17 Ağustos 2026 Pazartesi

Osmanlıda Aile Vakıfları

Osmanlıda Vakıflar başlıklı yazdığım yazıda vakıf çeşitlerinden Ehli (aile) vakıflarına değineceğimden bahsetmiştim. Bu yazımda aile vakıflarını ele alacağım. Yazıyı yazarken yapay zekadan yararlanıp alıntı yaptığımı ifade etmek isterim. 

"Bu vakıf, kurucusunun mal varlığını veya bu malın gelirlerini öncelikle kendi soyundan gelenlere (çocuklarına, torunlarına ve akrabalarına) tahsis ettiği özel vakıf türüdür.

Bu sistem, mülkün mülkiyetini dondurarak sadece işletme gelirinin aile üyeleri arasında paylaştırılmasını sağlar. 

İşleyiş Mekanizması ve Yapısı:

Mülkiyet Korunması: Vakfedilen taşınmaz (han, hamam, dükkan, çiftlik) satılamaz, rehin edilemez ve miras hukuku kurallarıyla parçalanamazdı.

Gelir Dağılımı: Vakfı kuran kişi (vâkıf), hazırladığı vakfiyede gelirin çocuklarına hangi oranlarda dağıtılacağını ve yönetim hakkının (mütevellilik) hangi kıdemdeki aile üyesine geçeceğini bizzat belirlerdi.

Ebediyet Şartı: İslam hukukundaki “vakfın sonsuza kadar yaşama” kuralı gereği, vakfiyeye mutlaka “Soyum tamamen tükendiğinde vakfın gelirleri yoksullara/kamu yararına harcansın” maddesi eklenirdi. 

Kurulmasının Temel Amaçları:

Müsadere riskini yönetmek: Osmanlıda özellikle yüksek düzeyli devlet görevlilerinin (vezirler, paşalar) mallarına devlet tarafından el konulabilirdi (müsadere sistemi). Vakıf mallarına kanunen dokunulamadığı için bürokratlar servetlerini aile vakfına dönüştürerek çocuklarını güvenceye alırdı.

Miras parçalanmasını önlemek: Normal miras hukukunda mülkler her nesilde bölünerek küçülür ve ekonomik değerini kaybederdi. Aile vakfı, mülkün bütünlüğünü asırlar boyu korurdu. 

Sosyal güvence sağlamak: Aile içindeki yetimlerin, dul kalan kadınların veya iş yapamayacak durumda olan akrabaların kalıcı bir gelire sahip olması hedeflenirdi.

Tarihsel Dönüşümü ve Kaldırılması:

Bu vakıflar, servetin kamulaştırılmasını engellediği ve toprakların piyasada serbestçe alınıp satılmasını zorlaştırdığı için Tanzimat döneminden itibaren eleştirilmiştir. 1926 yılında kabul edilen Türk Medeni Kanunu ile yeni aile vakıflarının kurulması yasaklanmış ve mevcut yapılar zamanla tasfiye edilmiştir.

Osmanlı Devleti’nde aile vakıflarının genel vakıflar içerisindeki oranı, yüzyıllara ve incelenen şehirlere göre %10 ile %45 arasında değişiklik göstermektedir. Tarihçilerin (Ömer Lütfi Barkan, Bahattin Yediyıldız ve Murat Çizakça gibi) şeriye sicilleri ve vakfiye defterleri üzerinde yaptığı kantitatif (sayısal) araştırmalar, aile vakıflarının oranına dair şu somut verileri ortaya koymaktadır:

1. Genel Oran ve Dönemsel Dağılım:

18. Yüzyıl (Zirve Dönemi): Osmanlı’da aile vakıflarının en yoğun olduğu dönem 18. Yüzyıldır. Bu dönemde hazırlanan vakfiyeler incelendiğinde, kurulan her 3 veya 4 vakıftan birinin aile vakfı olduğu görülür. Genel oran % 25 ile % 35 civarındadır. 

Klasik Dönem (15.-16. Yüzyıl): Bu dönemde devlet otoritesi çok güçlü olduğundan ve mîrî arazi sistemi sıkı korunduğundan, aile vakıflarının oranı daha düşüktür (% 10 - % 15 civarı). Bu dönemde devlet, toprakların ailelerin elinde toplanıp feodalleşmesini engellemek için doğrudan hayrî vakıfları teşvik etmiştir.

2. Şehirlere Göre Oran Analizleri 

Vakıf araştırmalarında şehirlerin sosyal yapısı oranları doğrudan etkilemiştir: İstanbul: Başkentte devlet bürokrasisinin ve zengin askeri sınıfın (paşalar, vezirler) yoğun olması nedeniyle aile vakıflarının oranı taşraya göre her zaman daha yüksek olmuştur. İstanbul’da bu oran bazı dönemlerde % 40’a yaklaşmıştır. 

Halep ve Şam: Arap eyaletlerinde yerel eşrafın (ayanların) mülklerini merkezi yönetimden koruma arzusu nedeniyle aile vakıfları çok yaygındı. Yapılan araştırmalarda bu bölgelerde oranların % 40 ile % 45 bandına kadar çıktığı tespit edilmiştir. 

Anadolu Taşrası (Bursa, Edirne, Amasya): Bu şehirlerde oranlar daha dengelidir ve ortalama % 20-25 civarında seyreder.

3. Yarı-Aile (Karışık) Vakıfların Yoğunluğu: Sayısal analizlerde dikkat çeken en önemli unsur, tamamen aileye adanmış vakıflardan ziyade “yarı-aile vakıflarının” çoğunlukta olmasıdır. Osmanlı’da mülk sahipleri vakıf kurarken gelirin örneğin %60’ını kendi çocuklarına, kalan %40’ını ise mahalledeki camiye veya fakirlere şart koşardı. Bu karma model, vakfın ulema ve kadılar tarafından “saf aristokratik mülk koruma” olarak görülüp iptal edilmesini önleyen hukuki bir stratejiydi".

Osmanlıda Vakıflar

İslam'da vakıflar önemli bir değere sahip. Vakıflar Osmanlıda zirveye çıkmıştır. Osmanlıya vakıf medeniyeti dense yanlış olmaz. Osmanlıdan günümüze tevarüs eden vakıflar olmakla birlikte önemli bir kısmı da maalesef vakıf hüviyetinden çıkmış ya da çıkarılmış, özel şahısların eline geçmiştir.

Anadolu insanı dün olduğu gibi vakfa önem verir, vakıflara yardım eder, mütevelli heyet vakfiyeye uygun vakfı yönetmekle yükümlüdür.

İnsanımızın çoğunda vakıf duyarlılığı var. Bir şekilde özel şahsın eline geçmiş vakıf yerleri satılığa çıkarıldığı zaman "Burası vakıf" diyerek almaya yanaşmaz.

Günümüzde de eskilere sahip çıkılacak ve yeni vakıflar kurulmak suretiyle vakıf medeniyeti bir şekilde yaşatılıyor. 

Burada vakfın öneminden bahsedecek değilim. Osmanlıda ne tür vakıflar varmış, ne için kurulmuş, kısaca bunun üzerinde duracağım.

Vakıflar mülkiyet ve hukuki statüye göre tasnif edilebilir:

Sahih (Gerçek) Vakıflar: Mülkiyeti tamamen vakfeden kişiye ait olan mülk arazilerin ve binaların kurallara uygun şekilde vakfedilmesiyle oluşurdu. (dergipark).

Gayri Sahih (Gerçek Olmayan) Vakıflar: Mülkiyeti devlete (miri araziye) ait olan arazilerin gelirlerinin, padişahın izniyle hayır kurumlarına tahsis edilmesiyle kurulurdu. (dergipark). 

Amaç ve hizmet alanına göre kurulan vakıflar*:
"Cami, medrese, imaret, çeşme ve hastane gibi kamu yararı güden hayri vakıflar”. 

“Gelirlerinin bir kısmı veya tamamı vakfeden kişinin soyundan gelen aile fertlerine (zürriyetine) tahsis edilen, nesil tükenince tamamen hayır işlerine kalan ehli (aile/Zürri) vakıfları”. 

“Medreselerin masraflarını karşılayan, öğrencilere burs veren, kitap çoğalmasını ve kütüphane kurulmasını sağlayan ilmi ve eğitim vakıfları”.  

“Yoksul kızları evlendiren, leylekleri ve yaralı göçmen kuşları tedavi eden, hizmetçilerin kırdığı tabakları ödeyen veya borçluları hapisten kurtaran özel amaçlı sosyal ve ilginç hizmet vakıfları”. 

“Mahalle veya esnaf örgütleri (loncalar) bünyesinde kurulan, üyelerin topladığı nakit paraları işleten avarız (para) vakıfları. Bu paralar; mahallenin olağanüstü giderleri (avarız vergileri, deprem, yangın tamiratları) veya yoksul mahallelilere faizsiz kredi sağlamak için kullanılırdı.

Yönetim Şekillerine Göre Vakıflar (İdari Yapı):

Mazbut Vakıflar: Yönetimi doğrudan devlet eliyle (Osmanlının son döneminde Evkaf Nezareti, günümüzde ise Vakıflar Genel Müdürlüğü tarafından) yürütülen ve el konulmuş vakıflardır. 

Mülhak Vakıflar: Yönetimi, vakfı kuran kişinin (vâkıfın) şart koştuğu şartlar doğrultusunda kendi soyundan gelen yöneticiler (mütevelliler) tarafından yürütülen vakıflardır. Devlet bu vakıfları sadece denetlerdi.

Gayri Mazbut (Münfesih) Vakıflar: Mütevellisi kalmamış, idaresi hayır kurumlarına, cemaatlere veya esnaf teşkilatlarına bırakılmış serbest vakıflardır.

Bir başka yazımda Osmanlıda kurulan vakıfların çoğunluğunu oluşturan aile vakıfları üzerinde duracağım. 

*dergipark, İslam ve İhsan başta olmak üzere değişik sitelerden alıntıdır. 

Mekke Ortak Savunma Anlaşması

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında "Mekke Ortak Savunma Anlaşması" 07.08.2026 tarihinde imzalandı. Bu anlaşma bir güvenlik ve savunma paktı olarak yerini alacak. 

Bu anlaşmaya göre “taraf devletler, birine yönelik herhangi bir saldırganlık eylemini antlaşma taraflarının her birine yönelik bir eylem olarak değerlendirmeyi taahhüt etmiştir". Kısaca birine yapılan saldırı diğerlerine yapılmış sayılacak.

Bu anlaşma olumlu-olumsuz ses getirdi:

“İslam NATO'sunun başlangıcı. İleride bu üç devlete diğer İslam ülkeleri de katılır” diyen oldu. Hatta katılacak öngörüsünde bulunan oldu. 

“Bu anlaşmaya en çok İsrail tepki gösterdi. İçimizden tepki gösterenlere ne oluyor” diyen oldu. 

“Suudi Arabistan'ın parası, Pakistan'ın nükleer gücü, Türkiye'nin askeri ve savunma sanayiindeki gelişmesi birleşti. Bir güç oldular” diyen oldu. 

Bu anlaşma ile “ülkemiz tehlikeli bir sürece girdi” diyen de oldu.

Şu var ki fiiliyatta bağımsız hiçbir ülke, sonucunu bile bile kendi ülkesi aleyhine olacak bir anlaşmaya imza atmaz. Ümit ediyorum ki bu üç ülke kendi iradeleriyle ihtiyaç duyup bir araya gelmiş, olası her ihtimali enine boyuna düşünerek böyle bir anlaşmaya imza atmıştır. 

Bu devletler arasında yapılan bu anlaşmanın sonuçları itibariyle ülkemize ne fayda ve zarar getireceği, anlaşma uygulandıkça daha iyi anlaşılacak olsa da anlaşmanın ülkemiz yararına olması en büyük dileğimiz. 

Geleceğin ne getirip götüreceğini bilmemekle birlikte bu anlaşmaya dair görüşlerimi dile getirmek istiyorum. 

Bu anlaşma, taraf devletlere karşı kötü emelleri olanlara caydırıcı olabilir. Birine saldırırsam diğer iki devleti karşıma alırım gibi. 

İsterim ki bu anlaşma bu üç ülkeyle sınırlı olmasın. Başta Mısır ve İran mutlaka olmalı. Özellikle İran bu üç devletin arasında dördüncü devlet olmalıydı. İran dahil edilmiş olsaydı birbirlerine saldırmayacakları için Ortadoğu rahat bir nefes alacaktı. 

Türkiye bu anlaşmanın benzerini kendi komşu devletlerle de yapmalı. 

Yazımın bundan sonraki kısmında bu anlaşmaya dair, olmasını temenni etmeyeceğim endişelerime yer vereceğim. 

Savunma anlaşması yaptığımız iki devlete bir bakalım. Suudi Arabistan'ın Yemen'le savaşı eksik değil. Aynı şekilde İran'la arası hiç yok. Suudi Arabistan'ın İran'la savaşması için fitili ateşlemek yeterli. Pakistan'ın Hindistan'la çözümlenememiş Keşmir sorunu var. Daha yakın zamanda birbirlerine karşılıklı saldırı düzenlediler. Bu iki devletin de savaşması ya da savaştırılması için ortam her zaman müsait. 

Adı geçen devletlerin illa birbirlerine saldırması gerekmiyor. Eğer birileri bunların savaşmasından ekmek yiyecekse pekala bu devletleri karşı karşıya getirecek ortamı hazırlarlae. Mesela Suudi Arabistan'a İran üzerinden bir füze gönderilebilir. Nasılsa İran'ın hava savunma sistemi felç. Pekala İran üzerinden kimliği belirsiz savaş uçakları Suudi kentlerine bomba yağdırabilir, füze atılabilir. İran üstlenmese de İran saldırdı haberi servis edilebilir. Hatta Türkiye kamuoyunu ve İslam dünyasını harekete geçirmek için Mekke yakınlarına belki de Kabe'ye bile bomba atılabilir. Bugünün teknolojisiyle bunu yapmak süper devletlere ve İsrail'e göre çok kolay. 

Bir diğer husus, İsrail ve ABD yakın zamanda İran'a iki defa saldırdı. ABD çoğu saldırılarını Suudi Arabistan, Katar ve BAE'de bulunan üslerini kullanarak yaptı. İran da bu üsleri füze ile vurdu. Her ne kadar ABD ile İran arasında imzalanmış bir ateşkes olsa da nihai barış sağlanamadığına göre ileride ateşkes bittikten sonra ABD'nin, Suudi Arabistan'da bulunan üstlerinden İran’a yeniden saldırmayacağının bir garantisi yok. ABD Suudi Arabistan üslerini kullanınca İran da karşılık verecek. İran'ın, Suudi Arabistan topraklarında bulunan ABD üslerine füzeyle karşılık verdiği zaman İran Suudi Arabistan'a saldırmış sayılmayacak mı? Şayet saldırmış sayılmazsa sorun yok. Eğer saldırmış sayılırsa Mekke Ortak Savunma Anlaşmasına göre Suudi Arabistan'a yapılmış saldırı bize de yapılmış sayılacağından, Türkiye'nin Suudi Arabistan yanında İran'a karşı savaşa girmek zorunda kalabilecek. Türkiye, İran'a havadan ve karadan savaşa girerse bu durum ABD ve İsrail için arayıp da bulamadığı bir fırsat olur. Bu durumda biz Suudi Arabistan'ı koruyacağız derken ABD adına savaşa girmiş, cepheyi genişletmiş oluruz. Hele bir kara harekatı ABD için biçilmiş kaftan olur. Çünkü ABD ve İsrail İran'a kara harekatı yapamadıkları için başarılı olamamıştır. Böyle bir olasılığı aklıma bile getirmek istemem ama bu durumda biz ABD adına vekalet savaşı vermiş oluruz. 

Bir diğer husus, Pakistan her gerilimde yanımızda ve Türkiye dostu bir ülke. Suudi Arabistan'a ne kadar güvenebiliriz? Siz ne düşünürsünüz bilmem ama ben Suudi yönetimine asla güvenmem. Suudi Arabistan'a, İsrail ve Türkiye'den birini tercih et dense Suudiler, bizim yanımızda yer almaktansa İsrail'i tercih eder. Çünkü Suudi Arabistan'ın Filistin, Gazze diye bir derdi hiç olmadı. Benim için Suudi Arabistan Suudi Amerika'dır. Suudi yönetimi ABD'nin çıkarına olmayan bir şey için kılını kıpırdatmaz. 

Hasılı, niyetim felaket tellallığı ya da senaryo yazmak değil. Olası endişelerimi dile getirdim. Endişelerim yersiz çıkarsa bu durum ülkemin çıkarınadır ki temennim bu yöndedir. Aksi durumda boşuna endişelenmişim derim.