31 Mayıs 2026 Pazar

Mutlak Butlan Formülü

Dert ve sıkıntı eksik olmaz bu hayatta

Çoğu da çözümsüz kalırdı hep

Nihayet imdada yetişti mutlak butlan

Bundan sonra kim tutar bizi. 


Biriyle dost iken sorun mu yaşadın? 

Bu derdi kafandan atamıyor musun? 

Dersin ki ona, bundan sonra aramızda

Geçmişi yaşanmamış sayacak mutlak butlan olsun. 


Evlisin. Boşanmak mı istiyorsun? 

Boşanınca nafakadan mı korkuyorsun? 

Aç bir mutlak butlan davası

Hakim geçmiş evliliği yok saysın. 


Eski eşin senden nafaka isterse

De ona, ortada evlilik yok ki nafaka olsun 

Aha bu da mahkeme kararı

Sonrasını eski hanımın düşünsün.


Yarışı kaybederek koltuktan mı oldun? 

Üzülme! Gün doğmadan neler doğar. 

Bakarsın çıkar bir mutlak butlan kararı

Mahkeme kararıyla yeniden oturursun koltuğa. 


Unutma ki mutlak butlan kararı

Her derde deva en sihirli formüldür. 

Üstelik yerli malıdır

Herkes onu kullanmalıdır. 


Anormallikler Normalimiz Oldu

Sosyal medyada dolaşırken bir vakfa ait 2026 yurt içi ve yurt dışı kurban bedeli önüme düştü. 

Başka vakıf ve derneklere ait yurt içi ve yurt dışı kurban bedellerinin de görmek mümkün. 

Bazılarında yurt dışında kesilecek ülke ve kıtaya göre fiyatlar değişirken bazıları resimde olduğu gibi yurt içi ve yurt dışını tek fiyatta sabitlemiş. 

Diğer vakıf ve derneklerin yurt içi ve yurt dışı kurban bedelini bir tarafa bırakarak görseldeki yurt içi ve yurt dışı kurban bedelini bir irdeleyelim. 

Gerçi her vakıf ve derneğin kurban bedeli farklı olsa da bir gerçek var ki yurt içi kurban bedeli yurt dışına göre dört katı. Yani bizde bir kurban kesen, çoğu yurt dışında dört kurban keser. 

Yurt içi ve yurt dışı kurban bedelini görür görmez vay be dememek elde değil. Anormallik bizde mi yurt dışındaki ülkelerde mi? Yurt dışı Gazze hariç fiyatlar birbirine yakın olduğuna göre anormallik bizim ülkede. 

Bu fiyat makası sadece bu yıla ait değil, nicedir böyle. Demek ki yüksek fiyata kurban kesmek bu ülkenin makus talihi olmuş. 

Besici kazansa onlar bari kazanıyor dersin. Besiciye sorsan onlar da dertli. Biz tüketiciler zaten her sene dertliyiz. Üretici ve tüketici dertli olduğuna göre bu ülkede etten ve kurbandan kim kazanıyor, merak ediyorum. 

Yurt içi ve yurt dışı bu fiyat uçurumunu gören Türkiyeli bir vatandaş kurban bağışını yurt içine mi yapar yoksa yurt dışına mı? Öyle zannediyorum bağışçıların kahir ekseriyeti yurt dışı seçeneğini tercih eder. Tercihini yurt içinden yana kullanan bağışçı sayısının da bir elin parmaklarını geçtiğini sanmıyorum. Geçen biri, "dört kurban bağışladım" dedi. Sormadım yurt içi mi yurt dışı mı diye. Büyük ihtimalle yurt dışını tercih etmiştir. Öyle ya akıl var, mantık var, hesap var, kitap var. Yurt içinde bir bağış yerine yurt dışına dört bağış yapabiliyorken niye yurt içini tercih etsin. 

Bu fiyat makasını siz nasıl görürsünüz bilmem ama bu uçurum bana anormalin anormali geliyor. Bizde tekelcilik mi var, gıda terörü mü var, rant mı var, fahiş fiyat mı var, girdi maliyetleri mi yüksek, enflasyon belası mı? Bilemedim gitti. Şu var ki bu anormallik bizim için normal olur oldu. 

Bu durum yani fiyat uçurumu sadece kurbana has olsa hiç gam yemeyeceğim. Aynı durum hac için de geçerli. Çünkü hac parası da çok anormal. 

Yazımı bir soru ile bitireyim. Bu ülkede hacca gitmeyi ve kurban kesmeyi caiz görür müsünüz? 


30 Mayıs 2026 Cumartesi

İki Su Fatura Kıyası

Bu su faturasını 29.05.2018 yılında sosyal medyada paylaşmışım. 32 günde 17 ton su kullanmışım. Fatura bedeli de 72 lira imiş.

Bu fatura bedelini çok bulmuş olmalıyım ki kendimce belirlediğim tasarruf tedbirlerini yazarak bu faturanın altına paylaşmışım.

Her ne kadar tasarruf benim işim olsa da yazdığım tasarruf tedbirlerinin bir uygulanabilirliği yok. Gülünsün diye mizah yapmışım. 


Bu yan taraftaki su faturası da 2026 Ocak ayına ait. Bu sefer 36 günde yine 17 ton su kullanmışım. Fatura bedeli de 777,5 TL. 

İlk fatura 2018 Nisan, diğer fatura ise 2026 Ocak ayına ait. İki fatura arasında 7 yıl 9 aylık fark var. 8 yıl diyelim. 

Niyetim suyun pahalılığından dert yanmak değil. Aynı ton yani 17 ton su, 8 yıl önce 72 TL iken 8 yıl sonrası 777,5 liraya tekabül etmesi dikkatimi çekti. Öyle ya 72 nere, 777 nere. Arada 10 kat fark var. Bu demektir ki bu iki faturaya göre paramız on kat değer kaybetmiş. 

Bana birileri, 2018 yılında yaklaşık sekiz yıl sonra şimdi 72 lira verdiğin suya 777 lira vereceksin dese kafayı mı yedin, benimle dalga mı geçiyorsun derdim. Yine birileri, paramız yaklaşık 8 yıl sonra on kat değer kaybedecek dese, şakanın sırası değil derdim. 

Görünen o ki sadece suyu baz alırsak 8 yıl içinde paramız on kat değer kaybetmiş. Nereden bakılırsa acınası bir paramız var ve izahı zor bir durum söz konusu.

Hasılı, evlere şenlik bir paramız var. Taşıması zor, sayması zor. Eskiden sadece bankalarda ve cirosu çok yerlerde bulunan para sayma makinesi şimdi çoğu yerde var. Kurban kestiğim yerde bile vardı. Besici, sayarak iki deste halinde götürdüğüm 35 bin lirayı saymak için makineye attı. Öyle ya saymaya kalksa o hengamede sayması zaman kaybı. Bir de doğru sayması mesele. Akıllılık yapıp para sayma makinesi temin etmiş. 

En büyük banknotu torunlara harçlık verirken utanır olduk. Alışverişte de işe yaramıyor maalesef. 

Doğru dürüst işimizi görmeyen bu para değer kaybetmeyip de ne yapsın. Sekiz yılda su faturası on kat artmayıp da ne yapsın?

Burada tamam öyle de maaşlar seki yılda ne kadar arttı? Bunun hesabını yaptın mı denebilir. Hiç yapmadım böyle bir hesap. Niyetim bile yok. Ne maaşlar artsın ne de su faturası on kat artsın. İsterim ki milli paramız değerli olsun. Maaşlar da yerinde saysın, su faturaları da diğer ürünler de. 

Bağnazlık ve Tahammülsüzlüğün Yaşı Yok

Bir WhatsApp grubunda, biri Yaşar Nuri Öztürk'e ait kısa bir video paylaştı. 

Sen misin bunu paylaşan. Bu videoyu gören biri gruptan çıktı. 

Birkaç kişi Yaşar Nuri Öztürk'ün İslam'a zarar verdiğinden dem vurarak bu platformda ondan paylaşımının olmaması gerektiğini yazdı.

Paylaşan, savunma yaptıkça birkaç kişi daha gruptan çıktı. 

Bir başkası, "Gruptan çıkmak zorunda bırakma" yazdı. Başkaları grubu sükunete davet etti. 

Gruptan birkaç kişinin çıkmasıyla Yaşar Nuri muhabbetine ara verildi.

Grubun sinir uçlarına dokunurcasına bir başkası yine Yaşar Nuri'ye ait kısa video paylaştı. Grup tekrar gerildi. Yine çıkan oldu. Yetmedi. Aynı kişi yine aynı kişiye ait video paylaştı.

Gruptan çıkan sayısını bilmiyorum. Ama gruptan çıkanların Yaşar Nuri gibi birinin videosunun bu platformda ne işi var tepkisini göstererek gruptan çıktıkları aşikar.

Bu WhatsApp grubu bir ilahiyat platformu. Gruptakilerin hepsi ilahiyat mezunu. Kimi İHL kimi din kültürü öğretmeni kimi müftü kimi vaiz kimi akademisyen. Yani hepsi din eğitimi almış, toplumda ya da çalıştıkları kurumda dini anlatan bu işin uzmanı kişiler. 

*

Bir ara telafi eğitim diploması adı altında bir program vardı. Bu programda görev aldım. Öğrencileri de sanayici ve esnaf kişilerden oluşuyordu. Çoğu da 40-50-60 yaşında kişiler. Bu programı bitiren meslek lisesi mezunu oluyor. 

Dersin birinde biri, İslam dinindeki erkeğe iki, kadına bir şeklindeki miras taksimatından bahsetti. Ben de Nisa 11.ayette aile fertlerinden kimin ne kadar pay alacağı ayrı ayrı belirtilmekle beraber erkeğin de kız kardeşe göre iki kat fazla mirastan pay alacağı belirtiliyor. 7.ayette ise erkek ve kadın az veya çok mirastan pay alır denilerek bir orandan bahsetmiyor. Mehmet Okuyan bu ayeti, "Dededen gelen menkul ve gayrimenkulün kız ve erkek kardeşler arasında eşit paylaşılması" gerektiğini söylüyor dedim. Ara verince bir öğrenci yanıma geldi. "Hocam, keşke Mehmet Okuyan'dan bahsetmeseydin" dedi. Niye dedim. "Çoğu kimse homurdandı ve yüzleri asıldı. Mehmet Okuyan'ı ben seviyorum ama çoğu bu isimden hoşnut değil" dedi. Kim ne düşünürse düşünsün. Okuyan bu ayeti böyle izah ediyor. Bundan bahsettim deyip konuyu kapattım. 

Kimsenin dini bilgisini ve samimiyetini ölçme durumum yok. Kimsenin dini düşüncesinde de değilim. Herkes herhangi bir konuda veya dini bir meselede farklı düşünebilir. Ama isme, görüşüne ve videosuna nem kapmak, hop oturup hop kalkmak hiç sağlıklı bir düşünce değil. Haydi diyelim ki diploma telafi programına gelenlerin yeteri din bilgisi yok. Birilerinden etkilenip bazı isimlere ön yargı ile yaklaşıp rezerv koyabilirler. İlahiyat grubuna ne oluyor? Bu bağnazlık bu tahammülsüzlük neyin nesi? Hepsinin görevinde emekliliği gelmiş, yaşları altmışı geçmiş kişiler. Gören de ergen bunlar der. Bu yaşları altmışı geçmiş kişiler de ergen ilahiyatçılar nazarımda. Herkesin her yerde bulup izleyebileceği videonun grupta paylaşılmasının ne zararı olabilir. Bu ergen ilahiyatçılar kendi dini anlayışlarına güvenmiyorlar mı ki Yaşar Nuri'ye ait bir paylaşıma bu kadar tepki gösteriyorlar. Sonra gruptan çıkmak neyin nesi. İnanın hiç anlamış değilim. 

Merak ediyorum, sağlığında mücadele edemedikleri Yaşar Nuri ölüp gitmiş. Ölümünden ne istiyorlar? Bu yaşta pekala video ve kitaplarından hareketle reddiye yazabilirler. 

Sehven

Sehven, "dalgınlık veya unutkanlık sonucunda oluşan; yanlışlıkla" anlamına gelen Arapçadan dilimize geçmiş bir zarftır.

Genç nesil bu zarfı pek kullanmaz. Çünkü eskimiş bir kelime. Ama eskiler hâlâ kullanır. Eskide kalsa da Hızır gibi imdada yetişen bir kelime. Ne zaman ki bir yazıda bir kelime ya da rakam yanlış yazılmışsa kelime veya rakam okunacak şekilde üzerine tek çizgi çizilir. Yanına da doğrusu yazılır, sehven denir ve paraflanır.

Sehven, okullardaki yoklama fişlerinde sıkça kullanılır. Öğretmen yoklama yaptıktan sonra bir öğrenciyi yanlışlıkla yok yazdığını fark edince numaranın üstünü çizer, yanına veya üstüne doğrusunu yazar, paraf yapar. Aynı düzeltme çıktısı alınmış resmi evraklarda da yapılır. 

Seçim evrakında da benzer düzeltme yapılarak paraflanır. 

TDK sehven zarfına, "yanlışlıkla" anlamı verse de "hatayla" karşılığını vermesini daha uygun görürüm. Çünkü her ne kadar hata ve yanlış birbirinin yerine aynı anlamda kullanılsa da arasında nüans var. Hata, bilmeden yapılan yanlış iken yanlış, bilerek yapılan hatadır. Kısaca hatada kasıt yokken yanlışta kasıt var kabul edilir. 

Buradan Bilgi Üniversitesine gelmek istiyorum. Malumunuz Bilgi Üniversitesi 1996 yılında açılmış, zamanla 20-25 bin öğrenci sayısına ulaşmış bir vakıf üniversitesi. Bu üniversite Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle 21 Mayısta kapatıldı. 24 Mayısta ise "YÖK'ün görüşü alınmak suretiyle" gerekçesi gösterilerek Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile tekrar açıldı. Üç gün gibi kısa sürede gerçekleşen bu tasarruf kamuoyunda ister istemez manidar bulundu. Hatta yenilen açılması onayında YÖK'ün görüşünden" bahsedilmesi, daha önceden YÖK'ün görüşü alınmamış mıydı sorusunu sordurdu. 

Aç-kapa-aç şeklinde ifade edebileceğimiz bu karar ve onay ister istemez dikkat çekti. Öyle görünüyor ki yanlıştan hemen dönülmesi sevindirici olmakla beraber bu süreç iyi yönetilememiştir. 

Üç gün içinde birbirine zıt iki karar verilmekten ziyade ben olsam sehven zarfını kullanırdım. Ayrıca YÖK görüşünü gerekçe göstermezdim. Bunun için üç gün geçmesini de beklemezdim. Yanlış ya da hatanın farkına varır varılmaz aynı gün ya da üç gün sonra yayımlanan yeni bir kararnameyle, "21 Mayıs tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle Bilgi Üniversitesi sehven kapatılmıştır. İlgili Üniversite eğitim ve öğretime devam edecektir" denilebilirdi. 

Aynı kapıya çıkar, ne fark eder demeyin. Çok şey fark eder. En azından yanlıştan sehven yoluyla dönülmüş olurdu. Bu yol ve yöntem bana daha şık ve anlaşılır geliyor. Öyle ya insan olarak hangimiz hata yapmayız ki. Hata yaptım diyene de toplum bir şey demez. 

Yapılan hataya mağdurun bile bir şey demediğiyle ilgili bir anım aklıma geldi. Fî tarihinde il merkezinde bir lisede görev yaparken bir öğretmen eş durumundan tayin istemişti. Eş durumu tayiniyle ilgili üç tane de belge sunmuştu. Bu belgeleri tarayarak sisteme yükledim. Ardından onay verdim. Tayin süresi sona erdiğinin ertesi günü öğretmen odama geldi. "Hocam, benim tayin reddedilmiş. Normalde reddedilmemesi gerekirdi. Çünkü istenen evraklarım tamdı. Yanlışlık kimde ise hakkımı arayıp şikayetçi olacağım. Çünkü mağduriyetim söz konusu" dedi. Sistemi açıp evrakları inceledim. Ben onaylamışım, ilçe de onaylamış ama il reddetmişti. İlin niçin reddettiğini inceledim. Her şey tamamdı. Yüklediğim dosyaları açıp inceledim. Hatanın benden kaynaklandığını tespit ettim. Çünkü üç ayrı evrakı sisteme yükleyeceğim yerde bir evrakı iki defa yüklemişim. Bir evrak iki defa yüklenince haliyle istenen bir evrak sisteme yüklenmemiş görünüyor. İl de istenen bir evrak eksik olduğu için atama isteğini reddetmiş. Öğretmene, hocam, aynı evrakı iki defa yüklemişim. İlçe incelemeden onaylamış, il ise hatayı fark edip reddetmiş. Hata benim. Gözümden kaçmış. Keşke evrakları yükledikten sonra açıp tekrar incelesem iyiymiş. İl bu hatayı tespit edince keşke telefonla arasaydı hemen düzeltirdim. Bu durumda hata bende. Beni şikayet ederek hakkınızı aramanız gerekiyor. Şikayetçi olursanız da gönül koymam. Çünkü hatalıyım dedim. Öğretmenim de "Hocam, hata ilçe ve ilde olsaydı, hakkımı arayacaktım. Yalnız sizi tanıyorum. Kasten böyle bir şey yapmaz, mağduriyete yol açmazsınız. Bu durumda şikayetçi olmayacağım. Nasip değilmiş. Var bunda da bir hayır" deyip müsaade alıp gitti. 

Gördüğünüz gibi hata yaptım diyene bizim toplum anlayış gösterir. 

Hayat Maratonu

Ortalama 42 km olarak kabul edilen maraton dünyanın en uzun koşusu olarak bilinir. 

"Maraton, atletizmde uzun mesafeli (42,195 m), sert tabanlı yollarda yapılan mukavemet koşusudur. 

Adı eski Yunanistan'daki Marathon Savaşı'nda Maraton Ovası'ndan Atina'ya koşarak gelen bir ulaktan esinlenerek verilmiştir. 

Genellikle yol koşusu olarak koşulsa da mesafe patika yollarında da kat edilebilir. 

Amatör, professionel, her tür yaş kategoride olan kişilerle yapılabilir. 

Maraton koşarak veya koşu/yürüyüş stratejisiyle tamamlanabilir. 

Tekerlekli sandalye yarışı bölümleri de vardır. 

Yüzme maratonu (uluslararası standart minimum mesafe 10 km'dir. Ancak yarışın türüne ve katılım seviyesine göre mesafeler 5 km ile 25 km arasında değişiklik gösterebilir). 

Ultra maraton (42,195 km'den daha uzun mesafeli tüm koşulara verilen isimdir). 

Dağ maratonu, yarı maraton (21,097 km). 

Ekiden (Japonya kökenli bir uzun mesafe bayrak yarışı) gibi branşları bulunuyor. 

İlk kez 1896'da düzenlenen Atina Olimpiyat Oyunları'nda koşuldu, 1924 yılında 42,195 m olması benimsendi". (Wikipedia). 

Bir de 10,5 km kabul edilen çeyrek maraton var. 

Bu maraton çeşitlerine bir de dünya maratonunu eklemek lazım. Çünkü dünya hayatı tüm maraton ve ultra maraton çeşitlerini de içine alan en uzun bir maratondan ibarettir. İçerisinde emekleme, çocukluk, gençlik ve yaşlılık, uyku, istirahat, koşuşturma, inişli, çıkışlı, tempolu ve temposuz, problemli, problemsiz, acı ve tatlı hatıraların olduğu dönemleri var. 

Dünya maratonunun şartları, kişinin de bilmediği kişiye özeldir. Herkes bu hayatın cenderesi içinde akıbetin ne olacağını bilmeden menzile ulaşmaya çalışır. Herkesi türlü türlü sürprizler bekler. Kimin bahtına ne çıkarsa artık. 

Bu dünya maratonunun startı, herkes için bu yarışa ağlayarak başlamaktır. 

Bildiğimiz maratonlardan farkı, süre sınırının olmaması. Yatıp uyuyorsun, gezip dolaşıyorsun, yürüyor ve koşuyorsun. 

Her canlı maratonu bitirmekle yükümlü. Ama hızlı ama yavaş. Kimi bu etabı birden tamamlıyor kimi güç bela. Kimininki kısa sürüyor kimininki uzun. Ama bir şekilde bitiyor. 

Bir başka yönden dünya maratonu nefesle başlıyor. Nefes devam ettikçe devam ediyor. Ne zaman ki nefes bitiyor, maraton da bitiyor. Bu da ölüm demektir. 

29 Mayıs 2026 Cuma

Yağmurlu Havada Piknik

Yağmursuz günümüz geçmiyor bugünlerde. Öyle yağmur yağıyor ki sicim gibi. Yağmaya başlayınca hava kararıyor, ortalık buz kesiyor. Esen rüzgar üşümenin derecesini daha da artırıyor.

Yağmur yağacağını ve yağmurla beraber ıslanacağımızı bile bile torunun isteği üzerine 23 Mayıs 2026 günü pikniğe gittik. Böylesi bir havada pikniğe gitmek akıl kârı değil ama işin içinde torun olunca çiğ tavuk bile yenir.

Piknik yerine oturur oturmaz mangal yakıldı. Hava da önce atıştırmaya sonra başladı. Yağan yağmurun mangal ateşini söndürmemesi için kuytu bir yer aradık. Nafile. En kuytu yer bir ağacın altıydı. İmdada, benim 1999 yılında aldığım şemsiye yetişti. Şemsiye mangalın üzerine tutuldu. Şemsiye sadece ateşe yağmur gelmesini önledi. Mangalın başındakiler ıslandı. Ben ihtiyar ise pişen ne zaman önüme düşecek diye kamelyanın altında miskin miskin oturdum. Gençler pişirdi ben ise dünürle beraber termosta getirilen çayı yudumladık, çekirdek çitledik.

Mangallığı pişirirken ve yerken yağmur devam etti. Hem yağmur gelmesin hem de rüzgarı kessin diye kamelyaya attığımız yer örtüsü bana mısın demedi. Kolumu, başımı ve nevaleyi okşadı durdu.

Serin mi serin, rüzgarı bol, yağışlı bu havada gençler pişirmiş de pişirmiş. Ne kadar yediğimi hatırlamıyorum. Rüzgarın etkisiyle birlikte Abbas'ın kör gazı gibi yedim durdum. Bu kadar yemeye sadece çenem ısındı. Zira tek çalışan yerim orasıydı.

Karnımızı doyurduktan sonra hava bu kadar çile size yeter dedi. Üzerimizdeki kara bulutlar yerini güneşe bıraktı. Bizim bölgede hava açılırken şehrin üstünü simsiyah bulutlar kapladı. Güneşi gören ben kamelyadan kendimi güneşe attım. Isıtıverdi birden beni.

Karnı doyup güneşi gören gençler top oynamaya gittiler. Daha doğru dürüst oynayamadan filelerin arasından çıkan top filelerin üstünde kaldı. Üç beş kişi uğraş didin topu güç bela indirdiler.

Altı dolu midenin üzerine semaver çayı iyi giderdi. Stoklarda bolca vardı ama soğuk, stoktaki çayları soğutmuştu. Semavere ne kadar kömür atsak da çay bir türlü içimizi ısıtmadı.

Hasılı, yağmurlu, kapalı, rüzgarlı ve serin havada piknik namına yok yoktu. Meyve, sebze, içecek, çerez, bolca et, çilek, erik, karpuz her şeyimiz vardı. Közde kahvemiz bile vardı. Fincanına kadar vardı her şey. Bu havada güneş yakacakmış gibi başımızda şapkamız bile eksik değildi.
Bir eksik olan havamızdı.

Böylesi pikniğim iki oldu. 2014 yılının 17 Mayısında da yine böyle yağışlı bir havada piknik yapmıştım. Üçüncüsü olur mu? Aklıma bile getirmek istemem.

Yalnız şu var ki tek eksikliğimiz hava olsa da işin içinde eş, dost, hele bir de torun olunca yağmur da vız geliyor, rüzgar da, soğuk da.

Şunu da ilave etmeden geçemeyeceğim. Yaşlılık kötü. Eve, bacaya bastırmamak lazım derler. Tamam da o kadar da değil. Mesela piknikte işe yarıyor. Yaşlı olunca mangal yakma, et pişirme, çay koyma ve demleme derdi yok. Üzerine ve elbisene mangal ve semaverin isi de sinmiyor. Bunu tamamen gençler yapıyor. Sen sadece köşede bekliyorsun. Her şey önüne geliyor. Sadece yiyorsun. Elini cebine de attırmıyorlar. Bunun da kayda geçmesini istiyorum. 

28 Mayıs 2026 Perşembe

Mutlular Mutlu

Mutlu bir sınıf arkadaşımızın ağabeyi vefat etti. Pazar günü beş arkadaş tüm arkadaşları temsilen Mut'a taziyeye gittik.

Gelip geçerken transit gelip geçtiğim Mut'u caddenin kenarında sıralanmış evlerden ibaret sanırdım. Caddenin iç taraflarına geçince Mut'un geniş bir alana yayıldığını, esas yerleşim yerlerinin caddenin arkasında olduğunu gördüm. Çoğu ilçeler nüfus kaybederken Mut nüfusunu artırmış, 60 bini geçmiş.

Arkadaşın evine geçtik. Gördüm ki hummalı bir çalışma var. Arkadaş az önce bahçeden gelmiş. Bir taraftan eşiyle birlikte kayısı, erik tasnifi yapıyor bir taraftan gurbete gidecek kızı ve damadını uğurluyor bir taraftan da bizi karşılıyor.

Daha selam sabah faslı biter bitmez koli ve kasalara koydukları kayısı ve erikten bizim arabanın bagajına sayımızca koydular.

Eve çıkıp kahvelerimizi içtik. Lavabo ihtiyacının ardından öğle namazına geçtik. Namaz sonrası hep birlikte taziye yerine geçtik.

Getirdiğimiz çam sakızı çoban armağanı hediyemizi takdim ettik. Aile fertlerine başsağlığı diledik. Beş on dakika oturup kalkma düşüncesi içerisinde iken kendimizi sofrada bulduk. Yemek ve çayın ardından kalktık.

Gelmişken zeytin yağına bakalım dedik. Arkadaşımız bizi zeytin yağı, zeytin, zeytin yağlı sabun satışı yapılan bir yere götürdü. Oradan alışverişlerimizi yaptık.

Dükkanda kayısı kasası da gördük. Her bir ürünün altında etiketi varken kayısıda etiket yoktu. Bu nedir dediğimizde satılık değil, gelip geçen yesin diye konur. Buyurun yiyin dediler. Tadımlık aldık birer tane.

Bazı dükkanların önüne kasa içinde bu şekil kayısı konmuş gördüm. Hepsi de satılıktan ziyade gelip geçen yesin diye konuyormuş.

Kayısının daha yeni çıktığı zamanlar. Ne kadar çeşidi olsa da nazarımda hepsinin adı kayısı. Bir tarafı kıpkırmızı, iyi yarı. Alyanak olmalı.

Ayrılmadan önce arkadaşla lafladık. "12 ay boyunca ürün alırız. Her ürünün alındığı bölgeler var. Konya'nın çoğu sebze ve meyvesi bizim buradan gider. Yediğiniz lahana, marul buradan gider. Zeytin, zeytin yağı, kayısı, erik, incir vs. sürekli ürün alındığı için halkın ekonomik durumu da iyi. Zorluklar da yok değil. Şu kayısıların toplanma zamanı geldiğinde bir gün öteleme durumun yok. Mutlaka gününde toplanmalı" dedi.

Yolcu yolunda gerek deyip vedalaştık. Yola çıktık. Biz Mut'tan mutlu ayrıldık. Mutluları söylemeye gerek yok. Onlar zaten Mutlu. Gördüğüm kadarıyla hepsi de çalışkan. Kadını, erkeği, çoluğu çocuğu çalışıyor. Zira her mevsimde ürün olduğuna göre çalışmada var. İlgi, alakaları, sıcakkanlılıkları, güler yüzleri zaten malum. Çalışma olunca dedikodu da pek olmaz.

İzzet ve ikramları da bol. Biz bir adım attık. Onlar, adımınıza adım, bizi sayıp sayanı biz de sayarız, onları boş göndermeyiz deyip mevsiminde ne varsa hediyeyle uğurladılar bizi. Üstelik tadımlık değil, doyumluk. Allah verdikçe onlar da veriyor. Verdikçe her şeyleri bereketleniyor.

Taziyesine gittiğimiz arkadaşın sahavet ehli olduğunu zaten biliyorduk. Bizim arkadaş, yıllık pikniğimize gelirken mevsiminde ne varsa arabasının arkasına atar gelir. Her birimize ikram eder. En son piknikte yanlış hatırlamıyorsam kavun getirmişti. Sadece arkadaşımız değil, muhatap olduğumuz her Mutlu da bu eli açıklığı gördük.

Bize hep İstanbul'un taşı toprağı altın derlerdi. Yanı başımızdaki Mut'un her bir yeri altınmış da haberimiz yokmuş.

Hülasa, Mut, transit gelip geçtiğim mecburiyet caddesinden ibaret değilmiş. Her bir yeri dağ, taş ve engebeli olan Mut'un taşından ve toprağından, havasından ve suyundan bereket fışkırdığını gördüm. Çok çeşitli ürünün alınması, her mevsimde ürün çıkması, ürünün para etmesi insanların çalışıp didinmesine yol açmış. Ekip diktikçe ekonomik refah artmış. İnsanların alım gücü artmış. Ekip diktiklerinin ve sarf ettikleri emeğin karşılığını alınca haliyle mutluluklarına diyecek yok. Kısaca Mutlular Mutlu. Zaten "Biz Mutluyuz" derlerdi de Mut'tan mütevellit mutlu olduklarını söylüyorlar sanırdım. Meğer Mutlular sahiden mutlularmış. Ne diyelim darısı bize ve herkese.

Burada şuna da yer vermek isterim. Konya'da karşılaştığım bazı kişilerden, "Allah'ın Mutlusu. Mut'un aptalı" dediklerini duyardım. Bir küçümseme ifadesi, bir beğenmeme hali bu. Gidip gördüm, bizzat yaşadım. Mut'un aptalına rastlamadım. Varsa da ben görmedim. Görüp yaşadıklarım ne kadar Mut'u anlatır bilmem ama "Mut'un aptalı" ifadesinin külliyen yalan ve düpedüz bir iftira olduğunu söyleyebilirim. Bir adım atana yüreklerine ortaya koyuyor bizim Mutlu Mutlular.

26 Mayıs 2026 Salı

İşiniz Batıl Olmasın

Meğer siyasette pardon hukukta mutlak butlan diye bir kavramın olduğunu yaşayarak öğrenmiş olduk. Ömrümüz olur yaşarsak daha ne kavramlar öğreniriz, kim bilir.

İyi tarafı, okumayı sevmeyen bir toplum olarak böylece kelime hazinemizi geliştirmiş oluyoruz. Zira bir kelime bir kelimedir.

Mutlak kavramını duyardık. Butlanı ilk defa duymuş olsam da düşün taşın derken dilimizde yaygın bir şekilde kullanılan Arapçadan geçme batıl kelimesinin türevlerinden biri olduğunu anladım. Meğer kelime bana yabancı değilmiş. Bu arada Arapçanın ne derece zengin bir dil olduğu da bir kez daha ortaya çıkmış oldu.

Fakültede nikah bahsini görürken hocamız birden fazla nikah çeşidinden bahsetmişti. Aklımda kaldığı kadarıyla;

Farz olan nikah (Zinaya yeltenmesi kesin olan kimselerin evliliği),

Sünnet olan evlilik (Normal şartlarda her erkek ve kadının evliliği),

Haram nikah (Evlendiği zaman hanımına kesin eziyet ve zulüm yapacak kimsenin evliliği),

Vacip olan nikah (Evlenmediği takdirde harama (zina) düşme tehlikesi bulunan, ancak eşinin mihr ve nafakasını karşılayabilecek maddi güce sahip kişilerin evlenmesi),

Tahrimen mekruh nikah (Başkasının evlenme teklif ettiği, olumlu ya da olumsuz cevap vermeden yapılan evlilik, gayrimüslimlerle yapılan evlilik gibi),

Muvakkat nikah (Evliliğin en baştan belirli bir süreyle (gün, ay veya yıl) sınırlandırıldığı, sürenin bitimiyle kendiliğinden sona eren geçersiz bir evlilik türüdür. Muta nikahı da böyledir),

Fasit nikah (İslam hukukunda evliliğin kurucu unsurları tam olmasına rağmen, detaydaki bazı usul, şart veya nitelik eksiklikleri (örneğin şahitsiz kıyılması) nedeniyle hukuken kusurlu kabul edilen birlikteliklerdir.), 

Batıl nikah (Eşlerden birinin evlilik akdi sırasında zaten başkasıyla evli olması, eşler arasında evlenmeyi yasaklayan kan, süt veya kayın hısımlığı bağının bulunması (kız kardeş, hala, teyze vb. ile evlilik), taraflardan birinin evlilik anında sürekli bir sebeple ayırt etme gücünden yoksun olması veya evlenmeye engel teşkil edecek derecede akıl hastası olması, dini nikâhta şahitlerin bulunmaması, tarafların rızasının olmaması (ikrah/zorlama) veya evlilik iradesinin süreklilik taşımaması gibi kurucu şartların ihlal edilmesi.). 

Diğerleri neyse de fasit nikah ile batıl nikah arasındaki farkı o zaman pek anlamamıştım. Mutlak butlan kararı aradaki farkı bana öğretti. Fasit nikahı Hanefiler, eksiklikler giderildiği takdirde evliliğin devamında bir sakınca görmezken batıl nikahta ise evliliğin yok sayılması, tarafların mutlaka ayrılması anlamına geliyor.

Sanırım batıl nikah, mahkemenin verdiği mutlak butlan ile aynı anlama geliyor. Mutlak butlan mevcudu iptal edip önceki olup bitenleri yok hükmünde sayarken batıl nikah da önceki evliliği yok saymaktadır. Tek farkı birine batıl denirken diğerine butlan denmesi. 

Gördüğünüz gibi bir mutlak butlan kavramı beni nereye götürdü. Siz siz olun, sünnete uygun nikah akdinde karar kılın. Yok hükmünde olan batıl nikahla işiniz olmasın. Yoksa hukuktaki mutlak butlan kararında olduğu gibi batıl nikahta sizi ben bile kurtaramam. Zira ayıkla pirincin taşını durumu ortaya çıkar. 

Fırsat Tepmişim

Fî tarihinde bir ilçede iki seneye yakın şube müdürü olarak görev yaptım.

Yaptığım bu görev pek içime sinmese de başlamış bulundum. 

İmdadıma, müstear isimle yazdığım yazılar yetişti. 

Mülki amirin ilgi göstererek şikayet ettiği altı yazım üzerine soruşturma ve inceleme başlatıldı.

Soruşturmaya görevli iki muhakkik, üç yazımda siyasi içerik bulduğundan kademe ilerlemeyi durdurma tecziyesi ve şube müdürlüğünden alınmam yönünde dosya hazırladılar. 

Dönemin bakanının onayı ile şube müdürlüğünden aslî görevim olan öğretmenliğe döndürüldüm. 

Kademe ilerlemeyi durdurma cezasını da il disiplin kurulu onayladı. Onaylanan bu ceza yüksek disiplin kurulu tarafından tescillendi. 

Tanıdıklarımın ısrarı üzerine bölge idare mahkemesine atamanın durdurulması ve cezanın iptali için dava açtım. İlk mahkemede davayı kaybettim. Avukatın istinafa götürelim teklifine, gerek yok, kapatalım gitsin deyip mahkeme boyutunu da kapattım.

Göreve geri iade ve cezanın iptali için yaptığım savunmalarda avukatın dahli yoktu. Hepsi el emeği göz nuru kendi mahsulüm idi. 

Şimdiki aklım olsaydı göreve iade ve cezanın iptali davasından ziyade mutlak butlan davası açardım. Mutlak butlan talebimi gören yerel mahkeme hakimi, neydi bu mutlak butlan diye araştırır dururdu. Mahkeme, mutlak butlanın ne olduğunu öğrenmek için uğraşıp didinirken ben de keyif çatardım. Biraz uzun sürerdi ama koltuğumun geri gelmesi işten bile değildi. 

Ülkemde mahkemenin verdiği ilk mutlak butlan kararı benim olurdu. Mutlak butlan kararını hatırlayamayan "Ramazan Yüce davası" derdi, herkese emsal olurdum. 

Mahkeme kararıyla koltuğa yeniden oturmanın havası da bir başka olurdu. 

Niye böyle dava açmadın diyebilirsiniz. Haklı bir soru. Yalnız bilmiyordum. Bu hukuki terimi ilk defa duydum. Avukatım da "Ramazan Abi, mutlak butlan davası açalım" demedi. Alacağı olsun. Yalnız ona da kızamıyorum. Çünkü hukukçu olmasına rağmen onun da bu terimi ilk defa duyduğunu düşünüyorum. 

Şimdi kendi kendime kızıyorum. Bilmemek ayıp değil, sormamak ayıp, bu ayıp da bana yeter diyorum. 

Kendime yine kızıyorum. Keşke zamanında çevremi geniş tutsaymışım. Her kesimden insanla teşriki mesaim olsaydı diyorum. Mesela iki partiden Hatay Büyükşehir Belediye Başkanlığı yapan Lütfi Savaş beyefendi ile hukukum olsaydı diyorum. Mübareği ben hekim belediye başkanı sanırdım. Halbuki hukuku da çok iyi biliyormuş. Zamanında kapısını çalıp kendisinden destek istesem çok iyi olacakmış. 

Kendime kızıyorum ama Lütfi Bey'e de kırgınlık ve kızgınlığımı ifade etmek isterim. Hiç belli etmedi ne cevher olduğunu. Meğer Savaş soyadı kendisine öylesine verilmemiş. Savaşarak sonuç almada da üstüne yokmuş. Bilseydim, atlar gider Hatay'a. Lütfi Bey, bilgi, birikim ve tecrübene ihtiyacım var derdim. 

Hasılı, fırsatı teptim bir kere. Maalesef son pişmanlık fayda vermez. 

25 Mayıs 2026 Pazartesi

Aç Kapa Aç Sezonu

Bugün biriyle beraber oturuyordum. Hal hatır, sağdan soldan derken "Aç kapa aç sezonu da açıldı" dedi. O ne dedim. "Dediğim gibi" dedi.

Sanırım bir şeyler kastediyorsun. Anlamadım dedim. "Olup biten haberlerden haberin yok galiba" dedi. Dedim yok.

Dedi ki "Bir vakıf üniversitesi 30 yıl önce açılmış. Zamanla büyüye büyüye 20 bin mevcudu olmuş. Her ne olduysa altı ay önce kayyım atanmış. 21 Mayıs 2026 tarihli yazıyla kapatılmasına karar verilmiş. Dört gün sonra da tekrar açılmasına karar verilmiş. Mesele bundan ibaret. Bundan dolayı nereden estiyse aç kapa aç sezonu dedim. Dediğimle kalmadım. Dünden beri tekerleme gibi tekrarlayıp duruyorum. Bunu sana açıyorum ki tam senlik bir yazı" dedi.

Dedim kendisine. Niye benlik bir yazı olsun. Üniversitenin açılıp kapanması, hele kapatılır kapatılmaz yeniden açılması, eğer dediğin gibi olduysa aç kapa aç sezonu söyleminiz tam oturmuş. Yalnız devleti biz yönetmiyoruz. Devlet yönetimi bizim düşündüğümüz gibi değil. Önce aç, sonra kapat, ardından tekrar aç olmasında mutlaka önemli gerekçeler vardır. Devlet yetkilileri ölçüp biçip bu şekilde karar vermişler. Bize de uymak düşer.

"Olur mu öyle şey? Bakkal dükkanı açıp kapatmıyorsun. Oyun oynamıyorsun. Tarihçesi çeyrek asrı doldurmuş koskoca üniversite bu. Öyle açtım, kapattım. Yok tekrar açtım demek olmaz" dedi.

Farz et ki kapatmakla yanlış karar verdikleri ortaya çıktı. Tekrar açmakla bir yanlıştan dönülmüş. 'Biz kapattık. Doğru ya da yanlış. Artık bir daha açmayız' deseler daha mı iyiydi? Unutma ki yanlıştan dönmek de bir erdemliliktir.

"Keşke tüm yanlışlardan bu şekil hızlı dönülse en azından mağduriyetler oluşmaz. Mesela aç kapa aç sezonunun Şehir Üniversitesinde de işletilmesi daha iyi olurdu. Nedense Şehir Üniversitesinin kapatılmasından geri dönüş olmadı. 'Aç kapa' şeklinde kaldı" dedi.

Baktım bu tartışma devam edecek. Konuyu kapattım. Çaylarımızı bitirdikten sonra ayrıldım.

Görünen o ki tartışma devam etse de o birini ikna edemeyeceğim. Bu yüzden tartışmayı devam ettirmemin de bir anlamı yok. Sonra üniversiteyi açan açmış, kapatan kapatmış, sonra tekrar açmış. Yetkisi vardır, kapatır, yetkisi vardır, açar. Bundan bize ne öyle değil mi?

Gerçi bize ne desem de “Aç kapa, aç sezonu” hoşuma gitti. Tuttum bunu.

24 Mayıs 2026 Pazar

Bizde Olduk Bir Karadeniz

Konya ve Türkiye bu sene hiç olmadığı kadar yağış aldı. Neredeyse Allah'ın her günü yağıyor. Hem de öyle böyle değil, baya yağıyor. Ülkede birçok barajlar dolduğu gibi taştı da. Yetkililer ister istemez baraj kapaklarını açtı. Şehrinden ırmak geçen bazı şehirler sular altında kaldı. Sel baskınlarına karşın yetkililer her yağış öncesi dikkatli olunması hususunda vatandaşları uyarıyor.

Diğer şehirleri bilmem ama Konya, karasal iklimi iliklerine kadar yaşayan bir şehir. Kışımız da kurak, yazımız da dense abartı olmaz.

Konya bu kuraklıktan son yıllarda fazlasıyla nasibini aldı. Barajlar boşaldığı gibi kuyu suları da sos vermeye başlamıştı.

Susuzluk kapıda endişesi çekerken bu sene bol miktarda yağan, hâlâ yağmaya devam eden yağmur tüm Türkiye'nin ve Konya'nın can simidi oldu. Bereket, Hızır gibi yetişti. Haliyle yüzler gülüyor.

Bol yağmuru görünce Rize veya Artvinliler, şehirlerine sürekli yağmur yağdığını ifade etmek için mizahi bir dille şöyle derler: "Bizde haftada iki gün yağmur yağar. Biri üç gün, diğeri dört gün sürer". Bu mizahı tüm Karadenizliler yapar. Konya'ya bu sene aşağı yukarı her gün yağan yağmuru görünce Karadenizlilerin bu mizahı aklıma geldi ve bizde olduk bir Karadeniz dedim.

Bu mizah bir başka mizahı aklıma getirdi. İşçi olarak Almanya’ya giden bir hemşerimiz çok para kazandığı için kendisine, "Milyoner Ali" demişler. Hemşerimizin lakabı da milyoner Ali olarak kaldı. Rabbim, selamet versin. Aynı zamanda çok sahavet ehli biri.

Avrupa'ya gitmeyen bir başka hemşerimiz de çoluk çocuk didinerek biraz para biriktirmiş. Paranın miktarı bir milyonu bulmuş olmalı ki bu hemşerimizin çocuklarına, "Bizde olduk bir milyoner" dediği söylenir. Sonradan milyoner olan hemşerimize de bol kazançlar dilerim. İnşallah milyoner oldum derken paramızın enflasyon ve devalüasyon karşısında pul olduğunu hesaba katmıştır.

Mizah mizahı, fıkra da fıkrayı hatırlatır. Şehrin gördüğü bol yağmur, geçen sene bir bayram sonrası cuma hutbesinde hatibin konu dışı açıklamasını hatırlattı. Hatip, hutbe bitimi işi yağmurun yağmadığına getirmiş. Şu hadisi okumuştu. “Bir toplum mallarının zekâtını vermezse, mutlaka gökten yağmur kesilir. Şayet hayvanlar olmasa, onlara asla yağmur yağmaz.”

Hadisin sıhhat derecesini bilmiyorum. O hatibi o zaman yazı konusu edinmiş, Karadenizliler zekatı veriyor da ondan dolayı mı Karadeniz'e sürekli yağar demiştim. Bu sene bol yağmuru görünce bu hatip kardeşimiz ne düşünüyor acaba? Ya Konyalılar zekât vermeye başladı. Ondan dolayı yağıyor ya da hayvanların yüzü suyu hürmetine yağmur görüyoruz. Bu durumda kurak giden geçen senelerde hayvanlar yok muydu sorusu da aklıma geliyor.

Sadede gelirsem, yıllar yılı kurak geçen ülkemiz bu sene yağan bol yağmurla yağmura doydu. Şu endişemi de dile getirmek isterim. Eskiden yağmurun azlığı bizi düşündürüyordu. Bu sene bolca yağmaya devam eden yağmur da düşündürüyor. Çünkü azı da zarar, fazlası da. İsteriz ki tam karar olsun.

Kaybedenler Liginden misiniz?

Yıllardır şampiyon olamayan FB'de olağan ve olağanüstü seçimli genel kurul eksik olmaz. Her seçimde en az iki aday yarışır. Seçimi kazanan, başarılı olsa da olmasa da kolay kolay gitmek istemez.

FB'de 20 yıl başkanlık yapan Aziz Yıldırım ilk adaylığında Vefa Küçük ile yarışmış, rakibinden bir oy fazla alarak başkan seçilmişti.

Aziz Yıldırım, Ali Koç ile yarıştı. Ali Koç'a karşı kaybetti.

Ali Koç da 6 yıl başkanlık yaptıktan sonra Saadettin Saran'a başkanlığı kaptırdı.

Saadettin Saran fazla başkanlık yapmadan seçimli kongre kararı aldı. Kendisi yeniden aday olmayacak. Kongrede Aziz Yıldırım ile Hakan Safi başkanlık için yarışacak.

Sürekli kongre yaparak başkan seçen FB, şayet şampiyonluk gelmezse daha çok seçimli genel kurul yapar.

Malumunuz ne Aziz Yıldırım ne de Ali Koç FB başkanlığını isteyerek bıraktı. Aziz Yıldırım kaybettiği başkanlığı geri almak için yeniden aday.

Her ne kadar Ali Koç bu sefer aday değilse de tıpkı Aziz Yıldırım'da olduğu gibi Ali Koç da başkanlığa ve yenilgiye doymadı. Koç da bir zaman sonra tekrar FB'nin başına geçmek için kolları sıvarsa şaşırmam.

Şu var ki insanoğlu koltuğa bir oturmuş olsun. Bir daha kalkası gelmiyor. Bir getirisi ve şöhret olmalı ki insanımız rekabete giriyor. Halbuki seçim ve rekabet olmasa da koltuğa oturan ölünceye kadar o koltukta otursa ne güzel olur. İnsanımızın yenilme korkusu olmadığı gibi ülke de seçimle uğraşmaz.

Ne edersiniz ki demokrasinin en kötü yönü, belli süre koltukta oturduktan sonra tekrar sandık konması. İyi de seçim seçim, nereye kadar? Her seçimde adaylık, nereye kadar? Yenilgi yenilgi, nereye kadar? Tamam, yenilen pehlivan güreşe doymasa da tekrar tekrar yenilgi istese de bu seçimli kaybetmelere de bir çözüm bulmak gerek.

Yenilip güreşe doymayan bir pehlivan olmasam da az buçuk yenilenlerin psikolojisini bilirim. Bu yüzden Aziz Yıldırım ve Ali Koç'u çok iyi anlıyorum. İkisinin ve kaybeden nicelerinin yerinde olsam kaybettiğim seçime tekrar aday olmaktansa kaybettiğim seçim için mahkemeye müracaat ederek mutlak butlan isterim.

Hem Aziz Bey hem de Ali Bey mutlak butlan davası, centilmenliğe sığmaz diye düşünebilir. Böyle bir dava açmayı kendilerine yediremeyebilirler. Pekala FB üyelerinden biri böyle bir dava açabilir. Hiçbir FB kongre üyesi böyle bir davaya yanaşmaz denirse ben ne güne duruyorum. FB'li değilim ama onlar adına mutlak butlan için müracaat edebilirim. Hem de ayrı ayrı iki dava birden. Bir Ali Koç'a karşı kaybeden Aziz Yıldırım için bir de Saadettin Saran'a karşı kaybeden Ali Koç için mutlak butlan davası açabilirim.

Yeter ki he desinler. Onlar için taşın altına elimi koyarım. Bundan sonrasını mahkeme düşünsün, mevcut seçilen başkanlar düşünsün. Bu dediğimi yabana atmasın Aziz ve Ali Beyler. Unutmasınlar ki demokraside çare tükenmez. Hele mahkemeler varken çare hiç tükenmez. Çünkü mahkemeler haksızlığı gidermek ve sorunu çözmek için var. Ayrıca kaybedilen seçimin mahkeme kararıyla yok hükmünde olması ve mahkeme kararıyla yeniden koltuğa oturmanın havası bir başka olur. Çünkü kaybettim sandığını bir bakmışsın, kazanmışsın. İnanmazlarsa daha önce eşekten düşüp tekrar eşeğe binenlere bir sorsunlar ya da daha önce eşeğini kaybedip üzülen Nasrettin Hocaya, eşeği bulunduktan sonra yaşadığı sevinci bir sorsunlar.

23 Mayıs 2026 Cumartesi

Niyet Okumanın Günahı Yok mu?

Gazetemizde "Sistem Besliyor" başlıklı bir yazı yazmıştım. Yazıda üst düzey görev yapmış birinin anlattığı bir anısına yer vermiştim. İlgili kişi "Bir kokuşmuşluk ve çürüme var. Sistem besleme üzerine kurulduğu için sistem bu şekilde devam ediyor. Yalnız herkes her şeyin farkında." deyip başından geçen bir anısını anlatmıştı.

Kendisini üst kurumdan birinin aradığını, bu hizmetin koordinesini kendisinin yapmasının daha iyi olacağını söylediğini, kendisinin de böyle yaptığını anlatmıştı. Yapılacak hizmette kullanılmak için gönderilen ödeneği çarçur etmeden nasıl kullandığına örnek vermiş, aklımda yanlış kalmadıysa 60 öğrenciye yemek verdiğini, makam aracı için devletten gelen ödeneği kullanmadığını, bu paradan arta kalandan kullandığını söylemişti.

Bu anekdottan sözü belediyelerdeki yolsuzluk ve rüşvet iddialarına getirmiştim. Son noktayı da para pul işlerinin yönetimi için güvenilir kişi bulmaktan ziyade herkesin birbirini denetlediği, işleyen bir sistemin kurulmasının temizlenme adına daha iyi olacağını ifade ederek yazımı bitirmiştim.

Yazımın gazetemizde yayımlandığının ertesi günü, yetkili ve sorumlu bir kişi aradı. Tanıştıktan sonra "Bu işi bu şehirde ben deruhte ediyorum. Üst kurum bize ödenek göndermez. Yazınızda belirttiğiniz bilgiler külliyen yalan. Siz de bu yalana yazınızda yer vererek peygamberimizin, "Kişinin her duyduğunu aktarması o kişiye günah olarak yeter" sözü gereği günaha girdiniz. Yazınız üzerine üst kurumdan aradılar, bu neyin nesi diye. Güzide kuruma leke sürmeye kimsenin hakkı yok" içerikli bir şeyler söyledi.

Kendisine, yazının sizin çalıştığınız kurumla bir alakası yok. Yazıda, yer, şahıs ve şehir yok. Kastım kurumu kötülemek değil. Daha önce üst görevde bulunan kişinin anlattığına yer vererek sözü belediyelerdeki akçeli işlere getirdim" dedim.

İlgili kişi "Yazıyı kaldırıp kaldıramayacağımı sordu. Yazının sizinle bir ilgisi yok. Ben o hizmetten dolayı ödenek gönderilip gönderilmediğini de bilmiyorum. Ne üst kurumu ne de sizi töhmet altında bırakmak gibi bir niyetim olmasa da rahatsız olundu ise yazıyı kaldırtırım türünden bir şeyler söyledim.

Konuşmanın şurası da ilginç. İlgili kişi, "Yazı mahalli gazetede çıktığına göre bu yazı Konya'daki kurumlarla ilgili. Bu işin koordinesini yapan bu şehirde benim çalıştığım kurum olduğuna göre bizi kastettiğiniz açık" demez mi? Tekrar söylüyorum. Bu yazı mahalli gazetede yayımlansa da yazıda ismine yer verdiğim kurum Konya'da değil" dedim. İnandı mı? Sanmıyorum. Belli ki iyiden iyiye kastının kendi kurumu olduğuna kendini inandırmış. Kendisine haksızlık etmeyeyim. Kendi kurumunun kastedildiğine inanan sadece kendisi değil, üst kurumu da Konya'daki bu kurumu aradığına göre diyecek bir şey yok. Ancak beni bir kişi anladı. O da yanlış anladı diyebilirim. Hatta beni iki kişi anladı. Onlar da yanlış anladı desem daha doğru olur.

Telefon konuşmasını bitirirken "Üst kurum hakkınızda hukuki süreç başlatabilir" demeyi daha doğrusu aba altından sopa göstermeyi de ihmal etmedi. Canı sağ olsun.

Görüşmenin ardından gazeteyi arayarak yazımı pasife alır mısınız dedim. Bu arada 11 yıldır ilk defa yazımı kendim kaldırtmış oldum.

Bu arada şunu da söyleyeyim. Yazılarımı takip edenler bilir. Çoğu yazımda ya kendi başımdan ya da başka kimsenin başından geçen anı ve anekdotlara yer veririm. Anılardan sadede gelirim. Yani yazının ana fikri, yer verdiğim anı değil. Kendi başımdan geçeni anlattığıma kefilim. Yalnız başkasının anlattığına kefil değilim. Yalan söylediğini bilsem yazımda asla yer vermem. Kimseye de yalan söylüyorsun demem. Tıpkı telefonla arayıp ödenek gelmediğini söyleyen kurum amirinin yalan söylemediği gibi. Çünkü güvenilir bulduklarımın anlattıkları yani kişilerin/erkeklerin de beyanı esastır nazarımda. Sadece kadınların değil.

Sadede gelirsem, “Sistem Besliyor” yazım; ön yargısız, niyet okumadan, savunma ve saldırıya geçmeden okunmuş olsaydı güzide kurum kötülenmediği gibi korunduğu görülecekti. Çünkü üst kurum, para çarçur olmasın, yerinde kullanılsın diye dürüstlüğüne güvendiği birine koordinatörlüğü almasını istemiş. İlgili kişi de bunu yapıp yerli yerinde kullanmış.

Hizmetlerde kullanılsın diye ödenek gönderilmiyorsa o kadar hizmet meccanen yaptırılıyorsa buna ancak şapka çıkarırım. Şunu da söyleyeyim. Yazımda yer verdiğim anekdot fî tarihine ait. Bu teknolojik çağda kurumlar kendini devamlı yeniliyor. Belki eskiden ödenek gönderiliyordu, şimdi gönderilmiyor olabilir.

Telefonla görüştüğüm kişinin iç halini ve kastını bilmem ama yazının Konya merkezli mahalli bir gazetede yayımlanmasından hareketle, Konya’daki kurumu kastettiğimi belirtmesi bana göre tamamen bir niyet okumadır. “Kişinin her duyduğunu aktarması nasıl ki günahsa niyet okumanın günahı yok mu? Lütfen, Konya’yı ve kendimizi dünyanın merkezine koymayalım. Yazının Konya ile bir alakası yok. Kendini beyan eden hiç kimseye yalan demem ama bu niyet okuma tamamen zanna dayalı. "Zannın çoğundan sakınmak gerek. Çünkü zannın bir kısmı günahtır". 

Konya ve Konya’daki kurum kastım yokken bu niyet okumayı görünce aklıma Aristo mantığı geldi. Şimdilerde bu mantık okunuyor mu bilmem ama lise üçte mantık dersinde ben de görmüştüm. Hatırlatmak için bir örnek vereyim:
“Bütün insanlar ölümlüdür/Sokrates bir insandır. O halde Sokrates ölümlüdür”.

Ne alaka demeyin. Haydi genelden özele bir akıl yürümede de biz bulunalım:

“Mahalli gazetelerde çıkan yazılar o şehre aittir.

Sistem Besliyor başlıklı yazı Konya merkezli mahalli gazete Anadolu’da Bugün’de yayımlanmıştır.

O halde Sistem Besliyor başlıklı yazı Konya’yla ilgilidir”.

Aristo mantığına benzetmeye çalıştığım bu önerme olmadı. Çünkü Aristo mantığında, doğruluğu herkes tarafından kabul edilen kesinlik varken benim önermemde ise varsayım var.

Sahi hocam! Duyduğumu aktarmam bana günah olarak yeter de zanna dayalı niyet okumanın hiç günahı yok mu? Herkesi tenzih ederim ama lütfen, parmağa değil, parmağın gösterdiği yöne bakalım.

22 Mayıs 2026 Cuma

Kupa Maçını Çirkinleştiren Görüntüler

Trabzonspor ile Konyaspor arasında Antalya'daki oynanan Ziraat Türkiye Kupa maçı, Konya seyircisinin bulunduğu tribünlerden atılan meşalelerle sık sık duruyor. Her atılan meşale oyunu soğutuyor. Ortalık toz duman. Hava kirliliği de işin bir başka yönü.

Konya tribünlerinde maç seyredenler ne derece Konyasporu destekliyor, tartışılır. Görünen o ki bu seyirciler maç seyretmeye ve takımlarını desteklemeye gelmemişler. Oyunu nasıl sabote eder, maçı nasıl durdururuz, maçtan ziyade kendimizden ne kadar söz ettiririz derdindeler.

Sahaya meşale atanlar seyircinin ne kadarını oluşturuyor bilmem. Ama belli ki bazıları maça değil, maceraya gelmişler.

Maçı çirkinleştiren ve maçın içine eden bu holiganların seyirciyle bir alakası yok. Belki de gündüzden Antalya'ya gidip içip içip sarhoş sarhoş maça gelmişler.

Belli ki bunlar maçı sabote etmeye gelmiş. Maçtan ziyade kendilerinden söz ettirerek egolarını tatmin eden bu tipler, merak ediyorum, üzerlerinde meşale ile stada nasıl girdiler? Haydi bir şekilde stada soktular diyelim. Meşale atanlar niçin hala statta tutulur? Öyle zannediyorum, meşale atarak oyunu durduranların hepsi kamera ile kayıt altına alınmıştır. Stadın güvenliğinden sorumlu kişiler bu meşale atanları tek tek derdest edip niçin stat dışına çıkarmazlar? 

Konyaspor bu kupayı kazanır ya da kaybeder. İsteriz ki bu kupanın ikincisini Konya'ya getirsin. Yalnız bu kupa maçı meşale atılan ve sık sık oyunun durduğu maç olarak akıllarda kalacak. Meşale atan birkaç soytarı tüm Konya'ya teşmil edilmese de bir Konyalı olarak bu çirkin görüntüden utandım.

Hazır ilk yarı sona ermişken bu seyirci görünümlü soytarılar stattan çıkarılsın. Çakmak ve meşaleye göz yuman stat görevlilerinden de hesap sorulsun.

Konya seyircisine haksızlık yapmayayım. Trabzonspor tribünlerinden de bol miktarda meşale atılıyor. Hasılı, al birini, vur ötekine. 

Muhit Nefes Alsın

Aziziye Camisini soluna alarak Karatay Terminaline doğru yürürken solunda Kadınlar Pazarı, Pazarın karşısında ise ömrünü tamamlamış çarşı ve dükkanlar var. Daha doğrusu vardı. Şimdi o dükkan ve çarşılar boydan boya yıkıldı. 

Bu yolu takip ederken yolun sağlı, sollu kaldırımlarından yürümen pek mümkün değil. Birer, ikişer kişi yürürken karşıdan gelen olursa içlerinden centilmen olanı yola inmek zorunda. Yoldan ise ağırlıklı olarak tek şerit toplu taşıma aracı dolmuşlar geçmekte. Kadınlar Pazarının önüne ise diklemesine ve yanlamasına araçlar düzensiz bir şekilde park ettiği için yayanın buradan da geçmesi mümkün değil. Park edilmiş araçların görüntüsü de hoş değil. 

Ömrünü tamamlamış olmalı ki Kadınlar Pazarının batısındaki dükkan ve çarşıları belediye yıktı. Buralar yıkılınca muhitin çehresi değişivermiş. Kızılay Hastanesi ve özellikle Tarihi Buğday Pazarının doğusu açılıvermiş. Buğday Pazarı uzaktan daha hoş görünür olmuş. 

Yıkılan yerlere yeni dükkan ve bina dikilecek mi bilmiyorum. Gönül ister ki bu yıkılan yerin altı otopark, üstü de yeşil alan olarak değerlendirilsin. 

Böylece insan ve bina/beton yığınından ibaret olan bu bölge derin bir nefes almış olur. 

Eğer yıkılan yerin yerine yeniden binalar yükseltilecekse çok bir anlamı kalmayacak. Çünkü bölge yine nefessiz kalmaya devam edecek. Eski hamam eski tas olacak. Muhit yine nefessiz kalacak. 

Siyaset Yeniden Karılıyor

Görünen o ki ülkede kartlar yeniden karılıyor. Siyaset dizayn ediliyor. Boza da Türkiye’nin müzmin muhalifi, her seçimin ikincisi ve alternatif iktidar adayı CHP üzerinde pişiriliyor.

Sağ partiler ve İslamcı partiler yatsın kalksın CHP’ye dua etsin. Çünkü CHP bu ülkede kendine çorak olsa da rakipleri için hep bitek topraktır. CHP siyaset arenasında olduğu müddetçe sağcı ve İslamcı partiler en kuvvetli potansiyel iktidar adayıdır.

CHP öyle bitek toprak ki dibine ışık vermese de çaktığı şimşekle hep etrafını aydınlatıyor. Çünkü seçmenin çoğunun gözünde bu parti din düşmanıdır. Dini değerlere düşmandır. Yolsuzluklar ve akçeli işlere meyillidir hatta tam göbeğindedir. Başı ezilmesi gereken bir zihniyettir. Her kötülüğün anasıdır. Sadece korku salar. Korkan da korkudan emin olduğu yere/zihniyete sığınır.

Dışarıdan görüntüsü böyle CHP’nin. İçi de pek tekin değil. Parti içinde birbirine üstünlük sağlamak için yarışan hizipleri var. İçinde birlik sağlayamayan bu parti olağan ve olağanüstü kongre rekorunu elinde bulunduruyor. Bu yüzden kongre/kurultay partisi denir. Tüm millet haydi anlaşın, iktidara hazır olun dese birbirlerinin ayağından aşağıya çekerler. İktidar olmamak için her yolu denerler. Çünkü iktidar olma gibi bir dert, tasa, amaç ve niyetleri yoktur. Söz ve eylemleriyle korku salmada üstlerine yoktur. Rakiplerine al da at diye gollük pas hatta asist verirler. Bu yüzden CHP’nin karşısında siyaset yapanlar her maça daima 1-0 önde başlarlar.

CHP hep savunmada kalır. Rakipleri de gol atmak için tek kale oynar. Maça 1-0 önde başlayan partiler, zorlansa da bir şekilde gol atıp galibiyetini taçlandırıyor ve zafere doymuyor. Adeta ne yenilen güreşçi güreşe doyuyor ne de hep nakavt eden.

Nedense bir demokrasi oyunudur gidiyor bu ülkede siyaset. Seçime kadar olgularla algılar harmanlanıyor. Sonra seçmene haydi bizi oyla deniyor. Bu demokrasi oyununa CHP alet olduğu ya da alet edildiği gibi seçmen de alet ediliyor.

Oyun o kadar büyük ve planlı ki CHP hep var olacak. Hep iktidar alternatifi olarak siyaset arenasında olacak. Görevi iktidar olmak olmayacak, başkasını iktidara taşımak olacak. Yani kendisi onmayacak, başkasını onduracak. Kısaca sırt vererek başkasını iktidar koltuğuna oturtacak.

Mutlak butlan kararı bana bunları düşündürdü. Siyaset, bu şekilde gerekirse yargı eliyle dizayn edilecekse ülkede seçim yapmanın bir anlamı yok. En iyisi seçimsiz demokrasi. Çünkü her seçim aynı hamam aynı tas olacaksa en azından ülkede seçim masrafı yapılmamış olur.

Not: Bu yazı siyasi kaygılarla yazılmış bir yazı değil. Partili değilim. Her partiye ve siyasete hiç olmayacak kadar uzağım. Siyasetten bir beklediğim yok. Mutlak butlan kararı çıktı diye karalar bağlamış biri de değilim. Madem ki bu ülkede siyaset oyunu oynanıyor. Bu oyun da kurallara ve etik değerlere göre oynansın istiyorum. CHP’nin iktidar alternatifi olmak gibi bir derdi zaten yok. CHP iktidar olsun da istemiyorum. Demokrasinin bu ülkeye yerleşmesi için CHP siyaset sahnesinden çekilmeli. CHP ben iktidar alternatifi olamıyorum. Bari başkası alternatif olsun diyebilmelidir. Ne ihsanını isterim ne de gölgesini. CHP siyaset sahnesinden çekilsin ki bu demokrasi oyununu birileri çalsın ve oynasın. 

Ne demek istiyorum? Şu parti, bu parti, şu zihniyet kazansın derdinde değilim. Tek istediğim, iktidar olanın en az hata yapabilmesi için bu ülkede güçlü iktidar alternatifine ihtiyaç var. İktidar olan, alternatifin nefesini ensesinde hissederse hata ve yanlışlar en aza indirgeneceği için bundan ülke yarar görür.

21 Mayıs 2026 Perşembe

Duba Canavarları

Sokağı dar bir sitede oturuyorum. Yolun bir tarafına araçlar park ediyor. Geriye tek şeritli bir yol kalıyor.

Sokağın iki ucundan araç gelirse bir tanesi gerisin geri giderek öbürüne yok açmak zorunda.

Yol ne kadar tenha olsa da yaptığın alışverişi eve çekmek için kapının önüne aracı park eder etmez arkadan bir aracın gelmesi eksik olmaz. Arkadaki ya bekleyecek ya da eşyayı indirmeden aracı çekmek zorundasın. Çünkü park edilmiş araçlardan dolayı aracı sağa yanaştırman mümkün değil.

Sokakta park yeri bulma sorunu olsa da muhitin en büyük avantajı, sokak dar olduğu için muhitte oturanın ve misafirliğe gelenin dışında sokaktan başka bir aracın geçmesi neredeyse yok gibi. Bu da muhiti araç gürültüsünden koruyor. Muhit egzoz zehri ile zehirlenmiyor.

Park sorunu dolayısıyla apartman girişine de aracını park edenler eksik olmuyor. Haliyle sakinlerin dairesine girmesi de problem oluyor.
Girişin önüne araç parkının önüne geçmek amacıyla site yöneticimiz, plastik duba temin ederek giriş kapılarının iki tarafına "Buraya park etmek yasak” anlamında birer tane duba vidaladı. Dubaların faydası oldu. Artık kimse aracını giriş kapılarının önüne park etmiyor.

Giriş kapılarının önü açık kalsa da ceremesini plastik dubalar çekmeye devam ediyor. Çünkü duanın plastik olduğunu bilen sürücü hem park ederken hem de parktan çıkarken dubaları çiğneyip geçip gidiyor. Kimisi de aracını park etmek için dubayı çiğnemekle yetinmiyor. Duba ya tekerin altında kalıyor ya da çamurluğun altında iki büklüm oluyor.

Plastik dubaların monte edilmesinin üzerinden fazla geçmedi. O yepyeni dubalar savaştan çıkmış gibi oldu. Duba demeye bin şahit lazım. Çünkü çoğunun beli büküldü. Teker izi ve isi dubaların rengini değiştirdi. Üzerinden geçe geçe yakındır dubaların alttan ve üstten yırtılması.

Dubaları hor kullanılması sadece bizim site önüne park eden araç sahiplerine ait değil. Hemen hemen her yerde vidalanmış plastik dubaların akıbeti bu şekil.

Normal şartlarda site önlerinde, cadde ve sokaklarda, kapı önlerinde, kaldırım kenarlarında ve çöp konteynerlerinin önünde demir ya da plastik dubaya bile gerek yok. Çünkü aracın nereye, ne şekil park edileceğini, nereye park edilmeyeceğini, duba konmuşsa dubaya çarpılmaması gerektiğini en iyi sürücüler bilir. Çünkü her biri ehliyet alırken bunun eğitimini aldı. Direksiyon sınavında park ederken dubaya vurmanın ve sürtmenin; kaldırıma, insana, duvara çarpmak olduğunu, bu kusurun sınavdan kalmak olduğunu her sürücü adayı bilir. Yalnız bizde bilmek başka, uygulamak başka.

Böyle kendine Müslüman insanların araba sürdüğü bu ülkede gönül ister ki plastik duba değil, demir duba olsun. O zaman dubaları çiğneyip geçer mi? Geçemez. Çünkü arabası berelenir. Bu bedeli de hiç kimse göze alamaz. Çünkü arabası canından daha kıymetlidir.

Bir diğer husus, dubayı arabasının altına alanların çoğu, iki adım yürümeyi göze almazlar. Mutlaka evinin önüne ya da misafir geldiği evin tam karşısına park edecek. Öyle ya arabası varken niye aracını uzağa park edip iki adım yürüsün. Çünkü özene bezene büyüttükleri göbeklerine zarar vermiş olurlar.

Hasılı bu ülkede dubaya vuran, çiğneyen o kadar insanımız var ki her biri duba canavarıdır. Her biri de işinin olduğuna bakan kendine Müslüman usta şofördür. Sözüm dubaya yanlışlıkla sürtenlere değil.

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Eblehin Önde Gideni

Yazımın başlığını öküzün önde gideni koyacaktım. Sonra öküze hakaret olur düşüncesiyle başlığı değiştirdim. "Eblehin Önde Gideni" koydum. 

TDK eblehe, "akılsız, budala, alık" anlamı vermiş. Gerçi eblehin de tam karşıladığını sanmıyorum. Çünkü nevi şahsına münhasır kişiyi herhangi bir kelimenin tam karşılayacağına ihtimal vermiyorum. Aslında nem ne şekil, ucube ve garip bir yaratık dense daha iyi olur sanki.

Kim bu ucube kişi? 18 yaşını doldurmuş. Kuaför mesleğini seçmiş. El becerisi, işini kavraması, müşteri memnuniyeti nasıldır bilmem. Benim gözlemim haftada iki saat dersine girmekle sınırlı.

Varlığıyla ben buradayım diyen bu tipin oturması, kalkması, giyim ve kuşamı, sakalı, kısaca her hareketi yani varlığı faul. 

Ne zaman görsem elinde telefon, kulağında kulaklık. Ağzında da sakız. Bir elinde de şarj cihazı.

Şu telefonları bırakın dediğin zaman herkes telefonu bırakır. Bu, kullanmaya devam eder. Telefonu bırak diye ayrıca söylersin. Yüzüne bakar ama istifini bozmaz. El kol işaretiyle uyarırsın. Yine nafile. Çünkü kulağındaki kulaklıktan seni duymaz. Yanındaki dürtünce telefonu bırakır. Bırakırken de hemen bırakıyorum diyerek üç beş dakika geçirir. Ardından telefonu şarj için ayağa kalkar. Boş priz yoksa "Şunu şarz edeceğim. Çıkarın" diye konuşur. Sen onu bekliyormuşum. Hiç önemli değil onun için. 

Ağzındaki sakızı çıkar dersin. Tamam deyip ağzının içinde tutar. Az sonra tekrar çiğnemeye devam eder. 

Kulaklığım var diye telefonun sesini açar. Bu ses kimden geliyor dersin. Herkes benden değil der. Bu da benden değil der. Çünkü kulaklık kullandığını sanır. Bilmiyor ki kulaklığı dışa ses veriyor. 

Sınıfa açıklama yaparsın. Bu da herkes gibi sana bakar. Bu adam ne diyor demez. Çünkü ya anlamaz ya anlamaza oynar ya da kulaklıktan dolayı duymaz. 

Okul kıyafetini giymez. Çantasında taşır. Git dışarıda giy gel dersin. Sınıfta giyinir.

Çenesinde keçi sakalı kendisinden bir parça. 

Tuvalete gitmek için izin alması eksik olmaz.

Her derste mutlaka telefonu çalar, hepsine cevap vermeye kalkar. Çünkü ona göre ders, sınıf ortamı önemli değil. Gelen her telefon önemli olduğu için mutlaka cevap verecek. 

Teneffüsten geç gelmesi zaten Allah'ın emri. 

Ne mazereti eksik olur ne de derdi. 

Her yönüyle başlı başına bir problem. Yalnız problem olduğunu bilmiyor. Çünkü ona göre yaptığı her şey normal. Normal olmayan tek şey var. O da çocuğun anormal olduğu. 

Ne söylesen boş. Zira her dediğine bön bön bakıyor. Bir şeyi üç beş defa tekrar etsen yine bakıyor. Delikanlı, sende anlama problemi var mı derim. Var diyor. En beğendiğim yönü de bu. Çünkü kendini bileni takdir ederim. 

Kendine Müslüman derim böyle tiplere. 

Her yaptığını uyarsan, problem edinsen, düzeltmeye kalksan çıldırırsın. Görmeyeceksin. Gördüğün zaman başını çevirip fesübhanallah diyeceksin. Çünkü akla zarar onu görmek ve muhatap olmak.

Herkesi toplu uyarırsın. Bu hiç tınmaz. Ayrı uyarı bekler. Çünkü kızım sana söylüyorum, gelinim sen dinle onun lugatinde yok. 

Anlaması ve anlaşması zor. Zihinsel engelli desem, değil. Nem ne şekil biri. Kısaca eblehin önde gideni. Bu garip yaratığın müşterisine, patronuna, anasına ve babasına sabırlar dilerim. 

Siyasetçinin İtibar Kaybı

Geçmişte siyasetle bu ülkede birçok şeyin değişeceğini, kendi düşünceme uygun siyasi partilerin iktidar olmasıyla bunun gerçekleşebileceğine kendimi inandırmış biri idim. Benim düşüncem iktidar olursa birçok sorun çözülür, adaletsizlik olmaz, ülkeye huzur gelir diye düşünürdüm.

Bu düşüncem ve inancım düşünce safhasında kalmadı. Düşüncem basbayağı iktidar oldu. İktidardan da öte muktedir oldu.

Gel zaman git zaman evdeki hesap çarşıya uymaz misali benim dereyi görmeden paça sıvamam, gelin güvey olmaktan ibaretmiş. Bunu öğrendiğim zaman iş işten geçtiği gibi yaşadığım hayal kırıklığından ötürü siyasetten soğudum. Hiç olmadığı kadar siyasetten uzağım şimdi.

Çünkü nazarımda siyaset kirli bir alandır. Alan kirli olunca siyasete giren ne kadar temiz olursa olsun bu kirden az veya çok nasiplenir. Siyasete girmesiyle bir müddet sonra siyasetten uzaklaşanlar belki de bu kirlilikten çabuk kurtulanlardır. Siyaseti bir meslek gibi ölene kadar yapanların ne kadar temiz kaldıkları tartışılır. Şayet temiz kalan varsa kocaman bir tebriği hak eder. 

Siyasetten uzak olunca gündemden de uzak kaldım. Tek yaptığım sosyal medya aracılığıyla gündeme üstünkörü bakmaktan ibaret. Dikkatimi çeken gündem, belediyelere yönelik operasyonlar ve belediye başkanlarına parti rozetinin takılması. 

Gün geçmiyor ki bir belediyeye dair operasyon yapılmış olmasın. Her operasyonda belediye başkanı başta olmak üzere belediyede ne kadar üst düzey yönetici varsa demir parmaklıklar arkasına gönderiliyor. Beratı zimmet asıldır sözü gereği yargılama bitinceye kadar kişiler masum kabul edilse de havada uçuşan iddialar yenilir yutulur cinsten değil. Her operasyonda gizli tanık ve itirafçı da fazlasıyla var. 

Bir diğer gündem yine belediye başkanları üzerine. Bu seçimde hiç olmadığı kadar belediye başkanı parti değiştiriyor. 

Belediye başkanı partisini değiştiremez mi? Belediye başkanı partisiyle anlaşamaz, çalışma imkanı bulamaz, partisi baskı yapar, partisi hizmet yapmasını engeller, partisindeki akçeli işleri görür ya da belediye başkanı iken hizmetten hizmete koşarken zihniyet değişimi yaşar, yani hidayete eder. Bu durumda eh dersin. Gerçi her ne sebep ve neden olursa başka partiye geçmesi seçmenine saygısızlıktır. Bu duruma düşen belediye başkanının belki de yapacağı en doğru hareket, başka partiye geçmeyecek şekilde partisinden istifa ederek bağımsız bir belediye başkanı olarak süresini tamamlamaktır. Hele partisiyle özdeşleşmiş, daha önce rakiplerine ağır eleştiriler getirmiş vekil ve belediye başkanlarının taban tabana zıt olduğu siyasi görüşe gitmesi olacak şey değil. 

Kamuoyunda parti değiştiren belediye bazı başkanlarıyla ilgili "baskı yapmışlar, değilse operasyon yapacaklarmış, şunu vadetmişler" türünden yazılıp çizilenlere ihtimal vermek istemiyorum. Şayet belediye başkanı, partisinden veya yaptıklarından dolayı baskı, şiddet, tehdit ediliyor, şantaja maruz kalıyorsa bunu kamuoyuna açıklamalıdır ya da parti değiştirmesi için vaat veriliyorsa bunu da kamuoyuna açıklamalıdır. Kısaca belediye başkanı belediye hizmetlerine odaklanmalı. Herhangi baskı ve şantaja boyun eğmemeli. 

Parti değiştirmesi için vekil ve belediye başkanlarına baskı, şantaj, vaat var mı bilmiyorum ama halk arasında şu iddialardan geçilmiyor: "Vekil ve belediye başkanı borsası kurulmuş, baskı yapılmış, partisinden istifa edip kendi partilerine geçtiği takdirde operasyon yapmama sözü almış" gibi. 

Parti değiştiren vekil veya belediye başkanı hangi sebep ve nedene bağlı olarak parti değiştirirse değiştirsin, bu şekil geçiş ve zikzak, siyasetimiz adına güzel bir görüntü değil. Seçmenini yarı yolda bırakma anlamına gelen bu tür geçişler siyasete güveni azaltmaktadır.

Tüm bu gelişmelerden benim anladığım, vekil ve belediye başkanı olmak, imkan ve şöhretin yanında aynı zamanda ateşten gömlek giymek demektir. Aynı zamanda kişiyi test eden bir sınav yeri. Kimi düşüncesi uğruna bedel ödüyor kimi ihya oluyor kimi zikzak çizerek gözden düşüyor kimi şöhret oluyor kimi gündem oluyor kimi gündemden düşüyor. Hasılı siyaset çoğu siyasinin kendini kaybettiği bir alan. 

Son olarak şunu söyleyeyim. Parti değiştiren vekil ya da belediye başkanı amme adına iş yapıyor. Seçmenin oyu kendisine bir emanettir. Aldığı emanete ihanet etmemeli, kendini seçenlere saygıyı her şeyin üstünde tutmalı. Parti değiştirerek siyasetin itibarını ayaklar altına almamalı. Çünkü kimse kimseye itibar elbisesi giydirmez. Herkes kendi itibarını kendi korur, kendi yerle bir eder. Çünkü amme işi yapan siyasiler itibar kaybına uğrarsa bundan siyaset kurumu zarar görür. Anketlerde kararsızların ve hiçbir partiye oy vermeyeceğim diyenlerin oranının her geçen gün artması da bu itibar kaybıyla alakalıdır. Aman dikkat... 

17 Mayıs 2026 Pazar

Normal mi?

Gazetelerin yazdığına göre 23 seçimlerinden bu yana 37 milletvekili parti değiştirmiş. 

Son iki yılda 76 belediye başkanı partisinden istifa ederek başka partiye geçmiş. 

1407 belediyeden 1203 tanesine soruşturma izni verilmiş. 

31 Mart 2024 seçiminden bu yana 30'dan fazla ilçe ve iş belediye başkanı ya tutuklanmış ya da görevden uzaklaştırılmış. 

13 belediyeye kayyum atanmış. 

Yolsuzluk, rüşvet vb. akçeli işler iddiasıyla operasyon yapılan belediye sayısı kaç tanedir? Bu konuda net bilgiye ulaşamadım. Ama sayısının az olmadığını düşünüyorum. 

Tutuklanan belediye başkanlarının yanında kaç belediye çalışanının da tutuklu olduğu bilgisine net olarak ulaşamadım. Bunda da sayının çok fazla olduğunu düşünüyorum. 

Hangi partiden kaç vekil ve belediye başkanı hangi partiye geçmiş? Bunun üzerinde durmayacağım. Amacım siyaset yapmak da değil. Zira siyasetten bir beklentim yok ki siyasetle işim olsun. 

Eskiden de vekil ve belediye başkanları parti değiştirirdi ama bu dönemdeki kadar fazla olduğunu sanmıyorum. 

Eskiden parti değiştirme, genellikle aynı yelpaze ve seçmen kitlesine hitap eden partiler arasında olurdu. Şimdi ise birbirine zıt kutup ve aynı seçmen kitlesine hitap etmeyen partiler arasında geçiş oluyor. 

Başka ülkelerde bu şekil ve bu kadar parti değiştiren olduğunu sanmıyorum. Yine hakkında soruşturma açılan ve operasyon yapılan bu kadar belediye olduğunu sanmıyorum. 

Elbette suç işleyen, işini mevzuata göre yapmayan belediyelere işlem yapılması kadar doğal bir şey olamaz. Ama 1407 belediyeden 1203 tanesine soruşturma açılması bence hiç normal değil. Çünkü belediye sayısına bakarsak sadece 204 belediyeye işlem yapılmamış. 

Vekil ve belediye başkanı da seçildiği partiyle sorun yaşayabilir. Aynı partide siyaset imkanı kalmayabilir. Bu kimselerin partisinden istifa ederek geri kalan sürelerini bağımsız vekil ve bağımsız belediye başkanı olarak yürütmeleri daha uygun olur. Etik olan da budur. Seçmene saygı da bunu gerektirir. 

Eğer bir vekil veya belediye başkanı taban tabana zıt partilere geçiş yapıyorsa ister istemez akla başka şeyler geliyor. Sanki vekil ve belediye başkanı borsası kurulmuş izlenimi veriyor. Demek ki borsa denilen sadece para ve pulun döndüğü, alım satım yapılan yerden ibaret değilmiş. Vekil ve belediye başkanı borsası da varmış ama bizim haberimiz yokmuş. Buna transfer de diyebiliriz. Transfer denince sadece yüksek bedelle transfer olan futbolcu anlamayalım. Demek ki vekil ve belediye başkanları da transfer oluyormuş. Futbolcunun kaça transfer olduğunu biliyoruz da vekil ve belediye başkanlarının kaça transfer olduğunu maalesef öğrenemiyoruz. Çünkü bu işler kapalı kapılar ardında yürütülüyor. Parti değiştirmelerde tehdit, şantaj ya da soruşturmadan kurtulma var mı? Bunu da bilmiyoruz. 

Görünen o ki bizdeki siyaset kurumu kirli. Eğer bu ülkenin temizlenmesi isteniyorsa işe siyaset kurumunu temizlemekle başlamalı. Siyaset kurumu temizlenirse ülke de temizlenmiş olur. 

16 Mayıs 2026 Cumartesi

Sistem Besliyor

Üst düzey yöneticilik yapmış bir tanıdığımla bir esnafın yanında teşehhüt miktarı muhabbet ettik. Daha doğrusu o konuştu, ben dinledim.

Kokuşmuşluk ve çürümüşlük üzerine idi konu. Bu kadar çürümüşlük ve kokuşmuşluğa göre bu devlet nasıl ayakta duruyor dedim. "Sistem besleyerek ayakta duruyor" dedi. Nasıl dedim.

"Sistem, yukarıdan aşağıya besleme üzerine kurulmuş. Böyle ayakta duruyor. Herkes her şeyin farkında ve bir şekil besleniyor. Sesini çıkaranın yukarıda kalması mümkün değil. Bu da makam ve mevkiden olmak demek, aynı zamanda imkanlardan mahrum kalmak anlamına gelir.

Sistem öyle besliyor ki bundan kaçmak ve kaçınmak mümkün değil. Bu konuda hassas olan ben bile az veya çok, sistemden beslendim" dedi.

Ardından, başında bulunduğu kurumla ilgili şunu anlattı: "Merkezi sınav yapılır zaman zaman. Yukarıdan falan aradı. 'Koordinatörlüğü kendin al, sakın bir başkasına verme' dedi. Niye dedim. 'Koordinatörlük için baya para aktarıyoruz. Başında bulunman iyi olacak. Çarçur ediliyor' dedi.

"Sınav sonrası komisyondaki yardımcım, 'Efendim, şu sizin payınız' diyerek tomarla para koydu önüme. Bu ne dedim. 'Sınav için hesaba yatan. Komisyondakilere paylarına göre dağıtıyorum' dedi. Başka kime verdin dedim. 'Şuna, buna' dedi. Kime ne verdiysen al gel, başka da kimseye verme dedim. Tüm parayı aldım. Bu parayla bir yıl boyunca 60 öğrenciye ücretsiz yemek yedirdim. Bir yıl boyunca makam arabamın yakıtını bu paradan karşıladım" dedi.

Bu kısa muhabbetten benim anladığım, ÖSYM'nin sınav hizmetlerinde kullanılsın diye aktardığı paradan arta kalan, komisyondaki görevliler arasında pay ediliyor.

Başta koordinatör ve komisyonda görev alanların sınav görevleri zaten hesaplarına yatıyor. Böyle bir para yatmasa kalan paranın pay edilmesini anlarım. Ama sınavın daha sağlıklı yürütülmesi için gönderilen paranın bu şekilde paylaşılması bana garip geldi.

Bu konuşmada bir başka dikkatimi çeken, "Sistem yukarıdakileri besleyerek ayakta duruyor. Sistem böyle kurulmuş. Hiç faydalanmaması gereken ben bile bu imkanlardan faydalandım" demesi. Gerçekten makam, mevki sahipleri bu şekilde beslenme üzerine kurulu ise böyle yerlerde olan kaç kişi kendisini koruyabilir?

Bir diğer husus, ÖSYM'den arayan kişinin "koordinatörlüğü kendin al" demesi. Anladığım kadarıyla sistem aynı zamanda güven üzerine kurulu. Musluğun başındaki insan güvenilir olursa gönderilen para çok çarçur edilmez anlayışı. Halbuki güvenden ziyade kimin ne kadar alacağı, gönderilen paranın nerelere kullanılacağı net bir şekilde belirlenir, ayrıca güvenilecek birini bulmaya gerek yok diye düşünüyorum.

Bu anekdot, son iki yıldır belediyelerle ilgili rutin operasyonlar üzerine aklıma geldi. Gün geçmiyor ki "zimmet, rüşvet, yolsuzluk, ihaleye fesat karıştırma, kadın-kız ilişkileri, itiraflar, para-pul ve akçeli ilişkiler" iddiasıyla farklı bir belediyeye bir operasyon yapılmamış olsun. "Beraatı zimmet asıl" sözü gereği yargılama bitmeden kişiler suçlu ilan edilmese de başta belediye başkanları olmak üzere operasyon yapılan belediyelerdeki üst düzey yetkililerin ne kadarı suçlu ne kadarı masum, bunu ancak yargılama sonrası anlayacağız. Yalnız hep üst düzey yetkililerin zanlı olması düşündürücü. Belediyelerdeki dönen bu dolaplar ister istemez tanıdığımın "Sistem besleme üzerine kurulmuş" sözünü hatırlattı. Hakkında dava açılan bu kadar belediyede şayet suçun işlendiği ortaya çıkarsa belediyeler köküne kadar suça batmış ve pisliğe bulaşmış demektir. Bu da ülkenin çürümüş ve kokuşmuşluğunu gösterir. Bundan kurtulmanın yolu, kimseyi beslemeyen bir sistem kurmaktır diye düşünüyorum.

15 Mayıs 2026 Cuma

Geleceğiniz için Bana Yatırım Yapın

Yazılarımı takip edenler, her seçimde adaylık beklentisi içerisine girdiğimi, bugüne kadar beklentilerimin gerçekleşmediğini, aday gösterilmediğimden dolayı moralimin bozulmadığını, bu sefer de olmadı, dünyanın sonu değil deyip diğer seçimlere bel bağladığımı bilir. 

Her ne kadar moralimin bozulmadığını söylesem de üzülmemek elde değil. Ama nasip değilmiş deyip esas işime yoğunlaşırdım. Niçin aday göstermediğimi de hiç sorgulamadım. 

Haliyle nedenini tespit edip gereğini yerine getirmeyince bugüne kadar derdime çözüm de bulamamıştım. 

Son olup bitenlere bakınca anladım ki ben aday olma sebebini işlememişim. Yani olaylara determinist yaklaşmamışım. Hep nasip değilmiş deyip yan gelip yan yatmışım. Halbuki bugüne kadar sebebini işlemiş olsaydım, şu anda karşınızda seçilmiş biri olurdum. 

Anlayacağınız ben bu işe yani garanti adaylığa para bağlamamıştım. Düşünmüşüm ki bende bir cacık gören; gelsin, beni bulsun, sen bizim adayımızsın desin. Bildiğim, almadan vermek Allah'a mahsus gerçekliğini, kulu insanlardan beklemişim. Para her kapıyı açar acı gerçeğini gözardı etmişim. Heyhat ki Heyhat. 

Biraz geç oldu. Belli bana biraz pahalıya patladı. Ama nihayet gözümü açtım. Gecikmiş adalet adalet olmasa da nasıl ki bazen adalet sonradan gelse de zamanında seçilememiş biri olarak zararın neresinden dönersem kâr. Şu andan itibaren karşınızda siyaseti bilen, aday olmak için ne yaptığını bile bir kardeşiniz var. 

Bu kadar lafı eveleyip geveledikten sonra sadede geleyim. Garanti yani kale bilinen yerden belediye başkan adayı olmak için basının yazıp çizdiğine göre bir milyon avro vermek gerekiyormuş. Bende ise resimde gördüğünüz gibi 10 cent sermaye var. Yeni bir seçime kadar bu sermaye ne kadar olur, şimdiden bir şey diyemiyorum. Takdir edersiniz ki seçime kadar bir milyon avro denkleyemem. 

Sizden istediğim, az veya çok demeden ilk sermayesini koyduğum bu paranın en az 1 milyon avroya denklenmesi. Yani kardeşinize maddi destek çıkmanız. Unutmayın ki bu desteğiniz, ben belediye başkanı olduktan sonra unutulmayacak. Verdiğiniz kat kat size dönecek. 

Kısaca, başkan adayı olabilmem ve seçilebilmem için sizden para istiyorum. Bunun adı dilencilikse dilencilik. Ama bunu dilencilikten ziyade geleceğe yatırım olarak görmeniz kendi menfaatinize olacaktır. Çünkü ortak arıyorum. 10 cent koyarak çıktığım bu yolda servet kazanacağımı düşünürseniz bana emaneten vereceğiniz her yüksek para sizi ihya edecektir. 

Şaka yapmıyorum, dalga da geçmiyorum. Paranızı altın, döviz, borsa, kripto para, faiz gibi yerlerde haybeye durdurmayın. Ticaret yapıp riske girmeyin. Bana yatırım yapın, geleceğinizi kurtarın. Çünkü bu karlı yatırımda sistem beni besleyecek, bende sizi. 

Sanırım derdimi anlatabildim. O halde haydin pamuk eller cebe. 

Not: Geleceğe yatırım olarak bire on, belki de bire yüz kazanacağınız bu alışveriş için sizden istediğim, lütfen paranızı avro cinsinden nakit teslim etmeniz. İbana falan göndermeyin. Poşet veya çanta içinde göndermeniz tercihimdir. 

Bir de bu durum sonra ortaya çıkarsa diye düşünmeyin. O zamana kadar atı alır Üsküdar'ı geçeriz. Onlar da eşeklerini Niğde'ye sürmek zorunda kalırlar. 

11 Mayıs 2026 Pazartesi

2025-2026 Futbol Sezonu

Şampiyonluğun birbirlerine altın tepsi içerisinde sunulduğu sezon sezon oldu.

Başarısızlıkta hepsi birbiriyle yarıştı.

Ne düşen düşmeyi hak etti ne de şampiyon olan şampiyonluğu. 

Takımların hiçbirinde istikrar yoktu. Bir hafta kendini gösteren takım diğer hafta ortalarda yoktu.

Futboldan ziyade ayak oyunları vardı. Seyir zevki yoktu. 

Takımlarımız haftada iki maç oynamada sınıfta kaldı. 

Her ülke futbolunda, ceza alanı içerisindeki yanlış hakem kararlarını düzelten VAR sistemi bizde de vardı ama sadece adı vardı. Aynı yanlışa imza attı bizdeki VAR. 

FB ve GS diğer takımlara göre her yıl olduğu gibi bu yıl da daha fazla korundu.

Hakemlerimiz yine evlere şenlikti. Maç yönetmekten acizdiler. Şımarık futbolculara kart göstermekten korktular. Hakem kararlarında adalet yoktu. Gördüğünü çalan hakemi ara ki bulasın. 

Dört büyüklerden ikisi hiç olmadığı kadar teknik direktör değiştirme yoluna gitti. Gönderdikleri her teknik direktöre de tazminat ödemek durumunda kaldılar. 

Şampiyonluğa oynayan takımlar küme düşmeye oynayan takımlar karşısında öldü öldü dirildi. 

Gözlemlerime göre şampiyonluğu hak eden olmadı. Puan yönünden ipi GS göğüslese de kötünün iyisiydi. İkinci olan da kötünün iyisiydi. 

2025-2026 sezonu ölü sezondu. Kulüplerimiz yabancı futbolcu ve teknik direktörlere sadece para döktü. Karşılığını pek alamadı. Çoğu yabancı futbolcuya ülkemiz cennet oldu. 

Pek azı hariç transfer edilen yabancı futbolculardan pek verim alınamadı. 

İlk transfer olduğu zaman ölümüne oynayan yabancı futbolcular bizim futbolculara çabuk uyum sağladı. Yere yatmalar, itirazlar gırla gitti. 

Centilmenlikten eser yoktu. 

Kısaca 2025-2026 futbol sezonu seyirciye ve ülke futboluna pek bir şey vermedi. 

Orta ve alt seviye takımları çalıştıran teknik direktörleri saymazsak sezonda, efendiliği ve çalışkanlığıyla göz dolduran, sadece işine odaklanan ve gelecek vadeden iki teknik direktör ön plana çıktı. Bunlar da Başakşehir'i çalıştıran Nuri Şahin ve Trabzonspor'u çalıştıran Fatih Tekke. Belki de sezonun en güzel kazanımı bu iki teknik direktör.