15 Ağustos 2026 Cumartesi

Cep Değil, El Telefonu

Bir kafede oturup çayımı yudumlarken bir şeyler yazıp çiziyorum. Bir telefon geldi. Arayan yeğendi. İlk çalmada telefonu açınca, "Dayı, elinde telefon bekliyor muydun" demez mi? Seni arayacak diye elimde bekletiyorum dedim. Gülüştük. 

Gülüşsek de günümüzün gerçeği. Cepte taşınması, ihtiyaç olduğu zaman kullanıp tekrar cebe konması gereken adına da cep telefonu dediğimiz telefonlar günümüzde oldu birer el telefonu. 

Cep telefonlarının çıktığı ilk zamanlarda basmatik telefonlar vardı. İnternet de olmayınca böyle küçük telefon alanların çoğu beline ya da kemerine taktığı kılıfın içinde taşırdı telefonunu. Telefon çalarsa bakardı. Zaten başka da bir işe yaramazdı. 

Zamanla dokunmatik telefonlar çıktı. İnternet hayatın bir parçası oldu. Sosyal medya ve sanal alem çoğumuzun girip çıktığı ve paylaşım yaptığı âlem olmaya başladı. Her işimizi oturduğumuz yerden bu cep telefonu marifetiyle yapar olduk. 

Akıllı telefonların ebatı da haliyle büyüdü. Cebe girmez oldu. Bunları alacak kılıflar da piyasaya sürülmedi. Sürülse de küçük kışlıklar gibi pek tutulmadı. Arka cebe koysan, oturup kalkarken ya beli ya da cep telefonunu kırma durumu var. Erkeklerin çoğu kadınlar gibi çanta taşımadığına göre bu cep telefonlarını taşımak işin geriye sadece eller kaldı. Elde taşınıyor artık. Cep telefonları oldu el telefonu. 

Bir zamanların masaüstü bilgisayarında oturarak, kurum ve kuruluşların önünde sıraya girilerek yapılan tüm işler, oturduğun yerden elde yapılıyor artık. 

Dahası var, elde taşırken bir de havası var. Telefonun pahalı ve son model ise havası da bir başka oluyor. Eskiden millet ayağa bakarken şimdi ayağı bıraktı, gördüğünün telefonu ilk gözüne çarpıyor. Hele bir de oturunca masaya telefonu bırakırsan hiç başka konu konuşmaya gerek yok. Kaça aldın, şu özelliği var mı? Kamerası nasıl? Ben de alacağım böyle bir şey muhabbeti epey bir yapılır oldu. 

Tüm gözler bu telefonda iken sen de utancından cep telefonunu cebine koymaya kalkıyorsun. Ama sığmıyor ki. 

Şanslı kişilerdensin. Çünkü ön cebin var. Oraya koyar koymaz telefon orada taşınmaz, kalp var, kalbine zarar verirsin diyorlar. Arka cebe koysan ya bel ya cep tercihin var. Her ihtimale karşı ön cebe koysan eğilince düşme garantili. Ardından muhabbeti bırakıp ekran için servise gidiyorsun. 

Bu cep böyle. Yine de olsun dersen ara ki cepli tişörtü bulasın. Her ne hikmetse onu da kaldırdılar. Var gör moda namına erkekler için bir şey üretemiyoruz. Bari cebi kaldıralım diye düşünmüş olmalı stilistler. 

Bir de işi, gücü ve tüm özelliği hızlı şarz bitiren pahalı telefonlar var ki bu tür telefonu taşıyanların telefon yanında bir de şarz aleti taşıdığını görmek mümkün. 

Neyse geleyim sadede. Yürürken zaman zaman arka cebime koymakla beraber çoğu zaman telefonu elde taşıyorum. Bir yerde otururken yanımda kimse yoksa bloğumu açarak başlıyorum yazı yazmaya. O esnada biri aradığı zaman telefon elimde olduğu için hemen açıyorum. Yani her işimize yarayan bu cep telefonlarının benim için bir artısı, yazılarımı cep telefonu marifetiyle yazmak. O yüzden telefonum daima elimde. Yeter ki yazı yazma istek ve iştahım olsun. 

Şaşar döner, arama lütfunda bulunur da tefonunuza ilk çalışta cevap verirsem, bilin ki telefon marifetiyle yazıp çiziyorumdur. Yani elde telefon trlefon açmanızı beklemiyorum. Ne işe yaradığı bilinmese de iş yapıyorum iş. 

Durum bundan ibarettir yeğenim. 

14 Ağustos 2026 Cuma

Detaylı Yıkama

Çeyrek asrı devirmiş, tarihi hurda değere sahip bir arabanız var. Tarihe önem vermeyen bir toplum olarak gelen vurmuş, giden vurmuş. Vurukların kimini yaptırmış kimini de buruk haliyle bırakmışsın. Yaptırmak için zorunlu trafik poliçenden hiç faydalanmadın. Hepsinde de öpöz sermayenden harcadın.

Öyle akşam sabah binmiyorsun da. Zorunlu hallerde aküyü öldürmeyecek kadar biniyorsun. İki tekerlekli ayak varken dört tekere ne gerek var değil mi? Kısaca tarihi hurda araban evin açık otoparkında soğuk-sıcak, yağmur-kar-kış, güneş demeden evin en sadık ve vefalı bir ferdi gibi ev bekliyor. Tıpkı toplumun çoğu boş insanı gibi.

Senin yapacağın, binmesen de bu tarihi arabayı binişe hazır tutmak, acil ve zorunlu hallerde kullanmak. Ya sen ya da evin tekne kazıntısı.

Evin tekne kazıntısı sürecek. Sen ise yakıtını alacaksın, yıllık bakımını yaptıracaksın. İki yılda bir ekzoz ve genel muayeneden geçireceksin. Yılda iki defa MTV ödeyeceksin. Ceza gelirse yüzde 25 indirimden yararlanmak için erkenden cezayı yatıracaksın. Arızası olursa sanayiye gideceksin. 

Bununla kalsa daha ne istersin. Araba bir şekilde kirleniyor. Belirli periyotlarla arabanın iç ve dış temizliğini yapacaksın ya da yaptıracaksın. Zaten bindiğimiz yok. Varsın kirli dursun diyemezsin. Madem ki araç hazır kıta evin önünde bekleyecek. İle karşı temiz bulundurmak zorundasın. Çok da tın desen de evin içişleri bakanı kazara arabayı görür ya da binerse, "Araba çok kirli. Temizlenmesi lazım. İl görse ne der. Binince üstün başın batıyor" derse, bir böyle, iki böyle, üç öğün ekmek gibi akşam sabah bunu tekrarlarsa elin mahkum temizlemeye. Her zaman yağmur da yağmıyor ki araban doğal yollardan temizlensin. Yağdı mı arka arkaya günlerce yağıyor. Kesildi mi damla damlamıyor.

Hele bir de düğün varsa, düğüne içişleri bakanı da gidecekse, bu arabayı temizleme telkini daha bir hız kazanır. Biteviye telkin mi yoksa gidip arabayı yıkatmak mı? Bu çile bu dert bu ütüleme çekilmez. En iyisi yıkatmak. Zira en kolayı diyorsun ve rastgele bir yıkamacının önünde duruyorsun. 

Yıkamacı boşmuş zaten. Seni havada kapıyor. İç dış yıkar mısın? "Yıkarız abi. İşimiz bu". İç yıkamaya motor da giriyor mu? "Bakayım, motor ve kaput çok kirli. Yıkarız abi". Motor kalsın. Su değince sıkıntı olur diyorsun. "Olur mu abi. Bugüne kadar çok motor yıkadım. Hiç sorun çıkmadı. Benim işim bu" diyor. "Senin farlar da kirli. Bunları da temizleyeyim. Pasta, cıla da çekerim. Bak şuralar ne biçim olmuş. Farları daha önce temizlettim. Pek faydasını görmedim. Pasta, cıla da kalsın diyorsun." Ben farları temizleyeyim de bir gör" dedi. Sonunda iç-dış, motor yıkama ve far temizliğinde karar kılıyorsun. "Şu kadar tutuyor ama sen bizim oralıymışsın. Sana bu kadar olur. Sen çayını içe dur. Ben hemen hallederim" deyip bin liraya anlaşıyorsun. Senin şurada çürük var. Şuradan kaportacı çağırayım bir baksın diyor. Dur demeye kalmadan kaportacı geliyor. "Kesilecekse ben yaparım. Macun çekilecekse falana git" dedi. Burası kalsın şimdilik dedim. 

Anlamadığım, genç iç dış temizlemeci mi, kaportacı mı, pasta cılacı mı? Mübareğin anlamadığı yok. Böyle her işten anlayan cesurlardan pek korkarım ama yapılacak bir şey yok. 

Ben çayımı yudumlarken o çekti arabayı içeri. Sonra kendisine bir yardımcı geldi. Pazarlarda sebze satıyormuş. Ona, "Şurayı, burayı şöyle yap" diyerek talimat veriyor. Kendisi kah arabasına binip dolaşıp geliyor kah motora binip bir yere gidip geliyor. İş yapmaya başlarken birini arıyor ya da birinden gelen telefona cevap veriyor. Hem telefonla konuşuyor hem iş yapıyor. O parmağında on marifet diyorsunuz siz buna. 

Onlar arabayla uğraşırken dışarıda iki, üç yazı yazıp paylaştım. Herhalde iki saatten fazla iç dış yıkamada kaldı arabam. 

Arka camın oraya toz toprak girmiş, aldın mı dedim. "Temizledim abi" dedi. Bagajı temizledin mi dedim. "Evet" dedi. Şu tüp tankının üzeri tozlu dedim. "Sileyim" dedi. 

İş bitti, ödemeyi yaptım. Araba çalışmaz. Bas, çek, benzine al. Ne mümkün. Bizim iç dış yıkamacı kaputu açarak tamirciliğe soyundu. Tek tek kabloları sökerek her birine hava sıkarak kurutmaya çalıştı. Araba yine çalışmadı. Tamirciyi aradı. Başkasını aradı. O gelinceye kadar bir iki yeri daha sökmeye çalıştı. Onu da beceremedi. Sökebildiği kısma hava sıktı. Saat tutmadım ama epey bir uğraşın ardından araba güç bela çalıştı. Araba çalışıyor ama titriyor aynı zamanda. 

Buna da şükür deyip titreye titreye eve geldim. Belli ki motora su gitti. Kuruyunca kadar böyle titreyecek diye düşündüm. 

Eve gelince arabayı park ettim. Arka camın önündeki tozların çoğunun alınmadığını gördüm. Kendi usulümce temizledim. Bagaja baktım. Bagaj da temizlenmemiş. Güya iç dış temizletmiştim. 

Ev sakinlerine gelince onlar arabanın iç ve dış temizliğinden çok memnun kaldılar. Gelsinler onu bir de bana sorsunlar. Çünkü bu iç dış temizliğinin dışı onları içi de beni yaktı. 

Araba düğüne hazır ve nazırdı. Hesapta Ankara yoktu. Son dakika golüyle Ankara'ya gitmek için yola çıktık. Daha Konya'ya çıkmadan birader arabanın çalışmasından ve titremesinden işkillendi. Sağa çekip kaputu açıp baktı. Kablolar takılı idi. Tekrar çalıştırdık. Aynı titreme. Ne yapalım, bu araba bizi yolda bırakabilir, istersen geri dönelim dedi. Çıktık yola. Yolda kalırsa bir çekici çağırırız. Geri dönmek olmaz dedim. Kaputu açıp son kez kablolara dokundu. Çalıştırınca titreme kalmadı. Meğer buji kablosunun bir tanesini tam oturtmamış bizim iç dış yıkamacı. 

Yolcu yolunda gerek deyip çıktık yola. Bizim bu tarihi araba Ankara'ya gidip geldi. Cumartesi pazar diğer düğünlerin ardından haydi kaplıcaya gidelim deyip Afyon'a sürdük arabayı. Hızımızı alamayıp arada bir Eskişehir kaçamağı bile yaptık. 

Bir ay sonrasında birilerinin beğenmeyip burun kıvırdığı bu tarihi araba, kadı kızında bile olabilecek küçük ve hafif kusurlarla genel muayeneden geçti. 

Gördüğünüz gibi araç iç, dış ve detaylı yıkama tecrübem var. Bu tecrübemi paylaştım sizlerle. Senin tecrüben bize kafi gelmez, bu tecrübeyi bizzat yaşamak istiyorum, böyle detaylı bir temizlikten ben de faydalanmak istiyorum diyorsanız bir telefon kadar yakınım size. Hatta sizi götürürüm. Siz iç, dış, motor dahil detaylı temizlik yaptırırken ben de dışarıda oturur, çayımı yudumlarken bir şeyler yazarım. 

Evlat Sözü Dinlemek Lazımmış!

Mayıs ayında kan tahlili vermiştim. Ferritin değerim düşüktü. Kan değerlerimi gören oğlan, "Baba, bundan sonra üç aydan üç aya değil, yılda bir kan ver. Tamam mı" dedi. Hem de iki kere tekrarladı. Tamam evlat dedim ama pek önemsemedim. 

İçimden, bendeki bu ferritin değeri düşüklüğü birkaç gün önce rutin kan vermemden dolayıdır. Üç ay sonrasına kadar ferritin değerim normale döner diye düşündüm. 

Üç ayın dolmasına iki gün kala soluğu kan merkezinde aldım. Çünkü üç dört gün kala alıyorlardı. Formu doldurup verdim. Görevli kimliğimden bilgilerime baktı. "Ramazan Abi, üç ay dolmadığı için sistem izin vermiyor. Yarın saat ikiden sonra gelebilirsin. İstersen formun burada kalsın" dedi. Olur dedim. 

Ertesi günü ikiden sonra tekrar kan merkezine gittim. Doldurduğum form emanete alındığı için tekrar form doldurmadım. 

Kan numunesi ve tansiyon ölçümünün ardından onay için doktorun odasına girdim. Doldurduğum formu incelerken kan verenlerden birinin, çıktıktan sonra bayılması üzerine doktor, "Az bekleteceğim" diyerek hastaya gidip geldi. 

Kan vermem onaylanınca kan alınan yere geçtim. Boş bir koltuğa uzandım. Kurbanlık koçun kesilmek için kendini kasaba emanet ettiği gibi ben de görevliye kendimi emanet ettim. 

Bugüne kadar ne kadar damar yolu açılmışsa açarken hiç bakmam. Acı da duymam. Bu sefer görevlinin damar araması beni işkillendirdi. Şura, bura, tamam bura derken koluma baktım. "Şuradan alacağım" diyerek gösterdi. Gösterdiği yere baktım. Damar namına bir şey göremedim. Dediği yere iğneyi batırdı. Bu iğne diğer iğneler gibi değildi. Acıttı. Koluma baktım. Görevli batırdığı yerde damarı bulamayınca iğneyle kuyu kazar gibi iğneyi sağa sola döndürerek içeriden damarı bulmaya çalıştı. Hafifçe, acıdı dedim. Yan taraftaki diğer görevli geldi. O da iğneyi çıkarmadan aynı yöntemle damarımı bulmaya çalıştı. Beceremediler. Zaten kan fazla gelmiyor deyip çıkardılar. 

Diğer koluna bakalım dedi. Bu kol daha iyi. Ona takalım dedi. Koltuğu değiştirdim. Bu sefer damar açma kolay oldu. Ağrı falan hissetmedim. 

Kan alma devam ederken gözüm sol koluma ilişti. Bu kolum şişmeye başladı dedim. Dolaptan dışı plastik buz getirdi. Koluma koydum. 

Kan verme işi bitince az dinlendikten sonra kalktım. Koluma sargıyla sarılan buz da çıkarıldı. Koltuktan inerken damar yolunu açamadığından mahcup olan görevli, "Hakkını helal et" dedi. Eyvallah, helal olsun, kolay gelsin deyip ayrıldım. 

Maden suyu içmeye geçtim. İçerken sol koluma baktım. Şişlik hâlâ vardı. Geri dönüp bir, iki saat eve geçmeyeceğim. Şu plastik buzu verseniz de kolumda biraz daha tutsam dedim. Oradaki başka bir görevli, "Buranın demirbaşı. Geri getirirseniz olur" dedi. Getiririm getirmeye. Evde de bundan çok. İsterseniz onları da getireyim dedim. "Dolaptan soğuk maden suyu şişesi versek, aynı görevi görür" dedi. 

Maden suyumu yudumlarken dışı kırmızı Kızılay yazılı, kare şeklinde bezden bir çantayı da kan vermemden dolayı hediye ettiler. İçine altı âdet içecek konmuş. 

Maden suyunu alıp bir çay bahçesinde otururken koluma koydum. 

Kolum şişerken deri altında toplanan kan dolayısıyla kolumun o bölgesi simsiyah oldu. Şişlik bir, iki gün devam etti. Kan vermemin ardından bir hafta geçmesine rağmen kolumun morarması daha tam geçmedi. 

Kolumun morarması geçmeden PTT'den, "Kızılay Kan merkezi tarafından adınıza ... barkod nolu gönderi kabul edilmiştir" mesajı geldi. Gönderi, olsa olsa ferritin değeriniz düşük olur dedim. Ertesi günü de evrak teslim edildi. Tahmin ettiğim gibi ferritin değerim düşük çıkmış. Bakalım, Kızılay'a vereceğim 25.kanı vermek ne zamana nasip olur. Bu ferritin değerini normal seviyesine çıkarmam için öyle görünüyor ki epey bir zaman gerekecek. Çünkü ferritin değerimin düşük çıkması ilk değil. Pandemide verdiğim 19.kan bağışında da düşük çıkmıştı. Yükseltinceye kadar epey uğraşmıştım.

Sonuç: Kan vermek için gittiğim Kızılay kan merkezinde, üç ayı doldurmadığım için sistemin o gün izin vermemesi; bugün git, yarın gel denmesi, ertesi günü doktor doldurduğum forma göre kan vermemin önünde bir engel olup olmadığını incelerken kan veren birinin bayılması, görevlinin damar yolunu açamaması gibi olumsuzluklar peşi sıra gelince, evlat sözü dinlemek lazımmış. Oğlanın gönlü olmayınca işte bunlar başına gelir dedim. Güya ferritin değerim düzelip oğlanın haberi olmadan gidip kan verecektim. Bundan oğlanın ruhu duymayacaktı. Aynı gün eve gelmiş, kan vermeye gittiğimden haberdar olmuş. Ardımdan kızıp köpürdü mü bilmem artık. Şu var ki sadece evlat babanın sözünü değil, baba da evladın sözünü dinlemesi gerekiyormuş. Bu da benim kulağıma küpe olsun. 

Yine bu olumsuzluklarla bana mesaj verilmiş: "Amca, 63 yaşındasın. Bırak artık kan vermeyi. Sen geliyorsun ama biz kanını almak istemiyoruz" demek istemişler. 

Kızılay'a kanımı verdim, kolum morardı ama Kızılay'ın verdiği kırmızı çantaya içişleri bakanı el koydu. İçindeki içeceklere de kan vermeyen ev halkı içmede ortak oldu. Maşallah, kan vermeye gelince yoklar. Ama içmeye gelince, "Bunlar senin kanının karşılığı. İç de ferritin değerin yükselsin" demediler. Bu arada bu değeri yükseltmek için demir açısından zengin gıdalar ve takviyeler gerekiyormuş. Bunlar da "Kırmızı et, sakatatlar (ciğer), yumurta, mercimek ve koyu yeşil yapraklı sebzeler; limon, portakal ve domates gibi besinler ve doktor kontrolünde kullanılan demir hapları veya iğneleriymiş. (Not: İzzet, ikram düşünenlere duyurulur. Zaten bu yazının kaleme alınmasının amacı da budur).

İlk denemesinde damar yolu açamayan gence kızıp gönül koydum mu? Asla. İnsanlık hali, olur böyle şeyler. Canı sağ olsun. Acemi falan değildi. Güzelce görevini yaptı. Ama beceremedi. Bu da damarlarım ince olmasına rağmen yaptığım onca kan bağışında ilk başıma gelen. Bu da nazarlık olsun.

Hasılı, siz siz olun. Sadece evlat sizi değil, siz de evladınızı dinleyin. Çünkü akıl yaşta değil, baştatır, vesselam.