Diğer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Diğer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Mart 2025 Çarşamba

Bebek Katilinden, Kurucu Öndere

Ortaokulda çalışırken bir 7.sınıfın dersine giriyorum.

Bir gün o sınıfın dersine gireceğimde, kapıda bir anne vardı. İkinci kişi giremeyecek şekilde kapıyı kaplamıştı.

Çekilir mi diye bekledim. Nafile.

Hanımefendi, müsaade eder misin dedim. Lütfedip kenara çekildi. Çekilirken kızımın yanına gelmeyeceksin gibi bir şeyler söyledi anne.

Sınıfa girdim. Her zamanki şen şakrak sınıftan eser yoktu. Bir fırtına estiği belliydi.

Ağlayanlar, sızlayanlar...

İki kız öğrencinin etrafında kümelenmişti arkadaşları. Onları teskin etmeye çalışıyorlardı. Öğrenciler barut fıçısı gibi oldukları için teskin olacak durumda değillerdi.

Az sonra rehber öğretmen aralarına kara kediler giren iki öğrenciyi çağırdı. Nice sonra sınıfa geldiler. Ama ağlama sızlama devam ediyordu. Görünen o ki rehber öğretmen de bunların derdine derman olamamıştı.

Sınıfa girmelerinin ve yerlerine oturmalarının ardından fazla geçmedi ki lavabo için izin istedi biri. İzin verdim. O geldi, diğeri izin istedi. Ona da izin verdim.

Az sonra rehber öğretmenle görüşmek için izin istedi biri. Haydi git dedim.

Dersim oldu izin verme dersi. Kah nöbetçi öğrenci geliyor kah rehber öğretmen. Benim sınıfın kapısı oldu bir mahkeme kapısı.

Nedir mesele dedim bu öğrenciler derste yok iken.

Başladı biri anlatmaya. "Öğretmenim, bu iki arkadaş, falan ilkokuldan bu okula geldiler. Bu okulda ayrı sınıfa verilmişler. Yedikleri içtikleri ayrı gitmeyen bu iki öğrenci aynı sınıfta olacağız ısrarı ile okul bunları bu sınıfta birleştirdi. Aynı sırada oturdular, teneffüsleri bile birlikteydi hep. Biz onsuz yapamayız, biz birbirimizi çok seviyoruz, hiç ayrılmayacağız diyorlardı. Bunların arası açıldı. Şimdi de birbirlerini görmek istemiyorlar. Sınıf değişikliği istiyorlar. Aynı sınıfta okumak istemiyorlar." türünden bir şeyler söyledi. Aralarındaki sorunu da şu buna şunu, bu buna bunu yaptı gibi bir şeyler söyledi.

Rehber öğretmeninin kaçıncı görüşmesinden de bir sonuç çıkmamış. Barışmamış iki öğrenci de. Yine ağlaya sızlaya sınıfa geldiler.

Sonunda, kızım, sizin derdiniz ne dedim. Burunlarını çeke çeke bir şeyler söylemeye kalktılar. Susun, dinlemek istemiyorum. Dersimi de günümüzü de zehir ettiniz. İşimiz yok da sizin bu eften püften sorununuzla mı uğraşacağız şeklinde sert çıktım. Sesimi yükselttim.

Sınıf da o ikisi de susuktu.

Az sonra gelin ikiniz de tahtaya dedim.

Nazlana nazlana tahtaya çıktılar.

Haklıyım, haksız demeden birbirinizden özür dileyin sınıfın huzurunda. Ardından sarılacaksınız dedim.

Pek tınmadılar beni. Başları öne eğik durdular.

Bana bakın. Ben rehber öğretmene benzemem, annenize hiç benzemem. Hemen özür dileyip sarılmazsanız elimden çekeceğiniz var. Sinirlenirsem fena olacak. Sizi kimse elimden alamaz. Bu saatte sizin kaprisinizi çekemem dedim.

Bendeki gürlemeyi gören iki öğrenci, ağızlarının içiyle birbirinden özür dilediler.

Olmadı. Tane tane özür dileyeceksiniz dedim.
Bunu da yaptılar.

Sınıftan da özür diyen dedim. Sınıfa da özür dilediler.

Şimdi sarılım bakalım birbirinize dedim.

Sarıldılar. Öyle sarıldılar ki ayırabilene aşk olsun. Epey bir sürdü bu sarılma faslı.

Aferin size. Tebrik ediyorum sınıfın huzurunda. Yalnız bu barışmanız bu kadarla kalmayacak. Şimdi yan yana oturacaksınız. Akşama kadar tüm teneffüslerde sizi yan yana göreceğim. Haydi bir arada olmayın da göreyim. Kızlar, sizler de bunları takip edeceksiniz. Ayrı gezerlerse haberim olacak dedim. Tamam dediler.

Akşama kadar tüm teneffüslerde gözlemledim bunları. Kah yan yana kah kol kola idiler. Ayrılmaz ikili oldular.

Arkadaşlarına dedim ki kızlar, ben bu işten bir şey anlamadım. Az önce sınıf değiştiriyorlardı, birbirlerinden nefret ediyorlardı. Şimdi ise daha olayın sıcaklığı gitmeden kumrular gibi oldular. Ama sonuç tatlıya bağlandı ya önemli olan da bu dedim. Ne diyeyim, Allah muhabbetlerini daim eylesin. 

İki çocuk arasında cereyan eden, işin içine aile ve rehber öğretmenin de girdiği bu problemde ve problemin çözümünde baştan sona bir ifrat ve tefrit durumu söz konusuydu. Zaten tüm çektiğimiz de bu iki yönlü aşırılıklar değil mi?

Yıllar önce başımdan geçen bu anekdot, dün birinin yıllar yılı bebek katili, terörist başı dediği kimseye, bugün "PKK'nin kurucu önderi" demesiyle aklıma geldi. Ne diyeyim. Bana bu anekdotu yazmama sebep olduğu için Sayın büyüğümüze çok teşekkür ediyorum. Bir de Allah muhabbetlerini artırsın diyeyim.

Bu arada kurucu Önder derken hep Türkiye Cumhuriyeti kurucu önderi Atatürk aklımıza gelirdi. Bundan sonra ikinci bir kurucu önderimiz daha oldu. 

8 Mart 2025 Cumartesi

Keşke Her Ay Şubat Gibi Kısa Çekse!

Aşağıdaki yazıyı 08.03.2022 yılında sosyal medyada paylaşmışım. Yazı, senesinde önüme düşünce, bloğumda yerini alsın istedim:

Yorgun argın işten geldim. Gözüme doğal gaz faturası ilişti. 

Oyalanmadan miktarına baktım. 710 lira okudum. 

Yanlış görmüş olabilirim diye bir daha baktım.

Bedelden emin olunca içimi bir sevinç kapladı. Çünkü beklediğimden ve geçen aydan düşüktü miktar. 

Bir düşüncedir aldı beni. 

Acaba neden düşük geldi?

1. Bu ay acaba tasarruf etmiş olabilir miyiz dedim. Mümkün değil. Zira itibarımdan ne ödün veririm ne de tasarruf ederim.

2. Cemre bereketi olabilir mi dedim. Değil. Çünkü cemreler de bereketli geçen kıştan yana tavır aldı.

3. Acaba devlet yüzde 18 olan KDV'yi bana söylemeden sıfırlayarak sürpriz yapmış olabilir mi dedim. İhbarnameye yeniden baktım. Gazı bedava veririm ama yüzde 18'den vazgeçmem dercesine KDV oranı yine 18 idi.

4. Kombi bana acıyıp insafa geldi de yavaş mı döndü bu ay diye hiç düşünmedim. Zira insanda kalmayan insaf kombide niye olsun dedim.

5. Tüm bunlar değilse o zaman ne derken, aklıma acaba Enerya ayı doldurmadan bu ay erken mi okudu dedim ve jeton düştü. Tabi ya. Bu ay şubat ayıydı ve şubat 28 çekmişti.

Hasılı, doğal gazın bu ay beklediğimden düşük gelmesi, şubat ayından kaynaklı olduğunu sonunda buldum. Ama bu buluş, yorgunluğumun üzerine beni daha yordu. Çünkü zihin yorgunluğu beden yorgunluğundan daha ağırdır. Ama tüm yorgunluk böyle olsun ve keşke her ay şubat gibi az çeksin. Ben yorulmaya razıyım dedim. 08.03.2022

Not: Bu yazının üzerinden üç yıl geçmiş. Doğru dürüst görmediğimiz kışın doğal gaz faturası 3000-3500 TL dolaylarında. Nereden baksak, beş katı artmış doğal gaz masrafı. Bu miktarın içinde mutfak ve sıcak su faturası dahil değil. 

14 Şubat 2025 Cuma

Meğer Hava ve Civaymış!

Hava,

Civa,

Balon,

Boş transfer,

Haybeye para harcayan,

Büyük borç batağı içinde olan,

Hovarda oyun,

Kişilik ve kimliksiz oyun,

Rezil oyun,

Şımarıklık,

Oyunu okuyamayan ve kötü gidişe çözüm üretemeyen bir teknik direktör,

Ruhsuz futbol,

Acziyet,

Hayal kırıklığı,

Gözde büyütülen,

Koyunun olmadığı yerde keçi rolüne giren...

Bu özelliklere haiz bir takım mı arıyorsunuz?

Sakın bu hangi takım demeyin.

Hiç düşünmeden Az Alkmaar karşısındaki Galatasaray deyin.

Futbolcusundan teknik heyetine ve yönetime koca bir sıfır.  

4 Şubat 2025 Salı

Çay Parası

Bakanlık müfettişleri rehberlik ve denetim, inceleme ve soruşturma için gruplar halinde tüm Türkiye’ye dağılırlar.

Ankara’dan bölgelerine gittikleri zaman okulları denetlerler. Bu denetimleri de iki, üç hafta falan sürer.

Konya’nın bir ilçesinin büyük bir beldesindeki endüstri meslek lisesine de denetim için bakanlık müfettişleri gelir.

Müfettişler çalışma odası olarak okul müdürünün odasını kullanırlar.

İncelenecek evrakları okul müdüründen isterler.

Okul müdürü, çay, kahve ne içersiniz diye sorar.

Derler ki “bizim prensibimizdir. Biz teftişe gittiğimiz kurumdan yemeyiz, içmeyiz”.

“Siz bilirsiniz” der okul müdürü.

Onlar hummalı bir şekilde çalışırken, okul müdürü ara sıra hizmetlisinden çay ister ve yanlarında içer.

Bir böyle iki böyle. Müdür içiyor ama kendileri çay içmiyor. Çünkü prensipleri bu.

Yalnız bu okuldaki teftiş bir hafta sürecek. Beş gün boyunca çaysız ne yapacaklar?

İçlerinden bir tanesi, “Müdür bey, çayı kendi başına içiyor. Bize söylemiyor” diyerek okul müdürüne laf dokundurur.

Müdür de “Efendim, içmeyiz dediniz. Bu durumda ne yapabilirim, siz söyleyin” şeklinde cevap verir.

“Çay içeriz ama parasını vermek şartıyla” derler.

Okul müdürü de tamam der. Çaylarını söyler. Çayları getiren hizmetliye, “Gidinceye kadar müfettişler istedikçe çay getireceksin. Kaç çay içtiklerini yazacaksın. Giderken içtikleri çayın parasını verecekler. Tamam mı” diye tembihler.

Bu tembihi koridora çıkıp tekrar söyler. Çünkü anlattığına göre hizmetlisinin kafası biraz kalınmış. Bir lafı hadi deyince birden anlamazmış.

Müfettişler denetimi bitirip öğretmenlerle toplantı yaparlar.

Ardından ayrılmak için bahçeye inerler. Okul müdürü de uğurlamak için onlara refakat eder.

Müfettişler arabaya binip tam giderlerken, müfettişlere çay getiren hizmetli, durun diye bağırır ve koşarak yanlarına gelir.

Hizmetlinin koşarak geldiğini gören müfettişler bekler.

Hizmetli, “Hani siz çay parasını vereceğidiniz. Vermeden nere gidiyoruz? Şu kadar çay borcunuz var” der.

Hizmetlinin bu yaptığına hepsi hem güler hem şaşırır. Başmüfettiş hiç bozuntuya vermeden, “Müdür bey, bu hizmetlinin kıymetini bil” der ve çay borçlarını kuruşu kuruşuna ödeyip ayrılırlar.

24 Ocak 2025 Cuma

Basit Horlamaymış Bendeki (3)

Ertesi günü uyku testiniz çıkmıştır. Randevu alıp doktorunuza gösterebilirsiniz mesajı geldi. E devletten, e nabıza girdim. Raporu görmeden heyecanlandım. Doğrusu merak ettim. Nedir durumum diye.

İyi de rapor baştan sona İngilizce idi. Yarım yamalak İngilizcem ile bir şeyler anlamaya çalıştım. En alta doğru gözümü kaydırdım. “Basit Horlama” yazıyordu sonuç. Hasılı çıka çıka "Basit Horlama" çıktı benim horlama sonucu.

Bu sonuca üzülmeli miydim yoksa sevinmeli miydim?

Üzüldüm. Çünkü basit horlama sonucu yerine “Kaliteli Horlama” çıksın isterdim sonucun. Hoş, ömrü basit geçen birinden kalite beklemek beyhude çabaydı. Çünkü kalite kim, ben kim. Sonra kim kaybetmiş de ben bulacağım kaliteyi.

Sevindim. Çünkü önemsenmeyecek kadar küçük anlamı da çıkar bu basit horlama sonucundan. Tamam, horluyorum ama çok o kadar rahatsız eden türden bir horlama değil bendeki.

Uyku testine girince sana maske verirler. Gece uyumadan önce takman için demişti bir arkadaş. Maske denince, bu sezon Galatasaray’da top koşturan Osimen geldi gözümün önüne. O da maçlarda maske takıyor. Görüntüsü haliyle korkutuyor. Beni uyurken gören birinin de korkma ihtimali vardı. Bundan geçtim. Bir de bir yere gezip dolaşmaya gitsem, orada yatılı kalacak olsam, onca eşyanın arasında bir de maske taşıyacaktım yanımda. Sonucu doktora göstermedim ama sanırım maske önermez benim bu basit horlamaya. Bu da bir başka sevindirici yanı.

İnsan görmeyince neyin ne olduğunu bilmiyor. Bu vesileyle uyku testine girince, tam anlamasam da uyku testinin ne olduğunu genel hatlarıyla biliyorum. Bu da benim için bir tecrübe oldu. Bilgi bilgidir ve her bilgi değerlidir zira.

Üzülüp sevinmekle kalmadım. Aynı zamanda kızdım da. Çünkü oturup kalktılar; horluyorsun, amma horluyorsun, iyi horluyorsun dediler. Hem ev dedi hem yurtta kalırken hem hizmet içi seminerlerde. Ortalığı o kadar velveleye verdiler ki Sanırsın ki horlamamdan hiçbiri uyumamış. Şimdi onlara bu sonucu göstermek lazım. Buyurun uyku testi sonucum. Toru topu önemsiz basit bir horlama. Değdi mi bu kadar konu edinmeye demek lazım.

Hayıflandım. Ah vah ettim. Bir yerde yatarken önceden uyumayayım da horlamamdan başkası rahatsız olmasın diye en geç uyudum. Topluluk içerisine girmekten kaçındım. Bu sonuçtan sonra düşünüyorum da boşuna evhama girip kendimi rahatsız etmişim.

Bundan sonra horluyorsun diyenlere, elimdeki sonucu göstereceğim. Bu kadar velveleye ve abartıya gerek yok. Önemsiz ve basit horlama için bu kadar konuşmanın gereği yok. Aha bu da belgesi diyeceğim.

Hatta toplu yerlerde uyumadan önce yatağımın başına, “Dikkat, bu yatakta uyumakta olan basit horlamaktadır. Basit horlamaya katlanan bu odada yatabilir. Rahatsız olan varsa, lütfen odayı terk edip kendine horlama ortamı olmayan bir oda bulsun” şeklinde bir not yazıp iliştirmek lazım. Bundan sonrasını ben değil, yanımdakiler düşünsün.

Görevlinin, vücudunda ne hastalık varsa tespit eder bu uyku testi demişti. Çıka çıka basit horlamanın dışında bir şey çıkmayınca sağlamım diye sevinmem lazım. Bir diğer husus, dağ fare doğurdu dense yeridir. Çünkü bu testten beklentim yüksekti. Mesela uyku aparatı takıldıktan sonra telefonla oynamam testte çıkmadı. Demek ki test her şeyi ortaya koymuyormuş.

Basit Horlamaymış Bendeki (2)

Uzandım. İyi de 00.00'dan önce hiç yatağa uzanıp yatmayan ben 21.00 sularında nasıl yatıp nasıl uyuyacaktım.

Telefonda yazıp çizmemde bir sakınca olur muydu. İşte bunu sormadım. Gerçi teste dair hiçbir şey sormadım. O da söylemedi. Şuna, buna dikkat edeceksin demedi. Sadece su içme dedi.

Acaba, telefonla oynarsam, yazıp çizersem, testte telefonla oynadığım da görünür müydü? Raporu yazan, bu adam buraya uyku testine değil, telefonla oynamaya gelmiş yazar mıydı? Görevli numarasını da vermişti. Telefon açıp telefona girebilir miyim desem, amca yeri mi, zamanı mı, yat zıbar, burası uyuma yeri der mi derdi. Gerçi demezdi. Çünkü pek beyefendi biri idi.

Ortam da yazı yazmaya pek müsait idi.

Sonunda elime telefonu alıp bir on dakika birkaç mesaja cevap yazdım. Telefonu yanıma koyup uyumaya çalıştım.

Ne zaman uyudum bilmiyorum. Sırt üstü yatmıştım. Normalde sırt üstü yatmak hiç adetim değildir. Sağa veya sola yatsam, kafamın iki tarafı da kablo dolu idi. Nice sonra horlamama uyandım.

Horlayan horladığını bilmez. Horluyorsun diyenleri de pek kabul etmez. Ben horlamam der. Mesela rahmetli babam öldü gitti, horladığını hiç kabul etmedi. Ben horlamam derdi.

Horlamama uyanınca sağa dönüp yattım. Yattım ama üstüm açık uyumuştum. Hoş, örtecek olsam da üzerime örtecek bir şey yoktu. Yatarken klimanın sesi geliyordu ama bu klima beni üşütüyordu. Uyanınca yine üşüdüğümü hissettim. Hatta donuyorum. Uzanıp yattığımı gören görevli, amca soğuk olur, klimaya güvenme, üzerini ört de demedi. Ben de üşüyorum, böyle mi yatacağım demedim. Öyle ya erkekliğime halel gelirdi.

Sağıma dönüp uyumaya çalışırken ben bu uyku testini geçerim ama vücudumun her bir tarafı tutulur, günlerce ben bunu çekerim. Hastaneye sağlam geldim, hasta çıkarım ya hayırlısı dedim.

Yarı uyur yarı uyanık uyudum. Rüya da gördüm. Zaman zaman uyanıp gözlerimi açmadan uyumaya çalıştım. Hiç solu kullanmamıştım. Sola dönüp uyudum. Bir kez daha uyandım. Vakit ne olmuş diye kolumdaki saate baktım. Üçe çeyrek vardı. Daha vardı dörde bir saatten fazla. İyi de bu soğukta bu bir saat geçer miydi.

Kafamı hafifçe kaldırdım. Üzerime örtecek bir şey var mı diye. Ayaklarımın altında ince bir nevresim gördüm. Hemen bir ayağımı nevresimin altına uzatarak nevresimi kendine çektim. Bir elimle üzerimi örttüm. Oh be, dünya varmış dedim. O kadar ince nevresim bu kadar ısıtır mıydı. İliklerime kadar ısındım. Sonrasında bir güzel uyku çekmişim. Ne kablolar rahatsız etti beni ne klima sesi. Keşke ilk yatarken akıl etseymişim.

Bu yatışla sabahı bulurdum. Ama sabahın dördü on geçe görevlinin sesine uyandım. Gözlerimi açtım ama gözlerimden uyku akıyordu.

Gözlerim yarı açık yarı kapalı yatakta otururken, görevli üzerimdeki test malzemelerini tek tek çıkardı. Geçmiş olsun, gidebilirsin dedi. Burada yatmaya devam edebilir miyim dedim. İstediğin kadar dedi. Çıkışta size uğramam gerekir mi dedim. Hayır dedi.

Görevli gider gitmez kafaya koydum. Kafayı koyup yatacağım. Artık kaçta kalkarsam. İyi de benim gece kuşu oğlana mesaj yazmıştım akşamdan. O ne olacak dedim. Bir hızla telefona baktım. Oğlan almaya geliyormuş beni. Yolu da yarılamış üstelik.

Lavaboya gidip elimi yüzümü yıkamak istedim. Aynaya baktım. Yüzüm, başım mantar tarlası gibiydi. Tıbbi adını bilmiyorum ama daire şeklindeki yapışkanlardan bolca vardı. Başıma yapıştırılanların yapışkanı saçıma da bulaşmıştı.

Oğlanı bekletmeyeyim diye bir hızla giyindim. Vücudumu yokladım. Üzerimden otobüs geçmiş gibi. Her yer kuluçlamış ama o soğukta, üstü açık yatmaya göre yine iyi. Bundan iyisi can sağlığı. Bunu çekeceğim ama kaç gün çekerim bakalım. (Devam edecek) 

Basit Horlamaymış Bendeki (1)

Burun ameliyatı öncesi konsültasyon için göğüs polikliniğine görünmem önerilmişti Haziran 2024'ün ortalarında.

Doktor muayene etti. Bir şikayetin görünmüyor. Var mı bir şikayetin dedi. Bildiğim bir şikayetim yok. Horladığım söylenir dedim. Aklımda kaldığı kadarıyla EKG, kan tahlili, akciğer filmi bir de SFT (Solunum Fonksiyon Testi) yaptırmamızı istemişti. Horlama için de 6.kat uyku ünitesinden randevu alın demişti.

SFT beni biraz uğraştırmıştı. Kaç defa uğraştı görevli. Şöyle böyle yapacaksın diye tane tane anlattı. Olmayınca olmamıştı. Sonunda olmuyor amca deyip beni göndermişti. Diğer istekleri yaptırdıktan sonra tekrar gidip bir kere daha deneyelim dedim. Bu sefer becerebilmiştim.

Göğüsün talep ettiği tahliller sonucuna göre konsültasyon hazırlanmıştı. Temmuzun 2.gününde burundan ameliyat olup rahatlamıştım.

2025 Ocak ayının ortası geçtikten sonra oğlan hatırlattı. Baba, 20'sinde uyku testin var, unutma dedi.

6 aydan fazla bekledim. Bari gidip şu testi yaptırayım dedim.

Belirtilen günün 20.30 sularında uyku ünitesine giriş yaptım.

Görevli kaydımı yaparken biraz lafladık. Hem işinin ehli hem de kültürlü biri idi.

21.00'i geçerekten beni yatağa oturtup her yerimi kablolar ile donatırken de sohbete devam ettik. Resmimi çekmedim ama bir nevi üzerine canlı bomba geçirilmiş biri gibi hissettim kendimi.

Öğretmen olduğumu, hala aktif çalıştığımı öğrenince babasının da öğretmen olduğunu, sınıf öğretmeni olarak görev yaptığını, emekli olalı çok olduğunu, babam emekli olduğunda emekli parasına bir ev ve bir araba aldıklarını, o zamanki emekli ile çalışanın arasında fazla fark olmadığını, şimdiki emekli parası ile ne araba ne de ev alındığını, çalışanla emekli arasında büyük uçurumun olduğunu söyledi.

Tüm bunları ve daha fazlasını hem anlattı hem de yapa yapa ezberlediği uykuya yatırma işlemini bir çırpıda bitirdi. Yani iki işi birden yaptı. Birini yaparken diğerini ihmal etmedi.

Horlamayı ölçmesi dışında bu taktığın aletin başka faydası var mı diye sordum. Her şeyi ölçer, kalp ve göğüs hastalıklarını erken teşhis eder, ne var ne yok ortaya çıkarır dedi.

Sarıp sarmalaması bittikten sonra uzan amca. Sağa, sola dönüp yatabilirsin. Bir ihtiyaç olursa şu numaradan beni ara. Sabah 04.00'de gelir, üzerindekileri çıkarırım. İster gider ister burada yatarsın deyip gitti. (Devam edecek) 

21 Ocak 2025 Salı

Hem Geri Alınmaz Hem de Değiştirilmez Mal (2)

Bir önceki yazımda hem toptan hem de perakende ev tekstil işi yapan bir esnaftan, yaptığım alışverişe ve o esnada şahit olduklarıma değinmiştim. Bu yazımda da soyu tükenmeye yüz tutmuş ama yok olmamak için direnen bu esnaf türüne değineceğimi söylemiştim.

Koca dükkanda bir estetik yok. Görsellikten eser yok. Adam sadece mal yığmış dükkanına.

Dükkanda sahibi ve yıllardır yanında çalışan bir çalışanı var.

Dükkanı mal ile dolu olduğuna göre belli ki zengin. Zengin olduğu kadar tok satıcı.

İlk havlu alırken hangi renk olsun diye evi aradığıma garipsemiş. Biz niye böyle olduk demişti. Ona göre gözün kapalı havlu alıp işte havlu diyeceksin. Eve falan sormayacaksın. Müşteriyi birden başından savma düşüncesi var. Alırken de tepeden bakıyor.

Toptan fiyatla perakende fiyat farklı olmasına rağmen perakende aldığında, sana toptan fiyattan yazayım diyor. Arada fark da sadece 10 lira. Takdir edersiniz ki toptan alışveriş yapan on lira ilavesiyle perakendecilik yapmaz.

Kadın müşteriye az önce 160 lira dediğine az sonra 170 yazması ilginç.

Değiştirmek istediğim havlulara kaçtan yazmıştık, bu öncekileri de kaçtan almıştın demesi de bir o kadar ilginç. Demek ki oturmuş bir fiyat yok. Tutturabildiğine. Hakkını yemeyeyim. Kaçtan aldığımı söylediğime o fiyata hiç vermedik demedi. İnandı. Buna da şükür.

Kadın müşterinin sizde kredi kartı yoktu değil mi sorusuna evet, yok demişti. Halbuki cumartesi ben kredi kartı ile ödeme yapmıştım. Post makinesi varken yok demesi, müdavimi olan müşterilerinin gözünün içine baka baka yalan söylemesi hiç hoş değil. Daha önceki alışverişlerimde sahibi olduğunu düşündüğüm yaşlı biri vardı. Ona kart dediğimde, var ama nakidin varsa iyi olur demişti. Ben de hep nakit vermiştim.

Bugün küçük iş yapan esnafta bile post cihazı varken koca toptan işi yapanda post cihazının olmaması mümkün değil. Belli ki devletten vergi kaçırıyor. Hem de bu kadar zenginliğin içerisinde. Tek kelimeyle ayıp.

Esnafın bir diğer ve en önemli ayıbı, “Satılan mal geri alınmaz ve değiştirilmez” yazısı. Hala bu devirde böyle esnaf kalmış mı demeyin. Var maalesef.

Bu esnaf zengin ve büyük de olsa hala küçük kalmaya mahkum belli ki. Eskiden çoktu çoğu dükkanların girişinde böyle yazı. Çoğu bu hastalığı terk ederken türünün son örneği olarak bu büyük esnaf küçük kalmaya devam ediyor.

Bu tür küçük esnaf, satılan mal geri iade alınmaz ve değiştirilmez yazarken sonra da müşterimin niçin büyük firmalara yöneldiğinden dert yanar. Halbuki o dert yandıkları büyük esnaflarda hem kredi kartı var hem aldığın ürüne göre taksit imkanı var hem de beğenmediğin zaman geri iade edebiliyorsun. İade ederken de surat asma falan yok. Sadece beyefendi, niçin geri iade ediyorsunuz şeklinde bir soru soruyor. Bunu da iade evrakına iade sebebini yazmak için soruyor. İhtiyaç fazlası desen bile sesini çıkarmıyor, geri iade alıyor. Bizim büyümeye niyeti olmayan küçük esnaf ise baştan kestirip atıyor. İade almam ve değiştiremem diyor. Halbuki günübirlik esnaflıktan ve ne satarsam kâr mantığından ziyade müşteri memnuniyeti esas alınmalı. Gerçi bizim bu tür küçük kalmaya mahkum esnafımıza ne desen boş. Hatta bu huylarından vazgeçmedikleri gibi yazdığınız yazıya “Değiştirilmesi dahi teklif edilemez” önerisi götürsen, hiç utanmadan bunu da eklerler.

Hasılı, dükkan ve işletmesinde “Satılan mal geri alınmaz, değiştirilir”, “Satılan mal geri alınmaz ve değiştirilmez”, “Satılan mal geri alınmaz ve değiştirilmez. Lütfen ısrar etmeyin” yazan esnaftan hiç alışveriş yapmamak lazım. Alışveriş yapmadığın gibi uğramayacaksın. Uğramadığın gibi selam vermeyeceksin. Selam verse de almayacaksın vesselam.

Ha üründe değişiklik yapılmışsa, üzerinden epey bir zaman geçmişse elbette geri alınmaz ve değiştirilmez. Kastım da bunlar değil. Ki böyle yapanlara da selam verip selamını almayacaksın. Hatta dükkana koymayacaksın.

30 Aralık 2024 Pazartesi

Bir Başarı Hikayesi (4)

Hülasa, sermaye ile başladığı ticaret hayatında büyüdü de büyüdü. Holding sahibi oldu. Çoğu sektörlerde var. Bu noktaya, tırnaklarıyla kazıyarak geldi. Bildim bileli çalışır. Çoğu geceler plan yapmaktan, iş koşturmaktan uyumamıştır. Pandemide yurtlar kapalı olmasına rağmen ayakta kalmayı becermiştir.

İşler nasıl diye sorsam, her defasında şükür der.

Geldiği noktayı, gözü karalığını, başarısını, merdivenleri basamak basamak çıkmasını hep takdir etmişimdir.

Acı tatlı hayatını yaz yaz bitmez. Çünkü bu ömrüne çok şey sığdırdı.

İşte tüm bunlar gözümün önüne sinema şeridi gibi geldi.

Ama o kadar yükün altından alnının akıyla kalkan, anasından doğduğu andan itibaren koşuşturan, gücüne güç katan bu arkadaş, annesinin beklenmedik ölümünü unutamadı. Nasıl unutsun ki. Ana gibi yar olmaz dedikleri bu olsa gerek.

Anasıyla birlikte çıktı bu yola. Her türlü sıkıntıyı birlikte göğüslediler. Duasını hep arkasında hissetti. Tabir yerinde ise çıktığı bu yolda yol arkadaşı idi annesi.

Ama annesi, çok çektin. Artık her şeyi yoluna koydun, gözüm arkada kalmayacak. Benden bu kadar deyip çekip gitti.

Annesinin bu ani ölümüne belli ki hazır değildi. Yanına gidip onu teselli etmek istedim. Sonra da rahatsız etmeyeyim deyip oturup şu metni yazıp kendisine gönderdim:

“Kardeş, kayınvalidem beş yıldır yatalak. Bakım ve her şeyini beş yıldır beş çocuğu günlük sıra ile nöbet tutarak yerine getirir.

Dile kolay beş yıl. Yatan için de zor bakan için de.

Zaman zaman bakımda sıkıntı olsa da güç bela devam ediyor nöbet.

Ölüm temenni edilmez ama kayınvalidemin kurtuluşu ölümdür. Çünkü ayağa kalkacak durumu yok. Mama ile beslenir. Yatağa bağlı olarak odadan dışarı çıkmadığı için geleni gideni tanıyamaz oldu. Hasılı ölü bir ceset gibi.

Çocukları dile getirmese de ölüme sevinilmese de annelerinin ölümüne en fazla çocukları ve kocası sevinecek.

*

Annemin resmi yaşı 85 ama beş altı yaş küçük yazılmış. 90 yaşında var. Aşırı kilo var. Oturduğu yerden tuvalete güç bela gider gelir. Çoğu zaman düşer. Son düşüşünde burnuna beş altı dikiş atıldı.

Hareketsiz olduğu için kabızlık sorunu var. Nefes almada zorlanır, tansiyon, şeker var. Vücudunun her yeri, kemikleri sızlar. Durmadan ağrı kesici iğne yaptırır, krem sürer vücuduna. Günlük bir poşet ilaç kullanır. Sabahtan akşama oturduğu için sıkılıyor. Sıkıldığı için memnun da edemiyoruz.

Üç oğlanın arasında yaşar annem.

Şu anda banyo dışında kendi işini kendi halletse de düşe düşe bir gün annemin de kalkamayacağı beni endişelendiriyor.

Ölümünü temenni etmesem de her fani gibi kayınvalidem de annem de vefat edecek. Ama gönül ister ki yatağa bağlı kalmadan, kimseye yük olmadan, hayattan bezmeden emanetin alınması.

Ben yatağa mahkum olmadan ve kimseye yük olmadan darı bekaya gitmeyi ömrün ve ölümün hayırlı olanı görürüm.

Niyetim sana vaaz vermek değil. Ama toparlanman gerek. Çünkü ölenle ölünmez. Ki annen hayırlı ölümle vefat etti. Daha ayakta iken kimseye yük olmadan gitti. Bir düşün yatağa mahkum olmasını.

Sen, her zaman yanında olan annenin duasını bol bol aldın ki Allah sana yürü ya kulum dedi. Elindeki imkanlar dolayısıyla annen de hiç maddi sıkıntı çekmedi. Evlatlık görevini en iyi şekilde yerine getirdin. Annen senin başarılarını gördükçe seninle hep gurur duymuştur. Nereden nereye demiştir.

Giderken de gözü arkada gitmemiştir. Çünkü oğlu işinde gücünde. Çoluk çocuk sahibi oldu. Sizin mutluluklarınıza şahit oldu.

Şimdi dönse, senin kendi ölümünü atlatamadığını görse annen bu duruma çok üzülür. Onu üzmemek için kendini toparlaman ve işine yoğunlaşman gerek.

Geçen telefonla görüştükten sonra durumun beni üzmüştür. Bu yazdıklarımı yüzüne sohbet arasında söylemek isterdim. Rahatsız etmemek için yazmaya karar verdim. Hangi konuda ihtiyaç duyarsan, elimden geleni yaparım.

Toparlaman, hem anneni hem de beni memnun edecektir.

Bir piknik dönüşü sizin evde kalmıştım. Fatma Teyze mükellef bir kahvaltı sofrası hazırlamış., birlikte kahvaltı yapmıştık. Hiç unutamam. Ellerine sağlık. 

Allah, annene rahmet eylesin. Size sabırlar versin. 

Baki selam”.

Bir Başarı Hikayesi (3)

Kayseri'den Konya'ya geçiş yaptım. Konya'da okula devam ediyorum. Babasının gelip benden aylık 50 lira alacaksın vebaline rağmen arkadaşımın evine bir daha gitmedim. Aylar sonra arkadaşım beni buldu. Şu kadar aylık paran birikti. Babam bana verdi deyip söz verilen burs toplamını vermişti.

Arkadaşın annesiyle babası ayrıldı. Babası arkadaşıma, "Annen mi, ben mi? Tercihini yap" demiş. Arkadaş da annem diyerek ceketini alıp evden çıkar.

Bir hafta kadar annesiyle birlikte bir arkadaşının evinde misafir olur. Daha fazla kalamaz.

Güç bela bir ev tutar kiralık. Ev tutmakla iş bitmez. Eve eşya lazım. Bir şekilde halledilir. Bir hafta on gün kadar perde yerine camları yer sofrasıyla kapatırlar. Bu kadar zor durumda olduğunu bilmiyordum. Çünkü belli etmezdi. Taziyede fırsat bulup anlatmıştı.

Ev tutmakla iş bitmez. İş de lazım. Birinden bin mark borç alır. Bu paraya bir Anadol satın alır. Bunun arkasını açtırarak pikap yapar. Pazarların girişine, çıkışına birer eleman bulmak suretiyle yumurta satmaya başlar.

Araba eski olduğu için çoğu zaman yolda kalmıştır.

Ticarete bu şekil yumurta satma işiyle atılır. Bu işi de tek kuruş sermayesi olmadan yapar. Çünkü babadan tek kuruş faydalanmadı. Bir ara babamın bana faydası, "Yumurtacı arkadaşlarından toptan veresiye yumurta aldım. Bunları sattıktan sonra borçlarımı ödedim" demişti.

Pazarlarda yumurta satmakla başladığı ticaretini geliştirir. İthalat ve ihracat işine de girer.

Doksanlı yıllar sanırım. Askeriyenin kuru bakliyat ihalesine girer. Her yıl bu ihaleye bir kişi girer, ihale de onda kalırmış. Arkadaşı çekil diye tehdit ederler. Çekilmezsen ihale sende kalsa bile teminatı yaktırırız denir. Arkadaş, buna pabuç bırakmaz. İhalede en uygun teklifi verir ama dendiği gibi ihalesi iptal edilir, teminat olarak yatırdığı 90 bin de (milyon da olabilir. 90'lı yıllar) yanar.

Bir ara yurtdışından ikinci el araba getirip piyasaya sürdü. Tüp beyni getirtti.

Yüksek öğretim kız ve erkek öğrenci sektörüne girdi. Konya, Ankara, Aksaray, İstanbul olmak üzere 30’a yakın yurt işletiyor.

Pandemide temizlik ve sağlık sektörüne de girdi.

Pazar hariç Konya, Aksaray ve Karaman bölge gazetesi çıkarmakta.

Bir ara evin nerede, nerede oturuyorsun diye sordum. Hangisini soruyorsun dedi.

Çoğu yıl aramızda yaptığımız sınıf toplantısına ev sahipliği yapmakta.

Her ramazan ayında Konya eşrafına, çalışanlarına, eş ve dostuna iftar vermekte.

2005 yılında Adana'dan Konya'ya dönüş yaptığımda bir arkadaş, "Kirada oturmaktansa sana bir ev satın alalım" dedi. Ben bir ev buldum. Arkadaş, diğer sınıf arkadaşlarından 1, 2, 3 biner lira borç buldu. Bu arkadaştan da istemiş. 2000 lira vermiş. Bin lirası ev hediyem demiş.

Gazetesinde, kendisinin ısrarıyla 2009'dan beri haftada 3-4 gün yazıyorum. Bir gün aradı, gazeteciler için Bakan bey, TOKİ evleri yapacak. Bir tanesi de senin dedi. 2+1 evim çıktı. Ödemesini yapıp tapusunu aldım. Sayesinde ikinci bir evim oldu.

Yaptığı dokunuşlarını ve desteklerini unutamam. (Devam edecek) 

Bir Başarı Hikayesi (2)

4-5 yıllık sıra arkadaşlığının ardından lise bitince yollarımız ayrıldı. O açık öğretim okumayı tercih etti, bana ise Kayseri yolu görünmüştü.

O açık öğretimle birlikte tavuk çiftliği olan babasının işlerini yürüttü. Ben ise Kayseri'de iki yıl okudum. Okurken de zaman zaman Talas'a giderek iş buldukça inşaatlarda çalışırdım. Çalışmaya mecburdum. Çünkü paraya ihtiyacım vardı. Memleketten para gelmezdi. Nasıl göndersinler. Çünkü evde yok ki bana göndersinler. Kredi yurtlardan üç ayda bir 18 bin lira alırdım. O da çok sembolik bir para idi. Bir aylık ihtiyacımı bile karşılamazdı. Bir de Bekir Doğanay sayesinde Türk Anadolu Vakfı burs veridi. Miktarını hatırlamıyorum ama üç aylık krediden daha iyiydi bildiğim kadarıyla.

Kayseri'de iken şimdilerde Kayseri Öğrenci Yurdu olan Talas Erkek Öğrenci Yurdunda kalırdım. ASTAŞ diye bir yemek firması yemek getirirdi yurda. Herkes her akşam değişik yemek yerken ben fiyatı uygun diye her gün ya nohut ya da kuru yerdim. O kadar çok yemişim ki bu iki yemekten bıkıp usanmışım. Evlendikten sonra uzun yıllar kuru ve nohut yahni yemedim.

Bir gün okul dönüşü girişteki cama iliştirilmiş nota baktım. İsmime yer verilmiş, açıklama kısmına da havale yazmışlardı. Yanlışlık olmalı. Kim bana havale gönderecekti. Havaleyi istedim görevliden. Kimden diye baktım. Bu arkadaştandı not. Benim için iyi bir paraydı. Sevinçten gözlerim yaşardı.

87-88 yılında evlerine gidip ziyaret etmiştim. Bu vesileyle babasını da tanıma imkanım oldu. Hatta giderken hediye olarak Rasim Özdenören'in yeni çıkan "Ruhun Malzemeleri" isimli kitabını da hediye olarak götürmüştüm. Rahmetli babası, "Çok teşekkür ederim. Ben bu kitabı okumam. Tam sana göre bu kitap. Aldım kabul ettim. Benim yerime sen oku" deyip kitabı bana geri verdi.

Aslında babası ile ilk tanışmam değildi. İlk defa lisede yurtta kalırken yurda gelmişti bir akşam. Arkadaşı sormaya gelmiş, “evde değil, nerede biliyor musun” diye. Gelmedi yanıma demiştim. “Başka kime gidebilir” diye sordu. Bir arkadaşın evini biliyordum. Onların evine gidip arkadaşı sormuştuk. Yoktu.

Sonrasında neredeydin diye sorduğumda, aklımda kaldığı kadarıyla otelde kaldım demişti. İkinci taziyeye gittiğimde bu konu açılınca, “ne oteli. O zaman otogarda sabahladım demişti. Evi terk edecek kadar artık aralarında ne olduysa. Yine taziyede söz babasından açılınca, pek konuşmadı. Sadece "Babam gaddar biriydi" demekle yetindi.

Üniversitede iken ev ziyaretime tekrar dönersem, babası fazlasıyla ilgi gösterdi bana. Babamın geçimini sordu. Çiftçilik yapıyor, inşaat olursa çalışıyor dedim. Kaç dönüm tarlamız olduğunu sordu. Sanırım 7 dönüm demiştim. Bu iş ve parayla geçinilmez. Okulu nasıl okuduğumu, gurbette nasıl geçindiğimi sordu. Kredi, bir de Anadolu Vakfından burs alıyorum dedim. Miktarlarını sordu. Bunlarla da geçinilmez dedi.

Laf lafı açtı. Yatay geçişe müracaat ettim. İnşallah SÜ'ye geçiş yapacağım dedim. Bana, yanlış anlama. Ben sana burs vermek istiyorum. Yalnız ben çarşıya çıkmam. Havale gönderemem. Madem Konya'ya gelecekmişsin. Bundan sonra her ay gelip benden 50 lira (50 bin de olabilir.) alacaksın dedi. Olmaz dedim ise de vebal verdirdi. Tamam dedim.

Sorgum bitmedi. Mevsim kış. Sen üşümüyor musun? Niye üzerinde pardösün yok dedi. Üşümüyorum. Üzerimdeki yeterli dedim.

Üzerimde de yazlığa benzer, kahverengi renkli, dar ve kısa ceketim olduğunu hatırlıyorum.

Sonra müsaade alıp gideceğimden, arkadaşıma benden habersiz söylemiş. “Çarşıya birlikte gidin. Pardösü ve kaşkol alın” diye. Olurdu, olmazdı, ben istemem dedim ise de arkadaşım beni bir mağazaya götürdü. Hangi mağaza olduğunu bilmiyorum. Bu arada ilk mağazaya girişim. Üzerime uygun güzel bir pardösü beğendi benim için. Boynuma da bir atkı.

Mahcup olsam da dünyalar benim olmuştu. Isınıvermiştim. İlk defa bir atkım ve pardösüm olmuştu. Kış boyunca hiç üzerimden çıkarmadım. Sonradan atkıyı düşürüp kaybetsem de pardösüyü uzun yıllar giydim. (Devam edecek) 

Bir Başarı Hikayesi (1)

Annesi vefat eden bir arkadaşın cenazesine katıldım. Birkaç gün sonrasında da taziyeye gittim.

İki üç gün sonra bir arkadaşla birlikte ikinci defa taziyeye gittiğimde, annesinin nasıl öldüğünden bahsetmiş ve ağlamıştı. Onu ilk defa ağlarken görmüştüm.

Annesi, hastane dönüşünde abdest alırken vefat etmiş. Sanırım beyin kanamasından olsa gerek.

Birkaç ay sonra sesini duymak için telefonla aradım.

Sesi iyi gelmiyordu.

Hayırdır, hasta mısın dedim.

Hasta değilim. Ama ben atlatamadım daha dedi.

Bir an için neyi atlatamadığını hatırlayamadım.

Sonra öğrendim ki annesinin vefatını atlatamamış.

İşe gidip gitmediğini sordum.

Gidiyorum ama öğleye kadar durup eve geçiyorum dedi.

Ömrünü işe adamış biri olarak bildiğim bu arkadaşın işine bile ara vermesini öğrenince, durumun ciddi olduğunu anladım. Ne diyeceğimi bilemedim. Annen senin her şeyin idi. Unutulması zor ama ölenle ölünmez. Hayatın cilvesi bu. Bu süreci atlatmak için işine yoğunlaş türünden bir şeyler söyledim.

Birkaç gün sonra yanına uğrayıp yüz yüze görüşeyim, destek olayım diye düşündüm.

Evde otururken arkadaşın bu hâletiruhiyesi beni etkiledi.

Yaşantısı gözümün önüne bir film şeridi gibi geldi:

İlk 1979 yılında orta 1.sınıfta okurken tanımıştım kendisini.

Çok asosyal olduğum yıllardı. Yanıma gelir benimle muhabbet ederdi.

Sonraki yıllar hukukumuz biraz daha ilerledi. Lise boyunca da aynı sırada sıra arkadaşı olduk.

İmkanı yerindeydi. Her zil çaldığında özellikle sabahki derslerin teneffüsünde kantine giderdi. Beni de yanında birlikte götürürdü. Olmaz dedimse de bensiz gitmezdi. Her defasında da çay ve tost alırdı. Sayesinde çokça tostunu yedim. Buram buram tüterdi tost. Yemesi de çok güzeldi. Mahcubiyetten, istemem, ben tokum desem de bayılırdım tosta. Nasıl bir tostsa, doyurmazdı beni. Yedikçe acıktırırdı.

Ben pek kantine gitmezdim. Çünkü cebimde harçlığım pek olmazdı. Ne kadar sevsem de yedikçe bıkmadan usanmadan zevk ve iştahla yesem de benim için tost yemek lüks kaçardı.

Çok nadir yemişimdir. Ama hem yurtta hem de okulda kantinin yakınından geçerken sucuklu tostun kokusu bana kadar gelir. Ah param olsa da bir yesem derdim.

Evlendikten sonra imkanım oldu. Bir tost makinesi aldım. Zaman zaman tost yaparım evde. Ama yediğim hiçbir tost öğrenci iken yediğim ve kokusunu aldığım tostun hazzını vermedi. Demek ki yoklukmuş o lezzeti veren bana. Varlıkmış eski tadı vermeyen bana.

Neyse arkadaşımın kesesine bereket. Sayesinde tost özlemimi giderdim.

Sınavlarda hiç kopya çekmişliğim yok. Ama yardım etmişliğim var. Çoğu meslek derslerinde yardım isterdi. Öğretmenler hep A ve B grubuna ayırırdı. Ben kendiminkini yapmadan onun cevaplarını kağıdımın üzerinde yazar, o da oradan yan gözüyle çekerdi. Bunu da her ziyaretine vardığımda tanıştırdığı insanlara anlatır, sayesinde şu şu dersleri geçerdim der. (Devam edecek) 

22 Aralık 2024 Pazar

Bir Çıktı Pir Çıktı

İkizlerin 12 yıl ardından ben de varım diyerek evimize bir tekne kazıntısı geldi. Evimizin neşesi oldu.
Torun gibi büyüttük onu. Büyüdü, üniversite son sınıf oldu.
Evden dışarı pek çıkmadı. Ne de olsa Milenyum çocuğu. Siz ona Z nesli diyorsunuz.
Evden dışarı çıkmayan kız gibi büyüdü desem yanlış olmaz. Abartı hiç olmaz.
Bu da emsalleri gibi bilgisayar ve İnternet bağımlısı. Ara verdiği zamanlarda lütfedip okula gidip geldi. Gerçi ona göre her şey normal ve kontrol altında.
Evden çıkmadığı gibi odasından da çıkmadı. Haliyle evin tek açık balkonuna çıkışım Avrupa ülkelerinden vize almak kadar zor olduğunu söylemeliyim. Ne de olsa özel odası. Böyle olacağını bilseydim, bu balkonlu odayı verir miydim ona. Ama gel gör ki son pişmanlık fayda vermez. Odayı değiştireyim desem, razı değil. Çünkü ABD'nin barış götürmek için girdiği ülkeden çıkmadığı gibi bizimki de bu odadan çıkmaz. Hoş, razı olsa da gardırobu bozup yeniden kurmak hiç kolay değil. Rusya'nın sıcak denize inme özlemi gibi bu balkonlu oda da benim özlemim. Bu özlemimi de onu hayırlısıyla baş göz edip evden giderse ancak o zaman giderebileceğim.
Balkona çıkışım gönüllü gönülsüz özel izne tabi olsa da hakkını yemeyelim, çıkmışlığım var. Gönülsüz lütfettiği bu balkonu kendi kullansa hiç gam yemeyeceğim. Bilgisayar koltuğundan kalkıp da balkona çıkmışlığı hemen hemen yok gibi. Hasılı bizim balkon adeta tampon bölge gibi atıl durumda. Yazık, israf ki ne israf.
Evden çıkmayınca, haliyle çoğu babalar gibi alışveriş ve ekmek alma işi de bende. Evde ekmek yoksa alıp geleyim diye hiç derdi olmadı. Araya pandemi yasakları da girince, 18 yaş altı olduğu için evden çıkamayınca ara ara üzerinde kaldığı ekmek ihalesi de hep bana kaldı.
Pandemiden sonra dışarı çıkış yasağı kalksa da ekmek almamak, ekmek almaya gitmemek onda bağımlılık yaptı, tıpkı bilgisayar gibi.
Hakkını yemeyeyim, birkaç defa ekmek alıp geldi. Evde onun aldığı ekmek bitinceye kadar "Benim aldığım ekmek" dedi durdu. Hiç yapamasa "Ekmeği hep böyle ben mi alacağım" dedi.
Bazen üzerimi giyinip ekmek almaya giderken, evlat ben ekmek almaya gidiyorum diye seslendim. Şakasından bile ben gitseydim demedi. Kapısına kadar çıkıp tamam baba dedi.
Öyle zamanlar oldu ki haydi ekmek al gel dediğimde, eve gelecek veya evin yakınından geçme ihtimali olan abilerine telefon açıp, "Abi, gelirken, 2-3 ekmek getirir misin" diyerek ekmek işini bu şekil halletti.
Bir defasında nasılsa bu çocuk ekmek almaz diye dört ekmek aldım. Eve geldim ki bizim ki de almış dört ekmek. Bize kaldı gülmek. Sekiz ekmek fazla olmamış mı, ne yaptınız demeyin. Ekmek çok bereketli oldu. Birkaç gün fırına gitmedik.
Sırt çantası eskimiş. Git, falan çantacıdan kendine beğendiğin bir çanta al dedim. Tamam alırım bir ara dedi. Tekrar söyledim. Ta oraya kim gidecek dedi. Evlat kendine çanta al dedim. Tamam dedi ama baktım ki eski çantayla idare ediyor, üşengeçliğinden hiç çantacıya gitmeyecek. Çantacıdan üç değişik çanta alıp, beğen şunlardan birini dedim. Bir tanesini beğendi. Diğer iki çantayı geri götürmek yine bana nasip oldu. Nasılsa babası hem yürüyüş yapıyor hem bu işleri görüyor. Bir de demez mi bir de küçük bel çantası al diye. Emri olur. Alınmaz mı? Evden çıkarsa koltuğu soğur.
Odasında kendini böyle hapsederek mutlu ve huzurlu bir ömür tüketirken hakkını yemeyeyim, buz gibi havalarda haftalık halı saha maçına gitmeyi, zaman zaman arkadaşlarıyla nadiren de olsa dışarıda oturmayı ihmal etmedi. Haliyle o zamanlar odası bana kaldı. Vizesiz girip çıktım. Buna da şükür.
Biz onu, o bizi bu şekil kabul ederek hayat sürerken son birkaç aydır yurtdışına gideceğim demeye başladı. Gideyim mi dedi. Git evlat dedim öylesine. Öylesine diyorum. Üşengeçliğinden dolayı ekmek almak için fırına ve çantacıya gitmeyen, çoğunlukla hayatını odasında geçiren yurtdışına gider miydi?
Ben böyle kendimce gerekçe bulmaya çalışayım. Bir akşam odama geldi. Baba, kredi kartını verir misin, yurtdışından dönüş bileti alacağım demez mi? Bizimkiler gidişi almışlar, şimdi dönüşü alacaklarmış. Yarın kullansan kartı olmaz mı, çünkü kartın yarın kesim günü dedim. Bu akşam olsa dedi. Baktım, çok ciddi. İyi, tamam al dedim. Arkadaşınınki de dahil iki dönüş bileti aldı.
Şaka maka derken bizim oğlan, lise ve üniversite sınıf arkadaşıyla birlikte ayın 19'unda evden ayrıldı. Ankara'dan uçağa binip Lizbon'a uçtu. Sadece Lizbon'da kalmayacak, 6 tane ülkeyi gezip yeni yılın 1 Ocağında gelecek. Dün yazdım. Evlat, nereleri gezeceksin, yazıp bir gönder dedim. Şuraları yazdı: Lizbon-Guarda-Porto-Madrid- Barcelona-Paris-Brüksel-Köln-Amsterdam-Konya" yazdı. Hem de öyle plan yapmışlar ki hangi gün nerede olacaklarının bile planını yapmışlar. Kısaca ülke olarak Şam’ı fethettik diye sevinirken bizim oğlan Avrupa seferine çıktı. Evliya Çelebi gibi seyyah oldu.
Kısaca, bizim evden çıkmayan oğlan, bir gün bir çıkarsam, pir çıkacağım, sizi utandıracağım demiş de her şeyin farkındayım diyen benim ruhum hiç duymamış.
Yokluğunu derinden hissetsem de bu kadar ülkenin faturası cebimi acıtsa da yedikleri, içtikleri ayrı gitmeyen kafadar arkadaşıyla birlikte gösterdikleri cesaretlerini takdir ettim, özgüvenlerine hayran kaldım.
Ama bu uzun ayrılık zor olsa da her şeyde bir hayır var. Oğlan gezip dolaşıp görgü ve tecrübesini artıracak. Ben de onun yokluğunda ondan vize almaksızın elimi kolumu sallayarak odasından balkona geçip balkon sefası yapacağım. Ki yapmaya başladım bile. Bilin ki keyfi bir başka.
İyi gezmeler evlat. Güle güle gezin, ayağınıza taş değmeden geri gelin. Bu arada gözün arkada kalmasın. Odan bana emanet.

10 Aralık 2024 Salı

Küflü Çıkı

Haftalık oturmalarımızdan birine, bir arkadaş aracılığıyla gelen bir esnaf var. Bir geldikten sonra bizde ne bulduysa peşimizi bırakmadı. Haftalık her oturmamıza gelmeye devam etti. Çok sosyal biri olduğu için grubumuzdan herkesle diyaloğu var. Kısa zamanda içimizden biri oldu.

Tanışıklığımızdan dolayı çarşıya çıktıkça zaman zaman yanına uğrarız. Küçük dükkanı müşteri yönünden hareketli. Buna rağmen girer, uygun bir yere oturur, çayımızı içeriz.

Baba parasıyla dükkan açmış biri değil. Tırnaklarıyla kazıyarak gelmiş bu noktaya. Gördüğüm kadarıyla tutulan bir esnaf. Giren boş çıkmaz. İstenen, dükkanında yoksa müşterinin o malı nereden bulacağını da yol gösteren biri.

Ne zamandır bu esnaflığı yapıyor bilmem ama gördüğüm kadarıyla Allah ona yürü ya kulum demiş. İmkanı var, ikramı da fakir ve fukaraya el uzatması da.

Yaptığı onca yardımın yanında giymediği bir ayakkabıyı da bir ihtiyaç sahibine vermek ister. Ayakkabı hem ayakkabılık hem vestiyer olarak kullanılan yere konmuş, yeni sahibine vermek için. 

Gün gelir, eşi tanıdığı bir ihtiyaç sahibine ayakkabıyı verir. 

Ayakkabıyı götüren ihtiyaç sahibi evine vardıktan sonra hayırseveri arar. “Abla, ayakkabının içine bir miktar da para koymuşsunuz. Çok memnun kaldık, teşekkür ederiz” der. 

Paradan haberi olmadığı için eşi bu duruma şaşırır. Öyle ya ayakkabının içinde paranın ne işi var. Ayakkabının içine başkası ve hırsız görmesin, ev halkından biri eve geldiği zaman anahtar aramasın ve dışarıda kalmasın diye eskiden taşın altına veya ayakkabının içine anahtar konurdu. Herhalde ayakkabının içine para koymanın mucidi bu esnaf olsa gerek. 

Çok geçmeden merakını gidermek için bizim esnafı arar, ayakkabının içindeki bu para ne diye. Sadece eşi değil, ben de merak ettim doğrusu. Öyle ya kim merak etmez. 

Bu merakımı sağ olsun esnaf arkadaş giderdi. Çünkü akşamında bir oturmaya gidiyorduk birlikte. Eşi de o esnada aradı. Eşiyle konuşurken kulak misafiri oldum. Meğerse bizim esnaf akşam dükkanı kapatmadan önce o günkü hasılat ve ciro ne ise kasayı boşaltıp eve getiriyormuş ve ayakkabının içine koyuyormuş. Bundan da ne eşinin haberi var ne de çocuklarının. Şimdilik bu kadarını öğrenebildim. Hırsızın bile aklına gelmez, kullanılmayan ayakkabının içine para koymak. Hırsız eve girse para ve kıymetli eşya için herhalde bakmayacağı tek yer ayakkabıların içi olur. Öyle görünüyor ki bu esnaftan öğreneceğim daha çok şey var. 

Hasılı bizim esnafın bu sırrı yani para koyma yeri bu şekilde deşifre oldu. Para gani ve TL de çok kabarık olduğu için cepte taşınamayacağına göre bu arkadaş, para koymak için şeytanın bile aklına gelmeyecek başka zula yerler bulacaktır. Tekrar karşılaştığım da, kendisine, demek ki evin her bir yerini parayla doldurdun. En son dolacak yer olarak sadece vestiyer ve ayakkabıların içi kaldı. Sen ne küflü çıkı imişsin de haberimiz yokmuş diyeceğim. 

Küflü çıkı, Konya'da çok parası olduğu halde belli etmeyenler için yaygın kullanılan bir tabirdir. Bu tabiri yerli yerinde kullanıp kullanmadığımı öğrenmek için TDK'ye baktım. TDK, küflü çıkı yerine kirli çıkı deyimini kullanmayı yeğlemiş. TDK kendi bilir ama küflü çıkı kullanımı daha uygun olurdu. 

Tekrar ayakkabı içindeki paraya gelirsek, ihtiyaç sahibi sayesinde ayakkabının içinde para olduğunu öğrenen aileyi bundan sonra bir merak sarar. Acaba ayakkabının içinde ne kadar para vardı? Gideni almayacaklar. Çünkü giden gitmiştir. İstenmez. Hesapta yokken bu vesileyle ihtiyaç sahibini sevindirmiş oldular. Hatta bu vesileyle sağ elin verdiğini sol el görmeyecek şekilde ayakkabının içinde takdim etmiş oldular. Merakları, ayakkabının içinde ne kadar para olduğunu öğrenmek olmuş. Çünkü bizim küflü çıkı, cebindekini saymadan eve girerken ayakkabının içine atıyormuş. Öyle zannediyorum, esnaf ve ailesi kadar ayakkabının içinde ne kadar para olduğunu siz de merak ettiniz. Ne kadar olduğunu ben de öğrenemedim ama miktar çok da yüksek değilmiş. 

Bizim küflü çıkının parası çenemi yorsa da gördüğümde, kardeş, giymediğin ayakkabı, elbise, çorap vs. ne eskin varsa talibim diyeceğim. 

Siz de bu vesileyle fazla ve artan paranızı nereye koyacağınızı veya saklayacağınızı öğrenmiş oldunuz. Bu verdiğim aklı kullanacaksanız, bilin ki sizlerin de ayakkabı dahil eski ve püskülerine talibim. Bu garibanı sevindirmiş olursunuz. Haydi göreyim sizi...

9 Kasım 2024 Cumartesi

Çarşı Görmemiş Asırlık Bir Ömür

Bir gün annemin amcaoğlu ile halaoğlu ziyaretine geldi. Hoşbeş esnasında annemin yaşında olan halaoğlunun anneme aba demesi dikkatimi çekti. Abi, kaç doğumlusun dedim. 1939'luyum dedi. Annem de 1939'lu dedim. Olamaz dedi. Çünkü biz küçükken annen büyüktü. Biz onun arkasına takılır giderdik. Nereden bakarsan aramızda beş-altı yaş var dedi.
Eskiden günü gününe yazılan çok ender kişiler vardır. Geneli annem gibi. Ya ilkokula giderken ya evleneceğinde ya askere gideceğinde nüfus cüzdanı lazım olurdu.
Nüfus kağıdı çıkarmak için ya nüfustan köye gelirler, kütüğe toplu kaydedilirlerdi ya da nahiyeye gidilerek nüfuz cüzdanı çıkarılırdı. Kaydı alan nüfus memuru doğum tarihini sorduğu zaman harmanda doğduydu, çiçekler açtığı zaman doğmuştu denirmiş. Boyu postuna göre nüfus memuru bir tarihi doğum tarihi olarak yazarmış. Gün ve ay olarak da genel de 01.01 yazılırmış. Hatta bazıları ölen kardeşinin nüfus tarihi yazıldığı bile olurmuş.
Şu var ki çoğu eski kişiye yaşı sorulduğunda resmi olarak yaşım şu ama esas doğum tarihim bu. Küçük ya da büyük yazdırmışlar dediğine şahit olursunuz. 
Babam da beni günü gününe yazdırdığını söylerdi. Ama okul arkadaşlarımdan büyük okula gittiğim bir vakıa. Ramazanda doğduğum için de isim arayışına gidilmemiş. Adı Ramazan olsun denmiş. İşin ilginci, resmi olarak kullandığım tarih ve ay ramazan ayına denk gelmiyor.
Tarihler konusunda babam hassastı normalde. Çünkü ineğin buzuladığı ve kendisinin tıraş olduğu tarihleri duvar takviminin arkasına yazardı. Belli ki tıraş olduğu ve ineğin buzuladığı tarihe verdiği önemi bizim doğum tarihine vermemiş. Gerçi bu tarihler de o yılın takvimi bitinceye kadardı. Sonrasında atılır, yerine yenisi takılırdı. 
Anama gelirsem, kafa kağıdına göre anam 1939 doğumlu olsa da beş altı yaş küçük yazıldığı, halaoğlunun dediğinden anlaşılıyor. Bu demektir ki anam 90 yaşında var. 
Bir asra yaklaşan yaşına rağmen gözleri tam görmese de bazen bastonla bazen bastonsuz yavaş yavaş yürüyerek kendi işini kendi görmekte. Yatağını kendi toplar, odasının panjurunu kaldırır, yediği yemeğin tepsisini mutfağa getirir, içeceği suyunu kendi doldurur. 
Ömrü koşuşturmakla geçmiş. Kah bağ çapalamış kah üzüm toplamış kah dağdan çalı çırpı getirmiş sırtında. Hem tarlada hem ekin harmanda hem başkasının işinde yevmiyeci hem de ev işleri ve yemek hep elinden geçmiş. 
Ölenler hariç yedi çocuk büyütmüş tek odalı evde. Sanırım üç tane kardeşim de ölmüş. 
Ne doğumda ne doğum öncesi kontrollerde doktor yüzü görmüş. Tüm çocukları evde doğurmuş. Şimdiki gibi hazır bez de yok. O günün bezini alacak para da yok. Çaput namına ne bulmuşsa bez diye kullanmış. 
Evin içinde banyo, WC ve şebeke suyu da yok. Çamaşır makinesi zaten olmaz. Tüm çamaşırlar leğen içinde ve dışarıda tokucak marifetiyle yıkanmış. 
Evin bahçesine şebeke suyunu gelmesi de çok sonraları. Bundan önce dokuz gözlü diye nam salmış aşağı çeşmeden sırtta veya eşek üstünde su taşınıp ihtiyaç giderilmiş. 
Öyle zannediyorum, anne sütüyle besledi hepimizi. Mama namına bir şey görmüş olamaz. 
Birçok kadın gibi annem de okuryazar değil. Kadın kısmı okur mu demiştir ailesi her ailede olduğu gibi. 
Tüm dünyası, doğup büyüdüğü köyünden ve evlendikten sonra gelin gittiği beldeden ibaret. Doktora bile belki de en erken yetmiş yaşında gitmiştir. Kolu kırılmıştır. Bildik yöntem olan kırık ve çıkıkçı eliyle tedavi görmüştür. 
Şehir namına gördüğü oğlanlarının evine birinin nezaretinde gitmekten ibaret. 
Çarşı, pazar, alışveriş nedir görmemiş. 
Esas yaşı doksana merdiven dayadığı yılların birinde evimde iken zaman zaman ana ben çarşıya gidip geleceğim dedim. Hepsine tamam kuzum dedi. Bir böyle, üç böyle. Bir gün kuzum bir şey soracağım dedi. Buyur ana dedim. "Bu çarşı dediğin köy gibi bir yer mi" demez mi? Değil ana. Alışveriş yerlerinin ve insan yoğunluğunun olduğu yer dedim. Dedim ama içim cız etti. Çünkü yetiştiği belde de alışveriş, pazar ve park ve bahçenin olduğu yerin adı “aşağı” idi. Evden çıkarken aşağıya gidiyorum derdik. 
Ne babam yanına alıp şehre götürüp çarşı pazar gezdirmiş ne de evlatları olan bizler. Hayatında çarşı pazar görmemişse ne bilsin çarşı denen yerin ne menem bir yer olduğunu.
Vah bize vah... 

1 Kasım 2024 Cuma

Komşu Ahmet Abi

Ardıçlı TOKİ'den 2+1 bir dairem çıktı. Daireyi teslim almaya gittiğimde, görevli ile birlikte daireye gittim. Kontrol amaçlı su verildiğinde, iki-üç dairede su kaçağı oluşmuş. Bir tanesi de benim dairenin üstünde imiş. Sızan su benim daireye gelmiş. Boyayı da kabartmış. 

Görevli not aldı, buralar boyanacak diye. 

Nisan ayında teslim aldığım daireye bakmak için temuz ayında tekrar gittiğimde, yeniden boyanan yerlerin yine kabardığını gördüm. Fotoğrafını çekip yönetime gösterdim. Tekrar boyayalım. Yalnız yine kabarır. Dairenin pencerelerini gündüz açık bırakıp kurutulması gerek. Kuruyunca haber verin boyayalım dedi.

İyi de oturduğum ev ile TOKİ'deki evin mesafesi en 25 km var idi. Bir hafta boyunca günlük gelip kurutmak olacak iş değildi. Pencereleri açık bırakıp gitsem, havalar yağışlı. Açık pencereden evin ıslanma durumu da vardı.

Ne yapayım ne edeyim derken dairenin üst katında birinin balkonda oturduğunu gördüm. Hanıma, gel hanım üst komşuya çıkıp durumu izah edelim. Kabul ederse anahtarı verelim dedim.

Üst kata çıkıp zile bastık. Yaşlı bir teyze açtı kapıyı. Eşi geldi arkadan. Onlar da yeni taşınmışlar daha. Kapıda tanıştık. İçeri buyurun komşu dedi ismini o vakit öğrendiğim Ahmet abi. Rahatsız etmeyelim dedik ise de ne rahatsızlığı deyip içeri salona aldı bizi. Çayımız var deyip çay ikram etti. Bir bayram sonrasıydı sanırım. Lokum ve şekeri de önümüze koydular. Bayramlaştık. Evin durumunu söyledik. Dairedeki nemin kuruması lazım. Evimiz de uzak. Gelip gidemeyiz. Anahtarı size versek, açıp kapatabilir misiniz dedik. Biz yaşlıyız, işimiz, gücümüz var, inip çıkamayız demedi Ahmet abi ve eşi. O iş bizde. Gözünüz arkada kalmasın. Biz her gün açar, akşam pencereleri kapatırız dedi. Size zahmet olacak dedim. Ne zahmeti dediler. Bir şey olursa bizi ararsınız deyip cep numaramı verdim. Anahtarı teslim edip çıktık. Oturmayacaksanız, kiraya vermeyi düşünürseniz, kiracı da bulurum dedi Ahmet abi. 

Benden en az 15 yaş büyük Ahmet abi ve eşi, bir hafta boyunca her gün dairemi açıp nemin kurumasını sağladı. Kuruduğu zaman belki de yönetime gidip daire kurudu, boyayın bile demiştir.

Bir gün Ahmet abi aradı. Hocam, yeni evlenecek bir çift ev arıyor. Temiz birine benziyor. Kiraya vermek isterseniz, numaranızı vereyim mi dedi. Olur dedim. 

Yeni evlenecek çiftin babası aradı, eve talibiz diye. Görüşelim deyip dairede buluştuk. Ev boyanmıştı. 

Kiracı tutmak istediğini söyledi. Ahmet abi kiralar ne durumda dedim. Hocam, şu komşu beş bine, şu da altı bine oturuyor dedi. Ortasını bulalım. Bizimki ne 5 bin olsun ne de 6 bin. 5.500 olsun dedim. Ahmet abi de benden yana oldu. Hocamın verdiği fiyat makul dedi.

Kiracının bahtı kara çıktı. Evlenmeleri ile ayrılmaları bir oldu. Kiracım evden uzaklaştırma aldı. Hala mahkemelikler. 

Evde ve mahallede olup bitenleri Ahmet abi ara ara arar, söylerdi. 

Uzaklaştırma süresi bitince kiracı evi boşalttı. Ahmet abi aradı. Hocam evi ne yapacaksın? Kiracıyı sen mi bulacaksın ben mi dedi. Ahmet abi, o ev sana emanet. Varsa isteyen, verebilirsin dedim. O zaman kiracı hazır. Alttaki komşu dairesini değiştirecek. Ona verelim dedi. Tamam Ahmet abi. Eski kiracı anahtarı sana versin. Yeni kiracıya verebilirsin dedim.

Pek oturulmayan evi beş ay sonra başka birine 500 ilave ederek Ahmet Abi sayesinde verdik. Aynı kiracı hala oturmaya devam ediyor.

Kısaca dairenin tamir ve tadilatı ve kiraya verme işlerini Ahmet abi takip etti. Sağ olsun, hocam benden bu kadar demedi. Site yönetimiyle ilgili bilgileri ondan aldım. 

Ben onu arayacağım yerde ara ara beni arayıp hal hatır sormayı hiç ihmal etmedi. 

Ağır bir kalp ameliyatı geçirmiş olmasına rağmen hareketli, sıcakkanlı, fedakar ve insan canlısı biri idi.

Oğlununmuş oturduğu ev. Kısa zamanda mahallede herkes ile diyalog kurdu. Maşallah her şeyden de haberdar idi.

Her arayışında buyur gel hocam. Oturmaya da gelin derdi.

Her arayışında mahcup olurdum. 

Bir defa da o aramadan ben arayayım dedim. Bugün ararım, yarın derken tam aramak istediğim zaman vakit geç oldu, yatmıştır, şimdi vakit erken az sonra arayayım. Öğle vakti belki kaylule yapıyordur, rahatsız etmeyeyim. Yarın şu vakit ararım derken unuta unuta epey bir zaman geçti.

Bugün cumadan çıktıktan sonra çarşıya giderken telefonunu çevirdim. Cevap veren olmadı. Hayret bir şey. Bildiğim Ahmet abi her arayışımda telefonu açardı. Belki müsait değildir, az sonra bir daha ararım dedim. Telefonu cebime koydum. Az sonra Ahmet abinin telefonu aradı. Ahmet abi dedim. Bir kadın sesi idi. Ahmet abi yok muydu? Hal hatır sormak için aramıştım dedim. Cuma günü öldü cevabı alınca üzüldüm. Telefondan dönüş yapan kızı imiş. Ahmet abinin alt komşusuyum. Yakın tanımıştım. Erken kaybettim. Kaybına çok üzüldüm. Çok iyiliğini gördüm. Başınız sağ olsun kızım dedim.

Daha yakın tanısam da Ahmet amcanın yeri ayrı idi. Allah herkese Ahmet abi gibi komşular versin. Mekanı cennet olsun. Yakınlarının başı sağ olsun. 

1 Ekim 2024 Salı

Etkisiz Elemanın Ardından

Makamından aldı gücünü.

Makamına bir şey katmadı. 

Devletin bütün imkanları elindeydi. 

Etrafa hep gülücükler dağıttı. 

Sessiz, sakin ve nazik bir görüntü verdi. 

Etkili ve yetkili kişilerin yanında el pençe durdu. Köylü Ahmet ağa profili gibi bir profil çizdi. 

Ne taşın altına elini koydu ne de yaralı parmağa işedi. 

Gözle görülür bir hizmete imza atmadı.

Aldığı emirleri yerine getirmekten ibaret oldu tüm hizmeti. 

Belki de tek hizmeti, gece 22.00 sularında açıklanan yeni mesai saatini, gece 00.00'da yayımladığı genelgeyle o günün sabahında uygulamak oldu. Bu yönüyle emsallerine büyük fark attı. Çünkü en yakın emsali bir gün sonra başlatabildi. Görevliler iş başına gidemez diye düşünmedi. Emir demiri keserdi çünkü. 

Hiç inisiyatif almadı. 

Dönemi sönüktü. II. Bayezid ve son Padişah Vahdettin dönemleri gibi. 

Herkese gülücük dağıtmayı, herkese şirin görünmeyi ve mütevazı bir görünümü iyi becerse de becerdiği en iyi şey, meslek dayanışması idi. Kendisi gibi aynı mesleği deruhte eden birinin yediği herze ve kırdığı yumurtalara rağmen meslektaşını korumayı iyi bildi. Oğlum, sen ne yaptın böyle demedi. Öyle ya körler, sağırlar birbirini ağırlardı. Onun suyunu bulandırana haddini bildirmek ve ceza vermek için çok uğraştı ve inisiyatifi elden bırakmadan üyelere baskı yaparak bunda başarılı da oldu. Bu yönüyle iyi bir kinci olduğunu ve mesleki dayanışmaya önem verdiğini gösterdi. Öyle ya kim yan bakabilirdi bunlara. Kimin haddineydi ayrıca. 

Belki gözü daha yukarılardaydı ama işgal ettiği koltuktan daha düşüğüne layık görüldü. Halbuki hep denileni yapmış uyumlu biri idi. Koruyup kolladığı meslektaşı da kendisi gibi aynı akıbete duçar oldu. Çünkü o da kendisinden önce esemesi okunmayan çok küçük bir koltuğa gitti. Orada o küçük koltuğu da beceremedi. Altından koltuğu çekildi. Kendisinin de altından koltuğun çekilmesi yakındır. 

Nazarımda hem kendisi hem de koruyup kolladığı meslektaşı iyi imaj vermedi. Her ikisi de hoş bir seda bırakmadı. 

Şu bir gerçek ki marifet bir yere gelmek, bir koltuğu işgal etmek, koltuktan güç almak değil, adam olmaktır. 

Hasılı gelişi sessizdi, gidişi de sessiz oldu. Ardından timsah gözyaşı döken bile olmadı. Şöyleydi, böyleydi diyen de olmadı. 

Etkisiz elemandı vesselam.

1 Eylül 2024 Pazar

Avrupa'da Kuzu, Türkiye'de Aslan

Young Boys futbol kulübü karşısında oynadığı her iki maçta da belki de tarihinin en kötü maçlarını oynayarak Şampiyonlar Ligi'ne havlu atan Galatasaray'ı, Adana Demirspor karşısında hem de deplasmanda 5-1 galip gelmesini görünce şaşırdım kaldım ve ağzımdan, Avrupa'da kuzu, Türkiye'de aslan çıktı.

Keşke GS, Adana Demirspor karşısında gösterdiği eforun ve oynadığı oyunun milyonda birini Young Boys takımı karşısında gösterseydi, 5 golün 2 tanesini Young Boys takımına 2.maçında atsaydı.

Adanaspor karşısında aldığı galibiyet bir nevi Şampiyonlar Lig'inden elenme mutluluğunu gösterdi. Adeta bir zafer kutlaması yaptı Adanaspor karşısında. 

Oynadığı oyun ve attığı gollerle oh be dünya varmış. Ne işimiz var bizim devler liginde. Analarımızın ligi neyimize yetmez havasında gol oldu yağdı adeta. 

Görüyorum ki oynadığı bu oyunla Galatasaray'da bir eziklik bir pişmanlık bir utanma ve bir mahcubiyet yok. Tüm bu ruhsuz ve çapsız oynamaları, bir an evvel elenip kendi asıl ligimize yani sadede gelelim içinmiş. 

Hele kendisinden daha önce elenip lige dönen ezeli ve ebedi rakipleri, meydanı boş bularak Rizespor'a 5 gol, Alanya'ya 3 gol atıyorsa, Galatasaray’ın neyi eksikti gol atmak için. 

Nasılsa hem Fenerbahçe hem de Galatasaray sadece bu ligde yani annelerinin liginde şampiyon olmak için varlar. Bu iki takıma iki şampiyonluktan birini tercih edin. Lig mi yoksa Şampiyonlar Ligi mi dense, tereddütsüz lig şampiyonluğu derler. 

Bunların öyle büyük işlerle işi olmaz. Galatasaray 25.şampiyonluğu alıp 5.yıldızı taksa, Fenerbahçe, gördüğü en iyi takım olarak Rizespor'u gören yeni teknik direktörleriyle önce 20. ardından arka arkaya şampiyon olsa da önce rakibini yakalasa, ardından rakibini geçse daha iyi olmaz mı? 

Bu iki takımdan, Galatasaray şampiyonlukta Fenerbahçe'ye fark attım diye hava atar. Fenerbahçe de seni evinde, bir eksikle yendim ve şampiyonluğunu bir hafta öteledim diye hava atar. Havanız batsın e mi? 

Hele Fenerbahçe’ye Galatasaray galibiyeti mi Avrupa şampiyonluğu mu dense, tereddütsüz Galatasaray galibiyeti seçeneğini işaretler. 

Bize dışarıda yüz güldürmeyen bu iki takım birbirinin varlık sebebi. FB GS'siz, GS de FB'siz yapamaz. Birbirleriyle Filistin ve İsrail gibi olsalar da birbirlerini yenmek ve yemekle meşguller. Birbirlerine taş atmaktan Avrupa'da maç çıkarmaya vakitleri kalmıyor. Birbirinin ne onmasını isterler ne de olmalarını. 

Abartma o kadar da demeyin. FB Şampiyonlar Ligi'ne daha erken veda etti. Bunu bir tarafa bırakalım. Galatasaray'ı anlamakta zorlanıyorum. Salı günden cumartesiye ne değişti de bu derece farklı futbol oynayıp farklı goller atabildi. Zerre kadar mide olsa üzüntüsünden Adana Demirspor karşısında zorlanır, kaybeder veya berabere kalır ya da maçı zor kazanır. Dersin ki Şampiyonlar Lig'inden elenmenin etkisinden kurtulamadı. Kimse kusura bakmasın, GS'nin Adana Demirspor karşısında aldığı bu skor, benim Avrupa ve Şampiyonlar Ligi gibi bir derdim, hedefim hiç olmadı demektir. 

O kadar büyük takımları çalıştırmış FB'nin teknik direktörü Şampiyonlar Ligi zor, Avrupa Lig'inde ilerlemek istiyoruz diyerek baştan pes ettiğini göstermedi mi? FB teknik heyetin kafa yapısı bu ise GS'nin neyi eksik bu kafa yapısından. 

Her iki takım da küçük hesaplar peşine düştü. Şampiyonlar Lig'inde dev takımlarla mücadele edersek, ligi ihmal ederiz.  Kısa yoldan elemelerde veda edelim ki lige dört elle sarılalım hesabını yaptı ve bunda da başarısı oldular. 

27 Ağustos 2024 Salı

Yazılarıma Geri Dönüşler

Karşılaştığım tanıdıklarımdan yazılarımı takip edenlerden geri dönüşler:

"Çok keskin yazıyorsun",

"Çok sivri yazıyorsun", 

"Çok eleştiriyorsun", 

"Hep eleştiriyorsun", 

"İyi dokunduruyorsun",

"İyi vuruyorsun", 

"Baya vuruyorsun", 

"İnce ince dokunduruyorsun", 

"Konuşur gibi yazıyorsun", 

"Çok farklı konulara değiniyorsun", 

"Günde kaç yazı yazıyorsun? Takipte zorlanıyoruz", 

"Bu kadar yazıyı yazmaya nasıl vakit buluyorsun?", 

"Zor olmuyor mu cep telefonuyla yazı yazmak?", 

"İyi eleştiriyorsun. Ben bu kadarına cesaret edemem", 

"Güzel yazıyorsun ama ne olur ne olmaz diye beğenemiyorum", 

"Yazdığının bir getirisi var mı?", 

"Yazılarını niye kitap haline getirmiyorsun?", 

"Çok akıcı yazıyorsun", 

"Yazılarını beğenmediğimize bakma. Doğru yazıyorsun", 

“Yazdıkların doğru da her doğru her yerde söylenmez”,

“Biz okumakla baş edemiyoruz. Bu kadar yazıyı nasıl yazıyorsun?”,

"İyi, güzel, hoş yazıyorsun da yazıların çok uzun. Oku oku bitmiyor. Biraz okuyup gerisini okuyamıyorum. Çünkü ben uzun yazıları sevmem" vs.

Yukarıdaki geri dönüşlerin hepsine eyvallah. Tüm eleştiri ve tespitleri değerli buluyorum. Hepsine evet böyleyim ya da değilim diye cevap vermeyeceğim. Yalnız yazıların uzun diyenlere cevap yazmak isterim:

Yazılarım bazen bir sayfayı geçse de genellikle bir sayfa ile sınırlandırıyorum. Çünkü yazılarımdan seçtiklerimi yayımlanması için gazeteye de gönderiyorum. Gazete yazıları da genellikle bir sayfa olur. Bir konuyu işlemek için bir sayfa da uzun sayılmaz. Çünkü kırmadan, dökmeden meram anlatmak kolay değil. Bazen netameli alanda yazdığım da olur. Elbette meram ne kadar kısa anlatılırsa iyi olur ama unutmayalım ki hakikat ve gerçekler uzun yazıların satır aralarında saklıdır.

23 Ağustos 2024 Cuma

Promosyon Uğruna Hepsi (2)

Hesabımdan para çekmem lazım. Şu bankadan diğer hesaplarıma havale yapayım da o bankaların ATM'sinden para çekeyim derken Kayalıparkta bu bankanın şubesini gördüm. Ne arıyordu bu bankanın şubesi burada. Halbuki kaç defa geçmişliğim var bu bankanın önünden. Demek ki hiç dikkatimi çekmemiş.

Bankanın önünde iki adet ATM var. İçeri girmeden çekeyim dedim. Bankanın İnternet bankacılığına girdim. Ara ki bulabileyim karekökü ve okutarak para çekebileyim. İçerideki görevliye sordum. O da epey aradı. Önce açık değil dedi. Sonra buldu. ATM'ye yanaştım. Para yokmuş ATM'de. 

Hoş para olsa da günlük limit 10 bin imiş. Çeksem de işime yaramayacak. 

Bari bankadan çekeyim diye içeri girdim. Hesabımdaki parayı günlük limitin üzerinde çekebilir miyim dedim. Maaş hesabı ise hepsini çekebilirsiniz. Şuradan sıra alın dedi görevli. 

Aldığım sıraya göre önümde 4 kişi vardı. İyi, az bekler hepsini buradan çekerim dedim. Üstelik burası bankanın merkez şubesi imiş. 

Beklerken, oturduğum yerin yanında, içeride de bir ATM varmış. Buradan 50 bin liraya kadar para çekebileceğimi öğrendim. Ama ne ben çekebildim ne de başkası. Çünkü içerideki ATM bozukmuş. Merkezden kod almak suretiyle ATM’yi açıp tamire başladılar. Bunu yapmak için de üç kişinin işlem yaptığı, sıradan çağırdığı görevliden biri yerinden kalkarak ve işlemi keserek bozuk ATM'nin tamiri yapılırken başlarında beklemek için geldi. Belli ki bankanın en yetkilisi. Onun görevi tamirden ziyade biri tamir için uğraşırken önünde beklemek olduğunu beklerken öğrendim. Tamir edenin de tamirden anlamadığına kanaat getirdim. Çünkü telefon açmadığı yer kalmadı. 

Süreci izlemekle görevli kızımız bozuk ATM'nin önünde bekleye dursun. İçerideki on, on beş kişi de bekliyoruz. Çünkü çalışan üç kişiden biri içerideki ATM'nin tamirini izlemekle sorumlu. İki taneden biri dışarıdaki ATM’yi tamir için kalktı. Çalışan bir vezne var. O da önüne aldığını bırakıvermiyor. Kod gönderip kodu istiyor. Kodu söyleyecek kişi de çantasının içindeki telefonu çıkarmakla meşgul. Önce fermuarı açıyor. Sonra çantanın içinde elini karıştırarak telefonunu arıyor. Ardından uzatılan evrakı imzalıyor bir taraftan. 

İçerideki ATM yapılmadan dışarıdaki ATM'yi yaptı ikinci çalışan. Tam koltuğuna oturmuştu ki kiralık kasası olan bir müşteri için alt kattaki kasaya gitti. Tek çalışan ise kah 6000'li kah 4000'li kah 9000'li numaradan sıra bekleyen kişi çağırdı. Tam sıra bendeydi halbuki.

Ara ara bireysel bankacılık işlemi için bekleyen varsa alabilirim sesi geldi bir yerden. Bunu birkaç defa aralıklı olarak söyledi. Kalkıp giden olmadı. 

Tüm bu bekleme esnasında, içerideki ATM'nin tamirini bekleyen iki kişi isyan etti. Niye bekliyoruz böyle. İşimiz var gücümüz var. Hani hiç sıra ilerlemiyor. Zaten üç kişi çalışıyor. Onlardan da sadece biri aktif. Yok mu başka çözüm öneriniz? İlla başka bankaya mı gidelim dedi. 

İçerideki ATM tamirini izlemekle yükümlü kızımız, o sizin bileceğimiz bir şey beyefendi. Başka bankaya da gidebilirsiniz. Ben burada beklemekle yükümlüyüm. Koltuğuma geçip sıradan kimseyi alamam. Zafer'deki şubemize gidebilirsiniz. Orada da içeride ATM var. Yalnız ATM aktif mi değil mi bilmiyorum dedi. Kasada çalışan bir kişiye talimat vererek içerideki ATM'nin çalışıp çalışmadığını sormasını istedi. Oradaki ATM’nin aktif olmadığı haberi verildi. Bunu pekala kendi de yapabilirdi halbuki. Demek ki çalışanın iyisi iş yapmaz, iş yaptırırmış dedikleri böyle bir şey olsa gerek.

Nihayet bana sıra geldi. Kimliğimi uzattım. Şu kadar para çekeceğim dedim. Buradan çekerseniz 40 lira farkı var dedi. İyi de aynı banka dedim. Şube farkı imiş bu kırk lira. On bin çeksem de mi bu fark var dedim. Evet cevabını aldım. Kalsın deyip çıktım. 

40 değil, 1 lira da fark olsa vermem. Niye vereyim.

Hasılı bir saat, içeride boşu boşuna beklemiş oldum. Keşke bankayı görmemiş olsaydım. Niyetim İnternet bankacılığı üzerinden bir o bankaya bir bu bankaya bir öbürüne havale edip işimi görecektim. Güya o bankanın ATM'si, bu bankanın ATM'si dolaşıp durmayayım. Üstelik çoğu ATM para vermiyor. Para verse de ellilik mi verecek, yüzlük mü verecek, iki yüzlük mü, şansına artık. Vara ATM ATM dolaşsam iyiymiş. Önümde dört kişinin olduğu bankanın içinde beklemek bir saatime mal oldu. İşimi de görseydim bari beklediğime değdi derdim. 

Ama bunu öğrendiğim iyi oldu. İşim yok, avare avare dolaşıyorum. Vakit geçirmek istiyorum. Böylesi durumlarda benim yeni yetme bankanın merkez şubesine gelip bir sıra alacağım. Mesaiyi içeridekilerle beraber doldurmuş olurum. 

Gittiğim yer bankanın merkez şubesi. Bir de şubesine gitseydim, bu dört kişilik sıra için ne kadar beklerdim bilemiyorum. 

İşte böyle yani yeni yetme bankalar üç beş kuruş fazla promosyon almak için. Görevliler personeline caka satmak ve şu kadar promosyona imza attık demek için buluyor böylesi yeni yetme bankaları. İyi ki bu promosyon çıkmış. Değilse avımız dan ölecekmişiz. Devlet bankası bile bu kadar ağır ve hantal çalışmaz. İnanın böyle iş bilmez özel bir bankayı da ilk defa bu vesileyle öğrenmiş oldum. Değer mi üç beş lira fazla promosyon için böyle adı sanı belli olmayan bankalarla maaş anlaşması imzalamaya? Bence değmez. 

İşin ilginci, Çumra'dan açtırdığım maaş hesabımdan, yüklü miktarda para çekmek için Konya'daki bir şubesine gittim. Tüm paramı çekeceğim dedim. Verdiler ve bir kuruş fark bile almadılar. Fark alsalardı, verecektim de üstelik. Çünkü Çumra nere, Konya nere. Benden kırk lira fark isteyen bankanın merkez şubesi Kayalıparkta, şubesi de Zafer'de imiş. Dedim ya böylesi ucuz, adı sanı belli olmayan ve aynı şube olmadığı için fark isteyen bu bankayla çalışmak, promosyon için sadece. Değer mi promosyon için iş bitirmez böyle bankaları bulmaya? 

Gerçi promosyon anlaşması için yeni yetme bankaları bulan kurum yöneticilerine de bir şey dememek lazım. Çünkü kurum müdürü köklü bir bankayla makul bir promosyon anlaşması yapsa, personel, falan kurum şu kadara anlaşmış. Bizim ki niye düşük şeklinde eleştirmeye kalkıyor. Bu durumda kurum müdürleri ne yapsın.