9 Ağustos 2026 Pazar

Filmin Senaristi Olur da Siyasetçilerin Olmaz mı?

Sinema, film, dizi adına her ne dersek diyelim, filmde figürler olur. Kimi iyi rolde kimi de kötü rolde oynar.

Bir filmde iyi rolde oynayan diğer filmde kötü rolde görev yapabilir veya tersi. Yani bir filmde kötü rolde oynayan diğer filmde iyi rolde oynar.

Başrol oyuncusu da olsa filmin herhangi bir sahnesinde az veya çok rol alsa da hepsi birer aktör değil, figürdür. Esas aktör filmin senaristidir. 

Filmde rol alanların hepsi bu işi kendisine verilen rol gereği yerine getirir.

Filmde rol alanların hepsi bu işi para için yapar. Sadece rolleri gereği kimi az kimi çok alır. Takdir edersiniz ki başroldekiler daha fazla ücret alır.

Rolünü sahici yapanlar, verilen senaryoya göre rolünü oynayanlar şöhret bulur. Başka filmlerde de rol üstlenirler.

Rolünü sahici oynayanı yabana atmayalım. Seyirciyi ne kadar ikna eder, filme çekerse yapımcılar sıraya girer.

Rolünü yapanları izleyen bizler filme kendimizi kaptırırız. Filmin senaristini hiç aklıma getirmeyiz. Halbuki iyi ya da kötü rolde aktör gibi görünseler de rol alanların hepsi senaristin verdiğini oynayan figürdür.

Siz hiç sinemaya gidip de bir önceki filmde iyi rolde oynayan figürü kötü rolde oynarken gördüğünde oyuncuya kızan seyirci gördünüz mü? Görmeyiz. Çünkü rol gereği birinde iyi, diğerinde kötü oynadığını bilir.

Şimdi veya geçmişte film izleyen birileri iseniz buraya kadar yazdıklarımı bilir. Şimdi sinemadan siyasete gelelim. Sinema ve siyaset ne alaka demeyin. 

Malumunuz, "siyasi duruşunu, söylemlerini veya tarafını sık sık değiştiren, istikrarsız siyasetçiler" var. Bunlar için Türkçe literatürde ve siyasi dilde "fırıldak, omurgasız veya oportünist (fırsatçı)" kelimeleri kullanılır.

"Fırıldak: Menfaatine göre sürekli yön değiştiren kişileri tanımlayan en yaygın sokak ve siyaset ağzı terimidir".

"Omurgasız: Belirli bir dünya görüşü, ilkesi veya dik duruşu olmayan siyasetçiler için kullanılır". 

"Oportünist: Koşulları kendi lehine kullanmak için ilke değiştiren, fırsatçı yaklaşımı ifade eden akademik terimdir".

"Makavelist: Amaca ulaşmak için her yolu mübah gören, ahlaki ve fikri zikzakları normal sayan anlayıştır".

Döneklik: Eski siyasi görüşünü tamamen terk edip tam zıttı bir kampa geçenler için kullanılan eleştirel sıfattır. Siyasi literatürde bu durum bazen "pragmatizm" (faydacılık) veya "siyasi manevra" olarak da yumuşatılarak ifade edilir.

Gördüğünüz gibi fikrini değiştiren, zikzak çizen siyasetçilere neler deniyormuş neler. Bir de kızan kızana. Eski fikirlerini temcit pilavı gibi döndürüp döndürüp dinleyen ve dinletenler var. Dün böyle diyordu, bugün bak böyle diyor diyerek kızıp köpürüyor.

Bu tiplerin eline düşmüş siyasetçilere üzülüyorum.

En fazla da izlediği filmlerde hem iyi hem de kötü rolde oynayana kızmayan sinema seyircisine kızıyorum. Filmdeki çelişkiye kızmayan seyirci daha önce ak dediğine bugün kara diyen siyasetçiye kızıyor. Ne yaman çelişki bu böyle. Sanıyorlar ki siyasetçi dediğin hep omurgalı olacak. İyi de bunu niye filmde rol alanlardan istemiyorlar? Efendim, aynı şey demeyin. Ne belli, filmlerde senarist olduğu gibi siyasette de senaristlerin olmadığı. Filmdekiler iyi ya da kötü rolü senaryoya göre oynadığına göre siyaset sahnesinde yer alanlar da verilen senaryoya göre rollerini oynuyor olabilirler. Lütfen oynadığı rolden dolayı ne sinemacıya ne de siyasetçiye kızalım. Hiç senaryo gereği oynanan oyundan dolayı kızılır mı? Oyunu sahici oynuyor mu? Önemli olan da bu. 

Unutmayın ki adı üzerinde bir oyun olan filmde bile inisiyatif başrol ve diğer oyunculara bırakılmıyorsa, haydin bildiğiniz gibi oynayın denmiyorsa, ipin ucu hep senaristte oluyorsa, bir ülke yönetimi olan siyaset, siyasetçilerin inisiyatifine bırakılır mı? Belki de tek farkı, film, sinema ve dizilerin senaristi belli iken siyasetçilerin senaryosunu yazanları tam bilemeyebiliriz. 

Yazılan senaryoyu sahici oynayan siyasetçiler de tıpkı rolünü iyi oynayan başrol oyuncuları gibi uzun soluklu siyaset sahnesinde rol alabilir. 

Lütfen, siyasetçiler ayıplarken işe bir de bu yönden bakalım.  

Çerçevelik Yasa

Terörsüz Türkiye parolasıyla çıkılan yolda, halk arasında çerçeve yasa diye bilinen yasa Meclisten geçti geçecek. Hatta geçti diyebiliriz. Çünkü 360 vekilin imzası var. 

Yasanın içeriğini pek bilmiyorum. Yazılıp çizilene göre 9 bin PKK'linin bu yasadan yararlanması bekleniyor.

Bugün bir şey daha duydum. Yasada, "Bu yasayı hazırlayanlara yargılama yapılamaz" maddesi de varmış. 

Bildiğim bir şey daha var. Bu yasadan yasanın mimarlarından biri olan Öcalan da yararlanamıyormuş. Hoş, "Zaten kendisi de çıkmak istemiyormuş".

Yasada dikkat çeken bir diğer husus, PKK'nin tamamen silah bıraktığı yetkili organlarca teyit edildikten sonra yasanın yürürlüğe girecek olması.

Yasa TBMM'ye geldiği zaman kaç vekilin evet oyuyla geçer, bunu yasa Meclise sunulduğu zaman anlarız. Yalnız hem 6 farklı partiden imza koyan vekilin olması hem de 360 kişinin imza vermesi, istisnalar hariç, yasanın Meclisten konsensüs ile geçeceğini gösteriyor. 

Yasanın ne gibi olumlu ya da olumsuz sonuçlar vereceğini yasa uygulamaya konduğu ve ilerleyen zamanlar gösterecek. Yasa ve yasa kapsamına dair endişlerimiz olsa da bize düşen hayırlı olmasını dilemektir. Ötesine aklımız ermez. 

Anlamadığım, bir iki parti dışında konsensüsün sağlandığı bir yasa içerisine, "Kanunu hazırlayanlar yargılanamaz" maddesi niçin konur? Kanunu hazırlayanların bir çekincesi mi var ki böyle bir maddeye gereksinim duyuldu? 

Kanunu hazırlayan aktörlerden biri olmasına rağmen yasanın Öcalan'ı kapsamaması, gelecek eleştiriler için tedbir olsa gerek. Buna "Kendim için bir şey istiyorsam namerdim" de denebilir. 

Öcalan'ın bulunduğu yerden çıkmak istememesi, İmralı'da rahat olduğu şeklinde anlaşılabilir. Kendisine uygulanan tecrit de kalktığına göre denize nazır bir yerde yaşamaya devam edecek. Ben olsam ben de çıkmak istemem. Öyle ya deniz havası bir başka olur. Bir diğer yönü Öcalan özgür olup dışarı çıkınca hayatı tehlikeye girebilir. Çünkü bir kör kurşuna gidebilir. Ne de olsa seveni kadar sevmeyip nefret edeni de çok. Bu yönüyle Öcalan için en güvenli yer İmralı diye düşünülmüş olabilir. 

Bu kanuna şehit yakınları ve gaziler tepki gösterebilir. Bu tepkiyi en aza indirgemek amacıyla bu kanun Meclise sevk edilmeden önce şehit yakınları ve gazilerin maaşlarında iyileşme yapıldı. Bunun altında başka bir şey aramayalım. Tevafuk diyelim. 

Görünen o ki kapalı kapılar ardında ince dokunup sık elenen bu kanun, hazırlanırken her şey enine boyuna düşünülmüş. Olası tehlike ve eleştirilere karşı önlemler düşünülmüş. Evdeki hesabın çarşıya ne kadar uyacağını zaman gösterecek. 

Beni üzen, sürecin herhangi bir yerinde ve safhasında yer almamam. Çünkü ne vekilim ne yasanın mimarlarındanım ne de etkili ve yetkili bir makamdayım. Ne olur, kendini bir sanma demeyin. Böyle derseniz, üzülürüm. Çünkü kambersiz düğün olmaz. 

Bu halimle sürece nasıl destek verebilirim, bu yasanın bir eksikliği olabilir mi diye yine de kafa yordum. Aklıma gelen fikir, çerçeve yasanın tek eksiği çerçeve dedim. Çünkü adı üzerinde çerçeve yasa. Buna bir de çerçeve gerek dedim. Çünkü çerçeve yasa olur, çerçevesiz yasa. 

Çerçeve ne işe yarayacak? Çerçeve bu ânı ölümsüzleştirmek için gerek. Malumunuz bir fotoğrafı korumanın yolu o fotoğrafı çerçeveleyip görünür yere asmaktır. Böylece hem fotoğraf korunmuş olur hem de görenler hayırla yadeder, özlemini giderir. 

Çerçevede kimler yer almalı? Aslında bu da çerçeve yasanın içeriğinde yer alabilir, çerçevede kimlere yer verileceği Mecliste görüşülebilirdi. Neyse, kareyi ya da eksikliği ben tamamlayayım. Çerçevede; yasanın mimarlarına, yasayı hazırlayanlara, yasaya imza veren partiler ve vekillere, yasanın geçmesi için evet oyu verenlere hatta yasayı savunan gazeteci ve diğer zevata da yer verilebilirdi. Her birinin fotoğrafı çerçeve içine alınır, unutulmasın, ileride görenler hayırla yad etsin diye belirli yerlere bu çerçeveler asılabilir. Hatta Mecliste bu kanuna ret oyu verenlerin isim ve resimleri için de çerçeve düşünülebilir. 

Hay aklınla bin yaşa. Hiç aklımıza gelmemişti. Tam vekil olacak adammışsın dediğinizi duyar gibiyim. Lütfen, şımartmayın. Üstelik böyle önemli yasanın konuşulduğu bir süreçte hiç sırası değil. İstedim ki çorbada tuzum olsun.

8 Ağustos 2026 Cumartesi

Centilmenlik

Askerde iken satranç turnuvası düzenlendi. 

Biz satranç oynayanlar arasında olmasa da izleyiciler arasında kutuplaşma vardı. "Bizim görüşteki kazansın" düşüncesi hakimdi.

Bana düşünce yapısı dünya görüşüme zıt tiyatrocu bir genç denk geldi. Tek oyunda galip gelen bir üst tura çıkıyordu.

Rakibimi güzel bir oyunla mat ettim. Rakibim beni tebrik etse de taraftarı bu mağlubiyetten pek hoşnut olmadı. Çünkü arkadaşlarından ve gönüldaşlarından çok şey bekliyorlarmış. Beklemedikleri bu mağlubiyet onları şoke etmişti. Bizimkiler ise bu sonuçtan dört köşe olmuştu.

Tiyatrocunun taraftarlarından birkaçı "Arkadaş dün gece uyuyamadı. Uykusuzdu. Oyun oynamak için tam tavında değildi" dediler. Ben de madem öyle. Yarın dinç haliyle oyunu tekrar edebiliriz dedim. "Olur" dediler.

Bizimkiler, "Ne güzel yenmiştin. Ne diye oyunu tekrarlıyorsun? İyi yapmadın" dediler. Ben olsun deyip geri adım atmadım. 

Ertesi günü belirlenen saatte oyunu tekrarladım. Bu oyunda yenildim. Rakibimi tebrik ettim. O bir üst turda oyuna devam etti. Bense elendim.

Oyun değil mi? Ha bir üst tura çıkmışım ha elenmişim. Böyle düşünsem de yenilgiye üzülmemek elde değil. Hiçbir şey demedim ama rakip tarafından, "Siz bir defa centilmenlik yaptınız. Bu sefer centilmenlik sırası bizde. Oyunu tekrarlayalım. Bu sefer kazanan yoluna devam etsin" demedi.

Böyle bir beklentim yoktu. Ama böyle deselerdi daha şık olurdu. Ne diyeyim, canları sağ olsun. Centilmenlik denen şey parayla alınıp satılan bir şey değil.

Oyun olarak bildiğim ve bir zamanlar oynadığım tek oyun satrançtır. Amatör olarak değişik kişilerle oynarım. Rakibim kim olursa olsun centilmenliği hiç elden bırakmadım. Rakibin görmediği önemli taşını yiyecek durumda isem rakibime, vezir, fil, at, kalen boşta. Veriyor musun derim. Rakip de görmedim deyip hamlesini değiştirir. Böyle oyunların bir kısmında oyunu kaybettiğim olur. Rakibin ancak zorunlu olduğu taşlarını alırım. Çünkü benim için satranç, sessiz oynanan, hoşça vakit geçirten, birkaç hamle sonrasını düşündüren keyif verici bir oyun. Yenmişim, yenilmişim, fark etmez.

Centilmenlik kitaplarda yazılı bir kural olmasa da centilmenlik güzel bir değerdir. Bu değerin siyaset, ticaret, spor, trafik vb. her alanda olmasını isterim.

Siyaset ve ticarette pek görmesek de futbolda centilmenlik var. Mesela bir rakip futbolcu bir çarpışma sonrası sakatlık geçirirken top taca atılır. Rakibin tedavisi istenir. Rakibin bu jestine jest olarak rakip takım da tacı kullanırken topu rakibe atar. Bu karşılıklı jest seyirciler nezdinde alkışlanır. 

Trafikte de zaman zaman centilmenlik örneği görmek mümkün.

İsterim ki centilmenlik hayatın her safhasında olsun.

Dünyada centilmenlik örnekleri var mı diye göz attım. Bunu da bir başka yazımda yer vereyim.