8 Eylül 2026 Salı

Site Yöneticiliği Bir Başka (1)

Sakini fazla olmayan bir sitede oturuyorsanız bilin ki:

Böyle sitede pek para dönmez. Para dönmediği için siteye yönetici bulmak, ülkeye Cumhurbaşkanı bulmaktan daha zor. Çünkü yöneticilik meccanen yapılacağı için angarya görülür, kimse yüzüne bakmaz. Bu durumda olması gereken kat maliklerinin bu işi sırayla yapması.

Kaçmayı meslek edinenler bir yolunu bulup toplantıya katılmayarak ya da işinin yoğunluğunu bahane ederek yöneticilikten yırtıyor. Geriye kalanlardan herkes de daha önce bir ya da birkaç kez yaptığı, yani bu cendereden geçtiği için tüm gözler siteye yeni taşınan da olur. Daha yeniyim. Siteyi tanımıyorum. En kötü yönüm yöneticilik. Biraz siteyi tanıyayım, işleyişi göreyim. Bir ara alırım diyerek ötelemeye çalışırsın. Nereye kadar kaçarsın? Her genel kurulda potansiyel tek aday olarak öne sürülürsün. Olmayacak, bu sefer alayım diyerek yöneticiliği almak zorunda kalırsın.

Yapılacak iş aramana gerek yok. Çünkü genel kurulda neleri yapacağın tek tek sıralanmış. Öncelik sırasına göre kolları sıvıyorsun. 

Aciliyet gereken ilk iş pis su giderlerini değiştirmek. Yani b.ktan iş. Bir de temiz su demir boruları küflenmiş, çürümeye yüz tutmuş. İkisini birden aradan çıkarayım diyorsun. 

Önce çeşmecilerden en az üç teklif alıyorsun. Çeşmeciyi getirmek bir sorun, baktıktan sonra teklif almak başlı başına başka bir sorun. Ya gelmez. Gelirse de teklife yanaşmaz. Bugün, yarın, haftaya göndereyim diyerek ipe un serer. Çünkü çeşmeci olup da sözünde duran istisnalar hariç pe azdır. Aslında ben teklif veremem dese kafi. Ama ne yapmam diyor ne de teklif veriyor. Bir de çeşmeciyi sezonunda buldun buldun. Sezonları açıldı mı çeşmeci bulmak ne mümkün. 
Sonunda güç bela en uygun fiyat verenle iki taksitte ödemek üzere anlaşıyorsun. 

Mevsim kış olduğu için çeşmecinin eli boşmuş. İki kardeş, bir de ortakları olmak üzere üç kişi bir hafta boyunca çalıştılar. Onlar çalışırken senin görevin, onlara kilitli yerlerin kapısını açmak, bodrumda çekilecek eşya varsa site sakinlerine duyurmak, arada dolaşmak, sabah ve öğleden sonra olmak üzere çalışanlara çay demleyip servis yapmak. 

İki taksitin ilk taksitini iş bitimi, ikincisini de takip eden ay ödemek üzere bir plan yapıyorsun. Şu tarihe kadar ödemenin zamanında yapılması diyorsun. Yalnız demek bu kadar kolay değil. İşin içinde para istemek varsa bir sayfalık bir yazı döşüyorsun. Tek derdin para iken para istemek o kadar zor ki sayfanın içinde kısa pas yapıp duruyorsun. Yani eveleyip geveliyorsun. Sonunda sadede gelip para istiyorsun. Sonrasında oh be diyor ve rahatlıyorsun. 

Gününden önce ödemeyi teslim edenler olduğu gibi son güne kadar ödemeye yanaşmayanlar da eksik olmuyor, yazıyı okumayanlar da. 

İlk taksitin ödemesini yapacağım. İki, üç kişi eksik. Çeşmeciye, diğer ay eksik kalanı versem olur mu diyorum. Bundan pek hoşnut olmadılar. Malzemeciye ödeme yapacağız. Normalde taksitli çalışmıyoruz, arada falan olduğu, bir de bu sezon bizim için ölü sezon olduğundan razı olduk. Tam versen iyi olur dediler. 

Zamanında söz verdiğin gibi ödeme yapamayınca strese giriyorsun. Ağrımaz başın ağrımaya başlıyor. Düşünüp taşındım. Oturdum kalktım. Bir sağa bir sola gidip geldim. Ayakta durdum. Eksik kalanı hesabımdan vereyim deyip hesabımı açtım. Gördüm ki hesabım benden fakir. Bildiğin delik cep. 

Çeşmeci, vermeyenleri arasan diyor. Ben bugüne kadar para istemek için hiç telefon açmadım diyorsun. Sonunda telefona sarılıyorsun. "Benim paradan haberim yok. Bana özel gönder. WhatsApp bana görünmüyor. Parayı da pazartesi göndereyim" diyeni mi ararsın. "İBAN gönder, hemen göndereyim" diyeni mi, “Yeni hastaneden geldim. Yoruldum. Hesaptan para çekmem lazım" diyeni mi. Merak ettiğim, WhatsApp mesajı grupta görünmezken özel gönderince nasıl göründüğü. Teknoloji böyle bir şey demek ki. 

Yorgunum diyenin peşine takılıp ben de seninle geleyim, ibanla gönderecek olanı da çekeyim diyorsun. Ondan parayı alıp ibanla hemen gelecek parayı çekmek için bankanın önünde ağaç oluyorsun. 

Neyse güç bela parayı denkleştirip iş bitimi veriyorsun. 

İlk ayı böyle atlatıyorsun. Öbür aya Allah kerim diyorsun. 

Bu sefer işi sıkı tutup ayın önce 20'sine, sonra 15'i deyip aidatın gönderilmesini istiyorsun. Çünkü 20'si Kurban Bayramına denk geliyor. İstiyorsun ki elinin emeğiyle çalışan gençler bayram öncesi harçlık yapsın. Seni dinleyen kim? Her zaman olduğu gibi zamanında vereni oldu, iplemeyeni de. 

Bereket bu sefer hesapta para var. Bayram gelmeden gelen aidatların üzerine hesabımdan aktararak gençleri aradım. Sabahında erkenden geldiler. "Hocam, bayram öncesi nasıl alışveriş yapacağız diye kara kara düşünüyorduk. Bu para bizim için çok iyi oldu” dediler. 

Site sakinlerinden sonradan gelen aidatlardan alacağımı aldım. Maksat gençlerin işi görülsün, yüzleri gülsün.

Şu var ki diye yöneticiliği bir başka. Meraklıları na şiddetle öneririm. 

Atı Alan Üsküdar'ı Geçti

Bolu Beyi'ne baş kaldıran Köroğlu'nun, gözünden sakındığı iyi cins atı bir hırsız tarafından çalınır.

Köroğlu bu işin peşini bırakmaz, atının peşine düşer. Diyar diyar dolaşır. 

İstanbul at pazarına geldiğinde, hırsızın atını satılığa çıkardığını görür. 

Hırsızdan atına talip olur, denemek için ata binmek ister. 

Köroğlu atına atlar atlamaz uzaklaşır. Sirkeci sahiline gider. Oradan bir sal kiralayarak Üsküdar'a doğru yol alır. 

Olup biteni izleyen hırsız ise ne yapacağını şaşırır. Giden atın arkasından baka kalır. Haliyle üzülür. Bu duruma şahit olan hırsızın arkadaşı, "Üzülmeyi bırak. Çünkü atı alan Üsküdar'ı geçti" diyerek hırsızı teselli etmeye çalışır. 

Bolu Bey'i, Köroğlu, at hırsızı, at ve hırsızın arkadaşı ölse de at hırsızının arkadaşının söylediği "Atı alan Üsküdar'ı geçti" cümlesi deyim olarak kalır. Günümüzde ve nicedir deyim olarak kullanmaya devam ediyoruz. 

"Artık iş işten geçti. Fırsat kaçtı. Bu işi düzeltmek için geç kalındı" anlamına gelen bu deyimi kullanırdım ama deyimin hikayesinin böyle olduğunu sanmıyordum. Ben de bir başkasına ait atın başkaları tarafından çalındığını sanırdım. 

Hikayeye göre atın gerçek sahibi Köroğlu, at hırsızından atını geri almış. Böylece hak yerini bulmuş. Gerçekten tüm haksızlıklar, hakkın gerçek sahibine geri dönmesi, kimsenin mağduriyet yaşamaması şeklinde olsa, böylesi alavereye can kurban. Ama herkes Köroğlu gibi atının peşine düşmüyor, düşse de atını geri alamıyor. Atı veya başka bir şeyi iç edenin, atı kapanın yanına kâr kalıyor. Bu dünyanın adaleti böyle olsa gerek. Çünkü herkes Bolu Beyi'ne kök söktüren ve Bolu Bey'inin zulmüne boyun eğmeyen Köroğlu değil. 

Nereden aklıma geldiyse bu deyim bugün aklıma damdı. Malumunuz Üsküdar ilçesinde yılan hikayesine dönen belediye başkan vekilliği seçimi vardı. Üsküdar'da ne var, Üsküdar'ın önemi nedir bilmiyorum ama Üsküdar'ın başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. 

Bu süreçte gözaltı ve tutuklama, başkan vekili seçimi, partisinin belediye meclis üyeliğinden istifa etme ve başka partiye geçme, mahkeme boyutu, belediye başkan vekilliğinin el değiştirmesi gibi her şey vardı. Tüm bunlar beni düşündürüyor. 

Bu arada kimin kazandığı, kimin kaybettiği nazarımda önemli değil. Benim için önemli olan etik ilkeler. Bana kalırsa mahalli idareler seçiminde bir belediyeyi kim kazanmışsa belediye başkan vekili de o partiden seçilmeli. Fakat bizde öyle olmuyor. 

Görünen o ki oyun kurucular Üsküdar için ince ince hesap yapmış. Geri planda neler döndü, neler yapıldı bilmem ama görünen bir görüntü var ki bu uğurda her yol mübah denerek yol alınmış ve Üsküdar'dan geçip gitmese de Üsküdar'a demirlemiş. 

Sonuç olarak her atı alan Üsküdar'ı geçince haksız değil. Çünkü kendi atıyla geçmiş. Her Üsküdar'ı alan da haklı olmayabilir, bir başkasının hakkını almış olabilir. Demokrasi sadece parmak hesabından ibaret görülürse parmağı çok olan düdüğü çalar. Katılır veya katılmazsınız, bu deyim ve güncel bana bunları hatırlattı. Kayda geçeyim istedim. 

Menzilim Uşşak

Günlerden 6 Hazirandı. Gündüzünde çarşı pazar dolaştım. Acıkınca akşam sularında eve attım kendimi. Uzun oturacak şekilde üst başımı giyindim. Akşam menüsünde fakirin evinde ne varsa yedim. Çayın demlenmesini beklemek için rutin yerime uzandım. 

Akşam evde otururken kapının zili çaldı. Gelen kayınpederin kızının oğullarından ortanca ikizlerden biri idi. 

Az sonra bir zil daha çaldı. Bu sefer gelenler de kayın biraderin ablasının oğullarından büyük olanı ailecek geldi. 

Bayram değil, seyran değil, bu kapı bugün niçin mahkeme kapısı gibi. Işığı gören geliyor derken az sonra oturduğum odanın ışığı söndü. Hah şöyle. Işık sönünce gelen kesilir diye düşünürken elde tepsi, üzerinde yanan mumların altında pasta olduğu halde, bir kalabalığın kapıdan girdiğini, "İyi ki doğdun" seslerinin yükseldiğini işittim. Bir sevinç bir sevinç. Evdeki hareketliliğin sebebi buymuş meğer. 

Meğer bizim oğlanlar kavilleşmiş, büyük gelin kızım yaş pasta yapmış. Bana sürprize gelmişler. 

Bu program ve organizeden baldızın ablasının da evdeki tekne kazıntısının da haberi varmış. En son babalar duyar dedikleri böyle bir şey olsa gerek. Keşke tüm habersizliğim bundan ibaret olsun. 

Ne yapacağımı şaşırdım. Üzerim zaten uygun değil. Yüzüm nasıl bilemedim. Ama öyle zannediyorum kırmızı yüzüm kıpkırmızı olmuştur. Çünkü hatırlanmak güzel bir şey. Ne yapacağımı bilememenin mahcubiyeti daha bir başka. 

Adı üzerinde bir doğum günü kutlaması demeyin. Görmeyince neyi, nasıl bileceksin. Ne kendim gördüm ne de çocuklarına gösterdim. Tekne kazıntısının dışında doğru dürüst doğum günü kutlamadık. Çünkü yetişme tarzımız itibariyle, günlere, hele ki doğum günlerine karşıydık. Bize ait değildi bunlar. Batı'dan bize geçmeydi. Batı âdeti olunca doğum günü kutlamaları bizim semtimize uğramaz ki evimize, hane halkına uğrasın. Batı âdetine uymamak aynı zamanda Müslümanca bir duruşun göstergesiydi. Bir de domuz eti yememek. 

Hasılı, doğum günü sıradan bir gündü bizim için. Gülüp eğlenmenin, hediyeleşmenin, pasta yaptırmanın, pasta kesmenin, dilekte bulunmanın, mum söndürmenin, iyi ki doğdun demenin sırası değil, geçmiş bir yılı muhasebe etme günüydü doğduğumuz gün. 

Doğum günü adına tek bildiğim, hesabım bulunan bankaların, çalıştığım kurumun ve kara gün dostu Kızılay'ın sanal doğum günü kutlamasından ibaretti doğum günümüz. İki yıldır Yapı Kredi Bankası İnternet bankasını açtığım zaman kırk yıllık arkadaşıymışım gibi yanan mumun üzerinde "İyi ki doğdun Ramazan" demesinden ibaretti benim doğum günüm. Mumu söndür yazısını görünce ekrana üfledim. Mumun söneceği falan yok. Meğer hoparlör kısmından üfürünce sönüyormuş. Uğraş, didin. Sonunda becerebilidim mumu söndürme işini. 

Önüme gelen pasta üzerindeki hakiki mumları söndürme işinde zorlanmadım. Çünkü torunlar benim adıma benden önce üfleyip söndürdüler. 

Ardından kesilen yaş pastayı ailecek afiyetle yedik. Kendi elleriyle özene bezene yaptığı pastası da pek güzelmiş gelin kızımın. Hatır bilip hatır sayanların hatırlayanları bol olsun. 

Dün, bugün, yarın derken nihayet Uşşak il sınırlarına adım atmış bulunmaktayım. Nasipte Uşşak'ı da görmek varmış. Sağlığım el verir, ömrüm kifayet ederse bir yıl boyunca Uşşak'ta eğleşeceğim. Sonra ver elini dünyada Van, ahirette iman denilen şehre geçeceğim. Bakalım zaman ne gösterecek.

Uşşak'ta kalacağım bir yıl boyunca benim için en zor olan, yıllardır Uşak diye bildiğim şehre Uşşak demek olacak ama elden gelen bir şey yok. Eski adı Uşak demek daha kolaydı. Ama devlet böyle uygun görüp yıllardır dediğimiz Uşak olup çıktı Uşşak. Umarım tüm zorluk Uşşak demekten ibaret olur.

Askerdekilerin gel tezkere gel deyip gün saydığı, kalan gün sayısı plaka sayısına inince, erat saymayı bırakır, "Bugün Düzce, yarın Osmaniye..." diyerek plaka koduna göre şehirleri saydığı ve Adana'ya gelince "tamam, bu iş bitti" dediği gibi ben de Adana'dan başlayıp yukarı doğru şehir sayıyorum. Askerlikten tek farkı, asker yukarıdan aşağıya gün sayarken ben mezara doğru giderken aşağıdan yukarıya sayıyorum. Gönül ister ki sağ salim Düzce'ye varayım. Plaka bitince TBMM il sayısını 100'e çıkarsın. Ben de 100'e merdiven da yayayım. Bu kadar şehrimiz göreyim. Sağlıklı bir şekilde yatak yüzü görmeden bu âlemi değiştireyim. Bakalım evdeki bu hesap çarşıya uyacak mı? Bekleyip göreceğiz. 

Yeniden doğum günü kutlamalarına gelirsem, geldiğim nokta itibariyle, ister Batı ister başka bir kültüre ait olsun, abartmadan doğum günlerinin sade bir şekilde kutlanmasını, kişilerin kendini değerli hissetmesi ve yalnız olmadığını hatırlatması yönünden önemli buluyorum. Bu noktaya bir ayağım çukurda iken geldim. Zamanında yetişmiş olduğum mahalledeki hassasiyetin kaba ham softalıktan ibaret olduğunu geç de olsa anladım. Bu anlayışa gelinceye kadar ne ana-babamın ne kardeşlerimin doğum günlerini kutladım ne de ilk üç çocuğumun doğru dürüst doğum günlerini. Gel de hayıflanma buna. 

Sadece bununla kalsa iyi. Çünkü günlere karşı olumsuz bakış açısı içime işlemiş. Ne anamın anneler gününü ne babamın babalar gününü kutladım. Halbuki hatırlamanın ne sakıncası olabilirdi ki. Kendimiz bir şey üretmediğimiz gibi üretenlere de burun kıvırararak ömrümüzü bitiriyoruz. Kısaca şecereme hayatı zindan etmişim vesselam. 

Evet, bu sene Uşşak'tayım. Seneye Van'da buluşmak dileklerimle. Cümleye sağlık, afiyet ve huzur dilerim. 

Not: Doğum günümde bu yazının başlığını koyarak bir, iki satır yazıp öylece taslakta bırakmışım. Yazıyı iki ay gecikmeli tamamlayabildim. Umarım tüm işlerim böyle yarım değildir. 

Bu arada, doğumdan zirveye çıkıncaya kadar günler ve yıllar geçmek bilmedi. Zirveden inişe geçince ise günler ve yıllar hatta ömür su gibi akıp gidiyor. 

Yine zirveye çıkıncaya kadar soran herkese girdiğim yalişı söylerdim. Şimdi ise kendimi yaşlanmış göstermemek için bitirdiğim yaşı söylüyorum. Bu da antrparantez kayıtlara geçsin.