22 Şubat 2026 Pazar

Kendine Yazık Eden Gençler

Başlığı böyle koydum ama gençler sadece kendine yazık etmiyor. Aynı zamanda kendilerinden beklentileri olan ailelerine de yazık ediyorlar.

Gençlere ilk başta yazık eden devletin insan kaynağı planlaması. Daha doğrusu plansızlığı. Zira gençleri geleceğe hazırlama görevi olan devletin bu görevini yaptığını söylemek safdillik olur. Adeta "Saldım çayıra, Mevlam kayıra" politikası  yürütüyor devlet.

Okumuş, fakülte bitirmiş gençlerden bahsediyorum. Bu gençler zeki mi zeki. Ama okumuş işsiz çoğu. İçlerinde pek azı şanslı. Ama büyük çoğunluğu okuyup emek sarf ettiği bölümünden iş bulamıyor. 

Çoğu içine kapanmış vaziyette. 

Çoğu plansız, programsız. 

Hepsi patlamaya hazır bir bomba. 

Çoğu dijital oyun bağımlısı. Zira boşlar. Şeytan bunların etrafında dönüp duruyor. 

Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaşı devirmiş, otuza doğru koşan bu gençler, ev bark kurmayı düşünmüyor. Çünkü ev bark geçindirecek işleri yok.

Hepsi beyaz yakalı bu çocuklara sanayi kapalı. Öyle ya kimin işine yarar bu gençler. Sanayiciye masa başında oturan değil, makine başında çalışacaklar lazım. 

İş olmayınca bu gençleri mutlu etmek de mümkün değil. 

Hiçbiri sorumluluğa yanaşmıyor. 

Toplumdan, büyüklerden kaçar gibi yaşıyorlar. Olur ya bir tanıdıklarıyla karşılaşsalar hal hatır sormadan ne iş yaptıklarını soracaklar. Bu gerçekle yüzleşmek istemeyenler kendileri gibi işsiz birkaç kafadarı yanına alarak hepsi kendileri gibi işsiz kişilerden oluşan kafelerde soluğu alıyorlar. 

Kah piknikteler. 

Kah bilgisayar başına geçip oyun oynuyorlar. 

Halı saha maçı düzenliyorlar. 

Salon sporuna yazılıyorlar. Kendimize hayrımız yok. Bari vğcudumuza bakalım diyorlar. Adeta burada stres atıyorlar. 

Geç vakte kadar oyun oynadıktan sonra yatağa bir atıp saatlerce uyuyorlar. 

Mesai kavramları olmayan bu gençlerin planlı bir hayatları da yok. 

Tüm yaptıkları etkinlikler esas dertten kurtulma üzerine kurulu. Gerçeklerle yüzleşmekten kaçarak bir nebze mutlu olmak. 

KPSS'ye hazırlanmaya bile odaklanamıyorlar. Çünkü en yüksek puanı alsalar bile önlerine mülakat çıkacak. Çoğu da mülakatta eleneceklerini iyi biliyorlar. 

Hasılı, pek azı hariç genç okumuş kitlenin geleceği yok. Kara kara düşünüyorlar. Bu yüzden bir şeye odaklanamıyorlar. 

Bu haleti ruhiye onlara mutluluk getirmez. Ne kendileri mutlu olur ne de bunları seyreden anne babaları. 

Yarını olmayan bu gençlerin zeki olmaları neye yarar? 

Mutluluğa hasret bu gençler mutluluğu bulamaz, önlerini göremezse bu ülkenin yarınları olmaz. Yarını olmayan gençliğin ülkeye yararı da olmaz. Ülke de emanet edilmez. Zaten böyle bir talepleri de yok. 

Bu zeki gençleri çok anladığımızı da sanmıyorum. Ne onlar bizi ne de biz onları anlıyoruz. 

Neden zevk alırlar, bunu da bilmiyoruz. 

Ne konuşurlar, gündemleri ne bunu da bilmiyoruz. Kafedeki masaların dili olsa da bir dinlesek. 

Maalesef bu çağın bu nesli bu toplumun yitik neslidir. Bunun müsebbibi de anne babalar, devlet, yanlış ve plansız eğitim politikamız, insan kaynağı plansızlığımızdır.

Çözüm mü? Bilmiyorum. Varsa bir önerisi olan, buyursun. 

Balık Yedirmek Nereye Kadar?

Toplumda imkanı yerinde olandan daha çok imkanı yerinde olmayan ve kendi kendine yetmeyen var.

Ramazan ayı geldiği zaman kendi yağıyla kavrulamayan insanların ihtiyacını bir nebze de olsa gidermek için inisiyatifi eline alan insanımızın sayısı da az değil.

“Efendim, bir tanıdığım var. İhtiyaç sahibi. Fitrelerinize talibiz, zekatını, sadakanı verebilirsin” diyen eksik değil.

Camiye gidiyorsun. Her cuma cami çıkışında biri resmi, diğerleri gayri resmi yardım isteyenle dolu. Aralarından kapıdan çıkmak ne mümkün.
Okula varıyorsun. “İhtiyaç sahibi olarak belirlediğimiz öğrenciler var. Bunlara hediye çeki vereceğiz. Kim ne gönderebilirse denip İban paylaşılıyor.

Kur’an kursları yardım bekler. Camiler yardıma muhtaç.

Çarşı pazarda köşe başında yolunu kesip yardım isteyen eksik olmuyor.

Markete gidiyorsun. Yardım istemek için buraları mesken tutanlar var.

Esnafta veya bir çay ocağında otururken yine yardım için gelen hiç eksik olmaz.

Milli Eğitim Bakanlığı “Maarifin Kalbinde Ramazan” adı altında okullara genelge göndererek “öğrencilerin paylaşma bilincini geliştirmeye, yardımlaşma ve dayanışma duygularını güçlendirmeye ve birlik ruhunu pekiştirmeye yönelik çalışmalar yapılmasını” istiyor. Etkinliklerde adalet, merhamet ve vatanseverlik gibi millî ve manevi değerlerin öğrencilere kazandırılması hedefleniyor. Bakanlığın etkinlik temasının merkezinde paylaşma bilinci ve yardımlaşma duygusu ön plana çıkıyor.

Ramazan paketleri hazırlanıp ihtiyaç sahiplerine gönderiliyor.

Vakıf ve cemaatler halkı fakir ülkelerin insanlarına yardım etmek amacıyla gruplar halinde ülke ziyaretleri yapıyor. Ülkeden toplayıp götürdüklerini oralarda dağıtıyor.

Sosyal yardım anlamında devlet, belirlediği kişilere harçlık mesabesinde maddi yardımda bulunuyor.

Kaymakamlıklar bünyesinde bulunan Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfı, ilçesinde tespit edilen ve yardım talebinde bulunanların ihtiyacını gidermek için harıl harıl çalışıyor.

Vakıflar, cemaatler ve dernekler bir taraftan yardım toplayıp diğer taraftan dağıtıyor.

Kurban bağışları genelde Afrika vb. ülkelere vakıf ve dernekler aracılığıyla gidiyor.

Zekât, sadaka, fitre verecekler, bildiği ve tanıdığı ihtiyaç sahiplerine yardım ediyor.

Belediyeler muhtaç kişilerin karnını doyurmak için iftar çadırları kuruyor. Vesaire vesaire. Adeta ramazan ayı geldi mi tüm ülkede bir yardım seferberliği başlıyor. Artık ne kadar kişiye ulaşıyor bu yardımlar? Bunların ne kadarı ihtiyaç sahibi, ne kadarı değil? Her ihtiyaç sahibine ulaşılıyor mu yoksa bilinen belli kişilerle mi sınırlı kalıyor? Bugüne kadar yardım görüp de yardım eden sınıfına geçen kaç kişi var ya da her yardım alan, hep yardım almaya devam mı ediyor? Yapılan yardımlar zamanında ulaşıyor mu?

Soruları çoğaltabilirim. Fazlasına da gerek yok diye düşünüyorum.

Bu kadar örnekle nereye varmak istediğimi de kısaca özetleyeyim. Verdiğim örneklerden anlaşılacağı üzere tüm ülke olarak topyekûn ihtiyaç sahiplerine balık yediriyoruz. Bir türlü balık tutmayı öğretmiyoruz. Evet, yardımlaşmak güzeldir. Ama en güzel ve sonuç alıcı yardımlaşma, balık yedirmek değil, balık tutmayı öğretmektir.

Verdiğim örneklerden hareketle ülke sadaka ülkesi görünümünde. Bundan kurtulmak gerektiğini düşünüyorum. Ramazanda, vesaire zamanda sürekli karın doyurmaya ve ihtiyaç gidermeye dayalı bu sadaka kültüründen sonuç alınmaz. Veren vermeye, alan almaya devam eder. Unutmayalım ki elden gelenle öğün olmaz. Olsa da zamanında gelmez. Bu yaptığımız taşıma suyla değirmen döndürmeye benzer. Ne yapıp ne edip muhtaç kimselerin onurunu da gözeterek bu yardımlaşma ve dayanışma geleneğini bir sisteme bağlamak gerek. Bir sisteme bağlanmadan, tek elden yürütülmeden yapılan yardımlar, pansuman tedbirin ötesine geçmez. Gelin ne yapıp ne edelim. Ama bu ihtiyaç sahiplerine balık yedirmeyi bırakıp onlara balık tutmayı öğretecek bir sistemi getirelim. Her yıl belli oranda insanımız balık tutsun. Böyle böyle sadaka görünümlü ülke olmaktan kurtuluruz diye düşünüyorum.

Cumartesi Günlüğüm

Cumartesi günü öğleye doğru sitenin su işlerini halletmek için çeşmeciler geldi.

Birkaç saat çeşmecilere eşlik ettim. Onlar geri kalan işi yaparken ben de ödemeyi vermeyenleri telefonla arayarak eksik parayı tamamlamak için uğraştım. 

O kadar yazı yazıp duyuru yapmama rağmen üç kişi ödemeye Fransız kaldı. Normal şartlarda borcumu istemem. Borcumu da gününde istemeden öderim. 

Olmayacak böyle deyip telefona sarıldım. Biri telefonum bozuk. Duyurudan haberim yok. Haydi şuradan beraber çekip gelelim dedi. Ona bankaya kadar eşlik ettim. 

Yolda giderken bir başka ödeme yapmayanı aradım. "İban gönder, hemen göndereyim" dedi. İkisini birlikte hallederim deyip İban gönderdim. Para ha şimdi ha az sonra gelecek diye banka şubesinin önünde ağaç oldum. Galiba göndermeyecek deyip geri geldim. Az sonra "İban göndermediniz" telefonu aldım. Gönderdim ama yoksa telefon numarasını mı değiştirdiniz dedim. Hayır deyince mesaja baktım. Mesajı, adıyla soyadıyla aynı isimli eski komşuma göndermişim. İbanı tekrar gönderdim. Para yatınca tekrar çekmeye gittim. 

Ödeme yapmayan şehir dışında ikamet eden bir başka maliki aradım. Son ödeme dündü. Dönüş olmadı dedim. "Telefonum bozuk. Haberim yok. İban gönder, pazartesi göndereyim" dedi. Şimdi gönder, ben ödeme yapacağım dedim. Hesapta para yok dedi. Bugün ayın 21'i, pazartesi de 23'ü. Hesabında para olmayan 23'ünde nereden bulacaktı. Çünkü maaş günü değil. Pek anlamadım ama tamam dedim. Ardından bu tür ödemeleri kiracınız yapsa, siz onunla mahsuplaşsanız dedim. "Yok, ben İban ile göndereyim. Kiracıyı karıştırmayalım" dedi. Bunu da pek anlamadım ama buna da eyvallah dedim. 

Bir diğer anlamadığım, gruptaki mesajı telefonum bozuk. Görmedim diyen, özelden gönderdiğim mesajı nasıl görüyor? Demek ki telefon bozuk olunca grup mesajını göstermiyor ama özel mesajı gösteriyor. Telefonların bu özelliğini de yeni yeni öğreniyorum. Doğrusu, böyle bir telefona sahip olmak isterdim. 

Sonunda, sağdan soldan derken çeşmecilere taahhüt ettiğim borcumu ödedim. Ama bilin ki sitenin işi olsa da para istemek çok zor. Her telefon açışımda kırmızı yüzüm iyice kızardı. Kusura bakma dedim durdum. Bu hengame ve telaşede dilencilere gıpta etmedim desem yalan olur. 

Saat 13.00 gibi çeşmecilere ödemelerini yapıp vedalaştık. Onlar evlerinin yolunu tutarken ben de çarşıya dolaşmaya çıktım. İstasyondan çıkıp Aziziye civarında buldum kendimi. Bir hırdavatçıya uğrayarak bir asma kilit aldım. Çünkü temiz ve pis su gideri için bir malikin odasının içinden işlem yapılması gerekti. Fakat ne kiracıda buranın anahtarı vardı ne de il dışındaki ev sahibinde. Mecburen asma kilidi kırmak zorunda kaldık. Kırdığımızın yerine yenisini almam gerekti. Böylece boş gezenin boş kalfası olurmuş sözünü, üzerimde hakkal yakin yaşamış oldum. Kendime iş buldum. Zaten kendine iş bulmak isteyen, ıvır zıvır angarya işlerle uğraşmak isteyeni site yöneticisi yapacaksın. O zaman iş ve her türlü angarya gelir seni bulur. 

İkindi namazından sonra bir arkadaşla birlikte şura, bura derken eve doğru yollandım. 

Yolda aldığım talimat üzere markete uğradım. Alacağımı alıp iftara yakın eve attım kendimi. 

Eve varınca ne kadar adım atmışım diye adım sayara baktım. Şaka maka 16 bin küsur adım atmışım. 9 km'yi geçmişim, 10 km'ye ramak kalmış. Bugünkü yürüyüşümü de 10 km'ye tamamlayayım diyerek çay sonrası tatlı su doldurup geldim. 

Çoğu oruçlu vakitte olmak üzere 2 saat 47 dakika yürümüşüm. 10.824 adım atmışım. 10 km yapmışım. 674 kalori yakmışım. 

Bir cumartesiyi de böylece değerlendirmiş oldum. Hem iş yaptım hem yürüyüşümü hem alışverişimi. Kim demiş oruç oruç yürünmez ve iş yapılmaz diye. Şekil A da görüldüğü gibi. 

Meraklısına, oruçta yürümeyi tavsiye ederim. Aç karna iyi yürünür, vakit geçer. İşe de kendini verince iftara ne kadar kaldı diye durmadan saate bakmaya gerek kalmıyor. 

Bilinsin ki pandemide yürümeye oruçta başladım. Oymuş, yaz, kış, soğuk, sıcak, tatil, aç ve tok demeden yürüyüşümü yaparım. Kilosu o biçim, göbeği bu biçim olanlara duyurulur.