Dini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dini etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Mart 2026 Cuma

Yangından Mal Kaçırır gibi Bayram Namazı

Bayram günü Konya merkezde 06.47'de güneş doğdu. 07.24'de bayram namazı vakti duyurusu yapılmış. Güneşle namaza başlama vakti arasında 37 dakika dikkatimi çekti. 

Eskiden güneşin doğmasının ardından kerahat vakti çıksın diye 40-45 dakika sonra bayram namazı vakti belirlenirdi. 

07.25'de camiye vardığımda imam çoktan tekbir alıp namaza durmuş. İlk rekatın tekbirlerini almış ve Fatihayı okumaya başlamış. 

Namaz bittiği zaman 07.31 idi. Tekbir ve selam toplamı 7 dakika sürmüş. 

Mahalle imamımızdaki bu dakikliğe şapka çıkarmak lazım. 

Zamana riayet ve dakik olma yönünden sınıfta kalsak da bayram namazını vaktinde kılma yönünde üstümüze yok. Adeta yangından mal kaçırır gibi bayram namazına başlıyoruz. Ne dakika ne saniye sekiyor. Tam zamanında tekbir alıyor imamlar.

Eski imamlar bayram namazı vakti gelince hem geç gelenler yetişsin hem de namazın kılınışını hatırlatırdı. Şimdiki yeni nesil imamlarımız bunu da yapmıyor. Yapıyorsa da vakit girmeden yapıyor. 

Sabah erkenmiş. Belki uykuya dalmış olanlar olabilir. Bir iki dakika oyalanayım. Yeni gelenler de bayram namazına yetişsin diye bir dertleri yok. Vakit girince tekbirimi alırım. Yetişen yetişir, yetişmeyen kendi bilir diye düşünüyor. 

Tamam, bayramda herkes zamanla yarışır. Herkes bayram  ziyareti yapacak. Vaktinde kılmak gerek. Yalnız üç beş dakika geç hareket etmek çok iyi olur diye düşünüyorum. Çünkü bayram namazı, cuma ve vakit namazları gibi değil. Önünde ezan yok, sünnet yok, kamet getirme yok. İmamın buyurun namaza komutuyla herkes ayağa kalkıyor ve tekbir alınıyor. 

Madem ki bayramlarda zamana riayet konusunda azami gayret sarf ediyoruz. Bu dakikliği hayatın her alanına yaymak gerek. Çünkü dakiklik sadece bayram namazında lazım değil, her zaman lazım.

Bayram namazını sadece namaz vaktini duyurmakla kalınmamalı. Vakit girince ezan, teşrik tekbiri, sela ya da "Bayram namazı kılınmak üzere" şeklinde duyuru yapmak sanki daha uygun olur diye düşünüyorum. 

18 Mart 2026 Çarşamba

Ramazanın Düşündürdükleri

Ramazan ayı Müslümanlar için önemli bir ay, mübarek bir ay, on bir ayın sultanı; rahmet, mağfiret ve cehennem azabından kurtulma ayı. Bu ayda şeytanlar zincire vurulur denir.

Bu ay oruç tutan, Kur'an okuyan, ibadet yapan için ruhu ve bedeni rektefiye etme ayı aynı zamanda. 

İçinde bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecesini barındıran aydır. 

Kur'an ayıdır aynı zamanda. Mukabele ve hatim okuma geleneği yine bu aydadır. 

Kişinin açlık ve susuzlukla imtihan edildiği aydır. 

Oruç tutanın nefsine hakim olduğu aydır. 

Oruç tutan için güçlü bir irade beyanının olduğu aydır. 

Belli saatte yeme ve içmeden kesilme, aynı zamanda aynı vakitte yeme, içme ayı. 

Zekatıyla, fitresiyle, fidyesiyle sadakasıyla, yardım kolisiyle fakir ve fukaranın gözetildiği, yardımlaşmanın doruğa ulaştığı aydır. 

İzzet, ikram ve iftar davetlerinin yapıldığı, sofra menüsünün çeşitlendiği aydır. 

Sair zamanlara göre oruç tutana bol zamanın kaldığı bir ay ama üretim ve çalışma yönünden zayıf bir ay. Çünkü zaman bol ama aç ayı oynamaz misali oruç tutanda çalışma şevkinin olmadığı bir ay.  Tembellik, rehavet, üşengeçlik bu ayda kendini gösterir. 

Uyku probleminin had safhada olduğu, uyuşukluğun hiç uzaklaşmadığı, çalışma temposunun iyice düştüğü, iftarın dört gözle beklendiği ay. 

Kısaca oruç, teravih, namaz, Kur'an okuma, hayır ve hasenat yönünden bereketli bir ay. Yalnız aynı bereket, çalışma ve üretmede yok. 

Hem ibadet hem de üretme ve çalışma olsun isteniyorsa ramazanlara mahsus bir mesainin yürürlüğe konması hem ibadet hem de üretme yönünden elzemdir diye düşünüyorum. Çünkü bitimi ihmal etmeden ikisini de birlikte yürütmek lazım. 

13 Mart 2026 Cuma

Geçmişi Kaşımanın Ne Gereği Var?

ABD ve İsrail'in Ortadoğu'da sırayla ülkeleri dizayn ettiği bir gerçek. Dizayn derken bazısını bölüyor bazısını zayıflatıyor bazısını iç karışıklığa sürüklüyor. Irak, Suriye, Lübnan, Libya bunun en bariz örneği. Şimdi bu ülkelere devlet demeye bin şahit lazım.

Günümüzün Ye'cüc ve Me'cüc'ü olan bu iki ülke şimdi de İran'a ayar veriyor. Bir taraftan İran'ı bombalarken diğer taraftan İsrail'in Lübnan'a kara harekatı başlatmış olması, asıl hedefin Lübnan'a yerleşmek olduğunu gözlerden kaçırmıyor.

Asrın Ye'cüc ve Me'cüc'ü adım adım hedeflerine doğru ilerlerken biz tuzu kurular oturduğumuz yerden ahkam kesiyoruz. Mezhepçilik yapıyoruz. "İran şöyle böyle diyoruz. Bunların dini anlayışı bozuk. Sahabeye şöyle dil uzatıyorlar, Hz Aişe annemize neler söylüyorlar neler. Hamaney Esed'in tarafını tuttu. Şehit falan değil" diyoruz.

Din farklılıklarını ve mezhep anlayışlarını gündeme getirmenin zamanı değil, esas zalime karşı kenetlenmek lazım dediğinde, seni İrancı olmakla itham ediyorlar. Eğer böyle ise kendileri Amerikan ya da İsrail tarafını tutuyor anlamı çıkmaz mı?

Bu durum yani din ve mezhep anlayışını gündeme getirmek trafik kazası geçiren, ölümle pençeleşen birine ilk müdahaleyi yapmak gerekirken kaza geçirenin geçmiş yaptıklarını konuşmak gibidir.

Şu anda asrın Ye'cüc ve Me'cücü rolünü üstlenmiş, zalimliği su götürmez gerçek iki devlete karşı tavır almak varken mağdur ve mazlumu sorguluyoruz. Halbuki mazlumun dini sorulmaz ve sorgulanmaz. "Her doğan fıtrat üzere doğar. Daha sonra ailesi onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" hadisinde olduğu gibi herkes dinini ve mezhebini içinde bulunduğu toplumdan alır. İçine sinse de sinmese de durum budur. İran'da doğup büyüyen biri olsaydık bizler de Şii olacaktık, Caferi olacaktık. Sahabeye hakaret edecektik, Hz Ayşe'ye ağza alınmayacak söz söyleyecektik. Aynı şekilde bir Acem Türkiye'de büyüseydi, Sünni olacaktı. Kısaca her ülke ve bölgede yaşayan din, inanç ve mezhebi atalarından miras olarak kucağında bulur. 

Bir Alevi'yi Sünni, bir Sünni'ui Alevi, bir Şii'yi Sünni yapamazsın. Herkes bulunduğu mahalle ve ülkesinin rengine bürünür. 

Yazdıklarımdan, sakın ola ki İranlılar sahabeye hakaret ederek doğru yapıyorlar anlamı çıkarılmasın. Zira böyle bir şeyi ihsas bile etmem. Yapılanları saygıyla da karşılamıyorum. Sadece anlamaya çalışıyorum.

Hülasa, İran yanlış dini ve mezhep anlayışında olabilir. Ki öyledir. Esed'in yanında yer alarak Suriye'de binlerce kişiyi katletmiş de olabilir. Ki öyledir. İran dinsiz, putperest de olabilir. Şu anda tüm zalimliği ve izlediği politikası yanlış olsa bile bu zalimden daha büyük katmerli zalim olan ABD ve İsrail'dir. Bizlerin tüm dini farklılıkları, inancı bir tarafa bırakarak katmerli zalimlere karşı tavır almamız gerekir.

Dün olduğu gibi ABD ve İsrail asrın zalimidir. Saldırgan ve saldıran onlardır. Bunlara dair sözümüz olmalı. Gücümüz küçük zalime değil, büyük zalime olmalı. Çünkü geçmişi kaşımanın, dini ve mezhebi farklılıkları gündeme getirmenin ne yeri ne de zamanı. Hiçbir şey yapamıyorsak bari susalım. 

Fıtrat Hadisi

Buhari, Ebu Davut ve Tirmizi'de geçen, "Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" hadisi meşhurdur.

Bazıları bu hadisteki fıtrat kelimesinin başına "İslam fıtratı" eklese de hadisin orijinal metninde İslam yoktur.

Bazıları "Müslüman" doğar şeklinde fıtrata Müslüman anlamı verse de yine fıtrat kelimesinden Müslüman anlamı çıkmaz.

Önce fıtrat nedir TDK'ye bir bakalım. 

1. "Bir kimsede doğuştan bulunan vücut ve ruh özelliklerinin tümü; tıynet, cibilliyet".

2. "Bir şeyin yaratılırken kazanmış olduğu özellikler bakımından durumu; hilkat".

Görüleceği üzere TDK iki tanımda da fıtrata İslam/Müslüman anlamı vermemiş.

Fıtrata, doğuştan gelen yetenek, her insana doğarken verilen meleke, inanma ve Allah'ı bulma yetisi, bozulmamış hal, orijinallik, safilik gibi anlamlar da verilebilir.

Fıtrata dair bu anlamlara yer verdikten sonra hadisin ikinci cümlesi olan, "Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" kısmına gelelim.

Bu kısmı, çocuğun bir inanca ve düşünce yapısına sahip olmasında; anne baba, çevre, toplum, arkadaş çevresi, eğitim gibi faktörlerin etkili olduğu şeklinde anlıyorum.

Kişi, toplumun içinde hiç bozulmadan ya da hiçbir şeyden etkilenmeden büyüse, yani kendi başına kalsa doğuştan gelen bu yeteneği sayesinde deneme yanılma yoluyla inancını bulur, tıpkı Hz İbrahim'in yıldız, ay ve güneşi bir anlığına Rab edindikten sonra gerçek Rabbini bulduğu gibi.

Katılır veya katılmasınız, bu hadisle ilgili bir yöne daha değineceğim. Hadise göre çocuğu anne babası, Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar kısmı dikkatimi çekti. Bu kısımdan kişilerin inancında Allah'ın verdiği akıldan ziyade çevrenin etkili olduğu, kişilerin inancında, bulunduğu toplumun çok önemli olduğu anlaşılır.

Ülkelere göre dinlere baktığımız zaman o ülkede baskın din hangisi ise o ülkenin yurttaşlarının o dinde yoğunlaştığı görülecektir. Dinler ister evrensel ister mahalli ya da ister ilahi ister insani olsun her din belli bölgelerde taraftar bulmuş. Öyle zannediyorum insanlar yaşadığı ülkenin din rengi ne ise o renge bürünmüş. Girilen din de sorgulanmaz. 

Yine kahir ekseriyetinin araştırarak, aklını kullanarak, sorgulayarak bir dine girmediği anlaşılır. Mesela Türkiye'nin kahir ekseriyeti Müslümandır. Biz Türkiye'de doğup büyüyen değil de Hindistan'da doğup büyüseydik, büyük ihtimalle ya Hindu ya Sih ya Budist da Müslüman olacaktık. Çin'de doğup büyüseydik Konfüçyanizm, Budizm ya da Taoizm dininden olacaktık. En azından kahir ekseriyetimiz böyle olacaktı. Pek azımız araştırarak bir dine müntesip olacaktı. Yine Anadolu'ya Türkler gelip buranın baskın unsuru olmasaydı, belki de Hristiyan olacaktık. Eğer böyleyse, dinlerin evrensel olsa bile yerel olduğu, toplumun baskın unsurlarından etkilendiği anlamına gelir diye düşünüyorum. 

12 Mart 2026 Perşembe

Bir Ramazan Panosunun Düşündürdükleri

Ramazan etkinlikleri genelgesi çerçevesinde bir okulun koridorundaki panoya hazırlanmış bir pano örneğini fotoğrafladım.

Öncelikle panoyu hazırlayanı tebrik ediyorum. Çünkü bir emek var. Görsel yönü de güzel. Ramazan ayına uygun yapılacaklar da bir güzel sıralanmış. Panonun hazırlanışında estetik ve güzellikten ödün verilmemiş. Sanatını adeta ilmek ilmek işlemiş. Sahurla özdeşleşen Ramazan davuluna bile görselde yer verilmiş.

Fotoğraf karesinde yer alan yazılar küçük göründüğü için panodaki yazılara da yer vermek istiyorum. 

Ortaya, hoş geldin ramazan yazısı yazıldıktan sonra panonun her iki tarafında birer dörtlüğe yer verilmiş:

Bu aya hürmet gerek

Nimete şükür gerek

Mübarek ramazanda

Hakk'a ibadet gerek


Göz aydın hepimize 

Mübarek günler bize

On bir ayın sultanı 

Hoş geldin evimize 

Şiirlerin arasına da ramazanda yapılacaklara yer verilmiş: "Her gün bir iyilik yapmak, teravih namazı kılmak, Kur'an'ı Kerim okumak, sadaka vermek, sahur yapmak, cemaatle namaz kılmak, bol bol zikir çekmek, yardım kampanyalarına katılmak, büyüklerimize yardım etmek, iyilikleri devamlı hale getirmek". 

Panoya dair takdir ve içeriğine dair bilgiler verdikten sonra bu ramazan etkinliğine daha doğrusu bu panonun içeriğine dair birkaç kelam etmek isterim.

Ramazanda yapılacaklar listesine tekrar göz atıyorum. Dar ve geniş anlamda ibadete yer verilmiş. Sahur yapmaya bile yer verilmiş ama oruç tutmaya yer verilmemiş. Halbuki ramazan demek oruç tutmaktır. Ramazan etkinliği demek orucu merkeze almaktır. Sünnet olan teravihe, kalkılmasa oruca halel getirmeyen sahura yer verilmiş. Nedense oruç unutulmuş. Belki de sahur yapmak nasılsa oruç tutmak anlamına gelir diye düşünülmüş olmalı. Bir diğer husus, ramazanda yapılacaklar listesinde; zikir çekmek, teravihe gitmek, sahur yapmak, Kur'an okumak gibi her şey düşünülmüş. İyi, güzel. Yalnız tüm bu yapılacakların arasında çalışmak, üretmek, işimizi ihmal etmemek, işimizi düzgün yapmak, oruç tutarken işimizi de yerine getirmek, aksatmamak gibi hususlara yer verilmemiş. Elbette oruç tutan için sair zamanlardaki verim ve tempoyu görmek mümkün değil. En azından elden geldiği ve vücut el verdiği müddetçe işimize kendimizi vermek gerekir denebilirdi. 

En azından okul panosunda derslere çalışmak, okula devam etmek, dersleri dinlemek, kitap okumak denebilirdi. 

Kısaca, ibadeti hayatın merkezine alarak hayatın diğer alanlarını geri plana itmemek gerekir diye düşünüyorum. Hem dünya hem de ahiret işlerini dengede götürmek, birini yaparken diğerini ihmal etmemek lazım. Hele üretim asla geri planda kalmamalı. 

7 Mart 2026 Cumartesi

Yalnızlara Oynayan Güruh

Yaşadığımız çevrede hayatını dolu dolu geçirenler var. Bunlar işine kendini adamış. İşiyle haşır neşir olan insanlar. İşleri başlarından aşkın olduğundan sosyal medya gibi platformlarda pek arzı endam etmezler. Bu aleme girmedikleri için de kendilerinde bir eksiklik hissetmezler. Böyle hayatını dolu yaşayanların sayısının çok az olduğunu düşünüyorum. 

Büyük çoğunluk, kamudan erken yaşta emekli olmuş, emekli olduktan sonra da bir işle meşgul olmayıp kendilerini bir yere bağlayan meşgaleleri de olmayınca boşlukta kalmış durumda. Bu boşluk yalnızlara oynama olarak kendini gösteriyor. Çoğu, içlerindeki bu açlığı gidermek için sosyal medya platformlarında boy gösteriyor.

Facebook, İnstagram, WhatsApp'ı aktif bir şekilde kullanıyorlar. 

Hiç cuma mesajını sektirmezler.

Cuma mesajı gönderirken resimli format tercih ederler. 

Perşembe akşamından başlarlar cuma mesajı göndermeye. Cuma akşamına kadar devam eder bu mesaj gönderme.

Hem özelden hem kurdukları ya da dahil edildikleri WhatsApp grubuna gönderirler. Hem de sosyal medyada paylaşırlar.

Hele herkesin dahil edildiği bir grup varsa çoğu birden resimli cuma mesajı göndermede yarışırlar. Birinin gönderdiği cuma mesajına cevap verseler ya da bu mesajın altına değişik emojiler bıraksalar hiç gam yemeyeceğim. Her birinin resimli cuma mesajı arka arkaya gelir. Adeta benim resimli cuma mesajım seninkini döver misali. Halbuki birinin "Hayırlı cumalar" dileğinde bulunması, birkaç kişinin de "Size de hayırlı cumalar" anlamında emoji bırakması yeterli. Bu durum selam verenin selamını bir kişinin alması gibi olması lazım. Ayrıca herkesin selam vermesine ve selamı almasına gerek yok. 

Bu durum sadece cuma mesajından ibaret değil. Mübarek üç ayların başlamasıyla belirli aralıklarla gelen kandillerde de kandil mesajını es geçmezler. Bayram hakeza.

Bu kadar mesaj bazılarını keser mi? Zira tüm günleri boş. Günlük ayet, hadis ve günün sözünü de paylaşırlar. Hem sosyal medyadan hem de WhatsApp aracılığıyla. 

Ölen kimselerle ilgili cenaze merasimleri de aynı şekilde paylaşılır.

Ölen kimselere dair bilgiye eyvallah. Çünkü haberdar oluyorsun en azından. Ama cuma, bayram, mübarek günlere ait paylaşımlardan gerçekten gına geldi. 

Gel gör ki bunu bu paylaşım yapanlara anlat. Belli ki boşluktan kendilerine iş bulmuşlar. İşlerinin gereğini yerine getiriyorlar. Belli ki içlerindeki açlığı ve yalnızlığı böyle gideriyorlar.

Belli ki buldukları bu işten sevap kazandıklarına inanıyorlar. Fakat resimli bu cuma mesajlarının arasında bazı önemli bilgiler de gözden kaçıyor. Çünkü resimli cuma formatını gören okumuyor. Yine resimli cuma mesajları telefonun hafızasını dolduruyor. Ayrıca cuma mesajı göndermek dinin bir emri olmadığı gibi tavsiye ettiği bir şey de değil. Hayırlı cumalar demekle cuma ayrıca hayırlı olmaz.

Cuma mesajı ağırlıklı grupları sessize alsan bile bu grubu tıklamak zorunda kalıyorsun. 

Birileri, el boş, gönlü hoş, işi ve gücü olmayan, kendisine meşgale arayan bu kişilere, Allah rızası için mesaj gönderme demeli. Hoş, desen bile seni dinlemiyor bu tipler. Artık neyin kafasını taşıyorlar, bilemedim. En iyisi eli telefon tutan bu kişileri günlük işe koşacaksın. Akşama kadar yorulunca ellerine telefonu alacak takatleri kalmaz. Rahat bir uyku uyurlar. Bu iyiliği bunlara yapmak lazım. Bu vesileyle biz de cuma mesajı bombardımanından kurtulmuş oluruz. 

3 Mart 2026 Salı

Ramazan Mesaisi

Günümüzde ramazan ayı kış günlerine denk geldiği için çok uzun oruç tutulmuyor. Tutulan oruç uzun yaz günleri gibi zorlayıcı değil.

Eskiye oranla oruç tutan sayısında azalma olsa da ramazan iklimi bu toplumda yaşamaya devam ediyor. Kurumlarda ve okullarda azımsanmayacak oranda oruç tutanlar var.

Tutmak isteyen için bu mevsimde oruç zorlayıcı olmasa da sahura kalkma, ister istemez uykuyu bölüyor. Sahura kalkan çoğu kişide uyku problemi baş gösteriyor. Çoğu kimse işinde uykulu duruyor. Biraz oturma imkanı olan gözlerini yumup kestirmeye kalkıyor. Gözü uykuda olunca muhabbet ortamı da olmuyor, gözü kimseyi de görmek istemiyor. Hal hatır sormaya kalksan uykusuzum, uykuyu alamadım cevabı alıyorsun. Kısaca, öğrencisinde ve öğretmeninde bir uykulu hal var. Gözünü yummayan da derin düşünce içerisine dalıyor. Teşbihte hata olmazsa güz bülücü gibi kenar köşede pinekliyor.

Kısaca oruç tutanların çoğunda sahurdan kaynaklı bir uykusuzluk hali var. Aynı zamanda sabahtan akşama bir şey yiyip içememenin verdiği psikolojik bir açlık ve susuzluk hali var. Bu ikisi ister istemez mesaide efor düşüklüğüne sebebiyet vermekte.

Kendi adıma, tuttuğum oruçtan dolayı açlık ve susuzluk hissetmiyorum. Çünkü oruçlu olmadığım zamanlarda da sabah ve akşam olmak üzere zaten iki öğün yiyorum. Sadece yiyip içmemenin verdiği psikolojik bir durum söz konusu oluyor zaman zaman. Uyku problemi de yaşamıyorum. Oturunca bazen uyku hali baş gösterse de uykusuzluk da çok sorun değil benim için. Ama toplumun büyük çoğunluğunda bir uyuşukluk halini gözlemliyorum. Şen şakrak halimi gören de sen oruç tutmuyor musun dediği olur. Onlara göre oruçlu isen düşünüp duracaksın. Bu da bana ters.

Uykuyu alamıyorum, uykum bölünüyor deyip sahura kalkmayanlarda da sahura kalkamadım düşüncesi hakim oluyor. Yani sahura kalsa bir dert, kalkmasa bir dert.

Üstelik sorun sadece uykuyu alamama ve verim düşüklüğü değil. Mesaisi olmayan çoğu kişinin ya da mesaisi olduğu halde sahurdan sonra biraz yatanları bekleyen en büyük tehlike kilo alma ve göbeğin çıkması. Ramazanda kilo vereceğimiz yerde çoğumuz kilo alıyor. Çünkü iftarda yediğimiz envaiçeşit yemeği hareketsizlikten dolayı yatmadan önce eritemiyoruz. Tok halde yatağa yatıyoruz. Sahurda yiyip içmenin ardından yine tok yatağa giriyoruz. Tok halde yatmak kilo almak için birebir. En güzeli mideyi biraz eritmeden yatağa girmemek.

Çözüm nedir derseniz, ramazanda uyku problemini çözmenin ve işte verimli olmanın yolunun ramazan mesaisi olduğunu düşünüyorum. Ramazan mesaisi de bize yabancı değil. Bunun örneğini geçmişte büyüklerimiz uygulamış.

Küçükken hatırlarım. Geçimini çiftçilikle sağlayan eski insanlar, ekin harman işleri ramazan ayına denk geldiği zaman sahuru yapar yapmaz küçükler yatağa girerken, büyükler zifiri karanlıkta evinden çıkar, atı arabayı hazırlar, çifte çubuğa giderdi. Öğleye kadar çalışır. Öğle gibi istirahate çekilirdi. Böylece hem orucunu tutar hem de vücudu bitkin düşmezdi.

Tecrübeyle sabit bu mesaiyi pekala günümüzde de uygulamak mümkün. Ramazan ayına özgü olacak şekilde mesaiyi sahurdan sonra başlatıp öğle saat 14.00 gibi mesaiyi bitirmektir.

Çoğunluğun saat beşte sahuru yaptığı, imsakın da saat altıda başladığı düşünülürse mesaiyi 07.00-07.30'da başlatmak gerek. 14.00 gibi de herkes evinin yolunu tutar, iftara kadar istirahat yapar. Kadınsa iftarını hazırlar.

Bu dediğim hem büyükler hem de küçükler yani öğrenciler için uygulanabilir. Büyükler için olmasa da pekala okullar için düşünülebilir. Bu şekil giriş ve çıkışa, pekala ramazan Genelgesi içerisinde yer verilebilirdi. Bu mesainin oruçluya kolaylık kadar verimi de artıracağını düşünüyorum. 

28 Şubat 2026 Cumartesi

Salih Amel

Salih amel; iyi, hoş, güzel davranış anlamına gelir. Eşittir ibadet demektir. 

Allah'ın rızasına uygun, insanların yararına olan her türlü davranış salih amel kapsamına girer.

Adına ister salih amel ister ibadet diyelim. İki çeşit ibadet vardır. Dar anlamda ibadet, genel ya da geniş anlamda ibadet.

Dar anlamda ibadet dendiği zaman namaz, oruç, hac, zekât, kurban gibi ibadetler akla gelirken, geniş ya da genel anlamda ibadet dendiği zaman insanın toplum içinde yaptığı her türlü olumlu hareket akla gelir: Güler yüz göstermek, hal hatır sormak, yardım etmek, insanlar hakkında güzel şeyler düşünmek, empati yapmak, işimizi düzgün yapmak, dürüst olmak vb... Kısaca toplum içinde toplumun faydasına olan her türlü amel diyebiliriz buna. 

İbadeti ya da salih ameli kapsam yönünden dar olan ve geniş olan şeklinde ayırmak ne derece doğru olur bilmiyorum. Zira ibadet ibadettir. Birini, diğerinden ayırt etmemek gerektiğini düşünüyorum.

Yalnız dar anlamda ibadetin din görevlileri ve de toplum tarafından daha çok öne çıkarıldığını düşünüyorum. Bana kalırsa geniş anlamda ibadetin daha öne çıkarılması en güzeli. Çünkü dar anlamda ibadet olan namaz, oruç, hac gibi ibadetler kişinin Allah'a olan borcunu yerine getirmesinden ibarettir. Kişinin, kıldığı namazı, tuttuğu orucu övünç meselesi yapması, hayatının merkezine koyması bana çok doğru gelmiyor. Çünkü namaz ve oruç, kişinin birine olan borcunu ödemesi gibidir. Bu borç ilişkisi, alacaklıyı ve borçluyu ilgilendirir. Borcun zamanında verilmesi bir övünç meselesi değildir. Aynı zamanda bu borcun yerine getirilmesinin ya da yerine getirilmemesinin topluma bir faydası ve zararı olmaz.

Topluma esas faydası ve zararı olan ibadet ise geniş anlamdaki ibadettir. Tüm eylemlerimiz Allah'ın rızasına uygun ve toplumun yararına olursa bu ibadet toplum için bir anlam ifade eder. Çünkü insan toplumsal bir varlıktır. Salih amel ise topluma dokunmak demektir. Herkes salih ameli ön plana çıkaracak şekilde bir davranış içerisine girerse, bundan toplum yararlanır, toplum kendiliğinden düzelir. Çünkü geniş anlamda ibadet, eşittir güzel ahlak demektir. 

Tamam, ibadeti dar ve geniş şeklinde bir tasnif tabi tutmayalım. Birini diğerinin önüne geçirmeyelim. Ama dar anlamda ibadeti çok öne çıkarıp geniş anlamda ibadeti geri planda bırakmayalım. 

27 Şubat 2026 Cuma

Bir İftarın Ardından

Perşembe günü ABK Holding'in iftarı vardı. Bir grup liseden sınıf arkadaşıyla bu iftara eşlik ettik. Yedik, içtik. Görmediğimiz arkadaşlarla ayaküstü de olsa muhabbet giderdik.

Bu vesileyle arkadaşlarla bir arada toplanmışken fırsatı değerlendirdik. Holding binasına evi yakın bir arkadaş evini açarak hem çaya doyduk hem de muhabbete.

ABK Holding'in, Holding binasında verdiği bu iftar ilk değildi. Nicedir gelenek haline getirdi Baydar. Davetlilerin sayısını tam bilmiyorum ama 150-200 kişiden az değildi iftara eşlik eden.

Basından izlediğim kadarıyla bir ramazanda ABK Holding'in verdiği tek iftar değil. Belki de ramazanın yarısını burada farklı farklı kişileri ağırlayarak iftar veriyor.

Her iftarın eksiksiz geçmesi için ABK Holding çalışanlarının çoğunun, bu ziyafetlerde kol kanat gerdiğine şahit olurum.

Davetliler iftarını yaparken Baydar ailesinin her masayı dolaşarak davetlilerine hal hatır sorması, hoş geldin demesi ve afiyet olsun dileğinde bulunması ve güne hatıra bırakacak pozlar vermesi görülmeye değer.

O kadar davetliyi kapıda karşılamaları, girişte hatıra fotoğrafı çekilmesi, misafirleri yönlendirmek için çalışanların gayretleri, tüm bu atmosferde yüzlerinden gülücüklerini eksik etmemeleri, günün buz gibi havasını ısıtan enstantanelerden.

İftar sonrası, iftara ailesiyle katılan çocuklar da düşünülmüş. Bir görevli bahçede çocuklara ikram verdi durdu. Yanına yaklaşıp bu nedir diye baktım. Bir arkadaş, gel gel, çocuklar için dedi. Ben de çocuk sayılırım dedim ama görevli, çocuklarla ilgilenmekten benim bu dediğimi işitmedi bile. Belli ki adını bilmediğim bu çocuk ikramından benim nasibim yok. Çünkü büyüğüm. İşin garibi çocukluğumda görmedim. Büyüdüğümde de sana göre değil muamelesine maruz kalıyorum. Vah ki bana vah.

İftarını yapıp vedalaşıp gidenlere diş kirası da eksik edilmiyor. Görevliler, daha önce herkes için hazırlanmış, içinde çam sakızı çoban armağanı hediyelerin bulunduğu geleneksel hediye çantasını vermeyi de ihmal etmiyorlar.

Kısaca, her sene olduğu gibi bu iftar ziyafetinin de tadı damağımızda kaldı. Açısından, misafirlere mihmandarlık yapan ABK Holding çalışanlarına, her yıl ziyafetini eksik etmeyerek eşini, dostunu Holding bünyesinde ağırlayan Baydar ailesine teşekkürü bir borç bilirim. Keselerine bereket.

Yazımı nihayete erdirirken şunu da ifade etmek isterim. Günümüzde o kadar insanı ağırlamak, onlara iftar vermek, bunu geleneksel hale getirmek, çıkışta herkesi hediyeyle uğurlamak, sayısız iftar düzenlemek, iftar maliyetinin altından kalkmak kolay değil. ABK Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Baydar tüm bu iftarları kendi öz sermayesi ile yapıyor. Kazancında ne baba parası var ne miras ne de kamu kaynağı. Tüm yaptığı, çocukluğundan beri çalışıp çabalayarak dişinden tırnağından artırdığını; eşine, dostuna ikram etmek. Belediye ve kamu kaynağı olmadan, kısaca başkasının sırtından olmayan böyle ağalıklara can kurban. Davet dediğin böyle olmalı.

Sayın Baydar ailesine, helalinden bol kazançlar, huzur ve mutluluklar diliyorum. Verdiği iftarların ve yaptığı hayır hasenatın yakın zamanda kaybettiği annesinin ruhuna değmesini temenni ediyorum.

İlahili Ramazan

Bir Roman vatandaşın başlattığı ilahi okuma tüm ramazanı kapladı. Sosyal medyanın her bir yerinde ilahi okuyan okuyana. Siyasetçinin ağzında ilahi. Çocukların ağzında ilahi. Okullarda ilahi. Açığında ilahi, kapalısında ilahi. 

İlahi söyleyenlerin ne kadarı samimi ne kadarı rol yapıyor bilinmez ama bu ramazan ilahiye doyduk dense yeridir.

İleride bu ramazan ilahili ramazan diye anılırsa hiç şaşırmam. 

Bu vesileyle insanımızın çoğunda bir cehver olduğu ortaya çıktı. Çoğunun sesi güzel, makamı da iyi yapıyor. 

Beni üzen de bu ses bu yetenek bu aşk varken insanımız şimdiye kadar neredeydi? Bizi niçin ilahiden mahrum bıraktılar? Tüm yeteneklerin ortaya çıkması için illa bir Roman vatandaşın fitili ateşlemesi mi beklenmeliydi? Zamanında ortaya çıksalardı da kulaklarımızın pası bir güzel silinse olmaz mıydı?

Zamanında ortaya çıksalardı hem ortalık birkaç ilahi okuyana kalmazdı hem biz ilahi ziyafetine doyardık hem onlar zamanında meşhur olurdu hem de bu meşhurluktan mütevellit paraya para demezlerdi. 

Şu gösterdi ki bu milletin genlerinde din geni var, sanat geni de var. Bu millet sanattan anlamaz diyenler bu yetenekleri görünce sanat bu milletin geninde varmış, biz tanıyamamışız diye öyle zannediyorum, mahcup olmuştur. 

Hazır iş bu raddeye gelmişken içinde sanat ruhunu barındıranların, amatörce ilahi söylemeyi bırakıp üçü beşi bir araya gelerek ilahi korosu oluşturmasında ve ekip ekip tüm Türkiye'yi dolaşarak sanatlarını icra etmesinde fayda görüyorum. Gecikmiş de olsa bir yerden başlamaları gerekir. 

Havzan'da Sahur Sükûneti

Okulda teneffüs arası laflarken bir öğretmen, "Davul sesi niye duymuyorum" dedi. Bir başkası "Orucun haftası dolarsa iftar vakti zilinin çalması yakındır. O zaman anlarsın davulcunun olduğunu" dedi. Bu cevabı diğerleri de "Doğru" diyerek tasdikledi. 

Babası, Havzan'da ikamet eden bir öğretmen de bana dönerek, "Hocam, Havzan'da bu ramazan davulcu yok. Haftası dolunca da iftar vakti evine gelmezler. Muhtar bu sene davulcu kabul etmemiş" dedi. Bu benim için güzel bir haberdi. Helal olsun muhtara. Gidip muhtarı tebrik etmem lazım dedim. 

Bu sene zaman zaman uyumayıp sahuru bekledim. Bazen de sahura kadar uyudum. Ne uyanıkken ne de uykuda iken davul sesi duydum. Davul sesi niye duymuyorum diye de hiç merak etmedim. 

Gündüzünde bu konuşmanın geçtiği gece sahura doğru davul sesi duydum ama ses çok uzaklardan geldi. Belli ki komşu mahallelerde davulcu var. Bu gelen ses de o mahalle davulcularının sesi. Şu var ki uzaktan gelen bu davul sesi beni hiç rahatsız etmedi. 

Davuldan niye rahatsız oluyorsun. Ramazanda davul eşliğinde kalkma geleneğimizi ben seviyorum. Bu gelenek devam etsin diyenler olsa da bir zamanlar önemli bir işlev gören bu geleneğe günümüzde pek değil, hiç ihtiyaç kalmadığını düşünenlerdenim. İhtiyaç kalmadığına göre bu geleneğin devam etmesinin bir anlamı yok. Olsa olsa nostalji olur. Ramazanda davul çalarak üç beş kuruş harçlık almayı uman davulculara katlı sağlar. Başka da bir faydası yok. Çünkü bugün günümüzde kimse davulcu ile sahura kalkmıyor. 

Davulcuya niye ihtiyaç kalmadı? Günümüz insanının çalışma şekli değişti. Eskiden herkes gündüz çalışır, gece uyurdu. Çoğu evlerde insanımızı sahura kaldıracak çalar saat yoktu. O zamanlarda insanımızı sahura kaldırmak için bulunan bu davul bir ihtiyacı gideriyordu. Halbuki günümüzde herkeste cep telefonu var. İstediği saate kurup sahura kalkabiliyor. 

Yine günümüz insanının azımsanmayacak oranda vardiya usulü çalıştığı da malum. Bizim uyanık olduğumuz saatte onlar uyuyor, bizim yattığımız vakit onlar çalışıyor. 

Bir diğer husus, oruç tuttuğu halde uykum bölünmesin diye sahura kalkmayanlar var. Kimi yatmadan önce sahuru yapıp yatıyor. Çünkü günümüzde herkes evine yakın yerde çalışmıyor. İlçelere günlük gidip gelenler var. Bu insanlar çok erkenden yola düşmek zorunda. Bu insanlar sabah işe dinç gitmek için uykularını almaları gerekiyor. Sahur her halükarda uykuyu ikiye bölüyor. Bu kış günlerinde sahurlar uykuyu bölse de erken yatılsa uyunan süre yeterli olur ama hangi insanımız erken yatar. Toplum olarak geç yatma alışkanlığımız var. 

Bir diğer husus, sahurlar eskisi gibi aynı vakitte yapılmıyor. Üstelik son yıllarda Diyanet'in imsak vaktinden farklı olarak Süleymaniye Vakfının daha geç vakitte imsakı başlattığı alternatif bir imsakiye daha var. Bu iki takvim arasında mevsime göre değişse de 45 dakikalık bir fark var. Belli oranda insanımız Süleymaniye Vakfına göre sahur yapıp oruca niyetleniyor. 

Eskiye oranla oruç tutmak istediği halde oruç tutamayan insanımızın sayısı da az değil. Çünkü şeker hastası olup doktoru tarafından oruç tutması yasaklananlar var. 

Bir diğer husus dine mesafeli olduğu için oruç tutmayan insanımızın sayısı da az değil. Her geçen yıl daha da artıyor. 

Davula ihtiyaç olmadığına dair verdiğim örnekler ne derece isabetli bir gerekçe olur bilmiyorum. Bana kalırsa davulla sahura kalkma geleneği tarihteki yerini almalı. 

Kendi adıma söyleyeyim. Bu sene mahallemde davulun çalmamasıyla, sahura kalkamama sorunu yaşamadım. Davul çalmadı diye bir eksiklik hissetmedim. Üstelik davul sesi duymayınca mahallem sakindi. Bir yerde sakinlik varsa orada huzur olur diye düşünüyorum. 

25 Şubat 2026 Çarşamba

Doğu Türkistan'da Neler Oluyor?

Karar gazetesinin verdiği habere göre "Çin hükümeti, Ramazan’ın gelişiyle birlikte Türkiye başta olmak üzere İslam ülkelerinde “Uygurlar oruç ayını özgürce yaşıyor” şeklinde bir propaganda kampanyası başlattı ama bölgeden gelen haberler ve uluslararası gözlemcilerin raporları durumun bu yıl da değişmediğini, hatta baskıların arttığını ortaya koydu.

Çin Komünist Partisi tarafından yayımlanan bildiriyle;

Kamu personeli, öğrenci, öğretmen, devlet kontrolündeki şirket ve kuruluşlarda çalışanların ramazan boyunca oruç tutmalarının yasaklandığı,

Müslümanlar tarafından işletilen dükkan ve restoranlara ay boyunca oruç tutulan saatlerde açık kalma zorunluluğu getirildiği,

Doğu Türkistanlılar tarafından işletilen dükkan ve restoranlara ay boyunca sigara ve alkol satmaya devam etme ve oruç tutulan saatlerde açık kalma zorunluluğunun getirildiği, bu zorunluluğu yerine getirmeyen iş yerlerinin tamamen kapatılacağının belirtildiği,

İnsanların ibadetlerini gizlice yerine getirdiği,

Bir kişinin oruç tuttuğuna dair herhangi bir işaret ‘aşırılık’ kapsamında değerlendirildiği, bu ‘suçları’ işleyenler tespit edilirse derhal ‘toplama’ kamplarına gönderildiği, bu yüzden sahur vakti ışık yakmanın bile risk sayıldığı,

Oruç tutulmasını, vakit namazları ile teravihlerin eda edilmesini zorlaştırmak için çalışma şartlarının ağırlaştırıldığı, mesai saatlerinin değiştirildiği,

Belirtiliyor.

Görünen o ki Çin Komünist Partisi Uygurlara yönelik bir kültürel soykırımı katı bir şekilde uyguluyor.

Gazetenin verdiği habere göre Uygurlara uygulanan bu baskı ve şiddet karşısında İslam dünyasının genelinde bir sessizliğin hakim olduğu, bu sessizlikte Pekin’in siyasi ve ekonomik ağırlığının etkili olduğu belirtiliyor.

Görünen o ki Doğu Türkistan halkı Çin’in baskısı karşısında yalnız. Bir başına kalmışlar.

Gerçekten diğer yerlerde uygulanan baskı bir şekilde gündeme geliyor ve gündemde tutuluyor ama Çin’in Doğu Türkistanlı insanımıza uyguladığı orantısız baskı pek değil, hiç gündeme gelmiyor.

Haydi İslam dünyası her türlü zulümde sessiz. Türkiye’ye ne oluyor? Güya biz mazlumların hamisi ve sesiyiz.

Çin’in siyasi ve ekonomik baskısı ne olabilir diye düşündüm. Çin olsa olsa bize ihracatı durdurur. Mal göndermez. Hatta biz de Çin’in ucuz ve adi ürünlerinden kurtulmuş oluruz diye düşündüm.

Bırakalım Çin’in ihracatı durdurmasını. Bizim Çin mallarını almamamız gerekir. Yahudi mallarını nasıl ki boykot ediyorsak, Çin’in mallarını da boykot edebiliriz. Bundan zararlı çıkan Çin olur. Çünkü Çin ürettiğini satmak ve pazar bulmak zorunda.

Sebep ve netice ne olursa olsun, mazlumun yanında olmamızda fayda var.

24 Şubat 2026 Salı

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi

Ramazan öncesi bir pazar günü ilçeden gelen bir arkadaşla çay içip ardından Etnografya müzesini gezdik.

Çaylarımızı yudumlarken konu dönüp dolaştı, okullarda ders olarak okutulan din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin ismine. 

Arkadaş, "Dinin kültürü olmaz, ahlakın da bilgisi olmaz. Ahlakın yaşantısı olur. Bu dersin ismini verenler isim vermede isabet etmemişlerdir" dedi.

Düşündüm. Arkadaşın yorumu bana isabetli geldi. Çünkü dinin bilgisi olur, ahlakın da uygulaması.

Bir toplumda yaşayan kişi dini yaşamak isteyebilir. Yaşamak istemese bile o toplumun içinde pot kırmaması için dini bilgiye sahip olması gerekir.

Ahlaka gelince, bugün ahlakın içine giren ne kadar konu varsa hiç mektep yüzü görmemiş olan biri bile ahlaka dair bilgiye sahip. Neyin iyi, güzel, neyin kötü ve çirkin olduğunu bilir. Mesela adalet, ehliyet, liyakat, doğruluk, dürüst ne dersek diyelim, bunların hepsinin iyi ve olması gerektiğini herkes bilir. Aynı şekilde hırsızlık, rüşvet, yalan vb. şeylerin de kötü olduğunu yine herkes bilir. Kısaca hırsızlık iyidir diyen yok.

Durum bu iken ahlak bilgisi diye bir dersin okutulması olsa olsa abesle iştigal olur. Çünkü bilgiye dayalı ahlak bilgisine sahip kişi ve bir toplum ahlaklı olmaz. Ancak uygulandığı takdirde kişi ve toplum ahlaklı olur.

Bir diğer husus bilgiye dayalı ahlakın uygulamasının tavsiye edilmesinden, yani kişilerin vicdanına bırakılmasından olsa gerektir ki ahlakta bir arpa boyu yol gidemediğimiz gibi gerisin geriye gidiyoruz. Çünkü ahlakın yaptırımı yoktur. Yaptırımı olmayan bir değerin toplumda yerleşmesi mümkün değildir.

Yol yakınken Anayasada ismine yer verilen ve okutulması Anayasa gereği olan din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin adının kısaltılarak değiştirilmesi uygun olacaktır. Dersin adı din dersi ya da din bilgisi olabilir. Ahlak da etik adı altında ayrı bir ders olarak okutulabilir. Bu dersi de sadece din kültürü öğretmenleri değil, tüm öğretmenler okutabilir. 

Yeni Seçimin Teması

Eski ramazanlardan eser kalmasa da ramazan iklimi bu toplumda yaşıyor.

Eskiye oranla oruç tutanlarda azalma olsa da oruç tutan sayısı azımsanmayacak seviyede.

Ramazanın gelmesiyle birlikte kurum ve kuruluşlar da kah önemsediğinden kah bir şeyler yapmak için değişik etkinliklere imza atmakta.

Bazı kurumlar da ramazan dolayısıyla çalışanlarına mesaide esneklik ve kolaylık sağlar.
Özel veya kamu kurum ve kuruluşların oruç tutanlara dair sağladığı kolaylığın öğrencilere de sağlanmasını isterdim. Pekâlâ, 09.00-14.00 arası ders yapılacak şekilde bir ders programı uygulanabilirdi. Büyük çalışanlar için düşünülen bu kolaylık nedense öğrenciler için düşünülmedi.

Esneklik sağlansa da sağlanmasa da sayılı günler kolay, zor geçiyor. Kimi oruç tutuyor kimi tutmuyor. Ne oruç tutanlar oruç tutmayanlardan rahatsız ne de oruç tutmayanlar oruç tutanlardan.

Dikkatimi çeken, huzur ve sükunet içerisinde geçmesi gereken ramazan ayında, Milli Eğitim Bakanlığının ramazan iklimine dair yayımladığı bir genelge üzerinden fırtına koparılarak gerilimin tırmandırılması. İçeriği, okullarda ramazan etkinliği yapılmasının istenmesi. Bu genelgeyi gören laik ve seküler kesim bize gün doğdu deyip sesini yükseltti. Laiklik elden gidiyor yürüyüşü bile yapıldı. Bir Roman vatandaşın okuduğu ilahi bile mesele edildi.

Laiklik tartışması ve laikliğin elden gitmesi, irtica korkusu 90'lı yılların seçim öncesi aparatı idi. Nicedir laiklik üzerinden tartışma yapılmayınca, bende laik seküler kesim laiklik üzerinden kutuplaşmayı elden bıraktı düşüncesi hakim olmuştu. Bir genelge üzerinden laiklik tekrar gündeme gelince anlaşılan o ki suni gündem olan laiklik meğer buzdolabına kaldırılmış. Bu ramazanda yeniden servis edildi.

Laik ve seküler kesim hiç ders almamış ki kazanamayacağı bir tartışmanın fitilini ateşledi.

Şu unutulmasın ki ibadet yapmakla, oruç tutmakla, okullarda ramazan etkinliği yapmakla laiklik falan elden gitmez. Etkinlik yapılan okulda etkinlikten dolayı oruç tutanlarda bir artış da olmaz, azalma da olmaz. Gel gör ki bir zamanlar laiklikten ekmek yiyen bir kesim bir umut tekrar laikliğe sarıldı.

Bunlar laikliğe sarılınca karşı kesim durur mu? Sonuçta ortaya bir kutuplaşma çıktı.

Kanaatim, bu tür suni gündemle bir şeyler köpürtülüyor. Belli ki kutuplaşmanın tarafları bir şeylerin peşinde. Belki de yeni seçimde laiklik ve dindarlık kutuplaşması köpürtülecek. Seçim bunun üzerine yürüyecek. Çünkü kutuplaşma olmadan, korku salmadan, düşman bulunmadan bizde seçim startı verilmez. Bir önceki seçim PKK korkusu üzerinden yürütülmüştü. Hazır PKK tehlikesi kalmadığına göre FETÖ de eskisi gibi pek gündem olmadığına göre yeni düşman bulunmazsa geriye laiklik ve dindarlık gerilimi yeni seçimde bizi bekliyor.

22 Şubat 2026 Pazar

Balık Yedirmek Nereye Kadar?

Toplumda imkanı yerinde olandan daha çok imkanı yerinde olmayan ve kendi kendine yetmeyen var.

Ramazan ayı geldiği zaman kendi yağıyla kavrulamayan insanların ihtiyacını bir nebze de olsa gidermek için inisiyatifi eline alan insanımızın sayısı da az değil.

“Efendim, bir tanıdığım var. İhtiyaç sahibi. Fitrelerinize talibiz, zekatını, sadakanı verebilirsin” diyen eksik değil.

Camiye gidiyorsun. Her cuma cami çıkışında biri resmi, diğerleri gayri resmi yardım isteyenle dolu. Aralarından kapıdan çıkmak ne mümkün.
Okula varıyorsun. “İhtiyaç sahibi olarak belirlediğimiz öğrenciler var. Bunlara hediye çeki vereceğiz. Kim ne gönderebilirse denip İban paylaşılıyor.

Kur’an kursları yardım bekler. Camiler yardıma muhtaç.

Çarşı pazarda köşe başında yolunu kesip yardım isteyen eksik olmuyor.

Markete gidiyorsun. Yardım istemek için buraları mesken tutanlar var.

Esnafta veya bir çay ocağında otururken yine yardım için gelen hiç eksik olmaz.

Milli Eğitim Bakanlığı “Maarifin Kalbinde Ramazan” adı altında okullara genelge göndererek “öğrencilerin paylaşma bilincini geliştirmeye, yardımlaşma ve dayanışma duygularını güçlendirmeye ve birlik ruhunu pekiştirmeye yönelik çalışmalar yapılmasını” istiyor. Etkinliklerde adalet, merhamet ve vatanseverlik gibi millî ve manevi değerlerin öğrencilere kazandırılması hedefleniyor. Bakanlığın etkinlik temasının merkezinde paylaşma bilinci ve yardımlaşma duygusu ön plana çıkıyor.

Ramazan paketleri hazırlanıp ihtiyaç sahiplerine gönderiliyor.

Vakıf ve cemaatler halkı fakir ülkelerin insanlarına yardım etmek amacıyla gruplar halinde ülke ziyaretleri yapıyor. Ülkeden toplayıp götürdüklerini oralarda dağıtıyor.

Sosyal yardım anlamında devlet, belirlediği kişilere harçlık mesabesinde maddi yardımda bulunuyor.

Kaymakamlıklar bünyesinde bulunan Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfı, ilçesinde tespit edilen ve yardım talebinde bulunanların ihtiyacını gidermek için harıl harıl çalışıyor.

Vakıflar, cemaatler ve dernekler bir taraftan yardım toplayıp diğer taraftan dağıtıyor.

Kurban bağışları genelde Afrika vb. ülkelere vakıf ve dernekler aracılığıyla gidiyor.

Zekât, sadaka, fitre verecekler, bildiği ve tanıdığı ihtiyaç sahiplerine yardım ediyor.

Belediyeler muhtaç kişilerin karnını doyurmak için iftar çadırları kuruyor. Vesaire vesaire. Adeta ramazan ayı geldi mi tüm ülkede bir yardım seferberliği başlıyor. Artık ne kadar kişiye ulaşıyor bu yardımlar? Bunların ne kadarı ihtiyaç sahibi, ne kadarı değil? Her ihtiyaç sahibine ulaşılıyor mu yoksa bilinen belli kişilerle mi sınırlı kalıyor? Bugüne kadar yardım görüp de yardım eden sınıfına geçen kaç kişi var ya da her yardım alan, hep yardım almaya devam mı ediyor? Yapılan yardımlar zamanında ulaşıyor mu?

Soruları çoğaltabilirim. Fazlasına da gerek yok diye düşünüyorum.

Bu kadar örnekle nereye varmak istediğimi de kısaca özetleyeyim. Verdiğim örneklerden anlaşılacağı üzere tüm ülke olarak topyekûn ihtiyaç sahiplerine balık yediriyoruz. Bir türlü balık tutmayı öğretmiyoruz. Evet, yardımlaşmak güzeldir. Ama en güzel ve sonuç alıcı yardımlaşma, balık yedirmek değil, balık tutmayı öğretmektir.

Verdiğim örneklerden hareketle ülke sadaka ülkesi görünümünde. Bundan kurtulmak gerektiğini düşünüyorum. Ramazanda, vesaire zamanda sürekli karın doyurmaya ve ihtiyaç gidermeye dayalı bu sadaka kültüründen sonuç alınmaz. Veren vermeye, alan almaya devam eder. Unutmayalım ki elden gelenle öğün olmaz. Olsa da zamanında gelmez. Bu yaptığımız taşıma suyla değirmen döndürmeye benzer. Ne yapıp ne edip muhtaç kimselerin onurunu da gözeterek bu yardımlaşma ve dayanışma geleneğini bir sisteme bağlamak gerek. Bir sisteme bağlanmadan, tek elden yürütülmeden yapılan yardımlar, pansuman tedbirin ötesine geçmez. Gelin ne yapıp ne edelim. Ama bu ihtiyaç sahiplerine balık yedirmeyi bırakıp onlara balık tutmayı öğretecek bir sistemi getirelim. Her yıl belli oranda insanımız balık tutsun. Böyle böyle sadaka görünümlü ülke olmaktan kurtuluruz diye düşünüyorum.

21 Şubat 2026 Cumartesi

Kur'an Kursu Öğrencilerine Yardım Sergileri

Bir ara bir imamın yanında, Ali Erbaş zamanında aşağı yukarı her cuma camilerde para toplanırdı. Yeni gelen Başkan inşallah bu yardım toplamayı biraz azaltır dedim. "Zaten yazı var. Ayda bir (iki de demiş olabilir) defa toplanacak. Diğer haftalar için mülki amirin izin ve onayı gerekir" demişti. Mülki amire durumu anlatıp diğer haftaları da ilçe ve il müftülükleri yardım toplar demiştim.

Takip ediyorum. Dediğim gibi çıktı. Yardımın toplanmadığı hafta yok gibi. "İlçe müftülüğüne bağlı Kur'an kursu öğrencilerinin ihtiyacı için yardım toplanacaktır" duyurusu eksik olmuyor.

Merak ediyorum ve kendi kendime soruyorum, ilçe müftülüğüne bağlı öğrencilerin ihtiyacı ne olabilir diye. Kurs binası zaten var. Öğrencilerin oturacağı masa, sıra zaten var. Çocukları okutmakla görevli kurs hocası zaten devlet tarafından veriliyor. Maaşı da devlet tarafından ödeniyor. Geriye kalsa kalsa ısınma bedeli kalır. Belki de bu ısınma bedelini karşılamak için sürekli para toplanıyor. Eğer ısınma gideri için sergi açılıyorsa kurs öğrencilerinin ihtiyacı için denmesin, ısınma giderlerini karşılamak için densin. Çocuklar alet edilmesin. 

Kursların ısınma bedelini karşılamak için camilerde sürekli sergi açmanın dışında başka yollar bulmak gerek. Kursun açılmasına izin ve onay veren, aynı zamanda buraya maaşlı görevli veren irade, kursların ısınmasını da çözüm bulmalı:

Pekala genel bütçeden ödenebilir. Bunun çalışmasını da Diyanet İşleri Başkanlığı yapmalıdır. 

Genel bütçeden ödemeye Hazine ve Maliye Bakanlığı yanaşmazsa Diyanet'in B planı olmalıdır: 

Bildiğim kadarıyla Diyanet Vakfının imkanları çok iyi. Isınma giderleri bu vakıftan karşılanabilir. 

Hac ve umre organizasyonundan arta kalan paranın belli bir oranı cami ve kursların ısınma ve aydınlatmasına ayrılabilir. 

Cami lojman kiralarıyla, kış boyunca cami ve kursların ısınma giderleri ödenebilir. 

Bazı camilerin vakfiyeleri var. Bu vakfiyelere ek yapılarak ihtiyacı olan cami ve kursların giderleri karşılanabilir. Geçmişte bazı camilerin ihtiyacını karşılamak için hayırseverler tarafından camilere gayrimenkul bağışlanmış. Zamanında hayırsever, "üçte ikisi caminin, üçte biri de imamın ihtiyacını karşılamak için" şeklinde vakfetmiş. Geçmişte imamlar cemaat tarafından tutulur, maaşı da cemaat tarafından verilirdi. Bugün cami görevlilerinin maaşı devlet tarafından ödendiğine göre bu tür vakfiyeler güncellenerek gelirin tamamı cami ve bünyesinde bulunan Kur'an kursunun giderleri için denmelidir. Bu devirde vakfiyede var diye devletin maaşlı görevlisine gayrimenkulün gelirinden ödemeye son verilmelidir.

Hiçbiriyle olmazsa kursa gelen öğrenci velilerinden aylık fert başı aidat alınabilir.

Bir anda aklıma gelen çözüm önerileri bunlar. İstenirse pekala çözüm yolu bulunur. Ama görüyorum ki etkili ve yetkili kişilerin, cuma günleri sergi açmanın dışında akıllarına başka seçenek gelmiyor. Bu da işin kolaycılığından başka bir şey değil. Bu yapılan da resmi dilencilik ten başka bir şey değil. 

Kabe'de Hacılar İlahisi

Celal Karatüre imiş adı. Türkiye onu kısa videolarda arkadaşlarıyla çatkapı ilahi okurken tanıdı. 

Kısa zamanda tüm Türkiye'de meşhur oldu.

Farklı format farklı ortamda ilahi okumalar. 

Ses güzel. İlahiler de güzel okunuyor.

Kısa zamanda Türkiye'nin tanınan ve sevilen kişileri oldular.

TV'ci Özlem Gürses'in "Mezdeke Grubu gibiler" benzetmesiyle gündeme tekrar oturdu bu grup.

Bulundukları ortam ve okudukları ilahilere eyvallah demekle birlikte bu gruba dair görüşümü söylemeden geçemeyeceğim. 

Celal Karatüre'nin bir grup arkadaşıyla birlikte icra ettiği ilahiyi iki bölümde ele almak isterim. Çünkü ilk çıktığı anki verdiği mesajla sonraki mesajını farklı anladım.

Şöyle ki: Evli erkek arkadaşlarıyla buluşacağım diye hanımından izin ister. Hanımı arkadaşlarıyla buluşmasına izin vermek istemez. Devreye, bir grup arkadaşıyla ilahi okuyarak Sayın Celal Karatüre giriyor. Gelen sese kapı açılınca, gördüğü manzara, hanımının çok hoşuna gider ve kocasının arkadaşlarının yanına gitmesine izin verir. Çünkü arkadaşları olarak eve kadar gelenler ilahi okuyor. Hanımında oluşan kanaat; kocası, içkili ve kumarlı yere gitmeyecek. İlahi okuyan kişilerin yanına gidecek. Bunlardan da zarar gelmez diye düşünüyor hanımı. Hatta bu durum hoşuna gidiyor. Öyle ya kocası namaza gidecek. 

Hatta bazıları ilahi sesiyle birlikte başına namaz takkesi geçiriyor.

Aynı şekilde anne ve babasının evden çıkmasına izin verilmeyen gençler de aynı yolu izliyor. İlahi sesini duyan her evden izin çıkıyor.

Bu tür video sayısı bir değil, beş değil. İlk zamanlarda izin koparma amaçlı olarak ilahi ve ilahi okuyanlar alet ediliyor.

Son videolarda ise Celal Karatüre her türlü esnafın yanına ve etkinliklere ilahi okuyarak eşlik ediyor. 

Hasılı ilk videolar, evden çıkmasına izin verilmeyenlere evden izin çıkması için bir aparat görevi görürken son videolar çatkapı tamamen ilahi söylemeye yönelik. 

Gollük Pas

Kim ne derse desin, Türkiye Cumhuriyetinin ayakta kalması, ülkede taşların oturması veya oturmaması hepten kutuplaşmaya bağlı. Yok yere suni gündemlerin ortaya çıkması ya da çıkarılması hep bu kutuplaşmanın bir göstergesi.

Öyle görünüyor ki kutuplaşma olmadan bu ülke yönetilemez, bu ülke ayakta kalamaz. Kutuplaşıp ikiye bölüneceğiz ki esas gündemden uzak kalalım. Herkes safını belirlesin, bundan kendimize pay çıkaralım ve kolay yönetilelim.

Aslında her kutuplaşma, birilerinin ekmeğine yağ sürmek ve birilerinin mevzi kazanmasına zemin hazırlamaktır.

Bu genel ve kısa girişten sonra sadede geleyim. Malumunuz ramazan ayı ile birlikte MEB, gönderdiği genelge ile okullarda bir dizi ramazan etkinliklerinin yapılmasını istedi. Bir kesim vaveylayı kopardı. Vay efendim, bu genelgenin Anayasada dayanağı yok. Laikliğe aykırı. Ortada bir dayatma var” türünden açıklamalara yer verdiler. Bu kesim laik ve seküler kesim. Bunların işaret fişeğine cevap verilmezse olur mu? Hemen dindar mütedeyyin ve İslamcı kesim, “İşte bunlar din düşmanı. Ramazan etkinliğinden rahatsızlıklarını dile getirdiler. İçlerinde biriktirdiklerini dışa vurdular. Bunların eline fırsat geçse neler yapar neler” diyerek karşı cevap verdiler.

İşte size bir kutuplaşma. Bu kutuplaşmanın kazananı ve mevzi edineni dindar ve mütedeyyin kesim olacaktır. Çünkü bu toplumun dokusunda din her daim önemli bir yere sahip. Din ve dini değerler üzerinden yapılan tartışmalar sonucu, ortaya çıkan kutuplaşmadan dolayı dindar kesim ve bu kesimin oylarına talip olanlar, rekabete daima 1-0 önde başlarlar ve hep kazanan kesim olurlar.

Burada sorgulanması gereken laik ve seküler kesimin bayraktarlığını yapanlar. Gerçekten bunların amacı ne? Bu toplumun değerlerine yabancı bir çizgi izleyerek ellerine ne geçiyor. Hep kaybeden taraf olacaklarını bile bile bu topa niçin giriyorlar. Burası düşündürücü. Bu laik ve seküler kesimin, yaptıkları ve açıklamalarıyla, hanelerine bir eksi daha yazılacağını bilmemeleri mümkün değil. Acaba laik ve seküler kesim kutuplaşma uğruna özellikle mi böyle topa giriyorlar ve dindar kesime al da at diye gollük pas veriyorlar. Gerçekten laik ve seküler kesimi anlamak zor. Acaba danışıklı döğüş mü yapılıyor bu toplumda. Biz din adına yapılan her şeye karşı çıkalım. Siz safları biraz daha sıkılaştırın diye bile bile mi yapılıyor diye düşünmeden edemiyor insan.

Akıllı insan bir işe kalkışırken bu işe kalkışmanın sonuçlarını da düşünmesi gerekir. Görünen o ki ya düşünmüyorlar ya da özellikle yapıyorlar.

Eğer laik ve seküler kesim bu toplumda söz sahibi olmak istiyorsa bu toplumun önem atfettiği değerlerle yüzleşmesi gerekir. Topluma ve o toplumun değerlerine rağmen başarıya ulaşmaları mümkün değil. Geçmişten günümüze her boks maçında nakavt olan boksör gibi dayak yemelerine rağmen laik ve seküler kesim, bu toplumun değerlerini kaşımaya devam ettiğine göre belli ki kendilerine verilen rolü oynuyorlar. Biz kaşıyacağız. Bu sayede siz mevzi edineceksiniz demektir bunun Türkçesi.

Bu durum sadece laik seküler kesim ile dindar ve mütedeyyin insanın kutuplaşmasından ibaret değil. Diplomaside, siyasette ve mazlumların yanında olmak gibi. Eğer söz ve eylemlerimizle sonuçta hep birilerine zarar veriyorsak ve bu zarardan ibret almayıp aynı hata ve yanlışlara devam ediyorsak, bunun ceremesini hep bir kesim çekiyorsa ve hep karşı çıktığımız kazanıyorsa burada bu tip kimseler kime çalışıyor diye düşünülmeli. Düşündüğünü ortaya koyup hep sureti haktan görünmeyi meslek edinenlerin gizli bir ajandası olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum. Öyle ya söz ve eylemlerimizle mangalda kül bırakmayıp sürekli kükrersek bu kükremenin ceremesini hep birileri çekiyorsa böylelerine ne ayaksın denmeli belki de.

18 Şubat 2026 Çarşamba

İmsak İkilemi

Ramazan gelince, oruca başlama ve namaz vakitlerini bildiren imsakiye bastırma, bu toplumun yıllardır devam eden geleneklerinden bir tanesidir. 

İmsakiye bastıran sadece Diyanet değil, değişik vakıf ve cemaatler de imsakiye bastırmaktadır. Diyanet'in imsakiyesini bastıran çoğunlukta olmakla beraber oruca başlama vakti farklı olan Diyanet dışında iki çeşit daha imsakiye var. Bunlardan biri Abdulaziz Bayındır'ın başında bulunduğu Süleymaniye Vakfının imsakiyesi. Bir diğeri de Süleymancılar diye bilinen grubun çıkardığı Fazilet Takvimi. 
Yan taraftaki imsakiye, Diyanet'in Konya merkez 2026 imsakiyesi. Bu imsakiyeye göre oruca başlama vakti olan imsak, 1 ramazanda 06.08'de başlıyor. Bu takvime göre imsak ile güneşin doğması arasında 1 saat 20 dakikalık bir süre var.

Bu imsakiye ise Süleymaniye Vakfının çıkardığı imsakiye. Bu imsakiyeye göre Konya'da ramazanın 1.günü imsak vakti 06.53'dür. Diyanet ile Süleymaniye Vakfının oruca başlama vakti arasındaki fark, imsakiyede de görüleceği üzere 45 dakika. 

Yan taraftaki imsakiye de Fazilet Takvimi imsakiyesi. Bu imsakiyeye göre de ilk imsak 05.53'dür. Fazilet Takvimi temkin vaktini ekleyerek Diyanet'ten 15 dakika önce imsakı başlatıyor. Yaşlılar bilir. Diyanet imsakiyelerinde de daha önce bu temkin vakti vardı. Tayyar Altıkulaç'ın Diyanet İşleri Başkanı olduğu dönemde 1983 yılında bu temkin kaldırılmıştı.

Bu üç imsakiyeye göre 1 Ramazan imsakı 06.08, 06.53 ve 05.53 şeklinde üç ayrı saatte başlamakta. Diyanet ile Fazilet imsakiyesi arasında 15 dakikalık bir fark olmakla beraber Süleymaniye Vakfı imsakiyesinde ise aradaki fark daha da açılmaktadır.

Oruca başlama günü olan rüyeti hilal her sene İslam dünyasında ayrılığa sebebiyet verdiği gibi imsak vakti de bu ülkede verdiğim örneklerde görüldüğü gibi tartışma konusu. Her üç örneğin de bu ülkede taraftarı var. 

Süleymaniye Vakfı imsakiyesini doğru kabul edenler, "Diyanet fecri kazipte orucu başlatıyor. O vakit zifiri karanlıktır. Bu vakitte oruca başlamak yanlıştır. Bize fazla oruç tutturuyor" eleştirisi getiriyorlar. 

"Diyanet'i takip ediyorum. Varsın imsakı erken başlatsın. Değil, 45 dakika fazla, gerekirse iki saat daha fazla oruç tutacağım" diyenler de eksik değil, hatta çoğunluğu oluşturuyor.

Hem Diyanet'in hem de Süleymaniye Vakfının imsakiyelerinde doğru, yanlış bir hesap yapılıyor. Bu hesaba göre imsak ve namaz vakitleri belirleniyor. Fazilet imsakiyesi ise bir hesaba dayanmaktan ziyade Diyanet'in belirlediği imsak vaktini 15 dakika öncesine çekmekten ibaret. 

Tartışma ve ihtilaf bununla sınırlı değil. Sabah namazı vakti de tartışmadan payını alıyor. Diyanet, "İmsak başlar başlamaz, sabah namazı vakti girer. Namazı kılabilirsiniz" derken Bayındır tarafı, "Diyanet'in belirlediği sabah namazı vaktinde daha vakit girmediği için kılınan sabah namazı olmaz" şeklinde bir görüş ortaya koyuyor. 

Gördüğünüz gibi oruca başlama gününde, imsakın başlama saatinde ve sabah namazı vaktinin girip girmediği konusunda bir ihtilaf söz konusu. Nedense bu mesele her ramazan gündeme gelir, taraflar haklı gerekçelerini ortaya koyar, her taraf kendi görüşünün doğru ve isabetli olduğunu savunur. Bir araya gelip de bu mesele vuzuha kavuşmaz. Öyle görünüyor ki bu tartışma ve ikilem ilanihaye devam edecek görünüyor. Hoş, ibadete başlama günü ve saatinde bile birlik sağlayamayan bu İslam dünyasının diğer alanlarda birlik sağlaması ve beraber hareket etmesi zaten mümkün değil. Zira hayatım roman dendiği gibi bizim hayatımız da ikilik, ihtilaf, tartışma ve kutuplaşma. Belki bir gün Filistin meselesi hallolur ama bizim rüyeti hilal, fecri kazip, fecri sadık ve sabah namazı vakti ihtilaf ve tartışmamız bitmez. Biz biteriz ama bu tartışma bitmez. Bizi bilmeyenler bizi böyle bilsin. Zira var mı bizim gibisi. 

Bu konuda görüşüm, rüyeti hilal konusunda rasathanenin hesap ve kitabını ölçü alan Diyanet'in görüşünü doğru buluyorum. Süleymaniye Vakfının imsak saatini, imsak ayetine daha uygun görüyorum. Çünkü sahici sabah anlamına gelen fecri sadığa daha uygun. Diyanet ise yalancı sabah anlamına gelen fecri kazipte orucu başlatıyor.

İmsak konusunda Diyanet ya da Süleymaniye Vakfının imsakiyesine uyanlara saygı duyuyorum. İsteyen istediğine uyar. Çünkü her ikisi de bir görüştür. Her görüş bir fetvadır. Kişinin kalbine hangisi sinerse ona uyar. 

Birlik ve beraberlik adına orta yolu bulmak gerekirse, Diyanet'in imsakına göre oruca başlayanlar, sabah namazını kılmak için Süleymaniye Vakfı imsakiyesindeki imsak başlangıcına kadar beklerlerse bu sorunu çözmüş olurlar. 

Bir Cacık Olmaz

18 Şubat 2026 Çarşamba gününü Ramazanın ilk günü ilan edip oruca başlayan ülkeler:

Suudi Arabistan, Katar, Bahreyn, Kuveyt, Fas, Yemen, Tunus, Cezayir, Filistin, BAE, Lübnan, Afganistan İslam Emirliği.

19 Şubat 2026 Perşembe gününü Ramazanın ilk günü ilan edip oruca başlayan ülkeler:

Türkiye, Mısır, Suriye, Ürdün, Umman Sultanlığı, Endonezya, Singapur, Irak, Avustralya, Malezya, Brunei, Tayland, Libya.

Ramazana, 18 ve 19'unda başlayacağı yazılıp çizilen ülkeler bunlar. Hilal görülmedi daha deyip 20'sinde başlayacak halkı Müslüman olan başka ülke var mı bilmiyorum.

İslam dünyasının ramazana başlama ikilemi bu seneye mahsus değil. Bildim bileli böyle. Suudi Amerika'nın başı çektiği bir kısım ülkeler genelde 1 gün önce diğerleri de bu yıl olduğu gibi ertesi günü başlar ramazana. Bu ikilem sadece ramazana başlarken değil, ramazan ve kurban bayramına girerken de kendini gösterir.

Bu yıl 18 Şubatta oruca başlayanlar öyle zannediyorum, hilali çıplak gözle gözlemleyenler. 19 Şubatta başlayanlar ise hesap, kitap ve takvime göre hareket edenler.

Garipsedim mi bu durumu? Hayır. Ancak üzüldüm. Hatta bu oruca başlama ikiliğini görünce, bu İslam dünyasından bir cacık bile olmaz dedim.

Burada bir hakkı da teslim edeyim. Oruca, bilimsel veriler ışığında hesap ve kitap yaparak başlatan ülkeleri buradan tebrik ediyorum.

Bilim ve teknolojinin ilerlediği günümüzde, güneş ve hilalin her hareketi bilinmekte. Güneşin ne zaman doğacağı ne zaman batacağı, hilalin ne zaman görüneceği bellidir. Güneş ve ay şu gün erken doğayım, bugün geç doğayım ya da görüneyim hesabı yapmaz. Yani neyse o. Durum böyle olunca ramazana başlamak ve bayrama girmek için ayrıca çıplak gözle hilali izlemeye gerek yok.

Fakat gel gör ki hilal göründü, görünmedi tersanesi, temcit pilavı gibi her ramazanda önümüze konur. Farklı günlerde oruca başlayarak insanımızın kafası karıştırılır.

Bugün hilalin hareketlerinin izlenmesi için çok zeki olmaya gerek yok. Normal bir zekaya sahip biri bile bu teknolojik imkanlarla çıplak gözle hilalin izlenmesine gerek olmadığını bilir. Aynı şekilde peygamberin oruca başlamak için "Biz ümmi bir toplumuz" derken neyi kastettiğini anlar. Yani hilalin hareketlerini hesap ve kitapla ölçtüğünüz zaman ayrıca çıplak göze gerek yok demektir bu. Gel de bu çağda hala çıplak gözle hilali görmeyi şart koşanlara anlat.

Bilim ve teknolojinin; hesap, kitap ve ölçüyle tespit edip takvimle ortaya koyduğu hilalin görünmesi olgusunu kabul etmeyip çıplak gözle hilali izleme şartını koşanların hepsi; bilim ve teknolojinin ürettiği her türlü imkandan yararlanıyor. Arabaya biniyor, cep telefonunu kullanıyor. Nedense iş hilale gelince bilimi hemen göz ardı ediveriyor. Ne yaman çelişki bu böyle. Görünen o ki bu çağda hala çıplak gözle hilali görmede direnen zihniyet, gelişimini sağlayamamış ilkel kabileleri andırıyor.

Hayırlı ramazanlar.