Mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2026 Salı

Mutlak Butlan Bana da Güler mi?

Orta iki, üç ve lise üçüncü sınıf olmak üzere üç yıl sınıf başkanlığı yaptım.

O zamanlarda başkanlık kriteri sınıfın en büyüğü, iyi yarı, sınıfa hakim, güçlü ve kuvvetli olmaktı. Bu kriterler bende fazlasıyla olunca başkanlığı istememek diye bir seçeneğim olmadı. Sınıftan birkaç kişi "Ramazan Abi olsun" der demez sınıf öğretmenimiz rahmetli Şakir Ünalmış'ın "gel tahtaya" demesi yeterliydi.

Kaç kişinin oyuyla seçildim bilmem. Karşımda rakip yoktu. İsteyenler istemeyenler şeklinde bir oylama idi başkanlığım.

İki yıl yani iki dönem bu şekilde başkanlık yaptım.

Lise üçüncü sınıf başkanlığıma gelişim daha farklı olmuştu. Önceki başkan alaşağı edilince başkanlık bana kalmıştı.

Mevcut başkan seçimle başa gelmemişti. Okul idaresi sene başında başkan sen ol demiş. O da sınıfın başkanı olmuştu.

Başkanın hal ve hareketlerini sınıf biraz sert bulmuş.

Sınıf öğretmenimiz rahmetli Muammer Erden, rehberlik saatinde bir evrak alıp gelmesi için başkanı okul idaresine gönderince, sınıf başkandan dert yanmıştı. “Üstelik başkan olarak bunu biz seçmedik” dediler.

Tüm şikayetleri dinleyen sınıf öğretmeni, "Bu durumda siz bu başkanı istemiyorsunuz. Zaten biz seçmedik diyorsunuz. O halde kimi istersiniz" deyince "Bizim Ramazan Abimiz var. O bizim yıllardır başkanlığımızı yaptı. Biz onu isteriz" şeklinde sesler yükseldi.

O esnada başkan sınıfa gelmişti. Sınıf öğretmenimiz de "Delikanlı, sen yokken biz devrim yaptık. Seni başkanlıktan indirdik. Ramazan'ı başkan yaptık" demişti.

Ortaokuldan sonra bu kadar yeter dediğim başkanlık bu şekilde tekrar beni buldu.

Benim zamanımda başkanlık yapılacak bir görev değildi. Hepten angarya idi. Sınıf defterinin sabah müdür yardımcı odasından alınması, ders bitimi herkes evinin yolunu tutarken defterin teslimi, defterin kaplanması, üzerine etiket yapıştırılması, sınıfın öğretmen gelmeden önce hazır edilmesi, sınıfın sessiz olması, yoklamanın alınması, tahtaya yazılması ve öğretmene okunması, konuşanların tespiti, paso, öğrenci kimliği, tebeşir parası ve vesikalık fotoğraf toplanması, her türlü duyuru, yoklama fişinin kaybolmaması vb. her türlü işler başkanın aslî görevleri arasında.

Bunlara ilaveten derse giren her öğretmene tükenmez kalemle sınıf listesi hazırlamak da başkanın aslî görevleri arasında. Hazırlanacak listede silinti ve kazıntı olmayacak. Ad, soyad, numaranın karşısı boş olacak. Çizgisiz kağıda yazılacak. Her ismin karşısı aynı ebatta kare olacak şekilde çizilecek. Öğretmen buralara eksi, artı ve sözlü notu yazacak vs.

Akşam herkes ders ve sınava hazırlanırken başkan olarak senin görevin ders ve sınavdan önce öğretmenin kendine özel istediği sınıf listesini hazırlamaktır. Bitirip ertesi günü öğretmen derse gelince sınıf listesini beğenirse ne âlâ. Beğenmezse sil baştan tekrar hazırlıyorsun.

Sınıf listesi deyip de geçmeyin. Sınıf mevcudu 45 kişiden az değil. Silinti, kazıntı olmadan, kağıda eğri yazmadan, mavi ve siyah kalem hangi renkte istedi ise o şekilde yazacaksın. Yanlış yazarsan sil baştan yeniden yazıyorsun.

O zamanlarda fotokopi de yok. Bir tane hazırlayıp hangi öğretmen istedi ise çoğaltıp veresin. Öğrencisin. Cepte para yok. Kağıdın var mı, kalemin var mı diye soran olmazdı.

Sınıfta en ufak bir sorun oldu mu başkan olarak hepsinden haberdar olup müdahale edeceksin. Müdür yardımcısı ve öğretmene bilgi vereceksin.

Hasılı angarya işti öğrenciliğimde başkanlık.

Toplamda üç yıl başkanlık yapsam da adım kaldı başkan. Okuldan sonra da devam etti bu başkanlık. Tıpkı bir dönem muhtarlık yaptıktan sonra muhtar seçilemeyenlere muhtar dendiği gibi.

Okul bittikten sonra da rutin olarak yılda bir sınıf pikniği yaptık. Kurduğum WhatsApp grubuyla piknikle ilgili bilgilendirme yaptım. Şu var ki okul sonrası ne kadar sınıf pardon WhatsApp başkanlığı yaptığımı hatırlamıyorum.

Epey oldu. Yine bir piknikte iken başkanlığı bırakıyorum. Birinize devredeceğim. Bu işi biraz da gençler yapsın, siyasetimize de örnek olsun istedim. O anda müstakil evi, evinin bahçesinde kayısısı olan bir arkadaş poşetin içinde üç dört kilo kayısı ile pikniğe dahil oldu. İşte geldi yeni başkanınız. Başkanlığını isteyenler parmak kaldırsın dedim. Parmaklar havaya kalktı. Tamam başkan sensin bundan sonra dedim. Koltuk, mühür, devir teslim tutanağı olmadan başkanlığı bu şekilde devrettim. Arkadaşı elimle grup yöneticisi yaptıktan sonra grup yöneticiliğimi de sonlandırdım. Sonra dönüp başkan olsun diye parmak kaldıranlara, ne kadar da hevesliymişsiniz. Hemen parmaklar havaya kalktı. Beni iki kilo kayısıya değiştiniz dedim. Gülüştük.

Başkanlığı devrettiğim arkadaş ne kadar başkanlık yaptı hatırlamıyorum. Ama 5-6 yıl yapmıştır. Bir gün “Zaman ayıramıyorum. Başkanlığı devredeceğim” dedi. Devredeceği arkadaşı da ayarlamış. Yeni başkan adayına kayısı olmadan kabul etme dedik. Sonuç, bir helke kayısı karşılığında halen başkanlığımızı yapan arkadaş başkanımız oldu.

Cumartesi günü iki arkadaşla çarşıda bir çay ocağında otururken benim halefim, şimdiki başkanın selefi olan, kayısı ile başkan olan, kayısı ile başkanlığı devreden sabık başkan da çay meclisine dahil oldu. Gelirken de boş gelmemiş. Bahçesinden erik toplayıp gelmiş. Diğer iki arkadaş erikten tatmaya başladı. Bense bekliyorum. Çünkü hiçbir meyveye olmadığı kadar eriğe daha doğrusu ekşiye mesafem var. Erik dendi mi de aklıma ekşi gelir. Ha erik ha limon. Kazara bir tane ısırsam dişlerim uyuşur. Bunu bildiğim için papaz eriği mi dedim. “Tat bakalım” dedi. Diğer ikisi Abbas’ın kör gazı gibi yemeye başladı. Baktım ekşi ya da değil demeye niyeti yok. Bir tane ısırdım. Ekşiden eser yok. Tam benim yiyeceğim erik deyip başladım kütür kütür yemeye. Böylece ben de oldum Abbas’ın bir kör gazı. Hem de hem çayımı yudumladım hem de erik yemeye devam ettim.

Karnım doyduktan sonra erik getirdiğine göre başkanlığa yeniden göz kırpmaya mı başladın? Malum kayısı ile başkan olup kayısı ile başkanlığı vermiştin. Pişmanlığın varsa hazır mutlak butlan kararı çıkmışken bundan yararlan dedim. “Asla. Ben böyle daha iyiyim. Sen al başkanlığı geri” dedi. İyi de mahkemenin mutlak butlan kararı mevcut başkanın başkanlığını yok sayıyor. Yani bir önceki başkana dönüyor başkanlık. İki öncesi olsaydı senin ve şimdiki başkanın başkanlığı yok sayılıp başkanlık bana geri gelecekti. Bu durumda yani iki öncesine dair mahkemenin emsal kararı yokken benim yeniden başkan olmam adalete uygun olmaz dedim.

Bunu halihazırdaki başkana da söyledim. “Kayısı ile geldim. Yine kayısı ile giderim” demez mi?

Hülasa sınıf başkanlığı da olsa bizdeki başkanlık devrinde ve başkan olmada bir kayısıdır gidiyor. Kayısı ile başkan olundu, kayısı ile başkanlık alındı. Kayısı deyip de geçmeyin. Adı ikram olsa da bir menfaat temini söz konusu.

Hazır menfaat temini gerekçesiyle bir başkanlık sona erdirilip önceki genel başkan eski partisine 2 yıl 6 ay sonra kayyım olarak atandığına göre göre müruruzamana uğradı mı bilmem ama bıraktığım başkanlık sınıf başkanlığı da olsa başkanlığa yeniden dönmek isterim. Evet, angarya idi, bir menfaati yoktu ama hayatta sınıf başkanlığı dışında başka başkan olamayan ben için bu sınıf başkanlığının ayrı bir yeri vardı. Biri “Başkan, başkanım” deyince içimin yağları eriyiveriyor. Hatta birilerine tanıtırken “Bizim başkanımızdı” denmesini de yabana atmıyorum. Öyle zannediyorum, önceki dönemlerde muhtarlık yapmış, artık muhtarlığı kalmayanlara hâlâ “muhtarım” dendiğinde o eski muhtarların nasıl içlerinin yağı eridiyse benim de eriyor. Öyle ya bunu içimde gizle gizle. Nereye kadar?

Hasılı mahkemelerimizden iki dönem önceki başkana dair tüm başkanlara emsal olacak bir mutlak butlan kararı bekliyorum. Çünkü o zaman bana gün doğacak.

3 Haziran 2026 Çarşamba

Mutlak Butlanın Kapsamı

Hazır mutlak butlan kararı çıkmış, geciken adalet adalet olmasa da 2 yıl 6 ay sonra adalet tecelli etmiş, eski başkan ve ekibine parti yeniden teslim edilmiş, önceki kurultaylar yok hükmünde sayılmış, dönemin delegelerinin banka hesapları incelemeye alınmış...

Türkiye böyle böyle arınmaya giderken bu kadar yeter deyip bırakmamak lazım. Bu kararın ucu kime dokunursa devam etmeli. Mutlak butlan yarım bırakılmamalı. 

Başka ne yapılabilir? 

Bunun için çok düşünmeye gerek yok. Mesela 2024 mahalli idareler seçimine katılan belde, ilçe, il ve büyükşehir adayları, yok hükmünde olan kurultay parti meclisi tarafından aday gösterildi. 

Bu parti seçimde birinci parti çıktığına göre çoğu il ve büyükşehirleri bu partinin adayları kazandı. Çoğunda inceleme, soruşturma, operasyon yapılsa da bazıları görevden el çektirilse de bazıları hala görev yapıyor. Çoğu belediyede yine bu yok hükmünde olan yönetimin aday gösterdiği belediye meclis üyeleri hala görev yapıyor. 

Ne demek istiyorum? 

Mutlak butlan belediyeleri de kapsaması lazım. Nasıl ki mutlak butlan ile 2023 kurultayı yok ve yapılmamış sayıldıysa kazananlar el çektirildiyse kurultayda kaybeden tarafa genel başkanlık geri verildiyse el çektirilen parti yönetiminin 2 yıl 6 ay boyunca aldığı kararların, inisiyatiflerin, gösterdiği adayların hepsi yok hükmünde olmalı. Kongre yapılmamış sayıldığını göre 2023 seçimleri de yok kabul edilmeli. O belediyelerin eski başkanlarına başkanlıkları yeniden verilmeli. 

Daha neler? Seçim yok kabul edilir mi derseniz? En azından bu partinin adayları seçime girmemiş kabul edilmeli. Şayet seçimi kaybetmişlerse sorun yok. Eğer başkanlığı kazanmışlarsa bu başkan ve belediye meclisi üyelerinin mazbatası iptal edilerek en çok oy alan ikinci adaya başkanlık ve üyelik mazbatası verilmeli. 

Bu mutlak butlan kararından sonra yarın o seçimi ikinci bitirerek başkanlığı kaybeden, asliye hukuk mahkemesine müracaat etse "benim hakkım yendi. Rakibimin adaylığı ilgisizler ve yetkisizler tarafından belirlendi. Bunları aday gösterenlerin kazandığı kurultay yok hükmünde olduğuna göre rakibim belediye başkanının başkanlığı da yok hükmünde olmalı. Başkanlık bana verilmeli. O günden bugüne hesabıma yatırılmayan maaş ve özlük haklarını yasal faiziyle birlikte şu ibanıma yatırılması şeklinde dava açsa bu davayı banko kazanır. Ki haklı olur bence. 

Devlet zarara uğrar denirse, belediye başkanlığı yok hükmünde sayılan bakanlardan, seçildiği andan itibaren aldığı maaşlar yasal faiziyle birlikte geri istenir. Gelen bu para çiçeği burnundaki başkanların hesabına yatırılır. 

Gördüğünüz gibi çözüm basit. Üstelik devlet hiç zarara uğramayacak. 

Daha başka ne yapılabilir? YSK, bastırdığı oy pusulasının o partiye düşen masrafını da o partinin yok hükmündeki kurultay sorumlularından talep etmeli. Devleti boşu boşuna zarara uğrattınız, oy pusulasını uzatmış oldunuz demeli gerekçesinde. İnşallah YSK "Bu benim yetkim dışında" demez. 

Böyle yapılmalı ki mahkeme kararı tam uygulanmış, adalet tam yerini bulmuş olsun. 

Arınma Zamanı

Başına yeniden talih kuşu konan bir büyüğümüz "Arınma zamanı" demiş. Arınma hem bedenen hem de ruhen olmalı. Ama nasıl? Arınmaya katkım olsun diye beyin jimnastiği yapacağım:

Önce banyo yapmalı. Bunun için ilk iş olarak zeytin yağlı sabun temin edilmeli. 

Banyodan önce koltuk altındaki ve avret mahallindeki kıllar büyümüşse tıraş olmalı. 

Vücudu sıcak suyla ıslattıktan sonra zeytin yağlı sabunla bir güzel banyo yapılmalı.

İyice sürtünmeli. 

Vücut sıcak suyla iyice yumuşatıldıktan sonra ellerle vücut iyice ovulmalı.

Tırnaklarla vücut bir güzel tımarlanmalı.

Kir çıktıkça amma da kirlenmişim deyip tekrar zeytin yağlı sabunla bir güzel sabunlanmalı. 

Eller sırta uzanmıyorsa gerekirse birinden destek alınmalı. Vücudun arkası bir güzel keselenmeli.

Banyo, vücutta kir çıktıkça devam etmeli. Bunun için sudan ve sabundan tasarruf yoluna gidilmemeli. Çünkü tasarrufuna zamanı değil. Sakın ola ki itibardan tasarruf etme. 

Banyo sonrası iyice kurulandıktan sonra el ve ayak tırnakların uzamışsa hazır tırnaklar yumuşamışken tırnak bıçağı ile tırnakları kesmeli.

Üst başı giydikten sonra kıbleye doğru seccadeyi serip iki rekat namaz kılmalı. 

Sakın, abdestim yok deme. Az önce banyo yaptın. Banyo demişsem gusül abdesti idi kastım. Yok ben niyet etmemiştim. Sadece yıkanmıştım dersen kalkıp önce abdest alacaksın.

Abdestin ardından seccadeye yöneleceksin. Söylememe gerek var mı bilmiyorum. Çünkü bilmemiz gerekli. Seccadeye ayakkabı ile basmayacaksınız.

Ne namazına niyet edeceğim deme. Başkası ne niyetle kılar bilmem ama sen şükür namazı kıl. Niyet ettim Allah rızası için iki rekat şükür namazı kılmaya" şeklinde niyet edebilirsin. 

Güsul, abdest ve iki rekat namazın ardından ellerini kaldırıp dua edeceksin.

Ne diye dua edeyim deme. İçinden geldiği gibi dua et. 

Aklına hiçbir şey gelmiyorsa "Verdiğin nimetlere özellikle son verdiğin nimetten dolayı ne kadar şükretsem az. Daha ne isterim. Sana mesafeliydim. Şu an düşünüyorum da yanlış yapmışım. Pişmanım. Nasuh tevbesi ile tevbe ediyorum. Bir daha iyi kul olacağım. Meğer dost bildiklerim düşman, düşman bildiklerim dostmuş. Bundan sonra kim dost kim düşman daha iyi tanıyacağım. Benden görünenleri düşman, benden görünmeyenleri dost edineceğim. Namaza başladım. Orucu da tutacağım. Zekatımı da vereceğim. En kısa zamanda usulüne uygun hac yapıp anamdan yeni doğmuş gibi tertemiz olacağım" diyebilirsin.

Başka aklına bir bir şey gelmiyorsa seyyidül istiğfar duasını oku. Anlamını bilmesen de sık sık amin demeyi ihmal etme.

"Zamanında adalet için yürüdüm. Karşılığını gördüm. Bir göz istedim. Sen iki göz birden verdin. Fazlasına da gerek yok. Bundan sonra başkası için adalet istiyorum diyerek yürümeyeceğim. Gandi olmaya kalkmayacağım. Kendim olup sadece iyi bir kul olacağım" de.

Dualarının kabul olması için duana başkasını da katabilirsin. "Bana hain diyenler ne dediğini bilmiyorlar. Onlar cahildir. Sen onları da affet" de. 

Arınmaya böyle başla. Arkası gelir zaten. 

31 Mayıs 2026 Pazar

Mutlak Butlan Formülü

Dert ve sıkıntı eksik olmaz bu hayatta

Çoğu da çözümsüz kalırdı hep

Nihayet imdada yetişti mutlak butlan

Bundan sonra kim tutar bizi. 


Biriyle dost iken sorun mu yaşadın? 

Bu derdi kafandan atamıyor musun? 

Dersin ki ona, bundan sonra aramızda

Geçmişi yaşanmamış sayacak mutlak butlan olsun. 


Evlisin. Boşanmak mı istiyorsun? 

Boşanınca nafakadan mı korkuyorsun? 

Aç bir mutlak butlan davası

Hakim geçmiş evliliği yok saysın. 


Eski eşin senden nafaka isterse

De ona, ortada evlilik yok ki nafaka olsun 

Aha bu da mahkeme kararı

Sonrasını eski hanımın düşünsün.


Yarışı kaybederek koltuktan mı oldun? 

Üzülme! Gün doğmadan neler doğar. 

Bakarsın çıkar bir mutlak butlan kararı

Mahkeme kararıyla yeniden oturursun koltuğa. 


Unutma ki mutlak butlan kararı

Her derde deva en sihirli formüldür. 

Üstelik yerli malıdır

Herkes onu kullanmalıdır. 


26 Mayıs 2026 Salı

Fırsat Tepmişim

Fî tarihinde bir ilçede iki seneye yakın şube müdürü olarak görev yaptım.

Yaptığım bu görev pek içime sinmese de başlamış bulundum. 

İmdadıma, müstear isimle yazdığım yazılar yetişti. 

Mülki amirin ilgi göstererek şikayet ettiği altı yazım üzerine soruşturma ve inceleme başlatıldı.

Soruşturmaya görevli iki muhakkik, üç yazımda siyasi içerik bulduğundan kademe ilerlemeyi durdurma tecziyesi ve şube müdürlüğünden alınmam yönünde dosya hazırladılar. 

Dönemin bakanının onayı ile şube müdürlüğünden aslî görevim olan öğretmenliğe döndürüldüm. 

Kademe ilerlemeyi durdurma cezasını da il disiplin kurulu onayladı. Onaylanan bu ceza yüksek disiplin kurulu tarafından tescillendi. 

Tanıdıklarımın ısrarı üzerine bölge idare mahkemesine atamanın durdurulması ve cezanın iptali için dava açtım. İlk mahkemede davayı kaybettim. Avukatın istinafa götürelim teklifine, gerek yok, kapatalım gitsin deyip mahkeme boyutunu da kapattım.

Göreve geri iade ve cezanın iptali için yaptığım savunmalarda avukatın dahli yoktu. Hepsi el emeği göz nuru kendi mahsulüm idi. 

Şimdiki aklım olsaydı göreve iade ve cezanın iptali davasından ziyade mutlak butlan davası açardım. Mutlak butlan talebimi gören yerel mahkeme hakimi, neydi bu mutlak butlan diye araştırır dururdu. Mahkeme, mutlak butlanın ne olduğunu öğrenmek için uğraşıp didinirken ben de keyif çatardım. Biraz uzun sürerdi ama koltuğumun geri gelmesi işten bile değildi. 

Ülkemde mahkemenin verdiği ilk mutlak butlan kararı benim olurdu. Mutlak butlan kararını hatırlayamayan "Ramazan Yüce davası" derdi, herkese emsal olurdum. 

Mahkeme kararıyla koltuğa yeniden oturmanın havası da bir başka olurdu. 

Niye böyle dava açmadın diyebilirsiniz. Haklı bir soru. Yalnız bilmiyordum. Bu hukuki terimi ilk defa duydum. Avukatım da "Ramazan Abi, mutlak butlan davası açalım" demedi. Alacağı olsun. Yalnız ona da kızamıyorum. Çünkü hukukçu olmasına rağmen onun da bu terimi ilk defa duyduğunu düşünüyorum. 

Şimdi kendi kendime kızıyorum. Bilmemek ayıp değil, sormamak ayıp, bu ayıp da bana yeter diyorum. 

Kendime yine kızıyorum. Keşke zamanında çevremi geniş tutsaymışım. Her kesimden insanla teşriki mesaim olsaydı diyorum. Mesela iki partiden Hatay Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapan Lütfi Savaş beyefendi ile hukukum olsaydı diyorum. Mübareği ben hekim belediye başkanı sanırdım. Halbuki hukuku da çok iyi biliyormuş. Zamanında kapısını çalıp kendisinden destek istesem çok iyi olacakmış. 

Kendime kızıyorum ama Lütfi Bey'e de kırgınlık ve kızgınlığımı ifade etmek isterim. Hiç belli etmedi ne cevher olduğunu. Meğer Savaş soyadı kendisine öylesine verilmemiş. Savaşarak sonuç almada da üstüne yokmuş. Bilseydim, atlar gider Hatay'a. Lütfi Bey, bilgi, birikim ve tecrübene ihtiyacım var derdim. 

Hasılı, fırsatı teptim bir kere. Maalesef son pişmanlık fayda vermez. 

24 Mayıs 2026 Pazar

Bizde Olduk Bir Karadeniz

Konya ve Türkiye bu sene hiç olmadığı kadar yağış aldı. Neredeyse Allah'ın her günü yağıyor. Hem de öyle böyle değil, baya yağıyor. Ülkede birçok barajlar dolduğu gibi taştı da. Yetkililer ister istemez baraj kapaklarını açtı. Şehrinden ırmak geçen bazı şehirler sular altında kaldı. Sel baskınlarına karşın yetkililer her yağış öncesi dikkatli olunması hususunda vatandaşları uyarıyor.

Diğer şehirleri bilmem ama Konya, karasal iklimi iliklerine kadar yaşayan bir şehir. Kışımız da kurak, yazımız da dense abartı olmaz.

Konya bu kuraklıktan son yıllarda fazlasıyla nasibini aldı. Barajlar boşaldığı gibi kuyu suları da sos vermeye başlamıştı.

Susuzluk kapıda endişesi çekerken bu sene bol miktarda yağan, hâlâ yağmaya devam eden yağmur tüm Türkiye'nin ve Konya'nın can simidi oldu. Bereket, Hızır gibi yetişti. Haliyle yüzler gülüyor.

Bol yağmuru görünce Rize veya Artvinliler, şehirlerine sürekli yağmur yağdığını ifade etmek için mizahi bir dille şöyle derler: "Bizde haftada iki gün yağmur yağar. Biri üç gün, diğeri dört gün sürer". Bu mizahı tüm Karadenizliler yapar. Konya'ya bu sene aşağı yukarı her gün yağan yağmuru görünce Karadenizlilerin bu mizahı aklıma geldi ve bizde olduk bir Karadeniz dedim.

Bu mizah bir başka mizahı aklıma getirdi. İşçi olarak Almanya’ya giden bir hemşerimiz çok para kazandığı için kendisine, "Milyoner Ali" demişler. Hemşerimizin lakabı da milyoner Ali olarak kaldı. Rabbim, selamet versin. Aynı zamanda çok sahavet ehli biri.

Avrupa'ya gitmeyen bir başka hemşerimiz de çoluk çocuk didinerek biraz para biriktirmiş. Paranın miktarı bir milyonu bulmuş olmalı ki bu hemşerimizin çocuklarına, "Bizde olduk bir milyoner" dediği söylenir. Sonradan milyoner olan hemşerimize de bol kazançlar dilerim. İnşallah milyoner oldum derken paramızın enflasyon ve devalüasyon karşısında pul olduğunu hesaba katmıştır.

Mizah mizahı, fıkra da fıkrayı hatırlatır. Şehrin gördüğü bol yağmur, geçen sene bir bayram sonrası cuma hutbesinde hatibin konu dışı açıklamasını hatırlattı. Hatip, hutbe bitimi işi yağmurun yağmadığına getirmiş. Şu hadisi okumuştu. “Bir toplum mallarının zekâtını vermezse, mutlaka gökten yağmur kesilir. Şayet hayvanlar olmasa, onlara asla yağmur yağmaz.”

Hadisin sıhhat derecesini bilmiyorum. O hatibi o zaman yazı konusu edinmiş, Karadenizliler zekatı veriyor da ondan dolayı mı Karadeniz'e sürekli yağar demiştim. Bu sene bol yağmuru görünce bu hatip kardeşimiz ne düşünüyor acaba? Ya Konyalılar zekât vermeye başladı. Ondan dolayı yağıyor ya da hayvanların yüzü suyu hürmetine yağmur görüyoruz. Bu durumda kurak giden geçen senelerde hayvanlar yok muydu sorusu da aklıma geliyor.

Sadede gelirsem, yıllar yılı kurak geçen ülkemiz bu sene yağan bol yağmurla yağmura doydu. Şu endişemi de dile getirmek isterim. Eskiden yağmurun azlığı bizi düşündürüyordu. Bu sene bolca yağmaya devam eden yağmur da düşündürüyor. Çünkü azı da zarar, fazlası da. İsteriz ki tam karar olsun.

Kaybedenler Liginden misiniz?

Yıllardır şampiyon olamayan FB'de olağan ve olağanüstü seçimli genel kurul eksik olmaz. Her seçimde en az iki aday yarışır. Seçimi kazanan, başarılı olsa da olmasa da kolay kolay gitmek istemez.

FB'de 20 yıl başkanlık yapan Aziz Yıldırım ilk adaylığında Vefa Küçük ile yarışmış, rakibinden bir oy fazla alarak başkan seçilmişti.

Aziz Yıldırım, Ali Koç ile yarıştı. Ali Koç'a karşı kaybetti.

Ali Koç da 6 yıl başkanlık yaptıktan sonra Saadettin Saran'a başkanlığı kaptırdı.

Saadettin Saran fazla başkanlık yapmadan seçimli kongre kararı aldı. Kendisi yeniden aday olmayacak. Kongrede Aziz Yıldırım ile Hakan Safi başkanlık için yarışacak.

Sürekli kongre yaparak başkan seçen FB, şayet şampiyonluk gelmezse daha çok seçimli genel kurul yapar.

Malumunuz ne Aziz Yıldırım ne de Ali Koç FB başkanlığını isteyerek bıraktı. Aziz Yıldırım kaybettiği başkanlığı geri almak için yeniden aday.

Her ne kadar Ali Koç bu sefer aday değilse de tıpkı Aziz Yıldırım'da olduğu gibi Ali Koç da başkanlığa ve yenilgiye doymadı. Koç da bir zaman sonra tekrar FB'nin başına geçmek için kolları sıvarsa şaşırmam.

Şu var ki insanoğlu koltuğa bir oturmuş olsun. Bir daha kalkası gelmiyor. Bir getirisi ve şöhret olmalı ki insanımız rekabete giriyor. Halbuki seçim ve rekabet olmasa da koltuğa oturan ölünceye kadar o koltukta otursa ne güzel olur. İnsanımızın yenilme korkusu olmadığı gibi ülke de seçimle uğraşmaz.

Ne edersiniz ki demokrasinin en kötü yönü, belli süre koltukta oturduktan sonra tekrar sandık konması. İyi de seçim seçim, nereye kadar? Her seçimde adaylık, nereye kadar? Yenilgi yenilgi, nereye kadar? Tamam, yenilen pehlivan güreşe doymasa da tekrar tekrar yenilgi istese de bu seçimli kaybetmelere de bir çözüm bulmak gerek.

Yenilip güreşe doymayan bir pehlivan olmasam da az buçuk yenilenlerin psikolojisini bilirim. Bu yüzden Aziz Yıldırım ve Ali Koç'u çok iyi anlıyorum. İkisinin ve kaybeden nicelerinin yerinde olsam kaybettiğim seçime tekrar aday olmaktansa kaybettiğim seçim için mahkemeye müracaat ederek mutlak butlan isterim.

Hem Aziz Bey hem de Ali Bey mutlak butlan davası, centilmenliğe sığmaz diye düşünebilir. Böyle bir dava açmayı kendilerine yediremeyebilirler. Pekala FB üyelerinden biri böyle bir dava açabilir. Hiçbir FB kongre üyesi böyle bir davaya yanaşmaz denirse ben ne güne duruyorum. FB'li değilim ama onlar adına mutlak butlan için müracaat edebilirim. Hem de ayrı ayrı iki dava birden. Bir Ali Koç'a karşı kaybeden Aziz Yıldırım için bir de Saadettin Saran'a karşı kaybeden Ali Koç için mutlak butlan davası açabilirim.

Yeter ki he desinler. Onlar için taşın altına elimi koyarım. Bundan sonrasını mahkeme düşünsün, mevcut seçilen başkanlar düşünsün. Bu dediğimi yabana atmasın Aziz ve Ali Beyler. Unutmasınlar ki demokraside çare tükenmez. Hele mahkemeler varken çare hiç tükenmez. Çünkü mahkemeler haksızlığı gidermek ve sorunu çözmek için var. Ayrıca kaybedilen seçimin mahkeme kararıyla yok hükmünde olması ve mahkeme kararıyla yeniden koltuğa oturmanın havası bir başka olur. Çünkü kaybettim sandığını bir bakmışsın, kazanmışsın. İnanmazlarsa daha önce eşekten düşüp tekrar eşeğe binenlere bir sorsunlar ya da daha önce eşeğini kaybedip üzülen Nasrettin Hocaya, eşeği bulunduktan sonra yaşadığı sevinci bir sorsunlar.

15 Mayıs 2026 Cuma

Geleceğiniz için Bana Yatırım Yapın

Yazılarımı takip edenler, her seçimde adaylık beklentisi içerisine girdiğimi, bugüne kadar beklentilerimin gerçekleşmediğini, aday gösterilmediğimden dolayı moralimin bozulmadığını, bu sefer de olmadı, dünyanın sonu değil deyip diğer seçimlere bel bağladığımı bilir. 

Her ne kadar moralimin bozulmadığını söylesem de üzülmemek elde değil. Ama nasip değilmiş deyip esas işime yoğunlaşırdım. Niçin aday göstermediğimi de hiç sorgulamadım. 

Haliyle nedenini tespit edip gereğini yerine getirmeyince bugüne kadar derdime çözüm de bulamamıştım. 

Son olup bitenlere bakınca anladım ki ben aday olma sebebini işlememişim. Yani olaylara determinist yaklaşmamışım. Hep nasip değilmiş deyip yan gelip yan yatmışım. Halbuki bugüne kadar sebebini işlemiş olsaydım, şu anda karşınızda seçilmiş biri olurdum. 

Anlayacağınız ben bu işe yani garanti adaylığa para bağlamamıştım. Düşünmüşüm ki bende bir cacık gören; gelsin, beni bulsun, sen bizim adayımızsın desin. Bildiğim, almadan vermek Allah'a mahsus gerçekliğini, kulu insanlardan beklemişim. Para her kapıyı açar acı gerçeğini gözardı etmişim. Heyhat ki Heyhat. 

Biraz geç oldu. Belli bana biraz pahalıya patladı. Ama nihayet gözümü açtım. Gecikmiş adalet adalet olmasa da nasıl ki bazen adalet sonradan gelse de zamanında seçilememiş biri olarak zararın neresinden dönersem kâr. Şu andan itibaren karşınızda siyaseti bilen, aday olmak için ne yaptığını bile bir kardeşiniz var. 

Bu kadar lafı eveleyip geveledikten sonra sadede geleyim. Garanti yani kale bilinen yerden belediye başkan adayı olmak için basının yazıp çizdiğine göre bir milyon avro vermek gerekiyormuş. Bende ise resimde gördüğünüz gibi 10 cent sermaye var. Yeni bir seçime kadar bu sermaye ne kadar olur, şimdiden bir şey diyemiyorum. Takdir edersiniz ki seçime kadar bir milyon avro denkleyemem. 

Sizden istediğim, az veya çok demeden ilk sermayesini koyduğum bu paranın en az 1 milyon avroya denklenmesi. Yani kardeşinize maddi destek çıkmanız. Unutmayın ki bu desteğiniz, ben belediye başkanı olduktan sonra unutulmayacak. Verdiğiniz kat kat size dönecek. 

Kısaca, başkan adayı olabilmem ve seçilebilmem için sizden para istiyorum. Bunun adı dilencilikse dilencilik. Ama bunu dilencilikten ziyade geleceğe yatırım olarak görmeniz kendi menfaatinize olacaktır. Çünkü ortak arıyorum. 10 cent koyarak çıktığım bu yolda servet kazanacağımı düşünürseniz bana emaneten vereceğiniz her yüksek para sizi ihya edecektir. 

Şaka yapmıyorum, dalga da geçmiyorum. Paranızı altın, döviz, borsa, kripto para, faiz gibi yerlerde haybeye durdurmayın. Ticaret yapıp riske girmeyin. Bana yatırım yapın, geleceğinizi kurtarın. Çünkü bu karlı yatırımda sistem beni besleyecek, bende sizi. 

Sanırım derdimi anlatabildim. O halde haydin pamuk eller cebe. 

Not: Geleceğe yatırım olarak bire on, belki de bire yüz kazanacağınız bu alışveriş için sizden istediğim, lütfen paranızı avro cinsinden nakit teslim etmeniz. İbana falan göndermeyin. Poşet veya çanta içinde göndermeniz tercihimdir. 

Bir de bu durum sonra ortaya çıkarsa diye düşünmeyin. O zamana kadar atı alır Üsküdar'ı geçeriz. Onlar da eşeklerini Niğde'ye sürmek zorunda kalırlar. 

7 Mayıs 2026 Perşembe

Gariplikler Peşimi Bırakmadı

Kan merkezine gitmek için Zafer’den geçiyorum. Karşımda, yoldan kaldırıma geçen, geçerken konuşan bir kadın dikkatimi çekti. Kendi kendine mi konuşuyor derken biriyle telefon konuştuğunu anladım. Bilin bakalım, telefonu nereye koymuş? Hiç uğraşmayın. Zira bilemezsiniz. En iyisi ben söyleyeyim. Telefonu kulağı ile başörtüsünün arasına koymuş. Elinde poşet, konuşarak gidiyor. Siz başörtüsü, kadının başını örtmek için diyedurun, ben kadının maharetine ve bulduğu orijinal çözümüne gıpta ettim.

*

Bir markete girmek için marketin önüne geldim. Parktan çıkan araçların çıktığı ve yayaların da birlikte kullandığı market önü bir yol burası. Markete girmeden önce cep telefonuma gelen mesaja bakmak için elimi cebime attım. Mesaja bakarken market otoparkından çıkıp caddeye çıkmaya çalışan ve 20 hızla giden bir arabanın korna sesiyle irkildim. Hemen kenara çekilip yol verdim. Kusura bakmayın anlamında elimi kaldırdım. Şoför koltuğunda oturanın, “Ne yapıyon, kendinde misin? Allah Allah, şu yaptığına bak" dercesine camdan bir el işareti yapması var ki görmeye değer. Şeytan apalayan yüzünü söylememe gerek yok. Bulutlu ve kapalı havada siyah gözlüğü takması da nevi şahsına münhasır biri olduğu anlamına gelir. Belli ki bu havada güneş gözlüğü takmanın havası başka oluyor. 

Şu var ki kadın çok sert. Çoğu erkekte gördüğüm hoşgörüyü kendisinde göremedim. Anlaşılan o ki kadının affı yok. Çünkü taviz tavizi doğurur. Öyle ya markete gelen herkes benim gibi böyle önüne geçerse nasıl araba sürecekti? En iyisi korna çalmak. Çünkü hiç kimsenin, arabasının hızını yavaşlatmaya, frene bastırmaya, önemli vaktini çalmaya hakkı yok. Kısaca yayalara göz açtırmamak gerek. Bu yönüyle kadın sürücünün görevini yapması ancak takdir edilir. Bir de madem ki bu araca korna takıldı. Süs görevi görmesin. Dat dat diye hemen çalmak gerek. Tıpkı güneşte takması gereken siyah güneş gözlüğünü süs olsun diye almadığı gibi. Ne diyeyim, benden ırak olsun, Allah kocasına sabır versin.

*

Site bahçesindeki ağaçların kesilmesi ya da budanması durumuyla ilgili bilgi almak için ilgili kuruma gittim.

Girişte şu konuyla ilgili kiminle görüşmem lazım soruma, içerideki güvenlik sizi yönlendirir dendi.

Güvenlik görevlisi sağdaki şu odada falan bey ile görüşeceksin dedi.

Odayı buldum. Kapıyı çalıp açtım. Odada iki kişi vardı. Her ikisi de ekranla haşır neşir idi. Kolay gelsin. Şu bey ile görüşeceğim dedim. Pencere önündeki masada oturan, “benim” dedi.

Masasına doğru yaklaştım. Ayakta bekliyorum. İstedim ki başını kaldırıp mesele neydi desin. Hoş geldiniz, nasıl yardımcı olabilirim, buyurun oturun falan beklemiyorum. Kendini vermiş ekrana. Hummalı bir şekilde çalışıyor. Artık ne yazıp ne çiziyor ya da ne gönderiyor bilmem.

İşiniz var galiba dedim. “Siz söyleyin. Ben sizi dinliyorum” dedi. İyi öyleyse deyip konuşmaya başladım. Yüzüme bakmadan ekranda çalışan birine artık meramımı ne kadar anlatabilirsem.

Nice sonra başını kaldırdı. Nasıl bir yol izlemem gerektiğini, hangi evrakla geleceğime dair bilgi verdi, sağ olsun. Teşekkür edip ayrıldım.

Başını ekrandan kaldırmadan beni dinleyen bu kişi takdiri hak edenlerden. Öyle ya aynı anda iki işi birden yapması başlı başına takdirlik. Kaçımız yapabilir bunu? Türkiye hala ayakta ise böylelerinin çalışması sayesinde olmalı.

Adamın bu durumu bana Hz Ömer’le iki arkadaşı arasında cereyan eden mum hikayesini hatırlattı. Arkadaşları Hz Ömer’i ziyarete gelmişler. Verdikleri selamı Hz Ömer almamış. Çalışmaya devam etmiş. Nice sonra masasındaki mumu söndürüp başka bir mum yakıncaya kadar devam etmiş bu selamsız ve kelamsız hal. Mumun halini sormuşlar. “Az önceki mum beytülmale aitti. Siz ise ziyarete geldiniz. Kamuya ait mumu söndürüp kendi özel mumumu yaktım” demiş. Belki de bu kamu görevlisi, kamuda iş yaparken belki de Halife Ömer’i örnek alıyor. Kim bilir.

Ben de sanırdım ki bu şekil hummalı çalışma sadece bankalarda ve PTT’de var. Meğer bu kamu kurumunda da varmış. Ben gittim gördüm. Umarım yetkililer de görür ve yüksek bir kademede değerlendirir. Çünkü üretim için ciddiyet, resmiyet ve hummalı çalışmaya ihtiyacımız var. Zira hep laubalilikten bizim bu durumumuz. Bir de zamanı verimli kullanmamaktan.

*

Tüm işlerimi bitirip evime doğru yol alırken yolum üstü bir meslek lisesine girdim. Müdür yardımcılarının odasında kahvemizi yudumlarken yürümekte zorlanan bir kız çocuğunu getirdiler odaya. “İçi bulanıyor, sol göğsünde batma var. Ne zamandır geçmedi” dediler. Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş.

Müdür yardımcıları ilgi gösterdiler. “Ambulans çağıralım” dediler. Kız, “Olmaz” dedi. “Anneni arayalım, gelip götürsünler” dediler. “Annem, hamile, gelemez” dedi. “Babanı arayalım” dediler. “Hayır, babamı aramayın” dedi. “Peki, ne yapalım, onu söyle” dediler. Sessizlik. Yine de anneni bir arayalım. Numarasını söyle” dediler. “Numarasını ezbere bilmiyorum” dedi. “Babanınkini söyle” dediler. “Onu da bilmiyorum” dedi. Yanında gelen kız arkadaşına, “Arkadaşınızın telefonunu sınıftan al da gel” dediler. “Ben telefonu okula getirmiyorum” dedi. Son çare olarak e okuldan annenin numarasını bulup aradılar. Durumu anneye söylediler. “Babası almaya gelecek” demiş anne. “Kızım, bak yerinde duramıyorsun. Gel seni ambulansla hastaneye gönderelim. Belki kalbinde bir sorun olabilir” dediler. “Gitmem. Gerekirse babam akşam götürür hastaneye” dedi.

Üç dört müdür yardımcısı ve bir öğretmen; işi, gücü bırakıp kıza dil döktüler. Bir de okuldaki idareciler ne iş yapar deriz. Kız, Nuh dedi, peygamber demedi. Lise öğrencisinin okula telefon getirmiyorum demesi bana manidar geldi. Keşke tüm öğrenciler böyle olsa. Aileden kimsenin numarasını ezbere bilmemesi de “ezberci eğitim”e hayır meyvelerini vermeye başlamış desek yanlış olmaz. Bir de okullardaki eğitimi beğenmeyiz.

Onlar kızı ikna için uğraşadursunlar. Müsaade alıp çıktım. Dış kapıya kadar bana eşlik eden ziyaretine geldiğim arkadaş ise “Abi, ne yapacağımızı şaşırdık. Velilerin nasıl tepki vereceğini kestiremiyoruz. Geçen birini 112’yi arayarak hastaneye nöbetçi öğretmen nezdinde gönderdik. Veli gelip ‘Niye geç götürdünüz’ fırçasını çekti bize” dedi.

Gariplikler bunlarla sınırlı olsa daha ne isterim. Günün anısına 2 saat 52 dakika yürümüşüm, 17.720 adım atmışım, 10 km yapıvermişim, 709 kalori yakmışım. 

Anlayacağınız, 6 Mayıs Çarşamba, namı diğer Hıdrellez günü kan vermeyle başladım güne. Aynı gün peşi sıra bu dört garip olayla müşerref oldum. Çarşamba çarşafa dolanır dedikleri böyle bir şey mi diye düşünmeden edemedim. Şu var ki gariplikler mi beni buldu, ben mi gariplikleri kovaladım, bilemedim. Belki de gün garipti. 

22 Nisan 2026 Çarşamba

Birbirinin Aynısının Ta Kendisi İki Kulüp

FB ve GS'yi ezeli rakip biliriz. Biri diğerinin olmasını ve onmasını istemez. Birbirleriyle düşman gibiler. Birbirlerini çekemezler deriz.

Hep böyle gördük, hep böyle bildik.

Şimdi düşünüyorum da iki kulübü de yanlış tanımışız. 

Meğer birbirilerinin tıpatıp aynısının benzerinin ta kendisiymiş.

Bunu 2025 sezonunda daha iyi anladık.

İkisi de bu sene sen şampiyon ol diye birbirlerine altın tepsi içerisinde şampiyonluğu sundular. 

Olurdu, olmazdı. Hayır, sen ol dediler hep. 

Biri yenildiyse öbürü de yenildi. 

Biri berabere kaldıysa diğeri de berabere kaldı. 

Biri yendiyse, diğeri de yendi. 

Meğer birbirlerine karşı ne kadar centilmen ne kadar hasbi ne kadar diğergam ne kadar dost ne kadar birbirlerini taklit eden ne kadar birbirlerini seven kulüp imişler. 

Lig böyle de Ziraat Türkiye Kupası farklı mı?

Biri bir gün önce çeyrek final maçında Konya'ya 1-0 yenilerek kupaya veda ederken, GS geri durur mu? Merak etme bir gün sonra ben gereğini yaparım. Sen Türkiye kupasında yoksan ben de yokum, anca beraber kanca beraber. Üstelik sen deplasmanda veda ettim, bense sahanda üstelik bir fazla gol yerim deyip Gençlerbirliği'ne 2-0 yenilerek biriz, beraberiz. Senin üzüntün, benim üzüntüm, senin sevincin, benim sevincim, sana gülenler bana da gülsün, sen gülünç olacaksın da ben bundan geri mi kalacağım dedi.

Durum aynen böyle. 

Bakmayın Filistin-İsrail gibi göründüklerine. 

Meğer her iki kulüp de rakibiz hem ezeli diyerek yıllar yılı bizi ayakta uyutmuşlar da her konuda olduğu gibi bizim bundan da haberimiz yokmuş.

Ne diyelim, alacakları olsun! 

Bu vesileyle adları büyük FB ve GS'yi kupada saf dışı bırakan Konyaspor ve Gençlerbirliği'ni tebrik etmek lazım. 

Problemleri Azaltmanın ve Çözmenin Yolu

Türkiye'nin çözüm bekleyen sorunları çoktur. Çöz çöz bitmiyor. Bu sorunların bitmesini beklersek ömür biter, kıyamet kopar, bu sorunlar yine bitmez.

Bitmeyen sorunlar da insan mahsulü. İnsanlar sorun üretiyor diye eli kolu bağlayacak halimiz yok.

Bu durumda ne yapmalı? Sorunların hepsini çözemesek de sorunları azaltabiliriz. Mesela mahkemelerin işi çok yoğun. Çünkü her işimiz mahkemeyle.

Yargılamalar uzun sürüyor, mahkumiyetler oluyor, hapishaneler kısa zamanda hınca hınç doluyor. Meclis hapishaneleri boşaltmak için infaz yasasında değişiklik yapıp bir kısmını salıyor ama suç işleyen o kadar çok ki boşalan cezaevleri birden doluyor.

Mahkemelerin iş yükünü artıran problemlerden biri de bazı belediyelerdeki yolsuzluklar, irtikap, rüşvet, ihaleye fesat karışma vs.

Bu sorunun çözümü çok basit. Çünkü yolsuzluk yapan belediyelere bakınca, çoğunluğunun muhalif partilerden olduğu görülecektir. Tüm belediyeler iktidarda olan partiden olsa yolsuzluk olur mu? Olmaz. İşte size çözüm.

Mahkemelerin iş yükünü azaltmak için siyasi partiler yasasında bir değişiklik yaparak mahalli seçimleri kaldırabiliriz. Sadece genel seçim yapılır. Seçime giren her parti hem vekil hem Cumhurbaşkanı hem de belediye başkan adayını belirler. Türkiye genelinde seçimlerde en yüksek oyu alan parti iktidar olur. Cumhurbaşkanı, vekiller ve belediye başkanları bu partiden seçilmiş olur. Böylece ülkede tepeden tırnağa tek parti iktidarı olur. Farklı partiden vekil ve belediye başkanı olmaz. Tüm başkanlar aynı partiden olursa, sorarım size, belediyelerde ve bu ülkede yolsuzluk olur mu? Olmaz. Yolsuzluk olmayınca gözaltı, iddianame olur mu olmaz? Yani mahkemeye iş düşmeyince hakim ve savcılar işsizlikten avucunu yalar. Suç işleyen olmadığı için polislere pek iş düşmez. Belediyeler tertemiz olunca belediye başkanları hizmetten hizmete koşar. O şehrin çözülmedik hiçbir sorunu kalmaz.

Burada mahalli seçimleri kaldırınca muhtarlık ne olacak denebilir. Bu vesileyle muhtarlıklar da kalkar. Muhtarsız olmaz denirse, iktidar olan partinin işaret ettiği kişiye ya da gösterdiği adaya muhtarlık mührü verilir. Partili muhtar olmaz demeyin. Partili Cumhurbaşkanı olur da partili muhtar olmaz mı?

Kadına istismar, kayıp ve cinayetler ne olacak diyebilirsiniz. İstismara uğrayan üst düzey birinin çocuğu ise sonuna kadar gidilir. İstismar eden ve öldüren üst düzey bir bürokratın çocuğu ise bu çocuklara dokunulmaz. Bunun için ayrıca delil karartmaya gerek yok. Varsın babasının sağlığında yapsın bunları. Üstelik yakışır da. Öyle ya koskoca bürokratın çocuğu yargılanıp içeri mi girsin?

Tüm meselelerimiz verdiğim bu iki örnek üzerinden çözüme kavuşursa çözülmedik meselemiz kalmaz. İnanın bu ülkeyi o zaman kimse tutamaz. Tek endişem, ülke elimizden uçar gider. O yüzden elimizle sıkı tutmamız gerekecek. Bunun için de içimizdeki milliyetçi ruh, vatanseverlik, hamaset ve slogan yeter de artar bile. Bir de herkes bu yazımda olduğu gibi benim gibi hiç olmadığı kadar ciddi olacak. 

3 Nisan 2026 Cuma

Berlin Kaldırımları *

Berlin sokak ve cadde kaldırımları dikkatimi çekti. Kahir ekseriyeti birbirinin aynısı desem yanlış olmaz. Çoğu kaldırımların ortasına büyükçe taş döşemişler. Taşın sağına ve soluna da küçük küçük parke taşlar yapıştırılmış. Aşağı yukarı her kaldırımda da bisiklet yoluna yer vermişler.
*
Cuma namazını kıldığımız Osmangazi Camisinde, namazdan sonra dernek başkanı ve yardımcısı ile tanıştık. Her ikisi de Sivas Gürünlü imiş. Dernek başkanı Zülfikar Bey, “Gelin size kahve ikram edeyim. Türkiye’ye gidince, gurbetçiler bir kahve de içirmediler diye arkamızdan konuşmayın” dedi gülerek. Israr edince caminin karşısındaki bir dönercinin önüne oturduk. Biz, Türk çayı içeceğiz deyince, “O zaman gelin şuradan içelim” diyerek yakınındaki bir başka işletmeciye geçtik.

Çayımız Türk çayı olmasa da Türk usulü çayı kulplu bardakta içtik. Ev dışında 5.gün dışarıda içtiğimiz ilk çayımız idi bu.

Çaylarımızı yudumlayıp muhabbetimizi yaptık. Kalkarken, “Bu yakınımızda tarihi bir saray var. Buraya gelmişken ziyaret edebilirsiniz. Özcan Bey o tarafa gidecek. Size tarif etsin” dedi dernek başkanı. Kaldırım üzerinden giderken cami derneğinin yardımcısı olan Özcan Bey’e, bu kaldırımların çoğu aynı usul yapılmış. Ne zaman yapıldığını biliyor musun diye sordum. “Bilmiyorum. Yalnız ben 1984 yılında buraya geldim. Ben geldiğim zaman bu kaldırımlar vardı ve bu şekildi. Hiç değişmedi” dedi.

Şaşırdım bu cevaba. Özcan Bey gelmeden kaç yıl önce yapıldı artık? Orasını siz düşünün. Anladığım kadarıyla Berlin Belediyesinin kaldırım ve alt yapı diye bir derdi kalmamış. Zamanında bir yapmışlar, pir yapmışlar. Tekrar tekrar kaldırım yenilemeye masraf etmemişler. Evladiyelik olarak yapmışlar.

Ülkemizdeki kaldırım politikasını söylememe gerek yok sanırım. Biz 84’ten bu yana kaldırımları kaç defa yenilemişizdir. Bunun da hesabını siz yapın. Çünkü bizdeki belediyeciliğe kaldırım belediyeciliği dense yeridir.

Nedense ekmek israfından bahsederiz de hiç kaldırım yıkıp yapma israfına pek değinmeyiz. Gerçi vatandaş bundan dert yansa bile belediyelerimiz bildiğini okuyor. Yıkıyor, yapıyor. Tekrar yıkıp tekrar yapıyor. Yani benim oğlan bina okur, döner döner bir daha okur misali. Hakkını yemeyelim hem yıkmada hem de yenilemede dünya, hele Almanlar bizim elimize su dökemez.

Konya’ya geldiğim zaman birbirinin benzeri bu kaldırımlara değindiğim zaman oğlan söyledi. Kaldırımlardaki büyük taşların altından kablolar geçirilmiş. Büyük ihtimalle elektrik ve telefon şebekesi olsa gerek. Aynı zamanda alt yapıya erişimi kolaylaştırmak ve estetiği güzelleştirmek amacı güdülmüş. Yapan yağmurun suyunu da aradaki boşluklar emiyormuş.

Sokak ve caddeleri dümdüz. Hiç yamuk ve eğri sokak ve cadde görmedim. Binaları da hakeza. Hem yolların hem de kaldırımların simetrik olmasına azami gayret sarf edilmiş. Bunu becermişler de. Ağaçlar, tabelalar, aynı hizada. Bizdeki gibi asimetrik değil. Kaldırımlarda gözün kapalı yürüsen hiçbir şeye çarpmazsın.

Bir hafta Berlin’de kalmışsın. Hemen Batı hayranı olmuşsun demeyin. Zoruma gider. Gerçi sizden önce bunu söyleyen oldu. Okulda, Özcan Bey ile ilgili anekdotumu birine anlatırken bizi kenarda dinleyen biri, “Batı hayranlığı başlamış” demez mi? Küçük dilimi yuta yazdım. Acaba Batı hayranlığını bırakıp bu arkadaşın kafa yapısına hayran olsam nasıl olur? Fena olmaz aslında. Zira bu kafa yapısıyla Almanlar bizi kıskanıyor bile derim.

*12.04.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

5 Mart 2026 Perşembe

Limon ve Maydanoz

Çarşamba akşamı azık karıştırarak arkadaşlarla bir araya geldik. Bahtıma çorba düştü. İftara yakın iki arkadaş aldı beni.

Yolda giderken “Yanına limon aldın mı” dedi. Eyvah, aklımdaydı. Unuttum dedim. “O vakit yolda bir yerden alırız” dedi. Alalım almaya. Yalnız iftarı organize eden arkadaşa soralım. Çünkü benden sadece çorba ve kepçe istemişti. Limon istemedi. Belki temin etmiştir dedim. Aradım. “Limonu temin ettim. Ayrıca getirmenize gerek yok” dedi.

Benim için çorbanın ya da başka bir menünün yanında limon olması ya da olmaması hiçbir anlam ifade etmiyor. Önümde limon olsa da pek sıkmam. Sıkarsam da menünün içinde limonun tadını almayacak şekilde birkaç damla damlatırım. Bunu da limon sıkmıyor musun demesinler diye yaparım. Ama arkadaş için böyle değil. Limonun olduğunu duyunca rahatladı. Çünkü onun için limon bir sofrada olmazsa olmaz.

Şu var. Evde kayınpederin kızı olmasa faydası saymakla bitmez bu limonu eve, bacaya bastırmam. Ama elim mahkum. Her alışveriş listesine mutlaka limon yazılır.

Kınamayın, ayıplamayın. Bilirim benimki de aşırılık ama ne edersiniz ki ekşi ve mayhoşu ile aram hiç yok. Kazara, mayhoş bir nar, elma, erik veya çağla yesem, dişlerim bana küser. Dişimdeki uyuşukluk gidinceye kadar dişlerimle kolay kolay bir şey kesip çiğneyemem. Efendim, hastalıklara karşı vücudu korur demeyin. Hasta olup yataklara düşmeye, günlerce bu hastalığı çekmeye razıyım. Lütfen bana limon demeyin. İsmini duyar duymaz dişlerim uyuşmaya başlıyor.

Neyse, iftar kaçmasın. Ezanla birlikte sofraya oturduk. Yemeklerimizi yedik. Kalkıp bir nefes aldıktan sonra tatlı var. Size bıraktık dediler. Sofradan kalktıktan sonra tekrar sofraya oturmam. Bunun tek istisnası tatlı. Tatlı varsa tekrar otururum.

Arkadaş, çorbasına, salataya ve ana menüye ne kadar limon sıktı görmedim. Çünkü kendi önüme konmuş menüye odaklanmıştım. Yalnız önümüzdeki tatlının her bir yerine limon sıktı da sıktı. Sadece kendi önündekilere değil, benim yiyeceğim tatlının üzerine de bolca limon sıktı. Tatlıyı ağzıma aldım. Tattan eser yoktu. Tatlı olmuş limon. Tatlı değil, limon yedim. Sonunda dayanamayıp mübarek, şu önündeki tatlı dilimine sık. Benimki limonsuz olsun dedim. Ama iş işten geçti. Çünkü bizim o güzelim tatlıyı her ağzıma alışımda limon dedi ki ben buradayım.

İşin ilginci, o kadar uyarıma rağmen hiç istifini bozmadı. Her zamanki gibi dediğim dedik idi. Bir elindeki çatalla bir tatlı aldı. İkinciyi almadan az önceki sıktığı limondan tekrar tatlının üzerine sıktı da sıktı. Bunu bir değil, kaç kere yaptı. Böyle böyle kaç limon bitirdi bilmiyorum. Abartmıyorum, limondan akan suyla çamaşır ve bulaşık yıkanır.

Tatlıyı yedim ama ben bu yediğime tatlı demem. Çünkü tatlı değil, limon yedim. Tatlıdan eser yoktu. Ağzımın tadı bozuldu. Ağzımın içi limon doldu. Nem ne şekil bir tat kaldı ağzımda. Güya yemeğin üzerine tatlı yiyip tatlı konuşacaktım. Ben buna tatlının içine etme derim. Başka da bir şey demem.

Tamam, limon ve arkadaş birbirinden ayrılmaz iki fidan. Ha şunu yemeğin içindeki tuz misali tadında, kararında ve kıvamında sıksa olmaz mı? Haydi her şeye limon sıkmayı hayatının bir parçası edindi diyelim. O güzelim tatlı mı tatlı tatlıdan ne ister? Tatlının içine sıkılmış limon ben buradayım diyorsa, o tatlı, tatlıdan ziyade olur limon.

Bugüne kadar abartıp her şeye limon sıkanı gördüm de tatlıya limon sıkanı ilk gördüm. Ha limon sıkmış ha her şeye maydanoz koymuş.

Her konuda olduğumuz gibi limon sıkma ve sıkmama konusunda da aşırı uçlardayız. Hiç limon aramayan ve adeta limonsuz hayat yaşayan ben, aşırı uçtayım. Bir de arkadaş gibi gördüğüne limon sıkan hem de öyle böyle değil, son damlasına kadar limonu sıkanlar var aramızda.

Etli ekmeğe, lahmacuna, yeşilliğe, salataya, çorbaya, balığa, yemeğe, kısaca sofrada menü namına ne varsa sıktıkça sıkıyorlar. Limondan su çıkacak takat kalmayınca, bir de limonun arta kalanı ağızlarına alıp içini yiyorlar.

Sofrada yemek kalıyor ama kesilen limonların üzerine ilave limon kesip hepsini bitiriyorlar. Daha olmadı, kaşıklarına limon sıkıp içiyorlar.

İşte bu arkadaş da bu limon familyasından. Ara ara arabaşı yerken de yan yana oturmuşluğum olur. Çorbaya o kadar limon sıkıyor. Çorba oluyor limon çorbası.

Sonunda Allah rızası için sofrada ayrı oturalım. Ayrı kaptan yiyelim. İçim dışım limon oldu. Ben limon değil, çorba içmeye geldim buraya dedim de kaseler ayrıldı ayrılalı mükellef çorba içmeye başladım. Limonsuz çorbayla birlikte yüzüme bet beniz geldiğini düşünüyorum.

Hasılı, limoncu tayfa ile ben Filistin ile İsrail gibiyiz. Ne birbirimizden ayrılırız ne de bir oluruz. Her şeye limon sıkma konusunda her menüye maydanoz olan bu limon taifesi, sofrada benden ırak olsun, kendi önlerindeki kabın içini, dışını istersen limonla doldursunlar, yemek menüsü diye kabın içini limonla doldurup içsinler. Ama ne olur, bu güzel emellerine beni alet etmesinler. Faydalı diye benim yiyeceğim menüye de limon sıkmasınlar.

Limon sıkma konusunda yazdıklarıma limon dile gelse, sen ne diyon arkadaş, sıkıla sıkıla ne hale geldiğimi bir ben bilirim bir de Allah. Allah kimseyi limon yapmasın der mi der. 

25 Şubat 2026 Çarşamba

Öcalan'ı Daha Fazla Mağdur Etmeyelim

Terörden ve şehit cenazelerinden yıllar yılı her seçimde ekmek yiyen, Türk milliyetçiliğini tekelinde bulunduran partinin, işaret fişeği ile birlikte cin şişeden çıktı. Cinin tekrar şişeye girmesi mümkün değil.

Terörden ve Kürt milliyetçiliğinden yıllar yılı ekmek yiyen, Türkiye partisi olamayan, kamuoyunda Kürtlerin temsilcisi olarak bilinen ve Kürt oylarını çantada keklik bilen ve tekelinde bulunduran parti de başı Türk milliyetçisinin çektiği sürece destek veriyor. 

Dünkü düşmanlığın ardından Türk ve Kürt temsilcilerinin karşılıklı destek açıklamaları göz yaşartan türden. Hayreti zaten söylemeye gerek yok. Düşman çatlatan bir kardeşlik, birlik ve bütünlük gözden kaçmıyor. İleride bu iki zıt kutbun tek partide birleşip iktidara yürümesi işten bile değil. Kamuoyu bunu da görürse, bilin ki kimse şaşırmayacak. Öyle ya "terör devam etsin mi? Düşmanlık nereye kadar". Dünya diyecek ki dünya kuruldu kurulalı, dünya böyle kardeşlik görmedi diyecek. 

Görünen o ki "Terörsüz Türkiye" sloganıyla başlatılan süreç, Öcalan'ın özgürlüğe kavuşmasıyla neticelenecek. Çünkü geçmişte kader mahkumlarına özgürlük sloganları hep afla sonuçlandı. Yeter ki ağızdan çıkmayı görsün, arkası gelir.

Madem ki netice Öcalan'ın özgürlüğüyle sonuçlanacak. İpe un sermenin, süreci zamana yaymanın bir gereği yok. Kurucu Önderi daha fazla tutsak etmenin alemi yok. Bir an evvel salalım. Hatta bunca yıl bir hiç uğruna içeride yatırmaktan dolayı özür dileyelim. Yattığı her gün için kendisine tazminat ödeyelim. Üzerine yasal faizini de ekleyelim. Hakkını helal et kardeşim diyelim. Biz ettik, sen bizi affet. Büyüklük sende kalsın. Hatta 40 bin kişi sana feda olsun diyelim.

Özgürlüğe kavuşturduktan sonra onun mürüvvetini de görelim. Geçimini sağlaması için milletvekili emekliliği üzerinden kendisine emekli maaşı bağlayalım. Düğününü devlet yapsın. Kendisine düğün hediyesi olarak genel bütçeden bir ev hediye edelim. TOGG markayı kabul ederse arabasını da verelim. Düğününde kendisini yalnız bırakmayalım. Tüm devlet ve siyaset erkanı, PKK'nin dağ kadrosu düğünün özel davetlileri olsun. Nikah şahitliğini Türk milliyetçiliğini tekelinde bulunduran devlet büyüğümüz ile Kürt milliyetçiliğini eş başkanları yapsın. Hatta çifte düğün bile yapılabilir. Öcalan da onun şahitliğini yapar. 

Kürt partisi de eş başkan modelini bırakarak bayrağı asıl sahibine teslim etsin. Kürt ve Türk partileri seçim ittifakı yapsın. Biri Türklerden, diğeri Kürtlerden oy alsın.

Yeter demeyin. Bence yetmez. Öcalan için geçmişte, halihazırda bazılarının söylemeye devam ettiği, "Bebek katili, terörist başı" gibi hakaret ve iftira sözlerinin söylenmesi yasaklansın. Kendisine Sayın kurucu önder densin. Olmadı, Nobel Barış Ödülü için kendisini teklif edelim. Ödülü alması için Türk heyeti diplomasi yürütsün. Öcalan, bizim milli meselemizdir. Biriz, beraberiz, hepimiz Öcalan'ız desin.

Benden bu kadar. Biraz da siz deyin. Hiçbir şey aklınıza gelmiyorsa kamuoyu oluşsun, özgürlük bir an evvel gerçekleşsin diye benim önerilerimi kamuoyuna yayın. Bunu barin yapın. Daha ne diyeyim. 

10 Şubat 2026 Salı

Ben Hayıflanmayayım da Kim Hayıflansın!

Keçiören Belediye Başkanı'nın yerinde olmak isterdim. Gıpta ettim. Daha doğrusu kıskandım kendisini. 

Bir ilçenin adı sanı duyulmamış belediye başkanı iken Türkiye gündemine oturdu. Bir insan uğraşıp didinse bu derece gündem ve şöhret sahibi olamazdı. Görüyorum ki Başkan anasının hayır duasını almış. Allah'ın da sevgili kulu. İnanın, Türkiye gündemine oturmak, haberlere konu olmak için şehir şehir gezse, televizyonlara para verse bu derece tanınmaz ve konuşulmazdı. Akıllı başkanmış vesselam. Bedavaya getirdi şöhreti. 

Günlerce televizyonların ana haber bülteninde, tartışma programlarında, yazılı basında. İsminin geçmesini, insanların değerlendirmesini ekranlarda izledikçe öyle zannediyorum, ekran karşısında dört köşe oluyordur başkan. 

Başkan şöhretin cazibesini yaşarken biz de Genel Başkan küfretti mi? Hakaret etti mi? Niye istifa etti? Bağımsız mı kalacak, başka partiye mi geçecek? Geçecekse acaba hangi partiye geçecek? Partilerden kendisine teklif var mı? Başkan hangi partiye göz kırpıyor? Başkan tüm partilere eşit mesafede mi? Bakalım hangi gün Meclise gidip bir partinin rozetini takacak? diye aramızda konuşup duralım. Öyle görünüyor ki Başkan malı götürdü. Belki de tüm partiler bize geçse, bizi tercih etse diye ellerini ovuşturuyordur. Hazır şöhret edinmişken partimize güç katar diyorlardır. 

Küfürlerin aslı astarı var mı? Varsa anasına küfür var mı bilmiyorum. Ama bu durumda, bir partiye geçerse herhalde Başkan'ın yeni parti genel başkanından isteyeceği tek şey, "İleride anlaşamazsak lütfen anama küfretmeyin. Anamı karıştırmayın" olur diye düşünüyorum. 

Burada siyasi mülahazalardan uzak bir şekilde şunu söylemek isterim ki ister siyasetin içinde ister dışında olalım ister genel başkan ister belediye başkanı olalım, siyaseti fazilet yarışı olarak yapalım. Siyasetin seviyesini düşürmeyelim. İşin içine küfür, hakaret katmayalım. Ayrılık, gayrılık, birliktelik, nezaket ve görgü kuralları çerçevesinde yürüsün. 

Hemen ciddileştim gördüğünüz gibi. Geleyim sadede. Tekrar edeyim, Başkan'ı kıskandım. Şöhret basamaklarını bu şekilde hızlı tırmanmak için Keçiören'de belediye başkanı olmak isterdim. Ama ne şöhretim var ne de başkanlığım. Gördüğünüz gibi bir başınayım. Bu durumda ben hayıflanmayayım da kim hayıflansın!

5 Şubat 2026 Perşembe

Meclis Göreve, Ramazan Sınıfa!

Emekliliğime ramak kaldı. Ramak demişsem daha 2,5 yıl var. Niyetim son gününe kadar çalışmak. Hatta mümkünse iki polis nezaretinde sınıflara veda etmek.

Devlet bu hakkı vermiş. Ben de bu hakkı son âna kadar kullanayım diyorum. 

Fakat gel gör ki öğrencisi, öğretmeni, idarecisi ve çevrem rahat durmuyor. Gel tezkere dercesine benim adıma gün sayıyorlar. Emekli oluversem adeta göbek atacaklar. Hızını alamayıp daha çalışın mı, emekli ol artık diyen de var. Sanırsın ki eğitimin önündeki engel benim. Ben emekli oluversem eğitim ve öğretimin tüm dertleri bitecek. 

Bence millet benim adıma gün saymayı ve gelin güvey olmayı bıraksa iyi olacak. Yarın şoka uğramaları işten bile değil. Zira sabah ola hayrola. Zamanın ne göstereceği bilinemez.

Sakın kendini darı ambarında görme. Dursan dursan 65'i beklersin. Sonra kapı dışarı ederler. Çünkü kanun var demeyin.

Ne belli, yarın bir siyasi duayenin Meclis grubunda, "Meclis göreve, Ramazan Sınıfa" demeyeceği. Çünkü büyüğümüzün devleti, milleti, ülkeyi düşünmekten ve hizmetten başka bir amacının olmadığı hepimizin malumu. Ne zaman ülkede bir sorun olsa taşın altına elini koyar. Mesele memlekette, gerisi teferruat deyip kolları sıvar. Yeter ki ülkenin bir sorunu olsun. Kim ne derse desin, kim ayıplarsa ayıplasın, Siyasi hayatına mal olsa bile işaret fişeğini gönderir.

İşte o zaman bilin ki ölünceye kadar sınıflardayım. Ölünce, öğretmen ve öğrencilerim omuzlarında taşıyarak mezara defnederler. 

Burada, sayın büyüğümüzün beni de memleketin bir meselesi göreceğine dair büyük umut taşıyorum. Ki bu konuda ona çok güveniyorum. Bilin ki çok yardımsever. Kimlere yardım etmedi ki benden yardımını esirgesin. 

İşte o zaman "Oh, emekliliği geliyor" diye el oğuşturanlar mahcup olacaklar. Demedi demeyin.

6 Ocak 2026 Salı

Yatak Odaları Güvenli Değilmiş!

Maduro olayı gösterdi ki ülkelerin bir numaralarının istirahat etmek için girdikleri yatak odaları bile güvenli değil.

Sen koca ülkeyi yönet. Bir sözünle herkesi inlet. Yediğin önünde, yemediğin arkanda olsun.

Halka hizmeti her şeyin üstünde görüp saçını süpürge et. Halkına üç haneli enflasyon, hayat pahalılığı dahil her şeyi ver. O halk senin için kılını kıpırdatmasın. Nankörlükten başka bir şey değil bu. İnsanoğlu çiğ süt emmiş dedikleri böyle bir şey olsa gerek.

Nasıl bir dünya ki sabahtan akşama hizmet için koştur, didin. Gece üç beş saat dinlenmeni sana çok görsünler.

Kişi sandıkla gelir, sandıkla gider dedikleri demokrasi kuralı da hava ve cıvaymış.

Halkın, ülkenin ve ülkeyi yönetenlerin onuru da orman kanunları nezdinde bir hiçmiş.

Devlet başkanı da olsan dünya dedikleri sıkıntı ve dertmiş. Dünyaya gözlerini ağlayarak açmanın anlamı da eyvah ben dünyaya geliyorum, yandım demekmiş.

Makam, mevki, para, pul, şöhret, Karun gibi zengin olmak ve gücü elinde bulundurmak, pekala yatak odasında bir anda bitebiliyormuş. Müflis tüccar dedikleri böyle bir şey olsa gerek.

Kişi, ne oldum dememeli, ne olacağım dedikleri bu olsa gerek.

Her gücün üstünde bir güç vardır, dinsizin hakkından imansız gelir dedikleri herhalde böyle bir şey olsa gerek.

İstirahat için yarım ölüm dedikleri uykuya dalıyorsun. Gözünü açınca uykunun yarım ölüm değil, tam ölüm olduğunu anlıyorsun.

Acı sona dair verdiğim örnekler uzar gider. Böyle acı sonlarla karşılaşmamak, ölmeden ölmemek ve her gün kabus görmemek için geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerin devlet başkanları, bir gece sabaha karşı yatak odasından derdest edinmemek için ne yapmalılar? Bunu kendime saklıyordum ama görünen o ki benim devlet başkanı olacağım yok. Bu tedbirimi yazayım da bari mevcut devlet başkanları faydalansın. Böylece benim de çorbada tuzum olsun. Bakarsın bu önerimden sonra devlet başkanları, “Bundaki akıl ne bizde ne de Trump’ta var. En iyisi biz bunun aklından faydalanalım deyip beni başdanışman olarak görevlendirirler.

Nedir tedbirin derseniz? Buyurun:

Devlet başkanlarına ait yatak odası olmayacak. Hayda! Hiç uyumasınlar mı demeyin. Az sabır.

Her devlet başkanı uyumak istediği zaman kendine mezar evler yapacak. Mezar evleri bir tane değil, ülkenin tüm mezarlarının içine bildiğimiz mezar görüntüsünde mezar evler yapılacak. Yani üstü diğer mezarlar görüntüsünde olacak, alt tarafı ise bildiğin yatak odası olacak. Bu yatak odasında her türlü konfor olacak.

Devlet başkanları buralarda istirahat edecekler. Böylece güzel bir uyku geçirerek gündüzün yorgunluğunu üzerlerinden atacaklar. Güne daha dinç uyanacaklar. Çünkü burada onları kimse rahatsız etmez. Trump özel kuvvetlerine emir vererek gidin, şunu alın gelin derse, devlet başkanını bulamayacaklar. Nasıl bulsunlar? Çünkü bir devlet başkanının mezarlıkta bir mezar evde yattığı kimsenin hatta şeytanın bile aklına gelmez.

Diyelim ki mezarlıkta bir mezar evde kalıyor istihbaratını aldı. Koca ülkede tüm mezarlıkları kazmaları gerekecek. Bu da bir devlet başkanına zaman kazandırır.

Bir devlet başkanının mezar evde kalması, güvenliği yönünden elzem olmakla beraber aynı zamanda öldükten sonra başkan yatacağı yere yabancılık çekmeyecek. Çünkü her fani nasılsa ölümü tadacak. Mezar evinde ölünce, öldüğü mezara gömülür. Ayrıca merasime gerek kalmaz.

31 Aralık 2025 Çarşamba

Neye Umut Bağlamışım?

2021 Aralık ayının son günü sosyal medyada yazıp paylaştığım yazım önüme düştü. Gözlerimin ışıltısına bakacaksınız dediğime göre Sayın Nebati'nin Hazine ve Maliye Bakanlığı dönemi sonrası olsa gerek. 

Döneminde, tüm dünya faizleri yükseltirken bizim ülkemiz nass gereği faizleri indirmişti. Ekran ekran gezip bol şaklabanlıklar yapmıştı. Verilen görevi hakkıyla yapıp köşesine çekildi. Trakya'da aldığı bol sulak arazi ile büyük bir hazineye kavuştuğu bir ara gündeme geldi. Başka da hatırlayan yok. 

Şu var ki bugünkü yüksek faiz ve dövizin fırlaması, TL'nin iyice değer kaybetmesi onun eseri idi. Gerçi onun bunda suçu yok. O sadece verilen emri yerine getiren emir eri bir figürdü. 

Neyse geçip gitti. Hala ceremesini ise biz çekiyoruz. İzahı olmayan o günlerin mizahı olur demişim. Bakalım ne yazmışım:

"Hazine ve Maliye Bakanlığı sırası yavaş yavaş bana gelecek diyordum.

Sanki yavaştan daha hızlı olacağa benziyor. Bunu, içime doğan umut ışığından biliyorum.

Burada umut kelimesi geçince sakın ola ki ekonomiye umut olacak, yaralarımızı saracak anlaşılmasın.

Eğer böyle yanlış bir anlaşılma söz konusu ise şimdiden özür dilerim.

Burada geçen umut, benim bakan olacağım umududur, size umut olmak değil yani.

Bunu baştan söyleyeyim de sonra ahu figan etmeyelim.

Bakan olur olmaz bu ne yapar diye düşünmenize, bana 300-500 gün kredi vermenize gerek yok.

Gözlerimin içine bakacaksınız. Gözlerimdeki tükenmişliği ve çaresizliği görünce, hepiniz bundan gelecek hayır gelmez olsun. Bu, öncekilere rahmet okutur diyecek ve kötü komşu mal sahibi yapar misali, hepiniz başınızın çaresine bakacaksınız.

Kendi yağınızla kavrulacaksınız.

Siz başınızın çaresine bakarken ben de bakanlığım dışında daha da huzur bulmak için birkaç yönetim kurulu üyeliğine kapağı atmaya çalışacağım.

Bu iyiliğimi de hiç unutmayın". 31.12.2021

Yeni yıl, umut tacirliği yapan kurtarıcılardan kurtulduğumuz yıl olsun. 

7 Aralık 2025 Pazar

Şemsiyem de Şemsiyem

Kayınpederin kızı, "dün soğan almadın mı" dedi. Yok almadım. Bugün markete gideriz diye almamıştım dedim. "İyi de ben şimdi yemek yapıyorum. Soğansız mı olsun" dedi. 

İyi ki yemek yapmayacağım o zaman demedi. Öyle ya soğan da soğan. Değilse sen bilirsin deseydi, pazar pazar çekilmezdi açlık. 

Her zaman son dakika golü yemek yapan kayınpederin kızının bugün erkenden yemek yapası geldi. Vardır bir hayır. 

Soğansız yemek nasıl olurdu. Ya bir de yemekte tat ve lezzet olmazsa. Mazeret de hazır. "Soğansız yemek böyle olur. Bunu bulduğuna şükret" der miydi derdi. 

Zaten önüne gelen haline şükret diyor. Hiç, paran, pulun var mı diyen yok. 

Yağmur da yağıyor. Üstelik duracak gibi değil. Olmazsa yarı ıslanıp şu markete gidip geleyim dedim. 

Üzerime yağmur geçirmez oğlandan geçme montu geçirdim. 

Ne olur ne olmaz deyip 2000 öncesine ait evladiyelik şemsiyemi de aldım. 

Almakla iyi yapmışım. Öyle böyle değil, baya yağıyor. Şunu söyleyeyim ardı arkasına üç gündür ince ince yağan bu yağmur sanki bu sene eski kışlardan bir kış göreceğimizin habercisi gibi. İnşallah böyle olur. 

Soğan ve elma alayım dedim. İki markete baktım. Birinde soğan 9 lira idi, diğerinde 8.99 lira. Haliyle 8.99'u tercih ettim. 

Elmadan vazgeçip soğanın yanına üzüm aldım. 

Giderken yağan yağmur, dönüşte de hız kesmeden yağmaya devam etti. 

Eve gelip aldıklarımı koydum. Şemşiyeden şıpır şıpır su akıyor. 

Şemsiyeden su damlaması ne anlama gelir? Hayır mı şer mi bilmem ama bizim kırmızı çizgimiz. 

Kayınpederin kızı şemsiyenin suyu aksın ve kurusun diye yer ararken dur şuraya koyayım diye dairenin girişindeki çöp kovasının üzerine koydum. 

Çocukların anası "Bir şey olmaz mı" dedi. Olmaz, ne olsun dedim. İçeri girdim. 

Aradan birkaç saat geçti. Yağmur hafif çisentiye bıraktı. Hava kararmadan alışverişi yapıp geleyim diye çıktım. Arabayla gidecek olsam da şemsiyeyi de almalıyım dedim ama benim şemsiyenin yerinde yeller esiyordu. 

Gelinlerin annesine sordum, şemsiyeyi aldın mı diye. "Hayır, ben almadım" dedi. 

Az önce oğlan yağmur yağarken spora gitmişti. O almış olabilir mi dedim. Arayıp oğluna sordu. Almamış. O zaman az önce senin diğer oğlun gelmişti. O almış olabilir mi dedim. Onu da aradı. O da almamış. 

Çocukların anası, annelerinin iki çocuğu da almadığına göre bu şemsiye nere giderdi. Komşular almaz. Apartmana giren çıkan olmaz. 

Adeta tutuştum. Zaten canım sıkkındı. Çünkü pazardan başlar bendeki pazartesi sendromu. Öyle ya yarın okul vardı. Üzerine bir de şemsiye eklenirse katmerli bir üzüntü çökerdi üzerime.

Nitekim öyle oldu. 

Hıncımı soğandan almalıyım. Öyle ya pazar pazar şu soğanın başıma açtığı işe bak. Ha dün alıverseydim olmaz mıydı. Bir de şemsiye bulunmazsa, bundan sonraki geriye kalan ömrüm bilin ki benim için çok yavan geçecek. Zira ağzımın hiç tadı olmayacak. Bu şemsiyeyi çok kullanmasam da 2000 öncesine ait bir şemsiye idi. Manevi değeri önemli değil de maddi değeri önemliydi benim için. Çünkü az paraya almamıştım o zaman. 

İyi de uçmuş muydu bu şemsiye? 

Can havliyle kışlık sporları geçirip dışarı attım kendimi. Hava soğuk, yağmur hafif çiselemesine rağmen adeta içim yanıyordu. Ne soğuk söndürürdü bunu ne de yağmur damlacıkları. Az sonra yapacağım yüklü alışveriş de tüm bunun üzerine benzinle ateşe gitmek gibi olacaktı. 

Bu durumda moralin bozuk yarın okula gitme bari deseler bile sönmezdi bu ateş. Sonra okula gitmemek de çözüm olmazdı. Çünkü nereden bakarsan 27-28 yıllık şemsiye. Vay be çeyrek asrı devirmiş. Ben geldim gidiyorum o ise hala yepyeni ve işlevini harfiyen yerine getiriyor. Bir daha böyle şemsiye bulabilir miydim. Buldum diyelim, böyle bir şemsiye şimdilerde kaç para idi. Haydi bulup aldım diyelim. Kasım ayında enflasyon 0,87 çıkmıştı. Benim yeni şemsiyeyi almak demek, inişin inişine geçmiş enflasyonun inişini yavaşatabilirdi. Çünkü her alışveriş enflasyonu körüklerdi. 

Ben böyle bir haletiruhiye içerisinde abuk sabuk düşünceler içerisinde apartman kapısını açınca, karşımda kapı önünü süpüren site görevlisini gördüm. Sevindim görünce. Çünkü şemsiyeyi soracağım bir kişi daha bulmuştum. Kolay gelsin. Yukarıda şemsiye gördün mü dedim. "Evet, gördüm. Attım çöpe" dedi. Abi, benim evladiyelik şemsiye o. Islanınca suyu aksın diye çöp kutusunun üzerine koymuştum. dedim. "Çöpün üzerine konunca çöpe gidecek diye aldım. Arka taraftaki çöp kutusunun içine koydum. İyi ki bugün oğlan ve hanım yoktu. Onlar olsaydı, esas çöpe giderdi. Bulunamazdı" dedi. 

Hemen arka tarafa geçti. Benim şemsiyeyi getirdi. Kaybolup gitti dediğim şemsiyeme dair tüm umutları bitirdiğim anda, şemsiyem geri geldi. Bir sevinç bir sevinç. Anlatılmaz yaşanır. 

Bundan sonra kim tutar beni. Markete gidip gördüğümü market arabasına attım. Dolaştım marketin içinde. Gerçi bu market arabasıyla altın ve gümüş de taşınıyormuş ama benimkisi gıda taşımak. 

Yaptığım alışveriş 3.049,13 TL tutmuş. Bir iç geçirdim ama şemsiyenin üzüntüsü kadar değildi. 3.049'u anladım da şu 13 ne? Bu küsurat nereden oluştu? Yoksa adliye soygununun 13 Kasım olduğuna bir telmih mi vardı? 

Aman neyse ne? Evladiyelik şemsiyem çöpten de olsa geri geldi ya. Bundan iyisi can sağlığı.

Bu da benim kulağıma küpe olsun. Bir daha çöpün üzerine atılmayacak bir eşya koyar mıyım? Tövbe tövbe.

Not: Bu şemsiye nasıl bir şemsiyeymiş dşye merak edenler için bir görselini buraya koyuyorum. Böyle büyük göründüğüne bakmayın. Katlanır da. 

Not: Size sıcağı sıcağına bir not paylaşayım. Bu yazımı okuyan çanta, şemsiye, kemer türü malzeme satan esnaf bir arkadaş, "Ramazan Hocam. Dert edindiğin kadar varmış. Şu an onun değeri 1000 TL civarı." mesajı gönderdi. Bu mesajı görünce büyük tehlike atlamışım, verilmiş sadakam varmış. Bir de şemsiye geri gelmeseydi, cepten 1000 TL çıkacaktı. Bir diğer husus da bu evladiyelik şemsiye beni öbür dünyaya gönderir diye kendime bir hedef koymuştum. Cepten para çıkacağı gibi ölmeden şemsiye benden önce öleceği için hedefim gerçekleşmeyecekti. Bu da her yıl, yıl sonu enflasyon hedefi koyup da hedefi tutmayan Merkezi Bankası gibi olmak demekti. Hedefi tutmadığı için MB'nin karizması çizilmese de benimki çizilebilirdi.

Bu notu da böylece paylaşmış olayım ki amma da şemsiye imiş. At ile deve mi diyenlere bir cevap niteliğinde olsun.

Bir diğer not daha. Bu yazımı okuyan biraderim, ağa, şemsiye iyiymiş bana ver diye telefon açmaz mı? Dinledim. Ciddiydi. Belli etmedim ama aklım çıkıvirdi. Bunun şakasını bile sevmem. Biraderim ise ciddi mi ciddi. Ona da hiç kusura bakma. Bu şemsiye benimle gidecek. Ben gittikten sonra vereselerden iste. Verirlerse senin olsun dedim. Bu not da şemsiyeme göz kırpanlara gelsin. 

29 Kasım 2025 Cumartesi

Boşa Gitmeyen Yatırım

Niyetim boy pos ve kaportayı göstermek değil, kot ve kazağı göstermek. Gördüğünüz gibi yepyeni.

Para var demek ki demeyin. İkinci el. Ama birinci el gibi. Ne eskimiş ne de yıpranmış. Götür mağazaya birinci el diye tezgaha koy.

Nereden, kimden derseniz, oğlandan hediye. Bu demektir ki çocuğuna yatırım yapmak boşa gitmez. Bir şekilde sana döner, nimetlerinden faydalanırsın. Benimki de o hesap.

Hediyenin oğlandan geldiğini duyunca gidip "Başkasının oğlu babasına urba almış. Senin daha hiçbir şeyini görmedik" diye oğlunuza çatmayın. Zira benim oğlan da almadı bunları.

Bu gördüklerinizi alması için zamanında ben sponsor olmuşum. Kartı vermişim. O da keyfine, zevkine ve bedenine göre almış. Bir müddet giyip hevesini almış. Sonra yenilerini almak suretiyle bu eskileri bir daha giymemek üzere gardırop arşivine atılmış.

Oğlan giymeyeceğine göre kayınpederin kızı, daha yepyeni olan bu eski urbaları, kime verelim sorusunu sormadan bana getirdi. "Şunları bir giy bakalım. Üzerine olacak mı" dedi. Giydim. Tam bana göre.

Bir sevinç bir sevinç. Bilin ki anlatılmaz yaşanır.
Küçüklüğümde iki bayramın ramazan ayında, tercih hakkı olmaksızın bayramda giymek üzere babamın pazardan aldığı gömlek/pantolon/ayakkabı gözümün önüne geldi. Üçünü birden almazdı mübarek. Eti budu neydi zaten. Yoktu ki hepsini alsın. Hangisine ihtiyacım varsa bir tanesini alırdı. Sevinçten uçardım. Ramazan bayramında giyer giymez, annem çıkartırdı. "Eskimesin. Kurban bayramında da giyersin" derdi. Alırken zevk, renk ve tam vücuduma göre olsun diye bir tercih hakkım olmazdı. Birkaç sene eskiyinceye kadar giysin diye uzun ve geniş olanı alınırdı. Al şunu giy bakalım denirdi. Esnafa ya da babaya "Şu rengi alsam olmaz mı" diye sormak olmazdı. Zevk, renk, boy pos her ne ise kabulümüzdü. Yeter ki bayramdan bayrama bir ihtiyacımız giderilsin. İki bayramdan biri haricinde sair günlerde elbise, kıyafet almak ne mümkündü. Ne bizim böyle bir talebimiz olurdu ne de bize böyle bir talep gelirdi. Her iki bayramın birinde bir bayramlık alınsa daha ne isterdik. Bazı yılların bayramlarını bile es geçerdik. Çünkü önceki bayramlarda büyükçe aldığımız daha eskimemişti. Eskirse yama yapılır. Yamalı elbise bayramda giyilmese de bayram harici giyilirdi.

Geçmiş zamanın ruhu ve geçer akçesi böyleydi.

Zamanın ruhu ise daha farklı. Bu zamanın ruhunda urba almak için bayramlar beklenmez. Adeta 7/24-365 gün alışveriş yapmak, tam vücuda göre almak, dolaplarımızda değişik renk ve desende giyecek bulundurmak, birkaç giyimle daha eskimeden hevesi almak, tek giyimlik elbise veya ayakkabı almak, kampanyaları takip etmek, modaya uymak, oturduğun yerden İnternet üzerinden almak zamanın ruhuna uygun alışveriş çılgınlığımızdan kesitlerdir.

Neyse ben geleyim annesinin bana verdiği kot pantolon ve kazağa. Giydim. Çıkarmaz oldum. Yok, hanım, bu genç işi ben yaşlıyım. Bunlar dar kesim. Hele bugüne kadar kot pantolon hiç giymedim. Eski köye yeni âdet getirme. Sonra ile karşı, el âlem ne der demedim. Kazak tam istediğim gibi geniş. Pantolonun paçası biraz uzun geldi. Terzime kestirdim. Kot pantolon giymek, gömlek yerine kazağı tercih etmek kayınpederin kızının da pek hoşuna gider. Yakıştı, güzel oldu. Tam sana göre dedi. Niye demesin. Böylesi ütü istemiyor nasılsa. Hakkını yemeyeyim. Zaman zaman kumaş pantolonu uzatır, takım giy der ama hiç oralı olmuyorum.

Ayağımda kot pantolonu gören biraderim, "Ağa, sen kot giymezdin. Nasıl oldu" diye sordu. Ağan kırkından sonra azdı dedim ise de birkaç yıldır giyiyorum. Nasılsa mahalle baskısı kalktı. Eskiden kot pantolon giymek, kısa kollu gömlek giymek, uzun kollu gömleğin kolunu namazda katlamak ne mümkündü.

Bunu da geçelim. Oğlandan bana tevarüs eden kot pantolon, tişört, kazak, eşofman altı sadece bu gördüğünüzden ibaret değil. Değişik değişik giymek için oğlanın dolabından benim dolaba geçti. Üstelik bir kuruş da vermedim. Sevincim bundan. Özellikle cepten paranın çıkmamasına. Daha ne isterim.

Bu demektir ki zamanında oğluna yapılan harcama daha doğrusu yatırım boşa gitmiyor. Dönüş dolaşıp sana geri geliyor.

Siz siz olun, geri dönüş için çocuğunuza yatırım yapın ki yüzünüzde gülücükler oluşsun. Keyfinize diyecek olmasın. Şekil A da olduğu gibi.

İşin garibi, oğlandan tevarüs eden bu kadar urba varken, hepsi dolabımda sırayla benim giymemi beklerken, kayınpederin kızı ise üzerine bir şey almıyorsun diye kızıyor. Sanırsın ki giyim kuşam firmalarının ortaklarından biri. Hakkını yemeyeyim, bana acıyor, aynı şeyleri giyiyorsun, al diyor. Çünkü ona göre bende para var. İyi de bunu ben niye bilmiyorum.

Neyse boş verin aile meselesini siz. Oğlandan tevarüs eden bu urba yakışmış mı? Siz ona bakın. Yakışmış deyin de sevincim kursağımda kalmasın.

Not: Oğlan kazak ve kot pantolona sevindiğimi görünce, montunu da verdi. Nasılsa babam giyer dedi. Bu arada montu da pek iyiymiş. Bugün giydim. İçim içime sığmadı. Oğlan ne giyecek demeyin. O kendisine geçen ay aldı. O aldıklarının parasını ödemekle meşgulüm. Bir iki seneye kadar bu aldıkları da bana dönerse hiç şaşırmayacağım.