Eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ekim 2026 Çarşamba

Pamuk Şekerci İsmail

Ailecek Kent Plaza'ya alışverişe, daha doğrusu para harcamaya gittik. Araya araya bulduk aradığımız firmayı. Meğer merdiven altı bir yerdeymiş.

Birkaç metrekarelik yerde 5-6 çalışan vardı. Alacağımızı aldık. "Aldığınızı depodan getirmemiz lazım. Sizi bir 15 dakika bekleteceğiz" dedi bizimle ilgilenen kızımız. Çayınız var mı kızım. Beklerken siz bize çay da ikram edersiniz dedim. "Maalesef çayımız yok. Burada çay ikram edemiyoruz. Bizim de çay içmemiz ve oturmamız yasak" dedi. İyi o zaman 15 dakika sonra geliriz dedim. Merdiven altı firmadan ayrıldık.

Ödeyeceğim paraya benim içim cız etse de aile efradı yeterli görmemiş olmalı ki başka yere alışverişe gitmeye karar verdi. Kartı uzattım. Sipariş gelince karta çektirirsiniz. Diğer taraflardan alacağınızı da alın, ben dışarı çıkıyorum, arabanın yanında buluşalım dedim.

Açık otoparkın önünde çömeldim. Kayınpederin kızını ve oğlunu bekliyorum. Telefondan bir şeylere bakarken "Dayı! Burada mısın?" diyene yöneldim. Bir çocuktu bana seslenen. Şimdilik buradayım. Hayırdır dedim. "Benim şu tezgaha bakabilir misin, içeriye tuvalete gidip geleceğim” dedi. Çocuğun tezgahına baktım. Üstte balonlar, altında pamuk şekerleri, en altta da elma şekerleri vardı. Haydi git gel. Alan olursa satayım mı dedim. "Olur" dedi. Fiyatlarını söyle dedim. Pamuk şekeri 50, elma şekeri 100, balonlar da 200 lira dedi.

Çocuğu epey bir bekledim. Bu esnada müşteri de gelmedi. Keşke gelseydi de satış yapsaydım. Çocuğa katkım olsaydı. Bu arada satabilseydim, ilk satıcılığım olacaktı. Gerçi müşteri gelseydi, bir de balon isteseydi, balonların hepsini birden uçurtma riski de vardı ama deneyecektim. Çünkü macerada sınır tanımam. En kötü ihtimalle uçan balonların parasını çocuğa öderdim. 

Nice sonra çocuk geldi. "Sağ olasın dayı" dedi. Öğrenci misin dedim. "Yok abi" dedi. Bu yaşta öğrenci olman lazım senin. Kaç yaşındasın dedim. "17" dedi. Hangi okulu bitirdin dedim. "İlkokulu bitirdim. Başka da okumadım" dedi. Sen ortaokulda kayıtlısındır dedim. “Hiç okula gitmeden beni geçirmişler. Ortaokulu bitirdim" dedi. O zaman senin açık lisede kaydın vardır dedim. "Bilmiyorum abi. Okul bana diploma verdi” dedi. Okulun verdiği, ortaokulu bitirdiğine dair bir belgedir. Senin diploman yoktur. Vakit geçirmeden halk eğitim müdürlüğüne giderek açık lise oku dedim. "Benim işim var, dükkan çalıştırıyorum. Dükkanım Saraçoğlu'nda. İkinci bir dükkanı da Karaaslan'a açacağım" dedi. Ne üzerine dedim. "Beyaz eşya tamiri. Çamaşır makinesi vs." dedi. Bu yaşta dükkanın var. Babanın mı dedim. "Yok abi kendimin" dedi. O zaman yaşın geçmeden mesleki eğitim merkezinde de oku. Kalfa ve usta olarak mezun olursun. Üstelik liseyi de bitirirsin dedim. "Olur abi. Bir bakayım" dedi. 

Pamuk şekeri satışların nasıl dedim. "Şükür abi. Pazar günleri çıkıyorum. Bunlarla ilk defa çıktım. Benim çalıştığım askere gitti" dedi. Sen başkası adına satış yapıyorsun o zaman dedim. "Evet. Üç tane satınca biri bana kalıyor" dedi. İyi, maşallah. Sen pazar günlerini de bu şekilde değerlendiriyorsun. Sen ve senin gibileri ekmeğinizi taştan çıkarırsınız. Çalışınca kazandığınız paranın kıymetini de bilirsiniz dedim. "Öyle abi. Gençlik çok kötü. Gidişatı hiç beğenmiyorum. Ne olacak böyle" dedi. 

Gençlik okuyor. İş bulamıyor. Onlar gelip burada durup senin gibi pamuk şekeri falan satmazlar ve satamazlar dedim. Var gör sen okulda iken yaramaz bir öğrenci idin dedim. “Öyleydim abi” dedi. Sizin gibi yaramazlar okulu bitirdikten sonra kendine geliyor, kadir kıymet bilir ve hatır güder. Sizin gibiler okullarda problem olarak görülür. Çünkü bizim eğitim sistemimizde başarı kriteri merkezi sınavlarda başarı göstermeye bağlı. Ne kadar matematik, fen, Türkçe yaparsan başarılısın. Yapamadığın zaman işe yaramazsın. Halbuki sizin gibi el becerisi olanlar da var ve bu piyasada size çok ihtiyaç var dedim. 

Bu arada bizim alışverişçiler geldi. Delikanlı, sana kolay gelsin. Ben çıraklıkta çalışıyorum. Beklerim. Okumayı ihmal etme. Okula gelirsen bana bir pamuk şekeri verirsin. Sana yardımcı olurum diyerek ismimi söyledim. "Veririm abi. Yiyeceğin pamuk şekeri olsun. Benim adım da İsmail dedi. İyi dilek temennisiyle ayrıldık. 

İsmail'in pamuk şekeri sattığını gördüm. Bu yaşta beyaz eşya tamirciliği bana biraz manidar geldi. Hele dükkan açması. Acaba atıyor mu diye düşündüm. Ama atacak bir tipe benzemiyordu.

Hasılı, İsmail daha çocuk yaşta hayatın cenderesinden geçmiş, çocukluğunu yaşamadan daha bu yaşta olgunlaşmış, işe atılmış. Akranları daha fazla test çözmek ya da hoydur hoydur gezerken ve yarınım ne olacak diye kara kara düşünürken İsmail’in böyle bir derdi yok. Çünkü hepsini aşmış. Kısaca büyük adam gibi konuşan ve taşının üstünde olgun davranan bu İsmail’i pek sevdim.

Not: Merak edip ne aldın diye sormayın. Ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Aldığıma ödediğim iflahımı kesti desem yeridir. Üzerine keyfi gelsin diye yine benim hesaptan bana kazak alınmış. Daha giymedim ama bu kazağı giydikçe bu tuzlu alışveriş gözümün önüne gelecek. Gel de bu kazaktan keyif al.

Bir diğer husus Türk parasıyla bir çuval para bayıldığım merdiven altı firma çalışanlarına üzüldüm. Oturmak ve çay içmek yasakmış. Aha vicdansızlar dedim içimden. Nasıl prensipse artık. Müşteri yokken bu çalışanlar ha biraz soluklansa herhalde kıyamet kopmaz. Üç kuruş para veriyoruz. Çalışanları köle gibi kullanıyoruz. Prensibiniz batsın e mi! 

27 Ekim 2026 Salı

Bedava Kitapların Hikayesi

Yan tarafta gördüğünüz kitaplar girdiğim bir sınıfın öğretmen masasında olanlar. Hepsi farklı sınıflara ait ders kitapları ve hiçbirinin sahibi yok. Diğer sınıflarda da böyle bırakılmış kitap bulmak, sıranın gözünde bırakıp gitmek eksik değil.

Bu kitapları öğrenci bırakmış ertesi günü alır diye bir durum da yok. Çünkü dersliğe her gün farklı sınıf ve öğrenciler geliyor.

Sene başından beri öğretmenler depoya gidip kitapları her bir öğrenciye dağıtıyor. Öğrenci ise aldığı kitabı bırakıp gidiyor. 

Masadaki bu kitapları görünce, çocuklar! Bu kitaplar size parayla verilmesi lazım dedim. "Niye" dediler. Siz hiç parayla aldığınız bir şeyi bulunduğunuz yerden giderken bırakır gider misiniz dedim. "Bırakmayız. Çünkü paramızla aldık" dediler. İşte şu kitaplar size parayla verilmiş olsa ya da sizler gidip parayla alsanız böyle bırakıp gitmezsiniz dedim. "Doğru" dediler. 

Nedense bu bedava kitap dağıtma işi bir devlet politikası haline geldi. Devlet komisyon bulup kitap yazdırıyor, yazılan kitabı inceletiyor. Onaydan geçtikten sonra baskı ve basıma veriyor. Bu kitapları illere göndermek için nakliyeci tutuyor. Depoya boşaltılıyor. Depodan kamyonlara yüklenerek okullara teslim ediliyor. Okullar açılınca da her bir ders öğretmeni girdiği sınıflara bu kitapları dağıtıyor.

Kitabın her bir aşaması masraf ve külfet. Buna rağmen kıymet bilinmiyor. 

Devlet, politika haline getirdiği bu kitapları ücretsiz vermeye devam etsin. Bin bir emekle hazırlanan bu kitapların yanında çoğu okullarda yardımcı kaynak aldırmak bir ihtiyaç. Veli bir şekilde kitapçıların yolunu tutarak yardımcı kaynaklara para veriyor.

Yardımcı kaynak öyle bir ihtiyaç gösteriliyor ki velinin eli mahkum. Milli Eğitim yardımcı kaynak da basıp gönderiyor, dijital ortamda da bildiğim kadarıyla var. Nedense öğrenci ve öğretmen nezdinde yardımcı kaynak olmazsa olmaz. Çünkü Milli Eğitimin verdikleri yeterli değil algısı, oluyor bir olgu. Yarın, Milli Eğitim sınavlarda çıkacak soruları da yayımlasa biz yine soru bankası almaya devam ederiz.

Kısaca, eğitim ücretsiz dense de bizde eğitim masraflı ve maliyetli. Buna bir de etüt merkezlerini ve özel dersleri katarsak bizde eğitim başlı başına külfet. Ah bunca masrafa değse bari. Çünkü okuyanların çoğu işsizler ordusunun potansiyel adayları.

Devlet ne yapıp ne edip bedava ders kitabı verme uygulamasından vazgeçmeli. Veli çocuğunun kitabını kendi alsın. Kıymet bilinsin diye kitaplar maliyetine bile olsa ücretli olmalı. Devlet bedava kitap verecekse alım gücü olmayan öğrencilerin kitabını karşılamalı. 

26 Ekim 2026 Pazartesi

KPSS'de Sürpriz Bir Aday

2026 ortaöğretim KPSS'de görev aldım. 18 kişilik sınav salonunda kızların çokluğu dikkatimi çekti. 12'si kız, 6'sı erkekti. Sınıflarda genelde yarıya yarıya olurdu eskiden. Görüyorum ki kızların oranı erkekleri geçmiş. Merak ediyorum bu ülkenin yarı nüfusunu oluşturan erkekler nerede? 

Bu sorunun cevabını tam bilmemekle beraber cevap olarak aklıma şu geliyor. Bir zamanlar anne babalar, "ben çektim, çocuğum çekmesin" diye çocuğunu beyaz yakalı yetiştirmeye yönelmişti. Okuyanların çoğunun boşta kaldığını gören ailelerin ayakları geç de olsa yere bastı ve yanlış yaptıklarını anladı. Biraz pahalıya patladı ama beyaz yakalı çocuk büyütmekten vazgeçti ve çocuğum meslek öğrensin diyen ailelerin sayısı her geçen yıl artmaktadır. Şimdi çoğu aile, ortaokulu bitirdikten sonra çocuğunu zanaata veriyor. Aynı zamanda mesleki eğitim merkezine yazdırıyor. Bugün MESEM'ler erkek ağırlıklı merkezler. Buralarda okuyan çocuklar hem meslek öğreniyor hem lise mezunu oluyor hem lise üçüncü sınıfın sonunda kalfa, liseyi bitirince de usta oluyor. Bu merkezlerin öğrenci yoğunluğunda devletin öğrenci başına verdiği teşviğin de etkisi büyük. 

Bu antrparantez bilginin ardından ortaöğretim KPSS'ye döneyim. Salonumuzda 17 adayın içinde bir kadının salon başkanına sorduğu sorular dikkatimi çekti. "Nereye yazacağım, nereyi kodlayacağım, kodlama nasıl yapılır, salon numarası hangisi dedi durdu. Tüm salon işi, gücü bıraktı bu kadını dinliyor. Başkan, "Daha önce hiç kodlama yapmadın mı, hiç denemeye girmedin mi" dedi. "Hayır" dedi. Nereye, nasıl kodlanacağını gösterdi. Kadın, farklı rakamları aynı hizaya kodlamaya başladı. Salon başkanı iyi sabırlı biriymiş ki yanlış kodlamayı kaç defa sildirip doğrusunu kodlattı. 

Kimdir bu kadın diye o değilden baktım. Kimliğine bakarken çok dikkatimi çekmemişti. Kadın salondaki adaylara göre epey değil, baya yaşlıydı. Yaşını merak edip kimliğine baktım. 1980 doğumluydu. Anlayacağınız, 3 milyon gencin ter döktüğü sınavda 46'lık nine de vardı. Büyük ihtimalle babaanne veya anneanne olmuştur. Ortaokul, liseyi nasıl bitirdi bilinmez. Büyük ihtimalle pandemi dönemlerinde elektronik ortamda bitirmiş olmalı. Liseyi bitirdiğime göre şansımı deneyeyim, iyi puan alırsam belki memur olurum diye düşünmüş olmalı. Bir umut. Azmin elinden ne kurtulur. Bakarsınız, kazanır ve atanır. Yalnız 46 yaşında olduğuna devlet kadrolarına atanır mı, tam emin değilim. Ama madem bu yola baş koydu. Cesaret örneği gösterip sınava girdi. Bu azmin birazını da sınav nasıl olunur, sınavda nasıl kodlama yapmalıyım, biraz da çalışmalıyım demeliydi. Neyse kendi bilir. 

Üç milyon adaydan kimlerin yüzü gülecek, şimdiden bir şey denmez ama öyle zannediyorum, bu yaşlı adaya en fazla salondakiler sevinmiştir. Üç milyon adayın içinden bir kişiyi şimdiden ekarte ettik. Şansımız biraz arttı diye sınava daha iyi odaklanmış olabilirler. 

Şu var ki kodlama esnasında epey soru sorarak dikkatleri üzerine çeken bu yaşlı adayımız, sınavla birlikte tek kelime etmedi. Sınav süresini de son saniyesine kadar kullandı. Bakarsınız ummadık taş, baş yarar. 

18 Ekim 2026 Pazar

İbret-i Âlem

Öğretmenliğimin üçüncü yılında zorunlu hizmete tayin isteyip yeni okulumda görevime başladım. Okul ve sınıflar kalabalıktı. 

Okula yeni geldiğim için nerede kalabalık ve sorunlu sınıf var, nasibimize bu sınıflar düştü.

İlerleyen günlerde öğretmenleri tanıdıkça, mübarekler, bu adam okula yeni geldi. Okulu tanımaz etmez. Alışıncaya kadar bizler sorunlu sınıfları alalım demediniz de hepsini bize verdiniz. Alacağınız olsun dedim.

Gel zaman git zaman okulun gediklisi bir öğretmen, bir gün bana, "Hocam, yılların tecrübesi var bende. Bu tecrübemi herkese söylemem. Dediğimi yaparsan bir yıl boyunca sınıfta rahat edersin" dedi. Neymiş hocam. Hemen söyle şu formülü dedim.

"Sınıfa girip deftere konuyu yazarken öğrencilere konuşmaları için biraz fırsat ver. Ara ara sınıfa göz gezdir. Sınıfın en cılız olanını gözüne kestir. Bu çocuk konuşur konuşmaz ayağa kalk. Ne konuşuyorsun oğlum. Gel buraya deyip tahtaya çıkar. İki tane tokat atıp yerine gönder. Tüm sınıf dut yemiş bülbüle döner. Çünkü bu yaptığın tüm sınıfa ibret-i âlem olur, hatta tüm okula yayılır. Böylece sene sonuna kadar rahat edersin" dedi. Meslektaşımın bu anlattığına acı acı güldüm. Hocam, bu tecrüben sende kalsın. Bana lazım olmaz dedim.

Böyle dedim. Hiç uygulamadım ama zaman zaman meslektaşımın bu tecrübesini, çalıştığım okulların bazısında öğrencilere paylaştım. Bir meslektaşım, bana öğretmenliğimin ilk yıllarında böyle akıl verdi. Bak, seni gözüme kestirdim. Haberin olsun deyip sınıfça gülüştüğümüz olmuştur.

*

Fî tarihinde okul müdürlüğü yaparken matematik öğretmenim yoktu. İlçe bir ücretli öğretmen gönderdi. Kısa zamanda anladım ki öğretmenin sınıf hakimiyeti yok. Birkaç defa öğretmene rehberlik yapmaya çalıştım, yol gösterdim. Fayda etmedi. Sınıfına girip öğrencilere dersin öneminden ve dersi iyi dinlemelerinden, dersin ahengini bozarsanız karşınızda beni bulursunuz dedim. Sonunda hoca hanım, sınıfta problem olanların ismini yazıp bana verin, ben icabına bakarım dedim.

Bir gün öğretmen odama girdi. A4 kağıdına tek tek yaramazlık yapan öğrencilerin ismini yazmış. "Müdür bey, derste konuşanların isimlerini getirdim" dedi. Masanın üzerine bıraktı. 

Listeye baktım. A4 kağıdı doluydu. Hoca hanım, 17 öğrenci var burada. Sınıfın mevcudu zaten 19 kişi. Anladığım kadarıyla öğrenciler sınıfça yaramaz dedim. "Evet" dedi.

Bir gün o öğretmenin dersinde o sınıfa girdim. Listede ismi olmayan iki çocuğu tahtaya çıkardım. Diğerlerine biraz nasihat biraz uyarı içerikli tatlı-sert bir konuşma yaptım. Ardından bu yaptığınızı unutmamanız için size ceza vereceğim. Sizi kaç defa uyardım dedim. Getirdiğim cetveli elime aldım. 17 kişiye tek tek bir kere vurdum.

Vurma şeklim şöyle: Çocuğu ayağa kaldırıyorum. Avucunu açtırıyorum. Avucunun altına sol elimi koyuyorum. Hızlı ve sert vuracakmış gibi cetveli havaya kaldırıyorum. Eline doğru yaklaştıkça cetvelin hızını düşürüyorum. Hafifçe vuruyorum.

Acıtmadan her birine aynı yöntemle vurdum. İş bittikten sonra odama geçerken matematik öğretmeni, "Hocam, bu ikisine de vurun" dedi. Niye dedim. "Bunlar da yaramazlık yapıyor. Haksızlık olmasın" dedi. O iki çocuğa vurmadan çıkarken hoca hanımdan, ders bitimi odama gelmesini istedim.

Hoca hanım geldi. Hoca hanım, 19 kişilik bir sınıf özel okullarda bile yok. Normalde bu sınıftan çıt çıkmaması lazım. Hele 19 kişiden 17 kişinin ismimin listeye yazılması ilginç. İsterdim ki sınıfın huzurunu bozan, listede 2-3 öğrenci olsun. Görüyorum ki tüm sınıf problem. Yaramazlık yapan iki, üç öğrenciyi anlarım ama tüm sınıfın isminin gelmesini anlamakta zorlanıyorum. Anladığım kadarıyla siz çok merhametlisiniz. İyi niyetinizi öğrenciler kötüye kullanıyor. Hepimiz öğrencilere karşı merhametliyiz ana inisiyatifi elden bırakmamak ve sınıf hakimiyetini sağlamak lazım. Öğrenciye tatlı sert olmak lazım. Hepten yumuşak davranınca sınıf hakimiyeti kayboluyor. Bu durumda siz verimli bir ders işleyemezsiniz. Sınıfta iki, üç öğrencinin yaramazlığını anlarım ama tüm sınıf yaramaz derseniz burada oturup bir düşünmek lazım dedim.

Öğretmen, "Konuşmalarınızdan beni suçladığınızı, benim suçlu olduğumu ima ettiğinizi anladım" dedi. Bir meslektaşıma böyle bir suç yöneltmem ama tüm sınıfın problem görülmesini anlamakta zorlanıyorum. Sınıf sizin. Bu hakimiyeti siz sağlayacaksınız. Burada geçicisiniz. Yarın kadrolu atanıp gideceksiniz. Gittiğiniz yerlerde daha kalabalık sınıflarla karşılaşacaksınız. Sınıf hakimiyetini sağlamadan ders işleyemezsiniz deyip görüşmeyi sonlandırdım. 

Hoca hanım ikinci dönem İstanbul’a öğretmen olarak atandı. Gittiği yerde öyle zannediyorum daha kalabalık sınıflara girmiştir. İnşallah bizden tecrübe edinip orada sınıf hakimiyetini sağlamıştır. 

İki tane şiddetten bahsettim. Sakın ola ki dayak ve şiddeti tasvip ettiğim anlaşılmasın. Çünkü eğitim ve şiddet bir araya gelmemeli. Zira pedagojik değil. Zaten Tokatlı tecrübeli hocamın, sınıfın en zayıf ve cılızını dövüp bir sene boyunca rahat etme tavsiyesini hiç uygulamadım. Güçlüye gücüm yetmiyorsa gücümü zayıfın üzerinde hiç göstermedim. 

Hoca hanımın sınıfına sıra dayağı çekmeye gelince, dövmek için vurmadım. Zaten dövme değildi yaptığım. Adeta vururken korudum onları. İstedim ki gözleri korksun. Şu anda olsa bunu da yapmam. Öğretmenin sınıf zaafını öğrenciden çıkarmam. Zaten faydası da olmadı. Çünkü öğrenciler bildiğini okumaya devam etti. Öyle ya at sahibine göre kişner. 

Bu iki anekdotun ardından sadede geleyim. Nicedir bu ülkede akşam sabah yapılan operasyonlara gelmek istiyorum. Belediyelere, kişilere, gazeteciler, şirketlere, holdinglere vb. akla gelebilecek her yere ve herkese operasyon yapılıyor. İnsanlar ya göz altına alınıyor ya tutuklanıyor ya da yurtdışı yasağı konarak salıveriliyor. Kimine de ev hapsi veriliyor. Yapılan her operasyon gündeme oturuyor. Basın ve kamuoyu günlerce konuşuyor. 

Anlamadığım, bu kadar operasyonla suç bıçak gibi kesilmesi lazım. Suçlular ya da suça meyilli olanlar devletin yargısı ensemizde. Nefesini hissediyoruz deyip kendilerine çekidüzen vermiyor. Kısaca ne operasyonlar kesiliyor ne de suçlar ya da suç iddiaları. 

Halbuki birkaç operasyon, ilk anekdotumda anlatmaya çalıştığım gibi herkese ibret-i alem olması lazımdı. Görüyorum ki kimseye ibret olmuyor. Herkes bir şekilde suça bulaşıyor ya da hakkında suç isnatları oluyor. 

Teşbihte hata olmasın, devletin hız kesmeyen operasyonlarını ücretli öğretmenin sınıf hakimiyetini benzetiyorum. Öyle ya 19 öğrencinin 17’sinin ismi yaramaz diye yazılır mı? 

Son yıllarda hakkında operasyon yapılan kişi, kurum vb. sayısını ve topluma oranını bilmiyorum. Belki toplumun en küçük bir oranını kapsıyordur. Ama her gün ve çoğu yere ve kişilere yapılan operasyon sanki suçun tüm topluma sirayet ettiğini gösterir gibi. Eğer böyleyse ölmüşüz de ağlayanımız yok. 

Hasılı, bu kadar operasyonu sağlıklı bulmuyorum. Sebebi hikmetini zaten bilmiyorum. Bildiğim, bunca operasyona rağmen hala suç işleniyor ve işlemeye devam ediyorsa operasyonlar tek başına sadra şifa olmuyor. Operasyonlar ikinci anekdotumda olduğu gibi herkese olmasın, ilk anekdotumdaki gibi olsun. Bu da en zayıfına değil, en güçlüsüne olsun. Yani dokunulmayana dokunulsun. İlkinde, tek kişiye veya zümreye yapılacak operasyon ve bunlara verilecek ceza herkese ibret-i alem olmalı ve herkes yoğurdu üfleyerek yemeli. Değilse, bu gidişle operasyon rekoru kırarız ve fişlenmeyen kimse kalmaz. 

7 Ekim 2026 Çarşamba

Okul Saldırılarının Düşündürdükleri *

İstanbul Başakşehir'de bulunan bir ortaokula yapılan bıçaklı saldırı sonucunda 1 öğrenci vefat ederken 7 öğrenci de yaralandı. 

Saldırgan başka bir lisenin 10.sınıfında okuyan 15 yaşında bir kız öğrenci. 

Saldırgan, okulun yabancısı değil. Ortaokulu bu okulda bitirmiş. Okula okul formasıyla geliyor, gelirken evden bıçak getiriyor, okula girince de bıçağı rastgele sallayarak eylemini gerçekleştiriyor. 

Bu olayı duyar duymaz ne oluyor demeden kendimi alamadım. Nereden bakarsan üzücü ve ürkütücü bir durum. Geçmişte de zaman zaman okul saldırıları oldu ama nadiren görülürdü. 2026 yılında ise bu kaçıncı okul saldırısı? Birini unutmadan bir başka yerde cereyan ediyor. İsterseniz bir hatırlayalım:

İstanbul Çekmeköy'de 17 yaşında bir öğrenci öğretmenini bıçaklayarak öldürdü. 1 öğrenci ve öğretmeni de yaraladı. (2 Mart 2026) 

Şanlıurfa Siverek'te 19 yaşında okulun eski öğrencisi meslek lisesine girerek pompalı tüfekle rastgele ateş açtı. (14 Nisan 2026)

Kahramanmaraş Onikişubat'ta okulun 14 yaşındaki öğrencisi babasına ait tabancalarla okula gelerek iki sınıfa rastgele ateş açtı. 11 öğrenci ve 1 öğretmeni öldürdü. (15 Nisan 2026)

Manisa Turgutlu'da 9.sınıf öğrencisi okulun önünde ateş açarak 11 kişiyi yaraladı. (22 Eylül 2026)

Osmaniye Çardak'ta okul bahçesinde bir öğretmen yeğeni tarafından öldürüldü. (28 Eylül 2026)

İstanbul Başakşehir'de bir ortaokula gelen okulun eski mezunu ve halen lise 10.sınıfta okuyan 15 yaşındaki kız öğrenci bıçakla 7 öğrenciyi yaraladı, 1 öğrenci öldü. (6 Ekim 2026)
Verdiğim örneklerde görüleceği üzere 2026 yılının ilk 10 ayında 6 okul saldırısı meydana gelmiş. Ayda 1,66 ortalama demektir bu. Kısaca 1,5 ayda bir okulda silahlı bir saldırı olmuş. Okulların tatil olduğu temmuz ve ağustos ayını çıkarırsak ayda bir olay vuku bulmuş. 

Devlet okul güvenliği için son yıllarda daha fazla tedbir alarak okul saldırılarının önüne geçmeye çalışıyor ama onca güvenliğe rağmen maalesef okul saldırıları artarak devam ediyor. Temenni ederiz ki bu son saldırı son olur, bir daha arkası gelmez. 

Beni üzen okul saldırılarının ortaokula kadar sirayet etmesi. 

Son saldırıda dikkat çeken bir husus, haberlerden yanlış anlamadıysam, saldırgan öğrenci okula okul formasıyla girmiş. Yani çocuk okula o okulun formasıyla bu cinayeti ve yaralamayı işliyor. Güya okul forması da alınan güvenliklerden bir tanesi. 

Her ne kadar öğrencilerin tek tip olarak okula alınmasına çok sıcak bakmasam da birçok meslektaşım, "Okul güvenliği için forma şart" görüşünü savunurdu. Ben de forma dediğin dışarıdan parayla alınan bir şey. Bir okulda saldırı düzenlemek isteyen forma satın alır, giyer, okula saldırır derdim. Bu son olayda öğrencinin forma satın almasına da öyle zannediyorum, gerek kalmamıştır. Çünkü okulun eski öğrencisi olduğu için eski formasını giyip okula girmiştir. Bu olay gösteriyor ki okul formasının okul güvenliğine bir katkısının olmadığıdır. Bu da ayrı bir konu. 

2026 yılında okul saldırılarındaki artış beni düşündürüyor. Bireysel olduğunu düşündüğümüz bu cinayetlerin her birinin hikayesi farklı olsa da acaba bir yerlerden düğmeye basılmış, organize bir eylem mi diye düşünmeye başladım. Acaba bir okuldaki saldırı "eşeğin aklına karpuz kabuğunu düşürmüş" olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum. Acaba her bir saldırı, şiddete meyilli kişilere bir teşvik mi oluyor, inanın anlamış değilim. 

Bu işin içinden nasıl çıkılır, okullar yeniden güvenli ortama nasıl döner bilmiyorum. Yetkililer öyle zannediyorum, daha sıkı tedbirler alacaktır. 

Okul saldırılarını yapanların okul öğrencisi olduğu göz önüne alındığında, yetkililerin zorunlu eğitimi acilen masaya yatırmasında yarar görüyorum. Çünkü zorla güzellik olmuyor. Gözü okul ve okumada olmayanları okul çatısı altında tutmanın bir gereği yok. Çünkü bu tiplerin varlığı görüldüğü gibi zarardan başka bir şey değil. 

Bir diğer husus, saldırı yapanların haletiruhiyesini bilmiyorum ama öyle zannediyorum, çoğunun psikolojik sorunları vardır. Ortaokul, lise ve üniversiteye kabul edileceklerin "Okulda okunmasında sakınca yoktur" raporunun istenmesi bir çözüm olabilir. Her bir çocuk kayıt olacağı okul türü için psikoloğa veya psikiyatriye muayene olur, doktor heyetinin verdiği rapora göre okula kaydı yapılır ya da yapılmaz.

Bir diğer tedbir, okula girişlerde öğrencilerin, veli ve misafirlerin x-ray cihazından geçirilmesi olabilir.

*07/10/2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

27 Eylül 2026 Pazar

Utanmıyorum Artık

Yazıma bir fıkra ile başlayayım:

Yatağına işeyen bir çocuk varmış. Çocuk ortaokul veya lise talebesi mi bilmem. Her çiş yaptığında da utanırmış. 

Ne yapayım ne edeyim derken bir çözüm arar. Doktora gider. Doktora kaç seans gider. Doktor o kadar ilaç yazar ama fayda etmez. Sonunda doktor, "Ben çaresiz kaldım. Seni tedavi edemiyorum. Bir de okulundaki rehber öğretmene derdini anlat. Belki o çözüm bulur" demiş. 

Gel zaman git zaman çocukla doktor bir caddede karşılaşır. Doktor eski müdavim ve müzmin hastasını görünce merakından sorar: Nasılsın der. İyiyim der çocuk. Çocuğun iyiyim demesine doktor şaşırır ve "Okulundaki rehber öğretmene gittin mi" diye sorar. Çocuk gittim der. "İyiyim dediğine göre çiş yapmayı bıraktın. Nasıl iyileştin? Sorun nasıl çözüldü" der. Çocuk, "Hayır efendim. Ben iyileşmedim. Sorun da çözülmedi. Ben yatağıma yine işiyorum. Ama bunu sorun olarak görmüyorum. Çünkü bundan dolayı utanmıyorum artık" demiş. 

Fıkradan benim anladığım, meğer çocuk işlediğini dert edinmiyormuş. Her işeme sonrası utanmasından rahatsızmış. Rehber öğretmen çocuğu rahatlamış olmalı ki çocuk utanmayı bırakmış. Belki de çocuk işemekten utanıyordu. Rehber öğretmen, "Erkek adam işer. Ne var bunda? Bunda bir ayıp yok ki. Şu dert edindiğine bak" diyerek çocuğu rahatlattı. Öyle ya utanmayı bıraktıktan sonra insan için yapamayacağı yoktur. 

Fıkrada adı geçen rehber öğretmenler alınmasın. Çünkü adı üzerinde fıkra.

Utanmaya gelince, utanma duygusu imandan deriz. Utanmıyorsan dilediğini yap deriz. Böyle diyerek utanma duygusunun önemine işaret ederiz.

Gerçekten utanma duygusu kişi için en önemli kalkandır. Ama bu perde bir kalkarsa o insandan her şey beklenir.

Şu bir gerçek ki bir suç işlediğimizde, bir hata yaptığımızda eskiden daha fazla utanırdık. Şimdilerde eskisi gibi değiliz. Utanmayanlarımız daha çoğunlukta. Hatta utananlar saklanıyor, utanmayanlar meydanlarda ve köşe başlarında, hemen hemen her yerde. 

Not: Başlığa ve fıkraya bakarak yazımdan başka başka anlamlar çıkarılmasın. Bu yazıyı konu edinmemin sebebi, “Utanmıyorum/utanmıyoruz” sözü üzerine aklıma geldi.

Bahtsız Baba

İnsanoğlunun bu dünyadaki sınavı bitmez. Herkesin sınavı birbirine benzese de içine girince herkesin sınavı farklı.

Kimi çocuğuyla kimi eşiyle kimi anne-babasıyla kimi fakirlik kimi zenginlik kimi şöhret vb. şeylerle imtihan oluyor.

Pazar günü oğlana kahvaltıya gitmiştim. Zaman zaman ekmeğini aldığım fırın da o taraftaydı. Ekmeğimi alıp arabanın yanına geldiğimde, elimdeki ekmek yükünü gören bir yaşlı amca yanıma yaklaşarak benimle konuşmaya başladı. Çarşıya gidecekmiş, otobüs bekliyormuş.

Oturduğum yeri sordu. Mahallemin adını duyunca amcamız dertliymiş. Duygulandı. Anlatmaya başladı. Amcanın derdi de oğlu idi. 

"Sizin oturduğunuz mahallede mahalleyle aynı adı taşıyan falan kurs vardı. Çocuğu oraya verdim. Hafızlık yaparken kurs yıkılacağı için oğlum hafızlığına falan yerdeki kursta devam etti. Hafız oldu. Hafız olunca dünyalar benim oldu. Gel zaman git zaman bu çocuk 17 yaşından itibaren akranlarına uyarak bozuldu. Suça karıştı. Şimdi içeride. Konya dışında bir cezaevinde 6 aydır yatıyor. Gidip gelmek zor oluyor. Savcıya çıkıp durumumu anlattım. 81 yaşındayım. Aldığım maaş belli. Ha bu çocuğumu Konya'ya aktarsanız dedim. Savcı yardımcı oldu. Yol parasını karşılamak için 700 lira yatırdım. Konya'ya nakil oldu. Şimdi burada yatıyor" dedi.

Çocuğun şu anda 17 yaşında mı dedim. "Yok, 20 yaşında" dedi. Sakıncası yoksa ne suç işledi dedim. "Söylemeyeyim. İşledi bir şeyler" dedi. Ne kadar yatacak dedim. "6 ay yatıp çıkacaktı. Karşı taraf itiraz edince biraz daha yatacakmış. Yılbaşına çıkar diyor avukat" dedi. Geçmiş olsun amcam deyip vedalaştık.

Oğlan arabayı sürerken yol boyunca amcayı düşündüm. Bir ayağı toprağa girmiş, oğluyla uğraşıyor. Belli ki amcanın imtihanı da oğluyla. Suçunu söylemediğine ve karşı taraf itiraz ettiğine göre belli ki oğlu yüz kızartıcı bir suç işledi. Oğlunun işlediği bu suçtan dolayı utancından suçu söyleyemiyor.

Bu amca da nice insanımız gibi çocuğunu hafız yetiştirmek istedi. Oğlu hafız da olmuş. Gel gör ki oğlu istemediği şeylere imza atmış. Var gör amca, "Çocuğum bir hafız olursa hayırlı bir evlat olur, ardımdan Fatiha okur, hafızı kelam olarak herkes saygı duyar, ben de hafız babası olarak gurur duyarım. Öbür dünyada da '70 kişiye şefaatçi olacağına göre' bu şefaatten ben de faydalanırım" hayali kurmuştu. Öyle görünüyor ki amcanın hesabı tutmamış ve ağzının tadı kaçmış. 

Çocuğu Allah kelamı Kur'an'ı hıfzetsin. Hafızasına nakşedilen bu Kur'an çocuğa hiç fayda etmediği gibi suça karışarak babanın ve ailenin yüzünü kara çıkartsın.

Gel de amcanın bu durumuna üzülme. Halbuki ne ummuştu ne buldu. 

Amca geldi gidiyor ama oğlu hayatını karartmış. Çünkü hayatı boyunca işlediği suçun mahcubiyetini çekecek. Belki iş bulamayacak belki evlenemeyecek belki de yaptığı ile yüzleşmeyip suç makinesi olup çıkacak. 

Allah kimseyi altından kalkamayacağı bir imtihana tabi tutmasın. Kimseyi evladıyla imtihan etmesin. 

24 Eylül 2026 Perşembe

Hızır Öğretmen *

Okul çıkışı markete uğradım. Çamaşır suyu, Kemal Abi'nin sirkesi, yumuşatıcı, makarna çeşitleri, yumurta derken iki elimi, birden fazla poşetle doldurdum. Hem kaba hem ağır. Bu yaşta bu yük çekilir mi, sen misin arabaya binmeyen, haydi 900 adım yürü dedim. Yürüyorum ama eller kopacak. Yere koymadan Yeşil Caminin şadırvanına gidip elimdekileri banka koyayım. Ellerim az bayram etsin diye düşündüm. İki elimi dengelemek için de ara ara poşet değiştirdim. Yere koymadan poşet değiştirme maharetimin olduğunu bilmem söylememe gerek var mı?

Derken efendim, ardımdan biri seslendi. "Beyefendi yardım edeyim, poşetlerin birazını taşıyayım" dedi. Geriye dönüp baktım. Bir hanımefendi idi seslenen. Belli ki taşımakta zorlandığımı görmüş, bana acımış. Çok teşekkür ediyorum hanımefendi. Bu kadar ağır olacağını hesaba katmadım. Şunu da bunu da alayım derken beş poşet oldu aldıklarım. Ben bir şekilde taşırım dedim. Hanımefendi taşımak için ısrar etti. Ne kadar olmaz, çok sağ olun desem de kafaya koymuş, benim gibi bir ihtiyara akşam akşam yardım edecekti. "Ben yürümeyi severim. Zamanım var. Çocuklarımı almak için geldim. Biraz erken geldim. Okul etrafında arabayı park sorunu da olunca arabayı falan yere bıraktım. Vakit geçirmek için zaten yürüyorum. Lütfen verin, taşıyayım" dedi. Baktım olmayacak. Sağ elimdeki iki poşeti yere bırakarak o zaman buyurun dedim.

Üç poşet bende, iki poşet de onda yan yana kah arka arkaya yürümeye başladık. Ne iş yaparız diye sordum. "Anasınıfı öğretmeniyim. Falan okulda çalışıyorum. 15 yıldır aynı okuldayım" dedi. Meslektaşız. Ben de MESEM'de çalışıyorum" dedim. "Çalışmaya devam mı" dedi. "Zorunlu emekliliğime iki senem var. Çalışmaya devam ediyorum" dedim. "Benim de kademeli emekliliğe iki yılım var. Durum ne gösterir bilmem ama işimi seviyorum" dedi. İki çocuğu da Vali Necati Çetinkaya Ortaokulunda okuyormuş.

Okulundan ve ortak tanıdıklardan konuştuk. 

Konuşa konuşa evimin köşesine geldik. Yol ayrımında, hocam, benim ev şu kırmızı arabanın durduğu yerde. Siz okula buradan dönebilirsiniz dedim. "Ben daha okula geçmeyeceğim. Yürüyüş yapacağım. Meram Yeniyol tarafına geçeceğim. Evinize kadar götüreceğim" dedi. Vaktiniz varsa eve çıkalım, eşimle tanışırsınız, kahve ikram edelim dedim. Kabul etmedi. Ben de ısrar etmedim. Zira ısrar onun işiydi.

Dış kapının önüne kadar poşetlerimi getirdi. Evim burası deyince, "İyi akşamlar, okuluma beklerim" dedi. Biz de bekleriz hocam dedim. Son kertede tanıştık. Çok teşekkür edip ayrıldık.
Ben poşetleri yüklenip evime doğru yöneldim, meslektaşım da gözlerden uzaklaştı. Evime girmeden poşetlerin onca ağırlığı bana kuş gibi hafif geldi. İçimi bir sevinç kapladı. İçin için sevindim. Nasıl sevinmem. Bir kadın, üstelik meslektaşım, gündüzünde 10 saat derse girdikten sonra akşam akşam hayatım boyunca unutamayacağım bir iyiliği bana tattırmıştı. 

Bugüne kadar taşıyayım, yardım edeyim amca diyen kız çocuklarını, genç kız ve erkekleri gördüm. Hepsine de teşekkür ettim. Kendi yükümü kendim çektim. Bu öğretmenime de teşekkür ettim ama ısrarı karşısında pes ettim. Böylece hayatımda ilk defa tanımadığım, sonradan tanıştığım bir hanımefendi evime kadar eşyamı getirerek bana yardım etti. Akşam akşam Hızır gibi imdadıma yetişti. Ne diyeyim, helal olsun.

Meslek dayanışması diyeceğim ama tek taraflı bir meslek dayanışması oldu. Tekrar görsem belki de tanıyamayacağım ama gönlümde hep ayrı bir yeri olacak. Allah dert ve keder vermesin. Biri altı, diğeri sekize giden çocuklarının başarılarını ve mürüvvetlerini görsün, tuttuğu altın olsun. Benim gibi yürümeyi seven bu öğretmenimin yolu açık olsun, ayağına taş değmesin.

Öğretmenimin bu yaptığı yardımı yolum üzerinde karşılaştığım insanlara ben de yaparım. Arabada isem arabama alırım, taşımada zorlanan varsa taşıyayım derim. Ama bu kadın öğretmenimin eline su dökemem. Öyle zannediyorum, çocukları çok şanslı, öğrencileri çok şanslı, okulu da çok şanslı. Allah sayılarını artırsın.

Şunu da belirteyim. Her ne kadar toplumdan, insanımızdan dert yansak da karşılıksız bu iyilik örneklerini gördükçe bu toplumun mayası temiz diyorum ve bu örnekler beni hayata bağlıyor.

Son söz, yardımsever öğretmenime olsun. İyi ki varsınız öğretmenim! İyi ki karşılaştık. Sizi tanıdığıma çok memnun oldum.

*27/09/2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

23 Eylül 2026 Çarşamba

MESEM'lerde Öğrenci Yoğunluğu

Bir zamanlar meslek liseleri için memleket meselesi denirdi. Son yıllarda mesleki ve teknik Anadolu liselerine ilgi azalırken mesleki eğitim merkezlerine yoğun talep var. Bu merkezlere, günümüzün yükselen değeri dense yanlış olmaz.

Hem de öyle böyle değil. Buralara akın akın öğrenci geliyor. Kayıt olmak için veli ve öğrenciler sıra bekliyor. Yaz dönemi yoğunluğu nasıldı bilmiyorum ama her teneffüs idareci katında kayıt yoğunluğu var. Herhalde prosedürü fazla ki bir kişinin kaydı da birden bitmiyor.  

İdareciler günde kaç kayıt yapıyor bilmiyorum ama kayıt yapmaktan, gelen veli ve öğrenciyle ilgilenmekten müdür yardımcıları bu işin altından nasıl kalkıyor bilmem. Dışarıda, koridorda onları görmek mümkün değil. Hepsi ekranın karşısında hummalı bir şekilde çalışıyor. Öyle zannediyorum, başlarını kaşıyacak zamanları yoktur. Öyle ya o kadar kişi sıra beklerken başlarını nasıl karşılasınlar. 

Mesleki eğitim merkezlerinin işleyişini bilmem ama gözlemlerime göre bu merkezlerde görev yapan idarecilerin işi zor. Yoğunluk ve işin zorluğu sadece yeni kayıt yapan idarecide değil, hangisini görsem başını kaldırmadan ekranda iş yapıyor. 

Her okulun bir zorluğu ve iş yükü vardır. Ama mesleki eğitim merkezlerinde görev yapanların iş yükü öyle zannediyorum daha fazla. Teşbihte hata olmasın, birine beddua edeceksen, inşallah bir gün MESEM’lerde idareci olarak çalışırsın demek kâfi. Ötesine gerek yok. Bu, onlara yeter de artar bile. Çalışırken “çile bülbülüm çile” diye mırıldanıp dursunlar. Bir de kayıt ve iş yükünden fırsat bulup da onlara kimin bedduasını aldınız demek lazım. 

9.sınıflara kayıt yoğunluğu eylül ayından ibaret değil, sebebi hikmetini bilmiyorum ama bu merkezlere kayıtlar aralık ayının sonuna kadar devam ediyor. 

Kayıt aralığı bu genişlikte olunca yeni kayıtlara birlikte okul idaresi yeni şubeler açmak zorunda kalıyor. Kayıt hızının ne derece ve yoğunlukta olduğunu anlatmak için şu örneği vermem yerinde olacak. İlk hafta birleştirilmiş iki şubenin 9. ve 10. saat dersine girdim. Birinin mevcudu 27, diğer şube de 5 kişiden ibaret idi. 

İkinci hafta yorgun argın sınıfa çıktım. Aradığım alanın öğrencileri sınıfta yoktu. Neredeler dedim. "Bizim sınıflar değişti. Biz buraya, onlar bizim sınıfımıza geçti" dediler. Denilen sınıfa geçtim. Orada da yoklar. Çatı katına çıkarılmış olabilir mi diye çatı katına çıktım. İnce uzun sınıfın içi öğrenci dolu idi. Say say bitmez. Bölümünüz ne diye sordum. "Kuyumculuk" dediler. Gözüm korktu. Öğrencilerin arasından öğrencileri süzerek masama geçtim. İlk işim sınıf defterlerini açarak sınıf mevcutlarına baktım. İki şubenin toplam mevcudu 51 idi. El sanatları bölümünün öğrenci mevcudunda bir değişiklik yokken geçen hafta 27 mevcutlu kuyumcu sınıfının mevcudu 46'ya çıkmıştı. Bir haftada yüzde yüze yakın yeni kayıt yapılmışsa aralığın sonuna kadar bu bölümün öğrenci yekûnu ne kadar olur, bunu da varın siz düşünün. 

Öğrenci artışı sadece kuyumcu sınıfında değil, diğer bölümlerin çoğunda da yüzde yüze yakın yeni kayıt olmuş. Öğrenci artışı oldukça yeni sıra konuyor ama bu sefer sınıfta sıra koyacak yer kalmıyor. 

Gelen bu kayıtlardan dolayı okul idaresi, biz bu çocuklara nasıl sınıf bulacağız diye kara kara düşünsün dursun. Sene başında ders programını alıp gireceği ders yüküne göre plan yapan öğretmenler de yeni açılan şubelerden dolayı ders programlarında yeni artış oldukça yaptıkları planı çöpe atmak zorunda kalıyor. 

222 Sayılı İlköğretim ve Eğitim Kanununda "Sınıf mevcudu 40'tan fazla olamaz" amir hükmü olsun, Türkiye’de sınıf ortalaması 20-25 diye duralım. Kanuna rağmen MESEM'lerin mevcutları bölüme göre değişiklik gösterse de verdiğim örnekte görüleceği üzere 51 mevcutlu sınıflar var. Böyle mevcutlu sınıflarda derse giren öğretmenlerin işi de öyle zannediyorum, hiç kolay değil. MESEM'lerin durumu bu. Acaba buralarda çalışan kültür öğretmenleri de birilerinin bedduasını almış olabilir mi? 

Burada sormak gerekiyor. Bir ara mesleki ve teknik Anadolu liseleri bünyesinde MESEM'ler açılmışken, ne düşünülüp taşındı da çoğu meslek liselerinde MESEM'ler kapatıldı ve tüm öğrenciler derslik kapasitesi belli ve sınırlı olan MESEM'lere yönlendirildi? Halbuki mesleki ve teknik Anadolu liseleri ile MESEM’ler aynı amaca hizmet eden eğitim kurumlarıdır. 

Bir diğer husus, Meslek liseleri öğrenci kaybederken MESEM’lerdeki öğrenci artışı öğretmen normunu da alt üst ediyor. Bir bakmışsın, yılların öğretmeni norm fazlası olabiliyor, MESEM’lerde de yeni norm ihtiyacı oluşuyor. Öğretmen sirkülasyonu da tam gaz devam ediyor.

Not: 51 mevcutlu sınıfa 3.hafta girince mevcudun 65'e çıktığını gördüm. 

Girişken Bir Çocuk *

Salı günü 10 saat derse girdim. Artı nöbet tuttum. Okuldan eve gelirken markete uğrayıp karpuz aldım. 

Karpuzu kesince tadı, rengi ve kokusu hoşuma gitti. Oğlanın annesi de "Karpuz güzelmiş. Aynısından kalırsa bir tane daha alsan olur" deyince, marketin yolunu tuttum tekrar. 

Gözümü kestirdiğim karpuzu yokladım. Güzeldi. Nasıl yokladığımı söylememe gerek yok. Çünkü herkesin iyi karpuz seçme testini uyguladım. Elimi vurdukça gelen sesi tarif edemem ama kulağıma gelen tok ses "Beni al, ben iyiyim" der gibiydi.

Yanımda bir çocuk belirdi. "Abi, yardım edeyim mi" dedi. Nasıl yardım edebilirsin? İyi karpuzdan anlar mısın dedim. Kendinden emin bir şekilde "Tabi, anlarım" dedi. Al şu seçtiğine bir bak dedim. Eliyle yokladı. "Güzel" dedi. Seç bakalım bir tane daha dedim. Eliyle karpuzlara tek tek vurmaya başladı. En alttakinin sesi kulağıma hoş geldi. Ama altta. Çıkarmak zor. Diğer karpuzları kaydırırız dedim. "Yok abi, çıkarırız dedi. Zayıf, cılız, sıska ve kısacık boyuyla diğer karpuzlar düşürmeden karpuzu çıkarıp bana uzattı. Alıp market arabasına koydum.

Aldığım karpuzları koymak için konan poşetlerden birini aldım. Daha ben poşeti açmadan diğer sebzelerin konduğu poşetlerden bir tanesini açıp karpuzu kolayca koydu. O poşetler ince olur, ona koymayalım dedim. "Tamam abi, önce bu poşete koyalım. Sonra da elindeki poşete koyacağız" dedi. Baktım çocuk çok hevesli, eli pratik, dili zaten tatlı. Kendi haline bıraktım. Onun yardımıyla poşete konmuş karpuzları açtığım poşetlere koyduk.

Çocuğa, nerede okuyorsun dedim. "Vali Necati Çetinkaya Ortaokulunda" dedi. Kaça gidiyorsun dedim. "6.sınıfı okuyorum" dedi. Nerelisin dedim. "Başarakavaklıyım" dedi. Elin çok pratik. Karpuz seçmeyi de iyi biliyorsun. Baban pazarcı mı dedim. "Hayır abi" dedi. Bu yaşta bunları nereden öğrendin dedim. Bu kısmı çok anlayamadım. Galiba "Köyde pazarcılık yaptım" dedi. Müdürünü tanıyor musun dedim. Tanıyorum dedi. Nasıl dedim. Çok iyi, seviyorum kendisini dedi.

Yardımsever ve konuşkan bu çocuğu çok sevdim. Üstelik girişken. Medeni cesaretine hayran kaldım. Sosyal yönü güçlü bu çocuğu gönüllendireyim istedim. İyi de ne verecektim? Çünkü eşofmanla gelmiştim markete. Evden çıkınca cebimi yokladım. Ne para vardı cepte ne de kredi kartı. Telefon açarak balkondan atılan kartı tutup yürüdüm. 

Çocuk içimi okumuş olmalı ki, "Abi, sizden bir şey isteyebilir miyim" dedi. Evet dedim. "Ben kedilere mama veriyorum. Bir tane mama alabilir misin" dedi. Burada mama var mı dedim. "Var abi, işte şu elimdeki de mama" dedi. Kaç gram bilmiyorum ama olsa olsa 100 gramlık bir mama vardı elinde. Kaç para o dedim. "40 lira abi" dedi. Olur alalım dedim. Benden ilgi, alaka ve yüzü bulunca isteyeyim. Benim bir yüzüm kararsın, onunsa iki yüzü dercesine, "Abi, iki tane alsak olur mu" dedi. Tamam olur. Haydi ben karpuzları tarttırıncaya kadar mamaları al, kasada buluşalım dedim.

Kasaya yanaştığım zaman gözlerim çocuğu aradı. Yoktu. Bekledim biraz. Kedi maması reyonunu da bilmiyorum ki gidip çocuğa bakayım. Nice sonra elinde iki mama ile geldi. Daha önce elinde tuttuğu mamayı ne yaptı bilmiyorum. Belki de elinde tuttuğu o mamanın ödemesini gözünü kestirdiği birine yaptıracaktı. Nasip banaymış.

Bu vesileyle yani bu sevimli çocuk sayesinde hayatımda ilk defa kedi maması almış oldum.

Burada şunu da söyleyeyim. Daha altıncı sınıfta böyleyse bu çocuk, büyüyünce nasıl olur diye düşündüm. Adını sormadım ama bu çocuk ekmeğini taştan çıkarır. Geleceği parlak. Yeter ki bizim eğitim sistemimiz bu çocuğu aşağıya çekmesin. Ne alaka demeyin. Çünkü eğitim sistemimizin içinde geleceği parlak, hayat dolu nice çocuk kaybolup gitmiştir. 

Bu çocuğun anne babasını, öğretmenlerini, idarecilerini ve müdürünü tebrik ederim. Çocuğun yolu açık olsun.

*24/09/2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Aysel ile Salih

Bir genç gördüm. Adını sanını bilmem. İş yaparken sol kulağının arkasında, boynuna doğru bir yazı dikkatimi çekti. Önce yara veya doğumdan gelen bir leke ya da mürekkep bulaşığı  sandım. Ama değildi. İmza mı dedim ama bir yazıya benziyordu. Ama okuyamadım. Tanımadığım için de burada ne yazıyor diye soramadım. Atatürk sevgisinden dolayı "K. Atatürk" yazıyor olabilirdi. 

Bir gün genci bana sırtı dönük gördüm. Dikkatlice bakınca "Aysel" yazılı olduğunu okudum. Şimdi anlaşıldı dedim. Belli ki bu genç Aysel diye birine aşık. Aşkını içine atmak, içinde tutmakla kalmamış, aşık olduğu kadının ismini boynuna yazdırmış. 

Aynı yazıyı sonraki günlerde de gördüğüme göre belli ki Aysel silinmez kalemle yazılmış. Bu işleri bilmiyorum ama belki de dövme yaptırmış. Bu yazı ya da dövme silinir mi, dövme yaptırırken acı çekti mi bilmiyorum. 

Ertesi gün genci bir başkasının yanında gördüm. Ayrıldıktan sonra ona, şu giden arkadaşının adı ne diye sordum. Salih'miş adı. 

Tarihte Leyla ile Mecnun, Tahir ile Zühre, Yusuf ile Züleyha, Ferhat ile Şirin, Kerem ile Aslı, Arzu ile Kamber, Romeo ve Juliet aşklarını duymuştum da Aysel ile Salih'in aşkına şahit olmamıştım. Öyle zannediyorum, Mecnun, Tahir, Yusuf, Ferhat, Kerem, Kamber ve Romeo, günümüzde yaşasa aşkını boynuna yazdıran Salih'e şapka çıkarırlar. Bu konuda sen bizim üstadımızsın. Biz de aşık olduk Ama aşkımızı boynumuza yazdırmak hiç aklımıza gelmedi derlerdi. 

Geleyim Salih'e. Salih Aysel'i ne kadardır tanıyor, evlendi mi, nişanlı mı, aşkı karşılıklı mı ya da karşılıksız bir aşk mı bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa Salih sevdiğini boynuna kazıtırken ben de bu gördüğümü hafızama işledim. 

Keşke Salih aşkını boynuna yazacağına gönlüne yazsa, hafızasında hiç silinmese daha iyi olurdu. Ne edersiniz ki Salih bu yolu tercih etmiş. 

Gönül ister ki Salih severek, aşık olarak evlensin, aşkı karşılıksız kalmasın, plotonik aşk olmasın, bu aşk da bir müddet sonra sona ermesin, bir yastıkta kocasınlar. 

Ya böyle olmazsa. Yani evlendikten sonra cicim aylar biter, samanlık seyran olmazsa bu durumda Salih ne yapacak? Ayrılırlarsa Salih yaşayabilecek mi? Haydi yaşadı diyelim, boynundaki Aysel yazılı dövme ne olacak? Silinir mi, silinmez mi, silinir de izi kalır mı, Aysel ayrıldıktan sonra bir başkasıyla evlenmeye kalkarsa Salih bunu kaldırabilecek mi? Ya benimsin ya kara toprağın der mi? Salih dövmeyi sildirse bile izi kalır da yeni evlendiği Salih'i her gördüğünde Aysel yazısını görürse bu durumda ne olacak? Hasılı Salih'in işi zor. 

Görünen o ki aşkından dolayı Salih'in gözü kör olmuş. Yalnız unutmasın ki boyun bölgesi hassas bir bölge. Dövme yaptırmasa daha iyi olurmuş. Bir de ister boyun ister bir başka yere ne olursa olsun, dövme yaptırmayı asla tasvip etmiyorum. Çünkü her bir dövme vücudun doğallığını bozuyor, bozmakla kalmıyor. Her bir dövme fuzuli masraf. Üstüne üstlük eziyeti de cabası. 

Bu yazıyı kaleme aldım. Bitirirken acaba Salih'i kıskanıyor olabilir miyim diye düşünmedim değil. Hatta Salih'in kalkıştığı bu işe, zamanında ben niye kalkışıp eşimin adını boynuma yazdırmadım diye hayıflandım. Ama neye yarar. Çünkü hayıflandığımla kaldım. Çünkü bizim zamanımızda böyle dövme yoktu. Bir de aşkın ne olduğunu bilmiyorduk. Bilsek bile el alem, millet, konu-komşu, eş-dost ne derdi? El âlemi düşünmekten kendimiz olamadık. Bildiğimiz tek şey, "dağa, taşa, yola, ağaca", "Buda'nın tunç heykeline" varıncaya tek/hak yol İslam yazacağız" dedik durduk. 

Bu vesileyle rahmetli Karakoç'un şiirine baktım. Başka nerelere tek yol İslam yazacaktık diye rahmetli her bir yeri yazmış. Yazmayacağımız neredeyse tek vücut kalmış.  

Çocukluk ve gençliğimiz böyle geçti. Ne bir yere "Hak yol İslam" yazabildik ne de aşkımızı boynumuza yazdırdık. Salih aşkına kavuşmuş ama bizim aşkımız, zamanında koro halinde coşkulu söylemenin dışında platonik aşk olarak kaldı. Salih erdi Aysel'ine, pardon muradına, biz ise çıkamadık kerevetine. Ne bahtsız kuşakmışız vesselam. 

19 Eylül 2026 Cumartesi

Getirisi Olmayan, Götürüsü Olan İş

2015 yılından beri çalakalem yazarım. Yazdıklarım içerisinden seçtiklerimin yayımlanması için gazeteye gönderirim. Gazeteye gönderilsin veya gönderilmesin, tüm yazılarım blogumda yayımda.

Yazdıklarımdan bir kısmını da sosyal medya aracılığıyla paylaşırım.

Yazarken cep telefonuna yazarım. 

Yazdıklarımda şu konu, bu konu yok. Hemen hemen her konuda kalem oynatırım.

Dilimin sivri olduğu söylenir.

Benimkisi yazarlık değil, koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi derler misali Abdurrahman Çelebi görevini üstlenmek. 

10 seneyi aşkındır yazınca yazmak bende bir hobi oldu. Yeter ki dert edindiğim bir konu olsun, yeter ki uygun zamanı olsun.

Yazdıklarımı gören, "Bu yazdıklarının bir getirisi var mı" diye soruyor. Yok, cevabı verince "Bir getirisi yoksa niye yazıyorsun? Emeğine yazık" diyor. Ben de getirisi olmadığı gibi götürüsü var diyorum.

Evet, yazdıklarımın götürüsü var. Çünkü yazdıklarımdan dolayı kademe ilerlemeyi durdurma cezası aldım ve üzerimdeki idari görev alındı. Üstelik bu cezayı müstear isimle yazdığım Barbaros ULU ismiyle aldım. 

Şöyle ki, yazılarımdan birine alınganlık gösteren bir mülki amir, alınganlık göstermiş. İsim ve şahsın belirtilmediği, hakaret ve kişiselleştirmenin olmadığı, bir suç unsurunun olmadığı, senaryo şeklinde yazılmış bir yazıdan bir insan niçin nem kapar, çok anlaşılır gibi değil. 

Yazıyı kaldıramayan mülki amir, ne yapayım ne edeyim diye düşünür. Bu yazıdan bir şey çıkmayacağını anlayınca, gazetede yayımlanan yazılarımı geriye doğru tarayarak suç arar. Beş-altı yazımda kendince suç bulur. Yazıların çıktısını alır, üzerine dilekçe ekleyerek şikayette bulunur. 

Sipariş üzere gelen iki muhakkik, "Yazılarımda siyasi içerik" bularak inceleme ve soruşturma dosyasında, kademe ilerlemeyi durdurma ile tecziye edilmemi ve üzerimdeki idarecilik görevimin alınmasını önerir. Yazılan gerekçeler de idamına karar verilmiş bir mahkuma, suyu bulandırma türünden gerekçeler. Atamaya yetkili bakan da bu raporun gereğini yerine getirdi. 

Eş, dostun hak arama ısrarı üzerine mahkemeye başvurdum. Kimi, kime şikayet edip hak arayacaksın. Bir mülki amirle bir alt memur arasında bir sorun olursa "Üst daima haklıdır, bilhassa haksız olduğu anlarda". Benimki de öyle oldu. İl disiplin kurulu, teklif edilen disiplin cezasını onamak için savunmamı dört gözle bekledi. Vali, bu kurulda olmamasına rağmen ne olur ne olmaz diyerek kurula eşlik etmiş. İlk göreve başladığım andan itibaren hiç ceza almamam, yakın zamanda aldığım başarı belgeleri, takdir belgeleri, üstün başarı belgesi ceza indiriminde dikkate alınmadı. Önerilen ceza aynen onandı. Yüksek Disiplin kurulu da hakeza. Mahkeme de verilen disiplin cezasını ve görevden el çektirilmemi uygun buldu. Maksat hasıl olunca İstinafa gitmeye gerek duymadım. Meseleyi bu şekilde kapattım. 

Daha doğrusu ben kapattım sandım. İlerleyecek kademem olmadığı için bir altı olan 1/4 maaş kesme cezası uygulandı. Başöğretmen de olamıyorum. Çünkü başöğretmenliğe müracaat için kademe ilerlemeyi durdurma cezası almamış olmak şartı var. Haliyle başöğretmen olamadığım için başöğretmen statüsünde olanların aldığı başöğretmen ücretinden de yararlanamıyorum.  Artık başöğretmen olamadan emekli olacağım.

Şu var ki belki de müstear isimle ceza alan ilk kişi benim diye düşünüyorum.

Maddi yönden kaybım olsa da aldığım disiplin cezası yüz kızartıcı bir suç değil. Benim için sevindirici yanı bu. Savunmada yazdığım gibi bu cezayı şerefimle taşıyacağım. 

Aldığım cezanın açılımı, "Bir partinin leh veya aleyhine siyasi çalışmalar yapmak". İyi de hangi parti lehine veya aleyhine çalışma yaptığım inceleme ve soruşturma dosyasında belirtilmemiş. Haktan ve adaletten ayrılmayan, dini bütün muhakkiklerimiz, hazırladıkları raporda hangi parti lehine ve aleyhine çalışma yaptığımı da belirtmiş olsaydı bana en büyük iyiliği yapmış olurlardı. En azından ben de şu partiyi tutuyorum, bu partinin aleyhindeyim derdim. Mübarekler, bir kopya bile vermediler. 

Antrparantez şunu da söyleyeyim. Aldığım cezada değilim. Yalnız muhakkik demek, isnat edilen suçun oluşup oluşmadığını incelemek ve mevzuat çerçevesinde dosyasını hazırlayacak. Mülki amirin gönlü olsun diye delili ve ispatı mümkün olmayan gerekçeler yazmak vicdana ve meslek etiğine sığmaz. Muhakkik dediğin kimseden emir almadan görevini yapar. 

Hasılı, yazdığım yazılarımın bana bir katkısı yani getirisi yok. Şekil A'da görüldüğü gibi götürüsü var. 

Ne diyeyim, canları sağ olsun. Mağduriyetim olsa da her şey para değil benim için. Para bir şekil kazanılır ve telafi edilir.

Şunu da belirteyim. Yazdıklarımdan dolayı ipim çekilse de yazılarımın arkasındayım. Bundan dolayı da aynaya bakabiliyorum. Şikayetçi olan mülki amir, amirin istediği şekilde inceleme ve soruşturma dosyası hazırlayan muhakkiler, il disiplin kurulunu etkileyerek mesleki dayanışmanın en güzel örneğini sergileyen vali ve yardımcıları, oy birliğiyle disiplin cezasını onaylayan Yüksek Disiplin Kurulu üyeleri, etkilendiğini düşündüğüm mahkeme heyeti de benim gibi aynaya bakabiliyorsa ne mutlu onlara. Onlar açısından sorun yoksa benim için No problem. 

Birilerini Gönülleme İnadımız

Okulların açıldığının ilk haftası bir sınıfın ilk dersine girdim. İsimleri okuyarak yoklama yapıyorum. İki isimli bir öğrenci, "İlk ismimi kullanmıyorum. Onu okumasanız" dedi. Kullanmadığın isim babaannenin ismi mi dedim. "Evet" dedi. Bu isim söylenince rahatsız mı oluyorsun dedim. "Hem de nasıl" dedi. Bu durumda, ister 18 yaşını doldurunca ya da babanın mahkemeye dilekçe vermesiyle ismini teke düşürebilirsin dedim. "Öyle yapacağım" dedi. Baban, annesinin adını koyarak babaannenin gönlünü yapmış. Ama bu ismi koyarken senin gönlünün olup olmayacağını düşünememiş dedim. "Onun gönlü olacak diye bunu yapmamaları gerekirdi. Yanlış" dedi.

Öğrencinin bu derdine yanındaki arkadaşları da eşlik ederek onun derdine tercüman oldular. Öğrencilere, çift isimlilerin çoğunun hikayesi sizinki gibi. Annemin, babamın gönlü olsun diye veriliyor. Çocuğuna annesinin, babasının ismini verme konusunda anne babalar beklenti içerisine giriyor. Konmayınca gönül koyan olabiliyor. Anne, baba da mecburen koyuyor dedim. "Olur mu öyle şey, bizim günahımız ne" dediler. Anne, babanıza kızıp gönül koymayın. Toplumda da böyle bir beklenti var. Yarın siz de babaanne olduğunuzda belki böyle bir beklentiye girersiniz dedim. "Biz asla öyle yapmayız" dediler.

Aynı gün bir başka sınıfa girdim. 32 kişilik mevcuttan sadece 4 öğrenci vardı. 2 tanesi çift isimli idi. Yoklama yaparken şu isim babaanneniniz adı mı dedim. "Evet" dediler. Adımı taşıyorsun diye babaannen fazladan harçlık veriyor mu dedim. "Yok, vermiyor" dediler. Niye dedim. "Kendinde yok ki bize versin" dediler.

İkinci girdiğim sınıftaki çift isimli öğrencilerde babaannelerinin isimlerini taşımada bir rahatsızlık duyduklarını sezmedim ama ilk girdiğim sınıftaki öğrenci, öyle anlaşılıyor ki babaannesinden nefret ediyor. Bu öğrencinin bu konuda tek olduğunu sanmıyorum. Daha önce çalıştığım bir başka okulda da isim listesinde babaannesinin ismini karalayan öğrenci bilirim. Yine bir başka öğrenci, "Şu ismimi lütfen okumayın. Nefret ediyorum" demişti.

Elbette, çift isim taşıyıp bir tanesi babaannesinin ismi olanların tümü, taşıdıkları bu isimden nefret ediyor değildir. Babaannesiyle arası iyi olanların, taşıdığı isminden mutlu olanları da vardır.

Yalnız şu bir gerçek ki çocuğa iki isim vermek doğru değil. Ne yapıp ne edip tek isim vermek gerekiyor. Özellikle kız çocuklarına tek isim vermede daha bir özen gerekir diye düşünüyorum. Çünkü son yılların modası, evlendikten sonra bazı kızlar kızlık soyadını da kimliğe ekletiyor. Bu durumda kadının hem ismi hem de soyadı çifleniyor. Upuzun bir isim olup çıkıyor. Bir de soyadların biri ya da her ikisi birleşik kelimeyse eyvah ki eyvah. Çoğu okullarımızın ismi de çift isimlilerden farklı değil. Özellikle hayırseverler tarafından yapılan okul isimleri maalesef çok uzun.

Çift isim vermede bir başka sorun, ismin biri kullanılırken diğeri kullanılmıyor. Kullanılmayacaksa niye veriliyor o zaman? 

Çift isimlerde bir başka sorun, iki ismin uyumlu olmaması. Uyduracaksak da zorlamamak ve yakışanı vermek lazım. 

Hem okullara hem de çocuklarımıza isim verme konusunda yetkililerin ve anne ve babaların özen göstermesinde fayda var. Büyükanne ve büyükbabalar da çocuklarını rahat bırakmalı, beklenti içerisine girmemeli, ismi konmayınca gönül koymamalı. Hatta oğul ve gelinine, "Dilediğiniz ismi verin. Asla benim ismimi koymayın" demeli. Anne ve babanın elini rahatlatmalı. Çünkü ismi kendileri değil, torunu taşıyacak. Bırakalım da çocuklarımızın isimleri tek olsun. Çift isim vererek onlara yük yüklemeyelim. Zaten kendi dertleri kendilerine yeter. Hele bir ailede kaç torun olursa olsun, her bir oğlana büyüğün adını vermek ve yanına ikinci bir ismi eklemek olacak şey değil. Karışıklığa sebebiyet veriyor. Ondan sonra da Mehmet dendiği zaman hangi Mehmet diye soruluyor.

Hasılı, farklı, telaffuzu kolay, yanlış yazıma sebebiyet vermeyen, anlamı güzel, ismiyle müsemma kısa isimler vermek en doğru olanı olsa gerek. 

17 Eylül 2026 Perşembe

ÖSYM İyi Yapmadı

6 Eylül 2026 Pazar günü lisans mezunlarının KPSS’si yapıldı. “Sınav, 1.708,324 adaya yönelik 145 sınav merkezinde, 4.724 binada, 86.646 sınav salonunda uygulanmıştır”.

Sınava giren aday sayısına, sınavın uygulandığı yer, bina ve salonlara bakılırsa, sınav yapmanın zorluğu daha iyi anlaşılır. Daha bu işin soru hazırlama, soruların basımı, sınav merkezlerine gönderilmesi, sınavlarda görev yapacakların belirlenmesi, sınavın güvenliğini sağlama, sınavın okunması vb. iş ve işlemleri göz önüne alındığında bu şekil sınavların altından kalkmanın ne kadar zor olduğu, bu yönüyle ÖSYM’nin zoru başardığını söylemek gerekir.

ÖSYM bu ve benzeri sınavları yıllardır yapa yapa iyice profesyonelleşti. Sınav güvenliğine dair aldığı önlem ve tedbirleri taviz vermeden uygulaması can sıkıcı olsa da takdire şayan. Öyle ki kamuoyunda gereksiz kural görülüp eleştirilen hususlarda bile geri adım atmıyor. Koyduğu kuralını çiğnemeden uygulayan kurum olarak devletin diğer kurumlarına örnek olmasını önerdiğim olur. Çünkü ÖSYM, sınav güvenliğine dair aldığı kuralları esnetirse milyonlarca gencin ter döktüğü sınavlar tartışmalara sebebiyet verir.

ÖSYM, sınav güvenliğine dair ne kadar tedbir alırsa alsın, zaman zaman yapılan sınavlara dair tartışmanın merkezine çekiliyor. 2026 KPSS de bunlardan biri. Şanlıurfa Osmanbey Kampüsünde 150 salonda yapılan sınavın 22’inde mevzuata aykırı sınav yapıldığı tespitinin ardından 392 aday için sınavı yenileme kararı verildi. Bu adaylara eş değer soru sorulacak.

Açıkçası, ÖSYM’nin ilgili kişilere yönelik sınavı yenileme kararı vereceğini beklemiyordum. 

Mevzuat hükümlerine aykırılık tespiti gerekçesiyle 392 aday için eş değer sınav yapılması kararı, başka tartışmaları ve mağduriyetleri beraberinde getireceğini düşünüyorum: 

Sınavı yenileme gerekçesi için belirtilen “Mevzuat hükümlerine aykırılık tespiti” net değil. Burada bu öğrenciler için ilave süre mi verildi? Zamana riayet mi edilmedi? Aykırılık sınava giren öğrencilerden mi yoksa sınav görevlilerinin ihmali mi? Bunu bilmiyoruz. ÖSYM’nin yenileme gerekçesini net bir şekilde açıklaması gerekir.

Sınavı mevzuat hükümlerine uygun yapmayan görevliler hakkında bir işlem yapılmış mıdır? Ki yapılması gerekir. Çünkü kimsenin milyonlarca öğrencinin girip ter döktüğü sınava halel getirmeye hakkı yoktur.

Sınav günü Kampüse giden yolu tek şeride indirerek sınav merkezine gidişi zorlaştıran kim ya da hangi kurum veya kuruluş ise suç duyurusunda bulunulup haklarında işlem yapılmış mıdır? O yolda çalışma yapmak için o günü denk getirmek hangi sorumlulukla bağdaşır? 

Kampüse gidişin zorlaştığı gerekçesiyle ÖSYM, yeni bir karar alarak sınavın yarım saat geç başlatılması ve yarım saat geç bitirilmesi kararı kimseyi mağdur etmemeye yönelik bir karar olmasına rağmen yenilenme kararıyla bu tedbir boşa gitmiş olmuyor mu? 

Mevzuata aykırılık Osmanbey Kampüsünde yapılan diğer salonlarda olmazken niçin 22 salonda yapıldı? 

Yenilenecek sınav ne zaman yapılacak?

Sonuçlar daha önce açıklanan 7 Ekimde açıklanabilecek mi? Büyük ihtimalle sonuçların açıklanması ileri bir tarihe bırakılacak.

Yenilenecek sınavda eş değer soru sormak bu sınava giren diğer öğrencilere haksızlık olmayacak mı? Çünkü diğer öğrenciler ne tip soru, hangi konulardan soru çıkıp çıkmayacağını bilmeden girip ter döktü. Sınavı gören bu öğrencilere eş değer soru sorulacak olması, onlara kopya vermek olmayacak mı? Bu 392 öğrenci sınav tekrarıyla daha iyi yaparak diğer adayların önüne geçerse diğer öğrencilere haksızlık yapılmış olmayacak mı? 

Bu yenileme kararıyla, yarın sınavı iyi geçmeyen bir başka aday, benim salonumda da mevzuata aykırı işlem yapıldı. Benim sınavım da yenilensin diye mahkemeye başvurur, mahkeme de mevzuata aykırılık tespit edip adayın sınavını yenileme kararı verirse bu durumda ne yapılacak? 

Sınava zamanında gelemediği için salona alınmayıp geri dönen adaylar Osmanbey Kampüsünde sınava girenlere verilen hak bize verilmedi. Biz de mağduruz diye dava açarsa bu durumda ne yapılacak? 

Sınavın yenilenmesinden kaynaklı olarak sınav sonuçları geç açıklanırsa buna paralel atama takvimi de ötelenecek. Bu durumda atama bekleyenler mağdur olmayacak mı? 

Bu sınav tümden iptal olup yenilenir mi? Bu durumda adaylar ikinci kez sınava girerek sınav stresini çekmeyecek mi? 

Temenni ederim ki sınava giren hiçbir öğrenci mağdur olmaz. Sınavın tümden yenilenme durumu oluşmaz. 

Hasılı, bu konuda sorular, sorunlar ve belirsizlikler bitmeyecek görünüyor. Maalesef bir ilimizde yapılan bir ihmal ÖSYM’yi zor durumda bıraktı. ÖSYM de mevzuata aykırılığı gidermek için sınavı yenileme kararı vererek bence iyi yapmadı. Sınavı mevzuat hükümlerine göre yapmakla görevli olanlar da işlerini düzgün yapmayarak ÖSYM’yi zor durumda bırakmaları hiç olmadı.  

Fırtınada Ben

16 Eylül 2026 saat 16.30 sularında okuldan çıkıp eve doğru giderken yolda fırtınaya yakalandım. Rüzgarla birlikte ortalık toz duman, göz gözü görmez oldu. Fırtına yerde ne bulduysa havaya kaldırdı. Havaya çıkan ne varsa alıp başka yere sürükledi. 

Okula döneyim dedim. Çıkan fırtına saman alevi gibi parlar, az sonra söner diye düşünüp okula dönmekten vazgeçtim. Zaten saniyeler içinde olup bitenle üst başım batmıştı batacağı kadar. 

Okulum sanayi içinde olduğu için bu kadar toz toprak normal. Caddeye çıkarsam, rüzgar olsa da toz toprak olmaz diye düşündüm. 

Adımlarını sıklaştırdım ama yürümek ve gözümün önünü görmek ne mümkün. 

Kuytu bir yer bulup sığınağım, fırtına geçinceye kadar durayım dedim. Sanayi içinde kuytu yer ne arar. Her yer dükkan dolu. Açık kapı bulsam gireceğim. Rüzgarla birlikte sanayi eşrafı kapısını kapatıp camdan dışarıyı seyre dalmış. İçeri gel diyen olmadı, ben de girebilir miyim demedim. 

Sen misin okula geri dönmeyen, inadım inat, güç bela yürümeye devam ettim. Üst başımın batmasından geçtim. Gözüme giren toz toprağın haddi hesabı yok. 

Beni en çok üzen de uçan kuştan esirgediğim beyaz spor ayakkabılarım oldu. Bembeyaz. Bakmaya doyamazsınız. Batacaktı ne de olsa. Şimdiden içine giren toz toprağı yürürken hissetmeye başladım. Üstelik temizlik bakımını yeni yapmıştım. Bu arada elime, yüzüme, kaşıma, gözüme, dişlerime bakmasam da ayakkabıya ayrı bir özen gösteririm. Almıştım süt beyazını bir kere. Orijinal halini korumalıydım. Ne de olsa bazıları yüzüme değil, ayağıma bakıyordu. Allah vere de çok kirlenmesin. 

Geleyim fırtınaya. Sair zamanlarda "Abi, bin götüreyim", diye yanımda duran öğretmenlerden eser yok. Geçtiyse de ortalık toz duman olunca ya görmediler ya da nasılsa sair zamanlarda teklif ediyoruz, binmiyor, görsün gününü deyip çekip gitmiş olmalılar. 

Tam cadde göründü. Toz topraktan kurtuluşum yakın dedim. Caddeye çıkmadan, yolun sağına ve soluna caddeye paralel yapımı devam eden inşaatların arasından geçerken sen misin okula dönmeyen, bu durumda çek çileni dercesine, fırtına inşaat sahasındaki tüm toz dumanı üzerime boca etti. 

Ölmek var, dönmek yok. Nasılsa cadde göründü. Temiz meskûn mahalle yaklaştım. Oraya adımımı bir atarsam gemisini kurtaran kaptan olacağım. Çünkü sanayinin kir ve pasından kurtulacağım. 

Yüksek katlı, inşaatı devam eden binayı soluma alarak caddeye çıkıp yürümeye başladım ama yürümek ne mümkün. Caddedeki toz duman da sanayinin içini aratmadı. Derken bu fırtınayla birlikte inşaatın tepesinden başıma bir şeyler düşer endişesi içimde belirdi. Hemen caddenin orta refüjüne attım kendimi. Işıklara geldim. 

Şunun şurasında Havzan tarafına geçmeye ne kaldı. Ne de olsa Havzan sessiz, sakin, cadde ve sokakları temiz bir muhit. Rüzgar esse de toz duman gelmez ve bunlarla karnımı doyurmam dedim. 

Işıkları geçtikten sonra Havzan tarafına gitmekten vazgeçtim. Aile hekimi yerindeyse ilaç yazdırayım dedim. Tanka doğru yürümeye başladım. Kaldırımda giderken de içimde bir ürperti belirdi. Ya çatıdan bir şeyler düşerse. Yola yakın bir şekilde yürüsem de içim dışıma çıktı. Fırtına ise sen misin bu saatte dışarı çıkıp yola devam eden. Sen inatsan ben senden daha inadım. Estikçe edeceğim dedi. Korka korka yürürken ağacından kopup caddelerde savrulan çam dallarını gördüm. Fırtına bana mısın dememiş. Nereden ne kopardıysa önüne katıp yollara savurmuş. Bana acımadığı gibi ağaçlara da acımamış. Yoldaki çam dallarını gördükçe çamların “Kolum kanadım kırıldı. Zirvede sallanırken ben yere düşecek biri miydim" der gibiydi görüntüsü. Ben böyle tasvir yapa durayım, çatıdan başıma ne uçacak, uçarsa nereme konar, başıma konan beni nasıl öper, başımdan aşağı kan iner mi, düşenin şiddetinden bayılır mıyım korkusuyla tankın önünü geçip soluğu eczanede aldım. Raporlarımın günü gelmiş mi, ilaç yazdırabilir miyim diye teyit ettim. Ardından sıramatikten sıra alıp aile hekimime çıktım. 

Saat 16.40 suları. Aile hekiminin odası açık. Ama kendisi yok. Kapı üstündeki ekran da kapatılmamış. Kapısının önünde bir genç bekliyor. Onun ismi ve benim ismim ekrana düştü. Genç homurdanıyordu kendi kendine. 

Az bekledikten sonra yanındaki odada işinin başında olan hanımefendiye, doktor bey buralarda mı, gitti mi diye sordum. "Burada. Namaza indi. Gelir az sonra" dedi. 

Dediği gibi az sonra doktor asansörden çıkıp odasına geçti. Önce genç girdi, ardından ben. İlaçlarımı yazdırıp eczaneye geçtim. 

Belli ki doktor, bu fırtınada akıllı olan dışarı çıkıp muayene ve ilaç yazdırmaya gelmez. Ancak deli olan ve aklından zoru olan gelir. Delinin işi ne, beklesin. Mesaiyi boşu boşuna beklemeyeyim. Hazır ezan yeni okunmuşken ikindi namazını mesai saatleri içerisinde aradan çıkarıvereyim. Beşten sonra da evimin yolunu tutayım diye düşünmüş. Haydi ben neyse de bu gencin bu havada ne işi vardı sağlık ocağında?

Zaman zaman hızını artıran fırtına eşliğinde bir şekilde eve girdim. Üst, baş, elbise, ayakkabı batsa da bereket postu deldirip gazi olmadım. Buna da şükür. 

Fakat herkes benim gibi şanslı değildi. Afetin ertesi günü kaza, bela var mı diye Konya mahalli basınına göz attım. 

Kırılan ve kökünden sökülen ağaçlar yaralanmalara sebep olmuş. Tramvay seferleri geçici olarak durmuş. Teknik liseye kadar yolcular otobüslerle, sonrasında tramvayla taşınmış. Ağacın altında kalan bir çocuk yaralanmış. Kökünden sökülen bir söğüt ağacı arabanın üzerine düşerek araçta hasar oluşmasına sebep olmuş. Daha fazlasına bakmadım. Büyük ihtimalle kenar mahallelerde basına yansımayan çatı uçmaları da olmuştur. İnşallah can kaybı olmamıştır.

Hasılı, kısa süren fırtına Konya'da hayatı felç etti. Kaç gündür yağmur yağmayınca oluşan toz toprak, yerden göğe, gökten yere uçtu durdu. Konya'nın verilmiş sadakası varmış. 

16 Eylül 2026 Çarşamba

Nerede Görmüşsem

Baştan söyleyeyim: İstisnalar hariç. 

Nerede "Benim Türkçem iyi" diyen varsa büyük çoğunluğunun Türkçeyi katlettiğini bilirim.

Nerede, "Ben usta şoförüm" diyen varsa kaza yapanların çoğunun ustayım diyen şoförler arasından çıktığını bilirim.

Nerede "Ben ekonomiden anlarım" diyen varsa çoğunun ekonomiyi berbat ettiğini bilirim.

Nerede "Ben bunun kitabını yazdım" diye varsa uygulamada sınıfta kaldıklarını gördüm.

Nerede "Bu iş benim işim, ben bunun üstadıyım" diyen varsa üstatlık buysa çıraklığı nasıldır demişimdir. 

Nerede "Ben her işten anlarım" diyen varsa tek anladığının kırıp dökmek olduğunu gördüm.

Nerede, "Bu iş benim işim" diyen varsa bedel ödememiştir. Bedeli tüm gariban ve masumlar çekmiştir. 

Nerede, "Bu benim son sözüm. Ölmek var, bundan dönmek yok" diyen varsa ölmemiştir ama sözünden dönmüştür. 

Nerede, büyük söz söyleyen varsa tükürdüğünü yalamıştır. İnsanlık hali olur diyeceğim ama büyük söz söylediği zaman sözü gerçekleşmeyince çoğunun yüzünün kızarmadığını da gördüm. 

Nerede, sureti haktan konuşan biri görmüşsem söz ve eylem çelişkisi içerisinde olduğunu gördüm. 

Nerede, başkasını ayıplayan görmüşsem ayıpladığı başına gelmiştir. Pek azı, "Hak ettim. Ayıpladım. Başıma geldi" diye itirafta bulunur. Çoğunda böyle bir yüzleşme yok.

Nerede, ağzından bal damlayan görsem çoğunun kendine Müslüman olduğunu gördüm. 

Nerede, birini ya da birilerini günah keçisi ilan edip hedef gösteren ve problemin kaynağı olduğunu gösteren varsa problemin esas kaynağının kendisi olduğunu gördüm. 

Nerede dürüst görünen olup da imkan ve fırsatlar eline geçince dürüstlüğü bırakan nicelerini gördüm. Anladım ki dürüstüğümüz yokluktanmış. 

Nerede, dini, dini değerleri ağzından düşürmeyen, haktan ve adaletten, doğruluk ve dürüstlükten dem vuran varsa bunlara en fazla ihtiyaç duyanların kendileri olduğunu gördüm. 

Nerede, aktör gibi görünen varsa senaryosu başkası tarafından yazılmış oyunun bir figürü olduğunu gördüm. 

Örnekleri çoğaltmaya gerek yok. Demek istediğim, çoğu insanda özgüven patlaması var. Hangi iş olursa olsun yaparım, ederim, bilirim, anlarım" der. Belki dediğinin hepsinden anlıyordur ama biraz tevazu daha iyidir. Kendi esas mesleğinin dışındaki bazı şeyleri bilip anlasa da haddini ve sınırını bilmesinde fayda var. Çünkü ülke, haddini bilmeyenlerden çok çekmektedir. 

Şu da bir gerçek ki her şeyden anlarım özgüvenini yaşayanlar belki de hiçbir şeyden anlamıyordur. 

Bir de hiçbir insan bir şeyi yaparken kırıp dökmek için yapmaz. Belki de en iyisini yapmak için çabalar. Ağzına, yüzüne bulaştırdığı zaman en azından yanlış yapmışım. Şimdi ki aklım olsa yapmazdım şeklinde itiraf etse bunu bile erdemli bir hareket sayacağım. 

15 Eylül 2026 Salı

Zılgıt Yemek

Bir ilçede görev yaparken yapılacak bir toplantıya katılmak için öğle arası okuldan çıktım.

Giderken öğle arasını yapıp okula doğru gelen okulun bazı kız öğrencileri denk geldi. Hepsi de okulun hırkasını bellerine bağlamış vaziyette idi. Bu görüntü hoşuma gitmedi. Selam verdim. Kızlar, bu görüntünüz olmadı. Lütfen hırkanızı ya elinizde taşıyın ya da giyin dedim. Yoluma devam ettim.

Toplantı dönüşü, yolda gördüğüm öğrencilerden biri odama girdi. İsmi A. S. D. idi. "Bir şey söylemek istiyorum" dedi. Buyur kızım dedim. "İlkokul, ortaokul boyunca kılık kıyafetimden dolayı hiçbir müdürüm beni uyarmadı. İlk siz uyardınız. Bundan sonra beni böyle görmeyeceksiniz. Özür dilerim" dedi. İnşallah kızım. Duyarlılığından dolayı teşekkür ediyorum. Niyetim uyarmak değil. Öyle giyimi yakıştıramadığım için size rehberlik yaptım. İnşallah üzmemişimdir dedim. 

Okulda görev yaptığım müddetçe bu öğrenciyi herhangi bir konuda hiç uyarmadım. Aradan yıllar geçse de hem bu anekdotu hem de bu sorumlu ve duyarlı öğrenciyi hiç unutmadım. 
*
Okulun müdürü yeni değişti. Nazik, kibar ve işini bilen biri. Aynı zamanda çok zeki. Tanıştığı kişiye ismiyle hitap ediyor. 

Toplantıda, "öğretmen girişinin sağında ve solunda sigara içmeyelim. İçen arkadaşlar kendilerine ayrılan bölümde içerlerse memnun olurum. Çünkü kapım açık duruyor. Dış kapının önünde içilen sigara dumanı rahatsız ediyor" dedi. 

Belli ki burnu hassas biri, sigaradan da rahatsız oluyor. Buna eyvallah. Böyle hassasiyete kim ne diyebilir ki. 

Tüm öğretmenler hassasiyete hassasiyet deyip gerekli özeni gösterdi. Ben de bu kervanın içindeyim. 

Bir gün dersten çıkıp menzilime doğru giderken öğretmenlere ait kapının önünün anam babam yeri olduğunu gördüm. Veliler, misafirler ve seminer almak için dışarıdan gelen öğrencilerin kapının sağında ve solunda sigara içtiklerini gördüm. Açık hava olmasına rağmen ortam tilki çıkarmaya hazır hale gelmiş. 

Dışarının öğrencisi de olsa öğretmenlerin gözünün önünde sigara içmelerini garipsedim. Onlara, gençler bu bölge öğretmenlerin bölgesi. Burada sigara içmeyin. Arka tarafa geçin dedim. Hemen geçenler olduğu gibi umursamayanlar da oldu. Umursamayanları umursadım. Tekrar seslenerek hepsini dağıttım. 

Seminer veren öğretmen de oradaydı. O da sigara yakmış. Latife olsun diye hocanın talebeleri de böyle olur, öyle değil mi hocam dedim. O da latifeye latifeye karşılık vererek öyle dedi. Ardından sigarayı yakıp kendi bölümümüze geçmek için hareket ettim. Baktım arkadan bir seslenen var. Dönüp baktım. Orada kalan öğretmene, "Toplantıda söyledim. Burada içmiyoruz" dedi. Ardından ismimle bana seslendi. Eyvallah hocam deyip yerime gittim. 

Eyvallah desem de böyle bir duruma düşmekten dolayı mahcubiyet duydum. Çünkü bugüne kadar kuralları ve hassasiyetleri çiğnemeden yaşadım. Kimseden de uyarı almadım. Karizmayı ilk çizdirişim desem yanlış olmaz. 

Yalnız yasaklanan yerde içsem hiç gam yemeyeceğim. Müdüre de bir şey demem. Çünkü hakem gibi gördüğüne düdük çaldı. Ne bilsin az önce onca sigara içeni dağıtanın ben olduğumu ve dışarıyı düzene koyduğumu. Neyse, balık bilmezse Halık bilsin.

Hasılı, bu yaşta zılgıt (zılgıç*) yemek de varmış.

*Anadolu'nun bazı yörelerinde zılgıt, zılgıç şeklinde ifade edilir. 

12 Eylül 2026 Cumartesi

Öğretmenlerin Ek Dersle İmtihanı

Meslek öğretmenlerini hariç tutarsak genel kültür öğretmenleri, 15 saat maaş karşılığı, 21 saate kadar 6 saat zorunlu, 30 saate kadar da 8 saat isteğe bağlı ek ders karşılığı derse girerler.

Okul, ilçe ve il normları belirlenirken de 6-31 saate kadar 1 öğretmen, 31-42 arası 2 öğretmen, 42'den fazla ders yükü olması durumunda her bir 21 saate 1 norm daha ilave olunur.

Maaş karşılığı dışında girilen her bir ek ders saati ücreti, katsayıya göre değişse de 2026 Temmuz itibariyle 185 lira. 

Mevzuat bu şekil. Uygulama nasıl ona bir bakalım. Çünkü öğretmenler uygulamada yeknesak değil.

Şimdi uygulamaya bir bakalım. 

Öğretmenliğe başladığım ilk yıllarda ek ders ücretinin pek bir anlamı yoktu. 30 saat derse giren bir öğretmenin aldığı ek ders, bir haftalık pazar ihtiyacını bile karşılamaktan uzaktı. Harçlık mesabesindeydi. 

Ücretin pek bir anlamı olmasa da öğretmenler "Mevzuat bana bu hakkı veriyor, şu kadar ders saati dışında derse girmek istemiyorum" demezdi. Okul, ders programında kaç saat vermişse o kadar girilirdi. Hatta öğretmen yeterli olmadığı için dersler boş geçmesin diye okul idaresi 30 saatin üzerinde ders verir, öğretmen 30 saatin üzerindeki girdiği derslerden ek ders ücreti almaz, fahri olarak o derslere girerdi.

Eskiden öğretmenlerin çoğunun eşi ev hanımı olduğu için tek maaşa talim ederdi. Tek tük çift maaş giren ev olurdu. Son yıllarda karı koca da çalışıyor, evlere çift maaş giriyor. Eşi çalışmayan öğretmen pek kalmadı dense yeridir. Yani durum tersine döndü.

Eskiden ders programı yapılırken programım şöyle olsun, böyle olsun, şu kadar boş gün istiyorum talebi pek olmazdı. Okul nasıl program verirse dersine girerdi. Okul idaresinden ders programıyla ilgili özel istekte bulunanlar genellikle kadın ve eşi çalışan erkek öğretmenler olurdu. Okul idaresi onların isteklerini yerine getirir, diğerlerinin programını öylesine yapardı. O zamanlar mantık, öğretmen gerekirse beş gün gelir, sabahtan akşama derse girmekle yükümlü denirdi. Öğretmenlerin çoğu da önceliğini okula verir, ona göre planlamasını yapardı.

Karı-koca da çalışmaya başlayınca ders programı yapmada en büyük zorluğu okul yönetimi çekiyor. Çünkü herkesin özel talebi var. "Ben şu kadar ders alırım, fazlasını almam. Şu günlerim boş olsun, ilk iki saatim ve son iki saatim boş olsun" türünden istekler bitmek bilmez. Niçin böyle? Çünkü çocuk var, ev işleri var. Ne kadar az derse girer ne kadar boş günüm olursa çocuk ve ev işleri de yürür. 

Halbuki öğretmenliğe başlarken devletle sözleşme yapmıyoruz. Devlete, "Ben şu kadar gün çalışırım" şartı koşmuyoruz. Devlet 7/24-365 gün çalışacaksın dese bile atanmak için çaba gösteriyoruz. Yeter ki atanalım diyoruz.

Geldiğimiz nokta itibariyle okuldan okula, branştan branşa değişiklik gösterse de okulların ders yükünü pay etmek eskisi gibi çok kolay değil. Çünkü,

Çocuğum var, fazla ders almayayım, 

Ek işim var, okuldan ne kadar az derse girersem, ek işime daha fazla zaman ayırırım,

Bağ, bahçe, çubuk işlerim var,

Ek ders almak istemiyorum. 21 saatten fazla olmasın,

Pazartesi ders istemem, cuma ders istemem... 

Diyen diyene. Çünkü ne kadar az ders alırsam, okula o kadar az gelirim mantığı güdülüyor. 

Böyle olunca çoğu branşlarda ders paylaşımı bir sorun. 21 saatten fazla derse giren olmayınca ya görevlendirme ya da ücretli öğretmen isteniyor.

Ek dersler kat sayıya göre altı aydan altı aya değişiklik göstermesine, eskisi gibi harçlık mesabesinde olmayıp getirisi olmasına rağmen kimse fazla ve ek dersin getirisinde değil. Öyle ya bir eve iki maaş ve diğer gelirler girince ek dersi kim ne yapsın.

Bazı okul ve branşlarda da fazla derse girme mücadelesi eksik olmuyor. Bir başkası kendisinden bir saat fazla alsa gözü onda oluyor, niye onunki benden bir saat fazla diyor ve 30 saate girmek için çabalıyor. Okulunda yeterince ders yoksa gerekirse başka okullarda derse giriyor. 

Yine bir sene 21 saatten fazla almam diyen diğer sene bu sene 30 girmek istiyorum diyor. 

Okulunda hafta içi 21 saatten fazla ders almayıp DYK'ye girmek için ders isteyenler de eksik değil. Çünkü DYK'de bir saate giren iki kat ücret alıyor, ilaveten hizmet puanı alıyor.

Norm fazlası olduğu için derse girsin diye bir okula görevlendirme yapıldığı zaman görevlendirmeye sevinenler olduğu gibi "Geldi. Ek dersim düştü" diyen de eksik olmuyor. 

Antrparantez şunu da söyleyeyim, pansiyon nöbeti, ek ders, DYK, açık lisede görev almak suretiyle hiç maaşına dokunmadan, maaşını yatırım olarak kullanan ve ek dersle geçimini sağlayanlar da eksik değil. Özel ders verenleri, gizliden gizliye etüt merkezi açanları ya da buralarda ücret karşılığı derse girenleri saymıyorum bile. 

Haliyle her sene başında ilçe milli eğitimlerde öğretmen görevlendirme, norm fazlası olanlara iş verme, okullardaki ders yükü paylaşımı, ders programı başlı başına bir sorun.

Bu işin çözümü, hekimlere tam gün yasası getirildiği gibi öğretmenlere de tam gün yasası getirilmeli. Tam gün yasasıyla; az gireceğim, çok gireceğim, ek ders istemiyorum, şu kadar günüm boş olsun" talepleri de son bulur. Dersi olsun veya olmasın her öğretmen saat 09 ila 16.00 arası okulunda olur, dersine girer, nöbetini tutar, okulun etkinliklerinde yer alır, öğrencilerine rehberlik yapar, proje yapar, yapılan projede görev alır. Bu yasayla ek ders de kalkar, her öğretmenin maaşı iyileştirilir ve herkes aldığı maaşla yetinir. Böylece okullarda az girdin, çok girdin sorunu da ortadan kalkar. Her bir öğretmenin önceliği okul olur, diğer işlerini ya bırakır ya da bir başka yol bulur. Öğretmenin aldığı ek ders de kimsenin ağzında olmaz. Kısaca tam gün yasasıyla öğretmenlik mesleğine itibar gelir. 

Eğitim ve Öğretime Heba Ettiğimiz Beyaz Yakalılar

Milyonlarca öğrencinin ya da mezunun iyi bir üniversite ve bölüm kazanmak ya da kamuda işe girmek için sınava girip ter dökmesi ayrı bir eleştiri konusu. Daha iyisini bulamadığımız için milyonları sınavdan sınava koşturuyoruz.

Kontenjanların sınırlı olduğu, girenlerin çoğunun kazanamadığı bu sınav sistemi seçme üzerine kurulu. Yani eleme üzerine bir eğitim sistemimiz var.

Daha iyi olanın kazanacağı sınavlara varım. Aynı zamanda eleme usulünü de savunurum. Yalnız bu eleme ortaokul ve lise çağında olmalı. Çoğu kimse LGS'ye, YKS ve AYT'ye girememeli. Elene elene üniversiteyi bitirenler de kendi aralarında yarış yapmalı. Öyle herkesi üniversite mezunu yapıp haydi KPSS'de yarışın demek, bu yarışın sonucunda çoğunluğa yeterli puanı alamadınız demek doğru değil. Bunun için iyi bir insan kaynağı planlaması yapmamız gerekecek. Herhangi bir okula, üniversite ve bölüme kontenjan belirlerken iş ve istihdam kontenjanları da belirlenmeli. Bu kontenjanın yüzde yirmi fazlası bölüme alınmalı. Öğrenciler ölen, kalan, okulu bırakan, okulda kalanların dışında başarılı olanlarla bir yarışa girsin. Değilse, milyonları üniversite sonrası merkezi sınavlara abone yapmış oluruz.

Üniversite ve KPSS'ye gelinceye kadar ortaokul ve lisede elenenlerin hiçbiri boşta kalmaz. Herkes bir şekilde yeteneğine uygun iş bulur, kimse de aç kalmaz. Çünkü bu ülkede her mesleğe ihtiyaç var. Ama hiçbirini zamanında elemeyip üniversite mezunu yaparsak ve KPSS'ye girmekten başka bir seçenek bırakmazsak yetiştirdiğimiz bu beyaz yakalılara anne babalar ve devlet olarak en büyük kötülüğü yapmış oluruz. Türkiye'nin insan kaynağı da maalesef bu şekil plansızlık üzerine kurulu. Bu plansızlık gençlerin geleceğini heba ediyor. 

Ben üniversite ve bölüm açarım, ihtiyaç olsun veya olmasın herkesi üniversite mezunu yaparım, sonrasına karışmam demek, ülkenin gençlerini hayal kırıklığına uğratmak demektir. Hayal kırıklığına uğrayan ise çevresine pozitif enerji vermez, herhangi bir işe odaklanamaz. 

Bu ülke ne yapıp ne edip beyaz yakalı yetiştirmekten vazgeçmeli. İhtiyaca göre bölüm açmalı, ihtiyaca göre kontenjan vermeli. 

7 Eylül 2026 Pazartesi

Büyük Konuşmuşum!

İlk müdürlüğümde tanıştım. Komşu okulun müdürüydü. İlden, görev yerimiz ilçeye aynı arabada gidip geldik. 

Son yıllarımızda kendisinin kaptanlığında yolculuk yaptık. 

Ne yaptığını bilen idealist bir müdürdü. Erken yaşta müdür olduğu için bu görevi de severek yapıyor. Uzun yıllar koltukta oturduğu için herhalde en sevmediği öğretmenlik olsa gerek.

Etkinlik üzerine etkinlik yapar, yaptığı her etkinliğin de mahalli basında yer almasını ister. Protokol takınır. Etkinliklerinde de protokolü eksik etmez. Reklamı da severdi. 

İşine aşık bu müdür, işine başkasını karıştırmaz, başkasının işine de karışmaz. Verdiği görevi ilgili kişiden bekler, bunu da takip eder. Bununla ilgili birkaç örnek vereceğim: Okulundaki son sınıf öğrencisi az olduğu için deneme sınavlarını bizim okulla birlikte yaptırırdı. Kaç öğrencilik deneme istiyorsun, sipariş vereceğiz dediğimde, "Bu işe şu müdür yardımcısı bakıyor" derdi. Yani bir iş kimin görevi ise ona yönlendirirdi. Bu sadece denemeyle ilgili değil, her konuda böyleydi. Sonunda, mübarek, deneme sayısını öğrenmek için senin yardımcını ben mi arayacağım? Arayıp bana sayıyı versen ölür müsün? Okulun yansa 'Buna şu bakıyor' diyeceksin dedim. Güldü.

Milli eğitimde toplantı çıkışı, gelen evrak var mı diye kutuya bakardık. Ben olan evrakı alıp okula götürürken, o bakar, sonra geri bırakırdı. Niye almıyorsun dediğimde, "Herkesin bir görevi var. Bu da hizmetlinin görevi. Gelip alsın" derdi.

Sabah ve akşam okul ve evimize gidip gelirken aramızda muhabbet eksik olmazdı. Bir gün beni yanına müdür yardımcısı olarak al dedim ya da o 'yardımcım ol' dedi. Olur dedim ama senin emrinin altında çalışmam dedim. Gülüşmüştük.

Yıllar sonra yollarımız ayrıldı. O başka bir ilçeye müdür olarak gitti. Ben de il merkezinin kenarında bir okula yönetici olarak gittim. 

İlçeden il merkezine müdür olarak atandığında ben öğretmenliğe dönmüştüm. Yanına hayırlı olsuna gittim. İnsan beni yanına yardımcı alır dedim. O kadar unutkan olan, geçmişi pek hatırlamayan bu müdür, "İyi olurdu abi. Yalnız senin emrinin altına girmem" demesin mi? Demek ki her geçmişi hatırlamasa da bazılarını özellikle benimle ilgili olanı unutmuyormuş.

Yanında yardımcı olarak çalışmasam da yıllar sonra KPSS sınavında karşılaştık. Sınavda ben gözetmenim. Salona çıkıp sınav evrakıyla salon başkanını bekliyorum. Gele gele emrinde çalışmam dediğim müdür gelmez mi? 

Beni görünce sınav evrakını bana uzatıp "Buyur sınavı yap, başkan da sen ol. Ben gideyim" diyerek nezaket gösterdi ama sonrasında hiç acımadı. 

Hasılı o başkan ben de gözetmen olarak sınavı usulüne uygun yaptık. Sınav boyunca "Abi şunu dağıt", "Abi bunu yap", "Abi, şunu topla" dedi durdu. Abi demediği yerde evrakı uzattı, anlarsın dercesine.

Karekodları soru kitapçıklarından tek tek çıkarıp kendisine vermemi de benden istedi. Ben uğraştım. O ise yanımda dikildi. Verdiğim karekodu yapıştırdı. Bereket, çıkar, şuraya yapıştır demedi.

Giriş belgelerini sırayla topladım. Topladıktan sonra hem sırayı kontrol ettim hem de sayıyı. Ardından zarfın içine koydum. Az sonra benim zarf içine koyduğum giriş belgelerini çıkarıp tek tek saydı. Sonra zarfın içine koydu. Belli ki bana güvenmedi ya da ben ona güven vermedim.

Sınavın bitimine ramak kala giriş belgelerinin konduğu zarfın içinden giriş belgelerini çıkarıp tekrar saydı. Ne iş? Kaçıncı sayışın? Kendine iş mi arıyorsun dedim. Güldü. "Son yıllarda bende tekrar tekrar sayma başladı. Bundan ben de hoşnut değilim" dedi. Güldü. Bereket, salon başkanıyla nasıl böyle konuşursun demedi. 

Sınavın bitimiyle birlikte soru kitapçıklarını ben o da cevap kağıtlarını tasnif etti. Zarfı usulüne uygun kapatıp vedalaştık. Ayrılırken seni yazacağım dedim. "Yaz abi. Haberim olsun, okuyayım dedi.

Kısaca, o salon başkanı ben gözetmen olarak görev yaptık. Her ne kadar fî tarihinde senin emrinin altında çalışmam desem de iki saatliğine de olsa bir nevi o benim amirim ben de onun memuru oldum. Sen misin bana zamanında senin emrinin altında çalışmam diyen dercesine fırsat bu fırsat deyip iki saatliğine de olsa bana amirlik yaptı. Hiç acımadı. Emir ve talimatlarını ihmal etmedi. Hele bir kürsüde oturuşu vardı ki görülmeye değerdi. Bana da plastik sandalyeye oturmak kaldı. "Abi, şu kürsüye buyur" bile demedi. Bereket! Oturma, aralarda gez dolaş demedi. 

Hasılı, zamanında senin emrinin altında çalışmam diyerek büyük konuşmuşum. O zaman büyük lokma yiyip büyük konuşmamam gerektiğini anladım ama heyhat. 

Bu arada ne kadar fark var bilmem ama salon başkanı göreviyle benden fazla ücret alacak da ona yanarım. Beni bitirirse bu bitirir. Zaten fazla para alacağını biliyor olmalı ki kayınpederinin kızı ve çocuklarının anasını yanına alıp alışverişe çıkmış. Sınav gününün akşamına doğru marketin önünde karşılaştık. 

Teşbihte hata olmasın. ÖSYM adeta aslanı kediye boğdurdu. Ne diyeyim, ah ÖSYM ah!