Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Anı etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

31 Ekim 2026 Cumartesi

NEÜ Yerleşkesi

Bir 10 yıldır ÖSYM sınavlarında görev almadım. Bir yıldır almaya başladım. Bina tercihi yaparken de evime yürüyüş mesafesinde olan okulları yazıyorum. Tercihlerimden birine yerleşemediğim takdirde başka yerde görev istiyorum seçeneğini de işaretlemiyorum. İstediğim yer olursa ne âlâ. Değilse gitmem diye düşündüm. Hep de şurası çıkmasa bari dediğim okullar çıktı. Hepsine de gittim.

Bir gün yeni görev var mı diye ÖSYM'nin görevli işlemleri sayfasına girdim. Yeni görev yoktu. Mesaj gelmemesine rağmen onay bekleyen bir görev vardı. Ortaöğretim KPSS görevi. Tercih ettiğim yerlerden biridir diye onayladım. Sonra gördüm ki görev yerim NEÜ Yerleşkesi Hukuk Fakültesi imiş. Onay da vermiş oldum. Mecburen gideceğim.

Sınav günü Hocafakıh otobüsüne binmek için bir 10 dakika yürüdüm. Otobüsü bir 15 dakika bekledim. Otobüs geçmiş olmalı dedim. Yanımdan geçen birine saati sordum. 08.10 dedi. Eve geçip arabayla Yerleşke'ye intikal ettim. Girişteki park yeri diye gösterilen, arabaların park edildiği mezbelelik yere arabayı park ettim. Mezbelelik diyorum. Çünkü park yeri diye belirlenen yerde ne tesviye ne asfalt ne kilitli taş var. Boş yer olmasının dışında parka benzer bir tarafı yok. Buraya asfalt dökülmese de kilitli taş döşenmese de en azından bir tesviye yapılabilirdi. Yerleşkenin nasıl bir yer olduğu yani düzeninin olmadığı bile bu park yerini götür görmez insanda bir kanaat oluşur.

Arabamı park edip cebimdeki eşyaları arabaya bırakıp Yerleşke'ye doğru yürümeye başladım. Hukuk Fakültesi yerleşkenin yukarılarındaydı. Siyasal Bilgiler Fakültesinin binasındaydı. Çünkü daha önce fakültenin dekanıyla görüşmek için birkaç defa makamına çıkmıştım. Birkaç gün öncesinde de aynı Yerleşke'de görev yapan bir öğretim üyesine Hukuk Fakültesi yukarıda mıydı diye sormuştum, o da "Evet, yukarıda" demişti.

Yerleşke içi dolaşan iç hat otobüsüne bineyim dedim. Durakta ne otobüs vardı ne de bekleyen. Olmayacak böyle deyip kimseye sormadan yokuş yukarı tırmanmaya başladım. Güvenliğin yanında, bir de beri tarafında iki yönlendirme levhası vardı. Hukuk Fakültesini aradı gözüm. Sağ yukarı tarafı gösteriyordu. Yürümeye başladım. Bir müddet yürüdüm. Yol bitti. Yan taraftaki rampayı tırmanarak demirden yola atladım. Önüme biri sağa, diğer sola giden iki yol belirdi. Yönlendirme levhası yoktu. Sağa mı, sola mı gideyim derken sol tarafa yöneldim. Verdim yürümeye. Tek tük araba geçiyor. Birinde kız, diğerinde erkek yazılı iki otobüs geldi önüme. Başka da geçen kimse yok. İleride bir bina görüyorum. Burası olmalı diyorum. Güç bela binanın yanına varınca aradığım binayı göremedim. Şu bina, bu bina derken belirli aralıklarla yapılan tüm binaları dolaşarak döne döne Yerleşke'nin girişine geri geldim. 

Saatin kaç olduğunu da bilmiyorum. Vakit geçmiştir. Şuradan evime geri döneyim diye yöneldim. Merak edip güvenliğe, hukuk fakültesi nerede dedim. Şu gördüğün binanın arkasındaki bina dedi. 

Şansıma küseyim. Sınava gireceğim bina girişte olsun. Ben tüm Yerleşke'yi dolaşıp geleyim. Burnumun ucundaki fakülteyi görmeyeyim. Şu var ki canım sıkılsa da sabah sabah rampa çıkarak iyi yürüyüş yaptım. Eski yürüyüşlerimden birini yaptım. Tempo, hız, yokuş hepsi vardı. Sınav yerine giderken "Soran dağlar aşmış, sormayan ovada yolunu şaşmış" dedim kendi kendime. Başlangıçta güvenliğe soruverseydim sabah sabah bu kadar strese girmeyecektim. 

Sınav merkezine geçtim. Sınavımı yaptım. Sınav biter bitmez arkama bakmadan Yerleşke'den ayrıldım. 

Temenni ederim ki bir daha Üniversitenin bu Yerleşkesi ile hiç işim olmaz. 

Yazımın bundan sonraki kısmında NEÜ Yerleşkesine dair bir değerlendirmede bulunmak istiyorum. 

O kadar kampüs gördüm. NEÜ Yerleşkesi gibisini hiç görmedim. Ne kadar emek sarf edilirse edilsin ne kadar masraf edilirse edilsin, yıllar geçse bile bu Yerleşke düzene girmez. Burasıda bir kampüs de olmaz. 

Konya'da belki de yerleşke yapılmayacak tek yer burası idi. Zamanın yetkilileri ne düşünüp taşındılar, hangi akla hizmet ederek burayı yerleşke yaptılar. Hiç anlamış değilim. 

Buranın ulaşım sorunu var. Kışın çoğu araba yukarı çıkamaz. Buraya çıkması bir dert, inmesi bir dert. 

O kadar geniş bir araziye niye bu kadar aralıklı binalar yapıldı, anlaşılır gibi değil. Binalar, yerleşke içinde olsak da aynı kazana atsanız, kaynamayız der gibi bir görüntü veriyor. Binalar yerleşke binasından ziyade ayrı bir cumhuriyet gibi duruyor. 

Burası Konya'nın akciğerleri idi. Maalesef binalar yaparak bu akciğer yok edildi. 

Yerleşkenin içerisine girince yönlendirme levhaları yeterli değil. Birilerine sormak gerek. Mahrumiyet bölgesi olunca kimi bulup da kime soracaksın. Tamam, doğru yanlış, buraya yerleşke yapıldı. Bari adam gibi yönlendirme levhası yapılsın. Herhalde çok zor değildir bu. 

Sonra kampüs dediğin zaman, fakülte binaları ve idari birimleri hep kampüs içinde anlaşılır. Bu üniversite binaları kendi içinde bağımsız birer eyalet gibi. Rektörlük dışarıda. Tıp Fakültesi eski ve yeni olmak üzere iki ayrı binada hizmet veriyor. Eskisi Meram, yenisi Selçuklu sınırları içerisinde. Eğitim Fakültesi hakeza kampüs dışında. 

Yerleşke'ye girmeden konan güvenliğe varmadan, gelip geçen güvenlikle muhatap olmadan sağ tarafta Turizm, MYO ve Hukuk Fakültesi gibi binaları da Yerleşke dışında saymak gerek. 

Hasılı gördüm de bu kadar bölük pörçük aynı zamanda Yerleşkesi olan bir başka üniversite görmedim. 

28 Ekim 2026 Çarşamba

Pamuk Şekerci İsmail

Ailecek Kent Plaza'ya alışverişe, daha doğrusu para harcamaya gittik. Araya araya bulduk aradığımız firmayı. Meğer merdiven altı bir yerdeymiş.

Birkaç metrekarelik yerde 5-6 çalışan vardı. Alacağımızı aldık. "Aldığınızı depodan getirmemiz lazım. Sizi bir 15 dakika bekleteceğiz" dedi bizimle ilgilenen kızımız. Çayınız var mı kızım. Beklerken siz bize çay da ikram edersiniz dedim. "Maalesef çayımız yok. Burada çay ikram edemiyoruz. Bizim de çay içmemiz ve oturmamız yasak" dedi. İyi o zaman 15 dakika sonra geliriz dedim. Merdiven altı firmadan ayrıldık.

Ödeyeceğim paraya benim içim cız etse de aile efradı yeterli görmemiş olmalı ki başka yere alışverişe gitmeye karar verdi. Kartı uzattım. Sipariş gelince karta çektirirsiniz. Diğer taraflardan alacağınızı da alın, ben dışarı çıkıyorum, arabanın yanında buluşalım dedim.

Açık otoparkın önünde çömeldim. Kayınpederin kızını ve oğlunu bekliyorum. Telefondan bir şeylere bakarken "Dayı! Burada mısın?" diyene yöneldim. Bir çocuktu bana seslenen. Şimdilik buradayım. Hayırdır dedim. "Benim şu tezgaha bakabilir misin, içeriye tuvalete gidip geleceğim” dedi. Çocuğun tezgahına baktım. Üstte balonlar, altında pamuk şekerleri, en altta da elma şekerleri vardı. Haydi git gel. Alan olursa satayım mı dedim. "Olur" dedi. Fiyatlarını söyle dedim. Pamuk şekeri 50, elma şekeri 100, balonlar da 200 lira dedi.

Çocuğu epey bir bekledim. Bu esnada müşteri de gelmedi. Keşke gelseydi de satış yapsaydım. Çocuğa katkım olsaydı. Bu arada satabilseydim, ilk satıcılığım olacaktı. Gerçi müşteri gelseydi, bir de balon isteseydi, balonların hepsini birden uçurtma riski de vardı ama deneyecektim. Çünkü macerada sınır tanımam. En kötü ihtimalle uçan balonların parasını çocuğa öderdim. 

Nice sonra çocuk geldi. "Sağ olasın dayı" dedi. Öğrenci misin dedim. "Yok abi" dedi. Bu yaşta öğrenci olman lazım senin. Kaç yaşındasın dedim. "17" dedi. Hangi okulu bitirdin dedim. "İlkokulu bitirdim. Başka da okumadım" dedi. Sen ortaokulda kayıtlısındır dedim. “Hiç okula gitmeden beni geçirmişler. Ortaokulu bitirdim" dedi. O zaman senin açık lisede kaydın vardır dedim. "Bilmiyorum abi. Okul bana diploma verdi” dedi. Okulun verdiği, ortaokulu bitirdiğine dair bir belgedir. Senin diploman yoktur. Vakit geçirmeden halk eğitim müdürlüğüne giderek açık lise oku dedim. "Benim işim var, dükkan çalıştırıyorum. Dükkanım Saraçoğlu'nda. İkinci bir dükkanı da Karaaslan'a açacağım" dedi. Ne üzerine dedim. "Beyaz eşya tamiri. Çamaşır makinesi vs." dedi. Bu yaşta dükkanın var. Babanın mı dedim. "Yok abi kendimin" dedi. O zaman yaşın geçmeden mesleki eğitim merkezinde de oku. Kalfa ve usta olarak mezun olursun. Üstelik liseyi de bitirirsin dedim. "Olur abi. Bir bakayım" dedi. 

Pamuk şekeri satışların nasıl dedim. "Şükür abi. Pazar günleri çıkıyorum. Bunlarla ilk defa çıktım. Benim çalıştığım askere gitti" dedi. Sen başkası adına satış yapıyorsun o zaman dedim. "Evet. Üç tane satınca biri bana kalıyor" dedi. İyi, maşallah. Sen pazar günlerini de bu şekilde değerlendiriyorsun. Sen ve senin gibileri ekmeğinizi taştan çıkarırsınız. Çalışınca kazandığınız paranın kıymetini de bilirsiniz dedim. "Öyle abi. Gençlik çok kötü. Gidişatı hiç beğenmiyorum. Ne olacak böyle" dedi. 

Gençlik okuyor. İş bulamıyor. Onlar gelip burada durup senin gibi pamuk şekeri falan satmazlar ve satamazlar dedim. Var gör sen okulda iken yaramaz bir öğrenci idin dedim. “Öyleydim abi” dedi. Sizin gibi yaramazlar okulu bitirdikten sonra kendine geliyor, kadir kıymet bilir ve hatır güder. Sizin gibiler okullarda problem olarak görülür. Çünkü bizim eğitim sistemimizde başarı kriteri merkezi sınavlarda başarı göstermeye bağlı. Ne kadar matematik, fen, Türkçe yaparsan başarılısın. Yapamadığın zaman işe yaramazsın. Halbuki sizin gibi el becerisi olanlar da var ve bu piyasada size çok ihtiyaç var dedim. 

Bu arada bizim alışverişçiler geldi. Delikanlı, sana kolay gelsin. Ben çıraklıkta çalışıyorum. Beklerim. Okumayı ihmal etme. Okula gelirsen bana bir pamuk şekeri verirsin. Sana yardımcı olurum diyerek ismimi söyledim. "Veririm abi. Yiyeceğin pamuk şekeri olsun. Benim adım da İsmail dedi. İyi dilek temennisiyle ayrıldık. 

İsmail'in pamuk şekeri sattığını gördüm. Bu yaşta beyaz eşya tamirciliği bana biraz manidar geldi. Hele dükkan açması. Acaba atıyor mu diye düşündüm. Ama atacak bir tipe benzemiyordu.

Hasılı, İsmail daha çocuk yaşta hayatın cenderesinden geçmiş, çocukluğunu yaşamadan daha bu yaşta olgunlaşmış, işe atılmış. Akranları daha fazla test çözmek ya da hoydur hoydur gezerken ve yarınım ne olacak diye kara kara düşünürken İsmail’in böyle bir derdi yok. Çünkü hepsini aşmış. Kısaca büyük adam gibi konuşan ve taşının üstünde olgun davranan bu İsmail’i pek sevdim.

Not: Merak edip ne aldın diye sormayın. Ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Aldığıma ödediğim iflahımı kesti desem yeridir. Üzerine keyfi gelsin diye yine benim hesaptan bana kazak alınmış. Daha giymedim ama bu kazağı giydikçe bu tuzlu alışveriş gözümün önüne gelecek. Gel de bu kazaktan keyif al.

Bir diğer husus Türk parasıyla bir çuval para bayıldığım merdiven altı firma çalışanlarına üzüldüm. Oturmak ve çay içmek yasakmış. Aha vicdansızlar dedim içimden. Nasıl prensipse artık. Müşteri yokken bu çalışanlar ha biraz soluklansa herhalde kıyamet kopmaz. Üç kuruş para veriyoruz. Çalışanları köle gibi kullanıyoruz. Prensibiniz batsın e mi! 

27 Ekim 2026 Salı

Bedava Kitapların Hikayesi

Yan tarafta gördüğünüz kitaplar girdiğim bir sınıfın öğretmen masasında olanlar. Hepsi farklı sınıflara ait ders kitapları ve hiçbirinin sahibi yok. Diğer sınıflarda da böyle bırakılmış kitap bulmak, sıranın gözünde bırakıp gitmek eksik değil.

Bu kitapları öğrenci bırakmış ertesi günü alır diye bir durum da yok. Çünkü dersliğe her gün farklı sınıf ve öğrenciler geliyor.

Sene başından beri öğretmenler depoya gidip kitapları her bir öğrenciye dağıtıyor. Öğrenci ise aldığı kitabı bırakıp gidiyor. 

Masadaki bu kitapları görünce, çocuklar! Bu kitaplar size parayla verilmesi lazım dedim. "Niye" dediler. Siz hiç parayla aldığınız bir şeyi bulunduğunuz yerden giderken bırakır gider misiniz dedim. "Bırakmayız. Çünkü paramızla aldık" dediler. İşte şu kitaplar size parayla verilmiş olsa ya da sizler gidip parayla alsanız böyle bırakıp gitmezsiniz dedim. "Doğru" dediler. 

Nedense bu bedava kitap dağıtma işi bir devlet politikası haline geldi. Devlet komisyon bulup kitap yazdırıyor, yazılan kitabı inceletiyor. Onaydan geçtikten sonra baskı ve basıma veriyor. Bu kitapları illere göndermek için nakliyeci tutuyor. Depoya boşaltılıyor. Depodan kamyonlara yüklenerek okullara teslim ediliyor. Okullar açılınca da her bir ders öğretmeni girdiği sınıflara bu kitapları dağıtıyor.

Kitabın her bir aşaması masraf ve külfet. Buna rağmen kıymet bilinmiyor. 

Devlet, politika haline getirdiği bu kitapları ücretsiz vermeye devam etsin. Bin bir emekle hazırlanan bu kitapların yanında çoğu okullarda yardımcı kaynak aldırmak bir ihtiyaç. Veli bir şekilde kitapçıların yolunu tutarak yardımcı kaynaklara para veriyor.

Yardımcı kaynak öyle bir ihtiyaç gösteriliyor ki velinin eli mahkum. Milli Eğitim yardımcı kaynak da basıp gönderiyor, dijital ortamda da bildiğim kadarıyla var. Nedense öğrenci ve öğretmen nezdinde yardımcı kaynak olmazsa olmaz. Çünkü Milli Eğitimin verdikleri yeterli değil algısı, oluyor bir olgu. Yarın, Milli Eğitim sınavlarda çıkacak soruları da yayımlasa biz yine soru bankası almaya devam ederiz.

Kısaca, eğitim ücretsiz dense de bizde eğitim masraflı ve maliyetli. Buna bir de etüt merkezlerini ve özel dersleri katarsak bizde eğitim başlı başına külfet. Ah bunca masrafa değse bari. Çünkü okuyanların çoğu işsizler ordusunun potansiyel adayları.

Devlet ne yapıp ne edip bedava ders kitabı verme uygulamasından vazgeçmeli. Veli çocuğunun kitabını kendi alsın. Kıymet bilinsin diye kitaplar maliyetine bile olsa ücretli olmalı. Devlet bedava kitap verecekse alım gücü olmayan öğrencilerin kitabını karşılamalı. 

Süpürge ve Tasarruf Finansman Şirketleri

Bir ara, süpürgesi ve su arıtma cihazı pazarlaması yapan bir firma ile başım dertteydi. İkide bir ararlardı. "Efendim, falan verdi isminizi. Arkadaşınızmış. Evinize gelip tanıtımını yapsak. Komşularınızı da çağırsanız" derlerdi. Müsait değilim desem "hangi gün müsait olursunuz" diye ısrarcı olurlardı.

Yine bir gün aradıklarında "İsminizi falan verdi. Arkadaşınızmış" der demez, o benim ismimi verenin ismini duymaktan nefret ediyorum. Lütfen telefonu kapatın diyerek tepki göstermiştim. Oymuş. Bir daha aramaz oldular.

Gel zaman git zaman süpürgem bozuldu. Kayınpederin kızı, "İyi bir süpürge alalım. Çarşıya çıkıp bakalım" dedi. O kadar gezip dolaştıktan sonra hiçbirini beğenmeyip şu ismini duymaktan nefret (!) ettiğim kişinin hanımının öve öve bitiremediği süpürge olsun diyeceksen, gidip o süpürgeyi alalım. Beni yorup uğraştırma dedim. "Hayır. Olur mu öyle şey" dedi.

Gidip şu süpürge, bu süpürge ve fiyatlarına baktık. Yorgun ve bitap düştüğüm günün ardından, haydi söyle. Hangisi olsun, gidip alalım dedim. "Bilemedim ki" deyince sanırım gönlün, şu bizi akşam sabah arayan pazarlamacıların süpürgesinde dedim. "Onu alsak iyi olur. Bir alırız, evladiyelik olur. Bir daha süpürge derdimiz olmaz" dedi. İyi bildin alalım. Ben en iyisi bir de sakal koyayım. Yalnız tek iş almaktan ibaret değil, bu süpürgenin yıllık bakımı için her sene bir süpürge parasını servise vereceğiz dedim. 

Ardından ilk işim, aramalarından bıktığım pazarlamanın yerine gittim. Şu süpürgeden alacağım dedim. "Tamam olur. Yalnız bu süpürgenin evde tanıtımını yapmadan satış yapmıyoruz dedi firma. Yahu olur mu öyle şey dedimse de firma geri adım atmadı. İyi o zaman akşam gel. Tanıtımını yap. Post makinesini de getir. Ödemeyi evde yapayım dedim.

Akşam geldi pazarlamacı. "Evde kaç kişi varsa herkes gelsin. Tanıtımı böyle yapıyoruz. Komşuları da çağırın" dedi. Ev neyse de komşular ne alaka. İşin tadını kaçırmayın dedim.

Kısa sürsün diye ne kadar çabalasam da pazarlamacı ibadet aşkı içerisinde tanıtımını yaptı. 

Ardından kartı uzattım. Çek şuradan dedim. Böylece kurtuldum. 

Daha doğrusu ben kurtuldum sanıyordum. Firma her yıl süpürgenin bakımı geldiğinde hiç sektirmeden aramaya devam ediyor. Telefona cevap vermesem kayınpederin kızını arıyor. Bir şekilde bakımını yapıyorlar.

Nedense süpürgenin yıllık bakım zamanı gelince, hep bizim mahallede oluyorlar ve kampanyaları var. Servis ücreti almıyorlar, sadece bakım ve filtre değişimi için para alıyoruz diyorlar. Evde yokuz diyorsun. Komşuya bırakın, oradan alırız diyorlar. Hastayız diyorsun, iyileşince geliriz diyorlar. Cenazem var diyorsun, bir hafta sonra yine arıyorlar. 

Hasılı, süpürgeyi alalı 13 yılı geçti. Servisle işim hâlâ bitmedi. Süpürgenin yıllık bakımı kadar arabanın yıllık bakımını yaptırmıyorum. Öyle görünüyor ki biz karı koca ölsek, mirasta süpürge hanginizin payına düştü diye çocukları arayıp servis işine devam edecekler. Böyle yaparlarsa da hiç şaşırmam.

Pazarlamanın süpürgesine alıştık bir şekilde. Şimdi de bir tasarruf finansman şirketiyle başım dertte. Bu şirketin elemanları da bir-iki haftada bir arıyorlar. Aradıkları numara da cep numarası. Kayıtlı olmayan bir numara. Belki bir tanıdıktır diye açıyorum. "Ramazan abi, nasılsın" diye başlıyor. Kimdir diye çıkarmaya çalışırken "Ev, araba almak gibi bir niyetin var mı" diye devam ediyor muhabbet. Bir, iki, beş böyle zamanlı zamansız arandım.

Bir gün tam kestirirken yine aradılar. Arayan da malum bilmem ne evi. Sağ olsunlar her defasında olduğu gibi tekrar hal hatır, araba, ev ihtiyacımın olup olmadığını sordular. İhtiyacım yok deyip görüşmeyi sonlandırdım.

Ardından ilk işim malum ...evimin sabit numarasını bulup aradım. Sizin adınıza çalışanlar ara ara arıyor. Aranmak istemiyorum dedim. 444'lü bir numara vererek "genel merkezi arayabilirsiniz" dedi.

Verdiği numarayı aradım. Numaramın elemanlarınız tarafından aranmasını istemiyorum dedim. "Hemen işlem yapıyorum" dedi. Ardından kaydınızı oluşturuyorum, işlemi başlatıyorum" deyip epey bir bekletti. Kızım, ne işlemi yapıyorsunuz. Bu kadar zor mu bu dedim. "Beyefendi işlemiş yapıyorum. Şimdi oldu. Bir daha aranmayacaksınız" demesiyle birlikte görüşmeyi sonlandırdık.

Süpürge için evim aranmaya devam edecek ama tasarruf finansman şirketi tarafından bir daha aranmayacağım. Buna da şükür.

Merak ettiğim bu evimler bu şekil telefonla arayarak mı çalışıyor, böyle mi müşteri buluyor? Gördüğüm kadarıyla oturmuş kurumsal bir yönleri yok. Aradıkları numaralar da şirketlerin numarası değil. Bu arada sayıları da baya varmış. 

Bir başka merak ettiğim, bu finans şirketleri numaramı nereden buldu? Süpürgede olduğu gibi bir başka tanıdığım numaramı ve ismimi vermiş olabilir mi? Eğer böyleyse o tanıdığımın alacağı olsun. 

26 Ekim 2026 Pazartesi

KPSS'de Sürpriz Bir Aday

2026 ortaöğretim KPSS'de görev aldım. 18 kişilik sınav salonunda kızların çokluğu dikkatimi çekti. 12'si kız, 6'sı erkekti. Sınıflarda genelde yarıya yarıya olurdu eskiden. Görüyorum ki kızların oranı erkekleri geçmiş. Merak ediyorum bu ülkenin yarı nüfusunu oluşturan erkekler nerede? 

Bu sorunun cevabını tam bilmemekle beraber cevap olarak aklıma şu geliyor. Bir zamanlar anne babalar, "ben çektim, çocuğum çekmesin" diye çocuğunu beyaz yakalı yetiştirmeye yönelmişti. Okuyanların çoğunun boşta kaldığını gören ailelerin ayakları geç de olsa yere bastı ve yanlış yaptıklarını anladı. Biraz pahalıya patladı ama beyaz yakalı çocuk büyütmekten vazgeçti ve çocuğum meslek öğrensin diyen ailelerin sayısı her geçen yıl artmaktadır. Şimdi çoğu aile, ortaokulu bitirdikten sonra çocuğunu zanaata veriyor. Aynı zamanda mesleki eğitim merkezine yazdırıyor. Bugün MESEM'ler erkek ağırlıklı merkezler. Buralarda okuyan çocuklar hem meslek öğreniyor hem lise mezunu oluyor hem lise üçüncü sınıfın sonunda kalfa, liseyi bitirince de usta oluyor. Bu merkezlerin öğrenci yoğunluğunda devletin öğrenci başına verdiği teşviğin de etkisi büyük. 

Bu antrparantez bilginin ardından ortaöğretim KPSS'ye döneyim. Salonumuzda 17 adayın içinde bir kadının salon başkanına sorduğu sorular dikkatimi çekti. "Nereye yazacağım, nereyi kodlayacağım, kodlama nasıl yapılır, salon numarası hangisi dedi durdu. Tüm salon işi, gücü bıraktı bu kadını dinliyor. Başkan, "Daha önce hiç kodlama yapmadın mı, hiç denemeye girmedin mi" dedi. "Hayır" dedi. Nereye, nasıl kodlanacağını gösterdi. Kadın, farklı rakamları aynı hizaya kodlamaya başladı. Salon başkanı iyi sabırlı biriymiş ki yanlış kodlamayı kaç defa sildirip doğrusunu kodlattı. 

Kimdir bu kadın diye o değilden baktım. Kimliğine bakarken çok dikkatimi çekmemişti. Kadın salondaki adaylara göre epey değil, baya yaşlıydı. Yaşını merak edip kimliğine baktım. 1980 doğumluydu. Anlayacağınız, 3 milyon gencin ter döktüğü sınavda 46'lık nine de vardı. Büyük ihtimalle babaanne veya anneanne olmuştur. Ortaokul, liseyi nasıl bitirdi bilinmez. Büyük ihtimalle pandemi dönemlerinde elektronik ortamda bitirmiş olmalı. Liseyi bitirdiğime göre şansımı deneyeyim, iyi puan alırsam belki memur olurum diye düşünmüş olmalı. Bir umut. Azmin elinden ne kurtulur. Bakarsınız, kazanır ve atanır. Yalnız 46 yaşında olduğuna devlet kadrolarına atanır mı, tam emin değilim. Ama madem bu yola baş koydu. Cesaret örneği gösterip sınava girdi. Bu azmin birazını da sınav nasıl olunur, sınavda nasıl kodlama yapmalıyım, biraz da çalışmalıyım demeliydi. Neyse kendi bilir. 

Üç milyon adaydan kimlerin yüzü gülecek, şimdiden bir şey denmez ama öyle zannediyorum, bu yaşlı adaya en fazla salondakiler sevinmiştir. Üç milyon adayın içinden bir kişiyi şimdiden ekarte ettik. Şansımız biraz arttı diye sınava daha iyi odaklanmış olabilirler. 

Şu var ki kodlama esnasında epey soru sorarak dikkatleri üzerine çeken bu yaşlı adayımız, sınavla birlikte tek kelime etmedi. Sınav süresini de son saniyesine kadar kullandı. Bakarsınız ummadık taş, baş yarar. 

23 Ekim 2026 Cuma

Çek Kızım Çek!

Diş çektirmeye gittim. Sekreterlikten giriş yaptırdım. Ekrandan isminizi takip edin dedi iki sekreterden işlem yapanı. 

Ekran, sekreterlerin üst tarafına monte edilmiş. Karşılarına da hastaların oturması ve isimlerini görmeleri için bol miktarda sabit sandalye konmuş.

Sırası gelen hastanın hem ismi hem de doktorun adı ekranda çıkıyor.

Her şey o kadar iyi düşünülmüş ve planlanmış ki sistem güzel işliyor. Ne sekreterlikte işlemin uzun sürüyor ne de isminin yanması için uzun bekleniyor.

Koca koridorda ne ses var ne kaos. İsmini gören hasta sessizce yerinden kalkıp işlemin yapılacağı yere gidiyor. Koltuklar sabit olduğundan yerinden kalkanın sandalyesi de ses yapmıyor. 

Bu sessiz ortamı bozan tek şey, iki sekreterden birinin burun çekmesi. Belli ki hasta. Hasta hasta sekreterlik görevini yapıyor. Hem işini tastamam yapıyor hem de önündeki bir buçuk litrelik sudan içiyor.

Yalnız bu burun çekme bir, iki burun çekmekle sınırlı değil. Yaptığı işlemden fazla burun çekiyor. Hem öyle burun çekiyor ki karşısında oturan herkesin gözünün içine baka baka çekmeye devam ediyor. Üstelik gayri ihtiyari bir çekme değil, bile isteye yapılan bir çekme bu. 

İnsanlık hali insanın burnu akabilir. Çünkü havalar ortalık hastalığına yakalanmaya müsait. Günümüz ortalık hastalığı da üç beş günde geçmiyor. Geldi mi epey terk etmiyor.

Kızın belirli periyotlarla burun çekmesi herkesin dikkatini çekiyor ve herkes bu burun çekmeden rahatsız oluyor. Tek rahatsız olmayan burun çeken bu kızımız.

O kadar burun çekerken isterdim ki elinde bir de mendil olsun. Bazı akıntıları onunla silsin. Ama ne önünde ne cebinde ne de elinde kağıt mendil namına bir şey gördüm. 

Şu kızımız kalkıp lavaboya gidip gelse de biraz rahatlasa diye düşündüm. Birkaç defa kalkıp bir yere gidip geldi. Her gelişinde de elinde kulplu bardakla geri döndüğünü gördüm. Belli ki lavaboya gitmiyor. Tek yaptığı, geldi mi çekiyor. Ara ara içimden çek kızım çek, dur kızım dur desem de kızımız, imam bildiğini okur türünden bildiğini yapmaya yani çekmeye devam etti.

Az sonra ismim yandı. Hele ki şükür deyip dişçime gittim. Uyuşması için iğne yapıldı. Tekrar bekleme salonuna geldim. Bir 20-25 dakika daha bekledim. İsmim yanınca tekrar aynı yere gidip dişlerimin çekimi yapıldı.

Ardından ağzımın içinde tamponla merdivenleri inerek evimin yolunu tuttum. Çürük dişlerimden de kurtuldum. Kızımızın çekmesinden de.

Ne diyeyim, Allah bu kızımızı çekmekten kurtarsın. Yalnız hastalığı bir şekil atlayabilir ama endişem, bu çekme işinin bu kızımızda bağımlılık yapması. Eğer böyle olursa yanındakilerin çekeceği var. 

19 Ekim 2026 Pazartesi

Vay Anasını Vay!

Site kaloriferinin yıllık bakımı yapılacak. İki servisten birini aradım. Yarın ücret vereyim dedi. Ücret kaç civarında olur dedim. "30.000'i  geçer" dedi. 

Öylesine söyledi. Bir bakım bu kadar olmaz diye düşündüm. 

Ertesi günü arayıp teklif vermesini bekledim. Dönüş olmadı. 

Pazartesi günü tekrar aradım. "Fiyat vermiş miydik" dedi. Hayır dedim. "Bakım ücreti olarak 35 bin + KDV" dedi.

Fazla değil mi dedim. Sizin kazan şu marka. Onların bakımı böyle dedi. 

Geçen yıl 8 bin gibi bir rakamlara yaptırılmış. Bir yılda fiyat bu kadar artar mı dedim. "Geçen yıl bakımı biz yapmadık" dedi.

Fiyatta yapabileceğiniz var mı dedim. "Hayır, yok" dedi. 

Mademki fiyat bu şekil. Kazanın bakımını yapalım dedim. 

"Ödemeyi ne şekil yaparsınız" dedi. Bakım işi bitince hesabınıza eft yaparım dedim. 

Salı günü için randevulaştık.

Ne yapayım ne edeyim diye kara kara düşünmeye başladım. Diğer servisi arayayım dedim. Aynı markanın servisi. Servis ücreti üç aşağı, beş yukarı aynıdır dedim. Yine de şansımı deneyeyim diyerek diğer servisi aradım.

Diğer servis 9 bin +KDV dedi. Fiyatta yapabileceğiniz var mı demedim. Tamam, kalorifer kazanının bakımını yapıverin dedim.

Bir 35 bin artı KDV'yi düşündüm, bir de 9 bin artı KDV'yi. Gayri ihtiyari vay anasını vay dedim. Öyle ya fiyat farkı olur da arada bu kadar uçurum olmaz. 

İyi de diğer servise gelin yapın demiştim. Bu durumda kalsın diye nasıl söyleyecektim. 

Utana sıkıla aradım. Bizim bakım işi kalsın. Kusura bakmayın. Lütfen randevuyu iptal edelim dedim. Sağ olsun, hiçbir şey demeden randevu iptal edildi. 

Bu iptalin ardından kuş gibi hafifledim. 

İkinci servis ertesi günü geldi, bakım işini yapıp gitti. Giderken ödemeyi ne zaman, nasıl yaparsınız bile demedi.

Kısaca kazan bakımı, 35 artı KDV'den 9 bin artı KDV'ye indi. Haliyle bir sevindim bir sevindim. Eğer diğer servisi aramasaydım, kazan bakımını fahişin fahişine yaptıracaktım. Gerçi fahişin fahişi demek hafif kalır. Buna katmerli ve ultra kazık dense yanlış olmaz. Hatta fon vurgunu gibi bir şey dense daha uygun düşer. Çünkü bir nevi tokatlama. Fonun servis boyutu kısaca. 

Aynı markanın aynı işinde servis işi ve bakım aynı olması lazım. Aynı olmasa da üç aşağı beş yukarı birbirine yakın olması lazım. Aradaki bu uçurumu görünce servisler arasında oturmuş bir fiyat aralığının olmadığını, müşteriye tutturabildikleri fiyatı verdiklerini anladım.

İlk servisin günahını almak istemem. Acaba bakımın içeriği servisten servise fark ediyor olabilir mi? Gerçi bakımın içeriği, bakımda kullanılan malzeme farklı olsa bile arada bu derece uçurumun olmaması lazım. Çünkü herhalde kazanı biri altın suyuyla, diğeri de normal suyla yıkacak değildir. 

Anladığım kadarıyla markanın Türkiye temsilcisi yukarıdan fiyat belirlemiyor. Fiyatı yereldeki servislere bırakıyor. Eğer böyleyse bu markanın evladiyelik olma  ve kurumsallaşma gibi bir derdi yok demektir.

Düşünün ki şehirde iki servis değil de tek servis olsa bugün 35 bin artı KDV isteyen kaç isterdi şeklinde bir soruyu aklıma bile getirmek istemem. 

Ne diyeyim, insafı kurusun böylelerinin. 

Anlamadığım, koca şehirde bir markanın niçin sadece iki servisi olur? Servisi alan mı yok, kazan firması iki servisi yeterli mi görüyor? 

Siz siz olun tek servise mahkum olmayın. Bir şey yaptırmadan önce o değilden bir fiyat araştırması yapmanızda fayda var. Değilse öpülürsünüz. Bu durumda sizi ben bile kurtaramam.

18 Ekim 2026 Pazar

İbret-i Âlem

Öğretmenliğimin üçüncü yılında zorunlu hizmete tayin isteyip yeni okulumda görevime başladım. Okul ve sınıflar kalabalıktı. 

Okula yeni geldiğim için nerede kalabalık ve sorunlu sınıf var, nasibimize bu sınıflar düştü.

İlerleyen günlerde öğretmenleri tanıdıkça, mübarekler, bu adam okula yeni geldi. Okulu tanımaz etmez. Alışıncaya kadar bizler sorunlu sınıfları alalım demediniz de hepsini bize verdiniz. Alacağınız olsun dedim.

Gel zaman git zaman okulun gediklisi bir öğretmen, bir gün bana, "Hocam, yılların tecrübesi var bende. Bu tecrübemi herkese söylemem. Dediğimi yaparsan bir yıl boyunca sınıfta rahat edersin" dedi. Neymiş hocam. Hemen söyle şu formülü dedim.

"Sınıfa girip deftere konuyu yazarken öğrencilere konuşmaları için biraz fırsat ver. Ara ara sınıfa göz gezdir. Sınıfın en cılız olanını gözüne kestir. Bu çocuk konuşur konuşmaz ayağa kalk. Ne konuşuyorsun oğlum. Gel buraya deyip tahtaya çıkar. İki tane tokat atıp yerine gönder. Tüm sınıf dut yemiş bülbüle döner. Çünkü bu yaptığın tüm sınıfa ibret-i âlem olur, hatta tüm okula yayılır. Böylece sene sonuna kadar rahat edersin" dedi. Meslektaşımın bu anlattığına acı acı güldüm. Hocam, bu tecrüben sende kalsın. Bana lazım olmaz dedim.

Böyle dedim. Hiç uygulamadım ama zaman zaman meslektaşımın bu tecrübesini, çalıştığım okulların bazısında öğrencilere paylaştım. Bir meslektaşım, bana öğretmenliğimin ilk yıllarında böyle akıl verdi. Bak, seni gözüme kestirdim. Haberin olsun deyip sınıfça gülüştüğümüz olmuştur.

*

Fî tarihinde okul müdürlüğü yaparken matematik öğretmenim yoktu. İlçe bir ücretli öğretmen gönderdi. Kısa zamanda anladım ki öğretmenin sınıf hakimiyeti yok. Birkaç defa öğretmene rehberlik yapmaya çalıştım, yol gösterdim. Fayda etmedi. Sınıfına girip öğrencilere dersin öneminden ve dersi iyi dinlemelerinden, dersin ahengini bozarsanız karşınızda beni bulursunuz dedim. Sonunda hoca hanım, sınıfta problem olanların ismini yazıp bana verin, ben icabına bakarım dedim.

Bir gün öğretmen odama girdi. A4 kağıdına tek tek yaramazlık yapan öğrencilerin ismini yazmış. "Müdür bey, derste konuşanların isimlerini getirdim" dedi. Masanın üzerine bıraktı. 

Listeye baktım. A4 kağıdı doluydu. Hoca hanım, 17 öğrenci var burada. Sınıfın mevcudu zaten 19 kişi. Anladığım kadarıyla öğrenciler sınıfça yaramaz dedim. "Evet" dedi.

Bir gün o öğretmenin dersinde o sınıfa girdim. Listede ismi olmayan iki çocuğu tahtaya çıkardım. Diğerlerine biraz nasihat biraz uyarı içerikli tatlı-sert bir konuşma yaptım. Ardından bu yaptığınızı unutmamanız için size ceza vereceğim. Sizi kaç defa uyardım dedim. Getirdiğim cetveli elime aldım. 17 kişiye tek tek bir kere vurdum.

Vurma şeklim şöyle: Çocuğu ayağa kaldırıyorum. Avucunu açtırıyorum. Avucunun altına sol elimi koyuyorum. Hızlı ve sert vuracakmış gibi cetveli havaya kaldırıyorum. Eline doğru yaklaştıkça cetvelin hızını düşürüyorum. Hafifçe vuruyorum.

Acıtmadan her birine aynı yöntemle vurdum. İş bittikten sonra odama geçerken matematik öğretmeni, "Hocam, bu ikisine de vurun" dedi. Niye dedim. "Bunlar da yaramazlık yapıyor. Haksızlık olmasın" dedi. O iki çocuğa vurmadan çıkarken hoca hanımdan, ders bitimi odama gelmesini istedim.

Hoca hanım geldi. Hoca hanım, 19 kişilik bir sınıf özel okullarda bile yok. Normalde bu sınıftan çıt çıkmaması lazım. Hele 19 kişiden 17 kişinin ismimin listeye yazılması ilginç. İsterdim ki sınıfın huzurunu bozan, listede 2-3 öğrenci olsun. Görüyorum ki tüm sınıf problem. Yaramazlık yapan iki, üç öğrenciyi anlarım ama tüm sınıfın isminin gelmesini anlamakta zorlanıyorum. Anladığım kadarıyla siz çok merhametlisiniz. İyi niyetinizi öğrenciler kötüye kullanıyor. Hepimiz öğrencilere karşı merhametliyiz ana inisiyatifi elden bırakmamak ve sınıf hakimiyetini sağlamak lazım. Öğrenciye tatlı sert olmak lazım. Hepten yumuşak davranınca sınıf hakimiyeti kayboluyor. Bu durumda siz verimli bir ders işleyemezsiniz. Sınıfta iki, üç öğrencinin yaramazlığını anlarım ama tüm sınıf yaramaz derseniz burada oturup bir düşünmek lazım dedim.

Öğretmen, "Konuşmalarınızdan beni suçladığınızı, benim suçlu olduğumu ima ettiğinizi anladım" dedi. Bir meslektaşıma böyle bir suç yöneltmem ama tüm sınıfın problem görülmesini anlamakta zorlanıyorum. Sınıf sizin. Bu hakimiyeti siz sağlayacaksınız. Burada geçicisiniz. Yarın kadrolu atanıp gideceksiniz. Gittiğiniz yerlerde daha kalabalık sınıflarla karşılaşacaksınız. Sınıf hakimiyetini sağlamadan ders işleyemezsiniz deyip görüşmeyi sonlandırdım. 

Hoca hanım ikinci dönem İstanbul’a öğretmen olarak atandı. Gittiği yerde öyle zannediyorum daha kalabalık sınıflara girmiştir. İnşallah bizden tecrübe edinip orada sınıf hakimiyetini sağlamıştır. 

İki tane şiddetten bahsettim. Sakın ola ki dayak ve şiddeti tasvip ettiğim anlaşılmasın. Çünkü eğitim ve şiddet bir araya gelmemeli. Zira pedagojik değil. Zaten Tokatlı tecrübeli hocamın, sınıfın en zayıf ve cılızını dövüp bir sene boyunca rahat etme tavsiyesini hiç uygulamadım. Güçlüye gücüm yetmiyorsa gücümü zayıfın üzerinde hiç göstermedim. 

Hoca hanımın sınıfına sıra dayağı çekmeye gelince, dövmek için vurmadım. Zaten dövme değildi yaptığım. Adeta vururken korudum onları. İstedim ki gözleri korksun. Şu anda olsa bunu da yapmam. Öğretmenin sınıf zaafını öğrenciden çıkarmam. Zaten faydası da olmadı. Çünkü öğrenciler bildiğini okumaya devam etti. Öyle ya at sahibine göre kişner. 

Bu iki anekdotun ardından sadede geleyim. Nicedir bu ülkede akşam sabah yapılan operasyonlara gelmek istiyorum. Belediyelere, kişilere, gazeteciler, şirketlere, holdinglere vb. akla gelebilecek her yere ve herkese operasyon yapılıyor. İnsanlar ya göz altına alınıyor ya tutuklanıyor ya da yurtdışı yasağı konarak salıveriliyor. Kimine de ev hapsi veriliyor. Yapılan her operasyon gündeme oturuyor. Basın ve kamuoyu günlerce konuşuyor. 

Anlamadığım, bu kadar operasyonla suç bıçak gibi kesilmesi lazım. Suçlular ya da suça meyilli olanlar devletin yargısı ensemizde. Nefesini hissediyoruz deyip kendilerine çekidüzen vermiyor. Kısaca ne operasyonlar kesiliyor ne de suçlar ya da suç iddiaları. 

Halbuki birkaç operasyon, ilk anekdotumda anlatmaya çalıştığım gibi herkese ibret-i alem olması lazımdı. Görüyorum ki kimseye ibret olmuyor. Herkes bir şekilde suça bulaşıyor ya da hakkında suç isnatları oluyor. 

Teşbihte hata olmasın, devletin hız kesmeyen operasyonlarını ücretli öğretmenin sınıf hakimiyetini benzetiyorum. Öyle ya 19 öğrencinin 17’sinin ismi yaramaz diye yazılır mı? 

Son yıllarda hakkında operasyon yapılan kişi, kurum vb. sayısını ve topluma oranını bilmiyorum. Belki toplumun en küçük bir oranını kapsıyordur. Ama her gün ve çoğu yere ve kişilere yapılan operasyon sanki suçun tüm topluma sirayet ettiğini gösterir gibi. Eğer böyleyse ölmüşüz de ağlayanımız yok. 

Hasılı, bu kadar operasyonu sağlıklı bulmuyorum. Sebebi hikmetini zaten bilmiyorum. Bildiğim, bunca operasyona rağmen hala suç işleniyor ve işlemeye devam ediyorsa operasyonlar tek başına sadra şifa olmuyor. Operasyonlar ikinci anekdotumda olduğu gibi herkese olmasın, ilk anekdotumdaki gibi olsun. Bu da en zayıfına değil, en güçlüsüne olsun. Yani dokunulmayana dokunulsun. İlkinde, tek kişiye veya zümreye yapılacak operasyon ve bunlara verilecek ceza herkese ibret-i alem olmalı ve herkes yoğurdu üfleyerek yemeli. Değilse, bu gidişle operasyon rekoru kırarız ve fişlenmeyen kimse kalmaz. 

17 Ekim 2026 Cumartesi

Düğünü Bedavaya Getirmenin Yolu

Eskiden askere gitmeden evlilik bu ülkede yaygındı. O zamanlar evlilik ve düğün işleri pek masraflı değildi. Gelin babanın yanına alınır, evin bir odası gelinle oğlanın olur. Odaya bir çift Demirci halısı ve 12 duvar yastığı alındı mı düğüne kalkılırdı. 

Oğlanla kız birbirini bulmaz. Görücü usulü anne baba bulurdu. Ne gelin ne oğlan ne de anne babalar ayrı ev düşünürdü. Torun, torba, amca, hala aynı evde büyürdü. Ne zamana kadar? Arkadan ikinci oğlan evleninceye kadar aynı ev paylaşılırdı. Ne zamanki küçük oğlan evlenecek. Büyük oğlana yol görünür. Ya ona bir ev yapılır ya da kiraya çıkardı. Bundan sonra abinin sünnetini küçük kardeş işlerdi. 

Sonrasında evlilikler askerlik sonrasına kaldı. Evliliklerde aynı yol ve yöntem izlendi. 

Herkesin üniversite bitirmesiyle birlikte evlik yaşı yukarı çıktı. Şimdilerde 28-30 yaş evlilik için daha erken sayılır oldu. 

Kimi erken bulduğunda kimi uygun eş bulamadığından kimi evlilikler yürümüyor endişesinden kimi iş bulamadığından kimi de düğün masrafından dolayı evliliğe yanaşmıyor. 

Diğer sebepler için bir şey diyemiyorum. Masrafından dolayı evliliğe kalkışamayanlara yeni öğrendiğim bir yol önermek istiyorum.

Nasıl olacak derseniz, işte yolu. Şu müftüyü örnek alacak oğlanın babası. 

Bu yolu da sosyal medyada paylaştığım bir yazının altına yorum olarak yazan Ramazan Ceylan isimli adaşımın yazdığından öğrendim. Arkadaşın bu yolu izlemeye niyeti olmasa da bu yolu izleyen birinin nasıl düğün yaptığını ve oğlunun düğününü nasıl bedavaya getirdiğini şöyle anlatmış: 

Fî tarihinde bir büyükşehirde görev yapan bir müftü vardı. Bu müftünün her görev yaptığı yerde bir dairesi vardı. 

-Durumu iyi olmasına rağmen- oğluna düğün yapacağında, varlıklı esnafları tek tek dolaşıp "Allah nasip ederse mahdumu evlendireceğiz. Tutturturdu pilavlı düğün isterim diye. Biliyorsunuz biz de memur insanlarız. Elde yok, avuçta yok. Kara kara düşünüyorum" diyerek ajitasyon yaptı, elini cebine sokmadan pilavlı düğününü yaptı. Bütün ihtiyaçlarını eşyalarını esnaflara karşılattı. Benim dedem de imam, onun babası da imammış ama fakir olarak ölüp gittiler. İstisnalar kaideyi bozmaz ama bu tipler gerçekten insanların dini ve milli duygularını kendi çıkarlarına çok iyi kullanarak suiistimal ediyorlar".

Gördünüz işte yolu. Cebinizden bir kuruş çıkmadan oğlunuzu baş göz ediyorsunuz, yuvasını kuruyorsunuz. Üstelik üstüne yemek veriyorsunuz. Ben buna "Evlenenle, ev alana Allah yardım eder" derim. Bunun için;

Yol, yordam, usul bileceksiniz.

Kime gideceğinizi bileceksiniz, boşa kürek çekmeyeceksiniz. 

Ağzınız laf yapacak. 

İstemeyi iyi bileceksiniz.

Kendinizi acındıracaksınız ve ikna edici olacaksınız.  

Makam, mevkiiniz ve statünüz istemeye müsait olacak.

Bir yüzünüzün kararmasını göze alacaksınız. Sonrasını varlıklı esnaf düşünsün. Öyle ya iki yüzünün kararmasını hangi esnaf göze alır. 

İstemek zor demeyin. Tüm bunları yapmak için illaki üniversiteyi bitirmeniz hatta okur yazar olmanız gerekmiyor. Okumayı sökmeyi gerekirse askerde bile yapabilirsiniz. 

Bir bakmışsınız, gözünüzde büyüttüğünüz düğün ve düğünün yemeği bedavaya gelmiş olur. Buna bir de boş mezar ilave etmek lazım. Mezarlar zaten bedava demeyin. Evet, halihazırda mezarlar bedava ama ileride mezarlar da paralı olabilir. O yüzden şimdiden işi garantiye almanızda fayda var.

Haydi göreyim sizi. Düğününüz ve boş mezarınız şimdiden hayırlı olsun. 

11 Ekim 2026 Pazar

25 Kuruş Mevta Olmuş!

Yolda yürürken bir harf ve üç rakamdan oluşan bir zincir markete 0,5 milimlik bir su alıp almak için girdim. Suyun bedeli 6,75 kuruşmuş. Bir tane alıp kasaya uzattım. 10 lira verdim. Kasiyer fişin üstüne üç tane bozuk para koydu. Alıp çıktım. 

Yolda giderken bozuk paralara baktım. Üç lira idi para üstü. Para üstü ile birlikte 9,75 lira yapıyor. 25 kuruşu göremeyince bizim 25 kuruş tedavülden kalkmış, mevta olmuş da benim haberim olmamış dedim.

Gerçi değil 25 kuruş, 50 kuruş, 1 lira ve 5 lira da fiili olarak tedavülden kalktı desem yanlış olmaz. Her ne kadar 1 ve 5 liralar olsa da dönüp yüzüne bakan yok.

Geçen gün okulun çatı katındaki merdivenlerden iniyorum. Gözüme 50 kuruş ilişti. Üç dört saat bu kısımda derse girdim. O kadar öğrenci inip çıkmasına rağmen yerdeki 50 kuruşu kimse almamış. En azından alıp bir yardım kutusuna atayım diyen bile olmamış. Son dersimi işleyip inerken şu 50 kuruşu alıp yardım kutusuna atayım diye eğildim. Merdivenin değişik yerlerine serpiştirilmiş iki elli, bir demir beş ve diğerleri birer lira olan toplamda 11 lira topladım. Yani öğrenci, yerdeki toplamı 11 lira olan paraya tenezzül edip eğilmemiş bile.

Bu paraları biri düşürmüş olabilir mi? Sanmıyorum. Merdivenin değişik yerlerine ve pencere kenarına koymuş öğrenci. Anlaşılan "Bu paralarla okul çevresinden küçük bir su bile alamam. Bari cebimde ağırlık ve ses yapmasın, cebimi demesin” diye özellikle konmuş.

Paraları tek tek toplarken yazık şu paramızın geldiği noktaya dedim. Çünkü darphane bu bozuk paraları basmak için öyle zannediyorum, maliyetinden fazlaya basmıştır. Kimse de yüzüne bakmadığına göre devlet bozuk paralara masraf etmese daha iyi olur. En düşük paramız beş lira olsun. 

Bir diğer husus, 25 ve 50 kuruşlar ve 1 liralar fiili olarak tedavülden kalkmış ise ve bir harf üç rakamdan oluşan zincir market görevlisinin yaptığı gibi para üstünü vermeyeceklerse esnafın da ürünlere etiket yapıştırırken 4,50, 4,95 gibi fiyatlama yaparak müşteriyle dalga geçmeyi bırakması gerekir. Böyle fiyat vereceğine düz hesap "5 lira" yazsın.

Bizde fiili olarak tedavülden kalksa da mevcut bozuk paraların yüzüne bakmasak da Berlin'de bozuk paralar kuruşu kuruşuna yürürlükte. Bir yerden alışveriş yapmıştım. Alacağım 49 küsur avro idi. 50 avro uzattım. Kasiyer kuruşu kuruşuna centleri verdi. Kaç tane 1 cent idi cebime koyduğum.

Bir harf ve üç rakamdan oluşan zincir market görevlisinin para üstü olarak 25 kuruş eksik vermesinde değilim. Bozuk yoktur, vermemiştir. Zaten tam verse de 25 kuruşu bir başka yerde kullanamam. En azından "Beyefendi, 25 kuruşum yok" diyebilirdi. Eskiden derlerdi, kusura bakmayın denirdi. Şimdi eksik vermesine rağmen bozuk yok demeye gereksinim bile duyulmuyor. 

Bir harf ve üç rakamdan oluşan zincir market de tez elden suyun bedelini 7 liraya çıkarsa olur.

Not: Desenize, en büyük paramız 200 liranın yüzüne bakan yok. Sen neden bahsediyorsun diye. 

8 Ekim 2026 Perşembe

Burçlar ve Ben

Burçlarla pek değil, hiç aram yok. Ne ilgi duydum ne de inandım. Burçlarla ilgili yazıp çizilenlere de kulak asmadım.

İlgi ve merak da olmayınca burcumun ne olduğunu dahi bilmiyordum. Hangi burçtan olduğumu sanırım 2012 yılında 49 yaşındayken öğrendim. Şöyle ki:

Okuldan çarşıya doğru arabayla gidiyorum. Çarşıya gidecek öğretmenleri de arabaya almıştım. Sağ kapı içeriden açılmıyordu. Bu şekil epey bir bindim. Araba bilgim de burçlardan farklı değil bu arada. 

Arka sağdan bir öğretmen yolda inmek istedi. İyi de kapıyı ona kim açacak? Yol kenarında duran birinin yanında durdum. Camı indirip kardeş şu kapıyı açar mısın demiştim. O da açıvermişti. Öğretmen indikten sonra içeride kalanlar burcumu sordular. Bilmiyorum dedim. Doğum tarihin ne zaman dediler. Söyleyince, "Hocam, siz ikizler burcundansınız. Zekanızdan belli. İkizler burcundan olanlar çok zeki olur" demişlerdi. Ben de ben öyle şeylere inanmam demiştim. 

Güya, kapıyı açacak birini ve yöntemi bulmamdan dolayı çok zeki olduğumu söylediler. Ne işe yarar bilmem ama gururlanmadım değil. Keşke arka sağ kapının çocuk kilidinden dolayı açılmadığını, hoca hanım, oradaki çocuk kilidini açıver deseydim daha iyi olurdu. Görünen o ki çocuk kilidi bilgim de burçlardan ibaretti.

Daha sen çocuk kilidinden haberin yok. Ayrıca birkaç kişinin zekisin demesiyle insan zeki olmaz dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız. Zaten öyle bir iddiam yok. Yalnız bana zekisin diyen sadece bu birkaç kişiden ibaret değil. 1993 yılında ara ara satranç oynadığım, her defasında yendiğim okul müdürüm de çok zekisin demişti. İnsan sarrafı mı yoksa öylesine mi söylemişti bilmem.

Nereden farkına varmış müdürün derseniz, şöyle efendim. 1993 yılında bir ramazan akşamı bir öğretmenin evinde misafirlikteyiz. Oturduğumuz oda biraz serindi. Öğretmen asker öğretmen olduğu için tüm eşyasını getirmemiş. Odanın birinde soba olmalı. Bizim oturduğumuz odada ise soba yoktu. Soğuk biraz kırılsın diye piknik tüpünü getirdi. Yakmak istedi. Fakat çakmak yanmadı. Birkaç defa denedi yine olmadı. Başka çakmak almaya giderken çakmağı eline alıp tüpün havasını açıp çakmağı çaktım. Çakmak yine yanmadı ama kıvılcımıyla tüpü yaktım. Bunu gören müdürüm, "Bak ya hiç aklımıza gelmedi. Nasıl yaktı Ramazan Hocam. Allah Allah! Bu, bir zeka işi. Şimdi anlaşıldı satrancı niye iyi oynadığın" diyerek kıvılcımla tüp yakma eylemimi zekama bağlamıştı. Bu bir zeka işi olmasa da müdürün böyle iltifatı hoşuma gitmişti.

Bana bu iki anekdotu hatırlatan ise sosyal medyada kısa videoları gezinirken önüme düşen burç videosu. Ne diyecek diye izleyince, arka arkaya burç videoları gelmeye başladı. Size burçların özelliklerinden bahseden bu videolara bir göz atacağım. Artık ne derece bilimsel, aslı var veya yok bilmem.

Burçlara da diğer yazımda yer vereyim. 

7 Ekim 2026 Çarşamba

Okul Saldırılarının Düşündürdükleri *

İstanbul Başakşehir'de bulunan bir ortaokula yapılan bıçaklı saldırı sonucunda 1 öğrenci vefat ederken 7 öğrenci de yaralandı. 

Saldırgan başka bir lisenin 10.sınıfında okuyan 15 yaşında bir kız öğrenci. 

Saldırgan, okulun yabancısı değil. Ortaokulu bu okulda bitirmiş. Okula okul formasıyla geliyor, gelirken evden bıçak getiriyor, okula girince de bıçağı rastgele sallayarak eylemini gerçekleştiriyor. 

Bu olayı duyar duymaz ne oluyor demeden kendimi alamadım. Nereden bakarsan üzücü ve ürkütücü bir durum. Geçmişte de zaman zaman okul saldırıları oldu ama nadiren görülürdü. 2026 yılında ise bu kaçıncı okul saldırısı? Birini unutmadan bir başka yerde cereyan ediyor. İsterseniz bir hatırlayalım:

İstanbul Çekmeköy'de 17 yaşında bir öğrenci öğretmenini bıçaklayarak öldürdü. 1 öğrenci ve öğretmeni de yaraladı. (2 Mart 2026) 

Şanlıurfa Siverek'te 19 yaşında okulun eski öğrencisi meslek lisesine girerek pompalı tüfekle rastgele ateş açtı. (14 Nisan 2026)

Kahramanmaraş Onikişubat'ta okulun 14 yaşındaki öğrencisi babasına ait tabancalarla okula gelerek iki sınıfa rastgele ateş açtı. 11 öğrenci ve 1 öğretmeni öldürdü. (15 Nisan 2026)

Manisa Turgutlu'da 9.sınıf öğrencisi okulun önünde ateş açarak 11 kişiyi yaraladı. (22 Eylül 2026)

Osmaniye Çardak'ta okul bahçesinde bir öğretmen yeğeni tarafından öldürüldü. (28 Eylül 2026)

İstanbul Başakşehir'de bir ortaokula gelen okulun eski mezunu ve halen lise 10.sınıfta okuyan 15 yaşındaki kız öğrenci bıçakla 7 öğrenciyi yaraladı, 1 öğrenci öldü. (6 Ekim 2026)
Verdiğim örneklerde görüleceği üzere 2026 yılının ilk 10 ayında 6 okul saldırısı meydana gelmiş. Ayda 1,66 ortalama demektir bu. Kısaca 1,5 ayda bir okulda silahlı bir saldırı olmuş. Okulların tatil olduğu temmuz ve ağustos ayını çıkarırsak ayda bir olay vuku bulmuş. 

Devlet okul güvenliği için son yıllarda daha fazla tedbir alarak okul saldırılarının önüne geçmeye çalışıyor ama onca güvenliğe rağmen maalesef okul saldırıları artarak devam ediyor. Temenni ederiz ki bu son saldırı son olur, bir daha arkası gelmez. 

Beni üzen okul saldırılarının ortaokula kadar sirayet etmesi. 

Son saldırıda dikkat çeken bir husus, haberlerden yanlış anlamadıysam, saldırgan öğrenci okula okul formasıyla girmiş. Yani çocuk okula o okulun formasıyla bu cinayeti ve yaralamayı işliyor. Güya okul forması da alınan güvenliklerden bir tanesi. 

Her ne kadar öğrencilerin tek tip olarak okula alınmasına çok sıcak bakmasam da birçok meslektaşım, "Okul güvenliği için forma şart" görüşünü savunurdu. Ben de forma dediğin dışarıdan parayla alınan bir şey. Bir okulda saldırı düzenlemek isteyen forma satın alır, giyer, okula saldırır derdim. Bu son olayda öğrencinin forma satın almasına da öyle zannediyorum, gerek kalmamıştır. Çünkü okulun eski öğrencisi olduğu için eski formasını giyip okula girmiştir. Bu olay gösteriyor ki okul formasının okul güvenliğine bir katkısının olmadığıdır. Bu da ayrı bir konu. 

2026 yılında okul saldırılarındaki artış beni düşündürüyor. Bireysel olduğunu düşündüğümüz bu cinayetlerin her birinin hikayesi farklı olsa da acaba bir yerlerden düğmeye basılmış, organize bir eylem mi diye düşünmeye başladım. Acaba bir okuldaki saldırı "eşeğin aklına karpuz kabuğunu düşürmüş" olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum. Acaba her bir saldırı, şiddete meyilli kişilere bir teşvik mi oluyor, inanın anlamış değilim. 

Bu işin içinden nasıl çıkılır, okullar yeniden güvenli ortama nasıl döner bilmiyorum. Yetkililer öyle zannediyorum, daha sıkı tedbirler alacaktır. 

Okul saldırılarını yapanların okul öğrencisi olduğu göz önüne alındığında, yetkililerin zorunlu eğitimi acilen masaya yatırmasında yarar görüyorum. Çünkü zorla güzellik olmuyor. Gözü okul ve okumada olmayanları okul çatısı altında tutmanın bir gereği yok. Çünkü bu tiplerin varlığı görüldüğü gibi zarardan başka bir şey değil. 

Bir diğer husus, saldırı yapanların haletiruhiyesini bilmiyorum ama öyle zannediyorum, çoğunun psikolojik sorunları vardır. Ortaokul, lise ve üniversiteye kabul edileceklerin "Okulda okunmasında sakınca yoktur" raporunun istenmesi bir çözüm olabilir. Her bir çocuk kayıt olacağı okul türü için psikoloğa veya psikiyatriye muayene olur, doktor heyetinin verdiği rapora göre okula kaydı yapılır ya da yapılmaz.

Bir diğer tedbir, okula girişlerde öğrencilerin, veli ve misafirlerin x-ray cihazından geçirilmesi olabilir.

*07/10/2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

3 Ekim 2026 Cumartesi

Boyacıları Bekleyen Tehlike

Çocukluğundan beri boya, badana işi yapan Rıza adında bir boyacı ustasıyla tanıştım. 

Emekli olmasına ve yaşı 66 olmasına rağmen boya işi yapmaya devam ediyor. 

İş yaparken konuşma arasında boynunu gösterdi. Baktım boynun bir kısmı şiş. Niye oldu dedim. "Tavan boyası yaparken hep yukarıya bakıyorum. Ondan" dedi. Göstermedin mi dedim. "Gösterdim. Doktor MR istedi. Ben de MR çektirmem. Daha doğrusu çektiremem. Öyle kaldı". Ağrı yapmıyor mu dedim. "Hem de nasıl yapıyor. Uyuyamıyorum. Uyusam da uykudan uyandırıyor" dedi.

Rıza Ustanın belli ki MR fobisi var. Benim mezara benzettiğim bu aletin içine giremiyor. Ama korkunun ecele faydası yok. Böyle çekmektense hastalığın belirlenmesi için bir şekil emar çekinmesi gerek. 

Sadece emar fobisi yok. Yükseklik fobisi de varmış. Yüksek katta oturmadığını, kentsel dönüşümden payına düşeni de giriş kattan olsun diye istemiş. Öyle zannediyorum, müteahhit keşke tüm arsa sahipleri Rıza Usta gibi olsa demiştir. 

Çay içerken karnını gösterdi. "Burası bir gün iyice şişti. Doktora gittim. Kalın bağırsağın çürümüş dedi doktor. Kanser olmuşum. Bağırsağımın bir kısmını kesti". (Kaç cm kesildiğini söyledi ama unuttum). "Doktor bundan sonra boya yapmayacaksın dedi ama yapmaya devam ediyorum. Araba boyayanlar arasında da kansere çok yakalanan oluyor. Özellikle yağlı boya işi yapanların çoğu kansere yakalanıyor" dedi.

Yağlı boyanın kanser yaptığını, boyacıların bu hastalığa maruz kaldığını ilk defa duymuş oldum. 

İster istemez üzüldüm hem Rıza Usta’ya hem boya işi yapanlara. Sağlıklarını feda ederek bu işi yapıyorlar. Gerçi kolay iş yok ama işin kanser yapma riski varsa boyacılık yapmak, kişinin bile bile kendisini intihara sürüklemesi demek. Gerçi demesi kolay. Öyle zannediyorum, bu işi yapanların çoğu belki de hepsi mecburiyet karşısında bu işi yapıyor. Belki de çoğu kanser riskini bilmeden bu işe girişti. Sonradan da bu mesleği icra durumunda kalıyorlar. 

Mademki yağlı boyanın kanser yapma özelliği var. İnsanlık, insan hayatını ve sağlığını tehlikeye atmayacak yağlı boyaya alternatif bir başka boya türü için niçin uğraşmaz? Bu kısmı hiç anlamadım. İsteseler pekala bulabilirler. Ama öyle görünüyor ki sağlık sektörünü elinde bulunduranlara sürekli hasta gerek ki hastalık ve hastanın mutsuzluğundan, derdinden ve üzüntüsünden para kazanmaya devam etsinler. 

Geleyim Rıza Usta’ya. Rıza Ustanın sadece boynu değil ağrıyan. Demir boyamak için çömele çömele dizleri de ağrıyor. Soğukta betona oturup üşütmesi de cabası. Meslek hastalığı kansere yakalanmış olmasına rağmen naçar bu işi bu yaşta yapmaya devam ediyor. Çalışmayıp da ne yapsın. “Kaç yıldır kiradaydım. Eve yeni taşındım. Daha oturduğum yerin iskanı alınmadı. İnşaat suyu kullanıyordum. Müteahhit kestirdi. Şimdi kaç gündür susuzuz. Daha elektriği de kestirecekmiş” dedi. Anlaşılan o ki Rıza Usta’ya aldığı emekli maaşı yetmiyor ki ağrı, sızı ve hastalığa rağmen çocukluğundan beri yaptığı işini yapmaya devam ediyor. 

Allah sağlık versin herkese, özellikle boyacılara. 

27 Eylül 2026 Pazar

Memleketin Sıhhi Tesisat İşleri

Derin bir uykuda iken kapı zilim acı acı çaldı. Sabah sabah kim ola ki deyip kapıyı açıp baktım. Bir kadın, bir erkek idi karşımda duran.

Karşımıza yeni yapılan binanın en üst katında oturanlarmış. “Bu binada kirada idik. Çıkıyoruz. Eşyamız taşınacak. Taşımacılar geldi. Dairemize araba yanaşamıyor. İzniniz olursa sizi açık otoparka kamyon girse” dediler. 

Simalarından liseli iki genç sanırsın. Evli çiftmiş meğer. Liseli sandığım genç üniversitede öğretim üyesi imiş. Bu evi tutup evlenmişler.

Taşınırken nasıl taşındınız dedim. “Yeni evlendiğimiz için eşyaları yeni aldık. Firmalar ön kapıdan taşıdılar” dedi.

Bu bina yapılmalı daha yakın oldu. Ne ara oturup çıkıyorsunuz dedim. “Evin lavabo ve banyosunda yani su giderlerinde sorun var. Ev sahibi de sorun. Taşınırken avize taktırdım, sineklik yaptırdım. Ev sahibi kiradan kesmeme razı olmadı. Tesisatı da yaptırmaya yanaşmıyor. Mecburen ev aldık. Şimdi oraya taşınacağız” dedi.

Sizin ev sahibi anladığım kadarıyla mal sahibi. Daire karşılığında müteahhide verdi dedim. “Aynen öyle” dedi. Hepsi için demesem de çoğu arsa sahibi böyle. Onlardan zırnık çıkmaz. Atadan kalma arsayı verirler. Arsanın büyüklüğüne göre kaç daire sahibi olurlar. Birine oturursa diğerlerini kiraya verirler. Evde sorun çıkınca da eve masraf etmezler dedim. 

Ardından gençler, çıktığınız bu daire bu şekil sorunlu ise yarın oturan da uzun süreli oturmaz. Arka daireye oturacak kimse her defasında kapımızı çalacak. İnşallah öyle olmaz. Ama ben size yardımcı olacağım dedim. Otopark kapısını açıp yardımcı oldum.

Bu anekdota binaen bir, iki hususa değineceğim. Bu ülkenin şehir planlamasını, binaya ruhsat verme işlerini hiç mi hiç anlamadım. Bir, iki daire fazla çıkaracağım diye arsanın hemen hemen hepsini binayla kaplamanın; yan, arka ve ön binaların gölgesini, güneşini, hava sirkülasyonunu engellemenin, birbirinin balkonundan geçecek yakınlıkta ev yapmanın, karşı evin içini görecek şekilde dip dibe bina yapmanın n âlemi var? Gören de bu ülkenin imara açılacak bir karış toprağı yok sanır. Koca ülkeye rağmen birbirimize hayatı zindan edecek şekilde yüksek katlı binalara ne gerek var? Kentsel dönüşüm namına yıkıp yapmadığımız, doku ve çehresini değiştirmediğimiz meskûn mahallimiz kaldı mı? Gören de bunların komşuluk ilişkileri iyi. Birbirinden uzaklaşmak istemiyor. Bu yüzden alt alta, üst üste, yan yana oturuyor sanır. 

Bir diğer husus, yeni yapılan binaların çoğunun sıhhi tesisatında sorun var. TOKİ evlerinde, özel şahısların yaptıklarında, kişilerin kendisinin yaptırdığı çoğu evin tesisatı problem. Ya gider tıkalı ya su kaçırıyor, aşağıya su veriyor ya üstten akıntı yapıyor. Görünen o ki özensiz yapılıyor, malzemeden kaçınılıyor. Belki de sıhhi tesisat işi yapanların çoğu bu işin ehli değil. Belki de nasılsa sıvanın altına gömüyoruz. Nasıl yaptığımızı kim görecek denip basitçe yapılıyor. Belki de müteahhitler tesisatçılara tam hakkını vermiyor. Onlar da baştan savma yapıyor olabilir. Sebep her ne ise denetimcilerin denetim işini iyi yapması gerekiyor. Belki de zıvanadan, ince işleri yapmadan su tesisatı denenmeli. Çünkü tesisat işi başka işe benzemez. En ufak bir sorunda yıkıp yapılması gerekiyor. Eğer hep böyle olacaksa tesisatı sıvanın altına koymayalım. Çirkin görünse de en azından tamir ve tadilat için kırıp dökme olmaz. 

Son söz de arsa sahiplerine olsun. Ne olur, elinizi biraz cebinize atın. Çok paragöz olmayın. Kiraya verdiğiniz fazla dairelerinizi de görün gözetin. Her işi ve masrafı kiracıya yüklemeyin. 

Not: Toptancı olmamak adına, arsa sahibi olup da taşın altına elini koyan ev sahiplerinin de olabileceğini burada belirtmiş olayım. Yine tesisatçı olup da işinin hakkını verenleri vardır. 

En Güçlü Devlet Hangisi? *

Keçecizade Fuat Paşa, 1814-1868 yıllarında yaşamış bir şahsiyet. Tanzimat döneminin önemli üç siyasi liderinden biri. İki dönem sadrazamlık ve 10 yıla yakın da dışişleri bakanlığı yapmıştır. Siyasi başarılarının yanında, keskin zekası, hazırcevap ve nükteleriyle ünlü bir devlet adamıdır.

Hazırcevaplığına bir örnek:

Fuat Paşa hariciye bakanı iken Avrupa'da bir sefirler toplantısına katılır. Toplantı esnasında sefirin biri ortaya bir soru atar: "Dünyanın en güçlü devleti hangisi" der. Fuat Paşa, "Osmanlı" deyince, oradaki sefirler şaşırır. Çünkü onlara göre Osmanlı en zayıf halinde. Neredeyse yıkıldı yıkılacak.

Sefirlerin, cevabına şaşırdığını gören Fuat Paşa, "Evet Osmanlı. Çünkü sizinkiler dışarıdan, bizimkiler de içeriden yıkmaya çalışıyor. Buna rağmen Osmanlı dimdik ayakta. Hala yıkılmadı" şeklinde cevap verir.

Verdiği cevapla Fuat Paşa'yı takdir etmemek mümkün değil. Yalnız cevap her ne kadar göğsümüzü kabartsa da Osmanlı yıkılmıştır. Yerine kurduğumuz Türkiye Cumhuriyeti bir asrı devirdi. 

Keçecizade Fuat Paşa günümüzde yaşasa, yine dışişleri bakanımız olsa, Avrupa'da bir toplantıya katılsa, orada yine aynı soru sorulsa, öyle zannediyorum, Fuat Paşa hiç tereddüt etmeden Türkiye derdi.

Ne alaka demeyin. Alakası var bence. Çünkü ülkede bu kadar kokuşmuşluk, çürüme, yozlaşma, yolsuzluk, rüşvet, operasyon, çalma, çırpma, dolandırıcılık, kandırma, köşeyi dönme, sumen altı etme vb. şeyler varken bu devlet, bu ülke iyi ayakta duruyor. İnanın, hiçbir ülke ve millet bu şekil ayakta duramaz. Fuat Paşa Türkiye derdi ama durum bu iken "Bu devlet nasıl ayakta duruyor. Çoktan yıkılması lazım" diyerek şaşkınlığını da ifade ederdi.

Görünen o ki istisnalar olmakla beraber bu toplumun dinlisi-dinsizi, laik-seküler ve İslamcısı, başı açığı-başı kapalısı, hırlısı-hırsızı, makam ve mevki sahibi olanı ve olmayanı, kültürlüsü ve kültürsüzü, etkili ve yetkili olanı ve olmayanı, dindarı ve dindar olmayanı vs. kişileri ellerine fırsat geçinceye kadar dürüst. Ne zamanki eline fırsat geçse keseri kendine doğru yontuyor. Meğer dürüstlüğümüz yokluktanmış. Bu toplumun fertleri olarak tencere ve kapak gibi birbirimizi bulmuşuz. Hangi zihniyete sahip olursak olalım, biz niye böyle olduk diye kendimizi sorgulayacağımıza, "Tencere dibin kara, seninki benden kara" diyerek birbirimizi suçlamaya devam ediyoruz.

Fazla uzatmayayım. Her türlü bozulmaya rağmen halihazırda dünyanın en güçlü devleti Türkiye'dir. Üzerine başka ülke de tanımam. Nokta.

Not: Toptancı olmamak adına tekrar not düşeyim. Hangi kesim olursa olsun her kesimde temiz olanları var. Onlara selam olsun.

*01/10/2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Bahtsız Baba

İnsanoğlunun bu dünyadaki sınavı bitmez. Herkesin sınavı birbirine benzese de içine girince herkesin sınavı farklı.

Kimi çocuğuyla kimi eşiyle kimi anne-babasıyla kimi fakirlik kimi zenginlik kimi şöhret vb. şeylerle imtihan oluyor.

Pazar günü oğlana kahvaltıya gitmiştim. Zaman zaman ekmeğini aldığım fırın da o taraftaydı. Ekmeğimi alıp arabanın yanına geldiğimde, elimdeki ekmek yükünü gören bir yaşlı amca yanıma yaklaşarak benimle konuşmaya başladı. Çarşıya gidecekmiş, otobüs bekliyormuş.

Oturduğum yeri sordu. Mahallemin adını duyunca amcamız dertliymiş. Duygulandı. Anlatmaya başladı. Amcanın derdi de oğlu idi. 

"Sizin oturduğunuz mahallede mahalleyle aynı adı taşıyan falan kurs vardı. Çocuğu oraya verdim. Hafızlık yaparken kurs yıkılacağı için oğlum hafızlığına falan yerdeki kursta devam etti. Hafız oldu. Hafız olunca dünyalar benim oldu. Gel zaman git zaman bu çocuk 17 yaşından itibaren akranlarına uyarak bozuldu. Suça karıştı. Şimdi içeride. Konya dışında bir cezaevinde 6 aydır yatıyor. Gidip gelmek zor oluyor. Savcıya çıkıp durumumu anlattım. 81 yaşındayım. Aldığım maaş belli. Ha bu çocuğumu Konya'ya aktarsanız dedim. Savcı yardımcı oldu. Yol parasını karşılamak için 700 lira yatırdım. Konya'ya nakil oldu. Şimdi burada yatıyor" dedi.

Çocuğun şu anda 17 yaşında mı dedim. "Yok, 20 yaşında" dedi. Sakıncası yoksa ne suç işledi dedim. "Söylemeyeyim. İşledi bir şeyler" dedi. Ne kadar yatacak dedim. "6 ay yatıp çıkacaktı. Karşı taraf itiraz edince biraz daha yatacakmış. Yılbaşına çıkar diyor avukat" dedi. Geçmiş olsun amcam deyip vedalaştık.

Oğlan arabayı sürerken yol boyunca amcayı düşündüm. Bir ayağı toprağa girmiş, oğluyla uğraşıyor. Belli ki amcanın imtihanı da oğluyla. Suçunu söylemediğine ve karşı taraf itiraz ettiğine göre belli ki oğlu yüz kızartıcı bir suç işledi. Oğlunun işlediği bu suçtan dolayı utancından suçu söyleyemiyor.

Bu amca da nice insanımız gibi çocuğunu hafız yetiştirmek istedi. Oğlu hafız da olmuş. Gel gör ki oğlu istemediği şeylere imza atmış. Var gör amca, "Çocuğum bir hafız olursa hayırlı bir evlat olur, ardımdan Fatiha okur, hafızı kelam olarak herkes saygı duyar, ben de hafız babası olarak gurur duyarım. Öbür dünyada da '70 kişiye şefaatçi olacağına göre' bu şefaatten ben de faydalanırım" hayali kurmuştu. Öyle görünüyor ki amcanın hesabı tutmamış ve ağzının tadı kaçmış. 

Çocuğu Allah kelamı Kur'an'ı hıfzetsin. Hafızasına nakşedilen bu Kur'an çocuğa hiç fayda etmediği gibi suça karışarak babanın ve ailenin yüzünü kara çıkartsın.

Gel de amcanın bu durumuna üzülme. Halbuki ne ummuştu ne buldu. 

Amca geldi gidiyor ama oğlu hayatını karartmış. Çünkü hayatı boyunca işlediği suçun mahcubiyetini çekecek. Belki iş bulamayacak belki evlenemeyecek belki de yaptığı ile yüzleşmeyip suç makinesi olup çıkacak. 

Allah kimseyi altından kalkamayacağı bir imtihana tabi tutmasın. Kimseyi evladıyla imtihan etmesin. 

Soyadımın Zerre Katkısı Olmadı *

Bazıları doğuştan şanslı doğar diye duyardım da kulak ardı ederdim. Bununla da kalmaz, olur mu öyle şey. Bunlar şehir efsanesi. İnsan çalışır, çabalar, kendini ispatlar. Herkes emek sarf ettiğinin karşılığını yer diye düşünürdüm.

An itibariyle kulak ardı ettiğim, yani doğuştan şanslı doğar sözünün aslı olduğuna inanmaya başladım. Çünkü öyle kan bağına sahip kişiler var ki makam, mevki, şöhret bunlara bir şekil nasip oluyor. Parayı söylemeye gerek yok zaten. Çünkü akıyor adeta. Yeter ki o ailenin bir ferdi ve o ailenin soyadını taşımış olsun. Bir soyadı bütün kapıları açıyor. 

Hele çift isimli kadınların evlenirken ailesinin soyadını da almasını hiç anlamazdım. Zaten çift isimli, ismi uzun, eşinin soyadı yetmezmiş gibi bir de ailesinin soyadını alıyor. Bunların zoru ne derdim. Meğer ailesinin aile soyadı her kapıyı açıyormuş da ondan alıyormuş soyadı. Bunu da öğrendim ama çok geç kaldım. Gerçi her çift isimli olup evlenirken ailesinin soyadını alanların hepsi aynı şekilde şanslı değil ama olsun.

Soyad konusunda şanslı olduğumu sanırdım. Soyadımın makam, mevki, şöhret, para ve pula katkısı olmasa da hem kısa hem de anlamı güzel derdim. Gerçi bu soyadı kullanmamdan nüfus idaresi çok hoşnut olmadı. Sen misin bu soyadı seven. Bundan sonra soyadın Yüce değil, Yuca dedi. Tüm sülale akşam Yüce olarak uyuduk. Sabahleyin Yuca olarak uyandık. Yeniden Yüce soyadımı mahkeme yoluyla elde ettim. Halihazırda benim gibi tekrar eski soyadını alan olduğu gibi Yuca soyadını kullanan sülalem var.

Mahkemeyi kazanınca eşeğini kaybedenin eşeğini bulduktan sonra sevindiği gibi ben de sevinmiştim. O zamanlar yürüyüşüm bile değişmişti. Öyle ya nüfus müdürlüğüne karşı bir dava kazanmıştım. Gel gör ki sonraları ad soyad değişikliği mahkemeye gerek kalmadan bir dilekçe ile halledilir olunca yaşadığım şoku anlatamam. 

Neyse geleyim sadede. Mahkeme kararıyla soyadımı tekrar almama rağmen soyadımdan çok ekmek yediğimi söyleyemem. Varım, yoğum, makam mevkiim çalışıp ekmek sarf etmek suretiyle oldu.

Şimdi düşünüyorum da mademki para, pul, makam, mevki ve şöhreti seviyorum. Hele paraya hiç hayır demem. Gözümü ne toprak doyurur ne de başka bir şey. O yüzden Yüce soyadını alacağıma sonu oğlu ile biten bir soyadım olsaydı ya da soyadım Sayar olsaydı, soyadımla müsemma hep para sayan biri olsaydım, Allah yürü ya kulum deseydi, bir koyup kısa zamanda milyonlar kazansaydım, tüm makam ve mevkiler Sayar ailesi olarak bizim olsaydı fena mı olurdu.

Elbette gül bahçesinden faydalanan ben ve ailem zaman zaman imtihana tabi olur, gülün dikeni de batardı, soyadımız herkesin gözüne de batardı. Ben kervanımı yürütürken bazen yol kazası olursa tüm görevlerimden makam ve mevkilerimden tereddüt etmeden istifa ederdim. Sonrasında makam ve mevkii olmadan yoluma devam ederdim. Çünkü daha önceki şöhret ve tuttuğum yük bana ve aileme fazlasıyla yeterdi.

Ne diyeyim, heyhat ki heyhat. Bana zerre katkısı olmayan soyadımla yaşamaya devam. Bahtıma yanayım.

*29/09/2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

24 Eylül 2026 Perşembe

Hızır Öğretmen *

Okul çıkışı markete uğradım. Çamaşır suyu, Kemal Abi'nin sirkesi, yumuşatıcı, makarna çeşitleri, yumurta derken iki elimi, birden fazla poşetle doldurdum. Hem kaba hem ağır. Bu yaşta bu yük çekilir mi, sen misin arabaya binmeyen, haydi 900 adım yürü dedim. Yürüyorum ama eller kopacak. Yere koymadan Yeşil Caminin şadırvanına gidip elimdekileri banka koyayım. Ellerim az bayram etsin diye düşündüm. İki elimi dengelemek için de ara ara poşet değiştirdim. Yere koymadan poşet değiştirme maharetimin olduğunu bilmem söylememe gerek var mı?

Derken efendim, ardımdan biri seslendi. "Beyefendi yardım edeyim, poşetlerin birazını taşıyayım" dedi. Geriye dönüp baktım. Bir hanımefendi idi seslenen. Belli ki taşımakta zorlandığımı görmüş, bana acımış. Çok teşekkür ediyorum hanımefendi. Bu kadar ağır olacağını hesaba katmadım. Şunu da bunu da alayım derken beş poşet oldu aldıklarım. Ben bir şekilde taşırım dedim. Hanımefendi taşımak için ısrar etti. Ne kadar olmaz, çok sağ olun desem de kafaya koymuş, benim gibi bir ihtiyara akşam akşam yardım edecekti. "Ben yürümeyi severim. Zamanım var. Çocuklarımı almak için geldim. Biraz erken geldim. Okul etrafında arabayı park sorunu da olunca arabayı falan yere bıraktım. Vakit geçirmek için zaten yürüyorum. Lütfen verin, taşıyayım" dedi. Baktım olmayacak. Sağ elimdeki iki poşeti yere bırakarak o zaman buyurun dedim.

Üç poşet bende, iki poşet de onda yan yana kah arka arkaya yürümeye başladık. Ne iş yaparız diye sordum. "Anasınıfı öğretmeniyim. Falan okulda çalışıyorum. 15 yıldır aynı okuldayım" dedi. Meslektaşız. Ben de MESEM'de çalışıyorum" dedim. "Çalışmaya devam mı" dedi. "Zorunlu emekliliğime iki senem var. Çalışmaya devam ediyorum" dedim. "Benim de kademeli emekliliğe iki yılım var. Durum ne gösterir bilmem ama işimi seviyorum" dedi. İki çocuğu da Vali Necati Çetinkaya Ortaokulunda okuyormuş.

Okulundan ve ortak tanıdıklardan konuştuk. 

Konuşa konuşa evimin köşesine geldik. Yol ayrımında, hocam, benim ev şu kırmızı arabanın durduğu yerde. Siz okula buradan dönebilirsiniz dedim. "Ben daha okula geçmeyeceğim. Yürüyüş yapacağım. Meram Yeniyol tarafına geçeceğim. Evinize kadar götüreceğim" dedi. Vaktiniz varsa eve çıkalım, eşimle tanışırsınız, kahve ikram edelim dedim. Kabul etmedi. Ben de ısrar etmedim. Zira ısrar onun işiydi.

Dış kapının önüne kadar poşetlerimi getirdi. Evim burası deyince, "İyi akşamlar, okuluma beklerim" dedi. Biz de bekleriz hocam dedim. Son kertede tanıştık. Çok teşekkür edip ayrıldık.
Ben poşetleri yüklenip evime doğru yöneldim, meslektaşım da gözlerden uzaklaştı. Evime girmeden poşetlerin onca ağırlığı bana kuş gibi hafif geldi. İçimi bir sevinç kapladı. İçin için sevindim. Nasıl sevinmem. Bir kadın, üstelik meslektaşım, gündüzünde 10 saat derse girdikten sonra akşam akşam hayatım boyunca unutamayacağım bir iyiliği bana tattırmıştı. 

Bugüne kadar taşıyayım, yardım edeyim amca diyen kız çocuklarını, genç kız ve erkekleri gördüm. Hepsine de teşekkür ettim. Kendi yükümü kendim çektim. Bu öğretmenime de teşekkür ettim ama ısrarı karşısında pes ettim. Böylece hayatımda ilk defa tanımadığım, sonradan tanıştığım bir hanımefendi evime kadar eşyamı getirerek bana yardım etti. Akşam akşam Hızır gibi imdadıma yetişti. Ne diyeyim, helal olsun.

Meslek dayanışması diyeceğim ama tek taraflı bir meslek dayanışması oldu. Tekrar görsem belki de tanıyamayacağım ama gönlümde hep ayrı bir yeri olacak. Allah dert ve keder vermesin. Biri altı, diğeri sekize giden çocuklarının başarılarını ve mürüvvetlerini görsün, tuttuğu altın olsun. Benim gibi yürümeyi seven bu öğretmenimin yolu açık olsun, ayağına taş değmesin.

Öğretmenimin bu yaptığı yardımı yolum üzerinde karşılaştığım insanlara ben de yaparım. Arabada isem arabama alırım, taşımada zorlanan varsa taşıyayım derim. Ama bu kadın öğretmenimin eline su dökemem. Öyle zannediyorum, çocukları çok şanslı, öğrencileri çok şanslı, okulu da çok şanslı. Allah sayılarını artırsın.

Şunu da belirteyim. Her ne kadar toplumdan, insanımızdan dert yansak da karşılıksız bu iyilik örneklerini gördükçe bu toplumun mayası temiz diyorum ve bu örnekler beni hayata bağlıyor.

Son söz, yardımsever öğretmenime olsun. İyi ki varsınız öğretmenim! İyi ki karşılaştık. Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.

*27/09/2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

23 Eylül 2026 Çarşamba

MESEM'lerde Öğrenci Yoğunluğu

Bir zamanlar meslek liseleri için memleket meselesi denirdi. Son yıllarda mesleki ve teknik Anadolu liselerine ilgi azalırken mesleki eğitim merkezlerine yoğun talep var. Bu merkezlere, günümüzün yükselen değeri dense yanlış olmaz.

Hem de öyle böyle değil. Buralara akın akın öğrenci geliyor. Kayıt olmak için veli ve öğrenciler sıra bekliyor. Yaz dönemi yoğunluğu nasıldı bilmiyorum ama her teneffüs idareci katında kayıt yoğunluğu var. Herhalde prosedürü fazla ki bir kişinin kaydı da birden bitmiyor.  

İdareciler günde kaç kayıt yapıyor bilmiyorum ama kayıt yapmaktan, gelen veli ve öğrenciyle ilgilenmekten müdür yardımcıları bu işin altından nasıl kalkıyor bilmem. Dışarıda, koridorda onları görmek mümkün değil. Hepsi ekranın karşısında hummalı bir şekilde çalışıyor. Öyle zannediyorum, başlarını kaşıyacak zamanları yoktur. Öyle ya o kadar kişi sıra beklerken başlarını nasıl karşılasınlar. 

Mesleki eğitim merkezlerinin işleyişini bilmem ama gözlemlerime göre bu merkezlerde görev yapan idarecilerin işi zor. Yoğunluk ve işin zorluğu sadece yeni kayıt yapan idarecide değil, hangisini görsem başını kaldırmadan ekranda iş yapıyor. 

Her okulun bir zorluğu ve iş yükü vardır. Ama mesleki eğitim merkezlerinde görev yapanların iş yükü öyle zannediyorum daha fazla. Teşbihte hata olmasın, birine beddua edeceksen, inşallah bir gün MESEM’lerde idareci olarak çalışırsın demek kâfi. Ötesine gerek yok. Bu, onlara yeter de artar bile. Çalışırken “çile bülbülüm çile” diye mırıldanıp dursunlar. Bir de kayıt ve iş yükünden fırsat bulup da onlara kimin bedduasını aldınız demek lazım. 

9.sınıflara kayıt yoğunluğu eylül ayından ibaret değil, sebebi hikmetini bilmiyorum ama bu merkezlere kayıtlar aralık ayının sonuna kadar devam ediyor. 

Kayıt aralığı bu genişlikte olunca yeni kayıtlara birlikte okul idaresi yeni şubeler açmak zorunda kalıyor. Kayıt hızının ne derece ve yoğunlukta olduğunu anlatmak için şu örneği vermem yerinde olacak. İlk hafta birleştirilmiş iki şubenin 9. ve 10. saat dersine girdim. Birinin mevcudu 27, diğer şube de 5 kişiden ibaret idi. 

İkinci hafta yorgun argın sınıfa çıktım. Aradığım alanın öğrencileri sınıfta yoktu. Neredeler dedim. "Bizim sınıflar değişti. Biz buraya, onlar bizim sınıfımıza geçti" dediler. Denilen sınıfa geçtim. Orada da yoklar. Çatı katına çıkarılmış olabilir mi diye çatı katına çıktım. İnce uzun sınıfın içi öğrenci dolu idi. Say say bitmez. Bölümünüz ne diye sordum. "Kuyumculuk" dediler. Gözüm korktu. Öğrencilerin arasından öğrencileri süzerek masama geçtim. İlk işim sınıf defterlerini açarak sınıf mevcutlarına baktım. İki şubenin toplam mevcudu 51 idi. El sanatları bölümünün öğrenci mevcudunda bir değişiklik yokken geçen hafta 27 mevcutlu kuyumcu sınıfının mevcudu 46'ya çıkmıştı. Bir haftada yüzde yüze yakın yeni kayıt yapılmışsa aralığın sonuna kadar bu bölümün öğrenci yekûnu ne kadar olur, bunu da varın siz düşünün. 

Öğrenci artışı sadece kuyumcu sınıfında değil, diğer bölümlerin çoğunda da yüzde yüze yakın yeni kayıt olmuş. Öğrenci artışı oldukça yeni sıra konuyor ama bu sefer sınıfta sıra koyacak yer kalmıyor. 

Gelen bu kayıtlardan dolayı okul idaresi, biz bu çocuklara nasıl sınıf bulacağız diye kara kara düşünsün dursun. Sene başında ders programını alıp gireceği ders yüküne göre plan yapan öğretmenler de yeni açılan şubelerden dolayı ders programlarında yeni artış oldukça yaptıkları planı çöpe atmak zorunda kalıyor. 

222 Sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanununda "Sınıf mevcudu 40'tan fazla olamaz" amir hükmü olsun, Türkiye’de sınıf ortalaması 20-25 diye duralım. Kanuna rağmen MESEM'lerin mevcutları bölüme göre değişiklik gösterse de verdiğim örnekte görüleceği üzere 51 mevcutlu sınıflar var. Böyle mevcutlu sınıflarda derse giren öğretmenlerin işi de öyle zannediyorum, hiç kolay değil. MESEM'lerin durumu bu. Acaba buralarda çalışan kültür öğretmenleri de birilerinin bedduasını almış olabilir mi? 

Burada sormak gerekiyor. Bir ara mesleki ve teknik Anadolu liseleri bünyesinde MESEM'ler açılmışken, ne düşünülüp taşındı da çoğu meslek liselerinde MESEM'ler kapatıldı ve tüm öğrenciler derslik kapasitesi belli ve sınırlı olan MESEM'lere yönlendirildi? Halbuki mesleki ve teknik Anadolu liseleri ile MESEM’ler aynı amaca hizmet eden eğitim kurumlarıdır. 

Bir diğer husus, Meslek liseleri öğrenci kaybederken MESEM’lerdeki öğrenci artışı öğretmen normunu da alt üst ediyor. Bir bakmışsın, yılların öğretmeni norm fazlası olabiliyor, MESEM’lerde de yeni norm ihtiyacı oluşuyor. Öğretmen sirkülasyonu da tam gaz devam ediyor.

Not: 51 mevcutlu sınıfa 3.hafta girince mevcudun 65'e çıktığını gördüm. 

Girişken Bir Çocuk *

Salı günü 10 saat derse girdim. Artı nöbet tuttum. Okuldan eve gelirken markete uğrayıp karpuz aldım. 

Karpuzu kesince tadı, rengi ve kokusu hoşuma gitti. Oğlanın annesi de "Karpuz güzelmiş. Aynısından kalırsa bir tane daha alsan olur" deyince, marketin yolunu tuttum tekrar. 

Gözümü kestirdiğim karpuzu yokladım. Güzeldi. Nasıl yokladığımı söylememe gerek yok. Çünkü herkesin iyi karpuz seçme testini uyguladım. Elimi vurdukça gelen sesi tarif edemem ama kulağıma gelen tok ses "Beni al, ben iyiyim" der gibiydi.

Yanımda bir çocuk belirdi. "Abi, yardım edeyim mi" dedi. Nasıl yardım edebilirsin? İyi karpuzdan anlar mısın dedim. Kendinden emin bir şekilde "Tabi, anlarım" dedi. Al şu seçtiğine bir bak dedim. Eliyle yokladı. "Güzel" dedi. Seç bakalım bir tane daha dedim. Eliyle karpuzlara tek tek vurmaya başladı. En alttakinin sesi kulağıma hoş geldi. Ama altta. Çıkarmak zor. Diğer karpuzları kaydırırız dedim. "Yok abi, çıkarırız dedi. Zayıf, cılız, sıska ve kısacık boyuyla diğer karpuzlar düşürmeden karpuzu çıkarıp bana uzattı. Alıp market arabasına koydum.

Aldığım karpuzları koymak için konan poşetlerden birini aldım. Daha ben poşeti açmadan diğer sebzelerin konduğu poşetlerden bir tanesini açıp karpuzu kolayca koydu. O poşetler ince olur, ona koymayalım dedim. "Tamam abi, önce bu poşete koyalım. Sonra da elindeki poşete koyacağız" dedi. Baktım çocuk çok hevesli, eli pratik, dili zaten tatlı. Kendi haline bıraktım. Onun yardımıyla poşete konmuş karpuzları açtığım poşetlere koyduk.

Çocuğa, nerede okuyorsun dedim. "Vali Necati Çetinkaya Ortaokulunda" dedi. Kaça gidiyorsun dedim. "6.sınıfı okuyorum" dedi. Nerelisin dedim. "Başarakavaklıyım" dedi. Elin çok pratik. Karpuz seçmeyi de iyi biliyorsun. Baban pazarcı mı dedim. "Hayır abi" dedi. Bu yaşta bunları nereden öğrendin dedim. Bu kısmı çok anlayamadım. Galiba "Köyde pazarcılık yaptım" dedi. Müdürünü tanıyor musun dedim. Tanıyorum dedi. Nasıl dedim. Çok iyi, seviyorum kendisini dedi.

Yardımsever ve konuşkan bu çocuğu çok sevdim. Üstelik girişken. Medeni cesaretine hayran kaldım. Sosyal yönü güçlü bu çocuğu gönüllendireyim istedim. İyi de ne verecektim? Çünkü eşofmanla gelmiştim markete. Evden çıkınca cebimi yokladım. Ne para vardı cepte ne de kredi kartı. Telefon açarak balkondan atılan kartı tutup yürüdüm. 

Çocuk içimi okumuş olmalı ki, "Abi, sizden bir şey isteyebilir miyim" dedi. Evet dedim. "Ben kedilere mama veriyorum. Bir tane mama alabilir misin" dedi. Burada mama var mı dedim. "Var abi, işte şu elimdeki de mama" dedi. Kaç gram bilmiyorum ama olsa olsa 100 gramlık bir mama vardı elinde. Kaç para o dedim. "40 lira abi" dedi. Olur alalım dedim. Benden ilgi, alaka ve yüzü bulunca isteyeyim. Benim bir yüzüm kararsın, onunsa iki yüzü dercesine, "Abi, iki tane alsak olur mu" dedi. Tamam olur. Haydi ben karpuzları tarttırıncaya kadar mamaları al, kasada buluşalım dedim.

Kasaya yanaştığım zaman gözlerim çocuğu aradı. Yoktu. Bekledim biraz. Kedi maması reyonunu da bilmiyorum ki gidip çocuğa bakayım. Nice sonra elinde iki mama ile geldi. Daha önce elinde tuttuğu mamayı ne yaptı bilmiyorum. Belki de elinde tuttuğu o mamanın ödemesini gözünü kestirdiği birine yaptıracaktı. Nasip banaymış.

Bu vesileyle yani bu sevimli çocuk sayesinde hayatımda ilk defa kedi maması almış oldum.

Burada şunu da söyleyeyim. Daha altıncı sınıfta böyleyse bu çocuk, büyüyünce nasıl olur diye düşündüm. Adını sormadım ama bu çocuk ekmeğini taştan çıkarır. Geleceği parlak. Yeter ki bizim eğitim sistemimiz bu çocuğu aşağıya çekmesin. Ne alaka demeyin. Çünkü eğitim sistemimizin içinde geleceği parlak, hayat dolu nice çocuk kaybolup gitmiştir. 

Bu çocuğun anne babasını, öğretmenlerini, idarecilerini ve müdürünü tebrik ederim. Çocuğun yolu açık olsun.

*24/09/2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.