2 Temmuz 2026 Perşembe

Eleştirinin Çürüteni ve Yıkıcı Olanı

"Gecikmiş eleştiri çürütür, fırsatçılık kokan eleştiri yıkıcıdır".

Akif Emre’nin bu sözüne daha önceki bir yazımda yer vermiştim.

Bu yazıyı çerçeveletip her yere asmak lazım. Bu yazıyı göre göre hem göz aşinalığı olmalı hem de hayat düsturu olarak içimize işlemeli ve hayatın her alanında kullanmalıyız. Özellikle üç maymuna oynayanların, ağzına kadar gelip yutkunanların ve fırsatçılık yapanların kulağına küpe olmalı.

Eleştiri yaparken de eleştiri ile muhalifliği karıştırmamak lazım. Çünkü ikisi aynı şey değil. Birinde doğruyu ve güzeli bulma amaçlanırken diğerinde doğru yanlış her şeye karşı çıkma murat edilmektedir. Asıl olan, bağcıyı dövmek değil, üzüm yemek olmalıdır.

Toplum olarak eleştiri yapıyoruz yapmaya. Ama yaptığımız eleştiriler genelde karşı tarafa oluyor. Nedense eleştiri oklarını kendimize döndürmüyoruz. Halbuki eleştiride önceliğimiz bizden olanların yaptıkları yanlışlara olmalıdır. Eleştiride öncelik kendi tarafımıza olursa bir anlamı olur. Bu, kavgada ilk tokadı kendi çocuğumuza atmak demektir. Kendi çocuğumuza tokat atmak çocuğumuzdan nefret ettiğimiz anlamına gelmez.

Kendi tarafımızdaki yanlışlıkları görmezden gelip geciktirmek bizi içten çürütmeye başlar. İçten çürümenin tedavi ve telafisi de kolay kolay mümkün değil. 

Kendi tarafımızı görmeyip okları hep karşı tarafa döndürmek, savunmayı beraberinde getirir ki bu eleştiride fırsatçılık koktuğu için maksat hasıl olmaz. Hazırında kutuplaşmaya katkı sunar. Kimse de kendini düzeltmeye kalkmaz.

Eleştiri yaparken söz üstadı olmak gerek. Bu işi usulünce kırmadan, dökmeden, tartışmaya ve yanlış anlaşılmaya mahal bırakmadan yapmalı. Kişilerin onurunu korumak esas olmalı.

Eleştirilen de eleştiriye açık ve hazır olmalı. Yapılan eleştirilerde kendisini özeleştiriye tabi tutmalı. Kendisine çekidüzen vermeli. Hatta eleştiri getirene teşekkür etmeli.

Böyle olursa yani eleştiriyi gecikmeden ve iyi niyetle yaparsak, eleştiri yaparken fırsatçılık yapmazsak, eleştiriye hazır ve açık olursak, eleştirinin ardından savunmaya geçip gerekçe ve bahane üretmezsek ve saldırıya geçmezsek bilin ki her alanda gelişiriz.

Tüm bunlar için her şeyden önce yaptığımız işten dolayı işimize ve kendimize güvenmemiz lazım. İşimiz, icraatımız önce kendi içimize sinmeli. Değilse kendimiz çalar, kendimiz oynarız. Herkes körler ve sağırlara oynar. 

Ömür Boyu Aynı Lokmayı Çiğnemek

"İlkokul ya da Kur'an kursu seviyesinde gösterilecek, küçük gayretlerle kısa zamanda öğrenilebilecek, basit ilmihal bilgileriyle ömür boyu oyalanan bir topluma dönüştük. Bu tıpkı şuna benziyor; aynı lokmayı ömür boyu çiğniyorsun ve lokma hiçbir zaman mideye inmediği için ondan hiç gıdalanamıyorsun. 

Fıkıh, kuru bir tekerrürden ibaret haliyle sahneyi neredeyse bütünüyle kuşatıp, irfanî sohbetleri ekranlardan büyük ölçüde süpürüp götürmüş gibi görünüyor".

Yukarıdaki cümleler Gökhan Özcan'a ait. Fî tarihinde yazısından bu bölümleri kopyalayıp sosyal medyada paylaşmışım. Sosyal medya arşivinde bu yazı tekrar önüne düşünce yazının eskimediğini gördüm. Yazının vermek istediği mesaj açık olmasına rağmen üzerine birkaç kelam etmek isterim.

"...basit ilmihal bilgileriyle ömür boyu oyalanan bir topluma dönüştük" tespiti müthiş. "Aynı lokmayı ömür boyu çiğniyorsun" benzetmesi de bir o kadar müthiş.

Yazar ilmihal tespitinde ve aynı lokmayı çiğneme teşbihinde ne kastettiğini en iyi kendisi bilir. Sanırım ilkokul, ortaokul ve lisede, yaz kurslarında din namına öğrendiğimiz şeyler basit ilmihal bilgilerinden ibaret demek istiyor. Bunları da öğrenmek çok kolay olmasına rağmen "Benim oğlan bina okur, döner döner bir daha okur" misali ilk, orta ve lise boyunca yaz dönemleri dönüp dönüp ilmihal okuyoruz. Bunca okumaya rağmen ne kadar öğrendiğimiz de tartışılır.

Hele daha ilkokul çağında hatta kreş ve anasınıfı seviyesinde iken elif ba öğrenmeye başlıyoruz. Tam Kur'an'a geçerken kurs bitiyor. Bir yıl boyunca unuttuğumuz için önümüzdeki sene sil baştan yeniden elif ba'dan başlıyoruz.

Dostlar alışverişte görsün türünden bu şekil ilmihal öğrenmeyi yazar, aynı lokmayı bir ömür çiğnemeye benzetiyor. Nedense bu lokma mideye bir türlü inmediği için bu tür çiğneme de safra şifa olmuyor. 

Yazarın değindiği bir başka husus da fıkıh. Dinin bir görüşü olup dinin yerine geçmemesi gereken fıkıh da tüm hayatımızı kapsıyor. Bunu da kuru bir tekrara benzetiyor yazar.

Sonuçta ne doğru dürüst Kur’an-ı öğrenebiliyoruz ne ilmihal bilgisini ne de fıkhı. Olan da küçük yaştan itibaren doğru dürüst yaz tatilini yapamayan çocuklara oluyor.

Yaz tatilini esirgediğimiz bu çocuklar, çocukluğunu yaşamadığı için vücut olarak büyüseler de hayata hazır bir şekilde sağlıklı gelişemiyor. Çünkü çocuk oyunla büyür, oyunla gelişir, oyunla kendini ve kişiliğini bulur.

Sağlıklı ve sorumlu gençler istiyorsak doya doya tatillerini yapma imkanı vermek lazım. Spor, yüzme benzeri aktivitelerle onları geleceğe hazırlamak lazım.

Hülasa, elif ba’ya evet, Kur’an-ı öğrenmeye evet, ilmihal ve fıkha evet. Ama bunlar tüm çocukluk, gençlik dönemini ve tüm hayatı kapsamamalı. Yerinde ve zamanında, kıvamında olmalı. Bunun için de çocuğun buna hazır olduğu vakti gözetmek en doğrusu. 

1 Temmuz 2026 Çarşamba

İbretlik Bir Mücadele Örneği

Bir varmış bir yokmuş. Ülkenin birinde bir grup market açmak istemiş. Fakat market açacak sermayeleri yokmuş. Bu durumda ağa ne güne duruyor. "Severim sizi. Dileyin benden. Ne isterseniz veririm" demiş.

Ağa sadece sermaye vermekle kalmamış. Market yerini temin etmiş. Marketin ruhsat, onay ve açılış işlemlerinde yardımcı olmuş. "Sizler sadece çalıştırın. Zira iyi çocuklarsınız. Ne isterseniz vereceğim" demiş.

Gel zaman git zaman market açanlar işi marketle bırakmamış. Her işe dadanmışlar. Yüzü de bulmuşlar ya. Neye, kime ihtiyaçları varsa ağanın kapısını çalmışlar. Ağa da yüz verdim astar istersiniz dememiş. "Helali hoş olsun. Alın alın" demiş hep.

Market işletenler kısa zamanda o ülkede her alanda söz sahibi olmuşlar. Ülkede bir güç olmuşlar. Güçlendikçe ve her alanda müşterileri arttıkça şımarmışlar da şımarmışlar. Güç zehirlenmesi yaşamaya başlamışlar. "Var mı bize yan bakan" dercesine herkese tepeden bakmaya başlamışlar. Kibirleri tavan yapmış.

Bu olup bitenlere ağa hiç ses etmemiş. Zira bunlar iyi çocuklar. Her şeyin en iyisini yaparlar. Birilerine güç gösterisi yapsalar da bana yapmazlar. Çünkü ne istedilerse verdim" demiş.

Ama bir zaman gelmiş ki bu market işletmecileri emellerine ulaşmak için ağayı engel görmeye başlamışlar ve oklarını ağaya döndürmüşler.

Ağa neye uğradığına şaşırmış. Çünkü marketçilerin bu yaptığı tamamen nankörlüktü, yiyip içtikleri çanağa pislemekti. İhanetin ta kendisiydi.

Aralarında bir mücadele başlamış. İş vuruşmaya, kan akıtmaya ve öldürmeye kadar varmış. Sonunda ağa işi kotarmış ve marketçileri alt etmiş.

Marketçilerin elebaşıları ülkeyi terki diyar etmişler. Gittikleri yerlerde de rahat durmamışlar. Ağa aleyhine lobi çalışması yapmışlar. Keyiflerine de diyecek yokmuş.

İhanet şebekesinin elebaşılarının farklı ülkelere gitmesiyle mücadele sona ermrmiş. Yeni bir mücadele başlatılmış. Ağa hainleri yakalama emri vermiş. Kaçanların ülkeye iadesi için kırmızı bülten çıkartmış. Fakat çoğu ülke suçluları iadeye yanaşmamış.

Bu durumda ağa ne yapsın ki. Gücü sadece ülkesindekilere yeterdi. O da öyle yapmış. Çünkü gücü kalanlara yetmiş. Ülkede bir temizlik hareketine başlamış. Suçlu avına çıkmış. Önce geriye dönük suç kriterlerini belirlemiş: Şu tarihe kadar bu marketten alışveriş yapanları hariç tutmuş. O tarihten sonra o marketlerden alışveriş yapmaya devam edenleri terörist ilan etmiş. İlan etmekle de kalmamış, hepsini cezalandırmış. İşi, aşı varsa kapı önüne koymuş. Bir kısmını da mahkum etmiş.

Ağanın bu mücadelesi takdir edileceği yerde bazıları, "Ceza yiyenler hep tüketici kesim. Üst tarafa hiç dokunulmadı. Adalet bunun neresinde?" dese de mücadele mücadeledir. Öyle ya yapmasalardı o marketlerden alışveriş. Ağa mı dedi onlara, gidin onlardan alışveriş yapın diye?

Hülasa, marketçiler ve ağa iki güç olduğu için güçlülere bir şey olmamış. En büyük zararı da alt taraftaki güçsüzler çekmiş ve hâlâ çekmeye devam ediyorlarmış.