Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ocak 2026 Cumartesi

Neredesin Ey Görgü?

Cuma namazı için mahalle camiine gittim. Camiye girerken ayakkabıları çıkarıp sol elle ayakkabıları almak için eğildiğimde, benden yaşlı biri, serginin olduğu yere kadar geldi. Ayakkabılarını önüne çıkardı. Sonra ayakkabısıyla basarak geldiği yere ayaklarını bastı. Eline ayakkabısını alarak serginin üzerinden yürüyerek gitti. 

Adam nereye bastı nereye gitti nereye oturdu bilmem. Çünkü onun gittiği yeri aksi tarafına gittim. 

Camiye böyle giren bu şekil kaç kişi var bilmem. İnşallah türünün son örneği olarak sadece kendisi girmiş olur. Eğer birden fazla böylesi varsa oturduğumuz, secdeye gittiğimiz halıların hiçbiri temiz olmaz. Çünkü her camiye girenin ayakkabısıyla basarak geldiği yere çorabıyla basıp gelmek olacak şey değil. Hazırında dışarıdaki pisliği cami içine taşımak demektir.

Evlere de böyle giren eksik olmaz. Tek tük çıkıyor. Nasıl bir temizlik anlayışıysa artık. Görenleri tiksindirmek için elinden geleni ardına koymuyorlar.

Camiden sonra Evliya Çelebi parkındaki kafede oturayım diye gittim. Önce WC'ye uğradım. Orta kabinde yaşı yetmişi devirmiş birini, orta kabinde kapısı açık bir şekilde ayakta ihtiyacını giderirken gördüm. Bu şekil ihtiyaç giderme de garibime gitti. Beyefendinin ayakta işemesinden geçtim. Kapı niye açık? Pekala içeri tam girip kapıyı kapatabilirdi. Kapıyı kapattıktan sonra ayakta mı işer, yatarak mı işer, orası ona kalmış. Ayrıca madem ayakta işeyecek. Yan tarafta ayakta ihtiyaç giderecek pisuarlar var. Oraya niye yanaşmadı, anlaşılır gibi değil. Pisuarları pis gördü desem, mümkün değil. Çünkü belediyenin WC'leri görevlisi tarafından sık sık temizleniyor. Yok, yere çömelemiyorsa belediye bir kabine alafranga tuvalet yaptırmış. Oraya girseydi bari.

Anlaşılan bu yaşını başını almış kişi de görgüsüzün biri. Dağdan inmiş şehrin göbeğinde de kimseye aldırmadan görgüsüzlükte sınır tanımıyor. 

Bu iki görgüsüzün de görünce neredesin ey görgü dedim. Dedim ama dediğimle kaldım. Çünkü bu görgü denen şey öyle bir şey ki parayla alınıp satılan bir şey değil. Ancak görerek görgü kazanır insan. Bu tiplerde de bunları görecek göz yok. Adeta bakar kör bunlar. 

30 Ocak 2026 Cuma

Tasarruf Tedbirlerim Meyvesini Verdi

Önceki ay 34 günde 19 ton su kullanmak suretiyle ikinci kademeye geçerek 835,5 TL bayılmıştım.

Olmayacak böyle. Bu su fiyatları ocağıma incir dikecek, ne yapıp ne edip tasarruf tedbirleri uygulamalıyım deyip kolları sıvadım. 

İlk işim klozetin deposuna bir buçuk litrelik bir pet şişeyi doldurarak koydum. Ardından çay ve içme suyunda kullanmak üzere tatlı su çeşmesinden su getirmeye karar verdim. 

Klozete basınca daha az su boşalıyor. Beşer litrelik sular biter bitmez tatlı su doldurmaya gidiyorum. 

Uyguladığım bu iki basit tasarruf tedbirleri bir ayını doldurmadan suda uyguladığım bu tasarruf tedbirleri hemen bir ay içerisinde meyvesini vermeye başladı. 

Bugün gelen faturam 36 günlük idi. 17 ton su kullanmışım. İkinci kademeye geçmemişim. Fatura bedeli de 777,50 TL geldi.

Bu sıkı tasarruf tedbirlerim sonucunda 58 liralık bir tasarruf sağlamış bulunmaktayım. Yeterli mi bu? Hayır. Ama başlangıç bakımından güzel. Bu ay tam otuz gün boyunca bu tasarruf tedbirlerime devam ettiğim takdirde fiyatlar daha aşağıya inecek görünüyor. 

Gördüğünüz gibi azmin elinden bir şey kurtulmuyor. Buna azmin zaferi denir. 

Bendeki bu azim ve tasarruf aşkı evin iki ferdinde de olsa su fiyatlarında epey bir tasarrufa gitmiş olacağım. O zaman keyfime diyecek olmaz. 

Bu faturanın önceki faturalardan bir farkı da ödeme tarihinin 16 Şubat olması. Daha önceki ödemeler her ayın 8-9-10. günleri idi. Ödeme zamanlaması böyle olmalı. Çünkü 15'inden önce hesapta para olmayabilir. Umarım ki her ödeme tarihi bu şekil devam eder. 

Su fiyatı önceki aya göre düşük gelince midir, bu ay faturaya daha bir detaylı baktım. Faturada yok yoktu:

Su bedelini anladım. Su kullanıyoruz. Atık su bedeli de alıyor. Ne belli evdeki içtiğim suyu eve boşalttığım halbuki. Bunu da geçtim. ÇTV bedeli var. Çevre temizlik vergisi olmalı. Musluğumdan eve gelen, atık suya giden suyun çevre temizlik bedelini ayrıca anlamadım. Bakım bedeli de var. Belediye neye bakıyor ki bu bedeli alıyor? Bir de % 1, % 10 ve % 20 tahakkuklu KDV varmış belediyenin aldığı. Bunu da hiç anlamadım. Kaybetmezsek iyi ki bulmuşuz bu KDV'yi. 

Görünen o ki musluğumdan akan suya gelen fatura sadece sudan ibaret değil. Yok yok anlayacağınız. 

Aman neyse ne? Şu aşağıya çekilen su faturasına sevinmek varken uğraştığım ve mesele edindiğim şeye bakın. 

26 Ocak 2026 Pazartesi

Pazar Günlüğüm

Pazar günü adeta bahardan kalma bir gün idi.

Bu güzel havada hem yürüyüşümü yapayım hem de markete uğrayayım diye evden çıktım.

Önce markete uğradım. Hiçbir şey almadan Muhacir pazarına geçtim.

Millet bahçesini geçtikten sonra yolun sağından ve solundan geçmek ne mümkün. Sağ taraftaki okulların önündeki kaldırıma kaldırım demeye bin şahit lazım. Yoldaki asfaltı korusun diye dar sokaklardaki kaldırıma benzer bir kaldırım var. Bu küçük kaldırımın bir kısmına arabalar park edilmiş olunca yayanın bu kaldırımdan yürümesi ne mümkün. Yoldan yürümen gerek. Bunun için de arkadan gelen arabalardan sakınmak için sık sık iki araba arasındaki boşluğa girip girip çıkmak gerekiyor. Hoş, iki, üç şeritli bu yolda araçların da normal hızla yollarına devam etmesi bile mümkün değil. Sağ şeridin bir tanesine boydan boya araçlar park etmiş. Bazı yerlerde ikinci şeride de araç park edenler var. Haliyle yol tek şeride iniyor. Uzun kuyruklar oluşuyor. Yeni araç park ederken de park yerinden çıkarken de trafik duruyor.

Yolun sol tarafında da trafik iki şerit işliyor. Bir şerit park etmiş araçlarla işgal altında. Bu yolun kaldırımı okulların önüne göre biraz geniş. Oradan yürüyeyim dedim. Kaç tane araç kaldırıma kaldırıma çıkıp park etmiş. Mecburen yola inip arabaların arasından kaldırıma geçebiliyorsun. Bu durum her cumartesi ve pazar böyle. Ne araç trafiği normal seyrinde işliyor ne de yayalar rahat yürüyebiliyor. Güya pazarın altına araç otoparkı yapılacak diye uğraşıldı. Sonra ne olduysa bundan vazgeçildi. Yola rastgele park eden pazar esnafı ve müşteri arabaları yüzünden trafik felç. Kazara bu yolu cumartesi ve pazar ambulans, itfaiye kullanmaya kalksa kolay kolay geçemez.

Yaya ve araç trafiğinin yoğunluğundan geçtim. Caddenin görüntüsü kötü. İşin garibi buradaki trafiği sevk ve idare edecek polis ve zabıta görmek de mümkün değil. Şu var ki yaya yolu olan kaldırımların araç parkıyla işgali hiç hoş değil.

Araç trafiğinden ve yaya trafiğinden bahsetme gibi bir niyetim yoktu. Bir iki cümleyle değinip geçme niyetim vardı. Tıpkı araçların bu caddeden kolay kolay çıkamadığı gibi gördüğünüz gibi ben de çıkamadım.

İşin gücün dert yanmak. Amma da şikayetçisin demeyin. Bilin ki esas niyetim bütçe açığını kapatmak, yeni kaynak üretmek ve pansuman tedbirlerle günü kurtarmak amacıyla iğneden ipliğe vergi koyan Hazine ve Maliye Bakanı Sayın Şimşek’e yeni gelir bulmak. Eğer Şimşek tamam derse bilin ki hazineye yeni kaynak aktarımı olacak.

Nedir kaynağın derseniz, semt pazarları derim. Ne varmış semt pazarlarında derseniz, semt pazarlarında bol miktarda kullanılan poşetleri yabana atmamak lazım. Çünkü pazardan meyve, sebze ve yeşillik alan ne kadar pazar müşterisi varsa hepsinin iki elinde, içinde meyve ve sebzenin olduğu onlarca poşet gördüm. Bu poşetlerin hiçbiri marketlerdeki poşetler gibi ücrete tabi değil. Adam maydanoz almış, konmuş poşete. Lahana almış, konmuş poşete. Kısaca pazara gelen her müşteri en az on poşet kullanmış. Düşünün bir kere, bu her poşet paraya tahvil edilse öyle zannediyorum, Sayın Şimşek bayram eder. Bir de bu poşet markette paralıyken pazarda bedava olması ülkemin kırmızı çizgisi adalet anlayışına sığmaz. Bir yerde parayla satılan diğer tarafta beleş olursa eşit rekabet olmaz.

İyi de bu nasıl olacak derseniz, bunun yolu da şu. Hazine ve Maliye Bakanı her semt pazarının çıkışında bir görevli tayin edecek. Pazarın kaç çıkışı varsa her bir yere bir görevli konacak. Pazardan çıkanın elinde kaç poşet varsa poşet başına para alacak. Elinde on poşeti olan aynı anda görevliye 10 lira bırakacak. Üstelik nakit.

Her pazar çıkışına konacak görevli ile yeni istihdam sağlanmış olacak. İşsiz insanlarımız işe kavuşacak.

Sabahtan akşama, alınacak poşet parası ile bir görevlinin bir günlük yevmiyesi bile karşılanmaz. Üstelik her çıkışa görevli koymakla bu işin içinden çıkılmaz diyebilirsiniz. Bunda haklısınız. Bunun için belediye zabıtasından faydalanılabilir. Saymanlıktan semt pazarlarına görevli çekilebilir. Bunlar her gün ayrı ayrı yerde kurulan semt pazarlarını mesken tutarlar.

Burada, zabıtanın ve saymanlık görevlilerinin işi başından aşkın diyebilirsiniz. Buna da gerek olmayabilir. Her pazar esnafının günde kaç poşet kullandığı kayıt altına alınır. Diyelim ki bir pazarcı esnafı akşama kadar bin poşet kullandı. İşgaliye parası toplayan görevli pazar bitimi her pazar esnafından ayrıca poşet parasını tahsil eder. Pazarcı esnafı da müşteriden kullandığı kadar poşet parasını alır.

Böylece kullanımı kolay, taşımada kolaylık sağlayan her şey vergilendirilmiş olur. Bu da kutsallık demek. Devletin cebi de böylece para görmüş olacak.

Pazardan toplanacak poşet parasıyla bu işler dönmez diyebilirsiniz. Size katılmıyorum. Sabahtan akşama kullanılan poşeti görseniz, iştahınız kabarır.

Burada müşteriye şu kolaylığı da sağlamak lazım. Müşteri evinden pazar çantasıyla gelir. Aldığını pazar çantasına koyar. Hiç poşet kullanmadığı için ondan ayrıca poşet parası alınmaz. Böylece poşet tüketimi de azalacak. Pazara gelen elini kolunu sallayarak gelmeyecek. Pazar arabasıyla gelecek. Poşet tüketimi azalacağı için doğaya da bir katkı sağlanmış olacak.

Bu önerimi yani pazarlarda poşet parası işini yabana atmayın derim. Özellikle Sayın Şimşek bu önerime kulak versin.

Unutmadan söyleyeyim. Bir önerim daha olacak. Yine hazineye bir katkı. Şu arabasını kaldırıma koyan, iki tekerini kaldırıma çıkaran, yaya yolunu engelleyen, bir arabanın dışında yanına ikinci arabayı park edenlere de yanlış park cezası kesilsin. Bu da iyi bir gelir olur.

Haydi öneriye devam edeyim. İşgal ettiği yeri kirleten pazar esnafından da kirletme parası alınsın.

Gördüğünüz gibi vergi koyma, yeni vergiler bulma benim işim. Aklınızda bulunsun. Çünkü mahkeme kadıya mülk değil ya. Yarın Sayın Şimşek çeker giderse, biz ne yapacağız demeyesiniz.

Pazardan bir şey almadın mı demeyesiniz. Markette beğenmediğim üç ürünü pazardan aldım. Gerisi marketten alıp eve geçtim. Akşamında da biraz daha yürüyüş yaptım. Günün toplamı 3 saat 15 dakika yürüyüş, 21.742 adım, 13 km yapmışım. 878 kalori yakmışım.

25 Ocak 2026 Pazar

Tok, Açın Halinden Anlamaz

Adıyaman Kahta'da öğretmenlik yaparken ara ara takıldığım çay ocağında, tütün deposunda çalışan biriyle tanıştım. Yanlış hatırlamıyorsam, tütüne kota uygulandığı 2000 öncesi ya da 2001 ya da 2002 yılları. Tütüne kota uygulanınca haliyle depolara tütün konmamıştı. Bu depolarda görevli olanlar da boş tütün depolarını bekliyordu o zamanlar.

Tanıştığım kişi bu depolardan birini beklemekle görevli imiş. Ne iş yaptığımı sordu. Öğretmenim dedim. Ne kadar maaş aldığımı sordu. O zaman ne kadar aldığımı da hatırlamıyorum ne rakam telaffuz ettiğimi de. Yalnız beş yüz dediğimi hatırlıyorum. Normal şartlarda kimseye maaşını sormam. O bana sorunca, ondan cesaret alarak ben de siz kaç alıyorsunuz dedim. Yanlış hatırlamıyorsam, 1350 lira gibi bir rakam telaffuz etti. Ardından "Sizin maaşınız az. 700 lira olmalı" dedi.

Sonrasında ne konuştuk, ne kadar oturduk hatırlamıyorum. O günden bugüne aklımda kalan ise boş tütün deposunda bekçilik yapan birinin, öğretmenin maaşını kendi aldığı maaş seviyesine çıkarmamasıydı. Daha doğrusu, seviyesinde maaş almamızı denk görmedi. İşin Türkçesi öğretmen maaşını kendi aldığı maaşa bile yaklaştırmadı. En az yarı yarıya fark olmalıydı. Biz her halükarda ondan düşük maaş almalıydık. Elbette maaşı o belirlemiyor ama "En az bizim aldığımız kadar almalısınız" deseydi herhalde kıyamet kopmazdı. Hoş, maaşınız 700 ya da 1350 olmalı dese de yine değişen bir şey olmayacaktı. Ama en azından empati yapmış ve gönül almış olurdu.

Geçmişte başımdan geçen bu anekdot, vekillerin 19 bin lira olan en düşük emekli maaşını 20 bin liraya çıkarmak için Mecliste parmak kaldırmasını görünce aklıma geldi. Bir arkadaşın dediğine göre "600 vekil içinden; 1 Bakan, 4 belediye başkanı, 2 vefat, 1 mahkumiyet nedeniyle 8 vekillik boş. Mevcut 592 vekilden 499'u, oran olarak yüzde 84'ü çift maaş hem vekil hem emekli maaşı 451 bin lira alıyormuş. Sadece 93 vekil tek vekil maaşı 273 bin lira alıyormuş". Eğer bu bilgi doğru ise Meclisin kahir ekseriyeti emekli vekillerden oluşuyor. Kendilerinin cebine her ay emekli+vekil maaşı olarak 451 bin lira girerken bu vekillerimiz en düşük emekli maaşını 19 binden 20 bin olsun diye parmak kaldırmış oldu. Ben buna tok açın halinden anlamaz derim. Empatiyi zaten ara ki bulasın. Tamam, normal emeklinin gideriyle emekli vekil ve halen vekil olanın gideri bir olmaz. Fark olsun da bu kadar olmasın. Emekli fazla değil, namerde muhtaç olmayacak bir maaşa kavuşsun. Temennim bu yönde. Vekillerimiz bu orantısız uçuruma ses çıkarmadığına göre anlaşılan o ki vekillerimizin durumu, benim maaşımı yanına yaklaştırmayan tütün deposu bekçisinden farklı değil. Çünkü tütün görevlisi de aynı kafada, vekillerimiz de.

Normal emekli ile vekil emeklisi arasındaki maaş uçurumu elbette sadece bugünün sorunu değil. Bu sorunu biz bari düzeltelim, aradaki makası biraz daraltalım diyeceklerine, aradaki makasın daha da açılmasına ses çıkarmıyorlar.

Aradaki makasın kapanmasından geçtim. Bugünkü hem emekli vekil hem de halen vekil olanlardan, bugünkü emeklileri düşünme adına, bir ay boyunca sadece en düşük emekli maaşı harcamasıyla yetinmeleri. Eğer bir ay boyunca dişlerini sıkıp 20 bin lira ile geçinebilirlerse, bugünkü aldıkları maaş kendilerine helali hoş olsun.

22 Ocak 2026 Perşembe

On Parmağında On Marifet Bir Profil

Fî tarihinde gündelik kullanmak için şarjlı bir süpürge almak istedim. Satıcı, “Ne yapacaksın şarjlıyı, kablolu al” dedi. Kablolusunu aldım. Kablolu derken kablosunu otomatik içeriye çeken türden değil. Ancak el marifetiyle katlanıyor.

Ne zaman aldığımı hatırlamıyorum. Yıllardır bozulmadan kullandık. Elimiz ayağımız oldu. Yaktığı elektrik sarfiyatını saymazsak sadece torbasına masraf yaptık.

Gel zaman git zaman bu emektar süpürgeyi kullanırken süpürgeden bir ses ve duman çıktı. Sigorta da attı. Motoru yanmış olmalı. Bunun için çok uğraştın hanım dedim.

Birkaç gün sonra kablosuna baktım. Kablonun dışı soyulmuş. Buradan şase yapıyor olmalı dedim. Soyulan kısmı elektrik bandıyla sarıp tekrar çalıştırdım. Çalışır gibi yaptı. Tekrar duman çıktı ve şartel attı. Kablonun görünmeyen kısmında bir sorun olmalı deyip süpürgeyi açmayı denedim. Birkaç vida çıkardım. Sonrasında vazgeçtim.

Beni bir düşüncedir aldı. İyi kötü işimizi görüyordu. Şimdi yerine yeni bir süpürge gerekti. Yeni nesil süpürgeler ise elli bin civarında idi.

Tanıdığım bir servis elemanına şu marka süpürgenin motoru nerelerde dedim. 1000-1250 civarında dedi. Yaptırmaya değer mi dedim. Bence değer dedi.

Hanım da üzülmüş bir görüntü verdi ama gelsin onu benim külahıma anlatsın. Çünkü fakirin bu emektar Fakir süpürgesi bozulacak ki yerine herkesin aldığı yeni nesil süpürge alınsın. Kablodan da kurtulacaktı. Her odayı süpürmek için priz priz dolaşmayacaktı. Yine de sordum. Sevindin değil mi bozulduğuna dedim. Sen öyle san dedi. Ser verip sır vermedi.

Okulda bir elektrik öğretmenine sordum. Motoru yanmış olmalı. İnternetten marka ve modelini girip fiyatlara bir bak. Sen getir bir bakalım. Yalnız benim şu güne kadar dersim yok. Adnan Hocam perşembe bir baksın dedi.

Adnan Hocamın kim olduğunu isimden çıkaramadım. Ne de olsa okulda yeni sayılırım.

Adnan Hocamın kim olduğunu öğrendiğim zaman mahcup oldum. Çünkü öğretmenler odasında kendi halinde sessiz sakin, beyefendi biri idi. Pek konuşmaz, konuşursa da kıvamında konuşan, oturduğu ve kalktığı yeri bilen biriydi. Konuşacağımız zaman ismiyle hitap gerekmezdi bizde. Hocam demek yeterliydi.

Perşembe günü süpürgeyi götürdüm. Derse geçtim. 1.dersin teneffüsünde hocam beni buldu. "Hocam, süpürgeyi getirdin mi" diye sordu. Getirdim arabada dedim. "Ben alt kattayım" dedi. Arabadan alıp hocama teslim ettim.

Ders bittikten sonra süpürgeye bakabildi mi, bakabildiyse neyi varmış diye uğradım. Masanın üzerine koyduğu süpürgenin vidalarını sıkıyordu. Hocam, neyi varmış, motoru yanmış mı dedim. "Motorunda sorun yok. Süpürge sağlam. Kablonun iç tarafında kısa devre yapmış. Kablonun dışı yanmış. Güzelce temizleyip bantladım. Kablosu da oynuyormuş. Onu da sabitledim. Süpürge çalışır vaziyette. Çalışması da şu şekil" deyip prize takıp makineyi çalıştırdı. Son bir iki vidasını da sıkıp teslim etti. Hocam, emeğine sağlık. Zahmet verdim. Beni büyük bir külfetten kurtardın. Değilse yeni süpürge için bir elli bin çıkacaktı benden dedim. Teşekkür edip ayrıldım.

Eve getirip süpürgeyi hanıma teslim ettim. Ne oldu diye sordu hanım. "Sana üzüleceğin bir haber vereyim. Süpürgenin motoru yanmamış. Kısa devre yapmış. Hocam yapıverdi. Süpürge çalışıyor dedim. Hanım da sevindi. Sağ olsun dedi ama hanımın sevinci olsa olsa buruk bir sevinç olur kanaatindeyim. Niyet okuma demeyin. Bu konuda ısrarlıyım.

Şu var ki hanım süpürgenin çalışmasından memnun. Ucu sıkıştığı için süpürgenin diğer kısımlarını takamıyorduk. Hocamız nasıl çıkardıysa şimdi kolayca diğer başlıkları da kullanıyoruz.

Görünen o ki benim süpürgeye bir usta eli değmesi gerekiyormuş. Bu demektir ki fakirin emektar Fakir süpürgesi, gittiği kadar işimizi görmeye devam edecek. Yenş nesil süpürge şimdilik başka bahara kaldı.

Burada bu elektrik hocama bir parantez daha açayım. Perşembe getiririm dediğimi unutmamış. Ben onu bulmadan o beni buldu. Ne diyeyim helal olsun. Demek ki verdiği sözü unutmayan ve takip eden biri aynı zamanda.

Sair gün not fişlerini çıkaracağım. Gel gör ki o kadar uğraşıp didindim. Ne mebbis şifresiyle ne de e devlet şifresiyle e mesem'e girebildim. Mebbis meb ajandasına gelen kodu girmemi istiyor. Girdiğim numaralar için "doğruluğu teyit edilemedi" uyarısı verdi. E devlet ise ikinci bir doğrulama istiyor ama şifre gelmiyordu.

Burada da imdadıma Adnan Hocam yetişti. Önce meb ajandayı yeniden yükletti. Sonra e devlet'ten mesaj gelecek şekilde yapılması gereken işlemi yaptı. Ardından gelen kodu girmek suretiyle nice sonra e mesem'e girebildim. Gördüğüm kadarıyla Adnan Hocam sadece elektrik ustası ve öğretmeni değil, aynı zamanda teknoloji konusunda da mahir. On parmağında on marifet diyelim buna. Eli de çalışıyor, üstelik eli pratik. Aynı zamanda beyin ve zekası da. En azından benim gibi değil. Sen nasılsın derseniz, safi çene desem mesele anlaşılır sanırım. Belli ki Hocamız kendimi insanlara faydalı olmaya adamış. Allah nazarlardan saklasın. Sağlık ve afiyet dilerim.

Burada şunu da söylemek isterim. E mesem’e girmek için o kadar uğraşınca, Trump iki saatte Venezuela Devlet Başkanını alıp ABD’ye getirtti. Benim halime bak. Bir e mesem’e giremiyorum. Bakanlık işi o kadar sıkı tutmuş olmalı ki e mesem’e girmek Venezuela Devlet Başkanını derdest etmekten daha zormuş dedim kendi kendime. Bu düşüncemin de kayda geçmesini istedim burada.

21 Ocak 2026 Çarşamba

Her Yerde Bir Meslek Mezunu Olmalı

Liseyi endüstri meslek lisesinde okumuş bir müdür yardımcım vardı. Okulun ne kadar kırık dökük, tamir işi olursa elinden geçerdi.

Kapı kolu değişecek hocamın işiydi. Beton atılacak, kalıp çakılacak hocamın işiydi. Zaman zaman bir ustaya ihtiyaç olduğunda, hocam, ne yapalım diye sorardı. Hiç sorma hocam, bu iş senin. Bana usta çağırtma derdim. Usta dediğin hadi deyince gelmezdi. Gelse de imkanları sınırlı olan okul için külfet olurdu.

Sağ olsun. Ben, öğretmen ve idareciyim. Bu iş benim işim değil, usta çağıralım demezdi. Özene bezene güzelce yapar, işimiz görülürdü. Haliyle dışarıdan servis, usta çağırmadan kendi içimizde ufak tefek işleri bu şekilde hocamın el becerisiyle hallederdik. Okuldan da para çıkmamış olurdu.

Şu var ki her meslek lisesi mezunu böyle değil. Okulun bir elektrik işi oldu. Binadan binaya uzanan elektrik kablosu gerdirilerek biraz yukarı kaldırılacak. Cesaret edemedi. "Hocam, bir elektrikçi çağırsanız iyi olur" dedi. Öyle ya her meslek lisesi mezunu her işimizi meccanen yapan hocamız gibi olamazdı. Hocamın kulakları çınlasın. 

Bu tür tamir ve tadilat işlerini yapmaya elleri yatkın bu tip meslek lisesi mezunları her okulda olması lazım. Gel gör ki meslek lisesi mezunu olup da öğretmenlik okumuş öğretmen bulmak bundan sonra çok zor. Çünkü 28 Şubat süreci ile birlikte meslek liseleri büyük darbe yedi. Sonrasında bu okullara ne kadar önem verilse de bu okullar eski kalitesinden uzak. Eskiden bu meslek liseleri diğer lise türleriyle yarışırdı. Bu okullardan mezun olanlar dört yıllık fakülteleri kazanıp okuyabiliyordu. Şimdi dört yıllık örgün eğitim yapan bir fakülteyi kazanan meslek lisesi mezunu öğrenci bulmak çok zor.

28 Şubat sürecinde katsayı uygulanan okul türü olarak İHL’ler ön plana çıksa da esas hedef diğer meslek liseleri idi. Çünkü bu süreci sonuçları itibariyle değerlendirdiğimiz zaman sanayinin ara eleman ihtiyacı sonraki yıllarda had safhaya ulaştı. Devlet bugün bu ihtiyacı karşılamak için eskinin çıraklık, şimdilerde mesleki eğim merkezlerinde okumayı tercih edenlere teşvik vermek zorunda kaldı. Bu da insanın önce sağlığını kaybedip sonra tedavi olmak için yüklü miktar para harcamasına benzer.

19 Ocak 2026 Pazartesi

Çayın Adresi

Halihazırda çalıştığım okulda ders zili 8.00'de çalar. Çıkış zili ise 16.15'te sona erer.

İlk saatlerde hep dersim olur.

İlk derse yetişmek için evimden 20 dakika önce çıkmış olmalıyım ki derse zamanında yetişeyim.

Nöbetçi olduğum gün en az bir 20 dakika önce okulda olurum.

Nöbet defterini imzaladıktan sonra nöbet yerine geçmeden önce sabah çayını içmek için çay ocağına uğrarım. Her seferinde de çayımı bardağıma doldurur, nöbet yerime geçerim. Hiç elimin boş döndüğünü hatırlamıyorum.

Çay setinin üzerinde üç demlik çay hazır olur. Hangi demlik biterse, yerine yenisi demlenir.

Önceki çay işine bakan kimseye günde kaç demlik çay demleniyor diye sorduğumda, yanlış hatırlamıyorsam, 17 demlik diye söylemişti.

Çay işine bakanın bir işi olsa okulun emektar memurları devreye girer. Daha olmadı, öğretmenler çayı demler.

16.15'ten sonra eve gitmeden soluklanıp bir bardak çay içeyim desen, çay yine olur.

Çalıştığım onca okul ve kurumda bu kadar çok çay içildiğini, sabahtan akşama günün her saatinde çay olduğunu ilk burada gördüm.

Dersten çıkan soluğu çay ocağında alır.

Çay hem taze hem de nefis. İçtikçe içesi geliyor insanın.

Sabahtan akşama içimiz dışımız çay olur. Çaya doyarız.

Yaz böyle kış böyle.

Sabah çayını demleyen genci okula giriş yaparken okulun önünde çayını yudumlar görürüm.

Güneşin daha doğmadığı, havanın kapkaranlık olduğu gündüzün kısa olduğu kış günlerinde bile ders başlamadan bir yarım saat önce bir demliğin bittiğini görürüm.

Bir gün, ne ara demledin de bir demlik bitti dedim görevliye sabah sabah. "Yediye on kala çay hazır olur hocam" dedi. Sen okula ne zaman gelirsin dedim. "Saat 06.00'da evden çıkarım. İlk işim çayı hazır etmek olur. Erken gelen hocalarım var. İçiliyor" dedi.

Bu okula çayın adresi dense yeridir.

Bugüne kadar o kadar okulda çalıştım. Hiçbir okulda hatta çoğu işyeri ve kurumlarda çay bu kadar erken hazır olmaz. Çoğu yerde çalışanlar çayın hazır olmasını bekler. Bu okul ise çay içecek personeli bekler. Burada sabah yedi olmadan çayı hazır eden arkadaş bir teşekkürü hak ediyor.

14 Ocak 2026 Çarşamba

Kamuda Tasarruf Neyimize!

e-okul ve e-mesem'le birlikte karnelere ihtiyaç kalmadı ise de adettendir, yine de vermeye devam ediliyor.

Karneye niye ihtiyaç yok? Çünkü öğrenci ve veli, not bilgisini dijital ortamda anlık görebiliyor. Hangi dersten kaç puan aldığını biliyor. Bu durumda karnelerin eski anlamı kalmadı.

Bundandır ki eskiden olduğu gibi karne heyecanı kalmadı. Bu yüzden karnesini almaya gelen öğrenci sayısında her geçen yıl azalma durumu söz konusu. Karne almaya gelen de adet yerini bulsun diye almaya geliyor. Alır almaz da ikiye katlayıp buruşturuyor.

Eskiden karneler hatıra olsun diye saklanırdı. Şimdi karne saklayanın bir elin parmaklarını geçtiğini sanmıyorum.

Yeni nesil öğrenciler ailem zayıfımı bilmesin endişesiyle karnedeki notların değiştirildiğini bile bilmez. Bilse bile değiştirme imkanı yok. Değiştirse bile mumu yatsıyı bile bulmaz. Çünkü tüm karneler dijital ortamdan çıkarılıyor.

İlkokul ve ortaokul öğrencileri için belki bir anlam ifade eden karneler, çoğu öğrenci, özellikle lise öğrencileri için bir kağıt parçasından ibaret. Bu yüzden karnesini alma gereksinimi bile duymuyor. Daha önce çıkarılan karneler de müdür yardımcılarının masasında kalabalık etmekten başka bir işe de yaramıyor. Arkasını müsvedde olarak kullanmak istese o da mümkün değil. Çünkü karnelerin arka yüzü basılı geliyor. Haliyle arkası kullanılmaz yığınla karne, kağıt israfı olarak önümüzde duruyor.

Alıcısı olmayan karnelerin hepsini yazdırıp çıkarmak israf olsa da hangi öğrencinin karnesini alıp almayacağı bilinemediği için çoğu müdür yardımcısı, çareyi tüm karneyi basmada buluyor. İçlerinde sayıları az olan bazı müdür yardımcıları ise karneyi önceden basmıyor. Karne günü ve saatinde hangi sınıfta hangi öğrenciler karne almaya gelmişse, sadece o öğrencilerin karnesini yazdırıp çıkarıyor.

Gelen öğrencilerin isimlerini yazmak, listeden o isimleri tek tek bulup yazdırmak karne günü telaş ve meşakkati artırsa da bıkıp usanmadan sadece gelenlerin karnesini çıkarmaya devam ediyor. Liste oluşturulduktan ve karne dağıtıldıktan sonra gelen öğrenciler için tekrar karne basmak, iş yükünü artırsa da israf olmasın diye bu meşakkate değer diye düşünüyor olmalı.

İki yıldır tanıdığım bir müdür yardımcısı pes etmeden, sadece gelen öğrencinin karnesini basıyor. Azmin yanında Kürt inadını da yabana atmamak lazım. Çünkü Türk olan eski oda arkadaşı da tıpkı onun gibi sadece gelenlerin karnesini basmayı denedi. Baktı ki arkası gelmeyecek. Pes edip hepsini bastı ve isim listesi almaktan vazgeçti. Halbuki Türk gibi başlayıp Kürt gibi bitirmeyi esas almalı.

Yine bazı okullar kağıt israfını önlemek için daha önce kullanılmış kağıtların öbür yüzüne sınav kağıtlarını ve yoklama kağıtlarını basarak değerlendiriyor.

Sadece gelen öğrencilerin karnesini basmayı, müsvedde kağıtların arka yüzünü sınav ve devamsızlık evrakı olarak kullanmayı kaç okul yapıyor bilmem. Ama böyle yapan okulların olduğunu düşünüyorum. Çünkü israf olmasın diye kullanılmış kağıtların arka yüzünü kullanan kadar hiç kullanmayan okul ve kurumun olduğu bir gerçek. Hatta çoğu kullanmıyor, geri dönüşüme gönderiyor desek yanlış olmaz. Kısaca israfı önleme konusunda bir birlik yok.

Şu da bir gerçek ki bazı okullar tasarruf tedbirleri çerçevesinde israfı önlemek için kullanılmış kağıdın arka yüzünü kullanadursun. Tasarruf konusunda kamu sınıfta kalır. Çünkü en büyük israf kaynağı kamudur. Herhalde çoğu kurum mensubu, itibardan tasarruf olmaz diye düşünüyor olmalı.

Tasarruf düşüncesiyle, müsvedde kağıdın arka yüzüne sınav ve yoklama kağıdını basan okulların bu niyetlerini takdir etmekle beraber bu şekil kullanılmış kağıtlarla ilgili şu düşüncemi de burada ifade etmek isterim.

Sınav sorularını ve devamsızlık kağıdını müsvedde kağıda basmak;

Sınavın ve yoklamanın ciddiyetini azaltıyor. Soruları eline alan öğrenci sınav sorularına odaklanacağı yerde kağıdın arka yüzüne merak sarıyor. Sınav esnasında gereksiz soru sorarak gülüşmelere sebebiyet veriyor. Okulun kağıdı yoksa ben alıvereyim diyor. Üstelik bu tür müsvedde kağıtların çoğunda, başkasına ait kişiye ait özel ve kimlik bilgilerinin yer aldığı da gözden kaçmıyor. Bu kimlik bilgisi pekala kötü amaçlı kullanılabilir.

Bir diğer husus, sınav evrakı ve yoklama fişi denetime tabi resmi evraktır. Resmi evrakın bu şekil müsveddeye basılması pek doğru olmasa gerek.

Bir diğer husus, müsvedde kağıtlar daha önce düzgün istif edilmediğinden buruşmuş olabiliyor. Bazısı tel zımbayla zımbalanmış olabiliyor. Bu kağıtlar güzelce istiflenmeden, tel zımba teli çıkarılmadan fotokopi makinesine gözden kaçarak konabiliyor. Bazısının arka yüzündeki yazı diğer tarafa geçmiş olabiliyor. Bu tür kağıtlara basılan sorular tam net okunmuyor, silik çıkabiliyor, arka yüzün yazısı ile soru kağıdı karışıyor. En önemlisi de gözden kaçan zımba teli fotokopi makinesinin dramına zarar verebiliyor. Makinenin dramı ise fotokopi kağıdından daha pahalıya gelir. Hülasa tasarruf edelim derken daha fazla zarar etme durumu söz konusu olabilir. Yani pirince giderken evdeki bulgurdan olma durumu ortaya çıkabilir.

Yine de çoğu okullardaki bir tasarruf bilinci kamunun diğer yerlerinde de olması dileklerimle.

Not: İdarecilik yaparken müsvedde kağıtları atmaz, resmi olmayan durumlarda bu kağıtları kullanırdım. Bu kağıtları gören Bakanlık Başmüfettişi Sayın Şükrü Türkmen, "Bunlar ne? Niye burada tutuyorsun" diye sormuştu. Atmayıp arka yüzlerini kullanıyorum dedim. “Tasarruf için mi” dedi. Evet dedim. "Tasarruf senin işin değil. Tasarruf neyine?" demişti. Bundan mütevellit yazımın başlığı "Kamuda Tasarruf Neyimize Olsun!". 

Salı Günlüğüm

Günlerden salı. Hava soğuk mu soğuk. Rüzgarın hızıyla birlikte hava daha bir üşütüyor. Çünkü rüzgarın ayazı yüzüne vuruyor. Kışlık giyinmez, başına bir takke geçirmez, pantolonun altına tayt giymezsen bil ki donarsın. De sen buna, işi yoksa aklı olan bu havada dışarı çıkmaz. Çünkü hava kapalı, sıfır derece, soğuk soğuk esen rüzgarın hızı ise 31,3 km.

İşten gelirken markete uğradım. Öğlen bir şeyler atıştırdıktan sonra çıkarım, son ödemesine dört gün kalmış vergi borcumu öderim diye düşünmüştüm. Hava kötü olunca vergi evrakını alıp bankanın İnternet bankacılığından girmeyi denedim. Ödenecek kalemi bulamadım.

Hava soğuk olsa da madem ki kafaya koydum. Yavaştan gidip cebime sıkışmış olan şu borcumu ödeyeyim hem de rutin yürüyüşümü yapayım dedim. Saat 14.00 sularında çıktım yola.

İstasyonun Havzan çıkışına gelmiştim ki biri kadın diğeri erkek iki yaşlı, "Meram Bağlarına gideceğiz. Burada bir yerden otobüs geçermiş. Gezip geleceğiz. Nereden bineceğiz" dediler. Şu yoldan düz gidin. Meram Yeniyol'a çıkın. Oradaki duraktan dört numaraya binin dedim. Yavaş yavaş yürüyerek uzaklaştılar. Dediğim yere varmak için en az yedi yüz metre yürümeleri gerekecek. Artık nereden yürüyerek geldiler bilmem. Belli ki yabancılar. Köyden gelmiş olmalılar. Sabah erkenden belki de hastaneye geldiler. Öğleden sonra da bu soğukta gezip tozup vakit geçirecekler.

Yalnız Meram Bağlarına hem de gezmek için gidecek olmaları beni düşündürdü. Çünkü gidilecek normal hava değildi. Haydi otobüsle gittiler. Zaten şimdiden üşümüşler. Bu yaşlarında zirveye nasıl tırmanacaklar? Haydi tırmandılar. Zirvede rüzgar daha çok eser. Bu demektir ki bu ikili daha fazla üşümeyi göze alarak çıkmışlar yola.

Ellerinde de yiyecek bir şey yok. Orada kafeye veya lokantaya girecek durumları da görünmüyor. Gerçi para ile imanın kimde olduğu bilinmez derler. Belki de hanımı, "Bu yaşıma geldim. Daha beni Meram Bağlarına bir defa götürmedin. Hep gideriz dedin. Daha siftahımız yok. Ne zaman götürecen herif? Ben öldükten sonra mı? Daha köyün otobüsüne şu kadar vakit var. Haydi vakit bu vakit gidelim" dedi. Kocası da "Ulan avrat, sözüm söz. Götürecem demişsem götürecem. Her gün kafamın etini yedin. Haydi düş yola gidelim" deyip çıktılar yola.

Belki de her ikisi de ikinci baharını yaşıyorlar. Konya’da nişanlanan, nikahı kıyılan çiçeği burnundaki eşler soluğu Alaeddin Tepesinde ve Meram Bağlarında alır. Kim bilir, belki böyle özel bir durum vardır.

Dediğim yerden otobüse binip Meram Bağlarına gittiler mi, gittilerse zirveye çıktılar mı, geri dönebildiler mi bilmem. Bildiğim eski toprak bunlar. Kafaya koymuşlarsa soğuk, sıcak, ayaz dinlemezler. Üşüseler de mesele edinmezler. Çünkü geçmişte ne soğuk ne ayaz görmüşlerdir. Bu falan ne ki onlar için. Arabasız kim çıkacak bu vakitte, bu havada demezler. İnşallah sağ salim gidip dönmüşlerdir.

Yeni nesil bu havada Meram Bağlarına çıkar mı? Çıksa da otobüsü tercih ederler mi? Ne mümkün. Onların yeri, yurdu kafeler. Onlara güllük gülistanlık bir hava olacak.

Bense yoluma devam edip vergi dairesine vardım. İçerisi doluydu. Sıramatikten 423.sırayı aldım. 30 kişi vardı önümde. Bu sıra gelir mi diye işleyişe bir baktım. Hızlı ilerliyor. Boş bir yere geçip oturdum. O kadar kalabalık olmasına rağmen sessizdi içerisi. Herkes oturmuş, kurbanlık koç gibi sıranın kendisine gelmesini bekliyor. İçlerinde para alacak olan yoktur. Hepsi de envaiçeşit vergilerimizden birini yatırmak için buradaydılar. Tıpkı benim gibi. Ben de bu devlet ayakta nasıl durur dersim. Buralarmış devleti ayakta tutan.

15 dakika beklemeden sıram yandı. Tesadüf mü, tevafuk muydu bilmem. Günlerden ayın on üçü. Vezne de 13 numaralı vezne idi. Yaklaşıp elimdeki evrakın gireceği kadar boşluktan kağıdı uzattım. Boşluk aynı zamanda iletişim sağlamada işe yarıyordu. Veznedeki beyefendi ben gelirken ayakta idi. Kağıdı aldı. Önüne koydu. Sonra oturdu. Tekrar ayağa kalktı. Elindeki bezle camın en üst kısmını boydan boya sildi. Ardından dezenfektan ile elini temizledi. Arka taraftaki boşluğa gitti. Orada elini yıkayıp tekrar geri geldi. Kırmızı havlusuna elini sildi. Uzattığım kredi kartını eline aldı. Dezenfektan ile kartı temizledi. Kartı masanın üzerine koydu. Eline bezi alıp az önce sildiği aynı yeri tekrar sildi. Tekrar dezenfektan, tekrar kurulamanın ardından kartı post makinesinin içine koydu, çıkarıp tekrar koydu. "Kart bozuk galiba" dedi. "FV plakalı araç senin mi" dedi. Evet dedim. "Bunun vergisini de alayım mı" dedi. Olur dedim. "İlk taksidi mi, ikisini birden mi" dedi. İlk taksit yeterli dedim. Yalnız kart bozuk değil. Temassız özelliğiniz yok mu dedim. "Yok" dedi. Üçüncü denemede "Şimdi gördü" dedi. Şifreyi girmem için post makinesini camın üstünden uzattı. Şifreyi girdim. Ödemenin ardından kartımla birlikte slipi de verdi. İşim tamam mı dedim. "Dur, ödeme makbuzlarını da vereyim öyle" dedi. Makbuzu uzattı. Teşekkür edip ayrıldım.

Ayrılırken hafifçe geriye dönüp baktım. Tekrar sağı solu temizlemeye mi yönelecek diye. Düşündüğüm gibi ben ayrılır ayrılmaz eline bezi alıp silmeye başladı. Buna şaşırmadım.

Arka tarafa elini yıkamak için hareket ettiğinde hafifçe topalladığını gördüm. Belli ki ayağında bir engeli var bu görevlinin. Keşke engeli sadece ayağında olsaydı. Gördüğüm kadarıyla çoğu kadınlarda var olan temizlik hastalığı bunda da vardı. Pandemide çoğu insanımız salgına yakalanmamak için temizlik ve elleri dezenfekte etmeyi abartmıştı. Bu arkadaşa da ya salgından kaldı bu temizlik hastalığı ya da öncesinden vardı.

Kredi kartına varıncaya kadar dezenfekte etmesi, pandemi döneminde tatlı aldığım pastane sahibini hatırlattı. O da kartı dezenfekte etmişti.

Bu arkadaşın temizlik hassasiyeti belli ki hastalık derecesinde. Sildiği yeri bir daha siliyor. Sabahtan akşama kadar işinin arasında kaç defa bu şekil temizlik yapıyor bilinmez. Ama bunun bir iyiliği var. Hiç boş kalmaz. İşi olduğu için sıkılmaz. Nasılsa bol miktarda ıslak mendil var. Silip silip atıyor.

Her işinin öncesi ve sonrası oyuncak gibi masasının arkasında tuttuğu, çoğumuzun resmi dairelerde pandemi zamanı görerek aşina olduğu dezenfektan ve kutusu eski Ticaret Bakan'ından kalma mı bilinmez. Benimki de merak işte. 

Bir diğer husus işinin ehli ve bir o kadar da pratik olan bu arkadaş öyle zannediyorum, evinde de temizlik konusunda çok hassastır. Şayet evliyse temizliği hanımına bırakmaz, evin altını üstünü sürekli temizler. Bu durumda hanımı yaşadı demektir. Hanımı da böyleyse bir evde iki temizlik hastası var demektir. Bu eve girmek, misafir olmak, rahatça oturmak da çok zor olur diye düşünüyorum. Şayet hanımı bu derece temizlik hastası değilse, bilin ki hanımının çekeceği var.

Şu var ki kadınların çoğunda olan bu temizlik hastalığı, tedavi gerektiren bir hastalıktır. Yalnız tedavisinin olduğunu düşünmüyorum. Hasılı bu tür temizlik hassasiyeti ileri derecede olanlar ne etrafına huzur verir ne de kendilerine huzur verir. Hiçbiri de temizlik hastası olduğunu kabul etmeyen bu tiplere ve bunlarla oturup kalkanlara yardım etsin.

Dönüşte mandıraya uğrayıp alışveriş yaptıktan sonra evin yolunu tuttum.

Neyse geleyim sadede. Başkasıyla uğraşmak suretiyle kendimi unutturmaya çalışsam da bugün Hristiyanlarca uğursuz sayılan 13 Ocak günü 13.vezneye vergimi ödemenin ardından market+vergi+mandıra toplamı 7.740,50 TL olmuş. Bu kadar harcamanın ardından içimin yanması vücudumun üşümesini bir nebze dindirdi diyeyim de kendi kendimi teselli etmiş olayım. Bu arada kısa günün kârı, bu soğukta toplamda 2 buçuk saat yürümüşüm. 16.086 adım atmışım. 9 km yapmışım.

Kısaca, devlete iki vergimi birden günü gelmeden ödemişim. Evin, market ve mandıra ihtiyacını gidermişim. Okulda günün öğrencilerine karneyi vermişim. Bu kadar da yürümüşüm. Daha ne isterim.

10 Ocak 2026 Cumartesi

İyi Gün Dostlarına Gelsin!

Üç dört yıl, mevcudu kalabalık gözde bir ortaokulda öğretmenlik yaptım. İkili öğretim yapan bir okuldu. Aynı dönemde çalışmadığım çoğu kimseyi tanımasam da dönemimdeki çoğu kimseyi tanıdım. Her okulda olduğu gibi okul kadın öğretmen ağırlıklı idi. Erkek öğretmenler, öğretmenler odasının bir kenarında oturur, muhabbetini yapardı.

Bazıları ile merhaba, selamın ötesine geçmedi ilişkimiz. Bazıları ile hukukumuz oluştu. Hele bir tanesi vardı ki hem okul ortamında hem de okul dışında zaman zaman bir araya gelerek muhabbeti koyulaştırdık. Erzincanlı olmasına rağmen hanım köylü olmuş ve Konya'ya yerleşmiş.

Sonrasında tayin isteyerek bu okuldan ayrıldım.
Aradan beş yıl geçtikten sonra WhatsApp'ıma bir gün bu hocamdan bir düğün davetiyesi geldi. Düğünümüze beklerim abi dedi. İnşallah katılacağım. Şimdiden hayırlı olsun dedim.

Arkadaşın iki kızı vardı. İlk düğününü yapacak, kızının mürüvvetini görecekti.

Düğüne daha üç hafta vardı. Düğüne gideceğim derken düğünden bir gün önce kayınvalidem vefat etti. Taziyeden fırsat bulup beş dakikalığına da olsa düğüne uğrayıp tebrik edeyim, çam sakızı çoban armağanı hediyemi de takdim edeyim, mutlu gününde yanında bulunayım dedim.

Düğün ve kına birlikte idi. Düğünün tam ortasında vardım. Fotoğraf çekiniyorlarmış. Yanına varıp tebrik ettim. Beni görünce hocamızın yüzü güldü. Eşiyle tanıştırdı. "Ramazan Abi, beni sen sevindirdin. Allah razı olsun. Görüyor musun, koca okulumdan bir kişi gelmedi. Çiçek göndermişler okul adına. Ben ne yapayım çiçeği" dedi.

Mutlu gününde birlikte yıllar yılı çalıştığı mesai arkadaşlarından kimsenin düğüne iştirak etmemesine belli ki çok içerlemişti hocamız. Sadece hocamız değil, kim olsa gönül koyardı. Okuldan hiç öğretmen gelmese bile okul idaresinden birkaç kişi katılıp bu mutlu gününde hocamızı yalnız bırakmayabilirdi. Gel gör ki yüzün üzerinde öğretmeni olan okulun arkadaşlığı sadece okuldan ibaretmiş. Demek ki yılların hukukunun bir anlamı yokmuş dedim kendi kendime.

Hocamıza, boş ver hocam. Düğünün ortada kalmadı. Mesai arkadaşların gelmese bile başkası gelmiş. Bu, senin değil, onların ayıbı. Hiç kafana takma diyerek moral vermeye çalıştım.

Gerçekten koca okuldan 8-10 kişi de mi gelip görünmez. Anlamadım gitti. Yaz dönemi herkes tatilde desem, okul zamanı idi düğün. Okulundan bir ben geldim. Ben de o okuldan ayrılalı beş yıl oldu. Artık o okulun personeli değilim.

Hocamız problem biri olsa eh dersin. Herkesle uyumlu, nazik ve kibar, çok konuşmayan, herkese değer veren, herkesi dinleyen, içine sinmeyen bir durumu da ifade eden medeni cesareti olan biri. Uyumsuz ve geçimsiz biri değil. Kimsenin ara öğretmenliği kabul etmediği zamanlarda hem sabahçı hem de öğlenci olmuş biri olmasına rağmen okul idaresinin, bu mutlu gününde bu personeli yalnız bırakmasının hiçbir haklı gerekçesi olamaz.

Ben o okuldan ayrıldıktan sonra çok sular akmış, eski çamlar bardak olmuş olabilir. İşin iç yüzünü bilmiyorum. Yalnız sebep ve hikmet her ne olursa olsun, belli ki okulda okul kültürü oluşmamış. Bu durumda başarılı bir okul olsan ne yazar, mevcudu kalabalık gözde bir okul olsan ne yazar. Önce insanlık bence.

Merak ediyorum, düğün bittikten sonra mesai arkadaşları bu arkadaşı okulda görünce ne yaptılar? Hazır okula gelmişken o değilden hayırlı olsun mu dediler yoksa hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam mı ettiler ya da "Kusura kalma. Düğününe gelemedik, şu mazeretimiz vardı" dediler mi?

Sebep her ne ise insanlığın öldüğü, hukukun pamuk ipliğine bağlı olduğu, vefanın olmadığı, hatırın güdülmediği bir görüntü idi okulun verdiği imaj. Maalesef acı bir gerçeklik. Ama bir gerçek daha var ki mesai arkadaşları ayıp edip düğüne teşrif etmese de hocamız düğünde yalnız değildi. Hatır bilenler, vefanın ne olduğunu bilen sevenleri oradaydı. Bu da ona yeter de artar bile. Varsın az olsun, öz olsun. Ne yapacaksın iyi gün dostlarını. Böylelerinin ne ihsanı ne de gölgesi. 

Emekliler Hak Arayışında

Cumartesi evden çarşıya doğru çıktım. İstasyon-Anıt-Zafer-Alâeddin-Kayalı Park’a doğru gitmeyi niyete aldım. Alâeddin’in hemen karşısında 30 kişilik bir grup gördüm. Ellerinde pankart, omuz omuza vermişler. Benden önce basın açıklaması yapmışlar belli ki.

Duraklayıp kimdir, necidir, ne isterler diye seyrettim. Emeklilerdi slogan atanlar. Yazılı dövizleri önlerine tutmuşlar. “Tüm emeklilerin sendikasıyız. Hakkımızı alacağız” şeklinde slogan atmaya başladılar. Bir taraftan da fotoğraf çekmeye çalışıyordu bazıları.

Belli ki emekliye verilen zam oranını ve en düşük emekli maaşının 20 bine çıkarılmasını protesto etmek ve seslerini duyurmak için burada toplanmışlar.

Hafta sonu olmasına rağmen bu eyleme katılanların sayısının otuzlarda kalması dikkatimi çekti. Nereden baksak sadece Konya merkezde binlerce emekli var. Çoğu da verilen zamdan ve maaşlarının asgari ücretin altında kalmasından şikayetçi olmasına rağmen emeklilerimiz bu eyleme katılmak istememişler.

Katılımın az olmasında, organizasyon eksikliği olabilir. Belki tüm emeklilere ulaşamamış olabilirler. Hoş, haberleri olsa bile emeklilerin hepsinin gelip bu eyleme katılması mümkün değil. Çünkü milyonlarca emekli bu konuda yani hak arama ve seslerini duyurma konusunda yeknesak değil. Biz her şeyden önce bu basın açıklamasını kim yapıyor, ona bakarız. Eğer protesto edenler kendimize yakın hissetmediğimiz bir sendika ise mücadele haklı bile olsa aynı karede görünmek istemeyiz.

Emeklilerin içinde, “Buna da şükür. Ya bu da olmasa ne yapardık” diyenlerin sayısı da az değil. Belli ki bu düşünceye sahip olanlar öbür dünyada zenginlerden beş yüz yıl önce cennete girmek isteyenler. Bu kafada olanlar züğürt tesellisine devam ederler. Sanki eskiden maaş ödenmemiş gibi “Eskiden maaş bile alamıyorduk. Ne var şimdi. Biz geçmiş tüp kuyruklarını daha unutmadık” diyen de eksik değil. Kimi de eline geçenden hoşnut olmasa da ne olur ne olmaz deyip sesini kesiyor. Bazısı da “bu kadar emekliye hükümet nasıl versin, sayımız çok” diyor. Kimi de dünyanın neresinde erken yaşta emeklilik var diyerek mevcut durumu savunma yoluna gidiyor. Bir kısmı da “protesto etsek bile imam bildiğini okur” deyip uzak duruyor.

Hak arayışında tüm emekliler bir araya gelemese de emeklilere reva görülen maaş yeterli olmaya yeterli değil. Ne yapıp ne edip nereden kaynak bulunulacaksa en düşük emekli maaşını asgari geçim ücreti olan asgari ücret seviyesine çıkarmak gerekiyor. Diğer taraftan da erken emekliliğin önüne geçecek radikal kararlar alınmalı. Hatta emekliliğini hak edenlere emekli olmamaları için teşvik bile düşünülebilir. EYT’den emekliliği gelen işçileri emekli olmaya zorlayan belediyelerin bu gayri resmi tasarrufuna ve işçisine “emekli ol” şeklinde mobbing uygulamasına dur demek lazım. Çünkü emekli sayısı arttıkça emeklilerin yüzü hiç gülmeyecek. Bu sorun ülkenin birinci sorunu haline yükselecek.

Not: En düşük emekli maaşını 20 bine çıkarırken adaleti de elden bırakmamak lazım. Çünkü daha önce en yükseğinden emekli olacağım diye yüksek prim yatıran emeklilerin de hakkını korumak lazım. Bu toptancı anlayış doğru değil. En düşüğünü 20 bine çıkarırken maaşı 20 bin olanlara da ilave zam vermekte yarar görüyorum.

9 Ocak 2026 Cuma

Çarşamba Günlüğüm

Günlerden çarşamba. Ocak ayının ilk haftası olmasına rağmen dışarıda hava 15 derece ve güneşli. Tam yürünecek hava. Epeydir uğramadığım Çarşamba semt pazarına ve Meram Yaka'daki markete uğrayayım. Biraz pazardan biraz marketten ihtiyacımı gidereyim dedim. Çıktım yola. 

Pazarın içine girerek öylesine fiyatlara göz attım. Hiçbir şey almadan markete geçtim. Marketin önü anam babam günüydü. Adeta pazar müşterisi buradaydı. Sebze ve meyve seçen seçene. Son yılların yükselen geleneği diyelim buna. 

Çok değil, yakın zamana kadar halkın çoğu daha hesaplı diye semt pazarlarını tercih ederdi. Şimdi marketler fiyat yönünden semt pazarlarıyla yarışıyor. Yeter ki yakınında bir semt pazarı kurulsun. O gün sebze ve meyvede indirime gidiyorlar. Mahalleli de bunu bildiği için semt pazarı yerine marketi tercih ediyor. Hem nakit harcamıyor hem daha hesaplı alıyor hem de sebze ve meyvesini kendi seçip poşetine dolduruyor. Kısaca ne aldığını biliyor. 

Semt pazarları (özellikle Konya) esnafı, kendisine çekidüzen vermez, kendisini yenilemez, eski bildik usul müşteriye seçtirmez, kendi doldurmaya kalkar, tezgahın müşteri çeken önü ile arkasını farklı tutar ve arkadan doldurur, kısaca kısa günün kârı müşterisini kandırmaya devam ederse, günün birinde semt pazarları sinek avlar. 

Adeta semt pazarı kurulmuş marketin önündeki ürünlere bir göz attım. Hangi ürünleri marketten hangisini pazardan alacağıma karar verdim. Kalabalıklar arasına girerek üç dört kalem ihtiyacımı poşetlere doldurdum. İçeriye geçip tarttırdım. 

Ödeme yapmadan önce gözüme çarpan bir ihtiyaç olur mu diye şarküteri, temizlik ve mandıra taraflarına adımladım. Peynire bakayım derken biri "Ne yapıyorsun" dedi. Baktım, lisede dersime giren şimdilerde emekli olan bir öğretmenimizdi. Hal hatır sorduk. Ardından "Gözlerim görmüyor. Şu markanın böreklik peyniri vardı şuralarda. Görebiliyor musun? Aman başka marka olmasın. Hanımı kızdırmayayım. Benim gözler görmüyor yaştan. Aman yaşlanma. Saçını sakalını ağartma" dedi. Epey bir göz attım. Baktığım tarafa bir daha baktım. Göremedim. Hocam, eşiniz size kızamaz. Bizim gibi değilsiniz. Siz kazaksınız dedim. "Öyle değil de neyse. Galiba yok. Bu marka diğer markalara göre beş-on lira daha uygun da ondan. Hesaplı olunca kalmamış. Kalsın. Sonra bir daha gelirim" dedi. 

Bildim bileli emekli olan hocam yaşına göre yine iyiydi. Yaşını sordum. 82 dedi. Maşallah çok iyisin dedim. "Öyle değil. Yaşlılık fena. Aman yaşlanma" dedi bir kez daha. Belli ki yaşını mesele ediniyor. Ben de yaşlandım. Ardından geliyorum. Saçım sakalım da ağardı gördüğün gibi dedim. Vedalaşıp ayrıldık. 

Görüşmenin ardından bir iki kalem daha alıp ödemeyi yaparak marketten çıktım. Markette beğenmediğim bazı meyve ve sebzeleri almak için semt pazarına yöneldim. 

Yolda giderken emekli hocamla ayaküstü görüşmemizi zihnimden geçirdim. "Aman yaşlanma" demesini düşündüm. İlk defa bir hoca sözü dinleyip yaşlanmayayım dedim ama dediğimle kaldım. Çünkü gerçekleştirilmesi muhal bir istek idi hocamın dediği. Ne çare ki her doğan fani, yaşlanmaya mahkum. Hocamınki de bir temenni. Bu demektir ki yaşlılık zor. Çünkü dış görünüşünden sağlam gibi gözükse de belli ki zorlanıyor. Ne diyelim, Allah ele avuca muhtaç etmesin kimseyi. 

Ardından acaba hocamız Meram Yaka'da bu markette ne arardı? Arkadaşın komşusu olduğu için biliyorum. Hocamız Lalebahçe'de oturuyor. Ta Lalebahçe'den böreklik peynir almak için buraya gelmiş olamaz. Acaba birçok emekli gibi maddi sıkıntı mı çekiyor? Fiyatı diğerlerinden 5-10 lira daha hesaplı dediğine göre büyük ihtimalle, aradığı markanın peynirini daha ucuza almak için nereden baksan 10 km mesafedeki bu markete gelmiş olmalı. Toplu alışverişe de gelmiş olamaz. Çünkü önünde market arabası yoktu. Elinde de aldığı bir şey yoktu. Emekli olduğuna göre yalnızlara oynayan birçok emekli gibi hem vakit geçireyim hem de peyniri ucuza alayım demiş olmalı. Nasılsa 65 üstü olduğu için toplu taşımaya ücret de ödemiyor. Neyse Allah her konuda herkesin yardımcısı olsun. 

Pazara vardım. Marketten almadığım sebze ve meyveyi de buradan farklı satıcılardan aldım. En son elma alayım dedim. Birbirine yakın birkaç satıcıdaki kırmızı starking elmalar dikkatimi çekti. Hangisinden alayım derken bir tanesine yaklaşıp ön ve arka kontrolü yaptım. Farklıydı. Delikanlı, arka farklı sanırım. Şu ön taraftan verir misin dedim. "Olmaz. Ön ve arka aynı. Gözlerin flu görüyor da ondan farklı görüyorsun" dedi. Suçlu ben olmuştum pazarcının gözünde. Yok, farklıydı dediğime kim inanırdı. Nasılsa yaşlıyım. Millet, gözleri iyi gören gence mi inanır yoksa ben ihtiyara mı? Yaşlılık demek organların işlevinin yavaş yavaş eski gücünü kaybetmesi demekti. Az önce yaşlılıktan dert yanan hocam kadar olmasam da ben de yaşlıydım gencin gözünde. Zaten çoğu pazarcının gözünde hep biz müşteriler suçluydu. 

Burnundan kıl aldırmayan, beni suçlayan, kendisini sütten çıkmış ak kaşık gören bu pazarcıya cevap vermedim. Geçip tezgahın önü ile arkası aynı olan yanındaki komşusundan aldım. 

Hesapta olmayanları da alarak pazar arabamı iyice doldurduktan sonra çıkışa doğru giderken, "Dur, nere giden" diyerek pazar arabamı tutan bir kişinin sesiyle durakladım. Kimdir diye yüzüne baktım. Yüzünde maske olduğu için önce çıkaramadım. Dikkatli bakışıma o da hiç ses vermedi. Ben falanım demedi. Sonra Hasan Tanoğlu Hocam, siz misiniz dedim. "Evet" Benim Ramazancığım" dedi. Hasan Hocam da emekli hocalarımdandı. 1985-1986 öğretim yılında müdür yardımcımızdı. Mezun olduktan sonra birkaç defa görüşmüştük. İlerlemiş yaşına rağmen dinç gördüm kendisini. Hafızasına da hayran kaldım. Türkçesi zaten mükemmel. Nazik ve kibarlığından zaten hiç ödün vermedi. Hassasiyetine zaten diyecek yok. Grip olduğu için başkasına geçmesin diye maske bile takmış. Görüşelim diyerek telefonlarımızı aldık. Vedalaştık. 

Yükümü tutup evimin yolunu tuttum. Yolda giderken zihni bir şeyle meşgul etmek yolu da birden bitiriyor. Zihnimi neyle yorayım diye düşünmedim. Çünkü tezgahın önü ile arkası farklı pazarcının "Önü de aynı, arkası da. Gözlerinden farklı geldi" demesi, suç bastırır türünden bir savunma psikolojisinden başka bir şey değildi. Daha önce de böyle biri denk gelmişti bana. O da beni daha doğrusu gözlerimi suçlamıştı. (https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2015/12/sen-o-gozlerini-goster.html

Bilmiyor ki yaşım 62 olsa da hâlâ yakın gözlüğü kullanmıyorum. (https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2022/10/masallahm-var.html). 

Yıllardır uzak için 2,75 olarak kullandığım göz numaramı göz doktorum, "Senin göz numaran 1,5'a düşmüş ama ben 2 yazacağım" diyerek değiştirdi ve beni cam masrafına soktu. Tüm bunları düşünürken bir bakmışım. Evimin önündeyim. 

Sebze ve meyveyi eve taşıdım. Sonra ver elini çarşı deyip çıktım yola. Aziziye taraflarını dolaşıp geldim. Eve geldiğim zaman günün kârı 9 km idi. 





7 Ocak 2026 Çarşamba

Devletin Altını Oyan Oyana

Lisede okurken benden yaşça çok küçük bir arkadaşım vardı. Yollar sonra en son pandemi zamanı karşılaşmıştım. Liseyi bitirdikten sonra bir belediyede çalışmaya başlamış.

Bu görüşmenin ardından geçen gün çarşıda yine karşılaştım. Hal hatır sonrası mesai günü bu saatte burada ne arıyorsun dedim. “Abi, ben emekli oldum. Şimdi de bir esnafın yanında ona yardımcı oluyorum” dedi. Yaşın daha genç. Madem çalışmaya devam edecektin. Niye emekli oldun dedim. “Abi, ben de çalışmak isterdim. İşçi kadrosunda olunca belediyelerde çalışmaya devam etmek pek mümkün değil. Amirime, çalışmak istediğimi söyledim. Emekli olacaksın dedi. Emekliliğe yanaşmayınca mezarlıkları gösteriyorlar” dedi. Daha da kabul etmezsen seni en ücra köşeye tayinini çıkarıyorlar. Bu da emekli ol demektir” dedi.

Çalıştığın belediyede fazlalık mıydın dedim. “Yok abi, hemen yerime birini aldılar. Zaten buralar böyle. Emekliliği hak edeni emekli edip yerine birini almak mutat bizde. Yerime aldıklarına benden düşük maaş verseler, emekli olmam belediyenin lehine diyeceğim. Ama öyle değil” dedi.

Ayaküstü olunca konuşmayı fazla uzatmadık. Vedalaştık. Ortam müsait olsaydı, niye mezarlıkları gösteriyorlar diyecektim. Bir daha karşılaşınca sorarım. Mezarlıklardan kasıt, “Şu mezarlıklara bak. Hepsi kendini vazgeçilmez sanıyordu. Hepsi öldü gitti. Yani sen de vazgeçilmez değilsin. Yerine gelen de senin yaptığın işi hayli hayli yapar” demek olsa gerek.
*
Yine belediyede çalışan, çalıştığı birimin beyni mesabesinde iken EYT’den emekliliği gelen birine, emekli ol denir. Çalışan, ihtiyacı olduğundan emekli olmayacağını söyler. Aynı gün tayini 120 km uzaklıkta olan bir yere tayini çıkar. Gelen yazıda “İlgili kişinin ilişiğinin kesilerek ayrılış yazısının gönderilmesi” rica edilir.

Çalışan, tayininin çıkmasına ve tayindeki hıza şok geçirir. Ücra ve uzak olsa da tayininin çıktığı yere gitmek ister. Ne var ki tayininin çıktığı yerde barınma sorunu olduğunu öğrenince, çaresiz emekli olmaya karar verir. Kendisinden jet hızıyla emeklilik dilekçesi alınır. Birikmiş izinlerimi kullandıktan sonra emekli olayım talebini iletir. Amiri bir alicenaplık örneği sergiler. Bu isteği kabul eder. Aynı gün “Şu kişiye ait şu tarih şu sayı ile gönderilen atama kararnamesi iptal edilmiştir” yazısı gelir. Kısaca önce tayini çıkarılan sonra da tayini iptal edilip yerinde kalması sağlanan kişi yıllık izninin bitiminin ardından emekli edilecektir.

Hangi belediye diye sormayın. Türkiye’nin değişik yerlerinde çalıştım. Her birinde de hala görüştüğüm dostlarım vardır. Üstelik verdiğim iki örnek istisna değil. Adeta tüm belediyelerde uygulanan bir teamül. Bu şekil emekli edilen işçi sayısı çoktur. EYT gereği emekliliği gelip de çalışmasına izin verilen işçi sayısının bir elin parmağını geçtiğini sanmıyorum. Tüm belediyelerimiz, yerine yenisini almak için mevcut işçisini emekli ediyor. Kısaca al birini, vur ötekini.

Devlet bu hakkı vermiş. Emekliliği gelen de emekli olsun. Piyasada o kadar iş arayan var. Belediyeler de yenisini alsın diyebilirsiniz. Bu görüşe katılmıyorum. Çünkü devletin emekli sayısının çokluğundan dert yandığı, SGK bütçesinin yüzde 67’sinin maaşlara gittiği bir gerçek iken çalışmak istediği halde baskı yaparak çalışanı emekliliğe sevk etmek doğru değildir. Çünkü her emekli devlet bütçesine artı bir külfet getirmekte. Özel sektörde çalışıp EYT gereği emekli olanları anlarım. Çünkü işçi hem emekli maaşı alacak hem de emekli olduğu yerde çalışmaya devam edecek. Buna özel sektör patronu da bir şey demez. Çünkü emekli olan işçisinin maaşını devlet verecek. İşinde aksama da olmayacak. Çünkü aynı kalifiye işçi işine devam edecek.

Benim anlamadığım, anlamakta zorlandığım, devletin maaş vermede zorlandığı günümüzde belediyelerin işçisini baskıyla emekli edip yerine yenisini alması. Halbuki belediyeler birilerine istihdam düşüneceğine devleti düşünmeli. Çünkü her yeni emekli devlete artı külfet. Görüyorum ki devletin sahibi yok. Teşbihte hata olmasın. Devletin kurumları bilerek veya bilmeyerek devletin altını oyuyor vesselam.

5 Ocak 2026 Pazartesi

Kendine Müslüman

Teneffüs zili çalınca WC’ye geçtim. WC çok temiz değil ama idare eder. En azından çoğu cami tuvaletlerinden daha iyi.

Üç dört kabini var tuvaletin. Kabinin biri normal büyüklükte, diğerleri ise dar mı dar. Normal kabin boş ise kimse diğer kabinleri tercih etmez.

Personel ve dışarıdan; kayıt, ziyaret ve iş gereği gelenler de kullanıyor aynı WC’yi.

Yeterli olmaya yeterli değil.

Bu girişimde WC daha bir kirli idi. Daha doğrusu çamur izi. Biri dışarıda adeta çamurun içine belenmiş, ayakkabısını sağa sola silmeye ihtiyaç duymadan doğru WC’ye gelmiş ve normal büyüklükteki kabine girmiş. Tüm çamuru kabine sıvayıp gitmiş. Arta kalanları da tuvaletin her bir yerini adımlayarak lavaboların olduğu yere bırakmış. Kısaca WC bir baştan öbür başa çamur olmuş.

Tüm bunları ayak izinden anlıyorum. Belli ki görgü nedir bilmeyen bu kişi imzasını böyle atıyor. Ne diyeyim böylesine. Yarma mı diyeyim. Bedevi mi bilemedim.

Haydi temizlik nedir bilmiyorsun. Dışarıda o kadar asfaltın arasında kenar köşedeki toprağa girdin. Mübarek ayağını silip öyle gir okula. Haydi sıkışıp soluğu WC’de aldın. İhtiyacını giderdikten sonra maşrapaya su doldurup pekala çamurladığın yerlere su dökerek temizleyebilirdin. Ama yarma birinden bunu beklemek safdillik olur. Zira böyleleri temiz yer arar. Temiz yere girer. Orayı kirletir. Sonra çeker gider.

Az sonra WC’ye geri gelse, batırdığı kabine, burayı ben batırdım, gireyim demez. Diğer temiz kabinlere yönelir. Hiç temiz yer bulamasa, buralar niye böyle pis. Temizleyen yok mu diye yaygarayı basar. Çünkü o kirletecek, ardından biri temizleyecek. Böylesine ancak kendine Müslüman denir.

Hasılı yarma ve bedevi kişinin çamura belediği kabini temizlemek bana düştü. Girince temizleyeceksin. Efendim, ben böyle buldum, böyle bırakıyorum demek bana uymaz. 

Öğretmenle Yan Yana Sigara Tüttürmek

Teneffüse çıktım. Kapının yan tarafına geçtim. Zehir ihtiyacımı giderip derse gireceğim. Baktım bankta bir öğretmen de ihtiyacını gideriyor. Gençten biri de yanındaki banka oturmuş. O da aynı işi görüyor.

Öğretmen arkadaşın yanına vardım. Delikanlı! Öğrenci misin dedim. Evet ama bugün benim okula geldiğim gün değil dedi. O zaman buradan öğrencilerin tarafına geçer misin dedim. Tamam deyip bisikletine bindi. Bisikletin üzerinde biraz durdu. Herhalde gideyim mi gitmeyeyim mi diye düşündü. Sonra elinde sigarayla birlikte yanımızdan ayrıldı.

Burada sen içersen, öğrencin de içer denebilir. Elhak doğrudur. Sigara içmek doğru mu? Doğru değil. En iyisi bunu atmak. Şu var ki atmak o kadar kolay değil. Bunu bir tarafa bırakıyorum.

Öğrencinin, öğretmenimin yanında hiç istifini bozmadan sigara içmesi doğru mu? Doğru değil. Yanında içmese başka yerde yine içecek denebilir. Keyfi bilir. İçer.

Öğrencinin, "Öğrenciyim ama bugün benim günüm değil" demesi, öyle zannediyorum, öğrenci, “okula geldiğim gün öğretmenin yanında sigara içmem ama okul günü değilse, öğretmenle pekala yan yana sigara içebilirim” kafasını taşıyor. Zannedersem kafa yapısı bu. Nasıl bir kafa yapısıysa artık.

Burada öğrencinin okul günü mü olur sorusu sorulabilir. Bu okul MESEM yani mesleki eğitim merkezi. Burada kayıtlı öğrenciler haftada bir gün okula gelirler. Diğer günler işyerlerinde çalışırlar.

Büyüklerin ve öğretmenlerin yanında sigara içmeyi saygısızlık olarak görmem. Saygı olarak da görmem. Yalnız bizim toplumda anne, baba başta olmak üzere büyüklerin ve öğretmenlerin yanında sigara içmek ayıp ve saygısızlık olarak görülür. Buna da saygı duymak ve özen göstermek gerekir.

Öğretmenler, öğrencisinin yanlarında sigara içmesine bir şey demese bile gelip geçen, "Şu öğrencilere bak, öğretmenlerinin yanında sigara içiyor. Öğretmenleri de bir şey demiyor. Halbuki bizim zamanımızda böyle miydi" demek suretiyle hem öğrencileri hem de öğretmenleri eleştiriye tabi tutuyor.

Kimin, nerede, kimin yanında sigara içmesine bir şey demem. Herkes kendine yakışanı yapsın. Yalnız çıraklık öğrencisi bile olsa öğrencilerin saygıyı eksik etmemesinde fayda var.

Kendime gelince, 62 yaşındayım. Büyüklerin yanında hala sigara içmem. Sigara ihtiyacım olduğunda yanlarından uzaklaşır, sote bir yerde içer gelirim. Geçmişte dersime girmiş ya da girmemiş ne kadar öğretmenimle karşılaşsam, mezun olmamın üzerinden yıllar yıllar geçmiş olmasına rağmen yanlarında sigara içmem. Yolda karşılaşır isem de elimdeki sigarayı atarım. 1979 yılında dersime giren bir öğretmenimle bile karşılaşsam, ben de öğretmen oldum. Benim de emekliliğim geldi. Yıl olmuş 2026 demem, asla yanlarında sigara içmedim. İçmem de. Benim saygı anlayışım aynen devam ediyor.

Hasılı, yeni nesil pek bu saygı anlayışlarına özen göstermiyor. Yine de bekliyor insan. Fazla değil, az ötede içecekler bu zıkkımı. Böyle yaparlarsa ölmezler.

İkinci İşin mi Var?

Daha önce birkaç yazımda kullandığım bir hikaye var. Yeri geldi, tekrar buraya almak istiyorum:

Bir padişahın sefer esnasında atının üzengisi bozulur.

Eratın içerisinde tamirci aranır.

Bir asker tamir eder. Padişahın hoşuna gider askerin ustalığı. Bir kese altınla ödüllendirir askeri. Ardından askerin işine son verir.

Adamları: ‘Oldu mu ya padişahım yaptığınız. Aynı anda hem ödül hem de ceza verdiniz" diyerek şaşkınlıklarını ifade ederler.

Padişah: ‘Oldu. Hem de çok iyi oldu. Çünkü asker, üzenginin tamirini çok güzel yaptı. Demek ki bu konuda maharetli. Bu yönüyle takdiri ve ödülü hak etti. Fakat bu bizim askerimiz. Asıl görevi de askerlik. Eğer bir insan bir başka işi kendi işinden daha iyi yaparsa esas işini ihmal eder. Bu yüzden askerlik görevine son verdim’ der”.

Hikayeden ne kastedildiği anlaşılıp hisse alınmış ise de üzerine kelam etmek isterim.

Hikayeye göre bir insan bir başka işi de çok iyi anlıyor ve yapıyorsa asıl işini ihmal ettiği anlatılmak isteniyor.

İnsan yaptığı işin dışında başka bir işten anlayamaz mı? Anlar elbet. Çünkü bazı insanlar çok yeteneklidir. Bu durumda başka işten anlayan asıl işini ihmal eder sözünü nasıl anlayacağız?

Yaptığı işin dışında başka işten de anlayan herkes asıl işini ihmal eder mi? Buna evet ihmal eder diye cevap veremeyiz. Çünkü asıl işine odaklanan, işi dışında esas işini ihmal etmeden bir başka işi de pekala yapabilir. Hikayede anlatılmak istenen, esas işinin dışında ek iş yapan kimseler kastediliyor olsa gerek. Bu demek değildir ki her ek iş yapan asıl işini ihmal eder. Böyle düşünmek toptancı anlayıştır. Çünkü öyle kimseler vardır ki asıl işi ile ek işini karıştırmaz. İkisinden birini tercih durumunda kaldığı zaman ek işini ihmal eder. Sayıları çok az olsa da böyleleri var. En azından böyle olmasını ümit ediyorum.

Şu var ki resmi işi varken ek işle uğraşan nicelerini bilirim ki maalesef asıl işini ihmal ediyor. Çünkü ek işine yoğunlaşıyor. İki işinden birini tercih etmek zorunda kalırlarsa asıl işi ihmal edip ek işine yoğunlaşırlar. Mesela ek işinde yoğunluk varsa, bu iş para getiriyorsa, devlet işi ihmal ediliyor. Rapor, izin vs. yoluna gitmek suretiyle resmi işine gitmiyor. Çünkü asıl işi olan resmi işe gitse de gitmese de maaşından bir eksilme olmuyor. Halbuki ek işine gitmezse veya ek işini yapmazsa müşteri kaçırır. Kısaca bu kimse bir koltukta iki karpuz taşımaya çalışıyor. Zorda kaldığı zaman yere bıraktığı devletin karpuzu oluyor.

Bu durum Türkiye’nin maalesef kanayan yarası. Bu tiplere kimse bir şey demiyor. Demeye kalkan olursa da dediğine pişman olacak şekilde epey bir laf işitiyor. En azından sana ne derler. Hoş kimse bir şey demiyor artık. Hatta helal olsun, işini çıkartıyorsun deniyor. Nasılsa devletin sahibi yok.

Alın size bir örnek. Nöbetçi olduğum katta derse giren bir öğretmenin mazeret izinli olduğu şeklinde bir mesaj aldım. Baktım kimmiş diye. Sene başından beri bu şekil çok defa gelmedi. Kah izinli kah raporlu.

Hasta mı? Hayır. Önemli bir mazereti mi var? Sanmıyorum. Bildiğim, geçen yıl mesleğine uygun bir yer açtığı. Çalışanları olsa da sipariş fazlaca geldiği zaman okula gitmeyip işyerine gidiyor. Kolları sıvayıp çalışıyor.

Baktım kaç saat dersi var diye. Haftada iki gün geliyor. Toplam 12 saat derse giriyor. Yani maaş karşılığını bile dolduramıyor. Diğer günler ise koordinatörlükleri var.

İzin ya da raporu koordinatörlük görevinin olduğu zamanlar aldığını sanmıyorum. Çünkü koordinatörlüğe hiç gitmese de kimse bilmez. Çünkü takip etme imkanı yok.

Daha önce böyle birine değindim. Bu kişinin yaptığıyla aynı.

Yapılan doğru mu? Yani özel işinde çalışmak için devlet işini ihmal etmenin savunulacak bir tarafı yok. Sayıları da maalesef az değil.

Not: Öğretmen olup da ek işinden dolayı asıl işini ihmal eden ya da dersi olduğu zaman rapor veya izin alan kimseleri yazı konusu edindiğim çok yazım var. Bugüne kadar görevini ihmal eden öğretmenleri eleştirdiğimden dolayı hiçbir öğretmenden tepki almadım. Yalnız ne zaman bir imamı konu edinen bir yazı ele alıp paylaşsam, bazı imamlardan tepki alırım. Hem savunma hem saldırı. Halbuki imam da olsa öğretmen de olsa bunlar bizim insanımız. Hiçbirinin ismine, camisine ve okuluna yer vermiyorum. Yazılarımda tüm öğretmenler tüm din görevlileri böyledir diye toptancı bir anlayışa da girmediğime göre bu bazı imamların eleştiriye tahammülsüzlüğünü anlamak zor.

3 Ocak 2026 Cumartesi

Çağa Direnen Bir Çağdaş

Ortaokul ve liseden bir sınıf arkadaşım var. Kendi halinde bir arkadaş. İnsanlarla ayaküstü muhabbet etse de gideceği yere tek başına gitmeyi, yalnız gezip dolaşmayı ve oturup kalkmayı tercih ederdi.

Lise son sınıfta iken kimi okumak kimi de şansını denemek için üniversite sınavına girerken belki de türünün son örneği olarak sınava bile müracaat etmedi.

Okul bittikten sonra imamlık imtihanına girerek kazandı. Müftülükten şurayı mı istersin, burayı mı şeklinde iki seçenek sunulmuş. Şehrin en ücra yerini seçmiş. Seçerken tercihi de "Buranın üzümleri iyi olur" diye duymuş ve üzümü meşhur mahrumiyet bölgesini seçmiş.

Yıllarca burada görev yaptıktan sonra şehir merkezine tayini çıkarak emekli oluncaya kadar iki, üç camide görev yapmıştır.

İnsanlarla pek değil, hiç diyaloğu olmasa da görevine bağlı biri. Görevini aksattığı ne duyulmuştur ne de görülmüştür. Sınıf arkadaşları tarafından her yıl düzenlenen yıllık sınıf pikniğine bile “görevim var, ihmal edemem” diyerek hiç katılmamıştır. Bağlı olduğu müftüye bu konuyu açtığımda amiri bile o kadar da olmaz diyerek bu durumu garipsemiştir.

Erken yaşta emekli olmasına rağmen yıllık pikniklere yine katılmıyor. Nevi şahsına münhasır, türünün son örneği dense yeridir.

Kimseyle pek iletişimi ve görüşmesi olmasa da çarşıya çıktığı zaman uğradığı bir esnaftan kimin ne yaptığını öğrenmek suretiyle her şeyden de haberdar.

O herkesten kopuk olsa da ara ara ararım kendisini. Bir defasında ömrüm seni aramakla mı geçecek, bir daha aramayacağım dedim. Birkaç defa aradı.

Toplum içerisine çıkmasa da sınıf pikniklerine gelmese de sınıfın iletişim grubuna dahil etmek istedim. Akıllı telefon kullanmadığı için gruba alamadım.

02 Ocakta Çıkrıkçılar içine girerken karşıma geldi. O beni görmeden Allah rızası için bir bardak çay içir dedim. "Maaşı çekmeye gidiyorum bankaya" dedi. İyi o zaman. Maaşı çekeceksen birden fazla çay içirirsin dedim. "İçireyim de maaşı geç çekerim" dedi. Nereden çekeceksin dedim. Bir finans kurumunun adını verdi. Eşlik ettim oraya kadar. Banka kapalıydı. Cuma günleri saat 14'00'de açılırmış. Çeyrek dakika vardı daha açılmasına. Niye bankamatikten çekmiyorsun dedim. "Hepsini vermiyor kartla" dedi. İnternet bankacılığın yok mu? Bana EFT yapalım. Hemen hallederiz dedim. "İnternet bankacılığım yok" dedi. Mübarek bu teknoloji çağında İnternet bankacılığı olmaz mı dedim. "Hiç ihtiyaç hissetmedim. Ben öyle şeylerden anlamam. Her ayın birinde gelir bankadan hepsini çekerim" dedi. Şaşırdım.

Beklerken "Bazen 16.00'yı bulur maaşı çekmem. Birden verivermiyorlar. Önce para yaptıranları çağırıyorlar. Benim para çekeceğimi bildikleri için hep en sona bırakırlar. Ben de beklerim. Bazen para yok derler. Yine beklerim" dedi. İyi, sen kendine işi bulmuşsun. İşin kolay tarafını tercih etmiyorsun. Haydi vakit geldi. Gir içeri. Maaşını çek. Ben falan çay ocağına gidiyorum. Seni bekleyeceğim dedim. Ayrıldım.

Dediğim çay ocağına geçtim. Kalabalık olunca girmedim. Başka bir çay ocağına geçtim. Oradan telefon açtım. Cevap vermedi. Ardından, falan çay ocağına geçtim. Oraya gel mesajı yazdım. Ona da cevap vermedi. Herhalde işi bitmedi. Meşgul diye düşünürken nice sonra aradı: "Telefon evdeydi. Eve yeni geldim. Bugün maaşı erken çektim. Hemen ardından geldim. Seni bulamadım" dedi. Telefonu niye evde bırakıyorsun dedim. "Telefon boyumdan büyük. Taşıması zor. Çarşıya giderken evde bırakırım. Sana bir çay borcum olsun" dedi. Eyvallah deyip görüşmeyi sonlandırdık.

Telefonu kapatır kapatmaz bu çağda çağın imkanlarından yararlanmayan bir dünyalı dedim kendi kendime. Arkadaşı severim ama bu kadar da olmaz. Bahsettiğim arkadaşı çok yaşlı falan sanmayın. İradesi, bilinci yerinde bir arkadaş. Ne dediğini ne yapacağını bilen biri. Akıllı olmaya akıllı. Yalnız imkanı olmasına rağmen akıllı telefon kullanmaması, kullanmamak için direnmesi, hâlâ basmatik telefon kullanması, maaşını şubeye kadar gidip çekmesi, İnternet bankacılığını kullanmaması, çarşıya çıkarken telefonu evde bırakması, hâlâ toplum içine çıkmaması hâlâ yalnız yaşamaya devam etmesi "Çağa Direnen Bir Çağdaş" olur sadece. Başka da aklıma bir şey gelmedi.

Bize ters ve garip gelse de kim bilir, belki onun yaptığı doğrudur. 

28 Aralık 2025 Pazar

Otistik Bir Çocuğun Dünyası

Cuma akşamı bir yere gitmek için bir marketin önünde bir arkadaşı bekliyorum.

Markette çıkan, 5-6 yaşlarında bir kız çocuğu, biri otuz diğeri yetmiş yaşın üstünde iki kadın gözüme ilişti. Çocuğun elinde iki broşür, ihtiyar kadının elinde ise poşetin içinde 5-6 ekmek var.

Çocuğun kaldırımın üzerine kendini attığını gördüm. Aynı zamanda avazı çıktığı kadar ağlıyor. Annesi sandığım kadın çocuğunu yerden kaldırmak için çok uğraştı. Ama buz gibi havada kız çocuğu yeri mesken edindi. Anne onu kaldırmak için uğraşırken kendi de yere yuvarlandı. Terlikleri bir tarafa kendi başka tarafa gitti. Böyle epey bir mücadele ettiler. 

Arkalarından, babalarını sandığım bir erkek yaklaştı. Çocuğun elinden tuttu. Çocukların diğer elinden de annesi tuttu. Erkek, "Eviniz nerede? Yakın mı" dedi. "Yakın. Şu arka arka tarafta" dedi ihtiyar kadın. Belli ki erkek aileden biri değil.

"Şu market arabasına bindirelim mi" dedi erkek. "Olmaz. Arabadan atlar" dedi.

Erkek bir kolundan, kadın da diğer kolundan kızı götürmeye çalıştılar. Ama götürmek ne mümkün. Kız ayaklarını yere bırakıyor. Kah dizlerini kaldırımda sürüyor kah ayaklarıyla kendisini götürenlere vuruyor. Bir taraftan da seslice ağlamaya devam ediyor. Adeta gitmeyeceğim diyordu. Kadın ise "Öyle her istediğini alamayız. Tamam mı" dedi ve yoluna devam etti.

Arkadaşın gelmesi biraz gecikti. Ne var ne yok diye göz atmak için markete girip çıktım. Yine beklerken az önce bir erkek yardımıyla evine kadar götürülen aile tekrar geri geldi. Kadının elinde ekmek olduğuna göre belli ki eve girmeden tekrar markete geri dönmüşler. 

Marketin çıkış kapısına doğru giderlerken, çocuk annesinin elinden kendini kurtardığı gibi giriş kapısına koştu. Ardından anne ve anneanne ya da babaannesi.

Çok oyalanmadan marketten çıktılar. Merak ettim, çocuğun bu derece ne istediğini. Fakat ellerinde ilaveten bir şey göremedim. Yalnız çocuk bu sefer ağlamayı bırakmış ve sakinleşmişti. Çocuğun elinde biraz fazlaca broşür vardı sadece.

Anne-kız el ele önden giderlerken büyük anne arkalarından, "Teyzesi, üşümesin. Gocuğunun takkesini giydir" diye seslendi. Teyze, bu denileni yaptı. 

İhtiyar kadın da bana dönerek, "Çocuk işte. Hepsini istiyor. Ne yapacaksın" dedi. İstediği neydi dedim. "Şu elindeki kağıtları. Otizmli bu çocuk" dedi. Sonra yollarına devam ettiler. Kadının şu kağıtlar dediği de marketin küçük broşürlere bastırdığı fiyat listesinden başka bir şey değil. Ben de sanmıştım ki çocuk pahalı bir şeyler istiyor da ailesinin bunu almaya gücü yetmedi. 

Annesi sandığım kadının sabrına hayran kaldım. Ne bağırma ne çağırma. Tüm yaptığı, sakin bir şekilde çocuğu yerden kaldırmak için ikna etmeye çalışmak oldu. Yüzünde de bir bıkkınlık ve bezginlik görmedim. Eyüp sabrı gibi sabrı var kadının dedim. Meğer annesi sandığım teyzesi imiş. Belki de çocuğa bakan çalışan bir kadın.

Şu var ki normal çocuğa bakmak bu devirde zor iken otizmli çocuğa bakmak ve onu dindirmek daha bir zor.

Bir de ister normal ister özel olsun, çocukların en büyük silahı ağlamak. Avazı çıktığı kadar ağlayınca ve kendini yere atınca çoğu aileler, yeter ki sussun deyip çocuğun istediğini alıveriyor. Çocuklar da bunu çok iyi bildiği için bu silaha sarılıyor hep. Ama bu çocuğun dünyası çok farklı. Hiç bildik dünyaya benzemiyor. 

26 Aralık 2025 Cuma

İsli Ev

Evin arka balkonu tam kafa dinlendirme yeri. Ne ses ne gürültü ne kir ne de pas. Çünkü ne caddeye bakar ne de sokağa. Sitenin 8-10 araçlık açık otoparkı var sadece. Karşımızda da birkaç bina. Onlar beni görmez, ben de onları.

Yaz demem, kış demem. Evde oldukça ara ara bu balkona çıkar, teşehhüt miktarı oturur, nefeslenirim.

25 Aralık sabahı da çıktım balkona. Ama balkon her zamanki gibi değildi. Yuvarlak masanın üstüne adeta is yağmış. Sandalye hakeza. Balkon demirleri ve kurutmalık da öyle.

Benden habersiz akşam bu balkonda mangal sefası mı yapıldı diye aklıma gelmedi değil. Yalnız bizim evde mangal sefasının siftahı yoktur.

Bir gariplik vardı. Belli ki hava kirli, adeta gökten is yağmış dedim. Sağa sola dokunmadan ve sandalyeye oturmadan ayakta üç beş dakika durdum. Sonrasında eve geçtim.

Evden çıkıp çarşı-pazar, eş-dost dolaştım.

Akşamında eve geldiğimde, kayın biraderin ablasının elinde bir bezle evi bir baştan öbür başa siler gördüm. Bu uğurda kaç bezi heba etti bilmem. Bildiğim, balkonda gördüğüm is tüm pencerelerin dışında da oluştuğu gibi evin içine de girmiş. Çünkü bezler simsiyah olmuş.

Bu neyin nesi demeye gerek kalmadan kayınvalidenin kızı, dün akşam kandil dolayısıyla yakılan lastiklerin isi bu dedi. Her sildiği yeri “şuna bak” diye bana gösterdi. Sanki lastikleri ben yakmışım, kandili ben kutlamışım gibi.

Meğer evin islenmesi sadece balkondan ibaret değilmiş. Turpun büyüğü evin içine kadar girmiş. Benim ev olmuş isli ev.

Hasılı, Konyalı belli yerlerde ve buldukları boş yerlerde lastik yakarak, üç ayların gelişini akşamın karanlığından gecenin geç vakitlerine kadar kutladılar. Gönüllerince eğlenip hoşça vakit geçirdiler. Sanki bizim evin içinde yakılmış gibi ertesi günü evin her bir yerini silmek bize düştü. Kısaca onlar eğlendi, ceremesini biz çektik.

Daha bu iyi günüm. Bu evin isinin gitmesi öyle alelacele silmekle gitmez. Yarın is tam çıkmamış. İki kadın çağıracağım denirse işte o zaman yandığımın resmi. Çıkan paraya mı yanarsın, akşama kadar girişi kapalı eve mi? İşin yoksa çarşı pazar dolaş dur.

Düşündüm de iyi ki önü arkası kapalı bir sitede oturuyorum. Ya bir de cadde üzeri bir yerde ikamet etseymişim, isten evin içine girilmezdi. Beterin beteri var. Buna da şükür.

Sadede gelirsem, kandiller kültürün bir gereği. Geçmişten günümüze kutlanıyor. Varsın yine kutlasın, bu gelenek devam etsin. Yalnız şu lastik ve ateş yakma işine bir son vermek lazım. Çünkü her yakılan ateş hem havayı kirletiyor hem evleri is dolduruyor hem de oksijen yerine is soluyoruz. İnan abartmıyorum. Lavaboda ihtiyacımı giderdim. Burnumdan is aktı. Görünen tablo, eskilerde kalmış soba kovasına kömür doldurma sonrası oluşan tablo.

Bu senenin fener alayı ve kandil kutlaması geçti. Önümüzdeki yıldan itibaren hava ve çevreyi kirletecek lastik ve odun yakma türü kutlamaya, uygulanan bir yasak konmalı. Yetkililerden caydırıcı müeyyidesi olan bir karar almasını bekliyoruz.

21 Aralık 2025 Pazar

İsim Verme Kıstaslarımız

Ne zamandır hiçbir merkezi sınavda görev almıyorum. Sınav tarihinden haberim olursa açık lise sınavlarını tercih ediyorum.

Bir arkadaşın gruptan haber vermesiyle istekte bulundum. Sabah ve öğle olmak üzere iki oturumda görev çıktı.

Görevli olduğum salona sınav evraklarıyla geçtim. Gözetmenle birlikte salonda sınava girecek öğrencilerin kimlik ve salon bilgilerini kontrol ederek yerlerine oturttuk.

Sınavın başlamasına 15 dakika kala her bir öğrenciye kitapçık ve cevap kağıtlarını verdik. Sınavda dikkat etmeleri gereken kuralları hatırlattık.

Zil sesiyle birlikte öğrenciler sınava başladı. Masaya oturup beklemeye koyulduk.

Sınav olanlar için vaktin ne zaman geçtiği belli olmasa da salon görevlileri için vakit geçmek bilmiyor.

Ne yapıp ne edip kendime bir meşgale bulmalıydım.

Gözüme isim listesi ilişti. Bu listeden kendime bir şey çıkarmalıyım dedim. Listedeki isimlere baktım. 20 kişilik salonun yarısı kız, yarısı erkek.

Üşenmeyip çift isimli olanları saydım. 11 tanesi çift isim taşıyor. Kaçı erkek kaçı kız diye baktım. 9'u kız, iki tanesi de erkek ismi.

Yirmi kişilik bir salonda 11 kişinin iki isimli olması demek, Türkiye'de iki isim taşıyan insanımız sayısı hakkında az buçuk bilgi verir. Bu demektir ki bu ülkenin her iki kişiden biri çift isim taşıyor. Ümit ederim ki yirmi kişilik salonun yarıdan fazlasının çift isim taşıması bu salondan ibaret olur.

90'lı yıllarda çocuklara çift isim moda gibi bir şey idi. Şimdilerde azaldı sanıyordum. Görüyorum ki insanımız son gaz iki isim vermede yarışıyor.

Kız olsun, erkek olsun nerede bir çift isim görsem, bu çocuklar adına üzülürüm. Hele kız çocuklarına daha fazla üzülürüm. Çünkü kız çocuklarının çoğu, evlenirken eşinin soyadı yanında ailesinin soyadını da kullanıyor. İki isim, iki soyadla birlikte kızların ismi uzayıp gidiyor. Bazıları iki ismi de yeterli bulmuyor, kızlarına üç isim verenler de var.

İki isimli çocukların isimlerine bakıyorum. Çoğu iki isim birbiriyle uyumlu değil. Çoğu da iki isminden birini kullanıyor.

İki isim taşıyan çocukların çoğu; ana, baba, dede ve büyükanne kurbanı oluyor. Çift isimli isimlerin çoğu, biri klasik isim, biri de son yılların konan isimlerinden.

Hele öyle çocuklar var ki klasik ismini söyleyince, “Bu ismimi kullanmazsanız sevinirim” dediklerine şahit oluyoruz. Çünkü çoğu çocuk ad aldığını sevmiyor. Sevmeyince ismini de taşımak istemiyor. Öyle çocuklar bilirim ki “iki ismimden şunu mahkeme kararıyla değiştireceğim” der ismini zikredince.

İlk isme dedenin ya da büyükannenin gönlü olsun diye çift isim verilince diğer doğan çocuklara da çift isim veriliyor. Bazen de anne bir isim, baba bir isim düşünüyor. İkimizin de dediği olsun diye de iki isim veriliyor.

Belli ki anne babalar, çocukları erkekse dedenin, kız ise büyükannenin gönlünü almak için onların ismine yer veriyor. İkinci ismi de kendi gönüllerinden geçen ismi koyuyorlar.

Benim adımı vereceksiniz diye baskı yapan dede ve büyükanneler de var. İsimleri verilmeyince küsüp kırılanlar da eksik değil. Geçen gün bir öğrenci, “dedem anneme, benim adımı verirseniz beş bilezik yaparım” teklif ettiğini söyleyince hayretimi gizleyemedim.

Çift isim verirken birilerinin gönlü oluyor ya da gönlü alınıyor ama nedense bu çift isme çocuğun gönlü olur mu diye düşünülmüyor.

Büyüklerin gönlünü almak iyi de bu çift isimli çocukların gönlünü kim alacak? Çocuklar, hayatın bin bir sıkıntısı yetmez gibi bir de ölünceye kadar bu çift ismi taşıyacaklar. Üstelik biri kullanılacak, diğeri kullanılmayacak. Sadece kimlik kartında yer işgal edecek.

Keşke imkan olsa da çocuklara büyüyünce isim verilse, çocuk isimlerden bir ismi kendi seçse çok daha iyi olur. Maalesef bu da mümkün değil.

Bu durumda çocuklara isim verirken şu hususlara dikkat etmek lazım:

Çift isimlerden kesinlikle kaçınılmalı. Herkesin gönlü olacak diye çocuğa isim yükü vermemeli.

Çocuklara; anlamı güzel, telaffuzu kolay, uzun olmayan, yanlış anlama ve yazıma müsait olmayan isimler vermeli.

Büyükler isim vermede anne babanın elini rahatlatmalı. Benim ismimi vermeyin demeli.

Çocuklara isim verirken siyasi liderlerin, şeyhlerin, tarihi şahsiyetlerin vb. ismini vermekten mümkün olduğunca kaçınılmalı.

Kısaca, çocuğa taşıyabileceği, herhangi bir çağrışım yapmayan, anlamı güzel ve telaffuzu kolay kısa isimler konmalı. Ad aldığına çeksin, adını yaşatsın diye çocuğa doğar doğmaz altından kalkamayacağı isim yükü ya da sorumluluğu yüklenmemeli.