9 Haziran 2026 Salı

Mutlak Butlan Bana da Güler mi?

Orta iki, üç ve lise üçüncü sınıf olmak üzere üç yıl sınıf başkanlığı yaptım.

O zamanlarda başkanlık kriteri sınıfın en büyüğü, iyi yarı, sınıfa hakim, güçlü ve kuvvetli olmaktı. Bu kriterler bende fazlasıyla olunca başkanlığı istememek diye bir seçeneğim olmadı. Sınıftan birkaç kişi "Ramazan Abi olsun" der demez sınıf öğretmenimiz rahmetli Şakir Ünalmış'ın "gel tahtaya" demesi yeterliydi.

Kaç kişinin oyuyla seçildim bilmem. Karşımda rakip yoktu. İsteyenler istemeyenler şeklinde bir oylama idi başkanlığım.

İki yıl yani iki dönem bu şekilde başkanlık yaptım.

Lise üçüncü sınıf başkanlığıma gelişim daha farklı olmuştu. Önceki başkan alaşağı edilince başkanlık bana kalmıştı.

Mevcut başkan seçimle başa gelmemişti. Okul idaresi sene başında başkan sen ol demiş. O da sınıfın başkanı olmuştu.

Başkanın hal ve hareketlerini sınıf biraz sert bulmuş.

Sınıf öğretmenimiz rahmetli Muammer Erden, rehberlik saatinde bir evrak alıp gelmesi için başkanı okul idaresine gönderince, sınıf başkandan dert yanmıştı. “Üstelik başkan olarak bunu biz seçmedik” dediler.

Tüm şikayetleri dinleyen sınıf öğretmeni, "Bu durumda siz bu başkanı istemiyorsunuz. Zaten biz seçmedik diyorsunuz. O halde kimi istersiniz" deyince "Bizim Ramazan Abimiz var. O bizim yıllardır başkanlığımızı yaptı. Biz onu isteriz" şeklinde sesler yükseldi.

O esnada başkan sınıfa gelmişti. Sınıf öğretmenimiz de "Delikanlı, sen yokken biz devrim yaptık. Seni başkanlıktan indirdik. Ramazan'ı başkan yaptık" demişti.

Ortaokuldan sonra bu kadar yeter dediğim başkanlık bu şekilde tekrar beni buldu.

Benim zamanımda başkanlık yapılacak bir görev değildi. Hepten angarya idi. Sınıf defterinin sabah müdür yardımcı odasından alınması, ders bitimi herkes evinin yolunu tutarken defterin teslimi, defterin kaplanması, üzerine etiket yapıştırılması, sınıfın öğretmen gelmeden önce hazır edilmesi, sınıfın sessiz olması, yoklamanın alınması, tahtaya yazılması ve öğretmene okunması, konuşanların tespiti, paso, öğrenci kimliği, tebeşir parası ve vesikalık fotoğraf toplanması, her türlü duyuru, yoklama fişinin kaybolmaması vb. her türlü işler başkanın aslî görevleri arasında.

Bunlara ilaveten derse giren her öğretmene tükenmez kalemle sınıf listesi hazırlamak da başkanın aslî görevleri arasında. Hazırlanacak listede silinti ve kazıntı olmayacak. Ad, soyad, numaranın karşısı boş olacak. Çizgisiz kağıda yazılacak. Her ismin karşısı aynı ebatta kare olacak şekilde çizilecek. Öğretmen buralara eksi, artı ve sözlü notu yazacak vs.

Akşam herkes ders ve sınava hazırlanırken başkan olarak senin görevin ders ve sınavdan önce öğretmenin kendine özel istediği sınıf listesini hazırlamaktır. Bitirip ertesi günü öğretmen derse gelince sınıf listesini beğenirse ne âlâ. Beğenmezse sil baştan tekrar hazırlıyorsun.

Sınıf listesi deyip de geçmeyin. Sınıf mevcudu 45 kişiden az değil. Silinti, kazıntı olmadan, kağıda eğri yazmadan, mavi ve siyah kalem hangi renkte istedi ise o şekilde yazacaksın. Yanlış yazarsan sil baştan yeniden yazıyorsun.

O zamanlarda fotokopi de yok. Bir tane hazırlayıp hangi öğretmen istedi ise çoğaltıp veresin. Öğrencisin. Cepte para yok. Kağıdın var mı, kalemin var mı diye soran olmazdı.

Sınıfta en ufak bir sorun oldu mu başkan olarak hepsinden haberdar olup müdahale edeceksin. Müdür yardımcısı ve öğretmene bilgi vereceksin.

Hasılı angarya işti öğrenciliğimde başkanlık.

Toplamda üç yıl başkanlık yapsam da adım kaldı başkan. Okuldan sonra da devam etti bu başkanlık. Tıpkı bir dönem muhtarlık yaptıktan sonra muhtar seçilemeyenlere muhtar dendiği gibi.

Okul bittikten sonra da rutin olarak yılda bir sınıf pikniği yaptık. Kurduğum WhatsApp grubuyla piknikle ilgili bilgilendirme yaptım. Şu var ki okul sonrası ne kadar sınıf pardon WhatsApp başkanlığı yaptığımı hatırlamıyorum.

Epey oldu. Yine bir piknikte iken başkanlığı bırakıyorum. Birinize devredeceğim. Bu işi biraz da gençler yapsın, siyasetimize de örnek olsun istedim. O anda müstakil evi, evinin bahçesinde kayısısı olan bir arkadaş poşetin içinde üç dört kilo kayısı ile pikniğe dahil oldu. İşte geldi yeni başkanınız. Başkanlığını isteyenler parmak kaldırsın dedim. Parmaklar havaya kalktı. Tamam başkan sensin bundan sonra dedim. Koltuk, mühür, devir teslim tutanağı olmadan başkanlığı bu şekilde devrettim. Arkadaşı elimle grup yöneticisi yaptıktan sonra grup yöneticiliğimi de sonlandırdım. Sonra dönüp başkan olsun diye parmak kaldıranlara, ne kadar da hevesliymişsiniz. Hemen parmaklar havaya kalktı. Beni iki kilo kayısıya değiştiniz dedim. Gülüştük.

Başkanlığı devrettiğim arkadaş ne kadar başkanlık yaptı hatırlamıyorum. Ama 5-6 yıl yapmıştır. Bir gün “Zaman ayıramıyorum. Başkanlığı devredeceğim” dedi. Devredeceği arkadaşı da ayarlamış. Yeni başkan adayına kayısı olmadan kabul etme dedik. Sonuç, bir helke kayısı karşılığında halen başkanlığımızı yapan arkadaş başkanımız oldu.

Cumartesi günü iki arkadaşla çarşıda bir çay ocağında otururken benim halefim, şimdiki başkanın selefi olan, kayısı ile başkan olan, kayısı ile başkanlığı devreden sabık başkan da çay meclisine dahil oldu. Gelirken de boş gelmemiş. Bahçesinden erik toplayıp gelmiş. Diğer iki arkadaş erikten tatmaya başladı. Bense bekliyorum. Çünkü hiçbir meyveye olmadığı kadar eriğe daha doğrusu ekşiye mesafem var. Erik dendi mi de aklıma ekşi gelir. Ha erik ha limon. Kazara bir tane ısırsam dişlerim uyuşur. Bunu bildiğim için papaz eriği mi dedim. “Tat bakalım” dedi. Diğer ikisi Abbas’ın kör gazı gibi yemeye başladı. Baktım ekşi ya da değil demeye niyeti yok. Bir tane ısırdım. Ekşiden eser yok. Tam benim yiyeceğim erik deyip başladım kütür kütür yemeye. Böylece ben de oldum Abbas’ın bir kör gazı. Hem de hem çayımı yudumladım hem de erik yemeye devam ettim.

Karnım doyduktan sonra erik getirdiğine göre başkanlığa yeniden göz kırpmaya mı başladın? Malum kayısı ile başkan olup kayısı ile başkanlığı vermiştin. Pişmanlığın varsa hazır mutlak butlan kararı çıkmışken bundan yararlan dedim. “Asla. Ben böyle daha iyiyim. Sen al başkanlığı geri” dedi. İyi de mahkemenin mutlak butlan kararı mevcut başkanın başkanlığını yok sayıyor. Yani bir önceki başkana dönüyor başkanlık. İki öncesi olsaydı senin ve şimdiki başkanın başkanlığı yok sayılıp başkanlık bana geri gelecekti. Bu durumda yani iki öncesine dair mahkemenin emsal kararı yokken benim yeniden başkan olmam adalete uygun olmaz dedim.

Bunu halihazırdaki başkana da söyledim. “Kayısı ile geldim. Yine kayısı ile giderim” demez mi?

Hülasa sınıf başkanlığı da olsa bizdeki başkanlık devrinde ve başkan olmada bir kayısıdır gidiyor. Kayısı ile başkan olundu, kayısı ile başkanlık alındı. Kayısı deyip de geçmeyin. Adı ikram olsa da bir menfaat temini söz konusu.

Hazır menfaat temini gerekçesiyle bir başkanlık sona erdirilip önceki genel başkan eski partisine 2 yıl 6 ay sonra kayyım olarak atandığına göre göre müruruzamana uğradı mı bilmem ama bıraktığım başkanlık sınıf başkanlığı da olsa başkanlığa yeniden dönmek isterim. Evet, angarya idi, bir menfaati yoktu ama hayatta sınıf başkanlığı dışında başka başkan olamayan ben için bu sınıf başkanlığının ayrı bir yeri vardı. Biri “Başkan, başkanım” deyince içimin yağları eriyiveriyor. Hatta birilerine tanıtırken “Bizim başkanımızdı” denmesini de yabana atmıyorum. Öyle zannediyorum, önceki dönemlerde muhtarlık yapmış, artık muhtarlığı kalmayanlara hâlâ “muhtarım” dendiğinde o eski muhtarların nasıl içlerinin yağı eridiyse benim de eriyor. Öyle ya bunu içimde gizle gizle. Nereye kadar?

Hasılı mahkemelerimizden iki dönem önceki başkana dair tüm başkanlara emsal olacak bir mutlak butlan kararı bekliyorum. Çünkü o zaman bana gün doğacak.

Kapatılarak İhya Olanlar, Kapatılmayarak Beter Olanlar

Bu ülkede kapatılarak ihya olanlar var. Bir de kapatılmayarak beter olanlar var. 

Ne demek istediğim anlaşılsın diye bazı örnekler vereceğim. Vereceğim örneklerden hareketle bu yazının siyasi içerikli bir yazı olduğu anlaşılmasın. Amacım sadece tespitte bulunmak. 

MNP, MSP, RP, FP ve SP, Necmettin Erbakan önderliğinde Milli Görüş çizgisinde kurulmuş partiler. Bu çizgide kurulan her parti Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılınca diğeri kuruldu. 1970'lerden bu yana kapatılıp başka isimle tekrar açılan bu çizgi yok olmadığı gibi büyüdü. Bir zamanlar barajı aşamayan bu parti 90'lı yıllarda RP adıyla belediyelerde iktidar oldu. Birinci parti oldu. Koalisyon hükümetini kurdu. 

RP kapatıldıktan sonra yerine kurulan FP'nin de ömrü uzun sürmedi. Bu parti de kapatıldı. Parti SP ve AK Parti olarak ikiye bölündü. SP küçük bir parti olarak kalırken kendisinden ayrılan AK Parti 20 yılı aşkın tek başına iktidar oldu.

Verdiğim örneklerden anlaşılacağı gibi bu parti kapatılarak siyaset sahnesinden silineceği yerde daha da büyüdü. Bugün Milli Görüş çizgisi SP, YRP ve AK Parti ile devam etmektedir. Bu çizgi AK Parti ile zirveye ulaştı. Kazandığı seçimlerin haddi hesabı yok. Peşi sıra ve tek başına kurduğu hükümetlerle bu ülkede tek söz sahibi. 

Doğu ve Güneydoğu seçmeninin oy verdiği, Kürt partisi diye bilinen DEP, HADEP, DEHAP, DEM gibi isimlerle kurulan partiler de kapatıldı. Yerine yenisi açıldı. Bir zamanlar başka parti çatısı altında seçime giren bu parti nicedir Türkiye'nin üçüncü partisi.

Sürekli kapatılmasına rağmen Kürt partileri de yok olmadı. Aksine büyüdü. 

Verdiğim örneklerden anlaşılacağı üzere sakıncalı bulunup kapatılan Milli Görüş ve Kürt çizgisi siyaset sahnesinde yok olmadığı gibi ihya olmuştur. 

Kapatılmayarak ihya olanlar olduğu gibi kapatılmayarak budanan ve can çekişenler de eksik değil. Mesela meslek liseleri. 

Bir zamanlar meslek liseleri gözde idi. Başarılı öğrenciler de bu okulları tercih eder, okur, mezun olur, ilaveten üniversitelerin gözde bölümlerini okuyan öğrencileri olurdu. Talep de olduğu için bu okul türlerinin mevcutları da kalabalık idi.

Bu okullara talep ve bu okulların başarısı 28 Şubat süreciyle bıçak gibi kesildi. Çünkü üniversiteye girişte meslek liselerine katsayı uygulaması kondu.

Katsayıyla birlikte bu okullar öğrenci yönünden adeta sinek avlar oldu. Kontenjanlarını dolduramadı. Başarılı öğrenciler bu okulları boşalttı. Katsayı uygulamasıyla birlikte birçok meslek lisesi mezunu mağdur oldu. Bu okullar eski başarılarını mumla arar oldu. 

Sonraları "Meslek liseleri memleket meselesi" denerek eski başarılı ve görkemli günlerini yakalasın diye öğrenciler meslek liselerine teşvik edildi. MEB bu okullara daha bir önem verdi ve özen gösterdi. Katsayı kalktı kalkmasına, o kadar teşvik ve yönlendirmeye rağmen bu okullar bir daha belini doğrultamadı. Pek az istisna dışında bu okullar eski başarısını tekrarlayamadı. Ölümü gösterip sıtmaya razı edildi. Kapatmaktan beter edildi. Bu okullar zamanında kapatılıp sonra yeniden açılsaydı belki eski başarısını tekrarlayabilirdi. 

Son günlerin güncel konusu CHP de kapatılmaktan beter edilenlerden. Şu anki görüntüsüyle adı konmamış bir bölünme ve ikilik söz konusu. Şu anda taraflar birbirini kıyasıya eleştiriyor. Aynı partinin mensupları olmasına rağmen birbirlerine düşman gibiler. Kaynayan kazan bugünden yarına söneceğe benzemiyor. Sular durulmayacak görünüyor. Büyük ihtimalle bu parti bölünmeye gider. Bölündükten sonra da aralarında çekişme eksik olmayacak. Bölünecek parti ileride tıpkı AK Parti gibi ihya olur mu, bunu da zaman gösterecek. Şu var ki şu anki görüntüsüyle iflah olacağa benzemiyor. Belki de bu partinin mensupları "Biz de diğer partiler gibi kapatılsaydık belki daha iyi olurdu" diye diyecektir. 

5 Haziran 2026 Cuma

Tarihi Çay Ocakları Pazarı

Konya’da tarihi çay pazarı adı altında bir yer olduğunu söylesem, doğma büyüme Konyalıyım. Bu isimde bir yer yok diyebilirsiniz. Doğrudur. Resmiyette böyle bir yer yok. Ama fiiliyatta böyle bir yer var.

İşin aslına bakılırsa Tarihi Buğday Pazarı diye bir yer var. Resmi adı Tarihi Buğday Pazarı olan bu yerde buğday ya da tahılı andıracak bir şey yok. Sadece ve çok sayıda çay ocağı var. Hem de istemediğin kadar. Bildiğim kadarıyla elan 7 tane.

Bu çarşıda ne kadar esnaf var da bu kadar çok çay ocağı var? Onları kurtarıyor mu? Var gör sinek avlıyordur diyebilirsiniz. Bu çay ocakları esnafa yönelik açılmış çay ocakları değil. İkincisi hepsinin sabahtan akşama bol müşterisi var. Müşteriler boş yer bulup oturmak için çaba gösteriyor.

Müşteri bolluğundan mudur bilmem. Halihazırda bu pazarın doğu iç kısmında iki, güney batısında ise beş tane çay ocağı var. Bu cephede iki üç dükkan kaldı çay ocağına dönüşmeyen. Hepsi dip dibe ve yan yana.

Öyle zannediyorum, bu çarşının iç tarafında en büyük ciroyu bu çay ocakları yapıyor. Çay ocaklarındaki müşteri yoğunluğunu ve nakit akışını gören çareyi çay ocağı açmada buluyor. Yan yana dört çay ocağının bulunduğu güney batı cephesinde, arada kalan bir emlakçı da emlakçılığı bırakınca yerine yine bir çay ocağı açılmış.

Çay ocaklarının ayrı ayrı kişiler tarafından işletildiği masa ve sandalyelerden ayırt edilebiliyor. Bu cephede farklı iş yapan bir berber bir bakkal bir de antikacı dükkanı kalmış. Bunlar da bir gün kapatırsa bilin ki boşaltılan bu dükkanlar da çay ocağına dönüşür.

Hasılı, Tarihi Buğday Pazarı olmuş tarihi çay ocakları pazarı. Başka ön plana çıkan yönü de var. Bu çarşıdaki çay ocaklarının çoğunda 33’lük tespihler sergileniyor. Çoğu, masaların üzerine tespihlerini teşhir ediyor, müşteri bekliyor. Tespihlerin özel müşterisi var. Ucuz da değil, cep yakan türden kaliteli tespihler. Bu yönüyle bu çarşıya, tarihi tespih pazarı dense de yanlış olmaz.

Sadede gelirsem, bin bir emek ve masraf edilerek yeniden yapılan bu çarşının dış cephelerindeki dükkanlar müşteri yönünden biraz hareketli. İç kısmı ise sadece çay ocağı müşterilerine hizmet eder görünümünde. Farklı iş yapanlar sanki sinek avlıyor gibi.

Kimsenin kazandığında değilim. Hepsine bol kazançlar dilerim. Kazanamayan esnafın da kazanmasını isterim. Şu var ki çarşının iç tarafına kolay kolay müşteri gelmez. Çünkü çarşının müşteriyi bu çarşıya çekecek, aradığını burada bulacağı bir özelliği yok. Bir de iç cephe boydan boya, yan yana ve karşı karşıya çay ocaklarına ait sandalye ve masayla kaplı. Aile niye gelsin böyle bir yere alışveriş için.

Keşke bu çarşı, sadece çay ocakları ve tespih satışı yapılan yerden ziyade farklı alanlarda satış yapan, müşteri çeken bir çarşı olsaydı daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Bunun için de bir planlama gerekirdi. İyi de bu planlamayı kim yapacak? Planlama vatandaşa bırakılırsa onların da en iyi yaptığı çay ocağı açmak oluyor. Ne de olsa adımız Hıdır, elimizden gelen budur. Öyle ya sabahtan akşama boş ve avare insanları dindirecek yerler lazım bize. Çay ocakları da olmasa maazallah ne yaparız?