4 Şubat 2026 Çarşamba

Beslenmem Kızılay'dan

Şubat soğuğu dense de güneşli, güzel bir hava vardı bugün Konya'da. Bu güzel havanın tadını yürüyerek çıkarayım diye öğle vakti evden çıktım.

Zafer'e vardığımda kan verme zamanım geldi mi diye takvime baktım. 04.02.2026 tarihini görünce üç ayın dolmasına bir gün kalmış. Kan verebilirim deyip Zafer'deki Kızılay Kan Merkezine geçtim. İns cin top oynuyordu. Belli ki öğle arası. Saate baktım. Bir suları idi.

Hem vakit geçsin hem de başka bir yerde vereyim kanımı diyerek Hacı Veyiszade Camii önündeki standa yürüdüm. On dakika vardı mesaiye. Kültürpark'a geçerek güneş yüzüme gelecek şekilde bankta biraz oturdum.

Mesainin başlamasıyla birlikte kan standına girdim. Formu doldurup tansiyon ölçümü yapıldı. Kan numunem alındı. Doktorun onayını almak için beklerken görevli, "Hocam, beklerken bir soda içer misin" dedi. Zahmet olmazsa dedim. Hemen açıp verdi.

Ardından ismimin okunmasıyla birlikte doktorun yanına geçtim. Ben girmeden önüne gelen formu inceleyen doktor, "Kullandığın ilaçlar var mı?" sorusuna yazdığım ilaç isimlerini ve "her üç ayda kan bağışında bulunuyor musun?" sorusuna evet dememi uygun görmemiş olmalı ki benim adıma yeni bir form doldurarak "Şuraya ilaç ismi yazmayalım. Sadece tansiyon ilacı yazıp imzalayalım. Bir de her üç ayda kan verdiğin, sistemde görünüyor. Bu kısmı işaretlemene gerek yok" dedi. Diğer kimlik bilgilerimi de ben doldurdum. "Hocam, 65 yaşına kadar bu şekilde her üç ayda kan verirseniz, 70 yaşına kadar yılda bir kez olmak üzere kan vermeye devam edebilirsiniz. Onaylıyorum" dedi. Formu alarak boş bir koltuğa geçtim. 

Diğer kan verme esnasında onay verecek doktorlar kullandığım ilaçları yazdırır, yanına da paraf attırırdı. Bu doktorun yoğurt yiyişi belli ki diğerlerinden farklı. 

Çok beklemeden kanımı verdim. Kan verirken önceki sünnetimi tekrar işledim. Görevliden, zahmet olmazsa fotoğrafımı çekebilir misin" dedim. Sağ olsun çekiverdi. Çektiklerine "Bir bakın. Beğenmezseniz tekrar çekerim" dedi. Bakmama gerek yok. Teşekkür ediyorum dedim.

Kan verme işim bittikten sonra koltuktan kalkmadan önce kan vermek için herkese mihmendarlık yapan ve soğuk sıcak soda ikram eden yan taraftaki görevli, "Hocam, bir soda daha içer misin? Açayım mı" dedi. Bir zahmet. Yanında da Çokoprens yemem lazım. Zaten kanı da soda içmek ve Çokoprens yemek için veriyırum" dedim. Hafifçe gülümsedi. Elbette. İkramlar sınırsız. Afiyet olsun. Sodayı normal mi açayım, soğuk mu" dedi. Normal olsun dedim. "Ben aynı zamanda beslenmeni hazır edeyim. Giderken götürün" dedi. Hazırlayıp poşeti önüme koydu. 

Kızılay'ın değişmez ikramlığı Çokoprens'i maden suyuyla birlikte yiyip içtim. Elime, beslenmemi alıp çalışanlara kolay gelsin diyerek kan standından çıktım.

Kültür Park'a geçerek bankta az soluklandım. Bu arada ağır mı ağır olan beslenme poşetinin içinde ne ikramlığı var diye poşeti açıp baktım. İki Çokoprens ve iki adet birer litrelik "Kızılay Soğuk Çay Şeftali" yazılı içecek vardı.

Yanlış hatırlamıyorsam 22. kan idi Kızılay'a yaptığım kan bağışı. Bugüne kadar adına beslenme dedikleri ikramlığı ilk olsa gerek. Zira öncekilerde kan bağışı sonrası ya bir hediye verirlerdi ya da kan verenleri rutin maden suyu ve Çokoprens ikramı ile uğurlarlardı. Belli ki her kan veren, "bugün bol miktarda sıvı tüketin" uyarısına pek dikkat etmiyor olmalı ki en iyisi bu kan bağışında sıvılar bizden olsun deyip soğuk çay koymuşlar beslenme çantasına. 

Çayı soğuk değil, sıcak içsem de ikram ikramdır. Geri çevrilmez, bir içen bulunur. 

Doktorundan hemşiresine ve ikramlık hizmetini sunana varıncaya kadar tüm görevlilerin ilgi ve alakası her zaman olduğu gibi mükemmel idi. Her biri işinin ehli. Her bağışçı 1 pint (473 mililitre) kan bağışı yaparken Kızılay kan almada görevli olanlar ilgi, alaka, güler yüz ve içten davranışlarıyla adeta canlarını veriyorlar. Üzerine de ikramlığı esirgemiyorlar. İşi bitip gidene de "Üç ay sonra tekrar bekleriz" demeyi ihmal etmiyorlar. 

Elimde, beslenme çantamla birlikte Aziziye tarafına yürüdüm. Oradan Tarihi Buğday Pazarına geçtim. Yeni Larende Caddesi üzerinden yürüyerek ikindiyi yaptım. Millet Bahçesinde biraz güneşlenip eve geçtim.

Kısa günün kârı, güneşli güzel havada toplamda iki saat yürüyerek 11.869 adım atmışım. 7 km yol yapmışım. Bir kan bağışlayarak  iki maden suyu içmişim. üç Çokoprens'i ve iki soğuk çayı kapmışım. Kim yapar bir günde bu kadar ikramı? Öyle değil mi? 

Bu sayede üç kişiye de can olacağım. Ben sevinmeyeyim de kim sevinsin. 

İkramlıklar ağzınızın suyunu akıtmışsa ve benim gibi sevinmek istiyorsanız ne yapacağınızı sanırım biliyorsunuz: Marş marş, bir Kızılay kan merkezine. 

Bir sevincim daha var. 65 yaşından sonra kan bağışımı kabul etmiyorlar diye kaç kişiden işitmiştim. Şurada 65'e ne kaldı derken, sağ olsun doktor, "Düzenli bağış yapmak suretiyle 70 yaşına kadar verebilirsin" dedi. Nasip artık.

3 Şubat 2026 Salı

Esnafın Böylesi

Sitenin temiz ve pis su boruları değiştirilecek. Üç teklif almamız gerek. İki çeşmeci baktı. Tekliflerini verdi. Üçüncü teklif için cumartesi günü birini aradım. "Konum gönderirsen, yarım saate kadar gelirim" dedi.

Dediği gibi saatinde geldi. Blokları gösterdim. Bir bloğun pis su giderleri dışında "diğerlerini değiştirmenize gerek yok. Pazartesi temiz su boruları için teklifi gönderirim. Şu bloğun pis su boruları için de ayrı teklif hazırlarım" dedi.

Çeşmeciyi uğurladım. Telefon açar açmaz gelen, geldiği zaman da ne yapacağını bilen bu çeşmeciyi gözüm tuttu. Bana güven verdi. İnşallah en uygun teklifi verir de sitenin işini bu kimseye yaptırırız dedim.

Pazartesi teklifi hazırlar gönderirim dediğinin üzerinden 9 gün geçti. Yani ikinci pazartesi geçti. Bizim teklif mektubu daha hazırlanıp da gönderilecek.

Unutmuş olabilir diye kaç defa aradım. Aramaktan utandım. Mesaj gönderdim. Her birinde de “yarın gönderirim, şu gün gönderirim, şehir dışındayım şu gün göndereceğim” dedi. Ama hiçbir sözünde durmadı.

Güvenim sarsıldı. Hatta bu adam teklif mektubunu hazırlamak için bu kadar atlatıyorsa, iş üzerinde kalırsa bizim sitenin işine ne kadar zaman sonra başlar, başlarsa da kaç günde bitirir demeye başladım.

Yok yere acil yapılması gereken işimizi de böylece ötelemiş oldu.

İlgili kişi teklif mektubu vermek zorunda değil. İşimizi yapmak zorunda da değil. İşi çok yoğun olabilir, vakti olmayabilir. Yapamayacağım. Teklif mektubu veremem diyebilir. Başınızın çaresine bakın da diyebilir. Ama hiçbirini demedi. Göndermeyeceğim de demedi. Şimdi tekrar arasam, göndereceğim der.

Üzülüyorum böylelerine. Zira yaptığı esnaflık değil.

Şu aşamadan sonra muhatap olmam. Bedava yapayım dese de yaptırmam. Çünkü böylelerinin ipiyle kuyuya inilmez, yola da çıkılmaz.

Esnaf dediğin sözünde durmalı. Yerine getiremeyeceği sözü de vermemeli. Açık olmalı. Yapmayacağım, vermeyeceğim, yapamam, veremem, şu günde önce müsait olmam demeli. Verdiği sözü yerine getirmeyecekse de önceden haber verip şu gün yapabilirim demeli.

Hepsi böyle mi? Sayıları az olsa da sözünde duran esnaflar var. İyi ki varlar.

Sözünde durmayan ve öteleyen esnafa ne selam vereceksin ne de selamını alacaksın.

2 Şubat 2026 Pazartesi

Kafasız Torun

15 günlük tatilin ardından ikinci yarıyıl için öğrenci ve öğretmenler ders başı yaptı.

İstiklal Marşı okunacağı zaman bahçe kapısından biri öğrenci biri de yaşlı iki kişi girdi. Öğrenci arkadaşlarının arkasına sıraya geçti. Veli de bizim yanımıza durdu. 

Kimsin, necisin, hoş geldin demeden konuşmaya başladı. "Ben şunun dedesiyim. Kafa yok bunda. Gerçi buradakilerin hiçbirinde kafa yok. Hele benim torun gül gibi işini bıraktı." dedi. 

Torunuyun bölümü ne dedim. "Elektrikçi" dedi. 

Niye kafasız diyorsun dedim. "Kafa yok tabi. Okula gelmek istemedi. Zorla getirdim. İşi gücü telefon. Elinden telefonu düşürmüyor. Bunların hepsi böyle" dedi. 

Kafasız deme torununa. Tatil sonrası ben de okula gelmek istemedim. Zoraki geldim dedim. İyi günler diyerek dersime geçtim. 
*
2005-2010 yılları arasında Sarayönü ilçesinde çalışırken yaz dönemi okuldan çıkıp toplantıya katılmak için endüstri meslek lisesine gittim. 

Kapıdan içeriye girerken bir başka okul müdürüyle karşılaştım. Birlikte konuşarak toplantının yapılacağı salona doğru ilerledik. Yaz dönemi eğitim ve öğretim yapılmadığı için ses tonumuzu da kısmadık. 

Öğretmenler odasına geçerken bir sınıfın kapısında bir öğretmeni dikilir gördüm. Selam verip ne hayır diye sordum. "Sınav yapıyorum" dedi. Belli ki ortalama yükseltme veya sorumluluk sınavı yapıyor. Öğretmene, hocam, sınav olduğundan haberimiz yok. O yüzden sesli konuşarak geldik. Öğrencilerin motivesini bozduk. Rahatsız ettik. Kusura bakmayın dedim. "Sorun yok hocam. Bizim öğrencilerde kafa olmadığı için rahatsız olmazlar" dedi. Öğretmenin verdiği bu cevabı sınav olan öğrenciler de duydu. 
Birkaç yıl önce Afyon Gazlıgöl'de lokum almak için bir dükkana girdim. Yaşlı biriydi sahibi. Yanında küçük bir çocuk da ona yardım ediyordu. 

İhtiyarın eli pratik. Belli ki bu işi yıllardır yapıyor. Çırak ise yaz dönemi çalışmak için alınmış acemi bir öğrenci. 

Müşteriler birikti. İhtiyar hızlı hızlı lokumları kesip tartı için teraziye hızlıca koyup kaldırıyor. Çırağına da "şunları paketle çabuk" dedi. 

Çocuk, "Bu tam bir kilo olmamış. Eksik. Ne yapayım" dedi. "Ne yapılması var mı? Eksik değil. Baksana" deyip kuvvetiyle lokumu teraziye koymasıyla kaldırması bir oldu. Bak, bir kilodan fazla. Geri zekalı seni" dedi. Müşterilere de bakıp "Bu çocuk geri zekalı" dedi. Çocuk bir başkasını daha tarttı. İhtiyaç "çek, bir kilo" dedi. Çocuk, "burası 996 gram daha" deyince, çocuğa yine kızdı. Geri zekalı dedi. Önünden az Hindistan cevizi alarak lokumun üzerine serpti. "Tamam, çek, paketle" dedi. 

Esnafa, çocuğa böyle söyleme dememe rağmen esnaf arka arkaya ismiyle hitap eder gibi geri zekalı demeye devam etti. Halbuki çocuk tam tartmak isteyerek doğruyu yapıyordu. Bu çocuk niye geri zekalı olsun değil mi? 

Size biri veli biri de öğretmenin bir de esnafın öğrencilerle ilgili üç kanaatini paylaştım. İşin garibi bu düşüncede olan kişilerin sayısı az değil. Genelde eskinin çıraklık eğitim, şimdinin MESEM öğrencileri ve EML (MTAL) gibi meslek liselerinde okuyan öğrenciler için "kafasız", "geri zekalı", "beyinsiz" gibi bu şekil hakaretvari şeyler söyleniyor. Herkes böyle diyor veya böyle görüyor diyerek toptancı olmak istemiyorum. Yalnız istisnalar olmakla beraber öğretmen, veli, esnaf, yönetici ve vatandaşın çoğunun gözünde bu şekil meslek öğrenen çocuklar için bu bakış açısı ve üslup söz konusu.

Hem velinin hem öğretmenin hem de esnafın bu bakış açısını ve üslubunu tasvip etmediğimi söylemeliyim. 

İşin bir başka garip yönü de şu. Kendisine kafasız, geri zekalı ve beyinsiz dendiğini duyan öğrenci de bir tepki vermiyor. Görünen o ki çevresi tarafından sürekli hakaret edile edile bu vasfı özümsemişler belli ki. Tepkisizlikleri bundan olsa gerek. Bunun bir diğer sakıncası, işi öğrenmek istemeyen ya da bir kesere sap olmak istemeyen, herkesin gözünde nasılsa ben kafasızım diyerek çoğu şeyi boş verebilir. 

Esnafta çalışan, meslek öğrenen, MESEM ya da MTAL'ne giden çocukların  "kafasız", "beyinsiz" ve geri zekalı olduğunu düşünmüyorum. Bu çocukların ilgi alanları ve yetenekleri farklı. Biz toplum olarak sayısal ve sözel soruları çözerek sınavlarda başarılı olan çocukları zeki ve işe yarar görüyoruz. Halbuki her çocuğun yeteneği farklı. Evinin yolunu biliyorsa, bir insan geri zekalı olmaz. Hele okula gelmek istemediği ve sürekli telefonla oynadığı için kimse kafasız olmaz. Nedense çocuklara daha bu yaşta hakaret ederek onlardaki özgüveni yok ediyoruz. Yeteneklerini tam ortaya koymalarını engelliyoruz. 

Hülasa, her ne iş yaparsa yapsın çocuklarımızı bu şekilde örselemeyelim.