14 Mart 2026 Cumartesi

Suriyeli Gözüyle Devletsiz Kalmak

2016-2021 yılları arasında kiracı olarak bir villaya taşınmıştım. Aynı sitenin içinde beş yıl boyunca komşuluk yaptığımız, gidip geldiğimiz iki Suriyeli kardeş vardı. "Bir Taşınma Hikayesi" başlıklı yazımda bu iki kardeşten bahsedeceğim demiştim.

İki kardeş aynı villada kalıyordu. İkisi de evli idi. Sanırım bacanak idiler aynı zamanda. Villanın bir katında biri, diğerinde öbürü oturuyordu. Villanın giriş katında büyükçe bir salon, wc ve mutfak vardı. Giriş katı ortak kullanıyorlardı zannedersem. 

Bu iki kardeş, iç karışılık dolayısıyla Suriye'den Konya'ya göç etmiş, binlerce Suriyeliden ikisi idi. 

Babaları doktormuş. Ayrılmasına izin vermemiş Beşşar Esad. Babalarını bırakarak Şam'dan Konya'ya gelmişler. 

Her iki kardeş de ilahiyat fakültesinde Arapça derslerine giriyordu o zaman. Bir tanesi güzel Türkçe konuşurken, abisi, konuştuğumuzu anlar fakat Türkçe cevap veremezdi. Kardeşi yokken bizimle bir konuyu konuşması gerektiğinde tercümanlık yapsın diye küçük çocuğunu yanında getirir, o şekilde anlaşırdık. 

Pandemi döneminde dükkan açmak için çalışanlarına izin almaları gerekiyormuş. Bunun için resmi makamlara dilekçe ve bazı evrakı sunmaları gerekiyormuş. Türkçe konuşan kardeşi aradı, hocam yazıcı var mı diye. Var dedim. Abim, yarın gelse de yazıcıdan çıktı alabilir misin dedi. Yarın değil, şimdi gelsin, yardımcı olayım dedi. Akşam 23.00 suları idi. Oğluyla beraber geldi Türkçe konuşamayan. Rahatsız ettiğine dair birkaç defa özür diledi oğlu aracılığıyla. Problem yok, sıkıntı etme dedim ise de rahatsızlık verdiğine dair mahcubiyet yüzünden okunuyordu. Flaştan evrakları açıp dilekçe ve evrakı düzenledim. Kaç nüsha istedi ise çıktı alıp verdim. Borcunu sordu. Para vermek için israr etti. Borcunuz yok. Bunun lafı olmaz dedim. Giderken tekrar özür dileyince, oğluna, şu babana söyle bir defa daha özür dilerse problem olduğunu ve rahatsız ettiğini söyleyeceğim dedim. Elini göğsüne götürerek yarım Türkçesi ile tamam, teşekkür ederim deyip ayrılmıştı.

Bu iki kardeşin, çocuklarının ve TEOG sonucuna göre yeğenlerinin okullara yerleşmesinde ne zaman bir teşriki mesaim ve katkım olsa nezaketlerine ve efendiliklerine hayran kaldığımı ve takdir ettiğimi belirtmeliyim. 

Bu iki genç Şamlı Suriyeli ile birkaç yıl komşuluk yaptık. Konuşmaları, hal ve tavırları çok efendice idi. 

Yolda beni gördükleri zaman dururlar, gideceğim yere kadar götürürlerdi.

Evlerine misafir olduk, evimize misafir geldiler.

Kestiğim kurban etinden pay verdim. Kabul etmediler. 

Bir süre sonra Türk vatandaşlığına geçtiler. Vatandaşlığa geçtikten sonra Şam usulü tatlı dükkanı açtılar. 

İlahiyatta öğretim üyeliği görevini niye bıraktınız dediğimde, "Daha önce yabancı statüsünde sözleşmeli olarak derslere girdik. Ne zaman ki Türk vatandaşı olunca, fakülte," Siz artık derslere giremezsiniz. Türk vatandaşı oldunuz. Burada ders okutmak için Ales'e girmeniz gerekir" demiş. "Ales de bize göre değil" deyip tatlı dükkanı açtılar. 

Çarşıdan geçerken beni gördükleri zaman dükkandan çıkıp dükkanlarına oturttular, tatlı ikram ettiler. Sattıkları tatlıları da birinci sınıf. Bizimki gibi şerbetli değil. Tatlının her bir tarafı Antep fıstığı ile dolu. Elini batırmadan, eline çatal almadan çerez yer gibi yiyorsun. 

Kısa zamanda önce birine ev alıp eşyasını taşıdılar, sonra diğeri de aldı, villadan taşındılar.

Bir defasında Meram Bağlarında piknik yapacaklarmış, karşı komşuyla beni de çağırdılar. Piknik sonrası çay içmeye gelelim dedik. 

Yanlarına vardığımızda, pişirdikleri etten bir parça tadımlık aldık. Çayımızı içmeye başladık. Piknik için seçtikleri yer ücra bir yerdi. Hafif karanlıktı. 10-15 kişi varlardı. Tanıştırdılar. Hepsi Suriyeli idi. Hepsinin işi vardı. İçlerinde toptancılık yapan bile vardı. İmkan yönünden gördüğümüz Suriyelilerden daha iyi durumdaydılar. 

Çaylarımızı içip muhabbetimizi yaptık. Kalkmadan önce bizi pikniğe davet eden iki kardeş ayağa kalktı. Üç dört tane çocuğu da yanlarına aldılar. Ellerine birer poşet alıp bir güzel mıntıka temizliği yaptılar. Bu yönlerini de takdir ettim. 

Sonrasında iadesi ziyaret yaptık komşuyla birlikte. Yanlarında dedeleri de vardı. Komşu sordu. "Suriye'nin bugün bu duruma geleceğini yani iç karışıklığa sürükleneceğini bilseydiniz nasıl davranırdınız" dedi. "İlk başlarda demokratik hak olarak meydanlara çıktık. Elimizde hiçbir şey yoktu. Şiddete başvurmadık. Ne zamanki üzerimize uçakla bombalar atılmaya başlanınca neye uğradığımızı şaşırdık. Kendimizi burada bulduk. Sonucun böyle olacağını bilseydik bu yola kalkışmazdık" dedi. Bombayı kim attı dediğimizde bilmiyoruz dediler. 

Yine komşu, "İleride Suriye'ye dönmek ister misiniz" diye sordu. "Suriye şimdiden üçe bölünmüş durumda. Bir kısmında ABD var bir kısmında Rusya var bir kısmında da Türkiye var. Bu durumda nasıl gideriz" dedi. (Bu konuşmayı yaptığımız zaman Suriye'de şimdiki yönetim yoktu. ABD ve Rusya'nın işgali söz konusuydu. PYD ile mücadele için Türkiye'nin Suriye'ye operasyon yaptığı yıllardı.) 

Bu konuşmada en dikkatimi çeken "Bu duruma geleceğimizi bilseydik demokratik tepkimizi göstermek için meydanlara çıkmazdık" cümlesi idi. 

Öyle ya bunun sonucunda ülkeyi terk edip göçmen durumuna düşmek varsa demokratik haklar yerine, mevcut durumu kabullenirlerdi. Çünkü en kötü ülke devletsiz ülkedir. En kötü devlet yönetimi devletsiz olmaktan iyidir. 

Bu durumu Iraklılar, Libyalılar da çok iyi bilir. 

Çıkardığım sonuç, en kötü devlet yönetimi bile devletsiz olmaktan iyidir. 

FB'ye Yazık Ediliyor

Futbol hakkında zaman zaman kalem oynatsam da hiçbir takımın fanatiği değilim. Benim spora ilgim yediden yetmişe bu ülkenin çoğunda olan futbol kadardır.

Hafta sonları geldiğinde şampiyonluğa oynayan kulüplerin skorlarına bakarım. Konyaspor, GS ve FB'nin sonuçlarını merak ederim. Ayrıca maça gitmem, TV'de bu takımların maçlarını da izlemem. GS, FB'nin Avrupa maçlarını fırsat bulursam izlerim. Bir de Milli Takımın maçlarına bakarım.

Zaman zaman kısa videolara bakarken önüme gelen FB ve GS takımlarına alt yorumcu analizlerini izlerim. 

Bazen futboldan koparım. Sadece sezon sonu şampiyon olan, Super Ligden düşen ve Super Lige çıkan takımları merak ederim.

Küçüklüğümde FB'li idim. Mahalle arası maçlar yaparken kendi aramızda her birimize futbolcu isimlerini verirdik. Bana da Engin demişlerdi.

Bir gün benden iki yaş büyük amca oğlum, "Takım değiştiriyoruz. Bundan sonra GS'li olacağız" dedi. Türklerin Müslüman oluşu gibi mahalledeki çoğumuz topluca GS'li olduk. Niye GS'li olduk, o yıl GS şampiyon oldu da amca oğlum takım mı değiştirdi? Bunun sebebini de bilmiyorum.

Kendi aramızda maç yaparken çoğu akran yeni takımımız GS'li futbolculardan isim seçti. Benimki yine Engin olarak kaldı. Yanlış hatırlamıyorsam, FB'de oynayan Engin de GS'li futbolcu olmuştu. 

Hem GS hem de FB tıpkı BJK ve Trabzonspor gibi köklü kulüp. Şampiyonluklar bu kulüplerde daha fazla. Bu dört kulübün Türkiye'nin her bir tarafından taraftarı var. Bu dört kulüp rekabette olmazsa olmaz kulüplerdir. 

Takım olarak GS'yi tutsam da ülke futbolunun gelişmesi bakımından iyi oynayanın şampiyon olmasını isterim. Aralarında rekabet olsun isterim. Ülke şampiyonluğunun yanında kulüplerimizin Avrupa arenasında başarılı olmasını isterim. 

Kulüplerimizin alt yapıya önem vermesini, olur olmaz yabancı futbolcu transfer etmemesini, ülke parasının yabancılara gitmemesini isterim. Alt yapıya ne kadar önem verilirse Milli Takıma daha fazla futbolcu seçeneği söz konusu olacak. Bu ülke de yabancı futbolcuya cennet olmayacak. Yabancı futbolcu alınacaksa da gelecek vadeden, giderken kulüplerine para kazandıran olmasını isterim. Ahı gitmiş, vahi kalmış, elde kalacak futbolcu transferlerinin yapılmamasını isterim. 

Bu ülkeye esas başarı getirecek olan alt yapıdan yetişen futbolculardır. Bunun örneği de 2000'li yılda UEFA ve Super Kupayı müzesine götüren GS'dir. GS'yi başarıya götüren de üç dört yabancı dışında alt yapıdan yetişen futbolculardı. 

Belki güleceksiniz belki çok saçma bulacaksınız ama FB deyince isminden hareketle Fener Rum Patrikhanesi, GS deyince Fransızların açtığı Galatasaray Lisesi aklıma geliyor. Kısaca iki isim de bana bu çağrışımları yapıyor. 

Buna rağmen önce FB'li sonra da GS'li oldum. Ne Fenerbahçe Rum Patrikhanesi'nin ne de GS Fransızların. Her ikisi de bu ülkenin takımı. Zaman zaman GS'nin ismi FETÖ ile anılsa da bunun da GS'ye haksız bir itham olduğunu düşünürüm. 

Yazıya koyduğum başlığa bakarsanız, bu yazı FB yazısı olacaktı. Bir girdim, çıkamadım gördüğünüz gibi. Malumunuz FB ligin sonuncusu ve düştü gözüyle bakılan Fatih Karagümrükspora 2-0 yenildi. Bu sonuçla sezonun ilk yenilgisini aldı ve şampiyonluk adaylığında en büyük yarayı aldı. 

Bir GS'li olarak FB'nin şampiyon olmasını istemem. Yenilmesi açıkçası sevindirdi. Aynı duygular FB'liler de de vardır. Sevinmenin ardından üzüldüm. Şampiyonluğa oynayan bir kulüp bu sonucu almamalıydı. Meydanın GS'ye bırakılması, futbolda rekabetin zayıflaması demektir. Takımlar öyle iyi olmalı ki bir seyir zevki olan futbolumuz gelişsin. Rekabet ortamı kalkarsa takımlarımız annelerinin liginde birbirlerine horozlanırlar dururlar.

Geleyim FB'ye. FB'ye yazık ediliyor. Bu takıma en büyük zararı da FB'ye başkan olanlar veriyor. Hem Aziz Yıldırım hem Ali Koç bu kulübü kendi çiftlikleri gibi yönetti. Saran biraz farklı diye düşündüm. Görünen o ki bu da selefi olan kişileri aratmayacak.

FB'nin yönetim sorunu var. FB zenginler kulübü. Parası olan bu kulübe başkan yapılıyor. Parayı veren de takım kuruyorum diye parayı har vurup harman savuruyor. Geldiler mi, gitmeyi de bilmiyorlar. Tıpkı bizim siyasi liderlerimiz gibi. Bu kulüp GS gibi ekiple yönetilmiyor, adeta tek kişiden oluşan bir yönetim görüntüsü var. Parayı veren bu kulüpte düdüğü çalıyor.

FB'liler başarılı olmak istiyorlarsa ilk önce bu tek kişi yönetiminden kurtulmalı. Takımı ekibe havale etmeli. Bu takım zenginlerin oyuncağı olmamalı. Kulüp iş bilen ehil insanlara teslim edilmeli. 

Bildiğim kadarıyla FB'nin para sorunu yok. Yönetim sorunu var. FB kulübü üyeleri ilk önce zengin başkan klasiğine neşter vurmalı. Kulübü ortak akıl yönetmeli. Bir futbol politikası olmalı. Her sene futbolcu ve teknik direktör değiştirmekten vazgeçmeli. 

Bir de her başarısızlığa kulp bulmaktan, mazeret ve gerekçe üretmekten bu kulüp sevenleri vazgeçmeli. Başarısızlığa kılıf bulmaktan uzaklaşmalılar. GS ile rekabet etmeleri güzel ama GS ile yatıp kalkmaktan da vazgeçmeliler. Fazla haset iyi değildir ancak kendisine zarar verir. 

Eğer dediğim yapılmazsa FB kolay kolay belini doğrultamaz. Bu günleri mumla arar. Bu da hem FB'ye hem de ülke futboluna zarardan başka bir şey değildir. 

13 Mart 2026 Cuma

Geçmişi Kaşımanın Ne Gereği Var?

ABD ve İsrail'in Ortadoğu'da sırayla ülkeleri dizayn ettiği bir gerçek. Dizayn derken bazısını bölüyor bazısını zayıflatıyor bazısını iç karışıklığa sürüklüyor. Irak, Suriye, Lübnan, Libya bunun en bariz örneği. Şimdi bu ülkelere devlet demeye bin şahit lazım.

Günümüzün Ye'cüc ve Me'cüc'ü olan bu iki ülke şimdi de İran'a ayar veriyor. Bir taraftan İran'ı bombalarken diğer taraftan İsrail'in Lübnan'a kara harekatı başlatmış olması, asıl hedefin Lübnan'a yerleşmek olduğunu gözlerden kaçırmıyor.

Asrın Ye'cüc ve Me'cüc'ü adım adım hedeflerine doğru ilerlerken biz tuzu kurular oturduğumuz yerden ahkam kesiyoruz. Mezhepçilik yapıyoruz. "İran şöyle böyle diyoruz. Bunların dini anlayışı bozuk. Sahabeye şöyle dil uzatıyorlar, Hz Aişe annemize neler söylüyorlar neler. Hamaney Esed'in tarafını tuttu. Şehit falan değil" diyoruz.

Din farklılıklarını ve mezhep anlayışlarını gündeme getirmenin zamanı değil, esas zalime karşı kenetlenmek lazım dediğinde, seni İrancı olmakla itham ediyorlar. Eğer böyle ise kendileri Amerikan ya da İsrail tarafını tutuyor anlamı çıkmaz mı?

Bu durum yani din ve mezhep anlayışını gündeme getirmek trafik kazası geçiren, ölümle pençeleşen birine ilk müdahaleyi yapmak gerekirken kaza geçirenin geçmiş yaptıklarını konuşmak gibidir.

Şu anda asrın Ye'cüc ve Me'cücü rolünü üstlenmiş, zalimliği su götürmez gerçek iki devlete karşı tavır almak varken mağdur ve mazlumu sorguluyoruz. Halbuki mazlumun dini sorulmaz ve sorgulanmaz. "Her doğan fıtrat üzere doğar. Daha sonra ailesi onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" hadisinde olduğu gibi herkes dinini ve mezhebini içinde bulunduğu toplumdan alır. İçine sinse de sinmese de durum budur. İran'da doğup büyüyen biri olsaydık bizler de Şii olacaktık, Caferi olacaktık. Sahabeye hakaret edecektik, Hz Ayşe'ye ağza alınmayacak söz söyleyecektik. Aynı şekilde bir Acem Türkiye'de büyüseydi, Sünni olacaktı. Kısaca her ülke ve bölgede yaşayan din, inanç ve mezhebi atalarından miras olarak kucağında bulur. 

Bir Alevi'yi Sünni, bir Sünni'ui Alevi, bir Şii'yi Sünni yapamazsın. Herkes bulunduğu mahalle ve ülkesinin rengine bürünür. 

Yazdıklarımdan, sakın ola ki İranlılar sahabeye hakaret ederek doğru yapıyorlar anlamı çıkarılmasın. Zira böyle bir şeyi ihsas bile etmem. Yapılanları saygıyla da karşılamıyorum. Sadece anlamaya çalışıyorum.

Hülasa, İran yanlış dini ve mezhep anlayışında olabilir. Ki öyledir. Esed'in yanında yer alarak Suriye'de binlerce kişiyi katletmiş de olabilir. Ki öyledir. İran dinsiz, putperest de olabilir. Şu anda tüm zalimliği ve izlediği politikası yanlış olsa bile bu zalimden daha büyük katmerli zalim olan ABD ve İsrail'dir. Bizlerin tüm dini farklılıkları, inancı bir tarafa bırakarak katmerli zalimlere karşı tavır almamız gerekir.

Dün olduğu gibi ABD ve İsrail asrın zalimidir. Saldırgan ve saldıran onlardır. Bunlara dair sözümüz olmalı. Gücümüz küçük zalime değil, büyük zalime olmalı. Çünkü geçmişi kaşımanın, dini ve mezhebi farklılıkları gündeme getirmenin ne yeri ne de zamanı. Hiçbir şey yapamıyorsak bari susalım.