3 Ekim 2026 Cumartesi

Boyacıları Bekleyen Tehlike

Çocukluğundan beri boya, badana işi yapan Rıza adında bir boyacı ustasıyla tanıştım. 

Emekli olmasına ve yaşı 66 olmasına rağmen boya işi yapmaya devam ediyor. 

İş yaparken konuşma arasında boynunu gösterdi. Baktım boynun bir kısmı şiş. Niye oldu dedim. "Tavan boyası yaparken hep yukarıya bakıyorum. Ondan" dedi. Göstermedin mi dedim. "Gösterdim. Doktor MR istedi. Ben de MR çektirmem. Daha doğrusu çektiremem. Öyle kaldı". Ağrı yapmıyor mu dedim. "Hem de nasıl yapıyor. Uyuyamıyorum. Uyusam da uykudan uyandırıyor" dedi.

Rıza Ustanın belli ki MR fobisi var. Benim mezara benzettiğim bu aletin içine giremiyor. Ama korkunun ecele faydası yok. Böyle çekmektense hastalığın belirlenmesi için bir şekil emar çekinmesi gerek. 

Sadece emar fobisi yok. Yükseklik fobisi de varmış. Yüksek katta oturmadığını, kentsel dönüşümden payına düşeni de giriş kattan olsun diye istemiş. Öyle zannediyorum, müteahhit keşke tüm arsa sahipleri Rıza Usta gibi olsa demiştir. 

Çay içerken karnını gösterdi. "Burası bir gün iyice şişti. Doktora gittim. Kalın bağırsağın çürümüş dedi doktor. Kanser olmuşum. Bağırsağımın bir kısmını kesti". (Kaç cm kesildiğini söyledi ama unuttum). "Doktor bundan sonra boya yapmayacaksın dedi ama yapmaya devam ediyorum. Araba boyayanlar arasında da kansere çok yakalanan oluyor. Özellikle yağlı boya işi yapanların çoğu kansere yakalanıyor" dedi.

Yağlı boyanın kanser yaptığını, boyacıların bu hastalığa maruz kaldığını ilk defa duymuş oldum. 

İster istemez üzüldüm hem Rıza Usta’ya hem boya işi yapanlara. Sağlıklarını feda ederek bu işi yapıyorlar. Gerçi kolay iş yok ama işin kanser yapma riski varsa boyacılık yapmak, kişinin bile bile kendisini intihara sürüklemesi demek. Gerçi demesi kolay. Öyle zannediyorum, bu işi yapanların çoğu belki de hepsi mecburiyet karşısında bu işi yapıyor. Belki de çoğu kanser riskini bilmeden bu işe girişti. Sonradan da bu mesleği icra durumunda kalıyorlar. 

Mademki yağlı boyanın kanser yapma özelliği var. İnsanlık, insan hayatını ve sağlığını tehlikeye atmayacak yağlı boyaya alternatif bir başka boya türü için niçin uğraşmaz? Bu kısmı hiç anlamadım. İsteseler pekala bulabilirler. Ama öyle görünüyor ki sağlık sektörünü elinde bulunduranlara sürekli hasta gerek ki hastalık ve hastanın mutsuzluğundan, derdinden ve üzüntüsünden para kazanmaya devam etsinler. 

Geleyim Rıza Usta’ya. Rıza Ustanın sadece boynu değil ağrıyan. Demir boyamak için çömele çömele dizleri de ağrıyor. Soğukta betona oturup üşütmesi de cabası. Meslek hastalığı kansere yakalanmış olmasına rağmen naçar bu işi bu yaşta yapmaya devam ediyor. Çalışmayıp da ne yapsın. “Kaç yıldır kiradaydım. Eve yeni taşındım. Daha oturduğum yerin iskanı alınmadı. İnşaat suyu kullanıyordum. Müteahhit kestirdi. Şimdi kaç gündür susuzuz. Daha elektriği de kestirecekmiş” dedi. Anlaşılan o ki Rıza Usta’ya aldığı emekli maaşı yetmiyor ki ağrı, sızı ve hastalığa rağmen çocukluğundan beri yaptığı işini yapmaya devam ediyor. 

Allah sağlık versin herkese, özellikle boyacılara. 

2 Ekim 2026 Cuma

Okumuş Sorunu

Eskiden en büyük düşmanımız cehalet. Bununla mücadele etmemiz gerekir denirdi. 

Yine İmamı Gazali'ye atfen, "Cahillerle tartışmayın. Ben hiç galip gelemedim" sözü söylenir. 

Cehaletle mücadele için "Oku, baban gibi eşek olma" bile denir. 

"Okumadığıma eşekler gibi pişmanım" denirdi bir zamanlar. Gerçi şimdilerde "okuduğuma eşekler gibi pişmanım" diyen de çoğaldı. Çünkü piyasa, üniversite bitirmiş işsiz genç işsizlerle dolu. Bu da haliyle okuma pişmanlığını beraberinde getiriyor. 

Görüleceği üzere cehalet başlı başına bir sorun. Yalnız bugün cehaletten ziyade okumuş sorunu bu ülkenin en başat sorunu. Çünkü cahil insanın zararı kendisine. Halbuki okumuş sorunu ülkenin başına bela. 

Bu iddiam belki garip karşılayabilir belki abartıyorsun diyebilirsiniz. Yalnız bana göre bu ülkenin en büyük sorunu okumuş sorunu. 

Niçin böyle düşünüyorum. Gündemde olup bitenlere, gündemi meşgul edenlere bakılırsa hemen hemen hepsi okumuş. Ülkede ne kadar hırsızlık, dolandırıcılık, rüşvet, yolsuzluk, dalavere varsa hemen hemen hepsi okumuşlar içinden çıkıyor. Bankaları boşaltanlar da borsada manipülasyon yapanlar da devlete fahiş fiyata dezanfektan satanlar da okumuş kesimden. Ülkenin kokuşmasında en büyük pay bunların. İşi kılıfına uydurmada, mazeret üretmede zaten üstlerine yok. İkna kabiliyetleri de çok iyi. Kolay kolay ceza da almazlar. Bir yolunu bulup kurtuluyorlar. Ceremesini de kendileri değil, halk çekiyor. Yaptıkları, kırıp döktükleri yanlarına kâr kalıyor.

Özgüvenleri de yüksek. Çoğu haddimi de bilmiyor. Cahil, "Ben cahilim. Anlamam" derken okumuşum çoğunun anlamadığı yok. Anlamadığını da kırıp döktüğünü de kabul etmez. 

Katılır veya katılmazsınız, bu ülkenin bu noktaya gelmesinde okumuşların payı çok büyük.

Okumuş sorunu halledilmeden, okumuşlara ayar verilmeden bu ülke bir arpa boyu ilerlemediği gibi gerisin geriye gider.

Not: Bu yazı cehaleti övme, okunuşu yerme şeklinde anlaşılmasın. Ne cehaleti överim ne de okumuşu yererim. Ancak okumuş cahili yererim. Bu ülkenin çoğu okumuşu da okumuş cahilden ibarettir. Hani baba oğluna, "Okumuşsun ama adam olamamışsın" demiş ya benim de kastettiğim bu tür okumuşlardır. 

1 Ekim 2026 Perşembe

Temsil Sahiplerinin Sorumluluğu

Kişinin işlediği suçtan dolayı anası, babası, evladı, sülalesi suçlanamaz.

Kişinin işlediği suçtan dolayı mezhebi, meşrebi, düşünce ve zihniyeti, dini inancı ve mahalle ve partisi töhmet altında bırakılamaz.

Suç işleyen kişinin giyim ve kuşamı, şekil ve şemaili, ırkı, cinsiyeti, milliyeti, şehir ve memleketi suçlu ilan edilemez.

Suçlunun icra ettiği mesleği ve mezun olduğu okulu da kişiden dolayı suçlanamaz. 

Çünkü suç bireyseldir, kişiyi bağlar. İşledikleri suçtan dolayı kişilerin kendilerini ait hissettikleri ve beraber iş yaptıkları kesim hakkında toptancı davranmak hakkaniyete sığmaz. 

Ayrıca suç isnat edilen kişi adil yargılanıp hüküm giyinceye kadar masumdur. 

Şu var ki kişinin suç işlediği ayan beyan ortada iken eğer bu kişiyi anası, babası, partisi, zihniyeti, korumaya kalkarsa görmezden gelirse savunmaya geçerse suçu küçümsemeye kalkarsa "sizinkiler de yapıyor, yaptı, siz daha büyüğünü yaptınız" gibi savunmaya ve saldırıya geçerse bu da doğru değildir. Üstelik bu savunma psikolojisi okları zihniyete döndürür. O yüzden kimse mahallesinden suç işleyeni bir şekilde savunmaya geçmemeli. Hatta en sevdiği ve güvendiği olsa bile suçluyu adalete kendi eliyle teslim etmeli. 

Aslında her zihniyet, grup, düşünce, camia ve mahallede kişiliği zayıf olan çürükler çıkar. Kol kırılır yen içinde kalır demeden kapı dışarı etmek, adalete teslim etmek, mahalle baskısı uygulamak her mahallenin temizlenmesi demektir. Çünkü her mahalle içlerindeki çürüğü temizlerse zihniyeti, giyim ve kuşamı ne olursa olsun her kesim tertemiz olur. Mahallesinden yüz bulamayan, korunup kollanmayan bir daha böyle işlere kalkışamaz. Böyle böyle her mahallede, toplumda ve ülkede etik değerler oturmuş ve mahalleler içlerindeki irinlerden temizlenmiş olur. Toplumda çürüme, kokma ve yozlaşma da olmaz.

Bunun için her mahalle, güven esasına dayalı ilkeden ve bizim insanımız anlayışından kurtulmalı ve kendi içlerinde bir denetim ve takip sistemi kurmalı. Özellikle zaafı olan kişilere karşı tedbiri elden bırakmamalı. En ufak bir falsoda uyarı mekanizması harekete geçirilmeli. 

Bu genel değerlendirmeden sonra her ne kadar kişilerin yaptıkları ve işlediği suçlar kişinin kendini bağlasa da amme adına iş yapanların, bir zihniyet ve partiyi temsil edenlerin, inancına göre giyinip kuşananların ve kılık kıyafete bürünenlerin, bir mesleği icra edenlerin, sureti haktan görünenlerin, söz ve uygulamayla zihniyetini referans gösterenlerin, haktan ve adaletten, doğruluk ve dürüstlükten bahsedenlerin, kısaca belli bir zihniyet ve zümreyi temsil edenlerin temsil ettikleri makam ve statüye halel getirmemek için azami gayret göstermeleri gerekir. Çünkü kimsenin zihniyetiyle ilgili bir soru işareti bırakmaya hakkı yoktur. 

Ne demek istediğimi birkaç örnekle açayım:

İmam, müezzin, vaiz, müftü, din kültürü öğretmeni, Diyanet İşleri Başkanı ve üst düzey çalışanlarının sarığı beyazdır. Leke götürmez. Bu kesimin yaptığı camiayı töhmet altında bırakır. Acaba dedirtir, hoca da bunu yaparsa, başkasından beklerim ama bunlardan beklemezdim deyiverir halk. 

Aynı şekilde giyim ve kuşamı İslam'dan referans ise bu giyim, kuşam, başörtüsü ve sünnete uygun sakal olduğu müddetçe kadını da erkeği de çok dikkatli olmalı. Toplum, bir de sakallı, üstelik başörtülü diyerek şok geçirir. 

Dilinden ayet ve hadis düşmeyen, tüm referansı din olan kişilerin de camiasına halel getirmemesi gerekir. Toplum, "Ele verir telkini, kendi yutar salkımı" deyiverir. 

Sureti haktan görünenlerin ya da Müslüman kimliğini ön plana çıkaranların haksızlığını görünce, bazıları, "Bu ya da bunlar Müslümansa ben değilim" demeyi çoğalttı son zamanlarda. 

Aynı şekilde kendisini laik ve seküler görüp Atatürk'ün arkasına sığınan, referansı Atatürkçülük olanların ve bu düşünceyi temsil edenlerin de dikkatli olmaları gerekir. Toplum, bir de Atatürkçüyüm diyor deyiveriyor. 

Kısaca kim hangi camiayı temsil ediyorsa camiasına halel getirecek söz ve eylemlerden kaçınması gerekir. Çünkü temsilin ağırlığı vardır. Kimse yaptıklarıyla temsilin ağırlığını yok etmeye, milli ve manevi değerlerin içini boşaltmaya hakkı yoktur. 

Burada şunu da belirteyim. Kişilerin işlediği suç kişileri bağlasa da kişiler, savundukları zihniyete halel gelmesin istiyorsa aynı zihniyete sahip kişilerin işlediği suçun artmaması ve odak haline gelmemesi için özen göstermesi gerekir. Çünkü sayı arttıkça suçun bireyselliğinin toptancılığa dönme riski vardır.