Fıkra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fıkra etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Aralık 2025 Çarşamba

O Artık Kadrolu

Galatasaray'da futbol oynarken başarılı bir oyun sergileyen Kerem Aktürkoğlu, Benfica'da oynarken de oynadığı oyun ve attığı gollerle adından söz ettirdi. Aynı zamanda Milli Takım'da da etkili bir futbolcu.

GS, Benfica'da ve Milli Takım'da başarılı olan Kerem, FB'ye maliyeti yüksek bir para ile transfer oldu.

Hem FB'nin hem de herkesin beklediği, Kerem'in FB'de yine adından söz ettirmesi, takımın vazgeçilmezi olması; oynadığı oyun, attığı gol ve asistleriyle konuşulması.

Kerem FB'ye geldiği andan itibaren yine hakkında konuşulan bir oyuncu. Tek farkla. Etkili olmaması yönüyle adından söz ettiriyor.

Her ne olduysa bildiğimiz başarılı Kerem gitti, başarısız bir Kerem geldi. 

Sebebi hikmeti nedir bilinmez ama Kerem'in başarılarından ardından başarısız bir profil çizmesi, bir fıkrayı aklıma getirdi. Teşbihte hata olmasın, fıkra şöyle:

İneğin biri günde 40 kilo süt verirmiş. İnekteki bu verim yetkilileri harekete geçirir. Derler ki "Ey inek! Biz seni devlet üretim çiftliği haraya almak istiyoruz". Bu teklif ineğin de hoşuna gider.

İnek haraya alınır.

İnek mutlu, devlet mutlu. 

Ama bir sorun var. Çünkü ineğin veriminde anormal bir düşüş var. Haliyle yetkililerdeki mutluluk her geçen gün önce hayret ve şaşkınlığa, sonra da üzüntüye dönüşür.

Sebebi hikmetini ineğe sormak isterler ve ineğin yanına gelirler ve derler:

"Ey inek! Sen çok verimli bir inek idin. Günlük kırk kilo süt veriyordun daha önce. Şimdi dört kilo vermeye başladın. Ne oldu sana? Gördüğümüz kadarıyla hiçbir şeyini eksik etmedik. Çünkü yediğin önünde, yemediğin arkanda. Nedir bunun sebebi?

İnek şöyle, böyle diyerek bir gerekçe öne sürmez. Yetkililere tek cümle söyler:

"Ben kadrolu oldum artık". 

Acaba Kerem Aktürkoğlu FB'ye geldikten sonra kadrolu mu oldu ya da kendini kadrolu biri olarak mı görüyor? 

17 Aralık 2025 Çarşamba

Utanmıyoruz Artık *

Bir fıkra ile başlayayım bu yazıma.

Çocuğun biri yatağına işermiş. Her işeyişinde de utanırmış.

Ailesi doktora götürmüş tedavi etsin diye.

Doktor, tahlil ve tetkik sonucu kullansın diye reçete yazar. Sonuçları görmek için gün verir.

Doktor ne kadar ilaç değiştirdiyse de çocuğun işemesine çözüm bulamaz.

Sonuçta doktor pes eder. Son olarak çocuğa, “Çocuğum, sen bir de okulunun rehber öğretmenine git. Durumunu ona anlat” önerisinde bulunur.

Aylar sonra doktor tedavi edemediği bu çocukla karşılaşır. Nasıl olduğunu sorar. İyiyim der çocuk. Nasıl iyileştin deyince, çocuk, “Ben iyileşmedim. Yatağıma yine işemeye devam ediyorum. Fakat utanmıyorum artık” diye cevap verir ve yoluna devam eder.

Okulların rehber öğretmenleri alınganlık göstermesin. Adı üzerinde fıkra.

Fıkra da olsa hisse çıkarmak lazım. Çünkü nasıl ki kıssalardan hisse alınsın diye hikayeler anlatılıyorsa fıkralar da güldürürken düşündürsün diye anlatılır.

Gelin bir beyin jimnastiği yapalım. Bu fıkradan bir şeyler çıkarmaya çalışalım.

Rehber öğretmenler, doktorların tedavi edemediği çocuktaki utanma duygusunu yok edip rahatlattıkları için pekala “Biz neymişiz be abi” diyebilirler. Hatta doktorun parayla tedavi edemediği sorunu biz parasız çözdük diye övünebilirler de.

İşin şakası bir tarafa. Tıpkı yatağına işemeye devam eden çocuğun utanmayı terk ettiği gibi bizler de utanmıyoruz artık.

Nasıl ki her şeye şok geçire geçire şok geçirmez olduysak, utana utana, utanmayı da bıraktık.

Eskiden yüz kızartıcı bir şey yapan toplum içine çıkamaz, çıkarsa da başı öne eğik dolaşırdı. Bir müddet sonra ikamet ettiği mahalleyi hatta şehri terk ederek kendisini tanımayan insanlar içerisinde kendisine yeni bir hayat kurmaya çalışırdı. Çünkü suçlu da olsa utanma duygusu vardı. Şimdilerde her türlü yüz kızartıcı eyleme imza atanların yüzü kızarmıyor, kimse onları ayıplamıyor. Hatta helal olsun, ben olsam ben de yaparım deme noktasına geldik.

İçimizde insani bir duygu olan utanmayı hala devam ettiren istisnalar olsa da büyük çoğunluk yüz kızartıcı şeylere tepki bile göstermiyor. Hatta savunuyor. İstisnaları olmakla beraber dün ak dediğine bugün kara diyen, tükürdüğünü yalayan, sık sık U dönüşü yapan siyasetçimiz de utanmıyor, şöhret sahibi iken kırdığı yumurta kırkı geçen de utanmıyor. Sureti haktan görünüp gizli gizli her haltı işleyen de utanmıyor. İkili, üçlü ilişkileri itiraf ederken de utanmıyor. Çalıp çırpan da utanmıyor. Engellilere dağıtılması gereken parayı dağıtmış gibi göstererek cebe indiren de utanmıyor. Çalıştığı yerin parasını boşaltan da utanmıyor. İhalelerden komisyon alan da utanmıyor, fahiş fiyata satan esnaf da utanmıyor. Şimdi böylelerine çok realist davranıyor, bu işi biliyor diyoruz.

Utanma duygusu imandandır sözü de sözde kalmış. Üzüm üzüme baka baka kararır sözü gereğince birbirimize bakarak utanmamayı öğrendik. Utanmayı unutanlar ise ne yapsa yeridir. Çünkü utanmıyorsan dilediğini yapmanın önünde hiçbir engel yok. Kişi Allah’tan korkmuyor, kuldan da utanmıyorsa niye utansın, niye her haltı işlemesin değil mi? Nasılsa ne tepki var ne ses çıkaran. Haliyle herkes işini çıkarmaya bakıyor. Herkes üç maymuna oynuyor.

İnsani bir duygu olan utanmayı yeniden kazanmak istiyorsak, kimsenin yaptığı yanına kâr kalmamalı. Ayıplanmalı, mahalle baskısı uygulanmalı, dışlanmalı, demokratik tepki gösterilmeli. Kırıp döken, zarara uğratan, çalıp çırpan misliyle ödemeli, cezasını en ağır şekilde çekmeli. Kısaca utanmayı bırakanlara had bildirilmeli. Çünkü utanmazlık kokuşmuşluk demektir. Bu kokuşmuşluğun önüne geçilmezse, bu utanmazlık kokusu memleketin her bir yerini kaplar.

*25.12.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

5 Aralık 2025 Cuma

Bürokrata Kıyak

TBMM Plan ve Bütçe Komisyonunda kabul edilen teklife göre kamuda görev yapan 30 bin küsur üst düzey bürokrata 30 bin seyyanen zam verilecek.

Talih kuşu konan üst düzey bürokratların kapsamı baya geniş. Bu teklif yasalaşırsa YÖK, TBMM, SGK, Diyanet, AFAD, TÜİK, TRT ve ÖSYM, merkez teşkilatlarında görev yapan başmüfettiş, müfettiş, baş denetçi ve uzman gibi kurumların yöneticileri bu seyyanen zamdan yararlanacak. Bu tekliften taşra teşkilatlarında görev yapanlar yararlanamayacak.

Seyyanen yapılacak bu zammın gerekçesi de “Bu görevlerde görev yapan kişilerin sayılarının az olması, haydi denince bu görevi yapacak kişilerin pek olmaması, mevcutların da bu görevlerde durmak istememesi” gösteriliyor.

Teşbihte hata olmazsa bu gerekçeden benim anladığım, seyyanen zam verilecek kişilerin her yerde bulunmayan ‘nadir element’ mesabesinde olması. Yani bulunmaz ‘Hint kumaşı’ olmaları.

Anlaşılan o ki devlet, işinin uzmanı üst düzey bürokrat bulmada zorlanıyor.

Madem böyle kalite bürokrat sıkıntısı çekiliyor. Devletin görevi alternatifi olacak şekilde buralara yönetici yetiştirmektir. Bunu da vatandaş yapacak değil.

Ki devletin üst düzey görev yapacak bürokrat bulmada sıkıntı yaşadığını düşünmüyorum. Bir elin parmaklarını geçmeyecek şekilde, atandıkları görevi zoraki kabul eden dışında, çoğunluğun bu görevlere atanmak ve atandıkları yerde kalıcı olmak için göz kırptığını düşünüyorum.

Belki TÜİK Başkanını hariç tutmak lazım. Çünkü mevcut TÜİK Başkanı’na gelinceye kadar bu kuruma başkan dayanmadı. Mevcut, işinin ehli olmalı ki kaç aydır görevinin başında. Hatta otuz bin bile yetmez bu başkana. Daha fazla maaş verilmeli. Çünkü bu başkanın çıkardığı sonucu matematiğin babası ve üstadı diyebileceğimiz ne Harezmi ne de Ali Kuşcu bulur. Emsalleri bu sonucu bulamayacağına göre seyyanen zam anasının ak sütü gibi helaldir TÜİK Başkanı’na. Yalnız SGK Başkanı’nın da aynı seyyanen zamdan faydalanacak olması olacak şey değil. Çünkü onun yaptığı başkanlığı ben de yaparım. 55’ini deviren her emekliye, ‘Ölmüyorsunuz kardeşim’ demek için bu işin erbabı olmaya gerek yok.

Bir de üst düzey bürokratların merkez teşkilatını dahil edip taşra teşkilatını hariç tutmak pek adilane olmamış. Madem gerekçe kurumda bu tür kalite insanları tutamamak ise aynı haktan tıp fakültelerinde kendini ispatlamış uzman hekimlere de bu hak verilmeli. Çünkü özel hastaneler yüklü miktar maaş vererek işinin erbabı doktorları kendi bünyelerine katıyor. Haliyle tıp fakülteleri bu doktorları kaybediyor. Vatandaş da muayene ve ameliyat olacağı zaman eli mahkum, özel hastaneye gitmek zorunda kalıyor.

Üst düzey kurumlara başkan, yardımcı, daire başkanı bulmakta zorlanılıyorsa bunun yolu seyyanen zam değil. Ayrıca teklif verip kanun çıkarmaya gerek yok. Bu tür görevlere gelecek kişilerle maaş ve özlük hakları birebir görüşülür. Belli şartlarda anlaşılır. Bu şekil yönetici çalıştırmanın kanunen yolu açılır. “Şu görevlerde çalışacak kişilerin maaşları karşılıklı görüşme ve sözleşme ile belirlenir. Bu kişilerin maaş ve özlük hakları memur zammından ayrı değerlendirilir” denebilir.

Burada yanlış anlaşılmasın, kimsenin özellikle üst düzey uzman yöneticinin aldığı maaş ve verilecek seyyanen zamda değil gözüm. Bulundukları makam ve üstlendikleri sorumluluk çerçevesinde kendileri yüksek maaşlar alsın. Yalnız bu işi yaparken alt seviye maaş alanla, üst derece maaş alan arasında bu kadar uçurum olmamalı. Bu ülkede en büyük sorun, çalışanlar ya da bordro mahkumları arasındaki maaş uçurumudur. Maaş uçurumundan geçtim. Bu ülkede en öncelikli konu yani mesele, işi ve statüsü ne olursa olsun, çalışan insanların ek işe ve kimseye muhtaç olmadan onlara geçinebilecekleri alt seviye bir maaş belirlemektir. Üst düzey yöneticilere düşünülen seyyanen zam neredeyse en düşük emekli maaşı alan emeklilerin bir aylık maaşının iki katı. Esas en düşük emekli ve asgari ücretle çalışan insanların durumlarını iyileştirmek gerekir. Sonra üst düzey devlet memurlarına ekstre ücret verilsin.

Burada alt seviye işi herkes yapar, bunların alternatifi çok. Halbuki üst düzey bürokrat bulmak zor denebilir. Unutmayalım ki üst düzey bürokratlar silah zoruyla o koltukta oturmuyor. İstifa ederlerse o görevleri yapacak bol miktarda alternatifleri vardır. Evet, üst düzeye iyileştirme yapılsın ama önce alt seviye, karnını doyurabileceği bir maaşa kavuşturulmalı. Çünkü özellikle bu ülkede en düşük maaş alan emeklilerle, asgari ücretle çalışan işçinin hali içler acısı. Bu iki kesimin durumu düzelmedikçe ve maaşları iyileştirilmedikçe diğer maaş alanları hiç konuşmamak lazım. Çünkü üst düzeye iyileştirme sünnet ise alt seviyeye iyileştirme farzı ayındır.

Diyelim ki alttan üste çalışanlar arasında yapılacak bir iyileştirmenin altından ülke olarak kalkılamaz. Bu durumda en alt seviyeden en üste az veya çok bir iyileştirme düşünülebilir. Mesela emekliye ve asgari ücretliye seyyanen beş-on bin, üst düzeye de otuz bin verilebilir. İnanın otuz bin kişiyi kapsayacak seyyanen bu zammı, alt düzey çalışan unutmaz. Nitekim daha önce emeklilere verilmeyen 8 bin seyyanen zammı emekliler hiç unutmamıştır.

Yazıma son verirken otuz bin seyyanen zammı duyar duymaz aklıma gelen bir fıkrayı burada paylaşmak istiyorum. Hem teşbihte hata olmasın hem de kendilerine seyyanen zam verilecek üst düzey yöneticileri tenzih ediyorum. Belki de aynı şey değil, batıl kıyas diyeceksiniz. Ne edersiniz ki hafif gülümsemek, gülümserken düşündürmek de bu işin cilvesi.

Fî tarihinde belki de Osmanlı zamanında, Konya Valisi olarak görev yapan bir zat, Valilikte işi olan herkesten rüşvet alırmış. Rüşvetsiz iş yapmazmış. Vatandaş rüşvet vermekten bıkıp usanmış. Nihayet birkaç Konyalı ileri gelen valiyi rüşvet alıyor diye şikayet etmiş. Vali bir taraftan soruşturma geçirirken diğer taraftan da şikayetçileri tespit edip huzuruna getirtmiş. Onlara demiş ki “Bakın şu gördüğünüz sandık sizden aldığım rüşvetler. Bu sandığın dolmasına az kaldı. Bu sandık dolar dolmaz bir daha rüşvet almayacağım. Şayet şikayetinizi geri çekmezseniz, rüşvet aldığımdan dolayı beni valilikten alacaklar. Yalnız şunu unutmayın. Yeni gelen valinin sandığı boş. O sıfırdan rüşvet almaya başlayacak. Aklınızı başınıza alın” diyerek aba altından sopa göstermiş. Sonunda şikayetçiler beterin beteri var, en azından bu sandığın dolmasına az kaldı deyip şikâyetlerinden vazgeçmişler.

Fıkra buraya pek gitmedi biliyorum. Şu var ki insanın gözünü ancak kara toprak doyurur. Hiçbir insan paraya doymaz. Biliyorum 30 bin seyyanen zam alacak bürokratın da gözü bu zamla doymayacak. Oldu olacak önce üst seviye bürokratın gözünü doyurmaya çalışalım. Alttakilerin canı çıkarsa çıksın. Sanırım yapılmak istenen de bu.

4 Kasım 2025 Salı

Alakaya Maydanoz *

Eşiyle birlikte ülkemize gelen Almanya Başbakanı’nın arabanın bagajından aldığı valiz ve diğer eşyalarını iki eline alarak taşıdığı görüntüleri hakkında çok yazılıp çizildi.

İki ülke temsilcisinin hangi konuları konuştuğu, ne karar aldıkları, hangi konularda anlaştıkları üzerine de pek konuşulmadı. Çünkü valiz taşıma hepsinin önüne geçti.

Her konuda olduğu gibi valiz taşımada da ikiye bölündük. Mealen yazayım. Bir kesim, “Dünyanın 4. ekonomisine sahip, bütçesi 250 milyar avro fazla veren bir ülkenin başbakanındaki tevazua bakın, bir de bizimkilere. Alman kendisi taşırken, bizimkiler çalışanına taşıtır. Alman istese buraya görevli yığar” demek suretiyle iki ülkeyi kıyaslarken, diğer kesim, “Bu başbakan başka yerde kendi valizini kendi taşımamış. Sadece bizim ülkede bunu yapmış. PR çalışması yapıyor. Aklı sıra bize insanlık ve ahlak dersi veriyor. Alman Başbakan bunu yapacağına Gazze kan ağlarken İsrail’e verdiği desteğe baksın. İsrail’in yanında yer almaktansa valizimi başkasına taşıtmayı yeğlerim. Üstelik bizim ülkenin düşmanları çok. Almanya gibi değiliz. Elbette bizde koruma, görevli vs. olacak, valiz vs. şeyleri başkası taşıyacak” türünden şeyler yazılıp çiziliyor.

Ahmet Hakan Coşkun da bu kervana katılanlardan. Bakın neler yazmış neler... Bazılarını buraya alıyorum:

“Kalbi katillerden yana atan bir başbakandansa... Valizini yanındakilere taşıtan bir başbakanı tercih ederim.

Katledilen çocukları görmezden gelen bir başbakandansa... Altın varaklı koltuklarda oturan bir başbakanı tercih ederim.

Çocuk katilleriyle aynı safta yer alan bir başbakandansa... Konvoyu upuzun olan bir başbakanı tercih ederim. Çünkü insan olmak, valiz taşımaktan bin kat daha önemlidir”.

Yazısından anladığım kadarıyla Ahmet Hakan Coşkun, İsrail’e verdiği destekten dolayı Alman Başbakanı’na insanlık dersi vermiş. Gerekirse lüks içinde yaşanmasını tercih ederim ama Almanya gibi olmayı hiç istemem demiş adeta.

Herkesin görüşü kendisine elbette. Herkes olayları değerlendirirken kendi penceresinden bakar. Yalnız Ahmet Hakan’ın bu noktaya gelmesini ya da evirilmesini garipsediğimi söylemeliyim. Bir zamanların Kanal 7’sinde objektif haber veren Hakan bu noktaya gelmemeliydi dedim. Böyle yazmasında ne sakıncası var diyebiliriz. Bir defa Sayın Coşkun sapla samanı karıştırmış. PR veya rol bile olsa bir güzel bir hareketi perdelemek için başka yollara sapmış. Böyle deneceğine, “Almanya, Gazze konusunda iyi sınav vermedi ama şu valiz taşıma olayı herkese, özellikle bizimkilere örnek olmalı” denebilirdi. Çünkü kötü birinin rol bile olsa iyi hareketi, iyi birinin de kötü hareketi olabilir.

Efendim, Almanya Başbakanı kendini olduğundan farklı gösteriyor. Normalde böyle değil denebilir. Velev ki rol olsun. Hareket güzel mi, değil mi, örnek bir hareket mi, değil mi, ona bakmak gerek. Ki Müslümanlar Safa ile Merve arasında sa’y yaparken hervele yapıldığını iyi bilirler. Kabe’yi ziyaret esnasında Mekkelilerin, ‘Medine’nin havası yaramamış. Müslümanlar bir deri bir kemik kalmış’ söylentisini kırmak için Hz Muhammed’in, ‘Mekkelilerin sizi göreceği şu mevkie gelince kendinizi güçlü göstermek için şöyle yürüyün’ dediğini hepimiz iyi biliyoruz. Bugün böyle bir durum olmamasına rağmen sa’y yapan müminlerin sembolik olarak hervele yaptığı yine hepimizin malumu.

Yazımı çok uzatmadan bu konuya gidecek bir fıkrayı buraya alıyorum. Bu fıkra da başta Ahmet Hakan olmak üzere gerekçe üreten, bahane bulan ve suç bastıran kişilere gelsin.

“ABD’li yetkililer Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’ne (SSCB) bir ziyaret yapar. Rus yetkililer, misafirlerine gelişmişliklerini göstermek için yaptıkları metroyu gezdirmeye karar verir. “Efendim, metromuz şu kadar saniyeden fazla gecikmez. Zamanında durağına gelir” açıklaması yapar. ABD’li yetkililer metronun gelmesini bekler. Nedense belirtilen süre içinde metro gelmez. ABD’li yetkili, “Efendim, şu kadar saniye gecikti” deyince, Rus yetkili bunun altında kalır mı? “Ama efendim, siz de ülkenizdeki Kızılderilileri öldürdünüz” deyiverir.

Fıkra, tipik bir savunma psikolojisi. Halbuki konu metronun gecikip gecikmemesi. Konuyu Kızılderililere getirmenin ne alemi var değil mi?

Hülasa, doğru bir hareketi yapan düşmanımız da olsa hakkını vermek, yanlış bir hareketi sevip saydığımız dostumuz bile yapsa buna da tepki göstermek erdemlice bir harekettir. Birilerini savunacağım diye sapla samanı karıştırmamak gerek. Çünkü gerçekleri örten, savunma psikolojisinden başka bir şey değildir. Unutmayalım ki bir hareketi tasvip etmek o kişinin her yaptığını meşru ve mubah görmek anlamına gelmez. Aynı şekilde sevdiklerimizin bir hareketini eleştirmek ondan nefret ettiğimiz anlamına gelmez. Kısaca, kişileri değil, hareketleri örnek alalım ve tasvip edelim.

*06.11.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

12 Mart 2025 Çarşamba

Yaşayan Ölüler

Sosyal medyada önüme bir paylaşım düştü. Çok manidar bulduğum bu paylaşıma yer vereyim:

"Yatırıldığı akıl hastanesinde ölü olduğuna inanan, bu nedenle de yemek yemeyen ve hiçbir yaşamsal faaliyete katılmayan bir akıl hastası, tüm uzman psikiyatristlerce girişilen her çabaya rağmen ölü olmadığı konusunda bir türlü ikna edilememiş.

Hastanın bu kararından vazgeçmeyeceğini anlayan ve tedavisini üstlenen psikiyatristlerden biri, sonunda hastaya ölülerin kanayıp kanamayacağına dair bir soru yöneltir. Hasta "tabii ki kanamaz, çünkü ölülerin tüm hayat fonksiyonları durmuştur" der.

Bunun üzerine psikiyatrist küçük bir iğne alıp hastanın parmağına batırır. Bir müddet şaşkınlıkla parmağına bakan ve kanadığını gören hastanın tepkisi ilginçtir.

"Lanet olsun! Ölüler de kanarmış."

İbni Sina’nın dediği gibi: Hiç kimse görmek istemeyen biri kadar kör olamaz."

Bu paylaşıma anekdot mu denir, fıkra mı denir bilmem. Her ne dersek diyelim. Çok anlamlı ve manidar bir paylaşım. Çünkü hayatın içinden bir paylaşım.

Her ne kadar "Gerçeklerin er veya geç ortaya çıkma gibi bir huyu vardır" dense de Doğu toplumlarında gerçeklerin ortaya çıkma gibi bir huyu yoktur. Çünkü bu topraklarda algılar olguların önüne geçmiş ve her şey algılar üzerinden yürütülür. Yürütülen bu algılarla mutlaka sonuç alınır.

Tekrar paylaşıma dönersek, yaşadığı halde öldüğüne inandırılmış bir hasta ile karşı karşıyayız. Her yol denenmiş. Parmağından kan gelmesine rağmen hasta yine yaşadığına ikna edilememiş.

Bu yaşayan ölü için yapılacak tek şey silahı çıkarıp bu hastayı öldürmektir. Çünkü bu problemin başka çözümü yoktur. Böylece hem hasta kurtulacak hem de toplum ve ülke kurtulacaktır.

Tüm derdimiz bu kendini ölmüş kabul eden kişiden ibaret değil. Toplumda bu şekil yaşayan o kadar ölü var ki tüm psikiyatristler bir araya gelse, tıbbın büyün tekniklerini kullansalar, hastayı ikna için her makul izah getirseler, bu hastayı ölü olmadığına ikna etmek mümkün değildir. Çünkü yaşamanın kolaylığını bulmuş.

Aklını kiraya veriyor ama aklını kiraya verdiğinden haberi yok. Söylesen de zaten kabul etmez.

Kendisi hiçbir özgün düşünceye sahip olmayacak. Çünkü başkası adına yaptığı tamtamcılığı kendi düşüncesi sanıyor.

Hep başkasının trollüğünü ve şakşakçılığını yapacak. Çünkü bu yol ile kendisine böyle bir kimlik inşa etmiş oluyor.

Bu durumda uzun kış uykusuna yatmış, bir türlü uyandırılamayan, ölüden farkı olmayan bu tiplerin ne başı ağrır ne de huzursuz olur.

Ruhu ölmüş böyle bir insan daha ne ister? Çünkü ondan mutlusu yoktur.

Zaten mutluluk için yaşamıyor muyuz?

Ha bizim bu dertsiz mutluluğumuz başkasına zarar veriyormuş. Ne gam ne keder. Kendine Müslüman olmak kadar güzel bir şey olamaz.

Böyle bir hayat varken dertlenmek, düşünmek, görmek, sorgulamak, tenkit etmek neyimize değil mi? Nasılsa birileri bizim adımıza her şeyi güzel yapıyor.

Yaşayan bu ölülerin cesetleri kokuşmaya sebebiyet veriyormuş. Problemleri daha da büyütüyormuş. Hayatı insanlara zehir ediyormuş. Ne gam ne keder. Çünkü ölülerin burnu koku almaz. Gözleri görmez. Akıl ve izan yoksunudurlar. 

15 Aralık 2024 Pazar

Alışverişleriniz Hep Toptan Olsun! *

Dul bir kadının çok güzel bir kızı varmış.

Kıza herkes talip ancak annesi kızı için 50 milyar mihr istiyormuş, daha aşağı inmiyormuş.

Kıza aşık bir oğlan varmış. Çalışıp didinmiş. Ancak 3 milyar biriktirebilmiş.

Babası oğlanın bu durumuna bigane kalmaz. Getir bakalım şu parayı. Gidip kızı isteyelim der.

Oğlan parayı getirir ama umutsuzdur. Çünkü elde avuçta üç milyar var. 3 milyar bere, 50 milyar nere. Arada dağlar kadar fark var.

Kızın evine varırlar.

Baba kızın annesine, "Söyleyeceklerim bitmeden sözümü kesme. Kızını oğluma istiyorum. Aha bu da mihr olarak 1 milyar" der.

Kadının suratı asılır. Adam aldırmadan devam eder: "Seni de kendime istiyorum. Bu bir milyar da senin" deyince,

Kızın annesinin yüzüne bir tebessüm yerleşir ve

"Allah mübarek kılsın, hayırlı olsun" der. Böylece işlem tamamlanır.

Buna bir anlam veremeyen komşuları, “Hani 50 milyardan bir kuruş inmem diyordun” diyerek kadını sıkıştırırlar.

Kadın der ki:

"Toptan satışla perakende satış fiyatı her zaman değişir".

Yolda oğlu babasına sorar: “Kalan bir milyarı ne yaptın baba" diye.

Babası, "İkinci evliliğe razı olması için onu da anana verdim” cevabını verir.

Fıkra ya da hikaye bu kadar. Sakın ikinci evlilik caiz mi demeyin. Onu başkasının üzerine kuma gidecek kadın ile üzerine kuma gelecek kadına sormak lazım. İstenen 50 milyardan 1 milyara git olur mu demeyin. Adı üzerinde fıkra. Ayrıca Dul kadının dediği gibi tüm mesele, toptan satış ile perakende satıştan ibarettir. Öyle ya perakende daima yüksek olurken toptan da hep tenzilat olur.

Bu fıkrayı okuyunca Adıyaman’da 2000 öncesi çocuklarımı sünnet ettirmem aklıma geldi. Sadece oğlan babası değil, ben de böyle bir toptan sünnet yaptırmıştım da semeresini görmüştüm.

Şöyle ki:

Çocukları sünnet ediversin diye Kahta’da ün yapmış bir sünnetçi bulmuştum. Kaça sünnet yaptığını sordum. 2,5 milyona dedi. İndirim yapar mısın dedim. Hayır dedi. Bu fiyata tavdım. O değilden toptan olursa ne olur dedim. Toptan derken dedi. Üç çocuk var. Sünnet olacak dedim. O zaman beherini 2 milyondan yaparım dedi. 7,5 milyonu gözden çıkarmışken böylece 1,5 milyon cebimde kalmıştı.

Yine bu fıkra krizi iyi yönetmeye uygun bir fıkra olarak da anlatılabilir. Burada ilk baba krizi iyi yönetmiş. İkinci baba toptan indiriminden faydalanmış.

*25.12.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

27 Eylül 2024 Cuma

MESEM'in Sıra Dışı Öğrencileri *

Bugün MESEM adı verilen çıraklık eğitim merkezlerinde genellikle ortaokulu bitirmiş, lise seviyesinde olan öğrenciler okumakta ise de sıra dışı öğrenciler de gözlerden kaçmıyor. Çünkü yaş sınırı yok.

9.sınıf bir MESEM sınıfına girdim. 30 yaşın üzerinde bir hanımefendiyi sınıfta gördüm. Bu kadın veli olmalı. Ne arıyor burada derken kadının öğrenci olduğunu öğrendim. Takı tasarım alanında çalışıyormuş. Aynı kadın okulda veliymiş aynı zamanda. Çünkü diğer 9 MESEM'de muhasebe okuyan kızı varmış. Anne madem kızım okuyacak, ben de gideyim, meslek öğreneyim demiş. Birlikte gelip gidiyorlar okula.

Diğer öğrencilere ismiyle hitap ederken anne öğrenciye bir şey soracağım, isminin yanına hanım eklemek suretiyle hitap ettim.

Mesleki eğitim merkezinde koridorda dolaşan birine, nöbetçi öğretmen, ne arıyorsun burada dedi. Sınıfıma geçiyorum dedi. Ne sınıfı, veli misin dedi. Hayır şu sınıfta öğrenciyim dedi. Yaşını sordum. 37 yaşındayım dedi. Yeni mi aklına geldi okumak dedim. Öyle oldu. Şu kadar yıldır sigortam var. Çalışıyorum. Ama ustalık belgem yok. Belgeyi almak için yazıldım dedi.

11.sınıf motor bölümünde ders işlerken hem derse katkı yapan hem de sorduğum sorulara mantıklı cevaplar veren bir öğrenci dikkatimi çekti. Bilgi ve birikiminle dikkat çekiyorsun. Nereden öğrendin bu bilgileri dedim. Hocam, ben şu liseyi bitirdim. Sınava girdim. İstediğim bölümü tercih edecek puan alamadım. Babam benim tamir ustası. Onun yanında ona yardım etmeye başladım. Daha önceki yıllarda da gidiyordum dükkana. Sonunda babam, yanımda çalış, kalfalık ve ustalık belgesi al dedi. Ben de liseden sonra MESEM okumaya karar verdim dedi. İyi düşünmüşsün, iyi bir usta olursun inşallah dedim. Ona YouTubeda dinlediğim bir tamirci ustasını anlattım. Tamir ustası şöyle anlattı:

"Okudum, doktor oldum. İyi bir doktorum. Bir de kardeşim var, okumadı. Haylaz mı haylaz. Babam bir gün dedi ki oğlum, şu kardeşin adam olmaz. Bunu bir tamirciye verelim. Sen bunu gör gözet dedi. Ben de tamam baba dedim.

Gel zaman git zaman kardeşim, tamir ustası oldu. Dükkan açtı. Ben de doktorluğa devam ediyorum. Kardeşim kısa zamanda işlerini ilerletti. Gözde muhitten bir villa aldı. Altına da Mercedes çekti. Benim ise kooperatiften edindiğim şehrin dışında bir evim var. Altımda da ayağımı yerden kesen normal bir arabam.

Babamın bana emanet ettiği kardeşime gıpta ettim. Nasıl gıpta etmem. Gittiğim yerde herkes hastalığını açar, onlara ilaç yazar, tedavi öneririm. Bana Allah razı olsun derler. Biraderim ise tamire gelenin ufak bir işini yapsa, borcum bin lira dediğinde herkes veriyor.


Bu durumu düşünmeye başladım. Sonunda doktorluğu bırakıp kardeşimin yanına giderek ustalık öğrendim. Beş sene çalıştım yanında. Sonunda bir tamirci dükkanı da ben açtım. Hatta araba toplayıp satmaya başladım. Satacağım arabanın üzerine de doktordan satılık yazınca, arabalar kapış kapış gidiyor. Yalan değil dediğim. Çünkü zaten doktorum. Kısa zamanda biraderin villasının yanından bir villa da ben aldım. Altıma da BMV çektim.

Baktım, iyi para kazanıyorum. Fen lisesinde okuyan oğlum vardı. Okulu bıraktırarak onu da yanıma aldım. Şimdi baba oğul tamir işiyle uğraşıyoruz”.

Bu öğrenciye bu hikayeyi anlattım. Bakarsın sen de böyle iyi bir usta ve iyi ve helalinden kazanan bir tamirci olursun dedim. İnşallah dedi.

Son sıra dışı MESEM öğrencisi ise geçen yıl mesleki ve teknik lise gıda bölümünden mezun ettiğim bir öğrenci. Bu öğrenciyi de MESEM’de gördüm. Hayırdır dedim. Hocam, üniversite sınavından iyi puan alamadım. Etli ekmek ustası olmak istiyorum. Aldığım ustalık belgesinde gıda bölümü yazıyor. Fırıncılık yazması gerekiyormuş. Burada 11.sınıftan başladım. İki sene daha okuyacağım fırıncı olmak için. Sadece meslek derslerine gireceğim dedi.

Benim gördüğüm sıra dışı MESEM öğrencileri bunlar. Daha nice sıra dışı öğrenciler vardır. Çünkü burada okumak için yaş şartı yok.

*01.11.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

MESEM'lerdeki Ders Yükü ve Ders Saatleri *

Biraz içinde olanlar bilirler ki Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) sanayi ve işyerlerinin çırak ve kalfa ihtiyacını gidermek için kurulmuş elzem kurumlardır. Haftanın 4-5 günü işletmede pratik eğitim alan bu öğrenciler, haftada bir gün mesleki eğitim merkezlerine giderek teori ve genel kültür derslerini alıyorlar. 9.sınıftan 12.sınıfı bitirinceye kadar bu öğrencilerin ücret/harçlık/maaşları devlet tarafından ödeniyor.

Yine içinde olanlar bilirler ki haftada bir gün kurum veya okula giderek yüz yüze eğitim gören bu MESEM öğrencileri 10 saat yüz yüze ders görüyor, gerisini aynı günün akşamında uzaktan bağlanmak suretiyle yapıyor. Yani bu çocuklar bir günde yüklü ders görüyor ve ders saatleri de diğer okul türleri gibi 40 dakika. 

Açıkçası haftada bir gün 10 saat yüz yüze, gerisini aynı gün uzaktan bağlanmak suretiyle ders yapmak ve her ders saatini 40 dakika olarak belirlemek çocuk ve öğrenci psikolojisini ve pedagojiyi göz ardı etmek demektir. Çünkü hem ders yükü hem de ders saati bu öğrenciler için çok ağırdır. Çünkü,

Bu öğrenciler tıpkı diğer okul türü öğrencileri gibi öğrenci olsa da veya kabul edilse de bu öğrenciler haftanın diğer günlerini işletme ve işyerlerinde geçirdiğinden, teşbihte hata olmasın, bu çocuklar sanayi veya işletme çocuğudur. Okula haftada bir gün misafir öğrenci gibi gelen kişilerdir. Dersle pek alakaları yoktur. Akademik başarıları düşüktür. Okumayı, kitap taşımayı, kalem bulundurmayı pek değil, hiç sevmezler. Ders dinlemek onlara çok zor gelir. 40 dakika sırada hareketsiz oturmak onlar için en büyük eziyettir. 

Haftada bir okul ya da kuruma getirttiğimiz bu sanayi çocuklarına, bir günde on saati yüz yüze, geriye kalanı ev ya da işyerinde uzaktan ders işlemek “Papaz ve Seyis” hikayesini aklıma getirdi.

Bilirsiniz, papaz vaaza hazırlanıp kiliseye geçmiş. Bakmış ki kilisede sadece bir kişi var. Şaşırır bu duruma. Halbuki kilisenin hınca hınç dolu olmasını bekliyormuş.

Tek cemaate, vaaza hazırlanıp burada konuşacaktım. Görüyorum ki sadece sen gelmişsin. Bu durumda ne yapayım, vaaz vereyim mi, vermeyeyim mi demiş.

Adam, efendim, ben seyisim. Atlardan anlarım. Vaazdan anlamam. Yalnız tüm aylar kaçsa geriye kalan bir ata yem vermemezlik yapmazdım deyince, papaz, o zaman anlatayım demiş.

Papaz anlatmış da anlatmış. Anlattıkça coşmuş. Vaazı bitirmek bilmemiş. Haliyle seyis de sıkılmış bu uzun vaazdan.

Papaz vaazını nihayet bitirir ve seyise, nasıl buldun vaazımı demiş.

Seyis, efendim, dedim ya ben seyisim. Vaazdan değil, sadece atlardan anlarım. Yalnız şu var ki tüm atlar kaçtı diye geriye kalan tüm yemi bir ata yedirmezdim demiş.

O hesap biz de haftada bir bulduk diye teşbihte hata olmasın, tüm dersleri öğrencilere bir günde vermeye kalkıyoruz.

Haliyle bu tür yoğun ders yükünden verim alınamayacağı açıktır.

Bu durumda ne yapmak lazım. Ders yükünü asgari seviyeye çekilmesinde ve ders saatlerini de 40 dakika yerine 30 dakikaya indirilmesinde yarar görüyorum.

*30.10.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

13 Temmuz 2024 Cumartesi

Enflasyona Dair Çözüm Önerilerim *

O kadar hükümet geldi geçti. Enflasyon sorununu aşmak için o kadar paket açıkladı. Enflasyonla mücadele etti ama genel itibariyle bakıldığı zaman bu sorunu çözmede başarılı olamadığımız ortaya çıkıyor. Çözdük diyenlerin çözümü de ya kış uykusuna yatmış. Uyanınca şaha kalkıyor ya da çözüm dedikleri, herkesin gelmesini dört gözle beklediği ama gelmesiyle gitmesi bir olan yalancı bahar gibi oldu.

Sahi Türkiye'nin müzmin sorunu enflasyon ve buna bağlı olarak hayat pahalılığından nasıl kurtuluruz?

Aslında sorun basit. Yeter ki çözme irademiz olsun. Bunun için önce enflasyon ve hayat pahalılığını ortaya çıkaran sebepleri ve bununla mücadelede en uygun yolu bulmak diyeceğim ama bence bu da beyhude çaba. 

O zaman bu sorunu nasıl çözeriz? Size hem de birden fazla çözüm önerim var. Seçin beğenin. Hepsi de garanti kapsamında çözüm önerileri. 

Bir defa enflasyon ve hayat pahalılığını sorun olarak görmediğimiz ve mevcut durumu kabullendiğimiz zaman ortada mücadele edilecek bir sorun kalmaz. Çünkü sorun yoktur ortada. Zaten dememiş mi geçmişte bir siyasimiz, "Meseleleri mesele olarak görmediğimiz zaman ortada mesele kalmaz" diye. 

Bakın sorun olarak görülen bir sorunu bir Arap nasıl çözmüş. Arapça fıkra olarak okumuştum bunu. Biri köle pazarına bir çocuk getirmiş. Satılığa çıkarmış. Buna bir değer biçmiş. Az sonra bir alıcı gelmiş. Bunun bir ayıbı var mı demiş. Satıcı, bunun ayıbı yatağa işemesidir demiş. Alıcı, bu bir ayıp değil ki. Yatağı bulursa işesin demiş ve çocuğu satın alıp evinin yolunu tutmuş. Alıcı da satıcı da etmiş muradına.

Gördünüz değil mi sorun olarak görülen bir sorun nasıl çözülmüş. Satıcı da boşu boşuna üzülmüştü halbuki bu işeme sorunundan. Alıcının zekası da hoşuma gitti ve şapka çıkarıyorum kendisine. Zamanında satıcı da bu sorunu bu şekil çözmüş olsaydı, o köleyi satmaz, yıllar yılı kullanırdı.

Çocuk işiyormuş. Bu sorun görülmez mi? Sorun sorundur. Bu sorun çözme yeterli değil derseniz, size başka bir çözüm önerisi daha.

Yine bir çocuk. Bu da yatağına işiyormuş. Arap zekanın çözümünü bilmeyen çocuk ve ailesi bu konuyu sorun etmiş. Çözüm için doktora gidiyorlar. Tahlil, tetkik ve muayene sonrası doktor ilaç yazarak tedavi önermiş. Farklı farklı tedaviler uygulamışlar ama çocuk yine işemeye devam etmiş. İşin içinde işeme olunca her işlemeden sonra çocukta bir mahcubiyet, ailesinde bir üzüntü peyda oluyormuş. Üstelik çocuk okula gidiyor. Bu sorunu arkadaşları duysa sidikli sidikli diyecekler. Çocuk okuldan da soğuyacak, kimsenin yanına yaklaşamayacak.

Hiçbir tedavisi fayda vermeyen doktor sonunda ben bu işin kitabını yazdım demeyi bırakıp pes etmiş. Çocuğa, sen bir de okulundaki rehber öğretmeninin yanına git, ondan fikir al demiş.

Çareyi doktordan bulamayan çocuk son çare olarak okulunun rehber öğretmeniyle görüşüp sorununu ona açmış. Kaç seans görüştülerse artık.

Bir zaman sonra doktor eski hatasıyla bir sokakta karşılaşır. Eski hastasına nasılsın demiş. İyiyim demiş. Nasıl iyileştin demiş. Çocuk, ben iyileşmedim ki yatağıma yine işemeye devam ediyorum demiş. O zaman niye iyileştim diyorsun demiş doktor. Çocuk, evet, yatağa işemeye devam ediyorum ama rehber öğretmenimle görüştükten sonra utanmıyorum artık. Benim için no problem demiş.

Kaldı mı şimdi ortada sorun? Gördüğünüz gibi sorun, sorun edilmezse bir de utanma bırakılırsa bu işler tereyağından kıl çeker gibi çözülüyor.

Çözüm diye getirdiğin önerilere bak. Bırak bu b.k, sidik işlerini. Biraz ciddi ol dediğinizi duyar gibiyim. Öyle olsun. Halbuki bu önerilerimle hiç olmadığı kadar ciddiydim.

Madem bu çözüm önerilerimi beğenmediniz ve yeterli görmediniz. Sanmayın ki bende başka çözüm yok. Unutmayın ki denizde kum biter, bende çözüm bitmez.

O zaman anlayacağınız dilden ve kısa çözüm önerilerime geleyim. 

Enflasyon ve hayat pahalılığına, "Sorun ekonomik değil, psikolojik" diyeceksiniz. İşin içine psikoloji girdi mi bu iş tamam demektir. Çünkü psikolojik durumun çözümü olmaz. Onun çözümü, onu psikolojisi ile baş başa bırakmak ve onu öyle kabul etmektir. Psikolojik durum yaşayan insanı bu psikoloji öldürmez. Sadece yanındakilere saç baş yoldurur. Bu da psikolojik teşhisi konan insanın sorunu değildir.

Git işine deyip bu önerimi de ciddiye almadınız. Alın size başka öneri. Diyelim ki % 75 bir enflasyon halini yaşıyorsunuz. Öldük, bittik, bu kadar yüksek enflasyonda yaşanır mı derseniz, bilin ki bu kafa yapısı sizi öbür dünyaya götürür. Bu da çözüm değil. Bu durumda ne yapacaksınız? "Enflasyon % 45 olmuş, % 75 olmuş. Arada fark yok. Belki psikolojik olabilir". Enflasyon enflasyondur diyeceksiniz. Bu, ha bir kurşunla ölmüşsün ha 10 kurşunla ölmek gibi bir şey. Sonuçta ölüm varsa efendim, enflasyon çok yüksek deyip karalar bağlamanın ne gereği var. Bir defa 45'i veren, 75'i de verir. Yine bu, bir maçı 1-0 kaybetmekle, 10-0 kaybetmek gibidir. Maçı kaybettikten sonra ha 1 yemişsin ha 10, ne fark eder değil mi? Sizden giden üç puandı hep.

Sanırım yine ikna olmadınız bu çözüm önerilerime de. 

O zaman suçu hiç üzerinize almayacaksınız. Unutmayın ki suçun sahibi olmaz. Daima başkasını suçlayacaksınız. Mazeret ve gerekçe üreteceksiniz. Enflasyonu, "Şirketlerin kârı ve fahiş fiyat" azdırıyor diyeceksiniz. Bu, dış güçler suçlaması kadar etkili olmasa da fena değil. Herkes firma ve şirketlere kızarken sen keyfine bakacaksın.

Hala da bu enflasyon ve hayat pahalılığı sorununun çözümü için verdiğim öneriler size yeterli gelmiyorsa, size söyleyeceğim tek şey, Allah sizi bildiği gibi yapsın olur. 

*15.07.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

22 Mart 2024 Cuma

Kiralar Maaşı Geçti De Yeter

Bey amcanın yaramaz mı yaramaz bir oğlu varmış. Hiçbir işte dikiş tutturamamış. Kırdığı önünde, döktüğü arkada imiş. Babası hep arkasını toplamış.

Bundan bir şey olmaz, vatan ve millete hayır gelmez demiş durmuş.

Ama ne edersiniz ki evlat. Ne alınır ne de satılır.

İllallah demiş baba oğlundan. Senden bir cacık olmaz demiş durmuş. Senin gibi evlat evlerden ırak demiş.

Ve dişlerini sıka sıka ömrünü tamamlamış.

Gel zaman git zaman bey amcanın oğlu köye muhtar olmuş. Oğlanın muhtar seçilmesi babaya göre kıyamet alameti. Ama baba görmemiş bu durumu.

Kedi olalı bir fare tutan oğlanın muhtarlığı nasıldır bilinmez ama oğlanın keyfine diyecek yoktur. Hiçbir işe yaramaz ve bir kesere sap olmaz dediği oğlunun muhtarlığını babası görse idi garibim kalpten giderdi mutlaka. 

Bir zaman olmuş. Köydeki bir faniye hak vaki olmuş. Cenazeye son görevini yapmak üzere muhtar da merasime katılmış ve salın başına gelmiş.

Sala yapışmış ve mevta ile konuşur gibi kendi kendine konuşmuş. "Ahmet ağa Ahmet ağa! Öbür dünyaya varınca, babam köyde ne var ne yok diye sorduğunda, oğlun muhtar oldu de yeter. Babam, köyde ne olduğunu anlar ve işlerin iyi gitmediğini bilir demiş". 

Gelelim sadede. Enflasyonun zirve yaptığı, hayat pahalılığının insanımızın belini büktüğü, enflasyonun bükülen beli kırmaya doğru koşar adım ilerlediği günümüzde, biri ölse de daha önce vefat edenler, dünyadan biri gelmiş. Gelin dünyada ne var ne yok diye çiçeği burnundaki mevtaya soralım deseler, yeni ölen ne cevap verir, bu cevaba ahirettekiler ne der, bir düşünelim. 

Yeni mevta, dünyada bol enflasyonlu bir hayat var dese; ahirettekiler, bunu biz de biliyoruz. Zira biz de o döngüden geçtik ve buraya geldik. Çünkü enflasyon bu siyasiler elinde bu milletin bir kaderi ve bu kaderden biz ölmedik. Ne olur bize böyle bayat bilgi verme derler. 

Onlara, günümüz enflasyonunun vahametini ne kadar anlatmaya çalışsan da anlamazlar. Çünkü bunu ancak yaşayan ve eşekten düşen bilir. Ama şöyle bir cevap verilse söyleyecekleri sözü olmaz. Dilleri lal olur, küçük dillerini yutar ve iyi ki bugünleri görmemişiz. Daha önce ölmüşüz derler.

Nedir bu cevap derseniz, günümüz enflasyon ve hayat pahalılığında, "Kiralar maaşı geçti. Kirada oturan maaşına ekleyip kira veriyor" dense kafidir. Başka da söze hacet yoktur. Sadece iyi de bu adam bir ay boyunca ne yer ne içer? Sadece daş kökü yer. Dünyadakiler ölmüş ama ağlayanları yok derler herhalde.

1 Şubat 2024 Perşembe

Altın Tepside Sunulan Bir Seçim *

Cumhurbaşkanlığı ve TBMM’nin yenilenmesi in ardından şimdi sıra geldi mahalli seçimlere. Bir ittifak dimdik ayakta. Bir ve beraber seçime giderken diğer yamalı bohça ittifaktan eser kalmadı. İttifakın en büyüğü ve her seçimin mağlup lideri partisinin genel başkanlığını kaybetti. İttifak ortakları tuz buz oldu. Hepsi her yerden aday gösterme yarışına girdi. İttifakın gizli ortağı dedikleri parti bile en güçlü figürünü bir metropolden aday göstermeye hazırlanıyor. Sence bu seçimin galibi kim olur?

Fıkra sever misin?

Kim sevmez ki...

O zaman dinle. “Kastamonu’da  bir kişi resmi olarak işe alınacaktır. Sınava çok kişi müracaat eder. Sınava girecek  torpilli kişi önceden belirlenir. Komisyon toplanır. “Kazanacak adayı ilk önce çağıralım, basit bir soru soralım, formalite yerine gelsin” denir.

Başına talih kuşu konan aday ilk sırada sözlü mülakata alınır. Kendisine: “Kastamonu ile Abana arası 101 km'dir.  Abana’dan çıkan bir kuş 50 km hızla gelirse Kastamonu’ya  ne kadar sürede gelir”, şeklinde bir soru sorulur. Torpilli aday düşünür, taşınır fakat cevabı veremez.  Komisyon ne kadar ipucu verdiyse de nafile. Sonunda adama: “Arkadaş soru bu kadar zor mu, niye cevap vermedin, bu soru çok kolay, lütfen çıkınız”, derler. Adam dışarı çıkar. Dışarıda sırasını bekleyen adaylar: “Ne sordular ne sordular” diye etrafını sarar. Soruyu söyleyince, “Çok kolaymış” derler.

Adam: “Neresi kolay bu sorunun? Yolculuk yapan bir kuş. Kuşun ne zaman geleceği bilinir mi? Kuş bu. Gider bir dala konar, su içmeye iner, yayılmaya koyulur, oyalanır da oyalanır”,  cevabını verir.”

Güzelmiş fıkra. Bu fıkradan ne anlayacağız?

Kaybetmelerine kesin gözüyle bakılan ittifak, ölü haliyle rakiplerinin elinden seçimi bir şekilde aldı. Daha doğrusu kazanacağına kesin gözle bakılan ittifak, seçimi kazanmamak ya da kazanacakları bir seçimi kaybetmek ve altın tepsi içerisinde rakibine sunmak için elinden gelen her şeyi yaptı. Ellerindeki seçimi rakibine veren bu seçimi niye vermesin. Üstelik çil yavrusu gibi dağıldılar.

Biraz daha açarsan.

Dağılmayan ittifakın hemen hemen her yeri özellikle gözde metropol şehri almaması için ortada hiçbir sebep ve engel yok. Bir tarafta dimdik ayakta bir ittifak, diğer tarafta birbirinin topuğuna sıkacak dağılmış bir ittifak. Hasılı memur alımında kimin alınacağı daha önce belirlenmiş ise mahalli seçimlerde de kimin kazanacağı baştan belirlenmiş görünüyor. Dağılan ittifak adeta Cumhurbaşkanı seçimlerinde yaptıkları ittifakın günahını çıkarıyor. Böyle bir ittifak yapmakla karşına çıktık. Hata yaptık. Bu hatamızı telafi için mahalli seçimlerde gereğini yapacağız ve hiç zorlanmadan bu seçimi ve istediğiniz yerleri kazanmanız için elimizden geleni ardımıza koymayacağız. Seçime ittifaksız gideceğiz ve her yerde aday göstererek geçmiş hatayı telafi edeceğiz diyor bu görüntüsüyle. Ki bu yaptıkları örtülü bir destekten öte açık bir destektir. Türk siyaseti yeniden karılıyor anlayacağınız.

Dağılmayan ittifak favori diyorsunuz. Halbuki Mayıs 2023’de favori gösterilen ittifak kazanamadı. Bu mahalli seçimde de favori olan kaybedebilir mi? Tıpkı torpille işe alınacak memur adayının memurluğa giremediği gibi.

Her şey dağılmayan ittifakın lehine. Zira rakipleri dahil herkes bu ittifaka çalışıyor. Bu kadar örtülü ve açık desteğe rağmen kaybederse bu rakiplerinin değil, kendi başarısı olur. 

*07/02/2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Aşır Karye ismiyle yayımlanmıştır. 

29 Kasım 2023 Çarşamba

Ali Osman Koçkuzu'nun Ardından

80’li yıllarda bir öğretim görevlisi, mezun olacak son sınıf öğrencilerin hadis dersine girer. Bazı öğrencilerin vize/finali iyi geçmez. Kendileri için hayat-memat meselesidir. Kimi evli kimi evlenecek. Öğretmen olmak için diploma almaları gerekiyor.

Ne kadar durumlarını anlattılarsa da geçer not alma konusunda hocalarını ikna edemezler.

Kara kara düşünürlerken akıllarına hocanın annesi gelir. Üşenmezler. Hocanın evini öğrenip annesiyle görüşmeye ve durumlarını anlatmaya karar verirler.

Hoca evde yokken teyzeye misafir olurlar: “Teyze, biz oğlunun talebeleriyiz. Dersinden kalacağız. Çoğumuz Konya dışından gelen ve kirada oturan, kira parasını kıt-kanaat denkleştiren öğrencileriz. Eğer kalırsak okul uzayacak, diploma alamayacağız“ şeklinde  durumlarını anlatırlar.

Teyze, çocukların durumuna üzülür:                       “Siz o işi bana bırakın” diyerek onları uğurlar.

Akşam oğlu eve gelir. Anne, “Oğlum! Şu, şu, şu isimli çocukları dersinden geçireceksin. Ben onlara söz verdim." der.

Hoca; “Ana durum bildiğin gibi değil, bu dediklerinin dersleri zayıf. Çalışmadılar. Onları geçiremem.” şeklinde cevap verdiyse de  annesinin, “Eğer geçirmezsen analık hakkımı ve emzirdiğim sütümü helal etmem bak...” tehdidi karşısında kara kara düşünme sırası hocaya geçer.

Ertesi gün okula gider. Odasına bahsi geçen öğrencileri çağırır. Onlara: “Oğlum! Anamı bu işe niye karıştırdınız? Bir daha anamı karıştırmayın.” der.

Olayın sonunda öğrenciler mezun oldu mu bilmem. Zira duyduğum bu kadar.

Allah rahmet eylesin. 29.11.2020

 

23 Ağustos 2023 Çarşamba

Seçme Fıkralar (28)

Ellah Ellah! 

Fakir bir Erzurumlu bir ramazan günü öğle namazını kılmak için abdestini alır, caminin yolunu tutar. 

Namaza daha vakit var. Caminin önündeki banka oturur. Az sonra yanına biri gelir.

Her ikisi de ezanı beklemeye koyulur. 

Sonraki gelen elini cebine atar. Cebinden bir deste dolar çıkarır. Tek tek saydıktan sonra çıkardığı cebine dolarları koyar.

Sonra elini diğer cebine atar. Oradan da çokça avro çıkarır. Bunları da tek tek sayıp diğer cebine koyar.

Sonra elini arka cebine atar. Oradan da Türk lirası çıkartıp saydıkça sayar.

Cebindeki envaiçeşit tüm paraları bu şekilde saydıktan sonra arkaya yaslanır. Eline aldığı tespih ile iki defa Ellah Ellah deyince, tüm bu olup bitenleri izleyen fakir Erzurumlu, eliyle yukarıyı işaret ederek "Ver ver. Daha adını söylemeyi bile bilmiyor" der ve okunmaya başlayan ezanla birlikte namaz kılmak için camiye geçer. Ardından da cebi para dolu Erzurumlu girer.

Fakir Erzurumlu, camiye gelen herkesle beraber cemaatle namazını kılmıştır. Allah kabul etsin. Yalnız garibim Erzurumlu namaza ne derece kendini verebilmiştir? Namazda iken gözünün önüne paralar gelmiş midir? Vay be bu nasıl dünya, adaletin bu mu dünya demiş midir? Acaba ben de Allah yerine Ellah desem, cebim para dolar mı demiş midir bilinmez.

Fakirlik sadece  bu Erzurumlu vatandaşın derdi değil. Bu toplumun çoğunun başının belası. Allah bazılarına yürü ya kulum dese de fakirler analarından doğduğu andan itibaren çalışmaya başlasalar da hep geçim sıkıntısı çekerler, kıt kanaat geçinirler. Adeta sürünürler.

Bu Erzurumlu ve diğer fakirler geçim derdi içinde iken ve ne olacak bizim halimiz böyle derken bereket, imdatlarına Cübbeli yetişti. Cübbeli’ye göre fakirler, bu dünyada yine fakirlik çekecekler ama hiç üzülmesinler, öbür dünyada yaşayacaklar. Müjdeler olsun tüm fakirlere. Çünkü fakirler caminin önünde para sayan zengin dahil tüm diğer zenginlerden beş yüz yıl önce cennete girecekler. Bundan sonrasını fakirlerden 500 yıl sonra cennete girecek zenginler düşünsün.

Cübbeli’nin verdiği bu müjdeyi bu fakir Erzurumlu daha önce bilseydi, yanında para sayan zengine hiç gıpta etmez, ağzının suyunu akıtmazdı. Hatta o para sayarken kıkır kıkır gülerdi. Daha bu gülüşüm ne, son gülen iyi güler, sen say ve ardından Ellah demeye devam et. Sizin paranız ve Ellah’ınız varsa, bizim paramız yok ama Allah’ımız var derdi.

12 Mayıs 2023 Cuma

Ağlama Seçeneği

Efendim, seçimler nasıl sonuçlanır?

Seçim akşamı belli olur. Bıçak sırtı gibi. Kazanan kıl payı kazanır, kaybeden de kıl payı.

Bir tahminde bulunsan.

Seçim ortada görünüyor. İki büyük ittifaktan biri ilk turda ipi göğüsler. Kazanma umudu olmayan aday biraz fazla oy alırsa ikinci tura kalır. İkinci turda büyük ittifaklardan kazanan aradaki farkı açar.

Şunlar kazanırsa, ülkeyi felaket bekliyor. 

Aynı şekilde bunlar kazanırsa, ülke felaket olur diyen kesim de var. Yani felaket tuttuğun adaya, bulunduğun yere bakış açına göre seçmenden seçmene değişiyor.

Sence hangisinin gelmesi felaket olur?

Ben böyle düşünmüyorum. Hangisi gelirse gelsin, ceremesini sen, ben, o, biz, siz, onlar çekecek. Yani seçimden sonra vatandaş olarak yükümüz ağırlaşacak. Ev ödevimiz artacak. Sırtımıza ağır yük binecek. Kısaca anamız yani biz ağlayacağız.

Ne demek bu?

Nasrettin Hocanın gurbete gelin verdiği iki kızı varmış. Hanımı bir gün bey bey, şu kızlar ne yer ne içer, ahvali nedir, git bir bak gel demiş. 

Hoca çıkmış yola. Bir kızının evine misafir olmuş. Kızım, ne yer ne içersiniz, ne ile iştigal ediyorsunuz, geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz demiş. 

Kızı, babacığım, çiftçilik yapıyoruz. Şu kadar dönüm ekin ektik. Yağmur yağmasını bekliyoruz. Şayet bu aşamada yağmur yağmaz, havalar kurak giderse, bil ki anam ağlar şeklinde bir endişesini dile getirir. Allah yardımcınız olsun diyerek hoca o kızından ayrılır, diğer kızına doğru yola çıkar. 

Diğer kızıyla da hoşbeşten sonra aynı soruyu ona da sorar. Bu kızı da babacığım, biz çanak-çömlek işiyle uğraşıyoruz. Günlerce uğraşıp didindik, çanak çömlek yaptık. Bunları kurutup sonra satacağız. Şayet bunlar kurumadan bir yağmur yağarsa, bil ki anam ağlar şeklinde bir endişesini dile getirir. Allah yardımcınız olsun kızım, yolcu yolunda gerek diyerek evinin yolunu tutar.

Eve gelince hanımı, bey bey, kızlarım nasıl diye sorar. Hoca hiç uzatmadan, hanım hanım, bahtında ağlamak varmış. Durmadan ve hep ağlayacaksın demiş.

Hanımı nasıl diye sorunca, 

Hanım, şu bir gerçek ki önünde iki seçenek var. Seçeneklerden hangisi gerçekleşirse, hiç kaçarın yok, hep ağlayacaksın, çok ağlayacaksın. Bu seçenek de yağmurdur. Yağmur yağsa da sen ağlayacaksın, yağmur yağmasa da sen ağlayacaksın. Hasılı yağmur ya yağacak ya da yağmayacak. Ötesi ve ortası yok bunun.

Yani hangi ittifak gelirse, ben ağlayacağım öyle mi?

Ha şunu bileydin.

Ama oy vermemiz lazım.

Ver. Kimse sana oy verme demiyor.

Hangisini seçeyim?

Kanaatin hangisi daha az ağlatır daha az zarar verir yönünde ise ona göre hareket et.

29 Ocak 2023 Pazar

Seçme Fıkralar (26)

Seyis

“Bir kilisede inananlarına sürekli vaaz veren bir papaz, vaaz için hazırlığını yapmış, kiliseye geçmiş.

Bir de ne görsün. Kilisede cemaat olarak sadece bir kişi var.

Kısa bir şaşkınlıktan sonra “Arkadaş, vaaza hazırlanmıştım ama kimse yok, ne yapayım? Anlatayım mı? Zira sadece sen gelmişsin” demiş.

Kiliseye vaaz dinlemeye gelen kişi, “Efendim, ben seyisim, bu işlerden anlamam, atlardan anlarım. Ama tüm atlar kaçtı, geriye bir at kaldı diye geri kalan bir ata yem vermemezlik yapmazdım” deyince, papaz vaazını vermeye başlamış. Uzatmış da uzatmış.

Seyis sıkılmış sıkılmaya. Ama vaazı dinleyen tek kişi olduğu için kiliseden çıkamamış. Nihayet papaz vaazını bitirdikten sonra seyise “Vaazımı nasıl buldun” diye sormuş.

Seyis, “Efendim, dedim ya ben seyisim, atlarsan anlarım, vaazdan anlamam. Yalnız tüm atlar kaçtı diye geri kalan tüm yemi bir ata yedirmezdim” demiş.

*

Çana pisleme

Kilisenin çanına her gün bir kuş konarmış. Kuş bu, her gün çanın üzerine pisleyip sonra da gidermiş.

Papaz her gün çanı silmekten bıkıp usanmış.

Çözüm olarak çanın yanına "içip sarhoş olur ve böylece çana pislemez" diye şarap koymuş.

Ürettiği çözüm  çok hoşuna gider. Kendi aklına da hayran kalır.

Ertesi gün, kendinden emin bir şekilde kiliseye gelir.

Yukarı bir bakar ki başından kaynar sular dökülür. Zira sevinci kursağında kalmıştır. Çünkü kuş önce şarabı içmiş sonra çanın üzerine konarak pislemiştir.

Beyninden vurulmuşa dönen papaz ellerini açar ve hışımla,
"Ey kuş! Nesin, kimsin?

Müslüman olsan şarap içmezsin.

Hristiyan olsan çana pislemezsin, demiş. 

22 Ocak 2023 Pazar

Seçme Fıkralar (25)

Sünnet deseymiş

Nasreddin Hoca'nın evine bir gün üç molla misafirliğe gelir. Üçü de birbirinden oburmuş. Hoca ne yemek çıkarmışsa silip süpürmüşler. O kadar ki sahanlarda yemek bitince, "sünnettir" diye ekmekle iyice sıyırırlarmış. Bu sırada odaya Hoca'nın oğlu girmiş. Mollalar Hoca'yı memnun etmek için:

“Aman ne güzel çocuk...Adı ne bunun? diye sormuşlar. Hoca:
“Adı Farzdır”, demiş.
Mollalar şaşırıp birbirlerine bakmışlar:
“Bu ne biçim isim Hoca Efendi?” demişler. Şimdiye kadar böyle bir isim hiç duymamıştık.

Hoca hemen taşı gediğine koymuş:
-Yaaa! Sünnet deseydim, onu da yiyecektiniz.

Vaaz

Papazın biri vaaz verecekmiş ama çok heyecanlanıyormuş. Gitmiş başpapaza, “Papaz efendi, ben vaaz vereceğim ama çok heyecanlanıyorum” demiş. Papaz, “O zaman git, biraz şarap iç heyecanın geçer” demiş. Adam, şarabı içmiş, sonra da vaazı vermiş. Vaazdan sonra gitmiş papaza, demiş nasıldı, papaz efendi, beğendiniz mi? Papaz,  "Güzeldi yavrum ama bazı hataların var:"
1)Merdivenden yürüyerek ineceksin tırabzandan kaymayacaksın.
2)Duaların sonunda oleeeey değil, amin diyeceksin.
3)En önemlisi de İsa, Tanrı'nın oğlu, sütçünün çocuğu değil.

Asker


Temel, bir gün her işe karışan Cemal'e patlar:” Ula uşağum, sen asker misun da her işe purnuni sokaysun?

Not: Asker bu işleri bıraktı. Kışlasına çekildi. Görevini yapıyor. Yalnız askerin bıraktığı üzerine vazife olmayan bu işe başkaları soyundu. Biraz dikkatli bakılırsa, her işe maydanoz oldukları görülür.

21 Ocak 2023 Cumartesi

Seçme Fıkralar (24)

Hürriyet ve Zürriyet

Osman Yüksel Serdengeçti İsmet İnönü zamanında epey hapis yatarak hürriyetten yoksun kalmış. Hiç çocuğu da olmamış rahmetlinin. Hanımının adı da İsmet’miş.

Onca sıkıntı ve derdin arasında nüktedanlığı da terk etmemiş. Bir gün “İki İsmet’ten çok çektim. Biri hürriyetinden, diğeri de zürriyetimden etti” demiş.

Öyle zannediyorum, Serdengeçti aynı zamanda çok zeki biri olmalı. Değilse böyle ince espri yapmak her kişinin harcı değil. Çünkü espriyi zeki insan yapar, espriden de zeki insan anlar. Esprinin en güzeli de aslı olan şeyler üzerine yapılanıdır.

Ümmü’nün İmamlığı

Tansu Çiller başbakan olduğu zaman Türkiye’de bir ilk gerçekleşir. Çünkü ilk Türk başbakanı oldu. Bunun üzerine bir köşe yazarı köşesine şöyle bir fıkra taşıdı:

Haccın karayolu ile yapıldığı eski zamanlarda, köyün cami hocası hacca gitmeye karar verir. Muhtarın başkanlığında hoca yolcu edilir. Hocayı uğurladıktan sonra haccın uzun süreceği aklına gelen muhtar adamına, “Koş, hocaya sor. Yerine kimi vekil bırakıyor?”

Adam koşarak hocaya yetişir. Hoca ile ulak arasında şu konuşma geçer?

—Hocam, siz haçta iken kimi vekil bırakıyorsunuz? Siz yokken namazları kim kıldıracak?

—Ehil biri varsa o kıldırsın. Şayet yoksa bir ümmî (okur yazar olmayan) namaz kıldırabilir. Adam muhtara gider, muhtar ona sorar:

—Ne dedi Hoca?

—Bir ümmî namaz kıldırabilir, dedi.

Düşünme sırası muhtara geçer. Çünkü köyde iki tane Ümmü var. Biri 70’lik yatalak Ümmü Nine, diğeri de hocanın genç ve güzel kızı Ümmü. 70’lik Ümmü Nine namaz kıldıramayacağına göre hoca olsa olsa kızı Ümmü’yü vekil bırakmak istedi sonucunu çıkarır.

Hocanın kızı istemese de “Babanın vasiyeti var” diyerek genç kızı zorla imamlığa geçirirler.

Günler, aylar geçer. Nihayet hoca hacdan gelir.

Hal-hatır ve hoş-beşten sonra hoca ile muhtara sorar:

—Söyle bakalım, ben gittim gideli imamınız kim oldu? Namazları kim kıldırdı?”

—Hocam, Buyurduğunuz gibi kızınız Ümmü kıldırdı namazları”.  

Böyle bir cevabı hiç beklemeyen hoca şaşırır ve küplere biner:

—Ne ne ne? Bir daha söyle bakalım.

—Kızınız kıldırdı hocam.

—Bre Gafiller! Ne yaptınız siz? Hiç kadından imam olabilir mi? Kadın nasıl namaz kıldırabilir?

—Hocam, kadından imam olmayacağını kızınız mihraba geçtikten sonra anladık anlamaya ama iş işten geçti. Çünkü kızınız namaz kıldırmaya başlayınca cemaat o kadar arttı ki bu durum karşısında ben de bir şey diyemedim.