23 Ekim 2026 Cuma

Çek Kızım Çek!

Diş çektirmeye gittim. Sekreterlikten giriş yaptırdım. Ekrandan isminizi takip edin dedi iki sekreterden işlem yapanı. 

Ekran, sekreterlerin üst tarafına monte edilmiş. Karşılarına da hastaların oturması ve isimlerini görmeleri için bol miktarda sabit sandalye konmuş.

Sırası gelen hastanın hem ismi hem de doktorun adı ekranda çıkıyor.

Her şey o kadar iyi düşünülmüş ve planlanmış ki sistem güzel işliyor. Ne sekreterlikte işlemin uzun sürüyor ne de isminin yanması için uzun bekleniyor.

Koca koridorda ne ses var ne kaos. İsmini gören hasta sessizce yerinden kalkıp işlemin yapılacağı yere gidiyor. Koltuklar sabit olduğundan yerinden kalkanın sandalyesi de ses yapmıyor. 

Bu sessiz ortamı bozan tek şey, iki sekreterden birinin burun çekmesi. Belli ki hasta. Hasta hasta sekreterlik görevini yapıyor. Hem işini tastamam yapıyor hem de önündeki bir buçuk litrelik sudan içiyor.

Yalnız bu burun çekme bir, iki burun çekmekle sınırlı değil. Yaptığı işlemden fazla burun çekiyor. Hem öyle burun çekiyor ki karşısında oturan herkesin gözünün içine baka baka çekmeye devam ediyor. Üstelik gayri ihtiyari bir çekme değil, bile isteye yapılan bir çekme bu. 

İnsanlık hali insanın burnu akabilir. Çünkü havalar ortalık hastalığına yakalanmaya müsait. Günümüz ortalık hastalığı da üç beş günde geçmiyor. Geldi mi epey terk etmiyor.

Kızın belirli periyotlarla burun çekmesi herkesin dikkatini çekiyor ve herkes bu burun çekmeden rahatsız oluyor. Tek rahatsız olmayan burun çeken bu kızımız.

O kadar burun çekerken isterdim ki elinde bir de mendil olsun. Bazı akıntıları onunla silsin. Ama ne önünde ne cebinde ne de elinde kağıt mendil namına bir şey gördüm. 

Şu kızımız kalkıp lavaboya gidip gelse de biraz rahatlasa diye düşündüm. Birkaç defa kalkıp bir yere gidip geldi. Her gelişinde de elinde kulplu bardakla geri döndüğünü gördüm. Belli ki lavaboya gitmiyor. Tek yaptığı, geldi mi çekiyor. Ara ara içimden çek kızım çek, dur kızım dur desem de kızımız, imam bildiğini okur türünden bildiğini yapmaya yani çekmeye devam etti.

Az sonra ismim yandı. Hele ki şükür deyip dişçime gittim. Uyuşması için iğne yapıldı. Tekrar bekleme salonuna geldim. Bir 20-25 dakika daha bekledim. İsmim yanınca tekrar aynı yere gidip dişlerimin çekimi yapıldı.

Ardından ağzımın içinde tamponla merdivenleri inerek evimin yolunu tuttum. Çürük dişlerimden de kurtuldum. Kızımızın çekmesinden de.

Ne diyeyim, Allah bu kızımızı çekmekten kurtarsın. Yalnız hastalığı bir şekil atlayabilir ama endişem, bu çekme işinin bu kızımızda bağımlılık yapması. Eğer böyle olursa yanındakilerin çekeceği var. 

Müstesna İnsanlar

Arapça derslerinde nahiv (cümle yapısı) işlerken kuralları da görürdük. Kuralları öğrenirdik. Tam kuralları öğrendik. Tamam bu iş derken her kuralın bir istisnası karşımıza çıkardı. Eğer bir cümle içerisinde illâ geçmişse bu cümlede o kuralın bir istisnası olduğunu bilirdik. İllâ istisna edatından sonraki gelene de müstesna denirdi. 

Ders hocasına sorardık, bu Araplar bir âlem. Önce kuralı koyuyorlar. Ardından kuralı delip istisna getiriyorlar derdik.

Türkçede de istisnalar var ama Arapçada istisna daha fazla. 

Gel zaman git zaman fakülte bitti, İHL'ler dışında diğer liselerde görev yapmaya başlayınca istisna ve müstesna benim için geride kaldı.

Bu sefer imdadıma istisnai kadrolar çıktı. İstisnai kadro olunca bu kadrolara istisnai insanların atanması da sıradanlaşınca, kendi kendime ne çok istisnai kadromuz ve müstesna insanımız varmış meğer dedim. Hele eski bir bakanın iki yıllık bakanlığında, her 13 güne bir özel kalem müdürü düşecek şekilde 60 müstesna insanımızı devlet kadrosuna atanmalarına sebebiyet vermesi basına düşünce ister istemez ne oluyor sorusunu sorduruyor insana.

İstisnai kadroya karşı değilim. Yerinde ve zamanında ihtiyaç kadar alınır. Hepsi bu. Böyle bir kadro var diye eşin dostun çocuğunu buralara almak tek kelimeyle bu işi sulandırmaktır. Keşke sulandırmakla kalsa. O kadar genç yıllarını vererek devlete atanmak için KPSS türü merkezi sınavlara hazırlık yapıp ter döksün. Biz ise ahbap çavuş ilişkisine girerek KPSS olmadan ve KPSS'de başarılı olmadan yandaşlarımızı ihya edelim. Tek kelimeyle sınavlarda ter döken milyonlara haksızlık. 

Nazarımda istisnai kadro şudur: Devlette çalışanlar arasında bu kadroya atanmaya layık kimse yoktur. Dışarıda ise kendini özelde ispatlamış, başarıdan başarıya koşan insanımız vardır. Tam bu göreve layıktır. Böyle müstesna insanlar varsa onları ikna edip bu tür istisnai kadrolara kazandırmak gerekir. Buna da kimse bir şey diyemez. Ki amir hükmün kastı da bu olsa gerek. Böyle değil de nerede bir dikiş tutturamayan var, KPSS'de başarılı olamamış insanları buralara doldurmak hiç olacak şey değil.

Eski Bakan'ın her 13 güne bir özel kalem müdürü düşecek şekilde döneminde 60 özel kalem müdürü değiştirmesi, birilerini devlet kadrosuna geçirmenin yolundan başka bir şey değil. Görünen o ki atayan atıyor, atanan bu görevi kabul ediyor. Kamuoyunda bu nasıl iş diye bir tepki de yok.

Bu şekil istisnai kadroya atanıp sonradan devletin kadrolu elemanı olan kaç kişi var bilmem. Ama eski Bakan'ın bu tasarrufu masaya yatırılmalı. Bu şekil kadroya geçirilenler mercek altına alınmalı. Sırf devlet kadrosuna atanmak için istisnai kadroya alındığı tespit edilmişse böylelerinin kadroları iptal edilmeli. 

Bence devletin üst düzey yetkililere verdiği bu istisnai kadro hakkını sınırlandırmasında fayda var. Bir bakan, uhdesinde bulunan istisnai kadroya istediğini alır. Böyle müstesna ismin görev yapması bakanın dönemiyle sınırlı tutulur. Bakan gidince bu müstesna insan da eski görevine döner. Buna da kimse bir şey demez ya da devlet kadrosuna geçmek için istisnai kadroda belli bir süre geçmesi aranmalıdır. 

Hülasa siyaset yapanlar devletin bir kurumunun başına geldiği zaman elbette istediği kişiyle çalışmalı. Bu çalışma kendi görev süresiyle sınırlı olmalı. Eğer tercihen alınan, devletin kadrosuna geçecekse milyonlarca insanın geçtiği yoldan geçmeli. KPSS'de ter dökmeli. İstisnai kadrolara atanacak kişiler de KPSS'de başarılı olanlar arasından tercih edilmeli. KPSS'de başarılı olmayanın müstesna kadroda işi de yoktur, hakkı da. 

19 Ekim 2026 Pazartesi

Vay Anasını Vay!

Site kaloriferinin yıllık bakımı yapılacak. İki servisten birini aradım. Yarın ücret vereyim dedi. Ücret kaç civarında olur dedim. "30.000'i  geçer" dedi. 

Öylesine söyledi. Bir bakım bu kadar olmaz diye düşündüm. 

Ertesi günü arayıp teklif vermesini bekledim. Dönüş olmadı. 

Pazartesi günü tekrar aradım. "Fiyat vermiş miydik" dedi. Hayır dedim. "Bakım ücreti olarak 35 bin + KDV" dedi.

Fazla değil mi dedim. Sizin kazan şu marka. Onların bakımı böyle dedi. 

Geçen yıl 8 bin gibi bir rakamlara yaptırılmış. Bir yılda fiyat bu kadar artar mı dedim. "Geçen yıl bakımı biz yapmadık" dedi.

Fiyatta yapabileceğiniz var mı dedim. "Hayır, yok" dedi. 

Mademki fiyat bu şekil. Kazanın bakımını yapalım dedim. 

"Ödemeyi ne şekil yaparsınız" dedi. Bakım işi bitince hesabınıza eft yaparım dedim. 

Salı günü için randevulaştık.

Ne yapayım ne edeyim diye kara kara düşünmeye başladım. Diğer servisi arayayım dedim. Aynı markanın servisi. Servis ücreti üç aşağı, beş yukarı aynıdır dedim. Yine de şansımı deneyeyim diyerek diğer servisi aradım.

Diğer servis 9 bin +KDV dedi. Fiyatta yapabileceğiniz var mı demedim. Tamam, kalorifer kazanının bakımını yapıverin dedim.

Bir 35 bin artı KDV'yi düşündüm, bir de 9 bin artı KDV'yi. Gayri ihtiyari vay anasını vay dedim. Öyle ya fiyat farkı olur da arada bu kadar uçurum olmaz. 

İyi de diğer servise gelin yapın demiştim. Bu durumda kalsın diye nasıl söyleyecektim. 

Utana sıkıla aradım. Bizim bakım işi kalsın. Kusura bakmayın. Lütfen randevuyu iptal edelim dedim. Sağ olsun, hiçbir şey demeden randevu iptal edildi. 

Bu iptalin ardından kuş gibi hafifledim. 

İkinci servis ertesi günü geldi, bakım işini yapıp gitti. Giderken ödemeyi ne zaman, nasıl yaparsınız bile demedi.

Kısaca kazan bakımı, 35 artı KDV'den 9 bin artı KDV'ye indi. Haliyle bir sevindim bir sevindim. Eğer diğer servisi aramasaydım, kazan bakımını fahişin fahişine yaptıracaktım. Gerçi fahişin fahişi demek hafif kalır. Buna katmerli ve ultra kazık dense yanlış olmaz. Hatta fon vurgunu gibi bir şey dense daha uygun düşer. Çünkü bir nevi tokatlama. Fonun servis boyutu kısaca. 

Aynı markanın aynı işinde servis işi ve bakım aynı olması lazım. Aynı olmasa da üç aşağı beş yukarı birbirine yakın olması lazım. Aradaki bu uçurumu görünce servisler arasında oturmuş bir fiyat aralığının olmadığını, müşteriye tutturabildikleri fiyatı verdiklerini anladım.

İlk servisin günahını almak istemem. Acaba bakımın içeriği servisten servise fark ediyor olabilir mi? Gerçi bakımın içeriği, bakımda kullanılan malzeme farklı olsa bile arada bu derece uçurumun olmaması lazım. Çünkü herhalde kazanı biri altın suyuyla, diğeri de normal suyla yıkacak değildir. 

Anladığım kadarıyla markanın Türkiye temsilcisi yukarıdan fiyat belirlemiyor. Fiyatı yereldeki servislere bırakıyor. Eğer böyleyse bu markanın evladiyelik olma  ve kurumsallaşma gibi bir derdi yok demektir.

Düşünün ki şehirde iki servis değil de tek servis olsa bugün 35 bin artı KDV isteyen kaç isterdi şeklinde bir soruyu aklıma bile getirmek istemem. 

Ne diyeyim, insafı kurusun böylelerinin. 

Anlamadığım, koca şehirde bir markanın niçin sadece iki servisi olur? Servisi alan mı yok, kazan firması iki servisi yeterli mi görüyor? 

Siz siz olun tek servise mahkum olmayın. Bir şey yaptırmadan önce o değilden bir fiyat araştırması yapmanızda fayda var. Değilse öpülürsünüz. Bu durumda sizi ben bile kurtaramam.