22 Mart 2025 Cumartesi
İnsan Olmak Neyimize Yetmez
15 Mart 2025 Cumartesi
Kefaret Orucu
Öğrenciye Ramazan Kolaylığı Niçin Düşünülmez?
14 Mart 2025 Cuma
Eş Seçiminde Dindarlık Kriteri
12 Mart 2025 Çarşamba
Müslümanlar Ne Âlemde?
9 Mart 2025 Pazar
Ezberci Eğitim Out, Hafızlık Eğitimi İn
6 Mart 2025 Perşembe
Bazı Ülkelere Biçilen Rol
3 Mart 2025 Pazartesi
Ramazan Kutlanmaz, Yaşanır
Orucun, Kitaplarda Yazmayan Faydası
2 Mart 2025 Pazar
Dindar Zihnin Dünyası
“Bugün Mehmet Okuyan hocayı dinledim. ‘Depremin duası nedir’ dediler. ‘Demirden ve çimentodan çalmamaktır’ diye cevapladı”.
Bu paylaşımı emekli bir ilahiyatçı paylaşmış.
Bu söze ne denir? El hak doğru denir. Adam fiili duadan bahsediyor. Kısaca bina yaparken tabiat şartlarına uygun bina yapacaksın. Malzemeden çalıp çırpmayacaksın diyor.
Mehmet Okuyan, ömrünü Kur’an’a adayan bir Kur’an talebesi. Tefsir ederken hatası olmaz mı? Olur. Kimin olmaz ki Okuyan’ın olmasın.
Bildiğim kadarıyla hadis ve sünneti inkar eden biri değil. Ama nedense adı sünnet ve hadisi inkar eden birine çıkmış. Hadislere bakış açısı, kendi ifadesiyle, “Ne süpürüp atanlardan ne de süpürüp alanlardan”. Her hadisi referans almayıp Kur’an’ı Kur’an’la açıklamayı düstur edinmesinden olsa gerek. Kendisinin seveni kadar düşmanı da çok. Nefret edenler adeta ismini duyar duymaz içindekini kusuyor.
Üşenmeyip bu paylaşımın altına yorum yazanlara baktım. Neler yumurtlamışlar neler:
“İslam Dininin temel kaynağı Sahih sünneti inkar eden bu Macar Yahudi’si Ignaz Goldziherin şakirdi din yıkıcısı”.
Sâffât Suresi 102. ayette Hz. İsmail ‘Babacığım emrolunduğun şeyi yap’ demesine rağmen mealen ‘Allah çocuğunu kurban et der mi?’ diyerek açıkça ayete muhalefet eder” .
“Ebu Davut’ta kaydedilen sahih hadiste cuma namazının kadınlara farz olmadığı beyan edilir ama bu din yıkıcısı, cuma namazının kadınlara da farz olduğunu söyler”.
Sapkın görüşlerinden sunduğum bu birkaç örnek bu şahsın din anlayışının sakatlığının gösteriyor.
“Evet, Müslüman her işini en iyi yapmalı, lakin yaratıcıya duayı küçümsemesi kibrinden gübürünün (ne demekse) gözükmesine sebep oluyor”.
“Niye hoca diyon madem?”
“Materyalist bir yaklaşım”.
“Kur'an'ı tahrif edecek şekilde yorum yapan ve özellikle peygamberi yok sayan bir âlim. Dinlemeyi bırakın, adam yerine bile koymaya değmez. Bakara suresinin 286. ayetini okur da peygamberi yok sayar, buna muzelman (Müslüman değil) denir, denirse.!”
“Farkında isek eğer, duayı küçümseyip de şaka ile ve istihza ile cevap veriyor ki "Vel istihzâu küfrün/dini değerlerle istihzâ etmek küfürdür..."
“Dinleyecek bir adam bulamadın mı... Hoca???”
“Tehlikesi çok büyük bu herifin...!!!!”
“Böyle adamları ilahiyatçılar temizlemesi lazım”.
“O adamın ismini bile ağzıma almam”.
Aracı koymayın deyip yüzlerce kitap yazan bu ve dünürü değil mi? Bunlar var ya bunlaaaarrrr...”
Gördüğünüz gibi yorumlarda Kur’an talebesi Okuyan’ın ne Müslümanlığını bırakmışlar ne de insanlığını. Demediklerini bırakmamışlar. Adeta içindekileri kusmuşlar.
Tüm bu yorumları görünce tüm dindarları kastetmesem de dindar zihnin dünyası böyle çıkıverdi içimden. Vah ki vah yazık.
Ne yazık ki söyleyecek sözü olmayanların, Okuyan’a fikirle cevap veremeyeceklerin zihin dünyası bu işte. İşleri güçleri kişiye belden aşağı vurmak.
Sonunda paylaşımı yapan ilahiyatçı tüm bu yorumlara gına getirmiş olmalı ki hepsine birden büyük harflerle şöyle cevap vermiş:
“YAV BEYLER! HAKLISINIZ KATILIYORUM YORUMLARINIZA. AMA DEMİRDEN ÇİMENTODAN ÇAL YIKILSIN...
BİRAZ BUNA VURGU YAPTIM YAV... BUNU GÖRÜN YETER... HABİRE SALDIRMAYIN YAV.
ADAM DOĞRU SÖYLEMİŞ. ŞEYTAN BİLE BAZEN DOĞRU SÖYLÜYOR YAV.
DOĞRU DE GEÇ...”
Sadede gelirsem, bu zihin dünyasına sahip insanların ne dine ne Müslümanlığa ne topluma ne de insanlığa verebileceği bir şey var. Bu tiplere, tek kelimeyle yazıklar olsun!
19 Şubat 2025 Çarşamba
İncinenler İncitmeyi Öğrendi
Gördüm, işittim, gözlemledim ve tecrübe edindim. Yaşarsam daha neler göreceğim hiç kestiremiyorum:
Bir zamanların;
Mağdurları mağrur oldu.
Müstazafları müstekbir oldu.
İncinenleri, incitir oldu.
Mazlumları zalim oldu.
Ayıplayanları ayıplanır oldu.
Eleştirenler eleştiriye gelmez oldu.
Hakaret edilenleri hakaret eder oldu.
Sesi kısık çıkanları, sesi gür çıkar oldu.
Dışlananları dışlar oldu.
İtilip kakılanları itip kakar oldu.
Had bildirilenleri had bildirir oldu.
Ne olur bizi bir dinleyin ve anlayın diye yalvar yakar olanları dinlemez ve anlamaz oldu.
Bahane ve gerekçe üretenler gibi mazeret üretir oldu.
Korku verenleri gibi korku verir oldu.
Çelişenler gibi çelişen oldu.
U dönüşü yapanlar gibi U dönüşü yapar oldu.
Zikzak çizenler gibi zikzak çizer oldu.
Her şeyi ağzına yüzüne bulaştıranlar gibi ağzına yüzüne bulaştırır oldu.
Köşeyi dönenleri gibi köşeyi döner oldu.
Ne oldum delileri gibi ne oldum budalası oldu.
Büyük laf edenler gibi büyük laf eder oldu...
Görünen o ki bir zamanların incinenleri, incine incine incitmeyi öğrendi ve bir zamanların incitenlerini öğretmeni kabul etti ve incitir oldu. İncitmeyi de gördüğüm kadarıyla seviyor.
Bu arada başta incitme olmak üzere her alanda boynuz kulağı geçti. Selefleri ellerine su dökemez. Bu konudaki rekorlarını kimse egale edemez.
Hasılı, bir zamanların dürüstlerinin dürüstlükleri yokluktanmış. Her şey imkan ele geçinceye kadarmış. Hepsi, birer kıskançlıkmış, hazımsızlıkmış. Siz çok demlendiniz. Biraz da biz demlenelim demekmiş.
Ne diyelim, ruhuna Fatiha!
16 Şubat 2025 Pazar
Din Eğitiminin En Sakıncalı Kısmı
"Din eğitiminin, benim gördüğüm en sakıncalı kısmı, yetkin olmayan ellerde hazırlanıp yetkin olmayan eller tarafından verildiğinde; bizler metafiziksel varlıklarız. Bizlerin ruhsal dediğimiz bir yanımız var. Büyük sorulara, büyük konulara meraklıyız. Bu meraklarımızı öldürüyor daha erken yaşta. Çocuğa daha erken yaşta uyuşturucu nev’inden bir dini formülasyon yüklendiği zaman 50-60 yaşına kadar hiçbir sorun yaşamadan zararsız bir vatandaş yetiştirebiliyorsun. Demek ki sistem bunu istiyor"(https://youtube.com/shorts/wK0IDpdT0Ew?si=_o2wQfKEPmbgLLIf)
Bu alıntı, Sinan Canan'a ait. Sinan Canan, "Gerek öğrenme, lisan, zihinsel performans, yaratıcılık, sanat, inançlar, eğitim, ebeveynlik gibi temel konuların nörobiyoloji açısından açıklamaları üzerine, gerekse kaos teorisi, karmaşıklık, fraktal geometri, doğadaki biçimler gibi genel bilimsel konular üzerine verdiği eğitimler, konuşmalar ve Youtube yayınları ile tanımıştır". (Wikipedia).
Sinan Canan'ın bu kısa videosundan siz ne anladınız ya da bu görüşüne katılıyor musunuz? Tespitini ne derece objektif bulursunuz bilmem. Ben hem ilginç buldum hem de tespitini yerinde buldum.
Canan'ın bu kısa videosundan, sistemin ya da yerleşik düzenin, uslu çocuk uslu vatandaş uslu insan yetiştirmek istediğini bunun için de din eğitiminden yararlandığını anlıyorum. Bu amaca ulaşmak için sistemin;
Yetkin olmayan ellere din eğitimini hazırlattığı,
Yine yetkin olmayan kişiler eliyle din eğitimini verdirdiği,
Çocuklara, uyuşturucu nev’inden bir dini formülasyon yüklendiği,
Yüklenen bu etkinin insandaki fiziksel ve ruhsal merak duygusunu yok ettiği,
Bunun da 50-60 yaşına kadar sürdüğü,
Böylece zararsız vatandaş yetiştirmiş olduğu,
Anlaşılıyor.
Canan’ın bu tespitini test için din eğitimi alanların yaşantısını göz önüne getirmek gerektiğini düşünüyorum. Din eğitimi alanların sosyal medya paylaşımları bile bize bazı ipuçları verebilir.
Videoda geçen din eğitimi derken sadece İslam dini eğitimi anlaşılmamalı. Sistemler tarafından dinlerin bu şekilde kullanıldığı düşünülmelidir.
Burada İŞİT, DAİŞ, el Kaide, Taliban türü örgütlerin uslu çocuktan ziyade zararlı ve yaramaz çocuk yetiştirdiği söylenebilir. Buna da şöyle cevap vermek mümkün. Uluslararası sistem, bir yerdeki emellerine ulaşabilmek için bu tür örgütleri öne sürdüğü, bu örgütlerin, gerçekleştirdiği terör eylemleri o ülkeyi işgali beraberinde getirdiği düşünülürse, bu örgütlerin de sistemin bir parçası olduğu anlaşılır.
Sonuç olarak, adı din eğitimi veya herhangi bir ideoloji olsun, çocuk veya genç yaşta boş veya sıfır beyinlere fazlaca enjekte edilirse, hepsi uyuşturucu etkisi yapar sonucu çıkarılabilir. Bu da birçok şeyi insana sorgulatmaz. Çünkü hayata tek pencereden baktırır. Sadece o pencereyi doğru diye dayatır. Uyuşturucular da böyle değil mi? O yüzden din eğitimi veya herhangi bir ideoloji; alınacak, öğrenilecek veya öğretilecekse; zamanında, kıvamınca, yeterince, ehlinden, doğruca alınmalı. Çoğu zarar, azı karar babından ne eksik ne de fazla.
9 Şubat 2025 Pazar
Farkımız Besmele
7 Şubat 2025 Cuma
Namaz ve Mesai
2 Şubat 2025 Pazar
Üç Kesimin Ahlakı
Muhammed Âbid el-Câbirî’nin tespiti (özet olarak):
1.Hz. Peygamber ve Sahâbe döneminde, yaşanan Kur’an ahlakına göre - Peygamber ve halifeler dâhil- hak hukuk konularında herkes herkese eşitti.
2.Sonra Emevîler iktidar oldu ve Müslüman yönetimler -çeviriler üzerinden- “kisrâ (İran kralı) değerleri”yle tanıştılar.
3.O değerler sisteminde üç türlü ahlak vardı:
a- Sultanın (devleti yönetenin) ahlakı bireysel seçkinlik ve ululuk üzerine kuruluydu.
Sultan “halifetullah” (Allah’ın vekili) ve “zıllullah” (Allah’ın gölgesi) idi; ona kimse hesap soramazdı.
b- Sultanın özel çevresinin ahlakı; onlar sultana hizmet eder, yanlış yapıp sultanın gazabına uğramaktan sakınırlardı.
c-Halkın ahlakı ise itaat etme ve sabırlı olma üzerine kuruluydu.”
Câbirî’ye göre bu ahlak tarzları, zamanla Müslüman toplumların kültürü haline geldi. “İslam ülkelerinde bu devlet anlayışı din adını da kullanarak bugüne kadar devam etti” (el-Aklu’l-Ahlâkî el-Arabî, s. 136-139, 169, 194-225, 234, 243, 253).
Max Weber’in yüz yılı aşkın bir zaman önce sultanizm dediği bu “kisrâcı değerler” sisteminde -lafı çok edilse de- uygulamada insan o kadar da önemli değil. (Mustafa Çağrıcı, özetle)
İnsanın o kadar da önemli olmadığını biliyorduk ama bunu da Cabiri’nin tespitiyle bir kez daha öğrenmiş olduk.
Tespitten anladığım kadarıyla, Emevîlerden günümüze pek bir şey değişmemiş. Yine üç tip insan ahlakı var.
Sultanın ahlakı, yaptıkları, tasarrufları geçmişten günümüze vardır bir hikmeti şeklinde devam ediyor ve hepsi layüsel.
Sultanlara bugün halifetullah veya zıllülah denmese de onları Allah’ın nimeti görenler eksik değil.
Sultana hizmet eden, sultana karşı hata yapmaktan Allah’tan korkar gibi korkan sultan çevresinin ahlakı. Bunlar da sultan sayesinde nimetlerden faydalanan kesim. Sultanın gözünden düşmediği, sultanın hışmına uğramadığı, sultana ihanet etmedikleri müddetçe bu nimetlerden faydalanma devam ediyor.
Üçüncü ahlak türü ise halkın ahlakı ki bu da itaat ve sabırdan ibaret bir ahlak.
Bu halka önceleri reaya, tebaa denirdi. Bugün halk reayadan vatandaşlığa terfi etse de bu büyük kesimin görevi itaat ve sabır. Şükür ki fazla yük yüklenmemiş. İtaat ve sabrı kabul etmeyip itiraz edenin kafasına sultan ve çevresi öyle bir gaile açar ki itiraza yeltenen anasından doğduğuna pişman edilir.
1935 yılında doğup 2010 yılında vefat eden bu Faslı düşünürün bu tespitine şunu ilave etmek mümkün. İtaat ve sabır ahlakı ile bezenmiş halkı da ikiye ayırmak lazım. Bir kesimi gönüllü itaatkar. Bunların oranı çoktur. Değilse sultan ve çevresi zirve yüzü göremez. Sultan ve çevresi bunların sırtına basarak yükselir. Bu kesim de bundan şeref duyar. Diğer kesim ise istemeyerek ve elinden bir şey gelmeyerek itaat ve sabır ahlakı ile yaşamaya devam eder.
Ve herkes halinden memnun. Çünkü Cabiri’nin dediğine göre sultan ve çevresinin bir de halkın ahlakı dinden de dayanak bulmak suretiyle bu toprakların kültürü haline gelmiş.
Bu iş kültür haline gelince, sultan sultanlığını yapacak, sultan çevresi de sultana hizmet etmeye devam edecek, halk da itaat ve sabır hayatı yaşayacak. Değilse ahlaksızlık etmiş olurlar. Çünkü bu kültür bu ahlakı dayatıyor. Zihinsel bir değişim olmazsa, sultan, sultan ahlakından, sultanın özel çevresi bu ahlaktan, halk da itaat ve sabırdan memnun olmaya devam eder.
27 Ocak 2025 Pazartesi
Ölümlerden Ölüm Beğen Anadolu İnsanı!
19 Ocak 2025 Pazar
Vasiyetin Böylesi
2 Ocak 2025 Perşembe
Ramazanın İşaret Fişeği Recep
Recep,
Aylardan bir ay demeyin.
Aynı zamanda erkeklere verilen bir isim demeyin.
Farklı aylardan biridir.
Üç ayların başlangıcı ve başıdır.
Ramazanın işaret fişeğidir.
Geldi mi recep.
Ramazana sayılı günler kalmıştır.
Bir bakmışsınız şaban, ardından ramazan.
Ramazan deyip de geçmeyin.
On bir ayın sultanı kabul edilir.
Bir ay boyunca oruca niyet edilir.
Oruç fobisi olanlara düşer bir kabus.
Sanırsın ki Karadeniz'de gemileri battı.
Nasılsa bir ay değil mi demeyin.
Recep, şaban geçmişse, bu da geçer demeyin.
Bilin ki recep ve şabandaki hız ramazanda yok.
Görünce ilgiyi ramazan. Yavaştan alır gitmeyi.
Gitmeye hiç niyeti olmaz.
Madem beni seviyor ve gitmemi istemiyorsunuz,
O zaman ağırdan alayım der.
Durur da durur.
Durmakla da kalmaz. Dilini damağını kurutur.
Akşamı iple çekersin.
İftarla beraber sofraya verirsin kendini.
Üzerine bir çay içeyim keyif atayım dersin.
Gevşeme, bırakma kendini. Daha var 20 rekat teravih var der.
Teravihin ardından şöyle uzun oturayım dersin.
Gözünü önüne gece vakti yapılan sahur gelir.
Sabaha dinç kalkmak için sahura kalkmak gerek.
Sahuru yapmayınca psikolojik yönden çöküyor insan. Sahura da kalkamadım dedirtir insana.
Hasılı uzun oturtmaz seni. Elin mahkum yatacaksın.
Uykulu uykulu sahura kalkar, atıştırırsın.
Gözünden uyku akıyor.
Yatayım diyorsun.
Sabah namazı var.
Ezanla birlikte kılıp yatayım zira sabah mesai var diyorsun.
Süleymaniye'den bir ses: Daha imsak başlamadı. Sabah namazı vakti girmedi. Bekleyeceksin. Değilse namazın olmaz diyor.
Diyanet ise boş ver sen Süleymaniye'yi. Bal gibi olur namazın. Aha bu da ezanı diyor.
Haliyle kafan karışıyor.
Bir de iş var sabah sabah.
Ya alternatif imsak vaktini bekliyorsun ya da bobalı boynuna Diyanet'in diyorsun.
Bu durum bir ay boyunca mütemadiyen böyle devam eder.
Memurun pazartesi sendromu gibi oruçta zorlananlar, ramazanın çıkmasını iple çekerken, devreye, olsa da daha tutsak, ne zaman geldi, ne zaman bitiyor diyenler giriyor.
Pazartesi sendromu gibi oruç tutanlar neyse de olsa da tutsak diyenlere, madem öyle. Yılın diğer günlerini de oruçlu geçirin, elinizden alan mı var demek lazım.
Bir de ramazan yaklaşırken şu orucu nasıl yırtarım deyip doktor doktor dolaşanlar var. Çünkü hasta bunlar. Bir doktor dese ki oruç tutamazsın. Dünyalar onların olur. Gelir yanına. Doktor yasakladı. Tutamıyorum der. Oruç oruç onları teselli etmek de sana düşer.
Hasılı ramazanın işaret fişeği üç ayların başlangıcı recep, bana bu gözlemleri gözümün önüne serdi.
Benden aktarması. Gerisi size kalmış.
29 Aralık 2024 Pazar
Nasıl Anılmak İstersiniz?
Acısıyla tatlısıyla hayat acıdır. Hayatın acılarından biri de ölüm gerçeği.
İyi tanıdığım birinin ölüm haberini aldım bu gece.
Sevip saydığım, değer verdiğim, iyi niyetinden ve samimiyetinden şüphe etmediğim biri idi.
Uzun yıllar aynı okulda öğretmenlik yaptı. Öğrenci yurdunda da belletmenlik. Kaç neslin yetişmesinde pay sahibi.
İsterdim ki birkaç neslin yetişmesinde rol alan bu kişinin şiddet yerine sevgiyi esas almasıydı.
Emekli olduktan sonra hafız olan, aynı zamanda bir cemaatin hatırı sayılır kişilerinden olan bu hocamızın son günleri nasıl geçti bilmiyorum ama güvendiğim birinin, onun hakkında söylediği şu söz uçmaya başladığının işareti idi. Demiş ki “Bizim evimizin bulaşıklarını melekler yıkıyor”. Olur mu böyle şey? Demek ki inandırmış buna kendisini.
Yukarıda dediğim gibi iyi niyetinden şüphe etmediğimiz bu hocamız, elinde sopası eksik olmayan biri idi. Öyle zannediyorum, öğrencisi olup da dayağını yemeyen yoktur. Varsa da bir elin parmaklarını geçmez.
Yurda geç geldin, döverdi.
Abdesti geç aldın, döverdi.
Sabah yataktan geç kalktın, döverdi.
Ezberini yapmadın döverdi.
Yaramazlık yaptın, döverdi.
Okula gitmedin, döverdi.
Dua okumadın, döverdi.
Hiçbir suçun yoksa bile yanından geçerken, sopası baldırlarını öperdi.
Vururken sopa kafana mı gelir, koluna mı, ayağına mı fark etmezdi.
Severken de döverdi, yererken de.
Böyle yaparak içindeki fırtınayı mı dindirirdi bilinmez.
Belki de dayak cennetten çıkma sözünü düstur edinmişti.
Ama iyi niyetli görsem de tüm bu iyi niyetini yok eden bu şiddet yönü, öyle zannediyorum, tek sermayesi idi. Çünkü kendisi dayakla büyüyen, eline imkan geçince dayak uygular. Geçmiş hocalardan talebelerine, talebelerinden de öğrencilerine tevarüs eden bir miras bu.
Bu yaşımda şunu öğrendim ki şiddet gören, gördüğü şiddetten ve şiddet uygulayandan ne kadar nefret etse de şiddet uygular. Açıkçası bir zaaf belirtisidir.
Bu toplumun şiddet yanlısı olmasının temelinde, gördüğümüz ya da üzerimizde uygulanan şiddet yatar.
Uygulanan bu şiddet orada kalmıyor. Hayatı boyunca kişiyle yaşıyor. Çünkü şiddet insanın kişiliğine işliyor. Bu kişilik; boynu büküklük, özgüveni eksikliği, eziklik şeklinde kişiyi gölgesi gibi takip eder. Yani kişiyi kişilikten ediyor.
Yedi sene boyunca sadece bir yarım gün okula gidemediğim için kendisinden iki sopa yemiş olsam da başkasının üzerinde uyguladığı çok dayağına şahit oldum. İki sopasıyla kurtulan ender kişilerdendim. Benimle aynı suçu işleyen arkadaşım ise bir araba dolusu sopasını yemişti de ona kızgınlığından abdestsiz yatsı namazı kılmıştı. Namaz boyunca içinden dua ve süre yerine küfür ettiğini söylemişti. Namaza gidecek çocuk namaz öncesi dövülür müydü? Dövülecekse de herkesin içinde alenen dövülür müydü? Hiç mi 15-16 yaşındaki bir öğrencinin onuru düşünülmezdi. Öyle kafasına, koluna, bacağına her nereye gelirse vurulur muydu? Suçu neydi sonra bu arkadaşın? 20 gün özürsüz devamsızlık hakkı olduğu bir öğrencinin yarım gün devamsızlık yapmasıydı. Sonra anası mıydı, babası mıydı, velisi miydi? Kim ona, eti senin, kemiği benim demişti? Dense de böyle mi yapılmalıydı?
Bir defasında bir lise öğrencisi ile yemekhanede herkesin önünde sanki iki lise öğrencisi gibi birbirlerine vurmuşlardı. Öğrenci altına almıştı. Sebep her ne ise bir hoca kendisini bu duruma düşürmemeliydi.
Ben görmedim ama birinin boynuna vurmuş galiba. Hayatı boyunca boynunu döndürememiş. Sakat kalmış.
Hasılı hocamız vefatıyla çok dua alanlardan. Çünkü seveni çok. İçlerinde dayağını yediği halde ardından hayır dua edenleri var. Ama bir o kadar da okuldan soğuttu, okulu bıraktım, okuldan başka okula onun yüzünden nakil gittim, beni şöyle, böyle dövdü deyip hakkını helal etmeyen de çok.
Keşke bu hocamızın ismi geçince insanların aklına ilk dayağı gelmeseydi. Dayakla anılacağına, sevgi ve merhametin timsali olarak görülseydi. Kendisine bir kırgınlığım ve kızgınlığım olmasa da hocamızın böyle anılmasını çok temenni ederdim. Keşke dinin sevgisini verseydi. Ezber bir şekilde yapılırdı. Kendisi nasıl emekli olduktan sonra azmedip hafız olduysa, zamanında sevgi tohumları ekseydi, belki de öğrenci iken ezber yapmamak için direnen nice öğrencileri kendisi gibi sonradan hafız olurdu.
Sonradan attığı dayaklardan dolayı pişmanlık duymuş mudur, bunu birilerine keşke yapmasaydım demiş midir bilmiyorum. Eğer özeleştiri yapıp pişmanlık duymuşsa tüm bu yaptıklarına karşılık yine de takdiri hak ediyor. Çünkü bazıları yıllar sonra bu itirafı yapıyor. Bazıları ise dövmeseydim, okumazdınız diyerek hala burnundan kıl aldırmıyor.
Anlatmak istediğim eğitimcinin yol yordam bilmesi, usul ve adap bilmesi. Değilse sınıfta işi yok. Okul kapısından içeri girdirilmemeli. İstersen allameicihan olsun.
Bana bugün bilgi mi sevgi mi dense sevgi derim.
Bu dünyadan ayrılırken hakkınızdan bahsedilirken dayakla mı anılmak istersiniz yoksa kubbe de hoş bir seda mı bırakmak istersiniz?
Hasılı, hocamız hatasıyla sevabıyla geldi geçti. Bu vesileyle ona rahmet diliyorum.
28 Aralık 2024 Cumartesi
Sadaka Rasülullah
Daha önce, hutbelerde okunan hadisten sonra "Sadaka rasülullah. Fîmâ kâl, ev kemâ kâl" (Rasülullah bu sözde doğru söyledi veya bunun gibi söyledi) kısmını ele almış, eğer birden fazla hadis okunmayacaksa "ev kemâ kâl" kısmının söylenmemesi gerektiğini, çünkü bu tür bir ilave, okunan hadise şüphe getireceğine dair bir endişemi dile getirmiştim.
24 Kasım 2018 tarihinde ele aldığım, (https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2018/08/fima-kal-ev-kema-kal.html) bu yazı çok okundu ve çok yorum aldı: Hak veren olduğu gibi niçin söylediğine dair açıklama yapıldı, eleştiren de oldu. Şu var ki yapılan yorumların çoğunu ikna edici bulmadım.
Yazım çok okunup yorum almasına ve hala okunmaya devam etmesine rağmen belki de dil alışkanlığından belki de zamanında öyle ezberlediklerinden ya da bir bildikleri olsa gerek, hatiplerimiz ilk hutbenin bitiminde yine "ev kemâ kâl" demeye devam etti. Her okunuşta da kulağımı tırmalamaya devam etti.
*
25.12.2024 günü cuma için yine mahallemdeki camiye gittim. Kış günleri cuma ve diğer vakit namazları caminin alt katında kılınıyor. Alt kat birden fazla oda görünümüyle, cami dışında başka bir amaç için düzenlenmiş.
İmamın namaz kıldırdığı bölüm dolu olduğu için yan taraftaki odaya geçtim.
İlk sünnetin ardından hutbe okuyanı görmesem de her zamanki hatibin sesinden farklı idi. Ya müezzin olmalı ya mahalle sakinlerinden biri ya da imam izinli olduğu için müftülüğün görevlendirdiği biri olmalı.
Hatip ilk hutbede hamdele, salvele ve şehadete yer verdikten sonra hutbe konusuna uygun ayeti okuyunca, hutbenin tövbe üzerine olacağını anladım. Ardından bir hadis okudu. Hadis de tövbe üzerine idi.
Türkçe metni okumaya başlamadan, okunan hadisten sonra hatibin hadisi nasıl bağlayacağına kulak kabarttım. Nedendir bilinmez bu hassasiyetim.
Hadisin ardından hatip, "Sadaka rasülullah" (Rasülullah doğru söyledi) diyerek hutbenin ilk kısmını bağladı. "ev kemâ kâl" demediği gibi "fîmâ kâl" kısmını bile okumadı ve en doğrusunu yaptı.
Pek görmeye alışık olmadığım bu hutbe iradını daha bir dikkatli dinledim. Dinledikçe, işinin uzmanı, ne yaptığını bilen ve okuduğu Arapça metnin ne anlama geldiğini bilen hatibin hutbesinden ve üslubundan memnun kaldım. Hah şöyle. Benim üzerinde bir zamanlar durduğum bu hassasiyeti, sayısı bir olsa da yerine getiren oldu. Helal olsun dedim. Ne diyeyim, sayıları çoğalsın.