa gerek. Hocanın konferans duyurusu radyodan yapılırsa, cemaat mensupları, 'Nasıl olur da bizim radyomuzdan, bir hadis düşmanının konferansını duyurusunuz' tepkisinden çekinmeleri.

Bu yazı farklı fikirlere hoşgörüsüzlüğümüzün bir göstergesi. Aynı kitap ve peygambere inandığımız halde şu konuda seçici diye tavır alıyoruz. Ne konferansına izin veriyoruz ne de radyoda duyurusuna tahammül ediyoruz. Biz bize böyle isek Musevi asıllı esnafın cenaze merasimi duyurusunu cami minaresinden nasıl duyurabiliriz, öyle değil mi?

İnsanlık ve Vefa Ölmemeli!

“Adı Yosef Hobe. Musevi bir vatandaşımız. 78 yaşında.

İzmir Konak’ta 50 yıldır esnaf. Basmacı Yusuf diye tanınır. Dükkanı Hisar Caminin yanında.

Sevilir, sayılır, hürmet edilir.

Sabah erkenden dükkanını açar. ‘Selamünaleyküm’ diyenlere, ‘Aleykümselam’ der.

Bu ülke için 36 ay askerlik yapmış.

Devlete vergisini kuruşuna kadar ödemiş.

Kendisi Müslüman olmamasına rağmen, her Cuma günü dükkanının önüne kartonlar koyar, camiye sığmayan cemaat orada namaz kılsın diye.

Müslümanlar gelir, o kartonların üzerinde ibadetini yerine getirirdi. Herkes ‘Allah razı olsun’, o da herkese, ‘Allah kabul etsin’ derdi.

İleri yaşına rağmen namazdan sonra kartonları tek tek toplar, bir sonraki Cuma kullanılması için dükkanına geri taşırdı.

Önceki gün (14 Nisan 2016) vefat etti.

Yıllarını geçirdiği çevre esnafı çok üzüldü.

Ölüm haberi duyulsun, sevenleri son görevini yapsın diye Hisar Cami’den bir anons yapılmasını rica ettiler.

Minareden sadece şu metin okunacaktı: ‘Çarşımızın esnaflarından Yosef Hoba vefat etmiştir. Cenazesi saat 16.00’da Altındağ Musevi mezarlığında defnedilecektir’.

Cami imamı Konak İlçe Müftülüğüne sordu. Hayır dediler. İzmir İl Müftülüğüne başvuruldu. Yine hayır dediler. Son çare Diyanet İşleri Başkanlığı oldu. Ankara’dan gelen haber de ‘Hayır’dı’.”

Yukarıda bir kısmına yer verdiğim yazı bir alıntı. Alıntıdan anladığıma göre olay 2016 yılında olmuş. Bundan da sosyal medya aracılığıyla yeni haberim oldu. Olayın aslı var mı, yok mu bilmiyorum. Birileri algı oluşturmak için yazıp servis etmiş olabilir. Temenni ederim ki bu yazının aslı ve astarı olmasın.

Alıntıda; ilçe, il müftülüğünün ve Diyanet İşleri Başkanlığının da adı geçiyor. Acaba ilgili kurumlar bu yazıya cevap vermiş, yazıyı tekzip etmiş mi diye Google üzerinde arama yaptım. Herhangi bir tekzibe rastlamadım. Yalnız anons izni için ilçe ve il müftülüğünün aranması anlaşılır da DİB’e de sorulması ilginç görünüyor. Çünkü Diyanet’ten haydi deyince birden cevap gelmez. Cevap gelinceye kadar da cenaze beklemez. Çünkü cenazelerin makul bekletilme süresi var.

Yazının aslı var diyelim. Ölen Müslüman olsun veya olmasın, mahalle camiinden duyuru yapmada bir sakınca olmaz. Dinî yönden cevazından ziyade insani bir şeydir. Çünkü ezan ve salanın dışında cami hoparlörleri çoğu muhitlerde önemli duyurular için de kullanılır:

“Falanın düğün yemeğine tüm mahalleli davetlidir”,

“Bir miktar para bulunmuştur”,

“Bir miktar para kaybolmuştur. Bulanların insaniyet namına getirmesi rica olunur”,

“Falan mevkide yangın çıkmıştır. Traktörü olan vatandaşların yardıma gelmesi” gibi.

O hesap, İzmir’i mesken edinmiş, Musevi vatandaş için de cami görevlisinin inisiyatif alıp “Mahallemiz sakinlerinden Basmacı Yusuf lakaplı Musevi vatandaşımız vefat etmiştir. Cenazesi şuradan kalkacaktır. Sevenlerine duyurulur” anonsunu yapabilirdi. Böyle bir anons çok da güzel olurdu.

Nedense bazen bağnazlığımız tutar ya da dinen caiz olur mu diyerek her şeye dini yönden bakmaya kalkar ve çoğu zaman da caizdi, değildi demek suretiyle işin içinden çıkamayız. Şu var ki insanlık dinden ve inançtan önce gelir. İnsanlığımız olmadan din ve inanç toplumsal barışa hizmet etmez. Bu tür anonslar aynı zamanda bir jest olur. Sevgi, saygı ve ülfete katkı sunar.

Hasılı, işin içine ölüm ve cenaze girince akan sular durmalı. Din ve inançtan önce insanlık ve vefa ön plana çıkmalı.

Sizi bu konuya benzer başka bir anekdota götürmek istiyorum. Yalnız sayfam doldu. Buna da bir başka yazımda değineyim.