Eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Eylül 2026 Salı

Varsın Hâlık Bilsin

Bir ilçede görev yaparken yapılacak bir toplantıya katılmak için öğle arası okuldan çıktım.

Giderken öğle arasını yapıp okula doğru gelen okulun bazı kız öğrencileri denk geldi. Hepsi de okulun hırkasını bellerine bağlamış vaziyette idi. Bu görüntü hoşuma gitmedi. Selam verdim. Kızlar, bu görüntünüz olmadı. Lütfen hırkanızı ya elinizde taşıyın ya da giyin dedim. Yoluma devam ettim.

Toplantı dönüşü, yolda gördüğüm öğrencilerden biri odama girdi. İsmi A. S. D. idi. "Bir şey söylemek istiyorum" dedi. Buyur kızım dedim. "İlkokul, ortaokul boyunca kılık kıyafetimden dolayı hiçbir müdürüm beni uyarmadı. İlk siz uyardınız. Bundan sonra beni böyle görmeyeceksiniz. Özür dilerim" dedi. İnşallah kızım. Duyarlılığından dolayı teşekkür ediyorum. Niyetim uyarmak değil. Öyle giyimi yakıştıramadığım için size rehberlik yaptım. İnşallah üzmemişimdir dedim. 

Okulda görev yaptığım müddetçe bu öğrenciyi herhangi bir konuda hiç uyarmadım. Aradan yıllar geçse de hem bu anekdotu hem de bu sorumlu ve duyarlı öğrenciyi hiç unutmadım. 
*
Okulun müdürü yeni değişti. Nazik, kibar ve işini bilen biri. Aynı zamanda çok zeki. Tanıştığı kişiye ismiyle hitap ediyor. 

Toplantıda, "öğretmen girişinin sağında ve solunda sigara içmeyelim. İçen arkadaşlar kendilerine ayrılan bölümde içerlerse memnun olurum. Çünkü kapım açık duruyor. Dış kapının önünde içilen sigara dumanı rahatsız ediyor" dedi. 

Belli ki burnu hassas biri, sigaradan da rahatsız oluyor. Buna eyvallah. Böyle hassasiyete kim ne diyebilir ki. 

Tüm öğretmenler hassasiyete hassasiyet deyip gerekli özeni gösterdi. Ben de bu kervanın içindeyim. 

Bir gün dersten çıkıp menzilime doğru giderken öğretmenlere ait kapının önünün anam babam yeri olduğunu gördüm. Veliler, misafirler ve seminer almak için dışarıdan gelen öğrencilerin kapının sağında ve solunda sigara içtiklerini gördüm. Açık hava olmasına rağmen ortam tilki çıkarmaya hazır hale gelmiş. 

Dışarının öğrencisi de olsa öğretmenlerin gözünün önünde sigara içmelerini garipsedim. Onlara, gençler bu bölge öğretmenlerin bölgesi. Burada sigara içmeyin. Arka tarafa geçin dedim. Hemen geçenler olduğu gibi umursamayanlar da oldu. Umursamayanları umursadım. Tekrar seslenerek hepsini dağıttım. 

Seminer veren öğretmen de oradaydı. O da sigara yakmış. Latife olsun diye hocanın talebeleri de böyle olur, öyle değil mi hocam dedim. O da latifeye latifeye karşılık vererek öyle dedi. Ardından sigarayı yakıp kendi bölümümüze geçmek için hareket ettim. Baktım arkadan bir seslenen var. Dönüp baktım. Orada kalan öğretmene, "Toplantıda söyledim. Burada içmiyoruz" dedi. Ardından ismimle bana seslendi. Eyvallah hocam deyip yerime gittim. 

Eyvallah desem de böyle bir duruma düşmekten dolayı mahcubiyet duydum. Çünkü bugüne kadar kuralları ve hassasiyetleri çiğnemeden yaşadım. Kimseden de uyarı almadım. Karizmayı ilk çizdirişim desem yanlış olmaz. 

Yalnız yasaklanan yerde içsem hiç gam yemeyeceğim. Müdüre de bir şey demem. Çünkü hakem gibi gördüğüne düdük çaldı. Ne bilsin az önce onca sigara içeni dağıtanın ben olduğumu ve dışarıyı düzene koyduğumu. Neyse, balık bilmezse Halık bilsin. 

12 Eylül 2026 Cumartesi

Öğretmenlerin Ek Dersle İmtihanı

Meslek öğretmenlerini hariç tutarsak genel kültür öğretmenleri, 15 saat maaş karşılığı, 21 saate kadar 6 saat zorunlu, 30 saate kadar da 8 saat isteğe bağlı ek ders karşılığı derse girerler.

Okul, ilçe ve il normları belirlenirken de 6-31 saate kadar 1 öğretmen, 31-42 arası 2 öğretmen, 42'den fazla ders yükü olması durumunda her bir 21 saate 1 norm daha ilave olunur.

Maaş karşılığı dışında girilen her bir ek ders saati ücreti, katsayıya göre değişse de 2026 Temmuz itibariyle 185 lira. 

Mevzuat bu şekil. Uygulama nasıl ona bir bakalım. Çünkü öğretmenler uygulamada yeknesak değil.

Şimdi uygulamaya bir bakalım. 

Öğretmenliğe başladığım ilk yıllarda ek ders ücretinin pek bir anlamı yoktu. 30 saat derse giren bir öğretmenin aldığı ek ders, bir haftalık pazar ihtiyacını bile karşılamaktan uzaktı. Harçlık mesabesindeydi. 

Ücretin pek bir anlamı olmasa da öğretmenler "Mevzuat bana bu hakkı veriyor, şu kadar ders saati dışında derse girmek istemiyorum" demezdi. Okul, ders programında kaç saat vermişse o kadar girilirdi. Hatta öğretmen yeterli olmadığı için dersler boş geçmesin diye okul idaresi 30 saatin üzerinde ders verir, öğretmen 30 saatin üzerindeki girdiği derslerden ek ders ücreti almaz, fahri olarak o derslere girerdi.

Eskiden öğretmenlerin çoğunun eşi ev hanımı olduğu için tek maaşa talim ederdi. Tek tük çift maaş giren ev olurdu. Son yıllarda karı koca da çalışıyor, evlere çift maaş giriyor. Eşi çalışmayan öğretmen pek kalmadı dense yeridir. Yani durum tersine döndü.

Eskiden ders programı yapılırken programım şöyle olsun, böyle olsun, şu kadar boş gün istiyorum talebi pek olmazdı. Okul nasıl program verirse dersine girerdi. Okul idaresinden ders programıyla ilgili özel istekte bulunanlar genellikle kadın ve eşi çalışan erkek öğretmenler olurdu. Okul idaresi onların isteklerini yerine getirir, diğerlerinin programını öylesine yapardı. O zamanlar mantık, öğretmen gerekirse beş gün gelir, sabahtan akşama derse girmekle yükümlü denirdi. Öğretmenlerin çoğu da önceliğini okula verir, ona göre planlamasını yapardı.

Karı-koca da çalışmaya başlayınca ders programı yapmada en büyük zorluğu okul yönetimi çekiyor. Çünkü herkesin özel talebi var. "Ben şu kadar ders alırım, fazlasını almam. Şu günlerim boş olsun, ilk iki saatim ve son iki saatim boş olsun" türünden istekler bitmek bilmez. Niçin böyle? Çünkü çocuk var, ev işleri var. Ne kadar az derse girer ne kadar boş günüm olursa çocuk ve ev işleri de yürür. 

Halbuki öğretmenliğe başlarken devletle sözleşme yapmıyoruz. Devlete, "Ben şu kadar gün çalışırım" şartı koşmuyoruz. Devlet 7/24-365 gün çalışacaksın dese bile atanmak için çaba gösteriyoruz. Yeter ki atanalım diyoruz.

Geldiğimiz nokta itibariyle okuldan okula, branştan branşa değişiklik gösterse de okulların ders yükünü pay etmek eskisi gibi çok kolay değil. Çünkü,

Çocuğum var, fazla ders almayayım, 

Ek işim var, okuldan ne kadar az derse girersem, ek işime daha fazla zaman ayırırım,

Bağ, bahçe, çubuk işlerim var,

Ek ders almak istemiyorum. 21 saatten fazla olmasın,

Pazartesi ders istemem, cuma ders istemem... 

Diyen diyene. Çünkü ne kadar az ders alırsam, okula o kadar az gelirim mantığı güdülüyor. 

Böyle olunca çoğu branşlarda ders paylaşımı bir sorun. 21 saatten fazla derse giren olmayınca ya görevlendirme ya da ücretli öğretmen isteniyor.

Ek dersler kat sayıya göre altı aydan altı aya değişiklik göstermesine, eskisi gibi harçlık mesabesinde olmayıp getirisi olmasına rağmen kimse fazla ve ek dersin getirisinde değil. Öyle ya bir eve iki maaş ve diğer gelirler girince ek dersi kim ne yapsın.

Bazı okul ve branşlarda da fazla derse girme mücadelesi eksik olmuyor. Bir başkası kendisinden bir saat fazla alsa gözü onda oluyor, niye onunki benden bir saat fazla diyor ve 30 saate girmek için çabalıyor. Okulunda yeterince ders yoksa gerekirse başka okullarda derse giriyor. 

Yine bir sene 21 saatten fazla almam diyen diğer sene bu sene 30 girmek istiyorum diyor. 

Okulunda hafta içi 21 saatten fazla derse almayıp DYK'ye gitmek için ders isteyenler de eksik değil. Çünkü DYK'de bir saate giren iki kat ücret alıyor, ilaveten hizmet puanı alıyor.

Norm fazlası olduğu için derse girsin diye bir okula görevlendirme yapıldığı zaman görevlendirmeye sevinenler olduğu gibi "Geldi. Ek dersim düştü" diyen de eksik olmuyor. 

Antrparantez şunu da söyleyeyim, pansiyon nöbeti, ek ders, DYK, açık lisede görev almak suretiyle hiç maaşına dokunmadan, maaşını yatırım olarak kullanan ve ek dersle geçimini sağlayanlar da eksik değil. Özel ders verenleri, gizliden gizliye etüt merkezi açanları ya da buralarda ücret karşılığı derse girenleri saymıyorum bile. 

Haliyle her sene başında ilçe milli eğitimlerde öğretmen görevlendirme, norm fazlası olanlara iş verme, okullardaki ders yükü paylaşımı, ders programı başlı başına bir sorun.

Bu işin çözümü, hekimlere tam gün yasası getirildiği gibi öğretmenlere de tam gün yasası getirilmeli. Tam gün yasasıyla; az gireceğim, çok gireceğim, ek ders istemiyorum, şu kadar günüm boş olsun" talepleri de son bulur. Dersi olsun veya olmasın her öğretmen saat 09 ila 16.00 arası okulunda olur, dersine girer, nöbetini tutar, okulun etkinliklerinde yer alır, öğrencilerine rehberlik yapar, proje yapar, yapılan projede görev alır. Bu yasayla ek ders de kalkar, her öğretmenin maaşı iyileştirilir ve herkes aldığı maaşla yetinir. Böylece okullarda az girdin, çok girdin sorunu da ortadan kalkar. Her bir öğretmenin önceliği okul olur, diğer işlerini ya bırakır ya da bir başka yol bulur. Öğretmenin aldığı ek ders kimsenin ağzında olmaz. Kısaca tam gün yasasıyla öğretmenlik mesleğine itibar gelir. 

Eğitim ve Öğretime Heba Ettiğimiz Beyaz Yakalılar

Milyonlarca öğrencinin ya da mezunun iyi bir üniversite ve bölüm kazanmak ya da kamuda işe girmek için sınava girip ter dökmesi ayrı bir eleştiri konusu. Daha iyisini bulamadığımız için milyonları sınavdan sınava koşturuyoruz.

Kontenjanların sınırlı olduğu, girenlerin çoğunun kazanamadığı bu sınav sistemi seçme üzerine kurulu. Yani eleme üzerine bir eğitim sistemimiz var.

Daha iyi olanın kazanacağı sınavlara varım. Aynı zamanda eleme usulünü de savunurum. Yalnız bu eleme ortaokul ve lise çağında olmalı. Çoğu kimse LGS'ye, YKS ve AYT'ye girememeli. Elene elene üniversiteyi bitirenler de kendi aralarında yarış yapmalı. Öyle herkesi üniversite mezunu yapıp haydi KPSS'de yarışın demek, bu yarışın sonucunda çoğunluğa yeterli puanı alamadınız demek doğru değil. Bunun için iyi bir insan kaynağı planlaması yapmamız gerekecek. Herhangi bir okula, üniversite ve bölüme kontenjan belirlerken iş ve istihdam kontenjanları da belirlenmeli. Bu kontenjanın yüzde yirmi fazlası bölüme alınmalı. Öğrenciler ölen, kalan, okulu bırakan, okulda kalanların dışında başarılı olanlarla bir yarışa girsin. Değilse, milyonları üniversite sonrası merkezi sınavlara abone yapmış oluruz.

Üniversite ve KPSS'ye gelinceye kadar ortaokul ve lisede elenenlerin hiçbiri boşta kalmaz. Herkes bir şekilde yeteneğine uygun iş bulur, kimse de aç kalmaz. Çünkü bu ülkede her mesleğe ihtiyaç var. Ama hiçbirini zamanında elemeyip üniversite mezunu yaparsak ve KPSS'ye girmekten başka bir seçenek bırakmazsak yetiştirdiğimiz bu beyaz yakalılara anne babalar ve devlet olarak en büyük kötülüğü yapmış oluruz. Türkiye'nin insan kaynağı da maalesef bu şekil plansızlık üzerine kurulu. Bu plansızlık gençlerin geleceğini heba ediyor. 

Ben üniversite ve bölüm açarım, ihtiyaç olsun veya olmasın herkesi üniversite mezunu yaparım, sonrasına karışmam demek, ülkenin gençlerini hayal kırıklığına uğratmak demektir. Hayal kırıklığına uğrayan ise çevresine pozitif enerji vermez, herhangi bir işe odaklanamaz. 

Bu ülke ne yapıp ne edip beyaz yakalı yetiştirmekten vazgeçmeli. İhtiyaca göre bölüm açmalı, ihtiyaca göre kontenjan vermeli. 

7 Eylül 2026 Pazartesi

Büyük Konuşmuşum!

İlk müdürlüğümde tanıştım. Komşu okulun müdürüydü. İlden, görev yerimiz ilçeye aynı arabada gidip geldik. 

Son yıllarımızda kendisinin kaptanlığında yolculuk yaptık. 

Ne yaptığını bilen idealist bir müdürdü. Erken yaşta müdür olduğu için bu görevi de severek yapıyor. Uzun yıllar koltukta oturduğu için herhalde en sevmediği öğretmenlik olsa gerek.

Etkinlik üzerine etkinlik yapar, yaptığı her etkinliğin de mahalli basında yer almasını ister. Protokol takınır. Etkinliklerinde de protokolü eksik etmez. Reklamı da severdi. 

İşine aşık bu müdür, işine başkasını karıştırmaz, başkasının işine de karışmaz. Verdiği görevi ilgili kişiden bekler, bunu da takip eder. Bununla ilgili birkaç örnek vereceğim: Okulundaki son sınıf öğrencisi az olduğu için deneme sınavlarını bizim okulla birlikte yaptırırdı. Kaç öğrencilik deneme istiyorsun, sipariş vereceğiz dediğimde, "Bu işe şu müdür yardımcısı bakıyor" derdi. Yani bir iş kimin görevi ise ona yönlendirirdi. Bu sadece denemeyle ilgili değil, her konuda böyleydi. Sonunda, mübarek, deneme sayısını öğrenmek için senin yardımcını ben mi arayacağım? Arayıp bana sayıyı versen ölür müsün? Okulun yansa 'Buna şu bakıyor' diyeceksin dedim. Güldü.

Milli eğitimde toplantı çıkışı, gelen evrak var mı diye kutuya bakardık. Ben olan evrakı alıp okula götürürken, o bakar, sonra geri bırakırdı. Niye almıyorsun dediğimde, "Herkesin bir görevi var. Bu da hizmetlinin görevi. Gelip alsın" derdi.

Sabah ve akşam okul ve evimize gidip gelirken aramızda muhabbet eksik olmazdı. Bir gün beni yanına müdür yardımcısı olarak al dedim ya da o 'yardımcım ol' dedi. Olur dedim ama senin emrinin altında çalışmam dedim. Gülüşmüştük.

Yıllar sonra yollarımız ayrıldı. O başka bir ilçeye müdür olarak gitti. Ben de il merkezinin kenarında bir okula yönetici olarak gittim. 

İlçeden il merkezine müdür olarak atandığında ben öğretmenliğe dönmüştüm. Yanına hayırlı olsuna gittim. İnsan beni yanına yardımcı alır dedim. O kadar unutkan olan, geçmişi pek hatırlamayan bu müdür, "İyi olurdu abi. Yalnız senin emrinin altına girmem" demesin mi? Demek ki her geçmişi hatırlamasa da bazılarını özellikle benimle ilgili olanı unutmuyormuş.

Yanında yardımcı olarak çalışmasam da yıllar sonra KPSS sınavında karşılaştık. Sınavda ben gözetmenim. Salona çıkıp sınav evrakıyla salon başkanını bekliyorum. Gele gele emrinde çalışmam dediğim müdür gelmez mi? 

Beni görünce sınav evrakını bana uzatıp "Buyur sınavı yap, başkan da sen ol. Ben gideyim" diyerek nezaket gösterdi ama sonrasında hiç acımadı. 

Hasılı o başkan ben de gözetmen olarak sınavı usulüne uygun yaptık. Sınav boyunca "Abi şunu dağıt", "Abi bunu yap", "Abi, şunu topla" dedi durdu. Abi demediği yerde evrakı uzattı, anlarsın dercesine.

Karekodları soru kitapçıklarından tek tek çıkarıp kendisine vermemi de benden istedi. Ben uğraştım. O ise yanımda dikildi. Verdiğim karekodu yapıştırdı. Bereket, çıkar, şuraya yapıştır demedi.

Giriş belgelerini sırayla topladım. Topladıktan sonra hem sırayı kontrol ettim hem de sayıyı. Ardından zarfın içine koydum. Az sonra benim zarf içine koyduğum giriş belgelerini çıkarıp tek tek saydı. Sonra zarfın içine koydu. Belli ki bana güvenmedi ya da ben ona güven vermedim.

Sınavın bitimine ramak kala giriş belgelerinin konduğu zarfın içinden giriş belgelerini çıkarıp tekrar saydı. Ne iş? Kaçıncı sayışın? Kendine iş mi arıyorsun dedim. Güldü. "Son yıllarda bende tekrar tekrar sayma başladı. Bundan ben de hoşnut değilim" dedi. Güldü. Bereket, salon başkanıyla nasıl böyle konuşursun demedi. 

Sınavın bitimiyle birlikte soru kitapçıklarını ben o da cevap kağıtlarını tasnif etti. Zarfı usulüne uygun kapatıp vedalaştık. Ayrılırken seni yazacağım dedim. "Yaz abi. Haberim olsun, okuyayım dedi.

Kısaca, o salon başkanı ben gözetmen olarak görev yaptık. Her ne kadar fî tarihinde senin emrinin altında çalışmam desem de iki saatliğine de olsa bir nevi o benim amirim ben de onun memuru oldum. Sen misin bana zamanında senin emrinin altında çalışmam diyen dercesine fırsat bu fırsat deyip iki saatliğine de olsa bana amirlik yaptı. Hiç acımadı. Emir ve talimatlarını ihmal etmedi. Hele bir kürsüde oturuşu vardı ki görülmeye değerdi. Bana da plastik sandalyeye oturmak kaldı. "Abi, şu kürsüye buyur" bile demedi. Bereket! Oturma, aralarda gez dolaş demedi. 

Hasılı, zamanında senin emrinin altında çalışmam diyerek büyük konuşmuşum. O zaman büyük lokma yiyip büyük konuşmamam gerektiğini anladım ama heyhat. 

Bu arada ne kadar fark var bilmem ama salon başkanı göreviyle benden fazla ücret alacak da ona yanarım. Beni bitirirse bu bitirir. Zaten fazla para alacağını biliyor olmalı ki kayınpederinin kızı ve çocuklarının anasını yanına alıp alışverişe çıkmış. Sınav gününün akşamına doğru marketin önünde karşılaştık. 

Teşbihte hata olmasın. ÖSYM adeta aslanı kediye boğdurdu. Ne diyeyim, ah ÖSYM ah! 

Niçin Kilo Verdiğimi Anladım

Sabahleyin kahvaltı öncesi aç karna tartıldığım zaman 69 küsur kilo gelirdim. Bazen 68 küsura da indiğim olurdu. Bu da beni sevindirirdi.

Hayatıma bu şekil kilo ile devam ederken temmuzun başında dört günlüğüne kaplıcaya gittim geldim. Kaplıcada açık büfeyi görünce saldım kendimi. 

Kaplıca dönüşü tartıldığım zaman 1,5-2 kilo aldığımı gördüm. Haliyle üzüldüm.

Bu fazlalığı nasıl veririm derken arka arkaya birkaç defa mükellef sofrayla karşılaştım. Sofra mükellef olunca tutmayın beni dedim. Verdim kendimi. Nasılsa kilo vermenin reçetesi vardı elimde. Antrparantez söyleyeyim. Kilo vermede tek reçetem yürümek.

Günde normal yürüyüşle rutin 10-12 bin arası adımlıyorum ama aldığım kilo bana mısın demedi. Gitmem de gitmem. Zira ben kalıcıyım dedi. Göbek de çıktı. 

Aslında bunun yolu vardı ama seri ve tempolu yürüyüşlere veda ettim. Ara ara bu tempoya kendimi kapatırsam da tempolu yürüyüşe niyetim yok. 

Bugün iner, yarın iner derken aç karna 71'e demirledim. Olsun, bu kadar kilo da bende olsun diye kendimi teselli etmeye çalışsam da nafile.

Kilo 72 olunca birkaç gündür de tartılmayı bıraktım. 

İki aylık tatil sona erip okula gitmek için kalktığımda ilk işim tartıya çıkmak oldu. Çıksam da yine 70'in üzerindeyim diye düşündüm. O da ne! Tartının ekranında 69,7 yazmaz mı? Yanlışlık olmalı diye inip inip çıktım. Hepsi de aynı geldi.

Haliyle bir sevinç bir sevinç. Mutluluğuma diyecek yok. Ne de olsa iki ay sonra 70 kilonun altına indim.

İyi de kilomun 70'in altına inmesinin sırrı ne idi? Ekstra bir şey yapmamıştım. Yeme ve içmeme de özen göstermedim. Ne buldumsa mideye indirdim. O zaman neyin nesiydi bu? 

Düşün taşın. Sonuç yok. Çünkü aklıma bir şey gelmedi. Okulda yapılacak toplantıya giderken kilo vermenin sebebini nihayet buldum. Bilin bakalım sebebini. 

Okulların açılacak olması. Daha bir hafta var ama yüz yüze seminer başlangıcı bile kilomu indirmeye yetmiş de artmış. Demek ki okul açılacak üzüntüsüymüş bendeki. Üzüntüymüş kilomu indiren.

Üzüntü kiloyu indirir mi demeyin. Bunu gelin bana sorun. Okul deyip de geçmeyin. Adeta erimişim. 

Yaz tatiline girerken biter mi bu iki ay dediğim iki ay göz açıp kapayıncaya kadar bitti. Demek ki okulların açılması yaklaştıkça vücudum erimiş. Şekil A da görüldüğü gibi tecrübeyle sabit.

Hasılı, kilomun inmesi şimdilik okulların açılacak olması üzüntüsünü bastırdı. 

26 Ağustos 2026 Çarşamba

Özel Dersin Getirisi *

Bir arkadaşla çaylarımızı yudumlarken konu döndü dolaştı, özel derse. Arkadaş, "Matematik dersinin bir saati bin lira" dedi. Ardından özel ders veren bir tanıdığının, "Maaşlara dokunmadan sadece özel dersten gelen parayla üç ev aldıklarını söylediğini" ekledi.

Maaşlarla birlikte üç ev almak bu devirde zorken sadece özel dersten gelen parayla üç ev alınmasını duyunca şaşırdığımı söylemeliyim. İlgili kişinin üç ev almasına değil, özel dersin bu kadar getirisinin olduğuna şaşkınlığım. 

Bir ara çalıştığım bir okulda branşı sayısal olan bir öğretmen odama geldi. “Hocam, çocuk hastaymış. Ne yapabilirim” dedi. Çocuk hastaysa burada bekleme. Hemen git, çocuğu hastaneye götür. Geçmiş olsun dedim. 

Öğretmen gittikten sonra müdür yardımcısı odana geldi. “Hocam, falan öğretmene izin verdin mi” dedi. Verdim dedim. “Vermeseydin keşke” dedi. Çocuğu hastaymış hocam. Vermeyip ne yapacaktım dedim. “Öğretmen benim odamdaydı. Birinden telefon geldi. Özel ders verdiği öğrencilerden biriymiş arayan. ‘Hocam, şu konularda eksiğim var. Ne zaman müsaitsin’ dedi. ‘Oğlum, sen ne zaman müsaitsin, onu söyle’ dedi. Çocuk da ‘Şimdi müsaitim’ dedi. ‘O zaman geliyorum dedi. Benim odamdan çıktı. Sizin odaya geldi. Kısaca özel ders vermeye gitti. Çocuğu hasta falan değildi” dedi. 

Ertesi günü öğretmenler odasına gidip öğretmene, çocuk nasıl oldu, geçmiş olsun dedim. Anlamadı. Yüzüme baktı. Dün çocuk hasta demiştin de merak ettim dedim. “Ha tamam, sağ olasın. İyileşti” dedi. 

Kendisi zamanla anlatırdı. “Benim özel ders verdiğim bölge şu civar. O yüzden evi oradan tuttum. Ben özel ders için öğrencinin ayağına gitmem, öğrenci benim evime gelir” derdi. 

Özel ders nerede veriliyor? Müşteri ya öğretmenin evine geliyor ya da öğretmen müşterinin ayağına gidiyor. 

Hangi derslerden özel ders alınıyor? LGS ve YKS’de çıkan soruların branşlarından. Türkçe, edebiyat, matematik, fizik, kimya, biyoloji, yabancı dil, sosyal ve tarih. Ağırlıklı olarak matematik başta olmak üzere sayısal derslerden. 

Özel dersi genelde kimler veriyor? Ağırlıklı olarak gözde okullarda görev yapan öğretmenlerin taliplisi daha çok. Bu öğretmen böyle gözde bir okulda çalışıyorsa iyi öğretmendir denip öğrenci ve veli sıraya giriyor. Özel ders verenlerin bazısı da birbiriyle paslaşıyor. Tavsiye üzerine iyi öğretmen bulunuyor. 

Öğretmen olarak bir ilde çalışırken beraber çalıştığımız bir sayısal öğretmeni, “Abi, senden fetva istiyorum” demişti. Hayırdır dedim. “Geniş bir ev aldım. Ev borcum var. Bugünlerde özel ders alan da azaldı. Kendi öğrencilerimden talep var. Normalde kendi öğrencilerime ders vermeme prensibim var. Bunun yerine başka okuldan öğretmenlerle paslaşır, onlar bana kendi öğrencilerini, ben de bizden onlara öğrenci gönderiyordum. Ne dersin” dedi. Hocam, fetvayı ve cevazı bir tarafa bırakalım. Kendi öğrencime ders vermen etik olur mu? Farz edelim ki kendi öğrencine özel ders verdin. Özel ders verdiğin öğrenciden sınıf arkadaşları haberdar olacak. Yarın bu çocuğa sözlü notu takdir ederken yüksek versen, bak bak, özel ders alınca sözlüsüne yüksek vermiş derler. Düşük versen veli ve öğrencinin morali bozulur, belki sizinle yüzleşmeye gelir dedim. “Haklısın abi. İhtiyacım var ama dediğin gibi prensibimi bozmayayım” dedi. 

Pek ön plana çıkıp gündem olmasa da özel sektör bu ülkenin bir gerçeği. Bu fiili durum kapalı kapılar ardında el altından yürüyor. İki kişi arasında olup bitiyor her şey. Veli ve öğretmen. Çocuğu sınava hazırlanan veli, yeter ki çocuğum başarı göstersin deyip kesenin ağzını alıyor. Özel ders veren öğretmenler ise bu iş için hazır ve nazır. 

Bildiğim kadarıyla bu alaverenin kaydı küreği yok. Resmiyeti olmadığından nakit dönüyor. Bu nakit de kayıt dışı. 

Devlet bir taraftan vergilendirilmemiş kazancın önüne geçmeye çalışsın, gayrimenkul alaveresini rayiç değerin altında alıp satmışsın diye geriye dönük vatandaşa, borç, ceza ve faiz işletsin. Kazancı epey tutan özel ders sektörü bir şekil devam ediyor. Devlet nasıl ki yapay zeka vasıtasıyla eksik beyanı tespit ediyorsa pekala özel ders sektörünü de tespit eder. Kişilerin gelir ve giderini mercek altına alabilir, telefon görüşmelerini ve WhatsApp yazışmalarına ulaşabilir. Yeter ki devlet istemiş olsun. 

Örneklerden hareketle tüm öğretmenler özel ders veriyor, hepsi özel dersten evler alıyor anlamı çıkmasın. İstedim ki Türkiye’nin adı konmamış böyle bir sorunu var. Öğretmenlerin ekserini özel ders vermekten tenzih ederim. Talep olmasına rağmen elinin tersiyle geri çevirenlerin sayısı da az değil. 

Öğretmenlerin bir kısmının özel ders vermesini ve bu sektörden kazanç sağlamasını, tam gün yasası çıkmadan önce hekimlerin özel muayenehane açmasına, hastanedeki muameleyi ve tedaviyi beğenmeyenin soluğu doktorun özel muayenehanesinde almasına benzetirim. O zaman diliminde doktorlar paraya para demiyordu. Yalnız bu görüntü hekimlerin ve hekimliğin itibarını sarsıyordu. Öğretmenlerin özel ders vermesinde de aynı itibar kaybının olduğunu düşünüyorum. Tam gün yasası ile doktorlara yeniden itibar geldiğini düşünüyorum. Özel ders konusu da halledildiği takdirde öğretmenlere itibar geleceğini düşünüyorum.

*27.08.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

20 Ağustos 2026 Perşembe

Sıfır Çeken Bölümler *

YKS yerleştirme sonuçları açıklandı. İnternethaber sitesinin haberine göre verilen sonuçlar hiç açıcı değil. 

Lise son sınıf öğrencilerinin 4 yıllık bir programa yerleşme oranı, 15,9 olarak gerçekleşmiş. Bu oran 2023’de % 20,2 imiş. 

Devlet üniversitelerinin kontenjanlarının yüzde 99,5’u doldurulmuş. 

Fen bilgisi öğretmenliği tercih edilmeyen bölümlerden. 26 devlet üniversitesinin fen bilgisi öğretmenliği için ayrılan 10’ar kontenjanı kimse tercih etmemiş. Bunlar: Aksaray, Amasya, Bayburt, Bolu, Burdur, Dicle, Düzce, Erzincan, Fırat, Hakkari, Kafkas, Karamanoğlu Mehmetbey, Kastamonu, Kırşehir Ahi Evran, Kilis 7 Aralık, Kütahya Dumlupınar, Manisa, Muş, Nevşehir, Niğde, Ordu, Recep Tayyip Erdoğan, Sivas, Tokat, Uşak üniversiteleri. 

204 bölümü hiçbir öğrenci tercih etmemiş. (Hangi bölümler olduğuna haberde yer verilmemiş). 

102 bölüme sadece 7 öğrenci girmiş. Bazı programlarda kontenjanların yarısı dahi dolmamış. 

Atatürk Üniversitesinde 20’şer kontenjan ayrılan felsefe grubu öğretmenliği ve kimya öğretmenliği programlarına tek bir öğrenci dahi yerleşmemiş. 

Atatürk Üniversitesi Biyoloji Öğretmenliği 20 kişilik kontenjana 4, Erciyes Üniversitesi Fen Bilgisi öğretmenliği 21 kişilik kontenjana 9 öğrenci yerleşmiş.

Bilgisayar mühendisliği de tercih edilmeyen bölümlerden. Iğdır, Siirt, Ardahan ve Munzur üniversitelerinin Bilgisayar Mühendisliği Bölümünün 55 kişilik kontenjanına, Iğdır’da 6, Siirt’te 11, Ardahan’da 17, Munzur’da 19 öğrenci yerleşmiş. Hakkari Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümünün 20 kişilik kontenjanına ise yalnızca 2 kişi yerleşmiş.

Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Çevre Mühendisliği Bölümünün 30 kişilik kontenjanına yalnızca 3 öğrenci, Karadeniz Teknik Üniversitesi Jeofizik Mühendisliği Bölümünde 30 kontenjana 5 öğrenci, Afyon Kocatepe Üniversitesi Jeoloji Mühendisliği 20 kişilik kontenjanına ise yalnızca 1 öğrenci yerleşmiş. 

İnternet sitesinin verdiği istatistikler bu şekil. Siz ne dersiniz bilmem ama bu veriler bana hiç iç açıcı gelmedi. Çünkü rakamlar ve oranlar ürkütücü. 

Bu demektir ki son sınıf öğrencisi iken sınava giren her yüz öğrenciden 16’sı dört yıllık fakülteyi kazanıyor. 84’ü boşta kalıyor. Bu boşta kalanlar mezuna kalan öğrenci olarak sonraki YKS’lere yeniden, belki de tekrar tekrar hazırlanmak zorunda. 

Fen bilgisi gibi önemli bir branşın bu derece gözden düşmesi olacak şey değil. Ama benim için şaşırtıcı değil. Çünkü her yere üniversite, her üniversiteye her bölümü açmanın acı sonu budur. Ben üniversite ve bölüm açar, okuturum, sonrası beni ilgilendirmez mantalitesinin acı meyvesi. Plansızlığımız ve günübirlik hareket ettiğimizin bir sonucu. İnsan kaynağı planlaması yapmadığımızın bir tablosu. Bununla kalsa iyi. Tercih edilmediği için sınıf boş, bölüm boş, akademisyenler boş. Bari boşa çıkan akademisyenleri ortaokul fen bilgisi derslerinde değerlendirmek lazım. Ortaokul öğrencisi de “Bizim fen bilgisi dersimize Doç/Prof. girdi. Fen temelimi ondan aldım” diye övünsün. 

Hasılı, çok geciktik biliyorum ama zararın neresinden dönülürse kâr diye düşünüyorum. Branşları gözden düşürmeyelim. Bu bölümlerde okuyan insanların itibarını düşünelim. Her branş ve bölümü aranan branş ve bölüm yapalım. Buralarda okuyan ve mezun olan hayal kırıklığı yaşamasın. İyi bir insan kaynağı planlaması yapalım. Gençlerin geleceğini yok etmeyelim. İşsizler ordusuna yeni gençler katmayalım.

*21.08.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

13 Ağustos 2026 Perşembe

Suç ve Suçluyla Mücadele Kriterimiz *

Öğretmenin sınav esnasında sınavı usulüne uygun yapması esastır. Öğrencilerin içinde de mutlaka kopyaya yeltenen çıkar. Öğretmen ne kadar tedbir alırsa alsın sınıfta kopya çekmeye çalışan hatta kopya çeken çıkar. Kimi yakalanır kimi de yakalanmaz.

Bazı öğretmenler vardır. Sınav esnasında sağa, sola bakmaya çalışan, kopyaya yeltenen öğrenciyi görür görmez öğrenciyi uyarır, gerekirse yerini değiştirir, sıranın gözündeki defter, kitap ne varsa alır. Elindeki kopyayı alarak kendisine yeni bir kağıt verir. Haydi şimdi yap der. Öğretmen bu tip öğrencinin sınav kağıdını okurken kopya muamelesi yapmaz. Öğrencinin yazdığına puan verir. 

Bazı öğretmenler de vardır ki öğrencisinin kopya çektiğini gördüğü halde müdahale etmez. Yanından gelir geçer. Öğrencinin ne kağıdını ne de kopyasını alır ne de uyarır. Bekler ki öğrenci sınav kağıdını kopyayla bir güzel doldursun. Sınavın bitmesine yakın öğretmen harekete geçer, kopya çeken öğrencinin kopyasını alır. Yeni kağıt vermez. Verse de zaman kalmadığından öğrencinin bildiği cevapları yazmaya vakti kalmaz. Bu durumda öğrenci boş kağıt vererek zayıf alacaktır ya da kopya muamelesi görecektir.

Şimdilerde kaldı mı, durum nedir bilmiyorum. Bir zamanlar böyle iki tip öğretmen vardı. Böyle davranan öğretmenlerin niyetini bilmemekle beraber sınavın başında kopyaya yeltenen öğrenciye müdahale eden öğretmeni iyi niyetli görürüm. Sınavın bitimine yakın kopyaya müdahale eden ikinci tip öğretmeni ise kötü niyetli görürüm.

İlkinde üzüm yemek varken ikincide bağcıyı dövmek vardır. İlkinde suça yeltenmeden öğrenciyi uyarmak ve öğrenciyi kazanmak varken ikincide öğrencinin göz göre göre suça belenmesini istemek vardır. İlki suçu önlemeyi murat ederken ikincide suçun işlenmesi izlenerek suçluyu yakalayıp had bildirme vardır. İlkinde telafi imkanı varken ikincide telafi de yok af da yok.

Elbette kimsenin iyi niyetini sorgulama imkanım yok. Yalnız kopya çeken öğrencisini sınavın bitimine kadar izleyip öğrencisi kağıdını doldurduktan sonra müdahale ettiğini ballandıra ballandıra anlatanları görmüşlüğüm var.

İlk kategoriye giren öğretmen sayısı fazla olmakla beraber az da olsa ikinci tip öğretmenin olduğunu söylemeliyim.

Buradan devletin suç ve suçlularla mücadelesine gelmek istiyorum. Çünkü devletin bir görevi de suç ve suçlularla mücadele etmektir. Teşbihte hata olmasın, gözlemlerime ve olup bitenlerden anladığıma göre bizim devlet işleyişimiz suç ve suçluyu zamanında uyarmama ve müdahale etmeme üzerine kurulu. Hep izliyor ama sesini çıkarmıyor, suç ve suçlulara dair kamuoyunda serzenişler ayyuka çıkıyor, bunu sağır sultan bile duyuyor ama suç ve suçlularla mücadele birim ve birimleri harekete geçmiyor. Suç ve deliller toplanıp istifleniyor. Bir zaman sonra operasyon emri verilerek suçlular tek tek toplanıyor. Suç örgütünün ipi çekiliyor. 

Kopyayla irtibatlandırdığım böyle bu yazı, sabah saatlerinde kamuoyunda Süleymancılar olarak bilinen gruba yapılan operasyonu okuyunca aklıma geldi. Bu ülkede Süleymancıların da bir zamanlar hizmet hareketi denen sonraları FETÖ adı verilen grup gibi yapılanması vardı. Önceleri cemaat denen bu gruplar yıllar yıllar sonra örgüt, suç örgütü kapsamına alınıyor. 

Sadece Fethullahçılar değil, bu ülkede irili, ufaklı, güçlü, güçsüz ne kadar oluşum, yapı, cemaat varsa hepsi birer kapalı kutu. Gizemini koruyor. Hepsi de okul kurmuş, kurs açmış, üniversiteye hazırlık merkezleri açmış, yurtları olan, toplantıları olan, yardım dernekleri olan, yardım toplayan, aynı zamanda akçeli işlere girerek holdingleşen, bürokrasiye yetiştirdiği talebeleri girdirmeye çalışan, bürokraside etkin olmayı amaç edinen dini görünümlü yapılar. 

Gizemli yapılar olsa da bu yapıların ne tür işler yaptığı kamuoyunda az buçuk bilinir. Kamuoyunu bildiğini devletin bilmemesi mümkün değil. Hatta Mehmet Görmez DİB başkanlığını bırakmadan önce "diğer yapı ve oluşumların da FETÖ'den farklı olmadığına" dair bir rapor hazırlatmıştı. Belki de hazırlattığı bu rapor Görmez'in gitmesine bile sebep olmuş olabilir. 

Burada yazdıklarımdan, devlet suça göz yumuyor, suçluyu koruyor anlamı çıkmasın. Suç ve suçluyla zamanında müdahale etmediğini düşünüyorum. Sanki "ba'de harab'il Basra", (Basra harap olduktan sonra) harekete geçiyor. 
Yine yazımdan tüm yapı, oluşum ve cemaatlerin hepsi aynı ve suça bölenmiş anlamı da çıkarılmasın. 

Yazımdan, haklarında operasyon başlatılan Süleymancılar suçlu anlamı çıkarılmasın. Halihazırda şüpheli. Beratı zimmet asıldır. Ne zaman yargılama biter. Haklarında hüküm verilir. O zaman suçlu ya da suçsuz oldukları ortaya çıkar. 

İnsanın olduğu yerde suç ve suçlu olur. Bunun önüne geçmek çok zordur. Devlet de bunlarla mücadele eder. Yalnız isterim ki tıpkı kopyaya hemen müdahale eden öğretmen gibi devlet de suç ve suçluyla işin başında mücadele etsin. Suç başlamadan bitsin. Sınavın bitimine kadar kopyaya müdahale etmeyen öğretmen gibi olmasın. 

Bir de suç ve suçluyla mücadele ederken toptancı anlayıştan, bir cemaate veya yapıya mensup herkesi aynı kapsama almaktan kaçınmak lazım. Bir arkeoluğun, yeraltında kalmış, tarihi özelliği olan şeyleri zarar vermeden gün yüzüne çıkarmak için iğneyle kuyu kazar gibi uğraşıyorsa, suçluyla mücadele ederken de aynı yöntem izlenmeli. Baltayla kazıp küreğe ne gelirse atmamak lazım.

*14.08.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Çürümenin İşaretleri

Bir toplumun çürümesini gösteren yedi işaret:

1. Bir toplumun hırsızlığa kızmayı bırakıp hırsıza hayran olmaya başladığında çürür. 

2. Liyakat değersizleşip sadakat ödüllendirildiğinde, çürüme devletin damarlarına yayılır. 

3. İnsanlar haksızlığa yalnızca kendi başlarına geldiğinde ses çıkarıyorsa, adalet çoktan kaybedilmiştir. 

4. Yalan sürekli tekrarlandığında ve gerçeği söyleyenler susturulduğunda, toplum hakikate yabancılaşır.

5. Utanması gerekenler gururla dolaşıp dürüst insanlar kendini yalnız hissetmeye başladığında, ahlak tersine dönmüştür.

6. Eğitim düşünmeyi değil, itaati öğretiyor. İnsanlar sorgulamaktan korkuyorsa gelecek çürümeye başlamıştır.

7. Ve bir toplum kötülüğe alışıp "Böyle gelmiş böyle gider" dediği gün çürüme tamamlanır.

Not: Çürümenin yedi işareti Akın Gözükan isimli kişinin videosundan yazıya geçirilmiştir. 

11 Ağustos 2026 Salı

Bir Öğrenciyi Dersten Nasıl Geçirdim?

Öğretmenliğimin ilk iki buçuk yılının ardından zorunlu hizmeti tamamlayayım diye bir başka ile tayin istedim. Bir ilçeye atandım. 

Okulda yeniyim. Kredili sistemin uygulandığı yıllar. 

Onuncu sınıflardan bir sınıfın siyer dersine giriyorum. İki saatlik bir ders. Ders yıllık değil, dönemlik. 

Öğretmenliğimin ilk birkaç yılından sonra prensibimdir. Soruları hazırlamadan önce sorumlu tuttuğum alanla ilgili ne kadar sayfa varsa tekrar okur. Her cümle ve paragraftan soru çıkarırdım. Çıkardığım bu soruları çalışma sorusu olarak öğrencilere dağıtırdım. 

Siyer dersinde de böyle yaptım. Yanlış hatırlamıyorsam kısa cevaplı 100'ün üzerinde soru vardı. Bunlardan soracağım. Lütfen çalışın dedim.

Bu yöntemle iki gruplu iki sınav yaptım. 100 alan olduğu gibi zayıf alan da oldu. 

Dönem sonuna doğru sözlü notlarının verileceği aşamada sınıf başkanının da notları zayıfmış. Efendi, sevdiğim bir öğrenci idi. "Hocam, bir şey yapabilir misin" demişti. Ben de şu anda bir şey diyemem. En iyisi kalacağını hesaba kat dedim. 

Bir gün okulun müdür yardımcısı, "Falan çocuk iyi çocuktur. Sizin dersten kalıyormuş. Bir şeyler yapamaz mısın" dedi. Hocam, ortalaması 40'ın altında ise bir şey diyemem. Henüz karar vermedim dedim. 

Ardından öğrenciyi çağırdım. Sınıf geçmek için araya birini koyarsan geçecek durumda olsan bile geçirmem. Arkasında kimsesi olmayan çocukların suçu ne deyip kızdım. 

Birkaç gün geçti. Sözlüleri vereceğim. Düşünüp taşındım. Oturup kalktım. Tüm öğrencilerin yazılı ortalamasını hesap makinesiyle çıkardım. Araya müdür yardımcısını koyan çocuğun ortalamasına baktım. Ortalaması 31 idi. 

Düşünüp taşındım. Bu efendi ve saygılı çocuğu geçirmeye karar verdim. Ama velisi gelmeyen, kendisine referans olunmayan diğer çocukların suçu ne idi? O çocukların da hakkını korumalıydım. 

Sonunda, bu çocuğu baz alarak ortalaması 31 ve yukarı olanların ortalamasını sözlü notuyla 45'e tamamlamaya karar verdim. 31 ve yukarısı dersimden geçti. Aşağısı yazın ders tekrarına kaldı. 

Evet, bu çocuğa torpil yapmıştım ama aynı torpili, çocukla aynı seviyede olup referansı olmayan diğer çocuklara da uyguladım ki haksızlık olmasın. 

1994-1995 öğretim yılının ilk döneminde başımdan geçen bu anekdot, 9 bin PKK'liyi kapsayan ve hatırı sayılır bir vekilin kabul oyuyla Meclisten geçen Çerçeve Yasa dolayısıyla aklıma geldi. Yasanın içeriğini tam bilmemekle beraber kanundan "Suça karışmamış örgüt üyeliği olanlar" yararlanacakmış. 

Ülkemizde bu şekil suça karışmadığı halde terör örgütü üyesi ve iltisaklısı olduğu için mahkumiyet alan ve görevinden ihraç olan insanlar var. Çoğu cezasını çekip çıkmış, kimisi yargılanıyor kimisi de halen cezasını çekiyor. Çoğu bu toplumun içinde yaşıyor. 

Çerçeve yasayla mademki "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesi" murat ediliyor. Bu Kanun'dan diğer terör örgütü üyeleri de faydalandırılsaydı daha adil ve hakkaniyete uygun olmaz mıydı? Kanun'u terör örgütü kapsamına giren belli bir kesime uygulayıp aynı kapsama giren diğer terör örgütü mensuplarına uygulamamakla, toplumsal bütünleşme sağlanabilir mi? Madem devlet böyle bir Kanun'a ihtiyaç duydu. Bundan, darbe tetikçiliği yapmamış; polis, asker ve sivil öldürmemiş, eline silah almamış ama devlet nezdinde terör üyesi muamelesi görmüş kişiler de yararlandırılmalıydı.

Şimdi sırası değil denebilir. Bence tam sırasıydı. Mecliste farklı partilere mensup 468 vekil bu Kanun'a evet oyu verdiğine göre bir, iki parti hariç bu konuda Mecliste bir konsensüs sağlanmış demektir. Aynı vekiller pekala diğer terör örgütü mensuplarına da evet diyebilirdi. 

Bu terör örgütü mensuplarının da bu Kanun kapsamına alınması için illa Öcalan gibi bir aktör mü olmalıydı? Diğer terör örgütü mensuplarının arkasında kimse olmadığı için mi onlar bu Kanun'dan yararlandırılmadı? Bunun için illa bir süreç mi gerekiyor? Bence şık ve adil olan, arkası olsun veya olmasın suça bulaşmamış tüm terör örgütü mensupları bu Kanun'dan yararlandırılmalıydı. Derdimiz adalet olmasa bile en azından eşitlik sağlanmış olurdu.

Devlet dediğin ülke insanını suçlu kabul edilsin veya edilmesin, herkese eşit, adil ve kucaklayıcı olmak zorundadır. Birine öz, diğerlerine üvey evlat muamelesi yapmaması lazım. 

Hülasa, benim bir öğrenciyi geçirmek için koyduğum kriteri, Meclisimiz pekala diğerlerine de uygulayacak şekilde kapsamı genişletebilirdi. İşte o zaman -şayet fayda sağlayacaksa- toplumsal bütünleşme murat edilmiş olurdu. Heyhat ki heyhat... 

4 Ağustos 2026 Salı

Bakırcı Kardeşler

Okuduğum fakülteye 2.sınıfta yatay geçişle geldim. Gelir gelmez okul ortamını bilen bir arkadaş, "Şu iki hoca tasavvuf düşmanı. Bunlardan uzak durmak gerek" şeklinde bir şeyler söyledi. Arkadaşın kendisi de bir tarikata müntesip idi. Bunu başkalarından da duydum. Çünkü fısıltı şeklinde tüm fakülteye yayılmıştı. Bu iki kişi hakkındaki sakıncalı ifadesini herkes duyduğuna göre bu iki hocanın da kulağına gitmemesi mümkün değildi. 

Bu iki hocadan tüm öğrencileri sakındıran geri planda bir el olmalıydı. Ama kimdi bilmiyorum. Şu var ki bu el başarılıydı. Çünkü herkes bu iki hocaya karşı ister istemez mesafe koyuyordu. 

Bu iki kardeşten biri Dr. öğretim üyesi, diğeri ise asistandı. 

Tehlikeli diye sakındıran bu iki kardeşte kibir yoktu. Çok mütevazı idiler. Herkese nazik ve kibarlardı. Herkese yardımcı olmayı prensip edinmişlerdi. 

Ne kadar iyi olsalar da sakınılması ve uzak durulması gereken kişilerdendi. Çünkü kim bilir içlerinde neyi barındırıyorlardı. Belki de iyi davranarak birilerini kazanmayı ya da üzerlerine atılmış algıyı yıkmaya çalışıyorlardı. Her ne olurlarsa, nasıl davranırlarsa davransınlar, o zaman ve şimdi bir tarikata mensup olmasam da tasavvufa sıcak bakmasam da mesafeyi korumalıydım. 

Sanırım ikinci sınıfta öğretim üyesi olan bizim danışman hocamızdı. Bir gün odasına gidip bir şey sormak istedim. Hocamız odasında yoktu. Asistan kardeşi odasından çıkarak "Buyur kardeş, ben yardımcı olayım" demişti. 

Bu sakıncalı kardeşlerden öğretim üyesi olan son sınıfta tasavvuf tarihi diye bir dersimize gelmez mi? Adam hem tasavvuf düşmanı idi hem de bu dersi ona vermişlerdi. 

Girdim dersine. Hoca öyle güzel öyle samimi öyle akıcı ders işliyor ki şapka çıkarmamak mümkün değil. Ama tasavvuf düşmanı olduktan sonra neye yarar? Ağzıyla kuş tutsa benim için bir şey ifade etmiyor. 

İlk iki saatti dersleri. Kuşeyri'nin risalesinden peygamberin 24 saatine dair ayet ve hadisler okuyor. Üzerine açıklamalar yapıyordu. Ben iyi bir dinleyici olsam da başkası rahat durmuyordu. Belli ki o da ön yargılılar kervanından idi. Bildiğim kadarıyla Süleymanlılar adlı gruba mensuptu. Hocanın her okuduğuna itiraz badından parmak kaldırıyor, bir şeyler söylemeye çalışıyordu. Ah ne dediğini de bir anlasak. Bir böyle, iki böyle beş böyle. Hoca her birine dilinin döndüğünce cevap verdi. Hoca en sonunda, "Kardeş, ayet okuyorum. Okuduğum ayete bile parmak kaldırıyorsun. Ayetin neyine itiraz ediyorsun" dedi. Oymuş, bizim cemaat mensubu bir daha parmak kaldırmadı. 

Hocaya temkinli yaklaşsam da hiçbir dersini kaçırmadım. Üstelik diğer hocalar gibi yoklama alan biri de değildi. Diğer hocaların dersine son devamsızlık hakkımı bitirinceye kadar devamsızlık yapardım. Bu tasavvuf düşmanı (!) yoklama almamasına ve dersi de ilk ders olmasına rağmen hep katıldım. Yoklama alamamasına rağmen dersini hiç kaçırmadığım bir de İslam felsefesi adlı derse giren hocanın dersi idi. 

Bir derste bir arkadaş, "Hocam, bize bir yemek ikram etsen" dedi. "Olur arkadaş. Hangi gün yiyelim? Siz belirleyin. Şu anda sınıfta kaç kişi var? Sayın. Ben etli ekmek yaptırayım. Birlikte yiyelim. Yalnız benim evim müsait değil, evi müsait olanın evinde yiyelim", dedi. Bir arkadaş da "Bizim evde olur" dedi. Belirlenen günde arkadaşın öğrenci evinde hocamızdan etli ekmek yedik. 

Bu iki kardeş zaman zaman sürgün gitti sonra tekrar geldi. Belli ki sadece öğrenciler nazarında değil, sistem nazarında da sakıncalıydı bu ikisi. Akademisyenlikte ilerlemediler. Bilgileri mi yeterli değildi? Fazlasıyla bilgileri vardı. Ya kendileri istemedi ya da bir el bunların yükselmesini istemedi. 

Günü gelince emekli oldular. 

Emekli olduktan sonra köşelerine çekilip emeklilik hayatı sürmediler. Altlarında bisikletle nerede bir sohbete çağrıldılar, oraya gittiler. Gittikleri yerde önlerine konan ikrama el sürmediler. 

Zaman zaman ülke turuna da çıktıkları oldu. 
Özellikle küçük kardeş. Gittikleri her yere otobüsle seyahat ettiler. Öğrencileriyle buluşup Kur'an'dan ayetle okuyarak başka şehre geçtiler. Bu seyahat ve yaptıkları sohbetten kuruş faydalanmadılar. 

Paraları çok muydu? Belki de tek sermayeleri emekli maaşları idi. Arabaları olmadı. Bisiklet onların tek biniti idi. Son yıllara kadar cep telefonu bile kullanmadılar. İşittiğime göre basmatik telefonlar edinmişler. Babalarından kalma evleri de olmasa hiç dikili ağaçları olmadı. 

İki kardeş ömürlerini Kur'an ve hadis anlatmaya adadı. 

Geçenlerde küçük olanı vefat etti. Hanımına sabah namazını kıldırmış. Kur'an okurken vefat etmiş. 

Vefat haberini duyunca cenazesine katılmak için gittim. Maşeri kalabalık vardı cenazesinde. Sevenleri başta olmak üzere öğrenciliğinde bunlara ön yargı ile bakanların hemen hepsi vardı cenazesinde. Görünen o ki ön yargı ile yaklaşanların hepsi bu yargılarını terk edetek geç de olsa bir hakkı teslim etmiş. 

Büyüğü Mehmet, küçüğü Saffet olan bu iki kardeşe baktığım zaman hayatları boyunca ne mal edindiler ne mülk. Bildikleri ve inandıkları uğruna ömürlerini harcamışlar. Görünen o ki tasavvuf düşmanı denen bu iki kardeş meğer esas derviş esas tasavvufçu esas zahit bu ikisiymiş. 

İnandıkları gibi yaşayan, yaşadıkları gibi inanan Bakırcı kardeşlerden ağabey Mehmet'e sağlıklı ömürler, vefat eden Saffet'e Allah'tan rahmet diliyorum. 

30 Temmuz 2026 Perşembe

Okullara Yönetici Olarak Görevlendirilme

Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda yöneticilik yapanlar, tercihlerine göre 4 yıllığına okullara görevlendiriliyor. Bulunduğu okulda 4 yılını dolduran yönetici, aynı okulunu tercih ederek bir 4 yıl daha çalışabiliyor. Yani ünvanı müdür ya da müdür yardımcı olan aynı okulda 4+4=8 yıl görev yapabiliyor.

Okul kültürünün oluşması yönünden olumsuzluk görsem de okul yöneticilerinin belli bir sürenin ardından okul değiştirmesini uygun görüyorum. Okulun yöneticileri iyiyse giderken kubbede hoş bir seda bırakırlar. Aynı başarıyı gittiği okulda da tekrar ederek yeni okula taze kan olmuş olurlar. Şayet yer değiştiren idareci problemse okul rahat bir nefes alır. Geride kalanlar oh be dünya varmış der. Okul, yeni yöneticiyle daha uyumlu bir okul ortamı oluşturabilir. 

Bu şekil okul değişikliği okul yöneticileri için de bir şans. Çünkü mevcut okulda yaptığı yanlışlarla yüzleşmek suretiyle yeni okulunda temiz bir sayfa açar, kendine yeni bir heyecan ve çalışma azmi gelir. 

Yalnız bu okul değişikliği sadece okul yöneticilerinden ibaret olmamalı. Okulun hizmetlisi, memuru ve öğretmeni aynı okulda yıllar yılı çalışabiliyorken iş okul yöneticisine gelince, 4+4 şeklinde sınırlandırmayı çok doğru bulmadığımı ifade etmek isterim. Aynı sirkülasyon okulun tüm personelini kapsaması lazım. Öğretmen ve diğer personelin hancı, müdür ve yardımcısının daima yolcu olduğu bir değişikliği hakkaniyete çok uygun görmem.

Okul yöneticilerinin 4+4 şeklinde görevlendirilmesinde gözlerden kaçan bir başka husus daha var. Bir yöneticinin, dört yılını doldurur doldurmaz okulda kalacağı da muamma. Çünkü puanına güvenen bir başka yönetici bu okulu isteyip gelebiliyor. Mevcut yönetici de başka okulları istemek zorunda kalıyor. Gördüğüm kadarıyla puanına güvenen yönetici, benim hakkım, isterim deyip tercih ediyor. Elbette böyle bir hakkı var. Ama böylesi durumlarda nezaket ve centilmenliğin devreye girmesi gerekir diye düşünüyorum. Şayet o okulun yöneticisinin bir dört yıl daha çalışma imkanı varsa nezaketen o okulu arayarak "Hocam, aynı okulunda ikinci dördü tamamlamak istiyor musun" diye sorulması, eğer cevap düşünüyorum ise o okulun tercih edilmemesini daha şık bulurum. Mevzuat böyle demese de okul yöneticilerinin kendi aralarında böyle bir centilmenliğe imza atmasını mesleki dayanışma olarak görürüm. Fakat böyle bir centilmenliği maalesef göremiyoruz. 

Bir diğer husus, bazı okullarda kız, erkek veya okul türüne göre bazı branşların üstünlüğü söz konusu. Puanın ne kadar yüksek olursa olsun, cinsiyet veya branşına güvenen, puanı düşük olsa bile o okula atanabiliyor.

Geçenlerde dört yılın ardından ikinci dördünü çalışamadan okulundan ayrılmak zorunda kalan bir müdür yardımcısını gördüm. "Hocam, 90 puanım vardı ama kendi okuluma atanamadım. Çünkü benim branşım Türkçe. Çalıştığım okul İHO olduğu için branşı din kültürü olan 40 puanlı biri atandı.

Anlaşılan o ki ilk dört yıllığına görevlendirilirken bu okulu din kültürü branşından olan biri tercih etmediği için branşı Türkçe olan bu arkadaş atanmış. Tamam, kural bu diyelim. Bu yönetici bu okulu ilk isterken branşı din kültürü olan biri isterse o atansın. Adam dört yıl çalıştıktan sonra ikinci dört hakkı da verilmeli diye düşünüyorum. Ayrıca bu şekil branş ya da cinsiyet üstünlüğünü de anlamış değilim. Tamam, okul türüne ve branşına uygun tercih edene beş ya da on puan verilsin. Ama bu puana rağmen diğerinin puanını geçemiyorsa bırakalım da o kişi o okula atanamasın.

Görünen o ki ikinci dört yılını çalışamadığı için içinde bir ukde kalarak okulundan ayrılan epey bir kişi var. Bunun da önüne geçmenin yolu, şayet ilk dördünü çalışan kimsenin, üzerinde bir soruşturma, bir uyumsuzluk söz konusu değilse, o yöneticinin aynı okulda çalışma önceliği ve üstünlüğü olmalı.

Anlaşılan o ki Bakanlık ilk dört yılı ikincisinden bağımsız değerlendiriyor. Böyle olunca da yer değişikliğinden hoşnut olmayan yöneticilerimiz olabiliyor.

Katılır veya katılmasınız, son söz benden olsun. Okulların yöneticiliğini birileri yapacak elbet. Ama bilirim ki okul yöneticiliği hamallıktan, evrak memurluğundan, kişinin kendisini sabahtan akşama bir yere bağlamasından başka bir şey değil. Sorumluluğu da cabası. Bu sorumluluk mesai dışında da yöneticiyi rahat bırakmaz. Adı atama ve kazanılmış hak bile olmayan, görevlendirmeden ibaret bu sorumluluk için bunca istek ve hevese değer mi? Hür general olmak varken kişilerin bir koltuk ve üç beş getirisi uğruna kendini bu şekilde bağlaması da düşündürücü. Neyse bunu da idarecilerimiz düşünsün. Ne diyelim, kendi düşen ağlamaz. 

28 Temmuz 2026 Salı

İşsizliği Öteleyen Üniversiteler ve Bölümleri *

Çocuğumuz Lise Giriş Sınavına (LGS) veya üniversite sınavına girmiş olabilir. Eğer sınavların sonucu, çoğu öğrencinin hayalindeki gözde okul ve bölümleri tutuyorsa akademik başarı için çocuğunuz tercihte bulunsun ve kazandığı lise ve üniversiteyi okusun.

Çocuğunuzun sınav başarısı vasat veya vasat altı ise sırf liseyi bitirsin veya üniversite okusun diye tercihte bulunmayın. Varsın çocuğunuz lise okumasın ve lise mezunu olmasın. Yol yakınken çocuğunuzun geleceğini kurtaracak bir karara imza atın.

Ne demek istiyorum. Malumunuz Türkiye’nin en büyük sorunu genç işsizler sorunu. Gençlerimiz, lisenin üzerine üniversite okumuş. Yaşı 24-25 olmuş, evlilik çağı gelmiş ama iş bulamadığı için evlenme yoluna da gitmiyor. Çoğu kafeler üniversite mezunu genç işsizler ordusu ile dolu.

Bu genç işsizler ordusu her sene veya her iki senede bir yapılan AGS veya KPSS’ye hazırlanıyor, sınava giriyor, hatırı sayılır puan da alıyor. Gel gör ki bu tür sınavlara giren o kadar çok ki alınan puan atanmak için yeterli gelmiyor. Gençlerimiz her geçen yıl umutları azalarak bir sonraki sınavlara hazırlanıyor.

26 Temmuz günü iki oturum şeklinde yapılan Akademi Giriş Sınavı’na (AGS) giren öğretmen adaylarını gözlemledim. Çoğu 30-35’ini geçmiş. Saçı ağarmış ve saçı dökülmüşler bile vardı.

Sadece öğretmen adaylarında değil, kamunun alacağı tüm sektörlerde bir istihdam daralması söz konusu. Çünkü ihtiyaçtan fazla mezunumuz var. Öyle zannediyorum tıp fakülteleri dışında okuyan ve mezun olan kimseler için iş bulmak çantada keklik değil. Geçmişte işe girmek için aslanın ağzındaki lokmayı almak gerekirken şimdilerde lokma aslanın midesine inmiş durumda.

Görünen o ki dün okumamak sorunken bugün okumak sorun.

Burada sanayi ve fabrikalarda eleman sıkıntısı var. Çalışmak isteyene iş var denebilir. Elbette sanayide eleman sıkıntısı olabilir. Yalnız üniversiteyi bitirmiş birine hiçbir sanayici iş vermez. Verse de üniversiteli genç çalışmaz. 

Bu durumda ne yapılmalı? Çocuğumuz nasıl işsiz kalmaz? Bu devirde çocuğumuzun iş bulmasını ve önünü görmesini istiyorsak ortaokulu bitiren çocuklarımızı mesleki eğitim merkezlerine (MESEM) yönlendirmede fayda var. Çünkü bu okulları bitiren hiçbir çocuk ve genç işsiz kalmaz. Ekmeğini taştan çıkarır.

Çünkü eskinin çıraklık günümüzde MESEM adı verilen okullarda okuyan çocuklar hem lise mezunu oluyor hem meslek sahibi oluyor hem kalfa ve usta belgesi alabiliyor. 

Çocuğumuz bu okulları bitirince piyasada iş bulabiliyor, kendi işini alabiliyor. Bu okullardan mezun olan çocuklar iş beğenmezlik yapmıyor. Hayata daha erken atılabiliyor. 

Ezcümle, günümüzde MESEM’ler çocukların geleceğini kurtaran okullardır. Çocuğumuz, lise ve üniversite bitirerek işsizler ordusuna katılacağına, MESEM’ler aracılığıyla hem kendini kurtarsın hem ailesini hem de ülkesini.

Unutmayalım ki lise ve üniversitelerin çoğu bölümleri, işsizliği öteleme işlevi görüyor. Bu öteleme sorunları halının altına süpürme keten başka bir şey değildir. Sorarım size: Liseyi ve üniversiteyi bitirdikten sonra çocuğunun işsizler ordusuna katılmasını hangimiz isteriz?

*29.07.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

13 Temmuz 2026 Pazartesi

İlçeden Büyük İlkokul *

İstanbul Avcılar ilçesinde bulunan Leyla Bayram İlkokulu ile ilgili 2018 tarihli bir habere rast geldim.

Habere göre okul, 5300 öğrenci mevcutlu. 155 öğretmeni, 128 dersliği var. Derslik başına her sınıfa yaklaşık 55 öğrenci düşüyormuş. 

2026 itibariyle okulun Web sayfasına baktım. Okulun güncel hali, 3461 mevcut, 156 öğretmen, 5 müdür yardımcısı ve 49 dersliğiyle ikili öğretim yaptığı yazılı. 

Mahalleye yeni bir okul mu yapıldı ya da nüfusun azalmasına paralel, okul mevcudu mu azaldı bilmiyorum. 

Okulla ilgili 2018 haberine dönersem, okul bu nüfusuyla Türkiye'de bulunan 66 ilçeden daha büyükmüş.

Bu okuldan küçük ilçelerin ismi zikredilmemiş ama belli ki bu ilçeler siyasi mülahazalarla geçmişte ilçe yapılmış, ilçe demeye bin şahit lazım denilen yerlerdir. 

Bu ilçeler ilçe olduktan sonra da gelişme göstermemiş, gelişmesi de mümkün olmayan ilçelerdir. 

5300 nüfuslu okulu müdür, beş yardımcı ve 155 öğretmenle yönetirken bir de 66 ilçeyi gözümüzün önüne getirelim: 

66 ilçeye 66 kaymakam atamışız. 

66 belediye başkanı seçmişiz. 

66 ilçede şube başkanları görev yapıyor.

66 ilçedeki kurumlarda çalışan işçi, memur ve şef... 

Her kuruma ait hizmet binaları var. 

Kurumların elektrik, su, telefon ve yakıt giderleri vs. 

Kısaca 66 ilçeyi 66 kaymakam ve 66 belediye başkanı yönetirken, bu kadar kaymakam ve belediye başkanının yönettiğinden fazlasını tek müdür yönetiyor. Nereden bakarsak garip bir tablo söz konusu. 

Köyden bozma hatta köy bile denmeyecek bu tür ilçeler devletin sırtında bir kamburdur. Birilerine makam, mevki ve mansıp dağıtılan yerlerdir. Bu ilçeler ülke ekonomisine yüktür. 

Durum bu iken gelişmeye müsait olmayan bu tür ilçelerin ilçeliğine bir kanunla son vermek, ülkeye yapılacak en büyük hizmetlerden biridir. 

Aynı şekilde il, ilçe ve büyükşehir merkezinde yer alan mahalle muhtarlıklarını da sonlandırmak lazım.

*15.07.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

5 Temmuz 2026 Pazar

Emeklinin Alışamadığı Tek Şey *

Nisan 2026'da yaş haddinden emekli olan çiçeği burnundaki bir emekli, emekli olmasının ardından birkaç ay sonra yıllardır çalışıp emekli olduğu kurumundaki meslektaşlarını ziyarete gider.

Hoşbeşten sonra "Emeklilik nasıl gidiyor? Emekliliğe alışabildin mi" sorusu soruluyor. "Çok iyi gidiyor. Her şeyi güzel. Yalnız emekliliğin bir şeyine hiç alışamadım" cevabını verir. "Nedir o" dendiğinde, "maaşına alışamadım" der.

Bu muhabbette ben bulunamadım. Ortamda bulunan biri söyledi. 

Emekliliği eskidikçe emeklimiz, kendisine bağlanan emekli maaşına alışabilecek mi? Mümkün değil. Öyle zannediyorum, vefat edinceye kadar bu maaşa alışamayacak. Çünkü çalışırken 100 binin üzerinde maaş alan biri, emeklilikle birlikte 50 binin altında bir maaş alırsa bu maaşa alışabilmesi mümkün değil.

"45 bin neyine yetmez. Daha ne. Allah bereket versin. Bunu bulamayan da var" denebilir. Mesele yetip yetmemesi, maaşın az olması değil, emeklilikle beraber reva görülen maaş.

Elbette çalışanla, emekli olan arasında maaş farkı olsun. Çünkü çalışanla çalışmayan bir olmaz. Fark olsun olmaya. Ama arada bu kadar da uçurum olmasın. Bu durum şuna benzer: Dün bol kepçe yemek verdiğimiz birine bugün kaşıkla vermeye benzer. 

*

Bir düğün evinde gelin almaya gitmeden önce bir büyüğümle teşehhüt miktarı oturdum. Konu ağabeyinden açıldı. Başladı anlatmaya: "Malumunuz eşi vefat etti. Yalnız yaşayamayınca evlenmek zorunda kaldı. Hanımı kendisinden genç idi. İkinci evliliğinden bir çocuğu oldu. Evlilikleri pek düzgün gitmedi. Evliliği devam ettirmek için atını, arabasını, evini ve barkını sattı. Sonra hanımı çekip gitti. Boşandılar. 90 bin lira tazminat ödedi. Ardından nafaka davası açmış. Şimdi yine tek başına kaldı. Evi olmayınca kirada yaşıyor. 20 bin lira emekli maaşı alıyor. 14 binini kiraya veriyor. Çocuklarından da yardım yok" dedi. 

Görünen o ki bu emeklimizin ikinci baharında yüzü gülmemiş ve her şeyini kaybetmiş. Aile faciası bir yana kiranın ardından arta kalan 6000 lira ile bu emekli nasıl yaşasın? Bu emekli de yaşadığı müddetçe ev sahibi olamayacağı için kiradan kurtulamayacak ve hem emekli maaşına hem de kira sonrası artan parayla geçinmeye alışamayacak. Çünkü geçinemeyecek.

Görünen emekliliğin ardından emeklilere insanca yaşayabileceği bir hayat standardı ikame etmediğimiz müddetçe emeklilik sorunu bu ülkede her geçen gün bir sorun olarak karşımıza çıkacak. Beddualarımız değişecek. Biri diğerine beddua ederken “Emekli olasıca” diyecek.

“Emekli sayımız çok. Eldeki imkan bu. Verilen maaş ile evi olan biri geçinebilir. Emekli olmadan evini almalıydı. Bu ülkede genç yaşta emekli çok. Devlet hangi birine baksın. Üstelik bizde emekli maaşı kişi ölünce sona ermiyor: eşine geçiyor, kızına geçiyor” türünden cevaplar ve gerekçeler çok. Hatta “Ömür uzadı. İnsanlar eskisi gibi erken ölmüyor. 20 sene çalışıp 40 yıl emekli maaşı alınıyor” deniyor. 

Tüm bu gerekçelerde gerçeklik vardır. Ama bu gerçekliği emekli düzeltmeyecek. Şu var ki düzeltilmeyen bu sistemin ceremesini emekli çekmemeli.

Sonra biz düzeltmeye kalktık da emekli engel mi oldu?

*06.07.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

2 Temmuz 2026 Perşembe

Ömür Boyu Aynı Lokmayı Çiğnemek *

"İlkokul ya da Kur'an kursu seviyesinde gösterilecek, küçük gayretlerle kısa zamanda öğrenilebilecek, basit ilmihal bilgileriyle ömür boyu oyalanan bir topluma dönüştük. Bu tıpkı şuna benziyor; aynı lokmayı ömür boyu çiğniyorsun ve lokma hiçbir zaman mideye inmediği için ondan hiç gıdalanamıyorsun. 

Fıkıh, kuru bir tekerrürden ibaret haliyle sahneyi neredeyse bütünüyle kuşatıp, irfanî sohbetleri ekranlardan büyük ölçüde süpürüp götürmüş gibi görünüyor".

Yukarıdaki cümleler Gökhan Özcan'a ait. Fî tarihinde yazısından bu bölümleri kopyalayıp sosyal medyada paylaşmışım. Sosyal medya arşivinde bu yazı tekrar önüne düşünce yazının eskimediğini gördüm. Yazının vermek istediği mesaj açık olmasına rağmen üzerine birkaç kelam etmek isterim.

"...basit ilmihal bilgileriyle ömür boyu oyalanan bir topluma dönüştük" tespiti müthiş. "Aynı lokmayı ömür boyu çiğniyorsun" benzetmesi de bir o kadar müthiş.

Yazar ilmihal tespitinde ve aynı lokmayı çiğneme teşbihinde ne kastettiğini en iyi kendisi bilir. Sanırım ilkokul, ortaokul ve lisede, yaz kurslarında din namına öğrendiğimiz şeyler basit ilmihal bilgilerinden ibaret demek istiyor. Bunları da öğrenmek çok kolay olmasına rağmen "Benim oğlan bina okur, döner döner bir daha okur" misali ilk, orta ve lise boyunca yaz dönemleri dönüp dönüp ilmihal okuyoruz. Bunca okumaya rağmen ne kadar öğrendiğimiz de tartışılır.

Hele daha ilkokul çağında hatta kreş ve anasınıfı seviyesinde iken elif ba öğrenmeye başlıyoruz. Tam Kur'an'a geçerken kurs bitiyor. Bir yıl boyunca unuttuğumuz için önümüzdeki sene sil baştan yeniden elif ba'dan başlıyoruz.

Dostlar alışverişte görsün türünden bu şekil ilmihal öğrenmeyi yazar, aynı lokmayı bir ömür çiğnemeye benzetiyor. Nedense bu lokma mideye bir türlü inmediği için bu tür çiğneme de safra şifa olmuyor. 

Yazarın değindiği bir başka husus da fıkıh. Dinin bir görüşü olup dinin yerine geçmemesi gereken fıkıh da tüm hayatımızı kapsıyor. Bunu da kuru bir tekrara benzetiyor yazar.

Sonuçta ne doğru dürüst Kur’an-ı öğrenebiliyoruz ne ilmihal bilgisini ne de fıkhı. Olan da küçük yaştan itibaren doğru dürüst yaz tatilini yapamayan çocuklara oluyor.

Yaz tatilini esirgediğimiz bu çocuklar, çocukluğunu yaşamadığı için vücut olarak büyüseler de hayata hazır bir şekilde sağlıklı gelişemiyor. Çünkü çocuk oyunla büyür, oyunla gelişir, oyunla kendini ve kişiliğini bulur.

Sağlıklı ve sorumlu gençler istiyorsak doya doya tatillerini yapma imkanı vermek lazım. Spor, yüzme benzeri aktivitelerle onları geleceğe hazırlamak lazım.

Hülasa, elif ba’ya evet, Kur’an-ı öğrenmeye evet, ilmihal ve fıkha evet. Ama bunlar tüm çocukluk, gençlik dönemini ve tüm hayatı kapsamamalı. Yerinde ve zamanında, kıvamında olmalı. Bunun için de çocuğun buna hazır olduğu vakti gözetmek en doğrusu.

*04.07.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

26 Haziran 2026 Cuma

Mahallemde Felekten Bir Gece

Mahallem sessiz, sakin bir yer. Tam kafa dinlendirmelik. Sokağımız dar olduğu için araba gürültüsü de yok.

Sessiz ve sakinliğiyle huzurun adresi olan mahallem bu akşam beni şaşırttı. Eski halinden eser yoktu. Çünkü akşamdan gece saat 22.30’a kadar evin içine kadar gelen müzik çaldı durdu. Belli ki bir yerde düğün vardı.

İyi de mahallemde ve mahalleme yakın bir yerde düğün salonu yoktu ki düğün olsun. Acaba birileri evinin önünde, sokak ortasında çalgılı ve oynamalı bir düğün mü yapıyordu? Pek bir anlam veremedim.

Saat 22 sularında marketlere bir uğrayayım diye evden çıktım. Dönüşte farklı bir yolu tercih ettim. Yürüdükçe müziğin sesi daha da yükseldi. Ses bu aralarda bir binadan geliyor olmalıydı. Ama hangisinden? 

Galiba biri evin alt katını düğün salonu yapmış olmalılar dedim. Evin altı düğün salonu olur mu demeyin. Oturduğum siteyi yapan, bodrum katlara kapalı otopark yapmak istemiş. Mülk sahibi, olmaz. Ben buraya düğün salonu yapacağım demiş. Şimdi bomboş. Çünkü mülk sahibi binayı teslim almadan vefat ettiğinden düğün salonu yapmak nasip olmamış. Haliyle bina ve mahalle sakinleri düğün salonundan mahrum kalmışlar. 

Az daha yürüyünce bir ortaokul belirdi önüme. Meğer müzik, ses okulun bahçesinden geliyormuş. Belli ki bu okul da mezuniyet gecesi düzenlemiş. 

Okulun bahçe kapısından girip içerideki ortamı görmek istedim. Kapıda güvenlik geri çevirir diye düşündüm. Çünkü okulun ne öğretmeni ne öğrencisi ne de velisi idim. Kapıya baktım. Güvenlik namına kimse yoktu.

Kapıdan girdim. Girişte bilmem ne organizasyonunun ismi vardı. Belli ki mezuniyet törenini bir organizasyona vermişler. 

Okulun duvarına bir çay ocağı konmuş. Kapı girişinin solunda çekilen fotoğraflar sergilenmiş. Sanırım fotoğrafını almak isteyen buraya ücret ödemesi gerekiyor.

Okulun solundaki kalabalığa doğru yürüdüm. Anne ve babalar sandalyelere oturmuş. Sahnede ise kızlı, erkekli öğrenciler müzik eşliğinde oynuyor. Müziğin biri bitiyor, diğer başlıyor. Oynamalı düğünleri aratmıyordu kısaca. 

Öğrenciler oynamada acemilik çekiyor mu diye baktım. Müziğe uygun oynuyorlar. Ben de bu millet oynamayı nerede öğreniyor, bunun için ücret vererek ders mi alıyor diye düşünürdüm. Düğünlerde her müziğe uygun oynayan kişiler, meğer bu tür mezuniyet gecelerinde oynaya oynaya acemiliklerini atıyorlarmış.

Kız öğrencilerin giyimleri de tam düğün benzeri bir giyim. Bu giyim için görünen o ki masraftan hiç kaçınılmamış.

Üç beş dakika ortama baktım. Sunucunun “son müziğimiz, bundan sonra bitiriyoruz” anonsuyla ayrıldım. Eve gelinceye kadar müzik devam etti.

Eve girince odasında sınava hazırlanan çocuğumu mutfakta gördüm. Kitapları masaya sermiş, çalışıyor. Hayırdır, yer mi değiştirdin dedim. “Müziğin sesinden derse kendimi veremedim” dedi.

Akşam başlayan müzik 22.30 gibi kesildi. Belli ki organizasyonla bu saate kadar anlaşılmış.

Sesin kesilmesiyle birlikte mahallem eski sessizliğine yeniden büründü. 

Mezuniyet programı boyunca nasibimize bize ses, gürültü ve müzik düştü. Mezuniyet programı aileye, okula neye mal oldu bilmiyorum. Bildiğim o kadar tepkilere rağmen bu mezuniyet geceleri hız kesmeden devam ediyor. Okullar, okul kademeleri adeta birbiriyle yarışıyor. 

Madem bu mezuniyet geceleri yapılacak madem bu mezuniyetin organizasyonu firmaya verilecek madem mezuniyet için masraftan kaçınılmayacak. Oldu olacak bu mezuniyet programlarını düğün salonlarında yapsalar daha iyi olurdu. Çünkü etrafı meskûn mahal olan mahalle sesten rahatsız olmazdı. Kendileri çalıp kendileri oynardı.

Hasılı evin içine kadar gelen, tüm mahalleye yayılan müzik mahallenin kulaklarının pasını sildi. Mahalle felekten bir gün çaldı. Farklı günlerden bir gün yaşadı.

Meraklısına not: Kepler atıldı mı derseniz, görmedim. Çünkü programın çoğuna vakıf değilim. Ama bu işler kep atılmadan olmaz. 8.sınıf anneleri “LGS annesi” yazdırıp sahneye çıktı mı derseniz, bu kısmı da görmedim. 

23 Haziran 2026 Salı

Merkezi Sınavlardaki Bilindik Sahneler *

20-21 Haziran günleri lise mezunlarının girdiği TYT, AYT ve YDT sınavları yapıldı.

Sınavların ardından, sınava zamanında gelmeyen öğrencilerin görüntüleri sosyal medyada bolca yer aldı.

Önüme düşen videolardan birkaçını izledim. Sınava son dakika yetişmek için koşan öğrenciler, çocuğuyla birlikte koşan anne babalar, okul kapısı kapatıldığı için ihata duvarından ve demir parmaklıklardan atlayan kız ve erkekler. Koşarak gelen öğrencinin yüzüne kapıyı kapatanlar...

İzlediğim bu nahoş görüntüler sadece bu sınava ait değil. Yıllardır çekilip paylaşılan bilindik sahneler.

İzlediğim görüntüler hoş değildi. Özellikle demir parmaklıklardan atlamak iş değil. Çünkü ihata duvarına çıkıp demir parmaklıklardan atlamak hayatî risk. Atla diyen diyor, atlayan da atlıyor, kapının ardından bu atlayışları izleyen de izliyor. Atla diye tempo tutmak ise hiç akıl kârı değil. Bu görüntüleri kayda almanın da bir izahı yok. 

Tüm bu nahoş görüntüler ÖSYM'nin yıllardır uyguladığı 15 dakika kuralından kaynaklı. ÖSYM, sınavın başlamasına 15 dakika kala kapıları kapatıyor, babasının oğlu da gelse kimseyi içeri almıyor. O kadar tepkiye rağmen ÖSYM bu kuralı hiç esnetmedi. Kimsenin gözünün yaşına bakmadı.

ÖSYM bir kural koymuşsa o kural uygulanır. ÖSYM'nin bu tavrını anne babalar ve öğrenciler bilmesine rağmen sayıları bir elin parmağı kadar da olsa hâlâ sınava son dakika gelenler eksik değil.

Sınava geç gelmek suretiyle bilindik sahnelere sebep olanların amacı nedir, inanın anlamış değilim. Objektiflere takılıp meşhur olma niyetleri mi var demeden kendimi alamıyorum.

Belli ki bazıları; işine, okula, randevusuna ve sınava geç gelmeyi meslek haline getirmiş. Zamanla yarışma ve dakik olma gibi bir dertleri yok.

Sınavlar çok erken saatte yapılsa eh diyeceğim. Sınavlar 10.15'te başlıyor. Sınava girecek kişinin 10.00'da kapıdan içeri girmesi gerekiyor. Eskilerin, öğle oldu dedikleri bu saat diliminde bile geç gelmenin hiç makul bir açıklaması, mazereti ve gerekçesi olamaz. Ha trafik kazası, yaralanma gibi özel durumlar olabilir. Bu başka. 
Nedense sınav günü toplu taşımaların dolu geçeceğini, trafiğin yoğun olduğunu, trafiğin kilitleneceğini hesaba katmıyoruz. Böylesi durumlarda adayların sair zamanlardan daha erken yola koyulması gerekir.

Aslında zamana riayet sadece çocukların değil, biz büyüklerin de sorunu. Gideceğimiz yere üç beş dakika takmazsak rahat edemeyiz. Gecikmek, zamandan çalmak içimize işlemiş. 

ÖSYM'nin bu 15 dakika kuralı bize anlamsız gelebilir. Anlamlı ya da anlamsız, bize düşen bu kurala uymak. ÖSYM bu kuralı uygulayarak sınava zamanında gelenlerin sınav esnasında rahatsız edilmelerinin önüne geçmeyi murat ediyor. Buna da saygı duymak gerek. 

Koyduğu kuralları uygulama yönüyle, devletin hiçbir kurumu ÖSYM'nin eline su dökemez. Tüm kurum, kuruluşlar ve devlet koyduğu kuralı kendisi çiğnemese, uygulansa, takip ve denetimini yapsa ülke olarak büyük mesafe kat ederiz. Bugün eleştirdiğimiz birçok sorunun da önüne geçilmiş olur. Bana kalsa TC'nin işleyişini uygulama görevini belli bir süre ÖSYM'ye devrederim. ÖSYM bu esnemez tavrıyla bizi adam eder. Kurallara uyan ülke ve toplum oluruz. 

Burada şu eleştiriyi de dile getirmek isterim. Kapıda görevli polisler varken bahçe kapısının kapatılması doğru değil. Pekala okulun dış kapısı açık olur. İçeri giriş süresi sona erdiği zaman kapıdaki görevli gecikeni içeriye almaz. Duvardan atlamasına da izin vermez. Bu tür çirkin görüntüler de sahnelenmemiş olur. 

Bir eleştiri daha getireyim. Sınava 15 dakika kaldığı için sınava almadığımız bu öğrenciler, Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliğine göre ilk ders saatine beş defa geç gelen yarım gün yok yazılır kuralına tabi. 

Ne demek istiyorum? Yani biz 4 yıl boyunca çocuğa, "Beş defa ilk ders saatine geç gelirsen ya da ikinci ders saatine yetişirsen sadece yarım gün devamsız sayılırsın" diyoruz. Çoğu öğrenci de nasılsa problem yok deyip yatıp yatıp gecikmeli olarak derse giriyor. Kısaca biz bu çocuklara dört yıl boyunca geç gel, uykunu al diyoruz. İş ÖSYM sınavına girmeye gelince sınava tam saatinde geleceksin diyoruz. Sorarım size, dört yıl boyunca dakikliği öğretemediğimiz bu çocuklar sınava zamanında girer mi? Biz buna alışmış kudurmuştan beter deriz. Bence zamana riayeti öğrencilere okulda iken vermemiz gerekir. Eğitim ve öğretimin yani okumanın anlamını yitirdiği günümüzde bu çocuklara okulların yapacağı en büyük iyilik zamana riayet konusunda duyarlı olma bilincini vermektir. Bu kuralı Slovenya uyguluyor. Teneffüsleri beş dakika. Beş dakika dolunca sınıf kapıları otomatik kapanıyor. Geciken derse giremiyor ve öğrenci otomatik olarak yok yazılıyor. Biz niye böyle yapmayalım. Unutmayalım ki böyle yaparsak biz de dakik oluruz.

*25.06.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

18 Haziran 2026 Perşembe

Mezuniyet Törenleri Furyası *

Ülke olarak ifrat ve tefrit sorunumuz var. Nedense bir türlü orta yolu bulamadık. Mezuniyet törenleri de bunlardan biri.

Kaptırdık bir yarış, gösteriş, görkem, şatafat ve şova kendimizi. Uygun mu, değil mi, değer mi demiyoruz. 

Üstelik sade tören değil, ses getirecek, sükse yapacak, başkasına emsal olacak mezuniyet törenlerine imza atıyoruz. 

Okul müştemilatında veli, öğrenci, öğretmen ve idarecilerin katılacağı sade mezuniyet düzenleyerek öğrencilere mesaj verme yerine okulları aşıp salonlar tutuyoruz. Âna şahitlik yapması için mezuniyet törenini baştan sona kayda alarak sosyal medyada ve sanal alemde paylaşma yoluna gidiyoruz. 

Sosyal medya paylaşımlarını gören, biz de yaparız hem de âlâsını demek suretiyle bir mezuniyet törenine de biz imza atıyoruz. Öyle ya bizim neyimiz eksik? Çocuğumuz ya da öğrencimiz mezuniyet törenleri yapanların yanında garip kalmasın. 

Mezuniyet törenine hazırlanmak için de paraya para demiyoruz. Kesenin ağzını açıyoruz, bütçemizi aşar endişesi taşımıyoruz. Tepeden tırnağa kaç elbise ve kostüm isteniyorsa alıyoruz. Olmadı, kiralama yoluna gidiyoruz. Sadece çocuğumuzu giyindirmek yeter mi yetmez. Anneler olarak biz de ân ve güne uygun olarak giyiniyoruz. Yoksa alıyoruz. 

Yaptırılan çiçekleri ve başları söylememe gerek yok. 

Çocuğumuza mezuniyetinde aldığımız giyim kuşamın çoğu da tek giyimlik. Tek giyimlik de olsa çocuğumuza helali hoş olsun. Yakışır da. Nasılsa onlar için saçımızı süpürge ediyor, onlar ve onları mutlu etmek için yaşıyoruz. 

Tüm bunlara ilaveten bir de bir anne türü daha türedi: LGS anneleri. “LGS annesi” yazılı kuşak takmışlar. Sanırsın ki güzellik yarışması için podyuma çıkan güzeller. Belli ki çocuğu 8.sınıfı bitirip LGS sınavına giren çocuklar için de mezuniyet düzenlenmiş. Anneler de kambersiz düğün olmaz deyip yan yana durarak poz vermişler. Üstüme iyilik sağlık. Yaşarsak daha neler göreceğiz. 

Eskiden üniversiteyi bitirenler sade bir törenin ardından kep atarak mezuniyetlerini taçlandırırdı. Şimdilerde ise lise, ortaokul, ilkokul, anasınıfı ve kreşe kadar indi mezuniyet törenleri. Her kademenin bitiminde kep atıyoruz. 

Nedense işin cılkını çıkarmada üstümüze yok. Zira cılk bizim işimiz. 

Lise ve üniversite mezuniyet törenlerini anlarım. Çünkü hem liseden diploma alınıyor hem de üniversiteden. Anasınıfı, ilk ve ortaokul mezuniyet törenleri neyin nesi? Bu kademelerin hiçbirinde diploma yok. Sadece bir üst sınıfa geçme var. 

Mezuniyet törenini veli istemese öğretmen istiyor. Öğretmen istemese veli istiyor. Veliler arasında yapmayalım, gerek yok diyen veli, arabozan olarak görülüyor. Herkes birbirinin dolduruşuna geliyor, istese de istemese de bu mezuniyet törenleri yapılıyor. 

Durum böyle olunca bir mezuniyet furyasıdır gidiyor. Adeta yarışıyoruz. Bunun için masraftan da kaçınmıyoruz. Millet ne der demiyoruz. Etkili, yetkili ve sorumlu kişilerin ne diyeceği de kimsenin umurunda değil. Hoş, bir şey dendiği de yok. Sadece duyarlı insanların sosyal medya üzerinden eleştirileri söz konusu. Bu eleştiriler ses getirirse bakarsınız yetkililer harekete geçer. Şu var ki ilgili bakanlık ve YÖK hiç beklemeden lise ve üniversite harici hiçbir şekilde mezuniyet töreni düzenlenemez kararı almalı, bunu da takip ederek uygulamalı. 

Aileler ve her kademe öğrencisi okuduğu her kademeyi ölümsüzleştirmek istiyorsa her okul kademesini bitiren adına fidan dikilebilir. Böylece çölleşmeye doğru giden ülkemiz orman ve yeşillik yönünden mesafe karar. 

Bu nasıl olacak derseniz? Kreşi, anasınıfını, ilkokulu, ortaokulu, liseyi ve üniversiteyi bitiren her öğrenci için bitirdiği her kademenin hatırasına, künyesi (ağacın kimin adına dikildiği, yeri, tarihi vs.) belli fidan dikme zorunluluğu getirilir. Her kademe için çocuğun velisinden ağacın ücreti alınır. Belediyenin hazır ettiği yere ağaç dikilir. Dünün küçükleri büyüyünce her kademede kendi adlarına dikilen ağaçları ziyarete giderek “Bu ağaç/lar kreşi/anasınıfını/ilk/orta/lise ve üniversiteyi bitirdiğimde dikildi. Göğsünü kabartarak şu ağaç on yıllık, bu ağaç beş yıllık, o ağaç on beş yıllık diyebilmeli. Gölgesinden faydalanabilmeli. Kendi adına dikilen ağacın altında piknik yapabilmeli. 

Okul kademesi olarak 6 kademe saydım. Bu demektir ki her çocuk kendi adına dikilen ağaç sayısı altı. Buna doğum, medeni hal, askerlik, işe başlama, emeklilik ve ölümü de eklersek her kişi için 12 ağaç dikilmiş olur. Birer de “LGS anneleri” (!) için dikilirse ülke ormandan geçilmez. 

Bu önerime siz ne dersiniz bilmem. Ama uygulanırsa en güzel mezuniyet hatırası olur. Sayelerinde de yemyeşil bir ülkede yaşarız.

*19.06.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

9 Haziran 2026 Salı

Mutlak Butlan Bana da Güler mi?

Orta iki, üç ve lise üçüncü sınıf olmak üzere üç yıl sınıf başkanlığı yaptım.

O zamanlarda başkanlık kriteri sınıfın en büyüğü, iyi yarı, sınıfa hakim, güçlü ve kuvvetli olmaktı. Bu kriterler bende fazlasıyla olunca başkanlığı istememek diye bir seçeneğim olmadı. Sınıftan birkaç kişi "Ramazan Abi olsun" der demez sınıf öğretmenimiz rahmetli Şakir Ünalmış'ın "gel tahtaya" demesi yeterliydi.

Kaç kişinin oyuyla seçildim bilmem. Karşımda rakip yoktu. İsteyenler istemeyenler şeklinde bir oylama idi başkanlığım.

İki yıl yani iki dönem bu şekilde başkanlık yaptım.

Lise üçüncü sınıf başkanlığıma gelişim daha farklı olmuştu. Önceki başkan alaşağı edilince başkanlık bana kalmıştı.

Mevcut başkan seçimle başa gelmemişti. Okul idaresi sene başında başkan sen ol demiş. O da sınıfın başkanı olmuştu.

Başkanın hal ve hareketlerini sınıf biraz sert bulmuş.

Sınıf öğretmenimiz rahmetli Muammer Erden, rehberlik saatinde bir evrak alıp gelmesi için başkanı okul idaresine gönderince, sınıf başkandan dert yanmıştı. “Üstelik başkan olarak bunu biz seçmedik” dediler.

Tüm şikayetleri dinleyen sınıf öğretmeni, "Bu durumda siz bu başkanı istemiyorsunuz. Zaten biz seçmedik diyorsunuz. O halde kimi istersiniz" deyince "Bizim Ramazan Abimiz var. O bizim yıllardır başkanlığımızı yaptı. Biz onu isteriz" şeklinde sesler yükseldi.

O esnada başkan sınıfa gelmişti. Sınıf öğretmenimiz de "Delikanlı, sen yokken biz devrim yaptık. Seni başkanlıktan indirdik. Ramazan'ı başkan yaptık" demişti.

Ortaokuldan sonra bu kadar yeter dediğim başkanlık bu şekilde tekrar beni buldu.

Benim zamanımda başkanlık yapılacak bir görev değildi. Hepten angarya idi. Sınıf defterinin sabah müdür yardımcı odasından alınması, ders bitimi herkes evinin yolunu tutarken defterin teslimi, defterin kaplanması, üzerine etiket yapıştırılması, sınıfın öğretmen gelmeden önce hazır edilmesi, sınıfın sessiz olması, yoklamanın alınması, tahtaya yazılması ve öğretmene okunması, konuşanların tespiti, paso, öğrenci kimliği, tebeşir parası ve vesikalık fotoğraf toplanması, her türlü duyuru, yoklama fişinin kaybolmaması vb. her türlü işler başkanın aslî görevleri arasında.

Bunlara ilaveten derse giren her öğretmene tükenmez kalemle sınıf listesi hazırlamak da başkanın aslî görevleri arasında. Hazırlanacak listede silinti ve kazıntı olmayacak. Ad, soyad, numaranın karşısı boş olacak. Çizgisiz kağıda yazılacak. Her ismin karşısı aynı ebatta kare olacak şekilde çizilecek. Öğretmen buralara eksi, artı ve sözlü notu yazacak vs.

Akşam herkes ders ve sınava hazırlanırken başkan olarak senin görevin ders ve sınavdan önce öğretmenin kendine özel istediği sınıf listesini hazırlamaktır. Bitirip ertesi günü öğretmen derse gelince sınıf listesini beğenirse ne âlâ. Beğenmezse sil baştan tekrar hazırlıyorsun.

Sınıf listesi deyip de geçmeyin. Sınıf mevcudu 45 kişiden az değil. Silinti, kazıntı olmadan, kağıda eğri yazmadan, mavi ve siyah kalem hangi renkte istedi ise o şekilde yazacaksın. Yanlış yazarsan sil baştan yeniden yazıyorsun.

O zamanlarda fotokopi de yok. Bir tane hazırlayıp hangi öğretmen istedi ise çoğaltıp veresin. Öğrencisin. Cepte para yok. Kağıdın var mı, kalemin var mı diye soran olmazdı.

Sınıfta en ufak bir sorun oldu mu başkan olarak hepsinden haberdar olup müdahale edeceksin. Müdür yardımcısı ve öğretmene bilgi vereceksin.

Hasılı angarya işti öğrenciliğimde başkanlık.

Toplamda üç yıl başkanlık yapsam da adım kaldı başkan. Okuldan sonra da devam etti bu başkanlık. Tıpkı bir dönem muhtarlık yaptıktan sonra muhtar seçilemeyenlere muhtar dendiği gibi.

Okul bittikten sonra da rutin olarak yılda bir sınıf pikniği yaptık. Kurduğum WhatsApp grubuyla piknikle ilgili bilgilendirme yaptım. Şu var ki okul sonrası ne kadar sınıf pardon WhatsApp başkanlığı yaptığımı hatırlamıyorum.

Epey oldu. Yine bir piknikte iken başkanlığı bırakıyorum. Birinize devredeceğim. Bu işi biraz da gençler yapsın, siyasetimize de örnek olsun istedim. O anda müstakil evi, evinin bahçesinde kayısısı olan bir arkadaş poşetin içinde üç dört kilo kayısı ile pikniğe dahil oldu. İşte geldi yeni başkanınız. Başkanlığını isteyenler parmak kaldırsın dedim. Parmaklar havaya kalktı. Tamam başkan sensin bundan sonra dedim. Koltuk, mühür, devir teslim tutanağı olmadan başkanlığı bu şekilde devrettim. Arkadaşı elimle grup yöneticisi yaptıktan sonra grup yöneticiliğimi de sonlandırdım. Sonra dönüp başkan olsun diye parmak kaldıranlara, ne kadar da hevesliymişsiniz. Hemen parmaklar havaya kalktı. Beni iki kilo kayısıya değiştiniz dedim. Gülüştük.

Başkanlığı devrettiğim arkadaş ne kadar başkanlık yaptı hatırlamıyorum. Ama 5-6 yıl yapmıştır. Bir gün “Zaman ayıramıyorum. Başkanlığı devredeceğim” dedi. Devredeceği arkadaşı da ayarlamış. Yeni başkan adayına kayısı olmadan kabul etme dedik. Sonuç, bir helke kayısı karşılığında halen başkanlığımızı yapan arkadaş başkanımız oldu.

Cumartesi günü iki arkadaşla çarşıda bir çay ocağında otururken benim halefim, şimdiki başkanın selefi olan, kayısı ile başkan olan, kayısı ile başkanlığı devreden sabık başkan da çay meclisine dahil oldu. Gelirken de boş gelmemiş. Bahçesinden erik toplayıp gelmiş. Diğer iki arkadaş erikten tatmaya başladı. Bense bekliyorum. Çünkü hiçbir meyveye olmadığı kadar eriğe daha doğrusu ekşiye mesafem var. Erik dendi mi de aklıma ekşi gelir. Ha erik ha limon. Kazara bir tane ısırsam dişlerim uyuşur. Bunu bildiğim için papaz eriği mi dedim. “Tat bakalım” dedi. Diğer ikisi Abbas’ın kör gazı gibi yemeye başladı. Baktım ekşi ya da değil demeye niyeti yok. Bir tane ısırdım. Ekşiden eser yok. Tam benim yiyeceğim erik deyip başladım kütür kütür yemeye. Böylece ben de oldum Abbas’ın bir kör gazı. Hem de hem çayımı yudumladım hem de erik yemeye devam ettim.

Karnım doyduktan sonra erik getirdiğine göre başkanlığa yeniden göz kırpmaya mı başladın? Malum kayısı ile başkan olup kayısı ile başkanlığı vermiştin. Pişmanlığın varsa hazır mutlak butlan kararı çıkmışken bundan yararlan dedim. “Asla. Ben böyle daha iyiyim. Sen al başkanlığı geri” dedi. İyi de mahkemenin mutlak butlan kararı mevcut başkanın başkanlığını yok sayıyor. Yani bir önceki başkana dönüyor başkanlık. İki öncesi olsaydı senin ve şimdiki başkanın başkanlığı yok sayılıp başkanlık bana geri gelecekti. Bu durumda yani iki öncesine dair mahkemenin emsal kararı yokken benim yeniden başkan olmam adalete uygun olmaz dedim.

Bunu halihazırdaki başkana da söyledim. “Kayısı ile geldim. Yine kayısı ile giderim” demez mi?

Hülasa sınıf başkanlığı da olsa bizdeki başkanlık devrinde ve başkan olmada bir kayısıdır gidiyor. Kayısı ile başkan olundu, kayısı ile başkanlık alındı. Kayısı deyip de geçmeyin. Adı ikram olsa da bir menfaat temini söz konusu.

Hazır menfaat temini gerekçesiyle bir başkanlık sona erdirilip önceki genel başkan eski partisine 2 yıl 6 ay sonra kayyım olarak atandığına göre göre müruruzamana uğradı mı bilmem ama bıraktığım başkanlık sınıf başkanlığı da olsa başkanlığa yeniden dönmek isterim. Evet, angarya idi, bir menfaati yoktu ama hayatta sınıf başkanlığı dışında başka başkan olamayan ben için bu sınıf başkanlığının ayrı bir yeri vardı. Biri “Başkan, başkanım” deyince içimin yağları eriyiveriyor. Hatta birilerine tanıtırken “Bizim başkanımızdı” denmesini de yabana atmıyorum. Öyle zannediyorum, önceki dönemlerde muhtarlık yapmış, artık muhtarlığı kalmayanlara hâlâ “muhtarım” dendiğinde o eski muhtarların nasıl içlerinin yağı eridiyse benim de eriyor. Öyle ya bunu içimde gizle gizle. Nereye kadar?

Hasılı mahkemelerimizden iki dönem önceki başkana dair tüm başkanlara emsal olacak bir mutlak butlan kararı bekliyorum. Çünkü o zaman bana gün doğacak.