29 Eylül 2026 Salı

Milli Takım Evlere Şenlik

2026 Dünya Kupasında en erken gol yiyen ve Haiti'den sonra kupaya veda eden ikinci takım olarak tarihe geçen Milli Takım, yapılan hatalardan ders çıkarmamış olmalı ki UEFA Uluslar Lig'inde de bildiğini okumaya devam ediyor. 

Fransa ile sahamızda oynadığımız maçı kaybetsek de oynanan oyun fena değildi. Acaba İtalya maçıyla kendine gelir mi dediğimiz Millilerin ilk yarısını izledim. İlk işim televizyonu kapatmak oldu. Çünkü ne oyun vardı ne mücadele ne teknik ne de taktik. Ruh bile yoktu. 

Takım, sezon başından beri kulüplerinde varlık gösteremeyen formsuz futbolculardan ibaretti. Birkaç mücadele eden futbolcunun da sonucu değiştirmesi hiç mümkün değildi. 

Efendiliğiyle ön plana çıkan teknik direktör Montella da futbolcular kadar formsuz ve rakibi okumaktan uzaktı. Futbolcular tel tel dökülürken tedbir almayı bile düşünmedi.

Kerem ve Barş Alper sezon başından beri formsuz olmalarına rağmen her maç ilk on birde görev yapmalarını hiç anlamış değilim. 

Anlaşılan o ki futbolcusuyla, teknik direktörüyle elimizdeki malzeme bu. Biz ise bizden bir şey olmaz, bizden bir beklenti içine girmeyin diyen teknik direktör ve talebeleriyle ilgili beklenti içerisine giriyoruz ve her defasında hayal kırıklığına uğruyoruz. 

Durum bu iken umut ve beklentileri diğer maçlara tehir etmenin gereği yok. Takım baştan sona revize edilmeli. İlk başta üç yıldır takımın başında olan teknik direktöre yol verilmeli. Takıma taze kan gelmeli. Bildik ve bir cacık olmaya niyeti olmayan milli oyuncuları da kampa çağırmamak gerekiyor. 

Elde futbolcu yok, kulüplerde oynayan futbolcuların çoğu yabancı denebilir? Gerekirse adı sanı duyulmamış futbolculara takımda yer verelim. Gerekirse birkaç sezon milli takımdan hiçbir şey beklemeyelim. Öyle bir takım kuralım ki adam gibi futbol oynasın ve galibiyet serisi yakalasın. 

Bunun için radikal kararlar almak, kulüplere ev ödevi vermek gerekir. Ülkeyi yabancı futbolcu işgalinden kurtarmak lazım. Yabancı futbolcu transferini asgariye indirmek, dışa gönderdiğimiz kadar yabancı kontenjanı olabilir. Hangi kulüp dışarıya futbolcu gönderirse karşılığında o kadar yabancı alabilmeli. Kulüpler yıllardır ihmal ettiği alt yapıya yönelmeli, çekirdekten her mevkie futbolcu yetiştirmeli. Süper Lig'te olan her kulübün ilk on birinde alt yapıdan gelme belli sayıda futbolcusu olmalı. Yoksa Süper Lig'te oynamamalı.

Bunlar yspılmayacajsa boşu boşuna Avrupa, dünya ve Uluslar Ligine katılmayalım. 

28 Eylül 2026 Pazartesi

Seçimli İşe Girişen İnsanların Özellikleri

Bir yer bir makam bir mevki bir statüye seçimle geliniyorsa bu yola çıkan insanların özellikleri:

Seçimden seçime piyasaya çıkarlar. 

Seçim atmosferine girince seçmen ya da üyenin ayağına giderler. Sabahtan akşama ziyaretten ziyarete koşarlar. 

Bu zaman diliminde sureti haktan görünmeyi elden bırakmazlar. 

Seçimi kazanmak için her türlü vaadi verirler. 

Seçime giderken sosyal medyayı çokça kullanırlar. Çoğunun sosyal medyası seçimden seçimedir. Seçim bitince kapatırlar.

Halk, seçmen ve üye nezdinde şöhret olan kimseleri yanlarına almaya çalışırlar.

Güçlü rakiplerini kötüleme üzerine propaganda yaparlar. 

Kendilerine hiç toz kondurmazlar. 

Amacımız hizmet dense de kısa zamanda yüklerini tutarlar, kazandıkları servet Karun'un hazinesi mesabesinde olur. 

Bulundukları makamı kendilerine hizmet aracı olarak kullanmaktan çekinmezler. 

Nimet kendilerine, külfet üyelere, seçmelere ve halkadır. 

Asla bedel ödemezler. 

Güçlerini makamlarından alırlar. Makama güç vermezler. 

Hesap sorarlar ama hesap vermezler. 

Yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında olur. 

Seçime giderken kesenin ağzını açarlar. Seçim ekonomisi uygularlar. 

Oy verecek üye, seçmen ve halkı küstürmemek için radikal karar almazlar. Günü kurtarmaya çalışırlar. Bol bol gülücükler dağıtırlar. 

Tüm gayeleri seçimi kazanmak ve çıktıkları makamda ebedi olmak. Bir kazanan da kolay kolay inmez. 

Kendi ikballerini memleketin ikbalinin önüne geçirirler. 

Lafazandırlar. Gerekçe ve bahane üretmede üstlerine yoktur. 

Pireyi deve, deveyi de pire yapmada çok mahirdirler. 

Girdikleri seçimleri kaybetseler de benimle olmuyor, yerine bir başkası geçsin demezler ve köşelerine çekilmezler. Bulundukları makam ve statüyü terk etmezler. 

Yaptıklarından ve yapamadıklarından dolayı hiç aynaya bakmazlar, kolay kolay yüzleri kızarmaz. 

U dönüşü yapmada, dün dündür demede, zikzak çizmede sınır tanımazlar. 

Omurgaları yok. Prensipleri yok. Etik değerler zaten semtlerine uğramaz. 

Seçim kazanmak için dostunu düşman, düşmanını dost edinmede bir beis görmezler. 

Belli bir süre seçildikten sonra benden bu kadar deyip çekilmezler. Ölünceye kadar bu mesleği icra ederler. 

Güya üç beş yıllığına seçilirler. Adına da demokrasi derler ama padişahlık sisteminden farklı değildir. 

Not: Seçim denince akla sadece siyaset kurumu gelmemeli. Oda başkanlığından tutun da yardım kuruluşu başkanlığına varıncaya kadar tüm seçimli işler üç aşağı, beş yukarı böyle. Gelen kolay kolay gitmiyor. Buna seçimle gelme değil de seçim saltanatı dense yanlış olmaz. Seçimle gelenler içerisinde yazdığım özelliklerin istisnası yok mu? Var elbet. Ama sayıları genele göre devede kulak misalidir.

Günümüz Büyükanneleri

Büyük aileler vardı eskiden. Dede, baba, oğlan, gelin ve torun birlikte yaşanırdı. Ev büyük veya küçük herkese bir şekilde yeterdi. 

Gelin-kaynana birlikte kalırdı. Gelin kaynana arasında kavga ve gürültü eksik olmazdı. Özellikle gelinlerin kaynanalarından çok çektiği dillere destan. Türkülere bile konu olmuştur. 

Son yıllarda büyük ailelerden çekirdek ailelere döndük. Artık dede-torun, baba-evlat aynı evde kalmıyor. Yani gelin kaynana bir arada değil. Varsa da çok istisna. 

Eskiden evin erkeği çalışırken son yıllarda kadınlar da çalışmaya başladı ve evlere çift maaş girer oldu. 

Karı koca çalışmaya başlayınca doğan çocuğun bakım durumu var. Bu çocuğa kim bakacak? Karı koca ya bakıcı bulacak ya da büyükanneler bakacak. 

Bakıcıya baktıranların sayısı bir elin parmağını geçmez. Hem maddi boyutu hem de güven durumundan dolayı. Bu durumda geriye büyükanneler kalıyor. Büyükanneler arasında da çocuğa genellikle anneanne bakıyor. Anneanne, torununa ya da torunlarına bakmak için ya kızının ve damadının evinde kalıyor ya sabah erkenden eve geliyor ya da damat veya kızı tarafından evine bırakılıyor. 

Kısaca günümüz büyükanneleri torun büyütüyor. Bir nevi dadılık ve bakıcılık yapıyor. İster gönüllü ister gönülsüz. 

Çekirdek ailenin iyice yaygınlaştığı günümüzde toruna bakmak anneanne ile torun arasında sevgi ve muhabbeti artırması yönüyle olumlu. Bir diğer olumlu yönü anne ve baba gönül rahatlığıyla çocuklarını evde bırakıp işe gidebiliyor. Yalnız 60-70-80 yaşına geldikten sonra büyükannelerin hiç özel hayatı kalmıyor. Eşe, dosta gidip gelemiyor. Alışverişe ve gezmeye gidemiyor. Oturup dinlenemiyor. Hastalansa hastayım diyemiyor. Acı, zulüm, severek veya sevmeyerek sabahtan akşama mesai yapıyor. Yaptıkları bu mesaiden dolayı mesai ücretleri yok. Ben bakamıyorum. Bakmayacağım deme durumları yok. 

Kısaca anneanne ya da babaanneler oğlan, kızı büyüttüm. Benden bu kadar demesin. Çünkü sırada toruna bakma var. 

Tamam, oğlumuz ve gelinimiz çalışsın, katma değer üretsin. Yalnız büyükanneleri de düşünmek lazım. Bu konuda ne yapılır ne edilir, nasıl bir yol ve çözüm bulunur bilmem. Ama büyükannelerin biraz rahatlatılması gerekir. Çünkü onlar ne bakıcı ne dadı.

Bir de baba neyse de annenin yokluğuna dayanamıyor çocuk. Çocuk anneyi bırakmak istemiyor. Anne bir şekil gizlice kaçıyor. Çocuk dört gözle annenin işten gelmesini bekliyor. Anne gelince de peşini bırakmıyor. Annem yorgun demiyor çocuk.

Hasılı çalışan annelerin işi zor, çocuklarının da işi zor, çocuğa bakan büyükannelerin de işi zor. Demek ki zamanın ruhu ve devir böyle. 

27 Eylül 2026 Pazar

Memleketin Sıhhi Tesisat İşleri

Derin bir uykuda iken kapı zilim acı acı çaldı. Sabah sabah kim ola ki deyip kapıyı açıp baktım. Bir kadın, bir erkek idi karşımda duran.

Karşımıza yeni yapılan binanın en üst katında oturanlarmış. “Bu binada kirada idik. Çıkıyoruz. Eşyamız taşınacak. Taşımacılar geldi. Dairemize araba yanaşamıyor. İzniniz olursa sizi açık otoparka kamyon girse” dediler. 

Simalarından liseli iki genç sanırsın. Evli çiftmiş meğer. Liseli sandığım genç üniversitede öğretim üyesi imiş. Bu evi tutup evlenmişler.

Taşınırken nasıl taşındınız dedim. “Yeni evlendiğimiz için eşyaları yeni aldık. Firmalar ön kapıdan taşıdılar” dedi.

Bu bina yapılmalı daha yakın oldu. Ne ara oturup çıkıyorsunuz dedim. “Evin lavabo ve banyosunda yani su giderlerinde sorun var. Ev sahibi de sorun. Taşınırken avize taktırdım, sineklik yaptırdım. Ev sahibi kiradan kesmeme razı olmadı. Tesisatı da yaptırmaya yanaşmıyor. Mecburen ev aldık. Şimdi oraya taşınacağız” dedi.

Sizin ev sahibi anladığım kadarıyla mal sahibi. Daire karşılığında müteahhide verdi dedim. “Aynen öyle” dedi. Hepsi için demesem de çoğu arsa sahibi böyle. Onlardan zırnık çıkmaz. Atadan kalma arsayı verirler. Arsanın büyüklüğüne göre kaç daire sahibi olurlar. Birine oturursa diğerlerini kiraya verirler. Evde sorun çıkınca da eve masraf etmezler dedim. 

Ardından gençler, çıktığınız bu daire bu şekil sorunlu ise yarın oturan da uzun süreli oturmaz. Arka daireye oturacak kimse her defasında kapımızı çalacak. İnşallah öyle olmaz. Ama ben size yardımcı olacağım dedim. Otopark kapısını açıp yardımcı oldum.

Bu anekdota binaen bir, iki hususa değineceğim. Bu ülkenin şehir planlamasını, binaya ruhsat verme işlerini hiç mi hiç anlamadım. Bir, iki daire fazla çıkaracağım diye arsanın hemen hemen hepsini binayla kaplamanın; yan, arka ve ön binaların gölgesini, güneşini, hava sirkülasyonunu engellemenin, birbirinin balkonundan geçecek yakınlıkta ev yapmanın, karşı evin içini görecek şekilde dip dibe bina yapmanın n âlemi var? Gören de bu ülkenin imara açılacak bir karış toprağı yok sanır. Koca ülkeye rağmen birbirimize hayatı zindan edecek şekilde yüksek katlı binalara ne gerek var? Kentsel dönüşüm namına yıkıp yapmadığımız, doku ve çehresini değiştirmediğimiz meskûn mahallimiz kaldı mı? Gören de bunların komşuluk ilişkileri iyi. Birbirinden uzaklaşmak istemiyor. Bu yüzden alt alta, üst üste, yan yana oturuyor sanır. 

Bir diğer husus, yeni yapılan binaların çoğunun sıhhi tesisatında sorun var. TOKİ evlerinde, özel şahısların yaptıklarında, kişilerin kendisinin yaptırdığı çoğu evin tesisatı problem. Ya gider tıkalı ya su kaçırıyor, aşağıya su veriyor ya üstten akıntı yapıyor. Görünen o ki özensiz yapılıyor, malzemeden kaçınılıyor. Belki de sıhhi tesisat işi yapanların çoğu bu işin ehli değil. Belki de nasılsa sıvanın altına gömüyoruz. Nasıl yaptığımızı kim görecek denip basitçe yapılıyor. Belki de müteahhitler tesisatçılara tam hakkını vermiyor. Onlar da baştan savma yapıyor olabilir. Sebep her ne ise denetimcilerin denetim işini iyi yapması gerekiyor. Belki de zıvanadan, ince işleri yapmadan su tesisatı denenmeli. Çünkü tesisat işi başka işe benzemez. En ufak bir sorunda yıkıp yapılması gerekiyor. Eğer hep böyle olacaksa tesisatı sıvanın altına koymayalım. Çirkin görünse de en azından tamir ve tadilat için kırıp dökme olmaz. 

Son söz de arsa sahiplerine olsun. Ne olur, elinizi biraz cebinize atın. Çok paragöz olmayın. Kiraya verdiğiniz fazla dairelerinizi de görün gözetin. Her işi ve masrafı kiracıya yüklemeyin. 

Not: Toptancı olmamak adına, arsa sahibi olup da taşın altına elini koyan ev sahiplerinin de olabileceğini burada belirtmiş olayım. Yine tesisatçı olup da işinin hakkını verenleri vardır. 

80'er Dairenin Hikayesi

Geçen gün biri anlattı: "Eski müftü vardı şu isimde. Tanıyor muydun" dedi. İsmen bilirim dedim. "O müftü üç kardeşmiş. Babalarından kalma arsaları varmış. Arsanın bulunduğu yere kentsel dönüşüm uygulanmış. Üç kardeşin her birine kentsel dönüşümden 80'er daire düşmüş" dedi.

Arsa büyük, arsanın olduğu yere yüksek kat verilmiş olmalı. Bazıları şanslı doğar dedikleri böyle bir şey olsa gerek dedim.

Arsa ne kadar büyük olursa olsun, karşılığında toplam 240 daire verilmesi ister istemez şaşırttı beni.

80 dairenin şaşkınlığını atlatmadan ikinci kez şaşkınlık yaşadım. Çünkü kardeşlerden müftü olmayanı, payına düşen 80 daireden birini, evi olmayan bir ihtiyaç sahibine hibe etmiş. Bunu duyan eski müftü de "İyi yapmışsın kardeşim, Allah hayrını kabul etsin. Başka ihtiyaç sahibine de bir tanesini ben vereyim" diyeceği yerde kardeşine çıkışmış. "Niye verdin" demiş ve dairenin elden gitmesine gönlü olmamış.

Koskoca müftü bu işleri daha iyi bilir. Her 40 koyun ve keçiden bir tanesi zekât verildiğine göre müftü kardeş belki "Niye bir verdin, iki daire vermeliydin. Az olmuş" diye kızmasın dedim. "Yok, ondan dolayı kızmamış" deyip güldü.

Hasılı üç kardeşten iki tanesinin elan 80'er dairesi varken bir dairesini bağışlayan kardeşin ise 79 dairesi var.

Ne diyeyim, Allah daha çok versin. 

Müftünün kardeşine ya da ağabeyine kızmasına üzüldüm. Çünkü kardeşten ziyade böyle bir şeyi müftüden beklerdim. Çünkü müftü, görev yaptığı yıllar boyunca vaazlarında hayır, hasenatın önemi üzerinde durmuş, ne verirsen elinle, o gider seninle demiştir. Zekât ve fitrelerinizi ihtiyaç sahiplerine verin. Çünkü malınızda fakirin hakkı var demiştir. Belki de müftünün vaazını dinleyen kardeşi etkilendi, müftü kardeşim böyle böyle dedi. Babadan da olsa bir servetin sahibi oldum, bir tanesini vereyim dedi. Görünen o ki söz müftüye ait, uygulama da kardeşten. Biri kâl ehli, diğeri ise hâl ehli. Şu var ki bu toplum sahavet ve cömertliği, bu işin tedrisini almayandan ziyade alandan bekler. 

Müftü belki dairesini vermedi ama vaazlarından etkilenen kardeşinin verdiği daireden payına belki sevap gelir. Çünkü bir şeye sebep olan, onu yapmış gibi olur denir.

Yine müftüden beklerdim ki mal canın yongası misali dairesini vermeyebilir ama verene de niye verdin dememesiydi.

Durun ya yeni aklıma geldi. Kardeş, bir dairesini başkasına vereceğine müftüye verseydi olmaz mıydı. Bak o zaman müftü ne çok sevinirdi ve kardeşini baş tacı yapardı. Müftünün bir dairesi fazla olsaydı fena mı olurdu? Üstelik yardım önce kardeşten başlanır. Kardeşinki de laf olsun. 

Neyse geçeyim burayı. Görünen o ki bu üç evlat doğarken şanslı doğmuş. Onlar bu daireleri kiraya vererek ya da satarak paraya para demezken onların parası da benim çenemi yorsun. Onlar adına hesap yapayım. Üç kardeşin kendilerine ait daha önce daireleri olduğunu düşüneyim. 80 dairenin her birini 20 binden kiraya verseler, 80*20.000=1.600.000 lira yapıyor. Yani her birinin sadece kiradan aylık geliri 1 milyon 600 bin lira. Bir evini bağışlayan kardeş her ay 20 bin eksik almış olacak. Kirayı da en düşükten hesapladım. Yeni evi 20 bine kimse kiraya vermez. 

Ne diyeyim. Bu para say say, ye ye, harca harca biter mi? Vay be! 

Bu üç kardeşin çocukları da şimdiden çok şanslı. Nasılsa her birine çokça daire düşecek. 

Burada kesiyorum. Çünkü çenem yoruldu. 

En Güçlü Devlet Hangisi?

Keçecizade Fuat Paşa, 1814-1868 yıllarında yaşamış bir şahsiyet. Tanzimat döneminin önemli üç siyasi liderinden biri. İki dönem sadrazamlık ve 10 yıla yakın da dışişleri bakanlığı yapmıştır. Siyasi başarılarının yanında, keskin zekası, hazırcevap ve nükteleriyle ünlü bir devlet adamıdır.

Hazırcevaplığına bir örnek:

Fuat Paşa hariciye bakanı iken Avrupa'da bir sefirler toplantısına katılır. Toplantı esnasında sefirin biri ortaya bir soru atar: "Dünyanın en güçlü devleti hangisi" der. Fuat Paşa, "Osmanlı" deyince, oradaki sefirler şaşırır. Çünkü onlara göre Osmanlı en zayıf halinde. Neredeyse yıkıldı yıkılacak.

Sefirlerin, cevabına şaşırdığını gören Fuat Paşa, "Evet Osmanlı. Çünkü sizinkiler dışarıdan, bizimkiler de içeriden yıkmaya çalışıyor. Buna rağmen Osmanlı dimdik ayakta. Hala yıkılmadı" şeklinde cevap verir.

Verdiği cevapla Fuat Paşa'yı takdir etmemek mümkün değil. Yalnız cevap her ne kadar göğsümüzü kabartsa da Osmanlı yıkılmıştır. Yerine kurduğumuz Türkiye Cumhuriyeti bir asrı devirdi. 

Keçecizade Fuat Paşa günümüzde yaşasa, yine dışişleri bakanımız olsa, Avrupa'da bir toplantıya katılsa, orada yine aynı soru sorulsa, öyle zannediyorum, Fuat Paşa hiç tereddüt etmeden Türkiye derdi.

Ne alaka demeyin. Alakası var bence. Çünkü ülkede bu kadar kokuşmuşluk, çürüme, yozlaşma, yolsuzluk, rüşvet, operasyon, çalma, çırpma, dolandırıcılık, kandırma, köşeyi dönme, sumen altı etme vb. şeyler varken bu devlet, bu ülke iyi ayakta duruyor. İnanın, hiçbir ülke ve millet bu şekil ayakta duramaz. Fuat Paşa Türkiye derdi ama durum bu iken "Bu devlet nasıl ayakta duruyor. Çoktan yıkılması lazım" diyerek şaşkınlığını da ifade ederdi.

Görünen o ki istisnalar olmakla beraber bu toplumun dinlisi-dinsizi, laik-seküler ve İslamcısı, başı açığı-başı kapalısı, hırlısı-hırsızı, makam ve mevki sahibi olanı ve olmayanı, kültürlüsü ve kültürsüzü, etkili ve yetkili olanı ve olmayanı, dindarı ve dindar olmayanı vs. kişileri ellerine fırsat geçinceye kadar dürüst. Ne zamanki eline fırsat geçse keseri kendine doğru yontuyor. Meğer dürüstlüğümüz yokluktanmış. Bu toplumun fertleri olarak tencere ve kapak gibi birbirimizi bulmuşuz. Hangi zihniyete sahip olursak olalım, biz niye böyle olduk diye kendimizi sorgulayacağımıza, "Tencere dibin kara, seninki benden kara" diyerek birbirimizi suçlamaya devam ediyoruz.

Fazla uzatmayayım. Her türlü bozulmaya rağmen halihazırda dünyanın en güçlü devleti Türkiye'dir. Üzerine başka ülke de tanımam. Nokta.

Not: Toptancı olmamak adına tekrar not düşeyim. Hangi kesim olursa olsun her kesimde temiz olanları var. Onlara selam olsun. 

Utanmıyorum Artık

Yazıma bir fıkra ile başlayayım:

Yatağına işeyen bir çocuk varmış. Çocuk ortaokul veya lise talebesi mi bilmem. Her çiş yaptığında da utanırmış. 

Ne yapayım ne edeyim derken bir çözüm arar. Doktora gider. Doktora kaç seans gider. Doktor o kadar ilaç yazar ama fayda etmez. Sonunda doktor, "Ben çaresiz kaldım. Seni tedavi edemiyorum. Bir de okulundaki rehber öğretmene derdini anlat. Belki o çözüm bulur" demiş. 

Gel zaman git zaman çocukla doktor bir caddede karşılaşır. Doktor eski müdavim ve müzmin hastasını görünce merakından sorar: Nasılsın der. İyiyim der çocuk. Çocuğun iyiyim demesine doktor şaşırır ve "Okulundaki rehber öğretmene gittin mi" diye sorar. Çocuk gittim der. "İyiyim dediğine göre çiş yapmayı bıraktın. Nasıl iyileştin? Sorun nasıl çözüldü" der. Çocuk, "Hayır efendim. Ben iyileşmedim. Sorun da çözülmedi. Ben yatağıma yine işiyorum. Ama bunu sorun olarak görmüyorum. Çünkü bundan dolayı utanmıyorum artık" demiş. 

Fıkradan benim anladığım, meğer çocuk işlediğini dert edinmiyormuş. Her işeme sonrası utanmasından rahatsızmış. Rehber öğretmen çocuğu rahatlamış olmalı ki çocuk utanmayı bırakmış. Belki de çocuk işemekten utanıyordu. Rehber öğretmen, "Erkek adam işer. Ne var bunda? Bunda bir ayıp yok ki. Şu dert edindiğine bak" diyerek çocuğu rahatlattı. Öyle ya utanmayı bıraktıktan sonra insan için yapamayacağı yoktur. 

Fıkrada adı geçen rehber öğretmenler alınmasın. Çünkü adı üzerinde fıkra.

Utanmaya gelince, utanma duygusu imandan deriz. Utanmıyorsan dilediğini yap deriz. Böyle diyerek utanma duygusunun önemine işaret ederiz.

Gerçekten utanma duygusu kişi için en önemli kalkandır. Ama bu perde bir kalkarsa o insandan her şey beklenir.

Şu bir gerçek ki bir suç işlediğimizde, bir hata yaptığımızda eskiden daha fazla utanırdık. Şimdilerde eskisi gibi değiliz. Utanmayanlarımız daha çoğunlukta. Hatta utananlar saklanıyor, utanmayanlar meydanlarda ve köşe başlarında, hemen hemen her yerde. 

Not: Başlığa ve fıkraya bakarak yazımdan başka başka anlamlar çıkarılmasın. Bu yazıyı konu edinmemin sebebi, “Utanmıyorum/utanmıyoruz” sözü üzerine aklıma geldi.

Bahtsız Baba

İnsanoğlunun bu dünyadaki sınavı bitmez. Herkesin sınavı birbirine benzese de içine girince herkesin sınavı farklı.

Kimi çocuğuyla kimi eşiyle kimi anne-babasıyla kimi fakirlik kimi zenginlik kimi şöhret vb. şeylerle imtihan oluyor.

Pazar günü oğlana kahvaltıya gitmiştim. Zaman zaman ekmeğini aldığım fırın da o taraftaydı. Ekmeğimi alıp arabanın yanına geldiğimde, elimdeki ekmek yükünü gören bir yaşlı amca yanıma yaklaşarak benimle konuşmaya başladı. Çarşıya gidecekmiş, otobüs bekliyormuş.

Oturduğum yeri sordu. Mahallemin adını duyunca amcamız dertliymiş. Duygulandı. Anlatmaya başladı. Amcanın derdi de oğlu idi. 

"Sizin oturduğunuz mahallede mahalleyle aynı adı taşıyan falan kurs vardı. Çocuğu oraya verdim. Hafızlık yaparken kurs yıkılacağı için oğlum hafızlığına falan yerdeki kursta devam etti. Hafız oldu. Hafız olunca dünyalar benim oldu. Gel zaman git zaman bu çocuk 17 yaşından itibaren akranlarına uyarak bozuldu. Suça karıştı. Şimdi içeride. Konya dışında bir cezaevinde 6 aydır yatıyor. Gidip gelmek zor oluyor. Savcıya çıkıp durumumu anlattım. 81 yaşındayım. Aldığım maaş belli. Ha bu çocuğumu Konya'ya aktarsanız dedim. Savcı yardımcı oldu. Yol parasını karşılamak için 700 lira yatırdım. Konya'ya nakil oldu. Şimdi burada yatıyor" dedi.

Çocuğun şu anda 17 yaşında mı dedim. "Yok, 20 yaşında" dedi. Sakıncası yoksa ne suç işledi dedim. "Söylemeyeyim. İşledi bir şeyler" dedi. Ne kadar yatacak dedim. "6 ay yatıp çıkacaktı. Karşı taraf itiraz edince biraz daha yatacakmış. Yılbaşına çıkar diyor avukat" dedi. Geçmiş olsun amcam deyip vedalaştık.

Oğlan arabayı sürerken yol boyunca amcayı düşündüm. Bir ayağı toprağa girmiş, oğluyla uğraşıyor. Belli ki amcanın imtihanı da oğluyla. Suçunu söylemediğine ve karşı taraf itiraz ettiğine göre belli ki oğlu yüz kızartıcı bir suç işledi. Oğlunun işlediği bu suçtan dolayı utancından suçu söyleyemiyor.

Bu amca da nice insanımız gibi çocuğunu hafız yetiştirmek istedi. Oğlu hafız da olmuş. Gel gör ki oğlu istemediği şeylere imza atmış. Var gör amca, "Çocuğum bir hafız olursa hayırlı bir evlat olur, ardımdan Fatiha okur, hafızı kelam olarak herkes saygı duyar, ben de hafız babası olarak gurur duyarım. Öbür dünyada da '70 kişiye şefaatçi olacağına göre' bu şefaatten ben de faydalanırım" hayali kurmuştu. Öyle görünüyor ki amcanın hesabı tutmamış ve ağzının tadı kaçmış. 

Çocuğu Allah kelamı Kur'an'ı hıfzetsin. Hafızasına nakşedilen bu Kur'an çocuğa hiç fayda etmediği gibi suça karışarak babanın ve ailenin yüzünü kara çıkartsın.

Gel de amcanın bu durumuna üzülme. Halbuki ne ummuştu ne buldu. 

Amca geldi gidiyor ama oğlu hayatını karartmış. Çünkü hayatı boyunca işlediği suçun mahcubiyetini çekecek. Belki iş bulamayacak belki evlenemeyecek belki de yaptığı ile yüzleşmeyip suç makinesi olup çıkacak. 

Allah kimseyi altından kalkamayacağı bir imtihana tabi tutmasın. Kimseyi evladıyla imtihan etmesin. 

Soyadımın Zerre Katkısı Olmadı

Bazıları doğuştan şanslı doğar diye duyardım da kulak ardı ederdim. Bununla da kalmaz, olur mu öyle şey. Bunlar şehir efsanesi. İnsan çalışır, çabalar, kendini ispatlar. Herkes emek sarf ettiğinin karşılığını yer diye düşünürdüm.

An itibariyle kulak ardı ettiğim, yani doğuştan şanslı doğar sözünün aslı olduğuna inanmaya başladım. Çünkü öyle kan bağına sahip kişiler var ki makam, mevki, şöhret bunlara bir şekil nasip oluyor. Parayı söylemeye gerek yok zaten. Çünkü akıyor adeta. Yeter ki o ailenin bir ferdi ve o ailenin soyadını taşımış olsun. Bir soyadı bütün kapıları açıyor. 

Hele çift isimli kadınların evlenirken ailesinin soyadını da almasını hiç anlamazdım. Zaten çift isimli, ismi uzun, eşinin soyadı yetmezmiş gibi bir de ailesinin soyadını alıyor. Bunların zoru ne derdim. Meğer ailesinin aile soyadı her kapıyı açıyormuş da ondan alıyormuş soyadı. Bunu da öğrendim ama çok geç kaldım. Gerçi her çift isimli olup evlenirken ailesinin soyadını alanların hepsi aynı şekilde şanslı değil ama olsun.

Soyad konusunda şanslı olduğumu sanırdım. Soyadımın makam, mevki, şöhret, para ve pula katkısı olmasa da hem kısa hem de anlamı güzel derdim. Gerçi bu soyadı kullanmamdan nüfus idaresi çok hoşnut olmadı. Sen misin bu soyadı seven. Bundan sonra soyadın Yüce değil, Yuca dedi. Tüm sülale akşam Yüce olarak uyuduk. Sabahleyin Yuca olarak uyandık. Yeniden Yüce soyadımı mahkeme yoluyla elde ettim. Halihazırda benim gibi tekrar eski soyadını alan olduğu gibi Yuca soyadını kullanan sülalem var.

Mahkemeyi kazanınca eşeğini kaybedenin eşeğini bulduktan sonra sevindiği gibi ben de sevinmiştim. O zamanlar yürüyüşüm bile değişmişti. Öyle ya nüfus müdürlüğüne karşı bir dava kazanmıştım. Gel gör ki sonraları ad soyad değişikliği mahkemeye gerek kalmadan bir dilekçe ile halledilir olunca yaşadığım şoku anlatamam. 

Neyse geleyim sadede. Mahkeme kararıyla soyadımı tekrar almama rağmen soyadımdan çok ekmek yediğimi söyleyemem. Varım, yoğum, makam mevkiim çalışıp ekmek sarf etmek suretiyle oldu.

Şimdi düşünüyorum da mademki para, pul, makam, mevki ve şöhreti seviyorum. Hele paraya hiç hayır demem. Gözümü ne toprak doyurur ne de başka bir şey. O yüzden Yüce soyadını alacağıma sonu oğlu ile biten bir soyadım olsaydı ya da soyadım Sayar olsaydı, soyadımla müsemma hep para sayan biri olsaydım, Allah yürü ya kulum deseydi, bir koyup kısa zamanda milyonlar kazansaydım, tüm makam ve mevkiler Sayar ailesi olarak bizim olsaydı fena mı olurdu.

Elbette gül bahçesinden faydalanan ben ve ailem zaman zaman imtihana tabi olur, gülün dikeni de batardı, soyadımız herkesin gözüne de batardı. Ben kervanımı yürütürken bazen yol kazası olursa tüm görevlerimden makam ve mevkilerimden tereddüt etmeden istifa ederdim. Sonrasında makam ve mevkii olmadan yoluma devam ederdim. Çünkü daha önceki şöhret ve tuttuğum yük bana ve aileme fazlasıyla yeterdi.

Ne diyeyim, heyhat ki heyhat. Bana zerre katkısı olmayan soyadımla yaşamaya devam. Bahtıma yanayım. 

24 Eylül 2026 Perşembe

Hızır Öğretmen

Okul çıkışı markete uğradım. Çamaşır suyu, Kemal Abi'nin sirkesi, yumuşatıcı, makarna çeşitleri, yumurta derken iki elimi, birden fazla poşetle doldurdum. Hem kaba hem ağır. Bu yaşta bu yük çekilir mi, sen misin arabaya binmeyen, haydi 900 adım yürü dedim. Yürüyorum ama eller kopacak. Yere koymadan Yeşil Caminin şadırvanına gidip elimdekileri banka koyayım. Ellerim az bayram etsin diye düşündüm. İki elimi dengelemek için de ara ara poşet değiştirdim. Yere koymadan poşet değiştirme maharetimin olduğunu bilmem söylememe gerek var mı?

Derken efendim, ardımdan biri seslendi. "Beyefendi yardım edeyim, poşetlerin birazını taşıyayım" dedi. Geriye dönüp baktım. Bir hanımefendi idi seslenen. Belli ki taşımakta zorlandığımı görmüş, bana acımış. Çok teşekkür ediyorum hanımefendi. Bu kadar ağır olacağını hesaba katmadım. Şunu da bunu da alayım derken beş poşet oldu aldıklarım. Ben bir şekilde taşırım dedim. Hanımefendi taşımak için ısrar etti. Ne kadar olmaz, çok sağ olun desem de kafaya koymuş, benim gibi bir ihtiyara akşam akşam yardım edecekti. "Ben yürümeyi severim. Zamanım var. Çocuklarımı almak için geldim. Biraz erken geldim. Okul etrafında arabayı park sorunu da olunca arabayı falan yere bıraktım. Vakit geçirmek için zaten yürüyorum. Lütfen verin, taşıyayım" dedi. Baktım olmayacak. Sağ elimdeki iki poşeti yere bırakarak o zaman buyurun dedim.

Üç poşet bende, iki poşet de onda yan yana kah arka arkaya yürümeye başladık. Ne iş yaparız diye sordum. "Anasınıfı öğretmeniyim. Falan okulda çalışıyorum. 15 yıldır aynı okuldayım" dedi. Meslektaşız. Ben de MESEM'de çalışıyorum" dedim. "Çalışmaya devam mı" dedi. "Zorunlu emekliliğime iki senem var. Çalışmaya devam ediyorum" dedim. "Benim de kademeli emekliliğe iki yılım var. Durum ne gösterir bilmem ama işimi seviyorum" dedi. İki çocuğu da Vali Necati Çetinkaya Ortaokulunda okuyormuş.

Okulundan ve ortak tanıdıklardan konuştuk. 

Konuşa konuşa evimin köşesine geldik. Yol ayrımında, hocam, benim ev şu kırmızı arabanın durduğu yerde. Siz okula buradan dönebilirsiniz dedim. "Ben daha okula geçmeyeceğim. Yürüyüş yapacağım. Meram Yeniyol tarafına geçeceğim. Evinize kadar götüreceğim" dedi. Vaktiniz varsa eve çıkalım, eşimle tanışırsınız, kahve ikram edelim dedim. Kabul etmedi. Ben de ısrar etmedim. Zira ısrar onun işiydi.

Dış kapının önüne kadar poşetlerimi getirdi. Evim burası deyince, "İyi akşamlar, okuluma beklerim" dedi. Biz de bekleriz hocam dedim. Son kertede tanıştık. Çok teşekkür edip ayrıldık.
Ben poşetleri yüklenip evime doğru yöneldim, meslektaşım da gözlerden uzaklaştı. Evime girmeden poşetlerin onca ağırlığı bana kuş gibi hafif geldi. İçimi bir sevinç kapladı. İçin için sevindim. Nasıl sevinmem. Bir kadın, üstelik meslektaşım, gündüzünde 10 saat derse girdikten sonra akşam akşam hayatım boyunca unutamayacağım bir iyiliği bana tattırmıştı. 

Bugüne kadar taşıyayım, yardım edeyim amca diyen kız çocuklarını, genç kız ve erkekleri gördüm. Hepsine de teşekkür ettim. Kendi yükümü kendim çektim. Bu öğretmenime de teşekkür ettim ama ısrarı karşısında pes ettim. Böylece hayatımda ilk defa tanımadığım, sonradan tanıştığım bir hanımefendi evime kadar eşyamı getirerek bana yardım etti. Akşam akşam Hızır gibi imdadıma yetişti. Ne diyeyim, helal olsun.

Meslek dayanışması diyeceğim ama tek taraflı bir meslek dayanışması oldu. Tekrar görsem belki de tanıyamayacağım ama gönlümde hep ayrı bir yeri olacak. Allah dert ve keder vermesin. Biri altı, diğeri sekize giden çocuklarının başarılarını ve mürüvvetlerini görsün, tuttuğu altın olsun. Benim gibi yürümeyi seven bu öğretmenimin yolu açık olsun, ayağına taş değmesin.

Öğretmenimin bu yaptığı yardımı yolum üzerinde karşılaştığım insanlara ben de yaparım. Arabada isem arabama alırım, taşımada zorlanan varsa taşıyayım derim. Ama bu kadın öğretmenimin eline su dökemem. Öyle zannediyorum, çocukları çok şanslı, öğrencileri çok şanslı, okulu da çok şanslı. Allah sayılarını artırsın.

Şunu da belirteyim. Her ne kadar toplumdan, insanımızdan dert yansak da karşılıksız bu iyilik örneklerini gördükçe bu toplumun mayası temiz diyorum ve bu örnekler beni hayata bağlıyor.

Son söz, yardımsever öğretmenime olsun. İyi ki varsınız öğretmenim! İyi ki karşılaştık. Sizi tanıdığıma çok memnun oldum. 

23 Eylül 2026 Çarşamba

MESEM'lerde Öğrenci Yoğunluğu

Bir zamanlar meslek liseleri için memleket meselesi denirdi. Son yıllarda mesleki ve teknik Anadolu liselerine ilgi azalırken mesleki eğitim merkezlerine yoğun talep var. Bu merkezlere, günümüzün yükselen değeri dense yanlış olmaz.

Hem de öyle böyle değil. Buralara akın akın öğrenci geliyor. Kayıt olmak için veli ve öğrenciler sıra bekliyor. Yaz dönemi yoğunluğu nasıldı bilmiyorum ama her teneffüs idareci katında kayıt yoğunluğu var. Herhalde prosedürü fazla ki bir kişinin kaydı da birden bitmiyor.  

İdareciler günde kaç kayıt yapıyor bilmiyorum ama kayıt yapmaktan, gelen veli ve öğrenciyle ilgilenmekten müdür yardımcıları bu işin altından nasıl kalkıyor bilmem. Dışarıda, koridorda onları görmek mümkün değil. Hepsi ekranın karşısında hummalı bir şekilde çalışıyor. Öyle zannediyorum, başlarını kaşıyacak zamanları yoktur. Öyle ya o kadar kişi sıra beklerken başlarını nasıl karşılasınlar. 

Mesleki eğitim merkezlerinin işleyişini bilmem ama gözlemlerime göre bu merkezlerde görev yapan idarecilerin işi zor. Yoğunluk ve işin zorluğu sadece yeni kayıt yapan idarecide değil, hangisini görsem başını kaldırmadan ekranda iş yapıyor. 

Her okulun bir zorluğu ve iş yükü vardır. Ama mesleki eğitim merkezlerinde görev yapanların iş yükü öyle zannediyorum daha fazla. Teşbihte hata olmasın, birine beddua edeceksen, inşallah bir gün MESEM’lerde idareci olarak çalışırsın demek kâfi. Ötesine gerek yok. Bu, onlara yeter de artar bile. Çalışırken “çile bülbülüm çile” diye mırıldanıp dursunlar. Bir de kayıt ve iş yükünden fırsat bulup da onlara kimin bedduasını aldınız demek lazım. 

9.sınıflara kayıt yoğunluğu eylül ayından ibaret değil, sebebi hikmetini bilmiyorum ama bu merkezlere kayıtlar aralık ayının sonuna kadar devam ediyor. 

Kayıt aralığı bu genişlikte olunca yeni kayıtlara birlikte okul idaresi yeni şubeler açmak zorunda kalıyor. Kayıt hızının ne derece ve yoğunlukta olduğunu anlatmak için şu örneği vermem yerinde olacak. İlk hafta birleştirilmiş iki şubenin 9. ve 10. saat dersine girdim. Birinin mevcudu 27, diğer şube de 5 kişiden ibaret idi. 

İkinci hafta yorgun argın sınıfa çıktım. Aradığım alanın öğrencileri sınıfta yoktu. Neredeler dedim. "Bizim sınıflar değişti. Biz buraya, onlar bizim sınıfımıza geçti" dediler. Denilen sınıfa geçtim. Orada da yoklar. Çatı katına çıkarılmış olabilir mi diye çatı katına çıktım. İnce uzun sınıfın içi öğrenci dolu idi. Say say bitmez. Bölümünüz ne diye sordum. "Kuyumculuk" dediler. Gözüm korktu. Öğrencilerin arasından öğrencileri süzerek masama geçtim. İlk işim sınıf defterlerini açarak sınıf mevcutlarına baktım. İki şubenin toplam mevcudu 51 idi. El sanatları bölümünün öğrenci mevcudunda bir değişiklik yokken geçen hafta 27 mevcutlu kuyumcu sınıfının mevcudu 46'ya çıkmıştı. Bir haftada yüzde yüze yakın yeni kayıt yapılmışsa aralığın sonuna kadar bu bölümün öğrenci yekûnu ne kadar olur, bunu da varın siz düşünün. 

Öğrenci artışı sadece kuyumcu sınıfında değil, diğer bölümlerin çoğunda da yüzde yüze yakın yeni kayıt olmuş. Öğrenci artışı oldukça yeni sıra konuyor ama bu sefer sınıfta sıra koyacak yer kalmıyor. 

Gelen bu kayıtlardan dolayı okul idaresi, biz bu çocuklara nasıl sınıf bulacağız diye kara kara düşünsün dursun. Sene başında ders programını alıp gireceği ders yüküne göre plan yapan öğretmenler de yeni açılan şubelerden dolayı ders programlarında yeni artış oldukça yaptıkları planı çöpe atmak zorunda kalıyor. 

222 Sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanununda "Sınıf mevcudu 40'tan fazla olamaz" amir hükmü olsun, Türkiye’de sınıf ortalaması 20-25 diye duralım. Kanuna rağmen MESEM'lerin mevcutları bölüme göre değişiklik gösterse de verdiğim örnekte görüleceği üzere 51 mevcutlu sınıflar var. Böyle mevcutlu sınıflarda derse giren öğretmenlerin işi de öyle zannediyorum, hiç kolay değil. MESEM'lerin durumu bu. Acaba buralarda çalışan kültür öğretmenleri de birilerinin bedduasını almış olabilir mi? 

Burada sormak gerekiyor. Bir ara mesleki ve teknik Anadolu liseleri bünyesinde MESEM'ler açılmışken, ne düşünülüp taşındı da çoğu meslek liselerinde MESEM'ler kapatıldı ve tüm öğrenciler derslik kapasitesi belli ve sınırlı olan MESEM'lere yönlendirildi? Halbuki mesleki ve teknik Anadolu liseleri ile MESEM’ler aynı amaca hizmet eden eğitim kurumlarıdır. 

Bir diğer husus, Meslek liseleri öğrenci kaybederken MESEM’lerdeki öğrenci artışı öğretmen normunu da alt üst ediyor. Bir bakmışsın, yılların öğretmeni norm fazlası olabiliyor, MESEM’lerde de yeni norm ihtiyacı oluşuyor. Öğretmen sirkülasyonu da tam gaz devam ediyor.

Not: 51 mevcutlu sınıfa 3.hafta girince mevcudun 65'e çıktığını gördüm. 

Girişken Bir Çocuk

Salı günü 10 saat derse girdim. Artı nöbet tuttum. Okuldan eve gelirken markete uğrayıp karpuz aldım. 

Karpuzu kesince tadı, rengi ve kokusu hoşuma gitti. Oğlanın annesi de "Karpuz güzelmiş. Aynısından kalırsa bir tane daha alsan olur" deyince, marketin yolunu tuttum tekrar. 

Gözümü kestirdiğim karpuzu yokladım. Güzeldi. Nasıl yokladığımı söylememe gerek yok. Çünkü herkesin iyi karpuz seçme testini uyguladım. Elimi vurdukça gelen sesi tarif edemem ama kulağıma gelen tok ses "Beni al, ben iyiyim" der gibiydi.

Yanımda bir çocuk belirdi. "Abi, yardım edeyim mi" dedi. Nasıl yardım edebilirsin? İyi karpuzdan anlar mısın dedim. Kendinden emin bir şekilde "Tabi, anlarım" dedi. Al şu seçtiğine bir bak dedim. Eliyle yokladı. "Güzel" dedi. Seç bakalım bir tane daha dedim. Eliyle karpuzlara tek tek vurmaya başladı. En alttakinin sesi kulağıma hoş geldi. Ama altta. Çıkarmak zor. Diğer karpuzları kaydırırız dedim. "Yok abi, çıkarırız dedi. Zayıf, cılız, sıska ve kısacık boyuyla diğer karpuzlar düşürmeden karpuzu çıkarıp bana uzattı. Alıp market arabasına koydum.

Aldığım karpuzları koymak için konan poşetlerden birini aldım. Daha ben poşeti açmadan diğer sebzelerin konduğu poşetlerden bir tanesini açıp karpuzu kolayca koydu. O poşetler ince olur, ona koymayalım dedim. "Tamam abi, önce bu poşete koyalım. Sonra da elindeki poşete koyacağız" dedi. Baktım çocuk çok hevesli, eli pratik, dili zaten tatlı. Kendi haline bıraktım. Onun yardımıyla poşete konmuş karpuzları açtığım poşetlere koyduk.

Çocuğa, nerede okuyorsun dedim. "Vali Necati Çetinkaya Ortaokulunda" dedi. Kaça gidiyorsun dedim. "6.sınıfı okuyorum" dedi. Nerelisin dedim. "Başarakavaklıyım" dedi. Elin çok pratik. Karpuz seçmeyi de iyi biliyorsun. Baban pazarcı mı dedim. "Hayır abi" dedi. Bu yaşta bunları nereden öğrendin dedim. Bu kısmı çok anlayamadım. Galiba "Köyde pazarcılık yaptım" dedi. Müdürünü tanıyor musun dedim. Tanıyorum dedi. Nasıl dedim. Çok iyi, seviyorum kendisini dedi.

Yardımsever ve konuşkan bu çocuğu çok sevdim. Üstelik girişken. Medeni cesaretine hayran kaldım. Sosyal yönü güçlü bu çocuğu gönüllendireyim istedim. İyi de ne verecektim? Çünkü eşofmanla gelmiştim markete. Evden çıkınca cebimi yokladım. Ne para vardı cepte ne de kredi kartı. Telefon açarak balkondan atılan kartı tutup yürüdüm. 

Çocuk içimi okumuş olmalı ki, "Abi, sizden bir şey isteyebilir miyim" dedi. Evet dedim. "Ben kedilere mama veriyorum. Bir tane mama alabilir misin" dedi. Burada mama var mı dedim. "Var abi, işte şu elimdeki de mama" dedi. Kaç gram bilmiyorum ama olsa olsa 100 gramlık bir mama vardı elinde. Kaç para o dedim. "40 lira abi" dedi. Olur alalım dedim. Benden ilgi, alaka ve yüzü bulunca isteyeyim. Benim bir yüzüm kararsın, onunsa iki yüzü dercesine, "Abi, iki tane alsak olur mu" dedi. Tamam olur. Haydi ben karpuzları tarttırıncaya kadar mamaları al, kasada buluşalım dedim.

Kasaya yanaştığım zaman gözlerim çocuğu aradı. Yoktu. Bekledim biraz. Kedi maması reyonunu da bilmiyorum ki gidip çocuğa bakayım. Nice sonra elinde iki mama ile geldi. Daha önce elinde tuttuğu mamayı ne yaptı bilmiyorum. Belki de elinde tuttuğu o mamanın ödemesini gözünü kestirdiği birine yaptıracaktı. Nasip banaymış.

Bu vesileyle yani bu sevimli çocuk sayesinde hayatımda ilk defa kedi maması almış oldum.

Burada şunu da söyleyeyim. Daha altıncı sınıfta böyleyse bu çocuk, büyüyünce nasıl olur diye düşündüm. Adını sormadım ama bu çocuk ekmeğini taştan çıkarır. Geleceği parlak. Yeter ki bizim eğitim sistemimiz bu çocuğu aşağıya çekmesin. Ne alaka demeyin. Çünkü eğitim sistemimizin içinde geleceği parlak, hayat dolu nice çocuk kaybolup gitmiştir. 

Bu çocuğun anne babasını, öğretmenlerini, idarecilerini ve müdürünü tebrik ederim. Çocuğun yolu açık olsun. 

Aysel ile Salih

Bir genç gördüm. Adını sanını bilmem. İş yaparken sol kulağının arkasında, boynuna doğru bir yazı dikkatimi çekti. Önce yara veya doğumdan gelen bir leke ya da mürekkep bulaşığı  sandım. Ama değildi. İmza mı dedim ama bir yazıya benziyordu. Ama okuyamadım. Tanımadığım için de burada ne yazıyor diye soramadım. Atatürk sevgisinden dolayı "K. Atatürk" yazıyor olabilirdi. 

Bir gün genci bana sırtı dönük gördüm. Dikkatlice bakınca "Aysel" yazılı olduğunu okudum. Şimdi anlaşıldı dedim. Belli ki bu genç Aysel diye birine aşık. Aşkını içine atmak, içinde tutmakla kalmamış, aşık olduğu kadının ismini boynuna yazdırmış. 

Aynı yazıyı sonraki günlerde de gördüğüme göre belli ki Aysel silinmez kalemle yazılmış. Bu işleri bilmiyorum ama belki de dövme yaptırmış. Bu yazı ya da dövme silinir mi, dövme yaptırırken acı çekti mi bilmiyorum. 

Ertesi gün genci bir başkasının yanında gördüm. Ayrıldıktan sonra ona, şu giden arkadaşının adı ne diye sordum. Salih'miş adı. 

Tarihte Leyla ile Mecnun, Tahir ile Zühre, Yusuf ile Züleyha, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, Arzu ile Kamber, Romeo ve Juliet aşklarını duymuştum da Aysel ile Salih'in aşkına şahit olmamıştım. Öyle zannediyorum, Mecnun, Tahir, Yusuf, Ferhat, Kerem, Kamber ve Romeo, günümüzde yaşasa aşkını boynuna yazdıran Salih'e şapka çıkarırlar. Bu konuda sen bizim üstadımızsın. Biz de aşık olduk Ama aşkımızı boynumuza yazdırmak hiç aklımıza gelmedi derlerdi. 

Geleyim Salih'e. Salih Aysel'i ne kadardır tanıyor, evlendi mi, nişanlı mı, aşkı karşılıklı mı ya da karşılıksız bir aşk mı bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa Salih sevdiğini boynuna kazıtırken ben de bu gördüğümü hafızama işledim. 

Keşke Salih aşkını boynuna yazacağına gönlüne yazsa, hafızasında hiç silinmese daha iyi olurdu. Ne edersiniz ki Salih bu yolu tercih etmiş. 

Gönül ister ki Salih severek, aşık olarak evlensin, aşkı karşılıksız kalmasın, plotonik aşk olmasın, bu aşk da bir müddet sonra sona ermesin, bir yastıkta kocasınlar. 

Ya böyle olmazsa. Yani evlendikten sonra cicim aylar biter, samanlık seyran olmazsa bu durumda Salih ne yapacak? Ayrılırlarsa Salih yaşayabilecek mi? Haydi yaşadı diyelim, boynundaki Aysel yazılı dövme ne olacak? Silinir mi, silinmez mi, silinir de izi kalır mı, Aysel ayrıldıktan sonra bir başkasıyla evlenmeye kalkarsa Salih bunu kaldırabilecek mi? Ya benimsin ya kara toprağın der mi? Salih dövmeyi sildirse bile izi kalır da yeni evlendiği Salih'i her gördüğünde Aysel yazısını görürse bu durumda ne olacak? Hasılı Salih'in işi zor. 

Görünen o ki aşkından dolayı Salih'in gözü kör olmuş. Yalnız unutmasın ki boyun bölgesi hassas bir bölge. Dövme yaptırmasa daha iyi olurmuş. Bir de ister boyun ister bir başka yere ne olursa olsun, dövme yaptırmayı asla tasvip etmiyorum. Çünkü her bir dövme vücudun doğallığını bozuyor, bozmakla kalmıyor. Her bir dövme fuzuli masraf. Üstüne üstlük eziyeti de cabası. 

Bu yazıyı kaleme aldım. Bitirirken acaba Salih'i kıskanıyor olabilir miyim diye düşünmedim değil. Hatta Salih'in kalkıştığı bu işe, zamanında ben niye kalkışıp eşimin adını boynuma yazdırmadım diye hayıflandım. Ama neye yarar. Çünkü hayıflandığımla kaldım. Çünkü bizim zamanımızda böyle dövme yoktu. Bir de aşkın ne olduğunu bilmiyorduk. Bilsek bile el alem, millet, konu-komşu, eş-dost ne derdi? El âlemi düşünmekten kendimiz olamadık. Bildiğimiz tek şey, "dağa, taşa, yola, ağaca", "Buda'nın tunç heykeline" varıncaya tek/hak yol İslam yazacağız" dedik durduk. 

Bu vesileyle rahmetli Karakoç'un şiirine baktım. Başka nerelere tek yol İslam yazacaktık diye rahmetli her bir yeri yazmış. Yazmayacağımız neredeyse tek vücut kalmış.  

Çocukluk ve gençliğimiz böyle geçti. Ne bir yere "Hak yol İslam" yazabildik ne de aşkımızı boynumuza yazdırdık. Salih aşkına kavuşmuş ama bizim aşkımız, zamanında koro halinde coşkulu söylemenin dışında platonik aşk olarak kaldı. Salih erdi Aysel'ine, pardon muradına, biz ise çıkamadık kerevetine. Ne bahtsız kuşakmışız vesselam. 

20 Eylül 2026 Pazar

Kalabalıklar Nasıl Kontrol Edilir? *

1. Korku üretilir.

Korkan insanlar sorgulamak yerine güvenilir Liman arar.

2. Ortak bir düşman yaratılır.

Öfkenin hedefi belirlenir ve kalabalıklar aynı düşmana yönetilir.

3. Toplum kutuplaştırılır.

İnsanlar, "biz" ve "onlar" diye ayrılır.

Taraf olmak düşüncenin önüne geçer.

4. Aynı söz sürekli tekrarlanır.

Bir iddia ne kadar çok duyulursa o kadar tanıdık ve gerçekleşmiş gibi gelebilir.

5. Duygular aklın önüne geçirilir.

Öfke korku ve coşku yükseldiğinde, insanlar daha az sorgulayabilir.

6. Bilgi akışı kontrol edilir.

Kalabalığın neyi göreceği neyi konuşacağı neyi unutacağı şekillendirilir.

7. Lider bir sembole dönüştürülür.

Artık fikirler değil kişiler savunulur. Eleştiri saldırı gibi algılanmaya başlar.

8. Kalabalıkları kontrol etmenin en güçlü yolu, onları kontrol edildiklerini hissettirmektir.

*Akın Gözükan'a ait video konuşmasından alıntıdır. 

19 Eylül 2026 Cumartesi

Getirisi Olmayan, Götürüsü Olan İş

2015 yılından beri çalakalem yazarım. Yazdıklarım içerisinden seçtiklerimin yayımlanması için gazeteye gönderirim. Gazeteye gönderilsin veya gönderilmesin, tüm yazılarım blogumda yayımda.

Yazdıklarımdan bir kısmını da sosyal medya aracılığıyla paylaşırım.

Yazarken cep telefonuna yazarım. 

Yazdıklarımda şu konu, bu konu yok. Hemen hemen her konuda kalem oynatırım.

Dilimin sivri olduğu söylenir.

Benimkisi yazarlık değil, koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler misali Abdurrahman Çelebi görevini üstlenmek. 

10 seneyi aşkındır yazınca yazmak bende bir hobi oldu. Yeter ki dert edindiğim bir konu olsun, yeter ki uygun zamanı olsun.

Yazdıklarımı gören, "Bu yazdıklarının bir getirisi var mı" diye soruyor. Yok, cevabı verince "Bir getirisi yoksa niye yazıyorsun? Emeğine yazık" diyor. Ben de getirisi olmadığı gibi götürüsü var diyorum.

Evet, yazdıklarımın götürüsü var. Çünkü yazdıklarımdan dolayı kademe ilerlemeyi durdurma cezası aldım ve üzerimdeki idari görev alındı. Üstelik bu cezayı müstear isimle yazdığım Barbaros ULU ismiyle aldım. 

Şöyle ki, yazılarımdan birine alınganlık gösteren bir mülki amir, alınganlık göstermiş. İsim ve şahsın belirtilmediği, hakaret ve kişiselleştirmenin olmadığı, bir suç unsurunun olmadığı, senaryo şeklinde yazılmış bir yazıdan bir insan niçin nem kapar, çok anlaşılır gibi değil. 

Yazıyı kaldıramayan mülki amir, ne yapayım ne edeyim diye düşünür. Bu yazıdan bir şey çıkmayacağını anlayınca, gazetede yayımlanan yazılarımı geriye doğru tarayarak suç arar. Beş-altı yazımda kendince suç bulur. Yazıların çıktısını alır, üzerine dilekçe ekleyerek şikayette bulunur. 

Sipariş üzere gelen iki muhakkik, "Yazılarımda siyasi içerik" bularak inceleme ve soruşturma dosyasında, kademe ilerlemeyi durdurma ile tecziye edilmemi ve üzerimdeki idarecilik görevimin alınmasını önerir. Yazılan gerekçeler de idamına karar verilmiş bir mahkuma, suyu bulandırma türünden gerekçeler. Atamaya yetkili bakan da bu raporun gereğini yerine getirdi. 

Eş, dostun hak arama ısrarı üzerine mahkemeye başvurdum. Kimi, kime şikayet edip hak arayacaksın. Bir mülki amirle bir alt memur arasında bir sorun olursa "Üst daima haklıdır, bilhassa haksız olduğu anlarda". Benimki de öyle oldu. İl disiplin kurulu, teklif edilen disiplin cezasını onamak için savunmamı dört gözle bekledi. Vali, bu kurulda olmamasına rağmen ne olur ne olmaz diyerek kurula eşlik etmiş. İlk göreve başladığım andan itibaren hiç ceza almamam, yakın zamanda aldığım başarı belgeleri, takdir belgeleri, üstün başarı belgesi ceza indiriminde dikkate alınmadı. Önerilen ceza aynen onandı. Yüksek Disiplin kurulu da hakeza. Mahkeme de verilen disiplin cezasını ve görevden el çektirilmemi uygun buldu. Maksat hasıl olunca İstinafa gitmeye gerek duymadım. Meseleyi bu şekilde kapattım. 

Daha doğrusu ben kapattım sandım. İlerleyecek kademem olmadığı için bir altı olan 1/4 maaş kesme cezası uygulandı. Başöğretmen de olamıyorum. Çünkü başöğretmenliğe müracaat için kademe ilerlemeyi durdurma cezası almamış olmak şartı var. Haliyle başöğretmen olamadığım için başöğretmen statüsünde olanların aldığı başöğretmen ücretinden de yararlanamıyorum.  Artık başöğretmen olamadan emekli olacağım.

Şu var ki belki de müstear isimle ceza alan ilk kişi benim diye düşünüyorum.

Maddi yönden kaybım olsa da aldığım disiplin cezası yüz kızartıcı bir suç değil. Benim için sevindirici yanı bu. Savunmada yazdığım gibi bu cezayı şerefimle taşıyacağım. 

Aldığım cezanın açılımı, "Bir partinin leh veya aleyhine siyasi çalışmalar yapmak". İyi de hangi parti lehine veya aleyhine çalışma yaptığım inceleme ve soruşturma dosyasında belirtilmemiş. Haktan ve adaletten ayrılmayan, dini bütün muhakkiklerimiz, hazırladıkları raporda hangi parti lehine ve aleyhine çalışma yaptığımı da belirtmiş olsaydı bana en büyük iyiliği yapmış olurlardı. En azından ben de şu partiyi tutuyorum, bu partinin aleyhindeyim derdim. Mübarekler, bir kopya bile vermediler. 

Antrparantez şunu da söyleyeyim. Aldığım cezada değilim. Yalnız muhakkik demek, isnat edilen suçun oluşup oluşmadığını incelemek ve mevzuat çerçevesinde dosyasını hazırlayacak. Mülki amirin gönlü olsun diye delili ve ispatı mümkün olmayan gerekçeler yazmak vicdana ve meslek etiğine sığmaz. Muhakkik dediğin kimseden emir almadan görevini yapar. 

Hasılı, yazdığım yazılarımın bana bir katkısı yani getirisi yok. Şekil A'da görüldüğü gibi götürüsü var. 

Ne diyeyim, canları sağ olsun. Mağduriyetim olsa da her şey para değil benim için. Para bir şekil kazanılır ve telafi edilir.

Şunu da belirteyim. Yazdıklarımdan dolayı ipim çekilse de yazılarımın arkasındayım. Bundan dolayı da aynaya bakabiliyorum. Şikayetçi olan mülki amir, amirin istediği şekilde inceleme ve soruşturma dosyası hazırlayan muhakkiler, il disiplin kurulunu etkileyerek mesleki dayanışmanın en güzel örneğini sergileyen vali ve yardımcıları, oy birliğiyle disiplin cezasını onaylayan Yüksek Disiplin Kurulu üyeleri, etkilendiğini düşündüğüm mahkeme heyeti de benim gibi aynaya bakabiliyorsa ne mutlu onlara. Onlar açısından sorun yoksa benim için No problem. 

Ölenin Ardından Okunan Hatimler


Milli Şairimiz Akif, Kur'an'ın yanlış yerde okunduğuna işaret eden dizeleri şöyle: 

"Ya açar nazm-ı celilin bakarız yaprağına
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına

İnmemiştir hele Kur'an şunu hakkıyla bilin
Ne mezarlıkta okunmak ne fal bakmak için". 

Kur'an'ın ölünün toprağına üflendiğinden, mezarlıkta okunduğundan dert yanıyor Akif. Kur'an'ın ölüler için değil, diriler için olduğuna işaret ediyor. 

Demek ki Akif'in yaşadığı dönem de günümüzden farklı değilmiş. Bugün Kur'an'ı fal için kullanmıyorsak da mezarlıkta ve yeni ölenlerin ardından okuma geleneğimiz hız kesmeden devam ediyor. 

Burada, Kur'an diriler için olsa da ölülerimiz için okunmasında ne zararı var denebilir. Mesele kar, zarar hesabı değil, önemli olan Kur'an'ı amacına uygun okumaktır. 

Her ne kadar Kur'an diriler için olsa da öleni hayırla anmak, taziyedekileri teselli etmek, ölen kimseye hediye babından Kur'an'dan aşrı şerif okumak olabilir. Bu şekil okumanın, dinleyen dirilere fayda sağlayacağı, ortama manevi bir havanın geleceği murat edilebilir. Hele okuyanın sesi güzel, üzerine bir de makamlı okursa dinleyenlere güzel bir ziyafet çekilmiş olur. 

İşi aşrı şerif okuyarak tadında ve kıvamında bırakmak varken daha cenaze defnedilmeden WhatsApp grupları harekete geçiyor. Bilgi ve haber verme amaçlı cenaze duyuruları elzem. Buna amenna. Yalnız bu tür gruplarda, perşembeden cuma akşamına kadar resim formatında cuma mesajları da yağmur gibi yağıyor. Çoğu zaman vefat mesajı cuma mesajlarının arasında kaynayıp gidiyor. 

Hatim okumanın ve cuma mesajının dinde bir vecibesi olmamasına rağmen geleneğimizde sevap olur, iyi olur düşüncesiyle devam ediyor. Ha kişinin kendisi okur, eyvallah. Gönüllüleri okur, eyvallah. Buna kimsenin diyeceği olmaz. Fakat WhatsApp gruplarında vefatın ardından hatim başlatmak, hatim okuyalım demek, haydin şu kadar cüz kaldı alan yok mu demek biraz mahalle baskısı oluyor. 

Cüz alan da sağ olsun, almayan da okuyan da sağ olsun, okumayan da. Yalnız eskiden hevesle, ibadet aşkı içinde okunan cüzler son yıllarda giderek azalmaya başladı. Kalan cüzleri birileri alsın diye bekliyorsun. Olmadı. Kalan cüzleri nazın geçen kişilere veriyorsun. Durum bu iken bir, iki kişinin hatim başlansın demesiyle sil baştan başa dönülüyor. Bu başlanan hatim nasıl bitecek diye uğraşıp duruyorsun. 

Durum bu iken âdet yerini bulsun, öncekilere okuduk, buna da okuyalım, zaten yaptığımız bir şey yok. Bu vesileyle Kur'an okumuş oluruz düşüncesiyle hatim okumaya, okutmaya ve beklenti içerisine girmeye bir son vermek lazım. Çünkü istek ve iştah yok. Zorla güzellik olmuyor. Gruplarda olan kişilerin elini de rahatlatmak lazım. 

Cenazenin ardından yaptıklarımız sadece hatimden ibaret değil. Ölenin altını üstünü görme diyebileceğimiz iskatı salat da özellikle Konya'da dini bir vecibeymiş gibi yapılıyor. 

İskatı salatı ilk defa duyanlar için kısaca değineyim: "Vefat eden bir kişinin kılmadığı farz ve vitir namazı borçlarını, geride bıraktığı malın üçte birinden fidye (sadaka) ödenerek düşürülmesi ve bağışlanması umuduyla yapılan dini bir uygulamadır". (Sorularla İslamiyet) 

Hatim ve iskatı salat yerine cenazeyi duyurmak, cenaze yakınlarına telefon açarak veya mesaj göndererek başsağlığı dilemek, vefat edenin cenazesine katılmak, imkan varsa taziye yerine yemek ya da ikramlık götürmek, orada rahmet dilemek, gerekirse Kur'an'dan bölüm okumak, taziyede vefat edenin ardından iyi şeyler konuşmak, cenaze yakınlarını teselli etmek daha uygun olanı. Cenaze sahibi de "Sağ olsun, üzüntülü günümüzde hep yanımızda idi. Sayıp geldi. Kara gün dostuymuş diye düşünür. 

Bu yazdıklarım kendi gözlemlerim ve değerlendirmem. Katılır veya katılmazsınız. İsteyen hatim okusun, isteyen de iskatı salatı ifa etsin. 

Kıyas-ı Bâtıl

Mart ayında Berlin'de iken bir petrol istasyonunun önünden geçerken yanımdaki arkadaş dizelin fiyatını gösterdi. 2 küsur avro idi. "Bak, burada yakıt pahalı. Bizim ülkemizde daha uygun" dedi. Arkadaşa, TL'ye vurursan öyle. Ama TL'ye vurmak doğru değil. Ona bakarsan burada tuvalet fiyatı da 1 avro. Bizim paraya vurursan, bir wc 55 liraya tekabül ediyor. Bu durumda insanın ihtiyacı olmasına rağmen tuvalete gidesi gelmez. Bizim ülkemizde paralı olan wc'ler 10-20 lira arasında değişiyor. WC'yi de böyle kıyaslarsak wc fiyatları bizde ucuz, Avrupa'da pahalı deriz. 

Ardından devam ettim. Daha dün burada markete girerek kaç poşet yiyecek aldık. Hepsine 50 avroya yakın para verdik. Bizde bunun karşılığı 3 bin liraya yakın. Burada düşünmemiz gereken Avrupa pahalı, bizde uygun demek değil, paramızın değerinin olmaması esas büyük sorun. Burada 50 avro tek para uzatıyorsun. Bunun karşılığında bizim en büyük paramız olan 200 liradan 14 adet vermemiz gerekiyor. Bizim ülkemizde fazla parayı saymak için para sayma makinesi gerekir. Çoğu zaman cüzdana girmez, cepte taşınmaz. Ev, bark alırken elden nakit  vereceğin zaman poşetle balya balya para taşımak lazım. Bir parayı para yapan bir ülkeyi ülke yapan bir ülkeyi değerli kılan parasının değeridir, alım gücüdür. Maalesef paramızın değeri yok. Burada ucuz, şurada pahalı demek yerine paramızı değerli kılacak adımlar atmak gerekiyor. 

Ayrıca piyasayı değerlendirmenin yolu alım gücüdür. Dizelin 2 küsur olduğu burada, bir Alman, asgari ücretiyle kaç litre yakıt alabiliyor, bizim ülkemizde asgari ücretli kaç litre alabiliyor? Kıyas böyle yapılmalı dedim. "Haklısın, paramızın değeri yok" dedi. 

Arkadaşın yaptığı bu kıyası, yetkili, yetkisiz herkes, özellikle savunmaya geçenler yapıyor. Buna züğürt tesellisi mi, suç bastırmak mı, savunma psikolojisi mi, gerçekleri örtmeye çalışmak mı, insanımızın ve milletin aklıyla dalga geçmek mi demek lazım? Bilemedim gitti. 

Kıyas yapalım yapmaya ama insafı elden bırakmayalım. Zamana, zemine ve ortama göre farklı kıyas yapmayalım. Kıyas yaparken sapla, samanı karıştırmayalım. Gülünç duruma düşmeyelim. Çünkü adı üzerinde kıyas yapıyoruz. Kıyas dediğin cuk oturmalı, taşı gediğine koymalı. Muhatap ama, fakat, lakin dememeli. Kıyasa hak vermeli. 

Burada yakıt bizde pahalı, Avrupa'da uygun diye bir iddiam yok. Eğer ülkemizde yakıt pahalıysa akaryakıtta dışa bağımlı olduğumuzdan ve yakıtı dolar karşılığında aldığımızdandır. Petrolün varili yükseliyor, bizi buluyor, döviz yükseliyor, daha doğrusu paramız eriyor, bize zam olarak yansıyor. 

Hasılı, paramız döviz karşısında erimesin, bizim paramız da avro gibi değerli olsun, varsın bizde de dizel 2 hatta 3 avroyu geçsin. Kıyas yapalım ama kıyasımız kıyas-ı bâtıl olmasın. Çünkü bu şekil kıyas, "görünüşte doğru ve mantıklı gibi duran ancak temelde veya mantık yürütme sürecinde yanlış olan kıyaslama ya da mantık hatası" demektir. Lütfen mantık hatası yapmayalım. 

Birilerini Gönülleme İnadımız

Okulların açıldığının ilk haftası bir sınıfın ilk dersine girdim. İsimleri okuyarak yoklama yapıyorum. İki isimli bir öğrenci, "İlk ismimi kullanmıyorum. Onu okumasanız" dedi. Kullanmadığın isim babaannenin ismi mi dedim. "Evet" dedi. Bu isim söylenince rahatsız mı oluyorsun dedim. "Hem de nasıl" dedi. Bu durumda, ister 18 yaşını doldurunca ya da babanın mahkemeye dilekçe vermesiyle ismini teke düşürebilirsin dedim. "Öyle yapacağım" dedi. Baban, annesinin adını koyarak babaannenin gönlünü yapmış. Ama bu ismi koyarken senin gönlünün olup olmayacağını düşünememiş dedim. "Onun gönlü olacak diye bunu yapmamaları gerekirdi. Yanlış" dedi.

Öğrencinin bu derdine yanındaki arkadaşları da eşlik ederek onun derdine tercüman oldular. Öğrencilere, çift isimlilerin çoğunun hikayesi sizinki gibi. Annemin, babamın gönlü olsun diye veriliyor. Çocuğuna annesinin, babasının ismini verme konusunda anne babalar beklenti içerisine giriyor. Konmayınca gönül koyan olabiliyor. Anne, baba da mecburen koyuyor dedim. "Olur mu öyle şey, bizim günahımız ne" dediler. Anne, babanıza kızıp gönül koymayın. Toplumda da böyle bir beklenti var. Yarın siz de babaanne olduğunuzda belki böyle bir beklentiye girersiniz dedim. "Biz asla öyle yapmayız" dediler.

Aynı gün bir başka sınıfa girdim. 32 kişilik mevcuttan sadece 4 öğrenci vardı. 2 tanesi çift isimli idi. Yoklama yaparken şu isim babaanneniniz adı mı dedim. "Evet" dediler. Adımı taşıyorsun diye babaannen fazladan harçlık veriyor mu dedim. "Yok, vermiyor" dediler. Niye dedim. "Kendinde yok ki bize versin" dediler.

İkinci girdiğim sınıftaki çift isimli öğrencilerde babaannelerinin isimlerini taşımada bir rahatsızlık duyduklarını sezmedim ama ilk girdiğim sınıftaki öğrenci, öyle anlaşılıyor ki babaannesinden nefret ediyor. Bu öğrencinin bu konuda tek olduğunu sanmıyorum. Daha önce çalıştığım bir başka okulda da isim listesinde babaannesinin ismini karalayan öğrenci bilirim. Yine bir başka öğrenci, "Şu ismimi lütfen okumayın. Nefret ediyorum" demişti.

Elbette, çift isim taşıyıp bir tanesi babaannesinin ismi olanların tümü, taşıdıkları bu isimden nefret ediyor değildir. Babaannesiyle arası iyi olanların, taşıdığı isminden mutlu olanları da vardır.

Yalnız şu bir gerçek ki çocuğa iki isim vermek doğru değil. Ne yapıp ne edip tek isim vermek gerekiyor. Özellikle kız çocuklarına tek isim vermede daha bir özen gerekir diye düşünüyorum. Çünkü son yılların modası, evlendikten sonra bazı kızlar kızlık soyadını da kimliğe ekletiyor. Bu durumda kadının hem ismi hem de soyadı çifleniyor. Upuzun bir isim olup çıkıyor. Bir de soyadların biri ya da her ikisi birleşik kelimeyse eyvah ki eyvah. Çoğu okullarımızın ismi de çift isimlilerden farklı değil. Özellikle hayırseverler tarafından yapılan okul isimleri maalesef çok uzun.

Çift isim vermede bir başka sorun, ismin biri kullanılırken diğeri kullanılmıyor. Kullanılmayacaksa niye veriliyor o zaman? 

Çift isimlerde bir başka sorun, iki ismin uyumlu olmaması. Uyduracaksak da zorlamamak ve yakışanı vermek lazım. 

Hem okullara hem de çocuklarımıza isim verme konusunda yetkililerin ve anne ve babaların özen göstermesinde fayda var. Büyükanne ve büyükbabalar da çocuklarını rahat bırakmalı, beklenti içerisine girmemeli, ismi konmayınca gönül koymamalı. Hatta oğul ve gelinine, "Dilediğiniz ismi verin. Asla benim ismimi koymayın" demeli. Anne ve babanın elini rahatlatmalı. Çünkü ismi kendileri değil, torunu taşıyacak. Bırakalım da çocuklarımızın isimleri tek olsun. Çift isim vererek onlara yük yüklemeyelim. Zaten kendi dertleri kendilerine yeter. Hele bir ailede kaç torun olursa olsun, her bir oğlana büyüğün adını vermek ve yanına ikinci bir ismi eklemek olacak şey değil. Karışıklığa sebebiyet veriyor. Ondan sonra da Mehmet dendiği zaman hangi Mehmet diye soruluyor.

Hasılı, farklı, telaffuzu kolay, yanlış yazıma sebebiyet vermeyen, anlamı güzel, ismiyle müsemma kısa isimler vermek en doğru olanı olsa gerek. 

17 Eylül 2026 Perşembe

ÖSYM İyi Yapmadı

6 Eylül 2026 Pazar günü lisans mezunlarının KPSS’si yapıldı. “Sınav, 1.708,324 adaya yönelik 145 sınav merkezinde, 4.724 binada, 86.646 sınav salonunda uygulanmıştır”.

Sınava giren aday sayısına, sınavın uygulandığı yer, bina ve salonlara bakılırsa, sınav yapmanın zorluğu daha iyi anlaşılır. Daha bu işin soru hazırlama, soruların basımı, sınav merkezlerine gönderilmesi, sınavlarda görev yapacakların belirlenmesi, sınavın güvenliğini sağlama, sınavın okunması vb. iş ve işlemleri göz önüne alındığında bu şekil sınavların altından kalkmanın ne kadar zor olduğu, bu yönüyle ÖSYM’nin zoru başardığını söylemek gerekir.

ÖSYM bu ve benzeri sınavları yıllardır yapa yapa iyice profesyonelleşti. Sınav güvenliğine dair aldığı önlem ve tedbirleri taviz vermeden uygulaması can sıkıcı olsa da takdire şayan. Öyle ki kamuoyunda gereksiz kural görülüp eleştirilen hususlarda bile geri adım atmıyor. Koyduğu kuralını çiğnemeden uygulayan kurum olarak devletin diğer kurumlarına örnek olmasını önerdiğim olur. Çünkü ÖSYM, sınav güvenliğine dair aldığı kuralları esnetirse milyonlarca gencin ter döktüğü sınavlar tartışmalara sebebiyet verir.

ÖSYM, sınav güvenliğine dair ne kadar tedbir alırsa alsın, zaman zaman yapılan sınavlara dair tartışmanın merkezine çekiliyor. 2026 KPSS de bunlardan biri. Şanlıurfa Osmanbey Kampüsünde 150 salonda yapılan sınavın 22’inde mevzuata aykırı sınav yapıldığı tespitinin ardından 392 aday için sınavı yenileme kararı verildi. Bu adaylara eş değer soru sorulacak.

Açıkçası, ÖSYM’nin ilgili kişilere yönelik sınavı yenileme kararı vereceğini beklemiyordum. 

Mevzuat hükümlerine aykırılık tespiti gerekçesiyle 392 aday için eş değer sınav yapılması kararı, başka tartışmaları ve mağduriyetleri beraberinde getireceğini düşünüyorum: 

Sınavı yenileme gerekçesi için belirtilen “Mevzuat hükümlerine aykırılık tespiti” net değil. Burada bu öğrenciler için ilave süre mi verildi? Zamana riayet mi edilmedi? Aykırılık sınava giren öğrencilerden mi yoksa sınav görevlilerinin ihmali mi? Bunu bilmiyoruz. ÖSYM’nin yenileme gerekçesini net bir şekilde açıklaması gerekir.

Sınavı mevzuat hükümlerine uygun yapmayan görevliler hakkında bir işlem yapılmış mıdır? Ki yapılması gerekir. Çünkü kimsenin milyonlarca öğrencinin girip ter döktüğü sınava halel getirmeye hakkı yoktur.

Sınav günü Kampüse giden yolu tek şeride indirerek sınav merkezine gidişi zorlaştıran kim ya da hangi kurum veya kuruluş ise suç duyurusunda bulunulup haklarında işlem yapılmış mıdır? O yolda çalışma yapmak için o günü denk getirmek hangi sorumlulukla bağdaşır? 

Kampüse gidişin zorlaştığı gerekçesiyle ÖSYM, yeni bir karar alarak sınavın yarım saat geç başlatılması ve yarım saat geç bitirilmesi kararı kimseyi mağdur etmemeye yönelik bir karar olmasına rağmen yenilenme kararıyla bu tedbir boşa gitmiş olmuyor mu? 

Mevzuata aykırılık Osmanbey Kampüsünde yapılan diğer salonlarda olmazken niçin 22 salonda yapıldı? 

Yenilenecek sınav ne zaman yapılacak?

Sonuçlar daha önce açıklanan 7 Ekimde açıklanabilecek mi? Büyük ihtimalle sonuçların açıklanması ileri bir tarihe bırakılacak.

Yenilenecek sınavda eş değer soru sormak bu sınava giren diğer öğrencilere haksızlık olmayacak mı? Çünkü diğer öğrenciler ne tip soru, hangi konulardan soru çıkıp çıkmayacağını bilmeden girip ter döktü. Sınavı gören bu öğrencilere eş değer soru sorulacak olması, onlara kopya vermek olmayacak mı? Bu 392 öğrenci sınav tekrarıyla daha iyi yaparak diğer adayların önüne geçerse diğer öğrencilere haksızlık yapılmış olmayacak mı? 

Bu yenileme kararıyla, yarın sınavı iyi geçmeyen bir başka aday, benim salonumda da mevzuata aykırı işlem yapıldı. Benim sınavım da yenilensin diye mahkemeye başvurur, mahkeme de mevzuata aykırılık tespit edip adayın sınavını yenileme kararı verirse bu durumda ne yapılacak? 

Sınava zamanında gelemediği için salona alınmayıp geri dönen adaylar Osmanbey Kampüsünde sınava girenlere verilen hak bize verilmedi. Biz de mağduruz diye dava açarsa bu durumda ne yapılacak? 

Sınavın yenilenmesinden kaynaklı olarak sınav sonuçları geç açıklanırsa buna paralel atama takvimi de ötelenecek. Bu durumda atama bekleyenler mağdur olmayacak mı? 

Bu sınav tümden iptal olup yenilenir mi? Bu durumda adaylar ikinci kez sınava girerek sınav stresini çekmeyecek mi? 

Temenni ederim ki sınava giren hiçbir öğrenci mağdur olmaz. Sınavın tümden yenilenme durumu oluşmaz. 

Hasılı, bu konuda sorular, sorunlar ve belirsizlikler bitmeyecek görünüyor. Maalesef bir ilimizde yapılan bir ihmal ÖSYM’yi zor durumda bıraktı. ÖSYM de mevzuata aykırılığı gidermek için sınavı yenileme kararı vererek bence iyi yapmadı. Sınavı mevzuat hükümlerine göre yapmakla görevli olanlar da işlerini düzgün yapmayarak ÖSYM’yi zor durumda bırakmaları hiç olmadı.  

Fırtınada Ben

16 Eylül 2026 saat 16.30 sularında okuldan çıkıp eve doğru giderken yolda fırtınaya yakalandım. Rüzgarla birlikte ortalık toz duman, göz gözü görmez oldu. Fırtına yerde ne bulduysa havaya kaldırdı. Havaya çıkan ne varsa alıp başka yere sürükledi. 

Okula döneyim dedim. Çıkan fırtına saman alevi gibi parlar, az sonra söner diye düşünüp okula dönmekten vazgeçtim. Zaten saniyeler içinde olup bitenle üst başım batmıştı batacağı kadar. 

Okulum sanayi içinde olduğu için bu kadar toz toprak normal. Caddeye çıkarsam, rüzgar olsa da toz toprak olmaz diye düşündüm. 

Adımlarını sıklaştırdım ama yürümek ve gözümün önünü görmek ne mümkün. 

Kuytu bir yer bulup sığınağım, fırtına geçinceye kadar durayım dedim. Sanayi içinde kuytu yer ne arar. Her yer dükkan dolu. Açık kapı bulsam gireceğim. Rüzgarla birlikte sanayi eşrafı kapısını kapatıp camdan dışarıyı seyre dalmış. İçeri gel diyen olmadı, ben de girebilir miyim demedim. 

Sen misin okula geri dönmeyen, inadım inat, güç bela yürümeye devam ettim. Üst başımın batmasından geçtim. Gözüme giren toz toprağın haddi hesabı yok. 

Beni en çok üzen de uçan kuştan esirgediğim beyaz spor ayakkabılarım oldu. Bembeyaz. Bakmaya doyamazsınız. Batacaktı ne de olsa. Şimdiden içine giren toz toprağı yürürken hissetmeye başladım. Üstelik temizlik bakımını yeni yapmıştım. Bu arada elime, yüzüme, kaşıma, gözüme, dişlerime bakmasam da ayakkabıya ayrı bir özen gösteririm. Almıştım süt beyazını bir kere. Orijinal halini korumalıydım. Ne de olsa bazıları yüzüme değil, ayağıma bakıyordu. Allah vere de çok kirlenmesin. 

Geleyim fırtınaya. Sair zamanlarda "Abi, bin götüreyim", diye yanımda duran öğretmenlerden eser yok. Geçtiyse de ortalık toz duman olunca ya görmediler ya da nasılsa sair zamanlarda teklif ediyoruz, binmiyor, görsün gününü deyip çekip gitmiş olmalılar. 

Tam cadde göründü. Toz topraktan kurtuluşum yakın dedim. Caddeye çıkmadan, yolun sağına ve soluna caddeye paralel yapımı devam eden inşaatların arasından geçerken sen misin okula dönmeyen, bu durumda çek çileni dercesine, fırtına inşaat sahasındaki tüm toz dumanı üzerime boca etti. 

Ölmek var, dönmek yok. Nasılsa cadde göründü. Temiz meskûn mahalle yaklaştım. Oraya adımımı bir atarsam gemisini kurtaran kaptan olacağım. Çünkü sanayinin kir ve pasından kurtulacağım. 

Yüksek katlı, inşaatı devam eden binayı soluma alarak caddeye çıkıp yürümeye başladım ama yürümek ne mümkün. Caddedeki toz duman da sanayinin içini aratmadı. Derken bu fırtınayla birlikte inşaatın tepesinden başıma bir şeyler düşer endişesi içimde belirdi. Hemen caddenin orta refüjüne attım kendimi. Işıklara geldim. 

Şunun şurasında Havzan tarafına geçmeye ne kaldı. Ne de olsa Havzan sessiz, sakin, cadde ve sokakları temiz bir muhit. Rüzgar esse de toz duman gelmez ve bunlarla karnımı doyurmam dedim. 

Işıkları geçtikten sonra Havzan tarafına gitmekten vazgeçtim. Aile hekimi yerindeyse ilaç yazdırayım dedim. Tanka doğru yürümeye başladım. Kaldırımda giderken de içimde bir ürperti belirdi. Ya çatıdan bir şeyler düşerse. Yola yakın bir şekilde yürüsem de içim dışıma çıktı. Fırtına ise sen misin bu saatte dışarı çıkıp yola devam eden. Sen inatsan ben senden daha inadım. Estikçe edeceğim dedi. Korka korka yürürken ağacından kopup caddelerde savrulan çam dallarını gördüm. Fırtına bana mısın dememiş. Nereden ne kopardıysa önüne katıp yollara savurmuş. Bana acımadığı gibi ağaçlara da acımamış. Yoldaki çam dallarını gördükçe çamların “Kolum kanadım kırıldı. Zirvede sallanırken ben yere düşecek biri miydim" der gibiydi görüntüsü. Ben böyle tasvir yapa durayım, çatıdan başıma ne uçacak, uçarsa nereme konar, başıma konan beni nasıl öper, başımdan aşağı kan iner mi, düşenin şiddetinden bayılır mıyım korkusuyla tankın önünü geçip soluğu eczanede aldım. Raporlarımın günü gelmiş mi, ilaç yazdırabilir miyim diye teyit ettim. Ardından sıramatikten sıra alıp aile hekimime çıktım. 

Saat 16.40 suları. Aile hekiminin odası açık. Ama kendisi yok. Kapı üstündeki ekran da kapatılmamış. Kapısının önünde bir genç bekliyor. Onun ismi ve benim ismim ekrana düştü. Genç homurdanıyordu kendi kendine. 

Az bekledikten sonra yanındaki odada işinin başında olan hanımefendiye, doktor bey buralarda mı, gitti mi diye sordum. "Burada. Namaza indi. Gelir az sonra" dedi. 

Dediği gibi az sonra doktor asansörden çıkıp odasına geçti. Önce genç girdi, ardından ben. İlaçlarımı yazdırıp eczaneye geçtim. 

Belli ki doktor, bu fırtınada akıllı olan dışarı çıkıp muayene ve ilaç yazdırmaya gelmez. Ancak deli olan ve aklından zoru olan gelir. Delinin işi ne, beklesin. Mesaiyi boşu boşuna beklemeyeyim. Hazır ezan yeni okunmuşken ikindi namazını mesai saatleri içerisinde aradan çıkarıvereyim. Beşten sonra da evimin yolunu tutayım diye düşünmüş. Haydi ben neyse de bu gencin bu havada ne işi vardı sağlık ocağında?

Zaman zaman hızını artıran fırtına eşliğinde bir şekilde eve girdim. Üst, baş, elbise, ayakkabı batsa da bereket postu deldirip gazi olmadım. Buna da şükür. 

Fakat herkes benim gibi şanslı değildi. Afetin ertesi günü kaza, bela var mı diye Konya mahalli basınına göz attım. 

Kırılan ve kökünden sökülen ağaçlar yaralanmalara sebep olmuş. Tramvay seferleri geçici olarak durmuş. Teknik liseye kadar yolcular otobüslerle, sonrasında tramvayla taşınmış. Ağacın altında kalan bir çocuk yaralanmış. Kökünden sökülen bir söğüt ağacı arabanın üzerine düşerek araçta hasar oluşmasına sebep olmuş. Daha fazlasına bakmadım. Büyük ihtimalle kenar mahallelerde basına yansımayan çatı uçmaları da olmuştur. İnşallah can kaybı olmamıştır.

Hasılı, kısa süren fırtına Konya'da hayatı felç etti. Kaç gündür yağmur yağmayınca oluşan toz toprak, yerden göğe, gökten yere uçtu durdu. Konya'nın verilmiş sadakası varmış. 

16 Eylül 2026 Çarşamba

Nerede Görmüşsem

Baştan söyleyeyim: İstisnalar hariç. 

Nerede "Benim Türkçem iyi" diyen varsa büyük çoğunluğunun Türkçeyi katlettiğini bilirim.

Nerede, "Ben usta şoförüm" diyen varsa kaza yapanların çoğunun ustayım diyen şoförler arasından çıktığını bilirim.

Nerede "Ben ekonomiden anlarım" diyen varsa çoğunun ekonomiyi berbat ettiğini bilirim.

Nerede "Ben bunun kitabını yazdım" diye varsa uygulamada sınıfta kaldıklarını gördüm.

Nerede "Bu iş benim işim, ben bunun üstadıyım" diyen varsa üstatlık buysa çıraklığı nasıldır demişimdir. 

Nerede "Ben her işten anlarım" diyen varsa tek anladığının kırıp dökmek olduğunu gördüm.

Nerede, "Bu iş benim işim" diyen varsa bedel ödememiştir. Bedeli tüm gariban ve masumlar çekmiştir. 

Nerede, "Bu benim son sözüm. Ölmek var, bundan dönmek yok" diyen varsa ölmemiştir ama sözünden dönmüştür. 

Nerede, büyük söz söyleyen varsa tükürdüğünü yalamıştır. İnsanlık hali olur diyeceğim ama büyük söz söylediği zaman sözü gerçekleşmeyince çoğunun yüzünün kızarmadığını da gördüm. 

Nerede, sureti haktan konuşan biri görmüşsem söz ve eylem çelişkisi içerisinde olduğunu gördüm. 

Nerede, başkasını ayıplayan görmüşsem ayıpladığı başına gelmiştir. Pek azı, "Hak ettim. Ayıpladım. Başıma geldi" diye itirafta bulunur. Çoğunda böyle bir yüzleşme yok.

Nerede, ağzından bal damlayan görsem çoğunun kendine Müslüman olduğunu gördüm. 

Nerede, birini ya da birilerini günah keçisi ilan edip hedef gösteren ve problemin kaynağı olduğunu gösteren varsa problemin esas kaynağının kendisi olduğunu gördüm. 

Nerede dürüst görünen olup da imkan ve fırsatlar eline geçince dürüstlüğü bırakan nicelerini gördüm. Anladım ki dürüstüğümüz yokluktanmış. 

Nerede, dini, dini değerleri ağzından düşürmeyen, haktan ve adaletten, doğruluk ve dürüstlükten dem vuran varsa bunlara en fazla ihtiyaç duyanların kendileri olduğunu gördüm. 

Nerede, aktör gibi görünen varsa senaryosu başkası tarafından yazılmış oyunun bir figürü olduğunu gördüm. 

Örnekleri çoğaltmaya gerek yok. Demek istediğim, çoğu insanda özgüven patlaması var. Hangi iş olursa olsun yaparım, ederim, bilirim, anlarım" der. Belki dediğinin hepsinden anlıyordur ama biraz tevazu daha iyidir. Kendi esas mesleğinin dışındaki bazı şeyleri bilip anlasa da haddini ve sınırını bilmesinde fayda var. Çünkü ülke, haddini bilmeyenlerden çok çekmektedir. 

Şu da bir gerçek ki her şeyden anlarım özgüvenini yaşayanlar belki de hiçbir şeyden anlamıyordur. 

Bir de hiçbir insan bir şeyi yaparken kırıp dökmek için yapmaz. Belki de en iyisini yapmak için çabalar. Ağzına, yüzüne bulaştırdığı zaman en azından yanlış yapmışım. Şimdi ki aklım olsa yapmazdım şeklinde itiraf etse bunu bile erdemli bir hareket sayacağım. 

Zorba İktidarlar Üzerine Düşünür Sözleri

Akın Gözükan gözüyle zorba iktidarların özellikleri ve sonuçları:

"İnsana sınırsız güç verildiğinde, vicdanı çoğu zaman ilk kaybolan şey olur." (Fyodor Dostoyevski)

"Kendi çıkarını devletin çıkarı gibi gösteren yöneticiler, adaleti ilk terk edenlerdir." (Platon)

"Bir yönetici, devleti kendi gücümün aracı haline getirdiğinde, halkın güveni değil, yalnızca korkusu kalır." (Montesquieu)

"Halkın özgürlüğünü azaltarak iktidarını büyüten yönetici, ülkesini sessiz bir çöküş sürükler." (J. J. Rousseau) 

"İnsanlar korkuyla yönetildiğinde, özgürlük sessizce yok olur." (Thomas Hobbes)

"Halkın rızasına dayanmayan güç zorbalığa dönüşür." (J. J. Rousseau)

"Baskıcı yöneticiler önce gerçeği değiştirir sonra insanları." (George Orwell) 

Ülkelere Göre Evlilik Ömrü

Evlenme yaşının yukarıya doğru çıktığını, çoğu kimsenin evlenmeyi düşünmeyip bekar kalmayı tercih ettiğini, evlenmek isteyip de maliyet ve ev geçindirme endişesinden dolayı bazılarının evlenmeyi geciktirdiğini biliyoruz.

Evlenip boşananların sayısının da eskiye oranla arttığı bir gerçek.

Aşağıda, ülkelere göre ortalama evlilik yaşları en azdan en uzun olana göre parantez içinde verilmiştir*:

Endonezya (5,4), BAE (5,6), Katar (5,8), Lübnan (6,3), Suudi Arabistan (6,5), Fas (6,7), Mısır (6,8), Tayland 6,9),

Peru (7), Şili (7,2), Kolombiya (7,4), Hindistan (7,5), Bulgaristan (7,9), 

Romanya, (8), Çin (8,2), Meksika (8,5), Brezilya (8,8), Arjantin (8,9), 

Güney Afrika (9), Rusya (9,5), 

İngiltere (11,3), Avustralya (11,5), ABD (11,8), 

Türkiye (12), Çekya (12,5), Güney Kore (12,7), 

Polonya (13), Danimarka (13,3), Kanada (13,5), Japonya (13,8), Hollanda (13,9),

Belçika (14), Avusturya (14,5), Finlandiya (14,6), Yunanistan (14,8), 

Almanya (15), İsviçre (15,2), Norveç (15,5), İsveç (15,7), 

Slovenya (16), Fransa (16,5), Portekiz (17), İspanya (17,5), 

İtalya (18).

Bu verilerden anlaşılacağı üzere evliliğin en erken bittiği ülke 5,4 yıl ile Endonezya iken en uzun süren ülke ise 18 yıl ile İtalya. Türkiye’deki ortalama ise 12 yıl gözüküyor. 

Evliliği daha kısa süren ülkelerin çoğunun İslam ülkeleri olduğunu, Batı ülkelerinde daha uzun sürdüğünü görmek şaşırtıcı. Sonucun tersi olduğunu sanıyordum. Öyle görünüyor ki “Allah’ın helal kıldığı halde en sevmediği ve hoş karşılamadığı şey boşanmadır” sözünün çoğu İslam dünyasında karşılığı yok. 

Ortalama evliliğin kısa sürdüğü ülkeleri bir tarafa bırakıp ortalaması uzun ülkelere baktığımız zaman bile ortalama evlilik süreleri can sıkan cinsten. Çünkü çok kısa geldi bana. 

Ortalama ömrün 80, insanların da 25 yaşında evlendiğini, ortalama evliliğin de 18 yıl olduğunu düşünürsek normal şartlarda insanımızın evlilikte yarım asrı devirmesi gerekir. Bu istatistikten anlaşıldığına göre boşanan boşanana. 

Bu durumda, düğünlerde yeni evlenenleri tebrik ederken "Allah bir yastıkta kocatsın, Allah başa kadar sürdürsün, bir ömür mutluluk" temennileri de gerçekleşmemiş oluyor. 

*TÜİK, OECD, Eurostat, Us Census istatistik kurumlarından alınan veriler, İnternethaber sitesi tarafından haber yapılmıştır. 

15 Eylül 2026 Salı

Zılgıt Yemek

Bir ilçede görev yaparken yapılacak bir toplantıya katılmak için öğle arası okuldan çıktım.

Giderken öğle arasını yapıp okula doğru gelen okulun bazı kız öğrencileri denk geldi. Hepsi de okulun hırkasını bellerine bağlamış vaziyette idi. Bu görüntü hoşuma gitmedi. Selam verdim. Kızlar, bu görüntünüz olmadı. Lütfen hırkanızı ya elinizde taşıyın ya da giyin dedim. Yoluma devam ettim.

Toplantı dönüşü, yolda gördüğüm öğrencilerden biri odama girdi. İsmi A. S. D. idi. "Bir şey söylemek istiyorum" dedi. Buyur kızım dedim. "İlkokul, ortaokul boyunca kılık kıyafetimden dolayı hiçbir müdürüm beni uyarmadı. İlk siz uyardınız. Bundan sonra beni böyle görmeyeceksiniz. Özür dilerim" dedi. İnşallah kızım. Duyarlılığından dolayı teşekkür ediyorum. Niyetim uyarmak değil. Öyle giyimi yakıştıramadığım için size rehberlik yaptım. İnşallah üzmemişimdir dedim. 

Okulda görev yaptığım müddetçe bu öğrenciyi herhangi bir konuda hiç uyarmadım. Aradan yıllar geçse de hem bu anekdotu hem de bu sorumlu ve duyarlı öğrenciyi hiç unutmadım. 
*
Okulun müdürü yeni değişti. Nazik, kibar ve işini bilen biri. Aynı zamanda çok zeki. Tanıştığı kişiye ismiyle hitap ediyor. 

Toplantıda, "öğretmen girişinin sağında ve solunda sigara içmeyelim. İçen arkadaşlar kendilerine ayrılan bölümde içerlerse memnun olurum. Çünkü kapım açık duruyor. Dış kapının önünde içilen sigara dumanı rahatsız ediyor" dedi. 

Belli ki burnu hassas biri, sigaradan da rahatsız oluyor. Buna eyvallah. Böyle hassasiyete kim ne diyebilir ki. 

Tüm öğretmenler hassasiyete hassasiyet deyip gerekli özeni gösterdi. Ben de bu kervanın içindeyim. 

Bir gün dersten çıkıp menzilime doğru giderken öğretmenlere ait kapının önünün anam babam yeri olduğunu gördüm. Veliler, misafirler ve seminer almak için dışarıdan gelen öğrencilerin kapının sağında ve solunda sigara içtiklerini gördüm. Açık hava olmasına rağmen ortam tilki çıkarmaya hazır hale gelmiş. 

Dışarının öğrencisi de olsa öğretmenlerin gözünün önünde sigara içmelerini garipsedim. Onlara, gençler bu bölge öğretmenlerin bölgesi. Burada sigara içmeyin. Arka tarafa geçin dedim. Hemen geçenler olduğu gibi umursamayanlar da oldu. Umursamayanları umursadım. Tekrar seslenerek hepsini dağıttım. 

Seminer veren öğretmen de oradaydı. O da sigara yakmış. Latife olsun diye hocanın talebeleri de böyle olur, öyle değil mi hocam dedim. O da latifeye latifeye karşılık vererek öyle dedi. Ardından sigarayı yakıp kendi bölümümüze geçmek için hareket ettim. Baktım arkadan bir seslenen var. Dönüp baktım. Orada kalan öğretmene, "Toplantıda söyledim. Burada içmiyoruz" dedi. Ardından ismimle bana seslendi. Eyvallah hocam deyip yerime gittim. 

Eyvallah desem de böyle bir duruma düşmekten dolayı mahcubiyet duydum. Çünkü bugüne kadar kuralları ve hassasiyetleri çiğnemeden yaşadım. Kimseden de uyarı almadım. Karizmayı ilk çizdirişim desem yanlış olmaz. 

Yalnız yasaklanan yerde içsem hiç gam yemeyeceğim. Müdüre de bir şey demem. Çünkü hakem gibi gördüğüne düdük çaldı. Ne bilsin az önce onca sigara içeni dağıtanın ben olduğumu ve dışarıyı düzene koyduğumu. Neyse, balık bilmezse Halık bilsin.

Hasılı, bu yaşta zılgıt (zılgıç*) yemek de varmış.

*Anadolu'nun bazı yörelerinde zılgıt, zılgıç şeklinde ifade edilir. 

14 Eylül 2026 Pazartesi

Hakikat Arayışı Üzerine Düşünür Sözleri *

"Hakikati arayan kişi yalnız kalmayı da göze almalıdır." (Søren Kierkegaard)

"Sorgulanmamış bir hayat yaşanmaya değmez". (Sokrates)

"Hakikati aramak insanın önce kendine söylediği yalanları fark etmesiyle başlar". (Carl Jung) 

"Hakikati arayan kişi önce kendi nefsinin yalanları ile yüzleşmelidir". (İmamı Gazali) 

"Hakikat çoğu zaman çoğunluğun alkışladığı yerde değil, yalnız kalan vicdanda saklıdır". (Søren Kierkegaard) 

"Gerçeği araştırmayan insan, başkalarının kanaatlarıyla yaşamaya mahkum olur". ( ibni Rüşd) 

"Hakikati bulmak isteyen kalabalığın gürültüsünden değil, iç sesinin dürüstlüğünden yardım almalıdır". (Lao Tzu) 

"Hakikat çoğu zaman hoşumuza giden şey değil, yüzleşmekten kaçtığımız şeydir". (Friedrich Nietzsche) 

"Hakikat çoğunluğun inandığı şey değil, sorgulamaya dayanan şeydir". (john Stuart Mill) 

"Gerçek onu görmezden gelenlerden bir gün mutlaka intikamını alır". (Albert Camus)

*Akın Gözükan'a ait videosundan yazıya geçirilmiştir. 

Atatürk Irkı

Yeni tanıştığım birinin konuşmasına şahit oldum: Önce “ekonomiden, toplumun yüzde 57'sinin asgari ücretle geçindiğinden, daha doğrusu geçinemediğinden yakındı. Buna rağmen giyim, kuşam ve pahalı cep telefonundan geri kalmadığını, bu parayı nereden bulduklarına şaşırdığını, çalıştığım okulda ihtiyaç sahibi 110 öğrenci tespit ettiklerini, bunlara çorba verdiklerini” anlattı. Araya girip bak şu arkadaş hükümetin içimizdeki temsilcisi, dikkatli ol, böyle sessiz durduğuna bakma dedim. "Olsun, ben siyaset yapmıyorum" dedi. 

Ardından "Türkiye'de şu ırk, bu ırk yok. Başka ırk tanımam. Herkes Türk de demem. Tek ırk var. O da Atatürk ırkıdır. Çanakkale geçilseydi görürdük günümüzü" dedi. Sonuçta Çanakkale geçildi ama dedim. "Geçilmedi" dedi. Geçildi dedim ısrarla. "Geçildi ama tutunamayıp gittiler" dedi. Sonra konuşmaya devam etti mi, dinleyeni oldu mu bilmiyorum. Çünkü işime gitmek üzere müsaade alıp ayrıldım. O ise konuşmasına devam ediyordu. 

Aslında, ilginç bulduğum bu kişiliği biraz deşeleyip kendine özgü, ilginç fikirlerini dinlemek isterdim.

İlginç buldum. Şundan: "Atamız Atatürk" diyeni gördüm de ırkımız Atatürk kabul edene ilk defa rastladım.

Bu topraklarda Türk, Kürt, Çerkez, Abaza vb. ırklar duydum da Atatürk ırkını ilk defa duydum. 

Toplumsal bütünleşme adına "Türkiye halkı" diyenleri duydum da Atatürk ırkını ilk duydum. 

Dünyada İngiliz, Ermeni, Fransız, Arap vb. ırklar duydum da Atatürk ırkını ilk defa duydum. 

Sami, Âri, Kafkas, siyahi vb. ırklar duydum da Atatürk ırkını ilk duydum. 

Bilirim ki bu ülkede Anayasaya göre "Kendisini Türk kabul eden herkes Türk’tür". 

Belli ki arkadaşımız Atatürk'ü çok seviyor, sevgisinden böyle diyor. Fakat sevginin yolu, onu ırkın menşei görmek olmasa gerek. Yaptıklarını anlatabilir. Çok güzel şeylere imza atmış bir deha idi diyebilir. Ama bu topraklarda yaşayanları Atatürk ırkı olarak görmesini doğru bulmam. Sevelim sevmeye de severken ölçüyü ve izanı kaçırmayalım. 

Bir diğer husus, "Çanakkale Geçilmedi" denmesi. Bu da hamaset ve bize ezberletilenlerden başka bir şey değil. Doğrudur. Çanakkale Geçilmedi. Ama Osmanlının 2.Dünya Savaşında mağlup olmasıyla birlikte muharebede geçirmediğimiz düşman ordusu, sonrasında Çanakkale'yi geçip İstanbul'a kadar gelmiştir. 

Tamam, Çanakkale Muharebesi destansı bir muharebedir. Düşman geçmesin diye az şehit verilmemiştir. Bu muharebe ile gurur duyalım ama sonucu da kabul edelim. Çünkü savaş 90 dakikalık maç gibidir. Maçın içinde gol atılabilir, atılan gol çok güzel olabilir. Çanakkale cephesinde gol attık ama diğer cephelerde sayısız goller yedik. Maçın skoru, 90 dakikanın bittiği zamanki skordur. 

"İstanbul'da tutunamadılar" demesi de iddialı. İstanbul'u işgal eden İngilizler tutunamayıp da mı gittiler, başka bir hesap yaparak mı gittiler? Üzerinde düşünmeye değer. İngilizler İstanbul'da kalmak istese, o günkü şartlarda onları ülkeden atacak gücümüz mü var? Mondros Ateşkes Anlaşmasıyla birlikte Doğu Cephesi hariç ordumuz bile terhis edilmiş. Şu bir realite ki İngiliz siyasetine bizim aklımız ermez.

Nr diyeyim? Yeni ırkımız hayırlı olsun.