28 Şubat 2026 Cumartesi

Cuma Günlüğüm

28 Şubat soğuğundan bir gün önce Cuma günü Konya soğuk mu soğuktu. Hava raporuna göre hafif karlı olsa da kar yüzü görmedik. 30 km hızındaki rüzgar, artı beş hava sıcaklığını buz gibi yapmıştı. 

Cumaya gidip geldim. Rüzgarın verdiği soğuktan dolayı gözüm çarşıya çıkmayı kesmedi.

Nasılsa yarım saat sonra kameracı gelecek diye üzerimi çıkarmadan evin bir köşesine uzandım. Üçe doğru gelen telefondan, kameracının bu soğukta donarız" endişesi olduğunu öğrendim. Upuzun oturuşuma devam ettim. Siz deyin buna, orucu uykuya tutturuyor.

Uyku da bir yere kadar. Yarı uyur yarı uyanık yarı video dinledikten sonra orucu uykuya tutturmuşsun diyeceklere, o kadar da değil şeklinde bir itirazım olsun diye evden çıktım. 

Dümeni ne tarafa kıracağıma karar veremedim. Alışveriş yapsam diye düşündüm. Evden herhangi bir sipariş almadım. Yine de marketlere bakayım diye direksiyonu marketlere doğru kırdım. 

Hava ise gündüzün sert rüzgarı biraz düşünce yerini normale bırakmış.

Ne yapayım ne edeyim. Markete girersem, seyirle kalmam. Yok yere alışveriş yaparım. Bugünün yürüyüşünü de yapmadığıma göre bari Meram Sanayideki Doğan Yatağanlı'dan ramazanın ilk pidesini alayım. Oradan Atezbazı Veli Türbesi, NEÜ İlahiyat Fakültesi, Meram Yeniyol, Evliya Çelebi Parkı, Lastik Durağı derken akşamı yaparım. Böylece hem yürüyüşümü yapar hem de vakit geçiririm dedim.

Nicedir gelmediğim fırının önünde uzun kuyruk vardı. Geçtim en arkaya. Bir taraftan da pide kaç paradır diye düşündüm. Çünkü ramazanın 9.günü pide ilk siftahım olacaktı. Basından da pide fiyatlarını takip etmemiştim.

Sıra birden geldi. 300 gram pide 25 lira imiş. Ekmeği elime aldım. Kafamda çizdiğim güzergahı yürümek için karşı caddeye geçerek Meram Eskiyol'u takip ettim.

Ateşbazı Veli Türbesine yakın trafik ışıklarına yaklaşırken yoldan geçen bir dolmuş, önce korna çaldı. Ardından geri geri geldi. Yanımda durdu. Ya adres soracaktı ya da bu soğukta yürüme, gel götüreyim diyecekti. Kapıyı açtım. Beni almak için durduğunu öğrendim. Teşekkür ediyorum. Ben yürüyüş yapıyorum dedim. Hayırlı iftarlar temennisiyle kapıyı kapattım. O yoluna basıp gitti, ben de yoluma revan oldum. 

Belli ki işinden evine giden bir esnaftı. Hoşuma gitti insanımızın yaptığı bu davranış. Pek arabaya binmesem de güzergahım üzerinde yürüyüp gidenler için durur, arabama alır, bazen güzergahımı da değiştirerek onları gidecekleri yere bıraktığım olur. Belli ki bu insanımız da benim kafadan. Kendi kendime işte yurdum insanı bu dedim. İnsanımızın yaptığı bu jest o kadar ahlaki yozlaşma yaşadığımız günümüzde gönlüme su serpti. Ne kadar bozulsa da mayamızda iyilik yapma, yolda kalmışa elimizi uzatma var diyorsun. Bu tür örnekleri gördükçe ülkenin geleceğine, insanımızın gidişatına dair kafamızda oluşan endişe birden olumluya dönüveriyor. Bu milletin özü temiz diyorsun ve geleceğe daha ümitle bakıyorsun. Ne diyelim, bu tür güzel örneklerin sayıları artsın.

Basıp giden insanımızın ardından, içimde oluşan olumlu havayla birlikte yürüme aşkım daha bir depreşti. Unutmayın ki yürümek aynı zamanda kafa dağıtır, insanı rahatlatır. 

Meram Yeniyol'u takip ederek Havzan ışıklarından evime yöneldim. Eve 50-60 metre kala ezanlar okunmaya başladı. Kapıyı açıp girdiğimde sofra hazır, ev ahalisi beni bekliyordu. "Elinde ekmek vardı. İftarını açaydın" dendiğinde, elimdeki ekmek hiç aklıma gelmedi dedim. 

Bir iştahla iftarımı yaptım. Üşümem ısınmaya döndü. 

İftar öncesi pideyi ad ederek yaptığım yürüyüş 1.30 saate yakın sürmüş. 9500 adım atmışım. Ben buna kısa günün kârı ve ayakların zekatı derim. 

İftar öncesi yürüyüşü herkese öneririm. Aç karna yürümek güzel, vakit geçirmeye de birebir. 


Bir Başka Açıdan 28 Şubat

28 Şubat sürecine dair birkaç yıldır yazı konusu edinmesem de daha önce hakkında çokça yazdım. Bugün nedense bu sürede dair kalem oynatmak geldi içimden.

Post modern darbe olan 28 Şubat sürecinin içeriğine girmeyeceğim. Katılır veya katılmasınız, süreçten hareketle bir tespitte bulunmaya çalışacağım.

İçeriğine girmesem de tek kelimeyle bu süreç, dindar-mütedeyyin ve İslamcılara kök söktürüldüğü bir dönemin adıdır. İnancından, inancına dair kılık kıyafetten ve okuduğu okuldan dolayı insanların ve öğrencilerin mağdur edildiği bir dönemin adı aynı zamanda.

Kısaca dindar ve mütedeyyin insan mağdur edildi bu süreçte. Sürece giderken okullardaki etkinliklere yer verildi. Toplu namazlara ekranlarda yer verildi. Farklı giyim ve kuşamlar ön plana çıkarıldı. Bazı kişilerin geçmiş konuşmalarından kısa bölümler gösterildi durdu.

İşlenen tema, Türkiye nereye gidiyordu. Önlem alınmazsa Türkiye irticaya teslim edilecekti. Bin yıl devam edecek diye örümcekten bir sistem kurdular. Kısa zamanda köşelerine çekilmek zorunda kaldılar. O gündür bugündür ellerindeki gücü kaybettiler. Bir daha kendilerine gelemediler.

Bu süreci sonuçları itibariyle değerlendirmek lazım. Bir insan bir güç bir zihniyet neyin mücadelesini verir? Gücü elinde bulundurmak ve yerini sağlamlaştırmak için. Bunlar ise ellerindeki bulgurdan da oldular ve mücadele ettikleri zihniyeti iktidar yaptılar.

Burada sormak lazım. Bu sürecin kudretli aktörleri bunu düşünemediler mi? Yoksa umdukları gibi gitmedi mi süreç? Acaba bu süreç bir oyundan mı ibaretti?

Sürecin aktörlerinin oyun oynadığını, danışıklı dövüş yaptıklarını sanmıyorum. Ama sonucun kime ve hangi zihniyete yaradığına bakarak haksız yere oluşturulan mağduriyetin ters teptiğini düşünüyorum. Oyunun aktörleri biz bunları mağdur edelim de bunlar iktidar olsun diye düşünmemiş olabilir. Aktörler de hazırlanan senaryoyu oynamış olabilir. Akıbetin ne olacağını, kime ve hangi zihniyete yarayacağını da ancak senaristler bilir. Çünkü bu ülkede ön planda oyun kurucu rolü üstlenenler gerçek oyun kurucu değildir. Oynadıkları rolün de kime yarayacağını hesaba katmazlar.

Dindar ve mütedeyyin insanların üzerinden silindir gibi geçen bu süreç, Mahir Kaynak'ın faili meçhul cinayetlerle ilgili söylediği şu sözü aklıma getirdi. "Faili meçhul bir cinayetten kim kazançlı çıkarsa o cinayeti onlar işlemiştir" anlamına gelen bir sözdü. Burada 28 Şubat sürecinde dindar ve mütedeyyin insanlar oyun kurucu değildi, bu süreci yapma güçleri yoktu denebilir. Doğrudur. Dindar ve mütedeyyin insanların bu zulmü yapmaları ve kendi kendilerine eziyet etmeleri mümkün değil. Yalnız o süreçte derin devlete hakim olanlar süreçle oluşturdukları mağduriyetle, kimin kazançlı çıkacağını hesaba katmış olabilir.

Şunu da unutmayalım. “Memleket komünist olacaksa onu da biz yaparız” sözü her ne kadar dönemin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’a atfedilse de bir dönemin zihniyetini ifade etmek bakımından bu söz önemlidir. Ülkeye ya da derin devlete hakim olan zihniyet, kimi iktidar yapmak isterse bir şekilde bunun alt yapısını hazırlıyor.

Halihazırda 28 Şubatta mücadele edilen zihniyetin, bu sürecin ardından iktidar olması ve bu iktidarın yıllar yılı iktidarda devam etmesi düşündürücü değil mi? 

Acaba dönemin senaristleri dindar ve mütedeyyin ve de İslamcıların iktidar olmasını murat etmiş olabilir mi? Şayet böyle değilse kime niyet kime kısmet denir buna. 

Salih Amel

Salih amel; iyi, hoş, güzel davranış anlamına gelir. Eşittir ibadet demektir. 

Allah'ın rızasına uygun, insanların yararına olan her türlü davranış salih amel kapsamına girer.

Adına ister salih amel ister ibadet diyelim. İki çeşit ibadet vardır. Dar anlamda ibadet, genel ya da geniş anlamda ibadet.

Dar anlamda ibadet dendiği zaman namaz, oruç, hac, zekât, kurban gibi ibadetler akla gelirken, geniş ya da genel anlamda ibadet dendiği zaman insanın toplum içinde yaptığı her türlü olumlu hareket akla gelir: Güler yüz göstermek, hal hatır sormak, yardım etmek, insanlar hakkında güzel şeyler düşünmek, empati yapmak, işimizi düzgün yapmak, dürüst olmak vb... Kısaca toplum içinde toplumun faydasına olan her türlü amel diyebiliriz buna. 

İbadeti ya da salih ameli kapsam yönünden dar olan ve geniş olan şeklinde ayırmak ne derece doğru olur bilmiyorum. Zira ibadet ibadettir. Birini, diğerinden ayırt etmemek gerektiğini düşünüyorum.

Yalnız dar anlamda ibadetin din görevlileri ve de toplum tarafından daha çok öne çıkarıldığını düşünüyorum. Bana kalırsa geniş anlamda ibadetin daha öne çıkarılması en güzeli. Çünkü dar anlamda ibadet olan namaz, oruç, hac gibi ibadetler kişinin Allah'a olan borcunu yerine getirmesinden ibarettir. Kişinin, kıldığı namazı, tuttuğu orucu övünç meselesi yapması, hayatının merkezine koyması bana çok doğru gelmiyor. Çünkü namaz ve oruç, kişinin birine olan borcunu ödemesi gibidir. Bu borç ilişkisi, alacaklıyı ve borçluyu ilgilendirir. Borcun zamanında verilmesi bir övünç meselesi değildir. Aynı zamanda bu borcun yerine getirilmesinin ya da yerine getirilmemesinin topluma bir faydası ve zararı olmaz.

Topluma esas faydası ve zararı olan ibadet ise geniş anlamdaki ibadettir. Tüm eylemlerimiz Allah'ın rızasına uygun ve toplumun yararına olursa bu ibadet toplum için bir anlam ifade eder. Çünkü insan toplumsal bir varlıktır. Salih amel ise topluma dokunmak demektir. Herkes salih ameli ön plana çıkaracak şekilde bir davranış içerisine girerse, bundan toplum yararlanır, toplum kendiliğinden düzelir. Çünkü geniş anlamda ibadet, eşittir güzel ahlak demektir. 

Tamam, ibadeti dar ve geniş şeklinde bir tasnif tabi tutmayalım. Birini diğerinin önüne geçirmeyelim. Ama dar anlamda ibadeti çok öne çıkarıp geniş anlamda ibadeti geri planda bırakmayalım.