27 Ağustos 2026 Perşembe

Korku Bacayı Sardı

Korkunun ecele faydası yok diye bilsek de insanımızın kahir ekserisinde adeta korku bacayı sarmış.

Önce korku bacayı sarmış ne demek bir bakalım: "Bir tehlike veya endişe verici durumun, kontrolden çıkacak kadar büyüdüğünü ve herkesi büyük bir panik veya korku içine soktuğunu anlatan mecazi bir sözdür". "Olayların kötüye gitmesi ve bu gidişatın yarattığı kaygının herkesi sarması" anlamına gelir.

Bu deyim, olup biten gündemlere dair yorum yapmayan, susan ve görüş bildirmeyen insanların sayısının her geçen gün arttığını görünce aklıma geldi. 

Bire bir görüşmede senin gibi düşünen ama birkaç kişinin olduğu ortamda dut yemiş bülbüle dönen insanları bilirim. 

Çoğunun sosyal medyası bile yok. Varsa da herhangi netameli bir konuda renk vermiyor, okuyup iz bırakmadan çekip gidiyor. 

Bazen belli ki bu insanlar her doğru her yerde söylenmez sözünü düstur edinmiş diyorum. Bunu da yeterli bir gerekçe görmüyorum. Başka da aklıma bir şey gelmiyor. 

Gerçi sosyal medyada görüş bildirmekten kaçınanları anlayabiliyorum. Çünkü sosyal medya, görüşlerinden dolayı kişilerin fişlendiği ve kara listeye alındığı yer. 

Bu insanların derdi mi yok, niye böyle dertsiz, gamsız duruyorlar, niye görüş serdetmiyorlar diye düşünürken biri imdadıma yetişti: "Abi, MİT ve emniyet ortaklaşa günlük sosyal medyada paylaşılan her şeyi didik didik inceliyormuş. Bununla da yetinmiyorlarmış. Paylaşımla neyin kastedildiği yapay zekaya soruluyormuş. Paylaşımı sorun görülenleri derdest edip savcının huzuruna çıkarıyorlarmış. Böyle hakkında işlem yapılan sayı da az değilmiş. Dikkatli olmak lazım. Hatta hiç yazmamak en iyisi. Hiçbir paylaşım yapma" dedi. Ciddi olamazsın. Bu kadar da olmaz dedim. "Abi, ciddiye al. Bana bunu söyleyen kaynak sağlam" dedi. Buna iddia diyeyim. Bu iddianın ne derece doğru ve uygulanabilir olduğuna yine de temkinli yaklaşayım. Şu var ki bana bunu aktaran kişi, atacak ve yalan söyleyecek biri değil. 

İspatı gereken bir iddia olsa da bu anlatılanlarla birlikte jetonum düştü. Öyle zannediyorum, bu kişinin söylediğinden sessiz milyonlar da haberdar. Ne olur ne olmaz, bu yaştan sonra bir de mahkeme işiyle uğraşıp ağrımaz başımı ağrıtmayayım deyip görüş serdetmiyor. Anlaşılan o ki insanımız çok akıllı. Bu iddia bile insanımızı susturmak için yetmiş de artmış bile. Hatta öyle ki yasak ve suç olmayanları da söylemeyerek yoğurdu üfleyerek yiyor. Yani daha garantici davranıyor. 

Yine iddiadan hareketle eğer böyleyse yani her yazı ve paylaşım günlük taranıyorsa sosyal medyada yazıp çizen ve görüş bildirenler, kusura bakmasın da cahil cesaretiyle bunu yapıyorlar. Anlaşılan o ki bu cahil cesaretiyle yazıp paylaşanlar için henüz korku ya da ateş bacayı sarmamış. 

Ne diyeyim. Ümit ederim ki yersiz bir iddiadır ve hiç temenni etmem. Böyle bir şey yapıldığına ihtimal vermek istemiyorum. Yalnız şu var ki aslı olmasa bile dolaşımda olan bu iddia, saldığı korkuyla amacına ulaşmış görünüyor. 

Gönül ister ki insanımız, itibar suikastı yapmadan, kişiselleştirmeden, iftira atmadan ve dezanformasyon bilgi yaymadan bu alemde görüş serdedebilsin, eleştirebilsin, zıt ve aykırı görüşünü söyleyebilsin, karşılıklı yazışıp görüş alışverişinde bulunsun. 

Hayata Küsmüş Bir Profil

İnsanoğlunu anlamak zor. Hele bazı insanları anlamak hiç mümkün değil.

Tanıdığım biri var. Yıllar yılı görmem. Hoş başkası da görmüyor, görüşmüyor. Çünkü içine kapanmış, eşine ve dostuna, kısaca hayata küsmüş ve kendi kabuğuna çekilmiş.

Birkaç defa "kırgınlığı var galiba. Gidip gönlünü almak lazım" diye konuşuldu. Piyasaya çıkmıyor, kimseye eyvallahı yok. Aramıza gelip derdini açmıyor. Niye kırgınlık ve küslük olsun dedim.

Bir gün durmayıp telefonla aradım. İstedim ki sesini duyayım. Hal hatır sorayım. Telefonum açılmadı. Geri dönüş yapar mı diye günlerce bekledim. Beklediğimle kaldım.

Galiba numaram kayıtlı değil, kayıtlı olmayan telefonlara cevap vermiyor olabilir diye düşündüm. 

Bir gün WhatsApp durumuma baktım. Aramama geri dönüş yapmayan muhteremin ismini gördüm. Üstelik durumuma kazara girmiş değil, benim durumun müdavimi. Görünen o ki numaram kayıtlı. Öyle ya kayıtlı olmasam durumda beni nasıl takip etsin. Belli ki bile isteye telefonumu açıp cevap vermemiş. Belli ki küs ve dargın. Ama kime küs, niye küs bilmiyorum. Anlaşılan dağa küsmüş ama bu küslükten dağın haberi yok. Bilsin ki içini okuyacak bir kerametim yok. 

Herkes aynı kişinin bu anlaşılmaz tavrından muzdarip olsa da diyelim ki bana kırgın ve küs. İyi de madem küssün. Adam gibi küs. Telefona cevap vermeyip durumdan takip etmek neyin nesi? Anlamışsam harap olayım ama dedim ya anlaşılmaz kapalı bir kutu.

Şu var ki ben küs olduğum ya da tavır aldığım kişiyi durumundan takip etmem. Benim için yok hükmündedir deyip işime bakarım. Ne yapar ne eder ne yer ne içer diye takibini yapmam. Ama telefona cevap vermeyerek durumdan takip etmenin zevki bir başka olsa gerek. Bu zevki de ben bilmiyorum. Zira yaşamadım. 

Anlamadığım bir başka husus, telefona cevap vermemek de neyin nesi? İnsan o anda müsait değildir, uygun bir zamanda dönüş yapar. Beni aramışsın der. Tekrar aranmak istemezse kısa cevaplar verir. Muhatap da bir daha rahatsız etmez.

Durum bundan ibaret. Bu kişinin neyi var, derdi ne bilmiyorum. Eve kapanıp dünyaya küsmenin, derdini paylaşmamanın kişinin kendisine vereceği en büyük zarardır. Zira içe ata ata dert küpü olur çıkar. Ne diyeyim, Allah yardımcısı olsun.

Farklı Otopsi Raporlarının Düşündürdükleri

Süleymancıların zamanın başı olan Arif Ahmet Denizolgun, 2016 yılında vefat ettiğinde, yapılan otopside "beyin kanamasına bağlı normal ölüm" raporu verilmiş.

Şüpheli ölüm iddiaları üzerine Arif Ahmet Denizolgun'un mezarı ölümünün üzerinden 10 yıl geçtikten sonra yeniden açıldı. 

Fethi kabir sonrası yapılan otopside ortaya konan rapor kısaca şöyle: "Mevcut bulgular ve otopsi tarihindeki ileri derecedeki çürüme durumu göz önünde bulundurulduğunda, Denizolgun'un ağız ve burnunun kapatılması suretiyle kasten öldürülmüş olma ihtimalinin bilimsel ve objektif olarak dışlanmasının mümkün olmadığı ifade edildi".

Kısaca, 2016'da normal ölüm raporu verilen Denizolgun'un 10 yıl sonraki yenilenen otopsisinde "şüpheli ölüm" raporu ortaya çıktı. Yani Denizolgun'un cinayete kurban gittiği yazılıp çiziliyor. Alihan Kuriş Suç Örgütü adıyla operasyon yapılan Süleymancıların yeni lideri Kuriş hakkında cinayet suçlaması iddia ediliyor.

Otopsi raporunun hangisi doğru? 2016'daki mi yoksa 2026'daki mi? Gerçekten Denizolgun cinayete kurban gitmiş olabilir mi? Bu iki otopsi raporuna üzülmemek elde değil. 2016'daki doğruysa bu şüpheli ölüm neyin nesi? Şimdiki doğruysa şüpheli ölüme niçin normal ölüm raporu verildi? Gel de bilimsel, teknik olması ve bilimsel çalışması gereken bu kuruma güven. Çünkü bu iki farklı rapor maalesef bu düşünceye sevk ediyor insanı. Acaba siparişe ve isteğe göre ve zamanın ruhuna uygun rapor mu veriliyor? 

Yine mahkemenin, Denizolgun'a ait 2016 otopsi rapor, bilgi ve tetkiklerini istediği, yok dendiği, şimdi bütün bilgi ve belgelerin gönderildiği yazılıp çiziliyor. Gel de önce yok diyen, sonra varmış diyen bu kuruma güven. 

Bu Denizolgun olayı kuruma güveni azaltmak hatta yok etmekten başka bir işe yaramaz.  

Olayın perde gerisinde dönemleri ve olup bitenleri bilmiyoruz. Yalnız bir şey yaparken kurumların itibar ve güvenilirliğini yok etmemek lazım. Çünkü bu kurumlar bizim kurumlarımız. Devletin resmi kurumları bunu yaparsa öbür kurumları düşün. 

Aynı durum Tunceli'deki Gülistan Doku cinayetinde de karşımıza çıktı. Kızın hastane kayıtları silinmiş. 

Görünen o ki kurumlarımızı böyle böyle emellerimize alet ediyoruz. 

Antrparantez söyleyeyim. Kurumların suçu yok. Olsa olsa bu kurumlarda yanlışa imza atan çalışanların suçu olabilir.

Burada şunu da belirtmek isterim. Ölüp gitmiş bir insanın yıllar sonra mezarının açılmasını uygun görmüyorum. Eğer bir kişinin vefatından sıcağı sıcağına bir şüphe varsa adam gibi otopsisi yapılmalı ve adli tıp son noktayı koymalı. Yeniden mezar açılmasına hiç gerek duyulmamalı. 

Aradan yıllar geçtikten sonra farklı bir otopsi raporu ve iddiasıyla yeni otopsiye ancak günaydın denir. 

Mademki aradan yıllar geçse de kişilerin ölüm nedeni ortaya konabiliyorsa, oldu olacak, ölüp gitmiş ne kadar şöhret sahibi kişi varsa hepsinin mezarını açıp otopsi yapalım. 

Bir diğer husus, eğer Denizolgun cinayete kurban gitmişse, bunun arkasında Süleymancılar Cemaatinin üst kademesi çıkarsa bu tür cemaatlerin neyin peşinde olduğunu sorgulamak lazım. Ön tarafta çocuklara Kur'an öğretiliyor, din-diyanet anlatılıyor, arka tarafta akçeli işler ve cinayete varan filmler çevriliyorsa cemaatleri bir sorgulamak lazım. Eğer iddiaların aslı çıkmazsa, izi kalacağı için cemaatlere itibar suikastı yapmış olmuyor muyuz? 

Aynı durum bırakılan devasa miras sonrası birbirlerine düşen bir başka cemaatin ileri gelenleri için de geçerli. 

Eğer din sosu verilmiş yapılar kamuoyuna yansıyan şekilde ise (yani akçeli işler, cinayet vs.) bunların arkasından giden ve gitmeye devam eden insanımızın da neyin kafasını taşıdığını sorgulamak lazım.