18 Haziran 2026 Perşembe

Mezuniyet Törenleri Furyası

Ülke olarak ifrat ve tefrit sorunumuz var. Nedense bir türlü orta yolu bulamadık. Mezuniyet törenleri de bunlardan biri.

Kaptırdık bir yarış, gösteriş, görkem, şatafat ve şova kendimizi. Uygun mu, değil mi, değer mi demiyoruz. 

Üstelik sade tören değil, ses getirecek, sükse yapacak, başkasına emsal olacak mezuniyet törenlerine imza atıyoruz. 

Okul müştemilatında veli, öğrenci, öğretmen ve idarecilerin katılacağı sade mezuniyet düzenleyerek öğrencilere mesaj verme yerine okulları aşıp salonlar tutuyoruz. Âna şahitlik yapması için mezuniyet törenini baştan sona kayda alarak sosyal medyada ve sanal alemde paylaşma yoluna gidiyoruz. 

Sosyal medya paylaşımlarını gören, biz de yaparız hem de âlâsını demek suretiyle bir mezuniyet törenine de biz imza atıyoruz. Öyle ya bizim neyimiz eksik? Çocuğumuz ya da öğrencimiz mezuniyet törenleri yapanların yanında garip kalmasın. 

Mezuniyet törenine hazırlanmak için de paraya para demiyoruz. Kesenin ağzını açıyoruz, bütçemizi aşar endişesi taşımıyoruz. Tepeden tırnağa kaç elbise ve kostüm isteniyorsa alıyoruz. Olmadı, kiralama yoluna gidiyoruz. Sadece çocuğumuzu giyindirmek yeter mi yetmez. Anneler olarak biz de ân ve güne uygun olarak giyiniyoruz. Yoksa alıyoruz. 

Yaptırılan çiçekleri ve başları söylememe gerek yok. 

Çocuğumuza mezuniyetinde aldığımız giyim kuşamın çoğu da tek giyimlik. Tek giyimlik de olsa çocuğumuza helali hoş olsun. Yakışır da. Nasılsa onlar için saçımızı süpürge ediyor, onlar ve onları mutlu etmek için yaşıyoruz. 

Tüm bunlara ilaveten bir de bir anne türü daha türedi: LGS anneleri. “LGS annesi” yazılı kuşak takmışlar. Sanırsın ki güzellik yarışması için podyuma çıkan güzeller. Belli ki çocuğu 8.sınıfı bitirip LGS sınavına giren çocuklar için de mezuniyet düzenlenmiş. Anneler de kambersiz düğün olmaz deyip yan yana durarak poz vermişler. Üstüme iyilik sağlık. Yaşarsak daha neler göreceğiz. 

Eskiden üniversiteyi bitirenler sade bir törenin ardından kep atarak mezuniyetlerini taçlandırırdı. Şimdilerde ise lise, ortaokul, ilkokul, anasınıfı ve kreşe kadar indi mezuniyet törenleri. Her kademenin bitiminde kep atıyoruz. 

Nedense işin cılkını çıkarmada üstümüze yok. Zira cılk bizim işimiz. 

Lise ve üniversite mezuniyet törenlerini anlarım. Çünkü hem liseden diploma alınıyor hem de üniversiteden. Anasınıfı, ilk ve ortaokul mezuniyet törenleri neyin nesi? Bu kademelerin hiçbirinde diploma yok. Sadece bir üst sınıfa geçme var. 

Mezuniyet törenini veli istemese öğretmen istiyor. Öğretmen istemese veli istiyor. Veliler arasında yapmayalım, gerek yok diyen veli, arabozan olarak görülüyor. Herkes birbirinin dolduruşuna geliyor, istese de istemese de bu mezuniyet törenleri yapılıyor. 

Durum böyle olunca bir mezuniyet furyasıdır gidiyor. Adeta yarışıyoruz. Bunun için masraftan da kaçınmıyoruz. Millet ne der demiyoruz. Etkili, yetkili ve sorumlu kişilerin ne diyeceği de kimsenin umurunda değil. Hoş, bir şey dendiği de yok. Sadece duyarlı insanların sosyal medya üzerinden eleştirileri söz konusu. Bu eleştiriler ses getirirse bakarsınız yetkililer harekete geçer. Şu var ki ilgili bakanlık ve YÖK hiç beklemeden lise ve üniversite harici hiçbir şekilde mezuniyet töreni düzenlenemez kararı almalı, bunu da takip ederek uygulamalı. 

Aileler ve her kademe öğrencisi okuduğu her kademeyi ölümsüzleştirmek istiyorsa her okul kademesini bitiren adına fidan dikilebilir. Böylece çölleşmeye doğru giden ülkemiz orman ve yeşillik yönünden mesafe karar. 

Bu nasıl olacak derseniz? Kreşi, anasınıfını, ilkokulu, ortaokulu, liseyi ve üniversiteyi bitiren her öğrenci için bitirdiği her kademenin hatırasına, künyesi (ağacın kimin adına dikildiği, yeri, tarihi vs.) belli fidan dikme zorunluluğu getirilir. Her kademe için çocuğun velisinden ağacın ücreti alınır. Belediyenin hazır ettiği yere ağaç dikilir. Dünün küçükleri büyüyünce her kademede kendi adlarına dikilen ağaçları ziyarete giderek “Bu ağaç/lar kreşi/anasınıfını/ilk/orta/lise ve üniversiteyi bitirdiğimde dikildi. Göğsünü kabartarak şu ağaç on yıllık, bu ağaç beş yıllık, o ağaç on beş yıllık diyebilmeli. Gölgesinden faydalanabilmeli. Kendi adına dikilen ağacın altında piknik yapabilmeli. 

Okul kademesi olarak 6 kademe saydım. Bu demektir ki her çocuk kendi adına dikilen ağaç sayısı altı. Buna doğum, medeni hal, askerlik, işe başlama, emeklilik ve ölümü de eklersek her kişi için 12 ağaç dikilmiş olur. Birer de “LGS anneleri” (!) için dikilirse ülke ormandan geçilmez. 

Bu önerime siz ne dersiniz bilmem. Ama uygulanırsa en güzel mezuniyet hatırası olur. Sayelerinde de yemyeşil bir ülkede yaşarız. 

Ülkedeki Terörist Sayısı

Milli Eğitim Eski Bakanı Sayın Hüseyin Çelik'in, ülkede 3 milyon 100 bin terörist olduğunu açıklayan bir konuşmasına denk geldim.

Sayı ne derece doğru, bu teröristlerin ne kadarı içeride ne kadarı dışarıda, kaç tanesi ne yaptı, kaçı gerçek terörist kaçı terörist damgası yedi kaçı kaç adam öldürdü bilmiyorum. Çünkü elimde böyle bir veri yok. 

Şu var ki 86 milyon nüfusa göre bu kadar terörist sayısı çok fazla. Nüfusa oranlarsak ülkenin yüzde 3.60'ı, başka bir deyişle her 28 kişiden biri terörist. Umarım ki bu sayı ve oran doğru değildir. 

Bu terörist sayısına terörle iltisaklı olanlar dahil mi bilmiyorum. Eğer dahil değilse sayı daha da kabarır. 

Bildiğim kadarıyla terörle iltisaklı ya da terör örgütü üyesi kabul edilenlerin çoğu hiç hapis yatmadı. Bu demektir ki aramızda terörle iltisaklı ve terör örgütü üyesi olanlar boy geziyor. 

Fî tarihinde bir grup öğretmenle bir iftarda bir araya gelmiştik. Daha önce tanımadığım iki kişi de vardı iftarda. Çalıştığım okulda daha önce çalışmışlar. Biri galericilik, biri de İnternet kafe çalıştırıyormuş. Öğretmenliği bırakarak ticarete atılmaya iyi cesaret etmişsiniz dedim. Sessiz kaldılar. Birlikte yedik içtik, namaz kıldık. 

Ertesi günü bir öğretmene bu arkadaşların durumunu sordum. "Onlar FETÖ'den ihraç edildi" dedi. Desene iftarı iki teröristle beraber yaptık akşam dedim. Acı acı gülümsedi. 

Anlamadığım bir kişi terörist ise niye dışarıda geziyor? Yeri cezaevi olmalı değil mi? 

Eskiden terörist dendiği zaman eline silah almış; asker, polis, sivil insanları öldürmüş PKK'liler akla gelirdi. Bunlara terörist denmesini de kimse yadırgamazdı. Aynı şekilde silahlı mücadeleye girişen DHKP'lilere terörist denirdi. Bir ara Hizbullahçılara terörist dendi. İBDA-C'liler silahlı eyleme imza atmamalarına rağmen terörden yargılandı. Ceza alan oldu. Yine bir ara ETÖ denilen Ergenekon Terör Örgütü vardı. Epey kişi bu örgütten yargılanıp ceza aldı. Sonra "Böyle bir örgüte rastlanılmamıştır" denilerek cezalar düştü. 

Bildiğim kadarıyla DHKP'li, İBDA-C'ci kalmadı. PKK'li olanlara da eskisi gibi terörist denmiyor. Hatta elebaşına umut hakkı düşünülüyor. 

Geriye kala kala FETÖ kaldı. Öyle zannediyorum 3 milyon 100 bin diye ifade edilen teröristlerin kahir ekseriyeti FETÖ'den kaynaklı terörist olmalı. 

Nereden bakılırsa bu ülke için bu kadar terörist fazla. Bu kadar terörist varsa bu ülkeyi kan gövdeyi götürmesi lazım. Çünkü hiçbir ülke bu kadar terörist ile başa çıkamaz.  

FETÖ'cü adı verilenlerden polis, asker ve sivile silah doğrultan, darbeye kalkışan var mı? Var. Bunlara terörist denmesi de yadırganamaz. Ama eline silah almamış, darbeyi teşvik etmemiş kişilerin de terör kapsamında değerlendirilmesi doğru olmasa gerek. Öyle görünüyor ki terör örgütü ile cemaat boyutu ayırt edilmedi. Toptancı yaklaşıldı. Haliyle ülkede terörist sayısı anormal bir şekilde arttı. Belli ki terörist denilenleri çoğu bildiğimiz terörist değil. 

Türkiye'nin ne yapıp ne edip bu toptancı anlayıştan kurtulması lazım. Eline silah alanla almayan aynı kategoride değerlendirilmemeli. Şiddete başvurmamış kişilerden terör örgütü üyesi damgası kaldırılmalı. Mağdur olanlara hakları verilmeli. Adalet de bunu gerektirir. 

17 Haziran 2026 Çarşamba

TDK Bizimle Kafa mı Buluyor?

Türk Dil Kurumu. (TDK), Atatürk'ü talimatıyla Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla 1932'de kurulmuş bir kurumumuzdur. 1934’te yapılan kurultayda Cemiyetin adı, Türk Dili Araştırma Kurumu; 1936’daki kurultayda ise Türk Dil Kurumu olmuştur.

Kurum'un amacı, “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” olarak tespit edilmiştir. 

Bu amaca ulaşmak için de şu yol takip edilecektir: 

1. Toplanıp ilmî müzakerelerde bulunmak; 

2. Türk dilini kendi menşelerine, tekâmülüne ve ihtiyaçlarına göre tespit ve tedvin etmek; 

3. Türk dilini tetkike yarayacak vesaik ve malzemeyi elde etmek, eski kitaplardan ve memleketin her mıntıkasındaki halk dilinden derlemeler yapmak ve yaptırmak; 

4. Cemiyet mesaisinin semerelerini her türlü yollarda neşre çalışmak. (tdk.gov.tr)

Amacı, Türk dilinin güzelliklerini ve zenginliğini ortaya çıkarmak ve diğer diller arasında değere ulaştırmak olan 94 yıllık bir geçmişe sahip TDK'nin bu amacına ne derece ulaştığı tartışılır. 

Güzellik göreceli bir kavram olduğu için Türkçenin güzellikleri üzerine bir şey demeyeceğim. Türkçe sözlüğün kalınlığına bakılırsa dilimiz zengin olmaya zengin. Yalnız sözcüklere bakıldığı zaman çoğu kelimelerin dilimize Arapça, Farsça, Fransızca, İngilizce ve Rumcadan vs. geçtiği görülecektir. Eski kelimeleri yeni nesil, eskiler de yeni kelimeleri bilmiyor. TDK'nin sayfasından aldığım amaç ve amaca ulaşmak için takip edilecek maddelerde geçen çoğu kelimelerin anlamını yeni nesil bilmez. 

Amaca ulaşmak için sayılan maddelerden 3.maddede yer alan "memleketin her mıntıkasındaki halk dilinden derlemeler yapmak ve yaptırmak" kısmı önemli. Çünkü yöresel olarak halkın konuştuğu kelimeleri ortaya çıkarmak da TDK'nin izlediği yollardan. Fakat TDK'nin bu yolu çok kullandığını sanmıyorum. Hoş alsa da halkın telaffuz ettiği gibi almıyor TDK. Bu da söylenişi farklı, yazımı farklı bir durumu ortaya çıkarıyor. Mesela halkın hepsi eşkiya derken TDK bu kelimeyi eşkıya şeklinde kabul ediyor. Aynı şekilde dilimize Farsçadan geçen peştemal, halk arasında peştemal diye telaffuz edilirken TDK her ne hikmetse peştamal şeklinde kabul ediyor.

Eşkiya ve peştemal demenin ve bu şekilde yazmanın sakıncası var mı bilmiyorum. Şayet sakıncası yoksa herkes bu kelimeleri bu şekilde kullanırken TDK'nin eşkıya ve peştamal şeklindeki yazılışı dayatmasının bence bir anlamı yok. Halkın telaffuz ettiğini kabul etse bu ikilik son bulur. 

Bir diğer husus, tarihi geçmişe rağmen dilimiz kelime, kavram ve deyimleriyle, aynı zamanda yazım şekliyle tam oturmuş değil. Birleşik kelimeler de hakeza. Bu yüzden olsa gerek, TDK zaman zaman güncelleme yapıyor. Birkaç kelimenin yanlış kullanımının ortaya çıkmasıyla güncellemeyi anlarım. Ama sık güncelleme dilimizin tam oturmadığı ya da 94 yıllık Kurum'un işleyişinden kaynaklandığı düşünülebilir.

TDK'nin eski ve yeni şeklinde güncellediği yan taraftaki resim ne demek istediğimi daha iyi anlatır. Görüleceği üzere TDK birleşik kelimeleri kah birleştirmiş kah ayırmış. Sözcükteki noktayı kah kaldırmış kah koymuş. İnanın, yazı yazarken yazdığım ve sürekli kullandığım kelimeyi yazarken doğru mu yazdım diye TDK sözlüğüne bakmak zorunda kalıyorum. 

Güncellenen şu tabloya bakar mısınız? Kaç kişi Doğubeyazıt'ı Doğubayazıt diye telaffuz eder? Horon tepenlerin kaç tanesi horon vurmak dedi? Çiğ börek niye çi şekline döndürülür? Anlamını kaybetmediği halde yeşil zeytin, yeşil biber, yeşil soğan birleşik kelimeleri için bugüne kadar niçin hep bileşik yazımı kabul etti? Hele herkesin ünvan diye yazıp okuduğu kelimeyi yıllardır unvan da unvan diye niye diretti? Yine kayyum diye bildiğimiz kelimeyi hangi akla hizmet olarak kayyım şekline dönüştürdü? Hasıraltı şeklinde niçin birleşik yazımı tercih etti de şimdi hasır altı diye güncelledi? Çocuğun bile pileli dediğini yıllar yılı pilili dedi durdu? 

Bir de kısaltmalarda sorun görüyorum. TDK'ye göre kalın harf yok. Konuşma dilinde Te-de-ka derken iş yazıma gelince Te-de-ke olup çıkıyor. Bu kısaltmaların sonuna çekim eki getirerek yazdığımız zaman çoğu zaman yanlış yazıyoruz. Çünkü kalın okuyoruz, ince yazıyoruz. Mesela TDK'nın şeklinde yazım yanlış, TDK'nin şeklinde yazım ise doğru oluyor. Gel de çık bu işin içinden. 

Türkler PKK kısaltmasını söylerken pe-ka-ka şeklinde ifade ederken Kürtler ise pe-ke-ke söylüyor. Yıllardır Kürtlere biz pe-ka-ka derken siz niye pe-ke-ke dersiniz derdim. Meğer Kürtler Türk Dil Kurumu'nun belirlediği kriterlere uygun telaffuz ediyorlarmış. Ben de pekaka diyenler PKK'nin karşısında, pekeke diyenler ise yanında ya da sempatizanı diye düşünürdüm. Hoş PKK'ye karşı olan nice Kürt tanıdığım da pekeke diye telaffuz ediyor. Meğer Kürtler Türkçeyi bizden daha iyi biliyorlarmış demeden kendimi alamıyorum. 

Hasılı TDK'yi anlamak zor. TDK Bizimle oyun mu oynuyor yoksa dalga mı geçiyor diye düşünmeden edemiyorum. 

Not: Kimin görevi bilmem ama birçok kurum, kuruluş ve esnaf tabelasında yanlış yazımlar gözüme ilişiyor. Mesela çiğköfte şeklinde bitişik yazım çok. Aynı şekilde ayrı yazılması gereken hoş geldiniz de çoğu yerde bitişik yazılı.

Gördüğüm kadarıyla TDK'nin amaç ve görevleri fazla değil. Tabelalardaki yanlış yazıları düzelttirme görevini de eklemek lazım. Düzeltmeyene ceza yazma müeyyidesi uygulanabilir. Mesele edindiğine bak demeyin. Tabelalardaki yanlış yazımlar Türkçeyi katlediyor. Göre göre göz aşinalığı oluyor.