28 Ağustos 2026 Cuma

Çerçeve Yasa'da Af Yok mu?

Biri, terörsüz Türkiye ve Çerçeve Yasayla ilgili bir yazı yazıp sosyal medyada paylaşmış. Yazının sonunu da şöyle bitirmiş: "Birileri 'teröristler affediliyor' algısını ve hezeyanını yayadursun...".

Yazıp paylaştıklarına cevap yazmam. Ama algı ve hezeyan deyince paylaşımının altına şöyle cevap yazdım:

1980'den beri ülkeyi uğraştıran, nice canlara mal olan, ülkenin maddi, manevi kaybına sebep olan, Türk-Kürt arasını geren, ülkenin kalkınmasını geciktiren bir örgütün feshi ve terörün bitirilmesinin adımları atılıyor. Atılan bu adımın hayırlı sonuçlar vermesi, terörsüz Türkiye ve bölge hepimizin muradı.

Taraflar halihazırda uyumlu, sürece katkı sağlamada kolaylık sağlıyor. 

Yalnız ortada kandan beslenen bir örgütün sözünde durup durmaması, bugün fesih kararı alan bir örgütün yarın başka bir isimle yeniden bu ülkede teröre başlama riski var mı? Temenni edilmez ama niçin olmasın? Çünkü örgüt sadece Türkiye içinde doğup büyümüş bir örgüt değil. Bunun uluslararası ayağı ve desteği var. Yarın bu örgütün arkasındakiler ülkeyi uğraştırmak için örgütü tekrar aktif hale getirebilir. Endişe duyanlar bundan dolayı endişe duyar. Bu endişeler olmazsa bundan herkes mutluluk duyar. Ama bu risk de var. İnsanımızın bu endişe ve riski dile getirmesinde ne sakınca olabilir? Unutmayalım ki sosyal ve siyasi olaylarda tek doğru yoktur.

Çerçeve Yasaya göre kanunda açıkça bir af durumu söz konusu değil. Yani af telaffuz edilmiyor. Yalnız Yasa için

"Yasa anında ve doğrudan bir af öngörmez. Soruşturma, kovuşturma ve kesinleşmiş cezalar belli sürelerle ertelenir. Erteleme süresi boyunca (suçun üst sınırına göre 5 veya 10 yıl) yeni bir terör suçu işlenmezse; soruşturmalar düşer, kesinleşmiş cezalar ise infaz edilmiş sayılır." deniyor. 

Buna göre bir af değil, cezanın ertelenmesi, beş-on yıl terör suçu işlenmezse suçlu cezasını çekmiş sayılacak. 

Evet af yok. Suçlanan kişinin cezasının ertelenmesi ve infazın yerine getirilmemesi bir nevi değil, açıkça aftır. Hatta aftan öte cezasını hiç çekmemesidir. 

Durum bu iken "teröristler affediliyor" diyenleri algı yapıyor ya da  hezeyanı yayıyor demeyi çok doğru görmem. Devlet bir yola girdi. Elbette terörü bitirme muradı var. Bırakalım da bu süreci içine sindiremeyenler de endişelerini dile getirsin.

Sahi bu Yasaya göre af yok mu? 

Bu uğurda çözüm bulmak için af da düşünülebilir. Birileri savunacak, birileri de eleştirecek. Farklı düşünenlere biraz müsamaha gerekir. Hezeyan, algı dendi mi iletişim kapısı kapatılmış olur.

Cemaatlere Dair

Bu yazımda iç hallerini ve işleyişlerini bilmesem de dışa sızan yönleriyle ele alacağım. Daha doğrusu gözlemlerimi aktaracağım.

Yazımın başında toptancı davranmayacağımı ifade etmek isterim. Çünkü belki kenarda köşede kalmış istisnaları vardır. 

Cemaat derken tasavvuf aşamasındaki cemaatlerden bahsetmeyeceğim. Bugünkü kurumsallaşmış ama resmiyette yok kabul edilen tarikatlerden bahsedeceğim. 

Bildiğim ve gözlemlediğim tarikatlerin belki geçmişte istisnası vardır ama yaşayan tarikatler babadan oğula, oğul yoksa damada, toruna, kardeşe geçiyor. Yani şeyhlik aile dışına çıkmıyor. Bir nevi aile saltanatı ya da monarşi sistemi geçerli. 

Hemen hemen hepsi holdingleşmiş durumda. Şeyhliğin aile dışına çıkmamasında bu holdinleşmenin etkisinin olduğunu düşünüyorum. 

Şeyhlerin hemen hemen hepsi zengin ve varlık sahibi. Allah vermiş de vermiş. 

Gelir ve giderleri şeffaf değil. 

Tarikatlerin para sorunu yok. Maddi durumu iyi olan her tarikat müridinin yapacağı yardım, hayır ve hasenat, fitre, zekât ve kurban bağışı için ilk tercih ettiği yer cemaatidir. 

Cemaatlerin değişik alanlarda ticari amaçla kurulmuş şirket, firma ve işletmeleri var. Rutin sohbetlerde şurası bizim, alaverelerimizi buradan yapalım kardeşler denmesi kafidir. 

Hepsinin okulları, yurtları, dershaneleri, dergileri, radyo ve televizyonları var. Dergiye abone olmak müridin boynunun borcu. Çocuğuna okul, dershane, yurt düşünen müridin çocuğunu göndereceği yer bellidir. 

Kurdukları dernek yararına sık sık kermes düzenlerler. 

Kısaca fakir cemaat yok. Ticari yönden, yardımdan bir şekil yağıyor. 

Her cemaatin siyasilerle dirsek teması vardır. Siyasiler onları, onlar da siyasete güç ve destek verir. 

Her cemaat bürokraside müntesibimiz olsun çabası içerisinde ve yerleşiyorlar veya yerleştiriliyor. 

Hepsinde olmasa da şeyhin vefatından sonra aile içinde şeyh olma rekabeti olabiliyor. Miras paylaşımında sorun çıkabiliyor. 

Gizemli yapılardır. 

Dernek veya vakıfları vardır. 

Cemaatte şeyhe bağlılık ve sadakat vardır. Karşı çıkan bir şekilde cemaatten koparılır ve istenmeyen kişi ilan edilir. 

Bir siyasi partinin teşkilatlanması gibi Türkiye'nin her bir yerinde; il, ilçe, mahalle, köy temsilcileri var. 

Rutin sohbetleri, zikir halkaları var. Zikrin cehri ve hafi olan çeşitleri vardır. Her müride yapacakları ev ödevi verilir. 

Şeyhin her dediğinde bir hikmet aranır. Şeyhin sözünün üzerine söz söylenmez. 

Şeyhin kerametine inanılır. 

Kendilerini fırkayı naciye görürler.

Şeyhin görevi ölünceye kadar devam eder...

Bir Zamanlar Konya

Biraz nostalji olsun. 

Bir zamanlar Konya’da köyden gelip şehirde bir yere gitmek için at arabaları vardı. Hem aile hem de eşya at arabasına konur, pazarlık yapılarak gideceğin yere gidilirdi.

Aynı şekilde benzinli çalışan üç tekerli arabalar vardı. Bu da eşya taşıma ve bir yere gitmek için kullanılırdı. Bazıları da şimdiki taksilerin yerine üç tekerlekli satın alır, gideceği yere onunla gider, aldığı eşyayı da bununla taşırdı. 

Üç tekerlilerin bir de bisiklet gibi pedala basılacak gidilenleri vardı. Aynı amaçla kullanılırdı.

Toplu taşımada kullanılan Arçelik adı verilen üç tekerlekli arabalar vardı. Diğer üç tekerli arabalar gibi arkadan değil, önden çekmeli idi. 5-6 kişi binebilirdi bu araçlara.

Sonraları dolmuşlar çıktı. Selçuklu tarafından gelen dolmuşlar Alaaddin çevresinden Kayalıpark, oradan Samanpazarı denilen mevkie giderdi. Dolmuş şoförü Atatürk Kız Lisesine geldiği zaman tek tek inilecek yerleri sayardı. “Adliye, Fuar, İnce Minare, Zafer, Alaaddin, Eski Belediye, Konak” şeklinde sayar dururdu.

Bilmeyenler ve yaşı genç olanlar için söyleyeyim. Bir zamanlar Adliye, Karatay Medresesinin Alaaddin Tepesine bakan tarafta idi. Şimdi Kültür Park adı verilen yer Fuar, İş Bankasının olduğu yer eski belediye idi. Valiliğin olduğu yer ise Konak, Vilayet, Valilik diye anılırdı.

Şimdi düşünüyorum da Adliye, Fuar, İnce Minare, Zafer neredeyse yan yana ve aralarında pek mesafe yok. İki adımlık yerin hepsinde dolmuş durağı varmış.

Belediyeye ait toplu taşımada kullanılan körüklü olmayan, Mercedes marka sarı otobüsler vardı. Bilet atılarak binilen bu otobüslerde oturacak yer bulmak pek mümkün değildi. Bilet atılan kutu zaman zaman dolar, boşaltmak için şoför yakardı. Önceleri para atılırdı. Bozuk para taşıman gerekirdi. Şoför atılan biletleri ya da paraları tek tek kontrol eder, öğrenciyim diyenlerin pasolarını göstermesini isterdi.

İşe gidip gelmek için evlerde bisiklet yaygındı.

Gençlerin, öğrencilerin, yeni evlenen ya da evlenecek çiftlerin uğrak yeri ise Alaaddin Tepesi ve Meram Bağları idi. Evlenen ya da evlenecek çiftler hem Alaaddin Tepesinde hem de Meram Bağlarına giderek orada oturur, bir şeyler yer içerdi. 

Çimlerin bulunduğu bölgelerin hepsinde “Çimlere basmak yasak” levhası olurdu. Basmak da yasak, oturmak da. Kazara otursan hemen görevli gelir, çimlerden kaldırırdı. Şimdilerde çimlere basmak yasak levhasını görmediğim gibi oturduğun zaman kaldıran görevli de yok. O kadar görevli nere gitti. Şimdi çimlere basma ve oturmada niye sakınca yok bilmiyorum. Hoş, serbest oldu ama elbiseme çimin yeşili geçer diye oturamıyorum. Hasılı çocukluğum oturmak istediğim çimlere oturmayacak geçti. Şimdi serbest ama elbiseme renk girer diye oturamıyorum. Ne edersiniz ki ömrüm çimlere oturamadan geçip gidecek. Gözüm açık giderse bilin ki bundan. 

Eskiden belediye otobüsüne binince şoförden, çimlere oturunca düdük çalan görevliden, polis ve zabıtayı görünce onlardan, öğretmen ve idareciden vb. herkesten korkardık. Şimdi her şey tersine döndü. Saydıklarımın hepsi bizden korkuyor.