27 Eylül 2026 Pazar

Memleketin Sıhhi Tesisat İşleri

Derin bir uykuda iken kapı zilim acı acı çaldı. Sabah sabah kim ola ki deyip kapıyı açıp baktım. Bir kadın, bir erkek idi karşımda duran.

Karşımıza yeni yapılan binanın en üst katında oturanlarmış. “Bu binada kirada idik. Çıkıyoruz. Eşyamız taşınacak. Taşımacılar geldi. Dairemize araba yanaşamıyor. İzniniz olursa sizi açık otoparka kamyon girse” dediler. 

Simalarından liseli iki genç sanırsın. Evli çiftmiş meğer. Liseli sandığım genç üniversitede öğretim üyesi imiş. Bu evi tutup evlenmişler.

Taşınırken nasıl taşındınız dedim. “Yeni evlendiğimiz için eşyaları yeni aldık. Firmalar ön kapıdan taşıdılar” dedi.

Bu bina yapılmalı daha yakın oldu. Ne ara oturup çıkıyorsunuz dedim. “Evin lavabo ve banyosunda yani su giderlerinde sorun var. Ev sahibi de sorun. Taşınırken avize taktırdım, sineklik yaptırdım. Ev sahibi kiradan kesmeme razı olmadı. Tesisatı da yaptırmaya yanaşmıyor. Mecburen ev aldık. Şimdi oraya taşınacağız” dedi.

Sizin ev sahibi anladığım kadarıyla mal sahibi. Daire karşılığında müteahhide verdi dedim. “Aynen öyle” dedi. Hepsi için demesem de çoğu arsa sahibi böyle. Onlardan zırnık çıkmaz. Atadan kalma arsayı verirler. Arsanın büyüklüğüne göre kaç daire sahibi olurlar. Birine oturursa diğerlerini kiraya verirler. Evde sorun çıkınca da eve masraf etmezler dedim. 

Ardından gençler, çıktığınız bu daire bu şekil sorunlu ise yarın oturan da uzun süreli oturmaz. Arka daireye oturacak kimse her defasında kapımızı çalacak. İnşallah öyle olmaz. Ama ben size yardımcı olacağım dedim. Otopark kapısını açıp yardımcı oldum.

Bu anekdota binaen bir, iki hususa değineceğim. Bu ülkenin şehir planlamasını, binaya ruhsat verme işlerini hiç mi hiç anlamadım. Bir, iki daire fazla çıkaracağım diye arsanın hemen hemen hepsini binayla kaplamanın; yan, arka ve ön binaların gölgesini, güneşini, hava sirkülasyonunu engellemenin, birbirinin balkonundan geçecek yakınlıkta ev yapmanın, karşı evin içini görecek şekilde dip dibe bina yapmanın n âlemi var? Gören de bu ülkenin imara açılacak bir karış toprağı yok sanır. Koca ülkeye rağmen birbirimize hayatı zindan edecek şekilde yüksek katlı binalara ne gerek var? Kentsel dönüşüm namına yıkıp yapmadığımız, doku ve çehresini değiştirmediğimiz meskûn mahallimiz kaldı mı? Gören de bunların komşuluk ilişkileri iyi. Birbirinden uzaklaşmak istemiyor. Bu yüzden alt alta, üst üste, yan yana oturuyor sanır. 

Bir diğer husus, yeni yapılan binaların çoğunun sıhhi tesisatında sorun var. TOKİ evlerinde, özel şahısların yaptıklarında, kişilerin kendisinin yaptırdığı çoğu evin tesisatı problem. Ya gider tıkalı ya su kaçırıyor, aşağıya su veriyor ya üstten akıntı yapıyor. Görünen o ki özensiz yapılıyor, malzemeden kaçınılıyor. Belki de sıhhi tesisat işi yapanların çoğu bu işin ehli değil. Belki de nasılsa sıvanın altına gömüyoruz. Nasıl yaptığımızı kim görecek denip basitçe yapılıyor. Belki de müteahhitler tesisatçılara tam hakkını vermiyor. Onlar da baştan savma yapıyor olabilir. Sebep her ne ise denetimcilerin denetim işini iyi yapması gerekiyor. Belki de zıvanadan, ince işleri yapmadan su tesisatı denenmeli. Çünkü tesisat işi başka işe benzemez. En ufak bir sorunda yıkıp yapılması gerekiyor. Eğer hep böyle olacaksa tesisatı sıvanın altına koymayalım. Çirkin görünse de en azından tamir ve tadilat için kırıp dökme olmaz. 

Son söz de arsa sahiplerine olsun. Ne olur, elinizi biraz cebinize atın. Çok paragöz olmayın. Kiraya verdiğiniz fazla dairelerinizi de görün gözetin. Her işi ve masrafı kiracıya yüklemeyin. 

Not: Toptancı olmamak adına, arsa sahibi olup da taşın altına elini koyan ev sahiplerinin de olabileceğini burada belirtmiş olayım. Yine tesisatçı olup da işinin hakkını verenleri vardır. 

80'er Dairenin Hikayesi

Geçen gün biri anlattı: "Eski müftü vardı şu isimde. Tanıyor muydun" dedi. İsmen bilirim dedim. "O müftü üç kardeşmiş. Babalarından kalma arsaları varmış. Arsanın bulunduğu yere kentsel dönüşüm uygulanmış. Üç kardeşin her birine kentsel dönüşümden 80'er daire düşmüş" dedi.

Arsa büyük, arsanın olduğu yere yüksek kat verilmiş olmalı. Bazıları şanslı doğar dedikleri böyle bir şey olsa gerek dedim.

Arsa ne kadar büyük olursa olsun, karşılığında toplam 240 daire verilmesi ister istemez şaşırttı beni.

80 dairenin şaşkınlığını atlatmadan ikinci kez şaşkınlık yaşadım. Çünkü kardeşlerden müftü olmayanı, payına düşen 80 daireden birini, evi olmayan bir ihtiyaç sahibine hibe etmiş. Bunu duyan eski müftü de "İyi yapmışsın kardeşim, Allah hayrını kabul etsin. Başka ihtiyaç sahibine de bir tanesini ben vereyim" diyeceği yerde kardeşine çıkışmış. "Niye verdin" demiş ve dairenin elden gitmesine gönlü olmamış.

Koskoca müftü bu işleri daha iyi bilir. Her 40 koyun ve keçiden bir tanesi zekât verildiğine göre müftü kardeş belki "Niye bir verdin, iki daire vermeliydin. Az olmuş" diye kızmasın dedim. "Yok, ondan dolayı kızmamış" deyip güldü.

Hasılı üç kardeşten iki tanesinin elan 80'er dairesi varken bir dairesini bağışlayan kardeşin ise 79 dairesi var.

Ne diyeyim, Allah daha çok versin. 

Müftünün kardeşine ya da ağabeyine kızmasına üzüldüm. Çünkü kardeşten ziyade böyle bir şeyi müftüden beklerdim. Çünkü müftü, görev yaptığı yıllar boyunca vaazlarında hayır, hasenatın önemi üzerinde durmuş, ne verirsen elinle, o gider seninle demiştir. Zekât ve fitrelerinizi ihtiyaç sahiplerine verin. Çünkü malınızda fakirin hakkı var demiştir. Belki de müftünün vaazını dinleyen kardeşi etkilendi, müftü kardeşim böyle böyle dedi. Babadan da olsa bir servetin sahibi oldum, bir tanesini vereyim dedi. Görünen o ki söz müftüye ait, uygulama da kardeşten. Biri kâl ehli, diğeri ise hâl ehli. Şu var ki bu toplum sahavet ve cömertliği, bu işin tedrisini almayandan ziyade alandan bekler. 

Müftü belki dairesini vermedi ama vaazlarından etkilenen kardeşinin verdiği daireden payına belki sevap gelir. Çünkü bir şeye sebep olan, onu yapmış gibi olur denir.

Yine müftüden beklerdim ki mal canın yongası misali dairesini vermeyebilir ama verene de niye verdin dememesiydi.

Durun ya yeni aklıma geldi. Kardeş, bir dairesini başkasına vereceğine müftüye verseydi olmaz mıydı. Bak o zaman müftü ne çok sevinirdi ve kardeşini baş tacı yapardı. Müftünün bir dairesi fazla olsaydı fena mı olurdu? Üstelik yardım önce kardeşten başlanır. Kardeşinki de laf olsun. 

Neyse geçeyim burayı. Görünen o ki bu üç evlat doğarken şanslı doğmuş. Onlar bu daireleri kiraya vererek ya da satarak paraya para demezken onların parası da benim çenemi yorsun. Onlar adına hesap yapayım. Üç kardeşin kendilerine ait daha önce daireleri olduğunu düşüneyim. 80 dairenin her birini 20 binden kiraya verseler, 80*20.000=1.600.000 lira yapıyor. Yani her birinin sadece kiradan aylık geliri 1 milyon 600 bin lira. Bir evini bağışlayan kardeş her ay 20 bin eksik almış olacak. Kirayı da en düşükten hesapladım. Yeni evi 20 bine kimse kiraya vermez. 

Ne diyeyim. Bu para say say, ye ye, harca harca biter mi? Vay be! 

Bu üç kardeşin çocukları da şimdiden çok şanslı. Nasılsa her birine çokça daire düşecek. 

Burada kesiyorum. Çünkü çenem yoruldu. 

En Güçlü Devlet Hangisi?

Keçecizade Fuat Paşa, 1814-1868 yıllarında yaşamış bir şahsiyet. Tanzimat döneminin önemli üç siyasi liderinden biri. İki dönem sadrazamlık ve 10 yıla yakın da dışişleri bakanlığı yapmıştır. Siyasi başarılarının yanında, keskin zekası, hazırcevap ve nükteleriyle ünlü bir devlet adamıdır.

Hazırcevaplığına bir örnek:

Fuat Paşa hariciye bakanı iken Avrupa'da bir sefirler toplantısına katılır. Toplantı esnasında sefirin biri ortaya bir soru atar: "Dünyanın en güçlü devleti hangisi" der. Fuat Paşa, "Osmanlı" deyince, oradaki sefirler şaşırır. Çünkü onlara göre Osmanlı en zayıf halinde. Neredeyse yıkıldı yıkılacak.

Sefirlerin, cevabına şaşırdığını gören Fuat Paşa, "Evet Osmanlı. Çünkü sizinkiler dışarıdan, bizimkiler de içeriden yıkmaya çalışıyor. Buna rağmen Osmanlı dimdik ayakta. Hala yıkılmadı" şeklinde cevap verir.

Verdiği cevapla Fuat Paşa'yı takdir etmemek mümkün değil. Yalnız cevap her ne kadar göğsümüzü kabartsa da Osmanlı yıkılmıştır. Yerine kurduğumuz Türkiye Cumhuriyeti bir asrı devirdi. 

Keçecizade Fuat Paşa günümüzde yaşasa, yine dışişleri bakanımız olsa, Avrupa'da bir toplantıya katılsa, orada yine aynı soru sorulsa, öyle zannediyorum, Fuat Paşa hiç tereddüt etmeden Türkiye derdi.

Ne alaka demeyin. Alakası var bence. Çünkü ülkede bu kadar kokuşmuşluk, çürüme, yozlaşma, yolsuzluk, rüşvet, operasyon, çalma, çırpma, dolandırıcılık, kandırma, köşeyi dönme, sumen altı etme vb. şeyler varken bu devlet, bu ülke iyi ayakta duruyor. İnanın, hiçbir ülke ve millet bu şekil ayakta duramaz. Fuat Paşa Türkiye derdi ama durum bu iken "Bu devlet nasıl ayakta duruyor. Çoktan yıkılması lazım" diyerek şaşkınlığını da ifade ederdi.

Görünen o ki istisnalar olmakla beraber bu toplumun dinlisi-dinsizi, laik-seküler ve İslamcısı, başı açığı-başı kapalısı, hırlısı-hırsızı, makam ve mevki sahibi olanı ve olmayanı, kültürlüsü ve kültürsüzü, etkili ve yetkili olanı ve olmayanı, dindarı ve dindar olmayanı vs. kişileri ellerine fırsat geçinceye kadar dürüst. Ne zamanki eline fırsat geçse keseri kendine doğru yontuyor. Meğer dürüstlüğümüz yokluktanmış. Bu toplumun fertleri olarak tencere ve kapak gibi birbirimizi bulmuşuz. Hangi zihniyete sahip olursak olalım, biz niye böyle olduk diye kendimizi sorgulayacağımıza, "Tencere dibin kara, seninki benden kara" diyerek birbirimizi suçlamaya devam ediyoruz.

Fazla uzatmayayım. Her türlü bozulmaya rağmen halihazırda dünyanın en güçlü devleti Türkiye'dir. Üzerine başka ülke de tanımam. Nokta.

Not: Toptancı olmamak adına tekrar not düşeyim. Hangi kesim olursa olsun her kesimde temiz olanları var. Onlara selam olsun.