5 Ağustos 2026 Çarşamba

1,03 Kuruşluk Bağışın Mesajı

Sayın Melih Gökçek, Yeni Parti'ye 1,03 lira bağışta bulunmuş. 

Niçin bu kadar gönderdiğini Sayın Gökçek, "Niyetinin 3 kuruşluk bir yardım olduğunu, bankanın 1 liranın altında yapılan EFT'yi kabul etmediği için 1,03 lira gönderdiğini" açıklamış. 

Gökçek sadece bağışta bulunarak yetinir mi? Mutlaka mesajını da verir. Çünkü işi ve varlık bedeni bu. Şöyle demiş: "Benim yardımımı lütfen dikkatli kullan. Parayı çarçur etmeyin. Bir de paraya Veli Ağbaba’ya dokundurtmayın. Cebine atar diye korkuyorum”.

Yeni Parti yetkilileri de "Milletimizin helal bağışlarına haram karıştırmayız. Aynen iade ettik" açıklamasını yapmış.

Bu haberi gazetelerde okudum. 

Görünen o ki hem yapılan bağışla hem de bağış sonrası yapılan açıklamalarla taraflar vermek istedikleri mesajı vermişler. 

Niyetim siyaset yapmak değil. Varsın taraflar mesajını vermeye devam etsin. Ben bu bağış olayına değineceğim.

Sayın Gökçek'in yaptığı bağıştan kim ne mesajı çıkarır bilmem. Herkes farklı farklı çıkarımda bulunabilir. Sembolik bir bağış denebilir. "Bağışımı şuna dokundurmayın, çarçur etmeyin diyerek parti içindeki hırsızlara işaret etmiş olabilir. Neyi kastettiğini en iyi Sayın Gökçek bilir.

Niçin 1,03 kuruş gönderdiğine dair açıklamasına da inanmak zorundayız. Çünkü kişilerin beyanı esastır. Banka üç kuruşluk havaleyi kabul etmediği için 1,03 kuruş göndermek zorunda kalmış.

Sayın Gökçek'in niyetini sorgulama imkanımız yok. Yalnız, gazetelerde yazılıp çizilen gerekçe ve açıklamaları okumadan, 1,03 kuruşluk bağışı duyar duymaz benim aklıma başka bir şey geldi. Bunu kabul eder veya etmezsiniz. Belki de amma da kötü düşüncelisiniz diyebilirsiniz. Belki de Gökçek böyle bir şeyi kastetmedi. Benim ki sadece yorum ve anladığım. 

Aklıma ne geldi? Geveleyip durma diyebilirsiniz. İnan eveleyip gevelememek mümkün değil. Argo kaçacak ama ifade etmek zorundayım. Şimdiden özür dilerim. Sayın Gökçek sanki bu bağış miktarıyla "üçün birini" alın demek istemiş.

Bu bağışı başka biri yapsa böyle bir şey hiç aklıma gelmez. Sembolik der, geçer gider, üzerine kalem de oynatmam. Söz konusu olan Sayın Gökçek ise nedense ilk aklıma bu geldi. İnşallah böyle bir kastı yoktur. 

Sayın Gökçek 20-25 yıl Ankara'yı yönetse de yaşı 77 olsa da bana göre büyümemiş, ergen çocuklar gibi. Maalesef bendeki imajı böyle. 

Ankara gibi büyükşehir ve başkenti yıllar yılı yöneten birini böyle bir imajla görmekten ziyade, kendisinden devlet adamı ciddiyeti görüntüsü beklerdim. Ama bildiğimiz Gökçek. Can çıkar, huy çıkmaz. 

4 Ağustos 2026 Salı

Konyalının Ortak Kap Israrı

Menüsü; yoğurt çorbası, etli pilav, bamya çorbası, zerde ve irmik helvası olan Konya düğün yemekleri, ülke çapında meşhur. Usta ellerde pişirilip servis edilen bu yemekleri yemeye doyum olmaz. 

Yiyenlerin midesi doysa da gözü doymaz. Özellikle yenen etli pilavın haddi hesabı olmaz. Bir daha bir daha derken etli pilav arka arkaya defalarca gelir. Herkes tıka basa doyar. Sonrasında da kaç tabak yedik muhabbeti yapılır. 

Menü çok zengin olmasına rağmen yenen onca tabak etli pilavın yanında ekmekten ödün vermeyenleri de çok. Bir pilav alıyorsa bir de ekmeği bölüp atıyor ağzına. Neymiş de “Ekmeksiz doymazmış”. 

Dinimizde sünnet olan, adına velime denen bu düğün yemeği kültürümüze işlemiş. Yıllardır bu gelenek devam ediyor. 

Son yıllarda maliyeti yüzünden düğün sahiplerinin çoğu yemeksiz düğün yapmak durumunda kalabiliyor. Çünkü yemek başlı başına bir maliyet ve külfet. Bu yemek özellikle Konya’da veriliyorsa maliyet daha da bir artıyor. 

Niyetim Konya düğün menüsünü anlatmak değil. Bu yemeğin yiyiş şeklini ele alacağım. Gerçi yazımı takip edenler Konya düğün yemekleri üzerine daha önce defalarca yazdığımı bilir. Hazır düğün sezonu iken tekrar ele almak istedim.

Özene bezene bin bir masrafla hazırlanan her biri lezzetiyle birbiriyle yarışan Konya düğün yemekleri, malumunuz ortak kaptan yeniyor. 

Bir iki arkadaşla otururken konu döndü dolaştı, ortak kaptan yemek yemeye. İki arkadaş da bu şekil ortak kaptan yenmesinden muzdarip idi. 

Daha önceki yazılarımdan birinde bahsetmiştim. Meram Tıp Fakültesinin mezun ve yakınlarına verdiği, menünün Konya düğün pilavı olduğu bir yemeğe katıldım. Konya dışından gelen ailelerin her biri ayrı ayrı sofraya oturmuşlar. Dekan yardımcısının yönlendirmesiyle bir sofraya oturduk. Bizden önce oturan ailelerin Adıyaman ve Elazığlı olduğunu yemeği beklerken tanışma faslında öğrendim. 

Soframız tamam olduktan sonra servis başladı. Ortaya yoğurt çorbası geldi. Biz başladık yemeye. Daha önce Konya’da okumuş biri de ucundan kıyısından yemeye başladı. Diğerleri bekliyor. Haydin, buyurun, niye yemezsiniz, tok musunuz desek de ne yoğurt ne de bamya çorbasına kaşık salladılar. Gelen pilavdan ölmeyecek kadar atıştırdılar. Hepsi bu. Bazısı kuru ekmek yedi ne çorbaya uzandı ne de pilava. 

Onlar yemeyince biz de ister istemez çekindik. Yine de yedik. Yedik ama birileri bakarken yemenin çok zor olduğunu söylemeliyim. Ortamın yabancısı olduğumuzdan mıdır, aklıma gelmediğinden midir, servis yapanlara ayrı tabak getirin de demedik. 

Niye yemediler? Ortak kaba kaşık sallandığı için. Çünkü “Biz koca Gonyalıyız. Ortak kaptan yeriz. Bunun tadı böyle gelir” desek de Konya dışında ortak kaptan yemek yiyen kalmadı. Aynı evin fertleri arasında bile kaplar ayrıldı. 

Nedense dünya ve Türkiye değişse de biz Konyalılar bu konuda ne dünyayı kendimize uydurabildik ne de biz dünyaya uyduk. Kendi bildiğimizi okumaya devam ediyoruz. 

Burada “Mümimin artığı mümine şifadır” diyebiliriz. “Ne olmuş ortak kaptan yenilmişse. Âdetlerimiz böyle. Dışarıdan gelen de buna uymalı” diyebiliriz. Ne dersek diyelim. Bir gerçek var ki belki de alışık olmadığındandır, ortak kaptan yemeyi bazılarının midesi götürmüyor. 

Her ne kadar “Bunun lezzeti burada. Böyle yemede bereket var. Biz âdetlerimize bağlıyız” desek de sofrada ortak kaptan yemeyenlerin de olabileceğini hesaba katarak düğün yemeklerini tabldot usulüne döndürmemizde yarar görüyorum. Mevcut tabldotlar Konya düğün yemeğine uygun gelmeyebilir. Konya’ya özel derin düğün tabldotlar yapılabilir. 

Tabldot usulüne geçildiği zaman düğün yemeği maliyetlerinin de düşeceğini düşünüyorum. Yemekler daha az yenecek. Bilmem kaç kat pilav yenmeyecek. Her masaya servis yapan elemana ihtiyaç duyulmayacak. Tabakları yıkama derdi olmayacak. Tıpkı self servis olan yerlerde olduğu gibi eline tabldotunu ve kaşığını alan sıraya geçerek aşçının yeterince koyduğu yemeği alan bir masaya oturup karnını doyuracak. Doymayan kalkıp ilave alabilir. Birkaç eleman boşalan tabldotları toplar, birkaçı da masaları temizler. 

Tabldot usulü yemek ikramında herkes yiyeceği kadar yemek alacağı için yemek israfı da olmaz. 

Eski köye yeni âdet getirmeyelim diyebilirsiniz. Aslında bunun uygulaması pandemide yapıldı. Plastik tabldotlarla önümüze yemek kondu. Az gibi görünen yemekle masamızdaki hepimiz doyduk. Midemiz doyduğu gibi gözümüz de doydu. Servis elemanları ilave isteyen var mı diye sordu. On kişilik masada sadece bir arkadaş ilave istedi. 

Tabldot usulü yemek ikramıyla bir çirkin görüntünün daha sona ereceğini düşünüyorum. Çoğu düğünlerde masalar ilk gelenlerle dolunca sonraki gelenler masada yemek yiyenlerin etrafını kuşatmak suretiyle ayakta bekliyorlar. Bu durumdan dolayı ne servisçi doğru dürüst hizmetini yapabiliyor ne yemek yiyen rahat edebiliyor ne de ayakta bekleşenler hoşnut oluyor. 

Hasılı, maliyetlerin iyice arttığı günümüzde düğün yapanlar velime vermeye ne kadar devam eder bilmem. Böyle giderse yemeksiz düğünler iyice artacak. Bu ayrı bir mesele. Ama en büyük temennim, ortak kaba kaşık sallamak suretiyle yenen Konya düğün yemeklerinin er veya geç ayrı kaplarda yenmesidir. Bakalım ömrüm bunu görmeye kifayet edecek mi?

Konyalılar bu konuda inat, vazgeçmez, dünya değişir Konya değişmez demeyin. O kadar da değil. Daha yakın zamana kadar düğün hediyesi olarak çokları kap kacak getirirken şimdi hemen hemen herkes kap kacak getirmeyi bıraktı. Yerine zarf içerisinde para veriyor. Bu âdet değişmişse ortak kaptan yemek yemeye de veda ederiz diye düşünüyorum. 

Bakırcı Kardeşler

Okuduğum fakülteye 2.sınıfta yatay geçişle geldim. Gelir gelmez okul ortamını bilen bir arkadaş, "Şu iki hoca tasavvuf düşmanı. Bunlardan uzak durmak gerek" şeklinde bir şeyler söyledi. Arkadaşın kendisi de bir tarikata müntesip idi. Bunu başkalarından da duydum. Çünkü fısıltı şeklinde tüm fakülteye yayılmıştı. Bu iki kişi hakkındaki sakıncalı ifadesini herkes duyduğuna göre bu iki hocanın da kulağına gitmemesi mümkün değildi. 

Bu iki hocadan tüm öğrencileri sakındıran geri planda bir el olmalıydı. Ama kimdi bilmiyorum. Şu var ki bu el başarılıydı. Çünkü herkes bu iki hocaya karşı ister istemez mesafe koyuyordu. 

Bu iki kardeşten biri Dr. öğretim üyesi, diğeri ise asistandı. 

Tehlikeli diye sakındıran bu iki kardeşte kibir yoktu. Çok mütevazı idiler. Herkese nazik ve kibarlardı. Herkese yardımcı olmayı prensip edinmişlerdi. 

Ne kadar iyi olsalar da sakınılması ve uzak durulması gereken kişilerdendi. Çünkü kim bilir içlerinde neyi barındırıyorlardı. Belki de iyi davranarak birilerini kazanmayı ya da üzerlerine atılmış algıyı yıkmaya çalışıyorlardı. Her ne olurlarsa, nasıl davranırlarsa davransınlar, o zaman ve şimdi bir tarikata mensup olmasam da tasavvufa sıcak bakmasam da mesafeyi korumalıydım. 

Sanırım ikinci sınıfta öğretim üyesi olan bizim danışman hocamızdı. Bir gün odasına gidip bir şey sormak istedim. Hocamız odasında yoktu. Asistan kardeşi odasından çıkarak "Buyur kardeş, ben yardımcı olayım" demişti. 

Bu sakıncalı kardeşlerden öğretim üyesi olan son sınıfta tasavvuf tarihi diye bir dersimize gelmez mi? Adam hem tasavvuf düşmanı idi hem de bu dersi ona vermişlerdi. 

Girdim dersine. Hoca öyle güzel öyle samimi öyle akıcı ders işliyor ki şapka çıkarmamak mümkün değil. Ama tasavvuf düşmanı olduktan sonra neye yarar? Ağzıyla kuş tutsa benim için bir şey ifade etmiyor. 

İlk iki saatti dersleri. Kuşeyri'nin risalesinden peygamberin 24 saatine dair ayet ve hadisler okuyor. Üzerine açıklamalar yapıyordu. Ben iyi bir dinleyici olsam da başkası rahat durmuyordu. Belli ki o da ön yargılılar kervanından idi. Bildiğim kadarıyla Süleymanlılar adlı gruba mensuptu. Hocanın her okuduğuna itiraz badından parmak kaldırıyor, bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Ah ne dediğini de bir anlasak. Bir böyle, iki böyle beş böyle. Hoca her birine dilinin döndüğünce cevap verdi. Hoca en sonunda, "Kardeş, ayet okuyorum. Okuduğum ayete bile parmak kaldırıyorsun. Ayetin neyine itiraz ediyorsun" dedi. Oymuş, bizim cemaat mensubu bir daha parmak kaldırmadı. 

Hocaya temkinli yaklaşsam da hiçbir dersini kaçırmadım. Üstelik diğer hocalar gibi yoklama alan biri de değildi. Diğer hocaların dersine son devamsızlık hakkımı bitirinceye kadar devamsızlık yapardım. Bu tasavvuf düşmanı (!) yoklama almamasına ve dersi de ilk ders olmasına rağmen hep katıldım. Yoklama alamamasına rağmen dersini hiç kaçırmadığım bir de İslam felsefesi adlı derse giren hocanın dersi idi. 

Bir derste bir arkadaş, "Hocam, bize bir yemek ikram etsen" dedi. "Olur arkadaş. Hangi gün yiyelim? Siz belirleyin. Şu anda sınıfta kaç kişi var? Sayın. Ben etli ekmek yaptırayım. Birlikte yiyelim. Yalnız benim evim müsait değil, evi müsait olanın evinde yiyelim", dedi. Bir arkadaş da "Bizim evde olur" dedi. Belirlenen günde arkadaşın öğrenci evinde hocamızdan etli ekmek yedik. 

Bu iki kardeş zaman zaman sürgün gitti sonra tekrar geldi. Belli ki sadece öğrenciler nazarında değil, sistem nazarında da sakıncalıydı bu ikisi. Akademisyenlikte ilerlemediler. Bilgileri mi yeterli değildi? Fazlasıyla bilgileri vardı. Ya kendileri istemedi ya da bir el bunların yükselmesini istemedi. 

Günü gelince emekli oldular. 

Emekli olduktan sonra köşelerine çekilip emeklilik hayatı sürmediler. Altlarında bisikletle nerede bir sohbete çağrıldılar, oraya gittiler. Gittikleri yerde önlerine konan ikrama el sürmediler. 

Zaman zaman ülke turuna da çıktıkları oldu. 
Özellikle küçük kardeş. Gittikleri her yere otobüsle seyahat ettiler. Öğrencileriyle buluşup Kur'an'dan ayetle okuyarak başka şehre geçtiler. Bu seyahat ve yaptıkları sohbetten kuruş faydalanmadılar. 

Paraları çok muydu? Belki de tek sermayeleri emekli maaşları idi. Arabaları olmadı. Bisiklet onların tek biniti idi. Son yıllara kadar cep telefonu bile kullanmadılar. İşittiğime göre basmatik telefonlar edinmişler. Babalarından kalma evleri de olmasa hiç dikili ağaçları olmadı. 

İki kardeş ömürlerini Kur'an ve hadis anlatmaya adadı. 

Geçenlerde küçük olanı vefat etti. Hanımına sabah namazını kıldırmış. Kur'an okurken vefat etmiş. 

Vefat haberini duyunca cenazesine katılmak için gittim. Maşeri kalabalık vardı cenazesinde. Sevenleri başta olmak üzere öğrenciliğinde bunlara ön yargı ile bakanların hemen hepsi vardı cenazesinde. Görünen o ki ön yargı ile yaklaşanların hepsi bu yargılarını terk edetek geç de olsa bir hakkı teslim etmiş. 

Büyüğü Mehmet, küçüğü Saffet olan bu iki kardeşe baktığım zaman hayatları boyunca ne mal edindiler ne mülk. Bildikleri ve inandıkları uğruna ömürlerini harcamışlar. Görünen o ki tasavvuf düşmanı denen bu iki kardeş meğer esas derviş esas tasavvufçu esas zahit bu ikisiymiş. 

İnandıkları gibi yaşayan, yaşadıkları gibi inanan Bakırcı kardeşlerden ağabey Mehmet'e sağlıklı ömürler, vefat eden Saffet'e Allah'tan rahmet diliyorum.