29 Temmuz 2026 Çarşamba

Siyasette Varlık Gösteremeyenler Ne Yapmalı?

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı resmi kayıtlarına göre 189 siyasi partimiz var. Bu partilerin çoğu tabela partisinden ibaret. Seçime bile girmeyenleri çok. 

Gözle görülür bir oy alamamasına rağmen her seçim, seçim pusulasında boy gösteren parti sayısı da az değil. Oy alamayacaklarını bilmelerine rağmen bu tür küçük partiler seçim pusulasının daha da uzun olmasına sebebiyet vererek siyaset arenasında varlık göstermeye çalışıyorlar. Birkaç seçime girdikten sonra "Seçmen bizi tercih etmiyor. En iyisi kendimizi feshederek ülkeye bir katkımız olsun" diyen parti de pek çıkmıyor. 

Şu var ki ülke için bu kadar parti çok. Bu kadar parti sayısı bile ülkenin siyaseten bölünmüşlüğünün bir göstergesidir. 

Seçmen, belli partileri tercih ederek parti sayısını azaltsa da parti sayısının azalmasında yarar görürüm. Önüne gelen, ben farklıyım diyen, birilerine kızıp parti kurma yoluna gitmemeli. Kişiler kendini yakın hissettiği partilerde siyaset yapmayı benimsemeli. Gel gör ki insanımız bir umut deyip bu yola çıkıyor. 

Diyelim ki insanımız kendine güveniyor, parti kuruyor. Birkaç seçime girdikten sonra beklediği oy oranını alamayan fesih yoluna gitmeli. Birkaç seçimde varlık gösteremediği halde varlığını sürdürmek isteyene inisiyatif bırakılmamalı. Siyasi Partiler Kanunu'nda değişiklik yapılarak "Bir genel bir de mahalli seçime girdiği halde şu oy oranına ulaşamayan partinin tüzel kişiliği otomatikman sona erer" denmeli. 

Siyasi tarihimizde kendini feshetmeye yanaşan parti pek çıkmasa da Ahmet Davutoğlu ve ekibi, 2019 yılında kurdukları ve Gelecek Partisi adını verdikleri partilerini feshetme kararı almışlar. Bu yazıyı da bu fesih kararından dolayı ele aldım. 

Fesih kararı almalarında, "...kirlenmiş siyasi iklimin bir parçası olmamak..." gerekçe gösterilmiş olsa da yedi yıl önce kurulan bu partinin, beklenen oy oranına ulaşamadığı için fesih kararı aldığı bir gerçek. Yine de "kirlenmiş siyasetin bir parçası olmamak”, gerekçesini de yabana atmamak lazım. 

Sebep ve gerekçe her ne olursa olsun fesih kararı almalarından ötürü Ahmet Bey ve ekibini tebrik etmek lazım. Ahmet Bey ve ekibinin aldığı bu fesih kararının, siyasi parti kurup birkaç seçime girdiği halde varlık gösteremeyen diğer siyasi parti organlarına emsal olmasını temenni ediyorum. 

Not: Burada bir hakkı teslim edeyim. Parti kurup varlık gösteremediği için fesih kararı alan ilk parti Gelecek Partisi değil. Siyasetimizde nadir görülse de fesih kararı alan partilerimiz var. Bunlardan biri de 1970-1980 arası siyaset arenasında yer alan Demokratik Partidir. 

Bildiğim kadarıyla 1970’lerde Ferruh Bozbeyli ve arkadaşlarının kurduğu Demokratik Parti, ilk girdikleri 1973 seçimlerinde % 12’ye yakın oy alarak 45 vekille Meclise girmiş. 1977 seçimlerinde büyük oy kaybı yaşayınca Ferruh Bozbeyli istifa ederek siyaset arenasından çekilmiştir. Partisi, 1980 yılında fesih kararı almıştır.

Burada başarısız olduğu için partisinden ve genel başkanlıktan istifa ederek genç yaşta siyasete veda eden rahmetli Bozbeyli’yi de hayırla yad ediyorum. Darısı, varlık gösteremeyen, tabela partisi olarak siyasetimizde yer alan diğer partilerimize. 

28 Temmuz 2026 Salı

İşsizliği Öteleyen Üniversiteler ve Bölümleri

Çocuğumuz Lise Giriş Sınavına (LGS) veya üniversite sınavına girmiş olabilir. Eğer sınavların sonucu, çoğu öğrencinin hayalindeki gözde okul ve bölümleri tutuyorsa akademik başarı için çocuğunuz tercihte bulunsun ve kazandığı lise ve üniversiteyi okusun.

Çocuğunuzun sınav başarısı vasat veya vasat altı ise sırf liseyi bitirsin veya üniversite okusun diye tercihte bulunmayın. Varsın çocuğunuz lise okumasın ve lise mezunu olmasın. Yol yakınken çocuğunuzun geleceğini kurtaracak bir karara imza atın.

Ne demek istiyorum. Malumunuz Türkiye’nin en büyük sorunu genç işsizler sorunu. Gençlerimiz, lisenin üzerine üniversite okumuş. Yaşı 24-25 olmuş, evlilik çağı gelmiş ama iş bulamadığı için evlenme yoluna da gitmiyor. Çoğu kafeler üniversite mezunu genç işsizler ordusu ile dolu.

Bu genç işsizler ordusu her sene veya her iki senede bir yapılan AGS veya KPSS’ye hazırlanıyor, sınava giriyor, hatırı sayılır puan da alıyor. Gel gör ki bu tür sınavlara giren o kadar çok ki alınan puan atanmak için yeterli gelmiyor. Gençlerimiz her geçen yıl umutları azalarak bir sonraki sınavlara hazırlanıyor.

26 Temmuz günü iki oturum şeklinde yapılan Akademi Giriş Sınavı’na (AGS) giren öğretmen adaylarını gözlemledim. Çoğu 30-35’ini geçmiş. Saçı ağarmış ve saçı dökülmüşler bile vardı.

Sadece öğretmen adaylarında değil, kamunun alacağı tüm sektörlerde bir istihdam daralması söz konusu. Çünkü ihtiyaçtan fazla mezunumuz var. Öyle zannediyorum tıp fakülteleri dışında okuyan ve mezun olan kimseler için iş bulmak çantada keklik değil. Geçmişte işe girmek için aslanın ağzındaki lokmayı almak gerekirken şimdilerde lokma aslanın midesine inmiş durumda.

Görünen o ki dün okumamak sorunken bugün okumak sorun.

Burada sanayi ve fabrikalarda eleman sıkıntısı var. Çalışmak isteyene iş var denebilir. Elbette sanayide eleman sıkıntısı olabilir. Yalnız üniversiteyi bitirmiş birine hiçbir sanayici iş vermez. Verse de üniversiteli genç çalışmaz. 

Bu durumda ne yapılmalı? Çocuğumuz nasıl işsiz kalmaz? Bu devirde çocuğumuzun iş bulmasını ve önünü görmesini istiyorsak ortaokulu bitiren çocuklarımızı mesleki eğitim merkezlerine (MESEM) yönlendirmede fayda var. Çünkü bu okulları bitiren hiçbir çocuk ve genç işsiz kalmaz. Ekmeğini taştan çıkarır.

Çünkü eskinin çıraklık günümüzde MESEM adı verilen okullarda okuyan çocuklar hem lise mezunu oluyor hem meslek sahibi oluyor hem kalfa ve usta belgesi alabiliyor. 

Çocuğumuz bu okulları bitirince piyasada iş bulabiliyor, kendi işini alabiliyor. Bu okullardan mezun olan çocuklar iş beğenmezlik yapmıyor. Hayata daha erken atılabiliyor. 

Ezcümle, günümüzde MESEM’ler çocukların geleceğini kurtaran okullardır. Çocuğumuz, lise ve üniversite bitirerek işsizler ordusuna katılacağına, MESEM’ler aracılığıyla hem kendini kurtarsın hem ailesini hem de ülkesini.

Unutmayalım ki lise ve üniversitelerin çoğu bölümleri, işsizliği öteleme işlevi görüyor. Bu öteleme sorunları halının altına süpürme keten başka bir şey değildir. Sorarım size: Liseyi ve üniversiteyi bitirdikten sonra çocuğunun işsizler ordusuna katılmasını hangimiz isteriz? 

Kafeye Gidecekleri Mağdur Etmeyelim!

Fî tarihinde öğrenci, öğretmeni ve muhitiyle farklı bir okulda çalıştım.

Okulda mescit yoktu. Ramazan ayının geldiği hiç belli olmazdı. 

10-12 kadar namaz kılan ve oruç tutan öğrencisi vardı. Öğretmenlerin pek azı dindar ve mütedeyyin idi.

Okulda öğle arasında dışarıya çıkış yoktu. Namaz kılacak öğrenciler ya okul sırasında namaz kılardı ya da ihata duvarından atlayarak okulun yakınında inşaati devam eden alt katında namaz kılınan camiye giderek namazını eda ederdi.

Bu öğrencilere, bahçe ve dış kapı nöbetçi olduğum zamanlarda duvardan atlamayın. Gelin çıkmanız için size yardımcı olurum dedim.

Bir defasında dış kapı nöbetçisi iken namaz kılmak için izin istemeye gelen öğrenciyi gören okulun bir görevlisi, "Yalan söyleme. Ne namazı? Bugün cuma mı" dediğine şahit oldum.

Bugün cuma mı denmesi bile okulun, okul çalışanlarının çoğunun dine mesafeli olduğu hakkında bir bilgi verir sanırım. 

Bu böyle olmayacak. Namaz kılan öğrenciler için bir şey yapmalıyım dedim. Biraz hukukum olan müdür başyardımcısına gittim. Hocam, 10-12 kadar namaz kılan öğrenci var. İsimlerini versem de öğle arası bu çocuklara dışarı çıkmaları için izin verilse dedim. "Bunu müdür beyle görüşmem lazım" dedi. Hocam, siz inisiyatif alsanız olmaz mı? Çünkü bu konu müdür beye giderse müdür bey izin vermez. Bu sorun çözüme kavuşmaz dedim. "Müdürle görüşmem lazım" dedi tekrar. Peki dedim. 

Okulun müdürü ise İHL mezunu, daha önce müdür yardımcısı olarak İHL'lerde çalışmış biri. Böyle olmasına rağmen ne namaz kılarken gören var ne cumaya gittiğini ne de oruç tuttuğunu. Kimsenin inancını sorgulama imkanım yok ama gözlemim içeriden biri olmasına rağmen bu konulara mesafeli biri idi. 

Müdür başyardımcısı bu konuyu müdür beye iletmiş. "Namaz kılacaklara izin verirsek, kafeye gitmek isteyenlere de izin vermemiz gerekecek" demiş. Yani olmaz demiş. Ben de hocam, kafeye gidecekler bari mağdur olmasın. Namaz kılacaklar bir şekilde halleder. Onlara izin verilsin dedim. Başyardımcının odasından çıktım. 

Bu anekdotu bırakıp buradan bir başka konuya geçeceğim. Malumunuz bu ülkenin geçmişten günümüze terör meselesi var. PKK, DHKPC, FETÖ gibi.

Bu ülke PKK'den çok çekti. 15 Temmuz 2016 tarihi itibariyle FETÖ ile tanıştı. FETÖ gerçek yüzünü kanlı bir şekilde 15 Temmuzda gösterirken PKK, 1980'lerden beri bu ülkede terör yaptı. Asker, öğretmen, sivil, öğretmen, çoluk çocuk demeden sinsi bir şekilde öldürdü. 

İster PKK ister FETÖ ister başka bir örgüt olsun, elini kana bulaştıran bu tür örgütlerin masumu olmaz, ehven olanı da. Yine de karşılaştırmak gerekirse PKK demek kan ve gözyaşı demek. FETÖ ise 15 Temmuzda darbeye kalkışmış. 252 kişinin ölümüne sebep olmuş bir örgüt. Başarılı olamayınca elebaşıları efendilerinin yanına kaçtılar. Suçüstü yakalananlar ise yargılanıp mahkum oldular. Çoğu kimse de bu terör örgütünün üyesi gerekçesiyle işinden, aşından oldu. 

Devlet, zamanında PKK ile mücadele ettiği gibi elbette FETÖ ile de mücadele edecek. Şu var ki FETÖ kapsamında terörist kabul edilenlerin çoğunu halkın bir kesimi pek ikna edici bulmuyor. Çünkü bu yapının bir cemaat boyutu var, bir de örgüt boyutu. Bu yapı ile irtibatı olanlar için toptancı bir yaklaşım söz konusu. Darbeye kalkışanla, cemaatin içinde yer alanlar aynı kategoride ele alındı. 

Neyse bu konu çok su götürür. En iyisi sadede geleyim. 40 bin kişinin katili dediğimiz Abdullah Öcalan'la şimdilerde bir süreç yürütülüyor. Terör mensupları için düzenleme düşünülüyor. Bu düzenleme içine darbeye teşebbüs etmeyen, darbe şakşakçılığı yapmayan, eline silah almamış FETÖ iltisaklısı ve üyesi kabul edilenleri de dahil etmek gerekir diye düşünüyorum.

Yok bu olmaz, yapının cemaat içinde olanlar da affedilmez denirse en azından vakit kaybetmeden PKK mensupları için bir şey yapılmalı. Onlar salıverilmeli. Çünkü onlar bari mağdur edilmemeli.