17 Haziran 2026 Çarşamba

TDK Bizimle Kafa mı Buluyor?

Türk Dil Kurumu. (TDK), Atatürk'ü talimatıyla Türk Dili Tetkik Cemiyeti adıyla 1932'de kurulmuş bir kurumumuzdur. 1934’te yapılan kurultayda Cemiyetin adı, Türk Dili Araştırma Kurumu; 1936’daki kurultayda ise Türk Dil Kurumu olmuştur.

Kurum'un amacı, “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek” olarak tespit edilmiştir. 

Bu amaca ulaşmak için de şu yol takip edilecektir: 

1. Toplanıp ilmî müzakerelerde bulunmak; 

2. Türk dilini kendi menşelerine, tekâmülüne ve ihtiyaçlarına göre tespit ve tedvin etmek; 

3. Türk dilini tetkike yarayacak vesaik ve malzemeyi elde etmek, eski kitaplardan ve memleketin her mıntıkasındaki halk dilinden derlemeler yapmak ve yaptırmak; 

4. Cemiyet mesaisinin semerelerini her türlü yollarda neşre çalışmak. (tdk.gov.tr)

Amacı, Türk dilinin güzelliklerini ve zenginliğini ortaya çıkarmak ve diğer diller arasında değere ulaştırmak olan 94 yıllık bir geçmişe sahip TDK'nin bu amacına ne derece ulaştığı tartışılır. 

Güzellik göreceli bir kavram olduğu için Türkçenin güzellikleri üzerine bir şey demeyeceğim. Türkçe sözlüğün kalınlığına bakılırsa dilimiz zengin olmaya zengin. Yalnız sözcüklere bakıldığı zaman çoğu kelimelerin dilimize Arapça, Farsça, Fransızca, İngilizce ve Rumcadan vs. geçtiği görülecektir. Eski kelimeleri yeni nesil, eskiler de yeni kelimeleri bilmiyor. TDK'nin sayfasından aldığım amaç ve amaca ulaşmak için takip edilecek maddelerde geçen çoğu kelimelerin anlamını yeni nesil bilmez. 

Amaca ulaşmak için sayılan maddelerden 3.maddede yer alan "memleketin her mıntıkasındaki halk dilinden derlemeler yapmak ve yaptırmak" kısmı önemli. Çünkü yöresel olarak halkın konuştuğu kelimeleri ortaya çıkarmak da TDK'nin izlediği yollardan. Fakat TDK'nin bu yolu çok kullandığını sanmıyorum. Hoş alsa da halkın telaffuz ettiği gibi almıyor TDK. Bu da söylenişi farklı, yazımı farklı bir durumu ortaya çıkarıyor. Mesela halkın hepsi eşkiya derken TDK bu kelimeyi eşkıya şeklinde kabul ediyor. Aynı şekilde dilimize Farsçadan geçen peştemal, halk arasında peştemal diye telaffuz edilirken TDK her ne hikmetse peştamal şeklinde kabul ediyor.

Eşkiya ve peştemal demenin ve bu şekilde yazmanın sakıncası var mı bilmiyorum. Şayet sakıncası yoksa herkes bu kelimeleri bu şekilde kullanırken TDK'nin eşkıya ve peştamal şeklindeki yazılışı dayatmasının bence bir anlamı yok. Halkın telaffuz ettiğini kabul etse bu ikilik son bulur. 

Bir diğer husus, tarihi geçmişe rağmen dilimiz kelime, kavram ve deyimleriyle, aynı zamanda yazım şekliyle tam oturmuş değil. Birleşik kelimeler de hakeza. Bu yüzden olsa gerek, TDK zaman zaman güncelleme yapıyor. Birkaç kelimenin yanlış kullanımının ortaya çıkmasıyla güncellemeyi anlarım. Ama sık güncelleme dilimizin tam oturmadığı ya da 94 yıllık Kurum'un işleyişinden kaynaklandığı düşünülebilir.

TDK'nin eski ve yeni şeklinde güncellediği yan taraftaki resim ne demek istediğimi daha iyi anlatır. Görüleceği üzere TDK birleşik kelimeleri kah birleştirmiş kah ayırmış. Sözcükteki noktayı kah kaldırmış kah koymuş. İnanın, yazı yazarken yazdığım ve sürekli kullandığım kelimeyi yazarken doğru mu yazdım diye TDK sözlüğüne bakmak zorunda kalıyorum. 

Güncellenen şu tabloya bakar mısınız? Kaç kişi Doğubeyazıt'ı Doğubayazıt diye telaffuz eder? Horon tepenlerin kaç tanesi horon vurmak dedi? Çiğ börek niye çi şekline döndürülür? Anlamını kaybetmediği halde yeşil zeytin, yeşil biber, yeşil soğan birleşik kelimeleri için bugüne kadar niçin hep bileşik yazımı kabul etti? Hele herkesin ünvan diye yazıp okuduğu kelimeyi yıllardır unvan da unvan diye niye diretti? Yine kayyum diye bildiğimiz kelimeyi hangi akla hizmet olarak kayyım şekline dönüştürdü? Hasıraltı şeklinde niçin birleşik yazımı tercih etti de şimdi hasır altı diye güncelledi? Çocuğun bile pileli dediğini yıllar yılı pilili dedi durdu? 

Bir de kısaltmalarda sorun görüyorum. TDK'ye göre kalın harf yok. Konuşma dilinde Te-de-ka derken iş yazıma gelince Te-de-ke olup çıkıyor. Bu kısaltmaların sonuna çekim eki getirerek yazdığımız zaman çoğu zaman yanlış yazıyoruz. Çünkü kalın okuyoruz, ince yazıyoruz. Mesela TDK'nın şeklinde yazım yanlış, TDK'nin şeklinde yazım ise doğru oluyor. Gel de çık bu işin içinden. 

Türkler PKK kısaltmasını söylerken pe-ka-ka şeklinde ifade ederken Kürtler ise pe-ke-ke söylüyor. Yıllardır Kürtlere biz pe-ka-ka derken siz niye pe-ke-ke dersiniz derdim. Meğer Kürtler Türk Dil Kurumu'nun belirlediği kriterlere uygun telaffuz ediyorlarmış. Ben de pekaka diyenler PKK'nin karşısında, pekeke diyenler ise yanında ya da sempatizanı diye düşünürdüm. Hoş PKK'ye karşı olan nice Kürt tanıdığım da pekeke diye telaffuz ediyor. Meğer Kürtler Türkçeyi bizden daha iyi biliyorlarmış demeden kendimi alamıyorum. 

Hasılı TDK'yi anlamak zor. TDK Bizimle oyun mu oynuyor yoksa dalga mı geçiyor diye düşünmeden edemiyorum. 

Not: Kimin görevi bilmem ama birçok kurum, kuruluş ve esnaf tabelasında yanlış yazımlar gözüme ilişiyor. Mesela çiğköfte şeklinde bitişik yazım çok. Aynı şekilde ayrı yazılması gereken hoş geldiniz de çoğu yerde bitişik yazılı.

Gördüğüm kadarıyla TDK'nin amaç ve görevleri fazla değil. Tabelalardaki yanlış yazıları düzelttirme görevini de eklemek lazım. Düzeltmeyene ceza yazma müeyyidesi uygulanabilir. Mesele edindiğine bak demeyin. Tabelalardaki yanlış yazımlar Türkçeyi katlediyor. Göre göre göz aşinalığı oluyor. 

16 Haziran 2026 Salı

Otopark Ücretiyle Sınavımız

Konya Gar'ın arkasında bir sitede oturuyorum. 

Sitenin ağaçları budanacak. Budama esnasında sokağın iki tarafında araç olmaması lazım. 

Bir gün öncesinde site sakinlerimize şu saatle bu saat arası sokağa araç park edilmemesi duyurusu yaptım. Karşı site yöneticisine ulaşarak site sakinlerinizin şu saat aralığında aracını sokağa park etmemesini hatırlattım. 

Budama için belirlenen saat yaklaşmasına rağmen budamayı engelleyecek şekilde bazı araçların kaldığını tespit ettim. Şu site, bu site derken birkaç siteye girip şu plakalı aracın bu site sakinine ait olup olmadığını sordum. Falanın diyenin ziline basıp tek tek çektirdim. 

Bazıları hemen çekeyim demedi. Yarım saat sonra çeksem olur mu dedi ve hiç istifini bozmadı. 

Güç bela ara, didin, zile bas, telefon etmek suretiyle sitenin baktığı iki sokağı boşalttım. Kala kala iki ağacın altında birbirine sıfır yanaşmış iki araç kaldı. Araçların sahibini bulamadım. Son çare olarak 112'yi arayarak araçların plaka numarasını kodlayarak verdim. Hemen arar çektiririz dedi görevli. Bekle gördüm çekmelerini. O gün çekilmediği gibi ertesi günü de çekilmedi aynı araçlar. Kısaca 112 bile vız geldi bizim insanımıza. 

Ağaç budayan binanın iç tarafına gelen dalları budadı. Arabaların üstüne gelen kısımları bıraktı. Yani iki ağacın budanması dengesiz oldu. Şurayı alsaydın dediğim zaman “Şu aracın üzerine bir dal düşse polis beni bulur, kendimi kurtaramam. Araca gelen ziyanı karşılayamam” dedi. 

Belli ki iki araç muhitte oturan kişilere ait değil. Var gör hızlı trenle Ankara'ya, Eskişehir'e ya da İstanbul'a günübirlik gidip gelenlere ait bu iki araç. İstasyonun önündeki ve arkasındaki otoparklar ücretli olunca trene para veriyorum. Bari otoparka para vermeyeyim deyip bizim dar sokağa aracını park edenler bunlar. 

İstasyonun Havzan tarafındaki ücretli otopark bomboş olmasına rağmen caddeye sağlı sollu park edilen araçlar trafiğin işlemesini de engelliyor. Bazı yerlerde araçlar birbirine yol vermek zorunda kalıyor. 

Tüm bu trafik keşmekeşliği otoparka ücret vermemek için. 

Nedense rahatımıza düşkün bir toplum olup çıktık. Eskisi gibi toplu taşıma kullanmıyoruz. Ev halkından biri de bizi istasyon, havaalanı ve otogara bırakmıyor. Nasılsa altımızda araba var. Kimseye yük olmam. Arabayı zula bir yere park eder, park ücreti de vermem diye düşünüyoruz. 

Bizim insanımızı anlamak zor. Altına sıfır km araç çekiyor. En modellisini alıyor. Bu arabaya dünyanın parasını saçıyor. İş park ücretine gelince bizim insanımızın aklına tasarruf daha doğrusu cimrilik geliyor. Öyle ya site önleri, caddeler, dar sokaklar ne güne duruyor. 

İşini çıkardığına bakıyor bizim insanımız. Park ücretinden kaçınıp aracını koyarken bu sitenin ağaçları mı kesilecek, bu siteye birileri mi taşınacak, acaba aracım muhiti ve meskûn mahalleri engeller mi demiyor. Koyup gidiyor aracını. İşine bakıyor. Sense sahibini bulmak için dokuz doğuruyorsun. 

Ücretli otoparkı anlarım da istasyon, otogar, hastane ve havaalanları gibi yerlerde otoparkın ücretli olmasını hiç anlamıyorum. Anlamaya da niyetim yok.

Etkili, yetkili ve de sorumlu kişilere düşen; istasyon, hastane, havaalanı ve otogar gibi yerlere ait otoparkları ücretsiz yapmaları. Ancak bu şekilde hastane, otogar, istasyon muhitlerinde oturan mahalle sakinleri rahata kavuşur. 

En Uykucu Şehir

79 ilde binin üzerinde katılımcının uyku süresi incelenmiş, Türkiye'nin uyku haritası çıkarılmış. En az ve en fazla uyuyan şehirler belirlenmiş. 

onlinealarmkur.com verilerine göre ülkenin ortalama uyku süresi 6.45 dakikaymış

En az uyuyan 5 şehir ve uyku süreleri şöyle:

1.Mersin- 6.14

2. Kocaeli-6.16

3. İzmir-6.32

4. İstanbul-6.38

5. Ankara- 6.43

En uzun uyuyan 5 şehir ve uyku süreleri:

1. Konya- 7.25

2. Van-7.08

3. Denizli-6.57

4. Kahramanmaraş- 6.54

5. Manisa ve Bursa - 6.53

Bölgelere göre uyku süresi:

1. Karadeniz- 7.04

2. Ege- 6.44

3. Güneydoğu Anadolu 6.43

4. Marmara 6.41

5. Akdeniz 6.39

Araştırma niçin 81 ilde değil de 79'unda yapılmış. Bunu anlamış değilim. Araştırmaya hangi iki il dahil edilmemiş, bunun da bilgisi yok. 

Bu araştırma ne derece doğruyu gösterir bilmem. Daha önce böyle bir araştırma yapılıp ülkenin uyku haritası çıkarılmış mı bunu da bilmiyorum. Çıkarılan bu uyku haritasının bugüne kadar yapılmış en kapsamlı araştırma olduğu belirtiliyor ise de araştırmaya dahil edilen sayıyı az bulduğumu söyleyebilirim. 

Bu araştırmaya göre metropol şehirler daha az uyuyor. 

En fazla uyuyan şehirlerden ilk beşe giren şehirlerin hepsi de büyükşehir. Bu demektir ki bu şehirler büyükşehir statüsünde olmasına rağmen metropol özelliği taşımıyor. 

Bu durumda en az uyuyan şehir Mersin,

En fazla uyuyan şehir Konya, 

En uzun uyuyan bölge ise Karadeniz. 

Kendi şehrim Konya'nın, Türkiye ortalaması 6.45 olan uyku süresine 40 dakika fark atması dikkatimi çekti ve beni şaşırttı. Meğer ülkenin Ashabı Kehf'i, asrın Ashabı Kehf'i, uyurlar şehri, uykucu şehri Konya imiş. Ülke ayakta iken bir yatıyormuşuz meğer. Benim şehrim ülkeyi ayağa dikmiş de benim haberim yokmuş meğer. Konyalılar millete çalışın demiş, kendileri yan gelip yatmış meğer. 

Uykucu şehir olarak Ashabı Kehf mağaralarının olduğu Tarsus/Mersin, Afşin/Kahramanmaraş ve Efes/İzmir çıksa isimlerine mütenasip şehirler çıkmış diyeceğim. Gel gör ki Konya diğer şehirlere fark atarak başı çekiyor. 

Hasılı, bugüne kadar Konya'nın etli ekmeği, Mevlana şekeri, Mevlana (karışık), fırın kebabı, su böreği ve yağ somunu meşhur sanırdım. Meğer aynı zamanda uykucuymuşuz. Bunu da bu araştırmayla öğrenmiş olduk. 

Acaba yediğimiz etli ekmek ve diğer hamur işleri bizi fazla uyutuyor olmasın.