1 Temmuz 2026 Çarşamba

İbretlik Bir Mücadele Örneği

Bir varmış bir yokmuş. Ülkenin birinde bir grup market açmak istemiş. Fakat market açacak sermayeleri yokmuş. Bu durumda ağa ne güne duruyor. "Severim sizi. Dileyin benden. Ne isterseniz veririm" demiş.

Ağa sadece sermaye vermekle kalmamış. Market yerini temin etmiş. Marketin ruhsat, onay ve açılış işlemlerinde yardımcı olmuş. "Sizler sadece çalıştırın. Zira iyi çocuklarsınız. Ne isterseniz vereceğim" demiş.

Gel zaman git zaman market açanlar işi marketle bırakmamış. Her işe dadanmışlar. Yüzü de bulmuşlar ya. Neye, kime ihtiyaçları varsa ağanın kapısını çalmışlar. Ağa da yüz verdim astar istersiniz dememiş. "Helali hoş olsun. Alın alın" demiş hep.

Market işletenler kısa zamanda o ülkede her alanda söz sahibi olmuşlar. Ülkede bir güç olmuşlar. Güçlendikçe ve her alanda müşterileri arttıkça şımarmışlar da şımarmışlar. Güç zehirlenmesi yaşamaya başlamışlar. "Var mı bize yan bakan" dercesine herkese tepeden bakmaya başlamışlar. Kibirleri tavan yapmış.

Bu olup bitenlere ağa hiç ses etmemiş. Zira bunlar iyi çocuklar. Her şeyin en iyisini yaparlar. Birilerine güç gösterisi yapsalar da bana yapmazlar. Çünkü ne istedilerse verdim" demiş.

Ama bir zaman gelmiş ki bu market işletmecileri emellerine ulaşmak için ağayı engel görmeye başlamışlar ve oklarını ağaya döndürmüşler.

Ağa neye uğradığına şaşırmış. Çünkü marketçilerin bu yaptığı tamamen nankörlüktü, yiyip içtikleri çanağa pislemekti. İhanetin ta kendisiydi.

Aralarında bir mücadele başlamış. İş vuruşmaya, kan akıtmaya ve öldürmeye kadar varmış. Sonunda ağa işi kotarmış ve marketçileri alt etmiş.

Marketçilerin elebaşıları ülkeyi terki diyar etmişler. Gittikleri yerlerde de rahat durmamışlar. Ağa aleyhine lobi çalışması yapmışlar. Keyiflerine de diyecek yokmuş.

İhanet şebekesinin elebaşılarının farklı ülkelere gitmesiyle mücadele sona ermrmiş. Yeni bir mücadele başlatılmış. Ağa hainleri yakalama emri vermiş. Kaçanların ülkeye iadesi için kırmızı bülten çıkartmış. Fakat çoğu ülke suçluları iadeye yanaşmamış.

Bu durumda ağa ne yapsın ki. Gücü sadece ülkesindekilere yeterdi. O da öyle yapmış. Çünkü gücü kalanlara yetmiş. Ülkede bir temizlik hareketine başlamış. Suçlu avına çıkmış. Önce geriye dönük suç kriterlerini belirlemiş: Şu tarihe kadar bu marketten alışveriş yapanları hariç tutmuş. O tarihten sonra o marketlerden alışveriş yapmaya devam edenleri terörist ilan etmiş. İlan etmekle de kalmamış, hepsini cezalandırmış. İşi, aşı varsa kapı önüne koymuş. Bir kısmını da mahkum etmiş.

Ağanın bu mücadelesi takdir edileceği yerde bazıları, "Ceza yiyenler hep tüketici kesim. Üst tarafa hiç dokunulmadı. Adalet bunun neresinde?" dese de mücadele mücadeledir. Öyle ya yapmasalardı o marketlerden alışveriş. Ağa mı dedi onlara, gidin onlardan alışveriş yapın diye?

Hülasa, marketçiler ve ağa iki güç olduğu için güçlülere bir şey olmamış. En büyük zararı da alt taraftaki güçsüzler çekmiş ve hâlâ çekmeye devam ediyorlarmış. 

30 Haziran 2026 Salı

Gelin Saçı

Bugün, emekliliğinden kaç yıl sonra halk arasında "Evim Sistemleri" diye bilinen finans şirketleri aracılığıyla; ev alan, aldığı evin ödemesi devam eden biriyle görüştüm. Düğüne kalkışmış. Nasıl gidiyor dedim. "Sorma" dedi. Hayırdır dedim. "Gelin saçı yapılacakmış. 16 bin liraya anlaşmışlar. Bu parayı göndereceğim" dedi. Saç yapma o kadar var mıymış dedim. "Bizimkiler üç ay önceden anlaşmışlar. Şimdi daha yüksekmiş" dedi.

Kuaför parasını duyunca doğrusu şaşırdım. Düğün sahibine, "Ev alanla, evlenene Allah yardım eder" diyemedim. Bu sözü nasıl anlamamız lazım, bilemedim gitti. Çünkü ev alan da bir başına, evlenen de. Tırnağı varsa ancak başını kaşır. 

İnsan ev aldığında ve düğün yaptığında bir başına kalınca ev alanla, evlenene Allah yardım eder sözünü şimdi daha iyi anlıyor. İnsanımız öyle ki evini satarken bile devlete bizzat kendisinin ödemesi gereken harç parasını dahi ev alanın üzerine yıkıyor. Öyle zannediyorum insanımız, işi Allah'a havale ediyor, “sana Allah yardım etsin, benden bir şey bekleme” diyor. 

Neyse geleyim kuaför parasına. Fahiş bulduğum gelin saçı, piyasada ne kadarmış diye sanal aleme bir göz attım. Karşıma şu rakamlar çıktı:

"Türkiye genelinde gelin saçı fiyatları ortalama 2.500 ₺ ile 50.000 ₺ arasında. 

Fiyatlar; kuaförün popülaritesine, hizmetin paket içeriğine (saç, makyaj, prova) ve işlemin salonda veya düğün mekanında yapılmasına bağlı olarak farklılık göstermekte. 

Gelin başı uygulamaları genelde 4.000 ₺ ile 15.000 ₺ seviyelerinde.

Paket Fiyatları (Saç + Porselen Makyaj): Kampanyalı profesyonel paketler ortalama 6.000 ₺ ile 25.000 ₺ civarındadır.

Mekan / Otel Hizmeti: Hazırlıkların düğün salonu veya otelde yapılması durumunda ek ulaşım bedelleri yansıyabilir." (Al Bakışı). 

Gelin saçı için bu kadar para dökülüyorsa varın siz düğünün diğer masraflarını bir düşünün. Bilin ki her insanın altından kalabileceği bir şey değil düğün yapmak. 

İstediğimiz kadar düğünler sade olmalı diyelim. Kuaförü, düğünün tarafları, piyasa, ortam ve âdetler bildiğini okuyor. Sen de elin mahkum uymaya. 

Bu gelin saçı yapma rakamlarını görünce iştahım kabardı. Zamanında bir güzellik salonu açmak varmış. İşte o zaman paraya para demezdim dedim. Bilin ki yanlış meslek seçmişim. Ne diyeyim, talihime yanayım. 

Benden bu yaştan sonra kuaför olmaz ama "Okumanın anlamı kalmadı. Tüm meslekler doyuma ulaştı. Ne olacak bizim bu çocuğun hali” diye düşünüyorsanız, çocuğunuzu gözünüz kapalı kuaförlüğe verin. Tercihen kadın kuaförü olsun. Çocuğun ayda üç beş gelin saçı yapma işi alırsa o çalışadursun. Sen de yanında para sayma makinesi olduğu halde kasaya otur. Makine para sayıp dursun. Sen de zevkten dört köşe ol ve keyfine bak. 

28 Haziran 2026 Pazar

Konya'dan Dünyaya

Fî tarihinde merkez ilçeye üst düzey yönetici olarak atanan biri, ilçesine bir hedef koymuştu. Bilmem ne "ilçesinden dünyaya" demişti.

Ömrü hayatında okul müdürlüğü dışında başka bir idarecilik yapmamış bu kişinin koyduğu bu hedef çok büyüktü. Önce ilçesini yönetecek, buradan dünyayı yönetmeye açılacaktı. 

Çiçeği burnundaki yeni müdürün nazarında proje önemliydi. Projesi olmayan müdür makbul biri değildi. Böyleleri müdürlükte de kalmamalıydı.

İşe çok hızlı başladı. Birkaç gün içinde kendisine bağlı müdürlerden proje istedi. Tipini mi beğenmedi, zihniyet ve duruşunu mu yoksa geliştirdiği projeyi mi bilinmez, müdürlerin kahir ekseriyetini eledi. Daha doğrusu kendisine verilen, kimler kalacak kimler gidecek listesine göre hareket etti. Sıfırdan müdür seçerse ilçeden dünyaya hedefine ulaşabilecekti.

Yeni müdürlerle hedefine ne kadar ulaştı bilmiyorum. Bildiğim kadarıyla bir müdür yardımcısının organizesi ile birkaç günlüğüne Afrika'daki adı sanı duyulmamış bir ülkeye ikinci el elbise dağıtıp geldi. Arta kalan zamanında timsah üzerine oturarak çekindiği fotoğrafı sosyal medyaya servis etti. Hakkını yemeyeyim. Okul içinde toplanan ikinci el eşyaları dışarı çıkartıp verdiği poz da var akıllarda kalan. Başka ülke gördü mü bilmem ama ilçe müdürlüğü fazla uzun sürmedi. Kendisi bir başkasının mutsuzluğu üzerine gelmişti. Başkası da onun mutsuzluğu üzerine geldi.

Şimdilerde bildiğim kadarıyla "araştırmacı" adı altında bankamatik yöneticiliği yapıyor. Ne yeri var ne yurdu ne de koltuğu. Toplum içine de pek çıkmıyor. Koymuş bir uzun sakal. Takım elbiseyi bir tarafa atmış. Sadece birkaç hukuku olan kişiler arasında bot gösteriyor. Toplum içine çıkacak yüzü yok. Çünkü Çingene beyliği zamanında insanların işi, makamı ve ekmeğiyle oynadı.

Çingene beyinin fî tarihinde yediği bu herzeler nedense zihnimde bu günlerde belirdi. Çünkü şehrini yöneten bazılarının bununla yetinmeyip tıpkı bizim Çingene beyi ilçe eski yöneticisi gibi dünyayı yönetmeye talip olduğu haberlerini okudum.

Elbette büyük hedefler koymak güzel. İlçe ve ilden çıkan yöneticilerimiz dünyaya açılsın ve dünyayı yönetsin. Yalnız ilk önce ilçesini ve ilini yönetsin. İlçe ve işinin sorunlarını çözsün, sonra dünyaya sıra gelsin. 

Kaldırım Belediyeciliği

Evliya Çelebi Parkı'nın içindeki cami çevresinde hummalı bir çalışma gördüm. Burada ne yapılıyor diye o değilden bir baktım. Çevre düzenlemesi yapılıyor. 

Sadece Evliya Çelebi Parkı değil, Kayalıpark ve karşısındaki Aziziye Camii çevresinde de çevre düzenlemesi var.

Eski miting yeri olan Vakıflar Bölge Müdürlüğünün önündeki alanda da çevre düzenlemesi var. 

Aziziye Camii önündeki yola paralel yaya yürüyüş yolundan Mevlana’ya kadar yine hummalı bir çalışma gözüme ilişti. 

Belli ki yaz ayına merhaba dediğimiz, sıcakların iyice bastırdığı bugünlerde, kaldırımların ve belli parkların çevre düzenlemesine start verilmiş. 

Çevre düzenlemesiyle kastettiğim kaldırım ve tretuvar çalışmasıdır. Çünkü bizde hizmet dendi mi kaldırım ve tretuvar çalışması ilk akla gelir. Bu şekil hizmet de olmasa bizim belediyeler ne yapardı bilmiyorum. 

Niyetim siyaset yapmak, birilerine laf sokuşturmak, yapılan çevre düzenlemesini küçümsemek, siyasi içerikli bir yazı yazmak değil. Sadece bir tespitte bulunmak. 

Partisi ve zihniyeti ne olursa olsun bizde belediyecilik kaldırım ve tretuvar çalışmasından ibaret. Elbette kaldırım, tretuvar çalışması ve çevre düzenlemesi olacak. Yalnız yaptığımız kaldırım, tretuvar ve çevre düzenlemesi alt ve üst yapısıyla bir defa yapılmalı. Üç beş senede bir değiştirilmemeli. Bir yapıldı mı kolay kolay değişmeyecek şekilde evladiyelik olmalı. 

Nedense ne yaptığımız binalar ne de çevre düzenlemesi evladiyelik. Başka ülkelerde bir defa yapılıp son nokta konan kaldırımlar var. Örnek mi istersiniz? Daha önce Berlin kaldırımları diye yazı konusu edinmiştim. Berlin'de bulunduğum süre içinde en dikkatimi çeken şeylerden bir tanesi de sokak ve caddelerdeki birbirine benzer kaldırımlar. Bu kaldırımların tarihçesini bize çay ikram eden Sivas Gürünlü bir gurbetçiye sormuştum da aldığım cevap, "Bu kaldırımların ne zaman yapıldığını bilmiyorum. Yalnız ben buraya 1984 yılında geldim. Bu kaldırımlar bu şekil yapılı idi ve değişmedi" oldu. Bu cevaba hayret ettim. Ortasında büyükçe düz taştan, kenarlarında küçük küçük parke taştan ibaret bu kaldırımlar artık ne zaman yapıldıysa. 

Görünen o ki kaldırımlara, altından geçirdikleri elektrik ve telefon kablolarına, yollarına ve altında geçirdikleri su ve kanalizasyon alt yapısına ve bisiklet yoluna Almanlar, zamanında bir defa masraf etmiş, vatandaşının hizmetine sunmuş. Bir daha da sökme, yamama, kaldırım döşemeye ihtiyaç duymamış. Öyle zannediyorum, Almanya'da parke ve tretuvar üretim ve satışı yapan bir firma varsa, sinek avladığı için çoktan kepenkleri kapatmıştır. Bizde ise bu iş üzerine ticaret yapan varsa ihya olur. 

Gerçi bizde sadece kaldırım ve çevre düzenlemesinin değil, yaptığımız binaların bile ömrü uzun değildir. Ekonomimizin canlılığı inşaat sektörüne bağlı. İnşaat durursa piyasada yaprak kıpırdamaz.

Almanların çözdüğü meseleyi biz niye çözemiyoruz? Görünen o ki Almanlar hem bina hem yol hem alt yapı hem kaldırım düzenlemesi işini evladiyelik yaparken biz pansuman tedbirlerle günü kurtarmaya çalışıyoruz. İsrafa karşı olsak da en büyük israfı bu alanda yapıyoruz. Çünkü bizde rant ekonomisi hakim. Yap-yık, yık-yap, alçak kattan yüksek kata çıkmak bizim işimiz. 

Bina, yol, alt yapı ve çevre düzenlemesinde mesafe kat etmek istiyorsak, ülke ve şehir yönetimine talip olanlarda, bir süre Almanya’da çalışmış olmak kriterini koymak lazım. Belki o zaman tüm işimiz, "Türk gibi başla, Alman gibi bitir!" şeklinde olur. 

26 Haziran 2026 Cuma

Mahallemde Felekten Bir Gece

Mahallem sessiz, sakin bir yer. Tam kafa dinlendirmelik. Sokağımız dar olduğu için araba gürültüsü de yok.

Sessiz ve sakinliğiyle huzurun adresi olan mahallem bu akşam beni şaşırttı. Eski halinden eser yoktu. Çünkü akşamdan gece saat 22.30’a kadar evin içine kadar gelen müzik çaldı durdu. Belli ki bir yerde düğün vardı.

İyi de mahallemde ve mahalleme yakın bir yerde düğün salonu yoktu ki düğün olsun. Acaba birileri evinin önünde, sokak ortasında çalgılı ve oynamalı bir düğün mü yapıyordu? Pek bir anlam veremedim.

Saat 22 sularında marketlere bir uğrayayım diye evden çıktım. Dönüşte farklı bir yolu tercih ettim. Yürüdükçe müziğin sesi daha da yükseldi. Ses bu aralarda bir binadan geliyor olmalıydı. Ama hangisinden? 

Galiba biri evin alt katını düğün salonu yapmış olmalılar dedim. Evin altı düğün salonu olur mu demeyin. Oturduğum siteyi yapan, bodrum katlara kapalı otopark yapmak istemiş. Mülk sahibi, olmaz. Ben buraya düğün salonu yapacağım demiş. Şimdi bomboş. Çünkü mülk sahibi binayı teslim almadan vefat ettiğinden düğün salonu yapmak nasip olmamış. Haliyle bina ve mahalle sakinleri düğün salonundan mahrum kalmışlar. 

Az daha yürüyünce bir ortaokul belirdi önüme. Meğer müzik, ses okulun bahçesinden geliyormuş. Belli ki bu okul da mezuniyet gecesi düzenlemiş. 

Okulun bahçe kapısından girip içerideki ortamı görmek istedim. Kapıda güvenlik geri çevirir diye düşündüm. Çünkü okulun ne öğretmeni ne öğrencisi ne de velisi idim. Kapıya baktım. Güvenlik namına kimse yoktu.

Kapıdan girdim. Girişte bilmem ne organizasyonunun ismi vardı. Belli ki mezuniyet törenini bir organizasyona vermişler. 

Okulun duvarına bir çay ocağı konmuş. Kapı girişinin solunda çekilen fotoğraflar sergilenmiş. Sanırım fotoğrafını almak isteyen buraya ücret ödemesi gerekiyor.

Okulun solundaki kalabalığa doğru yürüdüm. Anne ve babalar sandalyelere oturmuş. Sahnede ise kızlı, erkekli öğrenciler müzik eşliğinde oynuyor. Müziğin biri bitiyor, diğer başlıyor. Oynamalı düğünleri aratmıyordu kısaca. 

Öğrenciler oynamada acemilik çekiyor mu diye baktım. Müziğe uygun oynuyorlar. Ben de bu millet oynamayı nerede öğreniyor, bunun için ücret vererek ders mi alıyor diye düşünürdüm. Düğünlerde her müziğe uygun oynayan kişiler, meğer bu tür mezuniyet gecelerinde oynaya oynaya acemiliklerini atıyorlarmış.

Kız öğrencilerin giyimleri de tam düğün benzeri bir giyim. Bu giyim için görünen o ki masraftan hiç kaçınılmamış.

Üç beş dakika ortama baktım. Sunucunun “son müziğimiz, bundan sonra bitiriyoruz” anonsuyla ayrıldım. Eve gelinceye kadar müzik devam etti.

Eve girince odasında sınava hazırlanan çocuğumu mutfakta gördüm. Kitapları masaya sermiş, çalışıyor. Hayırdır, yer mi değiştirdin dedim. “Müziğin sesinden derse kendimi veremedim” dedi.

Akşam başlayan müzik 22.30 gibi kesildi. Belli ki organizasyonla bu saate kadar anlaşılmış.

Sesin kesilmesiyle birlikte mahallem eski sessizliğine yeniden büründü. 

Mezuniyet programı boyunca nasibimize bize ses, gürültü ve müzik düştü. Mezuniyet programı aileye, okula neye mal oldu bilmiyorum. Bildiğim o kadar tepkilere rağmen bu mezuniyet geceleri hız kesmeden devam ediyor. Okullar, okul kademeleri adeta birbiriyle yarışıyor. 

Madem bu mezuniyet geceleri yapılacak madem bu mezuniyetin organizasyonu firmaya verilecek madem mezuniyet için masraftan kaçınılmayacak. Oldu olacak bu mezuniyet programlarını düğün salonlarında yapsalar daha iyi olurdu. Çünkü etrafı meskûn mahal olan mahalle sesten rahatsız olmazdı. Kendileri çalıp kendileri oynardı.

Hasılı evin içine kadar gelen, tüm mahalleye yayılan müzik mahallenin kulaklarının pasını sildi. Mahalle felekten bir gün çaldı. Farklı günlerden bir gün yaşadı.

Meraklısına not: Kepler atıldı mı derseniz, görmedim. Çünkü programın çoğuna vakıf değilim. Ama bu işler kep atılmadan olmaz. 8.sınıf anneleri “LGS annesi” yazdırıp sahneye çıktı mı derseniz, bu kısmı da görmedim. 

25 Haziran 2026 Perşembe

Ayak Oyunu

Biz her ne kadar Allah'ın dediği olur diye inansak buna bir de bu ülkenin oyun kurucuları kimse, onların da dediği olur diye eklemek lazım.

Öyle görünüyor ki oyun kurucuları senaryo yazıyorlar. Aktör görünen figürler de senaryonun gereğini yerine getiriyor.

Bu işi öyle ciddiye alıyorlar ki işi vatandaşın vicdan ve tercihine bırakmıyorlar. Öyle şeylere imza atıyorlar ki vatandaşın vicdan ve tercihini esir alıp onları yönlendirebiliyorlar. Bunun adına da demokrasi diyorlar. Vatandaşın tercihi böyle tecelli etti diyorlar. 

Siyasetle işim olmasa da bu ülkede olup bitenleri ibret ve hayretle izliyorum diyeceğim ama artık ne ibret alıyorum ne de hayret ediyorum. Çünkü ne sureti haktan görüneninden ya da gösterilenden ne de şeytan gibi gösterilenden bir beklentim var. Çünkü nazarımda bu ülkedeki siyaset kirli işliyor. Bu kirli siyaseti gören şeytan, boynuz kulağı geçti. Artık benim bunlara verebileceğim, onların da benden alacağı yok. Ancak ben onlardan çok şey öğrenirim deyip köşesine çekilmiş, bizi izliyor.

Güncel siyasete gelmek ve üzerinde durmak istemesem de ne demek istediğim anlaşılsın diye mecburen partilere değineceğim.

Normal süresi 2028 olan Cumhurbaşkanlığı seçimine daha iki yıl olmasına rağmen oyun kurucular şimdiden düğmeye basarak 2028 seçimlerini kotarmak istiyorlar. Görünen o ki mevcut iktidarı korumak, iktidar alternatifi olarak görünen partiyi de alternatiflikten uzaklaştırmayı hedeflemişler. Mutlak butlan kararı ile hedeflerine emin adımlarla ilerliyorlar.
Mutlak butlan kararı öncesi pek az istisna dışında ne kadar CHP'li belediye varsa yolsuzluk adı altında operasyon üstüne operasyona uğradı. Aynı partiye ait operasyon o kadar çok ki "bu parti çalıyor, çırpıyor" şüphesi belleklere yerleşiyor, yerleştiriliyor. Böylece algılar oluyor olgu, olgular oluyor algı. Algı ile olgu karışıyor birbirine. 

Bu iş o kadar sahici yapılıyor ve kitabına uyduruluyor ki şikayetçi ve itirafçı da içeriden bulunuyor ya da çıkıyor ki tüm emek boşa gitmesin. 

Tam bu aşamada vekil ve belediye başkanları bir bir istifa edip iktidar partisine geçiyor. Geçiş yapan vekil ve belediye başkanlarıyla ilgili "baskı sonucu geçiyor", "operasyondan kurtulmak için parti değiştiriyor" sözleri ne kadar gerçek, bu da bir muamma. 

Adı geçen partinin operasyon üstüne operasyon geçirmesi, vekil ve belediye başkanlarının partilerinden istifa edip iktidar partisine geçmesi, hedefe ulaşmak için yeterli görülmemiş olmalı ki verilen mutlak butlan kararıyla birlikte, partide bir ikilik ortaya çıktı. Bu ikilik kolay kolay giderileceğe benzemiyor. Öyle zannediyorum, bu parti bölünmeye kadar gidecek. Eğer çok anormal bir durum ortaya çıkmazsa evlere şenlik bu görüntüsüyle, bu parti mevcut seçmenini de tutamaz. Çünkü "Kendisi muhtacı himmet bir dede, nerde kaldı gayrıya himmet ede" görüntüsü vererek kimseye güven vermiyor. 

Oyun kurucular bu ülkede kimse, bu işi enine boyuna düşünüp uygulamaya koymuşlar. Şayet partiye kayyım atasalardı bu sonucu alamazlardı. Çünkü kayyım, hazırında o parti ileri gelenlerini kenetler, birlikte mücadele ederlerdi. 

Görünen o ki birlikten ziyade bu partinin bölünüp parçalanması murat edilmiş. 

Bölünüp parçalanma bu ülkenin hayrına olur mu? Bir hayır görünmese de her şeyde bir hayır vardır diye düşünmek lazım. Çünkü alternatif görünen ama bir türlü alternatif olamayan, alternatifliği de kimseye kaptırmayan bu parti küçülür giderse, bakarsınız bu millet bir başkasını alternatif olarak ortaya çıkarır. Bakalım oyun kurucuları böyle bir risk için tedbir almış mıdır? Bunu da zaman gösterecek. 

Şu var ki bizde Bizans oyunları bitmez. Ne de olsa onların bıraktığı toprağın varisleriyiz. İran’la da komşuyuz. Birbirimizin sınırlarına riayet etsek de onlardaki Acem oyunu bize de sirayet etmiş olmalı. Biz buna kısaca ayak oyunu diyelim. 

Bizans ya da Acem oyunu veya ayak oyunu ne zaman ortaya çıkar? Mevcut egemenler işini düzgün yapmaz, sürekli irtifa kaybetmeye başladıkları zaman yaptıkları en iyi iş ayak oyunlarıdır. Siyaseti de böyle dizayn ediyorlar. Bunlar demokrasiye de inanıyorlar. Daha doğrusu demokrasiyi araç olarak kullanmayı çok iyi beceriyorlar. Dizayn sonrası, haydin sandığa, seçin beğenin diyorlar. Durum bu. Yersen... Biz de afiyetle yiyoruz. Ama iştahla ama iştahsız.

Şu var ki bu ülkede deniz birer, kum biter ama atak oyunu bitmez. Çünkü ayak oyunu bizim işimiz. 

Not: Bu ülkede senaryo yazanların ve oyun kuranların, görünen aktörler olduğunu sanmıyorum. Çünkü onlar ama iyi rolde ama kötü rolde bu oyunun figüranlarıdır. Onlar aktör görünümlü figürandır. 

23 Haziran 2026 Salı

Bloke Olmak

Bildiğim kadarıyla üç GSM operatörümüz var. İkisi kayyımda. Diğer iki tane daha var. Onlar da kayyımda olan bir GSM'nin alt yapısını kullanıyor. 

Cep telefonu kullananların çoğu, yılda bir operatörlerin yeni müşteri kazanmak amacıyla düzenledikleri kampanyalardan uygun olanlara geçiyor.

Operatörlerden hiçbirinin mevcut müşterimizi tutalım diye bir derdi ve amacı yok. Varsa yoksa yeni müşteri kapma yarışındalar.

Mevcut müşteriyi tutup memnun etmek ve devamlı müşteriyle çalışmak, müşteriyi memnun ettikçe yeni müşteriler kazanmak, böyle yapa yapa kurumsal bir firma olalım demek varken bizim operatörler, düzenledikleri kampanyalarla yeni müşteri avına çıkıyor. Bunu biri değil, hepsi yapıyor. Bir taraftan yeni müşteri kazanayım derken eski müşteriyi kaybetmek operatörlere ne kazanç sağlar, inanın hiç anlamış değilim. Bir anlasam yeni bir şey daha öğrendim diye çok mutlu olacağım.

Yılda bir GSM değiştirme furyasına birkaç yıldır ben de dahil oldum. Çünkü mevcut operatörüm avantajlı bir fırsat sunmadığı gibi son birkaç ay kala gece gündüz arıyor. "Avantajlı kampanyamızdan yararlan" diye. Dersin ki bize sunduğunuz avantajlı değil, şu kampanyalarınız var. Bu imkandan biz de yararlanalım. Ne mümkün. "Efendim o kampanya yeni hat ve hattını değiştirenler için. Siz faydalanamıyorsunuz" cevabı alıyorsun. 

Kıymet bilmeyende durmayayım, ilgi gösterene geçeyim diyorsun. Birden geçemiyorsun. Çünkü taahhüdün var. Mecburen iki, üç gün kala geçmeye kalkıyorsun. Mevcut operatörümden öbür aya fatura gelmesin diyorsun. Bundan kaçınmak ne mümkün. Geçiş işlemleri mutlaka diğer aya sarkıyor. Gün bazında olsa da diğer ay da fatura geliyor. 

Geçiş onaylanınca SIM kartı değiştireceksin. Bunu yapmak için toplu iğne bulacaksın. Yeni operatörü otomatik ödemeye vereceksin. Eski hattın otomatik ödemesini iptal edeceksin. 

İş bununla bitmiyor. İnternet bankacılığına gireceksin, İnternetten alışveriş yapacak olursun. Gelmesi gereken mesaj gelmez. Çünkü operatör değiştirmekten kaynaklı hattına konan blokeyi kaldırman gerekiyor. Müşteri hizmetleri, şura, bura derken uğraştırıyor bloke. 

Yeni operatör değiştirdim. Yarın acil durumda bloke işiyle uğraşmayayım diye İnternet bankacılığına girdim. Hattınıza tanımlı bloke yok cevabı aldım. Şaşırdım doğrusu. Ama bu şaşırma hoşuma gitti. Hep böyle şaşırayım dedim. 

Fakat şaşkınlığım uzun sürmedi. ÖSYM'nin ve Mebbis sayfalarına girmek istedim. Girmek ne mümkün. İşlem yaptırmadı. "Hat değiştirdiğinizden dolayı önce blokeyi kaldırmamız gerekir" uyarısı aldım. Blokeyi kaldırmam için de birkaç seçenek sunuyor e devlet kapısı. NFC, e posta ile kurtarma, Akbank ve Garanti bankaları aracılığıyla, PTT'ye gitmek gibi. 

Adı geçen iki bankanın müşterisi değilim. Bankalar arasında bir devlet bankasının olmaması ilginç. NFC yoluyla bloke kaldırma ise tam bir işkence. Daha önce NFC'yi bir vesileyle kullanmaya çalıştım. Beceremedim. Geriye kala kala e posta yoluyla blokeyi kaldırmayı denedim. E postama gelen kodu yapıştırdım kaç kere. Ama her defasında "Sistemsel bir arıza nedeniyle işleminiz tamamlanmadı" uyarısını aldım. 

Bir gün sonrasında sistemden kaynaklı arıza giderildiği için e posta ile kurtarma seçeneğiyle blokeyi kaldırabildim. Antrparantez, e devlette bu sistemden kaynaklı arıza çok oluyor. Sebep ve hikmetini de çok anlamış değilim. 

Görünen o ki bloke konusunda tüm yükü bu sefer devlet kapısı üstlenmiş. Bu yüzden devlet kapısında beni bir süre bekletti. 

Bloke bizim güvenliğimiz için. Eyvallah. Çünkü ülkemiz telefon dolandırıcısıyla dolu. Gün geçmiyor ki birileri dolandırılmasın. Dolandırıcılığın da bin türlüsü var. Millet öğreninceye kadar epey bir tokatlıyorlar. Sahtekarlar SIM kartını bile kopyalıyorlarmış. Devlet de bunu bildiği için her operatör değiştirmede bloke koyduruyor. Fakat hattımızla ilgili işlem başlatılınca, "... NOLU HAT ICIN "YENI ABONELIK KAYDI" ISLEMI 12.06.2026 TARIHINDE YAPILMISTIR. RIZANIZ/BILGINIZ DISINDA ISE LUTFEN TTMOBIL ILE ILETISIME GECINIZ" yasal uyarısı yapılıyor. Böyle bir işlemi olmayan bu uyarıyla birlikte harekete geçer. Hattım ele geçirilmiş der. Böyle sakıncalı bir durum yokken İnternet bankacılıklarına bloke konmasını çok anlamış değilim. Yine de tedbir tedbirdir. Fazlası göz çıkarmaz. 

Son blokemi kaldırmak için üzerime kayıtlı ne kadar banka varsa her bir blokeyi kaldırmak için tek tek uğraşmak gerekirken bu sefer sadece e devlete konmuş blokeyi kaldırmak işimi kolaylaştırdı. Demek ki bu konuda da mesafe kat edilmiş. 

Bizim emniyet ve güvenliğimiz için konan bu bloke konusundan bahsetmişken devlet, telefon dolandırıcılarının telefonlarına bir bloke koyamaz mı? Eğer böyle bir imkan var da devlet bunu hayata geçirirse dolandırıcılara insanımızdan ekmek çıkmamış olur. Böylece bize en büyük iyiliği yapmış olur. 

Mutluluğun Sırrı

Sinan Canan, "Meşgul insanın mutsuz olduğunu göremezsin. Gerçek anlamda bir işle iştigal eden, bir şeyin peşinde olan, bir şey yapan insan, mutlu mutsuzdur. O insan meşguldür. Bir şeyin peşindedir. 

Hayatını yüksek çözünürlüklü yaşayan insan için de mutluluk ve mutsuzluk önemli bir şey değildir. Her an haz almaz. Bazen acı çeker bazen haz alır bazen bir şey olur. Ama hayatı inşa ile meşgul bir insanın genel hali mutluluktur. Çünkü o bir faildir. Hayatı ve kaderi yaratmaktadır. Etki yapmaktadır. Kendisini var, vücudunu mevcut hissetmektedir" der bir kısa videosunda.

Güzel tespitlerde bulunmuş Sinan Canan. Gerçi Canan'ın tüm tespitleri bu şekil hayatın içinden tespitler.

Her birimiz bu dünyada huzur ve mutluluğu ararız. Bunun anahtarını ararız. Mutlu olmak için düşünür, taşınırız. Değişik iş ve aktiviteler yaparız. Yine de pek mutlu olduğumuz ve mutluluğu yakaladığımız söylenemez. 

Sayın Canan, mutluluğun yolunu göstermiş bu açıklamasında. Daha doğrusu mutsuzluğun sebebini tespit etmiş ve mutluluğun reçetesini dillendirmiş. Mutluluk arayan kişi meşgul olmalıdır, boş durmamalıdır diyor. 

Gerçekten işine kendini veren, bir şeylerle iştigal olan, tüm hayatını anlamlandırmaya çalışan kişi, acı çekse de işten dolayı yorulsa da mutluluk hali kaçınılmazdır. Hele bir de meşguliyetin meyvesini yemeye başlarsa bu mutluluğun tadına doyum olmaz. 

Denilen iş, öylesine değil, sadece iş yapmış olmak için meşgul olmak, mesai doldurmak değildir. İnsan bedenen ve zihnen işine odaklanmalı. Yaptığı işi ibadet aşkıyla yapmalı, baştan savma yoluna gitmemeli. Yaptığı işi sevmeli. Çalışmaktan zevk ve haz almalı. Bir hedef koymalı. Yapılan iş üretime dayalı olmalı ya da üretime katkı sunmalı. Böylesi meşguliyetin bir anlamı olur.

Bir hedefi olup işine odaklanan kaç kişi vardır bu ülkede? Bu sayının fazla olduğunu sanmıyorum. O yüzden huzur ve mutluluk bize yabancı. Yapılan araştırmalarda mutluluk yüzdemizin düşük olduğu görülecektir. Çoğumuzda bir karamsarlık hali hakimdir. O yüzden çevremize pek pozitif enerji vermeyiz. Durmadan negatif enerji yayarız. 

Bir işle meşgul olmayan ve işine kendini vermeyen insanın ömrü boştur. Zamanını ve ömrünü boşa harcamış ve zamanı israf etmiş olur. Böylesi bir hayat yediğinden ve içtiğinden zevk ve haz aldırmaz insana. Çünkü insan boş durdukça sıkılır ve boş insan dedikodu yapar.

Ülkemizdeki çay ocakları, kafeler ve kahvehaneler ömrümüzü boşa harcadığımızın, bir meşguliyetimizin olmadığının en büyük göstergesidir. Saydığım bu işletmeler bu ülkede ne kadar çoksa o ülkede o kadar boşa vakit geçiren tüketici müşteri var demektir. O yüzden bize mutluluk haramdır.

Hayatını dolu dolu yaşayan, bir şeylere kafa yoranın zaman israfı olmaz. Böyle insan dedikodu yapmaz, dedikodu da dinlemez.

Gördüğünüz gibi mutluluğun anahtarı çok basitmiş. Bu mutluluğa ulaşmak da kişinin kendi elinde. 

Ezcümle, ne kadar meşguliyet o kadar mutluluk. Ne kadar meşguliyetsizlik o kadar mutsuzluk. 

Not: İnsanımız mutlu değil derken haksızlık etmeyeyim. İnsanımızın meşguliyeti yok ki mutlu olsun demeyeyim. Burada bir hakkı teslim edeyim. Bazı insanların WhatsApp durumuna bakınca, "Meşgul, sadece acil aramalar" diye yazdığını görüyorum. Belli ki bunlar çok meşgul. Haliyle meşguliyet olunca mutluluk da bunlarda. Bu demektir ki WhatsAppında "Meşgul" yazan herkes mutlu. Bu da bu ülkede mutlu insan bolluğuna işarettir. İnşallah öyledir. Sinan Canan'ın yerinde sebep ve teşhisinden sonra benim bu tespitim biraz yavan kaçmış olabilir. Ne yapayım, Sinan Canan değilim. 

Kafem ve Şapkam

Ara ara Kültürpark'ın içinden transit geçsem de içinde belediyeye ait bir kafenin olduğu hiç dikkatimi çekmemişti.

En son gidişimde dikkatimi çekti. Baktım ortam güzel. Birkaç defadır çay içmek için soluğu burada alıyorum. Çünkü yemyeşil doğanın ortasında nezih bir ortam. Üstelik sessiz ve sakin. Fiyatları da sair kafelere göre çok çok makul.

Gerçi her oturuşumda güneş şapkamla ilgili bir anım akla gelip moralim bozulsa da fırsat buldukça gidiyorum.  

İlk oturduğumda şapkamı çıkarıp sandalyeye koymuştum. Kalkarken hava kapandığı ve yağmur yağacağı için sandalyeye koyduğum şapka orada kalmış.

Aslında hava güneşli olsaydı güneşin yakmasıyla birlikte uzaklaşmadan geri dönerdim, şapkamı da koyduğum yerde bulurdum. 

Ertesi günü koyduğum yerde şapkamı bulamayınca soluğu Kültürpark Kafem'de aldım. Elimde birkaç tane şapka olsa da sandalyede bıraktığım şapkanın nazarımda ayrı bir yeri var. Hem rengi hem giyimi ve kullanışı hoşuma gidiyor. Üstelik parasını vererek aldığım bir şapka olduğu için nazarımda maddi değeri yönüyle ayrı bir yeri vardı. Tatlı bir kahve rengi ise rengime de tam uyuyordu. 

Kafe çalışanı olduğunu elbisesinden bildiğim birine, dün kahverengi renkli şapkam şurada kalmış, bir yere kaldırılmış olabilir mi dedim. Hemen cebinden cep telefonunu çıkardı. WhatsApp sayfasından birkaç resme baktı. "Grupta yok. Olsa buraya atarlardı" dedi. Dün ikindi vaktiydi dedim. "Daha o grup görevi devralmadı. Akşama doğru gelirler" dedi.

Sonrasında gittiğim birkaç defa kasada olanlara sordum. Sağına soluna bakmadan "Yok" dediler. Masada otururken masadaki boşları toplayanlara sordum. Kızın bir tanesi, "önündeki servis arabasının alt tarafına baktı. "Birkaç gün şuradaydı. İçeriye verilmiş olmalı. Oraya bir sor amca" dedi. Kalkıp içerideki kasada bulunana sordum. "Kaç gün geçmiş aradan. Yok burada" dedi, hiç yüzüme bakmadan. O değilden şuraya konmuş olabilir diye baksa ilgi gösterdi deyip şapkanın kaybolmasına hiç gam yemeyecektim. Çünkü "il ilin eşeğini türkü çığırarak ararmış" gibi aradı. 

Giden şapka önemli değil de isterdim ki şapkam kafenin emanet dolabının bir köşesinde belli bir süre dursun. Benim gibi eşyasını unutan gelip geçerken uğrayıp alsın.

Elbette kafelerin görevi benim gibi şapkasını veya herhangi bir eşyasını kaybedenin bekçiliğini yapmak değil. Ama en azından unutulan eşya birkaç gün kenarda köşede bekletilsin. Nedense Kültürpark Kafem'de bu duyarlılığı göremedim. O kadar çalışanın içinde bir tanesi, sağa sola baksa, gruplarına "Şu renkte bir şapka gören var mı" diye yazsa, ardından, "Amca, yok" dese bundan fazlasıyla memnun olacağım. Maalesef beni üzen doğru dürüst bir muhatap bulamamak oldu. Halbuki çoğu yerde unutulan eşyayı sahibi gidip yerinden alıyor. Çünkü emanete alıyorlar. 

2025 yılında Afyonkarahisar'ın İhsaniye ilçesine bağlı Yaylabağı beldesindeki bir kaplıcaya gitmiştim. Bir ikindiden sonra su doldurmak, alışveriş yapmak ve çay içmek için Gazlıgöl'deki bir çay bahçesine oturmuştuk Bursalı bir aileyle birlikte.

Çayı içip otelimize geçtikten sonra kayınpederin kızının elinden düşürmediği su matarasını çay bahçesinde unuttuğu ortaya çıktı. 

Akşam yemeğini yedikten sonra daha önce arabayla gittiğim yolu tabana kuvvet deyip yürüdüm. Bir iki saat önce oturduğumuz çay bahçesine vardım. Oturduğumuz masaya baktım. Başkaları oturmuş. Masada su matarasının göremedim. Ortada boşları toplayan görevliye, turuncu renkli su şişesi kalmış, gördünüz mü dedim. "İçeriye verdim beyefendi" dedi. İçeride çay işlerine bakana sordum. "Az önce getirdiler. Dur, nereye koyduk bir bakayım, yardımcı olayım" dedi. Müşterilere alacaklarını verdikten sonra şu şişemi uzattı. "Bu olmalı" dedi. Evet bu. Çok teşekkür ederim deyip geldiğim yolu yeniden teptim. Bilin ki dönüş yolunu daha bir iştahla yürüdüm. Çünkü kaybedilen eşeğin bulunduktan sonra verdiği zevk ve hazzı başka bir hiçbir şey vermez.

Hasılı ilin memleketindeki çay bahçesinde unuttuğum su mataramı bulurken kendi şehrimin çay bahçesinde unuttuğum şapkamı bulamadım. Yani kayıp eşeğin birini buldum, birini bulamadım. Bir sevindim bir üzüldüm. Halbuki Gazlıgöl'deki çay bahçesi de belediyeye ait, Konya'daki Kafem de belediye ait. Afyonkarahisar çalışanlarının duyarlılığı, ilgi ve alakaları takdire şayan. Bizim Konya Kafem'deki çalışanlarının duyarsızlık, ilgisizlik ve alakasızlıkları da bir o kadar takdire şayan. Bir yüzüme bakıp ilgi gösterselerdi varsın bin şapkam feda olsun derdim.

Nedense Kültürpark'taki bu kafeye her gelişimde kaybettiğim bu şapka gözümün önüne gelir, bir de personelin ilgisiz ve duyarsızlığı. Hemen ardından da Afyonkarahisar İhsaniye, Gazlıgöl belediye çay bahçesi personelinin duyarlılığı gözümün önüne gelir. 

Bilin ki mesele tek başına su şişesi ya da şapka değil. İnanın, bu duyarlılık, ilgi ve alaka parayla alınıp satılsa bizimkilere biraz duyarlılık, ilgi ve alaka satın alıp alın kullanın diye vereceğim. Heyhat ki heyhat... 

Bu Kafenin yani Kültürpark Kafem'in bir başka yönüne daha değineceğim. İsterim ki işleyiş daha düzgün olsun. Amacım ve niyetim; ismiyle, cismiyle bir işletmeden şikayetçi olmak değil. Gördüğüm tek kafe de burası değil. Genelde çay içmek için esnaf çay ocaklarını tercih etsem de yürüyüş yaptıktan sonra Evliya Çelebi Kafem'de otururum, bazen Zafer'deki Kafem'de bazen de trafik parkı içindeki Kafem'de çay içerim. Hepsinde işleyiş tam tıkırında işlerken Kültürpark Kafem'in işleyişi sanki işlememek üzerine kurulu. 

Ne zaman bu Kafem'e gelip bir çay alacak olsam, iki tane satış yapılan büfenin ikisinin birden çalıştığını çoğu zaman görmem. Ya seminerde olurlar ya da bir başka gerekçe. Problem değil, öbürüne geçersin. Bugün 16.10 sularında iki büfeye de vardım. Her ikisi de "Kasayı sayıyoruz. Beş dakika sonra" dedi. Geçip bir yere oturdum. Kasa artık ne zaman açıldıysa, uzun bir süre oturduktan sonra gidip çayımı alabildim. 

İşleyiş mi böyle, buradaki personelin tasarrufu mu bilmiyorum. Gördüğüm kadarıyla arada dolaşan epey bir çalışan var. Personel yönünden bir sıkıntı da yok. Hepsi de arı gibi hummalı bir şekilde çalışıyor. Şu var ki bu kafemde gördüğümü diğer kafemlerde görmedim. Onlar kasayı nasıl sayıyor, nasıl devrediyorlar bilmiyorum. Burası işi gücü bırakıp müşteriyi geri çevirerek tomar tomar para sayıyor. Kim bilir, burası büyük ve cirosu diğerlerinden fazla olabilir. 

Kasa sayımı deyip güpegündüz para sayma devri geride kalmalı. Bu kafelerin ne yapıp ne edip nakit yerine kartla alışverişe geçmesi lazım. Belki o zaman kasa sayma diye bir şey kalmaz. Müşteri de beklemez ta da geri dönmez. 

Şu var ki belediyelere bağlı kafemler önemli bir hizmeti görüyor. Fiyat yönünden diğer kafelerin yanına varılmadığı günümüzde belediyelere ait bu kafemler önemli bir ihtiyacı gideriyor. 

İsterim ki bu kafemler arı gibi çalışsın. Hizmette sınır tanımasın. Hem belediye kazansın hem de gelen müşterinin ihtiyacı giderilsin ve yüzü gülsün. 

İnanın, yeri ve mevkiine paha biçilemez bu Kültürpark Kafem özel şahsın elinde olsa burası para basar. İsterim ki belediye de para bassın. Buralar özel sektör mantığıyla çalıştırılsın.

Hülasa şapkamı kaybetsem de şapkanın bulunması konusunda personel yeterli ilgi göstermese de Kültürpark Kafem gelip oturulacak, hoşça vakit geçirilecek bir yer. Uğrak yeriniz olsun. Tüm dert anlattığım kadar olsun. 

Not: Şapkamın kaybolmasının bir faydası oldu. Yeni bir konu buldum. Aslında kayıp şapkamı yazmayacaktım. Bugün her iki büfenin de "Kasa sayımı" demesi üzerine oturup yazmak vacip oldu. Bu yazı da Kültürpark Kafem'de yazılmış bir anım olsun. Bu arada güzel ve nezih ortamda yazı yazmanın zevki de bir başka. 

Bu yazım üzerine ister misiniz kayıp şapkam geri gelsin. O zaman kim tutar beni. İster misiniz Büyükşehir Belediye Başkanımız Sayın Uğur İbrahim Altay, "Şu adamın çenesini kapatın, ne yapıp ne edip şunun şapkasını bulun der mi ya da satın alma müdürünü görevlendirip "Gidin işletme işletme gezin, şunun istediği şapkanın aynısını bulun yoksa yeniden diktirin. Yeter ki sussun" der mi? Bilin ki bu dünya umut dünyası. 

Merkezi Sınavlardaki Bilindik Sahneler

20-21 Haziran günleri lise mezunlarının girdiği TYT, AYT ve YDT sınavları yapıldı.

Sınavların ardından, sınava zamanında gelmeyen öğrencilerin görüntüleri sosyal medyada bolca yer aldı.

Önüme düşen videolardan birkaçını izledim. Sınava son dakika yetişmek için koşan öğrenciler, çocuğuyla birlikte koşan anne babalar, okul kapısı kapatıldığı için ihata duvarından ve demir parmaklıklardan atlayan kız ve erkekler. Koşarak gelen öğrencinin yüzüne kapıyı kapatanlar...

İzlediğim bu nahoş görüntüler sadece bu sınava ait değil. Yıllardır çekilip paylaşılan bilindik sahneler.

İzlediğim görüntüler hoş değildi. Özellikle demir parmaklıklardan atlamak iş değil. Çünkü ihata duvarına çıkıp demir parmaklıklardan atlamak hayatî risk. Atla diyen diyor, atlayan da atlıyor, kapının ardından bu atlayışları izleyen de izliyor. Atla diye tempo tutmak ise hiç akıl kârı değil. Bu görüntüleri kayda almanın da bir izahı yok. 

Tüm bu nahoş görüntüler ÖSYM'nin yıllardır uyguladığı 15 dakika kuralından kaynaklı. ÖSYM, sınavın başlamasına 15 dakika kala kapıları kapatıyor, babasının oğlu da gelse kimseyi içeri almıyor. O kadar tepkiye rağmen ÖSYM bu kuralı hiç esnetmedi. Kimsenin gözünün yaşına bakmadı.

ÖSYM bir kural koymuşsa o kural uygulanır. ÖSYM'nin bu tavrını anne babalar ve öğrenciler bilmesine rağmen sayıları bir elin parmağı kadar da olsa hâlâ sınava son dakika gelenler eksik değil.

Sınava geç gelmek suretiyle bilindik sahnelere sebep olanların amacı nedir, inanın anlamış değilim. Objektiflere takılıp meşhur olma niyetleri mi var demeden kendimi alamıyorum.

Belli ki bazıları; işine, okula, randevusuna ve sınava geç gelmeyi meslek haline getirmiş. Zamanla yarışma ve dakik olma gibi bir dertleri yok.

Sınavlar çok erken saatte yapılsa eh diyeceğim. Sınavlar 10.15'te başlıyor. Sınava girecek kişinin 10.00'da kapıdan içeri girmesi gerekiyor. Eskilerin, öğle oldu dedikleri bu saat diliminde bile geç gelmenin hiç makul bir açıklaması, mazereti ve gerekçesi olamaz. Ha trafik kazası, yaralanma gibi özel durumlar olabilir. Bu başka. 
Nedense sınav günü toplu taşımaların dolu geçeceğini, trafiğin yoğun olduğunu, trafiğin kilitleneceğini hesaba katmıyoruz. Böylesi durumlarda adayların sair zamanlardan daha erken yola koyulması gerekir.

Aslında zamana riayet sadece çocukların değil, biz büyüklerin de sorunu. Gideceğimiz yere üç beş dakika takmazsak rahat edemeyiz. Gecikmek, zamandan çalmak içimize işlemiş. 

ÖSYM'nin bu 15 dakika kuralı bize anlamsız gelebilir. Anlamlı ya da anlamsız, bize düşen bu kurala uymak. ÖSYM bu kuralı uygulayarak sınava zamanında gelenlerin sınav esnasında rahatsız edilmelerinin önüne geçmeyi murat ediyor. Buna da saygı duymak gerek. 

Koyduğu kuralları uygulama yönüyle, devletin hiçbir kurumu ÖSYM'nin eline su dökemez. Tüm kurum, kuruluşlar ve devlet koyduğu kuralı kendisi çiğnemese, uygulansa, takip ve denetimini yapsa ülke olarak büyük mesafe kat ederiz. Bugün eleştirdiğimiz birçok sorunun da önüne geçilmiş olur. Bana kalsa TC'nin işleyişini uygulama görevini belli bir süre ÖSYM'ye devrederim. ÖSYM bu esnemez tavrıyla bizi adam eder. Kurallara uyan ülke ve toplum oluruz. 

Burada şu eleştiriyi de dile getirmek isterim. Kapıda görevli polisler varken bahçe kapısının kapatılması doğru değil. Pekala okulun dış kapısı açık olur. İçeri giriş süresi sona erdiği zaman kapıdaki görevli gecikeni içeriye almaz. Duvardan atlamasına da izin vermez. Bu tür çirkin görüntüler de sahnelenmemiş olur. 

Bir eleştiri daha getireyim. Sınava 15 dakika kaldığı için sınava almadığımız bu öğrenciler, Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliğine göre ilk ders saatine beş defa geç gelen yarım gün yok yazılır kuralına tabi. 

Ne demek istiyorum? Yani biz 4 yıl boyunca çocuğa, "Beş defa ilk ders saatine geç gelirsen ya da ikinci ders saatine yetişirsen sadece yarım gün devamsız sayılırsın" diyoruz. Çoğu öğrenci de nasılsa problem yok deyip yatıp yatıp gecikmeli olarak derse giriyor. Kısaca biz bu çocuklara dört yıl boyunca geç gel, uykunu al diyoruz. İş ÖSYM sınavına girmeye gelince sınava tam saatinde geleceksin diyoruz. Sorarım size, dört yıl boyunca dakikliği öğretemediğimiz bu çocuklar sınava zamanında girer mi? Biz buna alışmış kudurmuştan beter deriz. Bence zamana riayeti öğrencilere okulda iken vermemiz gerekir. Eğitim ve öğretimin yani okumanın anlamını yitirdiği günümüzde bu çocuklara okulların yapacağı en büyük iyilik zamana riayet konusunda duyarlı olma bilincini vermektir. Bu kuralı Slovenya uyguluyor. Teneffüsleri beş dakika. Beş dakika dolunca sınıf kapıları otomatik kapanıyor. Geciken derse giremiyor ve öğrenci otomatik olarak yok yazılıyor. Biz niye böyle yapmayalım. Unutmayalım ki böyle yaparsak biz de dakik oluruz. 

Milli Takımın Düşündürdükleri

Tarihinde ilk kez 1954 yılında dünya kupasına katılan Türkiye milli takımımız, ikinci kez katıldığı 2002 dünya kupasında dünya üçüncüsü olma başarısı gösterebilmiş ve göğsümüzü kabartmıştı.

Romanya ve Kosova'yı yenerek 2026 dünya kupasına katılan millilerimizden, milletçe çok şey bekliyorduk.

Maçları izlemesem de toplumun büyük çoğunluğu sabahın erken saatinde ekranların karşısında yerini aldı. Fakat evdeki hesap çarşıya uymadı. Avustralya'ya 2-0 yenildik. Yol kazası dedik. Paraguay maçında patlama yapar diye beklentiye girdik. Maalesef 10 kişi kalmış Paraguay'a 1-0 yenilmekten kurtulamadık. Cuma günü ABD ile formalite maçı oynayarak dünya kupasına veda edeceğiz. 

Gruptan çıkarak 2002'deki gibi tarihi bir başarı gösteremesek de Haiti'den sonra dünya kupasına en erken veda eden ikinci milli takım olarak yine tarihe geçmiş olduk. Paraguay'dan 64.saniyede yediğimiz golle dünya kupasının en erken golünü kalemizde görerek bu yönüyle de tarihe geçtik. Öyle zannediyorum, hiç gol aramadan elenme yönüyle de tarihe geçebiliriz. 

24 yılın ardından, dünya kupasına katılmak önemliydi ama kupada bu kolay gruptan çıkmak işten değildi ama olmadı.

Görünen o ki milli takım kapalı oynayan takımlara karşı başarı gösteremiyor. Teknik direktör Montella, defans yapan takımlara karşı bir tedbir almamış. Ne Avustralya ne de Paraguay maçını okuyabilmiş. Maalesef efendiliğiyle ön plana çıkan teknik direktör ev ödevine iyi hazırlanmamış.

Montella ilk on biri oluşturmada sınıfta kaldı. Nedense takımın omurgasını pek değiştirmedi. Kendi takımında ilk on bir oynamayan bazı futbolculardan hiç vazgeçmedi. 

İki şok yenilgi sonrası, yapılan eleştirilere millilerin savunmaya geçmesi, millilerin pişmediğini gösterir. Alınganlığın gereği yok. Başarı yoksa elbette eleştiri de olacaktır. Eleştiriye gelmeyeceklerse hamama girmeyeceklerdi. 

Diyelim ki futbolcuların duygusallığı tuttu. Eleştirilerden etkilendiler ve tepki gösterdiler. Ya Federasyon Başkanı Hacıosmanoğlu’na ne demeli? Eleştiriye gelmeyen, aynı zamanda verdiği cevaplarla yangına körükle giden, verdiği beyanatlarla tepki toplayan bu başkan başkanlığa yakışmıyor. 

Milli futbolcuları galip geldikleri maçların ardından öve öve bitiremedik. Bu övgü futbolcuları şımarıklığa sevk etmiş. Saç, sakal ve bıyığa verdikleri önemi maça veremediler. 

Kaybettiğimiz her iki maçın istatistiklerine bakınca, Avustralya karşısında % 72 topla oynamışız, 30 şut çekmişiz. Paraguay karşısında % 78 topa sahip olmuşuz, kaleye 32, şut çekmişiz. 

İki maçın Türkçesi, bizim milliler rakip kaleye akın üzerine akın düzenlemiş. Tek kale maç oynamış. Akın akın giderken defansı ihmal etmiş. Sonuç, sıfır elde var sıfır oldu. Ne teknik direktör ne de futbolcular, biz bu kapalı defansı nasıl açarız taktiği geliştirememiş. 

Bizim takımın bu durumu Temel fıkrasını aklıma getirdi:

Temel günlük gazete okumaya karar verir. Bayiye gidip bir gazete alır. Mesafe uzak mı uzak. Hanımı Fadime'ye, bana her gün günlük gazete alacaksın der. Ertesi günü Fadime gazete almaya gider. Ayaklarına kara sular iner. Aynı günün gazetesinden yedi tane birden alır. 

Her gün kahvaltıdan sonra kocasına günlük gazeteden bir tane uzatır. Temel okumaya başlar. 

4.günün sonunda Temel patlar. "Bu adam amma da salakmış. Her gün gidip aynı ağaca tosluyor" der. 

Ne bilsin Temel, hanımının her gün kendisine aynı günün gazetesini uzattığını, aynı ağaca çarpan sürücü kazasının bayat haber olduğunu? 

Temel adama kızmaya devam etsin. Fadime'nin keyfi yerinde. Çünkü aynı uzak yolu her gün tepmekten kurtulmuştur. Bu çözümde Fadime'nin zekasını yabana atmamak gerek. 

Zeka yönünden Temel sınıfta kalmış. Aynı kazayı her gün okuyor. Fakat aynı günün gazetesini mi okuyorum diye Temel'in kafası bir türlü dank etmiyor. 

Oynayıp kaybettiğimiz iki maçla bu fıkranın ne alakası var derseniz, aynı adamın her gün aynı ağaca toslaması gibi bizim milliler de açamadıkları defansa durmadan şut çekerek etten duvara toslamışlar. Bu yolla gol atamayacaklarını da 180 dakika boyunca düşünememişler. Bir başka yönüyle, Temel'in Fadime'nin zekasına yenildiği gibi bizim milliler de Avustralya ve Paraguay'ın izlediği taktiğe yenildiler. 

18 Haziran 2026 Perşembe

Mezuniyet Törenleri Furyası *

Ülke olarak ifrat ve tefrit sorunumuz var. Nedense bir türlü orta yolu bulamadık. Mezuniyet törenleri de bunlardan biri.

Kaptırdık bir yarış, gösteriş, görkem, şatafat ve şova kendimizi. Uygun mu, değil mi, değer mi demiyoruz. 

Üstelik sade tören değil, ses getirecek, sükse yapacak, başkasına emsal olacak mezuniyet törenlerine imza atıyoruz. 

Okul müştemilatında veli, öğrenci, öğretmen ve idarecilerin katılacağı sade mezuniyet düzenleyerek öğrencilere mesaj verme yerine okulları aşıp salonlar tutuyoruz. Âna şahitlik yapması için mezuniyet törenini baştan sona kayda alarak sosyal medyada ve sanal alemde paylaşma yoluna gidiyoruz. 

Sosyal medya paylaşımlarını gören, biz de yaparız hem de âlâsını demek suretiyle bir mezuniyet törenine de biz imza atıyoruz. Öyle ya bizim neyimiz eksik? Çocuğumuz ya da öğrencimiz mezuniyet törenleri yapanların yanında garip kalmasın. 

Mezuniyet törenine hazırlanmak için de paraya para demiyoruz. Kesenin ağzını açıyoruz, bütçemizi aşar endişesi taşımıyoruz. Tepeden tırnağa kaç elbise ve kostüm isteniyorsa alıyoruz. Olmadı, kiralama yoluna gidiyoruz. Sadece çocuğumuzu giyindirmek yeter mi yetmez. Anneler olarak biz de ân ve güne uygun olarak giyiniyoruz. Yoksa alıyoruz. 

Yaptırılan çiçekleri ve başları söylememe gerek yok. 

Çocuğumuza mezuniyetinde aldığımız giyim kuşamın çoğu da tek giyimlik. Tek giyimlik de olsa çocuğumuza helali hoş olsun. Yakışır da. Nasılsa onlar için saçımızı süpürge ediyor, onlar ve onları mutlu etmek için yaşıyoruz. 

Tüm bunlara ilaveten bir de bir anne türü daha türedi: LGS anneleri. “LGS annesi” yazılı kuşak takmışlar. Sanırsın ki güzellik yarışması için podyuma çıkan güzeller. Belli ki çocuğu 8.sınıfı bitirip LGS sınavına giren çocuklar için de mezuniyet düzenlenmiş. Anneler de kambersiz düğün olmaz deyip yan yana durarak poz vermişler. Üstüme iyilik sağlık. Yaşarsak daha neler göreceğiz. 

Eskiden üniversiteyi bitirenler sade bir törenin ardından kep atarak mezuniyetlerini taçlandırırdı. Şimdilerde ise lise, ortaokul, ilkokul, anasınıfı ve kreşe kadar indi mezuniyet törenleri. Her kademenin bitiminde kep atıyoruz. 

Nedense işin cılkını çıkarmada üstümüze yok. Zira cılk bizim işimiz. 

Lise ve üniversite mezuniyet törenlerini anlarım. Çünkü hem liseden diploma alınıyor hem de üniversiteden. Anasınıfı, ilk ve ortaokul mezuniyet törenleri neyin nesi? Bu kademelerin hiçbirinde diploma yok. Sadece bir üst sınıfa geçme var. 

Mezuniyet törenini veli istemese öğretmen istiyor. Öğretmen istemese veli istiyor. Veliler arasında yapmayalım, gerek yok diyen veli, arabozan olarak görülüyor. Herkes birbirinin dolduruşuna geliyor, istese de istemese de bu mezuniyet törenleri yapılıyor. 

Durum böyle olunca bir mezuniyet furyasıdır gidiyor. Adeta yarışıyoruz. Bunun için masraftan da kaçınmıyoruz. Millet ne der demiyoruz. Etkili, yetkili ve sorumlu kişilerin ne diyeceği de kimsenin umurunda değil. Hoş, bir şey dendiği de yok. Sadece duyarlı insanların sosyal medya üzerinden eleştirileri söz konusu. Bu eleştiriler ses getirirse bakarsınız yetkililer harekete geçer. Şu var ki ilgili bakanlık ve YÖK hiç beklemeden lise ve üniversite harici hiçbir şekilde mezuniyet töreni düzenlenemez kararı almalı, bunu da takip ederek uygulamalı. 

Aileler ve her kademe öğrencisi okuduğu her kademeyi ölümsüzleştirmek istiyorsa her okul kademesini bitiren adına fidan dikilebilir. Böylece çölleşmeye doğru giden ülkemiz orman ve yeşillik yönünden mesafe karar. 

Bu nasıl olacak derseniz? Kreşi, anasınıfını, ilkokulu, ortaokulu, liseyi ve üniversiteyi bitiren her öğrenci için bitirdiği her kademenin hatırasına, künyesi (ağacın kimin adına dikildiği, yeri, tarihi vs.) belli fidan dikme zorunluluğu getirilir. Her kademe için çocuğun velisinden ağacın ücreti alınır. Belediyenin hazır ettiği yere ağaç dikilir. Dünün küçükleri büyüyünce her kademede kendi adlarına dikilen ağaçları ziyarete giderek “Bu ağaç/lar kreşi/anasınıfını/ilk/orta/lise ve üniversiteyi bitirdiğimde dikildi. Göğsünü kabartarak şu ağaç on yıllık, bu ağaç beş yıllık, o ağaç on beş yıllık diyebilmeli. Gölgesinden faydalanabilmeli. Kendi adına dikilen ağacın altında piknik yapabilmeli. 

Okul kademesi olarak 6 kademe saydım. Bu demektir ki her çocuk kendi adına dikilen ağaç sayısı altı. Buna doğum, medeni hal, askerlik, işe başlama, emeklilik ve ölümü de eklersek her kişi için 12 ağaç dikilmiş olur. Birer de “LGS anneleri” (!) için dikilirse ülke ormandan geçilmez. 

Bu önerime siz ne dersiniz bilmem. Ama uygulanırsa en güzel mezuniyet hatırası olur. Sayelerinde de yemyeşil bir ülkede yaşarız.

*19.06.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Ülkedeki Terörist Sayısı

Milli Eğitim Eski Bakanı Sayın Hüseyin Çelik'in, ülkede 3 milyon 100 bin terörist olduğunu açıklayan bir konuşmasına denk geldim.

Sayı ne derece doğru, bu teröristlerin ne kadarı içeride ne kadarı dışarıda, kaç tanesi ne yaptı, kaçı gerçek terörist kaçı terörist damgası yedi kaçı kaç adam öldürdü bilmiyorum. Çünkü elimde böyle bir veri yok. 

Şu var ki 86 milyon nüfusa göre bu kadar terörist sayısı çok fazla. Nüfusa oranlarsak ülkenin yüzde 3.60'ı, başka bir deyişle her 28 kişiden biri terörist. Umarım ki bu sayı ve oran doğru değildir. 

Bu terörist sayısına terörle iltisaklı olanlar dahil mi bilmiyorum. Eğer dahil değilse sayı daha da kabarır. 

Bildiğim kadarıyla terörle iltisaklı ya da terör örgütü üyesi kabul edilenlerin çoğu hiç hapis yatmadı. Bu demektir ki aramızda terörle iltisaklı ve terör örgütü üyesi olanlar boy geziyor. 

Fî tarihinde bir grup öğretmenle bir iftarda bir araya gelmiştik. Daha önce tanımadığım iki kişi de vardı iftarda. Çalıştığım okulda daha önce çalışmışlar. Biri galericilik, biri de İnternet kafe çalıştırıyormuş. Öğretmenliği bırakarak ticarete atılmaya iyi cesaret etmişsiniz dedim. Sessiz kaldılar. Birlikte yedik içtik, namaz kıldık. 

Ertesi günü bir öğretmene bu arkadaşların durumunu sordum. "Onlar FETÖ'den ihraç edildi" dedi. Desene iftarı iki teröristle beraber yaptık akşam dedim. Acı acı gülümsedi. 

Anlamadığım bir kişi terörist ise niye dışarıda geziyor? Yeri cezaevi olmalı değil mi? 

Eskiden terörist dendiği zaman eline silah almış; asker, polis, sivil insanları öldürmüş PKK'liler akla gelirdi. Bunlara terörist denmesini de kimse yadırgamazdı. Aynı şekilde silahlı mücadeleye girişen DHKP'lilere terörist denirdi. Bir ara Hizbullahçılara terörist dendi. İBDA-C'liler silahlı eyleme imza atmamalarına rağmen terörden yargılandı. Ceza alan oldu. Yine bir ara ETÖ denilen Ergenekon Terör Örgütü vardı. Epey kişi bu örgütten yargılanıp ceza aldı. Sonra "Böyle bir örgüte rastlanılmamıştır" denilerek cezalar düştü. 

Bildiğim kadarıyla DHKP'li, İBDA-C'ci kalmadı. PKK'li olanlara da eskisi gibi terörist denmiyor. Hatta elebaşına umut hakkı düşünülüyor. 

Geriye kala kala FETÖ kaldı. Öyle zannediyorum 3 milyon 100 bin diye ifade edilen teröristlerin kahir ekseriyeti FETÖ'den kaynaklı terörist olmalı. 

Nereden bakılırsa bu ülke için bu kadar terörist fazla. Bu kadar terörist varsa bu ülkeyi kan gövdeyi götürmesi lazım. Çünkü hiçbir ülke bu kadar terörist ile başa çıkamaz.  

FETÖ'cü adı verilenlerden polis, asker ve sivile silah doğrultan, darbeye kalkışan var mı? Var. Bunlara terörist denmesi de yadırganamaz. Ama eline silah almamış, darbeyi teşvik etmemiş kişilerin de terör kapsamında değerlendirilmesi doğru olmasa gerek. Öyle görünüyor ki terör örgütü ile cemaat boyutu ayırt edilmedi. Toptancı yaklaşıldı. Haliyle ülkede terörist sayısı anormal bir şekilde arttı. Belli ki terörist denilenleri çoğu bildiğimiz terörist değil. 

Türkiye'nin ne yapıp ne edip bu toptancı anlayıştan kurtulması lazım. Eline silah alanla almayan aynı kategoride değerlendirilmemeli. Şiddete başvurmamış kişilerden terör örgütü üyesi damgası kaldırılmalı. Mağdur olanlara hakları verilmeli. Adalet de bunu gerektirir. 

17 Haziran 2026 Çarşamba

TDK Bizimle Kafa mı Buluyor?

Türk Dil Kurumu. (TDK), Atatürk'ü talimatıyla Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla 1932'de kurulmuş bir kurumumuzdur. 1934’te yapılan kurultayda Cemiyetin adı, Türk Dili Araştırma Kurumu; 1936’daki kurultayda ise Türk Dil Kurumu olmuştur.

Kurum'un amacı, “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” olarak tespit edilmiştir. 

Bu amaca ulaşmak için de şu yol takip edilecektir: 

1. Toplanıp ilmî müzakerelerde bulunmak; 

2. Türk dilini kendi menşelerine, tekâmülüne ve ihtiyaçlarına göre tespit ve tedvin etmek; 

3. Türk dilini tetkike yarayacak vesaik ve malzemeyi elde etmek, eski kitaplardan ve memleketin her mıntıkasındaki halk dilinden derlemeler yapmak ve yaptırmak; 

4. Cemiyet mesaisinin semerelerini her türlü yollarda neşre çalışmak. (tdk.gov.tr)

Amacı, Türk dilinin güzelliklerini ve zenginliğini ortaya çıkarmak ve diğer diller arasında değere ulaştırmak olan 94 yıllık bir geçmişe sahip TDK'nin bu amacına ne derece ulaştığı tartışılır. 

Güzellik göreceli bir kavram olduğu için Türkçenin güzellikleri üzerine bir şey demeyeceğim. Türkçe sözlüğün kalınlığına bakılırsa dilimiz zengin olmaya zengin. Yalnız sözcüklere bakıldığı zaman çoğu kelimelerin dilimize Arapça, Farsça, Fransızca, İngilizce ve Rumcadan vs. geçtiği görülecektir. Eski kelimeleri yeni nesil, eskiler de yeni kelimeleri bilmiyor. TDK'nin sayfasından aldığım amaç ve amaca ulaşmak için takip edilecek maddelerde geçen çoğu kelimelerin anlamını yeni nesil bilmez. 

Amaca ulaşmak için sayılan maddelerden 3.maddede yer alan "memleketin her mıntıkasındaki halk dilinden derlemeler yapmak ve yaptırmak" kısmı önemli. Çünkü yöresel olarak halkın konuştuğu kelimeleri ortaya çıkarmak da TDK'nin izlediği yollardan. Fakat TDK'nin bu yolu çok kullandığını sanmıyorum. Hoş alsa da halkın telaffuz ettiği gibi almıyor TDK. Bu da söylenişi farklı, yazımı farklı bir durumu ortaya çıkarıyor. Mesela halkın hepsi eşkiya derken TDK bu kelimeyi eşkıya şeklinde kabul ediyor. Aynı şekilde dilimize Farsçadan geçen peştemal, halk arasında peştemal diye telaffuz edilirken TDK her ne hikmetse peştamal şeklinde kabul ediyor.

Eşkiya ve peştemal demenin ve bu şekilde yazmanın sakıncası var mı bilmiyorum. Şayet sakıncası yoksa herkes bu kelimeleri bu şekilde kullanırken TDK'nin eşkıya ve peştamal şeklindeki yazılışı dayatmasının bence bir anlamı yok. Halkın telaffuz ettiğini kabul etse bu ikilik son bulur. 

Bir diğer husus, tarihi geçmişe rağmen dilimiz kelime, kavram ve deyimleriyle, aynı zamanda yazım şekliyle tam oturmuş değil. Birleşik kelimeler de hakeza. Bu yüzden olsa gerek, TDK zaman zaman güncelleme yapıyor. Birkaç kelimenin yanlış kullanımının ortaya çıkmasıyla güncellemeyi anlarım. Ama sık güncelleme dilimizin tam oturmadığı ya da 94 yıllık Kurum'un işleyişinden kaynaklandığı düşünülebilir.

TDK'nin eski ve yeni şeklinde güncellediği yan taraftaki resim ne demek istediğimi daha iyi anlatır. Görüleceği üzere TDK birleşik kelimeleri kah birleştirmiş kah ayırmış. Sözcükteki noktayı kah kaldırmış kah koymuş. İnanın, yazı yazarken yazdığım ve sürekli kullandığım kelimeyi yazarken doğru mu yazdım diye TDK sözlüğüne bakmak zorunda kalıyorum. 

Güncellenen şu tabloya bakar mısınız? Kaç kişi Doğubeyazıt'ı Doğubayazıt diye telaffuz eder? Horon tepenlerin kaç tanesi horon vurmak dedi? Çiğ börek niye çi şekline döndürülür? Anlamını kaybetmediği halde yeşil zeytin, yeşil biber, yeşil soğan birleşik kelimeleri için bugüne kadar niçin hep bileşik yazımı kabul etti? Hele herkesin ünvan diye yazıp okuduğu kelimeyi yıllardır unvan da unvan diye niye diretti? Yine kayyum diye bildiğimiz kelimeyi hangi akla hizmet olarak kayyım şekline dönüştürdü? Hasıraltı şeklinde niçin birleşik yazımı tercih etti de şimdi hasır altı diye güncelledi? Çocuğun bile pileli dediğini yıllar yılı pilili dedi durdu? 

Bir de kısaltmalarda sorun görüyorum. TDK'ye göre kalın harf yok. Konuşma dilinde Te-de-ka derken iş yazıma gelince Te-de-ke olup çıkıyor. Bu kısaltmaların sonuna çekim eki getirerek yazdığımız zaman çoğu zaman yanlış yazıyoruz. Çünkü kalın okuyoruz, ince yazıyoruz. Mesela TDK'nın şeklinde yazım yanlış, TDK'nin şeklinde yazım ise doğru oluyor. Gel de çık bu işin içinden. 

Türkler PKK kısaltmasını söylerken pe-ka-ka şeklinde ifade ederken Kürtler ise pe-ke-ke söylüyor. Yıllardır Kürtlere biz pe-ka-ka derken siz niye pe-ke-ke dersiniz derdim. Meğer Kürtler Türk Dil Kurumu'nun belirlediği kriterlere uygun telaffuz ediyorlarmış. Ben de pekaka diyenler PKK'nin karşısında, pekeke diyenler ise yanında ya da sempatizanı diye düşünürdüm. Hoş PKK'ye karşı olan nice Kürt tanıdığım da pekeke diye telaffuz ediyor. Meğer Kürtler Türkçeyi bizden daha iyi biliyorlarmış demeden kendimi alamıyorum. 

Hasılı TDK'yi anlamak zor. TDK Bizimle oyun mu oynuyor yoksa dalga mı geçiyor diye düşünmeden edemiyorum. 

Not: Kimin görevi bilmem ama birçok kurum, kuruluş ve esnaf tabelasında yanlış yazımlar gözüme ilişiyor. Mesela çiğköfte şeklinde bitişik yazım çok. Aynı şekilde ayrı yazılması gereken hoş geldiniz de çoğu yerde bitişik yazılı.

Gördüğüm kadarıyla TDK'nin amaç ve görevleri fazla değil. Tabelalardaki yanlış yazıları düzelttirme görevini de eklemek lazım. Düzeltmeyene ceza yazma müeyyidesi uygulanabilir. Mesele edindiğine bak demeyin. Tabelalardaki yanlış yazımlar Türkçeyi katlediyor. Göre göre göz aşinalığı oluyor. 

16 Haziran 2026 Salı

Otopark Ücretiyle Sınavımız

Konya Gar'ın arkasında bir sitede oturuyorum. 

Sitenin ağaçları budanacak. Budama esnasında sokağın iki tarafında araç olmaması lazım. 

Bir gün öncesinde site sakinlerimize şu saatle bu saat arası sokağa araç park edilmemesi duyurusu yaptım. Karşı site yöneticisine ulaşarak site sakinlerinizin şu saat aralığında aracını sokağa park etmemesini hatırlattım. 

Budama için belirlenen saat yaklaşmasına rağmen budamayı engelleyecek şekilde bazı araçların kaldığını tespit ettim. Şu site, bu site derken birkaç siteye girip şu plakalı aracın bu site sakinine ait olup olmadığını sordum. Falanın diyenin ziline basıp tek tek çektirdim. 

Bazıları hemen çekeyim demedi. Yarım saat sonra çeksem olur mu dedi ve hiç istifini bozmadı. 

Güç bela ara, didin, zile bas, telefon etmek suretiyle sitenin baktığı iki sokağı boşalttım. Kala kala iki ağacın altında birbirine sıfır yanaşmış iki araç kaldı. Araçların sahibini bulamadım. Son çare olarak 112'yi arayarak araçların plaka numarasını kodlayarak verdim. Hemen arar çektiririz dedi görevli. Bekle gördüm çekmelerini. O gün çekilmediği gibi ertesi günü de çekilmedi aynı araçlar. Kısaca 112 bile vız geldi bizim insanımıza. 

Ağaç budayan binanın iç tarafına gelen dalları budadı. Arabaların üstüne gelen kısımları bıraktı. Yani iki ağacın budanması dengesiz oldu. Şurayı alsaydın dediğim zaman “Şu aracın üzerine bir dal düşse polis beni bulur, kendimi kurtaramam. Araca gelen ziyanı karşılayamam” dedi. 

Belli ki iki araç muhitte oturan kişilere ait değil. Var gör hızlı trenle Ankara'ya, Eskişehir'e ya da İstanbul'a günübirlik gidip gelenlere ait bu iki araç. İstasyonun önündeki ve arkasındaki otoparklar ücretli olunca trene para veriyorum. Bari otoparka para vermeyeyim deyip bizim dar sokağa aracını park edenler bunlar. 

İstasyonun Havzan tarafındaki ücretli otopark bomboş olmasına rağmen caddeye sağlı sollu park edilen araçlar trafiğin işlemesini de engelliyor. Bazı yerlerde araçlar birbirine yol vermek zorunda kalıyor. 

Tüm bu trafik keşmekeşliği otoparka ücret vermemek için. 

Nedense rahatımıza düşkün bir toplum olup çıktık. Eskisi gibi toplu taşıma kullanmıyoruz. Ev halkından biri de bizi istasyon, havaalanı ve otogara bırakmıyor. Nasılsa altımızda araba var. Kimseye yük olmam. Arabayı zula bir yere park eder, park ücreti de vermem diye düşünüyoruz. 

Bizim insanımızı anlamak zor. Altına sıfır km araç çekiyor. En modellisini alıyor. Bu arabaya dünyanın parasını saçıyor. İş park ücretine gelince bizim insanımızın aklına tasarruf daha doğrusu cimrilik geliyor. Öyle ya site önleri, caddeler, dar sokaklar ne güne duruyor. 

İşini çıkardığına bakıyor bizim insanımız. Park ücretinden kaçınıp aracını koyarken bu sitenin ağaçları mı kesilecek, bu siteye birileri mi taşınacak, acaba aracım muhiti ve meskûn mahalleri engeller mi demiyor. Koyup gidiyor aracını. İşine bakıyor. Sense sahibini bulmak için dokuz doğuruyorsun. 

Ücretli otoparkı anlarım da istasyon, otogar, hastane ve havaalanları gibi yerlerde otoparkın ücretli olmasını hiç anlamıyorum. Anlamaya da niyetim yok.

Etkili, yetkili ve de sorumlu kişilere düşen; istasyon, hastane, havaalanı ve otogar gibi yerlere ait otoparkları ücretsiz yapmaları. Ancak bu şekilde hastane, otogar, istasyon muhitlerinde oturan mahalle sakinleri rahata kavuşur. 

En Uykucu Şehir *

79 ilde binin üzerinde katılımcının uyku süresi incelenmiş, Türkiye'nin uyku haritası çıkarılmış. En az ve en fazla uyuyan şehirler belirlenmiş. 

onlinealarmkur.com verilerine göre ülkenin ortalama uyku süresi 6.45 dakikaymış

En az uyuyan 5 şehir ve uyku süreleri şöyle:

1.Mersin- 6.14

2. Kocaeli-6.16

3. İzmir-6.32

4. İstanbul-6.38

5. Ankara- 6.43

En uzun uyuyan 5 şehir ve uyku süreleri:

1. Konya- 7.25

2. Van-7.08

3. Denizli-6.57

4. Kahramanmaraş- 6.54

5. Manisa ve Bursa - 6.53

Bölgelere göre uyku süresi:

1. Karadeniz- 7.04

2. Ege- 6.44

3. Güneydoğu Anadolu 6.43

4. Marmara 6.41

5. Akdeniz 6.39

Araştırma niçin 81 ilde değil de 79'unda yapılmış. Bunu anlamış değilim. Araştırmaya hangi iki il dahil edilmemiş, bunun da bilgisi yok. 

Bu araştırma ne derece doğruyu gösterir bilmem. Daha önce böyle bir araştırma yapılıp ülkenin uyku haritası çıkarılmış mı bunu da bilmiyorum. Çıkarılan bu uyku haritasının bugüne kadar yapılmış en kapsamlı araştırma olduğu belirtiliyor ise de araştırmaya dahil edilen sayıyı az bulduğumu söyleyebilirim. 

Bu araştırmaya göre metropol şehirler daha az uyuyor. 

En fazla uyuyan şehirlerden ilk beşe giren şehirlerin hepsi de büyükşehir. Bu demektir ki bu şehirler büyükşehir statüsünde olmasına rağmen metropol özelliği taşımıyor. 

Bu durumda en az uyuyan şehir Mersin,

En fazla uyuyan şehir Konya, 

En uzun uyuyan bölge ise Karadeniz. 

Kendi şehrim Konya'nın, Türkiye ortalaması 6.45 olan uyku süresine 40 dakika fark atması dikkatimi çekti ve beni şaşırttı. Meğer ülkenin Ashabı Kehf'i, asrın Ashabı Kehf'i, uyurlar şehri, uykucu şehri Konya imiş. Ülke ayakta iken bir yatıyormuşuz meğer. Benim şehrim ülkeyi ayağa dikmiş de benim haberim yokmuş meğer. Konyalılar millete çalışın demiş, kendileri yan gelip yatmış meğer. 

Uykucu şehir olarak Ashabı Kehf mağaralarının olduğu Tarsus/Mersin, Afşin/Kahramanmaraş ve Efes/İzmir çıksa isimlerine mütenasip şehirler çıkmış diyeceğim. Gel gör ki Konya diğer şehirlere fark atarak başı çekiyor. 

Hasılı, bugüne kadar Konya'nın etli ekmeği, Mevlana şekeri, Mevlana (karışık), fırın kebabı, su böreği ve yağ somunu meşhur sanırdım. Meğer aynı zamanda uykucuymuşuz. Bunu da bu araştırmayla öğrenmiş olduk. 

Acaba yediğimiz etli ekmek ve diğer hamur işleri bizi fazla uyutuyor olmasın.

*18.06.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

15 Haziran 2026 Pazartesi

Bir Depremzedenin Düşündürdükleri *

14.06.2026 akşamı ATV'de yayımlanan Kim Milyoner Olmak İster programını izlerken Hataylı bir depremzede dikkatimi çekti.

Sağ elinde baston, topallayarak yürüyen yarışmacının sol kolu yoktu.

Sunucunun, kendini anlatmak ister misin sorusuna üç çocuklu annenin anlattıklarından aklımda kalanlara yer vermek istiyorum.  "Depremde iki çocuğuyla birlikte enkazın altında kalmışlar, üzerlerine dört kolon düşmüş, enkazın altında 9 saat kalmış, iki çocuğunu kaybetmiş, kendisi beyin kanaması ve kısmı felç getirmiş, hafıza kaybı yaşamış, omuriliği zarar görmüş, sol kolu kesilmiş.

Hastanede TV haberlerini izlerken babasının yanında depreme yakalanan diğer çocuğunun enkazdan beş gün sonra sağ kurtarıldığını izlemiş, bilinci yerine gelmiş her şeyi hatırlamaya başlamış. Bir telefon isteyerek tanıdıklarına çocuğunun kurtarıldığını haber vermiş.

Tanıdıklarının hiç umudu yokmuş sağ kalacaklarına. Mezarları bile kazılmış. 

Eşinden daha önce ayrılmış, iki çocuğunu kaybetmiş, üç çocuğuyla hayat mücadelesi veren anne, iki çocuğunu kaybetmenin ardından üçüncü çocuğunun yaşadığını öğrenince hayata yeniden tutunmuş. "Benim ayaklarım kızımın ayakları, kızımın kolları da benim kolum oldu" diyor anne. 

Yarışmada kendisine eşlik eden arkadaşıyla protez üzerine bir dernek kurmuşlar. "Epey iş başardık. Güzel şeylere imza attık" dedi arkadaşı da. 

Yarışmaya da protez takılması için geldiğini ifade etti. Sanırım kızına protez ayak takılmış, kendisine protez kol için maddi kaynak gerekiyor. 

Depremden sonra kendisini enkazdan kurtaran kişiyi aramış. Kurtarma ekibinin Konya ekibi olduğunu öğrenince tüm Konya ekibini arayarak kendisini kurtaran uzun saçlı kişiyi soruşturmuş. Sonunda bulmuş. Teşekkür etmiş. Aralarında hukuk oluşmuş. Kurtaran kişi de bundan memnun kalmış. Çünkü bugüne kadar böyle arayan olmamış.

Yarışmacı telefon jokeri olarak kendisini enkazdan çıkaranı seçti. O da doğru cevap vererek depremzede ye bir kez daha yardımcı oldu. 

Proteze ihtiyacı olan anne sunucunun da desteğiyle üç yüz bin lira ödül alarak ayrıldı. 

Kadın aldığı ödülle protez kol taktırabilir mi bilmiyorum. Ama iş bu aşamaya geldikten sonra yakın zamanda protez kola kavuşur. 

35-40 yaşlarında olduğunu sandığım, onca yaşanmış acı sahnelere rağmen yüzünden gülücükler eksik olmayan, konuşurken çevresine pozitif enerji veren, kızıyla birlikte hayata tutunarak yaşam mücadelesi veren bu depremzede annenin başından geçenler ve anlattıkları beni derinden etkiledi. Ki etkilenmemek mümkün değil. Daha anlatmadığı neler var, kim bilir. Bunu da en iyi çekenler bilir. 

Anne kız birbirinin eli ve ayağı olarak geri kalan ömürlerini geçirecekler. Annenin elindeki baston vücudundan bir parça olacak, topallayarak zoraki yürüyecek. Geri kalan ömürlerini bu şekilde tamamlayacaklar. Eğer buna da hayat denirse. 

Kadını dinlerken içimden geçirdiğim duygularımı da paylaşmak isterim. Depremde enkaz altında kalıp ölenler, yaralı kurtulanlar, engelli kalanlar, evi barkı yıkılanlar bizim eserimiz. Enkaz altında kalıp can verenler kurtuldu gitti. Esas acıyı depremden kaynaklı engelli kalanlar çekecek. Her gören ne oldu diye soracak. Her birine acısını anlatacak. Başkaları rahatça koşabilirken bunlar doğru dürüst koşup yürüyemeyecek. 

Doğrusu, depremde engelli kalanlar ölümü gösterip sıtmaya razı ettiğimiz kişilerdir. Bunlar ülkeye, devlete, etkili ve yetkili kişilere kızıp bağırsalar, isyan etseler, küs ve dargın olsalar yerden göğe kadar haklılar. Efendim, yıkılan evler falan deprem yönetmeliğine göre yapılanlar, eski binalar diyerek bir gerekçe üretmeyelim. Şu dönem, bu dönem değil meselesi değil. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti'nde devamlılık esastır. Müteahhidinden, denetleyen ev oturum iznini verene kadar hepimiz sorumluyuz. Ölenlerin ve yaralı kurtulanların canisi bizleriz. MÖ 1760 yıllarına ait olduğu tahmin edilen 282 maddeli Hammurabi Kanununun 279.maddesi şöyle: “Bir usta herhangi biri için bir bina inşa eder ve bu binayı uygun bir şekilde yapmazsa; inşa ettiği bina yıkılıp sahibini öldürürse, inşaatı yapan da öldürülür.”

199 Marmara depreminde yıkılan evlerden ve ölenlerden dolayı kaç kişi ceza aldı bilmiyorum. Bildiğim, Veli Göçer ceza aldı. O da yakın zamanda cezaevinde vefat etti. Yani büyük Marmara depreminin günah keçisi Veli Göçer oldu. 6 Şubat Kahramanmaraş depreminde kaç müteahhit kaç belediye görevlisi kaç mühendis ne kadar ceza aldı, bunu da bilmiyor kamuoyu. Herkesin bildiği, ölenin öldüğü yanına kâr kaldı. Engelli kalanlar da bunun cabası. Sorumlu seri katiller de oh be bir kez daha yırttık diyorlardır. İsterim ki yapanın yanına kâr kalmasın. Eden bulsun. İhmali olan, göz yuman bedelini canıyla ödesin. Ödesin ki ibreti alem olsun. Kimse de işini savsaklamasın. 

Şunu da söyleyeyim, Hammurabi Kanunlarını 279.maddesi bugün uygulansa deprem yönetmeliklerine falan gerek yok.

*16.06.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

11 Haziran 2026 Perşembe

Yaşasın Maşalar!

"Efendim, öyle bir şey yapmalıyım ki o işi yaparken yorulmayacağım. Yaptığım işten dolayı hiç üzerime sorumluluk almayacağım. Bu işte dahlim olduğunu kimse bilmeyecek. Sonuçları ağır olacak. İşler arap saçına dönecek. Birileri pirincin içindeki taşı ayıklayıp duracak. Kırk akıllı bu taşı çıkaramayacak. Onlar uğraşırken ben keyif çatacağım. Ne yapmalıyım?"

Çok kolay efendim. Sorduğunuz soruya bakın. Çok düşünmenize gerek yok. Bunun formülü şu: Buzağının ipini gevşetmen kâfi. İpten salınan buzağı gereğini yapar. Sonrası çorap söküğü gibi gelir. Hatta buzağının ipini gevşetmenden insanlar nem kapar, arkasında ben olduğum anlaşılır dersen, bunun da kolayı var. İpi sen gevşetme. Maşa varken elini kora sokma. Bunun için de maşa kullan. Millet maşayla uğraşır. Birbirini kırar geçirir. Sen de geri planda kıkır kıkır güler durursun ve keyif çatarsın. 

Hoş, bunları sen biliyorsun. Benim bu anlattığım tereciye ters satmak gibidir. Çünkü bu işin kurrasısın. Ne de çok tecrübelisin.

"Bilirim bilmeye. Hem de âlâsını bilirim. Yine de sormak istedim. Çünkü istişare önemli. İstişare edeyim ki kendi başıma buyruk hareket etmiş olmayayım. Sonra lafa, söze varıyor. 

Apartman Hayatımız

Bir zamanlar müstakil evlerde otururken günümüzde apartman ve siteler revaçta. Evi müstakil olanlar belli bölgelerde ve sayısı da fazla değil.

Apartman ve siteler dendiği zaman birden fazla kişinin altlı, üstlü ve karşılıklı oturduğu bir vakıa.

Çoğumuz köy ve kentte müstakil evde otururken zamanın ruhu olsa gerek, kendimizi apartman dairelerinde bulduk.

Taşındığımız sitede her şeyiyle oturmuş bir apartman ve toplu yaşama kültürü oluşmuşsa apartmana yeni taşınan o kültüre ayak uydurur. Ayak uydurmaya zorlanan bir şekilde taşınır. 

Eğer apartman ve sitede oturmuş bir kültür yoksa komşuluk hukuku da oluşmaz. Her gelen başına buyruk davranır, kendi yaşantısını siteye taşır. Bu başına buyruk yaşantı, hoşnutsuzluklara ve homurdanmalara sebebiyet verir. Kırılganlıklar ve küskünlükler eksik olmaz.

Bütün serzenişler site yönetimine gelir. Site yönetiminin bir şey söylemesi de pek bir şey ifade etmez. Çünkü kimse yaptığının başkasını rahatsız edip etmediğinde değil. Kendime çekidüzen vereyim demez. Kim dedi, kim söyledi peşine düşer. Mesele çözülmediği gibi hazırında kırgınlığı sebebiyet verir.

Site yönetimini oluşturmak da mesele. Doğru dürüst katılım olmaz. Yönetimde görev almaya kimse yaklaşmaz. Biri alsın hesabı yapılır. Ne de olsa angarya iş.

Herhangi bir istek ve şikayet için gelene, kardeş, bu derdini genel kurula gelip orada dile getirseydin olmaz mı desen; “Şu var, ben ona kırgınım gelmem. Ben hiç toplantıya katılmam. Hiçbir talebimiz kabul edilmiyor. Niye katılayım? Benim bulduğuma yaptırılmadı. Hep kendi tanıdıklarına yaptırıyorlar” cevabını almak mümkün.

Hele genel kurula katılmayıp sonrasında “Ne karar aldınız” diye sorulması da eksik olmaz. 

Anlamadığım site toplantısına katılmayacaksak, katılıp görüş söylemeyeceksek niye sitede yaşarız? Sonra benim görüşüm kabul edilmiyor ne demek? Ne belli görüşünün isabetli olduğu? İlla benim dediğim olacak demek kendine Müslüman olmaktan başka bir şey değil.

Halbuki görüşümüz kabul edilse de edilmese de site ve apartman toplantılarına katılmak gerek. Çünkü ülke yönetimi site toplantısına katılımla başlar. Katılmayıp sonra serzenişte bulunmaya kimsenin hakkı yoktur. 

9 Haziran 2026 Salı

Mutlak Butlan Bana da Güler mi?

Orta iki, üç ve lise üçüncü sınıf olmak üzere üç yıl sınıf başkanlığı yaptım.

O zamanlarda başkanlık kriteri sınıfın en büyüğü, iyi yarı, sınıfa hakim, güçlü ve kuvvetli olmaktı. Bu kriterler bende fazlasıyla olunca başkanlığı istememek diye bir seçeneğim olmadı. Sınıftan birkaç kişi "Ramazan Abi olsun" der demez sınıf öğretmenimiz rahmetli Şakir Ünalmış'ın "gel tahtaya" demesi yeterliydi.

Kaç kişinin oyuyla seçildim bilmem. Karşımda rakip yoktu. İsteyenler istemeyenler şeklinde bir oylama idi başkanlığım.

İki yıl yani iki dönem bu şekilde başkanlık yaptım.

Lise üçüncü sınıf başkanlığıma gelişim daha farklı olmuştu. Önceki başkan alaşağı edilince başkanlık bana kalmıştı.

Mevcut başkan seçimle başa gelmemişti. Okul idaresi sene başında başkan sen ol demiş. O da sınıfın başkanı olmuştu.

Başkanın hal ve hareketlerini sınıf biraz sert bulmuş.

Sınıf öğretmenimiz rahmetli Muammer Erden, rehberlik saatinde bir evrak alıp gelmesi için başkanı okul idaresine gönderince, sınıf başkandan dert yanmıştı. “Üstelik başkan olarak bunu biz seçmedik” dediler.

Tüm şikayetleri dinleyen sınıf öğretmeni, "Bu durumda siz bu başkanı istemiyorsunuz. Zaten biz seçmedik diyorsunuz. O halde kimi istersiniz" deyince "Bizim Ramazan Abimiz var. O bizim yıllardır başkanlığımızı yaptı. Biz onu isteriz" şeklinde sesler yükseldi.

O esnada başkan sınıfa gelmişti. Sınıf öğretmenimiz de "Delikanlı, sen yokken biz devrim yaptık. Seni başkanlıktan indirdik. Ramazan'ı başkan yaptık" demişti.

Ortaokuldan sonra bu kadar yeter dediğim başkanlık bu şekilde tekrar beni buldu.

Benim zamanımda başkanlık yapılacak bir görev değildi. Hepten angarya idi. Sınıf defterinin sabah müdür yardımcı odasından alınması, ders bitimi herkes evinin yolunu tutarken defterin teslimi, defterin kaplanması, üzerine etiket yapıştırılması, sınıfın öğretmen gelmeden önce hazır edilmesi, sınıfın sessiz olması, yoklamanın alınması, tahtaya yazılması ve öğretmene okunması, konuşanların tespiti, paso, öğrenci kimliği, tebeşir parası ve vesikalık fotoğraf toplanması, her türlü duyuru, yoklama fişinin kaybolmaması vb. her türlü işler başkanın aslî görevleri arasında.

Bunlara ilaveten derse giren her öğretmene tükenmez kalemle sınıf listesi hazırlamak da başkanın aslî görevleri arasında. Hazırlanacak listede silinti ve kazıntı olmayacak. Ad, soyad, numaranın karşısı boş olacak. Çizgisiz kağıda yazılacak. Her ismin karşısı aynı ebatta kare olacak şekilde çizilecek. Öğretmen buralara eksi, artı ve sözlü notu yazacak vs.

Akşam herkes ders ve sınava hazırlanırken başkan olarak senin görevin ders ve sınavdan önce öğretmenin kendine özel istediği sınıf listesini hazırlamaktır. Bitirip ertesi günü öğretmen derse gelince sınıf listesini beğenirse ne âlâ. Beğenmezse sil baştan tekrar hazırlıyorsun.

Sınıf listesi deyip de geçmeyin. Sınıf mevcudu 45 kişiden az değil. Silinti, kazıntı olmadan, kağıda eğri yazmadan, mavi ve siyah kalem hangi renkte istedi ise o şekilde yazacaksın. Yanlış yazarsan sil baştan yeniden yazıyorsun.

O zamanlarda fotokopi de yok. Bir tane hazırlayıp hangi öğretmen istedi ise çoğaltıp veresin. Öğrencisin. Cepte para yok. Kağıdın var mı, kalemin var mı diye soran olmazdı.

Sınıfta en ufak bir sorun oldu mu başkan olarak hepsinden haberdar olup müdahale edeceksin. Müdür yardımcısı ve öğretmene bilgi vereceksin.

Hasılı angarya işti öğrenciliğimde başkanlık.

Toplamda üç yıl başkanlık yapsam da adım kaldı başkan. Okuldan sonra da devam etti bu başkanlık. Tıpkı bir dönem muhtarlık yaptıktan sonra muhtar seçilemeyenlere muhtar dendiği gibi.

Okul bittikten sonra da rutin olarak yılda bir sınıf pikniği yaptık. Kurduğum WhatsApp grubuyla piknikle ilgili bilgilendirme yaptım. Şu var ki okul sonrası ne kadar sınıf pardon WhatsApp başkanlığı yaptığımı hatırlamıyorum.

Epey oldu. Yine bir piknikte iken başkanlığı bırakıyorum. Birinize devredeceğim. Bu işi biraz da gençler yapsın, siyasetimize de örnek olsun istedim. O anda müstakil evi, evinin bahçesinde kayısısı olan bir arkadaş poşetin içinde üç dört kilo kayısı ile pikniğe dahil oldu. İşte geldi yeni başkanınız. Başkanlığını isteyenler parmak kaldırsın dedim. Parmaklar havaya kalktı. Tamam başkan sensin bundan sonra dedim. Koltuk, mühür, devir teslim tutanağı olmadan başkanlığı bu şekilde devrettim. Arkadaşı elimle grup yöneticisi yaptıktan sonra grup yöneticiliğimi de sonlandırdım. Sonra dönüp başkan olsun diye parmak kaldıranlara, ne kadar da hevesliymişsiniz. Hemen parmaklar havaya kalktı. Beni iki kilo kayısıya değiştiniz dedim. Gülüştük.

Başkanlığı devrettiğim arkadaş ne kadar başkanlık yaptı hatırlamıyorum. Ama 5-6 yıl yapmıştır. Bir gün “Zaman ayıramıyorum. Başkanlığı devredeceğim” dedi. Devredeceği arkadaşı da ayarlamış. Yeni başkan adayına kayısı olmadan kabul etme dedik. Sonuç, bir helke kayısı karşılığında halen başkanlığımızı yapan arkadaş başkanımız oldu.

Cumartesi günü iki arkadaşla çarşıda bir çay ocağında otururken benim halefim, şimdiki başkanın selefi olan, kayısı ile başkan olan, kayısı ile başkanlığı devreden sabık başkan da çay meclisine dahil oldu. Gelirken de boş gelmemiş. Bahçesinden erik toplayıp gelmiş. Diğer iki arkadaş erikten tatmaya başladı. Bense bekliyorum. Çünkü hiçbir meyveye olmadığı kadar eriğe daha doğrusu ekşiye mesafem var. Erik dendi mi de aklıma ekşi gelir. Ha erik ha limon. Kazara bir tane ısırsam dişlerim uyuşur. Bunu bildiğim için papaz eriği mi dedim. “Tat bakalım” dedi. Diğer ikisi Abbas’ın kör gazı gibi yemeye başladı. Baktım ekşi ya da değil demeye niyeti yok. Bir tane ısırdım. Ekşiden eser yok. Tam benim yiyeceğim erik deyip başladım kütür kütür yemeye. Böylece ben de oldum Abbas’ın bir kör gazı. Hem de hem çayımı yudumladım hem de erik yemeye devam ettim.

Karnım doyduktan sonra erik getirdiğine göre başkanlığa yeniden göz kırpmaya mı başladın? Malum kayısı ile başkan olup kayısı ile başkanlığı vermiştin. Pişmanlığın varsa hazır mutlak butlan kararı çıkmışken bundan yararlan dedim. “Asla. Ben böyle daha iyiyim. Sen al başkanlığı geri” dedi. İyi de mahkemenin mutlak butlan kararı mevcut başkanın başkanlığını yok sayıyor. Yani bir önceki başkana dönüyor başkanlık. İki öncesi olsaydı senin ve şimdiki başkanın başkanlığı yok sayılıp başkanlık bana geri gelecekti. Bu durumda yani iki öncesine dair mahkemenin emsal kararı yokken benim yeniden başkan olmam adalete uygun olmaz dedim.

Bunu halihazırdaki başkana da söyledim. “Kayısı ile geldim. Yine kayısı ile giderim” demez mi?

Hülasa sınıf başkanlığı da olsa bizdeki başkanlık devrinde ve başkan olmada bir kayısıdır gidiyor. Kayısı ile başkan olundu, kayısı ile başkanlık alındı. Kayısı deyip de geçmeyin. Adı ikram olsa da bir menfaat temini söz konusu.

Hazır menfaat temini gerekçesiyle bir başkanlık sona erdirilip önceki genel başkan eski partisine 2 yıl 6 ay sonra kayyım olarak atandığına göre göre müruruzamana uğradı mı bilmem ama bıraktığım başkanlık sınıf başkanlığı da olsa başkanlığa yeniden dönmek isterim. Evet, angarya idi, bir menfaati yoktu ama hayatta sınıf başkanlığı dışında başka başkan olamayan ben için bu sınıf başkanlığının ayrı bir yeri vardı. Biri “Başkan, başkanım” deyince içimin yağları eriyiveriyor. Hatta birilerine tanıtırken “Bizim başkanımızdı” denmesini de yabana atmıyorum. Öyle zannediyorum, önceki dönemlerde muhtarlık yapmış, artık muhtarlığı kalmayanlara hâlâ “muhtarım” dendiğinde o eski muhtarların nasıl içlerinin yağı eridiyse benim de eriyor. Öyle ya bunu içimde gizle gizle. Nereye kadar?

Hasılı mahkemelerimizden iki dönem önceki başkana dair tüm başkanlara emsal olacak bir mutlak butlan kararı bekliyorum. Çünkü o zaman bana gün doğacak.

Kapatılarak İhya Olanlar, Kapatılmayarak Beter Olanlar

Bu ülkede kapatılarak ihya olanlar var. Bir de kapatılmayarak beter olanlar var. 

Ne demek istediğim anlaşılsın diye bazı örnekler vereceğim. Vereceğim örneklerden hareketle bu yazının siyasi içerikli bir yazı olduğu anlaşılmasın. Amacım sadece tespitte bulunmak. 

MNP, MSP, RP, FP ve SP, Necmettin Erbakan önderliğinde Milli Görüş çizgisinde kurulmuş partiler. Bu çizgide kurulan her parti Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılınca diğeri kuruldu. 1970'lerden bu yana kapatılıp başka isimle tekrar açılan bu çizgi yok olmadığı gibi büyüdü. Bir zamanlar barajı aşamayan bu parti 90'lı yıllarda RP adıyla belediyelerde iktidar oldu. Birinci parti oldu. Koalisyon hükümetini kurdu. 

RP kapatıldıktan sonra yerine kurulan FP'nin de ömrü uzun sürmedi. Bu parti de kapatıldı. Parti SP ve AK Parti olarak ikiye bölündü. SP küçük bir parti olarak kalırken kendisinden ayrılan AK Parti 20 yılı aşkın tek başına iktidar oldu.

Verdiğim örneklerden anlaşılacağı gibi bu parti kapatılarak siyaset sahnesinden silineceği yerde daha da büyüdü. Bugün Milli Görüş çizgisi SP, YRP ve AK Parti ile devam etmektedir. Bu çizgi AK Parti ile zirveye ulaştı. Kazandığı seçimlerin haddi hesabı yok. Peşi sıra ve tek başına kurduğu hükümetlerle bu ülkede tek söz sahibi. 

Doğu ve Güneydoğu seçmeninin oy verdiği, Kürt partisi diye bilinen DEP, HADEP, DEHAP, DEM gibi isimlerle kurulan partiler de kapatıldı. Yerine yenisi açıldı. Bir zamanlar başka parti çatısı altında seçime giren bu parti nicedir Türkiye'nin üçüncü partisi.

Sürekli kapatılmasına rağmen Kürt partileri de yok olmadı. Aksine büyüdü. 

Verdiğim örneklerden anlaşılacağı üzere sakıncalı bulunup kapatılan Milli Görüş ve Kürt çizgisi siyaset sahnesinde yok olmadığı gibi ihya olmuştur. 

Kapatılmayarak ihya olanlar olduğu gibi kapatılmayarak budanan ve can çekişenler de eksik değil. Mesela meslek liseleri. 

Bir zamanlar meslek liseleri gözde idi. Başarılı öğrenciler de bu okulları tercih eder, okur, mezun olur, ilaveten üniversitelerin gözde bölümlerini okuyan öğrencileri olurdu. Talep de olduğu için bu okul türlerinin mevcutları da kalabalık idi.

Bu okullara talep ve bu okulların başarısı 28 Şubat süreciyle bıçak gibi kesildi. Çünkü üniversiteye girişte meslek liselerine katsayı uygulaması kondu.

Katsayıyla birlikte bu okullar öğrenci yönünden adeta sinek avlar oldu. Kontenjanlarını dolduramadı. Başarılı öğrenciler bu okulları boşalttı. Katsayı uygulamasıyla birlikte birçok meslek lisesi mezunu mağdur oldu. Bu okullar eski başarılarını mumla arar oldu. 

Sonraları "Meslek liseleri memleket meselesi" denerek eski başarılı ve görkemli günlerini yakalasın diye öğrenciler meslek liselerine teşvik edildi. MEB bu okullara daha bir önem verdi ve özen gösterdi. Katsayı kalktı kalkmasına, o kadar teşvik ve yönlendirmeye rağmen bu okullar bir daha belini doğrultamadı. Pek az istisna dışında bu okullar eski başarısını tekrarlayamadı. Ölümü gösterip sıtmaya razı edildi. Kapatmaktan beter edildi. Bu okullar zamanında kapatılıp sonra yeniden açılsaydı belki eski başarısını tekrarlayabilirdi. 

Son günlerin güncel konusu CHP de kapatılmaktan beter edilenlerden. Şu anki görüntüsüyle adı konmamış bir bölünme ve ikilik söz konusu. Şu anda taraflar birbirini kıyasıya eleştiriyor. Aynı partinin mensupları olmasına rağmen birbirlerine düşman gibiler. Kaynayan kazan bugünden yarına söneceğe benzemiyor. Sular durulmayacak görünüyor. Büyük ihtimalle bu parti bölünmeye gider. Bölündükten sonra da aralarında çekişme eksik olmayacak. Bölünecek parti ileride tıpkı AK Parti gibi ihya olur mu, bunu da zaman gösterecek. Şu var ki şu anki görüntüsüyle iflah olacağa benzemiyor. Belki de bu partinin mensupları "Biz de diğer partiler gibi kapatılsaydık belki daha iyi olurdu" diye diyecektir.