21 Ağustos 2026 Cuma

Çöpe Giyecek Atmayalım!

Tanıdığım yaşlı bir emekli öğretmen var. Hanımının vefatının ardından pek rahat ve huzuru kalmadı. Ne vakit geçirebiliyor ne evde durabiliyor. Eve girse de bir şekil dışarı atıyor kendini. Kah emekliler konağına gidiyor kah oğlunun peşine takılıyor. Oğlu önde, kendisi arkada ya bir yere gidiyor ya da lokantaya giriyor. 

Ara ara dışarıda dolaşırken karşılaşırım. Hal hatır sorarım. “İyiyim desem yalan olur, pek iyi değilim” der her defasında. Zaman zaman da vaktin varsa şurada biraz oturalım, laflayalım” der. 

Oğlu, elli yaşlarında var. Güçlü, kuvvetli, boylu poslu biri. Lisedeyken bir rahatsızlık geçirmiş. Atlatamamış. Hastalığı nedir bilmem ama psikolojisinin bozuk olduğunu duymuştum. 

Bir gün oğlunu çöp konteynerinin içinden bir şeyler karıştırırken gördüm. Önce kenardan uzun bir değnek buldu. Çöpün içindeki poşeti çıkardı. Poşeti yırtıp içindeki kılık kıyafetleri saçtı. Onlara bakarken çekip gittim.

Az uzaklaşınca emekli öğretmeni aradım. Hocam, kusura bakma. Senin oğlanı böyle yaparken gördüm. Haberin olsun dedim. "Hocam, oğlanın böyle bir yönü var. Çöpte giyecek namına ne bulursa toplar, eve getirir. Vazgeçiremedik" dedi. Allah yardımcın olsun deyip telefonu kapattım.

Sonra duydum ki oğlan sabahtan evden çıkar, nerede çöp konteyneri var. Hepsini dolaşır, çöpe atılan giyecekleri eve getirirmiş. Baba dışarı atsa da oğlan geri getirirmiş. 

Oğlan 15 günlüğüne tedavi için hastaneye yatırılınca oğlanın çöpten getirdiği ne kadar giyecek varsa baba çöpe gitsin diye ikinci kattan aşağı atmış, kapıcı bunları toplayarak çöpe götürmüş.

Hem oğlana hem de oğlanın dermansız bu hastalığına tahammül eden emekli öğretmene üzüldüm. Bunu ancak yaşayan bilir. Allah kimseye böyle dert hele dermansız dert vermesin. 

Bu anekdot anlatıyorum ki çöplerden bir şeyler toplayan sadece kağıt karton toplayanlar değil, böylesi psikolojik hastalığı olanlar da topluyor. 

Tanıdığım bu hastayı da görünce insanımızın olur olmaz her şeyi özellikle giyim kuşam ve elbiseyi çöp konteynerine atmaması gerektiğini düşündüm. Benim düşünmem bir şey ifade etmiyor. İnsanımızın evinde ne kadar giymeyeceği elbise varsa maalesef çöpe atıyor. Ardından bizim hasta geliyor, hepsini deşeliyor. Beğendiğini eve getiriyor. 

İnsanımız giyecek atmasa muhtemel ki bu hasta kişi eli boş dönecek, nasılsa atılmıyor diye çöp konteynerini deşelemeyecek. 

İnsanımız giyip kullanmayacağı elbise ve giyeceğini çöpe atmayıp ne yapacak denebilir. Belediyenin belli yerlere koyduğu ayakkabı, elbise geri dönüşüm kutuları var. Bence giymediklerimiz bu geri dönüşüm kutularına atılmalı. Gerisi belediyeye kalmış. İşe yararsa ihtiyaç sahibine ulaştırır, işe yaramazsa şehrin çöpünün atıldığı yere gitmesi için ayırır. 

Beslenme Kültürümüz

Sarayönü ilçesinde görev yaparken muhabbet ehli bir arkadaş vardı. Bir gün beslenme, yeme ve içme kültüründen çıktı. Mealen şöyle bir sözden bahsetti: “Sabah mükellef bir kahvaltı yap, öğle yemeğini dostlarınla paylaş, akşam yemeğini de düşmanlarına ikram et”. Bu sözü ilk defa ondan duydum. 

Gel zaman git zaman bir kış günü akşam saatlerinde ilçede bir toplantıya kalacağız. Toplantıya katılacakların çoğu da Konya’ya gidiş geliş yapanlardan oluşuyor. Akşam yemeğini ne yapar ne ederiz, toplantı ne zaman biter, hava şartlarından dolayı karanlıkta yola çıkabilir miyiz tereddüdü oluştu bizde. İlçenin yerlisi ve ilçede ikamet eden, aynı zamanda izzet ve ikram etmeyi seven bu muhabbet ehli arkadaş, “Endişe etmeyin. Toplantı geç biterse ben size akşam yemeği ikram ederim. Hatta evimde yatılı misafir ederim” der demez sözü ben aldım. Demek bize akşam yemeği yedireceksin dedim. “Evet” dedi. Demek bizi düşmanın kabul ediyorsun dedim. Ne münasebet Ramazan Hocam” dedi. Bilmeliydim, seni tanımalıydım. Ama tanıyamamışım dedim. Ben yüklendikçe Feyzi Hocam, “Ne düşmanı! Sizler benim dostumsunuz, sizi severim” türünden bir şeyler söyledi. Epey üzerine gittikten sonra mübarek, fî tarihinde “Sabah kahvaltısını çok iyi ve kendin yap, öğle yemeğini dostlarınla paylaş, akşam yemeğini de düşmanına ikram et” demiştin. Ne çabuk unuttun. Buna binaen öyle söyledim dedim. Sonrasında jeton düştü. Gerginlik ve ciddi konuşma bitti. Yerini gülme aldı. 

Feyzi Hocam, muhabbet ehli kadar konuşurken tüm vücudu da konuşan; samimiyeti vücuduna, jest ve mimiklerine vuran biri. Kulakları çınlasın.

Sonrasında da bu anekdotu birkaç tanıdığıma anlatmış. “Bana bir kızdı bir kızdı” demiş. Halbuki kızmadım. O anlattığını unutsa da geçmişle bağlantı kurmak, bu işi yaparken de ciddiyete bürünmek benim işim. 

Hocamın beslenme üzerine söylediği yüzde yüz doğru bu sözün atasözü mü, vecize mi, atasözü ise hangi millete ait olduğunu öğrenmek için yapay zekaya başvurdum. Karşıma şunlar çıktı:

Batı Dünyası (İngiliz/Amerikan): En popüler versiyonu Amerikalı beslenme uzmanı Adelle Davis’e ait olan “Kahvaltıyı kral gibi, öğle yemeğini prens gibi, akşam yemeğini ise fakir (dilenci) gibi ye” sözüdür.

Alman Kültürü: İmparator gibi kahvaltı et, kral gibi öğle yemeği ye, dilenci gibi akşam yemeği ye, şeklinde çok eski bir deyiş vardır.

Rus ve Sibirya Kültürü: Sizin belirttiğiniz “düşman” vurgusu özellikle Rus deyişlerinde öne çıkar. Rusçada “Kahvaltıyı kendin ye, öğle yemeğini dostunla paylaş, akşam yemeğini düşmanına ver” ifadesi oldukça yaygındır.

Görünen o ki bu söz İngiliz, Amerikan, Alman, Rus ve Sibirya kültürüne ait. Bahsettiğim kültürler aynı anlama gelen sözler söylemiş olsa da Hocamın anlattığı Rus-Sibirya kültürüne daha yakın. Belli ki bize Ruslardan geçmiş olmalı. Çünkü bize ait aynı anlama gelen bir atasözü ya da vecizeye rastlamadım. 

Her kimden geçmişse bu beslenme kültürünü özümsememiz gerekir diye düşünüyorum. Gel gör ki böyle bir beslenme kültürüne biz çok yabancıyız. Hatta tam tersi besleniyoruz diyebilirim. 

Herkes için söylemesem de sabah kahvaltısını çok iyi yapmamız gerekirken simit, poğaça ile geçiştiriyoruz. Yani sadece atıştırıyoruz. Öğle iş yerinde kimi benzer şeyler atıştırıyor kimi lokantaya giderek insanın uykusunu getiren hamur işi şeyler yiyor kimi de iki öğün yiyorum diyerek bir şey yemiyor. 

Tüm iştahımızı akşam yemeğine saklıyoruz. Evde hazırlanan mükellef sofraya kendimizi kaptırıyoruz. Yiyoruz da yiyoruz. Sonrasını söylemeye gerek yok. Hazımsızlık çekiyoruz. En hareketsiz kaldığımız, dinlenmeye ve uzun oturmaya geçtiğimiz bu vakitte, yediklerimizi eritmek ne mümkün. Haliyle yenen bu akşam yemekleri bize kilo ve göbek olarak dönüyor. 

Dahası, çayın yanında bir şeyler yemek, ardından çerez ve meyve türü şeyleri yemek gecenin ilerleyen vaktine kadar devam ediyor. Kısaca önümüze ne gelirse mideye gidiyor. Hele misafir gelmişse ya da misafirlikte isen tutmayın beni deyip yumuluyoruz. Sonrası yatağa rahatsız bir şekilde tok girmek; sağa, sola döne döne uyumak... Uyuyabilirsen artık. Miden ekşime mi yapar, karnın kütük gibi şişer mi bilmem. Bildiğim rahat bir uykunun çekilemeyeceği. Belki de tok mide kişiye kabus olarak döner. 

Akşam yenen bu mükellef sofra erken yense eh diyeceğim. Çoğu kimse işten geç geldiğinden akşam yemeği geç vakte kalıyor. Belki de bundan yani akşam yemeğinde ölçüyü kaçırdığımızdan olsa gerek ki çoğumuzda kilo ve anormal göbek sorunu var. 

Böyle bir yazıyı kaleme almamın sebebi de çoğu akşam 22.00-23.00 sularında yürümek için dolaşmaya çıkarım. Saat gecenin 11’ini geçmiş olmasına rağmen geçtiğim lokantaların dopdolu olduğunu görürüm. Kimi kelle paça kimi de de etli ekmek türü bir şeyler yiyor. Her ikisi de ağır olan bu yemekleri gece yiyenleri merak ediyorum. O saatten sonra ne ara mideleri biraz boşalacak ne ara uykuya dalacak ne ara uyanıp işe zamanında gidecekler. 

Görünen o ki bizim düşmana ikram edecek akşam yemeğimiz yok. Bizim bizden başka düşmanımız da yok. Düşmanımız olsa da kendimize yaptığımız düşmanlık kadar düşmanlığı düşmanımız yapamaz. Çünkü biz kendimizin, midemizin, sağlığımızın ve düzgün beslenme kültürünün düşmanıyız. Başka düşmana gerek yok.

Not: Hele bu beslenme kültürü İngiliz, Amerikan, Alman, Rus ve Sibirya kültürüne aitse tam tersini uygularız. Çünkü biz Türk’üz.

Kanalizasyon Temizliği

Bir pazar günü KOSKİ ekipleri mahallemize geldiler. Geldiklerini eve kadar gelen sesten bildim. 

Ara ara arabalarınızı yoldan çekin anonsunu da duydum. 

Temizleme aracı idi çalışan. Kanalizasyonları temizliyorlarmış.

Mahallemiz giderlerinde bir tıkanma olmamasına rağmen KOSKi'nin önceden tedbir alarak bu şekil kanalizasyon temizliği yapması takdire şayan. Çünkü bir tıkanma sonrası gideri açmaya çalışmaktan daha iyi bu yöntem. 

Mahalle giderlerini temizleme işi o gün ne vakit bitti bilmem ama gün batımına doğru alışverişe gittiğimde sadece bizim sokaklar değil, tüm mahallenin gider temizliğinin yapıldığını gördüm. Çünkü resimde gördüğünüz kanalizasyon kapaklarının olduğu çoğu yerde işlem yapılmış. 

İşlem yapıldığını da kanalizasyon kapaklarının etrafındaki asfaltın kare şeklinde kesilmesinden anladım. Belli ki evin içine kadar gelen gürültü asfalt kesmekten kaynaklı. İş bittikten sonra kesilen asfaltı dolduracak şekilde mucur yayılmış, bu şekil bırakılıp gitmiş. Belli ki sonradan başka bir ekip gelip bu kapakların etrafına yama yapacak. 

Gürültü rahatsız etse de işin içinde olası tıkanmalara tedbir olarak temizlik var. Buna eyvallah. Temizlik için daha önce yapılmış kapakların açılmasına da eyvallah. Ama kapakların etrafının kesilmesini anlamış değilim. Diyelim ki bazı kapaklar dökülen asfaltla birlikte sıkıştığından kapakların açılmasında zorlanılmış, bundan dolayı kapakların etrafı biraz kesilmiş olabilir. Eğer asfaltın kesilme nedeni bu ise tüm kapaklar mı bu şekil sıkışmış olabilir? Eğer böyleyse yani her temizlik esnasında bu şekil kapakların etrafındaki asfalt kesilecekse bu kapakların yapımında bir sorun olmalı. Çünkü kapak dediğin, buraya ihtiyaç duyulduğu zaman açılıp işlem yapılacak. İşlem bittikten sonra kapatılacak. Her işlemde böyle kesilmesi, mucur dökülmesi, sonradan yama asfalt yapılması hem iş çıkarmadır hem zaman kaybıdır hem külfettir hem de milli servetin heba olmasıdır. 

Dökülen yama asfalt da çalışanların işini iyi yapmasına bağlı. Çünkü çoğu yamalar önceki asfaltla aynı seviyede yapılmıyor. Ya biraz çukur ya da yüksek olabiliyor. Aynı seviyede olsa bile yama yamadır. Ta uzaktan görülür. Bu görüntü de hiç hoş olmuyor. Yol oluyor bir mantar tarlası. 

KOSKi'nin bu kanalizasyon temizleme usulü yani asfaltı kırması hoşuma gitmedi. Bir akşam vakti yürürken çektiğim bu fotoğrafı KOSKİ’de üst düzey çalışan bir yöneticiye gönderdim. "Buralar niçin böyle yapılıp böyle bırakılmış" diye yazdım. Aradı. "Fotoğraftan bir şey anlamadım" dedi. Yapılan işlemi anlattım. "Böyle bir uygulama bilmiyorum. Asfaltın kesilmesini de anlamış değilim. Ama kesilen yerleri bu şekil bırakmazlar. Yapılır" dedi. Ardından "Bu işlem, bazı kanalizasyon yerlerini tespit edip sisteme işlemek için" olabilir dedi. 

Sebep ve neden her neyse ama bunun yolu kırıp dökmek, kırıp dökülen yere sonradan yama yapmak ve masraf etmek değil. İş yaparken başka iş çıkarmamak gerekir. Bunun yolunu da KOSKi yetkilileri bulacaktır.