28 Nisan 2026 Salı
Öğretmenlerin Eğitim ve Öğretimdeki Payı
27 Nisan 2026 Pazartesi
İyiliği Fırsata Çevirmek
Askerliği 1993 yılında Burdur'da iki aylık bedelli olarak yaptım. Hafif taburdaydım. Batarya komutanımız Mustafa isminde bir üst teğmen idi.
Kadro erlere aynı olmasa da biz bedellilere karşı çok nazikti. Dertlerimizi dinlerdi. Bazı isteklerde bulunurduk. Bazısını makul görüp uygulamaya koyarken bazıları için maddi sebepler dolayısıyla yerine getirmesinin mümkün olmadığını söylerdi.
İçimizde zengin bedelliler vardı. "Bu eksiklikleri biz gideririz" dediler. Batarya komutanı, "Arkadaşlar, yardımseverliğiniz için çok teşekkür ediyorum ama kimseden bir kuruş almayacağım" dedi. Niye dendiğinde, "Şu gördüğünüz kamelya sizden şu kadar önceki dönem bedellilerine ait. Onlar geldiğinde yeni başlanmış, inşaat halindeydi. Maddi kaynak yetersizliğinden yavaş ilerliyordu. Askerler yardımseverlikte sıraya girdi: "Çimentosu benden, kiremidi benden, demiri, tuğlası benden şeklinde. Bu yardımlar sayesinde kamelya çabucak bitti. Hizmete açtık.
İnsanımızın bu yardımseverliği çok hoşuma gitti, gözlerim yaşardı. Vay be biz ne asıl milletiz böyle. Bizdeki bu haslet hiçbir millette yok dedim.
Bir müddet sonra kapım aşınmaya başladı. Gelenler de kamelyanın yapımına destek olanlar. "Komutanım, beni bir hafta önce gönder, on gün önce gönder..." dediler. Niye dediğimde, "Kamelyanın kiremidini, tuğlasını, çimentosunu biz aldık. O yüzden" dediler. Bundan dolayı kimseden hiçbir yardım almayacağıma söz verdim dedi.
Üst teğmen izin verip askerleri daha önce terhis etti mi bilmiyorum. Bildiğim, bizim bedelli erat yaptıkları iyiliği başa kalmakla kalmamışlar, yardımseverliklerini fırsata dönüştürmüşler.
1993 yılında bizzat ağzı yanan kimseden dinlediğim bu yardımseverlik örneğini, haftanın ilk günü bir iyilikle karşılaşınca yıllar sonra yeniden hatırladım.
Şöyle ki: Evden okula 20 dakika yürüyerek gelen biriyim. Okula yüz adım mesafe kala iki tekerlekli motorlu biri yanımda durdu. Baktım dersine girdiğim bir öğrenci. Selamlaştık. "Hocam, gel bin, götüreyim" dedi. Teşekkür ederim, az kaldı, yürüyeceğim dedim. Ben binmeyince öğrenci basıp okula geçti.
Öğle arası bilinmeyen bir numara aradı. Sonradan dönüş yaptım. Öğrenci kendini tanıttı. Sabah beni motoruna almak için duran öğrenciden başkası değildi. Öğle arası 45 dakika yetmemiş olmalı ki "derse on beş dakika geç gelsem, yok yazmasanız olur mu" dedi. Böyle bir isteği garipsesem de peki, çok gecikme dedim. Öyle ya ne de olsa sabah sabah iyilik teklifiyle karşılaşmıştım.
Öğleden sonraki ilk derste yoklamayı biraz yavaştan aldım. İstedim ki izin verdiğim öğrenci gelsin. Öğrenci teneeffüs zilinin çalmasına 8 dakika kala geldi. Yani 15 dakikalık izin 32 dakikaya çıktı.
Derse gelince bir daha izin için telefon açmamasını, bir de verilen izin süresini geçirmemesini, bir daha da izin istememesi gerektiğini söyledim.
Düşündüm de verilmiş sadakam varmış. İyi ki sabahleyin motoruna binmemişim. Şayet binseydim büyük ihtimalle iki ders saatlik izin isteyecekti dedim kendi kendime.
Şu var ki ben de öğrencilik yaptım. Ama hiçbir hocamı arayıp telefonla ve yüz yüze izin istemedim. Vay be ne günlere kaldık...
25 Nisan 2026 Cumartesi
Okul Güvenliğinde Formanın Rolü
Kahramanmaraş'ta okul öğrencisinin yaptığı okul saldırısının ardından okul güvenliği adına okullarda bir dizi güvenlik tedbiri uygulamaya kondu.
Okullar aldıkları tedbirlerini Web sayfalarından yayımlamışlar. Sosyal medyada da paylaşmışlar. Ne tür tedbir almışlar diye önüme düşenlere bir göz attım. Çoğu, güvenlik tedbiri olarak ilk maddede "Öğrencinin okul kıyafetiyle okula gelmesi zorunludur" şeklinde okul formasına yer verdiğini gördüm. Bir diğeri de "Veliler okula gelmek isterlerse Web üzerinden randevu alarak gelecekler" maddesi.
İkinci maddeyi gören de veliler okuldan çıkmıyor ve aşırı veli yoğunluğu var. Öğretmen ve idareci veli görüşmesinden iş yapamıyor sanır. Çoğu veli yılda iki defa yapılan veli toplantısına ve ve okul aile birliği genel kuruluna bile katılmıyor ki sair zamanlarda görüşmek için okula gelsin. Gelen az sayıdaki veli de genelde başarılı ve sorumlu öğrenci velilerinden ibaret. Problemli çocukların velisi okula pek uğramıyor.
Güvenlik tedbirinin en başında yer alan okul forması ise ayrı bir garabet. Eğer okulların güvenliği okul formasına kaldıysa yandık demektir.
Okul formasında ne varsa artık. Öğretmen ve idarecilerin okullarda ilk yaptığı şey okul forması. Eleştiri getirdiğin zaman da "disiplin için gerekli. Öğrenci olup olmadığı belli olsun. Çocuklar arasında marka giyen olur. Diğer çocuklar buna özenir" gibi gerekçeler sunuluyor.
Bir defa kıyafetle disiplin olmaz. Olsa olsa tüm öğrencilere tek tip kıyafet giydirilmiş olur.
Farklı kıyafet giyiminde markaya özenti duyulur gerekçesi de yersiz. Çünkü cadde ve sokakta, çarşı pazarda farklı farklı markalar giyiliyor.
Bahçe ve koridorlarda dolaşan birinin öğrenci olup olmadığı da kıyafetle belli olmaz. Çünkü okula girmek isteyen bir yabancı, okul forması satan yerlerden forma alır, üzerine geçirir. Girmek istediği okula bu formayla girer. Çünkü forma satın alınırken sen o okulun öğrencisi misin diye hiçbir firma sormaz.
Anlatmak istediğim, okulun disiplin ve güvenliği okul formasıyla sağlanamaz. Kahramanmaraş okul saldırısını düzenleyen çocuğun üzerinde de belki okul kıyafeti vardı. Görünen o ki çocukları okul forması adı altında tek tip giyindiriyoruz ama etrafına zarar vermeyen tek tip insan yetiştiremiyoruz.
Okul forması firmaların işine gelir, ailelerin özellikle annelerin işine gelir.
Ne yapıp ne edip okul kıyafeti uygulamasının son bulmasından yanayım. Çünkü günümüz öğrencileri okul kıyafetini zorla giyiyor. Okullar durmadan kıyafet kontrolü yapıyor. Öğrenci okul kıyafetini çantasında taşıyor, yine giymiyor. Okula gelirken sivil kıyafetle geliyor, sınıf ya da tuvalette kıyafetini değiştirip sınıfa geçiyor, okul çıkışı formayı yine çıkarıp çantasına koyuyor. Okul idaresi ve öğretmenler kıyafet yüzünden sürekli öğrenciyle papaz oluyor.
Bir diğer husus okul kıyafetleri kış şartlarına çok uygun değil. Çoğu öğrenci okul formasının üzerine başka şeyler giyiyor. Çünkü üşüyor. Hani forman dediğin zaman gömleğin ya da kazağın altındaki formayı gösteriyor. Kışın iç kıyafet gibi giyilen okul formasının ne anlamı var?
Anlaşılan o ki okul, bahçe, koridor ve sınıflarda tek tip görünümlü kıyafet, görüntü güzelliği veriyor. Bu biz büyüklerin hoşuna gidiyor. Yalnız okullardaki sorun tek tip kıyafetten daha büyük. Dış görünüşü bırakıp içe yönelmemiz lazım. Görüntü güzelliğinden ziyade huy güzelliğine ağırlık vermemiz lazım. Çünkü her bir öğrencinin içi ayrı bir dünya. Okul güvenliği için okul, aile, rehberlik servisi, çocuk psikiyatrisi, polis, kısaca iç ve dış paydaşlar koordineli bir şekilde çalışmalı. Suça meyilli, problemli, kendine ve çevresine zarar verecek potansiyeli barındıran öğrencilerin belirlenip bunlarla ilgili yol haritası bulunmalı. Nasihat, uyarı, ceza dinlemeyen, tedaviyi kabul etmeyen, okulun huzurunu bozmaya devam edenlerin sınıf kademesine bakılmaksızın okulla ve örgün eğitimle ilişiği kesilmeli. Zorunlu eğitim yaşı ve kademeleri gözden geçirilmeli. Sınıf geçme zorlaştırılmalı. Eleme usulü yeniden gelmeli. Lise kademesi isteğe bağlı olmalı. Eski adı endüstri meslek lisesi olan liseleri MESEM'lere dönüştürerek MESEM'ler yaygınlaştırılmalı.
Problemli öğrencinin okulla ilişiğinin kesilmesi; anne baba, okul, MEM, MEB, çocuk psikolojisi bölümünün imzasıyla olmalı. Sorumluluk ve yetki sadece okulda olmamalı. Çünkü sorumluluğun okulda olduğu durumlarda öğrenci örgün eğitimin dışına çıkarıldıktan sonra da okula düşmanlık besleyebiliyor.
Okul güvenliği adına okullarda sabah içtimasında tüm öğrencilerin üst başının ve çantasının aranması uygulamasından da bir an evvel vazgeçilmelidir. Çünkü bu uygulama tüm öğrencileri potansiyel suçlu görme şeklinde anlaşılabilir.
23 Nisan 2026 Perşembe
Havanız Batsın!
21 Nisan 2026 Salı
Aha Bir Delil Karartan Daha
Kur'an kursunda okurken hocamızın bir sopası vardı. Bu sopadan erkek öğrenciler çok çekti. Çünkü sopa her gün erkeklerin üzerinden geçerdi.
Üzerinde "Aklı başında, beş yaşında" yazılı idi.
Sopa çok yönlüydü.
"Yaramazlık yaptın, al sana sopa",
"Dersi veremedin, iyi okuyamadın, al sana sopa".
Sopa kollara vurulurdu. Gömleği sıyırıp bakınca acısından kolda sopanın kıpkırmızı izi olurdu.
Dayaktan kaçmak mümkün değildi. Nasılsa hocanın önünde ders okuyan meyyit gibiydik.
Eve gidip hoca dövdü de diyemezsin. Çünkü ev halkı hocanın vurduğu yerde gül bitmesini bekliyordu.
Bazen sırasında otururken sağa sola bakan da sopadan nasibini alırdı. Sopa bir atılır, kafaya mı gelir, göze mi? Şansına artık.
Hiç dövecek bir ortam olmazsa, hoca kendi eline vururdu.
Olmayacak böyle. Bu deynekten kurtulmamız lazım deyip bir hafta sonu, bir iki arkadaşla birlikte kursa girdik. Sopayı alıp ya kırdık ya da yaktık. Bu eylemin hem fikir babasıyım hem de failiyim.
Pazartesi, bilerek kurs hocasından sonra derse geldim. Sınıfın yarısı kız yarısı da erkekti. Erkekler yoktu sınıfta. Selam verip hocanın yanına vardım. Selamımı aldıktan sonra "Arkadaşların yan sınıfta. Deynek yok. Yanlarına git, onları bir sorgula" dedi. Ben de arkadaşların yanına gidip hanginiz kırdı, söyleyin dedim. İçlerinde benim kırdığımı bilen olduğu halde sen kırdın, bize niye soruyorsun demedi. Ardından hocaya geldim. Sopayı kıran belli değil dedim. Sonra arkadaşlar da sınıfa geldiler.
Bizim sopadan kurtulma sevincimiz uzun sürmedi. Çünkü hoca bir arkadaşı görevlendirdi. Git, ağaçtan bir sopa kes gel dedi. O arkadaş da az sonra bir sopayla geldi. Sopa gelince biz üzülürken hocanın sevincine diyecek yoktu. Çünkü sopa ve dayak hocanın yaşam sevinci idi.
Küçüklüğümde başımızdan geçen bu anekdotu anlatmanın sebebi, Gülistan Doku cinayeti dosyasındaki delilleri karartan, dönemin valisinden önce bendim. Yani validen önce delil karartmayı ben yaptım. Çünkü sopayı kıran olmama rağmen sopadan haberi olmayan masumları ben sorguladım. Valinin karartması yani foyası altı yıl sonra ortaya çıkarken benim foyam ise 1977 yılından beri hala ortaya çıkarılamadı. İtirafsa itiraf. Bunun bilinmesini istiyorum. Bakmayın, dönemin Valisi kadar gündem olmadığıma. Beni üzen de bu.
20 Nisan 2026 Pazartesi
MEB Bakanı İstifa Etmeli mi?
Önce Şanlıurfa, akabinde Kahramanmaraş’ta meydana gelen okul saldırılarının ardından, bir kesim, “Bakan istifa” demeye başladı. Diğer kesim de “Dik dur, eğilme, bu millet seninle” hastagları açtı.
Normal şartlarda bu ülkede hemen hemen her alanda infiale sebebiyet veren bir olay vuku bulduğunda, siyasi sorumluluk gereği istifa edilmesi taraftarıyım. İlgili kişinin sorumlu olup olmamasına, suçlu olup olmamasına bakmadan istifa müessesesi bu ülkede işlemelidir.
Bir diğer husus da nasıl ki futbol maçlarında bir takım beklemediği bir mağlubiyet aldığı zaman bazı teknik direktörler mağlubiyetin faturasını hakeme çıkarırken, kendine güvenen bazı teknik direktörler, mağlubiyetin sorumluluğunu üstleniyorum açıklamasına yer verirler. Halbuki teknik direktör sahaya 11 futbolcu çıkarmış. Maçtan önce gerekli taktikleri vermiştir. Sahada futbolcular oynuyor. Futbolcular iyi oynamasa bile teknik direktörler mağlubiyetten kendilerine pay çıkarırlar. Futbolda böyle güzel örnekler varken niçin siyaset ve diğer alanlarda da olumsuzluklar vuku bulduğunda sorumluluğu üstlenmek olmasın. Bazen sorumluluk üstlenilir. Bakar ki olumsuzluklar peşi sıra gelmeye devam eder. Son çare istifa ediyorum denerek emaneten oturduğu koltuğu bir başkasına devreder.
Bu genel çerçeveden sonra okul saldırılarının ardından Milli Eğitim Bakanı’nın istifasını istenmesi doğru mu? Açıkçası doğru bulmuyorum. Çünkü bu saldırılarda istifayı gerektiren bir durum söz konusu değildir. Niçin? Çünkü okul saldırısı özellikle Kahramanmaraş saldırısı okul öğrencisi tarafından yapıldı. Öğrencinin çantasının içerisinde tabancayla geleceğini kim kestirebilir? Tüm öğrenciler içinde kitap ve beslenmesi olacak şekilde okula çantasıyla gelir. Bugüne kadar bu çantalar hiç aranıp kontrolden geçmez. Okulun girişinde özel güvenlik olsa bile aranmaz. Çünkü bilinir ki öğrencinin çantasında okul malzemesi olur. Bakmayın, bu saldırılar sonrasında öğrencilerin üst başının ve çantasının arandığına. Yarın bir veli, “Üstünün aranmasından dolayı çocuğum morar yönünden çöktü, psikolojik sıkıntıya girdi” şikayetiyle savcılığa başvursa, büyük ihtimalle öğrencilerin üst baş kontrolü yasaklanır.
Ha bu demek değildir ki öğrencinin okula ne getirdiği hiç kontrol edilmeyecek. Okul disiplin kurulunun alacağı kararla bazen sınıflarda kontrol yapılabilir, şüphelenilen çocuğun üstü başı ve çantası aranabilir.
Kısaca Kahramanmaraş saldırısında okula saldırı içeriden. İçeriden saldırıyı da önceden tespit edip müdahale edebilmek çok zordur. Çünkü hırsız içerideyse kapı kilit tutmaz misali, öğrenci görünümlü saldırganın saldırısını önceden kestirmek mümkün değildir.
Uzatmadan, Kahramanmaraş saldırısında Bakan’ın istifasını gerektirecek bir durum söz konusu değildir.
Okula saldırı dışarıdan olsaydı, o zaman okul girişinde güvenlik tedbiri alınmadığı ve okullara güvenlik verilmediği için Bakan sorumlu tutulabilir, istifaya davet edilebilirdi. Bu durumda Bakan’ın istifası uygun olurdu.
Hülasa, bu olay sonrasında “Bakan istifa”, “Bakan’ın yanındayız” demekten ziyade bundan sonra okullarda iç ve dış saldırı olmaması için bir önerimiz varsa buna dair öneriler sunalım. Çocukların daha güvenilir ortamlarda eğitim ve öğretim yapması için Bakan’dan tedbirler almasını isteyelim. Eksiklikleri, güvenlik zaafını ortaya koyalım. Hiçbir önerimiz yoksa susalım, ölenlerin ve yaralananların acısına ortak olalım. Aynı şekilde Bakan’ın yanındayız demeye de gerek yok. Her bakan gibi Bakan da üzerine düşen görevi yapacak. İstifa ve destek açıklamalarıyla kutuplaşmanın esiri olmayalım. Bu kutuplaşmayı gören saldırıya muhatap olan aileler, inanın, “Biz can derdindeyiz, bunlar ise post derdinde” der. Lütfen kayıkçı kavgamızı az ötede yapalım.
Okul Saldırılarının Ardından
Şanlıurfa ve Kahramanmaraş illerimizde cereyan eden okul saldırıları devleti ve kurumları harekete geçirdi.
Okullarda güvenlik tedbirleri had safhaya çıkarıldı.
Her okula en az iki polis, polisin yeterli olmadığı yerde gece bekçisi görevlendirildi.
Sabah derse girerken tüm öğrencilerin üstü arandı, çantaları kontrol edildi.
Görünen o ki iki ilimizde vuku bulan menfur olay bize yetti de arttı. Artık yoğurdu üfleyerek yiyoruz.
Alınan bu tedbirler yeterli olur mu? Belki bazıları için caydırıcı olabilir. Ama tüm öğrencilerin girişte üzerinin ve çantasının yoklanması çoğu öğrencinin hoşuna gitmeyebilir. Kendilerinin potansiyel suçlu görüldüğü şeklinde anlaşılabilir ve içlerinde incinen çıkabilir, bazıları psikolojik sorun yaşayabilir.
Yüzlerce öğrencinin her sabah üstünün aranması zaman kaybına sebebiyet verebilir. Bu da ilk ders saatinin yarısının geçmesi demektir.
Tedbirler ve alınan güvenlik önlemleri ne kadar faydalı olacak, bunu zaman gösterecek. Temenni ederiz ki Kahramanmaraş saldırısı dışında okullarımız böyle menfur bir olayla bir daha karşılaşmaz.
Şu var ki okullarımızın çoğu Nasrettin Hoca'nın türbesi gibi. Kapı kapalı olsa da ihata duvarlarında atlayabilme durumu var. Birden fazla giriş ve çıkışı olan yerler var. Okul öğrencisi olduğu halde okula, öğrencilere zarar vermeyi düşünen bir öğrenci isterse bunu bir şekilde gerçekleştirebilir.
Yalnız bu iki okul saldırısı özel okullara yönelmeyi biraz artıracak. Okul saldırıları yola dehşete kapılan ve imkanı biraz yerinde olan anne ve babaların, daha güvenli diye özel okulları tercih edeceğini düşünüyorum.
Bir diğer husus da bekçi veya polisin her gün okulda nöbet tutması uzun vadede diğer zafiyetleri beraberinde getirecektir. Polis ve bekçilerin okullarda çalışarak normalin üzerinde çalışmak suretiyle esas işlerini aksatma durumu söz konusu. Mesela okullarda gündüz görevli olan bekçilerin gece görev yapabilmesi çok zor. Bir de bu şekil taşıma suyla değirmen dönmez. Gidişat, okullara özel güvenlik vermeye doğru gidiyor. Bu da okulların temizlik işini tam oturtamayan devletin ayrıca özel güvenlik görevlendirmesi bütçeye artı yük getirecektir.
Aslında okul ortamlarını daha güvenli yapmanın yolu, her okulun girişine X-Ray cihazlarının konması. Okulun mevcuduna göre birden fazla bu cihaz konabilir. Okula gelen öğrenci ve ziyaretçiler bu cihazdan geçirilebilir. Böylesi daha güvenli daha kolay olur. İnsan onurunu korumak olur.
X-Ray cihazlarının da bir maliyeti olur ama devlet bir defa masraf etmiş olur.
18 Nisan 2026 Cumartesi
Reklam Yapmayalım*
Şanlıurfa'nın ardından Kahramanmaraş'ta vuku bulan, öğrenciler ve bir öğretmenin ölümü ve yaralı öğrencilerle sonuçlanan okul saldırısı, toplumda büyük bir infiale sebebiyet verdi.
Haliyle toplum olarak üzüntülüyüz. Esas üzüntüyü çeken ise ölen çocukların ailesi, saldırıda yaralanan çocuk ve aileleri. Zira ateş bu evlere düştü. Bu öğrenciler ve aileler yaşadıkları müddetçe bu acıyı derinden hissedecekler.
Olayın olduğu okul öğrencileri, olayın tanıkları, kıl payı ölümden kurtulan o küçücük sabiler yaşadıkları bu süreci kolay kolay üzerlerinden atamayacaklar.
Bu iki okulda görev yapan hizmetli, öğretmen ve idareciler de yaşadıkları bu süreci kolay kolay unutamayacaklar.
Olan oldu, ölen öldü. Bu aşamadan sonra bu süreçten, şu ya da bu şekilde etkilenen; öğrenci, öğretmen ve velilerin rehabilite edilmeleri üzerine kafa yormak gerek.
Unutmaları ve etkilenmemeleri mümkün olmasa da ne yapıp ne edip, olaydan birinci derece etkilenen çocuk, aile, öğretmen ve yöneticilere bu süreci unutturmaya çalışmak lazım. Çünkü öyle de olsa böyle de olsa bu hayat devam edecek onlar için.
Okullarda bir daha böyle menfur olayların olmaması için öğrenci, veli, öğretmen, idareci, anne baba, devlet ve toplum olarak neler yapabiliriz? Bir daha anaların ağlamaması için ne üzerimize düşen görevler nelerdir? Esas bunun üzerine yoğunlaşmak lazım.
Yapmamamız gereken tek şey, Kahramanmaraş'taki katliamı gerçekleştiren çocuk. Bu caniyi gündemden düşürmek gerek. "Çocuk şunu yapmış, bunu yapmış, şöyle öldürülmüş, babası onu atış poligonuna götürmüş, çocuğun profilinde falan okul saldırısını düzenleyen falanın resmi varmış, şunları yazıp paylaşmış, çocuk şöyle bir çocukmuş..." türünden yazı, çizi ve konuşmaların bir faydası yok. Hazırında zararı olur. En azından reklamın kötüsü olmaz türünden gıyabında reklamını yapmış oluruz.
Ne demek istiyorum? Belli ki çocuk içine kapanık, çevresiyle uyumlu olmayan, çevresi ve arkadaşları tarafından dışlanma sendromu yaşayan, kendisine ve çevresine zarar verme potansiyelini taşıyan; ailesiyle problemli, okuluyla ve okul arkadaşlarıyla sorunlu ve hep sorun olan biri.
Normal hareketleri sergilemediği için dışlanma psikolojisi yaşayan çocuk ve kişilerin haletiruhiyesi farklı olur. Bu tipler "Ben deli miyim" diye tedavi de kabul etmez. Ne yapıp ne edip eli kelepçeli hastanede tutulmalı bu tiplerin. Okula gönderilmekten ziyade hastanede tedavi altına alınması gereken bir tipin topluma kazandırılsın diye okulda tutulmasının acı faturasını hep birlikte gördük.
Elbette bu çocuk ve çevresine zarar verme potansiyeli olanlar uzmanları tarafından masaya yatırılmalı. Acı sonla karşılaşmamak için çözüm önerilerini bulmalılar. Bu da kapalı kapılar ardında olmalı. Bu çocuk üzerinden TV, Youtube, sosyal medya ve sanal alemde konuşmak, yazışmak ve paylaşım yapmak reklamdan başka bir şey değildir. Çünkü psikolojik sorun yaşayan sadece bu çocuk değil. Bu çocuk gibi aynı hayat ve sendromu yaşayan nice çocuk ve gençler vardır bu ülkede. Bu çocuk hakkında bu kadar konuşup adından söz etmek, bu tip hasta ruhlu çocuk ve gençleri harekete geçirebilir. Çünkü bu tipler, "Varlığımızı hissetmeyen ve bizi dışlayan çevremize zarar vererek adımızdan söz ettirebiliriz. Bu çocuk da bunun örneği" payı çıkarabilir bu reklamlardan. Kısaca, hazırında eşeğin aklına karpuz getirmeyelim derim.
*19.04.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
17 Nisan 2026 Cuma
Slovenya'da Bir Meslek Lisesi
15 Nisan 2026 Çarşamba
Okullar Teksas Olmamalı*
Epeydir gündemden uzağım. Ne haber izledim ne de gündemi takip ettim. Haliyle olaylara ve gündeme Fransız’ım. Yarım yamalak haberdar olduğum konular üzerinde de kalem oynatmadım.
Önce Şanlıurfa Siverek'te bir meslek lisesinde, okulun eski öğrencisi, pompalı tüfekle okula gelip 16 kişiyi yaraladı. Ertesi günü Kahramanmaraş'ta bir ortaokulda beş tabancayla okula gelen okulun 8.sınıf öğrencisi de 9 kişiyi öldürdü, 13 kişiyi de yaraladı.
Her iki olayın failleri de getirdikleri silah ve tabancayla intihar etti.
Olayın ardından inceleme ve soruşturmalar başlatıldı. Devlet yetkilileri de olay yerine gitti.
Okullarda meydana gelen bu menfur olaylar üzerine seslerini duyurmak amacıyla eğitim sendikalarının çoğu iş bırakma kararı aldı.
Peşi sıra cereyan eden bu iki olay gündeme oturdu. Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz dedirtti hepimize. Dilerim ki bu iki olay münferit olur ve arkası gelmez ve son olur.
Ölenlere Allah'tan rahmet, ailelerine başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyorum. Bu iki olayın cereyan ettiği okulların öğretmen, öğrenci ve velilerin bu süreci kolayca atlatmasını temenni ediyorum.
Bu konuda ne yazıp çizsek boştur. Çünkü sözün bittiği yerdeyiz. Kalemin değil, silahların konuştuğu yerde konuşmanın ve yazmanın bir gereği yok. Zira mürekkebe kan bulaşmıştır.
Mürekkebe kanın bulaşmasıyla elim yazmaya gitmedi. Hatta "Bugün eylemdeyim. Yazmıyorum" yazıp gazeteye göndererek yazımın bu şekil çıkmasını bile düşündüm. Sonra vazgeçtim. Çünkü önümüzde bir cenaze var, bu cenazenin kaldırılması gerek. Okullar da bizim, ölenler de bizim çocuğumuz ve öğretmenimiz, öldürenler de bizim çocuğumuz.
ABD'de bu tür okul saldırıları pek eksik olmaz. Zaman zaman haberlere konu olur. Görünen o ki okul cinayetlerinde biz de ABD gibi olmaya doğru gidiyoruz. Dilerim ne Teksas oluruz ne de ABD.
Münferit ve son olmasını istediğim bu menfur olay üzerine suçlu arayacak değilim. Okullarda güvenlik zaafı var demeyeceğim. Ki var zaten. Yalnız şu bir gerçek ki öldürdükten sonra intihar etmek suretiyle ölümü göze alan kimseler için ne kadar tedbir alınırsa alınsın, bu şekil gözü dönmüş kişiler, eylemini bir şekilde gerçekleştirebilir. Bu demek değildir ki tedbir alınmasın. Mutlaka tedbir alınmalıdır.
Beni üzen, olayın faillerinin 14 ve 19 yaşında olması. Bu yaşta bu çocuklar nasıl bu hale geliyor, nasıl gözü dönüyor, bunu anlamak zor.
Bana ilginç gelen, 14 yaşındaki çocuğun çantanın içinde beş tabancayla gelmesi. Bu çocuk bu kadar tabancayı nasıl elde etti? Eğer çocuk babasına ait tabancalara bu şekil kolayca ulaşabiliyorsa vay halimize.
Uzatmadan, okulların daha güvenli olması için ne yapılabilir?
Zorunlu eğitim gözden geçirilmeli. Okumak istemeyen, okulda devamlı problem çıkaran, sınıfın altını üstüne getiren, adeta ben okumak istemiyorum diye bağıranları illa mezun edeceğiz, ortaokul ve lise mezunu yapacağız sevdasından vazgeçilmelidir. Zira zorla güzellik olmaz. Oldurmaya kalkarsak da bu şekil acı tablolarla karşı karşıya kalırız.
Hangi okul kademesi olursa olsun, okula girişlerde önleyici ve caydırıcı tedbirler alınmalı. Tek tip okul forması, saç, sakal, bıyık, kısaca kaporta kontrolü sevdasından vazgeçilmeli. Sadede gelmeli. Okulların ihata duvarları herkesin atlayıp girebileceği ve kaçabileceği şekilde olmamalı. Okula tek giriş olmalı. Öğrenci, veli, ziyaretçi ve misafir kontrol ile alınmalı. Her gelen elini, kolunu sallayarak okullara girmemeli. Bu konuda teknolojinin imkanlarından yararlanılmalı. Okul girişlerine caydırıcı olması bakımından güvenlik konabilir. Okula girecek olanın yüz okuması yapılabilir. Çantasında ve üzerinde neyle geçtiğinin tespiti için X-Ray cihazı konabilir. Yüzü okunmayan ve üzerinde yasaklı malzeme olan okul bahçesine girememeli.
Öğretmenin ve okul yönetiminin devam ve devamsızlık için yoklama fişine yazması uygulaması yerine, her sınıf girişine konacak yüz okuma ve otomatik kapı aracılığıyla yoklamanın yapılması uygulamasına geçilmelidir. Bu önerime ne alaka denebilir. Basının yazdığına göre Siverek'teki açık lisede okuyan öğrenci, devamsızlıktan kaldığı için açık liseye gitmiş. Büyük ihtimalle bu öğrenci, devamsızlıktan kalmasının suçlusu olarak okulu gördü. Yüz okuma uygulaması bu mazereti ortadan kaldırır. Derse geç gelmenin de önüne geçer.
Kısaca, okullar herkes için yol geçen hanı olmaktan kurtarılmalı. Okullar, öğrenci ve öğretmen için en güvenilir yerler olmalı. Çocuğunu okula gönderen velinin de gözü arkada kalmamalı...
*16.04.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
17 Mart 2026 Salı
Hayatın İçinden Bir Seminer Programı *
Öğretmenler iki ara tatil, sene sonu ve sene başı olmak üzere mesleki çalışma adı altında seminere tabi tutulur.
MEB seminerleri bazen yüz yüze yapmakta. Bazısını da uzaktan eğitim yoluyla yapmaktadır.
Kasım ayında uzaktan yapılan seminer öğretmenler için bir Çin işkencesiydi. Gereksiz detaya inilmiş, aralarda değerlendirme yapan, bölüm sonlarında sınava tabi tutan bir seminerdi. Hepsinden öte öğretmenine güvenmeyen bir seminer programı görüntüsü vardı. Mesleki çalışma yapan öğretmen, bir eliyle semineri dinlerken diğer eliyle de ilerle butonuna basmak zorundaydı. Sisteme girmek mesele idi, devam etmek hakeza, bitirmek de öyle. Sistemin sık sık atması, tekrar girmek başlı başına sorun idi. Donması da eksik değildi.
Kasımdaki bu seminer sosyal medyaya düşmüş, MEB eleştiri yağmuruna tutulmuştu.
MEB tüm bu eleştirilere kulak vermiş olmalı ki Mart 2026 seminer programını çok güzel hazırlamış. İçeriğinin güzelliği kadar faydalı üstelik. Bu mesleki çalışma sadece öğretmenlere değil, aynı zamanda veli, öğrenci ve vatandaşa da faydalı olur. Ben olsam, şifresiz bir şekilde MEB'in ana sayfasına bu semineri koyarak tüm vatandaşların izleyip dinlemesine imkan sağlardım.
Kadir gecesi günü 00.00 gibi başladım semineri dinlemeye. 2,5 saat kadar sürdü. Kopmadan, sistem atmadan elimde telefon bir solukta dinledim.
Gereksiz detaya inmeden ve bilgiye boğmadan hayatın içinden bilgiler içeren bu mesleki çalışmayı çok beğendim ve MEB'i takdir ettim. Buradan bu seminer programını, bu içeriği hazırlayan, planlayan, onay veren, sunuma hazır hale getiren tüm iç ve dış paydaşlar nazarımda bir teşekkürü hak etmiştir.
Bu konuya değinmişken seminer başlıklarına da yer vermek isterim:
1.Dijital çağda öğretim,
2.Eğitim ortamlarında dijitalleşme,
3.Dijital öğretim süreçleri ve aktif öğrenme,
A-Yenilikçi öğrenme alanları spektrumu,
B-Öğrenme ortamlarını bugünü ve yarını.
4.Eğitimde yapay zeka
A-Eğitimde yapay zeka ve yapay zeka okuryazarlığı
B-Eğitim ve yapay zeka ilişkisi
5.Dijital etik ve güvenli iletişim
A-Veri koruma ve gizlilik yöntemleri,
B-Siber güvenlikte etik konular.
Özellikle 5. bölümde işlenen konular bu dijital çağda her birimizi yakından ilgilendiren önemli bilgiler içeriyor. Güvenli İnternet kullanımı, bilgilerin korunması ve çalınması, şifre alma, siber şiddet ilk aklıma gelen içerikler. Hepsi bizi korumaya yönelik bilgiler.
Bundan sonra yapılacak tüm seminerlerin bu şekil hayatın içinden olması en büyük temennimdir.
*19.03.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
14 Mart 2026 Cumartesi
Suriyeli Gözüyle Devletsiz Kalmak
2016-2021 yılları arasında kiracı olarak bir villaya taşınmıştım. Aynı sitenin içinde beş yıl boyunca komşuluk yaptığımız, gidip geldiğimiz iki Suriyeli kardeş vardı. "Bir Taşınma Hikayesi" başlıklı yazımda bu iki kardeşten bahsedeceğim demiştim.
İki kardeş aynı villada kalıyordu. İkisi de evli idi. Sanırım bacanak idiler aynı zamanda. Villanın bir katında biri, diğerinde öbürü oturuyordu. Villanın giriş katında büyükçe bir salon, wc ve mutfak vardı. Giriş katı ortak kullanıyorlardı zannedersem.
Bu iki kardeş, iç karışılık dolayısıyla Suriye'den Konya'ya göç etmiş, binlerce Suriyeliden ikisi idi.
Babaları doktormuş. Ayrılmasına izin vermemiş Beşşar Esad. Babalarını bırakarak Şam'dan Konya'ya gelmişler.
Her iki kardeş de ilahiyat fakültesinde Arapça derslerine giriyordu o zaman. Bir tanesi güzel Türkçe konuşurken, abisi, konuştuğumuzu anlar fakat Türkçe cevap veremezdi. Kardeşi yokken bizimle bir konuyu konuşması gerektiğinde tercümanlık yapsın diye küçük çocuğunu yanında getirir, o şekilde anlaşırdık.
Pandemi döneminde dükkan açmak için çalışanlarına izin almaları gerekiyormuş. Bunun için resmi makamlara dilekçe ve bazı evrakı sunmaları gerekiyormuş. Türkçe konuşan kardeşi aradı, hocam yazıcı var mı diye. Var dedim. Abim, yarın gelse de yazıcıdan çıktı alabilir misin dedi. Yarın değil, şimdi gelsin, yardımcı olayım dedi. Akşam 23.00 suları idi. Oğluyla beraber geldi Türkçe konuşamayan. Rahatsız ettiğine dair birkaç defa özür diledi oğlu aracılığıyla. Problem yok, sıkıntı etme dedim ise de rahatsızlık verdiğine dair mahcubiyet yüzünden okunuyordu. Flaştan evrakları açıp dilekçe ve evrakı düzenledim. Kaç nüsha istedi ise çıktı alıp verdim. Borcunu sordu. Para vermek için israr etti. Borcunuz yok. Bunun lafı olmaz dedim. Giderken tekrar özür dileyince, oğluna, şu babana söyle bir defa daha özür dilerse problem olduğunu ve rahatsız ettiğini söyleyeceğim dedim. Elini göğsüne götürerek yarım Türkçesi ile tamam, teşekkür ederim deyip ayrılmıştı.
Bu iki kardeşin, çocuklarının ve TEOG sonucuna göre yeğenlerinin okullara yerleşmesinde ne zaman bir teşriki mesaim ve katkım olsa nezaketlerine ve efendiliklerine hayran kaldığımı ve takdir ettiğimi belirtmeliyim.
Bu iki genç Şamlı Suriyeli ile birkaç yıl komşuluk yaptık. Konuşmaları, hal ve tavırları çok efendice idi.
Yolda beni gördükleri zaman dururlar, gideceğim yere kadar götürürlerdi.
Evlerine misafir olduk, evimize misafir geldiler.
Kestiğim kurban etinden pay verdim. Kabul etmediler.
Bir süre sonra Türk vatandaşlığına geçtiler. Vatandaşlığa geçtikten sonra Şam usulü tatlı dükkanı açtılar.
İlahiyatta öğretim üyeliği görevini niye bıraktınız dediğimde, "Daha önce yabancı statüsünde sözleşmeli olarak derslere girdik. Ne zaman ki Türk vatandaşı olunca, fakülte," Siz artık derslere giremezsiniz. Türk vatandaşı oldunuz. Burada ders okutmak için Ales'e girmeniz gerekir" demiş. "Ales de bize göre değil" deyip tatlı dükkanı açtılar.
Çarşıdan geçerken beni gördükleri zaman dükkandan çıkıp dükkanlarına oturttular, tatlı ikram ettiler. Sattıkları tatlıları da birinci sınıf. Bizimki gibi şerbetli değil. Tatlının her bir tarafı Antep fıstığı ile dolu. Elini batırmadan, eline çatal almadan çerez yer gibi yiyorsun.
Kısa zamanda önce birine ev alıp eşyasını taşıdılar, sonra diğeri de aldı, villadan taşındılar.
Bir defasında Meram Bağlarında piknik yapacaklarmış, karşı komşuyla beni de çağırdılar. Piknik sonrası çay içmeye gelelim dedik.
Yanlarına vardığımızda, pişirdikleri etten bir parça tadımlık aldık. Çayımızı içmeye başladık. Piknik için seçtikleri yer ücra bir yerdi. Hafif karanlıktı. 10-15 kişi varlardı. Tanıştırdılar. Hepsi Suriyeli idi. Hepsinin işi vardı. İçlerinde toptancılık yapan bile vardı. İmkan yönünden gördüğümüz Suriyelilerden daha iyi durumdaydılar.
Çaylarımızı içip muhabbetimizi yaptık. Kalkmadan önce bizi pikniğe davet eden iki kardeş ayağa kalktı. Üç dört tane çocuğu da yanlarına aldılar. Ellerine birer poşet alıp bir güzel mıntıka temizliği yaptılar. Bu yönlerini de takdir ettim.
Sonrasında iadesi ziyaret yaptık komşuyla birlikte. Yanlarında dedeleri de vardı. Komşu sordu. "Suriye'nin bugün bu duruma geleceğini yani iç karışıklığa sürükleneceğini bilseydiniz nasıl davranırdınız" dedi. "İlk başlarda demokratik hak olarak meydanlara çıktık. Elimizde hiçbir şey yoktu. Şiddete başvurmadık. Ne zamanki üzerimize uçakla bombalar atılmaya başlanınca neye uğradığımızı şaşırdık. Kendimizi burada bulduk. Sonucun böyle olacağını bilseydik bu yola kalkışmazdık" dedi. Bombayı kim attı dediğimizde bilmiyoruz dediler.
Yine komşu, "İleride Suriye'ye dönmek ister misiniz" diye sordu. "Suriye şimdiden üçe bölünmüş durumda. Bir kısmında ABD var bir kısmında Rusya var bir kısmında da Türkiye var. Bu durumda nasıl gideriz" dedi. (Bu konuşmayı yaptığımız zaman Suriye'de şimdiki yönetim yoktu. ABD ve Rusya'nın işgali söz konusuydu. PYD ile mücadele için Türkiye'nin Suriye'ye operasyon yaptığı yıllardı.)
Bu konuşmada en dikkatimi çeken "Bu duruma geleceğimizi bilseydik demokratik tepkimizi göstermek için meydanlara çıkmazdık" cümlesi idi.
Öyle ya bunun sonucunda ülkeyi terk edip göçmen durumuna düşmek varsa demokratik haklar yerine, mevcut durumu kabullenirlerdi. Çünkü en kötü ülke devletsiz ülkedir. En kötü devlet yönetimi devletsiz olmaktan iyidir.
Bu durumu Iraklılar, Libyalılar da çok iyi bilir.
Çıkardığım sonuç, en kötü devlet yönetimi bile devletsiz olmaktan iyidir.
12 Mart 2026 Perşembe
Bir Ramazan Panosunun Düşündürdükleri
Ramazan etkinlikleri genelgesi çerçevesinde bir okulun koridorundaki panoya hazırlanmış bir pano örneğini fotoğrafladım.
Öncelikle panoyu hazırlayanı tebrik ediyorum. Çünkü bir emek var. Görsel yönü de güzel. Ramazan ayına uygun yapılacaklar da bir güzel sıralanmış. Panonun hazırlanışında estetik ve güzellikten ödün verilmemiş. Sanatını adeta ilmek ilmek işlemiş. Sahurla özdeşleşen Ramazan davuluna bile görselde yer verilmiş.
Fotoğraf karesinde yer alan yazılar küçük göründüğü için panodaki yazılara da yer vermek istiyorum.
Ortaya, hoş geldin ramazan yazısı yazıldıktan sonra panonun her iki tarafında birer dörtlüğe yer verilmiş:
Bu aya hürmet gerek
Nimete şükür gerek
Mübarek ramazanda
Hakk'a ibadet gerek
Göz aydın hepimize
Mübarek günler bize
On bir ayın sultanı
Hoş geldin evimize
Şiirlerin arasına da ramazanda yapılacaklara yer verilmiş: "Her gün bir iyilik yapmak, teravih namazı kılmak, Kur'an'ı Kerim okumak, sadaka vermek, sahur yapmak, cemaatle namaz kılmak, bol bol zikir çekmek, yardım kampanyalarına katılmak, büyüklerimize yardım etmek, iyilikleri devamlı hale getirmek".
Panoya dair takdir ve içeriğine dair bilgiler verdikten sonra bu ramazan etkinliğine daha doğrusu bu panonun içeriğine dair birkaç kelam etmek isterim.
Ramazanda yapılacaklar listesine tekrar göz atıyorum. Dar ve geniş anlamda ibadete yer verilmiş. Sahur yapmaya bile yer verilmiş ama oruç tutmaya yer verilmemiş. Halbuki ramazan demek oruç tutmaktır. Ramazan etkinliği demek orucu merkeze almaktır. Sünnet olan teravihe, kalkılmasa oruca halel getirmeyen sahura yer verilmiş. Nedense oruç unutulmuş. Belki de sahur yapmak nasılsa oruç tutmak anlamına gelir diye düşünülmüş olmalı. Bir diğer husus, ramazanda yapılacaklar listesinde; zikir çekmek, teravihe gitmek, sahur yapmak, Kur'an okumak gibi her şey düşünülmüş. İyi, güzel. Yalnız tüm bu yapılacakların arasında çalışmak, üretmek, işimizi ihmal etmemek, işimizi düzgün yapmak, oruç tutarken işimizi de yerine getirmek, aksatmamak gibi hususlara yer verilmemiş. Elbette oruç tutan için sair zamanlardaki verim ve tempoyu görmek mümkün değil. En azından elden geldiği ve vücut el verdiği müddetçe işimize kendimizi vermek gerekir denebilirdi.
En azından okul panosunda derslere çalışmak, okula devam etmek, dersleri dinlemek, kitap okumak denebilirdi.
Kısaca, ibadeti hayatın merkezine alarak hayatın diğer alanlarını geri plana itmemek gerekir diye düşünüyorum. Hem dünya hem de ahiret işlerini dengede götürmek, birini yaparken diğerini ihmal etmemek lazım. Hele üretim asla geri planda kalmamalı.
10 Mart 2026 Salı
Karadenizliler Çay Ocağı
Konya merkez PTT'nin arka tarafında şimdilerde adı değişmiş Ulusan İşhanı vardı. Bu hanın içinde sol köşesinde bir çay ocağı vardı. Çay ocağının adı Karadenizliler Çay Ocağı idi.
Penceresi yoktu çay ocağının. Gündüz vakti bile ışık yakılırdı aydınlatmak için. Tavanında bir havalandırması vardı bildiğim kadarıyla.
Bu çay ocağını diğer çay ocaklarında ayıran özellikleri vardı: Birkaç gazete gelirdi her gün. Masalara konur. İsteyen gazete okurdu. Her masada satranç takımı vardı.
Buranın müşterileri hep tanıdık sima idi. Çoğu üniversitede okuyan öğrencilerden ibaretti.
Satranca merakımdan dolayı bu çay ocağına lise üç ve lise dördüncü sınıfta iken gitmeye başlamıştım. Üniversite boyunca da hafta sonları ve ders bitimi gitmeye devam ettim.
Birkaç el değiştirdi bildiğim kadarıyla. En son işleten Ali Bey'den önce Adnan isminde biri çalıştırıyordu.
Adnan ya da önceki işleten, belki de ilk bu çay ocağını açan Karadenizli olmalı ki bu çay ocağına bölgesinin adını vermiş diye düşünüyorum.
Birkaç el değiştirse de değişmeyen özelliği, çayının güzel olması. Gelen müşteriye çay içiyor musun, ne alırsın diye sorulmaması, müşteri isterse çay verilmesi, içilen çayın yazılmaması, çay parasını ödeyen öder, parası olmayan ödemeden gider, sonraki gelişinde verirdi. Ocağı işleten diğer esnafa da çay verdiğinden zaman zaman yerinde olmazdı. Çay parasını verecek olan içtiği çayın meblağını masaya ya da para kutusuna koyardı. Sahipleri, çay içen var mı, şu kadar çay içtin, içmedin hesabı yapmazdı.
Müşterilerin çoğu öğrenci olduğu için çoğunun cebinde yeterince para olmazdı. Buraya gelen satrancını oynar, gazetesini okur, sigara içen sigarasını içer, sohbetini yapar. Çoğu da namazını kılardı. Namazını kılmaya arkadaşlarıyla camiye gider, birlikte namazlarını cemaatle eda ederdi.
Havasız bir yer olmasına rağmen içerisi genelde dolu olurdu. O kadar doluluğuna rağmen aşırı ses olmazdı. Gelenler zaten satranç oynamaya geliyor, satranç ise sessiz oynanan bir oyun. Buna bir de gelenlerin seviyesi eklendiğinde oturmaya doyum olmazdı.
Müdavimlerin çoğu fakir Anadolu insanının evladı. Buralarda dostluklar edinilmiş. İsimcek bilmeseler de müdavimleri birbirini simasından bilirdi. Fakülte bittikten sonra Obruk bölgesinde vekil öğretmenlik yapmıştım. Çocuğun bir tanesinin kulağı akıyordu. İşittim ki köye doktor gelmiş, muayene ediyor. Çocuğu götürdüm. Doktor beni görür görmez, ben seni tanıyorum dedi. Nereden tanışıyoruz dediğimde, Karadenizliler Çay Ocağından demişti.
İlk atamam Gaziantep'e çıktığında hangi ilçeye atanmam iyi olur derken Gaziantepli Mustafa isminde bir mühendislik öğrencisi vardı. "Abi, Nizip iyidir. Ben Nizip İHL'de okudum. Dayım il milli eğitimde müstahdem. İstersen söyleyeyim. Mümkünse Nizip olsun" demişti.
Bir zaman sonra Nizip İHL bahtıma çıktı. Gaziantep'e varınca Mustafa'yı aradığımda, "Abi, dayım izinde olduğu için daha senin tayini konuşamadı" demişti. Gerek kalmadı. Zaten Nizip İHL geldi demiştim.
Gaziantep ve Adıyaman'da çalışırken de yaz dönemi Konya'ya geldiğimde Karadenizliler Çay Ocağı yaz dönemleri yine uğrak yerim oldu. Çay ocağını uzun süre işleten Ali Bey ile hukukum da oluştu.
Sonraları bu çay ocağının bulunduğu İşhanı yıkılıp yerine yenisi yapıldı. Ali Bey yan tarafta bir başka yere yine aynı isimle açtı ama çay ocağının eski havası yoktu. Sonunda Ali Bey de bu çay ocağını kapatarak Karadenizliler Çay Ocağı zihnimizde ayrı bir yer olarak kaldı.
Sahibi Ali Bey emekli olduktan sonra hala çalışmaya devam ediyor. İşe giderken zaman zaman karşılaşırız. "Çalışmayıp da ne yapacağım Ramazan Abi. Elim mahkum. Vücut tamam deyinceye kadar çalışacağım" dedi. Bu yeni işini bulan da zamanında bu çay ocağının müdavimlerinden olan, sonraları işadamı olan Harun adında bir arkadaştı. Her karşılaştığımızda, "Sağ olsun, bu işi bana Harun buldu" diye dua eder.
Buranın müdavimlerinin bu çay ocağına dair anıları vardır. Müdavimlerinden dinlemek lazım. Nereden aklıma geldiyse bu çay ocağı aklıma geldi. Bu şekilde kayda geçirmek nasip oldu.
9 Mart 2026 Pazartesi
Düğünümden Bir Karenin Hatırlattıkları
7 Mart 2026 Cumartesi
Yüzü Eskitmenin Yolu
Pazartesi ders zili çalmadan önce ve cuma günü son ders zili ile birlikte okullarda İstiklal Marşı söylenir.
Öğrenci, öğretmen hep birlikte İstiklal Marşı’nı söylemeden önce çoğu okul müdürü eline mikrofonu alır. Hatada en az iki defa rutin konuşmasını yapar. Konuşur konuşur. Konuştukça coşar. Eser, gürler, asar, keser. Hava soğuk, sıcak, rüzgarlı demez.
Genelde okul kıyafeti, devam-devamsızlık, saç-sakal üzerinde durur. Okul kıyafetiyle gelmeyen öğrencileri okula almayacağını ifade eder. Bunu okulun ilk haftasından son haftasına kadar bıkıp usanmadan “Önümüzdeki haftadan itibaren kılık kıyafeti okul kıyafeti olmayan kimseleri okula almayacağını” söyler.
Mikrofonun ayrı bir cazibesi olmalı. Ele alındı mı kolay kolay bırakılmıyor.
Mikrofondan yayılan sesi sadece öğrenci ve öğretmen dinlemez. Civarda ne kadar ev varsa evin sakinleri de dinler.
Ardından İstiklal Marşı söylenir.
Müdürün konuşması çoğu öğrencinin bir kulağından girer, öbüründen çıkar. Kurallara uyan uyar, uymayan yine uymaz.
Hiçbir okulda kolay kolay okul kıyafeti sorunu çözülmez. Bu sorun devam ettikçe de okul müdürleri bunu mesele edinir.
Yapılan konuşmalar genelde aynı minval üzere olduğundan dinlenmiyor. Çoğunluk dinler gibi yapıyor. Müdür cümleler arasında önemli bir şey söylese bile bu da güme gidiyor. Çünkü kimse konuşmayı önemsemiyor.
Adıyaman Kahta’da çalışırken okul müdürü yine bildik konuşmasını yapar. Sabahın mahmurluğuyla bir öğrenci, yanındaki arkadaşına, “Bu ne satıyor” diye sorar. Arkadaşı da “Ne satacak? Bardak satıyor” der ve gülüşürler. Bu konuşmayı duyan bir öğretmen, öğretmenler odasında bu konuşmayı anlatır. Gülüşmelere sebep olur. Zaman zaman “Müdür ne satıyor” şeklinde soru sorulur. Cevap da hazırdır. Bardak satıyor. Hasılı, okul müdürü bardak satana çıktı.
Okul müdürlerinin çoğunda bu mikrofon hastalığı var. Haftada en az aynı konuşmaları yapmak suretiyle öğrenci ve öğretmen gözünde yüzleri eskiyor. Müdürün ağırlığı kayboluyor.
Müdürün yüzünü eskitmemesi için her hafta konuşmaması, duyurular için zaman zaman mikrofonu yardımcılarına bırakması, farklı hatırlatmalarda bulunması, konuştuğu zaman kısa, öz, yerinde ve kıvamında konuşması itibar yönünden elzemdir. Ama eline mikrofonu alıp konuşanların çoğu, itibar kaybına uğradığının farkına varamıyor. Ancak birilerinin müdürlere bunu söylemesi gerekir. Bunu da kim söyleyecek?
Burada çoğu okul müdürünün bildik görüntüsüne örnek verdim. Eline mikrofonu alıp dakikalarca konuşan, Allah’ın günü konuşma yapan, her kürsü ve mikrofonu gördüğü zaman konuşmak zorunda hisseden kişilerin sayısı bu ülkede az değil.
Müdürlerin konuşması okul ve çevresiyle sınırlı. Her konuşmanın ekranlara yansıdığı bu dijital çağda her gün ekranlara çıkıp konuşma yapan ekran gediklileri de var. Bu gedikliler ne kadar önemli şeyler söylese bile yüzleri eskidiği için pek dikkat çekmez. Yine mi bu, başka kimse yok mu bu ülkede denerek kanal değiştirmeye sebep olurlar.
İster okul müdürü ister gazeteci ister akademisyen ister siyasetçi ister kim olursa olsun, sık ekranlarda görünerek konuşma yapmak suretiyle yüzlerini eskitmemeleri kendi itibarlarını koruma yönünden elzemdir. Yerinde, zamanında ve kıvamında konuşma yapmalılar. Kısa ve öz konuşmalılar. Her mikrofon, her kürsü, her kamera gördükleri zaman kendilerini kürsüde bulmamalılar. Konuşma teklifi gelse bile teşekkür edip elinin tersiyle itebilmeli. Bugün, bu hafta konuşmayacağım diyebilmeli. İlla konuşulacaksa bazen de mikrofonu yardımcılarına ya da ilgilisine bırakabilmeliler. Kısaca az ve öz konuşmalı, az ekranda görünmeli. Çünkü çok konuşmak, hep konuşmak, sadece konuşmak ve çok görünmek yüzü eskitir.
3 Mart 2026 Salı
Ramazan Mesaisi
27 Şubat 2026 Cuma
Bir İftarın Ardından *
Perşembe günü ABK Holding'in iftarı vardı. Bir grup liseden sınıf arkadaşıyla bu iftara eşlik ettik. Yedik, içtik. Görmediğimiz arkadaşlarla ayaküstü de olsa muhabbet giderdik.
Bu vesileyle arkadaşlarla bir arada toplanmışken fırsatı değerlendirdik. Holding binasına evi yakın bir arkadaş evini açarak hem çaya doyduk hem de muhabbete.
ABK Holding'in, Holding binasında verdiği bu iftar ilk değildi. Nicedir gelenek haline getirdi Baydar. Davetlilerin sayısını tam bilmiyorum ama 150-200 kişiden az değildi iftara eşlik eden.
Basından izlediğim kadarıyla bir ramazanda ABK Holding'in verdiği tek iftar değil. Belki de ramazanın yarısını burada farklı farklı kişileri ağırlayarak iftar veriyor.
Her iftarın eksiksiz geçmesi için ABK Holding çalışanlarının çoğunun, bu ziyafetlerde kol kanat gerdiğine şahit olurum.
Davetliler iftarını yaparken Baydar ailesinin her masayı dolaşarak davetlilerine hal hatır sorması, hoş geldin demesi ve afiyet olsun dileğinde bulunması ve güne hatıra bırakacak pozlar vermesi görülmeye değer.
O kadar davetliyi kapıda karşılamaları, girişte hatıra fotoğrafı çekilmesi, misafirleri yönlendirmek için çalışanların gayretleri, tüm bu atmosferde yüzlerinden gülücüklerini eksik etmemeleri, günün buz gibi havasını ısıtan enstantanelerden.
İftar sonrası, iftara ailesiyle katılan çocuklar da düşünülmüş. Bir görevli bahçede çocuklara ikram verdi durdu. Yanına yaklaşıp bu nedir diye baktım. Bir arkadaş, gel gel, çocuklar için dedi. Ben de çocuk sayılırım dedim ama görevli, çocuklarla ilgilenmekten benim bu dediğimi işitmedi bile. Belli ki adını bilmediğim bu çocuk ikramından benim nasibim yok. Çünkü büyüğüm. İşin garibi çocukluğumda görmedim. Büyüdüğümde de sana göre değil muamelesine maruz kalıyorum. Vah ki bana vah.
İftarını yapıp vedalaşıp gidenlere diş kirası da eksik edilmiyor. Görevliler, daha önce herkes için hazırlanmış, içinde çam sakızı çoban armağanı hediyelerin bulunduğu geleneksel hediye çantasını vermeyi de ihmal etmiyorlar.
Kısaca, her sene olduğu gibi bu iftar ziyafetinin de tadı damağımızda kaldı. Açısından, misafirlere mihmandarlık yapan ABK Holding çalışanlarına, her yıl ziyafetini eksik etmeyerek eşini, dostunu Holding bünyesinde ağırlayan Baydar ailesine teşekkürü bir borç bilirim. Keselerine bereket.
Yazımı nihayete erdirirken şunu da ifade etmek isterim. Günümüzde o kadar insanı ağırlamak, onlara iftar vermek, bunu geleneksel hale getirmek, çıkışta herkesi hediyeyle uğurlamak, sayısız iftar düzenlemek, iftar maliyetinin altından kalkmak kolay değil. ABK Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Baydar tüm bu iftarları kendi öz sermayesi ile yapıyor. Kazancında ne baba parası var ne miras ne de kamu kaynağı. Tüm yaptığı, çocukluğundan beri çalışıp çabalayarak dişinden tırnağından artırdığını; eşine, dostuna ikram etmek. Belediye ve kamu kaynağı olmadan, kısaca başkasının sırtından olmayan böyle ağalıklara can kurban. Davet dediğin böyle olmalı.
Sayın Baydar ailesine, helalinden bol kazançlar, huzur ve mutluluklar diliyorum. Verdiği iftarların ve yaptığı hayır hasenatın yakın zamanda kaybettiği annesinin ruhuna değmesini temenni ediyorum.
*01.03.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
Havzan'da Sahur Sükûneti
25 Şubat 2026 Çarşamba
Esnafın Yüz Karası
Fî tarihinde öğrencilere okul kıyafeti belirlemek için öğretmenlerle bir toplantı yaptık. Üç kişilik bir ekip belirledik.
Ekip olarak Konya merkezde buluştuk. Okul kıyafeti satan firmaları gezip kıyafet belirleyeceğiz. Bir yere bağlı kalmayalım. Girdiğimiz yerden beğenip çıkmayalım. Hepsini gezelim diye aramızda konuştuk.
İlkine girdik. Şu olsun, bu olsun, şu rengin şurasında şu renk çizgi olsun, erkek kıyafeti şöyle, kız kıyafeti böyle olsun şeklinde görüş bildirdik. Daha doğrusu içimizden biri seçti, biz de olur dedik. Ne dediysek firma sahibi de "ooo çok güzel" dedi durdu. Okulların açılmasına az kaldı, bu dediklerimizde karar kılarsak okul açılmadan istediğimiz kıyafetler hazır olur mu dedim. "Ayıp oluyor hocam. Bu iş bizim işimiz. Okul açılmadan okul sezonu kıyafetleriniz hazır" dedi. Firma sahibinin her şeye olur demesi bizim ekibin hoşuna gitti. Başka firmaları gezip dolaşmaya, vakit harcamaya gerek yok. Burada kalalım dediler.
Ardından çay içmeye geçtik. Firma sahibine, okul açılmadan kayıt döneminde kız ve erkek numune kıyafet istiyorum. Getirir misin dedim. "Elbette hocam. O iş bizde. Numunesi olmaz" dedi.
Başka konulara girdik. Konuştukça konuştuk. Firma sahibine, bizim çaylar ne oldu dedim. "Hemen geliyor" dedi. Biraz daha bekledik. Çayımız bir türlü gelmedi. Firma sahibine, sizin çaycının adı Dursun mu dedim. "Yok, şu" dedi. Biraz daha konuştuk. Çayın geldiği geleceği yoktu. Çaycının adı Dursun mu dedim. Nihayet jeton düştü. Güldü. Bir daha hatırlattı, çaylar gelsin diye.
Biraz daha geçti. Dilimiz damağımız kurudu. Çaylar yine gelmedi. Bizim okul kıyafetleri sizin çay işine dönmez. Okul sezonuna yetişir değil mi dedim. Güldü. "Olur mu hocam. Sözümüz söz. Kıyafet de hazır olur, numune de" dedi.
Nice sonra çayı içip çıktık. Ekibin yüzü gülüyordu. Başka yere gitmemize gerek yok. Haydin dağılalım dendi. Ayrılmadan, bu firma sahibini gözüm pek tutmadı. Okul sezonu bizi mağdur eder endişesi taşıyorum dedim. Bu endişem yersiz görüldü. Çok ince düşünme dediler. Ayrıldık.
Okul sezonu geldi. Ne numune geldi ne kıyafetimiz hazırdı. Kaç defa telefonla görüştüm. Bugün, yarın, haftaya dedi durdu.
Kayıt yaptıran öğrenci ve veli, okul kıyafetini sordu. Şu renk dedik ama ortada numune yok.
Firma sahibine, çayların gecikmesinden belliydi, senin kıyafetleri hazır etmeyeceğin. Hani numune dedim. "Ben numune getirecek kadar enayi miyim. Benim numunemi görecek olan, gider başka bir firmadan alır. Siz öğrencileri bize yönlendirin. Kıyafetleriniz, istediğiniz şekilde hazır" dedi. O zaman, zamanında numune getireceğim diye niye yalan söyledin dedim. Dedim ama dediğimle kaldım. Çünkü karşımda facia mı facia biri var.
Bu iş hiç içime sinmedi. Acemiliğin kurbanı olmuştuk. Kıyafet sorana dilimizin döndüğü kadar tarif ettik. Utana sıkıla falan firmaya giderseniz, kıyafetinizi alırsınız dedik. Dedik ama gören de bu okulun firma ile bir alaveresi var düşüncesini hep içimizde taşıdık. Yine de bu firmaya gidip okul kıyafetini gördükten sonra oradan almak zorunda değilsiniz. Diğer firmalara da bakıp oradan alabilirsiniz dedik. Firma ismini soranın çoğu da "Keşke o firma ile anlaşmasaydınız, neyse" şeklinde görüş bildirdi. Belli ki firma mimli biri. Çoğunun ağzı yanmış.
Öğrenciler, dediğimiz yerden kıyafetlerini aldı. Alınan kıyafetleri öğrencilerin üzerinde gördüğümüzde, şurada şu renk çizgi tercihimizi göremedik. Elinde olanı vermiş firma. Buna da istemeyerek razı olduk.
Okul açıldıktan sonra bazı öğrencilerde farklı renk okul kıyafeti gördüm. Niçin böyle aldınız?Bu renk bizim seçtiğimiz renk değil dedim. Öğrencilere, firma sahibi demiş ki "Biz okul müdürünüzle görüştük. Sizin kıyafetiniz bu" deyip eline geçeni vermiş. Gidin değiştirin dedikten sonra da birkaç defa böyle yapma. Ayıp ediyorsun. Çocukları mağdur etme şeklinde telefonda serzenişimi söyledim. Bazen de "Tamam, müdürüm, çocuklar yanlış vermiş. Gönder, değiştirelim" dedi.
Müdahale ede ede öğrenciler renk tonları farklı olsa da okulun kıyafeti şöyle böyle oturdu.
Okul sezonunun ortasında firma sahibi, "Müdürüm, gelip gitmiyorsun. Buyur gel çay ikram edeyim. Okuyan çocukların gelsin. Kıyafetlerini vereyim. Paranın lafı olmaz aramızda" telefonu açtı. Beni ve okulumu mağdur ettin. Hiç sözünde durmadın. Ben senin gibi esnaf görmedim. Çayını içmeye gelmem. Hele çocuklarımın kıyafetini almak için asla uğramam. Gider başkasından alırım. Senin gibi sözünde durmayan birinin değil çayını, kıble olsa senin tarafına dönüp namaz kılmam dedim.
Çocuklarımın kıyafetlerimi gidip başkasından aldım.
Bu esnaf yıllar yılı bu sektörde. Kah küçülür kah büyür. Her okul sezonu "Tüm okul kıyafetleri burada" şeklinde büyük afişler bastırır dükkanının önüne asar. Bu sahtekarlığıyla yıllar yılı bu sektörde nasıl ekmek yer, inanın anlamış değilim. Belli ki her okul sezonunda bizim gibi birkaç acemiyi tokatlayarak yoluna devam ediyor.
Firmanın bu yaptığını kıyafet seçen ekibime birkaç defa, firma bizi mağdur etti dedim. Hiç oralı olmadılar. Olur böyle şey deyip geçip gittiler ve hiç umursamadılar. Nasılsa uğraşan bir amele vardı. Niye üzerlerine alsınlar. Öyle değil mi? Zira sıkıntı çekip strese giren, o firmayla telefonla da olsa uğraşan kendileri değildi.
Sitenin bir işini yapan kişinin sözünde durmamasını görünce yıllar önce başımdan geçen bu anıyı hatırladım. Belli ki her sektörde sözünde durmayan, yapmam demeyen, ama zamanında gelmeyen, hep yarın diye erteleyen kişiler var. Taşıdıkları mide nasıl bir mide ise anlamış değilim.


