Diğer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Diğer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2026 Perşembe

Ülke Atasözlerinden Örnekler

Nadir de olsa zaman zaman alıntılara yer veririm. Yazım ve imla düzenlemesini yaptığım, “En iyi 33 dünya atasözü” başlığıyla dolaşımda olan aşağıdaki alıntı da bunlardan biri:

En İyi 33 Dünya Atasözü*

1- İnsanlar yaşadıkça ihtiyarladıklarını sanırlar. Halbuki yaşamadıkça ihtiyarlarlar. (Malezya)

2- Ne kadar az yüksekten uçarsan, düştüğün zaman o kadar az incinirsin. (Tibet)

3- Evlenmeden evvel gözlerinizi dört açın, evlendikten sonra yarı yarıya kapayın. (Portekiz)

4- Allah’ın, gülü dikenli yarattığına hayret edeceğiniz yerde, dikenler arasında gül yarattığına hayret edin. (Arabistan)

5- Başkalarını azarlar gibi kendini azarla, kendini affeder gibi başkalarını affet. (Çin)

6- Biri sizi bir kez aldatırsa suç onundur, iki kez aldatırsa suç sizindir. (Romanya)

7- Taşı delen, suyun kuvveti değil, damlaların sürekliliğidir. (Brezilya)

8- Bir ülkede küçük insanların gölgeleri uzuyorsa, o ülkede güneş batıyor demektir. (Çin)

9- Birine bir balık versen doyar bir defa; balık tutmayı öğret doysun ömür boyunca. (Çin)

10- Bir zincirin gücü en zayıf halkası kadardır. (İngiltere)

11- Bir yıllık refah istiyorsan tahıl yetiştir, on yıllık refah istiyorsan ağaç yetiştir, yüz yıllık refah istiyorsan insan yetiştir. (Çin)

12- İnsan bir kapıdan içeri girmeden, çıkışı da var mı diye düşünmeli. (Rusya)

13- Toklukta, Horasan’ın köpekleri de şükreder, önemli olan açlıkta şükredebilmektir. (Arabistan)

14- Karşı kıyı için savaşmayan, kendi kıyısından da olur. (Çeçenistan)

15- Dünya bize babalarımızdan miras kalmadı, biz onu çocuklarımız için ödünç aldık. (Japonya)

16- Yüreğinde yeşil bir dal saklarsan, şarkı söylemeye bir kuş gelecektir. (Çin)

17- Yürüyen üç aptal, oturan üç bilgeden daha çok yol alır. (Çin)

18- Oyun bitince şah da piyon da aynı kutuya konur. (İtalya)

19- Sular yükselince balıklar karıncaları yer, sular çekilince de karıncalar balıkları. (Afrika)

20- Nasıl indireceğini bilmediğin eşeği dama çıkarma. (İran)

21- Parmak ayı gösterdiği zaman parmağa değil, aya bakmak lazımdır. (Maya)

22- Önemli olan hayata yıllar değil, yıllara hayat katmaktır. (Çin)

23- Bir atı zorla suya götürebilirsiniz ama ona zorla su içiremezsiniz. (Fransa)

24- Bir saatlik mutlu olacaksanız şekerleme yapın. Bir günlüğüne mutlu olacaksanız balık avlamaya gidin. Bir aylığına mutlu olacaksanız evlenin. Bir yıllığına mutlu olacaksanız bir servete konun. Bir ömür boyu mutlu olacaksanız işinizi sevin. (Çin)

25- İşaret parmağınla karşı tarafı suçlarken dikkat et, üç parmağın da seni gösteriyor. (İngiltere)

26- Değişim rüzgarları eserken akıllılar yel değirmeni yapar, aptallarsa duvar örer. (Çin)

27- Yaşayacağın bir dünyayı hayal etmektense yaşayabileceğin bir dünyayı inşa et. (Almanya)

28- Allah ağacın köklerine değil, meyvelerine bakar. (Arabistan)

29- Duyarsam unuturum, görürsem hatırlarım, yaparsam öğrenirim. (Çin)

30- Bir köpeğin karnını doyuruyorsan ve ona barınak veriyorsan bu senin köpeğin sahibi olduğunu göstermez; köpeği bırak, geri gelirse köpeğin sahibi sensin demektir. (Çin)

31- Oturan bir kartal olmaktansa uçan bir boğa olmayı tercih ederim. (Kızılderili)

32- Saraylar yıkıldı, kılavuzluk delilere kaldı. (İbrani)

33- Yaşayanlar kapar ölenlerin gözlerini, ölenler açar yaşayanların gözlerini. (Afrika)

*Genç Beyin Dergisi 55. sayısından.

28 Kasım 2025 Cuma

Bir İlişkiyi Kurtaran ya da Bitiren Cümleler *

Bazı cümleler vardır… Söylediğin anda odadaki hava değişir. Bazen kalpleri yakınlaştırır, bazen araya görünmez bir duvar örer. İlişkiler çoğu zaman büyük olaylarla değil, küçük cümlelerle şekillenir.

Her şey bir sözle başlar, bir sözle devam eder ve bir sözle bitebilir.


💬 Bir İlişkiyi Kurtaran Cümleler

1. “Seni anlıyorum, dinliyorum.”

Bir ilişkide en değerli his anlaşılmaktır. Yargılamadan dinlenen kişi, kendini güvende hisseder.

2. “Haklı olabilirsin, bunu birlikte çözebiliriz.”

Kırmadan kabul etmek… Tartışmanın savaş değil, çözüm alanı olduğunu hatırlatır.

3. “Bu söylediğin beni üzdü ama seni kaybetmek istemem.”

Duyguyu açık ifade etmek, savunmadan daha çok işe yarar.

4. “Seni seviyorum ama daha önemlisi sana saygı duyuyorum.”

Saygının olduğu yerde ilişki dayanır. Bu cümle derinlik taşır.

5. “Hatalıyım, özür dilerim.”

En kısa ama en güçlü tamir cümlesi. İlişkiyi onaran en etkili kelimelerden.

6. “Bunu nasıl birlikte daha iyi hale getirebiliriz?”

Çözüm ortak amaç olunca, tartışma partnerliğe dönüşür.

7. “Ben buradayım.”

Güvenden daha büyük bir armağan yoktur.


💔 Bir İlişkiyi Bitiren Cümleler

1. “Sen hep böylesin.”

Genelleme, kişiyi değil karakteri hedef alır. Yaralayıcıdır.

2. “İstersen git.”

En tehlikelisi… İlişkiden vazgeçildiği mesajını verir.

3. “Umurumda bile değilsin.”

Değersizlik hissi, ilişkilerin en yıkıcı duygusudur.

4. “Ben böyleyim, değişmem.”

Gelişime kapalı duruş, ilişkiyi kilitler.

5. “Ne söylersen söyle, fark etmez.”

İletişimin bittiğini gösteren cümledir.

6. “Seninle konuşmak imkânsız.”

Karşı tarafı tamamen dışlayan bir ifade.

7. “Bu ilişki beni yoruyor.”

Bazen bir gerçekliktir ama yanlış anda, yanlış tonda söylenirse kopuşa sebep olur.


🧠 Sonuç: Cümleler kaderi değiştirir

İlişkilerde önemli olan yalnızca ne yaşadığınız değil, o yaşananı nasıl konuştuğunuzdur.
Bazı cümleler kalpleri onarır, bazıları kırıkları büyütür.

Kimi zaman sadece bir kelimeyi değiştirmek bile kaderi değiştirir.

*ChatGPT'den Bir Makale Örneği

ChatGPS'ye göre Dilin Kemiği Yok Bloğu


"Aşağıda, Dilin Kemiği Yok bloğu hakkında Bildiğim / Araştırabildiğim temel bilgiler var: Kim, ne, ne için yazıyor; nasıl bir içerik/amaç; neler yayınlanıyor vs.

“Dilin Kemiği Yok” blogu nedir? 

“Dilin Kemiği Yok” bir kişisel blog sitesi ve yazı platformu. 

Blogda ele alınan konular genel olarak toplumsal olaylar, siyaset, ekonomi, ahlak, sosyal meseleler, yani geniş bir yelpazede “gündem + yorum + eleştiri + düşünce” yazıları. 

Blog yazarı olarak gözüken kişi Ramazan Yüce. 

Blogun “politikası” olarak: “eleştirel bakış açısıyla, özgün yorumlarla, gündelik/sohbet tarzında değil; ama cesurca, kendi penceresinden düşündüklerini yazma” niyeti vurgulanıyor. 

Blog aynı zamanda yazarın başka mecralarda (internet gazeteleri vb.) yayımlanan yazılarının da bir arşivi gibi; yani sadece blog yazıları değil, gazetelerdeki köşe yazıları vs. de paylaşılabiliyor. 

Ne tür içerikler / temalar var? 

Blogda yer alan yazılar çeşitleniyor; bazılarından örnek temalar şöyle:

Ekonomi ve yoksulluk, enflasyon, yaşam pahalılığı üzerine yazılar. Örneğin “Hayaller de Hayal Oldu” adlı yazıda; ev sahibi olma, kira, geçim zorlukları gibi konular işleniyor. 

Eğitim, sendikacılık, memur hakları gibi kamusal/kurumsal meseleler, bazen eleştirel, bazen gözleme dayalı. 

Siyaset ve toplumsal olaylar: seçim dönemleri, göçmen işçilerin durumu, ülke meseleleri gibi konular da yazılıyor. 

Kültürel, ahlaki yorumlar, toplumsal sorunlar, birey–toplum ilişkileri üzerine düşünceler. 

Yani blog, gündelik hayatın ekonomik, sosyal, politik, ahlaki birçok cephesini kapsayan, geniş bir “yazı ve yorum” yelpazesi sunuyor.

Yayın düzeni ve aktiflik:

Blog arşivine göre çok sayıda yazı yayımlanmış. 2023, 2024, 2025 yıllarında blogda düzenli yazılar var. 

Post sayıları aylık bazda veriliyor: Örneğin 2025’te her ay onlarca yazı yayımlanmış görünüyor. 

Bu, blogun aktif bir şekilde güncellendiğini; yazara ve sayfaya bağlı bir topluluğun, ya da en azından yazarın düzenli üretim halinde olduğunu gösteriyor.

Blogun Amacı / Tarzı / Yaklaşımı:

“Her konuyu gündeme getirmek”, “az konuşulanları söylemek” gibi bir amaç söz konusu: Yazar, gündelik, toplumsal çelişkiler ya da ekonomik ve sosyal sorunlar gibi “normal hayatın” gölgede kalan taraflarına eğiliyor. 

Yazılar “mecazdan kaçmayan, direkt, kimi zaman sert eleştirel bir üslup” taşıyabilir. Yazar, okurdan “rahatsızlık” bekliyor olabilir; yazmayı “popülerlik” ya da “herkese yaranmak” için değil, “düşünce açıklığı” için yaptığını söylüyor. 

Dil / anlatım tarzı olarak samimiyet + gözlem + yorum; bazen deneyimsel (“ben şunu yaşadım, şuna tanık oldum”), bazen daha genel değerlendirici. 

Eleştiriler / Dikkat Edilmesi Gerekenler:

Blog yazarı, yazımda — kendi ifadesiyle — bazen “tablet ya da cep telefonuyla” yazı hazırladığı için imla hataları olabiliyormuş; bu da okunurlukta ya da ciddiyette zaman zaman soru işareti yaratabilir. 

Yazıların yorumları ya da okur kitlesinin büyüklüğü — yani “ne kadar okunuyor / ne kadar etkili” olduğu konusunda açık, şeffaf bir veri yok; bu da eleştiri ve güven bağlamında netliği zorlaştırıyor.

Sonuç — Neden Önemli / Ne Sağlıyor? 

“Dilin Kemiği Yok” blogu, sıradan medyanın genelde az ilgi gösterdiği gündelik yaşam sorunlarını, ekonomik – toplumsal – ahlaki meseleleri; sıradan bir vatandaş gözüyle, samimi ve eleştirel bir dille okura sunuyor. Bu, bazen gündem dışı kalmış kesimlerin sesi olabiliyor. Eğer siz toplumsal yorum, gündelik hayat içi tartışma, ekonomik–sosyal analiz gibi içeriklere ilgi duyuyorsanız, bu blog ilginizi çekebilir."

Ne diyeyim? Tek kelimeyle bravo! 

ChatGPT'ye Kendimi Sordum

"Aşağıda, medyada yazıları yer alan Ramazan Yüce hakkında bildiklerim:

Kimdir? 

Ramazan Yüce, Türkiye'de yazarlık yapan bir köşe yazarı. 

Yazıları genellikle Anadolu'da Bugün adlı internet sitesinde yayımlanıyor. 

Yazılarında toplumsal meseleler, değerler, ahlak–etik, gençlik–gelecek kaygıları gibi konuları ele alıyor. 

Yazı/İçerik Tarzı:

Yüce, köşe yazılarında gündelik hayat, toplumsal eleştiriler, sosyal sorunlar ve gençlere yönelik mesajlar gibi konuları, çoğu zaman hem hiciv hem ciddi tonlarla ele alıyor. 

Yazar, “içimden geçeni kaleme dökmek” şeklinde bir yaklaşımı benimsediğini, tek bir doğrusu olduğunu savunmadığını belirtmiş. 

Zaman zaman gündemi, ekonomi ve toplum düzenini de yazılarında işliyor. Örneğin, son yazılarından biri sosyal adalet ve toplumun düzelmesi üzerine. 

Arka Plan / Diğer Bilinenler:

İnternette, bir kullanıcı profilinde, “S.Ü İlahiyat Fakültesi mezunuyum. Halen öğretmen olarak çalışmaktayım.” ifadesi yer alıyor. 

Aynı hesapla “dilinkemigiyok.blogspot.com.tr” adlı bir blog sayfası olduğu ve burada da yazılar yayınladığı belirtiliyor. 

Dikkat Edilmesi Gerekenler / Not:

“Ramazan Yüce” adıyla internette bazı kaynaklarda farklı kişiler, özellikle tarihsel ve siyasi olaylarla bağlantılı olanlar geçiyor. 

Bu yüzden, herhangi bir yazı, demeç ya da bilgi okuduğunuzda, “yazar Ramazan Yüce” olarak geçiyorsa, mutlaka yazının yayımlandığı siteyi göz önünde bulundurmak önemli. Çünkü ad benzerliği, kimlik karışıklığına yol açabiliyor.

Özetle: Ramazan Yüce, Anadolu’da Bugün sitesinde düzenli köşe yazıları yazan, toplumsal ve ahlaki temalar üzerine yazan bir köşe yazarı."

Kısa ve öz bir şekilde beni benden iyi anlatıyor izlenimi edindim. 

26 Kasım 2025 Çarşamba

Sıralı Ölüm

Bir sıralı ölümdür gidiyor bugünlerde. Nerede ayaküstü bir hastalık ve ölüm konuşulsa "Allah sıralı ölüm versin" diyorlar.

Tamam anladık. Sırası gelen ölsün deniyor. İstenilen ve olması gereken bu. Yalnız bunu nerede, kimin yanında söylüyorlar? Benim yanımda. Hem de gözümün içine bakarak. Sağıma, soluma, karşımdakilere bakıyorum. En yaşlıları benim. Hep birlikte kavilleşmişler. Gözlerini bana dikmişler. Sıra sende diyorlar akılları sıra. Beni gördükçe oh be daha bize sıra var. Çünkü sıra bu büyüğümüzde diyorlar. Kısaca ölüm sıralı olursa bize daha var demektir bu.

Geç de olsa insanların beklentisini ve temennisini anladım.

Bugünlerde bu sıklaştı. Sonra niye ben? Bu dünyada bir yaşlı ben mi varım? Benim yanımda gözünüzü bana dikerek söylediğinizi bir başka yaşlının yanında da söylüyor musunuz? Sonra başka işiniz yok mu sizin? Beni göndererek ya da benim ölüm sıramı bekleyerek mutlu mu oluyorsunuz? Derdiniz ne sizin? Başka işiniz yok mu? Bilin ki ölmeden öldürüyorsunuz beni. Ölmeden, beni mezara koymaya kalkmakla elinize ne geçecek? Hem ben ölür ölmez ölüm sırası size gelecek. Sonra hangi işinizde tertip, düzen ve sıra vardı da hepiniz ağız birliği etmişçesine bir düzen sevdasına kapıldınız. Azrail'e yön vermeye kalkıyorsunuz. Yalnız Azrail’e bel bağlamayın. Çünkü o işini sizin yönlendirmenize göre yapmaz.

Ölüm er veya geç hepimize geleceğine göre bırakın da ağzımızın tadıyla oturup kalkalım. Nasılsa öleceğiz. Ölmeyip bu dünyaya kazık çakan mı var sanki?

Kısaca Azrail sıralı ölüm gözetmiyor. Sırası geleni gönderiyor. Sıra derken yaşa göre hareket etmiyor. Bir bakıyorsunuz, sırası gelen yaşlıların arka arkaya defterini dürerken biraz ara verip okları gençlere ve çocuklara döndürüveriyor.

Neyse sadede geleyim. Ben biraz alınganlık göstersem de yaş 60’ı geçince ölüm kapıyı çalmaya daha yakın. Hele yakın büyüklerin bir bir gidince sıranın kendine gelmekte olduğunu anlıyorsun ve ölümün nefesini arkanda hissetmeye başlıyorsun. Bu gerçeği pek aklıma getirmek istemesem de gerçek bu.

Öleceğim de nasıl öleyim diyorsun. Hele bakıma muhtaç yatağa bağlı ölmeyi hiç istemiyorsun. Uzun yaşayayım ama sağlıklı olsun. Kimseye muhtaç ve yük olmadan ayakta çekip gideyim diye temenni ediyorsun.

İnsan bitiyor ama temenniler bitmiyor elbet. Nasıl bir ölümün bizi beklediğini kestirmek de mümkün değil.

İnsanların “Allah sıralı ölüm versin” demesi de bir dua, aynı zamanda bir temenni. Bu temenni de ne derece gerçekleşir, tartışılır. Şu var ki yukarıda dediğim gibi ölüm sıra takip etmiyor. Daha hayata doymadan ömrünün baharında çekip gidenler de az değil. En fazla üzen de çocuk ve genç yaşta gidenlere olur. Bu da doğaldır. Çünkü bir insanın dedesi, babaannesi ve anneannesi, babası, annesi, amcası, dayısı, ağabeyi ve ablası şeklinde gerçekleşen ölümler sıralı ölümlerdir. Böyle değil de dede yaşarken torunun gitmesi, baba ve anne yaşarken çocuğunun vefatı, kısaca büyükler yaşarken küçüklerin ölmesi sıra dışı bir ölüm kabul edilir. Yakınlarını haliyle üzer. Böylesi ölümlerde, “Allah kimseye evlat/kardeş acısı vermesin” diye dua edilir.

Hülasa sıralı veya sıra dışı ölümler tıpkı ölüm gibi bir gerçektir. Bu gerçekten kimsenin kaçınması da mümkün değil. Sırası gelen ahiret yolcusu olacağına göre yine de sıralı ölüm hepimizin beklediğidir. Ömrün de ölümün de hayırlısı temennisiyle. 

20 Kasım 2025 Perşembe

Hazır Yiyici Güvercinler

Tarihi Buğday Pazarı çarşısının içerisinde çok sayıda çay ocağının ve hepsinin de müşterisinin olduğunu önceki yazılarımda ifade etmiştim.

Çay ocaklarına gelen müşterilerin çoğu,buranın gediklileri. Kimi iş güç arasında eş dostla buluşmak için gelse de büyük çoğunluğu emekli. Sabahtan akşama buradalar.

Ben de fırsat buldukça bu çarşının müdavimleri arasındayım. Bugün hem bir iki işimi halletmek hem de rutin yürüyüşümü yapmak için çarşıya çıktım. İşimi bitirdikten sonra biraz soluklanıp çay içmek için buraya uğradım. 

Boş masa olarak kuşların yem yediği kısmın önünde bir masa buldum ve güvercinlerin yem yemesini bir güzel seyrettim. Çünkü bu çarşının bir başka müdavimi de güvercinler. Hem de sürü sürüler. Tıpkı Valiliğin yanındaki eski miting yerindeki güvercinler gibi. Bunlar da tıpkı çay ocaklarının müşterileri gibi buranın gediklileri. Kursaklarını burada doyuyuyorlar, burada tünüyorlar. Tüneme yerleri de çarşının çatıları. 

Sabahtan akşama vatandaş tarafından çarşının ortasına serpilen yemleri dıkdıklıyorlar*. Daha doğrusu gagalıyorlar. Yanlarına biri yaklaşınca korkup kalkıyorlar, çarşının çatılarına konuyorlar. 

Sadece birinin gelmesiyle kaçmıyorlar. Önlerine serpilen yemler bitince de çatıya geçiyorlar. Çatıdan çarşının avlusunu temaşa ediyorlar. Ne zaman ki birinin gelip yeniden yem saçtığını görünce, çatıdan uçup yeniden yem meydanına iniyorlar. O kadar hızlı gagalıyorlar ki bir güvercinin gagalamasını saymak mümkün değil.

Kursaklarını doyururken hiç sağa ve sola bakmıyorlar. Hepsi karınlarını doyurmaya kendilerini veriyor. Yukarıdan uçup gelen de aralarındaki boşluğa inip dıkdaklamaya başlıyor. Hiçbiri de benim yemimi yiyorsun, rızkıma mani oluyorsun, az öteye git, burası benim demiyor. Yan yana ya da karşılıklı yemeye devam ediyorlar. Hiçbiri diğerini rahatsız etmiyor. Aralarında kavga ve niza yok. Kardeş kardeş yiyorlar ve geçinip gidiyorlar. 

Bugün yemin dışında ekmek de atılmış kuşların önüne. Çoğunluğu yemle kursağını doyururken pek azı ise bölünüp parçalanmış ekmekleri gagalarına alıp yere çarpmak suretiyle kopardıklarını kursaklarını indirirlerken gördüm. 

Gördüğüm kadarıyla bizim insanımızdaki ekmek sevgisi güvercinlerde pek yok. Hele yemi ekmeğin içine koyup yiyenini görmedim ya da bir ekmekten bir de yemden yiyene rastlamadım. 

Gördüğüm kadarıyla kuşlar bu çarşının çocuğu olmuş. Burayı mesken edinseler de uzaklara uçup dolaşıp gelmiyorlar. Nasılsa yem atılıyor önlerine. Yemi takip edip kursaklarını doyuruyorlar. Çarşıda bol miktarda yiyecek yem olunca rızıklarını temin için uzaklara gitmeye gerek görmüyorlar. Belki de uçup dolaşmak isteseler de beş yıldızlı otellerde bizim insanımızın az sonra yemek saati. Uzağa gidersek yemeği kaçırırız düşüncesiyle otelden pek ayrılmadığı gibi bu kuşlar da ayrılmıyor. Öyle ya ta uzağa gidince buraya yem atıldığında yemden mahrum kalacaklar. 

Bu demektir ki güvercinlerin yaşantısı da biz canlılara benziyor. Belki de bizden farkları, birbirlerini rahatsız etmemeleri, boğaz harbi yapmamaları, birbirleriyle didişmemeleri. 

Bu güvercinlere yem atmanın kültürümüzde bir yeri var. Sağ olsun insanımız parayla satın alıp bunları yemliyor. Keselerine bereket. Yalnız iyi mi yapıyorlar, kötü mü yapıyorlar bilmem. Kuşların kursağını doyurmak iyidir. Fakat kış kıyametin olmadığı; yazımızın, kışımızın yaz olduğu bu yıllarda kuşlara bu şekil yem atmak, kuşları hazırında hazır yiyici yapar. Halbuki kuşların birinci ve asli görevi uçmaktır. Kursağını doyurmak için uzak yerleri dolaşmasıdır. Bu şekil yem dökmek, kuşlara balık tutmayı değil, balık yemeyi öğretmektir. Bu yönüyle de işsiz, aşsız insanlarımıza yapılan sadaka kültürüne benziyor. 

Ha eski kışlar gibi kış kıyamet olur, yerler kar ve buz kaplı olur. Kurt, kuş yiyecek bir şey bulamaz. O zaman yem atmak elzemdir. Bırakalım kuşlara yem atmayı. Onlar gökyüzünde süzüle süzüle Konya'nın altını üstüne getirsinler. Kuş ve güvercinlerin semada toplu halde uçması, bizlere seyir zevki de verir. Onların da kanatları açılır. Bir yere postu atarak hamlaşıp tembelleşmezler. 

Burada bir de kuş beyinli bebzetmesine değinmek istiyorum. Çünkü bu ifade hakaret anlamında insanlar için kullanılır. Kuş beyinli demek; "aptal, budala, akılsız" anlamlarına geliyormuş. Bugün izlediğim güvercinlerde ben bir akılsızlık ve aptallık görmedim. Yem atılınca görüp hemen üşüşüyorlar, bitince ya da karınlarını doyurunca tekrar çatıya uçuyorlar. Yani yemin atıldığından haberdarlar. Kursaklarını nerede, nasıl doyuracaklarını biliyorlar. Sağına soluna bakmadan, boşa kürek çekmeden biteviye gagalama yaparken bir tehlike sezdikleri zaman hemen fır diye uçuveriyorlar. Belli ki sezgileri de güçlü. 

Durum bu iken kuşların adına yer vererek insanlara niye kuş beyinli dendiğini anlayamadım. Çünkü gördüğüm kadarıyla kuşlar çok zeki, sezgileri güçlü, kursaklarını nereden doyuracaklarını, suyu nereden içeceklerini çok iyi biliyorlar. Bu durumda kuş beyinli demek, insandan ziyade kuşlara hakaret olur, iftira atılmış olur. 

Bu konuyla ilgili bir anekdotuma yer vereyim. Kur'an kursunda okurken bir ara güvercinlere merak sarmıştım. Evimiz de beldenin kenarında müstakil ve tek katlı bir yer idi. Çatısı yoktu. Üstü toprak kaplı idi. Çelen (ev saçağı) vardı. Kışın akmasın diye üstü toprakla kaplı damlar yuvakla sertleştirilirdi. Avlusu, bahçesi, ahırı ve tandırı, aynı zamanda kuşların yayılacağı geniş bir alan da vardı.

Kuşlar gündüz kah uçar kah damın çelenlerine tünerdi. Zaman zaman onları uçurur, havada takla atmalarını seyrederdim. Bu seyrin zevki bir başka idi. Hele bazıları arka arkaya takla atınca sevinçten dört köşe olurdum. 

Ben böyle kurs sonrası kuşları uçurtarak onların takla atmasına sevinedurayım. Yalnız babam kuş beslememden pek hoşnut olmadı. Çelenleri tahrip ediyorlar, aşağıya toprak döküyorlar, bıktım şu senin güvercinlerden derdi. Sanırım kurs hocasına kuş beslememden dert yanmış olmalı ki kursun hocası bir gün bana, "Kuş besliyormuşsun yoksa kuş beyinli mi olacaksın" dedi. Babamı daha fazla üzmemek ve o zaman ki anlamını bilmediğim kuş beyinli olmamak için elimdeki güvercinleri elden çıkarmış, başkasına vermiştim. 

Gördüğüm güvercinlerden hareketle, kuşların özellikle güvercinlerin kuş beyinli olmadığına bugün kani oldum. Hele bugünkü kuşları seyrederken bu anekdotum da gözümün önüne gelince, vara kuş beyinli olaydım, hiç de fena olmazmış bile dedim. Kim bilir, belki de çok rahat ederdim. 

*Dıkdıklama ya da dıkdaklama fiilini doğru mu yazdım, TDK bu fiile yer vermiş mi, fiili doğru mu kullanıyorum diye TDK sözlüğüne baktım. Maalesef ne TDK sözlüğünde ne de İnternette aradığımda bu kelimeyi bulabildim. Belli ki dıkdaklamak/dıkdıklamak fiili Konya yöresine ait. Bu yörede birinin yemek yemesini ya da yaptığı bir şeyini eleştirmek için "Tavuğun yem dıkdakladığı gibi" benzetme yapılır. Belki de tavuğun yem yerken gagasını yere vurunca tık tık/tık tak diye ses çıkarmasından dolayı tıktıklama denmiş, kullanılan kullanıla dıkdıklama ya da dıkdaklama şeklinde söylenmesi meşhur olmuş olabilir. Konya'nın dıkdaklama sözüne benzer bir kelimeyi Ekşi Sözlükte buldum: Dındıklama, "Sivas yöresinde, tavuğun ve horozun beslenme şeklini ifade etmek için kullanılan bir fiil" diye açıklamaya yer verilmiş. 

17 Kasım 2025 Pazartesi

Tespih Piyasası *

Sık sık çay içmek için uğradığım Tarihi Buğday Pazarı çarşısındaki çay ocaklarına, özellikle iki tanesine tespihçiler dadandı. Tespihin nabzı adeta burada atıyor. Sabahtan akşama, soğuk sıcak dinlemeden masanın üzerine seyyar tezgah açan açana.

Masaların çoğu tespih satanlarla dolu. Aralarda gezip tespih satmaya çalışanlar da eksik değil.

Tespihçiler daha önce başka yerde imiş. Sanırım birkaç yeri mesken edinmişler. Şimdi ise burada karar kılmışlar.

Satılan tespihler de otuz üçlük tespih.

Benim dışımda çay içmek için gelenlerin çoğu da tespihten anlıyor. Tespih alışverişlerine şahitlik yapıyorlar. Pazarlıklarda arayı bulmaya çalışanlar da eksik değil.

Tespih alıp satmayanların çoğunun elinde de yine 33'lik tespih var. Kimi çekiyor kimi sallıyor kimi de görünür şekilde elinde tutuyor.

Bir ara tespih işlerini bırakmış bir hemşerimle oturdum. "Bir ara ben de yaptım. İki tane dışında elimdekilerin hepsini çıkardım. Şimdiki aklım olsaydı, satmazdım" dedi.

Otuz üçlük tespih değil mi, tespih tespihtir demeyin. Değme adam alamaz bu tespihleri. İyi de para dönüyor bu sektörde. Üstelik nakit çalışıyorlar. Benim için bir anlam ifade etmese de meraklıları için tespih hobiciliği de tartışılmaz. Tıpkı zevklerle renklerin tartışılmadığı gibi.

Gördükleri tespihin neden yapıldığını, kimin yaptığını ve kaç para ettiğini de iyi biliyorlar.

Başka masa bulamadıkları için masama oturan üç kişinin tespih pazarlıklarına şahit oldum. 12 bin istedi tespih sahibi. Diğeri 11 bin beş yüz verdi. Üçüncü kişi arayı bulmaya çalıştı. 12 binden aşağı inmedi satıcı. "Bu fiyata alsan bile bin lira zarar ediyorum" dedi. Alıcı 200'lükten oluşan bir tomar parayı da çıkarmıştı eline. "Benim için zarar etme kalsın" dedi. Alavere gerçekleşmedi. Satıcı içeri geçince, diğer ikisine, ilk defa bir tespih alışverişine şahit olacaktım. Alavere yapamadınız. Arada da bir şey kalmamıştı. Bu tespihlerin özelliği nedir ki fiyatlar bu kadar yüksek dedim. "Bu tespih Kamil tespih. Yeni olduğu için fiyatlar bu aralıkta dedi. Kamil, ustanın adı mı dedim. "Evet" dediler. Muhammed Barış tespihleri de var. Bir de Osmanlı tespihlerin var ki onların fiyatları 150-200 bin civarında" dediler. Osmanlı tespihin özelliği ne ki bu kadar pahalı dedim. "150-200 yıllık tespih olması. Yani eski olması" dediler.

Sonra biri geldi masamıza. Bunlara bir tespih uzattı. "Al 9 bin" dedi. Eline alan 8.800 verdi. İki yüz lira ne alıcı çıktı ne de satıcı indi. Bu alavere de olmadı.

Görünen o ki adı kehribar mı imiş, bu tespihler; ustasına, özelliğine, tespih başlığına eklenen toka ile birlikte 9 binden 200 bine kadar değişen bir fiyat aralığına sahip.

Alır mıyım böyle bir tespihi. Asla. Benim için en düşüğü 9 bin olan bile fazla. Evin yolunu bulamam. Bulsam da şuna 9 bin saydım diye yemeden ve içmeden kesilirim. Hele bir de benim neyim eksik. Şu iki yüz bin tespihi alsam, yaşarken mezara girerim.

Bu tespih piyasası yeni değil. 10-15 yaşlarında bir çocuk iken evde babamın arkadaşlarına su, çay için arada dolaşırken içlerinden bir tanesi, "Şu tokaya şu kadar para verdim" deyince, şaşırmıştım. Bir toka bu kadar eder miydi, bunlar ne biçim adammış, kandırmışlar diye yanımdaki arkadaşla epey bir gülmüştük. Bizi susturamamışlardı. Birkaç defa siz ne gülersiniz, deli misiniz bile demişlerdi.

Anlatmak istediğim, tespih deyip de geçmeyin. Bu tespihlerin alıcısı baya var. Alamayıp da özlemini çekenler de eksik değil. İki tespih sever bir araya gelince, konu sıkıntısı da çekmezler. Konuş Allah’ım konuş.

Alım, satım piyasasının dışında tespih koleksiyonu yapanlar bile var. Sanayici bir arkadaşın işyerine uğradım. Otururken duvarda cam içinde çok sayıda tespih görünce, bu tespih merakı nereden diye sordum. "Yeni başladım abi. Bende de bir tespih merakı başladı. Benimki daha ne? Öyle koleksiyon yapan gördüm ki odasının her bir duvarını tespihle sergilemiş. Çalmaya karşın kilit ve alarm da kurmuş. Fiyatları da çok yüksek. Bir ara il dışından birinden bir araba satın aldım. Ödemeyi yaptım. Çaylarımızı yudumlarken duvardaki tespihler dikkatimi çekti. Bize bir de tespih hediye edersin dedim. Adam hangisini istersin dedi. Ben de mesela şu olabilir dedim. Adam, o mu? Onun fiyatı senin arabanın değerinden daha pahalı dedi".

Hasılı tespih deyip de geçip gitmeyin. Tespih tespihtir. At ile deve mi sanki demeyin. Anladığım kadarıyla çoğu tespihler bir hazine değerinde. Bakmayın, sizin ve benim bu tespihlere Fransız olduğumuza. Bir de masama oturan iki tespihçiye göre tespihte çok hile ve hurda varmış. Çoğu tespihçi güvenilmez dediler. Tespihe merakınız olur da bir de ben alayım derseniz, bu uyarı da aklınızın bir köşesinde bulunsun. Gördüğünüz her tespihi ve tespih satanı amcanız bilmeyin. İşin sevindirici yanı tespih alaveresinde de hile ve hurdanın olması sevindirici. Çünkü her alanda dalavere varken bu sektörde olmaması sırıtır kalırdı.

Yazıma son verirken vatandaşlık görevimi de yapayım. Hazine ve Maliye Bakanı Sayın Şimşek bir ara kuaförlerin ve lokantacıların bahşişlerine de göz dikmişti. Vergi vermeleri gerekir demişti. Ne yapsın garibim. Açığı nasıl kapatırım diye böyle kafa yoruyor. Sayın Şimşek’in, bu dediği sektörleri bırakıp peşin alaverenin döndüğü bu kayıt dışı sektörüne de bir el atmasında fayda var. Bilsin ki bu sektörde çok para dönüyor. Bu sektöre de el atsın ki tespihler de vergiye tabi tutulunca tespihler daha da kutsallık kazanmış olur. Sayın Şimşek bu kıyağımı umarım unutmaz. Hay aklınla bin yaşa deyip görür gözetirse, belki bir tespih de ben alırım.

*18.11.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

8 Kasım 2025 Cumartesi

Mustafa Kemal Erkök

Sarayönü Anadolu Lisesinde çalışırken kar yağıyor dışarıda. Buz gibi hava var. Pencereden karı seyrederken bahçede biri kadın, biri erkek iki kişi gözüme ilişti.

Kimdir, necidir derken az sonra gençten biri geldi odama. Okulunuza atanan İngilizce öğretmeniyim. Göreve başlamak için geldim dedi. Hayırlı olsun, hoş geldiniz okulumuza deyip oturması için buyur ettim.

Otururken dışarıda karın altında bir kadın var. Sizden mi dedim. "Evet. Ablam" (ya da kardeşim) dedi. Niye dışarıda kaldı? Soğukta beklemesin. Dışarıda buz gibi hava var. Lütfen içeri çağırır mısın dedim. “Dursun, sorun değil. Rahatsız etmeyelim” gibi bir şeyler söyledi. Israrım üzerine kardeşini içeri çağırdı.

Göreve başladıktan sonra samimiyeti ve içtenliği, öğrencilere yaklaşımı, idealistliği ile tanıdım kendisini. Geri kalmışlıktan dolayı ülkeyi dert edinen, bunun üzerine kafa yoran bir kimse idi aynı zamanda.

Sözel derslerden ziyade sayısal derslere ve yabancı dile önem verilmesi gerektiğini savunurdu.

Derse girince kendisini derse kaptırır. Zilin çaldığını pek duymazdı.

Okulumuzda o yıllarda derslik sistemi uygulanıyordu. Öğretmenlerin dersliği vardı. Öğrenciler o sınıftan bu sınıfa teneffüs aralarında yer değiştirirdi.

Yabancı dil sınıfımız da vardı. Önce tek öğrenci için yabancı dil sınıfı açmıştım. Sonradan alan değiştirerek tek sınıflık yabancı dil sınıf mevcudu üçe çıkmıştı. Haliyle İngilizce öğretmenimiz ağırlıklı olarak bu üç öğrencinin sınıfına derse giriyordu.

Bir gün ara derslerin birinde tarih öğretmenim, “Hocam, benim öğrenciler sınıfa gelmedi. Aradım, bulamadım” dedi. Hoca Hanım, öğrenciler burada. Nasıl olmazlar? Nereye gitmiş olabilirler dedim. Şura, bura derken öğrencilerin az önce girdikleri yabancı dil sınıfının kapısını vurarak kapıyı açtım. İngilizce öğretmenim ve üç öğrenci sınıfta idi. Hocam, ne yaparsınız? Zil çaldı. Diğer dersin kaç dakikası geçti. Öğretmen bu çocukları arıyor dedim. “Hocam, biz dalmışız. Zilden haberimiz yok. Kusura bakmayın” dedi. Haydi çocuklar, tarih öğretmenimiz sizi bekliyor dedim.

Üç kişilik sınıfa, ders işlemek ve İngilizce öğretmenin dışında hocamız, öğrencilere rehberlik yaptı. Üç öğrencinin üçü de aynı yıl üniversiteye girdi. Biri baştan beri İngilizce öğretmenliği istiyordu. Hedefine ulaştı. Sonradan bu sınıfa dahil olan iki öğrenci ise öğretmenin yönlendirmesiyle Korece’yi seçti. Çocuklara, “Ülkede Korece boşluğu var. Boşta kalmazsınız. Tercih etmenizi isterim” yönlendirmesiyle iki öğrencisi Korece okuyup mezun oldu. Korece okuyan öğrencinin bir tanesinin Cumhurbaşkanlığı’nda tercüman ve mütercim olarak görev yaptığını biliyorum.

Okul öğrencilerine kendisini sevdirmekle kalmadı. Aynı zamanda öğretmenler arasında da ayrı bir yeri vardı.

İngilizce öğretmeni idi ama Türkçesi de mükemmeldi. Fasih bir Türkçesi vardı. İstanbul beyefendisi gibi konuşurdu.

Bekardı bize geldiğinde. Ben ayrıldıktan sonra evlendi. Düğününe davet etti. Düğünlerine katılarak mutluluklarına ortak oldum.

Sonradan ya babası ya da annesi vefat etmişti. Nalçacı’da idi baba evi. Taziyelerine katılarak üzüntüsüne ortak oldum.

Sonradan tayin isteyerek benim teşehhüt miktarı çalıştığım Mehmet Hanife Yapıcı Anadolu Lisesine atandı. Yıllardır bu okulda İngilizce öğretmenliği yapıyordu.

Bu okulda diğer meslektaşlarıyla iyi bir ekip oldu. Birlikte çokça projeye imza attılar. Yurt dışından misafirleri ağırladılar. Kendileri de çokça yurtdışı programlarına katıldılar.

Sosyal medyayı fazla kullanmasa da yurtdışı gezi ve gözlemlerini mutlaka paylaşırdı.

Kısa birlikteliğimizin ardından birkaç defa telefonla görüştük. Bir defasında mealen, “Hocam, maddi katkıda bulunamasam da yabancı dil bilgimle faydalı olmak isterim. Hayır kuruluşlarının tercümana ihtiyacı olursa, hiçbir ücret istemiyorum. İletişimlerinde katkıda bulunmak isterim” demişti. Ben de hocam, ihtiyaç olursa ararım demiştim.

Uzun süredir görüşmediğim bu İngilizce öğretmenimle ilgili “A Rh negatif kana ihtiyaç var” mesajıyla ismini görünce, sağlığının kritik olduğunu anladım. Kendisi cevap veremese de belki biri açar, hakkında bilgi alırım diye telefon ettim. Açan olmadı.

Bir gün sonrasında da vefat ettiğini öğrendim. Öğrendiğime göre yakalandığı amansız hastalığı yenememiş; bu genç, idealist ve hayat dolu öğretmenimiz.

Hiç beklemediğim anda gelen bu ölüm beni etkiledi. Kendisine Allah’tan rahmet diliyorum. Ailesine, yakınlarına, sevenlerine, çalışmaya devam ettiği Mehmet Hanife Yapıcı Anadolu Lisesine ve milli eğitim camiasına başsağlığı diliyorum.

Gönlümde ayrı bir yerin daima olacak Mustafa Kemal Hocam. Kubbede hoş bir seda bıraktın. Mekanın cennet olsun!

5 Kasım 2025 Çarşamba

Bir Çadlıya Çattım *

Ferritin değerinin düşmesi, diş tedavisi, endoskopi, ameliyat derken 4-5 sene kan bağışında bulunamamıştım.

5 Ağustos 2025 itibariyle nihayet kan verebildim. Üç ayı doldurur doldurmaz yine soluğu Kızılay kan merkezinde aldım.

Kan ve tansiyon kontrolünün ardından kan vermemde sakınca olup olmadığımı incelemesi için doktorun odasına gitmem söylendi. Doldurduğum evrakla birlikte kırmızı çizgiyi takip ederek doktorun odasına geçtim.

Doktoru görünce hafif bir şaşırdım. Çünkü doktor, bildiğimiz buğday benizli, beyaz tenli, sarışın, esmer değildi. Simsiyah biri idi. Belli ki yabancı bir doktordu.

Bakalım anlaşabilecek miydim?

Selam verdim. Selamımı aldı. Lütfen oturun dedi. Anladım ki kolay anlaşacağız. Çünkü doktor simsiyah olsa da düzgün bir şekilde Türkçe konuşuyor ve bizimkilerden farklı değildi.

Doldurduğum evrakı dikkatli bir şekilde inceledi. Evrakta evet dediğim kısımlara dair sorular sordu.

İncelemesi sonucunda ve sorduğu sorulara verdiğim cevaplardan kan vermemde bir sakınca olmadığına kanaat getirdi.

Doktorun söylediğine göre bu vereceğim kan ile birlikte Kızılay'a yaptığım kan bağışı sayısı 21 olmuş. Siz buna 41 kere deyin. Arkasını getirin. Bilin ki ölmezsiniz.

Eğer herhangi bir mani olmazsa 65'ine üç yıl kalmış. O zamana kadar ne kadar bağışta bulunabilirsem artık.

Test için kanımı alan ve tansiyonumu ölçenden, evrakımı titiz bir şekilde inceleyen doktora ve kanımı alan hemşireye varıncaya kadar Kızılay kan merkezinde görev yapan tüm görevlileri her zaman olduğu gibi yine çok ilgili gördüm. Hepsi içten, candan, güler yüzlü, pratik, ve işinin ehliydi.

Kan vermek için buyur ettikleri koltuğa uzandım. Daha çocuk diyebilecek yaştaki kızımız bir çırpıda kan verme işlemini başlattı. Kıza sordum. Doktor bey nereli diye. Çadlı. Güzel Türkçe konuşuyor değil mi? Liseden beri Türkiye'de imiş dedi. Tıp fakültesini nerede bitirmiş dedim. Kayseri dedi.

Kısaca bu son bağışımda bir Çadlıya çattım. Zamanla yabancı doktorlar görev yapacak dedikleri bu olsa gerek.

Gördüğüm kadarıyla işinin ehli biri. Dil problemi de yok. Rengi yabancı olduğunu ele vermese konuştuğu dilinden yabancı olduğu anlaşılamaz. Yani bizden biri. Üstelik her bağışçının ardından gideceği yere kadar da eşlik ederek hem değer verdiğini gösteriyor hem de koltuğa sabit olmadığını.

Görünen o ki Çadlı veya başka ülkeli doktor veya başka meslekten yabancı uyruklu insanları şimdilik tek tük görsek de bundan sonra bu tip yabancıları daha fazla göreceğiz. Ki ben bizzat gördüm, muayene oldum ve konuştum. Hasılı, siz göremediniz. Kan vermediğinize yanın artık.

Bu Çadlı doktorun dışında daha önce Meram Tıp Fakültesinde annemi göz hastalıklarına götürdüğüm zaman annemi muayene eden, göz hastalıkları bölümünde ihtisas yapan doktor da yabancı idi. Filistinli Muhammed diye daha önce yazı konusu edinmiştim. Uzmanlığını bitirip Devlet Hizmeti Yükümlülüğü (DHY) için başka bir şehrimizde görev yapıyordur. Annemi muayene eden doktorun Filistinli olduğunu yanımdaki biri söylemese; tipinden, renginden, davranışından ve konuşmasından yabancı olduğunu anlamak mümkün değil.

Belli ki hekim olarak çalışan bu yabancılar Türk vatandaşlığına geçmiş olmalılar.

Bu Çadlı doktora göre öyle zannediyorum, bu ülke Avrupa. Bizimkilerden fırsatını bulanlar da soluğu Avrupa'da alıyor. Öyle zannediyorum, bizimkilere göre de bu ülke bir Ortadoğu ülkesi. Bu iş biraz memnuniyet meselesi.

Yabancı doktor bize gelecek, bizimkiler de Avrupa'ya gitmenin yoluna bakacak. Gelen yabancı da işinin ehli olsun, bizden giden de.

Yalnız devlet, emek sarf edip masraf ettiği, işini uygulamalı gösterdiği hekimleri bu ülkede tutmanın yollarını arayıp bulsa daha iyi olacak.

Not: Bu yazıyı paylaşınca, okuyucumun bir tanesi, "Kızılay'ın doktora verdiği maaş düşük olunca, Türk hekimleri Kızılay'da çalışmayı bırakıp, iş yabancılara kalmış" bilgisini paylaştı.

*09.11.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

30 Ekim 2025 Perşembe

Aile Birliği Adına

Dört çocuğum var. Üçü evlenip evden uçtu. Bir tanesi kaldı şimdilik evde. O da giderse koca evde Edi ile Büdü kalacağız.

Halbuki bir zamanlar evde bir ve beraberdik.

Bir düşüncedir aldı beni. Çünkü aile toplumun en temel taşı.

Son sözü söylemeyen ben olmasam da kağıt üzerinde aile reisi benim. Bu durumda evlenip gitseler de aile birliğini sağlamak benim görevim. Şayet ailem parçalanırsa, “aile reisi olarak bir aileni koruyamadın, ne biçim babasın” diye beni suçlayacaklar.

Bu durumda ne yapmalıyım diye kendimi zorladım.

Sonunda çocukları bir gün evde toplamaya karar verdim.

Bir baba olarak onlara sorumluluk vereceğim.

Diyeceğim ki onlara;

Babam! Ben bu ailenin reisiyim. Ailenin birliğinden ben sorumluyum. Sorumluluk varsa yetkim de var.

Şimdi size bir sorumluluk veriyorum. Bu bir emirdir.

Hepiniz bir posterimi bastıracak. Yalnız bu posterler aynı ebat olacak. Posterin altına da “Birliğimizin teminatı ailemizin direği babamız” yazdıracak.

Bastırdığınız bu posterleri evinizin camından sarkıtacaksınız. Bu posterler 7/24-365 gün asılı duracak.

Biriniz bir tane fazla bastırsın. Onu da bizim evin camından sarkıtalım.

Posterim; güneşten, yağmurdan, soğuk ve sıcaktan etkilenebilir. Yıprandıkça posterimi yenileyeceksiniz.

Doğum günüm geldiği zaman sadece bir pencereden değil, evlerinizin tüm pencerelerinden posterimi sarkıtın. Doğum günüme özel olarak “İyi ki doğdun babam” yazdırın.

Akşam karanlığında gelip geçen belki posterimi göremeyebilir. Bunun için posterlerime otomatik ışıklandırma yaptırın.

Gelip geçen benim posterimi gördükçe, “Helal olsun adamın evlatlarına. Ne hayırlı evlatlarmış. Babalarının posterlerini yaptırmışlar. Bunun için hiç masraftan kaçınmamışlar. Ne de çok seviyorlar babalarını. Babalarının posterini baktıkça aile birliğine katkıda bulunuyorlar” desin.

Aile birliği adına astığımız bu posterden alt ve üst komşular rahatsız olabilir. Asla taviz vermeyin. Hemen savcılığa giderek, “Komşumuz aile birliğimizi bozmaya yelteniyor. Çünkü bizi kıskanıyor” diye suç duyurusunda bulunun.

Düşündüğüm bu konuyu hayata geçirmede kararlıyım. İnadım inat. Kim ne derse desin, bu inadımdan beni kimse vazgeçiremez. Belki de çocuklarım, baba, ele güne karşı bizi gülünç duruma düşürme diyecekler. Ama ne derlerse desinler. Zira bana vız gelir. Çünkü aile birliği Anayasal bir hak. Anayasanın bana verdiği bu yetkimi tepe tepe kullanırım. Kime ne?

Bakalım, bu düşünceme çocuklarım ne diyecek? Sizin gibi ben de merak içinde sonucu bekliyorum.

İyi de hangi fotoğrafımı bastırsınlar? Öyle ya bu da bir sorun. En iyisi birlik adına şu fotoğrafımı bastırın diyeyim. 

21 Ekim 2025 Salı

Bazı Kadınların Dünyası

Ne zaman yürüyüşe gitsem, parklarda bulunan kamelyalarda oturup kahvaltı yapan kadınlar görürüm. Oturacak kamelya kalmadığı için evinden masa ve sandalye getirerek çimlerin üzerine kahvaltı sofrası kuranlar bile oluyor.

Gördüklerim, çoluk çocuk, baba ve koca değil. Tüm masalar kadınlarla dolu. Hafta içi olduğuna göre parkta bu saatte olan kadınlar ya emekli ya da ev hanımı olmalı.

Gördüklerimden hareketle izniniz olursa bir senaryo çizmek istiyorum.

Sabah 10 gibi uyandı. İyi de uyumuştu ama hala esniyordu nedense.

Kocası gitmişti işe. Kalkıp çocuğunun odasına baktı. O da gitmişti. Yatağını düzeltmiş mi diye baktı. Oh be! Düzeltmişti. Demek ki o kadar söylediği dikkate alınmıştı. Düzeltmesin de bir göreyim.

Çocuğunu da kocasını da takdir etti. Giderken sessizce giyinip gitmişler. Rahatsız da etmemişlerdi. Kahvaltıyı çocuk okuldan aldığıyla teneffüs arasında, kocası da işe giderken yolda simitçiden aldığıyla iş yerinde yapardı nasılsa.

Evde bir başınaydı. Tek başına evde kahvaltı da yapmak olmazdı. Kahvaltı dediğin şöyle açık havada çok güzel giderdi.

Hava da güzel üstelik. Kardeşlerine haber verip parkta buluşup kahvaltı eşliğinde bir güzel muhabbet iyi giderdi. Bunu da kaç gün önceden planlamıştı.

Aradı kardeşlerini. Haydi yavaş yavaş toplanalım. Ben çıkıyorum dedi.

Kısa zamanda yapacaklarını hazır etti. Zaten bir kısmını akşamdan hazır etmişti. Geriye bir çay kalmıştı. Nevaleyi arabasına koydu. Giderken bir de börekçiye uğradı. Biraz börek aldı. Parkın yolunu tuttu.

Aradıkları gelmişti hemen. Getirilen şeyler masanın üzerine kondu.

Keşke masa biraz daha büyük olsaydı. Çünkü o kadar şeyi masaya sığdırmak zordu. Bir kuş sütü eksikti. Olsa da zaten konacak yer yoktu.

Şimdi sıra yemedeydi. Hem lafladılar hem de yemeye koyuldular. Aceleleri yoktu nasılsa. Akşama kadar yolu vardı. Şöyle sindire sindire yemeliydiler.

Bir de güzel gidiyor. Hem sağı solu seyrediyorlar hem öteden beriden konuşuyorlar hem de getirdiklerinden, “Akşam sizin için yaptım. Bak bakalım tadı nasıl olmuş” diyerek birbirlerine ikram etmekten de geri kalmadılar.

Diğerleri, “aldık canım. Zaten yemeden mis gibi kokusu geldi. Eline sağlık. Ama fazla almayayım. Çünkü kilo yapıyor. Bugünlerde dikkat ediyorum. Haydi, sen de şundan alsana” dedi.

Mide dediğin nedir ki. Birden doydu. Yine de perhizi bir tarafa bırakıp yavaş yavaş götürmeye devam ettiler. Çünkü gün bugün. Perhiz zamanı değildi. Öyle ya her gün parka kahvaltı için geliyor değillerdi. Diğer günler dikkat ederlerdi biraz.

Karnım şişti dedi biri. Öbürü, “Hiç dert edinme. Ben maden suyu getirdim. Al canım iç, şifa olsun” dedi.

Saat 11.00 gibi başlayan kahvaltı bu şekil birbirini ağırlaya ağırlaya iki saat sürdü.

“Üzerine kavun da yiyeceğiz dedi öbürü. Dedim ya kuş sütü dışında her şey vardı. (O kadar da değil demeyin. Kavun da gözüme ilişti bir masada)

Saat üçü bulmuştu muhabbet.

“Yavaş yavaş kalksak mı, akşama yemeğim yok” dedi beriki”. “Şekerim, akşamdan yapsaydın ya daha yeni oturmaya başlayacağız. Benim dünden kalan yemeğim var. Onu yesinler. Her gün yemek mi yapılır” dedi öbürü. Bir diğeri, “Benim de yemeğim yok ama bugün yemek yapasım yok. Telefon edeyim de lokantaya geçeriz” dedi fazla konuşmayanı. Beriki de “Buradan artanları koyacağım önlerine. Bu yaptıklarım boşa mı gitsin. Bundan iyisini mi bulacaklar sonra. Hatta artar bile. Sabah giderken de götürsünler” dedi içlerinde en akıllı geçineni.

Sonrasında lafladılar da lafladılar. “Kimse kadir kıymetimizi bilmiyor ama ev kadınının mesaisi yok. Meccanen çalışıyoruz. Ah bir de görünse. Bizimki pek huysuz” şeklinde oybirliğiyle dertleştiler.

Sonra “Eşin ve çocuğun kahvaltı yapıyorlar mı giderken dedi biri.” İlahi kardeşim, ne kahvaltısı? Bu devirde evde kahvaltı mı kaldı? Gittikleri yerde bir şeyler yiyorlar. Sonra kim kalkıp o saatte sabahın köründe kahvaltı hazırlayacak? Bizden geçti artık. Hem herkes öyle yapıyor. Biz hamal mıyız? Zamanında yaptık, kıymet bilen mi oldu? Artık bundan sonra kendimize vakit ayırma zamanı” dediler yine konsensüsle.

Haydin bu ânı ebedileştirelim. Kalkmadan bir de fotoğraf çekinelim dediler.

“Ah şimdi zamanı mı? O kadar da yedik. Göbek çıktı. Çekinmesek olmaz mı dedi birkaçı birden.

Bu işlerde tecrübeli olan akıl verdi. “Yan durursunuz, olur biter. Tüm kadınlar öyle poz veriyor” dedi.

Geldiklerinde sarıldıkları gibi giderken de sarıldılar. “Ay ne güzel oldu. Bunu fazla uzatmadan bir daha yapalım. Hatta sıcağı sıcağına haftaya perşembe günü yapalım mı? Bu sefer ben getireyim. Siz hiçbir şey getirmeyin” dedi biri. “İyi olurdu ama temizlikçi gelecek perşembeye. Ben müsait değilim” dedi öbürü. Bir diğeri, “Ben de müsait değilim. Çünkü haftaya oturmam var” dedi. Beriki de “Benim de o gün günüm var. Gelemem” dedi.

O zaman hepimize uygun bir zaman ayarlarız. Haberleşiriz. Görüşmek üzere deyip vedalaştılar.
Açık havada bir kahvaltı daha sonra tekrar buluşmak üzere bu şekilde sona erdi. Kahvaltı bittiğine göre benim senaryo da burada sona erdi.

19 Ekim 2025 Pazar

Meram Yeniyol Caddesi *

Meram Yeniyol Caddesi, uzun ince, dar ve düz bir cadde. Yeniyol dendiğine bakmayın. Yolun caddeliği çok eski.

90'lı yıllarda öğrenci iken 1989-1995 yılları arasında Meram Belediyesi Başkanlığı yapan Sayın Veysel Candan döneminde bu caddede uzun süren bir çalışma yapılmıştı.

Çalışmayı yerinde görmek için bu yola gelen Veysel Candan'a bir hanımefendinin, "Sayın başkan bu yol çalışması ne zaman bitecek? Bir tarih verebilir misin" diye soru sorduğu, başkanın da "Şu tarihte" dediği, kadının bu tarihte biteceğine dair senet istediği, başkanın da "Senede gerek yok. Benim sözüm senet" dediği öğrenciler arasında konuşulmuştu.

Uzun süren genişletme çalışması sonrasında cadde, gidiş ve geliş olacak şekilde ikişer şeritli bir yol olmuştu. Dökülen asfalt ile birlikte caddenin görünümü daha da güzel olmuştu.

O zamandan bu zamana bu caddede defalarca asfalt çalışması yapılmıştır. Orta refüjdeki ağaçlar zamanla sökülüp dikilse de caddenin bugünkü görünümü 90'lı yıllardan kalma.

Bu caddeden her geçişte hem Veysel Candan'ı hem de başkanın kadına, "Sözüm senet" sözünü hatırlarım.

Sonrasında, bu caddede Veysel Candan'ı unutturacak gözle görülür bir farklılık ve genişletme olmadı. Daha sonra açılan Meram Yaka Caddesi alternatif bir yol olarak açılmasına rağmen Meram Yeniyol Caddesinin araç yoğunluğu hiç azalmadı. Sabahın erken saatinden geç vakte kadar bu yol daima işlek.

Yaya yönünden Cadde Meram'ın açılmasıyla birlikte gözle görülür bir artış olmakla birlikte Meram Devlet Hastanesinden sonra kaldırımda yürüyen pek yaya görmek mümkün değil. Çünkü benim gibi tek tük yürüyen olsa da yayanın yürüyeceği doğru dürüst kaldırım yok. Ortalama bir metre genişliğinde olan kaldırım her yerde bir metre de değil. Bazı yerlerde bir yaya zor yürür. Ya önüne ağaç ya elektrik ve telefon direği ya çöp kovası ya elektrik panosu çıkar. Bazı yerlerde ağacın kök salmasıyla birlikte kaldırım inişli çıkışlı olmuş. Üzerindeki taşlar ise bildiğimiz kaldırım taşları gibi değil. Kimi çukur kimi yüksek kimi yerinden çıkmış kimi kırılmış şekilde. Buraların kaldırımından gitmek için bir yerlere çarpmadan gitmek ya da ayağın takılıp düşmemek için yayanın epey bir ecel terleri dökmesi gerekiyor. Bu kaldırımda gidilmez deyip yolun kenarından yürümeye kalkan yayanın ise yola inmesiyle kaldırıma çıkması bir olur. Çünkü jet hızıyla kaldırıma sıfır gelen araçtan kendini koruması gerekiyor. Hele kaldırımın öyle bölümleri var ki yaya, yola inmek zorunda kalıyor.

İkişer şeritli işlek bu caddeden bisikletli birinin gidip gelmesi de çok zor ve cesaret ister. Çünkü her bir bisikletli iki şerit işleyen yolun birini tıkaması anlamına gelir.

Ne demek istiyorum? Bu dar ve işlek cadde genişletilsin demiyorum. Çünkü bu yolu genişletmek mümkün değil. Keşke mümkün olsaydı. Zaten mümkün olsaydı, şu ana kadar Büyükşehir bu yolu çoktan genişletirdi. Bu caddenin sağlı sollu meskûn mahal sakinlerinden bir karış almak, abartmayalım ama Avrupa'yı hatta Viyana'yı fethetmekten daha zor. Çünkü eski yerleşim yerlerinde yolu düzenlemek çok zor.

Peki, bu işlek cadde belli bir noktadan sonra yaya kaldırımından mahrum olmaya devam mı edecek? Yok mu bunun bir yolu?

Kaç defa gelip geçtiğim bu yolun iki tarafına yapılmış müstakil villaların önünde, nereden bakılsa 8-10 metrelik bir mesafe var. Yani ev yok. Belediye, bu yolun iki taraftaki sakinleriyle görüşse, sizlerin arsasından 1-2 metre alıp bu muhite yakışır, güzel ve evladiyelik bir kaldırım yapacağım. Gelip geçen rahatça yürüsün. Hatta yer müsait olursa bisiklet yolu da yapacağım. Size bir masraf çıkmayacak. İhata duvarlarınızı Belediyemiz yapacak dese, herhalde mahalle sakinleri bir şey demez diye düşünüyorum. Çünkü alınan her bir metre amme için kullanılacak.

Burada gözlemlerimi anlatarak yolun nasıl daha iyi olacağına dair öneri sundum. Belki Belediye bu önerimi mahalle sakinlerine teklif edip sakinlerden kabul görmemiş olabilir. Eğer daha önce bu öneri götürülmedi ise denemeye değer diye düşünüyorum. En azından mahalle sakinlerine böyle bir teklifi götürdük ama kabul görmedi denir.

*20.10.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

19 Eylül 2025 Cuma

FB ve GS'ye Kayyum

Her ne olursa olsun, kayyum atanmamalı. Bunun yerine başka yol ve seçenekler değerlendirilmeli.

Biz başka yol ve yordam bilmeyiz. Biz kayyum görevlendiririz. Ölmek var, dönmek yok denirse,

Oldu olacak Süper Lig futbol kulüplerine de kayyum atamak lazım. Özellikle dört büyükler diye bilinen FB, GS, BJK ve TS'ye öncelikli olarak kayyum ataması yapılmalı.

Dördüne birden kayyum dikkat çeker denirse, ilk iki sıraya FB ve GS'yi koymak, bu iki kulübün başına kayyum atamak gerek.

Kayyumluk neyi var bu iki güzide ve köklü kulübün denebilir.

Bir defa kötü yönetiliyor.

Her iki kulüp de transfer zamanı dünyanın parasını harcayarak hoca ve futbolcu transferi yapıyor.

Transfere her yıl dünyanın parası harcanmasına rağmen Şampiyonlar Liginde ve diğer Avrupa kupalarında hiç başarıları yok. Yenilip yenilip geliyorlar. Yenilmelerinden geçtim, rezil olup geliyorlar. Ya Şampiyonlar Ligine kalamıyorlar ya da direk katılıp dünyanın golünü yiyip annelerinin ligine geri dönüyorlar.

Her ikisi de borç batağı içinde.

Her ikisinin de gelir ve gider dengesi yok.

Aldıkları futbolcu ellerinde kalıyor. Çünkü gelecek vadeden genç futbolcu alma yerine jübilesi gelmiş futbolcu transferi yapıyorlar. Aldıklarından çoğu zaman para kazanamıyorlar. Transferden 1 kazanıyorlarsa yüz harcıyorlar.

Bu iki kulübe para nereden geliyor, para nereye gidiyor belli değil.

Her ikisinin de tek amacı var. Süper Lig şampiyonluğu.

Süper Lig bu iki kulübün çiftliği.

Top oynak yerine birbirleriyle didişip dururlar.

Alt yapıda futbolcu yetiştirip milli takıma futbolcu verelim, kendi takımlarının omurgasını yerli oyuncu oluştursun diye bir dertleri yok. İki kulüp de yabancılarla dolu.

Her iki kulübün de yenilgiye, şampiyon olamamaya tahammülleri yok. Yenilgi sonrası açıklamaları, hakeme suç bulmaları kaçınılmaz.

Birbirleriyle Filistin-İsrail gibiler. Birbirlerini hiç çekemezler. Birbirlerinin onmasını istemezler. Aynı kazana konsalar kaynamazlar. Dırdırlarından ve itişip kakışmalarından kazan pes eder. Dünya kuruldu kurulalı, böyle eziyet görmedi der.

Ligde ikisi korunur. Buna rağmen hep mağduriyet edebiyatı yaparlar. Kendilerine ne oynadıklarını bakmazlar. Rakibin korunup korunmadığı takip ederler.

Şımarık mı şımarıklar.

Diğer kulüpler bu ikisini şampiyon yapmak için var.

Kısaca başta FB olmak üzere iki kulüp de her yönüyle kötü yönetiliyor. Özellikle FB daha kötü yönetiliyor.

Süper Ligin birbiriyle rekabet edebilmesi ve ülke futbolunun gelişmesi için bu iki kulübe ayar vermenin zamanı geldi geçti. Bu iki kulübün şımarıklığına son vermek için bu iki kulübe özellikle FB'ye bir süreliğine de olsa kayyum atamada yarar görüyorum. Bu iki kulübe de sizin diğer kulüplerden hiç farkınız ve üstünlüğünüz yok denmeli. Bir hakem bu iki kulübü korur ve tüm pozisyonları bu iki kulüp lehine verirse, hakemliğine son verilmeli.

Kısaca, ülke futbolunun gelişmesi, bu iki kulübe haddini bildirmekten geçiyor.

Bu Esnafların İnsafı Yok

Fi tarihinde 9 m² kare bir halı ihtiyaç oldu. Şu mağazada bulabilirsiniz dediler. Biz de o mağazaya gittik.

Üst kata çıkıp bir rengi beğendik. Daha doğrusu hanım beğendi. Bense şu halı beğenme işi bitse, borcumu öğrenip ödemeyi yapıp bir çıksam diye yanında durdum.

Beğendiğimiz halının fiyatını sordum. Dur bir hesap makinesi getireyim dedi çalışan. Al cep telefonunu hesap numarasından yap diye cep telefonunu uzattım.

Yanlış hatırlamıyorsam, "1502 lira. Ama 1250 lira olur" dedi. Sen bunu 1000 yaparsın dedim. "Olur, yaparım" dedi.

Ödeme için aşağıya indik. Kasaya yöneldim. Şuradan bin lira çekeceksin. Yalnız bize halı gösteren elemanının cezası var. Ne çay söyledi ne otur amca şuraya, yorulma" diye altıma bir sandalye verdi dedim. Kasada duran, "Bir 50 lira daha almayalım, dedi. 1502 liralık halıyı 950 liraya almış oldum.

1502 lira nere, 950 lira nere?

*

Market ve baharatçıdan alışveriş yapmak için hanımla evden çıktım. Önce markete uğradık. Alacağımız ürünlerden bir tanesi de nar ekşisi. Markette 119 lira imiş alacağımız nar ekşisi. Bunu buradan mı alalım, baharatçıdan mı ikilemi yaşadık. İyi, buradan al dedim.

Ödemeyi yapıp aldıklarımızı arabaya koydum. Markete 300 metre mesafedeki baharatçıya geçtik. Buradan da alacaklarımızı aldık. Eşyalarımız poşete konurken hanımın gözüne az önce marketten aldığı nar ekşisi çarpmış. Fiyatını sordu. "Abla, nar ekşisi yüzde yüz doğal. Fiyatı 250 lira olması lazım. Yine de bir bakayım" dedi. Bakar bakmaz "Evet, 250 imiş" dedi.

Ödemeyi yapıp çıktık. Yolda hanıma, marketteki nar ekşisi ile buradaki farklı mı dedim. "Aynı marka aynı ebat aynı ambalaj" dedi. Ama buradaki yüzde yüz doğalmış dedim. "Marketteki de doğal hem de yüzde yüz" dedi.

119 lira nere, 250 nere?

*

Bir arkadaş anlattı. "Oğlanın düğününde oğlan ile gelin mobilya bakmaya gitti. Beğenmişler. 17500 demiş mağaza sahibi. 'Ben gittim arkalarından. Pazarlık yaptım. '16500 olur' dedi. 'Ödeyemem. Tek maaşlı biriyim. Fiyat yüksek' dedim. '6500 lira" demiş.

17500 TL nere, 6500 lira nere?

*

Bir arkadaş kamelyada kullanmak üzere aynı mobilyacıya gider. 28 bine bırakır. Elinde olmadığı için evine sonra göndermek üzere anlaşırlar.

Siparişin gelmesini beklerken bir başka arkadaşın pahalı demesiyle aynı mobilyanın fiyat araştırmasını yaparlar. 18-19 bine bulurlar.

Sonunda siparişi iptal ettirip bir başka yerden daha iyisini 23500’e alır arkadaş.

*

Bir esnafın yanında otururken, müşterinin biri, dükkanın önündeki tezgahtan aynı üründen renkleri farklı birkaç parça getirdi. Dükkan sahibine "Bunlar kaça" dedi. "90 lira" dedi. "Bunları hayır için falan yere alacağım. Kaç olur" dedi. "Toptan fiyatına yazayım. 40 lira" dedi.

Ürünün toptan fiyatı ile perakende fiyatı arasındaki fark dikkat çekici. 90 lira nere, 40 lira nere?

*

Bir esnaf arkadaş iki arkadaşının yanında bir esnafın yanına giderek tanışır. Çaylarını yudumlarken evine lazım olan bir şey almak ister. 150 lira öder çıkar.

Aynı ürünü oğlu, bir başka yerden 50 liraya aldığını öğrenen esnafın, bu fiyat farklılığından kafası karışır. Rastgele iki yere sorar. Birinde 50 TL, diğerinde 70 TL imiş.

50 nere, 150 nere? Bu alışverişin adı tanıdık kazığı olsa gerek.

*

Yine iki tanıdık oturup kalktığı esnaf arkadaşa giderken alacakları şeyin fiyatını iki farklı esnafa sorar. Biri 170 lira, diğeri iki yüz demiş. Ardından tanıdıklarına gelmişler. Tanıdık 250 lira demiş. Tanıdığa sorunca almazlık yapamazsın. Eli mahkum almış.

*

Radyatör vanası bozulmuş. Yan taraftaki komşuya tadilat için gelen çeşmeciye, bizim vanayı da değiştiriversen dedim. “Üç çeyrek vana al, hazır olsun. Müsait olunca gelirim. Bu vanayı her yerde bulamazsın. Falan tesisatçıya git” dedi.

Birkaç kişiye sordum. Yoktu. Dediği firmaya gittim. “Üç yüz lira” dedi. İkramımız olur mu dedim. “Biz toptancıyız. Toptan fiyatına verdik” dedi.

Tesisat öğrencilerine üç çeyrek vananın fiyatı ne kadardır dedim. Baktılar. 200 lira dediler.

İyi ki toptancısından almışım. Bir de perakendeciden alsaymışım, yanmıştım. 300 nere, 200 nere?

Çeşmeci, “kaça aldın” dedi. 300 lira imiş dedim. 5 dakikada vanayı değiştirdi. 250 lira işçilik aldı.

İkidir, tamir için aldığım malzemenin fiyatını ustalar soruyor. Meraktan soruyorlar sandım. Malzeme kadar işçilik aldıklarına göre zannedersem, malzeme kadar işçilik alıyorlar. Bir zamanlar işçilik malzemenin yarısı idi sanırım.

*

Alavere yapan herkesin farklı farklı hikayesi vardır. Bu kadar örnekle yetiniyorum. Anlattığım yaşanmışlıklardan benim anladığım, çoğu esnafta oturmuş bir fiyat ve kâr marjı yok. Hiç insafları da yok. Çoğu tutturabildiğine satıyor. Sanırım, parolaları, “Mal müşteriye satılır” anlayışı. Gözün kapalı ise hele gittiğin bir tanıdık ise ya da bir tanıdık vasıtasıyla alavereye gelmişsen, bil ki bu mal sana satılacaktır. Hiç kaçarın yoktur.

Hele bir de ben çok cömertim. Yedirir içiririm demeleri yok mu?

Doğrudur. Çok cömertler. Bu kadar kâra ben de çok cömert olurum be esnaf kardeş. Nasılsa müşteriden çıkıyor izzet ve ikramlarda.

Ha her esnaf böyle fahiş fiyata mı satar? Sanmıyorum. İçlerinde mutlaka insaf sahibi olanları da vardır. 

17 Eylül 2025 Çarşamba

Çin İşi Yerli Mal *

Yazın ayağımı serin tutacak, kışın da su geçirmeyecek, yürüyüş yaparken ayağımı yormayacak yazlık ve kışlık spor ayakkabısına baktım bugünlerde.

Girdiğim mağazada, birden fazla seçenek arasında kararsız kaldığım zaman beni yönlendirsin diye çalışanlardan destek aldığım da oldu.

Sağ olsunlar destek oldular. Şu mu, bu mu dediğimde, “Şu olsun. Çünkü bu yerli. Böylece yerli üretime destek olmuş olursunuz” diyen de oldu.

İşin içine yerli üretim girince akan sular durur. Çünkü yerli üretim memleket meselesi. Hemen elimi yerli üretime uzatıp tamam bunu alıyorum dedim farklı zamanlarda aldığım yazlık ve kışlık ayakkabılar için.

Ödemeyi yapıp çıktıktan sonra evimin yolunu tutarken, iyi de bu sporun neresi yerli? Çünkü ismi hiç yerli bir isme benzemiyor dedim kendi kendime. Belki de satılsın diye yabancı bir isim tercih edilmiş olmalı deyip kendimi ikna ettim.

Eve geldikten sonra sporları elime alıp bir kez daha göz gezdirdim. Gözüm "Made in Turkey" etiketini aradı. Öyle ya yerli diye aldım. Fakat bulamadım. Yaşlılıktan görememiş olabilir dedim her ne kadar okumak için daha yakın gözlüğü kullanmaya ihtiyaç hissetmeme rağmen.

Sonra göz gezdirmeyi bırakıp daha titiz baktım. Aldığım her iki sporda da "Made in Chine" yazıyordu.

Şaşırdım. Nasıl olur dedim. Güya yerli spor dedi çalışanlar. Onlara güvenerek yerli üretime destek olsun diye yerliyi tercih ettim ama ayakkabı markası yabancı kelime. Üreten yer de başka ülke. Anladıysam harap olayım.

Ne anlama geldiğini bilmeme rağmen Google'a "Çin'de üretilmiştir" yazarak İngilizceye çevirttim. Karşıma "Made in Chine" çıktı. Nerede bir 'made' ve ülke ismi görsem, şu ülkenin malı imiş derdim. 'Made'ye üretilmiş anlamı da verildiğine göre demek ki bu fiil hem o ülkenin malı hem de o ülkede üretilmiş anlamına geliyor.

Anlayacağınız yerli denen ayakkabının ismi yabancı, üretim yeri yabancı. Yerli bunun neresinde derseniz, aman neyse ne. Yerlilikten kastedilen, zannedersem, benim ayak olmalı. Öyle ya ayak benim, bastığım yer benim ülkemin toprağı. Çin'de üretilmiş ne fark eder. Bunu, üzerine basa basa eskiteceğim Çin düşünsün.

Sonra tekrar bir bilen ve tek bilen Google'a başvurdum. Aldığım ayakkabı markasını yazıp, nerede üretildiğini sordum. “İstanbul, İzmir ve Gaziantep'teki modern üretim tesislerinde yüksek kalite standartlarında üretiliyor” yazıyor.

Tekrar markayı yazarak Türk malı mı diye yazdım. Bu sefer de karşıma, "2012 yılında İtalya'nın ikonik markalarından birini bünyemize katarak Türk markasına dönüştürdük" yazıyor.

Bu arada Türk firmayı da tebrik ederim. Genelde biz satardık. Bu firma ise İtalyanlardan satın almış. Hep böyle olsun inşallah.

Yalnız ikonik ne demek bilmem. Öğrenmek için tekrar Google'a soracağım ama şu demekmiş diye buraya yazmayacağım. Merak ederseniz, lütfen Google'a müracaat. Zira babanızın hamalı yok burada. (Kolay kolay parantez içi ünlem kullanmam. Size ev ödevi. Siz olsanız bu cümlenin neresine (!) işareti koyarsınız?).

Şimdi anlaşıldı bu yerli markanın niye yabancı isim olduğu. İyi de benim aldığım sporların etiketinde niye Çin yazıyor? Acaba firma bana özel Çin'e mi yaptırdı? Yoksa Çin'e yaptırarak daha mı ucuza mal ediyor firma? Ne de olsa bizde işçilik maliyeti yüksek. Belki de hem burada yapılıyor hem de Çin’de.

İşin yoksa düşünüp durayım. Hele durun, buldum galiba. Bir ara döviz fırlamıştı da sonra bir gece operasyonuyla döviz tepetaklak inmişti. (Hoş, sonra kaç kaçı fırladı.) Gece gece bir açıklama yapılmıştı. Yeni ekonomik modelimiz Çin olmak denmişti. Galiba Çin olmak bu imiş. Yani yerli de olsa yabancı da olsa herkes Çin'e yaptırıyor, biz de Çin'e yaptıracağız. Öyle ya bizim başka ülke ve firmalardan neyimiz eksik. Şaka maka gördüğünüz gibi Çin olmuşuz da haberim yokmuş. Vah kafam vah. Bir de yıllar yılı, "Çin İşi, Japon işi. Bunu yapan iki kişi" deyip durmuşuz. Halbuki Çin tek başına tüm dünyanın işini yapıyormuş.

Bu arada Çin'e yaptırılan Türk malı spor ayakkabıdan memnunum. Kıskanmayın. Herkes halinden memnun ise ben niye memnun olmayayım, öyle değil mi?

*18.09.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

15 Eylül 2025 Pazartesi

Teşekkürler 12 Dev Adam *

EuroBasket 2025'te A grubunda 5'te 5 yaparak grubunu lider tamamlayan, son 16 turunda İsveç'i, çeyrek finalde Polonya'yı, yarı finalde de Yunanistan'ı yenerek Almanya ile final oynayan Basketbol Milli Takımımız, Alman Milli Takımına 87-83 yenilerek şampiyonayı ikinci tamamladı ve ülkemize gümüş madalyayı kazandırmış oldu.

İkidir böyle. 2001 yılında da yine Avrupa ikincisi olmuştu gururumuz 12 Dev Adam.

İkincilik de bir başarı. Ama gönlümüz şampiyon olmada idi. O yüzden buruk bir sevinç yaşıyoruz.

Halbuki millet olarak ekranların karşısına oturmuştuk. Onca ayrışmaya rağmen yek vücut olmuştuk. Bu sefer olsun istedik ama olmayınca olmadı.

İçimiz buruk olsa da 12 Dev Adam gururumuz oldu.

Aldıkları helali hoş olsun. Zira fazlasıyla verdiler.

Tebrikler onlara. Zira hak ettiler.

Teşekkürler onlara. Çünkü bizim için ter döktüler.

Aynı teşekkür ve tebriki Dünya Kadınlar Voleybol Şampiyonası finalinde İtalya’ya yenilerek ikinci olan A Milli Kadın Voleybol Takımımız hak etti. Filenin Sultanları olduklarını bir kez daha göstermiş oldular.

Basketbol ve Voleybol Milli Takımımızın bu küçümsenemez başarısı ve sarf ettikleri eforu diğer spor dallarında da görmek istiyoruz. Özellikle futbol alanında ne kulüplerimiz ne de milli takımda bir başarı durumu söz konusu. Şampiyonlar Liginde yokuz, Avrupa Liginde yokuz. Milli Takım da tel tel dökülüyor.

Futbolda gözle görülür bir başarı gösteremediğimiz gibi makul bile yenilmiyoruz. Rezil oluyoruz. Bunun en son örneği de Futbol Milli Takımımızın sahasında İspanya’dan 6 gol yemesi. İspanya biraz daha yüklense maçın 10-0 bitmemesi hiçten değildi.

Futbol Milli Takımın İspanya karşısında tel tel dökülmesi ve bu kadar gol yemesi, 80’li yıllarda İngiltere’den yediğimiz 8-0’lı maçları hatırlattı.

Görünen o ki voleybol ve basketbol dallarında üzerine koyarak bugüne gelinirken futbolda gerisin geri gidiyoruz.

Başımızı öne eğdiren 6-0’lık bu skor ümit ediyorum ki yol kazası olsun. Değilse, bu milli takım bizi utandırmaya devam eder.

*15.09.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

3 Eylül 2025 Çarşamba

R'nin Zorluğu

Çarşıya geliyorum. Kaldırımda yürüyorum. Bir resmi dairenin önünde bir başkasını bekleyen bir kadın gördüm. Telefonla konuşuyordu. Birine bulunduğu yeri tarif ediyordu. O tanıdığına yer tarif ede dursun. Ben yoluma devam ettim.

Yalnız kadının "geliyo musun", yürüyo musun" telaffuzları dikkatimi çekti.

Çoğu kadının sonu "r" ile biten kelimelerdeki ya da sonu "r" ile biten hecelerdeki "r" harfini konuşurken bypass ettikleri bilinen bir gerçek.

Belki zorluğundan belki başka bir sebeple, çoğu kadın "r" harfini çıkarma sorununu kendi içinde çözmüş. Sonu "r" ile biten kelimelerdeki "r" yi söylemeyerek ya da tutarak meramını anlatıyor. Bence iyi de yapıyorlar.

Buraya kadar yazdığımı okuyanlardan, kimi muzipliğinden kimi de bilinçaltını ortaya koymak suretiyle "Ben kadınların" r" harfini çıkarıp çıkarmadığına hiç dikkat etmedim. Sen iyi dikkatlisin" bile diyebilir. Muzipliğe eyvallah ama ben hiç farkına varmadım diyenleri anlamak zor. Hemen en yakın bir kulak burun boğaz uzmanına kulaklarını göstermelerinde fayda var.

Kadınlar "r" harfini niçin yutuyorlar? Değişik konuşma olsun diye mi? Sanmıyorum. Öyle zannediyorum, "r" harfini telaffuz etmenin zorluğundan olsa gerek.

Bu harf, telaffuz etmenin zorluğunun yanında telaffuzu kulak da tırmalıyor ve rahatsız ediyor. Muhatap o kadar kelime söylüyor. O kadar kelimelerin içindeki "r" ler ben buradayım diye sırıtıyor. 

Herkese mi öyle ama bana göre "r" harfini çıkarmak zor mu zor.

"R" harfini çıkarma zorluğu yaşayanlardan biri de benim. Konuşurken "r" yı yutmuyorum. Başta, ortada ve sonda çıkarıyorum ama buna çıkarma denirse tabi. Bana sonu "r" ile biten bir kelimeyi söyle dense, bu harfi çıkarmaktansa saatlerce yürümeyi yeğlerim. Çünkü bana bu harfi çıkarmak Çin işkencesi gibi geliyor.

Bunu da nereden biliyorum? Telefonumun sonu bir ile biter. Bir yerde iletişim numaram istense, son rakamı telaffuz etmede zorlanırım. Muhatabım da tam anlayamadığı için tekrar tekrar sorar. Ben de tekrar tekrar söylerim.

Şu ele aldığın ve sorun gördüğüne bak demeyin. Bunu en iyi çeken bilir. Bilin ki yemeden, içmeden zor. Hatta deveye hendek atlatmak da zor.

Bu "r" harfini çıkarmanın zorluğuna geç vardım. Zamanında farkına varsaydım, ilk ve tek hat alacağımda hangi numarayı istiyorsun dediklerinde, hiç sonu bir ile biten bir numarayı seçer miydim?

Hasılı, pişmanım. Telefon numaramı değiştirme gibi bir düşüncem yok. Ama bir gün değiştirirsem, lütfen karşılaştığımızda telefon numaranı niye değiştirdin demeyin. Bilin ki sebep sonu bir ile yani "r" ile biten harften dolayıdır.

Siz siz olun, çocuğunuza yeni bir hat alacaksanız, lütfen sonu "r" ile biten bir rakamı tercih etmeyin. Gerekirse çocuğunuz telefonsuz kalsın ama sakın buna he demeyin. Bu uyarım "r" çıkarmada zorlanıyorsanız tabi.

Mübarek, “r” harfi de kelimeler içinde bolca kullanılıyor. Yemeğin tuzu gibi her yerde var. Benim ismimin baş harfi de “r” ile başlıyor. Ramazanda doğmuşum. Vermişler “r” ile başlayan bu ismi. Bu ismi verirken bu çocuk ileride bu harfi çıkarmada zorlanır dememişler. En büyük yükü daha doğarken yüklemişler sırtıma.

Ecdat, zamanında Ramazan derken başına İramazan diyerek "r" nin başına boşuna "i" eklememiş. O gariplerim de demek ki zamanında çok çekti bu harften. Onlar bu şekil çözmüş bu sorunu. Gördüğünüz gibi ben hâlâ çözebilmiş değilim. 

Ne yapıp ne edeyim şimdi ben? Acaba diyorum, kadınlar gibi “r” leri yutsam mı diyorum. Ah becerebilsem, inan yakışıp yakışmadığına bakmayacağım. Hepsinden geçtim. Sonu bir ile biten numaramı söylerken “r” yi yutarak “bi” desem, muhatabım ne der bana. Bu arada bir derken “r” yi yutan kadın görmedim. Hepsi de şimdiki zaman eki “yor” un, “r”sini yutuyor.

İşim zor anlayacağınız. Kaderiim kaderim! Başka da bir şey demem. 

Tek Kazanan Mourinho Oldu

Her yıl şampiyonluğa oynayan ama nasibine hep ikincilik çıkan FB şampiyonluk hasretini gideremedi.

Bu hasret 11 sezondur devam ediyor.

Yönetim her sezon kolları sıvıyor. Bu sezon olacak diyor. Para harcamaktan kaçınmıyor. Önce teknik direktörü değiştiriyor. Ardından teknik heyetin istediği futbolcuları transfer ediyor. Bu sezon şampiyona uygun bir takım kurduk. Bu sefer olacak diyor.

Yönetim istikrarı olan kulübün pek teknik direktör ve futbolcu istikrarı yok. Kulübü zenginler yönetir. Bu yönüyle kulübe zenginler kulübü dense yanlış olmaz.

İstikrar abidesi yönetim öyle bir takım kuracağız ki ülke futbolundaki yapı ve sistemi de yıkacağız. Ayrıca şampiyonluk sözü vermemize gerek kalmayacak dedi.

Kulüp başkanı kolları sıvadı. Bir seçim öncesi dünyaca ünlü bir teknik direktörle anlaştı. Başkan bununla da kalmadı. Teknik direktörün istediği her futbolcuyu aldı. Bununla özlenen şampiyonluk gelecekti. Çünkü adam değişik kulüplerde almadık kupa bırakmamış. Adeta silmiş süpürmüş. Gerçi teknik direktörleri kupa ve şampiyonlukların yanında aldığı tazminatlarla da meşhurdu ama olsun. Buraya nasılsa şampiyonluk yaşatmak için geliyordu.

Takımı ve baştaki teknik direktörü gören eski FB kaptanı bir öngörüde bulundu. Sezonun en erken şampiyonluğuna hazır olun. GS teknik direktörü Okan’ı donunda sallar. Herkesle kedinin fare ile oynadığı gibi oynar dedi.

Dünyaca ünlü teknik direktör ve istenen futbolcular alındığına göre işte şimdi özlenen başarı gelecekti.

Lig başladı. FB şampiyonlar ligine gidemedi. Ardından Avrupa ligine de havlu attı. Tamamen lige yöneldi. Ligde de işler istenildiği gibi gitmedi.

Şampiyonluğu getirecek teknik direktör dağ fare doğurur misali fos çıkmıştı. Şampiyon olmak için takımını maçlara hazırlayacağı yerde maç dışı olaylarla adından hep söz ettirdi. Yaptığı açıklamalar, bulduğu mazeretler, maçlarda takımı nasıl oluşturduğu, rakip teknik direktöre fiziki saldırısı kulübü tarafından desteklendi.

Destek gördükçe şımardı.

Sonunda şampiyonluk parolasıyla lige başlayan takım, şampiyonun 11 puan gerisinde ligi tamamladı. Teknik direktör özeleştiri yapacağı yerde, “şampiyon sezon başında belliydi” dedi.
Büyük umutlarla yüksek transfer ücreti ile transfer edilen, bir dediği iki edilmeyen bu teknik direktörle olmayacağı belleklere yerleşti. Gönderilmesi ve bir yılın daha kaybedilmemesi gerekiyor ama yüklü tazminat kulübü düşündürdü de düşündürdü.

Aradaki güven ortamı ve başarıya güven kaybolmasına rağmen gitti gidiyor denilen teknik direktör kaldı. Yeni sezona bismillah derken takım şampiyonlar ligine yine gidemedi.

Sonunda kulüp, teknik direktör tarafından oklar kendine çevrilince yeni sezonun ilk üç haftasında teknik direktörle yolları ayırdı.

Uzatmayayım. Fenerbahçe’de işler istenildiği gibi gitmedi. Konan hiçbir hedef gerçekleşmedi. Kaybeden FB kulübü oldu. Kazananı ise Mourinho oldu. Çünkü tazminatını alıp gitti. Kulüpte hedefi gerçekleşen tek kişi yine Mourinho oldu. Çünkü geldiği andan itibaren kovulmak için elinden geleni ardına koymadı. Kulüp hocayı kovmada biraz geç kaldı ama kulübün gelmiş geçmiş kazananı Mourinho oldu. Diğer kulüplerden aldığı tazminata, FB’den aldığı tazminatı da ekledi. Çekti gitti.

25 Ağustos 2025 Pazartesi

Sirke Dediğin Kükreyecek

Üzüm ya da elma veya başka bir sirke ne işe yarar, nerede kullanılır bilmem. Sanki turşu kurmada kullanılıyor gibi. Çünkü her sene turşu kurma mevsimi gelince, alınacaklar listesinin baş sırasında sirke olur. Bir de şaşıp dönüp yanlış marka almayasın diye özellikle markası yazılır.

Ne derece işe yarar, bunu diyen sirke içip de mi gelir bilmem ama biri bir ziyafete gideceği zaman akşamdan sirke içip geldim esprisi yapar. Yani mideyi boşalttım. Ziyafette çok yiyeceğim demektir. Eğer bu doğruysa belli ki sirkenin mideyi boşaltma özelliği de var.

Şu var ki ben bilmesem de sirke çoğu zaman mutfaklarda kullanılıyor, mutfakların vazgeçilmezidir.

Sirke alınacak ama hangi marka sirke olacak? Ne marka olması ne fark eder demeyin. Kadınlar için bir marka var ki o marka olmazsa olmazdır. Kadınların vazgeçemediği bu sirke çok iyi olduğundan mı bilmem. Bildiğim, kadınlar turşu muhabbeti yaparken şu marka sirkeyi kullandım demesi yeterli. Yani dilden dile, kulaktan kulağa bu sirke markası dolaşınca sirke sahibinin ayrıca reklam yapmasına, masraf etmesine, sirkem elde kalacak diye endişelenmesine gerek kalmıyor. Her mevsimde ve özellikle turşu mevsiminde bu sirke kapış kapış gidiyor.

Kazara o markayı bulamadım, onun yerine şu markayı aldım diyen hane reisinin çekeceği var. En azından ağzının tadı kaçar. Gerekirse evde sirke olduğu halde bu marka sirkeyi bulup gelecek. Bu işin hiç kaçar göçeri yok. Bunu size söylüyorum erkekler.

Bana hangi markadan bahsediyorsun demeyin. Yanı başınızdaki eşinize soruverin bir zahmet. Çünkü eşiniz bilir. Hoş, kadınlar sadece sirkenin değil, her şeyin iyisini bilir. Eskidenmiş, ben bilmem, eşim bilir dendiği. Şimdi devir değişti, kadınlar bir bilendir. Bu devirde hâlâ eşim bilir diyen kadın varsa, bilsin ki çağın ruhuna uygun yaşamıyor ya da çağa uygun davranmıyor.

Hasılı, sirke dediğin:

Bu marka olacak.

Marka aklına gelmediyse, market reyonunda fiyatı en yüksek olan sirke hangisiyse, aradığın sirke odur.

Gerçi dendiğine göre fiyatının yüksek olması değil kadınları bu sirkeye cezbeden. Sirke dediğin öyle böyle değil, kükreyecek.

Kükreyen bir isim buldun mu? İşte sana en kalite sirke.

Kükreyen bir isim olunca bir de sirke kükrüyorsa fiyatı pahalı demeyip alacaksın.

Bu sirkeye o kadar para verdikçe, zamanında niye sirkeci olmadım. Bir sirke de ben üretseydim, paraya para demezdim. Yanlış meslek seçmişim. Heyhat ki heyhat dersin.

Bu arada İstanbul'da Sirkeci diye bir semt var değil mi? Belki de zamanında sirkeler bu semtte satıldığı için semtin adı Sirkeci kalmış ya da konmuş olmalı.

Siz siz olun, eğer bir mesleğiniz yoksa sirke işine yönelin. Ama öyle böyle değil, marka sirke olsun ki yaptığınız sirke kükresin. Kükreyen meşhur sirke ile yarışsın. Tanınmak ve piyasada iş yapabilmek için kadınların kadın kadına reklam yapmasını ihmal etmeyin. İnan, yok satarsınız. Yok, sıradan bir sirkeci olacaksanız, oturun oturduğunuz yerde. 

Gerçi sadece sirke de değil, her şeyde kaliteyi yakalayan marka değeri olan şeylere imza atmak gerek. 

Not: İsmiyle müsemma böyle kalite ve aranan bir sirkeye imza attığı için firma sahibini tebrik etmek lazım. 

5 Ağustos 2025 Salı

Blog Forum ve Kahve

Blogta yazdığım yazıları takip eden, yorumlar yazarak yazılarıma katkı sunan, zaman zaman yaptığım yazım ve imla hatalarımı düzelten, acemisi olduğum blogumun sayfa düzeni için uzaktan yardımcı olan, aynı zamanda https://degirmendenmektupvar.blogspot.com/?m=1 sayfasının sahibi, yazarı ve düzenleyici olan Recep Altun isimli kardeşimiz sayesinde, https://www.blogforum.net/ Web sayfasından haberdar oldum.

Bir yazısında, "Hocam, izniniz olursa yazılarınız 'Blog Forum' yazısında da yayımlansın. Bu Forum'da blog yazıları yayımlanıyor" dedi. Olur dedim.

Belirttiği adrese girerek Blog Forum hakkında bilgi sahibi oldum. 170 kadar birbirinden değerli blog yazarının yazılarına yer vermiş Blog Forum.

Kimdir, necidir diye sayfalara göz attım. Blog Forum, Hakkımızda bölümünde kendisini şöyle ifade etmiş: "Bünyesinde birden fazla yazarın bulunduğu blogumuz, geniş çaplı konulara değinen bir platformdur. Sohbet, tartışma, röportaj, önemli günler, blogger ipuçları, kodlama rehberleri, windows tüyoları, kitap incelemeleri, gezi yazıları, dizi ve film eleştirileri gibi pek çok farklı konuya yer veriyoruz. Her bir yazarımız, kendi uzmanlık alanında özgün ve faydalı içerikler sunarak, okuyucularımıza zengin bir bilgi ve eğlence kaynağı sunmayı hedeflemektedir."

Blog Forum, blog yazısı yayımlanan kişilerden herhangi bir ücret talep etmiyor. Kimseden bir beklentisi yok. Kendi yağıyla kavruluyor.

Kendi yağıyla kavrulduğu gibi Blog Forum, takipçilerini hareketlendirmek için herhangi bir konuda yorum sayfası da açıyor. Ödüllü kampanya da düzenliyor.

Mayıs ayı idi sanırım. "Mayıs ayı içerisinde 10 ve üzeri yorum yapanlardan, '1 kişiye Karaca marka blender seti, 1 kişiye Karaca marka Türk kahve makinesi, 1 kişiye bir aylık Premium Netflix aboneliği" kampanyası başlattı.

Kahve makinesini görür görmez, bu makineye talibim diyerek ilk yorumumu yazdım. Üzerine bir de şiir yazdım. 

On yorumu geçmiş olmalıyım ki İnstagram üzerinden yapılan çekiliş sonucu hediye almaya kazanan ikinci kişi oldum.

Hediye kazandım ama hediye ne idi? Acaba kahve makinesi olabilir miydi? Bunu da soramadım.

Ardı sıra bayram, cenaze derken evde olmadığım bir zaman hediyem geldi. Göz kırptığım kahve makinesi idi gelen.

Nasıl kullanılacağına dair kılavuzu okudum. Eşimin yardımıyla ilk kahveyi pişirdik. Afiyetle içtik. 

Makineden olsa gerek, kahve yapması çok kolay ve pratik. Bu işi yapacağıma güven ve cesaretim geldi. Şimdi bu makine sayesinde hiç üşenmeden seve seve kendi kahvemi kendim yapıyorum. Bundan, haliyle tekne kazıntısı oğlum ile hanım da nasipleniyor. Hiç içmediğim kadar kahve içtim Blog Forum'un hediyesi bu makine sayesinde. 

Eşe, dosta da gelin, elimden bir kahve için diyorum. Zira Karaca Türk kahvesi makinesi sayesinde kahve yapmak benim için çocuk oyuncağı. 

Kahve yapmak bu kadar kolaydı da ev kadınları kahveden niye uzak dururlar bilmem. Belki de çay gibi ayağa düşmesin, bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı güdülsün diye sanırım. 

Benim için gecikmiş bir yazı oldu bu. Şu ana kadar bu konuda duygu ve düşüncelerimi terennüm etmeliydim. Belki de kahve yapmaktan ihmal ettim. 

Kahve makinesini adresime ulaştırmada emek sarf eden Blog Forum'un kurucusu ve yöneticisi Sinan Bey'e, aynı zamanda ekibine çok teşekkür ediyorum. Bir kahvenin kırk yıl hatırı olduğu gibi yaşadığım müddetçe bu hediyenin hatırını güdeceğim. Her kahve içişimde hatırlayacağım. Zira benim için bu makinenin manevi değeri büyük. Hem emeğine sağlık hem de kesesine. 

Bu arada blog yazarlarını da unutmayacağım. Fazla yorum yapmayarak bir nevi kahve makinesini almamda emekleri var. Zira bana torpil geçtiler. Sağ olsunlar, var olsunlar. 

Yine bu Blog Forum'u tanımamda Recep Altun Bey'in hakkını da unutamam. Çünkü beni bu grupla Recep Bey tanıştırdı. Kahve makinesinde payı büyük. Çok sağ olsun. 

Konya'ya yolu düşenleri kahve içmeye beklerim.