Eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Haziran 2026 Salı

Mutlak Butlan Bana da Güler mi?

Orta iki, üç ve lise üçüncü sınıf olmak üzere üç yıl sınıf başkanlığı yaptım.

O zamanlarda başkanlık kriteri sınıfın en büyüğü, iyi yarı, sınıfa hakim, güçlü ve kuvvetli olmaktı. Bu kriterler bende fazlasıyla olunca başkanlığı istememek diye bir seçeneğim olmadı. Sınıftan birkaç kişi "Ramazan Abi olsun" der demez sınıf öğretmenimiz rahmetli Şakir Ünalmış'ın "gel tahtaya" demesi yeterliydi.

Kaç kişinin oyuyla seçildim bilmem. Karşımda rakip yoktu. İsteyenler istemeyenler şeklinde bir oylama idi başkanlığım.

İki yıl yani iki dönem bu şekilde başkanlık yaptım.

Lise üçüncü sınıf başkanlığıma gelişim daha farklı olmuştu. Önceki başkan alaşağı edilince başkanlık bana kalmıştı.

Mevcut başkan seçimle başa gelmemişti. Okul idaresi sene başında başkan sen ol demiş. O da sınıfın başkanı olmuştu.

Başkanın hal ve hareketlerini sınıf biraz sert bulmuş.

Sınıf öğretmenimiz rahmetli Muammer Erden, rehberlik saatinde bir evrak alıp gelmesi için başkanı okul idaresine gönderince, sınıf başkandan dert yanmıştı. “Üstelik başkan olarak bunu biz seçmedik” dediler.

Tüm şikayetleri dinleyen sınıf öğretmeni, "Bu durumda siz bu başkanı istemiyorsunuz. Zaten biz seçmedik diyorsunuz. O halde kimi istersiniz" deyince "Bizim Ramazan Abimiz var. O bizim yıllardır başkanlığımızı yaptı. Biz onu isteriz" şeklinde sesler yükseldi.

O esnada başkan sınıfa gelmişti. Sınıf öğretmenimiz de "Delikanlı, sen yokken biz devrim yaptık. Seni başkanlıktan indirdik. Ramazan'ı başkan yaptık" demişti.

Ortaokuldan sonra bu kadar yeter dediğim başkanlık bu şekilde tekrar beni buldu.

Benim zamanımda başkanlık yapılacak bir görev değildi. Hepten angarya idi. Sınıf defterinin sabah müdür yardımcı odasından alınması, ders bitimi herkes evinin yolunu tutarken defterin teslimi, defterin kaplanması, üzerine etiket yapıştırılması, sınıfın öğretmen gelmeden önce hazır edilmesi, sınıfın sessiz olması, yoklamanın alınması, tahtaya yazılması ve öğretmene okunması, konuşanların tespiti, paso, öğrenci kimliği, tebeşir parası ve vesikalık fotoğraf toplanması, her türlü duyuru, yoklama fişinin kaybolmaması vb. her türlü işler başkanın aslî görevleri arasında.

Bunlara ilaveten derse giren her öğretmene tükenmez kalemle sınıf listesi hazırlamak da başkanın aslî görevleri arasında. Hazırlanacak listede silinti ve kazıntı olmayacak. Ad, soyad, numaranın karşısı boş olacak. Çizgisiz kağıda yazılacak. Her ismin karşısı aynı ebatta kare olacak şekilde çizilecek. Öğretmen buralara eksi, artı ve sözlü notu yazacak vs.

Akşam herkes ders ve sınava hazırlanırken başkan olarak senin görevin ders ve sınavdan önce öğretmenin kendine özel istediği sınıf listesini hazırlamaktır. Bitirip ertesi günü öğretmen derse gelince sınıf listesini beğenirse ne âlâ. Beğenmezse sil baştan tekrar hazırlıyorsun.

Sınıf listesi deyip de geçmeyin. Sınıf mevcudu 45 kişiden az değil. Silinti, kazıntı olmadan, kağıda eğri yazmadan, mavi ve siyah kalem hangi renkte istedi ise o şekilde yazacaksın. Yanlış yazarsan sil baştan yeniden yazıyorsun.

O zamanlarda fotokopi de yok. Bir tane hazırlayıp hangi öğretmen istedi ise çoğaltıp veresin. Öğrencisin. Cepte para yok. Kağıdın var mı, kalemin var mı diye soran olmazdı.

Sınıfta en ufak bir sorun oldu mu başkan olarak hepsinden haberdar olup müdahale edeceksin. Müdür yardımcısı ve öğretmene bilgi vereceksin.

Hasılı angarya işti öğrenciliğimde başkanlık.

Toplamda üç yıl başkanlık yapsam da adım kaldı başkan. Okuldan sonra da devam etti bu başkanlık. Tıpkı bir dönem muhtarlık yaptıktan sonra muhtar seçilemeyenlere muhtar dendiği gibi.

Okul bittikten sonra da rutin olarak yılda bir sınıf pikniği yaptık. Kurduğum WhatsApp grubuyla piknikle ilgili bilgilendirme yaptım. Şu var ki okul sonrası ne kadar sınıf pardon WhatsApp başkanlığı yaptığımı hatırlamıyorum.

Epey oldu. Yine bir piknikte iken başkanlığı bırakıyorum. Birinize devredeceğim. Bu işi biraz da gençler yapsın, siyasetimize de örnek olsun istedim. O anda müstakil evi, evinin bahçesinde kayısısı olan bir arkadaş poşetin içinde üç dört kilo kayısı ile pikniğe dahil oldu. İşte geldi yeni başkanınız. Başkanlığını isteyenler parmak kaldırsın dedim. Parmaklar havaya kalktı. Tamam başkan sensin bundan sonra dedim. Koltuk, mühür, devir teslim tutanağı olmadan başkanlığı bu şekilde devrettim. Arkadaşı elimle grup yöneticisi yaptıktan sonra grup yöneticiliğimi de sonlandırdım. Sonra dönüp başkan olsun diye parmak kaldıranlara, ne kadar da hevesliymişsiniz. Hemen parmaklar havaya kalktı. Beni iki kilo kayısıya değiştiniz dedim. Gülüştük.

Başkanlığı devrettiğim arkadaş ne kadar başkanlık yaptı hatırlamıyorum. Ama 5-6 yıl yapmıştır. Bir gün “Zaman ayıramıyorum. Başkanlığı devredeceğim” dedi. Devredeceği arkadaşı da ayarlamış. Yeni başkan adayına kayısı olmadan kabul etme dedik. Sonuç, bir helke kayısı karşılığında halen başkanlığımızı yapan arkadaş başkanımız oldu.

Cumartesi günü iki arkadaşla çarşıda bir çay ocağında otururken benim halefim, şimdiki başkanın selefi olan, kayısı ile başkan olan, kayısı ile başkanlığı devreden sabık başkan da çay meclisine dahil oldu. Gelirken de boş gelmemiş. Bahçesinden erik toplayıp gelmiş. Diğer iki arkadaş erikten tatmaya başladı. Bense bekliyorum. Çünkü hiçbir meyveye olmadığı kadar eriğe daha doğrusu ekşiye mesafem var. Erik dendi mi de aklıma ekşi gelir. Ha erik ha limon. Kazara bir tane ısırsam dişlerim uyuşur. Bunu bildiğim için papaz eriği mi dedim. “Tat bakalım” dedi. Diğer ikisi Abbas’ın kör gazı gibi yemeye başladı. Baktım ekşi ya da değil demeye niyeti yok. Bir tane ısırdım. Ekşiden eser yok. Tam benim yiyeceğim erik deyip başladım kütür kütür yemeye. Böylece ben de oldum Abbas’ın bir kör gazı. Hem de hem çayımı yudumladım hem de erik yemeye devam ettim.

Karnım doyduktan sonra erik getirdiğine göre başkanlığa yeniden göz kırpmaya mı başladın? Malum kayısı ile başkan olup kayısı ile başkanlığı vermiştin. Pişmanlığın varsa hazır mutlak butlan kararı çıkmışken bundan yararlan dedim. “Asla. Ben böyle daha iyiyim. Sen al başkanlığı geri” dedi. İyi de mahkemenin mutlak butlan kararı mevcut başkanın başkanlığını yok sayıyor. Yani bir önceki başkana dönüyor başkanlık. İki öncesi olsaydı senin ve şimdiki başkanın başkanlığı yok sayılıp başkanlık bana geri gelecekti. Bu durumda yani iki öncesine dair mahkemenin emsal kararı yokken benim yeniden başkan olmam adalete uygun olmaz dedim.

Bunu halihazırdaki başkana da söyledim. “Kayısı ile geldim. Yine kayısı ile giderim” demez mi?

Hülasa sınıf başkanlığı da olsa bizdeki başkanlık devrinde ve başkan olmada bir kayısıdır gidiyor. Kayısı ile başkan olundu, kayısı ile başkanlık alındı. Kayısı deyip de geçmeyin. Adı ikram olsa da bir menfaat temini söz konusu.

Hazır menfaat temini gerekçesiyle bir başkanlık sona erdirilip önceki genel başkan eski partisine 2 yıl 6 ay sonra kayyım olarak atandığına göre göre müruruzamana uğradı mı bilmem ama bıraktığım başkanlık sınıf başkanlığı da olsa başkanlığa yeniden dönmek isterim. Evet, angarya idi, bir menfaati yoktu ama hayatta sınıf başkanlığı dışında başka başkan olamayan ben için bu sınıf başkanlığının ayrı bir yeri vardı. Biri “Başkan, başkanım” deyince içimin yağları eriyiveriyor. Hatta birilerine tanıtırken “Bizim başkanımızdı” denmesini de yabana atmıyorum. Öyle zannediyorum, önceki dönemlerde muhtarlık yapmış, artık muhtarlığı kalmayanlara hâlâ “muhtarım” dendiğinde o eski muhtarların nasıl içlerinin yağı eridiyse benim de eriyor. Öyle ya bunu içimde gizle gizle. Nereye kadar?

Hasılı mahkemelerimizden iki dönem önceki başkana dair tüm başkanlara emsal olacak bir mutlak butlan kararı bekliyorum. Çünkü o zaman bana gün doğacak.

Kapatılarak İhya Olanlar, Kapatılmayarak Beter Olanlar

Bu ülkede kapatılarak ihya olanlar var. Bir de kapatılmayarak beter olanlar var. 

Ne demek istediğim anlaşılsın diye bazı örnekler vereceğim. Vereceğim örneklerden hareketle bu yazının siyasi içerikli bir yazı olduğu anlaşılmasın. Amacım sadece tespitte bulunmak. 

MNP, MSP, RP, FP ve SP, Necmettin Erbakan önderliğinde Milli Görüş çizgisinde kurulmuş partiler. Bu çizgide kurulan her parti Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılınca diğeri kuruldu. 1970'lerden bu yana kapatılıp başka isimle tekrar açılan bu çizgi yok olmadığı gibi büyüdü. Bir zamanlar barajı aşamayan bu parti 90'lı yıllarda RP adıyla belediyelerde iktidar oldu. Birinci parti oldu. Koalisyon hükümetini kurdu. 

RP kapatıldıktan sonra yerine kurulan FP'nin de ömrü uzun sürmedi. Bu parti de kapatıldı. Parti SP ve AK Parti olarak ikiye bölündü. SP küçük bir parti olarak kalırken kendisinden ayrılan AK Parti 20 yılı aşkın tek başına iktidar oldu.

Verdiğim örneklerden anlaşılacağı gibi bu parti kapatılarak siyaset sahnesinden silineceği yerde daha da büyüdü. Bugün Milli Görüş çizgisi SP, YRP ve AK Parti ile devam etmektedir. Bu çizgi AK Parti ile zirveye ulaştı. Kazandığı seçimlerin haddi hesabı yok. Peşi sıra ve tek başına kurduğu hükümetlerle bu ülkede tek söz sahibi. 

Doğu ve Güneydoğu seçmeninin oy verdiği, Kürt partisi diye bilinen DEP, HADEP, DEHAP, DEM gibi isimlerle kurulan partiler de kapatıldı. Yerine yenisi açıldı. Bir zamanlar başka parti çatısı altında seçime giren bu parti nicedir Türkiye'nin üçüncü partisi.

Sürekli kapatılmasına rağmen Kürt partileri de yok olmadı. Aksine büyüdü. 

Verdiğim örneklerden anlaşılacağı üzere sakıncalı bulunup kapatılan Milli Görüş ve Kürt çizgisi siyaset sahnesinde yok olmadığı gibi ihya olmuştur. 

Kapatılmayarak ihya olanlar olduğu gibi kapatılmayarak budanan ve can çekişenler de eksik değil. Mesela meslek liseleri. 

Bir zamanlar meslek liseleri gözde idi. Başarılı öğrenciler de bu okulları tercih eder, okur, mezun olur, ilaveten üniversitelerin gözde bölümlerini okuyan öğrencileri olurdu. Talep de olduğu için bu okul türlerinin mevcutları da kalabalık idi.

Bu okullara talep ve bu okulların başarısı 28 Şubat süreciyle bıçak gibi kesildi. Çünkü üniversiteye girişte meslek liselerine katsayı uygulaması kondu.

Katsayıyla birlikte bu okullar öğrenci yönünden adeta sinek avlar oldu. Kontenjanlarını dolduramadı. Başarılı öğrenciler bu okulları boşalttı. Katsayı uygulamasıyla birlikte birçok meslek lisesi mezunu mağdur oldu. Bu okullar eski başarılarını mumla arar oldu. 

Sonraları "Meslek liseleri memleket meselesi" denerek eski başarılı ve görkemli günlerini yakalasın diye öğrenciler meslek liselerine teşvik edildi. MEB bu okullara daha bir önem verdi ve özen gösterdi. Katsayı kalktı kalkmasına, o kadar teşvik ve yönlendirmeye rağmen bu okullar bir daha belini doğrultamadı. Pek az istisna dışında bu okullar eski başarısını tekrarlayamadı. Ölümü gösterip sıtmaya razı edildi. Kapatmaktan beter edildi. Bu okullar zamanında kapatılıp sonra yeniden açılsaydı belki eski başarısını tekrarlayabilirdi. 

Son günlerin güncel konusu CHP de kapatılmaktan beter edilenlerden. Şu anki görüntüsüyle adı konmamış bir bölünme ve ikilik söz konusu. Şu anda taraflar birbirini kıyasıya eleştiriyor. Aynı partinin mensupları olmasına rağmen birbirlerine düşman gibiler. Kaynayan kazan bugünden yarına söneceğe benzemiyor. Sular durulmayacak görünüyor. Büyük ihtimalle bu parti bölünmeye gider. Bölündükten sonra da aralarında çekişme eksik olmayacak. Bölünecek parti ileride tıpkı AK Parti gibi ihya olur mu, bunu da zaman gösterecek. Şu var ki şu anki görüntüsüyle iflah olacağa benzemiyor. Belki de bu partinin mensupları "Biz de diğer partiler gibi kapatılsaydık belki daha iyi olurdu" diye diyecektir. 

30 Mayıs 2026 Cumartesi

Bağnazlık ve Tahammülsüzlüğün Yaşı Yok

Bir WhatsApp grubunda, biri Yaşar Nuri Öztürk'e ait kısa bir video paylaştı. 

Sen misin bunu paylaşan. Bu videoyu gören biri gruptan çıktı. 

Birkaç kişi Yaşar Nuri Öztürk'ün İslam'a zarar verdiğinden dem vurarak bu platformda ondan paylaşımının olmaması gerektiğini yazdı.

Paylaşan, savunma yaptıkça birkaç kişi daha gruptan çıktı. 

Bir başkası, "Gruptan çıkmak zorunda bırakma" yazdı. Başkaları grubu sükunete davet etti. 

Gruptan birkaç kişinin çıkmasıyla Yaşar Nuri muhabbetine ara verildi.

Grubun sinir uçlarına dokunurcasına bir başkası yine Yaşar Nuri'ye ait kısa video paylaştı. Grup tekrar gerildi. Yine çıkan oldu. Yetmedi. Aynı kişi yine aynı kişiye ait video paylaştı.

Gruptan çıkan sayısını bilmiyorum. Ama gruptan çıkanların Yaşar Nuri gibi birinin videosunun bu platformda ne işi var tepkisini göstererek gruptan çıktıkları aşikar.

Bu WhatsApp grubu bir ilahiyat platformu. Gruptakilerin hepsi ilahiyat mezunu. Kimi İHL kimi din kültürü öğretmeni kimi müftü kimi vaiz kimi akademisyen. Yani hepsi din eğitimi almış, toplumda ya da çalıştıkları kurumda dini anlatan bu işin uzmanı kişiler. 

*

Bir ara telafi eğitim diploması adı altında bir program vardı. Bu programda görev aldım. Öğrencileri de sanayici ve esnaf kişilerden oluşuyordu. Çoğu da 40-50-60 yaşında kişiler. Bu programı bitiren meslek lisesi mezunu oluyor. 

Dersin birinde biri, İslam dinindeki erkeğe iki, kadına bir şeklindeki miras taksimatından bahsetti. Ben de Nisa 11.ayette aile fertlerinden kimin ne kadar pay alacağı ayrı ayrı belirtilmekle beraber erkeğin de kız kardeşe göre iki kat fazla mirastan pay alacağı belirtiliyor. 7.ayette ise erkek ve kadın az veya çok mirastan pay alır denilerek bir orandan bahsetmiyor. Mehmet Okuyan bu ayeti, "Dededen gelen menkul ve gayrimenkulün kız ve erkek kardeşler arasında eşit paylaşılması" gerektiğini söylüyor dedim. Ara verince bir öğrenci yanıma geldi. "Hocam, keşke Mehmet Okuyan'dan bahsetmeseydin" dedi. Niye dedim. "Çoğu kimse homurdandı ve yüzleri asıldı. Mehmet Okuyan'ı ben seviyorum ama çoğu bu isimden hoşnut değil" dedi. Kim ne düşünürse düşünsün. Okuyan bu ayeti böyle izah ediyor. Bundan bahsettim deyip konuyu kapattım. 

Kimsenin dini bilgisini ve samimiyetini ölçme durumum yok. Kimsenin dini düşüncesinde de değilim. Herkes herhangi bir konuda veya dini bir meselede farklı düşünebilir. Ama isme, görüşüne ve videosuna nem kapmak, hop oturup hop kalkmak hiç sağlıklı bir düşünce değil. Haydi diyelim ki diploma telafi programına gelenlerin yeteri din bilgisi yok. Birilerinden etkilenip bazı isimlere ön yargı ile yaklaşıp rezerv koyabilirler. İlahiyat grubuna ne oluyor? Bu bağnazlık bu tahammülsüzlük neyin nesi? Hepsinin görevinde emekliliği gelmiş, yaşları altmışı geçmiş kişiler. Gören de ergen bunlar der. Bu yaşları altmışı geçmiş kişiler de ergen ilahiyatçılar nazarımda. Herkesin her yerde bulup izleyebileceği videonun grupta paylaşılmasının ne zararı olabilir. Bu ergen ilahiyatçılar kendi dini anlayışlarına güvenmiyorlar mı ki Yaşar Nuri'ye ait bir paylaşıma bu kadar tepki gösteriyorlar. Sonra gruptan çıkmak neyin nesi. İnanın hiç anlamış değilim. 

Merak ediyorum, sağlığında mücadele edemedikleri Yaşar Nuri ölüp gitmiş. Ölümünden ne istiyorlar? Bu yaşta pekala video ve kitaplarından hareketle reddiye yazabilirler. 

Sehven

Sehven, "dalgınlık veya unutkanlık sonucunda oluşan; yanlışlıkla" anlamına gelen Arapçadan dilimize geçmiş bir zarftır.

Genç nesil bu zarfı pek kullanmaz. Çünkü eskimiş bir kelime. Ama eskiler hâlâ kullanır. Eskide kalsa da Hızır gibi imdada yetişen bir kelime. Ne zaman ki bir yazıda bir kelime ya da rakam yanlış yazılmışsa kelime veya rakam okunacak şekilde üzerine tek çizgi çizilir. Yanına da doğrusu yazılır, sehven denir ve paraflanır.

Sehven, okullardaki yoklama fişlerinde sıkça kullanılır. Öğretmen yoklama yaptıktan sonra bir öğrenciyi yanlışlıkla yok yazdığını fark edince numaranın üstünü çizer, yanına veya üstüne doğrusunu yazar, paraf yapar. Aynı düzeltme çıktısı alınmış resmi evraklarda da yapılır. 

Seçim evrakında da benzer düzeltme yapılarak paraflanır. 

TDK sehven zarfına, "yanlışlıkla" anlamı verse de "hatayla" karşılığını vermesini daha uygun görürüm. Çünkü her ne kadar hata ve yanlış birbirinin yerine aynı anlamda kullanılsa da arasında nüans var. Hata, bilmeden yapılan yanlış iken yanlış, bilerek yapılan hatadır. Kısaca hatada kasıt yokken yanlışta kasıt var kabul edilir. 

Buradan Bilgi Üniversitesine gelmek istiyorum. Malumunuz Bilgi Üniversitesi 1996 yılında açılmış, zamanla 20-25 bin öğrenci sayısına ulaşmış bir vakıf üniversitesi. Bu üniversite Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle 21 Mayısta kapatıldı. 24 Mayısta ise "YÖK'ün görüşü alınmak suretiyle" gerekçesi gösterilerek Cumhurbaşkanlığı Kararnamesi ile tekrar açıldı. Üç gün gibi kısa sürede gerçekleşen bu tasarruf kamuoyunda ister istemez manidar bulundu. Hatta yenilen açılması onayında YÖK'ün görüşünden" bahsedilmesi, daha önceden YÖK'ün görüşü alınmamış mıydı sorusunu sordurdu. 

Aç-kapa-aç şeklinde ifade edebileceğimiz bu karar ve onay ister istemez dikkat çekti. Öyle görünüyor ki yanlıştan hemen dönülmesi sevindirici olmakla beraber bu süreç iyi yönetilememiştir. 

Üç gün içinde birbirine zıt iki karar verilmekten ziyade ben olsam sehven zarfını kullanırdım. Ayrıca YÖK görüşünü gerekçe göstermezdim. Bunun için üç gün geçmesini de beklemezdim. Yanlış ya da hatanın farkına varır varılmaz aynı gün ya da üç gün sonra yayımlanan yeni bir kararnameyle, "21 Mayıs tarihli Cumhurbaşkanlığı Kararnamesiyle Bilgi Üniversitesi sehven kapatılmıştır. İlgili Üniversite eğitim ve öğretime devam edecektir" denilebilirdi. 

Aynı kapıya çıkar, ne fark eder demeyin. Çok şey fark eder. En azından yanlıştan sehven yoluyla dönülmüş olurdu. Bu yol ve yöntem bana daha şık ve anlaşılır geliyor. Öyle ya insan olarak hangimiz hata yapmayız ki. Hata yaptım diyene de toplum bir şey demez. 

Yapılan hataya mağdurun bile bir şey demediğiyle ilgili bir anım aklıma geldi. Fî tarihinde il merkezinde bir lisede görev yaparken bir öğretmen eş durumundan tayin istemişti. Eş durumu tayiniyle ilgili üç tane de belge sunmuştu. Bu belgeleri tarayarak sisteme yükledim. Ardından onay verdim. Tayin süresi sona erdiğinin ertesi günü öğretmen odama geldi. "Hocam, benim tayin reddedilmiş. Normalde reddedilmemesi gerekirdi. Çünkü istenen evraklarım tamdı. Yanlışlık kimde ise hakkımı arayıp şikayetçi olacağım. Çünkü mağduriyetim söz konusu" dedi. Sistemi açıp evrakları inceledim. Ben onaylamışım, ilçe de onaylamış ama il reddetmişti. İlin niçin reddettiğini inceledim. Her şey tamamdı. Yüklediğim dosyaları açıp inceledim. Hatanın benden kaynaklandığını tespit ettim. Çünkü üç ayrı evrakı sisteme yükleyeceğim yerde bir evrakı iki defa yüklemişim. Bir evrak iki defa yüklenince haliyle istenen bir evrak sisteme yüklenmemiş görünüyor. İl de istenen bir evrak eksik olduğu için atama isteğini reddetmiş. Öğretmene, hocam, aynı evrakı iki defa yüklemişim. İlçe incelemeden onaylamış, il ise hatayı fark edip reddetmiş. Hata benim. Gözümden kaçmış. Keşke evrakları yükledikten sonra açıp tekrar incelesem iyiymiş. İl bu hatayı tespit edince keşke telefonla arasaydı hemen düzeltirdim. Bu durumda hata bende. Beni şikayet ederek hakkınızı aramanız gerekiyor. Şikayetçi olursanız da gönül koymam. Çünkü hatalıyım dedim. Öğretmenim de "Hocam, hata ilçe ve ilde olsaydı, hakkımı arayacaktım. Yalnız sizi tanıyorum. Kasten böyle bir şey yapmaz, mağduriyete yol açmazsınız. Bu durumda şikayetçi olmayacağım. Nasip değilmiş. Var bunda da bir hayır" deyip müsaade alıp gitti. 

Gördüğünüz gibi hata yaptım diyene bizim toplum anlayış gösterir. 

25 Mayıs 2026 Pazartesi

Aç Kapa Aç Sezonu

Bugün biriyle beraber oturuyordum. Hal hatır, sağdan soldan derken "Aç kapa aç sezonu da açıldı" dedi. O ne dedim. "Dediğim gibi" dedi.

Sanırım bir şeyler kastediyorsun. Anlamadım dedim. "Olup biten haberlerden haberin yok galiba" dedi. Dedim yok.

Dedi ki "Bir vakıf üniversitesi 30 yıl önce açılmış. Zamanla büyüye büyüye 20 bin mevcudu olmuş. Her ne olduysa altı ay önce kayyım atanmış. 21 Mayıs 2026 tarihli yazıyla kapatılmasına karar verilmiş. Dört gün sonra da tekrar açılmasına karar verilmiş. Mesele bundan ibaret. Bundan dolayı nereden estiyse aç kapa aç sezonu dedim. Dediğimle kalmadım. Dünden beri tekerleme gibi tekrarlayıp duruyorum. Bunu sana açıyorum ki tam senlik bir yazı" dedi.

Dedim kendisine. Niye benlik bir yazı olsun. Üniversitenin açılıp kapanması, hele kapatılır kapatılmaz yeniden açılması, eğer dediğin gibi olduysa aç kapa aç sezonu söyleminiz tam oturmuş. Yalnız devleti biz yönetmiyoruz. Devlet yönetimi bizim düşündüğümüz gibi değil. Önce aç, sonra kapat, ardından tekrar aç olmasında mutlaka önemli gerekçeler vardır. Devlet yetkilileri ölçüp biçip bu şekilde karar vermişler. Bize de uymak düşer.

"Olur mu öyle şey? Bakkal dükkanı açıp kapatmıyorsun. Oyun oynamıyorsun. Tarihçesi çeyrek asrı doldurmuş koskoca üniversite bu. Öyle açtım, kapattım. Yok tekrar açtım demek olmaz" dedi.

Farz et ki kapatmakla yanlış karar verdikleri ortaya çıktı. Tekrar açmakla bir yanlıştan dönülmüş. 'Biz kapattık. Doğru ya da yanlış. Artık bir daha açmayız' deseler daha mı iyiydi? Unutma ki yanlıştan dönmek de bir erdemliliktir.

"Keşke tüm yanlışlardan bu şekil hızlı dönülse en azından mağduriyetler oluşmaz. Mesela aç kapa aç sezonunun Şehir Üniversitesinde de işletilmesi daha iyi olurdu. Nedense Şehir Üniversitesinin kapatılmasından geri dönüş olmadı. 'Aç kapa' şeklinde kaldı" dedi.

Baktım bu tartışma devam edecek. Konuyu kapattım. Çaylarımızı bitirdikten sonra ayrıldım.

Görünen o ki tartışma devam etse de o birini ikna edemeyeceğim. Bu yüzden tartışmayı devam ettirmemin de bir anlamı yok. Sonra üniversiteyi açan açmış, kapatan kapatmış, sonra tekrar açmış. Yetkisi vardır, kapatır, yetkisi vardır, açar. Bundan bize ne öyle değil mi?

Gerçi bize ne desem de “Aç kapa, aç sezonu” hoşuma gitti. Tuttum bunu.

18 Mayıs 2026 Pazartesi

Eblehin Önde Gideni

Yazımın başlığını öküzün önde gideni koyacaktım. Sonra öküze hakaret olur düşüncesiyle başlığı değiştirdim. "Eblehin Önde Gideni" koydum. 

TDK eblehe, "akılsız, budala, alık" anlamı vermiş. Gerçi eblehin de tam karşıladığını sanmıyorum. Çünkü nevi şahsına münhasır kişiyi herhangi bir kelimenin tam karşılayacağına ihtimal vermiyorum. Aslında nem ne şekil, ucube ve garip bir yaratık dense daha iyi olur sanki.

Kim bu ucube kişi? 18 yaşını doldurmuş. Kuaför mesleğini seçmiş. El becerisi, işini kavraması, müşteri memnuniyeti nasıldır bilmem. Benim gözlemim haftada iki saat dersine girmekle sınırlı.

Varlığıyla ben buradayım diyen bu tipin oturması, kalkması, giyim ve kuşamı, sakalı, kısaca her hareketi yani varlığı faul. 

Ne zaman görsem elinde telefon, kulağında kulaklık. Ağzında da sakız. Bir elinde de şarj cihazı.

Şu telefonları bırakın dediğin zaman herkes telefonu bırakır. Bu, kullanmaya devam eder. Telefonu bırak diye ayrıca söylersin. Yüzüne bakar ama istifini bozmaz. El kol işaretiyle uyarırsın. Yine nafile. Çünkü kulağındaki kulaklıktan seni duymaz. Yanındaki dürtünce telefonu bırakır. Bırakırken de hemen bırakıyorum diyerek üç beş dakika geçirir. Ardından telefonu şarj için ayağa kalkar. Boş priz yoksa "Şunu şarz edeceğim. Çıkarın" diye konuşur. Sen onu bekliyormuşum. Hiç önemli değil onun için. 

Ağzındaki sakızı çıkar dersin. Tamam deyip ağzının içinde tutar. Az sonra tekrar çiğnemeye devam eder. 

Kulaklığım var diye telefonun sesini açar. Bu ses kimden geliyor dersin. Herkes benden değil der. Bu da benden değil der. Çünkü kulaklık kullandığını sanır. Bilmiyor ki kulaklığı dışa ses veriyor. 

Sınıfa açıklama yaparsın. Bu da herkes gibi sana bakar. Bu adam ne diyor demez. Çünkü ya anlamaz ya anlamaza oynar ya da kulaklıktan dolayı duymaz. 

Okul kıyafetini giymez. Çantasında taşır. Git dışarıda giy gel dersin. Sınıfta giyinir.

Çenesinde keçi sakalı kendisinden bir parça. 

Tuvalete gitmek için izin alması eksik olmaz.

Her derste mutlaka telefonu çalar, hepsine cevap vermeye kalkar. Çünkü ona göre ders, sınıf ortamı önemli değil. Gelen her telefon önemli olduğu için mutlaka cevap verecek. 

Teneffüsten geç gelmesi zaten Allah'ın emri. 

Ne mazereti eksik olur ne de derdi. 

Her yönüyle başlı başına bir problem. Yalnız problem olduğunu bilmiyor. Çünkü ona göre yaptığı her şey normal. Normal olmayan tek şey var. O da çocuğun anormal olduğu. 

Ne söylesen boş. Zira her dediğine bön bön bakıyor. Bir şeyi üç beş defa tekrar etsen yine bakıyor. Delikanlı, sende anlama problemi var mı derim. Var diyor. En beğendiğim yönü de bu. Çünkü kendini bileni takdir ederim. 

Kendine Müslüman derim böyle tiplere. 

Her yaptığını uyarsan, problem edinsen, düzeltmeye kalksan çıldırırsın. Görmeyeceksin. Gördüğün zaman başını çevirip fesübhanallah diyeceksin. Çünkü akla zarar onu görmek ve muhatap olmak.

Herkesi toplu uyarırsın. Bu hiç tınmaz. Ayrı uyarı bekler. Çünkü kızım sana söylüyorum, gelinim sen dinle onun lugatinde yok. 

Anlaması ve anlaşması zor. Zihinsel engelli desem, değil. Nem ne şekil biri. Kısaca eblehin önde gideni. Bu garip yaratığın müşterisine, patronuna, anasına ve babasına sabırlar dilerim. 

7 Mayıs 2026 Perşembe

Göbeğe Dikkat!

Kaç yıldır görmediğim daha önce birlikte çalıştığım bir mesai arkadaşımla karşılaştım.

Selam, kelam, şuradan, buradan derken ayaküstü biraz lafladık. "Okul, dershane koşturuyorum. Çok yoğunum" dedi. 

Konuşurken gözüm göbeğine kaydı. 

Koşturuyorsun hocam da bu göbek ne? Çok kötü olmuşsun, biraz yürü dedim. "Farkındayım. Çok kötü oldum. Ah zamanım olsa. İnan, koşturuyorum" dedi. Mazeret değil hocam. Hemen vaktim yok deme. Uykundan ödün ver. İstirahat zamanından al ama günde en az yarım saat yürüyerek bu işe başla ve ihmal etme dedim. "Yürüyemiyorum. Lif kopmuş. Doktor ameliyat dedi". Ne zaman ameliyat olacaksın dedim. Belli değil, daha tam ameliyatlık değilmiş" dedi. Bir ara oturup muhabbet edelim deyip vedalaştık. 

Nazım geçtiği için göbeğine getirdim konuyu. Elbette herkes kendi bilir. 

Arkadaşta göbek vardı önceden de. Ama öyle böyle değil, öncekinin üzerine katlamış görmeyeli. Önceki masum ve sevimli idi. Şimdiki ise ben buradayım diye bağırıyor. 

Arkadaşın koşturduğunu ben de biliyorum. Canı tez biri. Bir yerde durmaz. Böyle hareketli birinde böyle anormal göbek olmamalı. Belli ki yeme ve içmeye de pek dikkat etmiyor. Bir de hızlı yiyorsa göbeğin çıkması farz gibi bir şey.

Elbette herkesin göbeği kendine. Yeme ve içmesine dikkat etmek, yürümeye önem vermek de kişilerin tercihi. Ama öyle böyle değil, bu şekil anormal göbekler bir hastalığın belirtisi. Ayak çekerken vücudun zekatı yürümektir deyip hakkını vermek lazım. Çünkü bu göbeği yakın zamanda bu ayaklar çekmez. Ondan sonra yürümek istese de ayaklar, geçti Bor'un Pazarı. Sür eşeğini Niğde'ye ya da Basra harap olduktan sonra ancak günaydın der.

Göbekten geçtim. Bu göbekle ne rahat oturabilir ne de ayakta durabilir. Tahareti bile rahat yaptırmaz bu göbek. Sağlık elden gittikten ve rahat edemedikten sonra para kazanmak için bu derece koşturmak ve yürümeye vaktim yok demek iş değil. Hiç temenni etmem ama bu göbek kazandığından fazlasını sağlığa harcatır.

Göbekli olanlar, aman dikkat! Sağlığınız her şeyden önce gelir. 

Gariplikler Peşimi Bırakmadı

Kan merkezine gitmek için Zafer’den geçiyorum. Karşımda, yoldan kaldırıma geçen, geçerken konuşan bir kadın dikkatimi çekti. Kendi kendine mi konuşuyor derken biriyle telefon konuştuğunu anladım. Bilin bakalım, telefonu nereye koymuş? Hiç uğraşmayın. Zira bilemezsiniz. En iyisi ben söyleyeyim. Telefonu kulağı ile başörtüsünün arasına koymuş. Elinde poşet, konuşarak gidiyor. Siz başörtüsü, kadının başını örtmek için diyedurun, ben kadının maharetine ve bulduğu orijinal çözümüne gıpta ettim.

*

Bir markete girmek için marketin önüne geldim. Parktan çıkan araçların çıktığı ve yayaların da birlikte kullandığı market önü bir yol burası. Markete girmeden önce cep telefonuma gelen mesaja bakmak için elimi cebime attım. Mesaja bakarken market otoparkından çıkıp caddeye çıkmaya çalışan ve 20 hızla giden bir arabanın korna sesiyle irkildim. Hemen kenara çekilip yol verdim. Kusura bakmayın anlamında elimi kaldırdım. Şoför koltuğunda oturanın, “Ne yapıyon, kendinde misin? Allah Allah, şu yaptığına bak" dercesine camdan bir el işareti yapması var ki görmeye değer. Şeytan apalayan yüzünü söylememe gerek yok. Bulutlu ve kapalı havada siyah gözlüğü takması da nevi şahsına münhasır biri olduğu anlamına gelir. Belli ki bu havada güneş gözlüğü takmanın havası başka oluyor. 

Şu var ki kadın çok sert. Çoğu erkekte gördüğüm hoşgörüyü kendisinde göremedim. Anlaşılan o ki kadının affı yok. Çünkü taviz tavizi doğurur. Öyle ya markete gelen herkes benim gibi böyle önüne geçerse nasıl araba sürecekti? En iyisi korna çalmak. Çünkü hiç kimsenin, arabasının hızını yavaşlatmaya, frene bastırmaya, önemli vaktini çalmaya hakkı yok. Kısaca yayalara göz açtırmamak gerek. Bu yönüyle kadın sürücünün görevini yapması ancak takdir edilir. Bir de madem ki bu araca korna takıldı. Süs görevi görmesin. Dat dat diye hemen çalmak gerek. Tıpkı güneşte takması gereken siyah güneş gözlüğünü süs olsun diye almadığı gibi. Ne diyeyim, benden ırak olsun, Allah kocasına sabır versin.

*

Site bahçesindeki ağaçların kesilmesi ya da budanması durumuyla ilgili bilgi almak için ilgili kuruma gittim.

Girişte şu konuyla ilgili kiminle görüşmem lazım soruma, içerideki güvenlik sizi yönlendirir dendi.

Güvenlik görevlisi sağdaki şu odada falan bey ile görüşeceksin dedi.

Odayı buldum. Kapıyı çalıp açtım. Odada iki kişi vardı. Her ikisi de ekranla haşır neşir idi. Kolay gelsin. Şu bey ile görüşeceğim dedim. Pencere önündeki masada oturan, “benim” dedi.

Masasına doğru yaklaştım. Ayakta bekliyorum. İstedim ki başını kaldırıp mesele neydi desin. Hoş geldiniz, nasıl yardımcı olabilirim, buyurun oturun falan beklemiyorum. Kendini vermiş ekrana. Hummalı bir şekilde çalışıyor. Artık ne yazıp ne çiziyor ya da ne gönderiyor bilmem.

İşiniz var galiba dedim. “Siz söyleyin. Ben sizi dinliyorum” dedi. İyi öyleyse deyip konuşmaya başladım. Yüzüme bakmadan ekranda çalışan birine artık meramımı ne kadar anlatabilirsem.

Nice sonra başını kaldırdı. Nasıl bir yol izlemem gerektiğini, hangi evrakla geleceğime dair bilgi verdi, sağ olsun. Teşekkür edip ayrıldım.

Başını ekrandan kaldırmadan beni dinleyen bu kişi takdiri hak edenlerden. Öyle ya aynı anda iki işi birden yapması başlı başına takdirlik. Kaçımız yapabilir bunu? Türkiye hala ayakta ise böylelerinin çalışması sayesinde olmalı.

Adamın bu durumu bana Hz Ömer’le iki arkadaşı arasında cereyan eden mum hikayesini hatırlattı. Arkadaşları Hz Ömer’i ziyarete gelmişler. Verdikleri selamı Hz Ömer almamış. Çalışmaya devam etmiş. Nice sonra masasındaki mumu söndürüp başka bir mum yakıncaya kadar devam etmiş bu selamsız ve kelamsız hal. Mumun halini sormuşlar. “Az önceki mum beytülmale aitti. Siz ise ziyarete geldiniz. Kamuya ait mumu söndürüp kendi özel mumumu yaktım” demiş. Belki de bu kamu görevlisi, kamuda iş yaparken belki de Halife Ömer’i örnek alıyor. Kim bilir.

Ben de sanırdım ki bu şekil hummalı çalışma sadece bankalarda ve PTT’de var. Meğer bu kamu kurumunda da varmış. Ben gittim gördüm. Umarım yetkililer de görür ve yüksek bir kademede değerlendirir. Çünkü üretim için ciddiyet, resmiyet ve hummalı çalışmaya ihtiyacımız var. Zira hep laubalilikten bizim bu durumumuz. Bir de zamanı verimli kullanmamaktan.

*

Tüm işlerimi bitirip evime doğru yol alırken yolum üstü bir meslek lisesine girdim. Müdür yardımcılarının odasında kahvemizi yudumlarken yürümekte zorlanan bir kız çocuğunu getirdiler odaya. “İçi bulanıyor, sol göğsünde batma var. Ne zamandır geçmedi” dediler. Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş.

Müdür yardımcıları ilgi gösterdiler. “Ambulans çağıralım” dediler. Kız, “Olmaz” dedi. “Anneni arayalım, gelip götürsünler” dediler. “Annem, hamile, gelemez” dedi. “Babanı arayalım” dediler. “Hayır, babamı aramayın” dedi. “Peki, ne yapalım, onu söyle” dediler. Sessizlik. Yine de anneni bir arayalım. Numarasını söyle” dediler. “Numarasını ezbere bilmiyorum” dedi. “Babanınkini söyle” dediler. “Onu da bilmiyorum” dedi. Yanında gelen kız arkadaşına, “Arkadaşınızın telefonunu sınıftan al da gel” dediler. “Ben telefonu okula getirmiyorum” dedi. Son çare olarak e okuldan annenin numarasını bulup aradılar. Durumu anneye söylediler. “Babası almaya gelecek” demiş anne. “Kızım, bak yerinde duramıyorsun. Gel seni ambulansla hastaneye gönderelim. Belki kalbinde bir sorun olabilir” dediler. “Gitmem. Gerekirse babam akşam götürür hastaneye” dedi.

Üç dört müdür yardımcısı ve bir öğretmen; işi, gücü bırakıp kıza dil döktüler. Bir de okuldaki idareciler ne iş yapar deriz. Kız, Nuh dedi, peygamber demedi. Lise öğrencisinin okula telefon getirmiyorum demesi bana manidar geldi. Keşke tüm öğrenciler böyle olsa. Aileden kimsenin numarasını ezbere bilmemesi de “ezberci eğitim”e hayır meyvelerini vermeye başlamış desek yanlış olmaz. Bir de okullardaki eğitimi beğenmeyiz.

Onlar kızı ikna için uğraşadursunlar. Müsaade alıp çıktım. Dış kapıya kadar bana eşlik eden ziyaretine geldiğim arkadaş ise “Abi, ne yapacağımızı şaşırdık. Velilerin nasıl tepki vereceğini kestiremiyoruz. Geçen birini 112’yi arayarak hastaneye nöbetçi öğretmen nezdinde gönderdik. Veli gelip ‘Niye geç götürdünüz’ fırçasını çekti bize” dedi.

Gariplikler bunlarla sınırlı olsa daha ne isterim. Günün anısına 2 saat 52 dakika yürümüşüm, 17.720 adım atmışım, 10 km yapıvermişim, 709 kalori yakmışım. 

Anlayacağınız, 6 Mayıs Çarşamba, namı diğer Hıdrellez günü kan vermeyle başladım güne. Aynı gün peşi sıra bu dört garip olayla müşerref oldum. Çarşamba çarşafa dolanır dedikleri böyle bir şey mi diye düşünmeden edemedim. Şu var ki gariplikler mi beni buldu, ben mi gariplikleri kovaladım, bilemedim. Belki de gün garipti. 

3 Mayıs 2026 Pazar

Devamsız Vekillerin Durumu

TBMM'de emekli vekil ve aktif vekillik yapan bir vekilin, "Zihnimde siyaseti bitirdim. 2028'den sonra siyaseti bırakıyorum. Kimse bana bir gün bile siyaset yaptıramaz. Zaten Meclise pek gitmiyorum. Sadece genel başkanımın konuşmasını dinlemek için haftada bir uğruyorum" meyanında bir açıklaması dikkatimi çekti.

Vekilin bu açıklamasını pek yadırgamadım. Çünkü bu ülkede vekil olduğu halde geçmişte hiç Meclise uğramayıp vekilliği devam eden ve özlük haklarını alan vekiller bilirim. Bedrettin Dalan bu vekillerden biri idi.

Baştan söyleyeyim. Amacım siyaset yapmak, birilerine dokundurmak değil. Geçmiş ve şimdi olsun, vekillerin aldığı hem emekli vekil ve aktif vekil maaşında da değilim.

Garibime giden, Meclise uğramadığı halde yaptığı devamsızlıktan dolayı bir vekilin vekilliği niçin düşmez ya da düşürülmez? Yapılan devamsızlıktan dolayı maaşından niçin kesinti yapılmaz ya da maaşı kesilmez? Bir vekil kafasında aktif siyaseti bıraktığından dolayı Meclise uğramaya tenezzül etmediği için hesabına yatan maaşı nasıl içine sinerek harcar?

Vekilin Meclise uğramaması aslî görevini yapmaması anlamına gelir. Vekilin yaptığı bu devamsızlığı lise öğrencisi yapsa, öğrenci devamsızlığını doldurduğu zaman sınıf tekrarına kalır. Tekrarı halinde öğrencinin örgün eğitimle ilişiği kesilir, açık liseye kaydı yapılır.

Kamuda çalışan bir memur ve öğretmen bir mazereti olmadığı halde kesintisiz olarak görevine 10 gün gelmezse müstafi (istifa etmiş) sayılır. Bir yıl içinde kesintili olarak toplam 20 gün devamsızlık yaparsa devlet memurluğundan çıkarılma durumu söz konusu olur.

Özel sektörde çalışanın mazeretsiz devamsızlığında başına neler gelebileceğini zaten söylememe gerek yok.

Elbette vekillik devlet memurluğu değildir. Vekilin esnek çalışma durumu söz konusu olabilir. Mazereti olan, partisi ya da Meclis tarafından TBMM dışında görev verilen vekilin, Meclis çalışmalarına katılmamasına kimsenin bir diyeceği olamaz. Ama hiçbir mazereti olmadığı halde bile isteyerek aslî görevini yapmaya tenezzül etmemesi, buna bir yaptırımın olmaması ve bedel ödenmemesi olacak şey değil.

Burası muz cumhuriyeti olmadığına göre mutlaka vekillerin de çalışma usul ve esasları vardır. Meclise devam etmeyene bir müeyyide vardır. Ya müeyyide uygulanmıyor ya da uygulanan müeyyidenin vekili zor durumda bırakan bir yönü yok.

Siz ne derseniz deyin, vekilin keyfi olarak aslî görevine gitmemesinin makul bir izahı olamaz.

Görevleri arasında hepimizi bağlayan Anayasa çıkarmak, kanun yapmak olan kişilerin her şeyden önce Meclise devam gibi bir zorunluluğu olmalı. Bu yönüyle vekiller vatandaşa ve kamuda çalışanlara örnek olmak zorunda.

İstisnalar kaideyi bozmaz. Görevini hakkıyla yerine getiren vekillere sözümüz olmaz. Ama aslî görevini yapmayanların durumu, imam ve cemaat ilişkisine benzer. 657 sayılı DMK’yi çıkaran imam bunu yaparsa, kamuda çalışan cemaat neler yapmaz. Zira ele veriyorlar telkini, kendileri yutuyor salkımı.

Bir diğer husus, Meclise uğramayan vekilin durumu, işe gitmediği halde maaşını almaya devam eden ve özlük haklarını kullanan bankamatik memurlarına benziyor. 

28 Nisan 2026 Salı

Öğretmenlerin Eğitim ve Öğretimdeki Payı

Çocuk ve gençlerin ne zaman olumsuz bir davranışı ortaya çıksa, "İşte sizin yetiştirdiğiniz çocuklar bunlar" diyerek öğretmen suçlanır.

Eğitim ve öğretimin durumu konuşulur. Öğretmenler suçlanır. 

Okul yönetimleri ve milli eğitim öğretmenleri sorumlu tutar. 

Öğrencinin problemli olması durumunda öğretmenler anne babayı suçlar. 

Ders başarısızlığında, ders öğretmeni, öğrencinin temeli yok diyerek alt kademedeki öğretmeni suçlar. 

Orta yerde bir problem var. Problemin sebep ve sonuçlarını iyice incelemeden suçlu arayışına gideriz. Suçun sahibi olmasa da suçu birilerinin üzerine yıkarız. 

Şu var ki başarısızlıkta ve çocukların hata, yanlış ve falsolarında genellikle vur abalıya dercesine suçlu olarak öğretmenler günah keçisi ilan edilir. Evet, öğretmenlere vuralım ama öldürmeyelim. Aynı zamanda insafı elden bırakmayalım. Herkes eğitim ve öğretimin bu noktaya gelmesinde benim payım ne diye bunun üzerine bir düşünsün. 

Eğitim ve öğretimin mutfağında yer alan öğretmenlerin de olumsuzluklarda mutlaka payı vardır, tıpkı diğer iç ve dış paydaşların da payı olduğu gibi. Kısaca hepimizin az veya çok payı var. Sadece suç ve sorumluluk oranları farklıdır. 

Burada öğretmenin payını ele alırken öğretmenin rolüne bakmak lazım. Buna dair kendimce tespitlerde bulunacağım. Tespitler ortaya konursa sorunun çözümüne katkısı olur diye düşünüyorum. 

Günümüz öğretmeni, 
Öğrenci üzerinde etkin ve etkili değildir. Veli, öğrenci ve halk nezdinde bir itibar, değeri ve ağırlığı da yoktur. İtibarı ve ağırlığı olmayanın öğrenci üzerinde etkisi mümkün değildir. Bunda öğretmen kadar zamanın ruhu, çocuk yetiştirme anlayışımız, yetkililerin gerekli ve gereksiz açıklamaları ve basının da payı vardır. 

Öğretmen rol model değildir. Öğrenci rol model olarak sanatçı, sporcu vb. kişileri ya da bol para getiren iş ve meslek sahiplerini rol model edinmektedir. 

Öğretmen eskiden bilginin tek kaynağı iken günümüzde bilginin tek kaynağı değildir. Öğrenci okul dışında etüt merkezlerine giderek ya da özel ders alarak bilgiye erkenden ulaşmaktadır. İnternetle birlikte günümüzün en büyük hocası Google'dır. Öğrenci bilgiye daha çabuk ve hızlı ulaşabilmektedir. 

Sık sık değişen sınıf geçme sistemiyle birlikte günümüzde öğrencinin sınıfta kalması için mucize gerekir. Devamsızlıktan kalmadığı müddetçe öğrenci sınıf kaybetmeden bir şekilde üst sınıfa geçiyor ve mezun oluyor. 

Öğretmenin yaptığı sınavların ve verdiği notların bir ağırlığı yok. Yapılan sınavlar öğrencinin başarısını ölçmüyor. Öğretmenler çoğu öğrenciye hak etmeden yüksek puan veriyor. Hakkıyla not vermeye kalkan öğretmen istenmeyen öğretmen ilan ediliyor. Veli tarafından şikayet ve tehdit ediliyor. Notlar hormonlu olunca sınıf ve okulda teşekkür ve takdir alandan geçilmiyor. 

Öğretmen ve öğretmenliğin gizemi kalkmıştır. Öğretmenin yaptırımı yoktur. Haliyle öğretmen, veli ve öğrenci nezdinde etkisiz eleman gibidir. Bu gizemin kalkmasında milli eğitim üst yönetiminin çok şeffaf olması etkili olmuştur. Özellikle eğitim bakanları halka dönük halkın hoşuna gidecek mesajları basın aracılığıyla yapıyor. 

Veli ve öğrenciler tarafından öğretmen ve okul yönetimi sık sık şikayet edilmektedir. Öğretmenler, "Çocuğuma şunu yapmışsın. Görürsün gününü" türünden tehditlere maruz kalmaktadır. 

Günümüz çocukları eskiye oranla aileler ve MEB tarafından aşırı koruma altında. Korunup kollanmakla birlikte saçlar süpürge edilmektedir. Her istediğine çocuk daha küçük yaşta iken ulaşıyor. Doyuma ulaşan çocuğu memnun etmek çok zor. Bu da çocukları biraz daha şımarıklığa ve sorumsuzluğa itmektedir. 

Zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması. 

Okuyanların çoğunun istihdam sorunu yaşaması. Okumanın çok bir anlamının kalmaması. 

Toplum olarak aşırı uçlarda dolaşmamız. Eskiden eti senin, kemiği benim diye teslim edilen çocuktan, kılına dokunursan ve ters bakarsan sonucuna katlanırsın mantığının yerleşmesi. Şu var ki eski öğretmenlerin asıp kesmesi, vurup kırması da normal değil, günümüzde en ufak bir şeyden dolayı öğretmene hesap sorulması da normal değil. Ortasını bulamadık gitti. 

Ailelerin çoğunun çocuğunu tanıyamaması, çocuğunu zeki görmesi, çocuğunun beyaz yakalı olmasını istemesi. 

Eğitim ve öğretimin bu noktaya gelmesine dair tespitler bu yazdıklarımdan ibaret değil. Say say bitmez. Çok uzatmadan şunu söyleyeyim. Geldiğimiz nokta itibariyle öğretmenlerden çok şey beklemeyelim. Eğitim ve öğretimin ve neslin bu noktaya gelmesinde sadece öğretmeni suçlamayalım. Unutmayalım ki rol model olmayan, sınıflarda etkisiz eleman rolü verilen, öğrenci ve veli üzerinde yetkisi olmayan öğretmenin çocuk üzerinde fazla bir etkisi olmaz. 

Eğitim ve öğretimde daha iyi seviyeye gelmek için zorunlu eğitimden vazgeçelim. En azından lise kısmı zorunlu olmaktan çıkarılsın. Okullara eleme usulü gelsin. Öğretmene hesap soralım ama yetki de verelim. Okumamak için direnenleri sınıf ortamında tutmayalım. Devlet ve aileler olarak aşırı korumacılıktan vazgeçelim. Basın aracılığıyla öğretmenin itibarını düşürecek beyanlardan kaçınalım. 

27 Nisan 2026 Pazartesi

İyiliği Fırsata Çevirmek

Askerliği 1993 yılında Burdur'da iki aylık bedelli olarak yaptım. Hafif taburdaydım. Batarya komutanımız Mustafa isminde bir üst teğmen idi.

Kadro erlere aynı olmasa da biz bedellilere karşı çok nazikti. Dertlerimizi dinlerdi. Bazı isteklerde bulunurduk. Bazısını makul görüp uygulamaya koyarken bazıları için maddi sebepler dolayısıyla yerine getirmesinin mümkün olmadığını söylerdi.

İçimizde zengin bedelliler vardı. "Bu eksiklikleri biz gideririz" dediler. Batarya komutanı, "Arkadaşlar, yardımseverliğiniz için çok teşekkür ediyorum ama kimseden bir kuruş almayacağım" dedi. Niye dendiğinde, "Şu gördüğünüz kamelya sizden şu kadar önceki dönem bedellilerine ait. Onlar geldiğinde yeni başlanmış, inşaat halindeydi. Maddi kaynak yetersizliğinden yavaş ilerliyordu. Askerler yardımseverlikte sıraya girdi: "Çimentosu benden, kiremidi benden, demiri, tuğlası benden şeklinde. Bu yardımlar sayesinde kamelya çabucak bitti. Hizmete açtık.

İnsanımızın bu yardımseverliği çok hoşuma gitti, gözlerim yaşardı. Vay be biz ne asıl milletiz böyle. Bizdeki bu haslet hiçbir millette yok dedim. 

Bir müddet sonra kapım aşınmaya başladı. Gelenler de kamelyanın yapımına destek olanlar. "Komutanım, beni bir hafta önce gönder, on gün önce gönder..." dediler. Niye dediğimde, "Kamelyanın kiremidini, tuğlasını, çimentosunu biz aldık. O yüzden" dediler. Bundan dolayı kimseden hiçbir yardım almayacağıma söz verdim dedi. 

Üst teğmen izin verip askerleri daha önce terhis etti mi bilmiyorum. Bildiğim, bizim bedelli erat yaptıkları iyiliği başa kalmakla kalmamışlar, yardımseverliklerini fırsata dönüştürmüşler. 

1993 yılında bizzat ağzı yanan kimseden dinlediğim bu yardımseverlik örneğini, haftanın ilk günü bir iyilikle karşılaşınca yıllar sonra yeniden hatırladım. 

Şöyle ki: Evden okula 20 dakika yürüyerek gelen biriyim. Okula yüz adım mesafe kala iki tekerlekli motorlu biri yanımda durdu. Baktım dersine girdiğim bir öğrenci. Selamlaştık. "Hocam, gel bin, götüreyim" dedi. Teşekkür ederim, az kaldı, yürüyeceğim dedim. Ben binmeyince öğrenci basıp okula geçti. 

Öğle arası bilinmeyen bir numara aradı. Sonradan dönüş yaptım. Öğrenci kendini tanıttı. Sabah beni motoruna almak için duran öğrenciden başkası değildi. Öğle arası 45 dakika yetmemiş olmalı ki "derse on beş dakika geç gelsem, yok yazmasanız olur mu" dedi. Böyle bir isteği garipsesem de peki, çok gecikme dedim. Öyle ya ne de olsa sabah sabah iyilik teklifiyle karşılaşmıştım. 

Öğleden sonraki ilk derste yoklamayı biraz yavaştan aldım. İstedim ki izin verdiğim öğrenci gelsin. Öğrenci teneeffüs zilinin çalmasına 8 dakika kala geldi. Yani 15 dakikalık izin 32 dakikaya çıktı. 

Derse gelince bir daha izin için telefon açmamasını, bir de verilen izin süresini geçirmemesini, bir daha da izin istememesi gerektiğini söyledim. 

Düşündüm de verilmiş sadakam varmış. İyi ki sabahleyin motoruna binmemişim. Şayet binseydim büyük ihtimalle iki ders saatlik izin isteyecekti dedim kendi kendime. 

Şu var ki ben de öğrencilik yaptım. Ama hiçbir hocamı arayıp telefonla ve yüz yüze izin istemedim. Vay be ne günlere kaldık... 

25 Nisan 2026 Cumartesi

Okul Güvenliğinde Formanın Rolü

Kahramanmaraş'ta okul öğrencisinin yaptığı okul saldırısının ardından okul güvenliği adına okullarda bir dizi güvenlik tedbiri uygulamaya kondu.

Okullar aldıkları tedbirlerini Web sayfalarından yayımlamışlar. Sosyal medyada da paylaşmışlar. Ne tür tedbir almışlar diye önüme düşenlere bir göz attım. Çoğu, güvenlik tedbiri olarak ilk maddede "Öğrencinin okul kıyafetiyle okula gelmesi zorunludur" şeklinde okul formasına yer verdiğini gördüm. Bir diğeri de "Veliler okula gelmek isterlerse Web üzerinden randevu alarak gelecekler" maddesi.

İkinci maddeyi gören de veliler okuldan çıkmıyor ve aşırı veli yoğunluğu var. Öğretmen ve idareci veli görüşmesinden iş yapamıyor sanır. Çoğu veli yılda iki defa yapılan veli toplantısına ve ve okul aile birliği genel kuruluna bile katılmıyor ki sair zamanlarda görüşmek için okula gelsin. Gelen az sayıdaki veli de genelde başarılı ve sorumlu öğrenci velilerinden ibaret. Problemli çocukların velisi okula pek uğramıyor. 

Güvenlik tedbirinin en başında yer alan okul forması ise ayrı bir garabet. Eğer okulların güvenliği okul formasına kaldıysa yandık demektir.

Okul formasında ne varsa artık. Öğretmen ve idarecilerin okullarda ilk yaptığı şey okul forması. Eleştiri getirdiğin zaman da "disiplin için gerekli. Öğrenci olup olmadığı belli olsun. Çocuklar arasında marka giyen olur. Diğer çocuklar buna özenir" gibi gerekçeler sunuluyor.

Bir defa kıyafetle disiplin olmaz. Olsa olsa tüm öğrencilere tek tip kıyafet giydirilmiş olur.

Farklı kıyafet giyiminde markaya özenti duyulur gerekçesi de yersiz. Çünkü cadde ve sokakta, çarşı pazarda farklı farklı markalar giyiliyor. 

Bahçe ve koridorlarda dolaşan birinin öğrenci olup olmadığı da kıyafetle belli olmaz. Çünkü okula girmek isteyen bir yabancı, okul forması satan yerlerden forma alır, üzerine geçirir. Girmek istediği okula bu formayla girer. Çünkü forma satın alınırken sen o okulun öğrencisi misin diye hiçbir firma sormaz. 

Anlatmak istediğim, okulun disiplin ve güvenliği okul formasıyla sağlanamaz. Kahramanmaraş okul saldırısını düzenleyen çocuğun üzerinde de belki okul kıyafeti vardı. Görünen o ki çocukları okul forması adı altında tek tip giyindiriyoruz ama etrafına zarar vermeyen tek tip insan yetiştiremiyoruz.

Okul forması firmaların işine gelir, ailelerin özellikle annelerin işine gelir. 

Ne yapıp ne edip okul kıyafeti uygulamasının son bulmasından yanayım. Çünkü günümüz öğrencileri okul kıyafetini zorla giyiyor. Okullar durmadan kıyafet kontrolü yapıyor. Öğrenci okul kıyafetini çantasında taşıyor, yine giymiyor. Okula gelirken sivil kıyafetle geliyor, sınıf ya da tuvalette kıyafetini değiştirip sınıfa geçiyor, okul çıkışı formayı yine çıkarıp çantasına koyuyor. Okul idaresi ve öğretmenler kıyafet yüzünden sürekli öğrenciyle papaz oluyor. 

Bir diğer husus okul kıyafetleri kış şartlarına çok uygun değil. Çoğu öğrenci okul formasının üzerine başka şeyler giyiyor. Çünkü üşüyor. Hani forman dediğin zaman gömleğin ya da kazağın altındaki formayı gösteriyor. Kışın iç kıyafet gibi giyilen okul formasının ne anlamı var? 

Anlaşılan o ki okul, bahçe, koridor ve sınıflarda tek tip görünümlü kıyafet, görüntü güzelliği veriyor. Bu biz büyüklerin hoşuna gidiyor. Yalnız okullardaki sorun tek tip kıyafetten daha büyük. Dış görünüşü bırakıp içe yönelmemiz lazım. Görüntü güzelliğinden ziyade huy güzelliğine ağırlık vermemiz lazım. Çünkü her bir öğrencinin içi ayrı bir dünya. Okul güvenliği için okul, aile, rehberlik servisi, çocuk psikiyatrisi, polis, kısaca iç ve dış paydaşlar koordineli bir şekilde çalışmalı. Suça meyilli, problemli, kendine ve çevresine zarar verecek potansiyeli barındıran öğrencilerin belirlenip bunlarla ilgili yol haritası bulunmalı. Nasihat, uyarı, ceza dinlemeyen, tedaviyi kabul etmeyen, okulun huzurunu bozmaya devam edenlerin sınıf kademesine bakılmaksızın okulla ve örgün eğitimle ilişiği kesilmeli. Zorunlu eğitim yaşı ve kademeleri gözden geçirilmeli. Sınıf geçme zorlaştırılmalı. Eleme usulü yeniden gelmeli. Lise kademesi isteğe bağlı olmalı. Eski adı endüstri meslek lisesi olan liseleri MESEM'lere dönüştürerek MESEM'ler yaygınlaştırılmalı.

Problemli öğrencinin okulla ilişiğinin kesilmesi; anne baba, okul, MEM, MEB, çocuk psikolojisi bölümünün imzasıyla olmalı. Sorumluluk ve yetki sadece okulda olmamalı. Çünkü sorumluluğun okulda olduğu durumlarda öğrenci örgün eğitimin dışına çıkarıldıktan sonra da okula düşmanlık besleyebiliyor. 

Okul güvenliği adına okullarda sabah içtimasında tüm öğrencilerin üst başının ve çantasının aranması uygulamasından da bir an evvel vazgeçilmelidir. Çünkü bu uygulama tüm öğrencileri potansiyel suçlu görme şeklinde anlaşılabilir. 

23 Nisan 2026 Perşembe

Havanız Batsın!

Fî tarihinde okul müdürleri toplantısı yapıldı. Toplantı sonrasında gözde liselerde görev yapan okul müdürleri ayaküstü bir araya gelip laflamaya başladılar. Ben de yanlarından geçiyordum. Bir tanesi, "Arkadaşlar, bana bir ilkokul müdürünü muhakkik olarak vermişler. Hiç olacak şey mi bu? Bari bir lise müdürünü görevlendirselerdi. Buna niye dikkat etmiyorlar?" diyerek dert yandı. Diğer gözde okul müdürleri de bu okul müdürüne destek verdiler. "Olmaz böyle. Söyleyelim de bir daha verilmesin" dediler.

Kulak misafiri olduğum bu konuşma garibime gitti. Bir tanesine nazım geçerdi. Diğerlerinin de duyacağı şekilde ona dedim ki hocam, tamam gözde lisenin müdürüsünüz. Bu şehirde muhakkik görevlendirilirken alfabetik sıraya göre okul müdürlerine görev verildiğini en iyi siz bilirsiniz. Muhakkik görevi verilen ilkokul müdürünün de bu angarya işten çok memnun olduğunu sanmıyorum. Sonra ilkokul müdürü de müdür, siz de müdürsünüz. Gözde okul müdürüyüz diye ilkokul müdürünün muhakkikliğini küçümsemeniz doğru değil. Suçu işleyin. Sonra da ifademi almak için ilkokul müdürünü istemiyorum. Beni soruşturacak en az lise müdürü olmalı diyorsunuz. Havanız kime? Havanız batsın e mi! Madem öyle, soruşturmalık iş yapmayacaksınız dedim. "Beğenmeme değil de bizim mevzuatı bilmez diye böyle düşündüm” dedi. İyi de siz ilkokul müdürüne muhakkik görevlendirildiğiniz zaman onların mevzuatını biliyor musunuz? Okuyup öğreniyorsunuz. Onlar da sizi inceleme ve soruşturmaya gelirken okuyup gelecekler dedim. Gülüştük. Sonra yanlarından uzaklaştım.

Gözde müdürlerim, ne güzel konu bulmuşlar. Aralarında dertleniyorlardı. Varıp dertlerine ortak olacağım yerde gördüğünüz gibi sulandırdım. Ne edersiniz ki sulandırmak benim işim.

Bu anekdot, oğluyla ilgili delilleri kararttığı iddia edilen dönemin Tunceli Valisinin, "Ben Valiyim. Polise ifade vermem" dediği basına yansıyınca aklıma geldi. Belli ki Vali daha önce emrinde çalışan polislerin ifade almasını kendine yani makamına yedirememiş. Cinayetle ilgili birçok delili örtbas etmekle suçlanıyor. Ne idim ne oldum. Tüm bunları ben niye yedim. Makam ve yetkimi kötüye kullandım. Halkın karşısına nasıl çıkacağım" utancı ve endişesi yaşayacağı yerde "Ben Valiyim" diyor. Yargılanıp mahkumiyet alıncaya kadar hakkındaki iddialar yenilir yutulur türden olmasa da Vali masumdur. Vali tüm iddia edilenleri yaptı mı, iftiraya mı kurban gidiyor bilemem. Bunu ancak adil bir yargılama sonrasında öğreneceğiz.

Beni asıl düşündüren, bizim gözde okul müdürlerinin ilkokul müdürünün muhakkik olarak görevlendirmesini garipsedikleri gibi dönemin Valisinin de polise ifade vermekten kaçınması. Bu durum sadece okul müdürlerinden ve Validen ibaret değil, bir zaman asker de bu haleyi ruhiye içindeydi. "Yok beni polis alamaz, hayır ben polise ifade vermem, beni sivil mahkemeler yargılayamaz" dediler durdular. Bu durumu kabullenemeseler de geldikleri nokta itibariyle asker bu tür söylemden vazgeçti.

Okul müdürleri, dönemin Valisi ve askerlere dair verdiğim örneklerden anlaşılıyor ki bu meslek grupları makamlarını çok önemsemişler, makamlarını herkesin isteyip de ulaşamayacağı yer sanmışlar ve havaya girmişler. Daha alt statüdekilerin ifade almasını kabullenemiyorlar. Sahi bu hava neyin havası, neyin kafası?

Antrparantez söyleyeyim. Tüm okul müdürleri, askerler ve valiler aynı havaya sahipler demiyorum. İçlerinde mütevazı olanlar çok. Bir de havaya girenler sadece bu meslek gruplarından ibaret olmasa gerek.

Okul müdürlerini ve askeri bir tarafa bırakıyorum. Dönemin Valisi üzerinden birkaç kelam edeyim. Mübarek, madem statüne bu derece önem veriyorsun. O halde ne diye makam ve yetkini kötüye kullandın? Leke getirdin? Delilleri karartmasaydın, kimse seni ifadeye çağırmaz. Üstelik bir dönem Valilik yapsan da halihazırda merkez valisisin. Yani bankamatik memurusun. Yerin yok, yurdun yok, mesain yok, yetkin yok. Devlet sana başmüfettiş statüsü vererek kızağa çekmiş, yattığın yerden maaş ve özlük haklarını alıyorsun. Bundan da geçtim, hakkında isnat edilen suçlar dolayısıyla Vali değilsin, bir zanlısın. Bu suçlardan kurtulmaya bak. Zira adil bir yargılama sonucu suçlu bulunursan geçmiş valiliğin seni kurtaramaz.

Birkaç cümle de bu aşamadan sonra yapılması gerekeni söyleyeyim. Eğer bu Vali’nin, makamını kötüye kullanarak delilleri kararttığı tespit edilirse daha önce yaptığı Valilikler yok hükmünde olmalıdır. Delil karartmak için devletin tüm imkanlarını seferber ettiğinden dolayı uğrattığı maddi ve manevi zarar kendinden güncel ve yasal faiziyle birlikte geri alınmalıdır. Vali olarak emekli edilmemelidir. Normal bir memur gibi emekliliği hak etmelidir. Sadece delil karartmaya değil, cinayetin ortağı olarak da ceza almalıdır. Verilecek ceza, normal vatandaşın cezası gibi olmamalıdır. Makam ve yetkisini kötüye kullandığı için katmerli ceza almalıdır. Aldığı ceza, devlette üst düzey görev yapıp da ahbap çavuş ilişkisi içerisine girecek herkese emsal ve ibret olmalıdır. Çünkü mühim olan, yetkiyi olası kötüye kullanımların önüne geçmek olmalıdır.

Son söz, okul müdürü de olabiliriz, subay da olabiliriz, Vali de olabiliriz. Önemli olan önce adam olmak olmalıdır. Öyle ya sana baban dahil herkes, “Vali olamazsın” demedi ki. Önce adam ol adam.

21 Nisan 2026 Salı

Aha Bir Delil Karartan Daha

Kur'an kursunda okurken hocamızın bir sopası vardı. Bu sopadan erkek öğrenciler çok çekti. Çünkü sopa her gün erkeklerin üzerinden geçerdi.

Üzerinde "Aklı başında, beş yaşında" yazılı idi. 

Sopa çok yönlüydü. 

"Yaramazlık yaptın, al sana sopa",

"Dersi veremedin, iyi okuyamadın, al sana sopa".

Sopa kollara vurulurdu. Gömleği sıyırıp bakınca acısından kolda sopanın kıpkırmızı izi olurdu. 

Dayaktan kaçmak mümkün değildi. Nasılsa hocanın önünde ders okuyan meyyit gibiydik. 

Eve gidip hoca dövdü de diyemezsin. Çünkü ev halkı hocanın vurduğu yerde gül bitmesini bekliyordu. 

Bazen sırasında otururken sağa sola bakan da sopadan nasibini alırdı. Sopa bir atılır, kafaya mı gelir, göze mi? Şansına artık. 

Hiç dövecek bir ortam olmazsa, hoca kendi eline vururdu. 

Olmayacak böyle. Bu deynekten kurtulmamız lazım deyip bir hafta sonu, bir iki arkadaşla birlikte kursa girdik. Sopayı alıp ya kırdık ya da yaktık. Bu eylemin hem fikir babasıyım hem de failiyim. 

Pazartesi, bilerek kurs hocasından sonra derse geldim. Sınıfın yarısı kız yarısı da erkekti. Erkekler yoktu sınıfta. Selam verip hocanın yanına vardım. Selamımı aldıktan sonra "Arkadaşların yan sınıfta. Deynek yok. Yanlarına git, onları bir sorgula" dedi. Ben de arkadaşların yanına gidip hanginiz kırdı, söyleyin dedim. İçlerinde benim kırdığımı bilen olduğu halde sen kırdın, bize niye soruyorsun demedi. Ardından hocaya geldim. Sopayı kıran belli değil dedim. Sonra arkadaşlar da sınıfa geldiler. 

Bizim sopadan kurtulma sevincimiz uzun sürmedi. Çünkü hoca bir arkadaşı görevlendirdi. Git, ağaçtan bir sopa kes gel dedi. O arkadaş da az sonra bir sopayla geldi. Sopa gelince biz üzülürken hocanın sevincine diyecek yoktu. Çünkü sopa ve dayak hocanın yaşam sevinci idi. 

Küçüklüğümde başımızdan geçen bu anekdotu anlatmanın sebebi, Gülistan Doku cinayeti dosyasındaki delilleri karartan, dönemin valisinden önce bendim. Yani validen önce delil karartmayı ben yaptım. Çünkü sopayı kıran olmama rağmen sopadan haberi olmayan masumları ben sorguladım. Valinin karartması yani foyası altı yıl sonra ortaya çıkarken benim foyam ise 1977 yılından beri hala ortaya çıkarılamadı. İtirafsa itiraf. Bunun bilinmesini istiyorum. Bakmayın, dönemin Valisi kadar gündem olmadığıma. Beni üzen de bu. 

20 Nisan 2026 Pazartesi

MEB Bakanı İstifa Etmeli mi?

Önce Şanlıurfa, akabinde Kahramanmaraş’ta meydana gelen okul saldırılarının ardından, bir kesim, “Bakan istifa” demeye başladı. Diğer kesim de “Dik dur, eğilme, bu millet seninle” hastagları açtı.

Normal şartlarda bu ülkede hemen hemen her alanda infiale sebebiyet veren bir olay vuku bulduğunda, siyasi sorumluluk gereği istifa edilmesi taraftarıyım. İlgili kişinin sorumlu olup olmamasına, suçlu olup olmamasına bakmadan istifa müessesesi bu ülkede işlemelidir.

Bir diğer husus da nasıl ki futbol maçlarında bir takım beklemediği bir mağlubiyet aldığı zaman bazı teknik direktörler mağlubiyetin faturasını hakeme çıkarırken, kendine güvenen bazı teknik direktörler, mağlubiyetin sorumluluğunu üstleniyorum açıklamasına yer verirler. Halbuki teknik direktör sahaya 11 futbolcu çıkarmış. Maçtan önce gerekli taktikleri vermiştir. Sahada futbolcular oynuyor. Futbolcular iyi oynamasa bile teknik direktörler mağlubiyetten kendilerine pay çıkarırlar. Futbolda böyle güzel örnekler varken niçin siyaset ve diğer alanlarda da olumsuzluklar vuku bulduğunda sorumluluğu üstlenmek olmasın. Bazen sorumluluk üstlenilir. Bakar ki olumsuzluklar peşi sıra gelmeye devam eder. Son çare istifa ediyorum denerek emaneten oturduğu koltuğu bir başkasına devreder.

Bu genel çerçeveden sonra okul saldırılarının ardından Milli Eğitim Bakanı’nın istifasını istenmesi doğru mu? Açıkçası doğru bulmuyorum. Çünkü bu saldırılarda istifayı gerektiren bir durum söz konusu değildir. Niçin? Çünkü okul saldırısı özellikle Kahramanmaraş saldırısı okul öğrencisi tarafından yapıldı. Öğrencinin çantasının içerisinde tabancayla geleceğini kim kestirebilir? Tüm öğrenciler içinde kitap ve beslenmesi olacak şekilde okula çantasıyla gelir. Bugüne kadar bu çantalar hiç aranıp kontrolden geçmez. Okulun girişinde özel güvenlik olsa bile aranmaz. Çünkü bilinir ki öğrencinin çantasında okul malzemesi olur. Bakmayın, bu saldırılar sonrasında öğrencilerin üst başının ve çantasının arandığına. Yarın bir veli, “Üstünün aranmasından dolayı çocuğum morar yönünden çöktü, psikolojik sıkıntıya girdi” şikayetiyle savcılığa başvursa, büyük ihtimalle öğrencilerin üst baş kontrolü yasaklanır.

Ha bu demek değildir ki öğrencinin okula ne getirdiği hiç kontrol edilmeyecek. Okul disiplin kurulunun alacağı kararla bazen sınıflarda kontrol yapılabilir, şüphelenilen çocuğun üstü başı ve çantası aranabilir.

Kısaca Kahramanmaraş saldırısında okula saldırı içeriden. İçeriden saldırıyı da önceden tespit edip müdahale edebilmek çok zordur. Çünkü hırsız içerideyse kapı kilit tutmaz misali, öğrenci görünümlü saldırganın saldırısını önceden kestirmek mümkün değildir.

Uzatmadan, Kahramanmaraş saldırısında Bakan’ın istifasını gerektirecek bir durum söz konusu değildir.

Okula saldırı dışarıdan olsaydı, o zaman okul girişinde güvenlik tedbiri alınmadığı ve okullara güvenlik verilmediği için Bakan sorumlu tutulabilir, istifaya davet edilebilirdi. Bu durumda Bakan’ın istifası uygun olurdu.

Hülasa, bu olay sonrasında “Bakan istifa”, “Bakan’ın yanındayız” demekten ziyade bundan sonra okullarda iç ve dış saldırı olmaması için bir önerimiz varsa buna dair öneriler sunalım. Çocukların daha güvenilir ortamlarda eğitim ve öğretim yapması için Bakan’dan tedbirler almasını isteyelim. Eksiklikleri, güvenlik zaafını ortaya koyalım. Hiçbir önerimiz yoksa susalım, ölenlerin ve yaralananların acısına ortak olalım. Aynı şekilde Bakan’ın yanındayız demeye de gerek yok. Her bakan gibi Bakan da üzerine düşen görevi yapacak. İstifa ve destek açıklamalarıyla kutuplaşmanın esiri olmayalım. Bu kutuplaşmayı gören saldırıya muhatap olan aileler, inanın, “Biz can derdindeyiz, bunlar ise post derdinde” der. Lütfen kayıkçı kavgamızı az ötede yapalım.

Okul Saldırılarının Ardından

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş illerimizde cereyan eden okul saldırıları devleti ve kurumları harekete geçirdi.

Okullarda güvenlik tedbirleri had safhaya çıkarıldı.

Her okula en az iki polis, polisin yeterli olmadığı yerde gece bekçisi görevlendirildi.

Sabah derse girerken tüm öğrencilerin üstü arandı, çantaları kontrol edildi.

Görünen o ki iki ilimizde vuku bulan menfur olay bize yetti de arttı. Artık yoğurdu üfleyerek yiyoruz.

Alınan bu tedbirler yeterli olur mu? Belki bazıları için caydırıcı olabilir. Ama tüm öğrencilerin girişte üzerinin ve çantasının yoklanması çoğu öğrencinin hoşuna gitmeyebilir. Kendilerinin potansiyel suçlu görüldüğü şeklinde anlaşılabilir ve içlerinde incinen çıkabilir, bazıları psikolojik sorun yaşayabilir.

Yüzlerce öğrencinin her sabah üstünün aranması zaman kaybına sebebiyet verebilir. Bu da ilk ders saatinin yarısının geçmesi demektir.

Tedbirler ve alınan güvenlik önlemleri ne kadar faydalı olacak, bunu zaman gösterecek. Temenni ederiz ki Kahramanmaraş saldırısı dışında okullarımız böyle menfur bir olayla bir daha karşılaşmaz.

Şu var ki okullarımızın çoğu Nasrettin Hoca'nın türbesi gibi. Kapı kapalı olsa da ihata duvarlarında atlayabilme durumu var. Birden fazla giriş ve çıkışı olan yerler var. Okul öğrencisi olduğu halde okula, öğrencilere zarar vermeyi düşünen bir öğrenci isterse bunu bir şekilde gerçekleştirebilir.

Yalnız bu iki okul saldırısı özel okullara yönelmeyi biraz artıracak. Okul saldırıları yola dehşete kapılan ve imkanı biraz yerinde olan anne ve babaların, daha güvenli diye özel okulları tercih edeceğini düşünüyorum.

Bir diğer husus da bekçi veya polisin her gün okulda nöbet tutması uzun vadede diğer zafiyetleri beraberinde getirecektir. Polis ve bekçilerin okullarda çalışarak normalin üzerinde çalışmak suretiyle esas işlerini aksatma durumu söz konusu. Mesela okullarda gündüz görevli olan bekçilerin gece görev yapabilmesi çok zor. Bir de bu şekil taşıma suyla değirmen dönmez. Gidişat, okullara özel güvenlik vermeye doğru gidiyor. Bu da okulların temizlik işini tam oturtamayan devletin ayrıca özel güvenlik görevlendirmesi bütçeye artı yük getirecektir.

Aslında okul ortamlarını daha güvenli yapmanın yolu, her okulun girişine X-Ray cihazlarının konması. Okulun mevcuduna göre birden fazla bu cihaz konabilir. Okula gelen öğrenci ve ziyaretçiler bu cihazdan geçirilebilir. Böylesi daha güvenli daha kolay olur. İnsan onurunu korumak olur.

X-Ray cihazlarının da bir maliyeti olur ama devlet bir defa masraf etmiş olur.

18 Nisan 2026 Cumartesi

Reklam Yapmayalım*

Şanlıurfa'nın ardından Kahramanmaraş'ta vuku bulan, öğrenciler ve bir öğretmenin ölümü ve yaralı öğrencilerle sonuçlanan okul saldırısı, toplumda büyük bir infiale sebebiyet verdi.

Haliyle toplum olarak üzüntülüyüz. Esas üzüntüyü çeken ise ölen çocukların ailesi, saldırıda yaralanan çocuk ve aileleri. Zira ateş bu evlere düştü. Bu öğrenciler ve aileler yaşadıkları müddetçe bu acıyı derinden hissedecekler.

Olayın olduğu okul öğrencileri, olayın tanıkları, kıl payı ölümden kurtulan o küçücük sabiler yaşadıkları bu süreci kolay kolay üzerlerinden atamayacaklar.

Bu iki okulda görev yapan hizmetli, öğretmen ve idareciler de yaşadıkları bu süreci kolay kolay unutamayacaklar.

Olan oldu, ölen öldü. Bu aşamadan sonra bu süreçten, şu ya da bu şekilde etkilenen; öğrenci, öğretmen ve velilerin rehabilite edilmeleri üzerine kafa yormak gerek.

Unutmaları ve etkilenmemeleri mümkün olmasa da ne yapıp ne edip, olaydan birinci derece etkilenen çocuk, aile, öğretmen ve yöneticilere bu süreci unutturmaya çalışmak lazım. Çünkü öyle de olsa böyle de olsa bu hayat devam edecek onlar için.

Okullarda bir daha böyle menfur olayların olmaması için öğrenci, veli, öğretmen, idareci, anne baba, devlet ve toplum olarak neler yapabiliriz? Bir daha anaların ağlamaması için ne üzerimize düşen görevler nelerdir? Esas bunun üzerine yoğunlaşmak lazım.

Yapmamamız gereken tek şey, Kahramanmaraş'taki katliamı gerçekleştiren çocuk. Bu caniyi gündemden düşürmek gerek. "Çocuk şunu yapmış, bunu yapmış, şöyle öldürülmüş, babası onu atış poligonuna götürmüş, çocuğun profilinde falan okul saldırısını düzenleyen falanın resmi varmış, şunları yazıp paylaşmış, çocuk şöyle bir çocukmuş..." türünden yazı, çizi ve konuşmaların bir faydası yok. Hazırında zararı olur. En azından reklamın kötüsü olmaz türünden gıyabında reklamını yapmış oluruz.

Ne demek istiyorum? Belli ki çocuk içine kapanık, çevresiyle uyumlu olmayan, çevresi ve arkadaşları tarafından dışlanma sendromu yaşayan, kendisine ve çevresine zarar verme potansiyelini taşıyan; ailesiyle problemli, okuluyla ve okul arkadaşlarıyla sorunlu ve hep sorun olan biri.

Normal hareketleri sergilemediği için dışlanma psikolojisi yaşayan çocuk ve kişilerin haletiruhiyesi farklı olur. Bu tipler "Ben deli miyim" diye tedavi de kabul etmez. Ne yapıp ne edip eli kelepçeli hastanede tutulmalı bu tiplerin. Okula gönderilmekten ziyade hastanede tedavi altına alınması gereken bir tipin topluma kazandırılsın diye okulda tutulmasının acı faturasını hep birlikte gördük.

Elbette bu çocuk ve çevresine zarar verme potansiyeli olanlar uzmanları tarafından masaya yatırılmalı. Acı sonla karşılaşmamak için çözüm önerilerini bulmalılar. Bu da kapalı kapılar ardında olmalı. Bu çocuk üzerinden TV, Youtube, sosyal medya ve sanal alemde konuşmak, yazışmak ve paylaşım yapmak reklamdan başka bir şey değildir. Çünkü psikolojik sorun yaşayan sadece bu çocuk değil. Bu çocuk gibi aynı hayat ve sendromu yaşayan nice çocuk ve gençler vardır bu ülkede. Bu çocuk hakkında bu kadar konuşup adından söz etmek, bu tip hasta ruhlu çocuk ve gençleri harekete geçirebilir. Çünkü bu tipler, "Varlığımızı hissetmeyen ve bizi dışlayan çevremize zarar vererek adımızdan söz ettirebiliriz. Bu çocuk da bunun örneği" payı çıkarabilir bu reklamlardan. Kısaca, hazırında eşeğin aklına karpuz getirmeyelim derim.

*19.04.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

17 Nisan 2026 Cuma

Slovenya'da Bir Meslek Lisesi

Eski okulumda 1,5 yıl birlikte çalıştığım bir müdür yardımcısı, milli eğitimden bir ekiple Slovenya'ya gidip gelmişti.

Proje kapsamında bir meslek lisesini ziyaret etmişler. Derslere girmişler, okul ve öğrencileri gözlemlemişler. 

Dönüşte gördüklerini bizimle paylaşmıştı. Aradan epey bir zaman geçti. Aklımda kaldığı kadarıyla gözlemleri şöyle idi:

"Bir meslek lisesi idi gittiğimiz okul. 

Servisle gelen öğrenci görmedim. Herkes yürüyerek okula geliyor. 

Teneffüsler beşer dakika. 

Bahçe dışına çıkan öğrenci görmedim. 

Sigara içen öğrenciye rastlamadım. 

Sınıf kapıları otomatik. Beş dakikalık teneffüs biter bitmez kapı otomatik kapanıyor. Kapı kapandıktan sonra geciken öğrenci olsa bile açılmıyor. 

Kapılarda yüz okuma sistemi var. Öğrenci sınıfa girerken aynı zamanda dersin yoklaması da yüz okuma yoluyla alınıyor. 

Beş dakika dolar dolmaz geciken öğrenci olursa öğrencinin velisine aynı anda, "Çocuğunuz üçüncü ders saatine girmemiştir" mesajı gidiyormuş. 

Yoklama, yüz okumayla alınınca ve kapı otomatik kapanınca teneffüsler beş dakika olmasına rağmen derse geciken öğrenci görmedim. 

En son öğretmen kartla sınıfa giriyor.

Öğretmenin masasında öğretmenin konu yazacağı sınıf defteri yok. Öğretmen yoklama da almıyor. Hemen derse başlıyor". 

Sınav sistemlerinden de bahsetmişti. Bizden çok farklı sistemlerinin olduğu aklımda kaldı. 

Hatırlatmak için Slovenya hakkında kısa bilgi vereyim: Coğrafi olarak Orta Avrupa ülkesi olsa da Balkan ülkesi sayılır. 1991 yılında Yugoslavya'dan ayrılarak bağımsız olan bir ülke olan Slovenya 2004 yılında AB'ye girmiştir. Ülke dağlık ve ormanlık. 2 milyon civarında bir nüfusa sahip. 

35 yıllık geçmiş olan bir ülkenin bu kadar kısa bir zaman diliminde eğitim ve öğretimde bu derece disiplini sağlaması, yabancı dil sınavından geçmek için Avrupa'dan gelen bir heyetin sınav yapması, yoklama ve sınıf defterini kaldırması, beş dakikalık teneffüsü öğrenciler geç gelmeyecek şekilde oturtması dikkate değer yönleri. Zaten gidip gelen arkadaş da hayranlığını ifade etmekten kaçınmamıştı.

Hepsini geçtim. Beş dakikalık teneffüs zamana riayet ve zamanla yarışma yönünden takdire şayan. Slovenya bu kadar kısa zamanla öğrencilere disiplin kazandırıyor. Bizim ülkemizde yüz okuma ile yoklamanın alındığı, yoklamanın otomatik alındığı okul var mı bilmiyorum. Bildiğim, beş dakikalık teneffüsü on dakikaya, on dakikalık teneffüsü on beş dakikaya çıkarmada üstümüze yoktur. Çünkü zamana riayet diye bir derdimiz yok. Derdi olana da "Beş dakikalık teneffüs yeter mi" diyerek mazeret beyan ederiz. 

Okullarımız fiziki şartlar yönünden çok iyi. Bunun ötesine geçmemiz gerekir. Yüz okuma sistemi bizim okullarımıza da gelmeli. Öğrenci hem okula girerken hem sınıfa girerken yüz okuma ile tanınmalı ve yoklama bu yolla alınmalı. İlaveten girişlerde X-Ray cihazları okulların güvenliği bakımından acil ve elzemdir. 

15 Nisan 2026 Çarşamba

Okullar Teksas Olmamalı*

Epeydir gündemden uzağım. Ne haber izledim ne de gündemi takip ettim. Haliyle olaylara ve gündeme Fransız’ım. Yarım yamalak haberdar olduğum konular üzerinde de kalem oynatmadım.

Önce Şanlıurfa Siverek'te bir meslek lisesinde, okulun eski öğrencisi, pompalı tüfekle okula gelip 16 kişiyi yaraladı. Ertesi günü Kahramanmaraş'ta bir ortaokulda beş tabancayla okula gelen okulun 8.sınıf öğrencisi de 9 kişiyi öldürdü, 13 kişiyi de yaraladı.

Her iki olayın failleri de getirdikleri silah ve tabancayla intihar etti.

Olayın ardından inceleme ve soruşturmalar başlatıldı. Devlet yetkilileri de olay yerine gitti.

Okullarda meydana gelen bu menfur olaylar üzerine seslerini duyurmak amacıyla eğitim sendikalarının çoğu iş bırakma kararı aldı.

Peşi sıra cereyan eden bu iki olay gündeme oturdu. Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz dedirtti hepimize. Dilerim ki bu iki olay münferit olur ve arkası gelmez ve son olur.

Ölenlere Allah'tan rahmet, ailelerine başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyorum. Bu iki olayın cereyan ettiği okulların öğretmen, öğrenci ve velilerin bu süreci kolayca atlatmasını temenni ediyorum.

Bu konuda ne yazıp çizsek boştur. Çünkü sözün bittiği yerdeyiz. Kalemin değil, silahların konuştuğu yerde konuşmanın ve yazmanın bir gereği yok. Zira mürekkebe kan bulaşmıştır.

Mürekkebe kanın bulaşmasıyla elim yazmaya gitmedi. Hatta "Bugün eylemdeyim. Yazmıyorum" yazıp gazeteye göndererek yazımın bu şekil çıkmasını bile düşündüm. Sonra vazgeçtim. Çünkü önümüzde bir cenaze var, bu cenazenin kaldırılması gerek. Okullar da bizim, ölenler de bizim çocuğumuz ve öğretmenimiz, öldürenler de bizim çocuğumuz.

ABD'de bu tür okul saldırıları pek eksik olmaz. Zaman zaman haberlere konu olur. Görünen o ki okul cinayetlerinde biz de ABD gibi olmaya doğru gidiyoruz. Dilerim ne Teksas oluruz ne de ABD.

Münferit ve son olmasını istediğim bu menfur olay üzerine suçlu arayacak değilim. Okullarda güvenlik zaafı var demeyeceğim. Ki var zaten. Yalnız şu bir gerçek ki öldürdükten sonra intihar etmek suretiyle ölümü göze alan kimseler için ne kadar tedbir alınırsa alınsın, bu şekil gözü dönmüş kişiler, eylemini bir şekilde gerçekleştirebilir. Bu demek değildir ki tedbir alınmasın. Mutlaka tedbir alınmalıdır.

Beni üzen, olayın faillerinin 14 ve 19 yaşında olması. Bu yaşta bu çocuklar nasıl bu hale geliyor, nasıl gözü dönüyor, bunu anlamak zor.

Bana ilginç gelen, 14 yaşındaki çocuğun çantanın içinde beş tabancayla gelmesi. Bu çocuk bu kadar tabancayı nasıl elde etti? Eğer çocuk babasına ait tabancalara bu şekil kolayca ulaşabiliyorsa vay halimize.

Uzatmadan, okulların daha güvenli olması için ne yapılabilir?

Zorunlu eğitim gözden geçirilmeli. Okumak istemeyen, okulda devamlı problem çıkaran, sınıfın altını üstüne getiren, adeta ben okumak istemiyorum diye bağıranları illa mezun edeceğiz, ortaokul ve lise mezunu yapacağız sevdasından vazgeçilmelidir. Zira zorla güzellik olmaz. Oldurmaya kalkarsak da bu şekil acı tablolarla karşı karşıya kalırız.

Hangi okul kademesi olursa olsun, okula girişlerde önleyici ve caydırıcı tedbirler alınmalı. Tek tip okul forması, saç, sakal, bıyık, kısaca kaporta kontrolü sevdasından vazgeçilmeli. Sadede gelmeli. Okulların ihata duvarları herkesin atlayıp girebileceği ve kaçabileceği şekilde olmamalı. Okula tek giriş olmalı. Öğrenci, veli, ziyaretçi ve misafir kontrol ile alınmalı. Her gelen elini, kolunu sallayarak okullara girmemeli. Bu konuda teknolojinin imkanlarından yararlanılmalı. Okul girişlerine caydırıcı olması bakımından güvenlik konabilir. Okula girecek olanın yüz okuması yapılabilir. Çantasında ve üzerinde neyle geçtiğinin tespiti için X-Ray cihazı konabilir. Yüzü okunmayan ve üzerinde yasaklı malzeme olan okul bahçesine girememeli.

Öğretmenin ve okul yönetiminin devam ve devamsızlık için yoklama fişine yazması uygulaması yerine, her sınıf girişine konacak yüz okuma ve otomatik kapı aracılığıyla yoklamanın yapılması uygulamasına geçilmelidir. Bu önerime ne alaka denebilir. Basının yazdığına göre Siverek'teki açık lisede okuyan öğrenci, devamsızlıktan kaldığı için açık liseye gitmiş. Büyük ihtimalle bu öğrenci, devamsızlıktan kalmasının suçlusu olarak okulu gördü. Yüz okuma uygulaması bu mazereti ortadan kaldırır. Derse geç gelmenin de önüne geçer.

Kısaca, okullar herkes için yol geçen hanı olmaktan kurtarılmalı. Okullar, öğrenci ve öğretmen için en güvenilir yerler olmalı. Çocuğunu okula gönderen velinin de gözü arkada kalmamalı...

*16.04.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

17 Mart 2026 Salı

Hayatın İçinden Bir Seminer Programı *

Öğretmenler iki ara tatil, sene sonu ve sene başı olmak üzere mesleki çalışma adı altında seminere tabi tutulur. 

MEB seminerleri bazen yüz yüze yapmakta. Bazısını da uzaktan eğitim yoluyla yapmaktadır.

Kasım ayında uzaktan yapılan seminer öğretmenler için bir Çin işkencesiydi. Gereksiz detaya inilmiş, aralarda değerlendirme yapan, bölüm sonlarında sınava tabi tutan bir seminerdi. Hepsinden öte öğretmenine güvenmeyen bir seminer programı görüntüsü vardı. Mesleki çalışma yapan öğretmen, bir eliyle semineri dinlerken diğer eliyle de ilerle butonuna basmak zorundaydı. Sisteme girmek mesele idi, devam etmek hakeza, bitirmek de öyle. Sistemin sık sık atması, tekrar girmek başlı başına sorun idi. Donması da eksik değildi. 

Kasımdaki bu seminer sosyal medyaya düşmüş, MEB eleştiri yağmuruna tutulmuştu. 

MEB tüm bu eleştirilere kulak vermiş olmalı ki Mart 2026 seminer programını çok güzel hazırlamış. İçeriğinin güzelliği kadar faydalı üstelik. Bu mesleki çalışma sadece öğretmenlere değil, aynı zamanda veli, öğrenci ve vatandaşa da faydalı olur. Ben olsam, şifresiz bir şekilde MEB'in ana sayfasına bu semineri koyarak tüm vatandaşların izleyip dinlemesine imkan sağlardım. 

Kadir gecesi günü 00.00 gibi başladım semineri dinlemeye. 2,5 saat kadar sürdü. Kopmadan, sistem atmadan elimde telefon bir solukta dinledim. 

Gereksiz detaya inmeden ve bilgiye boğmadan hayatın içinden bilgiler içeren bu mesleki çalışmayı çok beğendim ve MEB'i takdir ettim. Buradan bu seminer programını, bu içeriği hazırlayan, planlayan, onay veren, sunuma hazır hale getiren tüm iç ve dış paydaşlar nazarımda bir teşekkürü hak etmiştir. 

Bu konuya değinmişken seminer başlıklarına da yer vermek isterim: 

1.Dijital çağda öğretim, 

2.Eğitim ortamlarında dijitalleşme, 

3.Dijital öğretim süreçleri ve aktif öğrenme, 

    A-Yenilikçi öğrenme alanları spektrumu, 

    B-Öğrenme ortamlarını bugünü ve yarını. 

4.Eğitimde yapay zeka

 A-Eğitimde yapay zeka ve yapay zeka okuryazarlığı 

    B-Eğitim ve yapay zeka ilişkisi

5.Dijital etik ve güvenli iletişim

   A-Veri koruma ve gizlilik yöntemleri, 

   B-Siber güvenlikte etik konular. 

Özellikle 5. bölümde işlenen konular bu dijital çağda her birimizi yakından ilgilendiren önemli bilgiler içeriyor. Güvenli İnternet kullanımı, bilgilerin korunması ve çalınması, şifre alma, siber şiddet ilk aklıma gelen içerikler. Hepsi bizi korumaya yönelik bilgiler.

Bundan sonra yapılacak tüm seminerlerin bu şekil hayatın içinden olması en büyük temennimdir.

*19.03.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.