3 Ağustos 2026 Pazartesi

Suda Tasarruf Benim İşim

Şebeke su faturalarının herkese tuzlu geldiği bir gerçek. Ne kadar tasarruf yapalım, suyu yerli yerinde kullanalım diye özen gösterilse de temel ihtiyaç olduğu için faturaları düşürmek mümkün olmuyor. Bir de evin içişleri bakanı temizlikte biraz titiz ise faturayı düşürmek hiç mümkün değil. 

Bu konudan ben de muzdaribim. Zira su faturası bana da yüksek geliyor. Bir ara 800 lirayı geçmişti. İki tasarruf tedbirini uygulamaya koydum. Klozetin içine 1,5 litrelik pet şişe koydum. Bir de içme ve çay suyunu tatlı su çeşmelerinden doldurmaya başladım.

İtibardan ödüm versem de bu iki tasarrufun faydasını gördüm. Faturayı biraz düşürdüm. 

Biraz daha düşürebilir miyiz üzerine kafa yordum. Kayınpederin kızı, "Delikanlı oğlumuz var. Günlük banyo yapıyor. Daha da düşmez" dedi. Bu bir gerekçe olmakla birlikte, yarın bu çocuk yuvadan uçup gitse, ben de darı bekaya uçsam, evde tek kalsan, öyle zannediyorum, emsallere göre yine yüksek fatura öderiz dedim. Dedim ama dediğimle kaldım. Sen öyle san dendi.

Dediğimin sağlamasını denk geldi, yaptım. Ramazan Bayramı sonrası oğlanla birlikte bir haftalığına yurt dışına çıktık. Gelen su faturası bir önceki aydan 25 kuruş fazla idi. Her ne kadar içişleri bakanı, "Ben evde fazla durmadım. Oğlanda kaldım, babamda kaldım, falan falan yerlere oturmaya gittim. Ben de evde fazla durmadım" deyip hiç üzerine almasa da realite buydu.

Biz böyle inişli, çıkışlı su faturasına devam ederken kayınbiraderin ablasına, oğlanı evde bırakalım. Dört geceliğine kaplıcaya gidelim dedim.

Birlikte çıktık 252 km uzağa. Dört gece beş gündüz kalmaya 12 bin lira ödedim. Harcadığım yakıt ve hediyeliğe ödediğim hariç.

Nihayet su faturası geldi. Önceki aya göre 150 lira tasarruf sağladığım ortaya çıktı.

Her ne kadar dört gece evde uzakta kalmak bana bir 15 bin liraya mâl olsa da su faturamdan 150 lira tasarruf sağlamış oldum. 

Ne anladın bu işten. Bir 150 lira için 15 bin harcamışsın diyebilirsiniz. Buna katılmıyorum. Çünkü tasarruf tasarruftur. Siz bu tasarrufun bana verdiği haz ve mutluluğu bilemezsiniz. 

Şimdi siz, bu yazıdan, baldızının ablası evde olmadığında sana daha az su faturası gelir çıkarımı yapmayın. Bunu asla kabul etmiyoruz. 

Alâeddin Camiinde Bir Cuma Namazı

Cumaya yarım saat kala abdestimi alarak yola çıktım. Evime 20 dakikalık mesafede olan Alâeddin Camiine gitmeyi niyete aldım.

Anıt'a gelince abdestimin sıkışmaya başladığına hakkalyakin şahit oldum. Ne edersiniz ki ihtiyarlık başa bela. 

Her zaman olmaz bu durum. Bazı zamanlar olur, saatlerce wc ihtiyacım olmaz. Bazı zamanlarda ise tuvaleti yol yaparım. 

Şunu anladım ki mesane tam boşalırsa uzun süre hela ihtiyacım olmuyor. Tam boşalmazsa tuvaleti mesken ediniyorum. 

Ezanın okunması yaklaştı. Eve dönüp abdest tazeleme imkanım yok. Camiye kadar gidip oradaki şadırvanda abdest tazeleyeyim dedim. Caminin şadırvan da kalabalık olur ezan öncesi. 

Abdest bozup yeni abdest almayacağım diye inat ettim. Bu abdest bana cumayı kıldırır deyip camiye girdim. 

Girerken ezan okunup ilk sünnete başlamışlardı. Caminin ön tarafları boş olmasına rağmen bir tanesi tam ayakkabı konan yere sırtını verip namaza başlamış. Mecburen önünden geçerek boş bir rafa ayakkabılarımı koydum. Önü boş olmasına rağmen en arka tarafa namaza duran her camide en az bir tane böyle çıkar. Bugün bu camiye de bu düşmüş. Artık bunun zevki neredeyse. Önünden geçenleri seyir için midir yoksa arkasını sağlama alma düşüncesi midir veya giren herkes beni görsün düşüncesi mi bilemedim gitti. Hoş, belki de ayakkabı ve ter kokusu hoşuna gidiyordur. 

Herkes sünnete başlamışken bir genç dikkatimi çekti. Bu genç herkes namaza durmuşken ayakkabı rafına sırtını vermiş, eline de telefonunu almış, bir yerlere bakıyor, girip çıkıyor. Belli ki ya birinin zorlamasıyla camiye girdi ya da sünnetleri kılmıyor. Farza kadar burada böyle oyalanayım diyor. 

Geçip sünneti kıldım. Müezzin başladı gülbank okunmaya. Okunan gülbank kafiyeli. Birazı Türkçe birazı eski Türkçe birazı Arapça birazı da Farsça. "Hayırlar fethola, şerler defola, gönüller handan ola, hastalar şifa ola, dertliler deva ola..." şeklinde uzattıkça uzattı. Duadan, Caminin banileri de daha önce bu camiden görev yapanlar da nasibini aldı. 

Ardından hutbe öncesi okunan ikinci (iç) ezan başladı. Okunan bu ezan da ilk ezandan farklı değil. Müezzin uzattıkça uzattı, çektikçe çekti. Makamını konuşturdu. 

Hutbe okundu. Hatip hutbeden inerken müezzin kamete başladı. Getirilen kamet de iç ezanın biraz hallicesi. Ezana yakın kamet diyelim buna.

Saflar dizildi. İmamın tekbiriyle birlikte farza başladık. İmam zammı süre olarak Bakara süresinden bir sayfaya yakın bölüm okudu. İkinci rekat hakeza. Zammı süreyi uzun okumasından geçtim. Çekme, uzatma, kıraat, makam, ses namına ne varsa hepsini icra etti.

Sen ne yaptın bu esnada derseniz? Ne yapacağım. Herkes gibi imama uyup namazımı kıldım. İmam coştukça ben kendimi sıktım. Bu sıkmaya bazen elim destek oldu. Benim inadıma, imam ben senden inadım dedi adeta. Belki de sen misin abdesti sıkışık camiye giren. Gör gününü. Bir daha da böyle yapma. Bu da senin kulağına küpe olsun dedi. Sola selamla birlikte son sünneti kılmadan bir kazaya kurban gitmeden tuvalete kendimi attım.

Görünen o ki hem imamın hem de müezzinin sesi müsait olunca cumada herkese sanatlarını bir güzel icra ettiler. Bir de kalabalık cemaati görünce coştukça coştular. Camide, idrarına sıkışan var mı, biraz kısa keselim, çekmeyi ve uzatmayı kısaltalım. Peygamberimiz böyle diyor demediler. Hasılı ben zamanla yarışırken onlar zamanı uzatmak için ellerinden geleni ardına koymadılar. Ne diyeyim, canları sağ olsun.

Bu vesileyle şu hususlara değinmeden geçemeyeceğim:

Ezan bildiğiniz gibi namaza çağrı. Bu okuyuşa göre okunan dış (ilk) ve iç ezanın namaza çağrı ile hiç alakası yok. Bildiğiniz sanat icra edildi.

Haydi ilk ezan herkes namaza yetişsin diye uzatılıyor. Ya üç, dört dakika sonra okunan iç ezana ne diyelim. Cemaatin hepsi gelmiş, sünnetlerini kılmış, Osmanlı geleneği gülbankı dinlemiş. Bir de hutbeyi dinleyelim diye bekleşiyor. Bu durumda ilk ezan gibi ezanı uzatmanın ne gereği var? Kametten biraz uzun olsun, kafi.

Hatırlatma babından. Cuma namazı vakti girince okunan ilk (dış) ezan, insanımız namaza yetişsin diye Hz Osman zamanında başlayan bir uygulama. Normalde dış ezan diye bir şey yok. Okunan tek ezan sünnet kılındıktan sonra okunan ezandır. Çünkü normal şartlarda vakit girince herkes ev ve iş yerinde sünneti kılar, hutbeyi dinlemek ve farzı kılmak için camiye gider. İç ezan olarak okunan ezanın amacı da budur.

Bir geleneği devam ettireceğiz diye gülbank okumaya da gerek yok. Madem okunacak, okunan bu gülbankı herkesin anlayacağı şekilde Türkçeleştirmek ve kısaltmak gerek. Hoş, bu geleneği sadece Alaaddin Camii mi devam ettirecek? Oldu olacak tüm camilerde okunsun. Öyle ya gelenekse gelenek. Bir yerde devam ettirilip diğerleri geleneği budamasın.

İmam ve müezzine gelince, be kardeşim. Eyvallah, sesiniz güzel. Allah vergisi sesinizi eğiterek kendinizi geliştirmişsiniz. Bundan dolayı böyle büyük camide görevlendirilmişsiniz. Sesimizi ve bu görevin hakkını vereceğiz diye ne olur kendinizi kaybetmeyin. Makamı da zammı süreyi de tadında ve kıvamında bırakın. Sesinizin icrasını başka vakit ve ortamlarda yapın. Unutmayın ki bu camiye ziyaret için gelen kadar namaz sonrası işine yetişecek hatırı sayılır cemaat de geliyor. Bir de benim gibi abdestine sıkışan çıkabiliyor. Kısaca güzel sesinize rağmen belki tepede olduğundan mıdır, caminin büyüklüğünden midir, zaten caminiz diğer camiler gibi cumalar da bile tam dolmuyor. Kısaca millet sesinize değil, dini vecibemi yerine getireyim diye geliyor. Lütfen tadında bırakın. 

İyi de biz Allah vergisi bu sesin hakkını ne zaman verelim derseniz, namaz öncesi imam ve müezzin salın sesinizi. Cemaate Kur'an okuyun. Camiye erken gelenler sizin bu sanatınızdan ve ziyafetinizden müstefit olsun ya da cuma çıkışı yapın bu sanatı. Kalan gönüllüler faydalansın. Lütfen imam biziz, gelmek sizden, çıkmak bizden diyerek bildiğinizi okumayın.  

1 Ağustos 2026 Cumartesi

Türkiye'nin Değişmeyen Devlet Politikası

"Türkiye'de enflasyon devlet politikasıdır. Ülkeyi yönetenler enflasyonu politika haline getirmişlerdir ve onun için enflasyon vardır.

Bir zamanlar enflasyonu hava şartlarına bağladılar.

Bir zamanlar Elbistan-Afşin santraline bağladılar.

Şimdi de enflasyonu Türkiye'nin alt yapı noksanlarının tamamlanmasına bağlandığını görüyoruz.

Hiç alakası yok. Çünkü alt yapı noksan olarak yapa yapa bir şey yapmamışlardır ki.

Kaç tane liman yapmışlardır da altyapı eksiğini tamamlamışlardır?

Kaç tane hava alanı yapmışlardır da altyapı eksiğini tamamlamışlardır?

240 km otoyol yapılmıştır 10 senede. Bu da dış parayla yapıldı. Binaenaleyh altyapı eksiğini bağlayarak enflasyonun izahı mümkün değildir.

Efendim, telefon koyduk. Eh, dünyanın her tarafında telefon var. Telefon koyduğunuz için enflasyon olduysa bu anlaşılır bir şey değildir. Bunların hiçbirisi doğru değildir.

Doğru olan şu: Enflasyonun sebebi gayri safi milli hasıladan alacağınız borçlanmak ihtiyacıdır. 

Eğer bir ülkede 1991 yılında olduğu gibi gayri safi milli hasılanızın yüzde 12,6'sı kamu borçlanma gereği olarak kullanılıyorsa o ülkede enflasyonun yüzde yetmiş ile yüzde yüz arasında olmaması mümkün değildir.

İngiltere'de ve Fransa'da yüzde üçler, beşler civarında enflasyon oluyor da bizim ülkemizde yüzde 70, 80 ve 90'lar civarında oluyor. Çünkü biz devletin hesabını, kitabını dağıttık. 

Evvela devletin bir bütçesi yok. 166 fonlu, neyin nereden gelip neyin nereye gittiği meçhul bir mali düzen içindeyiz. 

Binaenaleyh ilk yapılacak iş, bence Türkiye Cumhuriyeti devletinin mali düzeni, mali disiplinini sağlamak ve muhasebe tekniğini getirmektir. Bir denk bütçe...". 

Süleyman Demirel’e ait bu sözleri önüme düşen videodan aldım. Belli ki konuşmanın devamı var. Çünkü denk bütçe dedikten sonra kesilmiş. 

Öyle zannediyorum, Demirel bu sözleri muhalefette iken siyasi liderlerle yapılan bir açık oturumda söylemiş. Diğer liderler ve o günün iktidarın da olan ne cevap verdi bilmiyorum. 

Şimdilerde iki liderin bir araya gelerek memleket meselelerine dair fikir teatisinde bulunmadıklarına ve tartışmadıklarına bakmayın. 90’lı yıllarda seçim öncesi siyasi liderlerin bir araya getirilerek canlı yayında açık oturum yapması gibi bir gelenek ya da teamül vardı bu ülkede. 

Bir bilen ve kurt siyasetçi olarak bilinen Süleyman Demirel’in ülkemizdeki enflasyon tespiti manidar. Sorunun çözümü belli olmasına rağmen bu sorunu ne kendisi iktidarında ne öncekiler ne de sonrakiler çözebildiler. Niçin çözülemediği de anlaşılıyor. Fazla söze hacet yok. Çünkü enflasyon bu ülkede devlet politikası imiş.

Görünen o ki enflasyon ve buna bağlı olarak oluşan hayat pahalılığı bu ülkenin değişmez kaderi. Şunun, bunun gelmesi bir şey ifade etmiyor. Babadan evlatlarına geçen miras gibi bir iktidar öncekinden bu enflasyonu devralıyor, kendisinden sonrakine devrediyor. Tek fark, ya üç beş puan aşağıya çekip teslim ediyor ya da üç beş puan azdırıp teslim ediyor. 

Not: Demirel’in telaffuz ettiği denk bütçeyi Sayın Erbakan yaptı. Ama bu denk bütçe belki de Erbakan’ın siyasi hayatına mâl oldu. Anlaşılan o ki Erbakan devlet politikasına aykırı hareket etmiş. Öyle ya devlet politikasına aykırı hareket edilir mi? Bir de ben milliyim dedi durdu.