Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Mayıs 2026 Cuma

Bu Tecrübem Aklınızda Bulunsun

Evin lavabo musluğu oynamaya başladı. Baktım, musluğu tutan sabitleme aparatının vidaları kırılmış.

Musluğu söktüm. Tanıdık bir hırdavatçıya gösterdim. Penseyle kırık vidayı çıkarmayı denedi. Olmadı. Çeşmeciler bu vidayı çıkarır, falan yere git dedi. Dediği yere gittim. Gönderdiği yerdeki çeşmeci yokmuş. Yok diyen, bir şeyden anlar gibi bunu çeşmeciler çıkaramaz. Bunu Kızılay Hastanesinin yanındaki demircilere göster dedi.

Bir demirciye girdim. Musluğu gösterdim. Vidaları çıkarabilir misin dedim. "Bize niye gönderdiler seni. Bu bizim işimiz değil" dedi ama eline aldı musluğu.

Dükkanın içinden bir demir buldu. Eline kaynak makinesini aldı. Demir parçasını yivin içindeki vidaya kaynatmaya çalıştı. Bunu iki, üç defa denedi. Her kaynaktan sonra çeşmeye tutup kaynak yapılan yeri soğuttu. Nice uğraşın ardından yivin içindeki vidaya kaynağı tutturdu. Kaynattığı demir çubuğu penseyle çevirerek bir tanesini çıkardı.

Diğer vidayı da aynı şekilde uğraşarak çıkardı. Herhalde bir yarım saat uğraştı. O uğraştıkça bu kadar uğraş sonucu isteyeceği el emeği, bari musluk parasını geçmese dedim. 

İş bittikten sonra benim güzelim musluğun her bir yanı yağlandı. Aynı şekilde hortumları da. 

Musluğu poşetin içine koydum. Borcumu sordum. 200 lira dedi. Parayı verdikten sonra teşekkür edip ayrıldım.

Tekrar çeşme ve hırdavat malzemesi satan dükkana geldim. Musluğun vidalarını çıkarttım. Hortumları yenileyelim dedim. Az önce aradığım ama bulamadığım çeşmeci imiş görüştüğüm. "Demirciye götürmene gerek yoktu. Bu kırılmış vidaları çıkarırdım ben. Buraya kaynak değmez. Çünkü musluğun içinde plastik kısımlar var. Kaynakla beraber zarar görmüş olabilir" dedi. Böyle deyince kafamda soru işareti oluştu. Eğer plastikler zarar gördüyse bu musluk kullanılmazdı. Çeşmeci hortumları çıkarmaya çalıştı. Beceremedi. Çıkaramadım. Çünkü musluğun hortumları içine gömülü" dedi. 

Güya hortumları çıkartıp yeni hortum taktıracak, bir de musluk sabitleme vidası alınca, musluğum yenilenecekti. 

Çıktım hırdavatçıdan. Larende Caddesine geçerek çeşmecilere göz gezdirdim. Amacım, bu musluğun servis ve satış yerini bulmak. 

Bir tanesinin camında diğer iki marka ismiyle birlikte elimdeki musluğun da markası yazılı bir dükkana girdim. İçeridekine şu markanın bayisi olup olmadıklarını sordum. Değilmiş. Bu civarda o markanın bayi ve servisi yok dedi. "Neyi var" diye sordu. Bu musluğun hortumlarını yenilemek istiyorum dedim. Uğraştı. O da çıkaramadı. 

İki çeşmeci hortumu çıkaramadığına göre belki musluğun servisi de çıkaramazdı. Bir de kim gidecekti ta neredeki bayiye. Üstelik hortumlar çıkarılsa yapılan kaynakla beraber musluğun içindeki plastikler de zarar görmüşse musluk alttan akıtabilirdi. Eve gidip musluğu taktıktan sonra akıtırsa tekrar musluk almak için geri gelmek gerekecekti. 

En iyisi yeni bir musluk almak dedim. Gösterdiği bir musluğu çok övdü. Patron da "Öyle bir fiyat vereceğim ki çok hesaplı. Eline alırsan çok ağır. Üstelik bu musluğu yapan firma çok kaliteli yaptığı için piyasada tutunamadı. Battı. Bunlar elimde kalanlar. Fiyatı 1500 lira" dedi. 

Biraz düşüneyim deyip çıktım. Tanıdık hırdavatçıya dışarıdan telefon açtım. "Alma. Bendekini beğenmezsen, şuradan daha hesaplı alırız" dedi. Gidip baktım. Arkadaştaki musluk hesaplı idi ama çok basit geldi. Beğenmedim. Dediği yere gidip musluklara baktık. Söylenen rakamları görünce, az önceki eski fiyat söylemiş. Çok hesaplı. Git onu al dedi. 

Tekrar az önceki sıhhi tesisat dükkanına gittim. Musluğu alıyorum dedim. Kolaylık olsun diye hortumlarını da takıverdi. "İstersen eski musluğu kiloyla satın alırım" dedi. İyi, tamam dedim. Tarttı. 150 lira uzattı. 

Gördünüz değil mi yaptığım alışverişi. Tamir için 200 lira harcadım. 150 liraya sattım. 50 lira zarar etmiştim ama sayemde piyasa hareketlendi. Bu alışverişten hem demirci hem de çeşmeci kazandı. İlaveten şu dükkan, bu dükkan bana dolaşmak kaldı. Stresi söylememe gerek yok. 

Dükkandan çıktıktan sonra Tarihi Buğday Pazarına geçip iki bardak çay içtim. Sonrasında eve yürüdüm. 

Eve varınca ilk işim her şeyiyle hazır musluğu takıvermek kaldı. Taktım. Vanayı açar açmaz musluktan şırıl şırıl su aktı. Herhalde takamadım deyip söküp tekrar taktım. Bu işlemi birkaç defa tekrarladım. Yeni musluk basbayağı su kaçırıyor. 

Musluğu çıkarıp ambalajına koydum. Akşam olduğu için ertesi güne kaldı, musluğu aldığım yere götürmek. 

Ertesi günü cuma vakti saat 12.00 gibi çeşmeciye vardım. Su kaçırıyor bu musluk dedim. "Bakalım arkadaş. Malımızın arkasındayız. Yalnız hem iyi hortum taktım. İyice sıktım. Kaçırmaması lazım" dedi. Hortumdan değil, içinden geliyor sanki. Burada yeriniz varsa bir test et dedim. Arka tarafa geçip denedi. "Kaçırıyor" dedi. Aynı marka musluktan bir başkasını alıp test etti. O da kaçırıyor. Dükkan sahibine durumu anlattı. "Ver arkadaşa oradan başka bir musluk. Olmadı. Parayı iade edelim. Yazık değil mi bu arkadaşa. İkinci gelişi buraya" dedi. Eleman elini atıp başka bir musluk çıkardı. "Efendim, şu var" dedi. Sahibi, "Ver onu ver. Üstü de bizden olsun. Hortumunu da başkasını takma. Bu markanın hortumunu takıver. Biz bu arkadaşa ayıplı mal sattık. Bize küfür etse, hakaret etse yeridir. Biz bunu hak ettik" dedi. 

Çıkışta kusura bakmayın dedim. "Ne kusuru arkadaş. Ayıp eden, kusurlu mal veren biziz. Senin gıyabımızda bize hakaret etmen de önemli değil. Bu işin bir de öbür dünyası var. Yine gel ama çay içmek için gel. Haydi uğurlar ola" dedi. 

Dükkandan çıkıp eve döndüm. 

Yeni verdikleri muslukla benim tamir ettirip sonra kiloyla sattığım muslukla aynı marka idi. Yani birinci kalite bir mal. Haliyle içim içime sığmadı. Bir de esnafın ilgi, alakası, malının arkasında durması, musluğu geri getirince kaşlarını çatmaması daha da hoşuma gitti. İşte böyle esnaflar da var. Helal olsun dedim. 

Eve gelince ilk işim musluğu takmak oldu. 

Yeni taktığım musluk çıkardığım muslukla aynı marka idi ama öyle zannediyorum, markanın ilk sürümleri. Kullanışı çıkardığım musluk gibi rahat değildi.

Şimdi her lavaboda elimi, yüzümü yıkarken giden musluğu hatırlıyorum. Görünen o ki bu musluk değişimi kolay kolay unutulmayacak. Her ihtiyacımı giderirken keşke tamir ettiğim musluğu yok yere satmayıp gelip bir deneseydim daha iyi olacaktı diyorum. 

Ama iş işten geçti. 

Hasılı garip bir alışveriş oldu benim için. Onca dolaş, didin, tamir ettir. Tamire 200 ver. Sonra bunu 150'ye sat. 1500 vererek yenisini al. O da bozuk çıksın. Sonra değiştirmeye git. Eski marka musluğu bul ama aynısı ya da aynı şekilde kullanışlı olmasın. Üzerine git gel o kadar yürüyüş yap. Gerçi bu alışverişin en güzel yanı bu. Bu vesileyle günlük yürüyüşümü fazlasıyla yapmış oldum. Stres, telaş da çabası. 

Siz siz olun. Bu musluk tecrübemi bir tarafa yazın ya da aklınızın bir köşesinde dursun. Olur ya bir gün musluğunuz su koyverirse benimle aynı tecrübeyi yaşamak isterseniz, ne yapacağınızı biliyorsunuz. Çünkü bu yol durgun piyasayı hareketlendiriyor. Belki sen kaybeden oluyorsun ama bilin ki tamirci kazanıyor, çeşmeci kazanıyor. Sana da her lavaboyu kullanışta unutamayacağın bir hatıra pardon tecrübe kalıyor. 

Yok, ben senin gibi yapmam diyorsanız, musluğu tamir ettirmeden yenisini alacaksınız. Tamir ettirecekseniz çeşmeyi test etmeden satmayın. Bu benim kulağıma küpe oldu. Bir de size küpe olsun istemem. Zira son pişmanlık fayda vermez.

Şu var ki musluğum kullanışlı olmasa da işler vaziyette. Önemli olan da bu. Üzerine bir de tecrübe. Kim verir size bedavadan bu tecrübeyi. 

Bayram Tatilleri

Nisan ayının son günü halen müdür yardımcısı olarak görev yapan eski müdür yardımcımız ziyarete gideyim istedim. 

Niyetim yürüyerek gitmek idi. Dışarı çıkınca boğucu sıcak ve güneşten dolayı gitmekten vazgeçtim. Cuma günü hava bulutlu. Serin havada yürümek daha iyi deyip ziyareti cuma gününe erteledim. 

Cuma günü oldu. Hazırlanıp çıkacağım. Son anda aklıma geldi. Bugün 1 Mayıs. Okullar ve resmi daireler tatil dedim. Hasılı uzun yürüyüşüm ve ziyaretim başka güne kaldı. 

Diğer resmi tatillere alıştım da nedense 1 Mayıs tatili bana çakma bir bayram ve çakma tatil gibi geliyor. 

Hazırlanmışken Evliya Çelebi Parkına yöneldim. Oradaki parkurda yürüyüşümü yapıp ardından çayımı içeceğim. 

Beş, altı tur attıktan sonra oturup çay içerken soluklanayım diye gittiğim kafede yer bulamadım. Epey bir tur atıp hatta biraz başka yerde oturduktan sonra tek oturan birinin masasına izin isteyerek oturabildim. 

Çayımı yudumlarken ne de boş bir milletiz. Çok resmi tatil yapıyoruz. Ayrıca resmi tatiller dışında mesai saatleri içerisinde çarşı, pazar, park, bahçe, çay ocakları, kafeler, lokantalar, alışveriş merkezleri, cadde ve sokaklar insan dolu. 

Anlaşılan ki işsizler, ev kadınları, okulu asanlar, emekliler, işini asanlar, çalışıp çalışmadığı belli olmayanlar meydanlarda. 

Herkes dışarıda olduğuna göre kimler çalışıyor bu ülkede anlamak zor. 

Hele çay ocakları ve kafelerde boş yer bulmak mümkün değil. Bunca boş ve avare insana göre bu ülke iyi ayakta duruyor. 

Çayımı yudumlarken emekli olduktan sonra çalışmaya devam eden birini aradım.  Hal hayırdan sonra bugün çalışıyor musun dedim. "Elbette. Bizde izin yok. Çalışmaya devam" dedi. İyi, siz çalışın, biz tatile devam edelim dedim. 

İşçi bayramının çakmalığı ve iğreti durduğu buradan belli. İşçi, esnaf çalışmaya devam ediyor. İşçi olmayan çalışanlar ve resmi daireler ise tatil yapıyor. 

Sadece işçi bayramı değil, 15 Temmuz resmi tatili de bana çakma geliyor. 

Bu garip resmi tatillerin tasası bana düştü. En iyisi resmi tatilleri bir düzenleyeyim. Çok olan bayram tatillerini paylaştırarak biraz azaltayım istedim. 

23 Nisan tatilini sadece ilkokul ve ortaokul öğrencisi yapmalı. Öğrencileri tatil olunca bu okul kademesinin öğretmen ve yöneticilerine de tatil yapılmalı. 

29 Ekim tüm okul kademelerine ve resmi dairelere olmalı. Bir günle sınırlandırılmalı. Tatilin bir gün önce öğleden sonra başlatılması uygulaması sona etmeli. 

1 Mayısta sadece işçiler tatil yapmalı. Böyle olmayacaksa kaldırılmalı. 

19 Mayıs, lise ve üniversite öğrencileri tatil yapmalı. Aynı şekilde bu kademe öğretmen ve öğretim üyeleri de. 

15 Temmuz kaldırılmalı. Kaldırılayacaksa resmi daireler açık olmalı. 

30 Ağustosta sadece er, erbaş ve subaylar tatil yapmalı. 

Ramazan ve kurban tatillerini resmi, özel herkes yapmalı. 

30 Nisan 2026 Perşembe

İncir Evlattan Patlıcan Evlada

Devlette kırk yıla yakın çalıştıktan sonra emekli olan, emekli olduktan sonra toplumdan el etek çeken ve meşguliyetini toprağa vererek ekip diken bir tanıdığımla bir taziyede karşılaştım.

Hal hatır, şuradan, buradan derken, bağ, çubuk ve tarla meşguliyetinden konuştuk. Geçmişe dayalı hukukum olduğundan espriler yaptım. Eskisi gibi gülmedi. Şen şakrak hali yoktu. Gülse de üzüntülü hali dikkatimden kaçmadı. Biraz eski günlerdeki gibi olur mu diye daha oğlana sıra gelmedi dedim. Boş ver deyip müsaade isteyerek kalkıp gitti.

Aniden kalkıp gitmesinden pot mu kırdım diye kendi kendime mahcup oldum. Diğer tanıyanlara neyi var diye sordum.

Son durumundan biraz haberdar olan bir başka tanıdığım, "Oğluyla başı dertte" dedi. Hayırdır dedim. "Emekli olduktan sonra devlette çalışan oğlu, babasından emekli ikramiyesinin tamamını istemiş. Baba da hepsini değil de 200 bin vereyim demiş. Oğlanın gözü hepsinde olduğu için telaffuz edilen rakamı beğenmemiş. Oğlan babasına gelip gitmeyi kesmiş, konuşmuyormuş. Bayramda dedenin torunları için gönderdiği bayram harçlığını bile geri göndermiş" dedi.

Bildiğim kadarıyla oğlu devlette memur. Aldığı maaşı da iyi. İşsiz olur, iş kuracak olur da anlarım. Ama anlaşılan, senin paraya ihtiyacın yok. Ver bana. Ben şu ihtiyacımı gidereyim. Daha doğrusu iç edeyim. Nasılsa evlatlardan diğerleri kız çocuğu. Bu ise evin tek erkek evladı. Olur ya babası şaşar döner, parayı kızlara yedirmeye kalkar, bari ben el koyayım diye düşünmüş olmalı.

Halbuki baba, "Al oğlum, şunu harca" diye evladına emekli ikramiyesini verse bile evladın, "Baba, benim maaşım var. Durumum da iyi. Geçmişte çok çektiniz. Bizi okutup bugünlere getirdiniz. Bundan sonra sizin maaş düşecek. Annemle beraber rahatınıza bakın. Üstelik bu parada kız kardeşlerimin de hakkı var. Onların hakkı geçer. Alamam. Hatta sizin bize değil, bizim size vermemiz lazım" deyip teşekkür etmesi ve parayı almaması gerekirdi.

Üzüldüm durumuna. Evladından bahsettiğime de pişman oldum. Kendi kendine ne şom ağızlıyım diye kızdım.

Belli ki baba evladıyla imtihan oluyor. Kimsenin günü imtihansız geçmiyor. Kimi evladıyla kimi de anne babasıyla.

Hele anne babanın işi, çocukları büyütüp baş göz ettikten sonra da bitmiyor. Esas sıkıntı bu zaman başlıyor. Geçimleri olacak mı diye düşünüyor. Gelip gitmezler, bunu dert ediniyor. Üzerine bir de daha sağlığında parasına göz diken evlat çıktı mı, gel de yüzün gülsün.

Küçüklüğünde bizi sevindirip mutlu eden bu çocuklar büyüyünce niye böyle oluyor demeden geçemiyor insan.

Halbuki çoğu anne baba, geçmişte ne hayaller kurmuştur. Bir büyüseler, onları bir baş göz etsem, işlerini bir bulsalar, torun torbayı kucağıma bir alsam deyip durmuştur. Ne bilsin çoğu ebeveyn ömrünün sonuna doğru türlü türlü imtihanla muhatap olacağını. Çoğu, bu çocuk küçükken ne tatlıydı. Şimdi ne oldu böyle. Vara hiç büyümeseydi. Esas dert küçüklükleri değil, büyüyünce imiş diyerek hayıflanır durur. Hayat dediğin dert, sıkıntı ve her şey boşmuş der.

Birkaç gün sonra bu tanıdığımı telefonla aradım. Bahçedeymiş. Hem halini hatırını sorayım hem de gönlünü alayım diye. Aniden kalkışını sordum. "Belimden oturamadım o zaman. Belimi çektirmiştim. Sıkıntı yok şimdilik" dedi. Geçmiş olsun, ektiklerinden bana da ayır deyip kolay gelsin diyerek telefonu kapattım.

Görünen o ki emeklilik sonrası çevreden el etek çekerek kendini bahçeye vermiş, ekip dikiyor. Toprakla uğraşarak hem vakit geçiriyor hem de bir şeyler üretiyor. Yalnızlara oynayanlar ve bir meşguliyeti olmayanlar için tarla, bağ, çubuk; kafa dinlendirmek, dertleri unutmak ve rahatlamak için birebir olmalı. İyi ki bağ, bahçesi olanlar var. Değilse hayat çekilmez.

Yazımın başlığını "İncir Evlattan Patlıcan Evlada" koydum. Ne alaka diyebilirsiniz. Daha önce bir iki yazımda yer verdiğim bir Nasrettin Hoca fıkrasından hareketle yazıma bu başlığı uygun gördüm. Şöyle ki:

Hocanın babası şehirden incir getirmiş. Küçük Nasrettin inciri pek beğenmiş. Tadı damağında kalmış. Büyüyüp şehre gidince bu incirden bir de ben alayım demiş.

Gel zaman git zaman babası gözünü yummuş, hoca da büyümüş ve bir gün yolu şehre düşmüş. Soluğu manavda almış. Tezgahı bir güzel süzmüş ama aradığını bulamamış. Manav ne aradığını sormuş. Hoca da "Aradığımın adını unuttum" demiş. Manav, "Nasıl bir şeydi" demiş. Hoca, "İçi çekirdekli, dışı yeşil" demiş. Bu özellikleri duyan manav, "Sen patlıcan istiyorsun" demiş. Hoca, "İyi o zaman. Ver bir kilo" demiş.

Hoca, poşete konan patlıcandan bir tanesini yolda giderken çıkarır ve ısırır. Bakar ki çok acı. Halbuki ne ummuştu ne bulmuştu hoca. Patlıcanın acısından ağzının tadı kaçan hoca şunu söyler: "Büyüyünce ne kadar da acı oluyorsun".

Sanırım, anne babaların büyük bir çoğunluğu fıkradaki patlıcan evlatla bir şekil imtihan oluyor. Küçüklüğü incir evlat olanların çoğunun büyüklüğü, patlıcan evlada dönüşüyor vesselam.

27 Nisan 2026 Pazartesi

İyiliği Fırsata Çevirmek

Askerliği 1993 yılında Burdur'da iki aylık bedelli olarak yaptım. Hafif taburdaydım. Batarya komutanımız Mustafa isminde bir üst teğmen idi.

Kadro erlere aynı olmasa da biz bedellilere karşı çok nazikti. Dertlerimizi dinlerdi. Bazı isteklerde bulunurduk. Bazısını makul görüp uygulamaya koyarken bazıları için maddi sebepler dolayısıyla yerine getirmesinin mümkün olmadığını söylerdi.

İçimizde zengin bedelliler vardı. "Bu eksiklikleri biz gideririz" dediler. Batarya komutanı, "Arkadaşlar, yardımseverliğiniz için çok teşekkür ediyorum ama kimseden bir kuruş almayacağım" dedi. Niye dendiğinde, "Şu gördüğünüz kamelya sizden şu kadar önceki dönem bedellilerine ait. Onlar geldiğinde yeni başlanmış, inşaat halindeydi. Maddi kaynak yetersizliğinden yavaş ilerliyordu. Askerler yardımseverlikte sıraya girdi: "Çimentosu benden, kiremidi benden, demiri, tuğlası benden şeklinde. Bu yardımlar sayesinde kamelya çabucak bitti. Hizmete açtık.

İnsanımızın bu yardımseverliği çok hoşuma gitti, gözlerim yaşardı. Vay be biz ne asıl milletiz böyle. Bizdeki bu haslet hiçbir millette yok dedim. 

Bir müddet sonra kapım aşınmaya başladı. Gelenler de kamelyanın yapımına destek olanlar. "Komutanım, beni bir hafta önce gönder, on gün önce gönder..." dediler. Niye dediğimde, "Kamelyanın kiremidini, tuğlasını, çimentosunu biz aldık. O yüzden" dediler. Bundan dolayı kimseden hiçbir yardım almayacağıma söz verdim dedi. 

Üst teğmen izin verip askerleri daha önce terhis etti mi bilmiyorum. Bildiğim, bizim bedelli erat yaptıkları iyiliği başa kalmakla kalmamışlar, yardımseverliklerini fırsata dönüştürmüşler. 

1993 yılında bizzat ağzı yanan kimseden dinlediğim bu yardımseverlik örneğini, haftanın ilk günü bir iyilikle karşılaşınca yıllar sonra yeniden hatırladım. 

Şöyle ki: Evden okula 20 dakika yürüyerek gelen biriyim. Okula yüz adım mesafe kala iki tekerlekli motorlu biri yanımda durdu. Baktım dersine girdiğim bir öğrenci. Selamlaştık. "Hocam, gel bin, götüreyim" dedi. Teşekkür ederim, az kaldı, yürüyeceğim dedim. Ben binmeyince öğrenci basıp okula geçti. 

Öğle arası bilinmeyen bir numara aradı. Sonradan dönüş yaptım. Öğrenci kendini tanıttı. Sabah beni motoruna almak için duran öğrenciden başkası değildi. Öğle arası 45 dakika yetmemiş olmalı ki "derse on beş dakika geç gelsem, yok yazmasanız olur mu" dedi. Böyle bir isteği garipsesem de peki, çok gecikme dedim. Öyle ya ne de olsa sabah sabah iyilik teklifiyle karşılaşmıştım. 

Öğleden sonraki ilk derste yoklamayı biraz yavaştan aldım. İstedim ki izin verdiğim öğrenci gelsin. Öğrenci teneeffüs zilinin çalmasına 8 dakika kala geldi. Yani 15 dakikalık izin 32 dakikaya çıktı. 

Derse gelince bir daha izin için telefon açmamasını, bir de verilen izin süresini geçirmemesini, bir daha da izin istememesi gerektiğini söyledim. 

Düşündüm de verilmiş sadakam varmış. İyi ki sabahleyin motoruna binmemişim. Şayet binseydim büyük ihtimalle iki ders saatlik izin isteyecekti dedim kendi kendime. 

Şu var ki ben de öğrencilik yaptım. Ama hiçbir hocamı arayıp telefonla ve yüz yüze izin istemedim. Vay be ne günlere kaldık... 

23 Nisan 2026 Perşembe

Havanız Batsın!

Fî tarihinde okul müdürleri toplantısı yapıldı. Toplantı sonrasında gözde liselerde görev yapan okul müdürleri ayaküstü bir araya gelip laflamaya başladılar. Ben de yanlarından geçiyordum. Bir tanesi, "Arkadaşlar, bana bir ilkokul müdürünü muhakkik olarak vermişler. Hiç olacak şey mi bu? Bari bir lise müdürünü görevlendirselerdi. Buna niye dikkat etmiyorlar?" diyerek dert yandı. Diğer gözde okul müdürleri de bu okul müdürüne destek verdiler. "Olmaz böyle. Söyleyelim de bir daha verilmesin" dediler.

Kulak misafiri olduğum bu konuşma garibime gitti. Bir tanesine nazım geçerdi. Diğerlerinin de duyacağı şekilde ona dedim ki hocam, tamam gözde lisenin müdürüsünüz. Bu şehirde muhakkik görevlendirilirken alfabetik sıraya göre okul müdürlerine görev verildiğini en iyi siz bilirsiniz. Muhakkik görevi verilen ilkokul müdürünün de bu angarya işten çok memnun olduğunu sanmıyorum. Sonra ilkokul müdürü de müdür, siz de müdürsünüz. Gözde okul müdürüyüz diye ilkokul müdürünün muhakkikliğini küçümsemeniz doğru değil. Suçu işleyin. Sonra da ifademi almak için ilkokul müdürünü istemiyorum. Beni soruşturacak en az lise müdürü olmalı diyorsunuz. Havanız kime? Havanız batsın e mi! Madem öyle, soruşturmalık iş yapmayacaksınız dedim. "Beğenmeme değil de bizim mevzuatı bilmez diye böyle düşündüm” dedi. İyi de siz ilkokul müdürüne muhakkik görevlendirildiğiniz zaman onların mevzuatını biliyor musunuz? Okuyup öğreniyorsunuz. Onlar da sizi inceleme ve soruşturmaya gelirken okuyup gelecekler dedim. Gülüştük. Sonra yanlarından uzaklaştım.

Gözde müdürlerim, ne güzel konu bulmuşlar. Aralarında dertleniyorlardı. Varıp dertlerine ortak olacağım yerde gördüğünüz gibi sulandırdım. Ne edersiniz ki sulandırmak benim işim.

Bu anekdot, oğluyla ilgili delilleri kararttığı iddia edilen dönemin Tunceli Valisinin, "Ben Valiyim. Polise ifade vermem" dediği basına yansıyınca aklıma geldi. Belli ki Vali daha önce emrinde çalışan polislerin ifade almasını kendine yani makamına yedirememiş. Cinayetle ilgili birçok delili örtbas etmekle suçlanıyor. Ne idim ne oldum. Tüm bunları ben niye yedim. Makam ve yetkimi kötüye kullandım. Halkın karşısına nasıl çıkacağım" utancı ve endişesi yaşayacağı yerde "Ben Valiyim" diyor. Yargılanıp mahkumiyet alıncaya kadar hakkındaki iddialar yenilir yutulur türden olmasa da Vali masumdur. Vali tüm iddia edilenleri yaptı mı, iftiraya mı kurban gidiyor bilemem. Bunu ancak adil bir yargılama sonrasında öğreneceğiz.

Beni asıl düşündüren, bizim gözde okul müdürlerinin ilkokul müdürünün muhakkik olarak görevlendirmesini garipsedikleri gibi dönemin Valisinin de polise ifade vermekten kaçınması. Bu durum sadece okul müdürlerinden ve Validen ibaret değil, bir zaman asker de bu haleyi ruhiye içindeydi. "Yok beni polis alamaz, hayır ben polise ifade vermem, beni sivil mahkemeler yargılayamaz" dediler durdular. Bu durumu kabullenemeseler de geldikleri nokta itibariyle asker bu tür söylemden vazgeçti.

Okul müdürleri, dönemin Valisi ve askerlere dair verdiğim örneklerden anlaşılıyor ki bu meslek grupları makamlarını çok önemsemişler, makamlarını herkesin isteyip de ulaşamayacağı yer sanmışlar ve havaya girmişler. Daha alt statüdekilerin ifade almasını kabullenemiyorlar. Sahi bu hava neyin havası, neyin kafası?

Antrparantez söyleyeyim. Tüm okul müdürleri, askerler ve valiler aynı havaya sahipler demiyorum. İçlerinde mütevazı olanlar çok. Bir de havaya girenler sadece bu meslek gruplarından ibaret olmasa gerek.

Okul müdürlerini ve askeri bir tarafa bırakıyorum. Dönemin Valisi üzerinden birkaç kelam edeyim. Mübarek, madem statüne bu derece önem veriyorsun. O halde ne diye makam ve yetkini kötüye kullandın? Leke getirdin? Delilleri karartmasaydın, kimse seni ifadeye çağırmaz. Üstelik bir dönem Valilik yapsan da halihazırda merkez valisisin. Yani bankamatik memurusun. Yerin yok, yurdun yok, mesain yok, yetkin yok. Devlet sana başmüfettiş statüsü vererek kızağa çekmiş, yattığın yerden maaş ve özlük haklarını alıyorsun. Bundan da geçtim, hakkında isnat edilen suçlar dolayısıyla Vali değilsin, bir zanlısın. Bu suçlardan kurtulmaya bak. Zira adil bir yargılama sonucu suçlu bulunursan geçmiş valiliğin seni kurtaramaz.

Birkaç cümle de bu aşamadan sonra yapılması gerekeni söyleyeyim. Eğer bu Vali’nin, makamını kötüye kullanarak delilleri kararttığı tespit edilirse daha önce yaptığı Valilikler yok hükmünde olmalıdır. Delil karartmak için devletin tüm imkanlarını seferber ettiğinden dolayı uğrattığı maddi ve manevi zarar kendinden güncel ve yasal faiziyle birlikte geri alınmalıdır. Vali olarak emekli edilmemelidir. Normal bir memur gibi emekliliği hak etmelidir. Sadece delil karartmaya değil, cinayetin ortağı olarak da ceza almalıdır. Verilecek ceza, normal vatandaşın cezası gibi olmamalıdır. Makam ve yetkisini kötüye kullandığı için katmerli ceza almalıdır. Aldığı ceza, devlette üst düzey görev yapıp da ahbap çavuş ilişkisi içerisine girecek herkese emsal ve ibret olmalıdır. Çünkü mühim olan, yetkiyi olası kötüye kullanımların önüne geçmek olmalıdır.

Son söz, okul müdürü de olabiliriz, subay da olabiliriz, Vali de olabiliriz. Önemli olan önce adam olmak olmalıdır. Öyle ya sana baban dahil herkes, “Vali olamazsın” demedi ki. Önce adam ol adam.

21 Nisan 2026 Salı

Aha Bir Delil Karartan Daha

Kur'an kursunda okurken hocamızın bir sopası vardı. Bu sopadan erkek öğrenciler çok çekti. Çünkü sopa her gün erkeklerin üzerinden geçerdi.

Üzerinde "Aklı başında, beş yaşında" yazılı idi. 

Sopa çok yönlüydü. 

"Yaramazlık yaptın, al sana sopa",

"Dersi veremedin, iyi okuyamadın, al sana sopa".

Sopa kollara vurulurdu. Gömleği sıyırıp bakınca acısından kolda sopanın kıpkırmızı izi olurdu. 

Dayaktan kaçmak mümkün değildi. Nasılsa hocanın önünde ders okuyan meyyit gibiydik. 

Eve gidip hoca dövdü de diyemezsin. Çünkü ev halkı hocanın vurduğu yerde gül bitmesini bekliyordu. 

Bazen sırasında otururken sağa sola bakan da sopadan nasibini alırdı. Sopa bir atılır, kafaya mı gelir, göze mi? Şansına artık. 

Hiç dövecek bir ortam olmazsa, hoca kendi eline vururdu. 

Olmayacak böyle. Bu deynekten kurtulmamız lazım deyip bir hafta sonu, bir iki arkadaşla birlikte kursa girdik. Sopayı alıp ya kırdık ya da yaktık. Bu eylemin hem fikir babasıyım hem de failiyim. 

Pazartesi, bilerek kurs hocasından sonra derse geldim. Sınıfın yarısı kız yarısı da erkekti. Erkekler yoktu sınıfta. Selam verip hocanın yanına vardım. Selamımı aldıktan sonra "Arkadaşların yan sınıfta. Deynek yok. Yanlarına git, onları bir sorgula" dedi. Ben de arkadaşların yanına gidip hanginiz kırdı, söyleyin dedim. İçlerinde benim kırdığımı bilen olduğu halde sen kırdın, bize niye soruyorsun demedi. Ardından hocaya geldim. Sopayı kıran belli değil dedim. Sonra arkadaşlar da sınıfa geldiler. 

Bizim sopadan kurtulma sevincimiz uzun sürmedi. Çünkü hoca bir arkadaşı görevlendirdi. Git, ağaçtan bir sopa kes gel dedi. O arkadaş da az sonra bir sopayla geldi. Sopa gelince biz üzülürken hocanın sevincine diyecek yoktu. Çünkü sopa ve dayak hocanın yaşam sevinci idi. 

Küçüklüğümde başımızdan geçen bu anekdotu anlatmanın sebebi, Gülistan Doku cinayeti dosyasındaki delilleri karartan, dönemin valisinden önce bendim. Yani validen önce delil karartmayı ben yaptım. Çünkü sopayı kıran olmama rağmen sopadan haberi olmayan masumları ben sorguladım. Valinin karartması yani foyası altı yıl sonra ortaya çıkarken benim foyam ise 1977 yılından beri hala ortaya çıkarılamadı. İtirafsa itiraf. Bunun bilinmesini istiyorum. Bakmayın, dönemin Valisi kadar gündem olmadığıma. Beni üzen de bu. 

17 Nisan 2026 Cuma

Slovenya'da Bir Meslek Lisesi

Eski okulumda 1,5 yıl birlikte çalıştığım bir müdür yardımcısı, milli eğitimden bir ekiple Slovenya'ya gidip gelmişti.

Proje kapsamında bir meslek lisesini ziyaret etmişler. Derslere girmişler, okul ve öğrencileri gözlemlemişler. 

Dönüşte gördüklerini bizimle paylaşmıştı. Aradan epey bir zaman geçti. Aklımda kaldığı kadarıyla gözlemleri şöyle idi:

"Bir meslek lisesi idi gittiğimiz okul. 

Servisle gelen öğrenci görmedim. Herkes yürüyerek okula geliyor. 

Teneffüsler beşer dakika. 

Bahçe dışına çıkan öğrenci görmedim. 

Sigara içen öğrenciye rastlamadım. 

Sınıf kapıları otomatik. Beş dakikalık teneffüs biter bitmez kapı otomatik kapanıyor. Kapı kapandıktan sonra geciken öğrenci olsa bile açılmıyor. 

Kapılarda yüz okuma sistemi var. Öğrenci sınıfa girerken aynı zamanda dersin yoklaması da yüz okuma yoluyla alınıyor. 

Beş dakika dolar dolmaz geciken öğrenci olursa öğrencinin velisine aynı anda, "Çocuğunuz üçüncü ders saatine girmemiştir" mesajı gidiyormuş. 

Yoklama, yüz okumayla alınınca ve kapı otomatik kapanınca teneffüsler beş dakika olmasına rağmen derse geciken öğrenci görmedim. 

En son öğretmen kartla sınıfa giriyor.

Öğretmenin masasında öğretmenin konu yazacağı sınıf defteri yok. Öğretmen yoklama da almıyor. Hemen derse başlıyor". 

Sınav sistemlerinden de bahsetmişti. Bizden çok farklı sistemlerinin olduğu aklımda kaldı. 

Hatırlatmak için Slovenya hakkında kısa bilgi vereyim: Coğrafi olarak Orta Avrupa ülkesi olsa da Balkan ülkesi sayılır. 1991 yılında Yugoslavya'dan ayrılarak bağımsız olan bir ülke olan Slovenya 2004 yılında AB'ye girmiştir. Ülke dağlık ve ormanlık. 2 milyon civarında bir nüfusa sahip. 

35 yıllık geçmiş olan bir ülkenin bu kadar kısa bir zaman diliminde eğitim ve öğretimde bu derece disiplini sağlaması, yabancı dil sınavından geçmek için Avrupa'dan gelen bir heyetin sınav yapması, yoklama ve sınıf defterini kaldırması, beş dakikalık teneffüsü öğrenciler geç gelmeyecek şekilde oturtması dikkate değer yönleri. Zaten gidip gelen arkadaş da hayranlığını ifade etmekten kaçınmamıştı.

Hepsini geçtim. Beş dakikalık teneffüs zamana riayet ve zamanla yarışma yönünden takdire şayan. Slovenya bu kadar kısa zamanla öğrencilere disiplin kazandırıyor. Bizim ülkemizde yüz okuma ile yoklamanın alındığı, yoklamanın otomatik alındığı okul var mı bilmiyorum. Bildiğim, beş dakikalık teneffüsü on dakikaya, on dakikalık teneffüsü on beş dakikaya çıkarmada üstümüze yoktur. Çünkü zamana riayet diye bir derdimiz yok. Derdi olana da "Beş dakikalık teneffüs yeter mi" diyerek mazeret beyan ederiz. 

Okullarımız fiziki şartlar yönünden çok iyi. Bunun ötesine geçmemiz gerekir. Yüz okuma sistemi bizim okullarımıza da gelmeli. Öğrenci hem okula girerken hem sınıfa girerken yüz okuma ile tanınmalı ve yoklama bu yolla alınmalı. İlaveten girişlerde X-Ray cihazları okulların güvenliği bakımından acil ve elzemdir. 

14 Nisan 2026 Salı

Alışveriş Benim İşim

Yıllardır banyo sabunu olarak bir markanın dört kiloluk sabununu alırdım. Önceleri çok beğendiğim bu sabunu beğenmez oldum. Zaten fiyatı da durmadı. Uçtu gitti. Marketten markete de fiyatını çok farklı gördüm.

İster istemez hangi sabunu alayım arayışına girdim. 

Tarım Kredi Kooperatifi marketinde kasaya yakın bir sabunun teşhir edildiğini gördüm. İki kilosu 200 lira idi. 

Nasıl olduğunu bilemediğim için uzun süre her gidişimde almadım. Fiyatı da hep aynı kaldı. 

Bir defasında denemek için bir paket aldım. Sabunu beğendik. Beğendik ise bu sabunu kaçırmamalıydım. 

Sabunu aldığım zaman ayın üçü ya da dördü idi. Kredi kartının kesim tarihi geçtikten sonra alayım. Nasılsa evde şimdilik var, aciliyeti yok. Çünkü fiyatı da hep aynı dedim. 

Kredi kartının ekstresi kesildikten sonra başka alacaklarla birlikte sabun da alayım diye Koop'a gittim. O da ne! Sabunun fiyatı 250 olmuş. Vay anasına vay! 

Bir düşüncedir aldı beni. Haliyle pişmanlık diz boyu. Geçen alıvermedim de. İlla kredi kartının kesimini beklemek de neymiş dedim durdum. Hızımı alamayıp kendime kızmaya başladım. Zira hak etmiştim. 

Aylardır fiyatı aynı kalan ürüne birden elli lira koymak olacak şey değildi. Anlaşılan o ki Koop, bu sabunun nasılsa bir alıcısı çıktı. Bir alan bir daha almaya gelir. En iyisi biz bunu zamlandıralım ki Hanya'yı Konya'yı görsün. Bir de kesim tarihi hesabı yapmanın neye mal olacağını da bilsin hesabı yapmış olmalı. 

Hasılı benim hesap Koop'a uymadı.

Sonrası ne mi yaptım? Kah alışverişe gittiğimde kah yürüyüş yapmak için uğradığımda evime yarım saatlik yürüyüş mesafesinde olan bu markete uğradım. İlk işim bu sabunun fiyatına bakmak oldu. Kaç defa gitmişsem, fiyatını yine zamlı fiyat gördüm. Evde sabun azaldı, kalmadı sözlerine de kulak vermedim. Ben sabunun fiyatını takip etmekten bıkıp usanmadım. Onlar da zamlı fiyattan bir kuruş indirmemekte inat ettiler. Haliyle her fiyat takibinde moral bozukluğu ve son pişmanlık. Artık neye yarayacaksa. Bilin ki anlatılmaz, yaşanır. 

Olmayacak böyle. Bu marka sabunun fiyatına İnternetten baktım. İnternet satışına 546 lira yazmışlar. Aha vicdansızlar aha insafsızlar... 

Yeter sabunsuz kaldığın. Koktun iyice dediğinizi duyar gibiyim. Merak etmeyin, stoklarda sabunumuz eksik olmaz. Hatta bir tanesini de yurtdışına götürmüştüm de orada bu sabunla iki kez yıkanmak nasip oldu. Başkası da müstefit oldu. Artanı da orada bırakıp geldim. 

Niye almıyorum? Çünkü fiyatlara önce bindirme sonra da indirme olur bizde. Bu market de ne yapıp ne edip indirir beklentisi içerisine girdim. Yürüyüşü bahane ederek gittim gittim geldim. 

Yine bir gün bu markete yöneldim. Yöneldim ama hiç umudum kalmadı. Ne yapıp ne edip bana zamlı fiyattan aldıracaklar bunlar dedim durdum. 

Markete gitmiştim ki o da ne! Beklediğim indirim gelmiş. Benim sabunu 220 liraya çekmişler. Bir sevinç bir sevinç. Hemen ikişer kiloluk paketten dört paket aldım. Bu sevinçle, yanına iki kalem başka şey de aldım ve sekiz kilo sabunu yarım saat yol yürüyerek eve götürdüm. 

Şu bir gerçek ki alışveriş benim işim. Azmin ve inadın zaferiydi bu. Sayesinde günlük yürüyüşlerimi de yapmış oldum. Her ne kadar bu alışverişte sabunun önceki fiyatına göre 80 lira fazla para vermiş olsam da yeni fiyatı 250'ye göre 120 lira kâr ettim. Unutmayın. Alışveriş benim işim. 

121 Yıllık Bina

Berlin'de Almanlar tarafından üretilip servis edilen Solana kripto parası hakkında önceki yazımda bilgi vermeye çalışmıştım. Bu yazımda da Solana için tahsis edilen beş katlı bina hakkında bilgi vereceğim.

Bina, 1905 yılında yapılmış, yığma bir bina. Nereden bakarsak 2026 yılı itibariyle 121 yıllık bina ve hala kullanımda.

Binanın 1905 yılında yapıldığını duyunca Blockchain ve Solana'dan ziyade bu bina dikkatimi çekti.

Dışı sıvalı, içi tuğlalı binanın. İçini sıvama gereksinimi duymamışlar nedense.

Binanın ortası bahçe gibi boş bırakılmış. Gül ekilmiş. Bu boşluğa pencereler konmuş.

Hem bu binanın hem de çoğu binanın çatıları da dikkatimi çekti. Çatıları dik. Her çatıda da pencereler var. Belli ki çatılar da kullanılıyor.

Eski bir bina olmasına rağmen bina kullanışlı. Sigara içecekler için aşağıya inip dışarı çıkmasına da gerek görmemişler. Ortadaki boşluklara balkonlar yapılmış. Sigara içecek olan zaman kaybetmeden balkona çıkabiliyor.

Girişteki sıvalı yerler karalanmış. Karalama sade bu binaya mahsus değil, Berlin'de bazı binalarda bu şekil karalama yapmanın ve yazı yazmanın yaygın olduğunu hem gördüm hem de işittim.

Bir katın karşısındaki duvarın kapısının üstü ve yanına "I hate vandalizm" yazılmak suretiyle, duvar yazıyla bilinçli bir şekilde doldurulmuş. Biliyorsunuz vandalizm, "Kamuya veya kişilere ait mallara, sanat eserlerine ya da çevreye bilerek ve isteyerek, genellikle zevk veya öfke amacıyla zarar verme ve tahrip etme eylemine" denir.

Duvarların karalanması da bana göre bir çeşit vandalizm. Artık Almanlar vandalizmden ne anlıyorsa.

Vandalizmi bir tarafa bırakıp tekrar binaya gelirsem, o gün dışarıda hava yağışlı ve soğuk olmasına rağmen binanın kaloriferleri yanmadığı halde içerisi üşütmüyordu. Hatta üzerimizdeki pardösüleri çoğumuz askıya astı. Aynı hava bizde olsa kaloriferlerimiz de yanmasa bizim binalar dondururdu. Çünkü Almanlar duvarları kalın yapıyorlar. Bizdeki gibi tek tuğlayla yapmıyorlar. Çoğu binada sıkça gördüğüm tuğlalar ise bizdeki baca tuğlasına benziyor.

Duvarların kalın yapılması hem binanın ömrünü uzatıyor hem yazın serin, kışın sıcak tutuyor hem de dışarıdan ses almıyor, içerideki sesi de dışarıya vermiyor.

121 yıldır ayakta olan, hala kullanımına devam eden, daha kaç yıl kullanılacak olan bu binayı görünce bizdeki Selçuklu ve Osmanlı eserleri dışında 121 yıllık binamız var mı diye düşünmeden edemedim. Bildiğim kadarıyla bu kadar yıllık binamız yok. Zira bizdeki binaların en uzun ömrü 50 yıldır. Almanya'yı çok iyi tanıyan birine bu binadan bahsedince, "Hocam, onlar 70 yıllık evi eski bina olarak görmüyor, yeni kabul ediyorlar" demez mi? Gel de şaşırma.

İşin garibi Berlin'de tarihi diyebileceğimiz ve hala kullanımda olan bina sayısı çokmuş. Hatta proje ortaklarımızla buluşmak için yolda gördüğüm bir binanın fotoğrafını çekip burası ne binası diye sorduğumda, "Bilemedik. Çünkü bizde bu tür bina sayısı çok" dediler.

Gördüğüm kadarıyla yolları, kaldırımları, bina ve evleri evladiyelik yapmış Almanlar. Bir defa masraf ediyorlar. Tekrar tekrar yıkıp yapmıyorlar. Yıllar yılı yıkmadan kullandıkları için de cadde ve sokakların şekli, şemailiyle ve kültürü değişmiyor.

Almanlardaki bu evladiyelik binaları görünce ister istemez ülkemi kıyasladım. Bizde binaların ömrü uzun değil. Bizdeki inşaat sektörü çok canlı. Yapıp yıkamada üstümüze yok. Yaptıklarımızı yıkıp yeni cadde açıyoruz. Sürekli kentsel dönüşüm yapmak suretiyle binaları yeniliyoruz. Kentsel dönüşüm yapmak için de kat sayısını yükseltmek zorunda kalıyoruz. Bırakalım 120 yıl öncesini 8-10 sene önce terk ettiğimiz ev, sokak ve mahalleye varsak ne evimizi buluruz ne sokağı. Haliyle hiçbir sokak ve mahallemizde tarih kokmuyor. Çünkü her bir yer yüksek katlı beton yığını haline gelmiş.

Bu demektir ki bizim ülkenin ekonomideki canlılığı inşaat sektörüne bağlı. Yapıp yıkmada, yıkıp yapmada üstümüze yok. Milli servetimizi hep israf ederek toprağa görmüyoruz, bina yapımına aktarıyoruz. Sürekli rant çalışıyor bizde. Evladiyelik ev, daire, konut, bina, sokak, cadde, kaldırım ve alt yapı yapmıyoruz. Unutmayalım ki israf denen şey sadece ekmek israfından ibaret değildir.

13 Nisan 2026 Pazartesi

Kripto Paranın Neresindeyiz?

Berlin’de 26 Mart Perşembe günü proje ortağımızla Blockchain teknolojisinin uygulandığı bir binada buluştuk.

Bina sanırım beş katlı idi. Tüm katlar Almanların kripto parası Solana için tahsis edilmiş.

Bize Pakistan uyruklu biri hem Blockchain hem de Solana üzerine açıklama yaptı. Bizim ekipten sorulan bazı sorulara yeterli bilgisi olmadığı için oraya sık sık gelen bir kişiden destek istedi. Onlar gelip sorularımıza cevap verdi. Bizim gençler bize tercüme etti.

Bu bina Solana kripto paranın çalışma ofisi gibi bir yer. Her katta bol miktarda masaüstü bilgisayar var. Burada, kurs ve seminerler veriliyormuş. Planlama yapılıyormuş. Meraklıları gelip burada çalışma yapıyormuş. Orijinal bir şey üretenin ürettiği şey de satın alınıyormuş.

Blockchain teknolojisi hakkında yeterli ve detaylı bilgim yok. 2009'da ilk çıkması hasebiyle Bitcoin ismini sık sık duyarım. Halk arasında da kripto para dendiği zaman ilk akla gelen budur. Yalnız Wikipedia'ya göre "2023 Mart ayı itibariyle 22 binden kripto para birimi bulunmaktadır. Kripto paraların Toplam piyasa değeri 1 trilyon dolardan fazladır".

Yazımda, Almanların kripto parası Solana desem de biliyorsunuz kripto paralar "şifreli (kriptografik) işlemlerle çalışan, merkezi bir otoriteye (banka vb.) bağlı olmayan dijital varlıklardır. Blockchain (blokzinciri) ise bu paraların transfer kayıtlarının şeffaf, değiştirilemez ve güvenli bir şekilde, dağınık bir ağda tutulduğu teknolojik kayıt defteridir. Kripto paralar bu defter üzerinde hareket eder".

Kısaca kripto paraların arkasında halihazırda merkezi bir otorite ve devlet yok. 22 binden fazla kripto para birimi olması da halihazırda bu sanal paranın mevcut durumunu gösterir. Çünkü dünyada 200 devletin varlığını düşünürsek, bir ülkede onlarca, binlerce bu kripto paranın üretildiği anlamına gelir. Ama ileride bu kripto paraların arkasında bir güç ve devlet olmayacağı anlamına gelmez.

Birçok ülkede dijital para, kripto para, sanal para adı altında geleceğin parası olarak nicedir çalışmalar yapılırken ülkemize ait kripto para çalışması yapıldığını bilmiyorum. En azından duymadım.

Burada şunu da belirteyim. Ülkemizde her ne kadar kripto para çalışması yapılmasa da "Türkiye, dünyada en çok kripto para kullanan beş ülkeden biri" imiş. Bu demektir ki insanımızın önemli bir kesimi kripto para alıp satıyor.

Alınıp satılan bu kripto paralardan devlet hazinesinin ve maliyesinin haberinin olduğunu sanmıyorum. Haberi olsa da müdahale edemiyor. Devlet bunlardan vergi de almıyor. Şu var ki bu tür kripto para alımlarında, ülkeden sermaye çıkışının olduğu bir gerçek.

Bir gerçek daha var ki dünya dijital paraya hazırlanıyor. Yakın gelecekte kağıt paralar tedavülden kalkacak. Yarın herkes aya giderken ülkemizin yaya kalma durumu söz konusu.

Solona kripto parası ofis binası hakkında da bilgi vermek istiyorum. Bunu da diğer yazımda ele alayım.

11 Nisan 2026 Cumartesi

Vietnam Lokantasında Yemek

Berlin'e vardığımız ilk gün bizim için tutulan evde biraz istirahat ettikten sonra akşam yemeğini yemek için proje ortağımız bir lokantanın konumunu gönderdi.

Gideceğimiz lokantaya acemilik çekmeden yürüyerek gittik. Çünkü yanımızda AB projeleri kapsamında çok defa Avrupa ülkelerini ziyaret etmiş bir arkadaş vardı. Aynı zamanda başkanımız ve proje sorumlusu idi. Google Maps yardımıyla Alman ekibinden önce buluşacağımız lokantaya intikal ettik.

Lokanta, Berlin hapishanesinin karşısında bir Vietnam lokantası idi.

Alman ve Türk ekibi olarak 20'den fazla kişiydik.

Ne yiyeceğimizi seçmek için her birimizin önüne menü kondu. Türkçe menüden yemek seçemem ki Almanca menüden yemek seçebileyim. Proje sorumlusu ne yerse onu yiyelim dedik. Acılı ve acısız tereyağlı tavukta karar kıldık.

Önümüze kase içerisinde konan tavuk yemeği, bir nevi tavuklu sulu çorba. Bizdeki arabaşı çorbası diyemiyorum. Çünkü sulu olmasının dışında bir benzerliği yok. Çorbanın içindeki tavuklar da kare şeklinde kesilmiş büyükçe idi. Sanırım tavuğun göğsünden yapılmış. Kaşık ya da çatal ile bölmeden yemek mümkün değil. Çorba ise bizdeki ketçap rengi ile belenmişti. Çorbada tatlımsı bir tat vardı ama ne suyunda tat vardı ne de tavuk tadı. Lezzetten eser yoktu. Güya tereyağlı tavuk yiyecektik. Aç karna gider artık. Zira elimiz mahkum.

Ortaya farklı renklerde görüntüsü güzel üç ayrı meze konmuş. Bir tanesinin tadına baktım. Acı mı acıydı. Bu acıyı dindirmek için içtiğim su ve yediğim tavuk bana mısın demedi.

Yine ortada herkesin önüne alarak yiyeceği pirinç pilavı vardı. Bizim pirinçler gibi iri iri değil, incecikti. Hakkı teslim edeyim, pirinç pilavı lezzetliydi.

Ortada bir de her dört kişiye bir ekmek düşecek şekilde bizdeki bazlamanın küçüğü gevrek yufka vardı.

Biz bir tavuk, bir pilav yerken bazı arkadaşlar bekliyordu. Çünkü ortada ekmek yoktu. Ekmek diye konan gevrek yufkalar dişimizin kovuğuna bile girmeyecek şekilde yemek gelmeden bitmişti zaten.

Tercüman aracılığıyla ekmek istendi. Görevliler anlamamış ya da şaşkınlığa bir bize bir masaya bakıp bakıp durdular. Tercümanla epey bir konuştular. Belli ki ekmek istememize anlam veremediler. Şaşırmaları da normal. Ne bilsinler bu müşterilerin ekmek tüketiminde dünyada açık ara birinci olan bir ülkeden geldiklerini.

Lokanta sahibi Vietnamlılar bir gitti, pir gitti. Gelmek bilmediler. Bir kısmımız pilav, tavuk yerken ekmeksiz ağzına lokma almayan bazımız bekledi durdu. Sonrasında ekmek bir kez daha hatırlatıldı. Gidiş o gidiş. Bekle ki gelsinler. Anlaşılan ekmek gelmeyecek derken nice sonra bizdeki ramazan pidelerine benzer incelikte bir ekmekle geldiler. Ekmek sıcacıktı. Belli ki bizim için ekmek pişirmişler. Parça parça bölünerek alınan bu ekmeğin de dişimizin kovuğunu doldurduğunu söyleyemem.

Şu var ki bizdeki ekmek sevdasının, bizim ekmekle imtihanımızın dünyada eşi ve benzeri olmasa gerek.

7 Nisan 2026 Salı

Taşın Altına Elini Koyan Bir Profil

Toplum olarak dertlenmede, sızlanmada, şikayet etmede ve eleştirmede pek üstümüze yok. Belki de en iyi yaptığımız. Şikayet ederiz ama benim bu konuda yapacağım var mı diye pek demeyiz. Haliyle sorumluluk da almayız. Kısaca taşın altına elimizi koymayız.

Herkes böyle değil tabi. İçimizde güzel örnekler de var. Sayısı da bir elin parmaklarını geçmez. Aha işte onlardan biri.

Adana'da çalışırken aynı okulda çalışma imkanı bulduğum aynı zamanda evinde oturduğum bir Almanca öğretmeni vardı. Bayramda kendisini aradım. Bayramını tebrik ettikten sonra telefonda uzunca konuştuk. Konu döndü dolaştı, sızlanmaya. "Hep sızlanıyoruz. İyi de hep sızlanmanın ne faydası var" dedi. Başladı anlatmaya:

"Okulumuzun önceki yeri Dışkapı'da idi. Cuma namazlarını kılmak için Küçüksaat ile Büyüksaat arasındaki bir camiye giderdik. Cami temiz değildi. Yanımızdaki arkadaşla bu duruma veryansın ederdik. Bu imam ve müezzin bu camiyi niye temizlemezler dedik durduk.

Yine bir defasında caminin üst katına çıktık. Orası da kirliydi. Kenarda katlanmış halılar vardı. Oturmak için bu halılardan birer tanesini açarak seccade yaptık. Bu katlanmış olanlar da çok kirli idi. Toz, toprak ne ararsan vardı. Temizlik içimize sinmese de namazımızı kılıp hutbeyi dinledik.

Camiden çıkmadan önce yanımdaki arkadaşa, herkes sızlanıyor ama kimse iş yapmıyor. Tamam, imam ve müezzin işini yapıp camiyi ve halıları temiz tutmamış. Peki bu sızlanmanın kime, ne faydası var? Sorun çözülüyor mu? Sonra biz ne yapıyoruz sızlanmanın dışında? Şimdi ben şu namaz kıldığımız halıyı toplayıp götüreceğim. Evde yıkatıp tekrar geri getireceğim. Hepsini yıkatma imkanımız olmasa da bari bunu yıkatalım. Yalnız bu yaptığımın bir riski var. Koltuğumun altında dürülü bu halıyı gören, halıyı çalıp gittiğimi sanabilir. Sen yanımda dur da böyle bir şeyle karşılaşırsak, bana şahitlik yap. Yok yere bir de hırsız damgası yemeyelim dedim.

Halıyı bu şekilde camiden çıkardık. Evde yıkatıp camiye getirdim”.

Hocamızın bu yaptığı hem güzel bir örnek hem de çözüm odaklı çalıştığının bir göstergesi. Zira taşın altına elini koymuş. Hocamız da hepimizin yaptığı gibi eleştirebilirdi. Ama hep ve sadece eleştiri maalesef problemi çözmüyor.

Burada herkesin görev ve sorumluluğu var. Bu halıları temiz tutma ve temizletme görevi cami görevlilerine ait. Herkes kendi görevini yapmalı diyebiliriz. Elbette herkes görevini yapmalı. Ama herkesin görev ve sorumluluğunu tam yerine getirmediği de bir gerçek. Bu durumda sızlanma yerine elimizden geldiğince, çözmeye odaklanmamız lazım.

3 Nisan 2026 Cuma

Berlin Kaldırımları *

Berlin sokak ve cadde kaldırımları dikkatimi çekti. Kahir ekseriyeti birbirinin aynısı desem yanlış olmaz. Çoğu kaldırımların ortasına büyükçe taş döşemişler. Taşın sağına ve soluna da küçük küçük parke taşlar yapıştırılmış. Aşağı yukarı her kaldırımda da bisiklet yoluna yer vermişler.
*
Cuma namazını kıldığımız Osmangazi Camisinde, namazdan sonra dernek başkanı ve yardımcısı ile tanıştık. Her ikisi de Sivas Gürünlü imiş. Dernek başkanı Zülfikar Bey, “Gelin size kahve ikram edeyim. Türkiye’ye gidince, gurbetçiler bir kahve de içirmediler diye arkamızdan konuşmayın” dedi gülerek. Israr edince caminin karşısındaki bir dönercinin önüne oturduk. Biz, Türk çayı içeceğiz deyince, “O zaman gelin şuradan içelim” diyerek yakınındaki bir başka işletmeciye geçtik.

Çayımız Türk çayı olmasa da Türk usulü çayı kulplu bardakta içtik. Ev dışında 5.gün dışarıda içtiğimiz ilk çayımız idi bu.

Çaylarımızı yudumlayıp muhabbetimizi yaptık. Kalkarken, “Bu yakınımızda tarihi bir saray var. Buraya gelmişken ziyaret edebilirsiniz. Özcan Bey o tarafa gidecek. Size tarif etsin” dedi dernek başkanı. Kaldırım üzerinden giderken cami derneğinin yardımcısı olan Özcan Bey’e, bu kaldırımların çoğu aynı usul yapılmış. Ne zaman yapıldığını biliyor musun diye sordum. “Bilmiyorum. Yalnız ben 1984 yılında buraya geldim. Ben geldiğim zaman bu kaldırımlar vardı ve bu şekildi. Hiç değişmedi” dedi.

Şaşırdım bu cevaba. Özcan Bey gelmeden kaç yıl önce yapıldı artık? Orasını siz düşünün. Anladığım kadarıyla Berlin Belediyesinin kaldırım ve alt yapı diye bir derdi kalmamış. Zamanında bir yapmışlar, pir yapmışlar. Tekrar tekrar kaldırım yenilemeye masraf etmemişler. Evladiyelik olarak yapmışlar.

Ülkemizdeki kaldırım politikasını söylememe gerek yok sanırım. Biz 84’ten bu yana kaldırımları kaç defa yenilemişizdir. Bunun da hesabını siz yapın. Çünkü bizdeki belediyeciliğe kaldırım belediyeciliği dense yeridir.

Nedense ekmek israfından bahsederiz de hiç kaldırım yıkıp yapma israfına pek değinmeyiz. Gerçi vatandaş bundan dert yansa bile belediyelerimiz bildiğini okuyor. Yıkıyor, yapıyor. Tekrar yıkıp tekrar yapıyor. Yani benim oğlan bina okur, döner döner bir daha okur misali. Hakkını yemeyelim hem yıkmada hem de yenilemede dünya, hele Almanlar bizim elimize su dökemez.

Konya’ya geldiğim zaman birbirinin benzeri bu kaldırımlara değindiğim zaman oğlan söyledi. Kaldırımlardaki büyük taşların altından kablolar geçirilmiş. Büyük ihtimalle elektrik ve telefon şebekesi olsa gerek. Aynı zamanda alt yapıya erişimi kolaylaştırmak ve estetiği güzelleştirmek amacı güdülmüş. Yapan yağmurun suyunu da aradaki boşluklar emiyormuş.

Sokak ve caddeleri dümdüz. Hiç yamuk ve eğri sokak ve cadde görmedim. Binaları da hakeza. Hem yolların hem de kaldırımların simetrik olmasına azami gayret sarf edilmiş. Bunu becermişler de. Ağaçlar, tabelalar, aynı hizada. Bizdeki gibi asimetrik değil. Kaldırımlarda gözün kapalı yürüsen hiçbir şeye çarpmazsın.

Bir hafta Berlin’de kalmışsın. Hemen Batı hayranı olmuşsun demeyin. Zoruma gider. Gerçi sizden önce bunu söyleyen oldu. Okulda, Özcan Bey ile ilgili anekdotumu birine anlatırken bizi kenarda dinleyen biri, “Batı hayranlığı başlamış” demez mi? Küçük dilimi yuta yazdım. Acaba Batı hayranlığını bırakıp bu arkadaşın kafa yapısına hayran olsam nasıl olur? Fena olmaz aslında. Zira bu kafa yapısıyla Almanlar bizi kıskanıyor bile derim.

*12.04.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

2 Nisan 2026 Perşembe

İstanbul, Sabiha Gökçen ve Brandenburg Havalimanları

Hem İstanbul Havalimanında hem de Sabiha Gökçen Havaalanında, sigara için ayrılan teras adını verdikleri yerleri hiç beğenmedim. Hem giderken hem de dönüşte yağmur yağdığı için sigara için ayrılan bölüme geçildiği zaman ıslanmayı göze almak gerek. Rüzgar ve soğuğu da hakeza. Nedense terasın üstünü kapatmak akıllarına gelmemiş. Terası bulmak ve terasta sigara içildiğini öğrenmek için de birilerine sormak zorundasın. Çünkü yönlendirme levhaları yetersiz.

Berlin Havaalanında ise üstü kapalı bir yeri sigara içme yeri olarak ayırmışlar. Sigara içilen bölüm diye de yazmışlar. Ne rüzgar ne soğuk ne de yağmur vardı bu alanda.

Giderken aktarmalı gitmemize rağmen İstanbul Havalimanında fazla beklemedik. Saatinde uçağımız kalktı. Dönüşte ise 19.20’de kalkması gereken uçağımız 1 saat 20 dakika gecikerek 20.30’da kalktı. Sabiha Gökçen Havaalanına geldiğimiz zaman inişe izin verilmediği için kırk dakika havada uçmaya devam ettik. Çünkü Sabiha Gökçen’de tek pist varmış. Başka uçaklar indiği için mecburen havada tur atmaya devam ettik. Rötar ve havada tur atmaya şükrettik. Çünkü en azından geldik. Bizden sonra Sabiha Gökçen’e inecek uçaklar iptal edildiği için aramıza Bursa’dan katılan arkadaşımız, uçağı iki defa iptal edildiğinde dolayı Berlin’de kalmak zorunda kaldı.

Rötar ve havada uçmaya devam etmenin tek faydası bizim için şu oldu. Saat 00.10’dan 06.00’ya kadar Sabiha Gökçen’de nasıl vakit geçireceğiz diye düşünürken, uçağın Berlin’den rötarlı kalkması ve dönüşte havada tur atmak suretiyle iki saat bizi oyalamış oldular. Biz de böylece vakit geçirmiş olduk. Değilse, basık, havasız ve koltuk olmadan saatler geçirmek mümkün değildi.

Sabiha Gökçen ile ilgili değineceğim bir husus da arka arkaya gereksiz anons yapmaları. “Rize yolcuları için son uyarı. Uçağınız kalkmak üzere. Lütfen acele edin” uyarısını kaç son kez dinledim. Sadece Rize olsa iyi. Malatya, Diyarbakır, Hatay, Konya vs. saydı durdu. Mübarek, son kez demek bir daha o şehir uçağıyla ilgili anons olmayacak demektir. Gel gör ki son kez uyarısını defalarca yaptı.

Görünen o ki iç hatlar ağırlıklı çalışan Sabiha Gökçen yoğunluğu kaldıramıyor. Mutlaka yeni pist gerekir. Çünkü havaalanı demeye bin şahit lazım. Bunun için de yalancı şahit bile bulamazlar. Bir de yoğunluğu azaltmak amacıyla farklı illere uçacak uçakları birbirine yakın saatlere koymamak gerek. Açıkçası, tarihçesi İstanbul Havalimanından eski olmasına rağmen Sabiha Gökçen Havaalanını daha acemi daha amatör gördüm. Nazarımda sınıfta kalmıştır.

Hasılı, THY, İstanbul ve Berlin Brandenburg Havalimanları benden geçer not alırken, Pegasus ve Sabiha Gökçen Havaalanı ise geçer not alamamıştır.

Brandenburg Havalimanının bir eksikliğini gördüm. Bu da mescit ihtiyacı. Çünkü Berlin’de çok miktarda Türk yaşıyor. Bunlar bizim gurbetçilerimiz. Sık sık Türkiye’ye gelip gidiyorlar. Namaz kılmak isteyenler için pekala küçük bir yeri mescit olarak düşünebilirlerdi. Sadece yolcular değil, çalışanlar içinde de Türker vardı. Mescit varsa da ben görmedim. Arap olduğunu sandığım bir aile de mescit bulamamış olmalı ki onları ailecek cemaatle namaz kılarken gördüm. Namaz kılınan yer de yolcuların uçağa geçeceği bölümde idi. O anda uçuş olmadığı için bu bölüm boş idi. Önlerine küçük bir şey sermişler. Betonun üzerinde namaz kılıyorlardı gelip geçene aldırmadan.

Gidiş ve dönüş THY ve Pegasus şirketlerine dair, İstanbul Havalimanı ile Sabiha Gökçen Havaalanıyla ilgi gözlemlerimi üç yazımda aktarmış oldum. Bundan sonra da Berlin’deki izlenimlerime yer vermek istiyorum.

İstanbul ve Sabiha Gökçen Havaalanları *

Giderken İstanbul Havalimanına indik. Uçaktan inmemizle içeriye girmemiz bir oldu. Çünkü mesafe yakındı.

Dönüşte Sabiha Gökçen Havaalanına indik. Uçağın indiği yerden havaalanına varmak için epey bir mesafe olmalı ki Pegasus iki tane otobüs tahsis etmiş. Otobüsler zamanında hazır edilmemiş olmalı ki uçak indikten sonra epey bir müddet kapılar açılmadı. Yolcular ayakta bekledi durdu. Otobüsler geldikten sonra tüm yolcular bu iki otobüse binmek zorunda kaldı. Otobüslerin içi tıklım tıklımdı. Ayakta durmak, yer bulmak ve otobüste tutunmak mesele idi. Nedense Pegasus üçüncü bir otobüs tahsisine gerek duymamış. Haliyle en son bindiğim için kapıya valizimin sıkışmasına mani olamadım. Sıkış mıkış binebildiğime şükrettim. Otobüsün arka kapısından düşerek ilk inen ben olacaktım ki en son inmek zorunda kaldım. Çünkü karşı kapı açıldığı için otobüs boşalmasına rağmen sadece ben kaldım. Berlin Havaalanında tanıştığım, Berlin cezaevinde infaz koruma memurluğu yapan Tokatlı kızımız, durumumu şoföre söylemeseydi, kapıya sıfır bir şekilde ağaç olmaya devam edecektim.

Sabiha Gökçen Havaalanı nasıl bir havaalanı ki havaalanı ile uçağın indiği yer arasında bu kadar uzak mesafe olabilir. Mucidinin heykelini dikmek lazım. Belki de bu projeyi çizen, “Proje parası almayacağım. Sadece pist ile havaalanı arası çalışacak otobüsleri ben çalıştıracağım” şartı koşmuş olabilir.

İstanbul Havalimanı ile Sabiha Gökçen Havaalanı arasında dağlar kadar fark var. İstanbul Havalimanında düzen, tertip dikkat çekerken Sabiha Gökçen Havaalanında ise düzenden eser yoktu. Gece 02.00’de giriş yaptığımız Sabiha Gökçen’de, gecenin belki de 12’sinden sabahın 6’sına kadar bekleyen yolcular, üç koltuğu bir kişi işgal ederek çareyi yatmakta bulmuşlar. Haliyle yer bulmakta zorlandık. Yer olmadığı için yerde oturanlar vardı. Aynı zamanda valiz taşınan yerlere bile oturmak zorunda kalmış yolcular.

Sabiha Gökçen Havaalanının bu görüntüsü eski köy otobüslerin garajlarını andırıyor. İstanbul’un göbeğinde bu görüntü hiç hoş değil.

Boş koltuğun olduğu yerler var mıydı? Vardı. Buralar lokanta ve büfe işletenlerin koltukları. Buralara da oturmak ne mümkün. Küçük bardak çay 105 lira. Büyük bardak olanı kaç lira sormadım. Bir başka işletmecinin girişteki fiyat listesi gözüme ilişti. Burada çay kaça diye baktım. Burada ise 235 lira yazıyordu. “Sessizlik ve sakinliğin adresi” yazmayı da ihmal etmemiş. Artık nasıl bardakta veriyorsa çayı. Burası niye sakinliğin ve sessizliğin adresi olmasın. Zira bir bardak çay içmek için bedel ödemek gerekir. Bu bedeli ödemeyi de kaç kişi göze alır.

Mesele çayın 105/235 lira olması değil. Uçağa binen, bunun için o kadar bedel ödeyen çayın parasını da verir. Yalnız dışarıda 15-40 arasında değişen çay fiyatını bilen birinin, buralardan bir şey yiyip içmesi keriz yerine konması anlamına gelir. Havaalanı işletmecileri, civarda uygun fiyata çay vb. şeyleri giderecek bir yer olmadığı için yolcunun eli mahkum bizden içmeye deyip fırsatçılık yapıyor olmalı.

Burada, işletmeler burayı kiralarken yüksek fiyata tutuyor. Kirayı çıkarmak için yüksek fiyat çekiyor denebilir. Böyle olduğu aşikar. Yalnız kirayı çıkarmanın yolu fahişin fahişi fiyat çekmek değil, sürümden kazanmak olmalı. Düşünsenize, gecenin 12’sinden sabahın 6’sına kadar uçak beklemek zorunda kalan bu kadar hazır müşteriye, makul fiyattan çay verilse, buradaki işletmeler köşeyi döner. Böyle yapmadıkları için sinek avlıyor çoğu.

Devletin ve belediyelerin ya da havayolu işletmesinin havalimanlarındaki fiyatlara bir ayar geçmesinde fayda olduğunu düşünüyorum.

*07.04.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Berlin'deki Kaldığım Ev *

23 Mart günü Almanya saati ile saat 15.30 gibi Berlin Havaalanına indik. Antalya'dan katılan iki arkadaşla buluştuk. Toplam on kişi olduk.

Beşimiz otelde, beşimiz de dairede kalacak şekilde ikiye bölündük. Otele gidecek beş gence Ankara'dan misafir öğrenci olarak kabul edilen kızımız, bize de Almanya'da yaşayan Bosnalı bir kızımız mihmandarlık yaptı.

Bizim için tutulan dairenin dört odası vardı. Odanın birine iki yatak ve televizyon konmuş, diğerine de üç yatak. Üç yatağın olduğu odada bir de balkon vardı. L tipi dairenin ortasında da tüm odalara geçecek şekilde küçük bir hol yapılmış.

Her birimiz birer yatak seçtikten sonra valizlerimizi dolaplara yerleştirdik.

Bir oda mutfak için ayarlanmış. Mutfağın sağında dolap, lavabo, fırın ve elektrikli ocak var. Karşısına ise yemek yemek için masa konmuş. Oturmak için bol miktarda yer kaplamayan katlanabilir tahta sandalye var. Fazla sandalyeler daire içindeki küçük bir depoya konmuş.

Diğer odada ise küçük bir lavabo, çamaşır makinesi, banyoya yer verilmiş. Aralarında boşluk olmayacak şekilde yan yana ve dip dibe yerleştirilmiş. En sona da petekle banyo arasına bir ayak girecek şekilde alafranga tuvalet yapılmış.

Alafranga tuvalet son yıllarda banyolarda bizde de yaygınlaştı. Onların klozetlerinin bizimkinden farkı, klozetlerinde taharet musluğunun olmaması. Onlar, tahareti tuvalet kağıdıyla gideriyorlar. Tuvalet kağıdıyla taharete alışkın olmayan biz ise suyla taharet yapmadan tuvalet kağıdı kullanmayız. İlk işimiz klozetin yanına pet şişe doldurup koymak oldu. Bir hafta boyunca klozetin yanında pet şişeler bulundurarak adeta taşıma suyla değirmen döndürdük. Şu var ki bu tür bir ihtiyaç giderme, işkenceden başka bir şey değil.

Avrupalıların bu taharet anlayışı bana ve bize garip gelse de onlarınki mi doğru, bizimki mi bilemedim. Bakış açısına göre değişir. Onlara sorsan, eli kirletmeden temizliğimizi gideriyoruz derler. Bize sorarsan, avret mahalli ize mutlaka su değecek. Su ve el değmeden kağıtla taharet bize göre değil deriz. Bu demektir ki onların temizlik kültürü farklı, bizimki farklı. Onların temizlik anlayışı kendilerine, bizimki de bize.

İki cepheli kaldığımız ev küçük olmaya küçük. Kaç metrekare bilmiyorum ama olsa olsa 60-80 m²lik bir daire. Ama kullanışlı. Beş kişi bir hafta boyunca kaldık.

Sabah kahvaltısının hepsini, akşam yemeklerinin çoğunu evde pişirip yedik.

Kaldığımız ilk üç gün boyunca evin kaloriferleri yanmadı. Üçüncü günün akşamı kaloriferlerimiz yandı. Kaloriferin yanmasıyla yanmaması arasında bir fark göremedik. Zira kalorifer yanmazken de üşümedik. Kaloriferler yanarken de terlemedik. Belli ki kaloriferler dışarıdaki hava durumuna göre yakılıp kapatılıyor ya da otomatik devreye giriyor.

Proje kapsamında ziyaret ettiğimiz yerlerin de çoğu zaman kalorifer petekleri de yanmıyordu. Ama hangi binaya girmişsek soğuk değildi.

Kaldığımız ve ziyaret ettiğimiz binalar eski olmasına rağmen dışarının soğuğunu içeriye almıyor, içerideki sıcaklığı da dışarıya vermiyor. Öyle zannediyorum binaların yalıtımı da çok güzel yapılmış olmalı. Bir de binanın duvarları bizdeki gibi ince değil, kalınca yapılmış. Böyle olunca bu ev kışın sıcak, yazın da serin olur diye düşünüyorum.

Evde kombi görmedim. Sanırım merkezi sistemle ısınıyor. Peteklerde pay ölçer de göremedim. Herhalde klozetin üst tarafında gördüğüm sıcak ve soğuk su sayacı ile hangi dairenin ne kadar yaktığı belirleniyor. Bu evde yüksek doğal gaz faturasının geleceğini de sanmıyorum.

Evin tek balkonu daire dar diye içeri alınmamış. Soğuğu önleyelim ya da fazla eşya koyalım diye balkon kapatılmamış. Sonraki günler diğer evlerin balkonlarına da göz gezdirdim. Hiç kapalı balkon görmedim. Binanın orijinal hali ne ise aynen korunmuş.

Almanya’da çoğu evler bu şekilde küçükmüş. Evde ne oturma odası var ne de salon. Oturma ve salonu olmayan böyle küçük evlerde biz kalır mıyız? Şakasına teklifi bile kabul etmeyiz. Değil 80 metrekarelik evde oturmayı, 100 metrekarelik evlerde bile oturmayız. Bir ara 100 m²lik 2+1 evlerde kaldık kalmaya. Ama bugün küçük diye yüzüne bakmıyoruz. 3+1, 4+1, 5+1 şeklinde büyük evleri tercih ediyoruz.

Beş katlı binanın 1.katında kaldık. Her katta oturanlar vardı. Kaldığımız süre boyunca sokakta ve apartmanda ne ses vardı ne gürültü. Dış kapı bile sessizce otomatik olarak kapanıyor. Bizdeki gibi gürültülü kapanmıyor. Kısaca kafa dinlendirmek için birebir.

*14.04.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

30 Mart 2026 Pazartesi

Havayolu Şirketleri *

Yaşım 60’ı geçti. Bugüne kadar ne uçağa bindim ne de yurtdışına çıktım. Ayağımı yerden kesmem, dört teker üzerinde seyahat etmekten ibaret.

Bir fırsat çıktı. Bir arkadaşın teklifiyle bir haftalığına ver elini Almanya deyip Berlin’e gitmek nasip oldu. Bu vesileyle Konya-İstanbul, İstanbul-Berlin arası uçağa binerek ayaklarımı yerden kesmiş oldum.

Giderken Türk Hava Yollarıyla, gelirken de Pegasus ile döndüm.

Bu yazımda iki hava yolu şirketine dair gözlemlerime yer vereceğim.

Gidiş ve dönüşü karşılaştırdığımda THY’yi daha profesyonel buldum. Pegasus’u ise daha amatör gördüm. THY hizmeti ve müşteri memnuniyetini esas alırken Pegasus ise sadece ticareti esas almış imajı verdi bana. Pegasus’un THY kalitesini yakalaması için kaç fırın ekmek yemesi lazım.

Burada Pegasus’ta uçak fiyatları THY göre daha ucuz. Verdiğin paraya göre hizmet alırsın denebilir. Biraz ucuza götürerek kaliteden ödün verilirse bu tür şirketlerin gelişmesi çok zordur. Hatta mümkün değildir.

THY biletleri diğer hava yollarına göre pahalı. Ama aldığı paranın hakkını veriyor. Konya-İstanbul arası ekmek arası dürüm ve tercihli içecek, İstanbul-Berlin arasında da tabldot içinde yemek verdi. Kimseyi rahatsız etmeden bir şeyler dinlesin ve izlesin diye her yolcu için kulaklık bile düşünülmüş. Daha binmeden her oturağa konmuş.

Pegasus ise herhangi bir ikramlık vermiyor. Su dahil istenen her şey ücrete tabi. Fiyatlar da makul değil. 0,5 ml’lik pet su 6 avro. Berlin’den İstanbul’a gelinceye kadar iki defa servis yaptılar.

Yeterince bozuk para bulundurmamış olmalılar ki para bozacak var mı diye uçağı baştan sona turladılar. Para üstünü vermek için gelip gelip gittiler. Adeta uçuş boyunca uçağın koridoru hiç boş kalmadı.

Yemek vermediklerinden, her yemeğin ücretli olmasından geçtim. Pekala suyu ücretsiz verebilirlerdi. Haydi suyu da ücretli yaptılar. Bari makul fiyata satsınlar. Markette beş liraya alınan bu suyun uçakta 30 liradan fazlaya satılması fırsatçılıktan başka bir şey değil. Su dediğin otobüslerde bile ücretsiz ikram ediliyor.
THY’de uçuş kültürü oluşmuş, Pegasus’ta ise uçuş kültüründen eser görmedim. Bu anlayışla bu kültürün oluşacağına da ihtimal vermiyorum.
Her iki firmanın görevlilerinde güler yüz, ilgi ve alaka eksik değildi. Uçağa girerken bile her yolcuya hoş geldiniz diyerek karşılamaları, inerken de güle güle şeklinde uğurlamaları dikkatimi çekti.

THY çalışanlarını daha doğal gördüm. Yüzlerinde gülücük eksik olmamasına rağmen resmiyet ve ciddiyeti de elden bırakmıyorlar. Pegasus çalışanlarında ise müşteriye mesafe koymadıklarını, daha fazla samimi olduklarını müşahede ettim. Bu samimiyetin bazı yolcular tarafından sulandırılacağını düşünüyorum.

THY uçağında ayağa kalkan nazikçe uyarılırken Pegasus’ta bunu göremedim. Köy otobüsü gibiydi. Tuvalete giden, yukarı bagajdan valizini alıp başka tarafa götüren eksik değildi. Kısaca uçuş boyunca koridorun yoğunluğu eksilmedi. 

Uçak kalkarken, uçarken, inişe geçeceği zaman THY’nin anonsunu aynı zamanda önündeki ekrandan okuyabiliyorken Pegasus’ta ekran yoktu. Beklerken İnternete girmek için kare kod konmuş ama bağlandı denmesine rağmen İnternete giremiyorsun. 

THY hem Türkçe hem de İngilizce anonsu yerinde, zamanında ve kıvamında yaparken Pegasus gerekli, gereksiz anons yaptı durdu. Mesela “Üst raflara büyük valizlerin konması uygundur. Diğer çanta vb. eşyaların ise ayak ucuna konması” gerektiğini dönüp dönüp söyledi. 

Pegasus’un artı olarak THY’den farklı yönü, herhangi bir tehlike anında can yeleğinin nasıl giyineceği, neyin, nasıl yapılacağı anonsu yapılırken hosteslerin de jest, mimik, el ve kol hareketleriyle göstermeleri. Bu yönüyle Pegasus’u THY’den önde gördüm.

*05.04.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Üst Düzey Tanıdığa Yapılır mı Bu? *

Bayramda eski bir dostu aradım bayramını tebrik etmek için. Uzun süredir görüşmediğimiz için konuşmayı bayram tebrikinin ötesine taşıdık. Yazılarımı takip ettiğinden, içten yazdığımdan, önemli konulara değindiğimden bahsetti. İnsanımıza değindi. İçimiz ve dışımız çıkar olmuş. Dürüstlükten sınıfta kaldık dedi. Oğlunun dertlendiği bir konuya kısaca değindi: "Bir toplantı, bir seminer yapılacağı zaman şehir dışından gelenlere kalacak yer ayarlıyor bizi oğlan. Evi Ankara'da olmasına rağmen kariyerinin zirvesinde nice akademisyenin de ailecek yer ayırtılması için müracaat ettiğinden" dem vurarak "Olacak şey mi hocam bu. Ama maalesef oluyor bu ülkede" dedi. 

Arkadaşın bu anlattığına çok şaşırmadım. Çünkü devletin, temsil giderler adı altında verdiği bu imkanı hoyratça kullandığımız bir gerçek. Her ne kadar devleti çok sevdiğimizi, uğruna ölümü göze alırız desek de her cuma hutbesinde devlete dua etsek de çoğumuz için devlet bir deniz mesabesinde. Yağma Hasan'ın böreği bizim için. Keriz olmamak için ne kadar yersek kâr mantığını güderiz.

Çoğu üst yöneticinin, arkadaşın çocuğunun dert yandığını da sanmıyorum. İnşallah bu genç bürokrat bozulmadan dertlenmeye devam eder ve sayıları da çoğalır. 

Keşke bütün derdimiz bununla sınırlı kalsa. Zira bu bayram konuşması, bana bir arkadaşın başından geçen bir olayı hatırlattı. Şöyle ki: 

İki kişi için öğretmenevinden yer ayırtılır. Kalmak için geldikleri zaman ödeme yapmaları gerekiyor ama ödemeye yanaşmazlar. Ödemeyi nasıl yapalım diye soruluyor. "Biz falan bakanın özel kalem müdürünün akrabalarıyız ya da tanıdığıyız. Ödeme yapmadan kalacağız" derler. Öğretmenevinin müdürü, "Bizim böyle bir uygulamamız yok. Ödemeyi almamız gerekir. Şayet paranız yoksa ödeme benden olsun" der. Ödeme benden olsun denmesinden de pek hoşlanmazlar.

Ödemeyi yaptılar mı, yapmadılar mı bilmiyorum. Bildiğim, birkaç gün sonra bakanın özel kalem müdürü il milli eğitim müdürünü arayarak fırçayı basar. Fırça basıldığına göre belli ki özel misafirler kaldıkları otelin ücretini ödemiş olmalılar ve kendileri gibi özel misafire yapılan muameleyi de yemeyip içmeyip bir güzel aktarmışlar. 

İl milli eğitim müdürü öğretmenevi müdürünü arayarak, "Olmamış, bu yaptığın. Özel kalem müdürünü arayıp özür dilemen gerekir" der. Öğretmenevi müdürü, "Ben görevimi yaptım. Hata yaptığımı düşünmüyorum. Özür de dilemem" der. İl müdürünün o kadar ısrarına öğretmenevi müdürü yanaşmaz.

Sonunda il milli eğitim müdürü bir formül bulur. Bir başkasını ayarlar. Ayarladığı kişi kendisini öğretmenevi müdürü olarak tanıtmak suretiyle özel kalem müdürüne telefon açar ve yaptığı davranışın yanlış olduğunu belirtir ve özür diler. Böylece bu mesele bir devlet krizine dönüşmeden tereyağından kıl çeker gibi çözülür.

İl müdürünün başıma bir şey gelir endişesiyle böyle bir işgüzarlık yapması manidar. Halbuki emrinde çalışan öğretmenevinin müdüründen, bırakın özür dilemesini istemeyi, tebrik ederim müdürüm. Seninle gurur duyuyorum deyip ödüllendirmesi gerekirdi.

Bakan'ın özel kalem müdürünün tanıdıkları da "Efendim, yer bakanlık tarafından ayrıldı. Sizden ödeme almayacağız" dense bile "Asla. Biz böyle bir şeyi kabul edemeyiz" demeleri gerekirdi.

Görünen o ki çoğumuzda devletin sırtından keyif çatma var. O kadar beleşe alışmışız ki boş mezar bile bizi kesmez.

*31.03.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

22 Mart 2026 Pazar

Diş ve Dişçi Serüvenim

Sağlık, toplum olarak çoğumuzun ihmal ettiği yönlerimizden. En ihmal ettiğimiz de diş. Diş sağlığı ve bakımını da pek önemsemeyiz. Son raddeye gelinceye kadar dişçiye gitmeyiz. Hem diş yaptırmaktan korkarız hem de diş tedavisi genellikle özel aracılığıyla yürüdüğü için masraflı bir tedavi.

Azı dişlerden iki tanesi çekildi. İdare ederiz dedim. Yıllardır iki azı eksiğiyle yedim içtim. 

Kontrol için NEÜ Diş Hekimliğine gittim. Bir sayfa yapılacaklar listesini elime verdiler. Bir dişiniz çekilecek, bunun için cerrahi bölüme direk gidebilirsiniz. Diğerleri için İnternet üzerinden randevu almanız gerekir dediler. Cerrahi bölüme çıktım. Çekilecek azı dişimi iki kişi birden çekmek için epey bir uğraştılar.

Diğer randevular için İnternete her girdiğimde hep doluydu. Altı ay sonrasına da gün alacağım ama sistem kabul etmiyor. 

Eksik dişlerimi yaptırayım. Parasını ödeyeyim diye cerrahi bölümden hoca aradım durdum. Hiçbiri yerinde değildi. Bölüm şefi, "Dişiniz yeni çekildi. Üç aydan önce diş yapılmaz. Siz üç ay sonra gelip hocalarla görüşebilirsiniz" deyince diş hekimliğini bıraktım.

Bu durumda benim için özele gitmekten başka çare yoktu. İyi de kime gidecektim. 

İşe gidip gelirken bir akrabamı evinin dışında çarşıda bir yere bırakmıştım. Çünkü hanımının dişini yaptırıyormuş birine. Konu diş olunca diş hekiminin ustalığını da epey bir methetmişti. Onu aradım. Şu dişçinin telefonunu bir ver diye. 

Verdiği telefonu arayarak dişçiden randevu aldım. Yerini de öğrendim. Akrabamın selamını da söyledim. 

Muayene ve röntgen sonrası yapılacakları anlattı dişçi. Dördü azı, biri de sol ön üst diş olacak şekilde beş implant yapılacak, bir tanesine kanal tedavisi uygulanacak, diş eti tedavisi, diş taşı temizliği, ön alt beş dişe kaplama yapılacak. Hepsine ve beş implanta 55 bin dedi. Yerlisi olursa 33 bin olur dedi. 

Diş hekimi devlette resmi olarak çalışıyor. Gayri resmi olarak bir başka dişçinin yanında özelde iş yapıyor. 

Bir gün düşünme istedim. Ertesi günü ben aramadan diş hekimi aradı. Ne karar verdin dedi. Yerli de karar kıldım deyip 3 taksitte 33 bin ödemeyi kabul ettim. 

Dişçiyi kabul etmemde tanıdığım çok övmüştü. Bir de evime yakındı. Git gel derdi olmazdı. Çünkü dişe başlayınca işim bir defa da bitmeyecekti. 

Ön üst dişimi çekerek işe başladı dişçim. Dişimi çekerken bu şehirde en fazla diş çeken olduğunu söylemeyi de ihmal etmedi. 

Konuşması, insaniyeti, ilgisi o biçim. 

İşe başlamadan önce kahve ikram etmeyi de hiç ihmal etmedi. 

Önce diş temizliği ve diş etleri tedavisini yaptı. Ardından implant işlemini başlattı. 

Sosyal demokrat bir düşünceye sahipti. Partisinin yıllar yılı iktidar olmadığından, bir de tuttuğu takımının yıllar yılı şampiyonluğa hasret kaldığına dert yanardı. Her diş tedavisi öncesi, tedavi esnasında ve sonrasında muhabbet siyaset ve futbol idi. 

Her şey bu şekilde müspet bir şekilde devam ede ede sıra geldi implantların ölçüsünü almaya. Diş çekmeye benzemedi ölçü alması. Çünkü epey uğraştı. 

Günü geldi. İmplantları takmaya. Uğraş didin. Olmadı. Nasıl ölçü aldıysa artık. Olmayacak bu implantları oturtmak için denemediği yol kalmadı. Ağzımın içinde epey bir yerleri sürttü. Belki de çekiçledi. Adı nedir bilmem. Ben ona matkap diyeyim. Onunla da epey uğraştı. Olmadı. Uğraşırken üst sol tarafta bir iki dişimi de kırdı. Hatta yanında kendisine yardım eden bir kız çocuğu, diş kırıldı dedi. Ona çok merhametlisin dedi. 

Dişimin içinde olup bitenleri görmüyorum ve bilmiyorum. Ağzım açık sessiz sakin ve divelenmeden kurbanlık koç gibi duruyorum. 
Sonunda bunlar boşa gitti. Yeni ölçü almam gerekecek. Bunları sana vereyim dedi. İyi de ben ne yapacağım bunları dedim. Bundan sonrası benim için hep zarar dedi. 

Ne kadar ilgi alaka gösterse de eski şen şakrak dişçi değildi. Çünkü bundan sonrası onun için meccanen iş yapmak ve zarar etmekti. Para kazanamayacağım işi yapmam derdi ara ara. 

Zaman zaman bazı müşterilerin den de gıyabında dert yanardı. Herkese yaptığımın aynısını yapıyorum bunlara olmuyor, beni uğraştırıyor derdi. Onlara bir de ben ilave oldum. Bu tipler belli ki cins müşteri idi. Hep onları suçlarken nedense hiç kendine toz kondurmazdı. 

Başka bir gün ölçü için tekrar çağırdı. Ölçüyü almada yardımcı olması için diş yaptırdığı kişiyi de çağırdı. Belki de çocukluktan yetişme teknisyendi. Şöyle ölçü al, böyle al, vidaları çıkar türünden ona akıl verdi. 

Güç bela ölçüyü aldı. 

Bir hafta sonra haber verdi. Dişlerimi taktı. Hocam, seni severim. Her zaman çayımı, kahvemi içmeye gel, muhabbete gel dedi ama diş yaptırmaya bana gelme der gibi bir hali vardı.

Diş tedavi esnasında zaman zaman falanın akrabası diye tanıttığı da oldu. Ona da çok uğraşmış. Ben de onun akrabası olduğuma göre sorunlu müşteriydim vesselam. Severim bu şekilde burnundan kıl aldırmayanları. 

İmplantlar takıldıktan sonra bir iki kontrole çağırdı. 

Bir süre sonra önce üst diş çıktı. Yapıştırdı. Daha sonra da sol azı çıktı. Onu da yapıştırdı.

Kanal tedavisi ve ön kaplamayı da şu gün yapalım demedi. Ben de ne zaman yaparız demedim. Zaten deseydi de kalsın diyecektim. Diğer işler bittikten sonra borcum var mı da demedim. Çünkü ödemeleri implantlar takılmadan bitirmiştim. 

İmplantlardan memnun olduğumu söyleyebilirim. İlk yanlış aldığı ölçüde dolayı dişleri takmak için sol üst arka taraftaki kırdığı dişlerin arasına zaman zaman yemek artığı giriyor. Buna da can sağlığı diyorum. Çünkü sermayeden zarar ettim diye sinir ve üzüntüsünden tüm dişlerimi de kırabilirdi. Buna da şükür. Zira ucuz kurtuldum. 

Bir başkasının öve öve bitiremediği böyle bir dişçiyi ben bir başkasına önerir miyim? Önermem. İnsaniyetine, elinin pratikliğine, muhabbetine bir şey demem. Ama sağlık ve diş tedavisi başka bir şey. Hele implant dediğimiz şeyi çene cerrahisi eğitimini almış kişilere yaptırmak gerek. Ne yazık ki piyasada, diş hekimliğini bitirmiş, ayrıca uzmanlık yapmamış kişilerin implant dahil her türlü diş tedavisi işine giriştiğini yaygın bir şekilde görebiliyoruz. Ne fark eder demeyin. Diş hekimliğini bitirmiş ayrıca uzmanlık eğitimi almamış her dişçi pratisyen doktor gibidir. Nasıl ki pratisyen doktor ameliyat vb işlere girişmiyorsa, çene cerrahisinde uzman olmamış diş hekimlerinin de implant tedavisine girişmemesi gerekir. 

İnsan kendine güvenir, tecrübe edinir. Eyvallah. İmplant işine de girişebilir. Özellikle ölçü alırken çene cerrahisinden destek almalarında fayda var. 

Yazıma son vermeden şunu da belirteyim. Sol azı İmplant çıktıktan sonra yardımcı olması için gittim. O değilden kanal tedavisi yapılması gereken dişimi sordum. Ağrı sızı olmadığı müddetçe dokunmayalım. Olursa haberleşelim dedi. Bu dişte sıkıntı olursa kendisine gider miyim. Şu anda bir şey diyemiyorum ama herhalde gitmem. 

Dişçimin zarar etmesini ister miydim. Elbette istemezdim. Ama muayene eden, ölçü alan, dişleri takan, çenemi, ağız yapımı gören o. Pekala, ben yapamam diyebilirdi. Ben de başımın çaresine bakardım. Yaptığı olmadı mı, yenisini yapardım. Bundan da ekmek yemezdim. Çünkü müşteri memnuniyeti önemli. Hele davranışımı değiştirmezdim. Çünkü insanın gerçek kişiliği esas böyle zamanlarda kendini gösterir. Zira her şey para değil. Üstelik meccanen yaptırmadım. 

Hasılı, dişçime kızmasam da gönül koyduğumu söyleyebilirim. Dişimi kırdın da demedim. Hoş, desem ne işe yarayacaktı. Ha "Çalıştığımız alan dar bir alan. Şu dişlerine zarar verdim istemeyerek. Ama yemene bir engeli yok. Kusura bakma" deseydi, beyefendi duruşuna daha çok yakışırdı. Yine de canı sağ olsun. 

Küs müyüm? Hayır. Dargın mıyım? Hayır. Karşılaşırsam yine muhabbet ederim. Ziyaretine de giderim. 

Bu arada her tedaviden sonra yaptığı rehberlik güzeldi. Ayrıca sıkıntı var mı diye araması da harikaydı. Eli pratik, kendine çok güvenen bu dişçi başta olmak üzere tüm bu sektörde ekmek yiyenlerin işlerinde ustalaşmasını, bu sektörde ekmek yemelerini canı gönülden isterim. 

Şunu da söyleyeyim. Diş işi biraz şans işi. Çok iyi dişçiden şikayetçi olunduğu gibi işe yeni başlayan dişçinin yaptığı işten de memnuniyet olabilir.

Not: Et türü yiyecek yemezsem kırık dişlerimin bir zararı yok. Çünkü araya yemek artığı gitmiyor. Zaten bu pahalılıkta et almak da mesele. Var bunda da bir hayır diyeyim. Bir de tecrübe edinmek var. Bunu da kolay edinmedim. Bu tecrübeyi parayla satar mıyım? Satmam. Kimse kusura bakmasın. Zira herkes dişçi koltuğuna oturarak kendi tecrübesini kendi edinsin. Yok öyle hazıra konmak.