Mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

6 Ocak 2026 Salı

Yatak Odaları Güvenli Değilmiş!

Maduro olayı gösterdi ki ülkelerin bir numaralarının istirahat etmek için girdikleri yatak odaları bile güvenli değil.

Sen koca ülkeyi yönet. Bir sözünle herkesi inlet. Yediğin önünde, yemediğin arkanda olsun.

Halka hizmeti her şeyin üstünde görüp saçını süpürge et. Halkına üç haneli enflasyon, hayat pahalılığı dahil her şeyi ver. O halk senin için kılını kıpırdatmasın. Nankörlükten başka bir şey değil bu. İnsanoğlu çiğ süt emmiş dedikleri böyle bir şey olsa gerek.

Nasıl bir dünya ki sabahtan akşama hizmet için koştur, didin. Gece üç beş saat dinlenmeni sana çok görsünler.

Kişi sandıkla gelir, sandıkla gider dedikleri demokrasi kuralı da hava ve cıvaymış.

Halkın, ülkenin ve ülkeyi yönetenlerin onuru da orman kanunları nezdinde bir hiçmiş.

Devlet başkanı da olsan dünya dedikleri sıkıntı ve dertmiş. Dünyaya gözlerini ağlayarak açmanın anlamı da eyvah ben dünyaya geliyorum, yandım demekmiş.

Makam, mevki, para, pul, şöhret, Karun gibi zengin olmak ve gücü elinde bulundurmak, pekala yatak odasında bir anda bitebiliyormuş. Müflis tüccar dedikleri böyle bir şey olsa gerek.

Kişi, ne oldum dememeli, ne olacağım dedikleri bu olsa gerek.

Her gücün üstünde bir güç vardır, dinsizin hakkından imansız gelir dedikleri herhalde böyle bir şey olsa gerek.

İstirahat için yarım ölüm dedikleri uykuya dalıyorsun. Gözünü açınca uykunun yarım ölüm değil, tam ölüm olduğunu anlıyorsun.

Acı sona dair verdiğim örnekler uzar gider. Böyle acı sonlarla karşılaşmamak, ölmeden ölmemek ve her gün kabus görmemek için geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerin devlet başkanları, bir gece sabaha karşı yatak odasından derdest edinmemek için ne yapmalılar? Bunu kendime saklıyordum ama görünen o ki benim devlet başkanı olacağım yok. Bu tedbirimi yazayım da bari mevcut devlet başkanları faydalansın. Böylece benim de çorbada tuzum olsun. Bakarsın bu önerimden sonra devlet başkanları, “Bundaki akıl ne bizde ne de Trump’ta var. En iyisi biz bunun aklından faydalanalım deyip beni başdanışman olarak görevlendirirler.

Nedir tedbirin derseniz? Buyurun:

Devlet başkanlarına ait yatak odası olmayacak. Hayda! Hiç uyumasınlar mı demeyin. Az sabır.

Her devlet başkanı uyumak istediği zaman kendine mezar evler yapacak. Mezar evleri bir tane değil, ülkenin tüm mezarlarının içine bildiğimiz mezar görüntüsünde mezar evler yapılacak. Yani üstü diğer mezarlar görüntüsünde olacak, alt tarafı ise bildiğin yatak odası olacak. Bu yatak odasında her türlü konfor olacak.

Devlet başkanları buralarda istirahat edecekler. Böylece güzel bir uyku geçirerek gündüzün yorgunluğunu üzerlerinden atacaklar. Güne daha dinç uyanacaklar. Çünkü burada onları kimse rahatsız etmez. Trump özel kuvvetlerine emir vererek gidin, şunu alın gelin derse, devlet başkanını bulamayacaklar. Nasıl bulsunlar? Çünkü bir devlet başkanının mezarlıkta bir mezar evde yattığı kimsenin hatta şeytanın bile aklına gelmez.

Diyelim ki mezarlıkta bir mezar evde kalıyor istihbaratını aldı. Koca ülkede tüm mezarlıkları kazmaları gerekecek. Bu da bir devlet başkanına zaman kazandırır.

Bir devlet başkanının mezar evde kalması, güvenliği yönünden elzem olmakla beraber aynı zamanda öldükten sonra başkan yatacağı yere yabancılık çekmeyecek. Çünkü her fani nasılsa ölümü tadacak. Mezar evinde ölünce, öldüğü mezara gömülür. Ayrıca merasime gerek kalmaz.

31 Aralık 2025 Çarşamba

Neye Umut Bağlamışım?

2021 Aralık ayının son günü sosyal medyada yazıp paylaştığım yazım önüme düştü. Gözlerimin ışıltısına bakacaksınız dediğime göre Sayın Nebati'nin Hazine ve Maliye Bakanlığı dönemi sonrası olsa gerek. 

Döneminde, tüm dünya faizleri yükseltirken bizim ülkemiz nass gereği faizleri indirmişti. Ekran ekran gezip bol şaklabanlıklar yapmıştı. Verilen görevi hakkıyla yapıp köşesine çekildi. Trakya'da aldığı bol sulak arazi ile büyük bir hazineye kavuştuğu bir ara gündeme geldi. Başka da hatırlayan yok. 

Şu var ki bugünkü yüksek faiz ve dövizin fırlaması, TL'nin iyice değer kaybetmesi onun eseri idi. Gerçi onun bunda suçu yok. O sadece verilen emri yerine getiren emir eri bir figürdü. 

Neyse geçip gitti. Hala ceremesini ise biz çekiyoruz. İzahı olmayan o günlerin mizahı olur demişim. Bakalım ne yazmışım:

"Hazine ve Maliye Bakanlığı sırası yavaş yavaş bana gelecek diyordum.

Sanki yavaştan daha hızlı olacağa benziyor. Bunu, içime doğan umut ışığından biliyorum.

Burada umut kelimesi geçince sakın ola ki ekonomiye umut olacak, yaralarımızı saracak anlaşılmasın.

Eğer böyle yanlış bir anlaşılma söz konusu ise şimdiden özür dilerim.

Burada geçen umut, benim bakan olacağım umududur, size umut olmak değil yani.

Bunu baştan söyleyeyim de sonra ahu figan etmeyelim.

Bakan olur olmaz bu ne yapar diye düşünmenize, bana 300-500 gün kredi vermenize gerek yok.

Gözlerimin içine bakacaksınız. Gözlerimdeki tükenmişliği ve çaresizliği görünce, hepiniz bundan gelecek hayır gelmez olsun. Bu, öncekilere rahmet okutur diyecek ve kötü komşu mal sahibi yapar misali, hepiniz başınızın çaresine bakacaksınız.

Kendi yağınızla kavrulacaksınız.

Siz başınızın çaresine bakarken ben de bakanlığım dışında daha da huzur bulmak için birkaç yönetim kurulu üyeliğine kapağı atmaya çalışacağım.

Bu iyiliğimi de hiç unutmayın". 31.12.2021

Yeni yıl, umut tacirliği yapan kurtarıcılardan kurtulduğumuz yıl olsun. 

7 Aralık 2025 Pazar

Şemsiyem de Şemsiyem

Kayınpederin kızı, "dün soğan almadın mı" dedi. Yok almadım. Bugün markete gideriz diye almamıştım dedim. "İyi de ben şimdi yemek yapıyorum. Soğansız mı olsun" dedi. 

İyi ki yemek yapmayacağım o zaman demedi. Öyle ya soğan da soğan. Değilse sen bilirsin deseydi, pazar pazar çekilmezdi açlık. 

Her zaman son dakika golü yemek yapan kayınpederin kızının bugün erkenden yemek yapası geldi. Vardır bir hayır. 

Soğansız yemek nasıl olurdu. Ya bir de yemekte tat ve lezzet olmazsa. Mazeret de hazır. "Soğansız yemek böyle olur. Bunu bulduğuna şükret" der miydi derdi. 

Zaten önüne gelen haline şükret diyor. Hiç, paran, pulun var mı diyen yok. 

Yağmur da yağıyor. Üstelik duracak gibi değil. Olmazsa yarı ıslanıp şu markete gidip geleyim dedim. 

Üzerime yağmur geçirmez oğlandan geçme montu geçirdim. 

Ne olur ne olmaz deyip 2000 öncesine ait evladiyelik şemsiyemi de aldım. 

Almakla iyi yapmışım. Öyle böyle değil, baya yağıyor. Şunu söyleyeyim ardı arkasına üç gündür ince ince yağan bu yağmur sanki bu sene eski kışlardan bir kış göreceğimizin habercisi gibi. İnşallah böyle olur. 

Soğan ve elma alayım dedim. İki markete baktım. Birinde soğan 9 lira idi, diğerinde 8.99 lira. Haliyle 8.99'u tercih ettim. 

Elmadan vazgeçip soğanın yanına üzüm aldım. 

Giderken yağan yağmur, dönüşte de hız kesmeden yağmaya devam etti. 

Eve gelip aldıklarımı koydum. Şemşiyeden şıpır şıpır su akıyor. 

Şemsiyeden su damlaması ne anlama gelir? Hayır mı şer mi bilmem ama bizim kırmızı çizgimiz. 

Kayınpederin kızı şemsiyenin suyu aksın ve kurusun diye yer ararken dur şuraya koyayım diye dairenin girişindeki çöp kovasının üzerine koydum. 

Çocukların anası "Bir şey olmaz mı" dedi. Olmaz, ne olsun dedim. İçeri girdim. 

Aradan birkaç saat geçti. Yağmur hafif çisentiye bıraktı. Hava kararmadan alışverişi yapıp geleyim diye çıktım. Arabayla gidecek olsam da şemsiyeyi de almalıyım dedim ama benim şemsiyenin yerinde yeller esiyordu. 

Gelinlerin annesine sordum, şemsiyeyi aldın mı diye. "Hayır, ben almadım" dedi. 

Az önce oğlan yağmur yağarken spora gitmişti. O almış olabilir mi dedim. Arayıp oğluna sordu. Almamış. O zaman az önce senin diğer oğlun gelmişti. O almış olabilir mi dedim. Onu da aradı. O da almamış. 

Çocukların anası, annelerinin iki çocuğu da almadığına göre bu şemsiye nere giderdi. Komşular almaz. Apartmana giren çıkan olmaz. 

Adeta tutuştum. Zaten canım sıkkındı. Çünkü pazardan başlar bendeki pazartesi sendromu. Öyle ya yarın okul vardı. Üzerine bir de şemsiye eklenirse katmerli bir üzüntü çökerdi üzerime.

Nitekim öyle oldu. 

Hıncımı soğandan almalıyım. Öyle ya pazar pazar şu soğanın başıma açtığı işe bak. Ha dün alıverseydim olmaz mıydı. Bir de şemsiye bulunmazsa, bundan sonraki geriye kalan ömrüm bilin ki benim için çok yavan geçecek. Zira ağzımın hiç tadı olmayacak. Bu şemsiyeyi çok kullanmasam da 2000 öncesine ait bir şemsiye idi. Manevi değeri önemli değil de maddi değeri önemliydi benim için. Çünkü az paraya almamıştım o zaman. 

İyi de uçmuş muydu bu şemsiye? 

Can havliyle kışlık sporları geçirip dışarı attım kendimi. Hava soğuk, yağmur hafif çiselemesine rağmen adeta içim yanıyordu. Ne soğuk söndürürdü bunu ne de yağmur damlacıkları. Az sonra yapacağım yüklü alışveriş de tüm bunun üzerine benzinle ateşe gitmek gibi olacaktı. 

Bu durumda moralin bozuk yarın okula gitme bari deseler bile sönmezdi bu ateş. Sonra okula gitmemek de çözüm olmazdı. Çünkü nereden bakarsan 27-28 yıllık şemsiye. Vay be çeyrek asrı devirmiş. Ben geldim gidiyorum o ise hala yepyeni ve işlevini harfiyen yerine getiriyor. Bir daha böyle şemsiye bulabilir miydim. Buldum diyelim, böyle bir şemsiye şimdilerde kaç para idi. Haydi bulup aldım diyelim. Kasım ayında enflasyon 0,87 çıkmıştı. Benim yeni şemsiyeyi almak demek, inişin inişine geçmiş enflasyonun inişini yavaşatabilirdi. Çünkü her alışveriş enflasyonu körüklerdi. 

Ben böyle bir haletiruhiye içerisinde abuk sabuk düşünceler içerisinde apartman kapısını açınca, karşımda kapı önünü süpüren site görevlisini gördüm. Sevindim görünce. Çünkü şemsiyeyi soracağım bir kişi daha bulmuştum. Kolay gelsin. Yukarıda şemsiye gördün mü dedim. "Evet, gördüm. Attım çöpe" dedi. Abi, benim evladiyelik şemsiye o. Islanınca suyu aksın diye çöp kutusunun üzerine koymuştum. dedim. "Çöpün üzerine konunca çöpe gidecek diye aldım. Arka taraftaki çöp kutusunun içine koydum. İyi ki bugün oğlan ve hanım yoktu. Onlar olsaydı, esas çöpe giderdi. Bulunamazdı" dedi. 

Hemen arka tarafa geçti. Benim şemsiyeyi getirdi. Kaybolup gitti dediğim şemsiyeme dair tüm umutları bitirdiğim anda, şemsiyem geri geldi. Bir sevinç bir sevinç. Anlatılmaz yaşanır. 

Bundan sonra kim tutar beni. Markete gidip gördüğümü market arabasına attım. Dolaştım marketin içinde. Gerçi bu market arabasıyla altın ve gümüş de taşınıyormuş ama benimkisi gıda taşımak. 

Yaptığım alışveriş 3.049,13 TL tutmuş. Bir iç geçirdim ama şemsiyenin üzüntüsü kadar değildi. 3.049'u anladım da şu 13 ne? Bu küsurat nereden oluştu? Yoksa adliye soygununun 13 Kasım olduğuna bir telmih mi vardı? 

Aman neyse ne? Evladiyelik şemsiyem çöpten de olsa geri geldi ya. Bundan iyisi can sağlığı.

Bu da benim kulağıma küpe olsun. Bir daha çöpün üzerine atılmayacak bir eşya koyar mıyım? Tövbe tövbe.

Not: Bu şemsiye nasıl bir şemsiyeymiş dşye merak edenler için bir görselini buraya koyuyorum. Böyle büyük göründüğüne bakmayın. Katlanır da. 

Not: Size sıcağı sıcağına bir not paylaşayım. Bu yazımı okuyan çanta, şemsiye, kemer türü malzeme satan esnaf bir arkadaş, "Ramazan Hocam. Dert edindiğin kadar varmış. Şu an onun değeri 1000 TL civarı." mesajı gönderdi. Bu mesajı görünce büyük tehlike atlamışım, verilmiş sadakam varmış. Bir de şemsiye geri gelmeseydi, cepten 1000 TL çıkacaktı. Bir diğer husus da bu evladiyelik şemsiye beni öbür dünyaya gönderir diye kendime bir hedef koymuştum. Cepten para çıkacağı gibi ölmeden şemsiye benden önce öleceği için hedefim gerçekleşmeyecekti. Bu da her yıl, yıl sonu enflasyon hedefi koyup da hedefi tutmayan Merkezi Bankası gibi olmak demekti. Hedefi tutmadığı için MB'nin karizması çizilmese de benimki çizilebilirdi.

Bu notu da böylece paylaşmış olayım ki amma da şemsiye imiş. At ile deve mi diyenlere bir cevap niteliğinde olsun.

Bir diğer not daha. Bu yazımı okuyan biraderim, ağa, şemsiye iyiymiş bana ver diye telefon açmaz mı? Dinledim. Ciddiydi. Belli etmedim ama aklım çıkıvirdi. Bunun şakasını bile sevmem. Biraderim ise ciddi mi ciddi. Ona da hiç kusura bakma. Bu şemsiye benimle gidecek. Ben gittikten sonra vereselerden iste. Verirlerse senin olsun dedim. Bu not da şemsiyeme göz kırpanlara gelsin. 

29 Kasım 2025 Cumartesi

Boşa Gitmeyen Yatırım

Niyetim boy pos ve kaportayı göstermek değil, kot ve kazağı göstermek. Gördüğünüz gibi yepyeni.

Para var demek ki demeyin. İkinci el. Ama birinci el gibi. Ne eskimiş ne de yıpranmış. Götür mağazaya birinci el diye tezgaha koy.

Nereden, kimden derseniz, oğlandan hediye. Bu demektir ki çocuğuna yatırım yapmak boşa gitmez. Bir şekilde sana döner, nimetlerinden faydalanırsın. Benimki de o hesap.

Hediyenin oğlandan geldiğini duyunca gidip "Başkasının oğlu babasına urba almış. Senin daha hiçbir şeyini görmedik" diye oğlunuza çatmayın. Zira benim oğlan da almadı bunları.

Bu gördüklerinizi alması için zamanında ben sponsor olmuşum. Kartı vermişim. O da keyfine, zevkine ve bedenine göre almış. Bir müddet giyip hevesini almış. Sonra yenilerini almak suretiyle bu eskileri bir daha giymemek üzere gardırop arşivine atılmış.

Oğlan giymeyeceğine göre kayınpederin kızı, daha yepyeni olan bu eski urbaları, kime verelim sorusunu sormadan bana getirdi. "Şunları bir giy bakalım. Üzerine olacak mı" dedi. Giydim. Tam bana göre.

Bir sevinç bir sevinç. Bilin ki anlatılmaz yaşanır.
Küçüklüğümde iki bayramın ramazan ayında, tercih hakkı olmaksızın bayramda giymek üzere babamın pazardan aldığı gömlek/pantolon/ayakkabı gözümün önüne geldi. Üçünü birden almazdı mübarek. Eti budu neydi zaten. Yoktu ki hepsini alsın. Hangisine ihtiyacım varsa bir tanesini alırdı. Sevinçten uçardım. Ramazan bayramında giyer giymez, annem çıkartırdı. "Eskimesin. Kurban bayramında da giyersin" derdi. Alırken zevk, renk ve tam vücuduma göre olsun diye bir tercih hakkım olmazdı. Birkaç sene eskiyinceye kadar giysin diye uzun ve geniş olanı alınırdı. Al şunu giy bakalım denirdi. Esnafa ya da babaya "Şu rengi alsam olmaz mı" diye sormak olmazdı. Zevk, renk, boy pos her ne ise kabulümüzdü. Yeter ki bayramdan bayrama bir ihtiyacımız giderilsin. İki bayramdan biri haricinde sair günlerde elbise, kıyafet almak ne mümkündü. Ne bizim böyle bir talebimiz olurdu ne de bize böyle bir talep gelirdi. Her iki bayramın birinde bir bayramlık alınsa daha ne isterdik. Bazı yılların bayramlarını bile es geçerdik. Çünkü önceki bayramlarda büyükçe aldığımız daha eskimemişti. Eskirse yama yapılır. Yamalı elbise bayramda giyilmese de bayram harici giyilirdi.

Geçmiş zamanın ruhu ve geçer akçesi böyleydi.

Zamanın ruhu ise daha farklı. Bu zamanın ruhunda urba almak için bayramlar beklenmez. Adeta 7/24-365 gün alışveriş yapmak, tam vücuda göre almak, dolaplarımızda değişik renk ve desende giyecek bulundurmak, birkaç giyimle daha eskimeden hevesi almak, tek giyimlik elbise veya ayakkabı almak, kampanyaları takip etmek, modaya uymak, oturduğun yerden İnternet üzerinden almak zamanın ruhuna uygun alışveriş çılgınlığımızdan kesitlerdir.

Neyse ben geleyim annesinin bana verdiği kot pantolon ve kazağa. Giydim. Çıkarmaz oldum. Yok, hanım, bu genç işi ben yaşlıyım. Bunlar dar kesim. Hele bugüne kadar kot pantolon hiç giymedim. Eski köye yeni âdet getirme. Sonra ile karşı, el âlem ne der demedim. Kazak tam istediğim gibi geniş. Pantolonun paçası biraz uzun geldi. Terzime kestirdim. Kot pantolon giymek, gömlek yerine kazağı tercih etmek kayınpederin kızının da pek hoşuna gider. Yakıştı, güzel oldu. Tam sana göre dedi. Niye demesin. Böylesi ütü istemiyor nasılsa. Hakkını yemeyeyim. Zaman zaman kumaş pantolonu uzatır, takım giy der ama hiç oralı olmuyorum.

Ayağımda kot pantolonu gören biraderim, "Ağa, sen kot giymezdin. Nasıl oldu" diye sordu. Ağan kırkından sonra azdı dedim ise de birkaç yıldır giyiyorum. Nasılsa mahalle baskısı kalktı. Eskiden kot pantolon giymek, kısa kollu gömlek giymek, uzun kollu gömleğin kolunu namazda katlamak ne mümkündü.

Bunu da geçelim. Oğlandan bana tevarüs eden kot pantolon, tişört, kazak, eşofman altı sadece bu gördüğünüzden ibaret değil. Değişik değişik giymek için oğlanın dolabından benim dolaba geçti. Üstelik bir kuruş da vermedim. Sevincim bundan. Özellikle cepten paranın çıkmamasına. Daha ne isterim.

Bu demektir ki zamanında oğluna yapılan harcama daha doğrusu yatırım boşa gitmiyor. Dönüş dolaşıp sana geri geliyor.

Siz siz olun, geri dönüş için çocuğunuza yatırım yapın ki yüzünüzde gülücükler oluşsun. Keyfinize diyecek olmasın. Şekil A da olduğu gibi.

İşin garibi, oğlandan tevarüs eden bu kadar urba varken, hepsi dolabımda sırayla benim giymemi beklerken, kayınpederin kızı ise üzerine bir şey almıyorsun diye kızıyor. Sanırsın ki giyim kuşam firmalarının ortaklarından biri. Hakkını yemeyeyim, bana acıyor, aynı şeyleri giyiyorsun, al diyor. Çünkü ona göre bende para var. İyi de bunu ben niye bilmiyorum.

Neyse boş verin aile meselesini siz. Oğlandan tevarüs eden bu urba yakışmış mı? Siz ona bakın. Yakışmış deyin de sevincim kursağımda kalmasın.

Not: Oğlan kazak ve kot pantolona sevindiğimi görünce, montunu da verdi. Nasılsa babam giyer dedi. Bu arada montu da pek iyiymiş. Bugün giydim. İçim içime sığmadı. Oğlan ne giyecek demeyin. O kendisine geçen ay aldı. O aldıklarının parasını ödemekle meşgulüm. Bir iki seneye kadar bu aldıkları da bana dönerse hiç şaşırmayacağım. 

20 Kasım 2025 Perşembe

Keşke Herkes Siyasiler Gibi Olsa!

Kendileri için bir şey istemezler. Parolaları, "Kendim için bir şey istiyorsam namerdim" derler.

Hep milletine hizmeti şiar edinmişlerdir.

Yola çıkarken, mesele vatansa gerisi teferruat prensibini düstur edinmişlerdir. Çünkü vatan sevgisi böyle bir şey.

Bundan dolayıdır ki yaşı başını almış, yürümekte zorlanmalarına ve okumakta güçlük çekmelerine rağmen torun torbaya vakit ayırmadan, gecelerini gündüze katarak hummalı bir şekilde çalışmaya devam ediyorlar.

Yaz demezler, kış demezler. Memleketi bir uçtan diğer uca arşınlarlar.

Yorulmak nedir bilmezler. Uyku, dur, durak kendilerine yabancı mı yabancı.

Memleket sevdası onları bu yola iten.

Yola çıkarken kah kefenlerini giyerler kah kızılcık şerbeti içerler kah baldıran zehri.

Bu yola baş koyarken ben baş olayım demezler. Yol arkadaşları onları baş yapar. Ben aday olayım demezler. Birlikte ıslandıkları, ne yapıp ne edip onları aday gösterirler.

Sevenleri tarafından kendilerine gösterilen sevgi, saygıdan mahcubiyet duyarlar.

Yaptıklarını ve yapacaklarını balık bilmezse Halik bilir düşüncesi içerisindeler. Ama balık da bilirse fena olmaz. Çünkü nankörlüğün gereği yok.

Hizmette sınır tanımazlar. Bunun için saçlarını süpürge ederler.

Normal şartlarda çok tevazu sahibidirler. Koruma istemezler, konfordan nefret ederler. Uçak, özel oto, makamı şoförü bile istemezler. Kendi eşyalarını kendileri taşımak isterler. Ama bulundukları makam ve temsil ettikleri yerin itibarını korumak için bunlara boyun eğerler. Bir de zamanla yarıştıkları için mecburen birileri eşyasını taşımak zorunda kalıyor. Değilse, niye taşımasınlar.

Tasarruf onların olmazsa olmaz kırmızı çizgisi olsa da işin içine itibar girince maalesef mecburen itibarı tercih etmek zorunda kalıyorlar.

Allah vergisi kabiliyetleri var. Belli ki doğuştan gelen bir yetenek.

Anlamadıkları yok. Her şeyden anlarlar.

Konuşmak, hep konuşmak, sadece konuşmak onlardan ayrılmaz bir parça. Allah var, hakkını veriyorlar. Değme avukatlar onlarla yarışa giremez.

Onlar eşittir; hamaset, slogan, meydan okumadır. Analar ne yiğitler doğurmuş dersin onlar gürledikçe.

Savunma, saldırı, çamur at izi kalsın, algı, mazeret üretme, kılıf bulma, bahane uydurma gibi özellikleri saymakla bitmez.

Allah vergisi bir yönleri daha var. Kırarlar, dökerler. Faturayı halka fatura ederler. Bu da çok önemli değil. Zira gülün dikeni gibi bir şey bu. Halk o kadarına da katlansın artık. Ayrıca sevmenin, ölümüne destek vermenin bir bedeli olacak değil mi? 

Başka ülkelerin siyasetçileri gibi sevenlerini yarı yolda bırakmazlar. Pazara kadar değil, mezara kadar bu mesleği icra ederler. İstifa nedir bilmezler. Çünkü istifa demek, kaçmak demektir, suçu kabullenmek demektir.

Zaman zaman özeleştiri yapıp acaba bende bir hata var mı, yaptığım yanlış var mı diye sorgularlar. Ama bulamıyorlar. Çünkü vermeyince Mabud, ne yapsın bunlar.

Bir başka maharetleri daha var. "U" dönüşünde, zikzak çizmede, büyük lokma yemede, en son söyleyeceğini en başta söylemede üstlerine yoktur. Çünkü mesele memleket meselesi olunca, sınır tanımazlar.

Bunlar ve daha fazlası siyasilerde var. Keşke siyasilerdeki saymakla bitmez bu özellikler halkta da olsa, bu memleketin çözülmedik hiçbir meselesi kalmaz. Keşke onlardaki vatan sevgisi ve hizmet aşkı millette de olsa. Keşke emeklilikleri gelmesine, yaşları 65'i geçmesine rağmen bu memleketin tüm fertleri bunlar gibi çalışsa, ülke şaha kalkar. Ülkeyi yere de kimse indiremez. Bu ve bundan sonraki yüzyıllar bizim asrımız olur.

Tüm bunlara rağmen kıymetini biliyor muyuz onların? Maalesef buna evet diyemeyeceğim. Çünkü nankörlük bizde diz boyu.

19 Kasım 2025 Çarşamba

Talkınım Nasıl Verilsin?

Öldükten sonra insanın elinden tasarrufu da gider. Tüm iş ve işlemler geride kalanların iradesiyle yürür. Geride kalanlar bazen vasiyeti şu idi. Bunu yerine getiriyoruz dese de vasiyetin yerine getirilip getirilmediğini ölenin görmesi, itiraz etmesi mümkün değil.

Bir ayağı mezara girmiş bir fani olarak bu sayfada vasiyetimi cümle aleme duyurayım da olur ya birileri okur, okuduğunu unutmaz, cenazeme katılır, çocuklarımı cenazede görürse onlara vasiyetimi hatırlatır. Gençler, babanızın vasiyeti şu idi der. Tabi, çocuklarım cenazeme gelir, teçhiz ve tekfin işiyle ilgilenirse.

Vasiyetim:

Müslüman mezarlığına gömülmek isterim.

Cenazem İslami usullere göre kaldırılsın.

Cenazemin kalabalık olmasını tercih ederim. Cenazemde saf tutanlardan şayet haberdar olursam amma da sevenim varmış diyeyim. Benim haberim olmasa da cenazeme katılanlar kendi aralarında konuşurken merhumun seveni de pek çokmuş desin.

Baktınız ki cenazeme katılım pek olmayacak. Cenazemi birkaç cenazenin kalktığı ana kadar bekletebilirsiniz. Hatta hatırı sayılır birinin cenazesinin arasına sıkıştırabilirsiniz.

Bir de ölümümden defin sonrasına kadar merasimime katılanlardan bazıları bir kenara özellikle defin esnasında bir kenara çekilip de sohbet etmesin. Ha ha hi hi şeklinde gülmesin. Çünkü hiç yeri değil. En azından bu süreçte üzüntülü gibi görünsün. Hele cenazeme İkbal Hanım katılarak İnstagramda program yapmasın. Çünkü onun gülüşüne, laubali davranışına tahammül edemem.

Mezara koyduktan sonra toprak atmada yarışmayın. Acele edip tozu dumana katmayın.

Definden sonra telkinim pardon talkınım verilse de olur, verilmese de. Çünkü talkın kültürümüze sonradan girmiş bir uygulamadır.

Talkın önemli. Sonradan çıkmış olsa da bu merasim yerine getirilmediği zaman sağda solda talkını verilmedi diye hakkımda konuşulsun istemem. O yüzden bu adet de yerine getirilsin. Yalnız,

Talkınım herkesin anlayacağı şekilde Türkçe verilsin. Arapça talkın istemiyorum. Çünkü ben Türkçeyi zor bilen ve konuşan biriyim. Bana mezarlıkta tercüman aratmayın.

Talkında bana hitap edilirken “Ey Hatice oğlu Ramazan” şeklinde anamın adıyla değil de “Ey Ahmet oğlu Ramazan” şeklinde babamın adıyla hitap edilsin. Kısaca anam karıştırılmasın. Bankalar hatta GSM operatörleri bile anamı ve kızlık soyadını bıraktı. Siz de değişin artık. Lütfen babamla hitap edin.

Rabbin kim, peygamberin kim, dinin ne gibi beylik soruları sorup ardından kopya pardon cevap vermeyin. Bu verdiğiniz kopyaları zaten biliyorum. Kopya verecekseniz bilmediğim soruların cevabını verin.

Unutmadan söyleyeyim. Bilirim kabirde para, pul işleri yok. Orada para geçmez ise de hiç kullanmasam bile kefenimde bir hatta iki cep olsun. Orada üşürsem ellerimi cebime sokarım. Adet böyle. Eski köye yeni adet getirme demeyin. Cebi severim. Lütfen bu vasiyetimi ciddiye alın. Hatta gücünüz yeterse yeni moda penyelerden kaldırılan ceplere de bir el atın. Stilistler başka stillere yönelsinler. Ölüye cebi gereksiz görüyorsunuz, bari diriden esirgemesinler.

Sanırım meramımı anlatabildim.

Bu Hasret Bitsin Artık!

İmralı’ya gitmek için grup toplantısında dava arkadaşlarından izin isteyen tecrübeli siyasiye, grubundan tam destek çıktı.

Hem öyle bir destek verildi ki tüm salonda olanlar yaşa, var ol, arkandayız, desteğimiz seninle. İznin lafı mı olur dercesine ayağa kalkarak ve alkışlayarak liderlerine destek çıktılar.

Bu desteği gören siyasi de "İşte milletin özü burada, milletin öz kararı da budur” dedi.

Sayın liderin tarihi konuşmasına gıpta ettiğimi söylemeliyim. Nasıl gıpta etmem ki. İşte özlenen Türkiye dedim. Bu ülkenin adam olacağına bir kez daha kani oldum.

Siz inanmazsınız ama koskoca liderin kendisinin vekil olmalarını sağladığı vekillerden, İmralı’ya gitmek için izin istemesi bile tek başına bir tevazu örneği. Kimse gitmezse yanıma üç kişi alırım giderim diyor. Hangi birimiz toplumun gözü önünde ve canlı yayında İmralı’daki kurucu önderin yanına gitmek için izin ister. Gruptan da olur mu öyle şey şeklinde çatlak bir ses çıkmadan ayağa kalkarak ve oh oh ne iyi düşündün diyerek destek çıkması, göz yaşartan türden. İzin çıktıktan sonra işte milletin özü, milletin kararı denerek 86 milyonu bir salona sığdırması da bir deha ürünü. Lider izin ister, tebaa izin verir, millet de öz itibariyle bunu onayladığına göre bu yekvücut olmanın karşısında hangi güç durabilir. Terör bile kaçacak delik arar.

Gayri ihtiyari, bugünleri de mi görecektim ya Rabbi. İşte lider işte tebaa işte komutan işte asker dedim.

Yine dedim ki bu birlik ve beraberliğe yürek mi dayanır.

Ya Rabbi, sana ne kadar şükretsek azdır dedim.

Sen olmayanı olduran, muhali mümkün kılan, düşünülmemesi ve söylenmemesi gereken, akla muhal şeyleri söyleten, insanların diline kemik koymayansın dedim. Dedim oğlu dedim.

Anladığım kadarıyla İmralı’ya gitme hasreti varmış. Bu vesileyle gecikmiş de olsa bu hasret sona ersin artık. Alsın yanına iki kişi. Gitsin İmralı’ya.

Kurucu önderle sarılıp koklaşsın. Dilediği kadar kalsın. Muhabbet etsin. Biz kardeşiz. Bir ve beraberiz. Düşmanlar ve bizi çekemeyenler çatlasın. İşte bu da pozumuz. Bu poz dünyaya kapak olsun deyip kol kola fotoğraf çektirsinler.

Kardeşim, sana geldim. Hasretine dayanamadım. Ya yanında kalacağım ya da benimle buradan çıkıp birlikte Meclise gideceğiz desin.

Eski günleri yad etsinler. Ne günlerdi desinler. Göründüğün kadar kötü değilmişsin desinler birbirlerine. Analar çok ağladı ama olsun. Memleket için değer desinler.

Laf aramızda siz terör yaparak biz de terörü lanetleyerek bugüne kadar iyi ekmek yedik, iyi iş çıkardık.

İş güç derken ne sen evlenebildin ne de ben. Terörsüz Türkiye sloganı gerçeğe dönüşsün de ikimiz de mürüvvetimizi görelim. Bundan sonra da böyle ekmek yemeye devam edelim.

Bir de zamanında seni asmak için meydanlarda çok ip attım. Nasıl böyle yaptım bilmiyorum. Cehaletime ver. Bil ki çok pişmanım desin. İyi ki asmamışım. Değilse pişmanlıktan ben de helak olurdum desin.

Ardından ikimiz bir fidanız. Güller açan dalıyız şarkısını birlikte söylesinler.

Böylece onlar ersin muradına. Biz de çıkalım kerevetine.

Sakın bana, sen ne yazdığının farkında mısın demeyin. Ben ne yaptığımı biliyor muyum sanki derim. Bir de ne yani, terör devam etse miydi derim de küçük dilinizi yutar, ondan sonra o dilinizi çıkarması için doktor doktor dolaşır, başınıza dert alırsınız. Demedi demeyin. Gidin işinize. Allah beni değil, sizi affetsin. Sizi terör sevicileri sizi.

17 Kasım 2025 Pazartesi

Tespih Piyasası *

Sık sık çay içmek için uğradığım Tarihi Buğday Pazarı çarşısındaki çay ocaklarına, özellikle iki tanesine tespihçiler dadandı. Tespihin nabzı adeta burada atıyor. Sabahtan akşama, soğuk sıcak dinlemeden masanın üzerine seyyar tezgah açan açana.

Masaların çoğu tespih satanlarla dolu. Aralarda gezip tespih satmaya çalışanlar da eksik değil.

Tespihçiler daha önce başka yerde imiş. Sanırım birkaç yeri mesken edinmişler. Şimdi ise burada karar kılmışlar.

Satılan tespihler de otuz üçlük tespih.

Benim dışımda çay içmek için gelenlerin çoğu da tespihten anlıyor. Tespih alışverişlerine şahitlik yapıyorlar. Pazarlıklarda arayı bulmaya çalışanlar da eksik değil.

Tespih alıp satmayanların çoğunun elinde de yine 33'lik tespih var. Kimi çekiyor kimi sallıyor kimi de görünür şekilde elinde tutuyor.

Bir ara tespih işlerini bırakmış bir hemşerimle oturdum. "Bir ara ben de yaptım. İki tane dışında elimdekilerin hepsini çıkardım. Şimdiki aklım olsaydı, satmazdım" dedi.

Otuz üçlük tespih değil mi, tespih tespihtir demeyin. Değme adam alamaz bu tespihleri. İyi de para dönüyor bu sektörde. Üstelik nakit çalışıyorlar. Benim için bir anlam ifade etmese de meraklıları için tespih hobiciliği de tartışılmaz. Tıpkı zevklerle renklerin tartışılmadığı gibi.

Gördükleri tespihin neden yapıldığını, kimin yaptığını ve kaç para ettiğini de iyi biliyorlar.

Başka masa bulamadıkları için masama oturan üç kişinin tespih pazarlıklarına şahit oldum. 12 bin istedi tespih sahibi. Diğeri 11 bin beş yüz verdi. Üçüncü kişi arayı bulmaya çalıştı. 12 binden aşağı inmedi satıcı. "Bu fiyata alsan bile bin lira zarar ediyorum" dedi. Alıcı 200'lükten oluşan bir tomar parayı da çıkarmıştı eline. "Benim için zarar etme kalsın" dedi. Alavere gerçekleşmedi. Satıcı içeri geçince, diğer ikisine, ilk defa bir tespih alışverişine şahit olacaktım. Alavere yapamadınız. Arada da bir şey kalmamıştı. Bu tespihlerin özelliği nedir ki fiyatlar bu kadar yüksek dedim. "Bu tespih Kamil tespih. Yeni olduğu için fiyatlar bu aralıkta dedi. Kamil, ustanın adı mı dedim. "Evet" dediler. Muhammed Barış tespihleri de var. Bir de Osmanlı tespihlerin var ki onların fiyatları 150-200 bin civarında" dediler. Osmanlı tespihin özelliği ne ki bu kadar pahalı dedim. "150-200 yıllık tespih olması. Yani eski olması" dediler.

Sonra biri geldi masamıza. Bunlara bir tespih uzattı. "Al 9 bin" dedi. Eline alan 8.800 verdi. İki yüz lira ne alıcı çıktı ne de satıcı indi. Bu alavere de olmadı.

Görünen o ki adı kehribar mı imiş, bu tespihler; ustasına, özelliğine, tespih başlığına eklenen toka ile birlikte 9 binden 200 bine kadar değişen bir fiyat aralığına sahip.

Alır mıyım böyle bir tespihi. Asla. Benim için en düşüğü 9 bin olan bile fazla. Evin yolunu bulamam. Bulsam da şuna 9 bin saydım diye yemeden ve içmeden kesilirim. Hele bir de benim neyim eksik. Şu iki yüz bin tespihi alsam, yaşarken mezara girerim.

Bu tespih piyasası yeni değil. 10-15 yaşlarında bir çocuk iken evde babamın arkadaşlarına su, çay için arada dolaşırken içlerinden bir tanesi, "Şu tokaya şu kadar para verdim" deyince, şaşırmıştım. Bir toka bu kadar eder miydi, bunlar ne biçim adammış, kandırmışlar diye yanımdaki arkadaşla epey bir gülmüştük. Bizi susturamamışlardı. Birkaç defa siz ne gülersiniz, deli misiniz bile demişlerdi.

Anlatmak istediğim, tespih deyip de geçmeyin. Bu tespihlerin alıcısı baya var. Alamayıp da özlemini çekenler de eksik değil. İki tespih sever bir araya gelince, konu sıkıntısı da çekmezler. Konuş Allah’ım konuş.

Alım, satım piyasasının dışında tespih koleksiyonu yapanlar bile var. Sanayici bir arkadaşın işyerine uğradım. Otururken duvarda cam içinde çok sayıda tespih görünce, bu tespih merakı nereden diye sordum. "Yeni başladım abi. Bende de bir tespih merakı başladı. Benimki daha ne? Öyle koleksiyon yapan gördüm ki odasının her bir duvarını tespihle sergilemiş. Çalmaya karşın kilit ve alarm da kurmuş. Fiyatları da çok yüksek. Bir ara il dışından birinden bir araba satın aldım. Ödemeyi yaptım. Çaylarımızı yudumlarken duvardaki tespihler dikkatimi çekti. Bize bir de tespih hediye edersin dedim. Adam hangisini istersin dedi. Ben de mesela şu olabilir dedim. Adam, o mu? Onun fiyatı senin arabanın değerinden daha pahalı dedi".

Hasılı tespih deyip de geçip gitmeyin. Tespih tespihtir. At ile deve mi sanki demeyin. Anladığım kadarıyla çoğu tespihler bir hazine değerinde. Bakmayın, sizin ve benim bu tespihlere Fransız olduğumuza. Bir de masama oturan iki tespihçiye göre tespihte çok hile ve hurda varmış. Çoğu tespihçi güvenilmez dediler. Tespihe merakınız olur da bir de ben alayım derseniz, bu uyarı da aklınızın bir köşesinde bulunsun. Gördüğünüz her tespihi ve tespih satanı amcanız bilmeyin. İşin sevindirici yanı tespih alaveresinde de hile ve hurdanın olması sevindirici. Çünkü her alanda dalavere varken bu sektörde olmaması sırıtır kalırdı.

Yazıma son verirken vatandaşlık görevimi de yapayım. Hazine ve Maliye Bakanı Sayın Şimşek bir ara kuaförlerin ve lokantacıların bahşişlerine de göz dikmişti. Vergi vermeleri gerekir demişti. Ne yapsın garibim. Açığı nasıl kapatırım diye böyle kafa yoruyor. Sayın Şimşek’in, bu dediği sektörleri bırakıp peşin alaverenin döndüğü bu kayıt dışı sektörüne de bir el atmasında fayda var. Bilsin ki bu sektörde çok para dönüyor. Bu sektöre de el atsın ki tespihler de vergiye tabi tutulunca tespihler daha da kutsallık kazanmış olur. Sayın Şimşek bu kıyağımı umarım unutmaz. Hay aklınla bin yaşa deyip görür gözetirse, belki bir tespih de ben alırım.

*18.11.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

2 Kasım 2025 Pazar

Toplumsal Hayatta Mizah ve Hicvin Yeri

Yaşadığımız hayata bakarak sanki insanoğlu bu dünyaya sıkıntı çekmek için gelmiş sanır. Çünkü hayat ağırlıklı olarak dert, sıkıntı ve stres içinde geçiyor. O yüzden yüzü gülen, mutluluk pozları veren insanların çokluğu bizi aldatmasın. Kısaca hayat fotoğraf çekinilirken verilen poz gibi değildir.

Hayat ne kadar sıkıntı ve dert olsa da 7/24, 365 gün dert içinde yaşamak hayatı çekilmez kılar. Burada mizah ve espri devreye girer. O yüzden mizahın hayatımızda ayrı bir yeri vardır. Mizaha, yemeğe lezzet veren baharat ya da tuz dense yeridir. Bir yemeği yemek yapan ve lezzet katan baharatı ve tuzudur. Yeter ki aşırıya kaçmadan kıvamında kullanılsın. Mizah da yerinde, zamanında ve kıvamında yapıldığı takdirde anlık da olsa dertleri unutturur. Yeter ki mizah anlaşılsın. Şayet mizah anlaşılmazsa, espri yapan kişiye yol, su ve elektrik olarak geriye döner. Çünkü adeta soğuk duş etkisi yapar.

Anlatmak istediğim espri, mizah, şaka, nükte adına ne dersek diyelim, esprisiz hayat olmaz, çekilmez. Çünkü hep ciddiyet ifade eden bu hayat kişileri somurtmaktan başka işe yaramaz. Tam tadında ve kıvamında taşı gediğine koyan yerli yerince yapılan espriler bir nevi hayat öpücüğüdür. Muhabbeti koyulaştırır. Kişiyi dert ve sıkıntılarından bir müddet uzak tutar. Yeter ki esprinin yapıldığı ortam ve ortam sakinleri mizaha meyilli olsun.

Het insan espri yapabilir mi? Zor. Yapmaya kalkarsa yaptığı espriden ziyade kendisi gülünç duruma düşer. O yüzden espri bir zeka işidir. Bunu herkes yapamaz. Aynı zamanda esprinin muhatapları da espriden anlayan tipler olmalı. Çünkü espriden anlamak, esprideki inceliği kavramak da bir zeka işidir. Diyorum ki espriyi zeki insanlar yapar, espriden de zeki insanlar anlar. Yalnız kastettiğim espriler zeka kokan espri olmalı. Belden aşağı yapılan esprileri kastetmiyorum. Çünkü bu tür espriyi anlamak için zekaya ihtiyaç yok.

Nükteden anlamayan sayısı bu ülkede epey çok. Adam zekidir ama düz kontak ise espriden pek anlamaz. Her söyleneni üzerine çekecek seviyede alıngan ise bu tipler de espriden pek anlamaz. Hazırında ortamı gerer. Yapılan espri sevdiklerine ince bir dokundurma ise bu espri de savunmacı tipler için ok gibi saplanır. Çünkü en incitici sözler gerçek olan sözlermiş. Bu tür hazirun da savunacağım diye esprinin içine eder. Espriden anlamayan bir başka tip de vücudu ortamda, kafası başka yerde olan dalgın ve dinlemeyen tipler. Bu tipler de dikkatini ortama vermeyince esprideki inceliği kavrayamaz.

Espri ve mizahın gerekli olduğu ve kullanıldığı yerlerden biri de Aziz Nesin'e atfedilen "İzahı olmayan şeyin mizahı olur" sözünde ifade edildiği gibi "Aklın ve mantığın kabul etmediği şeylere karşı verilebilecek en makul tepki olmasıdır. Espriyle birlikte tiye almada kullanılır. Bu yönüyle iyi ki hayatta mizaha yer var. En azından insanlar hoşnut olmadığı durumları kuş dili diyebileceğimiz mizahla ifade eder.

Hiciv ve ironi mizahın bir türü müdür bilmem ama öyle zannediyorum, mizahın içinde yeri var diye düşünüyorum.

Yazılarımda sıkça mizah, hiciv ve ironiye yer veririm. Çünkü yaşadığımız hayatta izahı mümkün olmayan şeyler çokça cereyan etmekte Ben de bunlara dokundurma için hicvi sıkça kullanıyorum. Yazılarımı takip eden çoğu okuyucu da bu hakkı teslim eder. Mizahi yönüm dolayısıyla teşbihte hata olmasın, kimi yaşayan Nasrettin Hoca'ya benzetir. İroni içerikli yazılarımdan dolayı kimi de hicvin üstadı Nef'i'ye benzetir. Bu benzetmeler gururumu okşasa da Nasrettin Hoca'nın da Nef'i'nin de eline su dökemem.

Bu yazıyı ele almamdaki sebep son günler ve aylarda yazdığım baştan sona hiciv içerikli çoğu yazılarım okuyucularım tarafından pek anlaşılamadı. Kendi başımdan geçmiş gibi anlattığım bazı hususlar sanki başkasını değil de beni anlatıyor şeklinde anlaşıldı. Sosyal medyada paylaştığım yazıların altına yapılan yorumlardan anlıyorum bunu. Sonunda yazım yüksek ironi içermektedir notu düşmek zorunda kalıyorum.

Eskiden leb demeden leblebiyi anlayan okuyucularıma ne oldu? Onlar mı nazara geldi yoksa ben mi? Acaba ben hiciv ve ironi yapmayı mı unuttum? Dikkat çekmesin, tepki görmeyeyim diye çok mu kapalı yazmaya başladım? Okuyucularım da benim gibi gündemi pek takip etmez mi oldu? Gündem takip edilmezse ironi içerikli yazılarım pek anlaşılamaz. Zaman zaman aynı durumu ben de yaşıyor, ironi ya da mizaha Fransız kalabiliyorum. Yoksa ciddi ciddi cevap vererek okuyucularım tecahülüarif sanatını mı icra ediyorlar? Umarım böyledir. Ya da sıkıntı ve dertler o kadar arttı da bünyeleri hicvi kaldırmaz mı oldu?

Neyse ne? Yalnız bu meselenin bir vuzuha kavuşmasında kendi adıma fayda mülahaza ediyorum. Umarım yorum yazan okuyucularım beni bu konuda çok merakta bırakmaz.

Sahi, sorun sizde mi, bende mi ya da başkasında mı?

30 Ekim 2025 Perşembe

Aile Birliği Adına

Dört çocuğum var. Üçü evlenip evden uçtu. Bir tanesi kaldı şimdilik evde. O da giderse koca evde Edi ile Büdü kalacağız.

Halbuki bir zamanlar evde bir ve beraberdik.

Bir düşüncedir aldı beni. Çünkü aile toplumun en temel taşı.

Son sözü söylemeyen ben olmasam da kağıt üzerinde aile reisi benim. Bu durumda evlenip gitseler de aile birliğini sağlamak benim görevim. Şayet ailem parçalanırsa, “aile reisi olarak bir aileni koruyamadın, ne biçim babasın” diye beni suçlayacaklar.

Bu durumda ne yapmalıyım diye kendimi zorladım.

Sonunda çocukları bir gün evde toplamaya karar verdim.

Bir baba olarak onlara sorumluluk vereceğim.

Diyeceğim ki onlara;

Babam! Ben bu ailenin reisiyim. Ailenin birliğinden ben sorumluyum. Sorumluluk varsa yetkim de var.

Şimdi size bir sorumluluk veriyorum. Bu bir emirdir.

Hepiniz bir posterimi bastıracak. Yalnız bu posterler aynı ebat olacak. Posterin altına da “Birliğimizin teminatı ailemizin direği babamız” yazdıracak.

Bastırdığınız bu posterleri evinizin camından sarkıtacaksınız. Bu posterler 7/24-365 gün asılı duracak.

Biriniz bir tane fazla bastırsın. Onu da bizim evin camından sarkıtalım.

Posterim; güneşten, yağmurdan, soğuk ve sıcaktan etkilenebilir. Yıprandıkça posterimi yenileyeceksiniz.

Doğum günüm geldiği zaman sadece bir pencereden değil, evlerinizin tüm pencerelerinden posterimi sarkıtın. Doğum günüme özel olarak “İyi ki doğdun babam” yazdırın.

Akşam karanlığında gelip geçen belki posterimi göremeyebilir. Bunun için posterlerime otomatik ışıklandırma yaptırın.

Gelip geçen benim posterimi gördükçe, “Helal olsun adamın evlatlarına. Ne hayırlı evlatlarmış. Babalarının posterlerini yaptırmışlar. Bunun için hiç masraftan kaçınmamışlar. Ne de çok seviyorlar babalarını. Babalarının posterini baktıkça aile birliğine katkıda bulunuyorlar” desin.

Aile birliği adına astığımız bu posterden alt ve üst komşular rahatsız olabilir. Asla taviz vermeyin. Hemen savcılığa giderek, “Komşumuz aile birliğimizi bozmaya yelteniyor. Çünkü bizi kıskanıyor” diye suç duyurusunda bulunun.

Düşündüğüm bu konuyu hayata geçirmede kararlıyım. İnadım inat. Kim ne derse desin, bu inadımdan beni kimse vazgeçiremez. Belki de çocuklarım, baba, ele güne karşı bizi gülünç duruma düşürme diyecekler. Ama ne derlerse desinler. Zira bana vız gelir. Çünkü aile birliği Anayasal bir hak. Anayasanın bana verdiği bu yetkimi tepe tepe kullanırım. Kime ne?

Bakalım, bu düşünceme çocuklarım ne diyecek? Sizin gibi ben de merak içinde sonucu bekliyorum.

İyi de hangi fotoğrafımı bastırsınlar? Öyle ya bu da bir sorun. En iyisi birlik adına şu fotoğrafımı bastırın diyeyim. 

27 Ekim 2025 Pazartesi

Nikahta Emeklilik Muhabbeti

Bugün bir nikah merasimine gittim. Salonun en arka tarafında bir kişilik yer buldum. Uzun süredir görüşmediğim birkaç ahbapla da hal hatır sorduk bu vesileyle.

Kucağında çocuğuna bakmakla görevli biri, "Emekli oldun mu" dedi. Çalışıyorum dedim. Ardından yaşımı sordu. "Yaşı bekleyecek misin?" dedi. Evet dedim.

Çocuğuna bakmaktan yorulmuş. Aynı zaman da dili şişmiş gayri. Bırakıvermedi emekli işini. Millet ön tarafta nikahını kıydı. Biz emeklilik muhabbetine devam ettik. Daha doğrusu dili şişenin dilini indirme işine yardımcı oldum.

"O zaman daha üç senen var" dedi. Öyle dedim. Bu arada matematik hesabı da kuvvetli.

"Ne zaman başlamıştın bu göreve" dedi. Şu tarih dedim.

"Aslında sizin emekli olmanız lazım. Şundan ki gençlere yol açılsın" diye. Maşallah, hem çocuğuna bakıyor hem nikah merasimini icra ediyor hem beni emekli etmeye çalışıyor hem de işsiz gençleri düşünüyor. Herkes bu kişi gibi olsa memleketin çözülmedik sorunu kalmaz. Görün de halinizden utanın, sizi kendine Müslüman tipler. 

Şu şartla emekli olurum. Yerime gelecekler ve siz, emekli olunca düşecek maaşımı, çalışırken aldığım maaşa denkleyecekseniz, hemen emekli olayım dedim. Olur, niye olmasın bile diyemedi.

Oldu olacak kabak tadı veren bu muhabbete bir nokta koyayım dedim. Aldım elime sazı: 

Bir taraftan emekli olanlar, aman emekli olma diye pişmanlığını ifade ediyor. 

SGK Genel Müdürü erken emeklilikten ve emeklilerin çokluğundan dert yanıyor, bir de emeklilerin uzun yaşadığına vurgu yapıyor. 

Diğer taraftan Çalışma Bakanı, 9 bin olan Bağkur’luların prim iş gününü 7200 güne indirme çalışması yapıyor. 

Siz de gençlere yol açsanız iyi olur diyorsunuz da sadece yaşadığımız şu şehirde değişik branşlarda 3 bin norm fazlası öğretmen var. Ben emekli oluversem, mevcut norm fazlası olanlardan biri yerime gelecek. Yani yeni gençler yine görev alamayacak. Ayrıca benim branşım bugünden itibaren mezun vermese, mevcut mezunları eritmek için 90 yıl gerekiyor. Kısaca mevcut çalışanlar tümden emekli edilse, atanma bekleyen gençler yine eritilemez. O yüzden gözüme bakıp emekli olmamı beklemeyin. Benden size ekmek yok dedim. Gülüştük. Mevzu bu şekilde kapanmış oldu.

65'i bekler miyim bilmem. Bildiğim, işime hakim olduğum müddetçe işime devam etmek. Gençler ve gençleri düşündüğünü ifade edenler hiç kusura bakmasın. Kanunen tamam, sen bundan sonra bize yaramazsın deyinceye kadar çalışma niyetim var. Elbette sağlığım elverirse.

İşin garibi gözü emekliliğimizde olanlar, hatta bunu diliyle ifade edenler, 65'ini doldurduktan sonra siyasete devam edip ülke yöneten veya ülke yönetmeye talip olanlara, yürümekte ve konuşmakta zorlananlara, yeter artık, emekli olun, gençlere ya da yeni yüzlere yer açın diyorlar mı? Dediklerini sanmıyorum. Çünkü onların gücü ancak bize yeter. 

65'i doldurduktan sonra ne yapar ne ederim bilmem. Bakarsınız, 65'i doldurduktan sonra belki siyasete atılırım. Öyle ya yapanlar benden iyi mi yapıyorlar. Üstelik siyasette yaşını başını almışsın, torun torba sahibi olmuşsun, çekil köşene denmediğine göre ben de rahat rahat siyasetimi yaparım. Bana sınıfı esirgeyenlere siyaset nasıl yapılırmış gösteririm. Görenler de biz bundan sınıfı esirgemiş, sınıfın sorumluluğunu almıştık. Eyvah, tüm ülkeyi yönetip tasarruf ve icraatlarıyla ülkenin tüm sorumluluğunu verdik.  O da kırıyor, döküyor desin. 

Sanırım ciddiyetimi anladınız. Zira şakam yok. Sınıfın sorumluluğu mu, ülkenin sorumluluğu mu? Seçin beğenin. Sonra biz ne yaptık demeyin. Çünkü son pişmanlık fayda vermez. 

26 Ekim 2025 Pazar

Dost Bildiklerim

Altının para etmediği, para ediyorsa da pek cep yakmadığı dönemlerde, üç tane düğün yaptım. Düğün yapılır da düğüne; eş, dost, tanıdık ve ahbap davet edilmez mi? Çünkü sevinç ve üzüntülü anlar diyebileceğimiz düğün ve cenaze işleri bunlarla olur. Sevinç ve üzüntü birlikte paylaşılır.

Düğüne gelinir de düğün hediyesiz olur mu? Sağ olsun, eş, dost ve tanıdıklar hediyelerle beraber geldiler. Hediye getiren de sağ olsun getirmeyen de. Çam sakızı çoban armağanı deyip gönül alan da sağ olsun, değerli hediye getiren de. 

Niyetim, kimin ne getirdiğini saymak değilse de kabataslak şöyle söyleyeyim. Kimi borcam kimi çanak çömlek getirdi. Kimi cebime para sıkıştırdı kimi zarf içerisinde para verdi kimi zarflarda isim yazılmış kimisinde yazılmamış. Kimi de çeyrek, gram getirdi.

Gelen kap kacakları izbeye koyduk. 

Bir zaman geldi. Hepsini arabanın arkasına koyarak bir tanıdığıma götürdüm. Kullanacağını kullan. İhtiyaç fazlasını muhtaç birilerine ver dedim. 

Para verenlerin kimi dolgun kimi de alt limit rayiç neyse o kadar para vermiş. Gelen paraları cebime koyup ihtiyacıma harcadım.

Çeyrek ve gram getirenlere sağ olsunlar, sevip sayıp getirmişler. Demek ki yanlarında bir değerim varmış. Dostmuş bunlar dost dedim.

Bir taraftan ve düğünleri yaparken bir taraftan da eş dost düğününe davet etti. Özel durum hariç, davet edildiğim tüm düğünlere hemen hemen icabet ettim. 

Düğüne giderken her ne kadar düğüne götürüp getirilen hediyeler için bir karşılık beklenmese de yine de adı konmamış bir şekilde karşılık ilkesinin şu ya da bu şekil gözetildiğini söylemeliyim. Zamanında hediye olarak kap kacak ve para getirenlere zamanın ruhuna uygun güncelleme yaparak zarf içerisinde para, çeyrek ve gram getirenlere de altın götürdüm. 

Düğün, dernek ve hediye işleri bu şekil devam ederken karşılık ilkesi gereği götürdüğüm hediyeler cebimi yakmadı, canımı da acıtmadı. 

Para, pul, kap kacak getirenler neyse de altın getirenler bir türlü düğünlerini zamanında yapıvermediler. Neymiş de çocukları küçükmüş. 

Gel zaman git zaman öyle bir zaman geldi ki altın getirenlerin aklına çocuklarını evermek geldi. Hele ki şükür. Yalnız şu var ki altın uçtu da uçtu. Yakalayabilene aşk olsun. Cesaretin ve gücün varsa al da göreyim. 

Ne vakit altın getiren biri düğün yapmaya kalksa içim cız eder. Beni bir üzüntü kaplar. Moralim bozulur. Yemeden, içmeden kesilirim. 

Şimdi düşünüyorum da zamanında ben bu altın getirenleri, bana değer verdiler, bunlar benim dostummuş dediğime hayıflanıyorum. Bunları dost bilmişim. Alacakları olsun diyeceğim ama alacakları var. Şu var ki benim gerçek dostlarım, başta borcam olmak üzere kap kacak ve para getirenlermiş. 

Altın getirenler ise al altını. Sevin sevineceğin kadar. Bil ki bu sevincin uzun sürmeyecek. Zira göreceksin gününü. İşte o zaman biz sevineceğiz diye altın getirmişler. 

Sorarım size. Ne kötülüğümü gördünüz de bana bu kötülüğü yaptınız?

Hasılı, her konuda olduğu gibi dost konusunda da yine yanıldım yine yanıldım. Yanarım yanarım da zamanında borcam getirenlere dudak büktüğüme yanarım. Allah beni affetsin. 

28 Eylül 2025 Pazar

Tasarruf Tasarruftur

10.444 liraya uçak, 1.240 liraya Konya-Ankara YHT bileti aldım. Ceplerine de harçlıklarını koyarak hanımla oğlanı bir haftalığına gurbetteki oğlanın yanına gönderdim. Çam sakızı çoban armağanı hediyeyi de ihmal etmedim.

O ikisi bir haftalığına sılayırahimi yapadursun. Ev bir haftalığına benimdi. Girdim, çıktım. Oturup kalktım. Kimse bana otur, kalk demedi. Acıktım yedim. Susadım içtim. Uzanıp yattım. Bir sessizlik bir sessizlik. Ne de olsa koca evde bir başınayım.

Sılayırahim için cepten para çıktı ama değdi buna.

En azından kafayı dinlendirdim. Bekarlık sultanlıktır sözünü iliklerime kadar yaşadım. Adeta hür general oldum.

Yaptığım tasarruflara gelince say say bitmez.

Bir hafta boyunca market, pazar alışverişi nedir bilmedim. Hiç alışverişe gitmediğim için cebimden para çıkmadı. Eve şu lazım, gelirken şunu, bunu al diye olmadı. Gerçi geri dönecekleri gün pazarda soluğu alıp pazar arabasını doldurdum ama olsun. Bu arada bir haftanın ardından cepten para çıkması çok zormuş zor. Siz nereden bileceksiniz bunu? Ancak yaşayan bilir.

Neyse tasarruf devam edelim.

Evdeki yemek, sebze, meyve vs. nevale bitmek bilmedi. Evime bereket geldi adeta. Haliyle param cebimde kaldı. Kredi kartlarına yüklenilmedi.

Evde çamaşır ve bulaşık makinesi çalışmadı.

Bir hafta sonra bizim gezginler geldi. Üç dört gün boyunca çamaşır makinesi bana mısın demedi. Çalıştı. Ama olsun. Bir hafta boyunca bu iki makine de kafa dinlendirdi.

Sonrasında elektrik, su ve doğal gaz faturaları ardı arkasına mesaj olarak geldi.

Daha önce 605,50 TL şeklinde sabit otomatiğe bağlanan aylık su faturam, 484,50 TL geldi. Bu demektir ki hane halkının bir haftalık evde olmamasından 121 lira tasarruf etmişim. Bir sevinç bir sevinç tabi.

Ardından elektrik faturası geldi. Bir önceki ay 422 lira gelen faturam, 319 lira geldi. Bundan da 103 lira tasarruf etmişim. Ben sevinmeyeyim de kim sevinsin.

Elektrik ve suda böyle tasarruf etmişsem, doğal gazda da olur dedim. Ona da baktım. Bir önceki ay 230 iken, bu ay gelen 240 idi. Şaşırdım haliyle. Çünkü bir haftalık yokluklarında 10 lira fazla kullanmışım. Hayret ki hayret. Devlet katkısı da düşülmese, inanın yanmıştım. Halbuki bir hafta boyunca ne yemek pişirdim ne de her gün çay demledim. Sadece yemek ısıttım. Hanım evde iken günlük yemek pişer, çay içilirdi. Demek ki pişmiş yemeği ısıtmak, yemeği yeni yapmaktan daha masraflı imiş bu hesaba göre.

Neyse, doğal gazda müsrif olsam da sudan ve elektrikten tasarruf etmişim. Şu durumda tasarrufta 2-1 öndeyim. Az veya çok tasarruf tasarruftur.

Bu tasarrufumu görünce, keşke oğlanla hanımı, bir haftalığına değil de bir aylığına oğlanın yanına göndersem daha iyi olacakmış dedim. Bu durumda suda ayda 484 lira, elektrikte ise 412 lira tasarruf sağlayacakmışım. Sadece doğal gaza ayda 40 lira fazla verirdim. Hepsi bu. Neyse geçti artık. Bir daha aklımda bulunsun. Oğlanın yanına en az bir aylığına göndereyim. Gerisini gurbetteki oğlan düşünsün.

Küçük tasarrufta sevinme! Uçak, tren, harçlık seni açmış da açmış demeyin. No problem benim için. Çünkü benim büyük tasarruflarda gözüm yok. Az tasarrufa da sevinirim ben böyle.

Siz de benim gibi tasarruf etmek isterseniz, ne yapacağınızı öğrendiniz. Hatta benim yapmadığımı yaparak yani siz de sılayırahime giderseniz, daha fazla tasarruf etmiş olursunuz. Tüm faturalarınızı sıfırlamış olursunuz.

Tercihim ABD Gazı Olacak *

2005 yılından beri doğal gaz ile ısınırım. Sıcak su ve mutfak işlerinde de mutfak tüpüne veda edeli çok oldu.

Evime gaz geliyor. Bu hizmetten yararlanıyorum ama kullandığım gazın hangi ülkeden geldiğini sormadım. Tıpkı üzümünü yiyip bağını sormadığım gibi. Doğal gaz firması nerenin gazını verdiyse onu kullandım. Kullandığım gaz Rusya'nın mı, İran'ın mı, Azerbaycan’ın mı bilmiyorum.

Şu var ki büyük kolaylık. Soba kurma meşakkati yok, kova doldurma derdi yok, kova eskidi, yenisini alalım masrafı yok, odun-kömür parası cebimden çıkmıyor, kova doldurma, külünü boşaltma, baca tüttü, evin perdeleri simsiyah oldu sızlanması yok.

Kombiyi açıyorum ve ısınıyorum. Kullandığım kadar ödüyorum. Devlet payını da hiç mi hiç unutmuyorum.

Yalnız ne kadar kolaylık olsa da doğal gaz ile ısınma bir sobanın verdiği sıcaklığı vermiyor. Daha doğrusu cebime dokunduğu için kombinin derecesini pek yükseltemedim. Haliyle şöyle içime işleyecek kadar ısınamadım. Belki de benim cimriliğimin yanında kullandığım ülkenin doğal gazının ısı kalorisi de yüksek değildir.

Ama gözümü açtım. Bundan sonra üzümünü yediğim bağı da soracağım. Hatta tercih hakkım olursa, şu ülkenin gazını istiyorum diyeceğim. Nasılsa ülkemiz tek ülkeye mahkum değil. Yetkili doğal gaz firması bana İran, Rusya, Katar, Azerbaycan... Seç beğen. Hangi ülkenin gazını istiyorsun derse, ABD gazı diyeceğim. Ne alaka demeyin. Son zirvede yapılan anlaşmaya göre 20 yıl boyunca ABD'den 75 milyar dolarlık gaz alacağız. Hele ABD seçeneği tercih sayısını daha da çeşitlendirdi.

Niye ABD gazı derseniz? Ben de niye ABD gazı olmasın derim. Çünkü bugüne kadar diğer ülkelerin gazı ile adam akıllı ısınamadım. Belki bir umut daha iyi ısınacağım. Çünkü ısı değeri daha yüksek olabilir. Belki daha da ucuza gelecek bana. Aynı gaz demeyin. Katılmıyorum buna. Çünkü ta ABD'den yani okyanus ötesinden gelinceye kadar gaz zaten ısınacak. Ben kombiyi açar açmaz belki de fazla elektrik yakmayacak, evim fırın gibi olacak, belki de yemekleri ABD gazı kendi pişirecek. Böylece bu kışı daha ucuza atlatacağım.

Ha ne belli ABD gazının daha iyi olacağı diyebilirsiniz. Haklısınız. Denemeden bilinmez. Yalnız daha iyi olacağını düşünüyorum. Çünkü davulun sesi uzaktan daima gür gelir.

Siz buna züğürt tesellisi de diyebilirsiniz. Hiç problem değil. Sizin dudak bükmenize hiç aldırmam. Ben ısındığıma bakacağım. Ayrıca siz benim darı ambarındaki hayallerime yaklaşamazsınız bile. Lütfen kıskanmayın ve gölge etmeyin.

Yakınımızda ve ülkemizde bulduğumuz gaz varken ta ABD ne alaka demeyin. Vardır bir hikmeti. Sizin ve benim aklımız ermez buna. Devlet yönetimi dediğimiz sizin, benim aklım gibi yönetilmez. Yalnız bizim bu durumumuz kapı komşusu gelin adayı varken daha iyi diye uzak mahalleden gelin almaya benzer.

Ha bir de şunu söyleyeyim. Ne belli bize gazın okyanus ötesinden geleceği? Belki ABD; Irak'ta, Suriye'de, Libya'da vb. ülkelerde şu kadar gaz alacağım var. Oradan alın diyecek. Çünkü her ülkeden alacağı vardır. Belki de bu ülkelere sizin gazın pazarlamasını komisyon karşılığında ben satacağım diyecek.

Sözümü Demirel'e atfedilen bir sözle bitireyim: "Yazın biz Bulgaristan'dan elektrik alıyoruz. Kışın da Bulgaristan bize elektrik veriyor". O hesap, yakın-uzak biz 20 yıl boyunca ABD'den hem yaz hem kış doğal gaz alacağız. Yazın biz onlardan alacağız, kışın da onlar bize doğal gaz verecek.

*02.10.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

24 Eylül 2025 Çarşamba

Amma Yoğun İmajı Vermek

Gelen her telefonu ilk çalışta açma. En azından birkaç defa çalmasını bekle. Çünkü telefon elinde miydi? Birden açtın derler.

Mümkünse ilk arayışta cevap verme, sonradan dönüş yap. “Üstadım, aramışsın ama haberim olmadı. İnan çok yoğunum. Telefonu elime aldığım mı var” diyeceksin ki arayan bundan sonra ararken bir kez daha düşünecek.

Gelen mesajı da hemen açmayacaksın. Açacaksan da telefonunun ayarından “okunmadı” seçeneğini işaretle. Cevabı da hemen verme. Karşındaki ne zaman okuyacak, okumuş mu diye beklesin dursun. Nice sonra “Yeni dönüş yapabildim. Biliyorsun malum işler” de, cevap verdikten sonra.

WhatsApp ayarlarından “Hakkımda” kısmına girerek “meşgul”, “sadece acil aramalar”, “konuşamam. Sadece WhatsApp” gibi seçeneklerden birini işaretle. Öyle “müsait”, “7/24 hep müsait” gibi şeyler yazma. Çünkü “işi gücü yok. Boş ve avare” derler.

“Azizim, telefon açıyorum. Dönmüyorsun. Mesaj yazıyorum. Cevap vermiyorsun” diye serzenişte bulunanlara, ah, üstadım. Haklısın ama öyle yoğunum ki inan başımı kaşıyacak zaman bulamıyorum. Keşke ben de senin gibi müsait olabilsem. İnan çok özledim biraz boşluğum olmasını” de.

Bu durumu ortak gruplarda da devam ettir. Orada yazılıp çizilenlere hemen atlama. Her konuda söz söyleme. Okuyacaksan oku ama her birine cevap yazarak dolu imajını berhava etme. Geyik muhabbetlerine girme. Bir baktın, sende yazılıp çizilenlere dalmışsın. Ayak altına düşmemek için “Yazmak isterim ama durumum malumunuz. Size kolay gelsin, bol muhabbetler” deyip kenara çekilmeyi bil.

Ara ara grupta adın geçer, sizi mindere çekmeye çalışan gafiller olabilir. Sakın bu dolduruşa gelme. Seni aşağıya çekmeye çalışanların ekmeğine yağ sürme. Lütfen seviyeni koru.

Bazen gruba bakmak ya da bir şeyler yazmak istedin. “Üstadım, o kadar bildirim gelmiş ki inan hepsi birikmiş. Hepsini okumam, takip etmem ve cevap yazmam mümkün değil” de ki kiminle aşık attıklarını bilsinler.

Kısaca,

Ağır azam ol.

Seviyeni düşürme.

Statünü koru.

Olur olmaz telefon ve mesaja atlama.

Ayağa düşme.

Bu platformda uzun süre durma.

Sosyal medyayı ise hiç kullanma. Kullanıyorsan da gir, dolaş ama iz bırakma ve renk verme. Yazılıp çizilenlerden haberin yokmuş gibi davran.

Bu konuda da toptancı değilim. İstisnalar vardır elbet. Onlara sözüm yoktur.

22 Eylül 2025 Pazartesi

NÖHÜ

Sayfaları karıştırırken NÖHÜ şeklinde bir haber başlığı karşıma çıktı.

Kısaltma çok garip geldi. Ülkede böyle kısaltma da var mıymış dedim. 

Haberin içeriğini açmadan bir zihin jimnastiği yaptım. 

Zihnimi zorladım da zorladım. 

Bir kısaltma olmalı ama neyin kısaltması? Başı "N", sonu da "Ü" ile bittiğine göre "N", Niğde, "Ü" de üniversite olmalı dedim. 

İkinci ve üçüncü kısaltmayı düşündüm durdum. Olmayan tüm müktesebatımı kullandım. Nafile.

Kendi kendime ömrünü boşa harcamışsın. Boş yaşamışsın. Bir de üniversite okumuşsun. Bir NÖHÜ'nün ne olduğunu bilemedin. Bir de ben her şeyi bilirim diye kendi kendine havalara giriyorsun dedim.

Böyle dedim ama bu kısaltmayı bulanlara kızmadım da değil. Tüm harfler bitmiş de çok mu uğraştılar bu harflerden ibaret kısaltmayı dedim. 

Ben böyleyim de siz ne durumdasınız? Biliyor musunuz NÖHÜ'nün ne olduğunu? Karşılaşmadıysanız nereden bileceksiniz? Benim merak ettiğim gibi siz de biraz merak edin.

Neyse merakınızı gidereyim. Çünkü fazlası bezdirir. NÖHÜ, Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesinin kısaltması imiş. Söylemesi zor, karşı tarafın anlaması da zor. Ama kısaltma kısaltmadır.

Üniversitenin resmi sayfasına girdim. Adresi de "www.ohu.edu.tr" imiş. 

NÖHÜ kısaltmasını ilk etapta bilmek zor olduğu gibi üniversitenin resmi sayfasındaki "ohu" ile hangi üniversite kastedildiğini birden çıkarmak da mümkün değil. İnternette Türkçe karakterler kullanılmayınca ortaya bu şekil garip kısaltmalar çıkabiliyor. 

Biri sorsa bir gence, nerede okuyorsun diye. NÖHÜ'de dese muhatap anlamak için birkaç defa sorar. Kısaltma yerine üniversitenin tüm ismini söyleyeyim dese, isim uzun mu uzun. Üniversitenin web adresini not edeyim dese "ohu" desen, karşındaki yüzüne bön bön bakacak.

Hasılı Niğde üniversitesinde öğrenci, öğretim üyesi ve çalışanı olmak sırf bu kısaltmadan dolayı zor olsa gerek. 

11 Eylül 2025 Perşembe

Tek Tek Tek

Bir zamanlar, 
Tek devlet, 
Tek vatan, 
Tek bayrak, 
Tek millet
Pek revaçta idi. Her miting bu şekilde eller havaya kaldırılır. Baş parmak bükülür. Diğer dört parmak birbirine paralel ve açık şekilde söylenir. Mitinge katılanlar da söylenenleri tekrar ederdi. Buna bizim Rabiamız adı verilmişti. 

Bu işaret de Mısır Cumhurbaşkanı Mursi'ye yapılan darbeyi protesto etmek için Rabia Meydanında toplanan kalabalığın yaptığı el işaretini sembolize ediyordu. Dört anlamına geliyor. Bu isim aynı zamanda kız çocuklarına verilen bir isimdir. 

Zamanın ruhuna uygun olmasa gerek ki şimdilerde ne Rabia işareti yapıyoruz ne de "Tek devlet tek vatan tek bayrak tek millet" diyoruz. Adeta unutuldu gitti. Belki bir gün yine ihtiyaç olursa kullanırız diye rafa kaldırıldı. 

Neyse bunu geçelim. Kulağa hoş gelen bu sloganlar illa dörtle sınırlı olacak değil. İleride belki birileri kullanır diye buraya tek ile başlayan ve slogan olarak kullanılabilecek başka ifadelere yer verelim. Önce ezberlediğimiz dörtlüye ilk başta yer verelim:
Tek devlet, 
Tek vatan, 
Tek bayrak, 
Tek millet, 
Tek önder, 
Tek parti, 
Tek iktidar, 
Tek muhalefet, 
Tek avrat (eş), 
Tek tip elbise, 
Tek renk, 
Tek evlat, 
Tek adam, 
Tek el, 
Tek ülke, 
Tek ulus, 
Tek yumruk, 
Tek öğün, 
Tek Allah, 
Tek din, 
Tek başkan, 
Tek reis, 
Tek takım, 
Tek kulüp, 
Tek ev, 
Tek araba, 
Tek seçenek, 
Tek fikir, 
Tek düşünce, 
Tek komutan, 
Tek satıcı, 
Tek çarşı, 
Tek dünya, 
Tek düzen, 
Tek alternatif, 
Tek bulunmaz Hint kumaşı, 
Tek anne, 
Tek baba, 
Tek dede, 
Tek ben,
Tek ego,
Tek yol,
Tek para... 

Gördüğünüz gibi tek olan şeyler böyle uzar gider. Bunun için tek yapacağınız, tek olmasını istediğiniz bir şeyin başına tek getirmek. Eğer o şeyden birden fazla varsa, onu teke indirmek için her yolu denemek. 

Ne fark eder, ha birden fazla olsun derseniz, bilin ki tekin faydaları saymakla bitmez. Bana saydurmatın bunları. Hepsini biliyorsunuz aslında. Yine de birkaç tanesine değineyim: 

Tek olan şey hep kıymetli olur. 
Alternatifi olmaz. İnsanlar bir şeyin veya kimsenin alternatifi olmayınca maceraya girmez. Boşu boşuna ümitlenmez. 
Kişi veya o şey her yerde aranan olur. 
Tek olunca arada niza çıkmaz. Niza olmayınca
huzur olur, barış ortamı doğar. 
İnsanlar farklı arayışa girmez. Eldeki olanla yetinir. Daha neler neler... 

31 Ağustos 2025 Pazar

Eyvah, Okullar Açılıyor!

Şimdi öğrenci de şaşkın, öğretmen de.

Çünkü okullar açılıyor.

Ne çabuk geçti o upuzun tatil öyle diyor.

Şaşkınlıkları geçti. Kara kara düşünmeye başladılar.

Çekilir mi bu uzun maraton diyorlar daha okul başlamadan. Üstelik bu sıcakta olacak şey mi okula gidip gelmek. Sabah erken kalkmak. Okul yoluna düşmek.

Halbuki öğrenci, öğretmen ne çabuk alışmıştı uzun tatile. Bitmez. Bu tatil biter mi demişlerdi.

Sayılı günler çabuk geçer dedikleri bu olsa gerek.
Ne yapsın ne etsin öğrenci ve öğretmen şimdi.

Öğrencilerin daha bir haftası var. Öğretmenlere göre şanslılar. Ama öğretmenlerin ağzını bıçak açmıyor. Çünkü bir hafta öncesinden okullu olacaklar.

Hayat ne güzel gidiyordu halbuki. Genç yaşta emekli olup bir çay ocağından diğerine akşamı yapan, günlerini gün eden emekliler gibiydi öğretmenler. Şimdi o emekliler çay ocağında çaylarını yudumlarken öğretmenler; seminer, toplantı, zümre diye koşturacak.

Bununla kalsa yine iyi. Bir dizi değişiklikle okula merhaba diyecek öğrenci ve öğretmen.

Bu öğretim yılından itibaren öğrenciler için serbest kıyafet uygulamasına son verildi. Gerçi serbest kıyafet uygulaması uygulayan okul pek yoktu.

Kıyafet uygulamasından öğretmenler de nasibini aldı. Hoş, Kılık Kıyafet Yönetmeliğine rağmen öğretmen ve devlet memurları da Yönetmeliğe uymuyordu. Bakan, yayımladığı 2025/63 sayılı genelge ile "Eğitimciye yakışır" şekilde giyinilmesi talimatını verdi.

Eğitimciye yakışır şekilde giyim kuşama ve kılık kıyafete eyvallah. Ama bunun ölçüsü ne? Bunu kim belirleyecek? Bunu da zaman gösterecek.

Nicedir pasif direniş yapan devlet memurları, bakalım buna uyum sağlayabilecek mi? Bir ölçü olmalı elbet. Eğitimciye yakışan bir kılık kıyafet ve giyim kuşam olmalı. Yalnız herkesin yakıştırdığın giyim kuşam farklı olabilir. Bana yakışan bu diyebilir. Temenni ederim ki kılık kıyafet yönünden bir gerilim yaşanmaz.

Değişiklik bununla da sınırlı değil. Okullar iletişim adresi olarak WhatsApp yerine yerli ve milli olanına geçecek.

Eğer bu yerli ve milli mesaj uygulaması kendisini yenilemediyse yandık demektir. Yazışmak mesele idi gerçekten. 

Mesaj sesi de bir garip.

Nicedir bana mesaj gelip durur. Yakında tekrar iletişimi benimle sağlayacaksın diyormuş belli ki.

Hasılı, daha sıcaklar bende bu kadar deyip gitmeden okulların açılması, eğitimciye yakışır kıyafet uygulaması, yerli ve milli olan uygulama ile mesajlaşılacak olunması çekilecek gibi değil.

Ne edelim. Başa gelen çekilir. 

Allah başka dert vermesin.

26 Ağustos 2025 Salı

Zam Sebep, Enflasyon Sonuç

2026-2027 yıllarını kapsayan zam görüşmesi anlaşmazlıkla sonuçlanmış. İş her defasında olduğu gibi Hakem Heyetine kalmış.

Hakem Heyeti de 2026 için önerilen 11+7 zam oranını aynen onamış. Ama 2027 için teklif edilen 4+4'lük zammı yetersiz bularak 5+4'e çıkarmış. Böylece 2026-2027 zam pazarlığında nihai karar verilmiş oldu.

Öncelikle 2027 yılının ilk altı ayına Hakem Heyetinin inisiyatif kullanarak 1 puan eklemesi, Heyetin memurları düşündüğünün bir göstergesi. Sağ olsunlar, var olsunlar.

Bu zammın memurlara hayırlı olmasını ve gelecek zamlarla birlikte maaşlarını güle güle harcamasını dilerim.

Sözlerimi nihayete erdirmeden bazılarına bir çift laf etmek isterim.

Gazeteden okuduğuma göre yetkili konfederasyonlar zammı beğenmeyerek toplantı masasını terk etmişler. Ayıp etmişler. Ayıp ayıp. Bu memurlar, size masayı terk edin diye mi yetki verdi. Yetmez ama evet, Allah bereket versin, hiç yoktan iyidir deyip imzalayamaz mı idiniz? 2-3 puan daha artış olsa göğe mi erecektiniz? Hep istiyorsunuz. Hiç vermiyorsunuz. İstediğinizi de alamıyorsunuz. Ama ne edersiniz ki yetki sizde. Ama devlet terbiyesi, imzalamanız yönündeydi. . Hatta hiç vermeseniz de olurdu demekti. Heyhat ki göremedim bunu. Unutmayın ki devlet yönetmek ve bütçe hazırlamak ve hesap kitap yapmak bekarların işi değil. Belli ki bekarsınız.

Ya Hakem Heyetine ne demeli? Görüşme anlaşmazlıkla sonuçlanmış. Hakem Heyetine düşen de kabul görmeyen öneriyi onaylamaktan ibaretti. Ne hakla ikinci yılın 4+4 zam oranını 5+4'e revize ederler. Verirken sanki ceplerinden veriyorlar. Kimin parasını kime veriyorsunuz? Ayıp ayıp. Sizin yaptığınız bu değişiklik memur sendikalarının yaptığı ayıptan da ayıp. Belli ki Hakem Heyeti de bekar. Bekar olunca bütçe nedir, nereden bilecekler.

Verdikleri bu bir puanlık artış aşağı doğru hızla giden enflasyonu azdırırsa bunun vebalini nasıl verecekler? Bunu düşündüklerini sanmıyorum. Halbuki memura bir puan artış bütçeye artı yük getirecek. Bu da enflasyonun azması demek. Unutmasınlar ki memura zam sebep ise enflasyon ise sonuçtur. Durum bu iken gel de Hakem Heyetine bunu anlat.

Memur olup da bu zammı beğenmeyen varsa ve enflasyonun altında yine ezileceğiz denirse, derim ki felaket tellallığı yapmayın. Ne demek beğenmemek. Nankörlüğün gereği yok. Beğenmiyorsan istifa edeceksin. Senin yerine zamsız çalışacak milyonlar var. Kimse seni orada zorla tutmuyor.

Sonra ne demek yine enflasyona ezileceğiz. Ne zaman ezildiniz ki yine ezileceğiz diyorsunuz. Unutmayın ki bugüne kadar memur enflasyona ezdirilmedi. Yine ezdirilmeyecek.

Diyelim ki zam oranı enflasyonun altında kaldı. Altı ay sonra enflasyon farkını bugüne kadar almadınız mı? Sizin bir kuruşunuz devlette kaldı mı bugüne kadar da böyle dersiniz. Dişini sıkıp altı ay sonra al. Var mı alacak, verecek. Yok. O zaman bu isyan niye? Unutmayın ki azı beğenmeyen çoğu bulamaz.

Görünen o ki bu memur sendikaları da Hakem Heyeti de zammı az gören memurlar da enflasyondan beslenmek isteyenler. Yok öyle yağma. Eski Türkiye'de kaldı sizin bu istekleriniz. 

Haydi gidin işinize.

Bir söz de insaflı esnaf kardeşlerime gelsin. Biliyorum kâr marjında hep insaflı davrandınız. İşte size bir imkan daha. 2026'da ürünlere 11+7, 2027'de de 5+4 zam yansıtın. Biliyorum bunu size hatırlatmak çok abestir. Zaten yaptığınız bir şey. 

Son olarak bir söz de devlete gelsin. Bazı ülkeler ocak ve temmuzda vergi oranlarını artırırken yaşanan enflasyona göre zam yapıyor, memura zammı ise hedeflediği üzerinden zam veriyor. Biliyorum sen böyle yapmazsın. Haydi sen de 2026 ve 2027 yıllarında hedeflediğin enflasyon oranında vergilere zam yap. Sakın o ülkeleri örnek alma. 

Not: Tam içimden gelerek yazdığım bir yazı. Böyle bir yazı için samimiyet ve içtenlik gerek. Sizde bu içtenlik yoksa beni anlamazsınız. 

24 Temmuz 2025 Perşembe

Parkur Kültürümüz

Pandemide başladığım hızlı, tempolu ve uzun mesafeli yürüyüşlerim sayesinde fazla kilo ve göbekten kurtulmuştum. Bu şekil tempolu yürüyüşlerim için tercihim genelde şehir dışı ve rampa yerler olmuştu.

Günlük yine yürüyorum ama bu sefer şehir içinde ve tempo düşürerek yürüyorum. Terlemeden yürüyüşlerimi de 8-12 bin adımla sınırlandırdım. İki yıldır böyleyim.

Gel gör ki dört günlük yarım pansiyon kaplıca seyahatim hem kilomu artırdı hem de göbeğimi çıkardı.

Göbekteki anormalliği gördüm. Tartıya bir çıkayım dedim. Ne zamandır 74-75 bandında olan ben terazide kendimi 78,80 gördüm. Yanlışlık olmalı deyip inip inip çıktım. Yanlışlık yoktu. Basbayağı kilo almıştım.

Ne yapayım ne edeyim, bu kilo ve göbekten nasıl kurtulayım demedim. Çünkü ne yapacağımı biliyordum.

Hemen o günün akşamında eşofmanımı giyip çıktım evden. En yakın Evliya Çelebi Parkı parkuruna yöneldim. Yürümüyorum. Adeta koşuyorum. Tıpkı eski günlerdeki gibi.

2000 adımlık mesafeyi kısa zamanda aldım. Park, akşamın serinliğinde kalabalıktı. Hiç oyalanmadan parkura attım kendimi. Hem öyle böyle yürümüyorum. Tempo namına Allah ne verdiyse tepiyorum. 800 metrelik parkuru bir turladıktan sonra ikinci tura başlarken turu kaç dakikada tamamlayacağımı öğrenmek için kronometreyi çalıştırdım. 6 dakika 50 saniye sürdü. 2,5 yıldır hamlığa rağmen iyi sayılırdı bu tempo. Gördüm ki eski tempodan bir şey kaybetmemişim. Bu da benim adıma sevindiriciydi. Az daha gayret edersem ayaklar açıldıkça eski tempomu yakalamam an meselesiydi.

Üçüncü turu yürürken ikinci süremi egale etmek gerekir deyip iştaha geldim. Ama bir önceki altı dakika elli saniyeyi yakalamak ve bu süreyi egale etmek ne mümkündü. Çünkü genişliği dar parkurda yok yoktu. Yürüyüşünü ters yapanı mı ararsın, köpeğini gezdireni mi, ağır ağır yürüyeni mi, mesire yeri gibi volta atanı mı, yolun ortasında dikilip sohbet yapanı mı, senin hızlı hızlı geçtiğini gördüğü halde önünden yavaş yavaş dikey geçeni mi, bisiklet ve BinBin süreni mi, çocuğunu o kadar boşlukta çocuk arabasına yerleştirmeyip yürüyüş yolunun ortasında bindireni mi, dört kişinin yürüyebileceği yolu iki kişinin, yanından ve arasından kimseyi geçirmeyecek şekilde parkura yayıldığını mı ararsın. İnan yok yoktu. Tam önünde yürüyenleri sollayıp gitmek istiyorsun. Karşıdan ters gelenler ve anlattığım örnekler ister istemez tempomu düşürdüğü için 3.4. ve 5. turlarımda ilk süreyi yakalayamadım. Ya bekledim ya parkurda çıkıp çimlerin üzerine basarak kah solladım kah sağladım. Şu var ki eski zamanlardaki gibi bir iyi terledim. Yalnız gördüm ki bizim insanımızda parkur kültürü yok. Her yürüyüş yapan kendi kural, kuralsızlık, kültür ve kültürsüzlüğünü parkurda sergiliyor. Hoş, hangi alanda oturmuş kültürümüz var ki parkur kültürümüz olsun. Benimki de laf yani. Hakkını yemeyeyim. Bir hızla geldiğini gören ve hisseden yürüyüş severler de vardı. Hemen çekidüzen verip ya da yanındakini kendine doğru çekerek yol açanlar vardı. Ama sayıları azdı.

Güzel ve yürümeye elverişli parkurdaki onca olumsuzluğa rağmen parkurun bir iyi yönü vardı. Hızlı ve tempolu yürümeye trafik cezası yoktu. Çünkü hız limiti konmamış. Araç trafiğinde ben böyle araç sürseydim, azami hızdan dünyanın cezasını öderdim. Çünkü her yerde radar, her yerde TEDES ölçümü var.

Beş turun ardından sırılsıklam olup aynı tempo eve gelirken tempomdan hiçbir kaybetmediğimi hissedince kendime öz güvenim geldi. Benim Hakan Çalhanoğlu ve İlkay Gündoğdu'dan nerem eksik dedim. Onların jübile öncesi çocukluk aşkı olan Galatasaray'da top koşturma özlemi depreşti ise ben ne güne duruyorum. Bende de var GS aşkı. Üstelik ben Hakan ve İlkay gibi transfer ücreti falan istemem. Fahri olarak GS'de top koşturmak isterim. Her ne kadar yaşım onlardan biraz fazla olsa da gençlere taş çıkartacak şekilde tempoma güveniyorum. Yeter ki sarı kırmızı formayı giyeyim. Yeter ki bana top şu desinler. Top nere, ben ora koşar dururum. Barış Alper bile hızıma yetişemez. Bakmayın yaşımın 62 olduğuna dedim durdum kendi kendime yol boyunca. Bu arada formayı İlkay'dan da Hakan'dan da kapacağıma inancım tam. Bildiğim kadarıyla yaş sınırı da yok. Bu durumda çocukluk aşkım GS'de oynamamam için hiçbir sebep yok. Belki futbolcu lisansım eksik olabilir. Onu da köklü kulübüm halleder diye düşünüyorum.

Gülmeyin bana. Bu kadar da değil demeyin. Yarın yaşını, başını almış kişileri ilk on birde gördüğünüz zaman bizim Ramazan bunlardan iyiydi dersiniz de iş işten geçmiş olur. Çünkü alındıktan sonra çıkmam sahaya.

Derdim parkur kültürüne değinmekti. Gördüğünüz gibi nerelere girip çıktım. Kimlere göz kırptım. Ne diyeyim, huyum kurusun. Bir de parkurlara parkur kültürü gelsin. Hele herkes bir yöne yürürken o tersinden gelenleri ve bunda inat edenleri Allah bildiği gibi yapsın.

Bu arada parkurlarda parkur kültürü yok diye köşeme çekilmeyeceğim. Göbekteki bu arızi durumu gidermek için ben yine yürümeye devam edeceğim. Ama parkurlarda ama başka sokak ve caddelerde.