19 Ağustos 2026 Çarşamba

Nakde Veda

Anadolu Ajansının haberine göre Bankalararası Kart Merkezi temmuz ayı itibariyle Türkiye'de; kredi kartı sayısı, 152 milyon, banka kartı, 223 milyon, ön ödemeli kart sayısı, 101 milyon olmuş. Geçen yılın aynı ayına göre kredi kartı sayısı % 11, banka kartı % 4 artarken ön ödemeli kart % 3 gerilemiş. Toplam kart sayısı % 4 artarak 476 milyona ulaşmış. 

Temmuz ayında kartla yapılan ödemelerin toplam tutarı % 37 artarak 2 trilyon 975 milyar olmuş. 2 trilyon 542 milyarı kredi kartıyla, 426 milyarı banka kartlarıyla, 7 milyarı da ön ödemeli kartla yapılmış. Aynı dönemde yapılan ödemelerde kredi kartıyla yapılan ödemeler % 38 artarken, banka kartlarında % 39 artış olmuş, ön ödemeli kartlarda ise % 43 gerileme olmuş. 

Yine geçen yılın aynı ayına göre İnternetten kartla yapılan ödemelerin toplam içindeki payı % 30 olmuş. Yıllık bazda kartla yapılan ödeme % 34 artarak 909 milyara ulaşmış. 

Kartla yapılan harcamaların ne kadarı asgarisini ödüyor? Bir de buna bakalım. İndependent Türkçe'ye göre "Kredi kartı harcamasını sadece asgarisini ödeyenler Toplam kart sayısının yarısına yaklaşmakta. Bazı dönem ve şehir bazlı araştırmalara göre kredi kartı borcunun asgarisini ödeyenler % 50'nin üzerine çıkmakta". 

Türkiye’de halk arasında eksi hesap veya artı para olarak bilinen Kredili Mevduat Hesabını (KMH) aktif olarak kullanan veya bu hesaba sahip olan kişi sayısı 32 milyonu aşmıştır. 

Kredi kartıyla yapılan alışveriş ve ek hesaptan para çekenlerin yanında kredi kartından nakit çekenlerin sayısı da az değil. “Bankalararası Kart Merkezi (BKM) verilerine göre, aylık bazda kredi kartlarıyla yapılan nakit çekme işlem adedi, aylık ortalama 11 ila 15 milyon adet arasında değişmektedir”. 

Sizi rakamlara boğduğumun farkındayım. Ben de sıkıldım bundan. Yalnız harcamaları hangi yolla yaptığımızın, ne kadarını ödediğimizin, ne kadar ek hesap ve kredi kartından nakit çektiğimizin fotoğrafını çekmek için bu rakamlara mecburen yer verdim. 

Buna göre ülkede 476 milyon kredi, banka ve ön ödemeli kart var. 

Ağırlığı kredi kartı olmak üzere bir ayda (temmuz) kartla yapılan alışveriş tutarı 3 trilyona yaklaşmış. Bu miktar geçen yılın temmuz ayına göre yüzde 38-39 artış demektir.

İnternetten yapılan alışverişin toplam içindeki oranı % 30 olmuş. 

Biz; parkta, bahçede, kafede yiyip içenlere, trafikteki araba yoğunluğuna ve son model arabalara, çılgınca alışveriş yapanlara bakarak bu millette para var, insanımız zengin diyeduralım. Bu fotoğrafta görüleceği üzere kartla yapılan harcamanın asgarisini ödeyenlerin oranı % 50, kredi kartından nakit çekenler 15 milyona, ek hesabı aktif kullananlar 32 milyona ulaşmış. 

Bu demektir ki tamamen karta yönelmişiz. Kartla harcama yapıyoruz. Asgarisini ödüyoruz, ek hesap kullanıyoruz, kredi kartından nakit çekiyoruz. 

Görünen o ki borçla yaşıyoruz. Hele ek hesap, kredi kartından nakit ve harcamanın asgarisini ödemek günü kurtarmaktır. Bu yolun müşterileri borcu döndürmek için her birkaç ayda bir başka nakit bulmak zorunda. Yani borcu borçla kapatmak zorunda. Bunlara işleyen faizi saymıyorum. 

Yine bu fotoğraf diyor ki nakit neredeyse hayatımızdan çıkmış. Ne alırsak cebimizdeki temassız kartı uzatarak ödemeyi yapıyoruz. Ekmeği bile. Tanıdığım bir fırın var. Ekmek ve gevrek satışı yapıyor. Gevrek neyse de alınan bir ekmeği bile ödemek için kredi kartı uzatanların çokluğundan ekmek satışını kaldırmak zorunda kaldı. 

Hasılı, nakit hayatımızdan çıkmış. Hoş, nakit harcayayım desen cebinde tomar tomar para bulundurmak zorundasın. Alışverişe yetmediği gibi cepte taşımak da külfet mi külfet. 

Oldu olacak, nakit basmaya son verip tamamen kartla harcama mı yapsak diyorum. En azından nakit basma masrafından devlet kurtulmuş olur, bir de kayıt dışı harcama kayıt altına alınmış olur. Esnaf nakit beklentisi içerisine girmez, biz de cebimizdeki nakitten kurtulmuş oluruz. Bunu yapmak lazım. Devlet yapmasa da zaten halkımız fiiliyatta bunu uyguluyor bile. 

18 Ağustos 2026 Salı

Kardeş Kavgaları

"İki kardeş savaşmış, ebleh buna inanmış",

"Kardeş kardeşi bıçaklamış, dönmüş yine kucaklamış",

"Kardeş kardeşi atmış, yar başında tutmuş", 

"Kardeş kardeşin ne öldüğünü ister, ne onduğunu". 

Yer verdiğim dört atasözü de kardeş üzerindedir. İlk üç atasözü, kardeşin kardeşten vazgeçemediğini, aralarında kırgınlık, küskünlük, kavga, savaş olsa bile geçici olduğunu, aralarında ebedi devam edecek bir husumetin olamayacağını ifade etmektedir. 4.atasözü de kardeşler arasındaki çekememezliğe işaret ediyor. 

Atasözlerimiz böyle dese de tarihteki kardeş savaşları ve kavgaları eksik değil. Üstelik kardeş kavgaları başka kavgalara hiç benzemez. 

Mesela;
Habil-Kabil arasında cereyan eden, Kabil'in Habil'i öldürmesiyle son bulan ve tarihin hem ilk cinayeti hem de ilk kardeş cinayeti olarak tarihteki yerimi almıştır.

Ağabeylerinin kardeşleri Hz Yusuf'a yaptıkları hepimizin malumu. 

Hz İbrahim'in oğlu İshak peygamberin soyu olan İsrailoğullarının İsmail peygamberin soyu Filistinlilere yıllardır uyguladıkları soykırımı da kardeş kavgasına örnek olarak verebiliriz. 

"Romulus ve Remus, Roma İmparatorluğunun kuruluş efsanesinde yer almış ikiz kardeşlerdir. Şehrin duvarlarının yüksekliği üzerine çıkan tartışmada Romulus ikiz kardeşi Remus'u öldürmüş ve Roma'nın tek lideri olmuştur". 

"Osmanlı'da Fetret Devri, Yıldırım Bayezid'in ölümünün ardından, oğulları Süleyman, İsa, Musa ve Mehmet Çelebi arasında 11 yıl süren, tarihe Fetret Devri olarak geçen taht kavgası”nı da burada anmak gerek. 

"Cem Sultan ve 2.Bayezid Fatih Sultan Mehmet'in iki oğlu arasında da taht kavgası olmuş. Savaşı kaybeden Cem Sultan Rodos şövalyelerine ve Papa'ya sığınmış. İki kardeş arasındaki bu kardeş kavgası uluslararası bir krize dönüşmüştür". 

Osmanlıda Fatih Sultan Mehmet'le başlayan kardeş katli III. Mehmet'le zirveye ulaşmış. Aynı gün 19 kardeşini boğdurmuştur. 

"Adolf Dassler ve Rudolf Dassler: Ticaret tarihinin en ünlü kardeş kavgasıdır. Birlikte ayakkabı üreten Alman iki kardeş, İkinci Dünya Savaşı döneminde geri dönülmez şekilde küsmüştür. Adolf Adidas firmasını, Rudolf ise yolun karşısına geçip Puma firmasını kurmuştur. Şehirleri ve fabrikaları yıllarca birbirine düşman kalmıştır".

Miras paylaşımı, kardeşlerin arasını açan, küskünlüklere sebebiyet veren, mahkemelik olan kardeşlerin sayısı az değil. Tanıdığım bir müftü, "Alo fetva hattını en çok kadınların kullandığını, müftülüğe davet ettiklerini, en çok da miras paylaşımından kaynaklı soruların sorulduğundan" bahsetti. Belli ki kardeşler arasında yapılan miras paylaşımı kadınların içine sinmiyor.  

Anne baba bakıma muhtaç hale geldiği zaman da çoğu kardeşler arasında "baktın, bakmadın" tartışması da eksik değil. 

Kan kardeşleri arasındaki kavga, husumet ve küskünlüğün yanında, aynı zihniyet aynı düşünce aynı ideoloji aynı partide omuz omuza mücadele verenlerin değişik sebeplerle ayrıştıkları zaman aralarındaki rekabet, husumet, çekememezlik had safhaya ulaşabiliyor. Bu tür çekememezliğin de kardeş kavgasından farkı yoktur nazarımda.

Hasılı, kardeş bunlar. Bugün kavga ederler, yarın bir araya gelirler diyerek kardeş kavgalarını hafife almamak lazım.

Not: Aynı çatı altında birlikte siyaset yaparken yollarını ayıran, aynı zihniyete sahip kişilerin, aralarındaki rekabeti ve çekememezliği basından okuyunca, nedense böyle bir yazı yazmak geldi içimden. Böyle bir rekabet ve çekememezliği kardeş kavgasına benzettim. Bu rekabet durulmaz ve tatlı rekabete dönüştürülmezse gelecek çok şeylere gebe olacak gibi. 

Kafe Ekonomisi

Kısa videolarda gezinirken Zafer Özarslan'a ait 2.24 dakikalık bir konuşma önüme düştü. Dinledim. Ardından konuşmanın Türkçesini yazıya geçirdim. Ekonomimizden bahsediyor. Fabrika yerine kafe çokluğundan yakınıyor. Noktası, virgülüne dokunmadan aktarıyorum:

"Sokağa bakın son iki yılda kaç kafe açıldı? Sonra haberlere bakın, aynı dönemde kaç fabrika kapandı, kaç işçi çıkarıldı?

"Türkiye en 20 milyar dolar daha cari açık verir". (Bu cümleyi bir başkası CNN Türk’te söylüyor.)

İşte Türkiye ekonomisinin özeti bu. 

Şimdi rakam vermek istiyorum. Türkiye'de imalat sanayisi 27 aydır kesintisiz küçülüyor. Aynı dönemde dönüp bakıyorsunuz, kafe ve kafe zinciri patlamış durumda. Bir tarafta üretim eriyor, diğer tarafta birbirimize kahve satıyoruz.

Bunun bir adı var: Yunanistan. 2008'de battıktan sonra tam olarak bu yaşandı. Sanayileri çöktü ve gençler ülkeyi terk etti. Ama iki sektör Yunanistan'da büyümeye devam etti. Yeme ve içme sektörü, bir de emlak sektörü. Yunan ekonomistleri de buna kafe ekonomisi ismini taktılar. Yani bir ülke üretemeyince insanlar da birbirine kahve satarak ayakta kalmaya çalışıyor. 

Neden herkes kafe açıyor? Çünkü şöyle bir matematik var arkasında. Fabrika kurmak, biliyorsunuz milyonlarca sermaye demek. Yıllarca süren izin süreci ve ucuz kredi bulmak demektir. Bugün yüzde 40 faizle kaç tane fabrika kurulabilir ki? Ama kafe öyle değil, iki ayda açabiliyorsun ve nakit ilk günden dönmeye başlar. Yani suç burada girişimcide değil. Bir ülkede üretmek kahve satmaktan zorsa herkes kahve satar. 

Ama burada şöyle bir tehlike var. Kafe ekonomisi canlı görünür değil mi? Sokaklar doludur, istihdam iyi çıkar. Siz böyle baktığınızda her şey yolundadır ama üç şeyi asla yapmaz. 

Birincisi, asla katma değer üretmez. Kahveyi ithal kahve edersiniz. Bunu satarsınız ve zincirin sonundasınız. 

İkincisi, döviz kazandırmaz. Sadece Türk lirası döndürür ve cari açığı kapatmaz. 

Üçüncüsü de bir teknoloji doğurmaz. Fabrikada mühendis yetişir, patent çıkar ama kafede öyle bir şey çıkmaz. Yani ülke meşgul gözükür ama zenginleşmez. 

Peki, böyle bir ekonomide kim kazanır? Aslında kazanan üç grup var: dükkanını kiraya veren mülk sahibi, franchise'ı satan firma ve tedarikçiler. Tıpkı 1800'lerde altın çılgınlığında, zengin olmak için altın arayanlar değil, kürek satanlar zengin olmuştur. 

Organize sanayisinde ışıklar sönerken şehir merkezinde yeni kafelerin ışıkları yanıyorsa bu, yalnızca tüketim alışkanlığının değişmesi değildir. Bu, üretimden vazgeçen bir ülkenin kendi içinde para çeviren bir ülkeye dönüşmesidir. Çünkü fabrikasını kaybeden bir ülke yalnızca istihdamını değil, teknolojisini kaybeder, ihracatını kaybeder ve maalesef geleceğini de kaybeder". Zafer Özarslan

Not: Ülke, ekonomi yönünden çökmüştür ya da çok iyi yoldadır iddiasına değilim. Çünkü ne ekonomiden ne ekonomi yönetiminden anlarım ne de siyasetten. Yazıyı kaleme almamın sebebi, konuşmada kafelere dikkat çekilmesi. Kafelerden, kafe çokluğundan ve kafelerin hıncahınç doluluğundan ben de muzdaribim. Aynı şekilde lokantaların da. Başlık da komşudan.