29 Eylül 2026 Salı

Milli Takım Evlere Şenlik

2026 Dünya Kupasında en erken gol yiyen ve Haiti'den sonra kupaya veda eden ikinci takım olarak tarihe geçen Milli Takım, yapılan hatalardan ders çıkarmamış olmalı ki UEFA Uluslar Lig'inde de bildiğini okumaya devam ediyor. 

Fransa ile sahamızda oynadığımız maçı kaybetsek de oynanan oyun fena değildi. Acaba İtalya maçıyla kendine gelir mi dediğimiz Millilerin ilk yarısını izledim. İlk işim televizyonu kapatmak oldu. Çünkü ne oyun vardı ne mücadele ne teknik ne de taktik. Ruh bile yoktu. 

Takım, sezon başından beri kulüplerinde varlık gösteremeyen formsuz futbolculardan ibaretti. Birkaç mücadele eden futbolcunun da sonucu değiştirmesi hiç mümkün değildi. 

Efendiliğiyle ön plana çıkan teknik direktör Montella da futbolcular kadar formsuz ve rakibi okumaktan uzaktı. Futbolcular tel tel dökülürken tedbir almayı bile düşünmedi.

Kerem ve Barş Alper sezon başından beri formsuz olmalarına rağmen her maç ilk on birde görev yapmalarını hiç anlamış değilim. 

Anlaşılan o ki futbolcusuyla, teknik direktörüyle elimizdeki malzeme bu. Biz ise bizden bir şey olmaz, bizden bir beklenti içine girmeyin diyen teknik direktör ve talebeleriyle ilgili beklenti içerisine giriyoruz ve her defasında hayal kırıklığına uğruyoruz. 

Durum bu iken umut ve beklentileri diğer maçlara tehir etmenin gereği yok. Takım baştan sona revize edilmeli. İlk başta üç yıldır takımın başında olan teknik direktöre yol verilmeli. Takıma taze kan gelmeli. Bildik ve bir cacık olmaya niyeti olmayan milli oyuncuları da kampa çağırmamak gerekiyor. 

Elde futbolcu yok, kulüplerde oynayan futbolcuların çoğu yabancı denebilir? Gerekirse adı sanı duyulmamış futbolculara takımda yer verelim. Gerekirse birkaç sezon milli takımdan hiçbir şey beklemeyelim. Öyle bir takım kuralım ki adam gibi futbol oynasın ve galibiyet serisi yakalasın. 

Bunun için radikal kararlar almak, kulüplere ev ödevi vermek gerekir. Ülkeyi yabancı futbolcu işgalinden kurtarmak lazım. Yabancı futbolcu transferini asgariye indirmek, dışa gönderdiğimiz kadar yabancı kontenjanı olabilir. Hangi kulüp dışarıya futbolcu gönderirse karşılığında o kadar yabancı alabilmeli. Kulüpler yıllardır ihmal ettiği alt yapıya yönelmeli, çekirdekten her mevkie futbolcu yetiştirmeli. Süper Lig'te olan her kulübün ilk on birinde alt yapıdan gelme belli sayıda futbolcusu olmalı. Yoksa Süper Lig'te oynamamalı.

Bunlar yspılmayacajsa boşu boşuna Avrupa, dünya ve Uluslar Ligine katılmayalım. 

28 Eylül 2026 Pazartesi

Seçimli İşe Girişen İnsanların Özellikleri

Bir yer bir makam bir mevki bir statüye seçimle geliniyorsa bu yola çıkan insanların özellikleri:

Seçimden seçime piyasaya çıkarlar. 

Seçim atmosferine girince seçmen ya da üyenin ayağına giderler. Sabahtan akşama ziyaretten ziyarete koşarlar. 

Bu zaman diliminde sureti haktan görünmeyi elden bırakmazlar. 

Seçimi kazanmak için her türlü vaadi verirler. 

Seçime giderken sosyal medyayı çokça kullanırlar. Çoğunun sosyal medyası seçimden seçimedir. Seçim bitince kapatırlar.

Halk, seçmen ve üye nezdinde şöhret olan kimseleri yanlarına almaya çalışırlar.

Güçlü rakiplerini kötüleme üzerine propaganda yaparlar. 

Kendilerine hiç toz kondurmazlar. 

Amacımız hizmet dense de kısa zamanda yüklerini tutarlar, kazandıkları servet Karun'un hazinesi mesabesinde olur. 

Bulundukları makamı kendilerine hizmet aracı olarak kullanmaktan çekinmezler. 

Nimet kendilerine, külfet üyelere, seçmelere ve halkadır. 

Asla bedel ödemezler. 

Güçlerini makamlarından alırlar. Makama güç vermezler. 

Hesap sorarlar ama hesap vermezler. 

Yedikleri önlerinde yemedikleri arkalarında olur. 

Seçime giderken kesenin ağzını açarlar. Seçim ekonomisi uygularlar. 

Oy verecek üye, seçmen ve halkı küstürmemek için radikal karar almazlar. Günü kurtarmaya çalışırlar. Bol bol gülücükler dağıtırlar. 

Tüm gayeleri seçimi kazanmak ve çıktıkları makamda ebedi olmak. Bir kazanan da kolay kolay inmez. 

Kendi ikballerini memleketin ikbalinin önüne geçirirler. 

Lafazandırlar. Gerekçe ve bahane üretmede üstlerine yoktur. 

Pireyi deve, deveyi de pire yapmada çok mahirdirler. 

Girdikleri seçimleri kaybetseler de benimle olmuyor, yerine bir başkası geçsin demezler ve köşelerine çekilmezler. Bulundukları makam ve statüyü terk etmezler. 

Yaptıklarından ve yapamadıklarından dolayı hiç aynaya bakmazlar, kolay kolay yüzleri kızarmaz. 

U dönüşü yapmada, dün dündür demede, zikzak çizmede sınır tanımazlar. 

Omurgaları yok. Prensipleri yok. Etik değerler zaten semtlerine uğramaz. 

Seçim kazanmak için dostunu düşman, düşmanını dost edinmede bir beis görmezler. 

Belli bir süre seçildikten sonra benden bu kadar deyip çekilmezler. Ölünceye kadar bu mesleği icra ederler. 

Güya üç beş yıllığına seçilirler. Adına da demokrasi derler ama padişahlık sisteminden farklı değildir. 

Not: Seçim denince akla sadece siyaset kurumu gelmemeli. Oda başkanlığından tutun da yardım kuruluşu başkanlığına varıncaya kadar tüm seçimli işler üç aşağı, beş yukarı böyle. Gelen kolay kolay gitmiyor. Buna seçimle gelme değil de seçim saltanatı dense yanlış olmaz. Seçimle gelenler içerisinde yazdığım özelliklerin istisnası yok mu? Var elbet. Ama sayıları genele göre devede kulak misalidir.

Günümüz Büyükanneleri

Büyük aileler vardı eskiden. Dede, baba, oğlan, gelin ve torun birlikte yaşanırdı. Ev büyük veya küçük herkese bir şekilde yeterdi. 

Gelin-kaynana birlikte kalırdı. Gelin kaynana arasında kavga ve gürültü eksik olmazdı. Özellikle gelinlerin kaynanalarından çok çektiği dillere destan. Türkülere bile konu olmuştur. 

Son yıllarda büyük ailelerden çekirdek ailelere döndük. Artık dede-torun, baba-evlat aynı evde kalmıyor. Yani gelin kaynana bir arada değil. Varsa da çok istisna. 

Eskiden evin erkeği çalışırken son yıllarda kadınlar da çalışmaya başladı ve evlere çift maaş girer oldu. 

Karı koca çalışmaya başlayınca doğan çocuğun bakım durumu var. Bu çocuğa kim bakacak? Karı koca ya bakıcı bulacak ya da büyükanneler bakacak. 

Bakıcıya baktıranların sayısı bir elin parmağını geçmez. Hem maddi boyutu hem de güven durumundan dolayı. Bu durumda geriye büyükanneler kalıyor. Büyükanneler arasında da çocuğa genellikle anneanne bakıyor. Anneanne, torununa ya da torunlarına bakmak için ya kızının ve damadının evinde kalıyor ya sabah erkenden eve geliyor ya da damat veya kızı tarafından evine bırakılıyor. 

Kısaca günümüz büyükanneleri torun büyütüyor. Bir nevi dadılık ve bakıcılık yapıyor. İster gönüllü ister gönülsüz. 

Çekirdek ailenin iyice yaygınlaştığı günümüzde toruna bakmak anneanne ile torun arasında sevgi ve muhabbeti artırması yönüyle olumlu. Bir diğer olumlu yönü anne ve baba gönül rahatlığıyla çocuklarını evde bırakıp işe gidebiliyor. Yalnız 60-70-80 yaşına geldikten sonra büyükannelerin hiç özel hayatı kalmıyor. Eşe, dosta gidip gelemiyor. Alışverişe ve gezmeye gidemiyor. Oturup dinlenemiyor. Hastalansa hastayım diyemiyor. Acı, zulüm, severek veya sevmeyerek sabahtan akşama mesai yapıyor. Yaptıkları bu mesaiden dolayı mesai ücretleri yok. Ben bakamıyorum. Bakmayacağım deme durumları yok. 

Kısaca anneanne ya da babaanneler oğlan, kızı büyüttüm. Benden bu kadar demesin. Çünkü sırada toruna bakma var. 

Tamam, oğlumuz ve gelinimiz çalışsın, katma değer üretsin. Yalnız büyükanneleri de düşünmek lazım. Bu konuda ne yapılır ne edilir, nasıl bir yol ve çözüm bulunur bilmem. Ama büyükannelerin biraz rahatlatılması gerekir. Çünkü onlar ne bakıcı ne dadı.

Bir de baba neyse de annenin yokluğuna dayanamıyor çocuk. Çocuk anneyi bırakmak istemiyor. Anne bir şekil gizlice kaçıyor. Çocuk dört gözle annenin işten gelmesini bekliyor. Anne gelince de peşini bırakmıyor. Annem yorgun demiyor çocuk.

Hasılı çalışan annelerin işi zor, çocuklarının da işi zor, çocuğa bakan büyükannelerin de işi zor. Demek ki zamanın ruhu ve devir böyle.