15 Eylül 2026 Salı
Zılgıt Yemek
14 Eylül 2026 Pazartesi
Atatürk Irkı
Yeni tanıştığım birinin konuşmasına şahit oldum: Önce “ekonomiden, toplumun yüzde 57'sinin asgari ücretle geçindiğinden, daha doğrusu geçinemediğinden yakındı. Buna rağmen giyim, kuşam ve pahalı cep telefonundan geri kalmadığını, bu parayı nereden bulduklarına şaşırdığını, çalıştığım okulda ihtiyaç sahibi 110 öğrenci tespit ettiklerini, bunlara çorba verdiklerini” anlattı. Araya girip bak şu arkadaş hükümetin içimizdeki temsilcisi, dikkatli ol, böyle sessiz durduğuna bakma dedim. "Olsun, ben siyaset yapmıyorum" dedi.
Ardından "Türkiye'de şu ırk, bu ırk yok. Başka ırk tanımam. Herkes Türk de demem. Tek ırk var. O da Atatürk ırkıdır. Çanakkale geçilseydi görürdük günümüzü" dedi. Sonuçta Çanakkale geçildi ama dedim. "Geçilmedi" dedi. Geçildi dedim ısrarla. "Geçildi ama tutunamayıp gittiler" dedi. Sonra konuşmaya devam etti mi, dinleyeni oldu mu bilmiyorum. Çünkü işime gitmek üzere müsaade alıp ayrıldım. O ise konuşmasına devam ediyordu.
Aslında, ilginç bulduğum bu kişiliği biraz deşeleyip kendine özgü, ilginç fikirlerini dinlemek isterdim.
İlginç buldum. Şundan: "Atamız Atatürk" diyeni gördüm de ırkımız Atatürk kabul edene ilk defa rastladım.
Bu topraklarda Türk, Kürt, Çerkez, Abaza vb. ırklar duydum da Atatürk ırkını ilk defa duydum.
Toplumsal bütünleşme adına "Türkiye halkı" diyenleri duydum da Atatürk ırkını ilk duydum.
Dünyada İngiliz, Ermeni, Fransız, Arap vb. ırklar duydum da Atatürk ırkını ilk defa duydum.
Sami, Âri, Kafkas, siyahi vb. ırklar duydum da Atatürk ırkını ilk duydum.
Bilirim ki bu ülkede Anayasaya göre "Kendisini Türk kabul eden herkes Türk’tür".
Belli ki arkadaşımız Atatürk'ü çok seviyor, sevgisinden böyle diyor. Fakat sevginin yolu, onu ırkın menşei görmek olmasa gerek. Yaptıklarını anlatabilir. Çok güzel şeylere imza atmış bir deha idi diyebilir. Ama bu topraklarda yaşayanları Atatürk ırkı olarak görmesini doğru bulmam. Sevelim sevmeye de severken ölçüyü ve izanı kaçırmayalım.
Bir diğer husus, "Çanakkale Geçilmedi" denmesi. Bu da hamaset ve bize ezberletilenlerden başka bir şey değil. Doğrudur. Çanakkale Geçilmedi. Ama Osmanlının 2.Dünya Savaşında mağlup olmasıyla birlikte muharebede geçirmediğimiz düşman ordusu, sonrasında Çanakkale'yi geçip İstanbul'a kadar gelmiştir.
Tamam, Çanakkale Muharebesi destansı bir muharebedir. Düşman geçmesin diye az şehit verilmemiştir. Bu muharebe ile gurur duyalım ama sonucu da kabul edelim. Çünkü savaş 90 dakikalık maç gibidir. Maçın içinde gol atılabilir, atılan gol çok güzel olabilir. Çanakkale cephesinde gol attık ama diğer cephelerde sayısız goller yedik. Maçın skoru, 90 dakikanın bittiği zamanki skordur.
"İstanbul'da tutunamadılar" demesi de iddialı. İstanbul'u işgal eden İngilizler tutunamayıp da mı gittiler, başka bir hesap yaparak mı gittiler? Üzerinde düşünmeye değer. İngilizler İstanbul'da kalmak istese, o günkü şartlarda onları ülkeden atacak gücümüz mü var? Mondros Ateşkes Anlaşmasıyla birlikte Doğu Cephesi hariç ordumuz bile terhis edilmiş. Şu bir realite ki İngiliz siyasetine bizim aklımız ermez.
Nr diyeyim? Yeni ırkımız hayırlı olsun.
13 Eylül 2026 Pazar
Beni Kendilerinden Kabul Etmeyen Bizimkiler
İnsanoğlu vücut yönünden nasıl ki değişiyor ve kemale doğru gelişme gösteriyorsa; dinen, fikren, zikren, siyaseten de değişikliğe uğrar ve gelişir. Kısaca insan hem bedenen hem de zihnen sürekli değişim halindedir.
Vücut ve bedenin dışındaki değişim ve gelişmelerde; kişinin bulunduğu ortam, gezip dolaşması, farklı kesimlerle teşriki mesaisi, okudukları, yaşadığı tecrübe ve gözlemler etkilidir.
İnsanın zihnen değişimi aynı fikrin üzerine koyarak gelişirse aynı düşüncede olanlar nezdinde tasvip edilir. Mesela aynı takımı tutması, aynı siyasi partiye oy vermeye devam etmesi, aynı dini yaşayışı ve aynı dini düşünceyi savunması böyledir.
Zihnen değişim üzerine koyarak değil de farklı yönde değişme söz konusu ise "yoldan çıktı, kafayı tırlattı, mahalleden gitti, kendine yazık etti, kafayı yedi, cins biri olup çıktı..." denerek ayıplanır.
İsteyen tasvip etsin isteyen ayıplasın. Ben de vücuduma paralel olarak bedenim kemale doğru giderken zihnen de değişim ve gelişim halindeyim. Zihnen değişim hem dini hem siyasi hem toplumsal hem bakışaçısı yönünden değişip gelişiyorum. Bunda sorgulamamın, düşünmemin, gözlemlemenin, içime sinmeyeni ifade etmemin, dinen ve siyasette örnek olması gerekenlerin fiiliyatta su koyvermesinin, siyasetteki çelişkilerin, farklı kesimlerle iletişimimin, kimseye ön yargıyla yaklaşmamanın, herkesi anlamaya çalışmamın, herkese empati yapmamın, dinin ve dini değerlerin süfli emellere alet edilmesinin, ne olursa olsun benim gibi düşünenleri savunmayı bırakmamın, eleştiri oklarını ilk önce evime, sokağıma, mahalleme çevirmemin, yanlışa her daim yanlış dememin, kutuplaşmanın esiri olmamamın ve yaşadığım hayal kırıklığının payı büyük. Kısaca herkes kendi penceresinden bakarken objektif olma ve anlama adına zaman zaman başkasının da penceresinden baktım.
Geldiğim nokta itibariyle küçüklükten beri bize öğretilen dini anlayış ve tarihimizin çoğunun slogan türünden ezberler olduğunu anladım. Devlette söz sahibi olursak asla hak yemeyiz, yetim malına dokunmayız teorisinin fiiliyatta yerinin olmadığını bizzat gördüm. Kısaca ezberleri bırakıp sadede geldim. Geldiğim sadet değişme zamanı dedi. Haliyle mahalleme yabancılaştım.
Her ne kadar değişip gelişsem de içinde yaşadığım mahallemde yaşamaya devam ediyorum. Eleştiri oklarını mahalleme döndürürken zaman zaman bizimkiler derim. Öyle ya eleştirsem de içinden çıktığım yer burası. Başka mahallem de yok. Yine otururken bir gün her zamanki gibi ağzımdan bizimkiler dedim. Dediğime değil, bizimkiler dediğime takıldı mahallem. İki tanesi, "Abi, bizimkiler mi dedin" demez mi? Bu sözden anladım ki bizimkiler beni kendilerinden kabul etmiyor. Tüm suçum herkes kendi sokağını temizlerse tüm mahalle tertemiz olur mantığıyla hareket ederek kendi mahalleme dair eleştiri getirmek ve düzelme yönünde öneri sunmak. Görüyorum ki bizimkiler dediklerim beni içlerinden atmış da benim haberim yok. Beni biz ve onlar dedikleri onlar safına göndermişler de yine benim haberim yok. Çok da tın.
10 Eylül 2026 Perşembe
Esnafın Raconu
Sitenin ufak tefek bir tamir işi var. Kimi çağırayım derken bir tanıdığıma, bana şu işi yapan biri lazım dedim. "Şurada falan var. O yapıversin. Dur arayayım" dedi. Aradı. "Bir arkadaşımın işi var, telefonunu vereceğim. Fazla alma. Yapıver" dedi ve meslek sahibinin numarasını gönderdi.
Ertesi günü arayıp kendimi tanıttım. Müsait olduğun zaman bir bakar mısın, falan verdi numaranı dedim.
Kavilleştiğimiz saatte gelemedi. Aradım. "İşim bitmedi" dedi. İyi, bitince gel, ben evdeyim dedim.
Tamir edilecek yerleri gösterdim.
"Buraları şöyle böyle yaparım. Şuralara da bunu yaparım. Yalnız elimde iş var. Ancak bir hafta sonra yapabilirim" dedi.
Ne tutar bu dediklerimin fiyatı dedim. "Ne diyeyim. Sizi mesleğiniz itibariyle severim. Para almadan da yaparım. Çünkü 'Bana bir harf öğretmenin kırk yıl kölesi olurum' demiş Hz Ali miydi diyen? Yalnız yanımda bir çocukla ben burada 1-1,5 gün uğraşacağım" dedi. Teşekkür ederim. Parasız yapacağım desen zaten kabul etmem. Siz ederini söyleyin. İşçilik için pazarlık da yapmam dedim.
"O zaman kaç alayım? Buna daha malzeme de kullanacağım. Sizin siteniz kaç daire" dedi. Böyle bir soruyu garipsedim doğrusu. Ne yapacaktı sitede oturan sayısını. Sorana söyleyeceksin elbet. Şu kadar kişi dedim. "Her daireden 1000 lira alsak, şu kadar yapar" dedi. Bakışımdan, istediği meblağı fazla bulduğumu anlayınca, "Sadece şu kısımları yaparsam 10 bin, bu kısımları da yaparsam 12 bin alayım. İnan çok değil, benzin olmuş şu kadar, yanımda çocuk getireceğim, bu kadar, ustanın yevmiyesi şu kadar" dedi. Beyefendi, az aldığını, çok aldığını bilmem. Kendi işim olsa üçü, beşi aramam. İş senin derim. Ama burası sitenin işi. Komşularla bir istişare yapayım. Yarın haber veririm dedim. Vedalaştık. Giderken de "Kendi işin olursa gelir yapayım. Haberin olsun" dedi.
Ertesi günü aracı olan sordu. Ne yaptınız, kaç istedi diye. Söylediğim miktarı kafasından hesapladı. "Normal" dedi.
Bir gün gecikmeli olarak arayıp iş senin, yapıver dedim.
Geleyim bu esnafın yapacağı tamir ve tadilat için kestiği racona. Yukarıda dediğim gibi garip karşıladım. Ne demek "Site kaç kişilik". Mübarek nüfus memuru ya da eskilerde yapılan nüfus sayımı memurlarının hanede oturan sayısını sorduğu gibi sitedeki daire sayısını soruyor. Halbuki işi gösterdim. Hesap kitap yapacak, kullanacağı malzemeyi, üzerine de işçiliğini ekleyip bir fiyat söyleyecek. Bu sorudan benim anladığım, esnaflığın, işçiliğin, tamir ve tadilatın bir kriterinin olmadığı, tutturabildiğini söylediği. Güya site sakini sayısını öğrenip her sakinden ne kadar alırım hesabı yapıyor. Esnafın böyle racon kesenini de ilk gördüm. Acaba, site tek kişiden ibaret deseydinm, 1000 liraya yapar mıydı? O zaman da başka racon devreye girerdi sanırım.
İki Âdet Sigara ve Çakmağın Hikayesi
Pazar günü KPSS sınavında görevliydim. Mesafe yakın yürüyerek gideyim dedim.
Evden çıkmadan önce ceplerimde ne varsa boşalttım. Evin anahtarını bile eve bıraktım. Yanıma sadece nüfuz cüzdanını ve görevli olduğuma dair bilgisayar çıktısını aldım. Bir de paketin içinde 5 adet sigara ve çakmağı aldım. Niyetim, sınav merkezine erken varırsam, göreve girmeden bir-ikisini içeceğim. Artan sigara ve çakmağı da uygun bir yer bulursam koyacağım. Bulamazsam, gözden çıkardım.
Tam evden çıkarken oğlan geldi eve. "Baba ben seni bırakayım" dedi. Tamam, aşağıda bekliyorum dedim. Oğlan ininceye kadar sabahın ilk zehrini içtim.
Okulun yanına oğlan bıraktı. Okulun önüne geldiğimde saatin kaç olduğunu öğrenmek istedim. Yanımda arabasını park eden birinin kapısını açarak saati sordum. Daha 15 dakikam varmış.
Okulun karşısındaki bir binanın kenarına geçip çömeldim. Sigaranın iki tanesini daha tüttürdüm. Kalan iki sigaranın ve çakmağın bir ehemmiyeti yok ama üç-dört saat içeride mahsur kaldıktan sonra çıkışta bir sigara iyi giderdi. Çömeldiğim ihata duvarına baktım. Duvarın üstüne demir konmuş. Demir tamamen sarmaşıkla kaplanmış. İmkan olup sarmaşıkların içine girsen kimse göremez. Dedim, iki sigarayı ve çakmağı koyacağım zula bir yer buldum. Sarmaşıkların arasına koyayım. Çıkışta sigara arayışına girmeyeyim. Sakladığım yerden alıp içeyim. Çünkü sarmaşıkların arasına sakladığım sigarayı hırsız gelse bulamaz. Çömeldiğim yerde iken sağ elimle hazinemi sarmaşıkların arasına koydum. Koyarken de yanımda, karşımda kimsecikler yok. Zira ins cin top oynuyor.
Bu arada böyle bir yol bulduğum için akıl ve zekama hayran kaldığımı, siz takdir etmeseniz de ben kendimi takdir ettim. Zeka böyle bir şey demek ki. İnsanın kendisini övmezse çatlar ölür dedikleri böyle bir şey olsa gerek.
Dört saatin ardından okuldan çıkınca gözümü sarmaşıklara diktim. Sağa sola bakmadan soluğu sarmaşıkların yanında aldım. Elimle koyduğum sigarayı alıp bir tanesini hemen orada, ikinciyi de eve varmadan yolda içeceğim hesabı yaptım.
Benim okuldan çıkmadan yaptığım hesap tutmadı. Çünkü elimde koyduğum iki adet sigara ve çakmağın yerinde yeller esiyordu. Şuraya, buraya koymuş olabilirim diye gözümün gördüğü sarmaşıkların arasına tek tek baktım. Yoktu. O anda yaşadığım haleti ruhuyeyi anlatamam. Üzüldüğümü ve tiryakinin sigarasızlık halini söylememe gerek yok.
Moral bozuluğuyla yola çıktım. Bir yerden sigara ve çakmak alayım dedim. Cepte ne para var ne de kredi kartı.
Sağa, sola baktım. Acaba sigara içen bir tanıdığa denk gelir miyim? Kimsecikler yoktu. Hızlanıp bir an evvel eve varayım da şu ihtiyacımı gidereyim dedim. Az ilerledikten sonra bir tanıdığa rastladım ama sigara içmeyen ve çakmak taşımayan biri. Ne diyeyim, kör talih.
Öğle vakti güneş tam tepede. Başta güneşten koruyacak şapka da yok. Çek çekebilirsen bu yolu.
Giderken, insanımız iki âdet sigaraya kadar düşmüş. Tiryakinin özene bezene sakladığı iki âdet sigara ve çakmağa kadar düşmüşse vay halimize. İki sigara ve bir çakmağı bu şekilde iç eden, eline fırsat geçerse daha büyüklerini çala, demek ki hırsızlık içimize işlemiş dedim.
Biliyorum, kızıyorsunuz, şu ele aldığın konuya bak, çok basit bir konu. İki sigaranın lafı mı olur, gel yanıma vereyim diyebilirsiniz. Evet, basit bir konu. Yalnız iki sigaraya düşen ve cebellezi yapan eline fırsat geçince neler yapmaz. Ne diyeyim, yazıklar olsun. Tiryakinin son sigarası alınmaz bile dememiş alan kimse. Elbette tüm toplum böyle değil. Toplumun genelini tenzih ederim. Bir de sizin gel de vereyim iki âdet sigara dediğinizi ne yapayım. Bana bir âdet lazımdı, o da o vakitti.
Bu psikoloji içerisinde yolu yarılamışken sabah beni bırakıp Karaman'a giden oğlan yanımda durdu. Babam ne ara gittin geldin dedim. Bizim oğlan beni bıraktıktan sonra Karaman'a gitti. Uğrayacağı yere uğradı. Ben sınavı bitirip evime varmadan geldi. Bu da sınav süresinin uzunluğuna, bir de sınavdan 1,5 saat öncesini ilave ettiğin zaman merkezi sınavlarda görev almanın akıl kârı olmadığına bir örnek. (Bu arada antrparantez, "Hani kendini akıllı ve zeki sanırdın" demenizin tam zamanı. "Üstelik sakladığın sigara da boşa gitmiş" deyin de moralimi iyice bozun).
Önce binmeyeyim, yürüyeyim, siz geçin dedim ama arabayla eve daha erken varıp şu kronik ihtiyacımı daha erken karşılarım deyip arabaya bindim. Varır varmaz da malum işi hallettim. Sağ olsun oğlan sabah ve öğle imdadıma Hızır gibi yetişti. Anlaşsak bu kadar dakiklik olmaz.
Not:Sarmaşıkların arasındaki sigarayı başkası nasıl bulmuş diye merak edebilirsiniz. Sizin gibi ben de merak edenlerdenim.
Benim hazine elden gittikten sonra şu kanaate sahip oldum. Bir, hırsıza kilit dayanmaz ise sarmaşıkların arasındaki hazine vız gelir. İkincisi, eliyle koymuş gibi benim sigarayı alan belki de çocuktur. Var gör bu bölgeyi bilen biri. Bu okulda merkezi sınav oldukça belki benim gibi birileri kimse görmez dşye bu sarmaşıkların arasına eşyasını, özellikle tiryakiler sigara ve çakmağını koyuyor. Onlar eşyamı iyi yere koydum diyerek sınava geçsinler. Sonrası hırsızların. Millet sınavda terlerken, onlar elleriyle koymuş gibi konan şeyleri topluyor. Herhalde böyle bir durum söz konusu. Çünkü bildiğin hırsızlar sarmaşıklara bakmaz bile. Başka da aklıma bir şey gelmiyor.
9 Eylül 2026 Çarşamba
Site Yöneticiliği Bir Başka (2)
Sitenin ağaçları üç katlı binanın boyunu geçmiş. Çam ağaçlarından dökülenler çatı oluklarını tıkıyor. Kesilsin, budansın diyenler var.
Budama eyvallah ama kesilmesine orman müdürlüğü ne der? Çünkü ekmek senin elinde ama kesmek senin elinde değilmiş.
Bu işin aslı astarı nedir diye meselenin künhünü öğrenmek için orman müdürlüğüne gidiyorsun. İlgili kişinin kapısını çalıp giriyorsun. Ekranda çalışan iki kişiden hangisinin aradığın kişi olduğunu öğreniyorsun. Benim diyene derdini anlatmaya çalışıyorsun ama ne mümkün. Ekrandan kafasını kaldırıp yüzüne bile bakmıyor.
Yüzüme bakar umuduyla ayakta bekliyorsun. İşini bitirinceye kadar boş yere oturayım diyorsun. Otur diyen yok.
Sonunda işiniz yoğun galiba deyince, "Siz söyleyin. Ben sizi dinliyorum" cevabını alıyorsun. Çalışırken beni de dinleyeceğine göre bir koltukta iki karpuzu taşıyan familyadan. Maşallah, çalışırken bir saniyesini bile boşa harcamıyor. Tam aradığım tip. Gökte ararken yerde buldum böylesini.
O çalışırken konuşmaya başlayınca başını kaldırdı. "Ağaçlarınız sedir ağacı imiş. Kökten ve ucundan kesecekseniz bizden onay almanız gerek. Sadece budayacaksanız, onaya gerek yok. Eğer kesilecekse karar defterinde karar alacaksınız. Başkan, başkan yardımcısı ve denetmenin imzası olacak. İmzalar eksik olmayacak. Karar defteri, site kaşesi, oturanlardan birinin tapusu ve kimlik fotokopisi olacak. Biz gelip bakarız. Sonucu size bildiririz" dedi. Teşekkür edip çıkıyorsun.
Kesilmesin, budansın diyenler çoğunlukta olunca budama işini yapan arayışına giriyorsun. Budama, toplama ve taşıma içinde 40 bin, 21 bin teklif veren oldu. Site sakinlerinden birinin "arabayı ben bulayım. budanan ağaçları site sakinleriyle yardımlaşma toplar, arabaya atılır. Ayrıca nakliyeye para vermeyelim" demesiyle biriyle sadece budama olacak şekilde 12 bine anlaşıyorsun.
Anlaştığın kişiyle gününü ayarlıyorsun. Gün gelmeden site kenarına konan araçların çekilmesi için uğraşıp didiniyorsun. Çekilmeyen araçların kime ait olduğu arayışına giriyorsun. Şunun, bunun deyip zillere basıyorsun. Güç bela çektiriyorsun. İki aracın sahibini bulamıyorsun. 112'yi arıyorsun. "Hemen çektiririz" cevabı alıyorsun. Bizim ağaçlar budandı, arabaların konduğu kısımlara dokunulamadı. İki gün boyunca o araçlar orada durdu. Sahipleri gelmedi. Belli ki iki araç, Ankara ya da İstanbul'a günübirlik THY ile yolculuk yapanlara ait. Onların işi görülsün de bizim ağaçlar budanmasa da olur. Bir de zaten yola para veriyorlar, bir de otoparka ücret ödemesinler. Öyle ya bizim sitenin kenarı ne güne duruyor. Üstelik bedava.
Ağaçlar hızlı bir şekilde çabucak budandı. Ağaçların altı budanan dallarla doldu. Bazı dallar tek kişiyle kaldırılacak gibi değil.
Yükleyeceğimiz aracın arkasına çıkamayacak şekilde başka bir araç park ettiği için aracı eski hacıların yolunu bekler gibi bekledik. Bekledik diyorum ama bekledim. Çünkü dallar çekilecek, arabaya yüklenecek ortada ne araba var ne de site sakini. Evine girip çıkan da kolay gelsin deyip çekti gitti. Tüm iş kala kala Kürt Memed'e kaldı.
Nihayet araba geldi. Part time çalışan kapıcıyı çağırdım. Birimiz çekip geldi, diğeri arabaya istifledi. Benim çalıştığımı gören evde KPSS'ye hazırlanan tekne kazıntısı da yardıma geldi. Üstümüz başımız battı. Eller simsiyah oldu. Akşama doğru kapıcının eşi kocasını aramaya geldi. Ağaç çektiğini görünce yanımızda kocasına saydı döktü. Adam baktı ki pabuç pahalı, aile saadeti bozulacak, "Görüyorsun durumu. Benden bu kadar" deyip çekip gitti. Kala kala koca sitede baba ile oğul kaldık. Akşamın ilerleyen vaktine kadar tüm dallar üzerimizden geçti.
Artı dalları toplayıp istiflerken salın sivri yeri eline gelince damarlarındaki kan dışa boşalarak gazi oldum. Üzerime giydiğim eşofman yıkansa da yüz ağartmayacağı için çöpe gitti.
Site sakinleri “kimseyi bulmadan bu iş uygun fiyata geldi, biz yardım edemedik, baba-oğula kaldı bu iş, sağ olsunlar” diyeceği yerde “İki adam bulup çektirebilir. Yanlış yaptı. Ne gerek vardı” demişler. Hatta kapıcının da çalıştığını gören, “Bu iş kapıcının görevi değil” bile dedi. Yarım bıraksa da kapıcıyı gönülledik ama baba ile oğul avucumuzu yaladık. Meccanen yaptık bu işi. Haydi ben neyse de oğlan sınava hazırlanmaya ara verdi. KPSS iyi geçmezse, “Budanan ağaçları toplamaktan yeterince çalışamadım” mazereti öne sürse çocuk haklı.
Hasılı, site yöneticiliği bir başka. Şiddetle ve hararetle tavsiye ederim.
8 Eylül 2026 Salı
Site Yöneticiliği Bir Başka (1)
Menzilim Uşşak
7 Eylül 2026 Pazartesi
Büyük Konuşmuşum!
İlk müdürlüğümde tanıştım. Komşu okulun müdürüydü. İlden, görev yerimiz ilçeye aynı arabada gidip geldik.
Son yıllarımızda kendisinin kaptanlığında yolculuk yaptık.
Ne yaptığını bilen idealist bir müdürdü. Erken yaşta müdür olduğu için bu görevi de severek yapıyor. Uzun yıllar koltukta oturduğu için herhalde en sevmediği öğretmenlik olsa gerek.
Etkinlik üzerine etkinlik yapar, yaptığı her etkinliğin de mahalli basında yer almasını ister. Protokol takınır. Etkinliklerinde de protokolü eksik etmez. Reklamı da severdi.
İşine aşık bu müdür, işine başkasını karıştırmaz, başkasının işine de karışmaz. Verdiği görevi ilgili kişiden bekler, bunu da takip eder. Bununla ilgili birkaç örnek vereceğim: Okulundaki son sınıf öğrencisi az olduğu için deneme sınavlarını bizim okulla birlikte yaptırırdı. Kaç öğrencilik deneme istiyorsun, sipariş vereceğiz dediğimde, "Bu işe şu müdür yardımcısı bakıyor" derdi. Yani bir iş kimin görevi ise ona yönlendirirdi. Bu sadece denemeyle ilgili değil, her konuda böyleydi. Sonunda, mübarek, deneme sayısını öğrenmek için senin yardımcını ben mi arayacağım? Arayıp bana sayıyı versen ölür müsün? Okulun yansa 'Buna şu bakıyor' diyeceksin dedim. Güldü.
Milli eğitimde toplantı çıkışı, gelen evrak var mı diye kutuya bakardık. Ben olan evrakı alıp okula götürürken, o bakar, sonra geri bırakırdı. Niye almıyorsun dediğimde, "Herkesin bir görevi var. Bu da hizmetlinin görevi. Gelip alsın" derdi.
Sabah ve akşam okul ve evimize gidip gelirken aramızda muhabbet eksik olmazdı. Bir gün beni yanına müdür yardımcısı olarak al dedim ya da o 'yardımcım ol' dedi. Olur dedim ama senin emrinin altında çalışmam dedim. Gülüşmüştük.
Yıllar sonra yollarımız ayrıldı. O başka bir ilçeye müdür olarak gitti. Ben de il merkezinin kenarında bir okula yönetici olarak gittim.
İlçeden il merkezine müdür olarak atandığında ben öğretmenliğe dönmüştüm. Yanına hayırlı olsuna gittim. İnsan beni yanına yardımcı alır dedim. O kadar unutkan olan, geçmişi pek hatırlamayan bu müdür, "İyi olurdu abi. Yalnız senin emrinin altına girmem" demesin mi? Demek ki her geçmişi hatırlamasa da bazılarını özellikle benimle ilgili olanı unutmuyormuş.
Yanında yardımcı olarak çalışmasam da yıllar sonra KPSS sınavında karşılaştık. Sınavda ben gözetmenim. Salona çıkıp sınav evrakıyla salon başkanını bekliyorum. Gele gele emrinde çalışmam dediğim müdür gelmez mi?
Beni görünce sınav evrakını bana uzatıp "Buyur sınavı yap, başkan da sen ol. Ben gideyim" diyerek nezaket gösterdi ama sonrasında hiç acımadı.
Hasılı o başkan ben de gözetmen olarak sınavı usulüne uygun yaptık. Sınav boyunca "Abi şunu dağıt", "Abi bunu yap", "Abi, şunu topla" dedi durdu. Abi demediği yerde evrakı uzattı, anlarsın dercesine.
Karekodları soru kitapçıklarından tek tek çıkarıp kendisine vermemi de benden istedi. Ben uğraştım. O ise yanımda dikildi. Verdiğim karekodu yapıştırdı. Bereket, çıkar, şuraya yapıştır demedi.
Giriş belgelerini sırayla topladım. Topladıktan sonra hem sırayı kontrol ettim hem de sayıyı. Ardından zarfın içine koydum. Az sonra benim zarf içine koyduğum giriş belgelerini çıkarıp tek tek saydı. Sonra zarfın içine koydu. Belli ki bana güvenmedi ya da ben ona güven vermedim.
Sınavın bitimine ramak kala giriş belgelerinin konduğu zarfın içinden giriş belgelerini çıkarıp tekrar saydı. Ne iş? Kaçıncı sayışın? Kendine iş mi arıyorsun dedim. Güldü. "Son yıllarda bende tekrar tekrar sayma başladı. Bundan ben de hoşnut değilim" dedi. Güldü. Bereket, salon başkanıyla nasıl böyle konuşursun demedi.
Sınavın bitimiyle birlikte soru kitapçıklarını ben o da cevap kağıtlarını tasnif etti. Zarfı usulüne uygun kapatıp vedalaştık. Ayrılırken seni yazacağım dedim. "Yaz abi. Haberim olsun, okuyayım dedi.
Kısaca, o salon başkanı ben gözetmen olarak görev yaptık. Her ne kadar fî tarihinde senin emrinin altında çalışmam desem de iki saatliğine de olsa bir nevi o benim amirim ben de onun memuru oldum. Sen misin bana zamanında senin emrinin altında çalışmam diyen dercesine fırsat bu fırsat deyip iki saatliğine de olsa bana amirlik yaptı. Hiç acımadı. Emir ve talimatlarını ihmal etmedi. Hele bir kürsüde oturuşu vardı ki görülmeye değerdi. Bana da plastik sandalyeye oturmak kaldı. "Abi, şu kürsüye buyur" bile demedi. Bereket! Oturma, aralarda gez dolaş demedi.
Hasılı, zamanında senin emrinin altında çalışmam diyerek büyük konuşmuşum. O zaman büyük lokma yiyip büyük konuşmamam gerektiğini anladım ama heyhat.
Bu arada ne kadar fark var bilmem ama salon başkanı göreviyle benden fazla ücret alacak da ona yanarım. Beni bitirirse bu bitirir. Zaten fazla para alacağını biliyor olmalı ki kayınpederinin kızı ve çocuklarının anasını yanına alıp alışverişe çıkmış. Sınav gününün akşamına doğru marketin önünde karşılaştık.
Teşbihte hata olmasın. ÖSYM adeta aslanı kediye boğdurdu. Ne diyeyim, ah ÖSYM ah!
Niçin Kilo Verdiğimi Anladım
Sabahleyin kahvaltı öncesi aç karna tartıldığım zaman 69 küsur kilo gelirdim. Bazen 68 küsura da indiğim olurdu. Bu da beni sevindirirdi.
Hayatıma bu şekil kilo ile devam ederken temmuzun başında dört günlüğüne kaplıcaya gittim geldim. Kaplıcada açık büfeyi görünce saldım kendimi.
Kaplıca dönüşü tartıldığım zaman 1,5-2 kilo aldığımı gördüm. Haliyle üzüldüm.
Bu fazlalığı nasıl veririm derken arka arkaya birkaç defa mükellef sofrayla karşılaştım. Sofra mükellef olunca tutmayın beni dedim. Verdim kendimi. Nasılsa kilo vermenin reçetesi vardı elimde. Antrparantez söyleyeyim. Kilo vermede tek reçetem yürümek.
Günde normal yürüyüşle rutin 10-12 bin arası adımlıyorum ama aldığım kilo bana mısın demedi. Gitmem de gitmem. Zira ben kalıcıyım dedi. Göbek de çıktı.
Aslında bunun yolu vardı ama seri ve tempolu yürüyüşlere veda ettim. Ara ara bu tempoya kendimi kapatırsam da tempolu yürüyüşe niyetim yok.
Bugün iner, yarın iner derken aç karna 71'e demirledim. Olsun, bu kadar kilo da bende olsun diye kendimi teselli etmeye çalışsam da nafile.
Kilo 72 olunca birkaç gündür de tartılmayı bıraktım.
İki aylık tatil sona erip okula gitmek için kalktığımda ilk işim tartıya çıkmak oldu. Çıksam da yine 70'in üzerindeyim diye düşündüm. O da ne! Tartının ekranında 69,7 yazmaz mı? Yanlışlık olmalı diye inip inip çıktım. Hepsi de aynı geldi.
Haliyle bir sevinç bir sevinç. Mutluluğuma diyecek yok. Ne de olsa iki ay sonra 70 kilonun altına indim.
İyi de kilomun 70'in altına inmesinin sırrı ne idi? Ekstra bir şey yapmamıştım. Yeme ve içmeme de özen göstermedim. Ne buldumsa mideye indirdim. O zaman neyin nesiydi bu?
Düşün taşın. Sonuç yok. Çünkü aklıma bir şey gelmedi. Okulda yapılacak toplantıya giderken kilo vermenin sebebini nihayet buldum. Bilin bakalım sebebini.
Okulların açılacak olması. Daha bir hafta var ama yüz yüze seminer başlangıcı bile kilomu indirmeye yetmiş de artmış. Demek ki okul açılacak üzüntüsüymüş bendeki. Üzüntüymüş kilomu indiren.
Üzüntü kiloyu indirir mi demeyin. Bunu gelin bana sorun. Okul deyip de geçmeyin. Adeta erimişim.
Yaz tatiline girerken biter mi bu iki ay dediğim iki ay göz açıp kapayıncaya kadar bitti. Demek ki okulların açılması yaklaştıkça vücudum erimiş. Şekil A da görüldüğü gibi tecrübeyle sabit.
Hasılı, kilomun inmesi şimdilik okulların açılacak olması üzüntüsünü bastırdı.
5 Eylül 2026 Cumartesi
Dertsiz İnsanı Ara ki Bulasın
Cuma namazı öncesi market önünde bir hemşerimle karşılaştım. Ailesini tanıyorum, kendisini kimlerden olduğunu bilmekle beraber simaen tanıyorum. Hal hatır, şura bura derken memlekete gider gelir misin dedim. "Gitmem. Nere gideceğim, kime uğrayacağım. Abilerimin hepsi vefat etti. Yeğenlerle de araya mesafe koydum" dedi.
Sizin durumunuz iyi bildiğim kadarıyla. Atadan kalma yerleri paylaşmadınız mı dedim. "Var da paylaşamıyoruz. Öylece kaldı. Veresenin ikisi reddi miras talebinde bulundu" dedi. Borç mu var dedim. "Abimden kaynaklı borç var. Satalım diye harekete geçiyoruz. Biri bizden habersiz bir alıcı ayarlıyor, kalıyor. İşin içine miras girince 'Babamdan sonra yeni babam sensin' diyen yeğenlerim bile değişti" dedi.
Sonra anamgil yedi kardeşmiş. Dedemin 7 bağı varmış. Daha ölmeden 'Şu bağ senin, bu bağ senin" diyerek herkese paylaştırmış. Bağı bari alayım diye bağın peşine düştüm. Bize düşen bağı falanın deyip falan teyzemin üzerine geçirmişler. Teyzem öldü. Oğluna kaldı. Oğlu da öldü. Yeğeni aradım. Yeğenim, sizdeki falan bağ bizimmiş. Şahitler de var. Uygun bir zamanda üzerime alayım dedim. Yeğen pek oralı olmadı".
Gel zaman git zaman yeğeni tekrar aradım. Yeğenim, iki şahit var. Şu bağı alayım dedim. "Dayı, şahitler falan falan mı" dedi. "Evet" dedim. Ardından, "Dayı, ben bağ falan vermem. Tapu bizim üzerimizde. Eğer dediğin gibiyse öbür dünyada babamla konuşur, halledersiniz. Ben veremem" dedi. "Ben de bırakıverdim peşini. Varsın onların olsun dedim" dedi.
Ardından "falanla ara ara şurada otururuz" dedi. O dediğin sosyal medyada çokça paylaşım yapıyor dedim. "Tuzu kuru da ondan. Ben yapamam onun yaptığını. Benim de çok söyleyeceğim var o alemde ama hiçbir şey paylaşmadığım gibi emoji bile bırakamıyorum" dedi. Emeklisin. Görüşlerini rahatça paylaşabilirsin dedim. "Emekli olmaya emekliyim ama iki çocuğumun ikisi de öğretmen. Yazdıklarımdan dolayı onların başına halel gelsin istemem" dedi.
Bu ayaküstü konuşmadan anladığım, her işimiz gibi miras işimiz ve paylaşımımız da sorun. Birimizin borçlu olması paylaşımı engelliyor. Zamanında sözle yapılan paylaşım kayda geçirilmediği için vereseler arasında anlaşmazlıklar ortaya çıkıyor. Hakkı olmadığı halde tapuyu bir şekil üzerine geçiren de tapuyu devretmeye yanaşmıyor. Anlaşılan o ki helal ve haramdan anladığımız domuz eti yememekten ibaret. İşin içine miras girince yeğen amcayı saymıyor.
Sosyal medya çekincesi ise çoğumuzun elini, kolunu ve dilini bağlıyor. Daha emekli değilim diyor, emekli olunca da çocuklar ve torunların geleceği için insanımız her şeyi içine atıyor.
İlk defa karşılaşıp ayaküstü konuştuğum hemşerim içini böyle boşalttı belli ki derdi çok. Ben de uzaktan gözlemlediğime göre ne kadar sakin ve güleç sanırdım. Belli ki bu dünyada dertsiz insan herhalde yoktur.
3 Eylül 2026 Perşembe
İhtiyarladığımın Alametleri (2)
Perşembe akşamı markete uğrayıp alışveriş yaptım. Eve geçmeden dondurmacıya uğradım.
Ertesi günü tekrar aynı marketten alavere yaptım.
Pazar günü kahvaltıya kayın biraderin ablasının çocukları gelecekmiş. Cumartesi gecesi tam yatağa başımı koymuştum ki "Yumurta yok evde" dedi oğlanın annesi. Yataktan başımı nasıl kaldırdım bilemedim. Yahu, iki gündür alışveriş yaparım. Adeta marketi yol yaptım. Çektim geldim. Yumurta da aldım. Evde yumurta nasıl olmaz. Ne ara bitti bir koli yumurta bir günde dedim. "Alsan evde olurdu. Hani evde yok" dedi.
Sabahında yumurtasız misafir ağırladıktan sonra konma ihtimali olan her bir yere bakarak her bir yerde yumurta aradım. Olur ya ben veya oğulların anası koymuş. Ben de bir yerlerden bulup aha yumurta ya gözün görsün diyecektim. Ev kazan ben kepçe oldum. Evi fır döndüm. Baktığım yerlere bir daha bir daha baktım. Fakat yumurta namına bir şey yok.
Bir düşüncedir aldı beni. Sorular sorular: Acaba yumurtayı aldığım yerde unutmuş olabilir miydim? Eve getirdim de oğlanın annesi paraya ihtiyaç duyup yumurtayı satarak paraya tahvil etmiş olabilir mi? Hanımın oğlu, bir koli yumurtayı görünce çiğ çiğ içmiş olabilir mi? Birileri eve girip de yumurtayı götürmüş olabilir mi? Evi cinler basıp yumurtayı kolisiyle iç etmiş olabilir mi? Hiçbir soruya makul bir izah getiremedim. Tek makul ve acı bir gerçek olan, evde yumurtanın olmadığıydı.
Pazar günü yumurtasız mükellef kahvaltının ardından pazar arabasını alıp pazara gittim. Pazarda gözüme ne iliştiyse aldım. Dönüşte, markete uğrayıp yumurta, karpuz aldım. Ardından eve geçtim. Pazar pazar pazarı, marketi yol yaptım. Tek faydası, bu vesileyle hem iş yaptım hem de rutin yürüyüşümü aradan çıkardım.
Pazartesi günü kendimi eve hapsederek torunlara hasrettim günümü. Torunlar gittikten sonra az yürüyüş yapayım diye evden çıktım. Yürüyorum ama aklım, fikrim aldığım yumurtanın evde olmadığındaydı. Önce dondurmacıya vardım. Selam mekandan sonra sana yüz puanlık bir soru. Geçtiğimiz perşembe akşamı market alışverişini ardından senden dondurma almıştım. Bir elimde de yumurta olması lazımdı. Dondurma alırken yumurta kolisini buraya bırakmış olabilir miyim dedim. Düşündü taşındı. "Hayır, burada bırakmadınız" dedi. Eyvallah deyip çıktım. Madem günler öncesinin yumurta peşine düştüm. Yarım bırakmayayım. Bir de markete uğrayıp sorayım dedim. Antrparantez yumurtanın parasında değilim. Günümüzde her şey varsın yumurta kolisi fiyatı gibi olsun. Tek derdim, o gece yumurta aldım mı, almadım mı, aldım ise yumurta nerede, almadımsa bu durumu nasıl izah ederim?
Marketin yöneticisi marketin önünde imiş. Selam verdim. Başkası duymasın diye elimle işaret yaparak tenha bir yere buyur ettim. Perşembe akşamı sizin buradan yumurta aldım diye biliyorum. Fişim yok. Aldığım yumurta marketin dışında kalmış olabilir mi dedim. "Bana o günkü yaptığın harcamanın tam miktarını söyle. Ben de ne aldığına bakayım" dedi. Slipe bakıp tam miktarı söyledim. İçeri geçip az sonra geldi. "O akşam, yoğurt, peynir ve mor üzüm almışsın. Yumurta yok" dedi. Eyvallah, sağ olasın. Sanırım yumurta almayı kafa koyarak markete girmişim. Başka şeyler alıp yumurta almadan çıkmışım dedim. Teşekkür edip ayrıldım.
Görünen o ki yumurta almamışım. Çünkü yönetici Halebi oradaysa arşın burada deyip belgesiyle ortaya koydu. Üstelik ne aldığımı tek tek saydığı gibi aldığım üzümün rengine varıncaya kadar bu alışverişe vakıftı. Vay be bu slip neymiş böyle dedim. Ben de daha önce hangi ilacı aldığımı, evde o ilaçtan ne kadar kaldığını sadece eczacılar bilir sanırdım. Meğer marketler de biliyormuş her şeyi. Tüm bundan, bir benim haberim yokmuş.
Her ne kadar marketin sisteminde yumurta almadığım ortaya çıksa da o zaman bu neyin nesiydi? Yumurtayı poşete koymadan taşıdığım bile gözümün önüne geliyor. Yumurta almadığım halde yumurta almış halimi nereye koyacaktım. Acaba ben halüsinasyon hali mi yaşıyorum. Daha neler...
Bu durumu bahsettiğim bir arkadaş "Bu, iyi bir hal işareti değil" dedi. Ama ben 1982 yılında sınıftan ayrılmış arkadaşım okul numarasını hatırlıyorum dedim. Dedi ki "Kova konusu". Dedim ben şimdiki hali unutup kovanın içinden mi konuşuyorum. "Muhtemelen evet" dedi.
Hasılı, kabul etmeye pek yanaşmasam da tüm bu yaşadığım, ihtiyarladığımın alameti olsa gerek. Gözümde gözlük varken gözlüğü, telefon elimdeyken telefonu aramaktan geçtim. Almadığım şeyi almış gibi hissetmek hiç yenilir yutulur türden değil. Bu yüzden çok zoruma gitti. Ama problem görüyor muyum? Asla. Çünkü unutmak insanı mutlu eder, hatırlamamak kadar güzel bir şey yok. İnsan yaşadığını ve ne yaptığını unutunca her gün güne yeniden başlar. Bu da sıfır km sayılır. Bu arada züğürt tesellisini severim.
Ezcümle, bu yaştan sonra ne oldum değil, ne olacağım diye düşünmek lazım.
Bu arada slip deyip de geçip gitmeyelim. Bilelim ki o slip bir nevi kişinin amel defteri. Sen unutsan da o kaydını tutuyor. Ak koyun, kara koyun ortaya çıkıyor. Üzümün rengini bile söylüyor. Bu durumda hafıza işini slip yerine getiriyorsa onca bilgiyi ve geçmişi kafanda tutup ne diye ağırlık edeceksin değil mi?
Not: 1.Yine de slipten beklerdim ki yaptığım alışverişlerin içine bir koli yumurta da eklemesiydi. Bu, bu garibanı çok sevindirirdi. Ama nerde? Adı üzerinde slip. Siz siz olup slip varken almıştım demeyin. Slipe güvenin, gerisini merak etmeyin. Aksi takdirde bu slipin böyle mahcup etme gibi bir yönü de var.
2.Ana len şimdi aklıma geldi. Acaba yumurtayı perşembe akşamı değil de cuma günü gündüz yaptığım alışverişte almış olabilir miyim? Şimdi gidip cuma günkü slipe baktırmak lazım. Bunu da kim yapacak. Bunun için yüz lazım. Çünkü insanın bir yere bir kere yüzü olur. İkincisinde yokum. Yalnız ikinci kez gitmiş olursam market yöneticisinin, amca senden kurtuluş yok. Al şu yumurtayı. Bu meseleyi kapatalım der mi? Bunu denemek lazım. Ama dediğim gibi bu sefer yokum. Ama benim adıma gidip market yöneticisi ile konuşursanız bilin ki alametleri karşıma bugünlerde sıkça çıkan bu ihtiyarı sevindirirsiniz. Yok, biz bu işi yapamayız derseniz yumurtam da yumurtam diyen bu ihtiyara bir koli yumurta satın alabilirsiniz. Niye zahmet ettiniz, çok ince düşünmüşsünüz derim ama getirdiğiniz yumurtayı almamazlık etmem. Haydi göreyim sizi.
3.Esnafsanız, sizden alavere yapıyorsam, bir gün gelip, geçen gün şunu almış olabilirim diye kapınızı çalabilirim. Bu durumda sözüme değil, slipe bakınız. Slipiniz yoksa sizi ben bile kurtaramam.
4.Sizde böyle yaşlılık alametleri yoksa halinize sevinin. Varsa yok gibi davranmayın. Yorum olarak yazın da bu gariban da herkes böyleymiş yani benim gibiymiş diye sevinsin. Yok, seni o sevinçten mahrum edeceğiz derseniz Allah sizi bildiği gibi yapsın.
5.İhtiyarlık alametlerinin hepsi bu kadar mı demeyin. Fî tarihinde bankamatikten para çekip de parayı almadan gittiğim de daha bugün gibi aklımda.
İhtiyarladığımın Alametleri (1)
Fî tarihinde üç harfli marketten alışveriş yapıp geldim. Birkaç gün sonra kayınpederin kızı, "Listeye çay yazmıştım. Çay almamışsın" deyince, mübarek, hem de kaç paket birden aldım dedim. "Getirdiğin poşetlerin içinden çay çıkmadı" dedi.
Alışveriş fişine baktım. Aldığım çayları gösterdim. "Almışsındır ama çay gelmedi" dedi.
Bir düşüncedir aldı. Ne yapayım derken fişin üzerindeki sabit numarayı çevirdim. Birkaç gün önce alışveriş yapmıştım. Üç, dört paket de çay almıştım. Acaba, market arabasında kalmış olabilir mi dedim. "Evet, beyefendi. Dışarıdaki market arabasında kalmış, biz emanete aldık. Gelip alabilirsiniz, dedi.
Evden bir çıkışım vardı ki adeta uçarak gittim markete. Birkaç gün gecikmeli de olsa aldığım çay paketleri nihayet evime girmiş oldu. Kaybettiğim eşeğimi bulmanın sevincini anlatamam. Anlatsam da başınıza gelmedi ise pek de anlaşılmaz.
*
Bir marketten daha önce kullanmadığım aynı markanın birkaç çeşit kahvesini aldım. Kahveyi beğenmedim.
Meblağı fazla bir şey tutmuyor ama evde de kullanmayacağım. Atamıyorum da.
Daha önce kullandığım markayla değiştireyim diye düşündüm. Aradan bir hafta geçmiş. Üstelik alışveriş fişi de yok. Zamanın ruhu. Fişi ya almıyoruz ya da en yakın çöpe atıyoruz.
Bir gün o marketin önünden geçerken içeri girip sorumlu kişiye değiştirir misiniz diye sordum. "Ödemeyi nakit mi yaptınız kredi kartıyla mı" dedi. Kartla yaptım dedim. "Slipi gösterirseniz ben buradan yaptığın alışveriş fişinin çıktısını alırım. Değiştirebilirsin. Getir, yardımcı olalım" dedi.
"Slip, çıktı, yardımcı olma" şeklinde cevaplar beni şaşırttı. Çünkü böyle cevap beklemiyordum. "Fiş yoksa geri iade alamıyor ve değişim yapamıyoruz" demesini bekliyordum. Çünkü mağaza ve marketlerden bugüne kadar hep böyle duyduk. Farklı bir yönetici profili ile karşılaşınca sevdim marketin bu yöneticisini.
Ertesi günü açtığım kahve paketini evde bırakarak diğer açılmayanları poşete koyup markete gittim. Yardımcı olacağını söyleyen yönetici yoktu. "Yarım saat sonra burada olur" dediler. Çarşı, pazar dolaştıktan sonra dönüşte uğradım. Yönetici yerindeydi. "Slipi gösterdim. Slipteki numaradan ve tarihten yaptığım alışverişi buldu. Fişi çıkarıp kasiyere uzattı. Bana da" Siz alacaklarınızı alın, değiştireceğinizi şu arkadaşa verin. Önce geri iade alacak, sonra aldıklarınızı geçecek, dedi.
Hemen bildiğim markanın kahvelerinden birkaç paket alıp iade ve değiştirme işim bir çırpıda halloldu.
Beğenmediğim kahve markasından bu şekilde kurtuldum. Yalnız beni esas mutlu eden market yöneticisinin ilgisi, alakası ve yardımı idi. Kolay yoldan beni başından savacağı yerde zoru seçti. Konya'nın yerel zincir marketi olan bu işletmenin diğer yöneticileri de böyleyse bu market kurumsallaşır, kurum kültürü oluşur ve müşterisine güven verir. Ne diyeyim, helal olsun böyle yöneticilere.
28 Ağustos 2026 Cuma
Bir Zamanlar Konya *
Biraz nostalji olsun.
Bir zamanlar Konya’da köyden gelip şehirde bir yere gitmek için at arabaları vardı. Hem aile hem de eşya at arabasına konur, pazarlık yapılarak gideceğin yere gidilirdi.
Aynı şekilde benzinli çalışan üç tekerli arabalar vardı. Bu da eşya taşıma ve bir yere gitmek için kullanılırdı. Bazıları da şimdiki taksilerin yerine üç tekerlekli satın alır, gideceği yere onunla gider, aldığı eşyayı da bununla taşırdı.
Üç tekerlilerin bir de bisiklet gibi pedala basılacak gidilenleri vardı. Aynı amaçla kullanılırdı.
Toplu taşımada kullanılan Arçelik adı verilen üç tekerlekli arabalar vardı. Diğer üç tekerli arabalar gibi arkadan değil, önden çekmeli idi. 5-6 kişi binebilirdi bu araçlara.
Sonraları dolmuşlar çıktı. Selçuklu tarafından gelen dolmuşlar Alaaddin çevresinden Kayalıpark, oradan Samanpazarı denilen mevkie giderdi. Dolmuş şoförü Atatürk Kız Lisesine geldiği zaman tek tek inilecek yerleri sayardı. “Adliye, Fuar, İnce Minare, Zafer, Alaaddin, Eski Belediye, Konak” şeklinde sayar dururdu.
Bilmeyenler ve yaşı genç olanlar için söyleyeyim. Bir zamanlar Adliye, Karatay Medresesinin Alaaddin Tepesine bakan tarafta idi. Şimdi Kültür Park adı verilen yer Fuar, İş Bankasının olduğu yer eski belediye idi. Valiliğin olduğu yer ise Konak, Vilayet, Valilik diye anılırdı.
Şimdi düşünüyorum da Adliye, Fuar, İnce Minare, Zafer neredeyse yan yana ve aralarında pek mesafe yok. İki adımlık yerin hepsinde dolmuş durağı varmış.
Belediyeye ait toplu taşımada kullanılan körüklü olmayan, Mercedes marka sarı otobüsler vardı. Bilet atılarak binilen bu otobüslerde oturacak yer bulmak pek mümkün değildi. Bilet atılan kutu zaman zaman dolar, boşaltmak için şoför yakardı. Önceleri para atılırdı. Bozuk para taşıman gerekirdi. Şoför atılan biletleri ya da paraları tek tek kontrol eder, öğrenciyim diyenlerin pasolarını göstermesini isterdi.
İşe gidip gelmek için evlerde bisiklet yaygındı.
Gençlerin, öğrencilerin, yeni evlenen ya da evlenecek çiftlerin uğrak yeri ise Alaaddin Tepesi ve Meram Bağları idi. Evlenen ya da evlenecek çiftler hem Alaaddin Tepesinde hem de Meram Bağlarına giderek orada oturur, bir şeyler yer içerdi.
Çimlerin bulunduğu bölgelerin hepsinde “Çimlere basmak yasak” levhası olurdu. Basmak da yasak, oturmak da. Kazara otursan hemen görevli gelir, çimlerden kaldırırdı. Şimdilerde çimlere basmak yasak levhasını görmediğim gibi oturduğun zaman kaldıran görevli de yok. O kadar görevli nere gitti. Şimdi çimlere basma ve oturmada niye sakınca yok bilmiyorum. Hoş, serbest oldu ama elbiseme çimin yeşili geçer diye oturamıyorum. Hasılı çocukluğum oturmak istediğim çimlere oturmayacak geçti. Şimdi serbest ama elbiseme renk girer diye oturamıyorum. Ne edersiniz ki ömrüm çimlere oturamadan geçip gidecek. Gözüm açık giderse bilin ki bundan.
Eskiden belediye otobüsüne binince şoförden, çimlere oturunca düdük çalan görevliden, polis ve zabıtayı görünce onlardan, öğretmen ve idareciden vb. herkesten korkardık. Şimdi her şey tersine döndü. Saydıklarımın hepsi bizden korkuyor.
*13.09.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
27 Ağustos 2026 Perşembe
Korku Bacayı Sardı
Korkunun ecele faydası yok diye bilsek de insanımızın kahir ekserisinde adeta korku bacayı sarmış.
Önce korku bacayı sarmış ne demek bir bakalım: "Bir tehlike veya endişe verici durumun, kontrolden çıkacak kadar büyüdüğünü ve herkesi büyük bir panik veya korku içine soktuğunu anlatan mecazi bir sözdür". "Olayların kötüye gitmesi ve bu gidişatın yarattığı kaygının herkesi sarması" anlamına gelir.
Bu deyim, olup biten gündemlere dair yorum yapmayan, susan ve görüş bildirmeyen insanların sayısının her geçen gün arttığını görünce aklıma geldi.
Bire bir görüşmede senin gibi düşünen ama birkaç kişinin olduğu ortamda dut yemiş bülbüle dönen insanları bilirim.
Çoğunun sosyal medyası bile yok. Varsa da herhangi netameli bir konuda renk vermiyor, okuyup iz bırakmadan çekip gidiyor.
Bazen belli ki bu insanlar her doğru her yerde söylenmez sözünü düstur edinmiş diyorum. Bunu da yeterli bir gerekçe görmüyorum. Başka da aklıma bir şey gelmiyor.
Gerçi sosyal medyada görüş bildirmekten kaçınanları anlayabiliyorum. Çünkü sosyal medya, görüşlerinden dolayı kişilerin fişlendiği ve kara listeye alındığı yer.
Bu insanların derdi mi yok, niye böyle dertsiz, gamsız duruyorlar, niye görüş serdetmiyorlar diye düşünürken biri imdadıma yetişti: "Abi, MİT ve emniyet ortaklaşa günlük sosyal medyada paylaşılan her şeyi didik didik inceliyormuş. Bununla da yetinmiyorlarmış. Paylaşımla neyin kastedildiği yapay zekaya soruluyormuş. Paylaşımı sorun görülenleri derdest edip savcının huzuruna çıkarıyorlarmış. Böyle hakkında işlem yapılan sayı da az değilmiş. Dikkatli olmak lazım. Hatta hiç yazmamak en iyisi. Hiçbir paylaşım yapma" dedi. Ciddi olamazsın. Bu kadar da olmaz dedim. "Abi, ciddiye al. Bana bunu söyleyen kaynak sağlam" dedi. Buna iddia diyeyim. Bu iddianın ne derece doğru ve uygulanabilir olduğuna yine de temkinli yaklaşayım. Şu var ki bana bunu aktaran kişi, atacak ve yalan söyleyecek biri değil.
İspatı gereken bir iddia olsa da bu anlatılanlarla birlikte jetonum düştü. Öyle zannediyorum, bu kişinin söylediğinden sessiz milyonlar da haberdar. Ne olur ne olmaz, bu yaştan sonra bir de mahkeme işiyle uğraşıp ağrımaz başımı ağrıtmayayım deyip görüş serdetmiyor. Anlaşılan o ki insanımız çok akıllı. Bu iddia bile insanımızı susturmak için yetmiş de artmış bile. Hatta öyle ki yasak ve suç olmayanları da söylemeyerek yoğurdu üfleyerek yiyor. Yani daha garantici davranıyor.
Yine iddiadan hareketle eğer böyleyse yani her yazı ve paylaşım günlük taranıyorsa sosyal medyada yazıp çizen ve görüş bildirenler, kusura bakmasın da cahil cesaretiyle bunu yapıyorlar. Anlaşılan o ki bu cahil cesaretiyle yazıp paylaşanlar için henüz korku ya da ateş bacayı sarmamış.
Ne diyeyim. Ümit ederim ki yersiz bir iddiadır ve hiç temenni etmem. Böyle bir şey yapıldığına ihtimal vermek istemiyorum. Yalnız şu var ki aslı olmasa bile dolaşımda olan bu iddia, saldığı korkuyla amacına ulaşmış görünüyor.
Gönül ister ki insanımız, itibar suikastı yapmadan, kişiselleştirmeden, iftira atmadan ve dezanformasyon bilgi yaymadan bu alemde görüş serdedebilsin, eleştirebilsin, zıt ve aykırı görüşünü söyleyebilsin, karşılıklı yazışıp görüş alışverişinde bulunsun.
Hayata Küsmüş Bir Profil
İnsanoğlunu anlamak zor. Hele bazı insanları anlamak hiç mümkün değil.
Tanıdığım biri var. Yıllar yılı görmem. Hoş başkası da görmüyor, görüşmüyor. Çünkü içine kapanmış, eşine ve dostuna, kısaca hayata küsmüş ve kendi kabuğuna çekilmiş.
Birkaç defa "kırgınlığı var galiba. Gidip gönlünü almak lazım" diye konuşuldu. Piyasaya çıkmıyor, kimseye eyvallahı yok. Aramıza gelip derdini açmıyor. Niye kırgınlık ve küslük olsun dedim.
Bir gün durmayıp telefonla aradım. İstedim ki sesini duyayım. Hal hatır sorayım. Telefonum açılmadı. Geri dönüş yapar mı diye günlerce bekledim. Beklediğimle kaldım.
Galiba numaram kayıtlı değil, kayıtlı olmayan telefonlara cevap vermiyor olabilir diye düşündüm.
Bir gün WhatsApp durumuma baktım. Aramama geri dönüş yapmayan muhteremin ismini gördüm. Üstelik durumuma kazara girmiş değil, benim durumun müdavimi. Görünen o ki numaram kayıtlı. Öyle ya kayıtlı olmasam durumda beni nasıl takip etsin. Belli ki bile isteye telefonumu açıp cevap vermemiş. Belli ki küs ve dargın. Ama kime küs, niye küs bilmiyorum. Anlaşılan dağa küsmüş ama bu küslükten dağın haberi yok. Bilsin ki içini okuyacak bir kerametim yok.
Herkes aynı kişinin bu anlaşılmaz tavrından muzdarip olsa da diyelim ki bana kırgın ve küs. İyi de madem küssün. Adam gibi küs. Telefona cevap vermeyip durumdan takip etmek neyin nesi? Anlamışsam harap olayım ama dedim ya anlaşılmaz kapalı bir kutu.
Şu var ki ben küs olduğum ya da tavır aldığım kişiyi durumundan takip etmem. Benim için yok hükmündedir deyip işime bakarım. Ne yapar ne eder ne yer ne içer diye takibini yapmam. Ama telefona cevap vermeyerek durumdan takip etmenin zevki bir başka olsa gerek. Bu zevki de ben bilmiyorum. Zira yaşamadım.
Anlamadığım bir başka husus, telefona cevap vermemek de neyin nesi? İnsan o anda müsait değildir, uygun bir zamanda dönüş yapar. Beni aramışsın der. Tekrar aranmak istemezse kısa cevaplar verir. Muhatap da bir daha rahatsız etmez.
Durum bundan ibaret. Bu kişinin neyi var, derdi ne bilmiyorum. Eve kapanıp dünyaya küsmenin, derdini paylaşmamanın kişinin kendisine vereceği en büyük zarardır. Zira içe ata ata dert küpü olur çıkar. Ne diyeyim, Allah yardımcısı olsun.
Mesai Mefhumumuz *
Kan tahlili sonuçlarımdan ferritin değerlerimin düşük olduğunu görünce demir depomu normal seviyesine çıkarmak için iyi beslenmem gerektiğini anladım. Bununla da yetinmeyerek ilaçla aram pek olmasa da demir depomu bir an evvel doldurmak için ilaç takviyesi alayım istedim.
Evden aile hekimine niyet ederek çıktım. Saat 12.00 suları sağlık merkezine geldim. Tahlil sonuçlarımı doktoruma gösterip ilaç kullanmamı önerir misiniz diyeceğim.
Girerken de sağlık merkezinin girişine yazılmış mesai saatlerine baktım. 08.30-12.30/13.30-17.30 yazıyordu. İyi, araya daha yarım saat varmış dedim.
Girişte sıramı aldım. Doktorumun katına çıktım. Doktorun kapısında, “İzinliyim. Yerime falan bakıyor” notunu gördüm.
12.05’te ilgili kişinin odasına yöneldim. Ben gelmeden ismim doktorun ekranında görünmüştü bile.
Kapıyı çalıp ses bekledim. Ses yoktu. İkinci kez çalarak kapıyı açmaya çalıştım. Kapı açılmadı. Kapı koluna kuvvetli basmadım deyip kuvvetlice kolu indirdim. Yine açılmadı.
Koridorda beklemeye başladım. Beklerken kapısı açık hemşire ya da ebe olduğunu sandığım kişiye, şu doktor buralarda mı acaba dedim. “Yerinde yok mu?” dedi. Yok dedim. “Kapısı kilitli mi” dedi. Evet dedim. “O zaman gitmiştir” dedi.
Geri dönüp giderken bir başka aile hekiminin oda temizliğini yapan bir görevlinin odadan çıktığını gördüm. Ona sordum doktoru. “Yerinde yok mu? Kapısı kilitli mi” dedi. Evet kilitli dedim. Kadın koridordaki saate baktı. “Saat 12.00 olmuş. 1,5’da gel, olmaz mı dedi. Görevlinin saat 12.00 olmuş dediğine göre belli ki sair günlerde de 12 oldu mu kimse kalmıyor. Kolay gelsin deyip çıktım. Bir parka geçip oturdum.
Çayımı yudumlarken Zaman Mefhumu başlığıyla bu konuyu ele alayım istedim. Zaten yazacak konu bulmada zorlanıyordum. Aile sağlık merkezi, ne kara kara düşünüp durursun. Al sana konu deyip asist yaptı. Gol atmak da baba düştü. Sağ olsunlar, var olsunlar.
Saat 1,5’da ilaç yazdırmaya gider miyim bilmiyorum. Zaten ilaçlara karşı rezervim var. Belki de doğal yoldan beslenip demir depomu doldurayım deyip gitmeyeceğim. Yazdıracak olsam da ilacımın bir aciliyeti yok. Ferritin değerimin sonucu üzerinden iki ay geçmiş, ha biraz daha beklerim. Yani benim için No problem.
Problem ise kaç doktorun görev yaptığı koca binada daha öğle mesaisine yarım saat kalmasına rağmen hiçbir doktorun mesaisini beklememesi. Hepsi kavilleşmişcesine 12.00 olmadan öğle arasını 1,5 saate çıkarmışlar bile. İçeride var gör evi uzak olup öğle arasını kurumda geçiren hemşire/ebe, bir de temizlik görevlileri kalmış.
Bu görüntü daha önce birkaç yazımda paylaştığım bir fıkrayı aklıma getirdi:
Bir İngiliz, bir Fransız bir de Türk çocuğu bir araya gelip birbirlerine kimin babası daha hızlı sorusu sormuşlar.
Fransız, “Benim babam daha hızlı. 100 metreyi 10 saniyede koşar” demiş.
İngiliz, “Benim babam daha hızlı. Tetiğe basar, mermi daha hedefine varmadan diğer eliyle yakalar” demiş.
Sıra gelmiş Türk’e. “Bunlar da bir şey mi? Bilin ki benim babam daha hızlı. Çünkü babam devlet hastanesinde çalışır. Mesaisi 5’te biter. Benim babam ise 3’te evde olur” demiş.
Kimin babası daha hızlı bilmem. Hangisinin babası daha maharetli, bunu da bilmem. Şu var ki mesai kavramını bundan güzel anlatan bir fıkra olamaz.
Var gör bu aile sağlık merkezinde çalışanlar akşam 17.30 mesaisini de beklemez. 5’e doğru yavaş yavaş arazi olurlar.
Görünen o ki zamandan çalmada, işimizi savsaklamada üstümüze yok. Nasılsa bu hassasiyet yok, takip de yok. Bu durumda arazi olayım, mesaiden çalayım demek hiçbir çalışana yakışmaz.
Tüm kamu çalışanları böyledir, mesaisine pek riayet etmez gibi bir genelleme yapacak değilim. Zira haksızlık olur. Çünkü dakikası dakikasına mesai kavramına riayet eden çalışanımız sayısı da eksik değil ama bu sayının az olduğunu söyleyebilirim.
Burası sağlık ocağı. İlaç yazdırma ve ayakta tedavi olma dışında acil bir durum olmaz. Doktorunu bulamayan sonra yine gelir denebilir. Mesele sonra bir daha gelmek değil. İkinci kez gelen ölmez. Ama mesai kavramını çalışanlar olarak özümsememiz ve önem vermemiz gerekir. Zaman hırsızlığı yapmanın, mesaiden çalmanın bir gereği yok. Nasılsa ilaç yazdıran kesildi, kimse kalmadı deyip çekip gitmek olmaz. Mesai bitimine beş dakika kala birinin, zar zor yürüyen bir yaşlının gelebileceğini çalışanların hesaba katması gerekir.
O halde mesai biter bitmez, bir dakika daha kimse yerine kalmasın. Mesainin bitimine bir dakika da kalsa kimse yerini terk etmemeli. Dürüstlük, etik değerler ve devlet ciddiyeti bunu gerektirir.
*01. 09.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
26 Ağustos 2026 Çarşamba
Özel Dersin Getirisi *
Bir arkadaşla çaylarımızı yudumlarken konu döndü dolaştı, özel derse. Arkadaş, "Matematik dersinin bir saati bin lira" dedi. Ardından özel ders veren bir tanıdığının, "Maaşlara dokunmadan sadece özel dersten gelen parayla üç ev aldıklarını söylediğini" ekledi.
Maaşlarla birlikte üç ev almak bu devirde zorken sadece özel dersten gelen parayla üç ev alınmasını duyunca şaşırdığımı söylemeliyim. İlgili kişinin üç ev almasına değil, özel dersin bu kadar getirisinin olduğuna şaşkınlığım.
Bir ara çalıştığım bir okulda branşı sayısal olan bir öğretmen odama geldi. “Hocam, çocuk hastaymış. Ne yapabilirim” dedi. Çocuk hastaysa burada bekleme. Hemen git, çocuğu hastaneye götür. Geçmiş olsun dedim.
Öğretmen gittikten sonra müdür yardımcısı odana geldi. “Hocam, falan öğretmene izin verdin mi” dedi. Verdim dedim. “Vermeseydin keşke” dedi. Çocuğu hastaymış hocam. Vermeyip ne yapacaktım dedim. “Öğretmen benim odamdaydı. Birinden telefon geldi. Özel ders verdiği öğrencilerden biriymiş arayan. ‘Hocam, şu konularda eksiğim var. Ne zaman müsaitsin’ dedi. ‘Oğlum, sen ne zaman müsaitsin, onu söyle’ dedi. Çocuk da ‘Şimdi müsaitim’ dedi. ‘O zaman geliyorum dedi. Benim odamdan çıktı. Sizin odaya geldi. Kısaca özel ders vermeye gitti. Çocuğu hasta falan değildi” dedi.
Ertesi günü öğretmenler odasına gidip öğretmene, çocuk nasıl oldu, geçmiş olsun dedim. Anlamadı. Yüzüme baktı. Dün çocuk hasta demiştin de merak ettim dedim. “Ha tamam, sağ olasın. İyileşti” dedi.
Kendisi zamanla anlatırdı. “Benim özel ders verdiğim bölge şu civar. O yüzden evi oradan tuttum. Ben özel ders için öğrencinin ayağına gitmem, öğrenci benim evime gelir” derdi.
Özel ders nerede veriliyor? Müşteri ya öğretmenin evine geliyor ya da öğretmen müşterinin ayağına gidiyor.
Hangi derslerden özel ders alınıyor? LGS ve YKS’de çıkan soruların branşlarından. Türkçe, edebiyat, matematik, fizik, kimya, biyoloji, yabancı dil, sosyal ve tarih. Ağırlıklı olarak matematik başta olmak üzere sayısal derslerden.
Özel dersi genelde kimler veriyor? Ağırlıklı olarak gözde okullarda görev yapan öğretmenlerin taliplisi daha çok. Bu öğretmen böyle gözde bir okulda çalışıyorsa iyi öğretmendir denip öğrenci ve veli sıraya giriyor. Özel ders verenlerin bazısı da birbiriyle paslaşıyor. Tavsiye üzerine iyi öğretmen bulunuyor.
Öğretmen olarak bir ilde çalışırken beraber çalıştığımız bir sayısal öğretmeni, “Abi, senden fetva istiyorum” demişti. Hayırdır dedim. “Geniş bir ev aldım. Ev borcum var. Bugünlerde özel ders alan da azaldı. Kendi öğrencilerimden talep var. Normalde kendi öğrencilerime ders vermeme prensibim var. Bunun yerine başka okuldan öğretmenlerle paslaşır, onlar bana kendi öğrencilerini, ben de bizden onlara öğrenci gönderiyordum. Ne dersin” dedi. Hocam, fetvayı ve cevazı bir tarafa bırakalım. Kendi öğrencime ders vermen etik olur mu? Farz edelim ki kendi öğrencine özel ders verdin. Özel ders verdiğin öğrenciden sınıf arkadaşları haberdar olacak. Yarın bu çocuğa sözlü notu takdir ederken yüksek versen, bak bak, özel ders alınca sözlüsüne yüksek vermiş derler. Düşük versen veli ve öğrencinin morali bozulur, belki sizinle yüzleşmeye gelir dedim. “Haklısın abi. İhtiyacım var ama dediğin gibi prensibimi bozmayayım” dedi.
Pek ön plana çıkıp gündem olmasa da özel sektör bu ülkenin bir gerçeği. Bu fiili durum kapalı kapılar ardında el altından yürüyor. İki kişi arasında olup bitiyor her şey. Veli ve öğretmen. Çocuğu sınava hazırlanan veli, yeter ki çocuğum başarı göstersin deyip kesenin ağzını alıyor. Özel ders veren öğretmenler ise bu iş için hazır ve nazır.
Bildiğim kadarıyla bu alaverenin kaydı küreği yok. Resmiyeti olmadığından nakit dönüyor. Bu nakit de kayıt dışı.
Devlet bir taraftan vergilendirilmemiş kazancın önüne geçmeye çalışsın, gayrimenkul alaveresini rayiç değerin altında alıp satmışsın diye geriye dönük vatandaşa, borç, ceza ve faiz işletsin. Kazancı epey tutan özel ders sektörü bir şekil devam ediyor. Devlet nasıl ki yapay zeka vasıtasıyla eksik beyanı tespit ediyorsa pekala özel ders sektörünü de tespit eder. Kişilerin gelir ve giderini mercek altına alabilir, telefon görüşmelerini ve WhatsApp yazışmalarına ulaşabilir. Yeter ki devlet istemiş olsun.
Örneklerden hareketle tüm öğretmenler özel ders veriyor, hepsi özel dersten evler alıyor anlamı çıkmasın. İstedim ki Türkiye’nin adı konmamış böyle bir sorunu var. Öğretmenlerin ekserini özel ders vermekten tenzih ederim. Talep olmasına rağmen elinin tersiyle geri çevirenlerin sayısı da az değil.
Öğretmenlerin bir kısmının özel ders vermesini ve bu sektörden kazanç sağlamasını, tam gün yasası çıkmadan önce hekimlerin özel muayenehane açmasına, hastanedeki muameleyi ve tedaviyi beğenmeyenin soluğu doktorun özel muayenehanesinde almasına benzetirim. O zaman diliminde doktorlar paraya para demiyordu. Yalnız bu görüntü hekimlerin ve hekimliğin itibarını sarsıyordu. Öğretmenlerin özel ders vermesinde de aynı itibar kaybının olduğunu düşünüyorum. Tam gün yasası ile doktorlara yeniden itibar geldiğini düşünüyorum. Özel ders konusu da halledildiği takdirde öğretmenlere itibar geleceğini düşünüyorum.
*27.08.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
25 Ağustos 2026 Salı
Uydur Uydur Söyle!
Tarihi Buğday Pazarı'ndaki bir çay ocağında bir arkadaşla çay içiyoruz. Oturduğumuz çay ocağı ve diğerleri tıklım tıklım dolu. Güneşte oturan yok. Herkes gölgeye oturmuş.
Çayımızı yudumlarken uzun cübbesi ve uzun sakalı, başında da sarığı olan biri selam verip masamızın önünde durdu.
"Hepiniz kendinizi gölgeye atmışsınız. Hakkınız var. Çünkü güneşte durulacak gibi değil. Bu gölgede bile sıcakta duramıyorsunuz. İşte bu güneş 150 milyon km uzakta olmasına rağmen bu derece ısı ve ışık veriyor. Bizi yakıyor. Öbür dünyada güneş 1,5 km ötede duracak. Karşısında durmak mümkün değil. Ama bizler sancağın altında toplanacağız. O zaman güneş bizi yakmayacak. Şu anki gölgeden daha serin tutacak kardeşlerim" dedi. Arka taraftan biri "Livaülhamd sancağı var" diye seslendi. "Evet, kardeşim. Hep orada toplanacağız" dedi. Başka da katılım ve destek bekledi. Kimseden ses seda çıkmayınca müsaade alıp gitti.
Karşımda oturan arkadaş ilahiyatçı idi. O kadar okudun. Biliyor muydun güneşin dünyaya 150 milyon km uzaklıkta olduğunu? Var gör sen ahiretteki güneşin mesafesinin 1,5 km olduğunu da bilmiyordun. Bak adam hepsini biliyor. Sanırsın ki öbür dünyaya gidip gelmiş dedim. "Ben o işleri, yani din anlatmayı bırakalı çok oldu. Yalnız Güneşin Dünyaya uzaklığının 150 milyon olduğunu biliyorum" dedi.
Sözü ben aldım. Uydur uydur söyle. Nasılsa öbür dünyaya gidip gelen yok, bilen yok, elde bilimsel bir veri de yok dedim.
Eve geldikten sonra ben uydur uydur söyle dedim ama adamın bir bildiği olabilir mi? Belki hadis olabilir diye sanal aleme göz attım.
Müslim ve Tirmizi'de geçen ve sahih kabul edilen şu hadise rastladım:
“Güneş, kıyamet gününde insanlara bir mil mesâfe kalıncaya kadar yaklaştırılır.”
Bir mil yaklaşık 1,609 km'ye eşittir.
Bu hadisi görünce adamın bir bildiği varmış ve hadisi biliyormuş. Bir de adama nasılsa bilen yok. Uydur uydur söyle dedim diyerek hayıflandım.
Not: Öbür dünyada, mahşerde Güneşin bu dünyadakinden yakın olacağını duymuştum ama bu kadar kısa mesafe olacağını bilmiyordum. Bu vesileyle öğrenmiş oldum.
23 Ağustos 2026 Pazar
Görgüsüzün Önde Gidenleri
Akşam serinde bir, iki bardak çay içeyim, çay içerken bir şeyler yazayım diye Evliya Çelebi Parkı içerisinde yer alan Büyükşehir Belediyesine ait Kafem'e yöneldim.
Self servis olduğu için oturmadan bir bardak çay aldım. Boş bir masaya oturdum. Çayımı yudumlarken yarım bıraktığım bir yazıyı tamamladım.
Az sonra ikinci bir bardak çay daha alayım dedim. Yerimi almasınlar diye masaya sigaramı ve çakmağımı bıraktım. Başka da yanımda bir şey yoktu. Gündüz olsa yanında şapkam olur, çaya giderken şapkamı bırakır giderdim.
Çayımı aldım. Masama doğru yönelirken bir anne ile kızının masama yöneldiklerini gördüm. Masadaki eşyadan buranın sahibi varmış deyip başka masalara bakarlar diye düşündüm. Geçip oturdular.
Sigara ve çakmak dediğin nedir ki pek bir yer kaplamaz. Görmemiş olabilir ya da dikkatlerini çekmeyebilir. Oturunca görürler. Buranın sahibi varmış deyip kalkarlar diye düşündüm.
Oturduktan sonra kızı benim sigara ve çakmağımı da eline alıp masanın kenarına koydu.
Yanlarına yaklaşınca beni gördüler. Şu sigara ile çakmağımı alayım. Ben başka bir masaya bakayım dedim. Ne deseler beğenirsiniz? Haydi meraklanmayın. Hemen söyleyeyim. "İyi olur" dediler. Başka da bir şey demediler. Kısaca nazikçe masamdan beni kovdular.
İnanın, böyle dedi anne ile kızı. Anne kız diyorum. Biri yaşlıca ve kapalı. Diğeri daha genç ve modern giyimli.
"Burası sizin miydi. Biz oturmuş olduk. Kalkalım" bile demediler. Hoş, deseler de burası benim yerim. Bakın masada benim eşyam var, lütfen müsaade eder misiniz deme düşüncem yoktu. Varsın, otursunlar, ben eşyamı alıp başka bir masa bulurum diye düşünmüştüm. Hatta ben otururken yer aradıklarını görsem, buyurun buraya oturun bile derdim.
Ama "İyi olur" deyip hiç istiflerini bozmadılar ve mahcup da olmadılar. Bir beklentim yoktu ama sağ olasın, teşekkür ederiz bile demediler.
Bu muhteşem ikiliyle daha fazla muhatap olmadım. Aslında, burası bana ait. Lütfen kalkar mısınız demek lazımdı ama gerek görmedim. Elimde çay uygun bir masa arayışına girdim. Havuzun etrafını iki tur attım. Yer yoktu. Sonunda küçük bir masada oturan iki kişinin ayağa kalktıklarını gördüm. Onlar masadan ayrılınca geçip oturdum.
Şu var ki muhteşem ikilinin bu yaptıkları garibime gitti ve üzüldüm. Bu yaşımda nice tip tip insanlar gördüm ama böylesini, böyle görgüsüzünü ilk defa gördüm. Dedim görgü başka bir şey. Ne alınır ne satılır. Diğer insanlar gibi aramızda gezen böyleleri, olsa olsa kendine Müslüman olur. Şehrin merkezinde, bu modern çağda bu yaşlarına kadar görgü nedir, nezaket nedir öğrenmemişlerse bundan sonra da öğrenmeleri zaten mümkün değil. Hoş, böyle bir niyetlerini de sezmedim.
Böyle kaba, saba ve insanlıktan nasibini almamış bu iki tipi bir gördüm. Bir defa daha karşılaşmak nasip olmasın. Benden ırak olsunlar da kime yakın olurlarsa olsunlar. En iyisi şeytan görsün bu muhteşem ikilinin yüzünü.
