20 Eylül 2026 Pazar

Kalabalıklar Nasıl Kontrol Edilir? *

1. Korku üretilir.

Korkan insanlar sorgulamak yerine güvenilir Liman arar.

2. Ortak bir düşman yaratılır.

Öfkenin hedefi belirlenir ve kalabalıklar aynı düşmana yönetilir.

3. Toplum kutuplaştırılır.

İnsanlar, "biz" ve "onlar" diye ayrılır.

Taraf olmak düşüncenin önüne geçer.

4. Aynı söz sürekli tekrarlanır.

Bir iddia ne kadar çok duyulursa o kadar tanıdık ve gerçekleşmiş gibi gelebilir.

5. Duygular aklın önüne geçirilir.

Öfke korku ve coşku yükseldiğinde, insanlar daha az sorgulayabilir.

6. Bilgi akışı kontrol edilir.

Kalabalığın neyi göreceği neyi konuşacağı neyi unutacağı şekillendirilir.

7. Lider bir sembole dönüştürülür.

Artık fikirler değil kişiler savunulur. Eleştiri saldırı gibi algılanmaya başlar.

8. Kalabalıkları kontrol etmenin en güçlü yolu, onları kontrol edildiklerini hissettirmektir.

*Akın Gözükan'a ait video konuşmasından alıntıdır. 

19 Eylül 2026 Cumartesi

Getirisi Olmayan, Götürüsü Olan İş

2015 yılından beri çalakalem yazarım. Yazdıklarım içerisinden seçtiklerimin yayımlanması için gazeteye gönderirim. Gazeteye gönderilsin veya gönderilmesin, tüm yazılarım blogumda yayımda.

Yazdıklarımdan bir kısmını da sosyal medya aracılığıyla paylaşırım.

Yazarken cep telefonuna yazarım. 

Yazdıklarımda şu konu, bu konu yok. Hemen hemen her konuda kalem oynatırım.

Dilimin sivri olduğu söylenir.

Benimkisi yazarlık değil, koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler misali Abdurrahman Çelebi görevini üstlenmek. 

10 seneyi aşkındır yazınca yazmak bende bir hobi oldu. Yeter ki dert edindiğim bir konu olsun, yeter ki uygun zamanı olsun.

Yazdıklarımı gören, "Bu yazdıklarının bir getirisi var mı" diye soruyor. Yok, cevabı verince "Bir getirisi yoksa niye yazıyorsun? Emeğine yazık" diyor. Ben de getirisi olmadığı gibi götürüsü var diyorum.

Evet, yazdıklarımın götürüsü var. Çünkü yazdıklarımdan dolayı kademe ilerlemeyi durdurma cezası aldım ve üzerimdeki idari görev alındı. Üstelik bu cezayı müstear isimle yazdığım Barbaros ULU ismiyle aldım. 

Şöyle ki, yazılarımdan birine alınganlık gösteren bir mülki amir, alınganlık göstermiş. İsim ve şahsın belirtilmediği, hakaret ve kişiselleştirmenin olmadığı, bir suç unsurunun olmadığı, senaryo şeklinde yazılmış bir yazıdan bir insan niçin nem kapar, çok anlaşılır gibi değil. 

Yazıyı kaldıramayan mülki amir, ne yapayım ne edeyim diye düşünür. Bu yazıdan bir şey çıkmayacağını anlayınca, gazetede yayımlanan yazılarımı geriye doğru tarayarak suç arar. Beş-altı yazımda kendince suç bulur. Yazıların çıktısını alır, üzerine dilekçe ekleyerek şikayette bulunur. 

Sipariş üzere gelen iki muhakkik, "Yazılarımda siyasi içerik" bularak inceleme ve soruşturma dosyasında, kademe ilerlemeyi durdurma ile tecziye edilmemi ve üzerimdeki idarecilik görevimin alınmasını önerir. Yazılan gerekçeler de idamına karar verilmiş bir mahkuma, suyu bulandırma türünden gerekçeler. Atamaya yetkili bakan da bu raporun gereğini yerine getirdi. 

Eş, dostun hak arama ısrarı üzerine mahkemeye başvurdum. Kimi, kime şikayet edip hak arayacaksın. Bir mülki amirle bir alt memur arasında bir sorun olursa "Üst daima haklıdır, bilhassa haksız olduğu anlarda". Benimki de öyle oldu. İl disiplin kurulu, teklif edilen disiplin cezasını onamak için savunmamı dört gözle bekledi. Vali, bu kurulda olmamasına rağmen ne olur ne olmaz diyerek kurula eşlik etmiş. İlk göreve başladığım andan itibaren hiç ceza almamam, yakın zamanda aldığım başarı belgeleri, takdir belgeleri, üstün başarı belgesi ceza indiriminde dikkate alınmadı. Önerilen ceza aynen onandı. Yüksek Disiplin kurulu da hakeza. Mahkeme de verilen disiplin cezasını ve görevden el çektirilmemi uygun buldu. Maksat hasıl olunca İstinafa gitmeye gerek duymadım. Meseleyi bu şekilde kapattım. 

Daha doğrusu ben kapattım sandım. İlerleyecek kademem olmadığı için bir altı olan 1/4 maaş kesme cezası uygulandı. Başöğretmen de olamıyorum. Çünkü başöğretmenliğe müracaat için kademe ilerlemeyi durdurma cezası almamış olmak şartı var. Haliyle başöğretmen olamadığım için başöğretmen statüsünde olanların aldığı başöğretmen ücretinden de yararlanamıyorum.  Artık başöğretmen olamadan emekli olacağım.

Şu var ki belki de müstear isimle ceza alan ilk kişi benim diye düşünüyorum.

Maddi yönden kaybım olsa da aldığım disiplin cezası yüz kızartıcı bir suç değil. Benim için sevindirici yanı bu. Savunmada yazdığım gibi bu cezayı şerefimle taşıyacağım. 

Aldığım cezanın açılımı, "Bir partinin leh veya aleyhine siyasi çalışmalar yapmak". İyi de hangi parti lehine veya aleyhine çalışma yaptığım inceleme ve soruşturma dosyasında belirtilmemiş. Haktan ve adaletten ayrılmayan, dini bütün muhakkiklerimiz, hazırladıkları raporda hangi parti lehine ve aleyhine çalışma yaptığımı da belirtmiş olsaydı bana en büyük iyiliği yapmış olurlardı. En azından ben de şu partiyi tutuyorum, bu partinin aleyhindeyim derdim. Mübarekler, bir kopya bile vermediler. 

Antrparantez şunu da söyleyeyim. Aldığım cezada değilim. Yalnız muhakkik demek, isnat edilen suçun oluşup oluşmadığını incelemek ve mevzuat çerçevesinde dosyasını hazırlayacak. Mülki amirin gönlü olsun diye delili ve ispatı mümkün olmayan gerekçeler yazmak vicdana ve meslek etiğine sığmaz. Muhakkik dediğin kimseden emir almadan görevini yapar. 

Hasılı, yazdığım yazılarımın bana bir katkısı yani getirisi yok. Şekil A'da görüldüğü gibi götürüsü var. 

Ne diyeyim, canları sağ olsun. Mağduriyetim olsa da her şey para değil benim için. Para bir şekil kazanılır ve telafi edilir.

Şunu da belirteyim. Yazdıklarımdan dolayı ipim çekilse de yazılarımın arkasındayım. Bundan dolayı da aynaya bakabiliyorum. Şikayetçi olan mülki amir, amirin istediği şekilde inceleme ve soruşturma dosyası hazırlayan muhakkiler, il disiplin kurulunu etkileyerek mesleki dayanışmanın en güzel örneğini sergileyen vali ve yardımcıları, oy birliğiyle disiplin cezasını onaylayan Yüksek Disiplin Kurulu üyeleri, etkilendiğini düşündüğüm mahkeme heyeti de benim gibi aynaya bakabiliyorsa ne mutlu onlara. Onlar açısından sorun yoksa benim için No problem. 

Ölenin Ardından Okunan Hatimler


Milli Şairimiz Akif, Kur'an'ın yanlış yerde okunduğuna işaret eden dizeleri şöyle: 

"Ya açar nazm-ı celilin bakarız yaprağına
Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına

İnmemiştir hele Kur'an şunu hakkıyla bilin
Ne mezarlıkta okunmak ne fal bakmak için"

Kur'an'ın ölünün toprağına üflendiğinden, mezarlıkta okunduğundan dert yanıyor Akif. Kur'an'ın ölüler için değil, diriler için olduğuna işaret ediyor. 

Demek ki Akif'in yaşadığı dönem de günümüzden farklı değilmiş. Bugün Kur'an'ı fal için kullanmıyorsak da mezarlıkta ve yeni ölenlerin ardından okuma geleneğimiz hız kesmeden devam ediyor. 

Burada, Kur'an diriler için olsa da ölülerimiz için okunmasında ne zararı var denebilir. Mesele kar, zarar hesabı değil, önemli olan Kur'an'ı amacına uygun okumaktır. 

Her ne kadar Kur'an diriler için olsa da öleni hayırla anmak, taziyedekileri teselli etmek, ölen kimseye hediye babından Kur'an'dan aşrı şerif okumak olabilir. Bu şekil okumanın, dinleyen dirilere fayda sağlayacağı, ortama manevi bir havanın geleceği murat edilebilir. Hele okuyanın sesi güzel, üzerine bir de makamlı okursa dinleyenlere güzel bir ziyafet çekilmiş olur. 

İşi aşrı şerif okuyarak tadında ve kıvamında bırakmak varken daha cenaze defnedilmeden WhatsApp grupları harekete geçiyor. Bilgi ve haber verme amaçlı cenaze duyuruları elzem. Buna amenna. Yalnız bu tür gruplarda, perşembeden cuma akşamına kadar resim formatında cuma mesajları da yağmur gibi yağıyor. Çoğu zaman vefat mesajı cuma mesajlarının arasında kaynayıp gidiyor. 

Hatim okumanın ve cuma mesajının dinde bir vecibesi olmamasına rağmen geleneğimizde sevap olur, iyi olur düşüncesiyle devam ediyor. Ha kişinin kendisi okur, eyvallah. Gönüllüleri okur, eyvallah. Buna kimsenin diyeceği olmaz. Fakat WhatsApp gruplarında vefatın ardından hatim başlatmak, hatim okuyalım demek, haydin şu kadar cüz kaldı alan yok mu demek biraz mahalle baskısı oluyor. 

Cüz alan da sağ olsun, almayan da okuyan da sağ olsun, okumayan da. Yalnız eskiden hevesle, ibadet aşkı içinde okunan cüzler son yıllarda giderek azalmaya başladı. Kalan cüzleri birileri alsın diye bekliyorsun. Olmadı. Kalan cüzleri nazın geçen kişilere veriyorsun. Durum bu iken bir, iki kişinin hatim başlansın demesiyle sil baştan başa dönülüyor. Bu başlanan hatim nasıl bitecek diye uğraşıp duruyorsun. 

Durum bu iken âdet yerini bulsun, öncekilere okuduk, buna da okuyalım, zaten yaptığımız bir şey yok. Bu vesileyle Kur'an okumuş oluruz düşüncesiyle hatim okumaya, okutmaya ve beklenti içerisine girmeye bir son vermek lazım. Çünkü istek ve iştah yok. Zorla güzellik olmuyor. Gruplarda olan kişilerin elini de rahatlatmak lazım. 

Cenazenin ardından yaptıklarımız sadece hatimden ibaret değil. Ölenin altını üstünü görme diyebileceğimiz iskatı salat da özellikle Konya'da dini bir vecibeymiş gibi yapılıyor. 

İskatı salatı ilk defa duyanlar için kısaca değineyim: "Vefat eden bir kişinin kılmadığı farz ve vitir namazı borçlarını, geride bıraktığı malın üçte birinden fidye (sadaka) ödenerek düşürülmesi ve bağışlanması umuduyla yapılan dini bir uygulamadır". (Sorularla İslamiyet) 

Hatim ve iskatı salat yerine cenazeyi duyurmak, cenaze yakınlarına telefon açarak veya mesaj göndererek başsağlığı dilemek, vefat edenin cenazesine katılmak, imkan varsa taziye yerine yemek ya da ikramlık götürmek, orada rahmet dilemek, gerekirse Kur'an'dan bölüm okumak, taziyede vefat edenin ardından iyi şeyler konuşmak, cenaze yakınlarını teselli etmek daha uygun olanı. Cenaze sahibi de "Sağ olsun, üzüntülü günümüzde hep yanımızda idi. Sayıp geldi. Kara gün dostuymuş diye düşünür. 

Bu yazdıklarım kendi gözlemlerim ve değerlendirmem. Katılır veya katılmazsınız. İsteyen hatim okusun, isteyen de iskatı salatı ifa etsin.