Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Temmuz 2026 Cuma

Üroflowmetri

Başlığa yazdığım üroflowmetri nedir, ne işe yarar bilir misiniz? Nerede bileceksiniz. Yaşlanıp bir üroloji doktoruna gitmediyseniz nereden bileceksiniz. Bilmenizden geçtim. Doğru dürüst telaffuz bile edemezsiniz ve bakmadan da yazamazsınız. Bunu kendimden biliyorum. 

Bu yazıyı kaleme almamın sebebi de hem bu kelimeyi bakmadan doğru yazmak hem de okunuşunu öğrenmek. Biraz zor olacak ama yaza yaza öğreneceğim nihayet. 

Muayene eden doktor sizden bir üroflowmetri isteyeceğim dediğinde, bu da ne ki dercesine doktorun yüzüne bön bön bakarsanız, doktor insafa geliyor. İdrar efor testi diyor. Namı diğer çiş testi. 

Bu test sayesinde idrar yaparken idrar akış hızı, toplam idrar miktarı ve mesanenin boşalma süresi ölçülüyor. İdrarın miktarını ölçmek dedikleri herhalde metrekareye kaç kilo yağmur düştüğünü tespit gibi bir şey olsa gerek. Var gör siz yağmur ölçme aletini de bilmezsiniz. Bu iyiliğimi de unutmayın. Buna plüvyometre deniyor. 

Bu testi ayakta yaptırıyorlar size. Bundan önce mesaneyi iyice doldur, sıkışık vaziyette gel deniyor. 

Seni bir odaya alıyorlar. Hazırım dediğinde başla komutuyla yarışa başlıyorsun. Bitince tamam diyorsun. Görevli seni yan tarafta bir yatağa alıyor. Ultrasonla mesanede idrarın kalıp kalmadığına, kaldıysa ne kadar kaldığını ölçüyor. Buna bazen üroloji doktoru da eşlik ediyor. Sonunda şu kadar mililitre kaldı raporu tutuyor. 

Doktora, sıkışınca mesanede bu şekil kalıyor, bugün daha sık wc'ye giderim deyince wc'ye gönderip sonrasında tekrar ölçüyor. 

Ultrason, elbisenin altında ne kadar idrar kaldığını nasıl görüyor? Burası benim için muamma. Kapalı kapılar ardında mahrem diye herkesten kaçındığım mal bu şekilde orta dökülünce, ultrasonun keramet sahibi olduğu zehabına kapılıyorum. Bu alet bunu ölçüyorsa var gör cebimde ne kadar para olduğunu da görüyordur. 

Tüm tahlil, tetkik, ultrason ve üroflowmetri sonucuna bakıyor. Bu durumda gece tuvalete kalkman gerekir diyor. Hayır kalkmıyorum deyince, normal şartlarda bu durumda tazyik olmaması lazım ama sizde tazyik var. Gece tuvalete kalkmanız gerekir ama siz kalkmıyorsunuz diyerek hayretini ifade ediyor. Başkasından görüş alma yoluna gidiyor. 

Sonuçta aynı prostat ilacına devam deyip seni gönderiyor. 

Her ne kadar ben kabul etmeye pek yanaşmak istemesem de buraya kadar yazdığımdan prostatın bir yaşlılık gerçeği ve erkeklerin korkulu rüyası olduğu su götürmez bir gerçek. Gel de sen bunu bana anlat. 

Yaşlanınca ne çenen kapanıyor ne de alt. Motor su kaynatmaya başlıyor. Belli ki motor rektifiye istiyor. 

Bundan sonra işin yoksa en az yılda bir kontrol için üroloji doktoruna git. PSA’nı ölçtür. 

Bununla kalsa iyi. Prostatın iyi ya da kötü huylu kansere dönüp dönmeyeceğini bekle dur. Tuvaletleri yol yap. Eskiden tuvalete girip çıkman bir olurken mesaneyi boşaltacağım diye tuvalette bekle dur. 

Ne diyelim. Allah beterinden saklasın. Bundan geri koymasın. 

Gençleştirme Furyası

Bir tanıdığımın işi düzgün iken nasıl olduysa düzeni bozuldu. Dükkanını kapattı, şehre taşındı. Mesleğini yapacağı bir iş arıyor.

Tanıdığım bir meslek erbabına, elemana ihtiyacın var mı dedim. "Var. Hatta yanıma ortak bile alabilirim" dedi. Tamam, söyleyeyim de görüşün dedim. "Yalnız tek şartım var. Yanımda çalışacak kişi benden yaşlı olmayacak" dedi. Senden yaşlı olmaya yaşlı. Ama yaşı pek göstermez. Dediğini de yapar. Uyumlu çalışırsınız dedim. "Tamam abi de ben yeri geldiği zaman ismiyle hitap edeceğim, şunu yap bunu yap diye emir vereceğim. Ben benden büyük birine emir veremem, ismiyle de hitap edemem. Olmaz" dedi. Hasılı işini, aşını kaybetmiş birine tam iş buldum, işe yaradım derken yaşı yüzünden bu iş olmadı.

*

Fî tarihinde bir arkadaşım bir ilçede yönetici olarak göreve başladı. Bana, "Abi yanımda çalışmak istersen sana yöneticilik görevi vereyim. İlçeye beraber gider geliriz" dedi. Teşekkür edip olmaz dedim. Niye dediğinde, bir defa ben senden yaşlıyım. Aramızda hukuk var. Yaşımdan dolayı bana emir vermenden ben gocunmam ama sen zorlanırsın. Yönetici arıyorsan kendinden küçük birini yanına al. Bir de arkadaşınla çalışma. Yarın anlaşamaz, aranıza kırgınlık girebilir dedim. "Tamam abi" deyip konuyu kapattık.

*

Bir bakanlığın değişik kurumlarında kurumun üst yöneticisinin altında yardımcı olarak çalışan bir tanıdığım var. Zaman zaman görüşür, muhabbet ederiz. Nerede çalışırsa çalışsın; gelene, gidene yardımcı olan, yüzünde güler yüzü eksik olmayan, kibir taşımayan, çocukla çocuk, büyükle büyük olan biri. İlgi ve alakası yüzünden odası pek boş kalmaz. Her gelene de ilgi alakasını, izzet ve ikramını esirgemez. Gittiği yerdeki personel ve mesai arkadaşlarına tepeden bakmaz. Kurumuna da zorluk çıkarmayan uyumlu biri.

Bu kişi mesleğinin ilk yıllarında belki de üç beş yıl mesleğini icra etmiş. Geri kalanını bu şekil yardımcı olarak geçirmekte iken bir duydum ki kurumuna gençten bir yönetici atanmış. 

Aradan üç beş ay geçtikten sonra bir haber daha aldım. Mesleğini icra etmekten çok idareci görevini deruhte eden bu kişi kızağa çekilmiş. Doğrusu duyunca üzüldüm. Bir o kadar da şaşırdım. 

Ziyaretine gittim. Kendisine boş bir oda vermişler. Oraya taşınmış. Daha oturur oturmaz kurum içinden iki ayrı kişi ziyaretine geldi. Kızağa çekilmiş olmasına rağmen saygınlığından bir şey kaybetmemiş. 

Daha önce kendisine saha üst düzey görevler teklif edilmişken kabul etmeyip yardımcılıkla devam eden bu kişiyle baş başa kalınca bu durumun sebebi hikmetini sordum. Gerekçe olarak "Gençleştireceğiz. Kusura bakma. Sana saygımız sonsuz" demişler. Geçmiş olsun deyip müsaade alıp çıktım. Yolda giderken yazıma başlık olarak verdiğim "Gençleştirme Furyası" zihnimden geçti. 

Çok anlamış değilim bu gençleştirme furyasını. Gören de futbol takımı kuruluyor sanır. Gençleştirme işini bedenen çalışma gerektiren işlerde anlarım ama işi beden gerektirmeyen hususlarda gençleştirme gerekçesini hiç doğru bulmam. Haydi ilk örneğinde olduğu gibi özel sektör bildiğini okur, gençleştirme yoluna gidebilir diyelim. Devlet kurumunda gençleştirme ne demek? Üstelik emeklilik yaşı 65'e çıkarılmışken bu gençleştirme de neyin nesi? Ki arkadaş daha altmışını bile bulmamış biri. Madem gençleştirme yoluna gidilecek. Bu durumda bu karara imza atanlar, tercihte bulunanlar önce kendi yaşlarına baksın. Zira bu durumda kurumlarda yaşlı kimse kalmamalı. 

Unutmayalım ki bedenen efor sarf etmeyen yer ve makamlarda tecrübe, kurum hafızası, bilgi ve birikim yabana atılmamalı. Çünkü bunlar parayla alınıp satılmaz. Hele ki tecrübe, yılların emeğidir. 

İkinci örneğinde olduğu gibi kurum yeni kuruluyordur. Üst yöneticinin tercih hakkı vardır. Tercihini gençlerden yana kullanır. Buna eyvallah. Ama doğru dürüst mesleğini ifa ettirmeden hepten yöneticilik yaptırdığımız kişileri bu şekilde kızağa çekmek o insanları incitir. Unutmayın ki inciten bir gün incinir. Çünkü yarın kendileri de yaşlanacak. Başlarına gelen gençten biri de gençleştireceğiz diye kendilerini kenara atacak. 

Ha bu demek değildir ki her yönetici ömrünü yönetici tamamlayacak. Elbette kimse anasından yönetici doğmadı. Gerekirse gider, mesleğini paşalar gibi yapar. Ki bu kadar yönetici görevinin ardından kızağa çekilen bu kişilere, gidin mesleğinizi icra edin de denmiyor. Bir nevi iş verilmeyerek bankamatik görevi yapacak. Yerine bir başkası görevlendirilecek. Ülkede sayısı bilinmeyen çok sayıda üst düzey kızağa çekilmiş, pasif göreve atanmış kişi varken hala kızağa çekme eylemine imza atmak ne derece doğru? Yazık değil mi memleketin parasına. İnsanımızı bu şekil küstürmek ne derece doğru? İnsanımızı bu şekil küstürme yerine onlara emsal görev verilemez mi? Tecrübelerinden faydalanma yoluna gidilemez mi? 

Ha yaşını başını almış, ne dediğini bilmiyor, kırıp döküyor, işini beceremiyorsa buralar kişileri idare etme yeri değil, elbette böylelerine yol verilmeli. Ama işini yapıyorsa, ne dediğini biliyorsa yaşından dolayı yol verilir mi? El insaf. 

Madem böyle gençleştirme furyasına kendimizi kaptırdık. İleride kızağa çekilmiş insan ordusunu görmektense şimdiden tedbir almada fayda var. 

Ne yapılmalı? Yönetici olma yaşı ve kıdemi getirilmeli. Bir kuruma atanan şu kadar yıl mesleğini icra etmeli. Sonrasında kurumuna yönetici olabilir denmeli. Devlet en azından on, on beş yıl branşından faydalandıktan sonra geri kalan yıllardan, emekliliğe kadar yöneticilik düşünülebilir. Bu, kimseyi kızağa almadan, insanımızı memnun eder. Bu şekil olursa insan kaynağı planlamamız olur, insanımız heba edilmemiş olur. 

Bir de hangi kurum olursa olsun, yöneticilerin çalışan personelden yaşlı ve kıdemli olmasında fayda var. Yaşlı yönetici olgun ve babacan olur. Tecrübeyi söylemeye gerek yok zaten.

Gelin yol yakınken ülkede adına uzman, araştırmacı, bankamatik görevi, pasif görev her ne dersek diyelim, bu şekil ne kadar insanımız varsa hepsini memnun edecek, onları onure edecek, onlardan faydalanılacak bir orta yol bulalım. Hepsine emsal aktif görev verelim. Unutmayalım ki kamu malı yetim malıdır. Kamunun parasını bu şekil çarçur etmeyelim. İsraftan kaçınalım. İsraf denince akla sadece ekmek israfı gelmesin. İş vermeyip kızağa çektiğimiz her insan da israftır. Boşta kalan hiç üst düzey yönetici kalmasın. Kiminin bedeninden kiminin tecrübesinden kiminin bilgi ve birikiminden kiminin kuruma kattığı pozitif enerjisinden yararlanalım. 

30 Temmuz 2026 Perşembe

Okullara Yönetici Olarak Görevlendirilme

Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda yöneticilik yapanlar, tercihlerine göre 4 yıllığına okullara görevlendiriliyor. Bulunduğu okulda 4 yılını dolduran yönetici, aynı okulunu tercih ederek bir 4 yıl daha çalışabiliyor. Yani ünvanı müdür ya da müdür yardımcı olan aynı okulda 4+4=8 yıl görev yapabiliyor.

Okul kültürünün oluşması yönünden olumsuzluk görsem de okul yöneticilerinin belli bir sürenin ardından okul değiştirmesini uygun görüyorum. Okulun yöneticileri iyiyse giderken kubbede hoş bir seda bırakırlar. Aynı başarıyı gittiği okulda da tekrar ederek yeni okula taze kan olmuş olurlar. Şayet yer değiştiren idareci problemse okul rahat bir nefes alır. Geride kalanlar oh be dünya varmış der. Okul, yeni yöneticiyle daha uyumlu bir okul ortamı oluşturabilir. 

Bu şekil okul değişikliği okul yöneticileri için de bir şans. Çünkü mevcut okulda yaptığı yanlışlarla yüzleşmek suretiyle yeni okulunda temiz bir sayfa açar, kendine yeni bir heyecan ve çalışma azmi gelir. 

Yalnız bu okul değişikliği sadece okul yöneticilerinden ibaret olmamalı. Okulun hizmetlisi, memuru ve öğretmeni aynı okulda yıllar yılı çalışabiliyorken iş okul yöneticisine gelince, 4+4 şeklinde sınırlandırmayı çok doğru bulmadığımı ifade etmek isterim. Aynı sirkülasyon okulun tüm personelini kapsaması lazım. Öğretmen ve diğer personelin hancı, müdür ve yardımcısının daima yolcu olduğu bir değişikliği hakkaniyete çok uygun görmem.

Okul yöneticilerinin 4+4 şeklinde görevlendirilmesinde gözlerden kaçan bir başka husus daha var. Bir yöneticinin, dört yılını doldurur doldurmaz okulda kalacağı da muamma. Çünkü puanına güvenen bir başka yönetici bu okulu isteyip gelebiliyor. Mevcut yönetici de başka okulları istemek zorunda kalıyor. Gördüğüm kadarıyla puanına güvenen yönetici, benim hakkım, isterim deyip tercih ediyor. Elbette böyle bir hakkı var. Ama böylesi durumlarda nezaket ve centilmenliğin devreye girmesi gerekir diye düşünüyorum. Şayet o okulun yöneticisinin bir dört yıl daha çalışma imkanı varsa nezaketen o okulu arayarak "Hocam, aynı okulunda ikinci dördü tamamlamak istiyor musun" diye sorulması, eğer cevap düşünüyorum ise o okulun tercih edilmemesini daha şık bulurum. Mevzuat böyle demese de okul yöneticilerinin kendi aralarında böyle bir centilmenliğe imza atmasını mesleki dayanışma olarak görürüm. Fakat böyle bir centilmenliği maalesef göremiyoruz. 

Bir diğer husus, bazı okullarda kız, erkek veya okul türüne göre bazı branşların üstünlüğü söz konusu. Puanın ne kadar yüksek olursa olsun, cinsiyet veya branşına güvenen, puanı düşük olsa bile o okula atanabiliyor.

Geçenlerde dört yılın ardından ikinci dördünü çalışamadan okulundan ayrılmak zorunda kalan bir müdür yardımcısını gördüm. "Hocam, 90 puanım vardı ama kendi okuluma atanamadım. Çünkü benim branşım Türkçe. Çalıştığım okul İHO olduğu için branşı din kültürü olan 40 puanlı biri atandı.

Anlaşılan o ki ilk dört yıllığına görevlendirilirken bu okulu din kültürü branşından olan biri tercih etmediği için branşı Türkçe olan bu arkadaş atanmış. Tamam, kural bu diyelim. Bu yönetici bu okulu ilk isterken branşı din kültürü olan biri isterse o atansın. Adam dört yıl çalıştıktan sonra ikinci dört hakkı da verilmeli diye düşünüyorum. Ayrıca bu şekil branş ya da cinsiyet üstünlüğünü de anlamış değilim. Tamam, okul türüne ve branşına uygun tercih edene beş ya da on puan verilsin. Ama bu puana rağmen diğerinin puanını geçemiyorsa bırakalım da o kişi o okula atanamasın.

Görünen o ki ikinci dört yılını çalışamadığı için içinde bir ukde kalarak okulundan ayrılan epey bir kişi var. Bunun da önüne geçmenin yolu, şayet ilk dördünü çalışan kimsenin, üzerinde bir soruşturma, bir uyumsuzluk söz konusu değilse, o yöneticinin aynı okulda çalışma önceliği ve üstünlüğü olmalı.

Anlaşılan o ki Bakanlık ilk dört yılı ikincisinden bağımsız değerlendiriyor. Böyle olunca da yer değişikliğinden hoşnut olmayan yöneticilerimiz olabiliyor.

Katılır veya katılmasınız, son söz benden olsun. Okulların yöneticiliğini birileri yapacak elbet. Ama bilirim ki okul yöneticiliği hamallıktan, evrak memurluğundan, kişinin kendisini sabahtan akşama bir yere bağlamasından başka bir şey değil. Sorumluluğu da cabası. Bu sorumluluk mesai dışında da yöneticiyi rahat bırakmaz. Adı atama ve kazanılmış hak bile olmayan, görevlendirmeden ibaret bu sorumluluk için bunca istek ve hevese değer mi? Hür general olmak varken kişilerin bir koltuk ve üç beş getirisi uğruna kendini bu şekilde bağlaması da düşündürücü. Neyse bunu da idarecilerimiz düşünsün. Ne diyelim, kendi düşen ağlamaz. 

28 Temmuz 2026 Salı

İşsizliği Öteleyen Üniversiteler ve Bölümleri

Çocuğumuz Lise Giriş Sınavına (LGS) veya üniversite sınavına girmiş olabilir. Eğer sınavların sonucu, çoğu öğrencinin hayalindeki gözde okul ve bölümleri tutuyorsa akademik başarı için çocuğunuz tercihte bulunsun ve kazandığı lise ve üniversiteyi okusun.

Çocuğunuzun sınav başarısı vasat veya vasat altı ise sırf liseyi bitirsin veya üniversite okusun diye tercihte bulunmayın. Varsın çocuğunuz lise okumasın ve lise mezunu olmasın. Yol yakınken çocuğunuzun geleceğini kurtaracak bir karara imza atın.

Ne demek istiyorum. Malumunuz Türkiye’nin en büyük sorunu genç işsizler sorunu. Gençlerimiz, lisenin üzerine üniversite okumuş. Yaşı 24-25 olmuş, evlilik çağı gelmiş ama iş bulamadığı için evlenme yoluna da gitmiyor. Çoğu kafeler üniversite mezunu genç işsizler ordusu ile dolu.

Bu genç işsizler ordusu her sene veya her iki senede bir yapılan AGS veya KPSS’ye hazırlanıyor, sınava giriyor, hatırı sayılır puan da alıyor. Gel gör ki bu tür sınavlara giren o kadar çok ki alınan puan atanmak için yeterli gelmiyor. Gençlerimiz her geçen yıl umutları azalarak bir sonraki sınavlara hazırlanıyor.

26 Temmuz günü iki oturum şeklinde yapılan Akademi Giriş Sınavı’na (AGS) giren öğretmen adaylarını gözlemledim. Çoğu 30-35’ini geçmiş. Saçı ağarmış ve saçı dökülmüşler bile vardı.

Sadece öğretmen adaylarında değil, kamunun alacağı tüm sektörlerde bir istihdam daralması söz konusu. Çünkü ihtiyaçtan fazla mezunumuz var. Öyle zannediyorum tıp fakülteleri dışında okuyan ve mezun olan kimseler için iş bulmak çantada keklik değil. Geçmişte işe girmek için aslanın ağzındaki lokmayı almak gerekirken şimdilerde lokma aslanın midesine inmiş durumda.

Görünen o ki dün okumamak sorunken bugün okumak sorun.

Burada sanayi ve fabrikalarda eleman sıkıntısı var. Çalışmak isteyene iş var denebilir. Elbette sanayide eleman sıkıntısı olabilir. Yalnız üniversiteyi bitirmiş birine hiçbir sanayici iş vermez. Verse de üniversiteli genç çalışmaz. 

Bu durumda ne yapılmalı? Çocuğumuz nasıl işsiz kalmaz? Bu devirde çocuğumuzun iş bulmasını ve önünü görmesini istiyorsak ortaokulu bitiren çocuklarımızı mesleki eğitim merkezlerine (MESEM) yönlendirmede fayda var. Çünkü bu okulları bitiren hiçbir çocuk ve genç işsiz kalmaz. Ekmeğini taştan çıkarır.

Çünkü eskinin çıraklık günümüzde MESEM adı verilen okullarda okuyan çocuklar hem lise mezunu oluyor hem meslek sahibi oluyor hem kalfa ve usta belgesi alabiliyor. 

Çocuğumuz bu okulları bitirince piyasada iş bulabiliyor, kendi işini alabiliyor. Bu okullardan mezun olan çocuklar iş beğenmezlik yapmıyor. Hayata daha erken atılabiliyor. 

Ezcümle, günümüzde MESEM’ler çocukların geleceğini kurtaran okullardır. Çocuğumuz, lise ve üniversite bitirerek işsizler ordusuna katılacağına, MESEM’ler aracılığıyla hem kendini kurtarsın hem ailesini hem de ülkesini.

Unutmayalım ki lise ve üniversitelerin çoğu bölümleri, işsizliği öteleme işlevi görüyor. Bu öteleme sorunları halının altına süpürme keten başka bir şey değildir. Sorarım size: Liseyi ve üniversiteyi bitirdikten sonra çocuğunun işsizler ordusuna katılmasını hangimiz isteriz? 

Kafeye Gidecekleri Mağdur Etmeyelim!

Fî tarihinde öğrenci, öğretmeni ve muhitiyle farklı bir okulda çalıştım.

Okulda mescit yoktu. Ramazan ayının geldiği hiç belli olmazdı. 

10-12 kadar namaz kılan ve oruç tutan öğrencisi vardı. Öğretmenlerin pek azı dindar ve mütedeyyin idi.

Okulda öğle arasında dışarıya çıkış yoktu. Namaz kılacak öğrenciler ya okul sırasında namaz kılardı ya da ihata duvarından atlayarak okulun yakınında inşaati devam eden alt katında namaz kılınan camiye giderek namazını eda ederdi.

Bu öğrencilere, bahçe ve dış kapı nöbetçi olduğum zamanlarda duvardan atlamayın. Gelin çıkmanız için size yardımcı olurum dedim.

Bir defasında dış kapı nöbetçisi iken namaz kılmak için izin istemeye gelen öğrenciyi gören okulun bir görevlisi, "Yalan söyleme. Ne namazı? Bugün cuma mı" dediğine şahit oldum.

Bugün cuma mı denmesi bile okulun, okul çalışanlarının çoğunun dine mesafeli olduğu hakkında bir bilgi verir sanırım. 

Bu böyle olmayacak. Namaz kılan öğrenciler için bir şey yapmalıyım dedim. Biraz hukukum olan müdür başyardımcısına gittim. Hocam, 10-12 kadar namaz kılan öğrenci var. İsimlerini versem de öğle arası bu çocuklara dışarı çıkmaları için izin verilse dedim. "Bunu müdür beyle görüşmem lazım" dedi. Hocam, siz inisiyatif alsanız olmaz mı? Çünkü bu konu müdür beye giderse müdür bey izin vermez. Bu sorun çözüme kavuşmaz dedim. "Müdürle görüşmem lazım" dedi tekrar. Peki dedim. 

Okulun müdürü ise İHL mezunu, daha önce müdür yardımcısı olarak İHL'lerde çalışmış biri. Böyle olmasına rağmen ne namaz kılarken gören var ne cumaya gittiğini ne de oruç tuttuğunu. Kimsenin inancını sorgulama imkanım yok ama gözlemim içeriden biri olmasına rağmen bu konulara mesafeli biri idi. 

Müdür başyardımcısı bu konuyu müdür beye iletmiş. "Namaz kılacaklara izin verirsek, kafeye gitmek isteyenlere de izin vermemiz gerekecek" demiş. Yani olmaz demiş. Ben de hocam, kafeye gidecekler bari mağdur olmasın. Namaz kılacaklar bir şekilde halleder. Onlara izin verilsin dedim. Başyardımcının odasından çıktım. 

Bu anekdotu bırakıp buradan bir başka konuya geçeceğim. Malumunuz bu ülkenin geçmişten günümüze terör meselesi var. PKK, DHKPC, FETÖ gibi.

Bu ülke PKK'den çok çekti. 15 Temmuz 2016 tarihi itibariyle FETÖ ile tanıştı. FETÖ gerçek yüzünü kanlı bir şekilde 15 Temmuzda gösterirken PKK, 1980'lerden beri bu ülkede terör yaptı. Asker, öğretmen, sivil, öğretmen, çoluk çocuk demeden sinsi bir şekilde öldürdü. 

İster PKK ister FETÖ ister başka bir örgüt olsun, elini kana bulaştıran bu tür örgütlerin masumu olmaz, ehven olanı da. Yine de karşılaştırmak gerekirse PKK demek kan ve gözyaşı demek. FETÖ ise 15 Temmuzda darbeye kalkışmış. 252 kişinin ölümüne sebep olmuş bir örgüt. Başarılı olamayınca elebaşıları efendilerinin yanına kaçtılar. Suçüstü yakalananlar ise yargılanıp mahkum oldular. Çoğu kimse de bu terör örgütünün üyesi gerekçesiyle işinden, aşından oldu. 

Devlet, zamanında PKK ile mücadele ettiği gibi elbette FETÖ ile de mücadele edecek. Şu var ki FETÖ kapsamında terörist kabul edilenlerin çoğunu halkın bir kesimi pek ikna edici bulmuyor. Çünkü bu yapının bir cemaat boyutu var, bir de örgüt boyutu. Bu yapı ile irtibatı olanlar için toptancı bir yaklaşım söz konusu. Darbeye kalkışanla, cemaatin içinde yer alanlar aynı kategoride ele alındı. 

Neyse bu konu çok su götürür. En iyisi sadede geleyim. 40 bin kişinin katili dediğimiz Abdullah Öcalan'la şimdilerde bir süreç yürütülüyor. Terör mensupları için düzenleme düşünülüyor. Bu düzenleme içine darbeye teşebbüs etmeyen, darbe şakşakçılığı yapmayan, eline silah almamış FETÖ iltisaklısı ve üyesi kabul edilenleri de dahil etmek gerekir diye düşünüyorum.

Yok bu olmaz, yapının cemaat içinde olanlar da affedilmez denirse en azından vakit kaybetmeden PKK mensupları için bir şey yapılmalı. Onlar salıverilmeli. Çünkü onlar bari mağdur edilmemeli. 

25 Temmuz 2026 Cumartesi

Parmak Uçları Burundan Büyük Olsa

Eş dostla oturup hasbihal etmek ve çay içmek için ara ara takıldığım bir çay ocağı vardı. Epeydir uğramazdım. 

Yolum üzeri geçerken eski yerimde nefeslenip bir çay içeyim. Ocak sahibine de bir merhaba diyeyim istedim.

Çay ocağı her zamanki gibi doluydu. Boş yer bulabilir miyim diye bakındım. Boş sandalye olsa da boş masa yoktu. 

Beni gören ocak sahibi sandalye masa arayışına girdi. Ben de ne yapayım diye kenarda beklerken yanında çalışanını kapıda dikilirken gördüm.

Dikilmekle de kalmıyor. Kapının bir kenarına sırtını yaslamış. Eli burnuna gidip gidip geliyor. Belli ki burnunda maden arıyor. İş iştir, ne diyeyim. Daha fazlasını yazmayayım. Çünkü ne sizin mideniz götürür ne de benim. 

Arkama bakmadan uzaklaştım o çaycıdan ve o bölgeden. Bir daha da gelmemeye söz verdim. 

Yaşını başını almış bu çay dağıtandan oldum olası haz almamıştım zaten. Ciddiliği, güler yüzü, güzel çayı, ilgi ve alakası ve temizliğiyle müşteri toplayan bu ocak sahibi bunu nasıl arayıp da buldu. Hiç anlamış değilim. 

Eyyamcı gibi orta yerde dolaşır. Seslenir, çay istersin. Yüzüne bakmaz. Baksa da duymaz ya da duymazdan gelir. Birkaç defa söylersin. Çay getirişi faul, boşları götürüşü faul, yürüyüşü faul. Kimin çay istediğini unutup masa masa dolaşır, bu çay size miydi diye. Uğramadığı tek masa çayı söyleyen kişilerin masası. Bizimdi diyenlere de kulak asmaz. Sonunda elinde çay dolaşa dolaşa, "Sizindi ya" deyip bardağı bırakması görülmeye değer. 

Midemiz götürmese de bu toplumda burunla oynamak, burnun içini çöp sepeti gibi karıştırmak, lavabo işlerini ulu orta yerde yapmak maalesef vakay-ı adiyeden. 

Böyle burnuyla oynayanları görünce şu parmak uçları burun deliğinden keşke büyük olsaydı, böylece elimizi olur olmaz burnumuza sokmaz, burunla bir imtihanımız kalmazdı diyorum. Burun da rahat ederdi, biz de. 

23 Temmuz 2026 Perşembe

Kaplıca Odalarının Kullanımı

Ne işe yaradığını, faydasının ne olduğunu bilmesem de yılda bir kez yaz aylarında üç dört günlüğüne kaplıcaya giderim.

Yakın diye Afyonkarahisar bölgesindeki kaplıcaları tercih ederim. 

Bir gittiğim tesise tekrar gitmemekle birlikte ikinci defa aynı termale gittim.

Gittiğim termal müşteri çekmek için yapılması gereken ve ihtiyaç olan her şeyi odalara ve tesisine yapmış.

Tesis isimleri farklı olsa da hepsi birbirinin kopyası gibi. Bir yatak odası, banyoda bir termal havuzu, mutfak ve oturma odası, bir de balkon.

Oturma odasının büyüklüğüne göre bir ya da iki kanepe konmuş. Duvara monte edilmiş bir televizyon olmazsa olmaz.

Bize tahsis edilen odanın kanepesine baktım. Kanepe yepyeni. Geçen yıl farklı bir odada kalmıştım. Oradaki malzemeler de yeni idi.

O güzelim yepyeni kanepelerin kaç yerinde sigara yanığı gördüm. Üzüldüm de. Nedense bizim insanımız bir adım atarak balkonda içebileceği sigarasını kanepeye oturarak içmiş. İçeriyi kokutmakla kalmamış, içmeyi de becerememiş, kanepeyi yakmış.

Görünen o ki bizim insanımız üç kuruş vererek faydalandığı odayı kendisinin malı sanıyor. Parasını verdim. İstediğim gibi kullanırım diye düşünüyor. Üç kuruş vererek beş kuruşluk masraf çıkarıyor. Hoş, kendi evi ve malı olsa böyle hor kullanmaz. En azından kanepeyi yakmaz. 

Bugüne kadar kaç yıldır kaplıcalara giderim. Kaldığım odayı teslim ettikleri şekilde teslim etmişimdir. 

Dört gecenin sonunda pılıyı pırtıyı toplayarak eşyaları arabanın bagajına koydum. Odanın anahtarını resepsiyon görevlisine verirken odaya bakacak mısınız dedim. "Hayır efendim. Odalara bakmıyoruz" dedi. Hoşça kalın deyip ayrıldım.

Yolda giderken resepsiyondaki görevli kızın "Odalara bakmıyoruz" sözünü düşündüm. Halbuki oda tesliminde odalara o değilden bakılması iyi olurdu. Odalara bakılacağını, zarar verilmişse tazmin ettirileceğini bilen kaplıcanın geçici sakini, kendisi için tahsis edilen odayı yerli yerinde kullanır, eşyaya zarar vermez. Ne şekilde almışsa o şekilde teslim eder. Kendisinden sonra bu odayı tutacak kişiye de sigara yanığı olmayan kanepe teslim etmiş olur.

Kaplıca, otel her neresi olursa olsun tesisler müşteri kaçırırım endişesine kapılmamalı bence. Tesise gelen kimseye odası gösterilmeli. "Size teslim ettiğimiz eşyalar bu şekil. Çıkışta da aynı şekilde istiyoruz. Eğer farklı bir durum oluşursa yani kişinin kullanımından kaynaklanan bir zarar durumu söz konusu olursa bedeli çıkışta tazmin edilir. Bu da odanın içindeki malzemeleri teslim aldığınızda dair tutanak" denmeli.

Çıkışta resepsiyon görevlisi tarafından odadaki eşya ve malzemelerin kontrolü yapılmalı. Odadaki eşyalara zarar verilmemişse teşekkür edilmeli. Şayet sigara yanığı gibi durumlar oluşmuşsa kanepenin yeni fiyatı odayı kiralayandan alınmalı. Böyle bir muameleyi hoş karşılamayan müşteriden varsın kaplıca mahrum kalsın. 

Kaplıca ve otellerde bu şekil bir kontrolün yapılması, odadaki eşyalarının kullanımında azami gayret gösterilmesini beraberinde getirecektir. Böylece eşyalar uzun ömürlü ve tertemiz olur. Odayı devralan da gönül rahatlığı içinde kalır. 

Keramet Elbisede Olmalı

Makam, mevki ve mansıp sahiplerinin kulağına küpe olsun:

1.Resmiyeti sevin, ciddiyete hayran olun.

2.Görev yaparken içinizdeki çocuğu dışa çıkarmayın. İçinizdeki çocuğu gerekirse öldürün. 

3.Olduğunuz gibi görünmeyin. Göründüğünüz gibi olun. Resmiyet ve ciddiyetten asla ödün vermeyin.

4.Farklılığınızı göstermeye çalışmayın. Eski köye yeni âdet getirmeyin. Örf, âdet, gelenek ve teamüller yol haritanız olsun. 

5.Sosyal medyayı çok kullanmayın. Hep yaptığınızı her görüntünüzü paylaşmayın.

6.Halktan biri olmayın. Halkın içine girmeyin. Halkı arkanıza almayın. Halktan biriyim mesajı vermeyin. Arkamda yüz binler var zehabına kapılmayın. Ben de sizden biriyim imajınız, unutmayın ki sizi halkın içine gönderir. Şekil A da görüldüğü gibi onlardan biri olursunuz. 

7.Bu makam ve mevkie geldiğinize göre arkanıza kimi almanız gerektiğini çok iyi bilmeniz gerekir. Çünkü sizi oraya halk getirmiyor. 

8.Temsilden ödün vermeyin. Keramete inanmasanız da giyim kuşam, kılık kıyafet ve elbisenin kerametini yabana atmayın. Zira bu ülkede dış görünüş ve kaporta en iyi temsildir. Elbise sizin itibarınızdır. İnsan itibarı için yaşar, itibarı için ölür. 

9.Elbette halkın içinde yer alacaksınız. Ama bu ortamda bulunurken bağrınıza taş bastıracaksınız. Resmiyet ve ciddiyetten ödün vermeden, gerekirse sahte gülücükler dağıtacaksınız. Çünkü siz temsil makamısınız. 

10.Kısaca işi bileceksiniz. Yol yordam bileceksiniz. Gerekirse yatağa kravat* ve takım elbise ile gireceksiniz. 

Değilse sizi ben bile kurtaramam. 

*Aynı yurtta kaldığım bir arkadaşım vardı. Kaldığımız yurdun yatakhanesi en üst katta, dolaplarımız ise bodrum katta idi. Bodrum kata inip pijama giymek ve üst kata yatmaya gitmek mesele idi. 

Bu meseleye arkadaşım çözüm buldu. Sabahleyin kravat takmak derdi olmasın diye yatağa kravatını çıkarmadan yatardı. Bizler sabahleyin üst kat, alt kata in çık, pijama çıkar, gömlek giy, kravat tak işiyle uğraşırken ve zamanla yarışırken arkadaşım peşin satan gibi yanımızda dururdu. Okula gitmek için herkesten önce hazır olurdu. Bize de “Haydin ya sizi mi bekleyip duracağım” diye kızardı. 

O zamanlar bu arkadaşın kravat, gömlek ve pantolonla yatağa yatmasını garip görürdüm. Şimdi o arkadaşı çok daha iyi anladım. Meğer benim arkadaş ta o zamandan ben her türlü makam, mevki ve mansıba hazırım diyormuş. Kıymetini bilemedik vesselam. 

Yön Bildiren İşaretler Niçin Vardır?

Trafik işaretleri hayatımızın bir parçası. İnsanın toplu yaşadığı her yerde bu trafik işaretlerini görmek mümkün. Bu işaretler kuralları belirtmekle birlikte düzen ve işleyişi sağlar, kaosu önler. 

İşaretler koymak önemli. Asıl önemli olan da işaretlere uygun davranmaktır. İşaretlere pek uyulmayınca işaretlerin pek bir anlamı kalmıyor. 
*
Fî tarihinde biyoloji ve beden eğitimi öğretmenlerinin girmesi gereken trafik ve ilk yardım dersi öğretmen yetersizliğinden bana verildi. Haftada bir saat son sınıf öğrencilerinin dersine giriyorum. 

Dersin kitabı yoktu. Gidip kırtaciyesiden dersin kitabını bulup satın aldım. Konuya bakıp derste öğrencilere anlatıyorum. Trafik işaretlerini tahtaya çizip gösteriyorum. 

Bir gün okulun müdür yardımcısı çağırdı. "Hocam, trafik dersinde ders işliyormuşsun" dedi. Evet, işliyorum. İşlememem mi gerekiyor dedim. "Evet" dedi. Niye dedim. "Biz o dersi öğrenciler üniversiteye hazırlansınlar" diye koyup sana verdik. Konuyu deftere yazıp öğrencileri serbest bıraksan, onlar da test çözseler, olmaz mı" dedi. İşlemediğim dersin konusunu yazmamı mı bekliyorsun benden. Bu ders bana verilmişse dersin öğretmeni kadar olmasa da ben dersimi işlerim. Ben ötesinde yokum. İsterseniz bu dersi benden alın, ders işlemeyecek birine verin dedim. "Dersi almaya almayız. Ders senin. Öğrencilerden 'ders işliyor, bizi bırakmıyor' şikayeti geldi. Bunu sizinle konuşmak istedim. Benden söylemesi. Karar senin" dedi. 

O sınıfın dersine girmeye devam ettim, ders anlatmaya da. Ancak müdür yardımcısıyla yaptığım konuşmadan da etkilenmedim değil. Öğrencilere, çocuklar, konunun önemli kısımlarını özellikle trafik işaretlerini kısaca anlatıp dersin geri kalan vaktinde test çözmeniz için sizi serbest bırakacağım. Yalnız okulda test çözmenizi pek tavsiye etmem. Evde sessiz bir ortamda daha verimli test çözebilirsiniz. Burada sadece kafa dinlendirin dedim. 45 dakikalık dersin 20-25 dakikasını işleyip geri kalanını öğrencilere verdim. 

Öğrenciler test çözerken ben de aralarda dolaşıyorum. Testini bitiren çocuklara, çözdüğün testin bu kısımları niye fazlaca eksi diye sorardım. "Hocam, bu kısımlar sınıfta çözdüğüm kısımlar. Sınıfta test çözmeyin dediğinizde size kızardık. Bu kısımları yanlış yaptığımızı görünce sınıf ortamında test çözmenin çok verimli olmadığını anladık" şeklinde cevaplar aldım. 

Sınav zamanı geldi. Özene bezene çoktan seçmeli test sınavı hazırladım. O zamanlar bilgisayar da olmadığı için tüm soruları A4 kağıdına elle yazdım, trafik işaretlerini de çizdim. 

Bir soruda daire çizdim. Bunu çizmek için bozuk bir liradan faydalandım. "Sağdan gidiniz" anlamına gelen trafik işaretini ok olarak gösterdim. "Mavi renkli bir daire içinde beyaz renkle gösterilen bu işaret ne anlama gelir?" şeklinde bir soru sormuştum. Seçenekler arasında şunlara yer vermiştim:
A Sağdan gidiniz. 
B Soldan gidiniz. 
C Sağa dönünüz. 
D Sola dönünüz. 
E İleride ok atışı vardır. 

Cevap net olarak A şıkkı idi. E şıkkını da öğrenciler sınavda gülümsesin diye koymuştum. Delgeçle cevap anahtarını delerek sınav kağıtlarını okudum. 

Bir öğrenci bu soruya hangi cevabı vermiş diye cevap anahtarını kaldırarak baktım. E şıkkını işaretlemiş benim öğrencim. Gülmekten kendimi alamadım. Sınıfın en saf öğrencisi idi. Anlayışı biraz kıt idi. 

Sonuçları okurken de C..., bu soruya ne cevap verdiğini ben mi söyleyeyim yoksa sen mi söylersin dedim. "Ben söyleyeyim hocam. İleride ok atışı vardır seçeneğini işaretledim" demişti de tüm sınıf gülmüştük. 

2000 öncesi başımdan geçen bu anımı Evliya Çelebi yaya yolunda yürüyüşümü yaparken hatırlarım. 

Meram Yeniyol Caddesi üzerinde yer alan bu parkı Konyalı olanlar bilir. Yaya yolu mesafesi 800 metre. Bu park hiç boş kalmaz. İçinde bulunan Kafem'e oturmak için gelenler, kamelyalarında oturanlar, yürüyüş için gelenler hiç eksik olmaz. 

Bu güzel parkın en eksik yönü yaya yolu genişliğinin dar olması. Yan yana üç kişi ancak yürür. Yürüyüş yapanlar aynı yöne yürüyüş yapsalar yolun darlığı da önemli değil. Büyük çoğunluk ters yürüyor. Ters yürüyüş olunca ister istemez yürüyüş tempon düşüyor. 

Ters yürüyüşü önlemek ve ne tarafa yürüneceğini göstermek için belediye, yaya yolunun içine ok çizmiş. Bu oku bir değil, çoğu yere çizdirmiş. Kaç metre yürüdüğün belli olsun diye her yüz metrede 100, 200, 300 rakamlarını yazmış. Yani yaya yolunu başlangıcı, sonu ve ne tarafa yürüneceği işaretlerle bir güzel belirlenmiş. Belediyenin tek yapmadığı yaya yolunun ortasından çizgi çizmemek olmuş. Bunu çizmenin de bir anlamı yok. Dediğim gibi yaya yolunun genişliği dar. Bu durumda yürüyüşseverlere düşen, yaya yolu işaret, çizgi ve kurallarına uymak. Gel de bunu yayalara anlat. Çünkü kuralsızlık, kuralları çiğnemek içimize işlemiş. 

Bir gün bu ters yürüyenleri durdurup yürüyeceğin yönü gösteren oku göstererek, bu ne anlama gelir diye sormak lazım. Endişem benim C... isimli öğrenci gibi "İleride ok atışı var" anlamını vermeleri. Hoş, böyle düşünseler, en azından ok atışına gitmek için okun yönüne doğru yürürler. Bu durumda benim trafik ve ilk yardım dersindeki öğrencimi hatırlamamam mümkün mü? Meğer C... bir tane değil, sürüyle imiş. Hepsi birer C... imiş de haberim yokmuş. 

17 Temmuz 2026 Cuma

Akşehir'den Notlar

Kaplıca için Gazlıgöl'e giderken az dinleneyim diye Konyalılar'a ait bir tesise girer, yarım saat kadar oyalanırım. Hafiften yürür, ayaklarım açılır, otura otura karıncalanmaya başlayan kalçamı rahatlatırım. 

Tesisten tek faydalandığım WC'si. Tuvaleti de paralı. Paralı olmasına rağmen çok da bakımlı değil. Geçen yıl 10 ya da 15 lira idi. Bu sene ihtiyaç hissedip girmedim. Girenlere sordum 20 lira yapmışlar. Biradere, 20 lirayı duyunca idrarım uçup gitti deyip gülüştük.

Gazlıgöl'de dört gün kaldıktan sonra çayı Çay'da mı içelim Akşehir'de mi derken tıpkı geçen yıl olduğu gibi Akşehir'de karar kıldım. 

Geçen yıl hem Konya'dan hem de Kayseri'den okul arkadaşım olan halen öğretmenevinde yöneticilik yapan dostumu ziyaret etmiştim. İzzet ikramını yiyip içmiş, yılların özlemini gidermiştik. 

Bu ziyaret birkaç saatimi almıştı. Onca sıkıntı ve derdine rağmen dostumun gülen yüzünün hala devam ettiğini görmüştüm.  

Gazlıgöl'den alışverişimizi yaptıktan sonra cuma namazına Akşehir'e varırız dedim. Ezana 10 dakika kala Navigasyon bizi Nasrettin Hoca türbesi ve mezarlığın yanındaki camiye götürdü. 

Navigasyonla gittiğimiz yolu çok bakımsız gördüm.





Cumadan sonra Hoca Nasrettin'in türbesini ziyaret ettik. Hoca'nın türbesinin ve etrafındaki tarihçelerin ve Hoca'nın deyimiyle 'dünyanın ortası' denilen yerin fotoğrafını çektim. 

Mezarlıktan çıktıktan sonra hemen mezara paralel caddenin trafiğe kapalı olduğunu, kaldırım üzerine çadırların kurulduğunu gördüm. 

Nasrettin Hoca şenliğinin son günüymüş meğer o gün.


Çadırların karşısındaki Nasrettin Hoca'nın kazanına yakın bir yerdeki çimlerin üzerine sergimizi serdik.

Çadırlara göz attım. Genelde gözleme yapıp satıyorlar. Birer gözleme siparişi verdim. Gelirken getirdiğimiz iki termos çayın dibine vardık.

Ardından 15.15 gibi Konya'ya doğru yola çıktık. 

İki saatten fazla durduğumuz Akşehir'de şenliğin son günü olmasına rağmen fazla bir hareketlilik görmedim. Anlattığı kayyım hikayesiyle bir siyasi tarafından tepki gösterilen bu senenin Nasrettin Hoca'sı olan namı diğer Mandıra Filozofu'nu da göremedim. "Burası siyaset yapılacak yer değil" tepkisini gösteren siyasimizi de göremedim. Belli ki şenliğin ilk gününde yapılan resmi programda bulunmuşlar. Ardından çekip gitmişler. 

Siyasimizin kayyım fıkrasına tepki göstermesini ve tören alanını terk etmesini de anlamış değilim. Görünen o ki siyasilerimiz çok alıngan ve kırılgan. Her şeyden nem kapıyorlar. Siyasetçi dediğin biraz müsamahalı ve geniş olmalı. Fıkradan, başka çıkarımlar çıkarmamalı. İzahın olmadığı bazı konularda müsaade etsinler de Nasrettin Hoca gibi olmasa da mizah yapan birileri mizahıyla töreni süslesin. Öyle ya Hoca adına düzenlenen şenlikte espri, mizah olmayıp da başka ne olacak. Yapılan mizah bazen cuk diye oturur bazen de oturmaz. Zira doğaçlama yapılan şeyler böyle olur. 

Ki kayyım günümüzün geçer akçesi. Gün geçmiyor ki bir kurum, kuruluş, şirket vb. yerlere kayyım atanmamış olsun. İleride bugünlerin tarihine birileri yer verirken günümüzü kayyımlar dönemi diye adlandırırsa hiç şaşırmam. 

Kayyım ataması çok anormal ve nadir durumlarda gerekli olabilir. Eğer çok sayıda kayyım görevlendirmesi yapılıyorsa o ülkede anormal bir durumun olduğunu düşünmek normaldir. 

Siyasiler, olur olmaz her şeye tepki göstermek, ayar vermek ve had bildirmek yerine bu ülkede hemen hemen her yere kayyım atamaması yapılmaması için çaba göstermesi gerekir. 

Yol boyunca yol kenarında kiraz satanların önünde durup da kiraz almadım. Nasılsa Akşehir'e gireceğiz. Meşhur kşrazlarını alıp yeriz dedim ama dolaştığı yerlerde kiraz sarana rastlamadım. 

Akşehir'i daha gelişmiş daha bakımlı görmek isterdim. İsterdim ki bu şehre bir el dokunsun. Zira Akşehir halkı ve ziyaretçiler bunu hak ediyor. 

Not: Eskişehir ve Akşehir'de tuvalet ücretinin 10 lira olduğu dikkatimi çekti. İster istemez Afyonkarahisar'a giderken girdiğim tesiste tuvalet ihtiyacının 20 lira olmasıyla karşılaştırdım. Gören de ihtiyaç giderenlerin taharetini bu WC yapıyor sanır. 

Eskişehir'den Notlar

Birçok şehri gördüm. Eskişehir'i görmek nasip olmamıştı. Görmediğim için merak da ediyordum. 

Gazlıgöl'de kaplıcada iken biraderin Eskişehir'e gidip gelelim, amcaoğlunu ziyaret edelim teklifine evet dedim.

Gazlıgöl-Eskişehir arası virajlı ve yolu pek iyi değil denmesine rağmen çıktık yola. 12.15 gibi Eskişehir'e vardık. Virajlı yollar buz geldi bana. Arabayı park yasağı olmayan ve trafiği engellemeyen uygun bir yere park ettik.

Gezilecek yerler neresi var diye sorduk. "Hemen şuradan çıkın, Odunpazarı Evleri var. Herhangi bir vasıtaya gerek yok. Yakın" dedi Eskişehirli bir teyze.

Odunpazarı Evleri'ne gittik. Tarihi evlerde yan yana ve karşılıklı bol miktarda sanat galerisi ya da atölyesi adı altında lüle ve akik taşından yapılmış tespih, bileklik vb. zinet eşyasının imal ve satışının yapıldığı yerleri gördük. 

Hele cam şekillendirme atölyesi görülmeye değerdi. Herhangi bir kalıp kullanmadan camı şekillendirerek her türlü süs eşyasına imzalarını atmış atölyedeki sanatçılar. 

İki tane tarihi camiyi ziyaret ettik. Bir tanesi Tiryakizade Süleyman Ağa, diğeri ise Kurşunlu Külliyesi. Külliyenin içinde Hanikah, tabhane, imaret, aşevi, kervansaray, cami, şadırvan, subyan mektebi, ısı merkezi ve WC. bulunduğu girişte yazılı. WC ve şadırvan dışındaki müştemilat; sanat galerisi,
el sanatları, ahşap eserler müzesi, cam sanatları merkezi adı altında faal. Külliyenin bu şekil çok amaçlı kullanılması; sanatseverleri, meraklıları, cemaat, ziyaretçi, satıcı ve müşterileriyle cami ve çevresini canlı tutuyor.

Kurşunlu Külliyesi'ne girişte Külliyenin tarihçesine yer verilmiş. Ama solmuş tarihçe okunmuyor. Nedense yetkililer bu tarihçeyi değiştirmeye gereksinip duymamışlar. Acaba tarihçe de tarihi diye mi değiştirmiyorlar diye düşünmeden edemedim. 

Kurşunlu Camii girişine, "Cami ve Müştemilat'ında gelinlikle fotoğraf çekmek yasaktır", yazısı dikkatimi çekti. Gelinlikle fotoğraf çekinmek niye yasak olsun. Bir taraftan Allah'ın emri, peygamberin kavli deriz. Örfe göre kızlarımıza gelinlik giydiririz. Sonra da Külliye'de fotoğraf çekinemezsiniz diyoruz. Şu dense anlarım. "Namaz vakti camide cemaat varken fotoğraf çekimi yasaktır" şeklinde yazılacak bir uyarıyı anlarım. Üstelik cami dışında müştemilatta da yani Külliye'de de fotoğraf çektirilmesine yasak koyuyoruz. Bırakalım da evlenecek çiftler Allah'ın evine gelerek fotoğraf çekinip hayıra olarak saklasınlar. Bir de Müştemilat'ında" derken müştemilat özel isimmiş gibi kesme işaretiyle ayrılmasını da anlamış değilim. 

Akik ve lüle taşının Eskişehir'de çıkması, akik ve lüle taşı işlemeciliğini geliştirmiş, korumaya alınan tarihi evlerin içinde  insanımızın sanat ve zanaatkar yönünü ortaya çıkarmış. 

Sanat atölyesinde esnaf satışını yapmak için akik ve lüle taşına ait ziynet eşyasını teşhir ederken pencere kenarlarına da lüle taşıyla ilgili tarihçelere yer verilmiş. Lüle taşına dair bir efsane dikkatimi çekti. 

Sanat atölyesine gidip de alışveriş yapılmaz mı?

Hele yanında eşin varsa elin mahkum. Eskişehir hatırası olsun diye ikimiz de akikten yapılmış bileklik aldık. Satıcıya faydası nedir dedim. "Tansiyonu düzene koyar" dedi. Sinire iyi gelir mi dedim. "Gerilimi ve stresi düşürür" dedi. İyi o zaman tam bana göre deyip bilekliği geçirdim bileğime. 

O günden bugüne bileğimde akikten yapılmış bilekliği saat gibi takıyorum. Fayda sağlar düşüncesiyle sakinleşeceğim günü bekliyorum. Zaman zaman doğar doğmaz koluma bu takılsa iyiymiş diyorum. Ama sinir geldi mi bileklik bana mısın demiyor. Neyse bu benim meselem değil, kayınpederin kızı bileklik fayda sağlayacak, siniri geçecek diye beklesin dursun. 

Teşehhüt miktarı kadar kaldığım Eskişehir'de Odunpazarı Evleri'nden çıkıp Ege ve İç Anadolu bölgelerine ait olan Porsuk Çayı'nı gördük. Çayın suyunu çok temiz görmediğimi söylemeliyim.

Hangi bölgelere çalışıyor bilmiyorum ama farklı yönlere giden tramvay dikkatimi çekti. Bir de iki vagondan fazlasını görmedim. Belli ki yolcu yoğunluğuna göre ayarlama yapılmış olmalı. 

Hem tramvay hem de şehir içi toplu taşıma hizmetinde kullanılan otobüsleri biraz eski ve yıpranmış gibiydi. 

Caddelerini dar gördüm. Caddelerde ilgili gördüğüm bir başka husus "Durmak ve park etmek yasak" levhasının olduğu her yerde sıra sıra araçların park edildiğini gördüm. İşin ilginci, "Park etmek ve durmak yasak" anlamına gelen trafik levhasını altına "Park yasaktır" yazısı da eklenmiş ama Eskişehirli bana mısın dememiş. 

Eskişehir gibi sanatla özdeşleşmiş bir şehirde park yasağı olan yerlere araçların park edildiğini görünce üzüldüm. Ne kadar sanatla özdeşleşse de kural tanımamazlıkta bu şehrin de diğer şehirlerimizden çok farklı olmadığını söylemeliyim. Demek ki kuraksızlık ve kuralı çiğnemek içimize işlemiş.

Eskişehir'e Konya'yı kıyaslarsam, Eskişehir'de akik ve lüle taşı. Bunlara paralel atölye, satış ve sanat galerileri her yeri süslemiş. Bir de sık sık çi börek levhalarına rastladım. Konya'da ise etli ekmek, Mevlana türü yiyecekler her bir yeri süslüyor. Sanki Eskişehirli ben sanata bakarım derken Konyalı ise can boğazdan gelir, ben mideme bakarım diyor. 

Akşam beş sularında amcaoğlunu evinde ziyaret edip ikram ettiği yemeğini yedik, çayını içtik. Muhabbetin dibine vurduk. Yolcu yolunda gerek, akşam karanlığına kalmadan virajlı yolları geçelim deyip çıktık yola. Akşam 9.30 sularında Gazlıgöl'e geri döndük. 

13 Temmuz 2026 Pazartesi

Bende Oldum Bir Çelebi

Pek tatil kültürüm, gezip dolaşayım hevesim yok. Zorunlu olmadıkça muhitimin dışına çıkmam. Arabaya da binmem. Çok özel bir durum ve zorunluluk olmadığı müddetçe tek hareketliliğim yürümekten ibarettir. 

Yeğenin düğünü dolayısıyla epeydir oturmadığım şoför koltuğuna oturdum. Zaten acemisiydim. Benim acemilik olmuş bir hamlık.

3 Temmuz Cuma günü 7 araba çıktık yola. Ver elini Ankara dedik. Konvoydan kopmamak için acemiyim, arabam eski, beni yolda bırakır demedim. Bastım da bastım. Bastıkça acemiliğimi attım. Ben acemiliği atarken yanımdakiler hop oturup hop kalktı. Bu da benim değil, bana eşlik edenlerin meselesi. 

Akşam 5 sularında gelini alıp tekrar yola revan olduk. Şoförlüğüm gibi yolların da acemisiyim. Konya yoluna çıkmak için Ankara'yı karış karış bilen konvoydan şoförü usta bir arabanın peşine takıldım. Konya levhasını son anda gördüm. Konya için sağdan gitmemiz gerekiyormuş dedim. Ama bizim usta şoförün bir bildiği var diye alt geçide girdim. Girdiğim alt geçit bir mimarlık harikası idi. Döndüm durdum. Alt geçitten çıktıktan sonra git git bitmiyor yol. Ufukta Konya levhası da yok. Levha olarak sadece Samsun levhasını gördüm. Bereket Navigasyon var. Değilse hedef Konya iken nasibimize Samsun düşecekti. Navigasyon kah bölünmüş yoldan kah otobandan bizi Konya yoluna girdirdi. 

İp gibi dizili konvoy kopan tespih taneleri gibi dağıldı. Yanlış yola saptığımızdan dolayı en geride ben kaldım diye düşünürken kim, nerede telefonuyla nasıl olduysa en önde biz olduğumuz ortaya çıktı. Öyle görünüyor ki konvoydan herkes yanlış yollara girmiş. 

Yakıt almak ve akşam namazı için iki defa durunca yine geride kaldık ama olsun. Bir süreliğine de olsa öne geçmişiz. 

8'i geçerken menzilimiz Konya'ya vardık. 

Gelini bıraktıktan sonra ertesi günü yapacağımız düğünde buluşmak üzere kavilleşip ayrıldık. Eve geçmeden bir başka düğünün sonuna doğru vararak düğün sahibine hayırlı olsun dileklerimizi ilettik. Sabahtan akşama içemediğim çay ihtiyacımı burada fazlasıyla giderdim. 

3 Temmuzda başladığımız düğünü cumartesi nihayete erdirdik. 

Pazar günü bir başka düğünün ardından biraderle beraber pazartesi günü 4 günlüğüne kaplıca için Afyonkarahisar'a gittik. 

Kaplıcanın üçüncü günü sabah kahvaltısını yaptıktan sonra amcaoğlunu  ziyaret için günübirlik Eskişehir'e geçtik. Akşamında Gazlıgöl'e dönüş yaptık. 

Dördüncü günün sonunda, cuma günü Gazlıgöl'den ayrılarak akşam beş sularında Konya'ya giriş yaptık. 

Hasılı, cumadan cumaya, Konya-Ankara, Ankara-Konya, Konya-Afyonkarahisar, Afyonkarahisar-Eskişehir, Eskişehir-Afyonkarahisar, Afyonkarahisar-Konya olmak üzere turlayıp geldim. Hem turladım hem tatilimi yaptım hem hayırlı işe iştirak ettik. Herhalde bu bir haftada yaptığım km'yi ömrüm boyunca hiç bir haftada yapmamışımdır. Arabadan inmeyen için yaptığım bu km çok bir şey ifade etmese de benim gibi biri için önemli olsa gerek. Kendime pay çıkaracak olursam, bende oldum Bir Evliya Çelebi. 

12 Temmuz 2026 Pazar

İlişkilerde Seviye

"Büyük devletlerle dost olmak kolay bir şey değildir. Rahmetli İnönü'den aktarma yapacağım. 'Büyük devletlerle dost olmak, ayıyla yatağa girmeye benzer' dedi. 'Ayıyla yatağa giren ne yapacak' dedi. Biz de dedik ki herhalde Paşa bunun ilmini biliyor, söyleyecek dedik. 'Dikkatli olmalı' dedi. Başka da söyleyeceği lafı yoktu. Çok büyük espri. Paşaya yakışan bir espri. Büyük devletlerle düşmanlığın bir yararı yoktur. Büyük devletlere teslim olmanın da bir yararı yoktur. Ama menfaatlerini koruyarak dostluk yapmanın faydası vardır".

Yukarıdaki sözler 1965 ila 1991 yılları arasında 6 defa gidip 7 defa başbakan olan, Turgut Özal'ın vefatının ardından 1993-2000 yılları arasında da Cumhurbaşkanlığı yapan Süleyman Demirel'e ait. 

İsmet İnönü ise 1938'den 1950'ye kadar iki dönem Cumhurbaşkanlığı yapan, 1972 yılına kadar CHP genel başkanlığı koltuğunda oturan, asker ve siyasetçi. Namı diğer Milli Şef. 34 yıl aktif siyasetin içinde yer almıştır. 

Geçmiş icraatlarını beğeniriz veya beğenmeyiz. Şu var ki Demirel 35, İnönü ise 34 yıl aktif siyasetin içinde yer almıştır. Her ikisi de tıpkı diğer siyasetçi ve devlet adamları gibi tecrübe edinmişlerdir. Tecrübelerinden faydalanmak, aktardıkları anekdotları dikkate almak gerekir diye düşünüyorum. 

Çift kutuplu dünyada, tüm dünya devletlerinin iki gücü temsil eden ABD ve Rusya ile ilişkilerinde dikkatli olmasında fayda görüyorum. İnönü'nün büyük devletlerle dostluğun ve düşmanlığın yararının olmayacağı tespitini de yabana atmamak lazım. Hele "Büyük devletlerle dostluk, ayıyla aynı yatağa girmek gibidir" teşbihi de kulaklarımıza küpe olması lazım. 

Devletler arası ilişkilerden ve diplomasiden pek anlamasam da sade bir vatandaş olarak büyük ve diğer devletlerle ilişkinin kesilmemesi, gerilimin yükseltilmemesi, ilişkinin düşmanlık ve dostluk boyutuna taşınmaması gerektiğini düşünüyorum. Kısaca ilişkilerde ölçüyü kaçırmamak, işi aşırı ve sevgi diyebileceğimiz dostluk ve aşırı nefret noktasına getirmemek gerekir. Çünkü her ikisi de aşırılıktır ve ülkeye zarardır. Kıstas ne dostluk ne de düşmanlık, ülkenin menfaatlerini korumak temel felsefe olmalıdır. 

Devlet başkanlarına hitabın da aynı şekilde ölçülü olmasına dikkat etmek gerekir. Devlet başkanları arasında ülke menfaatlerinin yanında kişisel hukuk da oluşabilir. Kapalı kapılar arasında ve özel görüşmelerde samimiyet olabilir. Birbirleriyle senli, benli konuşabilirler ama ekran karşısında “Sayın” şeklinde resmi bir hitap daha uygun düşer diye düşünüyorum. Pekala ekran arkasında “Dostum”, ekran önünde ise “Sayın” şeklinde hitap edilebilir. 

Buna bir örnek vermek istiyorum. Kendisiyle Adana’da birlikte çalışmıştım. Okulun emektar memuru idi. Okul müdürüyle arasındaki ilişkilerinden bahsetmişti: “Müdür, benim arkadaşım. Evlerimize gider geliriz, ailecek tanışırız. Birlikte kahvehaneye gidip oyun oynarız. Kısaca dışarıda da hep beraberiz. Konuşurken senli, benli konuşuruz. İsmiyle hitap ederim. Ama okula gelince saygıda kusur etmem. Gerekli saygıyı gösteririm. Ceketimin düğmesini ilikler, ‘Müdür Bey’ diye hitap ederim. Arkadaşız diye işimi aksatmam ve savsaklamam” demişti. 

Bu memur ve müdür arasındaki çizginin ve seviyenin devletler arası ilişkilerde de olmasını istiyorum.

Bir hususa daha değineyim. Sayın Demirel ile İnönü birbirine zıt iki siyasi kutbun temsilcisi olmasına rağmen Demirel’in İnönü’den alıntı yapmasını da önemli bulduğumu ifade etmeliyim. 

5 Temmuz 2026 Pazar

Emeklinin Alışamadığı Tek Şey

Nisan 2026'da yaş haddinden emekli olan çiçeği burnundaki bir emekli, emekli olmasının ardından birkaç ay sonra yıllardır çalışıp emekli olduğu kurumundaki meslektaşlarını ziyarete gider.

Hoşbeşten sonra "Emeklilik nasıl gidiyor? Emekliliğe alışabildin mi" sorusu soruluyor. "Çok iyi gidiyor. Her şeyi güzel. Yalnız emekliliğin bir şeyine hiç alışamadım" cevabını verir. "Nedir o" dendiğinde, "maaşına alışamadım" der.

Bu muhabbette ben bulunamadım. Ortamda bulunan biri söyledi. 

Emekliliği eskidikçe emeklimiz, kendisine bağlanan emekli maaşına alışabilecek mi? Mümkün değil. Öyle zannediyorum, vefat edinceye kadar bu maaşa alışamayacak. Çünkü çalışırken 100 binin üzerinde maaş alan biri, emeklilikle birlikte 50 binin altında bir maaş alırsa bu maaşa alışabilmesi mümkün değil.

"45 bin neyine yetmez. Daha ne. Allah bereket versin. Bunu bulamayan da var" denebilir. Mesele yetip yetmemesi, maaşın az olması değil, emeklilikle beraber reva görülen maaş.

Elbette çalışanla, emekli olan arasında maaş farkı olsun. Çünkü çalışanla çalışmayan bir olmaz. Fark olsun olmaya. Ama arada bu kadar da uçurum olmasın. Bu durum şuna benzer: Dün bol kepçe yemek verdiğimiz birine bugün kaşıkla vermeye benzer. 

*

Bir düğün evinde gelin almaya gitmeden önce bir büyüğümle teşehhüt miktarı oturdum. Konu ağabeyinden açıldı. Başladı anlatmaya: "Malumunuz eşi vefat etti. Yalnız yaşayamayınca evlenmek zorunda kaldı. Hanımı kendisinden genç idi. İkinci evliliğinden bir çocuğu oldu. Evlilikleri pek düzgün gitmedi. Evliliği devam ettirmek için atını, arabasını, evini ve barkını sattı. Sonra hanımı çekip gitti. Boşandılar. 90 bin lira tazminat ödedi. Ardından nafaka davası açmış. Şimdi yine tek başına kaldı. Evi olmayınca kirada yaşıyor. 20 bin lira emekli maaşı alıyor. 14 binini kiraya veriyor. Çocuklarından da yardım yok" dedi. 

Görünen o ki bu emeklimizin ikinci baharında yüzü gülmemiş ve her şeyini kaybetmiş. Aile faciası bir yana kiranın ardından arta kalan 6000 lira ile bu emekli nasıl yaşasın? Bu emekli de yaşadığı müddetçe ev sahibi olamayacağı için kiradan kurtulamayacak ve hem emekli maaşına hem de kira sonrası artan parayla geçinmeye alışamayacak. Çünkü geçinemeyecek.

Görünen emekliliğin ardından emeklilere insanca yaşayabileceği bir hayat standardı ikame etmediğimiz müddetçe emeklilik sorunu bu ülkede her geçen gün bir sorun olarak karşımıza çıkacak. Beddualarımız değişecek. Biri diğerine beddua ederken “Emekli olasıca” diyecek.

“Emekli sayımız çok. Eldeki imkan bu. Verilen maaş ile evi olan biri geçinebilir. Emekli olmadan evini almalıydı. Bu ülkede genç yaşta emekli çok. Devlet hangi birine baksın. Üstelik bizde emekli maaşı kişi ölünce sona ermiyor: eşine geçiyor, kızına geçiyor” türünden cevaplar ve gerekçeler çok. Hatta “Ömür uzadı. İnsanlar eskisi gibi erken ölmüyor. 20 sene çalışıp 40 yıl emekli maaşı alınıyor” deniyor. 

Tüm bu gerekçelerde gerçeklik vardır. Ama bu gerçekliği emekli düzeltmeyecek. Şu var ki düzeltilmeyen bu sistemin ceremesini emekli çekmemeli.

Sonra biz düzeltmeye kalktık da emekli engel mi oldu? 

2 Temmuz 2026 Perşembe

Önce Şaşkınlık Sonra Sevinç

İki tane sürekli kullandığım raporlu ilacım var. Eskiden ikisi de aynı zamanda biter, aile hekimine birlikte yazdırırdım. Bir tanesinin ilacını doktor değiştirince iki ilacım da aynı tarihte bitmemeye başladı. Üç aydan üç aya olsa aile hekimine bir defa giderken şimdi iki defa gitmeye başladım.

Raporlu ilacımın bir tanesi için rutin kontrole gittim. İlacın yoksa ilaç yazayım dedi doktor. Olabilir dedim. Üç kutu yazmış.

Üçüncü günün sonunda reçetemi hatırlayarak bir nöbetçi eczaneye uğradım. Eczacı ilacımı poşete koyup uzattı. Borcum dedim. "Borç gözükmüyor" dedi. İyi günler deyip çıktım. 

Borcumun olmamasına şaşırdım. Nasıl olur dedim. Çünkü ne zaman eczaneye gitsem, ilaçlarım raporlu da olsa "katkı payı" adı altında mutlaka borç çıkar, her defasında 100, 300, 300 bayılırdım. 

Şaşkınlığın ardından sıra geldi sevinmeye. Nasıl sevinmem. İlk defa borcun yok dendi ve elimi cebime atmadan eczaneden çıktım.

Üç dört gün önce diğer raporlu ilacımı alırken ödemiştim. Aradan fazla zaman geçmeyince borç çıkmadı diye düşünüyorum. 

Aman neyse ne. Üzümünü yiyip bağını sormayacağım. Bir daha eczaneye yolum düşünceye kadar bu keyfi yaşamalıyım. 

30 Haziran 2026 Salı

Gelin Saçı

Bugün, emekliliğinden kaç yıl sonra halk arasında "Evim Sistemleri" diye bilinen finans şirketleri aracılığıyla; ev alan, aldığı evin ödemesi devam eden biriyle görüştüm. Düğüne kalkışmış. Nasıl gidiyor dedim. "Sorma" dedi. Hayırdır dedim. "Gelin saçı yapılacakmış. 16 bin liraya anlaşmışlar. Bu parayı göndereceğim" dedi. Saç yapma o kadar var mıymış dedim. "Bizimkiler üç ay önceden anlaşmışlar. Şimdi daha yüksekmiş" dedi.

Kuaför parasını duyunca doğrusu şaşırdım. Düğün sahibine, "Ev alanla, evlenene Allah yardım eder" diyemedim. Bu sözü nasıl anlamamız lazım, bilemedim gitti. Çünkü ev alan da bir başına, evlenen de. Tırnağı varsa ancak başını kaşır. 

İnsan ev aldığında ve düğün yaptığında bir başına kalınca ev alanla, evlenene Allah yardım eder sözünü şimdi daha iyi anlıyor. İnsanımız öyle ki evini satarken bile devlete bizzat kendisinin ödemesi gereken harç parasını dahi ev alanın üzerine yıkıyor. Öyle zannediyorum insanımız, işi Allah'a havale ediyor, “sana Allah yardım etsin, benden bir şey bekleme” diyor. 

Neyse geleyim kuaför parasına. Fahiş bulduğum gelin saçı, piyasada ne kadarmış diye sanal aleme bir göz attım. Karşıma şu rakamlar çıktı:

"Türkiye genelinde gelin saçı fiyatları ortalama 2.500 ₺ ile 50.000 ₺ arasında. 

Fiyatlar; kuaförün popülaritesine, hizmetin paket içeriğine (saç, makyaj, prova) ve işlemin salonda veya düğün mekanında yapılmasına bağlı olarak farklılık göstermekte. 

Gelin başı uygulamaları genelde 4.000 ₺ ile 15.000 ₺ seviyelerinde.

Paket Fiyatları (Saç + Porselen Makyaj): Kampanyalı profesyonel paketler ortalama 6.000 ₺ ile 25.000 ₺ civarındadır.

Mekan / Otel Hizmeti: Hazırlıkların düğün salonu veya otelde yapılması durumunda ek ulaşım bedelleri yansıyabilir." (Al Bakışı). 

Gelin saçı için bu kadar para dökülüyorsa varın siz düğünün diğer masraflarını bir düşünün. Bilin ki her insanın altından kalabileceği bir şey değil düğün yapmak. 

İstediğimiz kadar düğünler sade olmalı diyelim. Kuaförü, düğünün tarafları, piyasa, ortam ve âdetler bildiğini okuyor. Sen de elin mahkum uymaya. 

Bu gelin saçı yapma rakamlarını görünce iştahım kabardı. Zamanında bir güzellik salonu açmak varmış. İşte o zaman paraya para demezdim dedim. Bilin ki yanlış meslek seçmişim. Ne diyeyim, talihime yanayım. 

Benden bu yaştan sonra kuaför olmaz ama "Okumanın anlamı kalmadı. Tüm meslekler doyuma ulaştı. Ne olacak bizim bu çocuğun hali” diye düşünüyorsanız, çocuğunuzu gözünüz kapalı kuaförlüğe verin. Tercihen kadın kuaförü olsun. Çocuğun ayda üç beş gelin saçı yapma işi alırsa o çalışadursun. Sen de yanında para sayma makinesi olduğu halde kasaya otur. Makine para sayıp dursun. Sen de zevkten dört köşe ol ve keyfine bak. 

28 Haziran 2026 Pazar

Konya'dan Dünyaya

Fî tarihinde merkez ilçeye üst düzey yönetici olarak atanan biri, ilçesine bir hedef koymuştu. Bilmem ne "ilçesinden dünyaya" demişti.

Ömrü hayatında okul müdürlüğü dışında başka bir idarecilik yapmamış bu kişinin koyduğu bu hedef çok büyüktü. Önce ilçesini yönetecek, buradan dünyayı yönetmeye açılacaktı. 

Çiçeği burnundaki yeni müdürün nazarında proje önemliydi. Projesi olmayan müdür makbul biri değildi. Böyleleri müdürlükte de kalmamalıydı.

İşe çok hızlı başladı. Birkaç gün içinde kendisine bağlı müdürlerden proje istedi. Tipini mi beğenmedi, zihniyet ve duruşunu mu yoksa geliştirdiği projeyi mi bilinmez, müdürlerin kahir ekseriyetini eledi. Daha doğrusu kendisine verilen, kimler kalacak kimler gidecek listesine göre hareket etti. Sıfırdan müdür seçerse ilçeden dünyaya hedefine ulaşabilecekti.

Yeni müdürlerle hedefine ne kadar ulaştı bilmiyorum. Bildiğim kadarıyla bir müdür yardımcısının organizesi ile birkaç günlüğüne Afrika'daki adı sanı duyulmamış bir ülkeye ikinci el elbise dağıtıp geldi. Arta kalan zamanında timsah üzerine oturarak çekindiği fotoğrafı sosyal medyaya servis etti. Hakkını yemeyeyim. Okul içinde toplanan ikinci el eşyaları dışarı çıkartıp verdiği poz da var akıllarda kalan. Başka ülke gördü mü bilmem ama ilçe müdürlüğü fazla uzun sürmedi. Kendisi bir başkasının mutsuzluğu üzerine gelmişti. Başkası da onun mutsuzluğu üzerine geldi.

Şimdilerde bildiğim kadarıyla "araştırmacı" adı altında bankamatik yöneticiliği yapıyor. Ne yeri var ne yurdu ne de koltuğu. Toplum içine de pek çıkmıyor. Koymuş bir uzun sakal. Takım elbiseyi bir tarafa atmış. Sadece birkaç hukuku olan kişiler arasında bot gösteriyor. Toplum içine çıkacak yüzü yok. Çünkü Çingene beyliği zamanında insanların işi, makamı ve ekmeğiyle oynadı.

Çingene beyinin fî tarihinde yediği bu herzeler nedense zihnimde bu günlerde belirdi. Çünkü şehrini yöneten bazılarının bununla yetinmeyip tıpkı bizim Çingene beyi ilçe eski yöneticisi gibi dünyayı yönetmeye talip olduğu haberlerini okudum.

Elbette büyük hedefler koymak güzel. İlçe ve ilden çıkan yöneticilerimiz dünyaya açılsın ve dünyayı yönetsin. Yalnız ilk önce ilçesini ve ilini yönetsin. İlçe ve işinin sorunlarını çözsün, sonra dünyaya sıra gelsin. 

Kaldırım Belediyeciliği

Evliya Çelebi Parkı'nın içindeki cami çevresinde hummalı bir çalışma gördüm. Burada ne yapılıyor diye o değilden bir baktım. Çevre düzenlemesi yapılıyor. 

Sadece Evliya Çelebi Parkı değil, Kayalıpark ve karşısındaki Aziziye Camii çevresinde de çevre düzenlemesi var.

Eski miting yeri olan Vakıflar Bölge Müdürlüğünün önündeki alanda da çevre düzenlemesi var. 

Aziziye Camii önündeki yola paralel yaya yürüyüş yolundan Mevlana’ya kadar yine hummalı bir çalışma gözüme ilişti. 

Belli ki yaz ayına merhaba dediğimiz, sıcakların iyice bastırdığı bugünlerde, kaldırımların ve belli parkların çevre düzenlemesine start verilmiş. 

Çevre düzenlemesiyle kastettiğim kaldırım ve tretuvar çalışmasıdır. Çünkü bizde hizmet dendi mi kaldırım ve tretuvar çalışması ilk akla gelir. Bu şekil hizmet de olmasa bizim belediyeler ne yapardı bilmiyorum. 

Niyetim siyaset yapmak, birilerine laf sokuşturmak, yapılan çevre düzenlemesini küçümsemek, siyasi içerikli bir yazı yazmak değil. Sadece bir tespitte bulunmak. 

Partisi ve zihniyeti ne olursa olsun bizde belediyecilik kaldırım ve tretuvar çalışmasından ibaret. Elbette kaldırım, tretuvar çalışması ve çevre düzenlemesi olacak. Yalnız yaptığımız kaldırım, tretuvar ve çevre düzenlemesi alt ve üst yapısıyla bir defa yapılmalı. Üç beş senede bir değiştirilmemeli. Bir yapıldı mı kolay kolay değişmeyecek şekilde evladiyelik olmalı. 

Nedense ne yaptığımız binalar ne de çevre düzenlemesi evladiyelik. Başka ülkelerde bir defa yapılıp son nokta konan kaldırımlar var. Örnek mi istersiniz? Daha önce Berlin kaldırımları diye yazı konusu edinmiştim. Berlin'de bulunduğum süre içinde en dikkatimi çeken şeylerden bir tanesi de sokak ve caddelerdeki birbirine benzer kaldırımlar. Bu kaldırımların tarihçesini bize çay ikram eden Sivas Gürünlü bir gurbetçiye sormuştum da aldığım cevap, "Bu kaldırımların ne zaman yapıldığını bilmiyorum. Yalnız ben buraya 1984 yılında geldim. Bu kaldırımlar bu şekil yapılı idi ve değişmedi" oldu. Bu cevaba hayret ettim. Ortasında büyükçe düz taştan, kenarlarında küçük küçük parke taştan ibaret bu kaldırımlar artık ne zaman yapıldıysa. 

Görünen o ki kaldırımlara, altından geçirdikleri elektrik ve telefon kablolarına, yollarına ve altında geçirdikleri su ve kanalizasyon alt yapısına ve bisiklet yoluna Almanlar, zamanında bir defa masraf etmiş, vatandaşının hizmetine sunmuş. Bir daha da sökme, yamama, kaldırım döşemeye ihtiyaç duymamış. Öyle zannediyorum, Almanya'da parke ve tretuvar üretim ve satışı yapan bir firma varsa, sinek avladığı için çoktan kepenkleri kapatmıştır. Bizde ise bu iş üzerine ticaret yapan varsa ihya olur. 

Gerçi bizde sadece kaldırım ve çevre düzenlemesinin değil, yaptığımız binaların bile ömrü uzun değildir. Ekonomimizin canlılığı inşaat sektörüne bağlı. İnşaat durursa piyasada yaprak kıpırdamaz.

Almanların çözdüğü meseleyi biz niye çözemiyoruz? Görünen o ki Almanlar hem bina hem yol hem alt yapı hem kaldırım düzenlemesi işini evladiyelik yaparken biz pansuman tedbirlerle günü kurtarmaya çalışıyoruz. İsrafa karşı olsak da en büyük israfı bu alanda yapıyoruz. Çünkü bizde rant ekonomisi hakim. Yap-yık, yık-yap, alçak kattan yüksek kata çıkmak bizim işimiz. 

Bina, yol, alt yapı ve çevre düzenlemesinde mesafe kat etmek istiyorsak, ülke ve şehir yönetimine talip olanlarda, bir süre Almanya’da çalışmış olmak kriterini koymak lazım. Belki o zaman tüm işimiz, "Türk gibi başla, Alman gibi bitir!" şeklinde olur. 

26 Haziran 2026 Cuma

Mahallemde Felekten Bir Gece

Mahallem sessiz, sakin bir yer. Tam kafa dinlendirmelik. Sokağımız dar olduğu için araba gürültüsü de yok.

Sessiz ve sakinliğiyle huzurun adresi olan mahallem bu akşam beni şaşırttı. Eski halinden eser yoktu. Çünkü akşamdan gece saat 22.30’a kadar evin içine kadar gelen müzik çaldı durdu. Belli ki bir yerde düğün vardı.

İyi de mahallemde ve mahalleme yakın bir yerde düğün salonu yoktu ki düğün olsun. Acaba birileri evinin önünde, sokak ortasında çalgılı ve oynamalı bir düğün mü yapıyordu? Pek bir anlam veremedim.

Saat 22 sularında marketlere bir uğrayayım diye evden çıktım. Dönüşte farklı bir yolu tercih ettim. Yürüdükçe müziğin sesi daha da yükseldi. Ses bu aralarda bir binadan geliyor olmalıydı. Ama hangisinden? 

Galiba biri evin alt katını düğün salonu yapmış olmalılar dedim. Evin altı düğün salonu olur mu demeyin. Oturduğum siteyi yapan, bodrum katlara kapalı otopark yapmak istemiş. Mülk sahibi, olmaz. Ben buraya düğün salonu yapacağım demiş. Şimdi bomboş. Çünkü mülk sahibi binayı teslim almadan vefat ettiğinden düğün salonu yapmak nasip olmamış. Haliyle bina ve mahalle sakinleri düğün salonundan mahrum kalmışlar. 

Az daha yürüyünce bir ortaokul belirdi önüme. Meğer müzik, ses okulun bahçesinden geliyormuş. Belli ki bu okul da mezuniyet gecesi düzenlemiş. 

Okulun bahçe kapısından girip içerideki ortamı görmek istedim. Kapıda güvenlik geri çevirir diye düşündüm. Çünkü okulun ne öğretmeni ne öğrencisi ne de velisi idim. Kapıya baktım. Güvenlik namına kimse yoktu.

Kapıdan girdim. Girişte bilmem ne organizasyonunun ismi vardı. Belli ki mezuniyet törenini bir organizasyona vermişler. 

Okulun duvarına bir çay ocağı konmuş. Kapı girişinin solunda çekilen fotoğraflar sergilenmiş. Sanırım fotoğrafını almak isteyen buraya ücret ödemesi gerekiyor.

Okulun solundaki kalabalığa doğru yürüdüm. Anne ve babalar sandalyelere oturmuş. Sahnede ise kızlı, erkekli öğrenciler müzik eşliğinde oynuyor. Müziğin biri bitiyor, diğer başlıyor. Oynamalı düğünleri aratmıyordu kısaca. 

Öğrenciler oynamada acemilik çekiyor mu diye baktım. Müziğe uygun oynuyorlar. Ben de bu millet oynamayı nerede öğreniyor, bunun için ücret vererek ders mi alıyor diye düşünürdüm. Düğünlerde her müziğe uygun oynayan kişiler, meğer bu tür mezuniyet gecelerinde oynaya oynaya acemiliklerini atıyorlarmış.

Kız öğrencilerin giyimleri de tam düğün benzeri bir giyim. Bu giyim için görünen o ki masraftan hiç kaçınılmamış.

Üç beş dakika ortama baktım. Sunucunun “son müziğimiz, bundan sonra bitiriyoruz” anonsuyla ayrıldım. Eve gelinceye kadar müzik devam etti.

Eve girince odasında sınava hazırlanan çocuğumu mutfakta gördüm. Kitapları masaya sermiş, çalışıyor. Hayırdır, yer mi değiştirdin dedim. “Müziğin sesinden derse kendimi veremedim” dedi.

Akşam başlayan müzik 22.30 gibi kesildi. Belli ki organizasyonla bu saate kadar anlaşılmış.

Sesin kesilmesiyle birlikte mahallem eski sessizliğine yeniden büründü. 

Mezuniyet programı boyunca nasibimize bize ses, gürültü ve müzik düştü. Mezuniyet programı aileye, okula neye mal oldu bilmiyorum. Bildiğim o kadar tepkilere rağmen bu mezuniyet geceleri hız kesmeden devam ediyor. Okullar, okul kademeleri adeta birbiriyle yarışıyor. 

Madem bu mezuniyet geceleri yapılacak madem bu mezuniyetin organizasyonu firmaya verilecek madem mezuniyet için masraftan kaçınılmayacak. Oldu olacak bu mezuniyet programlarını düğün salonlarında yapsalar daha iyi olurdu. Çünkü etrafı meskûn mahal olan mahalle sesten rahatsız olmazdı. Kendileri çalıp kendileri oynardı.

Hasılı evin içine kadar gelen, tüm mahalleye yayılan müzik mahallenin kulaklarının pasını sildi. Mahalle felekten bir gün çaldı. Farklı günlerden bir gün yaşadı.

Meraklısına not: Kepler atıldı mı derseniz, görmedim. Çünkü programın çoğuna vakıf değilim. Ama bu işler kep atılmadan olmaz. 8.sınıf anneleri “LGS annesi” yazdırıp sahneye çıktı mı derseniz, bu kısmı da görmedim. 

23 Haziran 2026 Salı

Bloke Olmak

Bildiğim kadarıyla üç GSM operatörümüz var. İkisi kayyımda. Diğer iki tane daha var. Onlar da kayyımda olan bir GSM'nin alt yapısını kullanıyor. 

Cep telefonu kullananların çoğu, yılda bir operatörlerin yeni müşteri kazanmak amacıyla düzenledikleri kampanyalardan uygun olanlara geçiyor.

Operatörlerden hiçbirinin mevcut müşterimizi tutalım diye bir derdi ve amacı yok. Varsa yoksa yeni müşteri kapma yarışındalar.

Mevcut müşteriyi tutup memnun etmek ve devamlı müşteriyle çalışmak, müşteriyi memnun ettikçe yeni müşteriler kazanmak, böyle yapa yapa kurumsal bir firma olalım demek varken bizim operatörler, düzenledikleri kampanyalarla yeni müşteri avına çıkıyor. Bunu biri değil, hepsi yapıyor. Bir taraftan yeni müşteri kazanayım derken eski müşteriyi kaybetmek operatörlere ne kazanç sağlar, inanın hiç anlamış değilim. Bir anlasam yeni bir şey daha öğrendim diye çok mutlu olacağım.

Yılda bir GSM değiştirme furyasına birkaç yıldır ben de dahil oldum. Çünkü mevcut operatörüm avantajlı bir fırsat sunmadığı gibi son birkaç ay kala gece gündüz arıyor. "Avantajlı kampanyamızdan yararlan" diye. Dersin ki bize sunduğunuz avantajlı değil, şu kampanyalarınız var. Bu imkandan biz de yararlanalım. Ne mümkün. "Efendim o kampanya yeni hat ve hattını değiştirenler için. Siz faydalanamıyorsunuz" cevabı alıyorsun. 

Kıymet bilmeyende durmayayım, ilgi gösterene geçeyim diyorsun. Birden geçemiyorsun. Çünkü taahhüdün var. Mecburen iki, üç gün kala geçmeye kalkıyorsun. Mevcut operatörümden öbür aya fatura gelmesin diyorsun. Bundan kaçınmak ne mümkün. Geçiş işlemleri mutlaka diğer aya sarkıyor. Gün bazında olsa da diğer ay da fatura geliyor. 

Geçiş onaylanınca SIM kartı değiştireceksin. Bunu yapmak için toplu iğne bulacaksın. Yeni operatörü otomatik ödemeye vereceksin. Eski hattın otomatik ödemesini iptal edeceksin. 

İş bununla bitmiyor. İnternet bankacılığına gireceksin, İnternetten alışveriş yapacak olursun. Gelmesi gereken mesaj gelmez. Çünkü operatör değiştirmekten kaynaklı hattına konan blokeyi kaldırman gerekiyor. Müşteri hizmetleri, şura, bura derken uğraştırıyor bloke. 

Yeni operatör değiştirdim. Yarın acil durumda bloke işiyle uğraşmayayım diye İnternet bankacılığına girdim. Hattınıza tanımlı bloke yok cevabı aldım. Şaşırdım doğrusu. Ama bu şaşırma hoşuma gitti. Hep böyle şaşırayım dedim. 

Fakat şaşkınlığım uzun sürmedi. ÖSYM'nin ve Mebbis sayfalarına girmek istedim. Girmek ne mümkün. İşlem yaptırmadı. "Hat değiştirdiğinizden dolayı önce blokeyi kaldırmamız gerekir" uyarısı aldım. Blokeyi kaldırmam için de birkaç seçenek sunuyor e devlet kapısı. NFC, e posta ile kurtarma, Akbank ve Garanti bankaları aracılığıyla, PTT'ye gitmek gibi. 

Adı geçen iki bankanın müşterisi değilim. Bankalar arasında bir devlet bankasının olmaması ilginç. NFC yoluyla bloke kaldırma ise tam bir işkence. Daha önce NFC'yi bir vesileyle kullanmaya çalıştım. Beceremedim. Geriye kala kala e posta yoluyla blokeyi kaldırmayı denedim. E postama gelen kodu yapıştırdım kaç kere. Ama her defasında "Sistemsel bir arıza nedeniyle işleminiz tamamlanmadı" uyarısını aldım. 

Bir gün sonrasında sistemden kaynaklı arıza giderildiği için e posta ile kurtarma seçeneğiyle blokeyi kaldırabildim. Antrparantez, e devlette bu sistemden kaynaklı arıza çok oluyor. Sebep ve hikmetini de çok anlamış değilim. 

Görünen o ki bloke konusunda tüm yükü bu sefer devlet kapısı üstlenmiş. Bu yüzden devlet kapısında beni bir süre bekletti. 

Bloke bizim güvenliğimiz için. Eyvallah. Çünkü ülkemiz telefon dolandırıcısıyla dolu. Gün geçmiyor ki birileri dolandırılmasın. Dolandırıcılığın da bin türlüsü var. Millet öğreninceye kadar epey bir tokatlıyorlar. Sahtekarlar SIM kartını bile kopyalıyorlarmış. Devlet de bunu bildiği için her operatör değiştirmede bloke koyduruyor. Fakat hattımızla ilgili işlem başlatılınca, "... NOLU HAT ICIN "YENI ABONELIK KAYDI" ISLEMI 12.06.2026 TARIHINDE YAPILMISTIR. RIZANIZ/BILGINIZ DISINDA ISE LUTFEN TTMOBIL ILE ILETISIME GECINIZ" yasal uyarısı yapılıyor. Böyle bir işlemi olmayan bu uyarıyla birlikte harekete geçer. Hattım ele geçirilmiş der. Böyle sakıncalı bir durum yokken İnternet bankacılıklarına bloke konmasını çok anlamış değilim. Yine de tedbir tedbirdir. Fazlası göz çıkarmaz. 

Son blokemi kaldırmak için üzerime kayıtlı ne kadar banka varsa her bir blokeyi kaldırmak için tek tek uğraşmak gerekirken bu sefer sadece e devlete konmuş blokeyi kaldırmak işimi kolaylaştırdı. Demek ki bu konuda da mesafe kat edilmiş. 

Bizim emniyet ve güvenliğimiz için konan bu bloke konusundan bahsetmişken devlet, telefon dolandırıcılarının telefonlarına bir bloke koyamaz mı? Eğer böyle bir imkan var da devlet bunu hayata geçirirse dolandırıcılara insanımızdan ekmek çıkmamış olur. Böylece bize en büyük iyiliği yapmış olur.