23 Şubat 2026 Pazartesi

Ramazanın 5.Günü Ramazan

Ramazanın 5.günü pazartesi günüydü malumunuz. 

Hafta sonu odanın şurası, burası, otur, uzan derken sabah mesaiye dinç girmek için erken yatsam da gözler bana mısın demedi. 

Nice sonra galip gelen ben oldum. Uykuya dalmışım. Diyanetin imsakına yarım saat kala uyanıp bir şeyler atıştırdım. 

Mesaiye kadar bir saat daha uyuyayım diye uzandım. Akşamki aynı terane. Tam canım geçmişti ki telefonun alarmına güç bela uyandım. 

Bir taraftan uykusuzluk bir taraftan haftanın ilk gününün pazartesi sendromu bir taraftan açlık ve susuzluk bir taraftan 10 saat ders ve nöbet psikolojisiyle giyinip evden çıktım. 

Daha gün doğmadı ama belli ki puslu ve kapalı bir hava var. Rüzgar hızıyla birlikte soğuk, berenin içindeki kulaklarımı okşadı durdu. Bir taraftan da tek tük atan yağmur damlacıkları yol boyunca bana eşlik etti. 

İstiklal Marşı'nın ardından ilk derse girdim. Yoklamayı alırken gördüm ki ramazan öncesi mevcuttan eser yoktu. Devamsızlığına güvenen gelmemişti. 

Dersin teneffüs zili çaldığında 40 dakikada ne kadar uzun bir süreymiş dedim.

Bahçede öğrencilere refakat ederken bahçeyi soğuk ve puslu havada arşınladım durdum. Anladım ki 10 dakikalık teneffüs de uzadıkça uzadı. 

Soğuk zaten o biçim. Şubat soğuğu desem, sanırım kafi gelir. 

Diğer teneffüslerde puslu, kapalı ve küskün hava yerini güneşli havaya bırakır mı diye hilali gözetler gibi güneşe baktım durdum ama bana mısın demedi. Adeta güneş dedi ki bugün beni mumla ararsın. 

Kaplumbağa yürüyüşünden daha yavaş ilerledi saatler, dakikalar ve saniyeler. 

Beşer dakikalık teneffüsler bile uzadıkça uzadı. Bildiğimiz sair zamanki dakika ve saniye değildi. Adeta zaman durdu. 

İlerleyen saatlerde de hava inat etti. Hiç yumuşama emaresi göstermedi. Belli ki hava, oruç, ders, bahçe nöbeti, gözden akan uyku, sabrımı ölçmek için kavilleşmişlerdi. 

Bahçe nöbeti demek diğer katlarda sarf edilen eforun birkaç katı efor sarf etmeyi gerektirir. 

Bereket kapının önü her zamanki gibi anam babam günü değildi. Kimi okula gelmemiş, gelenlerden önemli bir kısmı oruç tuttuğu için dışarıya çıkmaya gereksinim duymamış. Tek tük sigara içen öğrenci vardı. Sair günlerde sigara içenlerden bir kısmı da bahçenin önünde sigara içen arkadaşlarının yanında içmeden onlara eşlik etti. 

Teneffüste yanıma gelen bir öğrenci, sigara içenleri göstererek "Gençlik nereye gidiyor böyle" dedi. 

Bir başkası yine sigara içenleri kastederek "imansız bunlar" dedi. Yok, öyle deme dedim. 

Böyle böyle kaplumbağa yürüyüşüyle akşamı yaparak son zil sesiyle birlikte 16.15 gibi evimin yolunu tuttum. 

Uzun ve yorucu bir gün idi benim için. Şükür ki eksik olmayan bahçe kavgası olmadı. Pazartesi sendromunu da bu şekilde atlatmış oldum. Ama bugünün soğuğu sair günlerin soğuğu gibi değildi. İliklerime kadar soğuğu hissettim. Akşama kadar üzerimdeki montu hiç çıkarmadım. 

22 Şubat 2026 Pazar

Kendine Yazık Eden Gençler

Başlığı böyle koydum ama gençler sadece kendine yazık etmiyor. Aynı zamanda kendilerinden beklentileri olan ailelerine de yazık ediyorlar.

Gençlere ilk başta yazık eden devletin insan kaynağı planlaması. Daha doğrusu plansızlığı. Zira gençleri geleceğe hazırlama görevi olan devletin bu görevini yaptığını söylemek safdillik olur. Adeta "Saldım çayıra, Mevlam kayıra" politikası  yürütüyor devlet.

Okumuş, fakülte bitirmiş gençlerden bahsediyorum. Bu gençler zeki mi zeki. Ama okumuş işsiz çoğu. İçlerinde pek azı şanslı. Ama büyük çoğunluğu okuyup emek sarf ettiği bölümünden iş bulamıyor. 

Çoğu içine kapanmış vaziyette. 

Çoğu plansız, programsız. 

Hepsi patlamaya hazır bir bomba. 

Çoğu dijital oyun bağımlısı. Zira boşlar. Şeytan bunların etrafında dönüp duruyor. 

Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaşı devirmiş, otuza doğru koşan bu gençler, ev bark kurmayı düşünmüyor. Çünkü ev bark geçindirecek işleri yok.

Hepsi beyaz yakalı bu çocuklara sanayi kapalı. Öyle ya kimin işine yarar bu gençler. Sanayiciye masa başında oturan değil, makine başında çalışacaklar lazım. 

İş olmayınca bu gençleri mutlu etmek de mümkün değil. 

Hiçbiri sorumluluğa yanaşmıyor. 

Toplumdan, büyüklerden kaçar gibi yaşıyorlar. Olur ya bir tanıdıklarıyla karşılaşsalar hal hatır sormadan ne iş yaptıklarını soracaklar. Bu gerçekle yüzleşmek istemeyenler kendileri gibi işsiz birkaç kafadarı yanına alarak hepsi kendileri gibi işsiz kişilerden oluşan kafelerde soluğu alıyorlar. 

Kah piknikteler. 

Kah bilgisayar başına geçip oyun oynuyorlar. 

Halı saha maçı düzenliyorlar. 

Salon sporuna yazılıyorlar. Kendimize hayrımız yok. Bari vğcudumuza bakalım diyorlar. Adeta burada stres atıyorlar. 

Geç vakte kadar oyun oynadıktan sonra yatağa bir atıp saatlerce uyuyorlar. 

Mesai kavramları olmayan bu gençlerin planlı bir hayatları da yok. 

Tüm yaptıkları etkinlikler esas dertten kurtulma üzerine kurulu. Gerçeklerle yüzleşmekten kaçarak bir nebze mutlu olmak. 

KPSS'ye hazırlanmaya bile odaklanamıyorlar. Çünkü en yüksek puanı alsalar bile önlerine mülakat çıkacak. Çoğu da mülakatta eleneceklerini iyi biliyorlar. 

Hasılı, pek azı hariç genç okumuş kitlenin geleceği yok. Kara kara düşünüyorlar. Bu yüzden bir şeye odaklanamıyorlar. 

Bu haleti ruhiye onlara mutluluk getirmez. Ne kendileri mutlu olur ne de bunları seyreden anne babaları. 

Yarını olmayan bu gençlerin zeki olmaları neye yarar? 

Mutluluğa hasret bu gençler mutluluğu bulamaz, önlerini göremezse bu ülkenin yarınları olmaz. Yarını olmayan gençliğin ülkeye yararı da olmaz. Ülke de emanet edilmez. Zaten böyle bir talepleri de yok. 

Bu zeki gençleri çok anladığımızı da sanmıyorum. Ne onlar bizi ne de biz onları anlıyoruz. 

Neden zevk alırlar, bunu da bilmiyoruz. 

Ne konuşurlar, gündemleri ne bunu da bilmiyoruz. Kafedeki masaların dili olsa da bir dinlesek. 

Maalesef bu çağın bu nesli bu toplumun yitik neslidir. Bunun müsebbibi de anne babalar, devlet, yanlış ve plansız eğitim politikamız, insan kaynağı plansızlığımızdır.

Çözüm mü? Bilmiyorum. Varsa bir önerisi olan, buyursun. 

Balık Yedirmek Nereye Kadar?

Toplumda imkanı yerinde olandan daha çok imkanı yerinde olmayan ve kendi kendine yetmeyen var.

Ramazan ayı geldiği zaman kendi yağıyla kavrulamayan insanların ihtiyacını bir nebze de olsa gidermek için inisiyatifi eline alan insanımızın sayısı da az değil.

“Efendim, bir tanıdığım var. İhtiyaç sahibi. Fitrelerinize talibiz, zekatını, sadakanı verebilirsin” diyen eksik değil.

Camiye gidiyorsun. Her cuma cami çıkışında biri resmi, diğerleri gayri resmi yardım isteyenle dolu. Aralarından kapıdan çıkmak ne mümkün.
Okula varıyorsun. “İhtiyaç sahibi olarak belirlediğimiz öğrenciler var. Bunlara hediye çeki vereceğiz. Kim ne gönderebilirse denip İban paylaşılıyor.

Kur’an kursları yardım bekler. Camiler yardıma muhtaç.

Çarşı pazarda köşe başında yolunu kesip yardım isteyen eksik olmuyor.

Markete gidiyorsun. Yardım istemek için buraları mesken tutanlar var.

Esnafta veya bir çay ocağında otururken yine yardım için gelen hiç eksik olmaz.

Milli Eğitim Bakanlığı “Maarifin Kalbinde Ramazan” adı altında okullara genelge göndererek “öğrencilerin paylaşma bilincini geliştirmeye, yardımlaşma ve dayanışma duygularını güçlendirmeye ve birlik ruhunu pekiştirmeye yönelik çalışmalar yapılmasını” istiyor. Etkinliklerde adalet, merhamet ve vatanseverlik gibi millî ve manevi değerlerin öğrencilere kazandırılması hedefleniyor. Bakanlığın etkinlik temasının merkezinde paylaşma bilinci ve yardımlaşma duygusu ön plana çıkıyor.

Ramazan paketleri hazırlanıp ihtiyaç sahiplerine gönderiliyor.

Vakıf ve cemaatler halkı fakir ülkelerin insanlarına yardım etmek amacıyla gruplar halinde ülke ziyaretleri yapıyor. Ülkeden toplayıp götürdüklerini oralarda dağıtıyor.

Sosyal yardım anlamında devlet, belirlediği kişilere harçlık mesabesinde maddi yardımda bulunuyor.

Kaymakamlıklar bünyesinde bulunan Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfı, ilçesinde tespit edilen ve yardım talebinde bulunanların ihtiyacını gidermek için harıl harıl çalışıyor.

Vakıflar, cemaatler ve dernekler bir taraftan yardım toplayıp diğer taraftan dağıtıyor.

Kurban bağışları genelde Afrika vb. ülkelere vakıf ve dernekler aracılığıyla gidiyor.

Zekât, sadaka, fitre verecekler, bildiği ve tanıdığı ihtiyaç sahiplerine yardım ediyor.

Belediyeler muhtaç kişilerin karnını doyurmak için iftar çadırları kuruyor. Vesaire vesaire. Adeta ramazan ayı geldi mi tüm ülkede bir yardım seferberliği başlıyor. Artık ne kadar kişiye ulaşıyor bu yardımlar? Bunların ne kadarı ihtiyaç sahibi, ne kadarı değil? Her ihtiyaç sahibine ulaşılıyor mu yoksa bilinen belli kişilerle mi sınırlı kalıyor? Bugüne kadar yardım görüp de yardım eden sınıfına geçen kaç kişi var ya da her yardım alan, hep yardım almaya devam mı ediyor? Yapılan yardımlar zamanında ulaşıyor mu?

Soruları çoğaltabilirim. Fazlasına da gerek yok diye düşünüyorum.

Bu kadar örnekle nereye varmak istediğimi de kısaca özetleyeyim. Verdiğim örneklerden anlaşılacağı üzere tüm ülke olarak topyekûn ihtiyaç sahiplerine balık yediriyoruz. Bir türlü balık tutmayı öğretmiyoruz. Evet, yardımlaşmak güzeldir. Ama en güzel ve sonuç alıcı yardımlaşma, balık yedirmek değil, balık tutmayı öğretmektir.

Verdiğim örneklerden hareketle ülke sadaka ülkesi görünümünde. Bundan kurtulmak gerektiğini düşünüyorum. Ramazanda, vesaire zamanda sürekli karın doyurmaya ve ihtiyaç gidermeye dayalı bu sadaka kültüründen sonuç alınmaz. Veren vermeye, alan almaya devam eder. Unutmayalım ki elden gelenle öğün olmaz. Olsa da zamanında gelmez. Bu yaptığımız taşıma suyla değirmen döndürmeye benzer. Ne yapıp ne edip muhtaç kimselerin onurunu da gözeterek bu yardımlaşma ve dayanışma geleneğini bir sisteme bağlamak gerek. Bir sisteme bağlanmadan, tek elden yürütülmeden yapılan yardımlar, pansuman tedbirin ötesine geçmez. Gelin ne yapıp ne edelim. Ama bu ihtiyaç sahiplerine balık yedirmeyi bırakıp onlara balık tutmayı öğretecek bir sistemi getirelim. Her yıl belli oranda insanımız balık tutsun. Böyle böyle sadaka görünümlü ülke olmaktan kurtuluruz diye düşünüyorum.