15 Ağustos 2026 Cumartesi

Cep Değil, El Telefonu

Bir kafede oturup çayımı yudumlarken bir şeyler yazıp çiziyorum. Bir telefon geldi. Arayan yeğendi. İlk çalmada telefonu açınca, "Dayı, elinde telefon bekliyor muydun" demez mi? Seni arayacak diye elimde bekletiyorum dedim. Gülüştük. 

Gülüşsek de günümüzün gerçeği. Cepte taşınması, ihtiyaç olduğu zaman kullanıp tekrar cebe konması gereken adına da cep telefonu dediğimiz telefonlar günümüzde oldu birer el telefonu. 

Cep telefonlarının çıktığı ilk zamanlarda basmatik telefonlar vardı. İnternet de olmayınca böyle küçük telefon alanların çoğu beline ya da kemerine taktığı kılıfın içinde taşırdı telefonunu. Telefon çalarsa bakardı. Zaten başka da bir işe yaramazdı. 

Zamanla dokunmatik telefonlar çıktı. İnternet hayatın bir parçası oldu. Sosyal medya ve sanal alem çoğumuzun girip çıktığı ve paylaşım yaptığı âlem olmaya başladı. Her işimizi oturduğumuz yerden bu cep telefonu marifetiyle yapar olduk. 

Akıllı telefonların ebatı da haliyle büyüdü. Cebe girmez oldu. Bunları alacak kılıflar da piyasaya sürülmedi. Sürülse de küçük kışlıklar gibi pek tutulmadı. Arka cebe koysan, oturup kalkarken ya beli ya da cep telefonunu kırma durumu var. Erkeklerin çoğu kadınlar gibi çanta taşımadığına göre bu cep telefonlarını taşımak işin geriye sadece eller kaldı. Elde taşınıyor artık. Cep telefonları oldu el telefonu. 

Bir zamanların masaüstü bilgisayarında oturarak, kurum ve kuruluşların önünde sıraya girilerek yapılan tüm işler, oturduğun yerden elde yapılıyor artık. 

Dahası var, elde taşırken bir de havası var. Telefonun pahalı ve son model ise havası da bir başka oluyor. Eskiden millet ayağa bakarken şimdi ayağı bıraktı, gördüğünün telefonu ilk gözüne çarpıyor. Hele bir de oturunca masaya telefonu bırakırsan hiç başka konu konuşmaya gerek yok. Kaça aldın, şu özelliği var mı? Kamerası nasıl? Ben de alacağım böyle bir şey muhabbeti epey bir yapılır oldu. 

Tüm gözler bu telefonda iken sen de utancından cep telefonunu cebine koymaya kalkıyorsun. Ama sığmıyor ki. 

Şanslı kişilerdensin. Çünkü ön cebin var. Oraya koyar koymaz telefon orada taşınmaz, kalp var, kalbine zarar verirsin diyorlar. Arka cebe koysan ya bel ya cep tercihin var. Her ihtimale karşı ön cebe koysan eğilince düşme garantili. Ardından muhabbeti bırakıp ekran için servise gidiyorsun. 

Bu cep böyle. Yine de olsun dersen ara ki cepli tişörtü bulasın. Her ne hikmetse onu da kaldırdılar. Var gör moda namına erkekler için bir şey üretemiyoruz. Bari cebi kaldıralım diye düşünmüş olmalı stilistler. 

Bir de işi, gücü ve tüm özelliği hızlı şarz bitiren pahalı telefonlar var ki bu tür telefonu taşıyanların telefon yanında bir de şarz aleti taşıdığını görmek mümkün. 

Neyse geleyim sadede. Yürürken zaman zaman arka cebime koymakla beraber çoğu zaman telefonu elde taşıyorum. Bir yerde otururken yanımda kimse yoksa bloğumu açarak başlıyorum yazı yazmaya. O esnada biri aradığı zaman telefon elimde olduğu için hemen açıyorum. Yani her işimize yarayan bu cep telefonlarının benim için bir artısı, yazılarımı cep telefonu marifetiyle yazmak. O yüzden telefonum daima elimde. Yeter ki yazı yazma istek ve iştahım olsun. 

Şaşar döner, arama lütfunda bulunur da tefonunuza ilk çalışta cevap verirsem, bilin ki telefon marifetiyle yazıp çiziyorumdur. Yani elde telefon trlefon açmanızı beklemiyorum. Ne işe yaradığı bilinmese de iş yapıyorum iş. 

Durum bundan ibarettir yeğenim. 

14 Ağustos 2026 Cuma

Detaylı Yıkama

Çeyrek asrı devirmiş, tarihi hurda değere sahip bir arabanız var. Tarihe önem vermeyen bir toplum olarak gelen vurmuş, giden vurmuş. Vurukların kimini yaptırmış kimini de buruk haliyle bırakmışsın. Yaptırmak için zorunlu trafik poliçenden hiç faydalanmadın. Hepsinde de öpöz sermayenden harcadın.

Öyle akşam sabah binmiyorsun da. Zorunlu hallerde aküyü öldürmeyecek kadar biniyorsun. İki tekerlekli ayak varken dört tekere ne gerek var değil mi? Kısaca tarihi hurda araban evin açık otoparkında soğuk-sıcak, yağmur-kar-kış, güneş demeden evin en sadık ve vefalı bir ferdi gibi ev bekliyor. Tıpkı toplumun çoğu boş insanı gibi.

Senin yapacağın, binmesen de bu tarihi arabayı binişe hazır tutmak, acil ve zorunlu hallerde kullanmak. Ya sen ya da evin tekne kazıntısı.

Evin tekne kazıntısı sürecek. Sen ise yakıtını alacaksın, yıllık bakımını yaptıracaksın. İki yılda bir ekzoz ve genel muayeneden geçireceksin. Yılda iki defa MTV ödeyeceksin. Ceza gelirse yüzde 25 indirimden yararlanmak için erkenden cezayı yatıracaksın. Arızası olursa sanayiye gideceksin. 

Bununla kalsa daha ne istersin. Araba bir şekilde kirleniyor. Belirli periyotlarla arabanın iç ve dış temizliğini yapacaksın ya da yaptıracaksın. Zaten bindiğimiz yok. Varsın kirli dursun diyemezsin. Madem ki araç hazır kıta evin önünde bekleyecek. İle karşı temiz bulundurmak zorundasın. Çok da tın desen de evin içişleri bakanı kazara arabayı görür ya da binerse, "Araba çok kirli. Temizlenmesi lazım. İl görse ne der. Binince üstün başın batıyor" derse, bir böyle, iki böyle, üç öğün ekmek gibi akşam sabah bunu tekrarlarsa elin mahkum temizlemeye. Her zaman yağmur da yağmıyor ki araban doğal yollardan temizlensin. Yağdı mı arka arkaya günlerce yağıyor. Kesildi mi damla damlamıyor.

Hele bir de düğün varsa, düğüne içişleri bakanı da gidecekse, bu arabayı temizleme telkini daha bir hız kazanır. Biteviye telkin mi yoksa gidip arabayı yıkatmak mı? Bu çile bu dert bu ütüleme çekilmez. En iyisi yıkatmak. Zira en kolayı diyorsun ve rastgele bir yıkamacının önünde duruyorsun. 

Yıkamacı boşmuş zaten. Seni havada kapıyor. İç dış yıkar mısın? "Yıkarız abi. İşimiz bu". İç yıkamaya motor da giriyor mu? "Bakayım, motor ve kaput çok kirli. Yıkarız abi". Motor kalsın. Su değince sıkıntı olur diyorsun. "Olur mu abi. Bugüne kadar çok motor yıkadım. Hiç sorun çıkmadı. Benim işim bu" diyor. "Senin farlar da kirli. Bunları da temizleyeyim. Pasta, cıla da çekerim. Bak şuralar ne biçim olmuş. Farları daha önce temizlettim. Pek faydasını görmedim. Pasta, cıla da kalsın diyorsun." Ben farları temizleyeyim de bir gör" dedi. Sonunda iç-dış, motor yıkama ve far temizliğinde karar kılıyorsun. "Şu kadar tutuyor ama sen bizim oralıymışsın. Sana bu kadar olur. Sen çayını içe dur. Ben hemen hallederim" deyip bin liraya anlaşıyorsun. Senin şurada çürük var. Şuradan kaportacı çağırayım bir baksın diyor. Dur demeye kalmadan kaportacı geliyor. "Kesilecekse ben yaparım. Macun çekilecekse falana git" dedi. Burası kalsın şimdilik dedim. 

Anlamadığım, genç iç dış temizlemeci mi, kaportacı mı, pasta cılacı mı? Mübareğin anlamadığı yok. Böyle her işten anlayan cesurlardan pek korkarım ama yapılacak bir şey yok. 

Ben çayımı yudumlarken o çekti arabayı içeri. Sonra kendisine bir yardımcı geldi. Pazarlarda sebze satıyormuş. Ona, "Şurayı, burayı şöyle yap" diyerek talimat veriyor. Kendisi kah arabasına binip dolaşıp geliyor kah motora binip bir yere gidip geliyor. İş yapmaya başlarken birini arıyor ya da birinden gelen telefona cevap veriyor. Hem telefonla konuşuyor hem iş yapıyor. O parmağında on marifet diyorsunuz siz buna. 

Onlar arabayla uğraşırken dışarıda iki, üç yazı yazıp paylaştım. Herhalde iki saatten fazla iç dış yıkamada kaldı arabam. 

Arka camın oraya toz toprak girmiş, aldın mı dedim. "Temizledim abi" dedi. Bagajı temizledin mi dedim. "Evet" dedi. Şu tüp tankının üzeri tozlu dedim. "Sileyim" dedi. 

İş bitti, ödemeyi yaptım. Araba çalışmaz. Bas, çek, benzine al. Ne mümkün. Bizim iç dış yıkamacı kaputu açarak tamirciliğe soyundu. Tek tek kabloları sökerek her birine hava sıkarak kurutmaya çalıştı. Araba yine çalışmadı. Tamirciyi aradı. Başkasını aradı. O gelinceye kadar bir iki yeri daha sökmeye çalıştı. Onu da beceremedi. Sökebildiği kısma hava sıktı. Saat tutmadım ama epey bir uğraşın ardından araba güç bela çalıştı. Araba çalışıyor ama titriyor aynı zamanda. 

Buna da şükür deyip titreye titreye eve geldim. Belli ki motora su gitti. Kuruyunca kadar böyle titreyecek diye düşündüm. 

Eve gelince arabayı park ettim. Arka camın önündeki tozların çoğunun alınmadığını gördüm. Kendi usulümce temizledim. Bagaja baktım. Bagaj da temizlenmemiş. Güya iç dış temizletmiştim. 

Ev sakinlerine gelince onlar arabanın iç ve dış temizliğinden çok memnun kaldılar. Gelsinler onu bir de bana sorsunlar. Çünkü bu iç dış temizliğinin dışı onları içi de beni yaktı. 

Araba düğüne hazır ve nazırdı. Hesapta Ankara yoktu. Son dakika golüyle Ankara'ya gitmek için yola çıktık. Daha Konya'ya çıkmadan birader arabanın çalışmasından ve titremesinden işkillendi. Sağa çekip kaputu açıp baktı. Kablolar takılı idi. Tekrar çalıştırdık. Aynı titreme. Ne yapalım, bu araba bizi yolda bırakabilir, istersen geri dönelim dedi. Çıktık yola. Yolda kalırsa bir çekici çağırırız. Geri dönmek olmaz dedim. Kaputu açıp son kez kablolara dokundu. Çalıştırınca titreme kalmadı. Meğer buji kablosunun bir tanesini tam oturtmamış bizim iç dış yıkamacı. 

Yolcu yolunda gerek deyip çıktık yola. Bizim bu tarihi araba Ankara'ya gidip geldi. Cumartesi pazar diğer düğünlerin ardından haydi kaplıcaya gidelim deyip Afyon'a sürdük arabayı. Hızımızı alamayıp arada bir Eskişehir kaçamağı bile yaptık. 

Bir ay sonrasında birilerinin beğenmeyip burun kıvırdığı bu tarihi araba, kadı kızında bile olabilecek küçük ve hafif kusurlarla genel muayeneden geçti. 

Gördüğünüz gibi araç iç, dış ve detaylı yıkama tecrübem var. Bu tecrübemi paylaştım sizlerle. Senin tecrüben bize kafi gelmez, bu tecrübeyi bizzat yaşamak istiyorum, böyle detaylı bir temizlikten ben de faydalanmak istiyorum diyorsanız bir telefon kadar yakınım size. Hatta sizi götürürüm. Siz iç, dış, motor dahil detaylı temizlik yaptırırken ben de dışarıda oturur, çayımı yudumlarken bir şeyler yazarım. 

Evlat Sözü Dinlemek Lazımmış!

Mayıs ayında kan tahlili vermiştim. Ferritin değerim düşüktü. Kan değerlerimi gören oğlan, "Baba, bundan sonra üç aydan üç aya değil, yılda bir kan ver. Tamam mı" dedi. Hem de iki kere tekrarladı. Tamam evlat dedim ama pek önemsemedim. 

İçimden, bendeki bu ferritin değeri düşüklüğü birkaç gün önce rutin kan vermemden dolayıdır. Üç ay sonrasına kadar ferritin değerim normale döner diye düşündüm. 

Üç ayın dolmasına iki gün kala soluğu kan merkezinde aldım. Çünkü üç dört gün kala alıyorlardı. Formu doldurup verdim. Görevli kimliğimden bilgilerime baktı. "Ramazan Abi, üç ay dolmadığı için sistem izin vermiyor. Yarın saat ikiden sonra gelebilirsin. İstersen formun burada kalsın" dedi. Olur dedim. 

Ertesi günü ikiden sonra tekrar kan merkezine gittim. Doldurduğum form emanete alındığı için tekrar form doldurmadım. 

Kan numunesi ve tansiyon ölçümünün ardından onay için doktorun odasına girdim. Doldurduğum formu incelerken kan verenlerden birinin, çıktıktan sonra bayılması üzerine doktor, "Az bekleteceğim" diyerek hastaya gidip geldi. 

Kan vermem onaylanınca kan alınan yere geçtim. Boş bir koltuğa uzandım. Kurbanlık koçun kesilmek için kendini kasaba emanet ettiği gibi ben de görevliye kendimi emanet ettim. 

Bugüne kadar ne kadar damar yolu açılmışsa açarken hiç bakmam. Acı da duymam. Bu sefer görevlinin damar araması beni işkillendirdi. Şura, bura, tamam bura derken koluma baktım. "Şuradan alacağım" diyerek gösterdi. Gösterdiği yere baktım. Damar namına bir şey göremedim. Dediği yere iğneyi batırdı. Bu iğne diğer iğneler gibi değildi. Acıttı. Koluma baktım. Görevli batırdığı yerde damarı bulamayınca iğneyle kuyu kazar gibi iğneyi sağa sola döndürerek içeriden damarı bulmaya çalıştı. Hafifçe, acıdı dedim. Yan taraftaki diğer görevli geldi. O da iğneyi çıkarmadan aynı yöntemle damarımı bulmaya çalıştı. Beceremediler. Zaten kan fazla gelmiyor deyip çıkardılar. 

Diğer koluna bakalım dedi. Bu kol daha iyi. Ona takalım dedi. Koltuğu değiştirdim. Bu sefer damar açma kolay oldu. Ağrı falan hissetmedim. 

Kan alma devam ederken gözüm sol koluma ilişti. Bu kolum şişmeye başladı dedim. Dolaptan dışı plastik buz getirdi. Koluma koydum. 

Kan verme işi bitince az dinlendikten sonra kalktım. Koluma sargıyla sarılan buz da çıkarıldı. Koltuktan inerken damar yolunu açamadığından mahcup olan görevli, "Hakkını helal et" dedi. Eyvallah, helal olsun, kolay gelsin deyip ayrıldım. 

Maden suyu içmeye geçtim. İçerken sol koluma baktım. Şişlik hâlâ vardı. Geri dönüp bir, iki saat eve geçmeyeceğim. Şu plastik buzu verseniz de kolumda biraz daha tutsam dedim. Oradaki başka bir görevli, "Buranın demirbaşı. Geri getirirseniz olur" dedi. Getiririm getirmeye. Evde de bundan çok. İsterseniz onları da getireyim dedim. "Dolaptan soğuk maden suyu şişesi versek, aynı görevi görür" dedi. 

Maden suyumu yudumlarken dışı kırmızı Kızılay yazılı, kare şeklinde bezden bir çantayı da kan vermemden dolayı hediye ettiler. İçine altı âdet içecek konmuş. 

Maden suyunu alıp bir çay bahçesinde otururken koluma koydum. 

Kolum şişerken deri altında toplanan kan dolayısıyla kolumun o bölgesi simsiyah oldu. Şişlik bir, iki gün devam etti. Kan vermemin ardından bir hafta geçmesine rağmen kolumun morarması daha tam geçmedi. 

Kolumun morarması geçmeden PTT'den, "Kızılay Kan merkezi tarafından adınıza ... barkod nolu gönderi kabul edilmiştir" mesajı geldi. Gönderi, olsa olsa ferritin değeriniz düşük olur dedim. Ertesi günü de evrak teslim edildi. Tahmin ettiğim gibi ferritin değerim düşük çıkmış. Bakalım, Kızılay'a vereceğim 25.kanı vermek ne zamana nasip olur. Bu ferritin değerini normal seviyesine çıkarmam için öyle görünüyor ki epey bir zaman gerekecek. Çünkü ferritin değerimin düşük çıkması ilk değil. Pandemide verdiğim 19.kan bağışında da düşük çıkmıştı. Yükseltinceye kadar epey uğraşmıştım.

Sonuç: Kan vermek için gittiğim Kızılay kan merkezinde, üç ayı doldurmadığım için sistemin o gün izin vermemesi; bugün git, yarın gel denmesi, ertesi günü doktor doldurduğum forma göre kan vermemin önünde bir engel olup olmadığını incelerken kan veren birinin bayılması, görevlinin damar yolunu açamaması gibi olumsuzluklar peşi sıra gelince, evlat sözü dinlemek lazımmış. Oğlanın gönlü olmayınca işte bunlar başına gelir dedim. Güya ferritin değerim düzelip oğlanın haberi olmadan gidip kan verecektim. Bundan oğlanın ruhu duymayacaktı. Aynı gün eve gelmiş, kan vermeye gittiğimden haberdar olmuş. Ardımdan kızıp köpürdü mü bilmem artık. Şu var ki sadece evlat babanın sözünü değil, baba da evladın sözünü dinlemesi gerekiyormuş. Bu da benim kulağıma küpe olsun. 

Yine bu olumsuzluklarla bana mesaj verilmiş: "Amca, 63 yaşındasın. Bırak artık kan vermeyi. Sen geliyorsun ama biz kanını almak istemiyoruz" demek istemişler. 

Kızılay'a kanımı verdim, kolum morardı ama Kızılay'ın verdiği kırmızı çantaya içişleri bakanı el koydu. İçindeki içeceklere de kan vermeyen ev halkı içmede ortak oldu. Maşallah, kan vermeye gelince yoklar. Ama içmeye gelince, "Bunlar senin kanının karşılığı. İç de ferritin değerin yükselsin" demediler. Bu arada bu değeri yükseltmek için demir açısından zengin gıdalar ve takviyeler gerekiyormuş. Bunlar da "Kırmızı et, sakatatlar (ciğer), yumurta, mercimek ve koyu yeşil yapraklı sebzeler; limon, portakal ve domates gibi besinler ve doktor kontrolünde kullanılan demir hapları veya iğneleriymiş. (Not: İzzet, ikram düşünenlere duyurulur. Zaten bu yazının kaleme alınmasının amacı da budur).

İlk denemesinde damar yolu açamayan gence kızıp gönül koydum mu? Asla. İnsanlık hali, olur böyle şeyler. Canı sağ olsun. Acemi falan değildi. Güzelce görevini yaptı. Ama beceremedi. Bu da damarlarım ince olmasına rağmen yaptığım onca kan bağışında ilk başıma gelen. Bu da nazarlık olsun.

Hasılı, siz siz olun. Sadece evlat sizi değil, siz de evladınızı dinleyin. Çünkü akıl yaşta değil, baştatır, vesselam. 

13 Ağustos 2026 Perşembe

Suç ve Suçluyla Mücadele Kriterimiz

Öğretmenin sınav esnasında sınavı usulüne uygun yapması esastır. Öğrencilerin içinde de mutlaka kopyaya yeltenen çıkar. Öğretmen ne kadar tedbir alırsa alsın sınıfta kopya çekmeye çalışan hatta kopya çeken çıkar. Kimi yakalanır kimi de yakalanmaz.

Bazı öğretmenler vardır. Sınav esnasında sağa, sola bakmaya çalışan, kopyaya yeltenen öğrenciyi görür görmez öğrenciyi uyarır, gerekirse yerini değiştirir, sıranın gözündeki defter, kitap ne varsa alır. Elindeki kopyayı alarak kendisine yeni bir kağıt verir. Haydi şimdi yap der. Öğretmen bu tip öğrencinin sınav kağıdını okurken kopya muamelesi yapmaz. Öğrencinin yazdığına puan verir. 

Bazı öğretmenler de vardır ki öğrencisinin kopya çektiğini gördüğü halde müdahale etmez. Yanından gelir geçer. Öğrencinin ne kağıdını ne de kopyasını alır ne de uyarır. Bekler ki öğrenci sınav kağıdını kopyayla bir güzel doldursun. Sınavın bitmesine yakın öğretmen harekete geçer, kopya çeken öğrencinin kopyasını alır. Yeni kağıt vermez. Verse de zaman kalmadığından öğrencinin bildiği cevapları yazmaya vakti kalmaz. Bu durumda öğrenci boş kağıt vererek zayıf alacaktır ya da kopya muamelesi görecektir.

Şimdilerde kaldı mı, durum nedir bilmiyorum. Bir zamanlar böyle iki tip öğretmen vardı. Böyle davranan öğretmenlerin niyetini bilmemekle beraber sınavın başında kopyaya yeltenen öğrenciye müdahale eden öğretmeni iyi niyetli görürüm. Sınavın bitimine yakın kopyaya müdahale eden ikinci tip öğretmeni ise kötü niyetli görürüm.

İlkinde üzüm yemek varken ikincide bağcıyı dövmek vardır. İlkinde suça yeltenmeden öğrenciyi uyarmak ve öğrenciyi kazanmak varken ikincide öğrencinin göz göre göre suça belenmesini istemek vardır. İlki suçu önlemeyi murat ederken ikincide suçun işlenmesi izlenerek suçluyu yakalayıp had bildirme vardır. İlkinde telafi imkanı varken ikincide telafi de yok af da yok.

Elbette kimsenin iyi niyetini sorgulama imkanım yok. Yalnız kopya çeken öğrencisini sınavın bitimine kadar izleyip öğrencisi kağıdını doldurduktan sonra müdahale ettiğini ballandıra ballandıra anlatanları görmüşlüğüm var.

İlk kategoriye giren öğretmen sayısı fazla olmakla beraber az da olsa ikinci tip öğretmenin olduğunu söylemeliyim.

Buradan devletin suç ve suçlularla mücadelesine gelmek istiyorum. Çünkü devletin bir görevi de suç ve suçlularla mücadele etmektir. Teşbihte hata olmasın, gözlemlerime ve olup bitenlerden anladığıma göre bizim devlet işleyişimiz suç ve suçluyu zamanında uyarmama ve müdahale etmeme üzerine kurulu. Hep izliyor ama sesini çıkarmıyor, suç ve suçlulara dair kamuoyunda serzenişler ayyuka çıkıyor, bunu sağır sultan bile duyuyor ama suç ve suçlularla mücadele birim ve birimleri harekete geçmiyor. Suç ve deliller toplanıp istifleniyor. Bir zaman sonra operasyon emri verilerek suçlular tek tek toplanıyor. Suç örgütünün ipi çekiliyor. 

Kopyayla irtibatlandırdığım böyle bu yazı, sabah saatlerinde kamuoyunda Süleymancılar olarak bilinen gruba yapılan operasyonu okuyunca aklıma geldi. Bu ülkede Süleymancıların da bir zamanlar hizmet hareketi denen sonraları FETÖ adı verilen grup gibi yapılanması vardı. Önceleri cemaat denen bu gruplar yıllar yıllar sonra örgüt, suç örgütü kapsamına alınıyor. 

Sadece Fethullahçılar değil, bu ülkede irili, ufaklı, güçlü, güçsüz ne kadar oluşum, yapı, cemaat varsa hepsi birer kapalı kutu. Gizemini koruyor. Hepsi de okul kurmuş, kurs açmış, üniversiteye hazırlık merkezleri açmış, yurtları olan, toplantıları olan, yardım dernekleri olan, yardım toplayan, aynı zamanda akçeli işlere girerek holdingleşen, bürokrasiye yetiştirdiği talebeleri girdirmeye çalışan, bürokraside etkin olmayı amaç edinen dini görünümlü yapılar. 

Gizemli yapılar olsa da bu yapıların ne tür işler yaptığı kamuoyunda az buçuk bilinir. Kamuoyunu bildiğini devletin bilmemesi mümkün değil. Hatta Mehmet Görmez DİB başkanlığını bırakmadan önce "diğer yapı ve oluşumların da FETÖ'den farklı olmadığına" dair bir rapor hazırlatmıştı. Belki de hazırlattığı bu rapor Görmez'in gitmesine bile sebep olmuş olabilir. 

Burada yazdıklarımdan, devlet suça göz yumuyor, suçluyu koruyor anlamı çıkmasın. Suç ve suçluyla zamanında müdahale etmediğini düşünüyorum. Sanki "ba'de harab'il Basra", (Basra harap olduktan sonra) harekete geçiyor. 
Yine yazımdan tüm yapı, oluşum ve cemaatlerin hepsi aynı ve suça bölenmiş anlamı da çıkarılmasın. 

Yazımdan, haklarında operasyon başlatılan Süleymancılar suçlu anlamı çıkarılmasın. Halihazırda şüpheli. Beratı zimmet asıldır. Ne zaman yargılama biter. Haklarında hüküm verilir. O zaman suçlu ya da suçsuz oldukları ortaya çıkar. 

İnsanın olduğu yerde suç ve suçlu olur. Bunun önüne geçmek çok zordur. Devlet de bunlarla mücadele eder. Yalnız isterim ki tıpkı kopyaya hemen müdahale eden öğretmen gibi devlet de suç ve suçluyla işin başında mücadele etsin. Suç başlamadan bitsin. Sınavın bitimine kadar kopyaya müdahale etmeyen öğretmen gibi olmasın. 

Bir de suç ve suçluyla mücadele ederken toptancı anlayıştan, bir cemaate veya yapıya mensup herkesi aynı kapsama almaktan kaçınmak lazım. Bir arkeoluğun, yeraltında kalmış, tarihi özelliği olan şeyleri zarar vermeden gün yüzüne çıkarmak için iğneyle kuyu kazar gibi uğraşıyorsa, suçluyla mücadele ederken de aynı yöntem izlenmeli. Baltayla kazıp küreğe ne gelirse atmamak lazım. 

Çürümenin İşaretleri

Bir toplumun çürümesini gösteren yedi işaret:

1. Bir toplumun hırsızlığa kızmayı bırakıp hırsıza hayran olmaya başladığında çürür. 

2. Liyakat değersizleşip sadakat ödüllendirildiğinde, çürüme devletin damarlarına yayılır. 

3. İnsanlar haksızlığa yalnızca kendi başlarına geldiğinde ses çıkarıyorsa, adalet çoktan kaybedilmiştir. 

4. Yalan sürekli tekrarlandığında ve gerçeği söyleyenler susturulduğunda, toplum hakikate yabancılaşır.

5. Utanması gerekenler gururla dolaşıp dürüst insanlar kendini yalnız hissetmeye başladığında, ahlak tersine dönmüştür.

6. Eğitim düşünmeyi değil, itaati öğretiyor. İnsanlar sorgulamaktan korkuyorsa gelecek çürümeye başlamıştır.

7. Ve bir toplum kötülüğe alışıp "Böyle gelmiş böyle gider" dediği gün çürüme tamamlanır.

Not: Çürümenin yedi işareti Akın Gözükan isimli kişinin videosundan yazıya geçirilmiştir. 

12 Ağustos 2026 Çarşamba

Mutfak Lavabonuz Tıkanmayı Görsün

Bir pazar günü bir arkadaş grubuyla bir etkinliğiniz var. Tam arkadaşlarla muhabbete dalıp yılların hasretini gideriyorsunuz. Gelen telefon muhabbetinizi bölüyor. 

Muhabbeti bölse de açmamazlık olmaz. Çünkü arayan içişleri bakanı. İçişleri bakanı sen dışarıda iken niye arar? Herhalde hal hatır sormak için aramaz. Gelirken şunu getir diyecektir. Belki  de önemli bir durum söz konusudur. 

Neyse belli olur şimdi. Mutfak lavabosu tıkanmış haberini alır. Pek belli etmese de kan beynine sıçramıştır. Öyle ya lavabo tıkanmasının zamanı mıydı? Ama lavabo bu. Senin arkadaş toplantını dinlemez. Tıkandı mı? Senin gelmeni de beklemez. Su koyverir. Fazlasını dışa verir. 

Lavabo açıcı getirmesi istenir kendinden. Şu saat ancak gelebilirim olur mu? Çünkü her şey bekler ama gider beklemez. 

Sonunda eşi gider, lavabo açıcı alır. Bir ya da birkaç mı aldı. En iyisinden her çeşidinden mi aldı, kaç para verdi bilinmez. Çünkü kadının sadece yaşı değil, yaptığı harcama da sorulmaz. 

Alınan lavabo açıcıları kullanım kılavuzuna göre kullanılır fakat bana mısın demez. Gidere giden pis su mutfak lavabosunun altına dolar. 

Bu lavabo açıcı markaları işe yaramadığına göre demek ki daha kuvvetli lavabo açıcı markalarına ihtiyaç var. 

Kaçıncı telefonun ardından ağzının tadı kaçan arkadaş, yaptığı muhabbetlere ara vererek en iyi ve en kuvvetli lavabo açıcısının hangisi olduğunu gruba sorar. Gruptan farklı marka isimleri önerilir. 

Pazar pazar muhabbetin içine eden bu lavabo tıkanıklığı arkadaşın huzurunu kaçırır. Müsaade alır, çıkar. İlk işi en iyi lavabo açıcısını bulmaktır. Şu iyi, bu iyi, şu da kuvvetli denen lavabo açıcılarından 600 liralık alır. 

İçişleri bakanının daha önce denediği lavabo açma işine kollarını duvar. 600 liralık en iyisi ve farklı farklısı işe yaramaz. Hepsini lavabonun altına verir. 

Bu kadar kuvvetli lavabo açıcısı işe yaramadığına göre tıkanıklık büyük olmalıydı. Bunu da ancak çeşmeci yapardı. 

Arar bir çeşmeciyi. Üçten önce gelemem der. İyi de üçe kadar kim bekleyecek? Şehirdeki tek çeşmeci olmadığına göre bir başka tesisatçıyı arar. 12.00'de gelebilirim der. İyi bildin, bekliyorum denir. Ama çeşmeci bu. Verdiği saatte gelir mi? 

12.00'de gelirim diyen çeşmeci, 15.00'te gelir. Gelmiş ya geldiğine şükretmek lazım. Çünkü esnafların çoğunu tenzih etmekle birlikte esnafın verdiği söze güvenilir mi? Söz verip gelmeyeni de pek çok. 

Tesisatçı hemen işe girişir. İlk işi aynı gidere bağlı çamaşır makinesi ile bulaşık makinesinin gider hortumuna bakar. Çamaşır makinesinin giderini az çeker. Onca lavabo suyunu içine çeker. Su şarıl şarıl akmaya başlar. Suyla dolu lavabonun suyu boşalır. 

Tesisatçının işi bitmiştir. Ama gelmişken bir şey yapması gerekir. Çamaşır makinesi giderinin hortumunu çıkarır. Azıcık keser. Bulaşık makinesi ile çamaşır makinesi arasına bir tel koyar. Gider borusunu tekrar takar. 

Gider normale dönünce haliyle ev sahibinin yüzü güler. Çünkü basit olsa da sorun çözülmüştür. 

Tüm stres ve gerginlik biter. Ev sakinlerinin yüzü güldüğüne göre sırada çeşmecinin yüzünü güldürmek lazım. Çünkü geldi, hortumu çekip biraz keserek araya tel takarak emek sarf etti. 

Borcumuz ne kadar denir. 2000 lira der. Yaptığı iş bu olsa da istenen tamir ve servis parasını paşa paşa verir. 

Çeşmeci gittikten sonra evde bu hortumu içeri kim girdirdi tartışması oldu mu bilmiyoruz. Bildiğim, bu lavabo tıkanıklığı arkadaşa çok pahalıya patlamış. Eşinin lavabo açıcısına ne kadar harcadığını bilmiyoruz. Arkadaş 600 lavabo açıcısına, 2000 de çeşmeciye vermiş. Sonrasında, yenge hanım, dışa veren gideri temizlemek için ne kadar temizlik malzemesi kullandı? Bu işten dolayı akşama yemek yendi mi? Yendi ise evde mi yendi, dışarıda mı bilinmez. Çünkü iş güç arasında yemek yapmaya zaman kalmamış olabilir. Öyle zannediyorum, bu lavabo tıkanıklığı arkadaşa epey pahalıya patlamıştır. 

Ne diyelim, gelip geçmiş olsun. Allah başka dert ve keder vermesin. Lavabo tıkanıklığından dolayı kimseyi çeşmecinin eline düşürmesin. Allah arkadaşa güç, kuvvet versin. Daha fazla çalışarak bu tür servis parasını fazlasıyla kazansın. 

Merak ettiğim, bu arkadaş çeşmeciye verdiği bu servis parasını kazanmak için kaç saat çalışması gerekir? İnşallah arkadaş mevcut işini bırakıp çeşmeci olmaya karar vermez. Çünkü bu yaştan sonra olmaz. 

Sadede gelirsem, lavabonuzun tıkanmasını hiç tavsiye etmem. İnsanlık ve ev hali bazen böyle tıkanma olursa ne yapacağım diye kara kara düşünmeyin. Çünkü önünüzde bir tecrübe duruyor. Bu tecrübe öyle kolay kazanılmaz. 

Siz siz olun, arkadaşın izlediği yolu izlemeyin. Kısa yoldan sonuca gitmeye çalışın. Panik yapmadan, önce gider borusunu hafifçe çekin. Tıkanıklık gitmişse fazla deşelemeyin. İşinize bakın. Garanti olsun derseniz, giderin içi temizlensin diye bir lavabo açıcı kullanın. Ne yaparsanız yapın, eliniz telefona ve çeşmeciye gitmesin. Çünkü bu durumda sizi ben bile kurtaramam. 

GS ve FB Arasında Cereyan Eden Centilmenlik Örnekleri

Ezeli rekabetin iki temsilcisi GS ve FB ile ilgili centilmenlik örnekleri:

İki takım arasındaki ilk resmi maç 17 Ocak 1909 tarihinde oynandı. Maçı Galatasaray 2-0 kazanırken, ezeli rekabetin ilk golünü atan isim Emin Bülent Serdaroğlu oldu. Emin Bülent, Fenerbahçe kurucularının ve oyuncularının çok yakın arkadaşıydı. Maç bittikten sonra Fenerbahçeli oyuncular, kendilerine gol atan Emin Bülent’i sırtlarına alarak centilmence tribünleri selamlatmışlardı. 

“İki kulüp (1911-1920), işgal yıllarında ve sonrasında yabancı takımlara karşı güçlerini birleştirmiştir. Fenerbahçe ve Galatasaraylı futbolcular bir araya gelerek “Karma Takım” kurmuşlardır. Hatta iki takımın renklerinin karışımı olmasın diye siyah-beyaz formalar giyerek yabancı askeri ve sivil takımlara karşı ortak mücadele vermişlerdir”.

Galatasaray’ın Fenerbahçe’yi 6-1 yendiği tarihi maç, 20 Ekim 1914 tarihinde oynamıştır. Bu karşılaşma, sadece skoruyla değil, Türk futbol tarihindeki en büyük centilmenlik hikayelerinden birine ev sahipliği yapmasıyla bilinir. Maçın öne çıkan detayları şu şekildedir: Maçın asıl oynanması gereken tarihte Galatasaray’ın as oyuncularından Oberle kardeşler ağır hasta, Hasan ise sakattı. Baş kaptanı Galip Kulaksızoğlu, rakiplerini eksik kadroyla sahada görmek istemediğini belirterek maçı ertelemeyi teklif etti. Galatasaray bu asil teklifi kabul etti ve karşılaşma oyuncular iyileştikten sonra 20 Ekim 1914 tarihine ertelenerek oynandı. Oyuncuların iyileşmesinin ardından oynanan bu erteleme maçında, Galatasaray ezeli rakibi Fenerbahçe’yi 6-1’lik skorla mağlup etmeyi başardı. 

Ali Sami Yen’in Fenerbahçe’yi Kurtarma Girişimi (1918) :Birinci Dünya Savaşı’nın zorlu yıllarında Fenerbahçe Kulübü, dönemin işgal kuvvetleri ve siyasi baskıları nedeniyle kapatılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Galatasaray’ın 1 numaralı kurucusu ve başkanı Ali Sami Yen, ezeli rakiplerinin yok olmasını engellemek için harekete geçti. Kulüplerin birleşerek tek bir çatı altında Türk sporunu savunmasını teklif etti. Amaç, Fenerbahçe’nin mal varlıklarını korumak ve kulübün kapatılmasının önüne geçmekti. Bu zor günlerdeki dayanışma, rekabetin dostluk üzerine kurulduğunun en büyük kanıtı oldu.

Cumhuriyet’in ilk yıllarında takımların bugünkü gibi lüks otobüsleri veya bütçeleri yoktu. Kadıköy’de oynanacak bir maç için Galatasaray takımı karşı yakaya geçmek zorundaydı ancak o gün deniz çok dalgalıydı ve sandalı çekecek güçleri kalmamıştı. Durumu gören Fenerbahçeli futbolcular, rıhtıma gelerek Galatasaraylı oyuncuların içinde bulunduğu sandalı halatlarla karaya çekti.

Fenerbahçe’nin “Uçan Kaleci” lakaplı efsanesi Cihat Arman ile Galatasaray’ın unutulmaz golcüsü Gündüz Kılıç (Baba Gündüz) arasında geçen bir derbi maçı: Galatasaray atağında Gündüz Kılıç sert bir şut çeker, kaleci Cihat Arman topu kurtarırken direğe çarpıp bilincini kaybederek yerde kalır. Top ise yavaşça kaleye doğru yuvarlanmaktadır. Pozisyonu takip eden Gündüz Kılıç, boş kaleye golü atmak yerine topu çizgi üzerinde durdurur. Hakem şaşkınlıkla bakarken, Gündüz Kılıç hemen yerdeki arkadaşı Cihat’ın yardımına koşar ve sağlık görevlilerini sahaya çağırır. (1940’lar).

1950’li yıllarda İstanbul Beyoğlu’nda iki takım taraftarlarının ve yöneticilerinin ortaklaşa gittiği, duvarlarının yarısı sarı-kırmızı, diğer yarısı sarı-lacivert boyanmış ortak dernek lokalleri bulunuyordu. Maç günleri iki takım taraftarları buraya kol kola gelir, maçı birlikte izlerlerdi. Yenilen takımın taraftarı, yenen takımın taraftarına kahve ısmarlar ve birbirlerini tebrik ederek evlerine dönerlerdi.

"Galatasaray'ın efsane golcüsü Metin Oktay’ın 1969 yılındaki jübile maçında, Fenerbahçe'nin efsane ismi Can Bartu ile unutulmaz bir jest yaşandı. Maçın bir bölümünde Metin Oktay Fenerbahçe forması, Can Bartu ise Galatasaray forması giydi. İki efsane, ezeli rakiplerinin formalarıyla sahada birbirlerine karşı mücadele ederek tribünlere tarihi bir dostluk mesajı verdi". 

"6 Kasım 2002'de Fenerbahçe'nin Galatasaray'ı 6-0 yendiği tarihi maçta, Özhan Canaydın protokol tribününde ayağa kalkarak Fenerbahçe'nin attığı golleri alkışladı. Bu hareketi nedeniyle daha sonra dünya genelinde Fair-Play ödülüne layık görüldü".

Not: Örnekler yapay zeka yardımıyla değişik sitelerden alınmıştır. 

Ülkemizden Centilmenlik Örnekleri

Centilmenlik dendiği zaman kibarlık, nezaket ve empatiyi de düşünmek lazım. Centilmenlikte diğerkâmlık var, insana değer verme var, insanın kendisini değerli hissetmesi de vardır. Kendine Müslümanlıktan vazgeçme vardır.

En iyisi ülkemizdeki centilmenlik örneklerine bir bakalım. 

Otobüs ve toplu taşımalarda yaşlı, hasta ve hamile olanlara yer vermek.

Trafikte gönüllü geçiş hakkı vermek.

Siftah yapmamış komşu esnafa müşteri yönlendirmek...

Sporda centilmenliğe de birkaç örnek verelim:

"İsmet Karababa, Derbentspor kalecisiyken, hakemin göremediği pozisyonda topun çizgiyi geçtiğini ve gol olduğunu dürüstçe söyledi". Takımı küme düştü ancak CIFP tarafından "Dünya Fair Play Ödülü" verildi. (1982)

"Hilal Coşkuner, Balkan Kros Şampiyonası'nda liderken, yanlış yönlendirilen rakibini uyararak doğru yola soktu ve kendisi yarışı kaybetti. Uluslararası Fair Play Komitesi (CIFP) tarafından Kutlama Mektubu ile ödüllendirildi". (1985)

"Tarihi Kırkpınar Pehlivanları: Yağlı güreşte kendisinden yaşça büyük veya usta olan rakibin elini öpmek, yendiği rakibi yerden kaldırıp teselli etmek" vardır. 

"Alpay Özalan (EURO 1996): Hırvatistan maçının son dakikalarında kaleye giden Goran Vlaovic'i faul yapıp düşürmeyerek gole izin verdi. Bu hareketiyle UEFA tarafından Fair Play Ödülü'ne layık görüldü".

"Veli Kavlak (2014): Beşiktaş-Adana Demirspor kupa maçında, hakem rakip oyuncuya kırmızı kart gösterdi. Veli hakemin yanına giderek "Bana müdahalesi sert değildi, kart hatalı" diyerek kararı değiştirtmeye çalıştı".

"Galatasaray kalecisi Muslera, Beşiktaş derbisinde hızla kaleye yönelen rakip futbolcunun duramayarak direğe sertçe çarpacağını fark etti. Topu bırakıp vücudunu siper ederek rakibini sakatlanmaktan kurtardı".

"Oğulcan Ülgün (2026): Gençlerbirliği forması giyen Oğulcan, Fenerbahçe maçında kaleye doğru tehlikeli bir atak geliştirirken rakip savunmacı Mert Müldür'ün aniden sakatlanıp yerde kaldığını gördü. Gol atma şansı çok yüksek olmasına rağmen topu taca atarak oyunu durdurdu". 

"Hami Mandıralı (2002): Trabzonspor’un efsane şutörü Hami, Ankaragücü ile oynanan bir maçta kaleci Zafer’in sakatlanarak yerde kaldığını görmüştür. Top önünde ve kale tamamen boş olmasına rağmen şut çekmek yerine topu taca atarak oyunun durmasını sağlamıştır".

"Şenes Erzik (2015): Türk ve dünya futbol bürokrasisinde uzun yıllar dürüst, birleştirici ve etik değerlere bağlı yönetimiyle öne çıkmıştır. UEFA ve FIFA bünyesindeki bu örnek duruşu nedeniyle CIFP (Uluslararası Fair Play Komitesi) Kariyer Ödülü’ne layık görülmüştür".

"Beşiktaş Kulübü'nün efsanevi başkanı Süleyman Seba, tüm yöneticilik kariyeri boyunca rakiplerine duyduğu saygı ve sevgiyle tanınmıştır. Derbi maçlarından sonra dahi "Rakiplerimizi rencide edecek açıklamalar yapmayın" diyerek Türk sporunda nezaketin sembolü olmuştur".

"Göztepe – Karşıyaka Dünyanın Seyirci Rekoru (1981): İzmir’in iki ezeli rakibinin 2. Lig’de şampiyonluk için karşılaştığı maçı tam 80.000 seyirci bir arada, tribünlerde hiçbir şiddet veya olay yaşanmadan yan yana izlemiştir. Bu maç, rekabetin en centilmen halini dünyaya göstermiştir".

Not: Örnekler yapay zekanın verdiği örneklerden seçilmiştir. 

11 Ağustos 2026 Salı

Bir Öğrenciyi Dersten Nasıl Geçirdim?

Öğretmenliğimin ilk iki buçuk yılının ardından zorunlu hizmeti tamamlayayım diye bir başka ile tayin istedim. Bir ilçeye atandım. 

Okulda yeniyim. Kredili sistemin uygulandığı yıllar. 

Onuncu sınıflardan bir sınıfın siyer dersine giriyorum. İki saatlik bir ders. Ders yıllık değil, dönemlik. 

Öğretmenliğimin ilk birkaç yılından sonra prensibimdir. Soruları hazırlamadan önce sorumlu tuttuğum alanla ilgili ne kadar sayfa varsa tekrar okur. Her cümle ve paragraftan soru çıkarırdım. Çıkardığım bu soruları çalışma sorusu olarak öğrencilere dağıtırdım. 

Siyer dersinde de böyle yaptım. Yanlış hatırlamıyorsam kısa cevaplı 100'ün üzerinde soru vardı. Bunlardan soracağım. Lütfen çalışın dedim.

Bu yöntemle iki gruplu iki sınav yaptım. 100 alan olduğu gibi zayıf alan da oldu. 

Dönem sonuna doğru sözlü notlarının verileceği aşamada sınıf başkanının da notları zayıfmış. Efendi, sevdiğim bir öğrenci idi. "Hocam, bir şey yapabilir misin" demişti. Ben de şu anda bir şey diyemem. En iyisi kalacağını hesaba kat dedim. 

Bir gün okulun müdür yardımcısı, "Falan çocuk iyi çocuktur. Sizin dersten kalıyormuş. Bir şeyler yapamaz mısın" dedi. Hocam, ortalaması 40'ın altında ise bir şey diyemem. Henüz karar vermedim dedim. 

Ardından öğrenciyi çağırdım. Sınıf geçmek için araya birini koyarsan geçecek durumda olsan bile geçirmem. Arkasında kimsesi olmayan çocukların suçu ne deyip kızdım. 

Birkaç gün geçti. Sözlüleri vereceğim. Düşünüp taşındım. Oturup kalktım. Tüm öğrencilerin yazılı ortalamasını hesap makinesiyle çıkardım. Araya müdür yardımcısını koyan çocuğun ortalamasına baktım. Ortalaması 31 idi. 

Düşünüp taşındım. Bu efendi ve saygılı çocuğu geçirmeye karar verdim. Ama velisi gelmeyen, kendisine referans olunmayan diğer çocukların suçu ne idi? O çocukların da hakkını korumalıydım. 

Sonunda, bu çocuğu baz alarak ortalaması 31 ve yukarı olanların ortalamasını sözlü notuyla 45'e tamamlamaya karar verdim. 31 ve yukarısı dersimden geçti. Aşağısı yazın ders tekrarına kaldı. 

Evet, bu çocuğa torpil yapmıştım ama aynı torpili, çocukla aynı seviyede olup referansı olmayan diğer çocuklara da uyguladım ki haksızlık olmasın. 

1994-1995 öğretim yılının ilk döneminde başımdan geçen bu anekdot, 9 bin PKK'liyi kapsayan ve hatırı sayılır bir vekilin kabul oyuyla Meclisten geçen Çerçeve Yasa dolayısıyla aklıma geldi. Yasanın içeriğini tam bilmemekle beraber kanundan "Suça karışmamış örgüt üyeliği olanlar" yararlanacakmış. 

Ülkemizde bu şekil suça karışmadığı halde terör örgütü üyesi ve iltisaklısı olduğu için mahkumiyet alan ve görevinden ihraç olan insanlar var. Çoğu cezasını çekip çıkmış, kimisi yargılanıyor kimisi de halen cezasını çekiyor. Çoğu bu toplumun içinde yaşıyor. 

Çerçeve yasayla mademki "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi" murat ediliyor. Bu Kanun'dan diğer terör örgütü üyeleri de faydalandırılsaydı daha adil ve hakkaniyete uygun olmaz mıydı? Kanun'u terör örgütü kapsamına giren belli bir kesime uygulayıp aynı kapsama giren diğer terör örgütü mensuplarına uygulamamakla, toplumsal bütünleşme sağlanabilir mi? Madem devlet böyle bir Kanun'a ihtiyaç duydu. Bundan, darbe tetikçiliği yapmamış; polis, asker ve sivil öldürmemiş, eline silah almamış ama devlet nezdinde terör üyesi muamelesi görmüş kişiler de yararlandırılmalıydı.

Şimdi sırası değil denebilir. Bence tam sırasıydı. Mecliste farklı partilere mensup 468 vekil bu Kanun'a evet oyu verdiğine göre bir, iki parti hariç bu konuda Mecliste bir konsensüs sağlanmış demektir. Aynı vekiller pekala diğer terör örgütü mensuplarına da evet diyebilirdi. 

Bu terör örgütü mensuplarının da bu Kanun kapsamına alınması için illa Öcalan gibi bir aktör mü olmalıydı? Diğer terör örgütü mensuplarının arkasında kimse olmadığı için mi onlar bu Kanun'dan yararlandırılmadı? Bunun için illa bir süreç mi gerekiyor? Bence şık ve adil olan, arkası olsun veya olmasın suça bulaşmamış tüm terör örgütü mensupları bu Kanun'dan yararlandırılmalıydı. Derdimiz adalet olmasa bile en azından eşitlik sağlanmış olurdu.

Devlet dediğin ülke insanını suçlu kabul edilsin veya edilmesin, herkese eşit, adil ve kucaklayıcı olmak zorundadır. Birine öz, diğerlerine üvey evlat muamelesi yapmaması lazım. 

Hülasa, benim bir öğrenciyi geçirmek için koyduğum kriteri, Meclisimiz pekala diğerlerine de uygulayacak şekilde kapsamı genişletebilirdi. İşte o zaman -şayet fayda sağlayacaksa- toplumsal bütünleşme murat edilmiş olurdu. Heyhat ki heyhat... 

Yazılı ve Sözlü Kriterlerim

Öğretmenliğimin ilk yıllarından yönetici oluncaya kadar 13-14 yıl boyunca şimdilerde performans adı verilen sözlü notunu verirken ince eler, sık dokurdum. Şimdiki gibi bol kepçe ve aynı kepçe vermezdim. 

Kalacak öğrenciler var, kritik öğrenciler var, nasıl bir sözlü kriteri belirleyelim diye notların teslim gününe gelinceye kadar kendimce makul, anlaşılabilir ve vicdanımı rahatlatacak bir kriter belirlemeye çalışırdım. Öyle sözlü notu vermeliyim ki hak eden hakkını alsın, kimse haksızlığa uğramasın, hiçbir öğrenci mağdur olup gönül koymasın. 

Koyduğum kriteri de sınıfta tüm öğrencilerin huzurunda açıklamışımdır. Bazen verdiğim sözlü notunu okuduğum da oldu. 

Bu zaman zarfında "Hocam, sözlüme yüksek vermişsin. Hiç beklemiyordum. Çok teşekkür ederim" diyenleri gördüm. Onlara yanlışlık olmuş, düzeltirim dediğim oldu. Ben vermedim. Sen hak ettin dediğim de. Ama bugüne kadar "Beni bırakmışsın, bana herkesten düşük vermişsin. Haksızlık yaptın" diyene rastlamadım. Her öğrenci durumuna razı olur, memnuniyet duyar, durumuna razı olurdu. 

Aklımda kaldığı kadarıyla Kur'an-ı Kerim dersine girdiğim bir öğrenciye hangi notu vermişsen beğendirememiştim. Bu dersin yazılısı yok. Tamamen birebir okumaya bağlı bir ders. Öğrenci iyi okuduğunu sanırdı ama okuması, mahreçleri berbattı. Yanlışı doğrusunda fazla idi. Anlaması ve anlayışı kıt bu öğrenci dışında verdiğim notlardan hoşnut olmayan yoktu. Sınıf arkadaşları da bu öğrencinin kapasite ve çapını bilirdi. Sınıf nasılsa biliyor, bu çocuğa hendek atlatmaya gerek yok deyip fazla izah yaparak çenemi yormazdım. Çünkü zamanında o kadar dil döktüm. İkna etmeye çalıştım. Nuh dedi, peygamber demedi. 

İlk başlarda yazılı kağıtlarını derste okur, yanlışlık var mı diye tüm öğrencilere dağıtırdım. İsteyen cevap anahtarıyla karşılaştırabilir derdim. Çoğu gerek görmezken cevap anahtarındaki puanlamaya göre yazdıklarına bakan olurdu. 

Çoğu zaman ben notunu söylemeden kaç beklediğini sorardım. Notu beklediğinden düşük gelirse, al kağıdına vak. Bu da cevap anahtarı deyip kağıdı önüne bırakırdım. Beklediği nottan yüksek not alan öğrenci kağıdıma bakabilir miyim dediğinde, zaten yüksek gelmiş. Daha neyine bakacaksın deyip vermezdim. 

Bazen kağıtları vermeden yazılı notlarını okurdum. "Beklediğimden düşük geldi. Kağıdıma bakabilir miyim" diyene, al bak deyip kağıdı önüne koyardım. Kağıdına bakıp "Hocam, yanlışın içindeki tek doğru harfe bile puan vermişsin. Yanlışlık yok. Fazlasıyla vermişsin" deyip kağıdını geri veren de olurdu. 

Sınavlarda belli sayfa arası soru sorardım. Sınavda en az iki gruba ayırırdım. Sınav öncesi öğrencilere, şu anda iki sınav oluyorsunuz. Biri bu dersin sınavı. Diğeri de dürüstlük sınavı. Çalışmamış olabilirsiniz. Bunun telafisi var. Lütfen dürüstlükten ödün vermeyin. Sağa, sola bakmayın. Kopyaya yeltenmeyin. Size güveniyorum. İki puan fazla alacağım diye hakkınız olmayan şeyi yapmayın. Sınavda aklınızı kiraya vermeyin. Arkadaşınız sizden iyi yapar diye düşünmeyin. Kendi aklınıza güvenin. Telafisi olan ve dünyanın sonu olmayan basit not için hırsızlık yapan yarın hayatında daha büyük hırsızlıklar yapar türünden açıklama yapardım. 

Sınav esnasında çok hassas olur, hiç tolerans göstermezdim. Yine de kopya çeken belki olurdu. Çünkü iki gözüm ancak iki kişiyi görür, diğerlerini göremeyebilirdim. 

Sınavı okurken yazılan garip cevapları not eder, sınıfta okurdum. Okuduğum bir kağıtta gördüğüm bir yanlışı başka kağıtta da görünce bunlar birbirine bakmış diyerek iki kağıdı birlikte okur, yanlışa verdiğim puanı iptal eder. Puanları okurken kimin kime baktığını, şu cümleyi falan falandan çekmiş. Bir daha olmasın. Şakam yok derdim. 

"Aynı yanlışı düşünmüş olamaz mıyız" diyene, doğruda isabet olur ama yanlışta isabet olmaz. Lütfen savunmaya geçmeyin. Nazarımda küçülürsünüz derdim. 

Yazılılar bitip iş sözlü vermeye gelince, o zamanlar şimdilerde performans denilen sözlü puanını gramla veriyorum. Sözlü vermek için son haftaya kadar bekliyorum. Gelip giderken, oturup kalkarken vereceğim sözlülere bir kriter belirlemeye çalışıyordum. Öyle kriter belirlemeliyim ki hiçbir öğrenciye haksızlık olmasın. Hiçbir öğrenci bana haksızlık yaptın demesin. Verdiğim sözlü notu makul ve açıklanabilir olsun. Kısaca vicdanımın sesini dinliyorum. 

Yıllara ve derse göre değişse de sözlü notu vermek için şu kriterleri göz önüne aldığım olmuştur:

İki sınavından biri 50 ve yukarısı olanı dersten geçireyim. 

Ortalaması 40 ve yukarı olanlara geçer not vereyim. 

Derse katılan öğrencilerin yazılı notları ne olursa olsun sözlüsüne 100 vereyim. 

Derste nötr ve problemli olanlara yazılı ortalamasını değiştirmeyecek, sonu sıfır veya 5 olacak şekilde sözlü vereyim. 

Yazılı notu, dersteki uyum ve uyumsuzluğu ne olursa olsun, hiçbir öğrenciye yazılılarının ortalamasının altında sözlü notu vermeyeyim. 

Sözlü notu verirken dikkat ettiğim bir husus da kendisine karşı tavırlı olduğumu sanan problemli öğrencilere, bana takmıştı zaten diye düşünmesin diye yazılı ortalamasının beş, on puan yukarısını sözlü olarak verdim. 

Yazım uzadı. Burada keseyim. Bir sonraki yazımda belirlediğim bir sözlü kriterinden bahsedeyim. 

Çıkmayız Derler mi?

Çerçeve yasa gereği bu yasadan yararlanacağı düşünülen 9 bin PKK'li'ye, "Bu yasayı sizin için çıkardık. Haydi çıkın. Özgürsünüz" dendiğinde, ister misiniz bu 9 bin kişi, "Bu yasadan liderimiz, kurucu önderimiz Sayın Öcalan yararlanmıyormuş. Biz Öcalan için bu yollara düşmüştük. O içeride kalacak. Biz de özgür olacağız. Liderimiz de bizim gibi özgür olmadan özgürlük neyimize. Öcalan dışarıya çıkmadan biz asla çıkmayız. Anca beraber, kanca beraber. Ya hep ya hiç" deseler, bu durumda ne yaparız?

Bu durumda çerçeve yasa için tarafların onca çabası bir çırpıda boşa gider. Onca emek berhava olur." Terörsüz Türkiye" hülyamız da başlamadan biter.

Diyelim ki içerideki 9 bin tutuklu, "Önce can, sonra canan" deyip çıktı. Çıkınca, "Bize bu özgürlüğü sağlayan liderimize bir teşekkür borcumuz var. 9 binimiz birlikte onu ziyaret ederek huzurunda ona teşekkür etmek isteriz" derlerse bu durumda ne yaparız? Mevzuat buna izin verir mi? Haydi izin verdi diyelim. Hoş, mevzuat izin vermese de Meclis toplanıp "Adı geçen 9 bin kişinin Öcalan'ı ziyaret etmesinin önünde bir engel yoktur. Çünkü insani bir duygudur. Ziyaret edenler ve bu ziyarete oy vererek destek verenler ileride hiçbir şekilde yargılanamaz" şeklinde bir maddeyi çerçeve yasaya ekleyebilir. Ardından ziyaretin önü açılır.

Mesele bununla bitecek mi? 9 bin kişi toplu halde İmralı'ya nasıl götürülür? Bir şekil götürüldüler diyelim. Huzur 9 bin kişiyi alır mı?

Gel de çık bu işin içinden. Düşün düşün, bu işin içinden çıkamadım. 

Oldu olacak. Bu içeriden çıkanları bir de istihdam etmek lazım. Öyle ya bunlar dışarıda daş kökü mü yiyecek? 

Not: Çerçeve yasa 468 kabul, 88 ret, 6 da çekimser oyla TBMM'den geçti. Oylamadakş 468 kabulü anladım da ret ve çekimseri anlamadım. Mübarekler, hazır kanunda ileride yargılanmama garantisi de sağlanmışken bu kadar ret ve çekimser niye? Daha ne garantisi istersiniz?

Tasarruf Varken Yapılır

Gece serinde yürüyüş yapayım diye 00.30'u geçtikten sonra Evliya Çelebi Parkına geçtim. Vakit ilerledikçe park boşaltmaya başladı. Yürüyüş yolu boşaldıkça verdim kendimi yürümeye. Tek tük oturanlar da terk etti parkı. Kala kala çimleri sulayan görevliyle ben kaldım.

Eski hızlı ve tempolu yürüyüşlerimden birini yaptım. 10 tur attıktan sonra saatime baktım. Saat 2.00'ye geliyor.

Çimleri sulayan görevliye sana kolay gelsin deyip ayrıldım.

Yürüyüşü bitirip eve dönerken aklım sulanan çimlerde kaldı. Görevli, çimleri sularken kısım kısım açıyor. Çimler otomatik sulanıyor. 

Park büyük, parkın her bir yeri yemyeşil çimlerle kaplı olunca var gör görevli sabaha kadar çim sulamaya devam eder. Sadece çimler ve ağaçlar değil; parkur, kaldırım hatta asfalt da sulamadan nasibini alıyor.
*
Bir arkadaşı ziyaret etmek için Selçuklu Tıp Fakültesi Hastanesine gittim. Hastayla otoparkın önündeki ağaçlık kısımda oturduk. Gördüğüm kısımda, gelen ziyaretçiler otursun diye kamelyalar yapılmış. Etrafa baktım çim ekilmiş mi diye. Çimden eser yoktu. Çim olmadığı için sulamaya ihtiyaç görülmemiş. 
*
Hastayı ziyaret ettikten sonra Kampüs içine geçerek Edebiyat Fakültesine uğradım. Geçtiğim yerlerde çim olup olmadığına dikkat etmedim. Ümit ediyorum ki çim yoktur.

Bizde park ve bahçelere yeşil olsun, güzel ve bakımlı görünsün diye çim ekilir. Gerçekten çimin olduğu yerler göze ve gönle hoş geliyor.

Şu var ki çimlerin bakımı ve biçilmesi emek ister. Ayrıca kurumasın diye sürekli sulanması gerekiyor. Yaz dönemi belki de her gece sulanıyor. Bu işleri yapması için ayrıca eleman istihdamı da gerekir. Kısaca çim başlı başına külfet ve maliyettir, aynı zamanda kuyu suyu da olsa su israfıdır. 

Maliyetinden geçtim. Çim sürekli su ister. Her ne kadar bu sene rahmet bol olsa da sudan tasarruf etmemiz gerekir. 

Nasılsa bu sene yağmur çok yağdı. Su sorunu yok. Varsın sulansın denebilir. Yalnız bu sene yağan yağmurun önümüzdeki yıllarda yağacağını bilmiyoruz. Bu yüzden ne yapıp ne edip bundan sonra bu seneki gibi yağmurun yağmayacağını hesaba katarak yeraltı sularını tasarruflu kullanmamızda fayda var. Yarın su kıtlığı çektiğimizde suyu tasarruflu kullanalım, suyu boşa akıtmayalım demenin hiç gereği yok. Çünkü tasarruf varken yapılır. Yokken tasarruf yapılmaz. 

Çimler her ne kadar göze ve gönle hoş gelse de park ve bahçeleri güzelleştirse de çim ekmeye dur demek ve son vermek gerekir. Mevcutları da kurumaya terk etmek en iyisi. En güzel yeşillik ağaçtır. Ağaçlar da su ister ama çim gibi değildir. Sulayacaksak ağaçları sulayalım. Ayaklarımız çim görmektense varsın toprak görsün. 

10 Ağustos 2026 Pazartesi

Siyasetçi ile Politikacı

Siyasetle uğraşanlara siyasetçi ya da politikacı deriz. TDK sözlüğe siyasetçi yazıp aratınca politikacı kelimesine yönlendiriyor. Politikacı kelimesi dilimize Fransızcadan, siyasetçi kelimesi de Arapçadan geçmiş. Sadece "-ci" eki Türkçe. 

Siyasetçi toplumda daha çok kullanılmış olmasına rağmen TDK nedense politikacı kelimesinin tercih edilmesini uygun bulmuş. TDK'nin bu yaptığı, bir zamanlar dilimizi Arapçadan kurtarma çabasından başka bir şey değil. Dilimiz Arapçadan kurtulsun da kelime ha Fransızcadan gelmiş ha İngilizceden. Fark etmez. Yeter ki Arapça olmasın düşüncesinin bir sonucu olsa gerek. 

Benim için kelimenin hangi dilden geldiği önemli değil. Yeter ki dilimize yerleşmiş olsun. Yine de tercih gerekirse politika kelimesinden daha önce dilimize yerleşmiş, halkın kahir ekseriyeti siyaset kelimesini kullandığı için siyasetçi kelimesini kullanmayı daha uygun bulurum.

Kelime anlamı olarak politikacı, devlet işlerini yöneten veya siyasetle uğraşan kişiye dense de politikacı yerine siyasetçi denmesini daha saygın bulurum. Çünkü TDK'ye göre politikacı ile siyasetçi eş anlamlı olsa da bazı siyasetçilerin verdikleri sözleri tutmaması veya duruma göre fikir değiştirmesi nedeniyle politikacı kelimesine halk mecazi olarak "çok yüzlü" veya "iki yüzlü" gibi olumsuz anlamlar yüklemiştir. Çok yüzlü ise "Duruma, çıkara veya karşısındaki kişiye göre renk değiştiren, dürüst olmayan kişileri" tanımlar. 

Esas olan kelimelerin kök anlamı olsa da halkın kelimelere yüklediği anlam da yabana atılamaz. Çünkü politikacıya yüklenen anlam, "çıkarı için her şeyi yapan, güvenilir bulunmayan" anlamına geliyor. Bu durumda siyasetçi ile politikacı arasında dağlar kadar fark oluşmuş olur. 

Şimdi bizdeki siyasetle uğraşanlar halk nezdinde politikacı mı yoksa siyasetçi mi? İstisnalar kaideyi bozmamakla beraber bizde siyaset yapanların çoğu güven vermediği, menfaati için renkten renge girdiğinden, halk böyle bir anlam yüklemiş olabilir. TDK de halkın derdine tercüman olmak için politikacıyı tercih olabilir. 

Bizde siyasetle iştigal olanların politikacı mı yoksa siyasetçi mi olduğunu okuyucunun vicdanına bırakıyorum. 

Menfaati için takınmadık yüz bırakmayan filmlere konu olmuş Zübük misali politikacılar konjonktür gereği siyasette boy gösterir. Kısa zamanda parlar, parsayı toplar, sonra söner gider. Zübük filmini izlemeyenimiz yoktur. Yalnız fiiliyatta Zübük gibi parlayıp sonra sönüp giden politikacımız pek yok. Çünkü bizde siyasete tutunan mezara kadar bu mesleği icra ediyor. Çünkü bir şekilde halk nezdinde karşılığı var. Karşılık varsa politikacılar bu boşluğu dolduruyor. 

Gönül ister ki ülkemde politikacı değil, siyasetçi olsun. Çünkü politikacı çıkarı için her yolu mubah görürken siyasetçi devlet adamı gibidir. Politikacı, kendisini düşünürken siyasetçi; ülkesini, halkını ve ülkesinin geleceğini düşünür. Adımlarını da ona göre atar. 

Politikacı bir seçim sonrasını düşünürken devlet adamı siyasetçi ise memleketin 50-100 yıl sonrasını düşünür. 

Ülkemizde devlet adamı siyasetçilerin sayısının artmasını temenni ediyorum. 

9 Ağustos 2026 Pazar

Filmin Senaristi Olur da Siyasetçilerin Olmaz mı?

Sinema, film, dizi adına her ne dersek diyelim, filmde figürler olur. Kimi iyi rolde kimi de kötü rolde oynar.

Bir filmde iyi rolde oynayan diğer filmde kötü rolde görev yapabilir veya tersi. Yani bir filmde kötü rolde oynayan diğer filmde iyi rolde oynar.

Başrol oyuncusu da olsa filmin herhangi bir sahnesinde az veya çok rol alsa da hepsi birer aktör değil, figürdür. Esas aktör filmin senaristidir. 

Filmde rol alanların hepsi bu işi kendisine verilen rol gereği yerine getirir.

Filmde rol alanların hepsi bu işi para için yapar. Sadece rolleri gereği kimi az kimi çok alır. Takdir edersiniz ki başroldekiler daha fazla ücret alır.

Rolünü sahici yapanlar, verilen senaryoya göre rolünü oynayanlar şöhret bulur. Başka filmlerde de rol üstlenirler.

Rolünü sahici oynayanı yabana atmayalım. Seyirciyi ne kadar ikna eder, filme çekerse yapımcılar sıraya girer.

Rolünü yapanları izleyen bizler filme kendimizi kaptırırız. Filmin senaristini hiç aklıma getirmeyiz. Halbuki iyi ya da kötü rolde aktör gibi görünseler de rol alanların hepsi senaristin verdiğini oynayan figürdür.

Siz hiç sinemaya gidip de bir önceki filmde iyi rolde oynayan figürü kötü rolde oynarken gördüğünde oyuncuya kızan seyirci gördünüz mü? Görmeyiz. Çünkü rol gereği birinde iyi, diğerinde kötü oynadığını bilir.

Şimdi veya geçmişte film izleyen birileri iseniz buraya kadar yazdıklarımı bilir. Şimdi sinemadan siyasete gelelim. Sinema ve siyaset ne alaka demeyin. 

Malumunuz, "siyasi duruşunu, söylemlerini veya tarafını sık sık değiştiren, istikrarsız siyasetçiler" var. Bunlar için Türkçe literatürde ve siyasi dilde "fırıldak, omurgasız veya oportünist (fırsatçı)" kelimeleri kullanılır.

"Fırıldak: Menfaatine göre sürekli yön değiştiren kişileri tanımlayan en yaygın sokak ve siyaset ağzı terimidir".

"Omurgasız: Belirli bir dünya görüşü, ilkesi veya dik duruşu olmayan siyasetçiler için kullanılır". 

"Oportünist: Koşulları kendi lehine kullanmak için ilke değiştiren, fırsatçı yaklaşımı ifade eden akademik terimdir".

"Makavelist: Amaca ulaşmak için her yolu mübah gören, ahlaki ve fikri zikzakları normal sayan anlayıştır".

Döneklik: Eski siyasi görüşünü tamamen terk edip tam zıttı bir kampa geçenler için kullanılan eleştirel sıfattır. Siyasi literatürde bu durum bazen "pragmatizm" (faydacılık) veya "siyasi manevra" olarak da yumuşatılarak ifade edilir.

Gördüğünüz gibi fikrini değiştiren, zikzak çizen siyasetçilere neler deniyormuş neler. Bir de kızan kızana. Eski fikirlerini temcit pilavı gibi döndürüp döndürüp dinleyen ve dinletenler var. Dün böyle diyordu, bugün bak böyle diyor diyerek kızıp köpürüyor.

Bu tiplerin eline düşmüş siyasetçilere üzülüyorum.

En fazla da izlediği filmlerde hem iyi hem de kötü rolde oynayana kızmayan sinema seyircisine kızıyorum. Filmdeki çelişkiye kızmayan seyirci daha önce ak dediğine bugün kara diyen siyasetçiye kızıyor. Ne yaman çelişki bu böyle. Sanıyorlar ki siyasetçi dediğin hep omurgalı olacak. İyi de bunu niye filmde rol alanlardan istemiyorlar? Efendim, aynı şey demeyin. Ne belli, filmlerde senarist olduğu gibi siyasette de senaristlerin olmadığı. Filmdekiler iyi ya da kötü rolü senaryoya göre oynadığına göre siyaset sahnesinde yer alanlar da verilen senaryoya göre rollerini oynuyor olabilirler. Lütfen oynadığı rolden dolayı ne sinemacıya ne de siyasetçiye kızalım. Hiç senaryo gereği oynanan oyundan dolayı kızılır mı? Oyunu sahici oynuyor mu? Önemli olan da bu. 

Unutmayın ki adı üzerinde bir oyun olan filmde bile inisiyatif başrol ve diğer oyunculara bırakılmıyorsa, haydin bildiğiniz gibi oynayın denmiyorsa, ipin ucu hep senaristte oluyorsa, bir ülke yönetimi olan siyaset, siyasetçilerin inisiyatifine bırakılır mı? Belki de tek farkı, film, sinema ve dizilerin senaristi belli iken siyasetçilerin senaryosunu yazanları tam bilemeyebiliriz. 

Yazılan senaryoyu sahici oynayan siyasetçiler de tıpkı rolünü iyi oynayan başrol oyuncuları gibi uzun soluklu siyaset sahnesinde rol alabilir. 

Lütfen, siyasetçiler ayıplarken işe bir de bu yönden bakalım.  

Çerçevelik Yasa

Terörsüz Türkiye parolasıyla çıkılan yolda, halk arasında çerçeve yasa diye bilinen yasa Meclisten geçti geçecek. Hatta geçti diyebiliriz. Çünkü 360 vekilin imzası var. 

Yasanın içeriğini pek bilmiyorum. Yazılıp çizilene göre 9 bin PKK'linin bu yasadan yararlanması bekleniyor.

Bugün bir şey daha duydum. Yasada, "Bu yasayı hazırlayanlara yargılama yapılamaz" maddesi de varmış. 

Bildiğim bir şey daha var. Bu yasadan yasanın mimarlarından biri olan Öcalan da yararlanamıyormuş. Hoş, "Zaten kendisi de çıkmak istemiyormuş".

Yasada dikkat çeken bir diğer husus, PKK'nin tamamen silah bıraktığı yetkili organlarca teyit edildikten sonra yasanın yürürlüğe girecek olması.

Yasa TBMM'ye geldiği zaman kaç vekilin evet oyuyla geçer, bunu yasa Meclise sunulduğu zaman anlarız. Yalnız hem 6 farklı partiden imza koyan vekilin olması hem de 360 kişinin imza vermesi, istisnalar hariç, yasanın Meclisten konsensüs ile geçeceğini gösteriyor. 

Yasanın ne gibi olumlu ya da olumsuz sonuçlar vereceğini yasa uygulamaya konduğu ve ilerleyen zamanlar gösterecek. Yasa ve yasa kapsamına dair endişlerimiz olsa da bize düşen hayırlı olmasını dilemektir. Ötesine aklımız ermez. 

Anlamadığım, bir iki parti dışında konsensüsün sağlandığı bir yasa içerisine, "Kanunu hazırlayanlar yargılanamaz" maddesi niçin konur? Kanunu hazırlayanların bir çekincesi mi var ki böyle bir maddeye gereksinim duyuldu? 

Kanunu hazırlayan aktörlerden biri olmasına rağmen yasanın Öcalan'ı kapsamaması, gelecek eleştiriler için tedbir olsa gerek. Buna "Kendim için bir şey istiyorsam namerdim" de denebilir. 

Öcalan'ın bulunduğu yerden çıkmak istememesi, İmralı'da rahat olduğu şeklinde anlaşılabilir. Kendisine uygulanan tecrit de kalktığına göre denize nazır bir yerde yaşamaya devam edecek. Ben olsam ben de çıkmak istemem. Öyle ya deniz havası bir başka olur. Bir diğer yönü Öcalan özgür olup dışarı çıkınca hayatı tehlikeye girebilir. Çünkü bir kör kurşuna gidebilir. Ne de olsa seveni kadar sevmeyip nefret edeni de çok. Bu yönüyle Öcalan için en güvenli yer İmralı diye düşünülmüş olabilir. 

Bu kanuna şehit yakınları ve gaziler tepki gösterebilir. Bu tepkiyi en aza indirgemek amacıyla bu kanun Meclise sevk edilmeden önce şehit yakınları ve gazilerin maaşlarında iyileşme yapıldı. Bunun altında başka bir şey aramayalım. Tevafuk diyelim. 

Görünen o ki kapalı kapılar ardında ince dokunup sık elenen bu kanun, hazırlanırken her şey enine boyuna düşünülmüş. Olası tehlike ve eleştirilere karşı önlemler düşünülmüş. Evdeki hesabın çarşıya ne kadar uyacağını zaman gösterecek. 

Beni üzen, sürecin herhangi bir yerinde ve safhasında yer almamam. Çünkü ne vekilim ne yasanın mimarlarındanım ne de etkili ve yetkili bir makamdayım. Ne olur, kendini bir sanma demeyin. Böyle derseniz, üzülürüm. Çünkü kambersiz düğün olmaz. 

Bu halimle sürece nasıl destek verebilirim, bu yasanın bir eksikliği olabilir mi diye yine de kafa yordum. Aklıma gelen fikir, çerçeve yasanın tek eksiği çerçeve dedim. Çünkü adı üzerinde çerçeve yasa. Buna bir de çerçeve gerek dedim. Çünkü çerçeve yasa olur, çerçevesiz yasa. 

Çerçeve ne işe yarayacak? Çerçeve bu ânı ölümsüzleştirmek için gerek. Malumunuz bir fotoğrafı korumanın yolu o fotoğrafı çerçeveleyip görünür yere asmaktır. Böylece hem fotoğraf korunmuş olur hem de görenler hayırla yadeder, özlemini giderir. 

Çerçevede kimler yer almalı? Aslında bu da çerçeve yasanın içeriğinde yer alabilir, çerçevede kimlere yer verileceği Mecliste görüşülebilirdi. Neyse, kareyi ya da eksikliği ben tamamlayayım. Çerçevede; yasanın mimarlarına, yasayı hazırlayanlara, yasaya imza veren partiler ve vekillere, yasanın geçmesi için evet oyu verenlere hatta yasayı savunan gazeteci ve diğer zevata da yer verilebilirdi. Her birinin fotoğrafı çerçeve içine alınır, unutulmasın, ileride görenler hayırla yad etsin diye belirli yerlere bu çerçeveler asılabilir. Hatta Mecliste bu kanuna ret oyu verenlerin isim ve resimleri için de çerçeve düşünülebilir. 

Hay aklınla bin yaşa. Hiç aklımıza gelmemişti. Tam vekil olacak adammışsın dediğinizi duyar gibiyim. Lütfen, şımartmayın. Üstelik böyle önemli yasanın konuşulduğu bir süreçte hiç sırası değil. İstedim ki çorbada tuzum olsun.

8 Ağustos 2026 Cumartesi

Centilmenlik

Askerde iken satranç turnuvası düzenlendi. 

Biz satranç oynayanlar arasında olmasa da izleyiciler arasında kutuplaşma vardı. "Bizim görüşteki kazansın" düşüncesi hakimdi.

Bana düşünce yapısı dünya görüşüme zıt tiyatrocu bir genç denk geldi. Tek oyunda galip gelen bir üst tura çıkıyordu.

Rakibimi güzel bir oyunla mat ettim. Rakibim beni tebrik etse de taraftarı bu mağlubiyetten pek hoşnut olmadı. Çünkü arkadaşlarından ve gönüldaşlarından çok şey bekliyorlarmış. Beklemedikleri bu mağlubiyet onları şoke etmişti. Bizimkiler ise bu sonuçtan dört köşe olmuştu.

Tiyatrocunun taraftarlarından birkaçı "Arkadaş dün gece uyuyamadı. Uykusuzdu. Oyun oynamak için tam tavında değildi" dediler. Ben de madem öyle. Yarın dinç haliyle oyunu tekrar edebiliriz dedim. "Olur" dediler.

Bizimkiler, "Ne güzel yenmiştin. Ne diye oyunu tekrarlıyorsun? İyi yapmadın" dediler. Ben olsun deyip geri adım atmadım. 

Ertesi günü belirlenen saatte oyunu tekrarladım. Bu oyunda yenildim. Rakibimi tebrik ettim. O bir üst turda oyuna devam etti. Bense elendim.

Oyun değil mi? Ha bir üst tura çıkmışım ha elenmişim. Böyle düşünsem de yenilgiye üzülmemek elde değil. Hiçbir şey demedim ama rakip tarafından, "Siz bir defa centilmenlik yaptınız. Bu sefer centilmenlik sırası bizde. Oyunu tekrarlayalım. Bu sefer kazanan yoluna devam etsin" demedi.

Böyle bir beklentim yoktu. Ama böyle deselerdi daha şık olurdu. Ne diyeyim, canları sağ olsun. Centilmenlik denen şey parayla alınıp satılan bir şey değil.

Oyun olarak bildiğim ve bir zamanlar oynadığım tek oyun satrançtır. Amatör olarak değişik kişilerle oynarım. Rakibim kim olursa olsun centilmenliği hiç elden bırakmadım. Rakibin görmediği önemli taşını yiyecek durumda isem rakibime, vezir, fil, at, kalen boşta. Veriyor musun derim. Rakip de görmedim deyip hamlesini değiştirir. Böyle oyunların bir kısmında oyunu kaybettiğim olur. Rakibin ancak zorunlu olduğu taşlarını alırım. Çünkü benim için satranç, sessiz oynanan, hoşça vakit geçirten, birkaç hamle sonrasını düşündüren keyif verici bir oyun. Yenmişim, yenilmişim, fark etmez.

Centilmenlik kitaplarda yazılı bir kural olmasa da centilmenlik güzel bir değerdir. Bu değerin siyaset, ticaret, spor, trafik vb. her alanda olmasını isterim.

Siyaset ve ticarette pek görmesek de futbolda centilmenlik var. Mesela bir rakip futbolcu bir çarpışma sonrası sakatlık geçirirken top taca atılır. Rakibin tedavisi istenir. Rakibin bu jestine jest olarak rakip takım da tacı kullanırken topu rakibe atar. Bu karşılıklı jest seyirciler nezdinde alkışlanır. 

Trafikte de zaman zaman centilmenlik örneği görmek mümkün.

İsterim ki centilmenlik hayatın her safhasında olsun.

Ülkemizde centilmenlik örnekleri var mı diye göz attım. Bunu da bir başka yazımda yer vereyim. 

7 Ağustos 2026 Cuma

Futbolda Başarı

Avrupa liglerinden ülkemize transfer edilen; isim yapmış, kendini ispatlamış, gelecek vadeden, değeri paha biçilemez genç futbolcunun geldiği pek vaki değildir.

Bize gelse gelse, futbol kariyerinin son demlerini yaşayan yıldızlar geliyor. Gelene de dünyanın parası veriliyor. Mesela GS ve FB'de oynayan İlkay ile Kante 35 yaşında. TS'ye bu sezon transfer olan Muhammet Salah ise 34 yaşında. Bu futbolcuların üçü de Premier Lig’de top koşturmuş, adından söz ettirmiş yıldız oyuncular. Bunlar bu yaştan sonra oynasa oynasa ne kadar oynarlar? 

Muhammet Salah'ın ne yapıp ne yapmayacağını, Trabzonspor’a katkı sağlayıp sağlamayacağını zaman gösterecek olsa da İlkay ve Kante'nin yeterince varlık gösteremedikleri ortada. Zaten varlık gösterebilecek olsalar Premier Lig’den bize gelmezler. Gelmek isteseler de kulüpleri kolay kolay bırakmaz.

Görünen o ki İlkay, Kante ve Salah futbolu ülkemizde bırakacaklar. Aslında bırakmaya karar vermişler. Bizim ölümüz yeter, nasılsa bizi havada kaparlar, futbola veda etmeden önce iyi bir para kazanalım diye ya Suudi Arabistan'ı ya da bizi tercih ediyorlar. Durum bu iken bizim kulüpler de bu tip futbolcuları havada kapıyor. 

GS, FB, BJK bu tür ahi gitmiş vahi kalmış futbolcuları alıp yıllık dünyanın parasını veriyorlar. Kulübe bir kuruş kazandırmadan futbol hayatına son noktayı koyuyorlar. 

Merak ettiğim, bir kulüp satamayacağı, doğru dürüst verim alamayacağı bu tip futbolcuları niye alır? Bizim kulüpler alırken zarar ettikleri bu futbolculara verdikleri dünyanın parasını nereden, nasıl veya kimden temin ediyorlar? Bu değirmenin suyu nereden? Kar-zarar hesabı yapılmadan niye böyle futbolcuları renklerine bağlarlar?

Görünen o ki bizim kulüplerin bütçesi bir türlü kapanmayan devlet bütçesi gibi. Sürekli açık veriyorlar. Giderleri gelirlerinden az. Yine de burunlarından kıl aldırmayıp sükse yapmak için ve günü kurtarmak adına böyle futbolcuları almaya devam ediyorlar.

Futbol kulüpleri ne yapıp ne edip kar-zarar hesabı yaparak genç futbolcu transferi yapmalılar. Gelecek vadeden, kendilerinden başka kulüplere transfer olacak futbolcuları getirmeliler. Kulüpler günü ve yılı kurtaracak transfer politikasından vazgeçmeli. 

Türkiye Futbol Federasyonu burada inisiyatif alabilir. 30 yaşını doldurmuş yabancı futbolcuların transferinin yapılmamasını kural olarak koyabilir. En azından tavsiye kararı alabilir. 

Aslında Federasyon, 10+4 kuralını koyma yerine kulüplerin alt yapıya önem vermesini, her kulübün en az yarısının alt yapıdan gelen futbolculardan oluşacağını karara bağlayabilir.

Alt yapı zorunluluğu karara bağlanırsa kulüplerimiz alt yapıya önem verecek. Dışarıdan ıskartaya çıkmış futbolculara yönelmeyecek. Ülkemizin çocukları kulüplerde oynamak için yarışacak, kendini ispatlayarak aldıkları transfer ücreti ülkemizde kalacak. Biz dışarıdan ithal edeceğimize, fazlasını biz ihraç ederiz. Bundan hem ülkemiz faydalanır hem de çocuklarımız. Milli Takım daha fazla seçenek arasından futbolcu seçmiş olur.

Böyle bir kural hayata geçirilirse hem kulüplerimiz yaşını başını almış ya da adı sanı duyulmamış kişilere dünyanın parasını harcayarak ülkemiz yabancı futbolcu cenneti olmayacak hem bütçesini düzeltecek hem başarı yüzdesi daha yükselecek hem de milli takım Avrupa ve dünya kupasında daha başarılı olacak. 

Örnek mi istersiniz? 2000 yılında UEFA kupasını müzesine ve ülkemize getiren GS'nin 11'inde GS alt yapısından yetişen futbolcular ağırlıktaydı. Sadece üç dört yabancı futbolcu vardı. GS'nin bu kadrosu dört yıl üst üste Türkiye şampiyonu olduğu gibi ülkemiz o yıllarda dünya üçüncüsü olmuştu. Hem UEFA hem Süper Kupa hem de dünya üçüncülüğünde GS alt yapısından yetişen futbolcuların payı yadsınamaz. 

GS alt yapısından yetişen bu kuşak birbirlerini çok iyi tanıdıkları için maçı çok iyi okuyabiliyorken, bir makinenin dişlileri gibi maçta görevlerini tam yapıyorlar, takım oyunu oynuyorlardı. Bu futbolcuların çoğu UEFA kupası sonrası dışarıya transfer oldu. Ama çoğu gittiği kulüpte uzun süreli başarılı olamadı. 

Bana, yabancı futbolcu ağırlıklı bugünkü GS'nin kadrosu mu, 2000'lerin kadrosu mu dense tereddütsüz 2000'lerin kadrosu derim. Belki isimsiz kahramanlardı ama bugünkü kadro değeri yüksek GS takımından daha başarılıydı. 

Alt yapıdan gelen çocukların bu başarısını günümüzde hangi kulüp uygularsa başarıyı yakalar. Bunun için biraz sabır, iyi ve yetenekli çocukları bulmak ve gerekirse birkaç sezon şampiyon olmamayı göze almak gerekiyor. Sonrası başarıyı getirir ve başarıda istikrar yakalanır. 

6 Ağustos 2026 Perşembe

Olamadım Gitti

Öyle hayaller kurdum ki kurduğum hayallerle kaldım. Geldiğim nokta itibariyle kurduğum hayaller ayaklarımın altında. Maalesef olamadım gitti.

Halbuki ne ummuştum ne buldum. Bu durumda ben hayıflanmayayım da kim hayıflansın.

Öyle güç kuvvet bende olmalıydı ki sözüm kanun, nizam olsun, herkes karşımda el pençe dursun.

Her yaptığım savunulsun. Karşı çıkan olmasın. Had bilmeyenlere, beni saymayanlara haddini bildireyim. Bunları yaparken taş atıp elim ağrımasın. Emrinde maşalar olsun. 

Böyle derken hiç rakibim olmasın demiyorum elbet. Olsun ki hayat tekdüze olmasın. Rakip dediğin dişime göre olsun. Böylece kazanan hep ben olayım. 

Dilimin kemiği olmasın. Hiç omurgam olmasın. Daha önce ne demiştim diye düşünmeyeyim. Dün şöyle demiştim, bugün bundan vazgeçersem, başka bir görüş ortaya koyarsam elalem ne der endişem olmasın. Kimse buna cesaret edemesin. 

Her yere, herkese korku dağları salayım. 

Dün, bugün, yarın, geçmiş ve gelecekte her ne dersem, her ne görüşe sahip olursam olayım, hepsi alkışlansın. Ölümüne savunan trollerim olsun. Kimse, dün şöyle demiştin demeye yeltenmesin. 

Trol ordum, dün kara dediğime kara, bugün ak dediğime, ak desin. Erkek deveye dişi, dişi deveye erkek dediğime eyvallah desin. Kırıp döksem de kimsenin sesi çıkmasın, hatta ne güzel kırdı ne güzel döktü desin. Kırarken de ben ekmek yiyeyim, dökerken de. Dokunulmaz olayım. Çünkü yapan da benim içine eden de. Kime ne? 

Her daim sureti haktan görüneyim. Kimse benim samimiyetimi sorgulamaya kalkmasın. Çünkü samimiyet bende, içtenlik bende. 

Senaryoyu başkası yazsın. Senaristi benmişim gibi oynayayım. Herkes yazan ve oynayan olarak beni bilsin. Ne güzel yazdı ne güzel oynadı desin. Allah başımızdan eksik etmesin desin. 

Elim sıcak sudan soğuk suya değmesin. Bir elim yağda, diğeri balda; yediğim önümde, yemediğim arkamda olsun. Muslukların başında hep ben olayım. Kimini ihya edeyim kimini de doğduğuna pişman edeyim. Sürüm sürüm sütündüreyim. 

Para sıkıntım hiç olmasın. İtibardan hiç tasarruf etmeyeyim. 

Kısaca rahatça güdeceğim büyük bir sürüm olsun, kimse benim sürümün çokluğuna hiçbir zaman ulaşamasın. Dürüm sayesinde hep serde kalayım. Bir ben olayım, hep ben olayım, sadece ben olayım, hep benim dediğim ve istediğim olsun, bu uğurda satılması gereken ne kadar değer varsa hepsini satayım istedim. 

Heyhat ki Heyhat. Olamadım işte. 

5 Ağustos 2026 Çarşamba

1,03 Kuruşluk Bağışın Mesajı

Sayın Melih Gökçek, Yeni Parti'ye 1,03 lira bağışta bulunmuş. 

Niçin bu kadar gönderdiğini Sayın Gökçek, "Niyetinin 3 kuruşluk bir yardım olduğunu, bankanın 1 liranın altında yapılan EFT'yi kabul etmediği için 1,03 lira gönderdiğini" açıklamış. 

Gökçek sadece bağışta bulunarak yetinir mi? Mutlaka mesajını da verir. Çünkü işi ve varlık bedeni bu. Şöyle demiş: "Benim yardımımı lütfen dikkatli kullan. Parayı çarçur etmeyin. Bir de paraya Veli Ağbaba’ya dokundurtmayın. Cebine atar diye korkuyorum”.

Yeni Parti yetkilileri de "Milletimizin helal bağışlarına haram karıştırmayız. Aynen iade ettik" açıklamasını yapmış.

Bu haberi gazetelerde okudum. 

Görünen o ki hem yapılan bağışla hem de bağış sonrası yapılan açıklamalarla taraflar vermek istedikleri mesajı vermişler. 

Niyetim siyaset yapmak değil. Varsın taraflar mesajını vermeye devam etsin. Ben bu bağış olayına değineceğim.

Sayın Gökçek'in yaptığı bağıştan kim ne mesajı çıkarır bilmem. Herkes farklı farklı çıkarımda bulunabilir. Sembolik bir bağış denebilir. "Bağışımı şuna dokundurmayın, çarçur etmeyin diyerek parti içindeki hırsızlara işaret etmiş olabilir. Neyi kastettiğini en iyi Sayın Gökçek bilir.

Niçin 1,03 kuruş gönderdiğine dair açıklamasına da inanmak zorundayız. Çünkü kişilerin beyanı esastır. Banka üç kuruşluk havaleyi kabul etmediği için 1,03 kuruş göndermek zorunda kalmış.

Sayın Gökçek'in niyetini sorgulama imkanımız yok. Yalnız, gazetelerde yazılıp çizilen gerekçe ve açıklamaları okumadan, 1,03 kuruşluk bağışı duyar duymaz benim aklıma başka bir şey geldi. Bunu kabul eder veya etmezsiniz. Belki de amma da kötü düşüncelisiniz diyebilirsiniz. Belki de Gökçek böyle bir şeyi kastetmedi. Benim ki sadece yorum ve anladığım. 

Aklıma ne geldi? Geveleyip durma diyebilirsiniz. İnan eveleyip gevelememek mümkün değil. Argo kaçacak ama ifade etmek zorundayım. Şimdiden özür dilerim. Sayın Gökçek sanki bu bağış miktarıyla "üçün birini" alın demek istemiş.

Bu bağışı başka biri yapsa böyle bir şey hiç aklıma gelmez. Sembolik der, geçer gider, üzerine kalem de oynatmam. Söz konusu olan Sayın Gökçek ise nedense ilk aklıma bu geldi. İnşallah böyle bir kastı yoktur. 

Sayın Gökçek 20-25 yıl Ankara'yı yönetse de yaşı 77 olsa da bana göre büyümemiş, ergen çocuklar gibi. Maalesef bendeki imajı böyle. 

Ankara gibi büyükşehir ve başkenti yıllar yılı yöneten birini böyle bir imajla görmekten ziyade, kendisinden devlet adamı ciddiyeti görüntüsü beklerdim. Ama bildiğimiz Gökçek. Can çıkar, huy çıkmaz. 

4 Ağustos 2026 Salı

Konyalının Ortak Kap Israrı

Menüsü; yoğurt çorbası, etli pilav, bamya çorbası, zerde ve irmik helvası olan Konya düğün yemekleri, ülke çapında meşhur. Usta ellerde pişirilip servis edilen bu yemekleri yemeye doyum olmaz. 

Yiyenlerin midesi doysa da gözü doymaz. Özellikle yenen etli pilavın haddi hesabı olmaz. Bir daha bir daha derken etli pilav arka arkaya defalarca gelir. Herkes tıka basa doyar. Sonrasında da kaç tabak yedik muhabbeti yapılır. 

Menü çok zengin olmasına rağmen yenen onca tabak etli pilavın yanında ekmekten ödün vermeyenleri de çok. Bir pilav alıyorsa bir de ekmeği bölüp atıyor ağzına. Neymiş de “Ekmeksiz doymazmış”. 

Dinimizde sünnet olan, adına velime denen bu düğün yemeği kültürümüze işlemiş. Yıllardır bu gelenek devam ediyor. 

Son yıllarda maliyeti yüzünden düğün sahiplerinin çoğu yemeksiz düğün yapmak durumunda kalabiliyor. Çünkü yemek başlı başına bir maliyet ve külfet. Bu yemek özellikle Konya’da veriliyorsa maliyet daha da bir artıyor. 

Niyetim Konya düğün menüsünü anlatmak değil. Bu yemeğin yiyiş şeklini ele alacağım. Gerçi yazımı takip edenler Konya düğün yemekleri üzerine daha önce defalarca yazdığımı bilir. Hazır düğün sezonu iken tekrar ele almak istedim.

Özene bezene bin bir masrafla hazırlanan her biri lezzetiyle birbiriyle yarışan Konya düğün yemekleri, malumunuz ortak kaptan yeniyor. 

Bir iki arkadaşla otururken konu döndü dolaştı, ortak kaptan yemek yemeye. İki arkadaş da bu şekil ortak kaptan yenmesinden muzdarip idi. 

Daha önceki yazılarımdan birinde bahsetmiştim. Meram Tıp Fakültesinin mezun ve yakınlarına verdiği, menünün Konya düğün pilavı olduğu bir yemeğe katıldım. Konya dışından gelen ailelerin her biri ayrı ayrı sofraya oturmuşlar. Dekan yardımcısının yönlendirmesiyle bir sofraya oturduk. Bizden önce oturan ailelerin Adıyaman ve Elazığlı olduğunu yemeği beklerken tanışma faslında öğrendim. 

Soframız tamam olduktan sonra servis başladı. Ortaya yoğurt çorbası geldi. Biz başladık yemeye. Daha önce Konya’da okumuş biri de ucundan kıyısından yemeye başladı. Diğerleri bekliyor. Haydin, buyurun, niye yemezsiniz, tok musunuz desek de ne yoğurt ne de bamya çorbasına kaşık salladılar. Gelen pilavdan ölmeyecek kadar atıştırdılar. Hepsi bu. Bazısı kuru ekmek yedi ne çorbaya uzandı ne de pilava. 

Onlar yemeyince biz de ister istemez çekindik. Yine de yedik. Yedik ama birileri bakarken yemenin çok zor olduğunu söylemeliyim. Ortamın yabancısı olduğumuzdan mıdır, aklıma gelmediğinden midir, servis yapanlara ayrı tabak getirin de demedik. 

Niye yemediler? Ortak kaba kaşık sallandığı için. Çünkü “Biz koca Gonyalıyız. Ortak kaptan yeriz. Bunun tadı böyle gelir” desek de Konya dışında ortak kaptan yemek yiyen kalmadı. Aynı evin fertleri arasında bile kaplar ayrıldı. 

Nedense dünya ve Türkiye değişse de biz Konyalılar bu konuda ne dünyayı kendimize uydurabildik ne de biz dünyaya uyduk. Kendi bildiğimizi okumaya devam ediyoruz. 

Burada “Mümimin artığı mümine şifadır” diyebiliriz. “Ne olmuş ortak kaptan yenilmişse. Âdetlerimiz böyle. Dışarıdan gelen de buna uymalı” diyebiliriz. Ne dersek diyelim. Bir gerçek var ki belki de alışık olmadığındandır, ortak kaptan yemeyi bazılarının midesi götürmüyor. 

Her ne kadar “Bunun lezzeti burada. Böyle yemede bereket var. Biz âdetlerimize bağlıyız” desek de sofrada ortak kaptan yemeyenlerin de olabileceğini hesaba katarak düğün yemeklerini tabldot usulüne döndürmemizde yarar görüyorum. Mevcut tabldotlar Konya düğün yemeğine uygun gelmeyebilir. Konya’ya özel derin düğün tabldotlar yapılabilir. 

Tabldot usulüne geçildiği zaman düğün yemeği maliyetlerinin de düşeceğini düşünüyorum. Yemekler daha az yenecek. Bilmem kaç kat pilav yenmeyecek. Her masaya servis yapan elemana ihtiyaç duyulmayacak. Tabakları yıkama derdi olmayacak. Tıpkı self servis olan yerlerde olduğu gibi eline tabldotunu ve kaşığını alan sıraya geçerek aşçının yeterince koyduğu yemeği alan bir masaya oturup karnını doyuracak. Doymayan kalkıp ilave alabilir. Birkaç eleman boşalan tabldotları toplar, birkaçı da masaları temizler. 

Tabldot usulü yemek ikramında herkes yiyeceği kadar yemek alacağı için yemek israfı da olmaz. 

Eski köye yeni âdet getirmeyelim diyebilirsiniz. Aslında bunun uygulaması pandemide yapıldı. Plastik tabldotlarla önümüze yemek kondu. Az gibi görünen yemekle masamızdaki hepimiz doyduk. Midemiz doyduğu gibi gözümüz de doydu. Servis elemanları ilave isteyen var mı diye sordu. On kişilik masada sadece bir arkadaş ilave istedi. 

Tabldot usulü yemek ikramıyla bir çirkin görüntünün daha sona ereceğini düşünüyorum. Çoğu düğünlerde masalar ilk gelenlerle dolunca sonraki gelenler masada yemek yiyenlerin etrafını kuşatmak suretiyle ayakta bekliyorlar. Bu durumdan dolayı ne servisçi doğru dürüst hizmetini yapabiliyor ne yemek yiyen rahat edebiliyor ne de ayakta bekleşenler hoşnut oluyor. 

Hasılı, maliyetlerin iyice arttığı günümüzde düğün yapanlar velime vermeye ne kadar devam eder bilmem. Böyle giderse yemeksiz düğünler iyice artacak. Bu ayrı bir mesele. Ama en büyük temennim, ortak kaba kaşık sallamak suretiyle yenen Konya düğün yemeklerinin er veya geç ayrı kaplarda yenmesidir. Bakalım ömrüm bunu görmeye kifayet edecek mi?

Konyalılar bu konuda inat, vazgeçmez, dünya değişir Konya değişmez demeyin. O kadar da değil. Daha yakın zamana kadar düğün hediyesi olarak çokları kap kacak getirirken şimdi hemen hemen herkes kap kacak getirmeyi bıraktı. Yerine zarf içerisinde para veriyor. Bu âdet değişmişse ortak kaptan yemek yemeye de veda ederiz diye düşünüyorum. 

Bakırcı Kardeşler

Okuduğum fakülteye 2.sınıfta yatay geçişle geldim. Gelir gelmez okul ortamını bilen bir arkadaş, "Şu iki hoca tasavvuf düşmanı. Bunlardan uzak durmak gerek" şeklinde bir şeyler söyledi. Arkadaşın kendisi de bir tarikata müntesip idi. Bunu başkalarından da duydum. Çünkü fısıltı şeklinde tüm fakülteye yayılmıştı. Bu iki kişi hakkındaki sakıncalı ifadesini herkes duyduğuna göre bu iki hocanın da kulağına gitmemesi mümkün değildi. 

Bu iki hocadan tüm öğrencileri sakındıran geri planda bir el olmalıydı. Ama kimdi bilmiyorum. Şu var ki bu el başarılıydı. Çünkü herkes bu iki hocaya karşı ister istemez mesafe koyuyordu. 

Bu iki kardeşten biri Dr. öğretim üyesi, diğeri ise asistandı. 

Tehlikeli diye sakındıran bu iki kardeşte kibir yoktu. Çok mütevazı idiler. Herkese nazik ve kibarlardı. Herkese yardımcı olmayı prensip edinmişlerdi. 

Ne kadar iyi olsalar da sakınılması ve uzak durulması gereken kişilerdendi. Çünkü kim bilir içlerinde neyi barındırıyorlardı. Belki de iyi davranarak birilerini kazanmayı ya da üzerlerine atılmış algıyı yıkmaya çalışıyorlardı. Her ne olurlarsa, nasıl davranırlarsa davransınlar, o zaman ve şimdi bir tarikata mensup olmasam da tasavvufa sıcak bakmasam da mesafeyi korumalıydım. 

Sanırım ikinci sınıfta öğretim üyesi olan bizim danışman hocamızdı. Bir gün odasına gidip bir şey sormak istedim. Hocamız odasında yoktu. Asistan kardeşi odasından çıkarak "Buyur kardeş, ben yardımcı olayım" demişti. 

Bu sakıncalı kardeşlerden öğretim üyesi olan son sınıfta tasavvuf tarihi diye bir dersimize gelmez mi? Adam hem tasavvuf düşmanı idi hem de bu dersi ona vermişlerdi. 

Girdim dersine. Hoca öyle güzel öyle samimi öyle akıcı ders işliyor ki şapka çıkarmamak mümkün değil. Ama tasavvuf düşmanı olduktan sonra neye yarar? Ağzıyla kuş tutsa benim için bir şey ifade etmiyor. 

İlk iki saatti dersleri. Kuşeyri'nin risalesinden peygamberin 24 saatine dair ayet ve hadisler okuyor. Üzerine açıklamalar yapıyordu. Ben iyi bir dinleyici olsam da başkası rahat durmuyordu. Belli ki o da ön yargılılar kervanından idi. Bildiğim kadarıyla Süleymanlılar adlı gruba mensuptu. Hocanın her okuduğuna itiraz badından parmak kaldırıyor, bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Ah ne dediğini de bir anlasak. Bir böyle, iki böyle beş böyle. Hoca her birine dilinin döndüğünce cevap verdi. Hoca en sonunda, "Kardeş, ayet okuyorum. Okuduğum ayete bile parmak kaldırıyorsun. Ayetin neyine itiraz ediyorsun" dedi. Oymuş, bizim cemaat mensubu bir daha parmak kaldırmadı. 

Hocaya temkinli yaklaşsam da hiçbir dersini kaçırmadım. Üstelik diğer hocalar gibi yoklama alan biri de değildi. Diğer hocaların dersine son devamsızlık hakkımı bitirinceye kadar devamsızlık yapardım. Bu tasavvuf düşmanı (!) yoklama almamasına ve dersi de ilk ders olmasına rağmen hep katıldım. Yoklama alamamasına rağmen dersini hiç kaçırmadığım bir de İslam felsefesi adlı derse giren hocanın dersi idi. 

Bir derste bir arkadaş, "Hocam, bize bir yemek ikram etsen" dedi. "Olur arkadaş. Hangi gün yiyelim? Siz belirleyin. Şu anda sınıfta kaç kişi var? Sayın. Ben etli ekmek yaptırayım. Birlikte yiyelim. Yalnız benim evim müsait değil, evi müsait olanın evinde yiyelim", dedi. Bir arkadaş da "Bizim evde olur" dedi. Belirlenen günde arkadaşın öğrenci evinde hocamızdan etli ekmek yedik. 

Bu iki kardeş zaman zaman sürgün gitti sonra tekrar geldi. Belli ki sadece öğrenciler nazarında değil, sistem nazarında da sakıncalıydı bu ikisi. Akademisyenlikte ilerlemediler. Bilgileri mi yeterli değildi? Fazlasıyla bilgileri vardı. Ya kendileri istemedi ya da bir el bunların yükselmesini istemedi. 

Günü gelince emekli oldular. 

Emekli olduktan sonra köşelerine çekilip emeklilik hayatı sürmediler. Altlarında bisikletle nerede bir sohbete çağrıldılar, oraya gittiler. Gittikleri yerde önlerine konan ikrama el sürmediler. 

Zaman zaman ülke turuna da çıktıkları oldu. 
Özellikle küçük kardeş. Gittikleri her yere otobüsle seyahat ettiler. Öğrencileriyle buluşup Kur'an'dan ayetle okuyarak başka şehre geçtiler. Bu seyahat ve yaptıkları sohbetten kuruş faydalanmadılar. 

Paraları çok muydu? Belki de tek sermayeleri emekli maaşları idi. Arabaları olmadı. Bisiklet onların tek biniti idi. Son yıllara kadar cep telefonu bile kullanmadılar. İşittiğime göre basmatik telefonlar edinmişler. Babalarından kalma evleri de olmasa hiç dikili ağaçları olmadı. 

İki kardeş ömürlerini Kur'an ve hadis anlatmaya adadı. 

Geçenlerde küçük olanı vefat etti. Hanımına sabah namazını kıldırmış. Kur'an okurken vefat etmiş. 

Vefat haberini duyunca cenazesine katılmak için gittim. Maşeri kalabalık vardı cenazesinde. Sevenleri başta olmak üzere öğrenciliğinde bunlara ön yargı ile bakanların hemen hepsi vardı cenazesinde. Görünen o ki ön yargı ile yaklaşanların hepsi bu yargılarını terk edetek geç de olsa bir hakkı teslim etmiş. 

Büyüğü Mehmet, küçüğü Saffet olan bu iki kardeşe baktığım zaman hayatları boyunca ne mal edindiler ne mülk. Bildikleri ve inandıkları uğruna ömürlerini harcamışlar. Görünen o ki tasavvuf düşmanı denen bu iki kardeş meğer esas derviş esas tasavvufçu esas zahit bu ikisiymiş. 

İnandıkları gibi yaşayan, yaşadıkları gibi inanan Bakırcı kardeşlerden ağabey Mehmet'e sağlıklı ömürler, vefat eden Saffet'e Allah'tan rahmet diliyorum.