Eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Eğitim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

22 Ocak 2026 Perşembe

On Parmağında On Marifet Bir Profil

Fî tarihinde gündelik kullanmak için şarjlı bir süpürge almak istedim. Satıcı, “Ne yapacaksın şarjlıyı, kablolu al” dedi. Kablolusunu aldım. Kablolu derken kablosunu otomatik içeriye çeken türden değil. Ancak el marifetiyle katlanıyor.

Ne zaman aldığımı hatırlamıyorum. Yıllardır bozulmadan kullandık. Elimiz ayağımız oldu. Yaktığı elektrik sarfiyatını saymazsak sadece torbasına masraf yaptık.

Gel zaman git zaman bu emektar süpürgeyi kullanırken süpürgeden bir ses ve duman çıktı. Sigorta da attı. Motoru yanmış olmalı. Bunun için çok uğraştın hanım dedim.

Birkaç gün sonra kablosuna baktım. Kablonun dışı soyulmuş. Buradan şase yapıyor olmalı dedim. Soyulan kısmı elektrik bandıyla sarıp tekrar çalıştırdım. Çalışır gibi yaptı. Tekrar duman çıktı ve şartel attı. Kablonun görünmeyen kısmında bir sorun olmalı deyip süpürgeyi açmayı denedim. Birkaç vida çıkardım. Sonrasında vazgeçtim.

Beni bir düşüncedir aldı. İyi kötü işimizi görüyordu. Şimdi yerine yeni bir süpürge gerekti. Yeni nesil süpürgeler ise elli bin civarında idi.

Tanıdığım bir servis elemanına şu marka süpürgenin motoru nerelerde dedim. 1000-1250 civarında dedi. Yaptırmaya değer mi dedim. Bence değer dedi.

Hanım da üzülmüş bir görüntü verdi ama gelsin onu benim külahıma anlatsın. Çünkü fakirin bu emektar Fakir süpürgesi bozulacak ki yerine herkesin aldığı yeni nesil süpürge alınsın. Kablodan da kurtulacaktı. Her odayı süpürmek için priz priz dolaşmayacaktı. Yine de sordum. Sevindin değil mi bozulduğuna dedim. Sen öyle san dedi. Ser verip sır vermedi.

Okulda bir elektrik öğretmenine sordum. Motoru yanmış olmalı. İnternetten marka ve modelini girip fiyatlara bir bak. Sen getir bir bakalım. Yalnız benim şu güne kadar dersim yok. Adnan Hocam perşembe bir baksın dedi.

Adnan Hocamın kim olduğunu isimden çıkaramadım. Ne de olsa okulda yeni sayılırım.

Adnan Hocamın kim olduğunu öğrendiğim zaman mahcup oldum. Çünkü öğretmenler odasında kendi halinde sessiz sakin, beyefendi biri idi. Pek konuşmaz, konuşursa da kıvamında konuşan, oturduğu ve kalktığı yeri bilen biriydi. Konuşacağımız zaman ismiyle hitap gerekmezdi bizde. Hocam demek yeterliydi.

Perşembe günü süpürgeyi götürdüm. Derse geçtim. 1.dersin teneffüsünde hocam beni buldu. "Hocam, süpürgeyi getirdin mi" diye sordu. Getirdim arabada dedim. "Ben alt kattayım" dedi. Arabadan alıp hocama teslim ettim.

Ders bittikten sonra süpürgeye bakabildi mi, bakabildiyse neyi varmış diye uğradım. Masanın üzerine koyduğu süpürgenin vidalarını sıkıyordu. Hocam, neyi varmış, motoru yanmış mı dedim. "Motorunda sorun yok. Süpürge sağlam. Kablonun iç tarafında kısa devre yapmış. Kablonun dışı yanmış. Güzelce temizleyip bantladım. Kablosu da oynuyormuş. Onu da sabitledim. Süpürge çalışır vaziyette. Çalışması da şu şekil" deyip prize takıp makineyi çalıştırdı. Son bir iki vidasını da sıkıp teslim etti. Hocam, emeğine sağlık. Zahmet verdim. Beni büyük bir külfetten kurtardın. Değilse yeni süpürge için bir elli bin çıkacaktı benden dedim. Teşekkür edip ayrıldım.

Eve getirip süpürgeyi hanıma teslim ettim. Ne oldu diye sordu hanım. "Sana üzüleceğin bir haber vereyim. Süpürgenin motoru yanmamış. Kısa devre yapmış. Hocam yapıverdi. Süpürge çalışıyor dedim. Hanım da sevindi. Sağ olsun dedi ama hanımın sevinci olsa olsa buruk bir sevinç olur kanaatindeyim. Niyet okuma demeyin. Bu konuda ısrarlıyım.

Şu var ki hanım süpürgenin çalışmasından memnun. Ucu sıkıştığı için süpürgenin diğer kısımlarını takamıyorduk. Hocamız nasıl çıkardıysa şimdi kolayca diğer başlıkları da kullanıyoruz.

Görünen o ki benim süpürgeye bir usta eli değmesi gerekiyormuş. Bu demektir ki fakirin emektar Fakir süpürgesi, gittiği kadar işimizi görmeye devam edecek. Yenş nesil süpürge şimdilik başka bahara kaldı.

Burada bu elektrik hocama bir parantez daha açayım. Perşembe getiririm dediğimi unutmamış. Ben onu bulmadan o beni buldu. Ne diyeyim helal olsun. Demek ki verdiği sözü unutmayan ve takip eden biri aynı zamanda.

Sair gün not fişlerini çıkaracağım. Gel gör ki o kadar uğraşıp didindim. Ne mebbis şifresiyle ne de e devlet şifresiyle e mesem'e girebildim. Mebbis meb ajandasına gelen kodu girmemi istiyor. Girdiğim numaralar için "doğruluğu teyit edilemedi" uyarısı verdi. E devlet ise ikinci bir doğrulama istiyor ama şifre gelmiyordu.

Burada da imdadıma Adnan Hocam yetişti. Önce meb ajandayı yeniden yükletti. Sonra e devlet'ten mesaj gelecek şekilde yapılması gereken işlemi yaptı. Ardından gelen kodu girmek suretiyle nice sonra e mesem'e girebildim. Gördüğüm kadarıyla Adnan Hocam sadece elektrik ustası ve öğretmeni değil, aynı zamanda teknoloji konusunda da mahir. On parmağında on marifet diyelim buna. Eli de çalışıyor, üstelik eli pratik. Aynı zamanda beyin ve zekası da. En azından benim gibi değil. Sen nasılsın derseniz, safi çene desem mesele anlaşılır sanırım. Belli ki Hocamız kendimi insanlara faydalı olmaya adamış. Allah nazarlardan saklasın. Sağlık ve afiyet dilerim.

Burada şunu da söylemek isterim. E mesem’e girmek için o kadar uğraşınca, Trump iki saatte Venezuela Devlet Başkanını alıp ABD’ye getirtti. Benim halime bak. Bir e mesem’e giremiyorum. Bakanlık işi o kadar sıkı tutmuş olmalı ki e mesem’e girmek Venezuela Devlet Başkanını derdest etmekten daha zormuş dedim kendi kendime. Bu düşüncemin de kayda geçmesini istedim burada.

21 Ocak 2026 Çarşamba

Her Yerde Bir Meslek Mezunu Olmalı

Liseyi endüstri meslek lisesinde okumuş bir müdür yardımcım vardı. Okulun ne kadar kırık dökük, tamir işi olursa elinden geçerdi.

Kapı kolu değişecek hocamın işiydi. Beton atılacak, kalıp çakılacak hocamın işiydi. Zaman zaman bir ustaya ihtiyaç olduğunda, hocam, ne yapalım diye sorardı. Hiç sorma hocam, bu iş senin. Bana usta çağırtma derdim. Usta dediğin hadi deyince gelmezdi. Gelse de imkanları sınırlı olan okul için külfet olurdu.

Sağ olsun. Ben, öğretmen ve idareciyim. Bu iş benim işim değil, usta çağıralım demezdi. Özene bezene güzelce yapar, işimiz görülürdü. Haliyle dışarıdan servis, usta çağırmadan kendi içimizde ufak tefek işleri bu şekilde hocamın el becerisiyle hallederdik. Okuldan da para çıkmamış olurdu.

Şu var ki her meslek lisesi mezunu böyle değil. Okulun bir elektrik işi oldu. Binadan binaya uzanan elektrik kablosu gerdirilerek biraz yukarı kaldırılacak. Cesaret edemedi. "Hocam, bir elektrikçi çağırsanız iyi olur" dedi. Öyle ya her meslek lisesi mezunu her işimizi meccanen yapan hocamız gibi olamazdı. Hocamın kulakları çınlasın. 

Bu tür tamir ve tadilat işlerini yapmaya elleri yatkın bu tip meslek lisesi mezunları her okulda olması lazım. Gel gör ki meslek lisesi mezunu olup da öğretmenlik okumuş öğretmen bulmak bundan sonra çok zor. Çünkü 28 Şubat süreci ile birlikte meslek liseleri büyük darbe yedi. Sonrasında bu okullara ne kadar önem verilse de bu okullar eski kalitesinden uzak. Eskiden bu meslek liseleri diğer lise türleriyle yarışırdı. Bu okullardan mezun olanlar dört yıllık fakülteleri kazanıp okuyabiliyordu. Şimdi dört yıllık örgün eğitim yapan bir fakülteyi kazanan meslek lisesi mezunu öğrenci bulmak çok zor.

28 Şubat sürecinde katsayı uygulanan okul türü olarak İHL’ler ön plana çıksa da esas hedef diğer meslek liseleri idi. Çünkü bu süreci sonuçları itibariyle değerlendirdiğimiz zaman sanayinin ara eleman ihtiyacı sonraki yıllarda had safhaya ulaştı. Devlet bugün bu ihtiyacı karşılamak için eskinin çıraklık, şimdilerde mesleki eğim merkezlerinde okumayı tercih edenlere teşvik vermek zorunda kaldı. Bu da insanın önce sağlığını kaybedip sonra tedavi olmak için yüklü miktar para harcamasına benzer.

14 Ocak 2026 Çarşamba

Kamuda Tasarruf Neyimize!

e-okul ve e-mesem'le birlikte karnelere ihtiyaç kalmadı ise de adettendir, yine de vermeye devam ediliyor.

Karneye niye ihtiyaç yok? Çünkü öğrenci ve veli, not bilgisini dijital ortamda anlık görebiliyor. Hangi dersten kaç puan aldığını biliyor. Bu durumda karnelerin eski anlamı kalmadı.

Bundandır ki eskiden olduğu gibi karne heyecanı kalmadı. Bu yüzden karnesini almaya gelen öğrenci sayısında her geçen yıl azalma durumu söz konusu. Karne almaya gelen de adet yerini bulsun diye almaya geliyor. Alır almaz da ikiye katlayıp buruşturuyor.

Eskiden karneler hatıra olsun diye saklanırdı. Şimdi karne saklayanın bir elin parmaklarını geçtiğini sanmıyorum.

Yeni nesil öğrenciler ailem zayıfımı bilmesin endişesiyle karnedeki notların değiştirildiğini bile bilmez. Bilse bile değiştirme imkanı yok. Değiştirse bile mumu yatsıyı bile bulmaz. Çünkü tüm karneler dijital ortamdan çıkarılıyor.

İlkokul ve ortaokul öğrencileri için belki bir anlam ifade eden karneler, çoğu öğrenci, özellikle lise öğrencileri için bir kağıt parçasından ibaret. Bu yüzden karnesini alma gereksinimi bile duymuyor. Daha önce çıkarılan karneler de müdür yardımcılarının masasında kalabalık etmekten başka bir işe de yaramıyor. Arkasını müsvedde olarak kullanmak istese o da mümkün değil. Çünkü karnelerin arka yüzü basılı geliyor. Haliyle arkası kullanılmaz yığınla karne, kağıt israfı olarak önümüzde duruyor.

Alıcısı olmayan karnelerin hepsini yazdırıp çıkarmak israf olsa da hangi öğrencinin karnesini alıp almayacağı bilinemediği için çoğu müdür yardımcısı, çareyi tüm karneyi basmada buluyor. İçlerinde sayıları az olan bazı müdür yardımcıları ise karneyi önceden basmıyor. Karne günü ve saatinde hangi sınıfta hangi öğrenciler karne almaya gelmişse, sadece o öğrencilerin karnesini yazdırıp çıkarıyor.

Gelen öğrencilerin isimlerini yazmak, listeden o isimleri tek tek bulup yazdırmak karne günü telaş ve meşakkati artırsa da bıkıp usanmadan sadece gelenlerin karnesini çıkarmaya devam ediyor. Liste oluşturulduktan ve karne dağıtıldıktan sonra gelen öğrenciler için tekrar karne basmak, iş yükünü artırsa da israf olmasın diye bu meşakkate değer diye düşünüyor olmalı.

İki yıldır tanıdığım bir müdür yardımcısı pes etmeden, sadece gelen öğrencinin karnesini basıyor. Azmin yanında Kürt inadını da yabana atmamak lazım. Çünkü Türk olan eski oda arkadaşı da tıpkı onun gibi sadece gelenlerin karnesini basmayı denedi. Baktı ki arkası gelmeyecek. Pes edip hepsini bastı ve isim listesi almaktan vazgeçti. Halbuki Türk gibi başlayıp Kürt gibi bitirmeyi esas almalı.

Yine bazı okullar kağıt israfını önlemek için daha önce kullanılmış kağıtların öbür yüzüne sınav kağıtlarını ve yoklama kağıtlarını basarak değerlendiriyor.

Sadece gelen öğrencilerin karnesini basmayı, müsvedde kağıtların arka yüzünü sınav ve devamsızlık evrakı olarak kullanmayı kaç okul yapıyor bilmem. Ama böyle yapan okulların olduğunu düşünüyorum. Çünkü israf olmasın diye kullanılmış kağıtların arka yüzünü kullanan kadar hiç kullanmayan okul ve kurumun olduğu bir gerçek. Hatta çoğu kullanmıyor, geri dönüşüme gönderiyor desek yanlış olmaz. Kısaca israfı önleme konusunda bir birlik yok.

Şu da bir gerçek ki bazı okullar tasarruf tedbirleri çerçevesinde israfı önlemek için kullanılmış kağıdın arka yüzünü kullanadursun. Tasarruf konusunda kamu sınıfta kalır. Çünkü en büyük israf kaynağı kamudur. Herhalde çoğu kurum mensubu, itibardan tasarruf olmaz diye düşünüyor olmalı.

Tasarruf düşüncesiyle, müsvedde kağıdın arka yüzüne sınav ve yoklama kağıdını basan okulların bu niyetlerini takdir etmekle beraber bu şekil kullanılmış kağıtlarla ilgili şu düşüncemi de burada ifade etmek isterim.

Sınav sorularını ve devamsızlık kağıdını müsvedde kağıda basmak;

Sınavın ve yoklamanın ciddiyetini azaltıyor. Soruları eline alan öğrenci sınav sorularına odaklanacağı yerde kağıdın arka yüzüne merak sarıyor. Sınav esnasında gereksiz soru sorarak gülüşmelere sebebiyet veriyor. Okulun kağıdı yoksa ben alıvereyim diyor. Üstelik bu tür müsvedde kağıtların çoğunda, başkasına ait kişiye ait özel ve kimlik bilgilerinin yer aldığı da gözden kaçmıyor. Bu kimlik bilgisi pekala kötü amaçlı kullanılabilir.

Bir diğer husus, sınav evrakı ve yoklama fişi denetime tabi resmi evraktır. Resmi evrakın bu şekil müsveddeye basılması pek doğru olmasa gerek.

Bir diğer husus, müsvedde kağıtlar daha önce düzgün istif edilmediğinden buruşmuş olabiliyor. Bazısı tel zımbayla zımbalanmış olabiliyor. Bu kağıtlar güzelce istiflenmeden, tel zımba teli çıkarılmadan fotokopi makinesine gözden kaçarak konabiliyor. Bazısının arka yüzündeki yazı diğer tarafa geçmiş olabiliyor. Bu tür kağıtlara basılan sorular tam net okunmuyor, silik çıkabiliyor, arka yüzün yazısı ile soru kağıdı karışıyor. En önemlisi de gözden kaçan zımba teli fotokopi makinesinin dramına zarar verebiliyor. Makinenin dramı ise fotokopi kağıdından daha pahalıya gelir. Hülasa tasarruf edelim derken daha fazla zarar etme durumu söz konusu olabilir. Yani pirince giderken evdeki bulgurdan olma durumu ortaya çıkabilir.

Yine de çoğu okullardaki bir tasarruf bilinci kamunun diğer yerlerinde de olması dileklerimle.

Not: İdarecilik yaparken müsvedde kağıtları atmaz, resmi olmayan durumlarda bu kağıtları kullanırdım. Bu kağıtları gören Bakanlık Başmüfettişi Sayın Şükrü Türkmen, "Bunlar ne? Niye burada tutuyorsun" diye sormuştu. Atmayıp arka yüzlerini kullanıyorum dedim. “Tasarruf için mi” dedi. Evet dedim. "Tasarruf senin işin değil. Tasarruf neyine?" demişti. Bundan mütevellit yazımın başlığı "Kamuda Tasarruf Neyimize Olsun!". 

11 Ocak 2026 Pazar

Tabasbus

Bu yazımda bol bol tabasbus kelimesini kullanacağım ki ilk defa duyduğum bu kelime zihnimde yer etsin. Dağarcığıma bir kelime daha girmiş olsun.

O halde nedir tabasbus? Akılda kalması ve telaffuzu zor bu kelime, Arapçadan dilimize geçmiş, eskiler kullanmış, şimdilerde kullanılmayan bir kelime.

TDK’ye bakınca Arapça aslı tabaşbuş iken bize ‘ş’lerin kuyruğu düşerek tabasbus şeklinde geçmiş. Anlamı da “dalkavukluk” demekmiş. TDK’ye göre Dalkavukluk ise “dalkavukça davranış; kemik yalayıcılık, çanak yalayıcılık, yağcılık, yalakalık, yalpaklık, yaltakçılık, yaltaklık, huluskârlık, tabasbus” anlamlarına geliyormuş.

Dalkavuk ise “Kendisine çıkar sağlayacak olanlara aşırı bir saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse; kaytak, yağcı, yalaka, yağdanlık, yalpak, yatak, yaltakçı, kemik yalayıcı, çanak yalayıcı, kılbaz, huluskâr, mutebasbıs” anlamlarına geliyor.

Bu durumda tabasbus dalkavukluk ise dalkavuğa da mutebasbıs deniyor.

Dalkavukluk her insanın harcı olmadığı için olsa gerek tabasbusu söylemek de zor. Telaffuzu bu kadar zor olduğuna göre bu işi yapmak da bir o kadar zor olsa gerek.

Dilimizde sadece TDK sözlüğünde kalmış, neredeyse kullanım miadı dolmuş bu kelimeyi Cemil Meriç, “Hiçbir lütuf, zilletli bir tabasbusa değmez” diyerek cümle içinde kullanmış. Anlamına da “Elde edeceğin hiçbir iyilik/kazanç, karşılığında onurunu ayaklar altına alıp yalakalık yapmana değmez. İnsan onuru ve şahsiyeti, maddi ve manevi her türlü çıkarsan daha üstündür” demiş Eksisözlük.

Sayfalar arasında kalan bu kelimeyi de nazarımda kelamı kibar olan Bülent Arınç söyleyince haberim oldu. Arınç, aynı zamanda “İnsan onuru ve şahsiyeti her türlü maddi ve manevi çıkardan üstündür” diyerek Meriç’in vecizesine açıklama getirmiş.

Bülent Arınç’a Cemil Meriç’in bu ceviz sözünü hatırlatan da parti değiştiren bir vekilin yeni partisinde söylediği sözler. Adı geçen kişinin yeni partisinin liderini yere göğe sığdıramayan cümlelerle övmesi, ardından asker selamı vermesi, ister istemez Cemil Meriç’in sözünü aklına getirmiş Bülenç Arınç’a. İşin garibi bir ay öncesinde kendisine “şu partiden teklif gelirse geçer misin” sorusuna “Hiç öyle bir şey yok. Uydurup uydurup söylemeyin. Anamdan vekil mi doğdum” diyen aynı kişi.

Zannedersem vekilin bu tavrını Arınç dalkavukluk olarak görmüş olmalı.

Kısaca tabasbus bir başka kişiyi gereğinden fazla övmektir diyebiliriz.

Böyle bir tabasbus halini de bir ilçede görev yaparken bir programda sunuculuk yapan bir öğretmende görmüştüm. Belediye başkanını konuşmasını yapmak üzere davet ederken daha başkanın ismini telaffuz etmeden o kadar övücü sözler söyledi ki ardından başkanın ismini telaffuz edince, başkan bile bu ben miyim şaşkınlığını gösterdi. Öğretmenin bu dalkavukluk ve yağcılık sözlerine törende bulunan öğrencilerim bile hayret etmişti.

Hasılı, vekilin partisinden istifa edip bir başka partiye geçmesinden ziyade yeni partisinde söylediği sözler dikkat ve tepki çekti.

Kişiler parti de değiştirebilir, bir kişiyi övebilir de ama övmenin de makul bir izahı olur. Haddinden fazla övgü yağcılıktır. Kimseye yakışmaz. Üstelik bizim toplumda kişi yüzüne karşı övülmez. Öven insana da estağfurullah denir ve yüzümüz kızarır. Kişi övülecekse, başkasının yanında savunulacaksa gıyabında yapılmalı bu işler. Kişinin yüzüne karşı övülmesi kişiyi rencide eder.

Durum bu iken insanımız kendini rencide edecek şekilde eskinin tabasbusuna şimdinin dalkavukluğuna niçin başvurur? Bu durum garibimize gitse de değişik saik ve çıkar hesabı yapılarak maalesef toplumda bu tipleri görebiliyoruz. Bence kişi onurunu her şeyin üstünde tutmalı. Ötesi kişinin kendini gülünç duruma düşürmesi ve topluluk karşısında madara olmasıdır. Öyle görünüyor ki gülünç duruma düşmeyi ve madara olmayı onurunu üstünde tutuyor bazıları. Sormadan edemiyor insan: Değer mi buna? İnsan onuru için yaşar, onuru için ölür.

Şu var ki tabasbus ve dalkavukluğu garipsesek de bazıları için bu hal bir meslek haline gelmiş.

Not: Beni üzen de tabasbus ve ne anlama geldiğini 62 yaşında öğrenmem. Bana bu kelimeyi lisede öğretmeyen edebiyat öğretmenlerim Ahmet Ziya Özkul, Şevket Çerçi, Niyazi Ekinci’ye nasıl gönül koymam burada. Üstelik Niyazi Ekinci Hocamız son iki yıl dersimize girdi. Gönül koysam da bize bu kelimeyi öğretmemelerinde, “Başınız daima dik olsun. Onurunuz her şeyin üstünde olsun. Çıkar için onurunuzu ayaklar altına almayın” diye öğretmemiş olmalılar. Kulakları çınlasın.

10 Ocak 2026 Cumartesi

İyi Gün Dostlarına Gelsin!

Üç dört yıl, mevcudu kalabalık gözde bir ortaokulda öğretmenlik yaptım. İkili öğretim yapan bir okuldu. Aynı dönemde çalışmadığım çoğu kimseyi tanımasam da dönemimdeki çoğu kimseyi tanıdım. Her okulda olduğu gibi okul kadın öğretmen ağırlıklı idi. Erkek öğretmenler, öğretmenler odasının bir kenarında oturur, muhabbetini yapardı.

Bazıları ile merhaba, selamın ötesine geçmedi ilişkimiz. Bazıları ile hukukumuz oluştu. Hele bir tanesi vardı ki hem okul ortamında hem de okul dışında zaman zaman bir araya gelerek muhabbeti koyulaştırdık. Erzincanlı olmasına rağmen hanım köylü olmuş ve Konya'ya yerleşmiş.

Sonrasında tayin isteyerek bu okuldan ayrıldım.
Aradan beş yıl geçtikten sonra WhatsApp'ıma bir gün bu hocamdan bir düğün davetiyesi geldi. Düğünümüze beklerim abi dedi. İnşallah katılacağım. Şimdiden hayırlı olsun dedim.

Arkadaşın iki kızı vardı. İlk düğününü yapacak, kızının mürüvvetini görecekti.

Düğüne daha üç hafta vardı. Düğüne gideceğim derken düğünden bir gün önce kayınvalidem vefat etti. Taziyeden fırsat bulup beş dakikalığına da olsa düğüne uğrayıp tebrik edeyim, çam sakızı çoban armağanı hediyemi de takdim edeyim, mutlu gününde yanında bulunayım dedim.

Düğün ve kına birlikte idi. Düğünün tam ortasında vardım. Fotoğraf çekiniyorlarmış. Yanına varıp tebrik ettim. Beni görünce hocamızın yüzü güldü. Eşiyle tanıştırdı. "Ramazan Abi, beni sen sevindirdin. Allah razı olsun. Görüyor musun, koca okulumdan bir kişi gelmedi. Çiçek göndermişler okul adına. Ben ne yapayım çiçeği" dedi.

Mutlu gününde birlikte yıllar yılı çalıştığı mesai arkadaşlarından kimsenin düğüne iştirak etmemesine belli ki çok içerlemişti hocamız. Sadece hocamız değil, kim olsa gönül koyardı. Okuldan hiç öğretmen gelmese bile okul idaresinden birkaç kişi katılıp bu mutlu gününde hocamızı yalnız bırakmayabilirdi. Gel gör ki yüzün üzerinde öğretmeni olan okulun arkadaşlığı sadece okuldan ibaretmiş. Demek ki yılların hukukunun bir anlamı yokmuş dedim kendi kendime.

Hocamıza, boş ver hocam. Düğünün ortada kalmadı. Mesai arkadaşların gelmese bile başkası gelmiş. Bu, senin değil, onların ayıbı. Hiç kafana takma diyerek moral vermeye çalıştım.

Gerçekten koca okuldan 8-10 kişi de mi gelip görünmez. Anlamadım gitti. Yaz dönemi herkes tatilde desem, okul zamanı idi düğün. Okulundan bir ben geldim. Ben de o okuldan ayrılalı beş yıl oldu. Artık o okulun personeli değilim.

Hocamız problem biri olsa eh dersin. Herkesle uyumlu, nazik ve kibar, çok konuşmayan, herkese değer veren, herkesi dinleyen, içine sinmeyen bir durumu da ifade eden medeni cesareti olan biri. Uyumsuz ve geçimsiz biri değil. Kimsenin ara öğretmenliği kabul etmediği zamanlarda hem sabahçı hem de öğlenci olmuş biri olmasına rağmen okul idaresinin, bu mutlu gününde bu personeli yalnız bırakmasının hiçbir haklı gerekçesi olamaz.

Ben o okuldan ayrıldıktan sonra çok sular akmış, eski çamlar bardak olmuş olabilir. İşin iç yüzünü bilmiyorum. Yalnız sebep ve hikmet her ne olursa olsun, belli ki okulda okul kültürü oluşmamış. Bu durumda başarılı bir okul olsan ne yazar, mevcudu kalabalık gözde bir okul olsan ne yazar. Önce insanlık bence.

Merak ediyorum, düğün bittikten sonra mesai arkadaşları bu arkadaşı okulda görünce ne yaptılar? Hazır okula gelmişken o değilden hayırlı olsun mu dediler yoksa hiçbir şey olmamış gibi davranmaya devam mı ettiler ya da "Kusura kalma. Düğününe gelemedik, şu mazeretimiz vardı" dediler mi?

Sebep her ne ise insanlığın öldüğü, hukukun pamuk ipliğine bağlı olduğu, vefanın olmadığı, hatırın güdülmediği bir görüntü idi okulun verdiği imaj. Maalesef acı bir gerçeklik. Ama bir gerçek daha var ki mesai arkadaşları ayıp edip düğüne teşrif etmese de hocamız düğünde yalnız değildi. Hatır bilenler, vefanın ne olduğunu bilen sevenleri oradaydı. Bu da ona yeter de artar bile. Varsın az olsun, öz olsun. Ne yapacaksın iyi gün dostlarını. Böylelerinin ne ihsanı ne de gölgesi. 

9 Ocak 2026 Cuma

Çarşamba Günlüğüm

Günlerden çarşamba. Ocak ayının ilk haftası olmasına rağmen dışarıda hava 15 derece ve güneşli. Tam yürünecek hava. Epeydir uğramadığım Çarşamba semt pazarına ve Meram Yaka'daki markete uğrayayım. Biraz pazardan biraz marketten ihtiyacımı gidereyim dedim. Çıktım yola. 

Pazarın içine girerek öylesine fiyatlara göz attım. Hiçbir şey almadan markete geçtim. Marketin önü anam babam günüydü. Adeta pazar müşterisi buradaydı. Sebze ve meyve seçen seçene. Son yılların yükselen geleneği diyelim buna. 

Çok değil, yakın zamana kadar halkın çoğu daha hesaplı diye semt pazarlarını tercih ederdi. Şimdi marketler fiyat yönünden semt pazarlarıyla yarışıyor. Yeter ki yakınında bir semt pazarı kurulsun. O gün sebze ve meyvede indirime gidiyorlar. Mahalleli de bunu bildiği için semt pazarı yerine marketi tercih ediyor. Hem nakit harcamıyor hem daha hesaplı alıyor hem de sebze ve meyvesini kendi seçip poşetine dolduruyor. Kısaca ne aldığını biliyor. 

Semt pazarları (özellikle Konya) esnafı, kendisine çekidüzen vermez, kendisini yenilemez, eski bildik usul müşteriye seçtirmez, kendi doldurmaya kalkar, tezgahın müşteri çeken önü ile arkasını farklı tutar ve arkadan doldurur, kısaca kısa günün kârı müşterisini kandırmaya devam ederse, günün birinde semt pazarları sinek avlar. 

Adeta semt pazarı kurulmuş marketin önündeki ürünlere bir göz attım. Hangi ürünleri marketten hangisini pazardan alacağıma karar verdim. Kalabalıklar arasına girerek üç dört kalem ihtiyacımı poşetlere doldurdum. İçeriye geçip tarttırdım. 

Ödeme yapmadan önce gözüme çarpan bir ihtiyaç olur mu diye şarküteri, temizlik ve mandıra taraflarına adımladım. Peynire bakayım derken biri "Ne yapıyorsun" dedi. Baktım, lisede dersime giren şimdilerde emekli olan bir öğretmenimizdi. Hal hatır sorduk. Ardından "Gözlerim görmüyor. Şu markanın böreklik peyniri vardı şuralarda. Görebiliyor musun? Aman başka marka olmasın. Hanımı kızdırmayayım. Benim gözler görmüyor yaştan. Aman yaşlanma. Saçını sakalını ağartma" dedi. Epey bir göz attım. Baktığım tarafa bir daha baktım. Göremedim. Hocam, eşiniz size kızamaz. Bizim gibi değilsiniz. Siz kazaksınız dedim. "Öyle değil de neyse. Galiba yok. Bu marka diğer markalara göre beş-on lira daha uygun da ondan. Hesaplı olunca kalmamış. Kalsın. Sonra bir daha gelirim" dedi. 

Bildim bileli emekli olan hocam yaşına göre yine iyiydi. Yaşını sordum. 82 dedi. Maşallah çok iyisin dedim. "Öyle değil. Yaşlılık fena. Aman yaşlanma" dedi bir kez daha. Belli ki yaşını mesele ediniyor. Ben de yaşlandım. Ardından geliyorum. Saçım sakalım da ağardı gördüğün gibi dedim. Vedalaşıp ayrıldık. 

Görüşmenin ardından bir iki kalem daha alıp ödemeyi yaparak marketten çıktım. Markette beğenmediğim bazı meyve ve sebzeleri almak için semt pazarına yöneldim. 

Yolda giderken emekli hocamla ayaküstü görüşmemizi zihnimden geçirdim. "Aman yaşlanma" demesini düşündüm. İlk defa bir hoca sözü dinleyip yaşlanmayayım dedim ama dediğimle kaldım. Çünkü gerçekleştirilmesi muhal bir istek idi hocamın dediği. Ne çare ki her doğan fani, yaşlanmaya mahkum. Hocamınki de bir temenni. Bu demektir ki yaşlılık zor. Çünkü dış görünüşünden sağlam gibi gözükse de belli ki zorlanıyor. Ne diyelim, Allah ele avuca muhtaç etmesin kimseyi. 

Ardından acaba hocamız Meram Yaka'da bu markette ne arardı? Arkadaşın komşusu olduğu için biliyorum. Hocamız Lalebahçe'de oturuyor. Ta Lalebahçe'den böreklik peynir almak için buraya gelmiş olamaz. Acaba birçok emekli gibi maddi sıkıntı mı çekiyor? Fiyatı diğerlerinden 5-10 lira daha hesaplı dediğine göre büyük ihtimalle, aradığı markanın peynirini daha ucuza almak için nereden baksan 10 km mesafedeki bu markete gelmiş olmalı. Toplu alışverişe de gelmiş olamaz. Çünkü önünde market arabası yoktu. Elinde de aldığı bir şey yoktu. Emekli olduğuna göre yalnızlara oynayan birçok emekli gibi hem vakit geçireyim hem de peyniri ucuza alayım demiş olmalı. Nasılsa 65 üstü olduğu için toplu taşımaya ücret de ödemiyor. Neyse Allah her konuda herkesin yardımcısı olsun. 

Pazara vardım. Marketten almadığım sebze ve meyveyi de buradan farklı satıcılardan aldım. En son elma alayım dedim. Birbirine yakın birkaç satıcıdaki kırmızı starking elmalar dikkatimi çekti. Hangisinden alayım derken bir tanesine yaklaşıp ön ve arka kontrolü yaptım. Farklıydı. Delikanlı, arka farklı sanırım. Şu ön taraftan verir misin dedim. "Olmaz. Ön ve arka aynı. Gözlerin flu görüyor da ondan farklı görüyorsun" dedi. Suçlu ben olmuştum pazarcının gözünde. Yok, farklıydı dediğime kim inanırdı. Nasılsa yaşlıyım. Millet, gözleri iyi gören gence mi inanır yoksa ben ihtiyara mı? Yaşlılık demek organların işlevinin yavaş yavaş eski gücünü kaybetmesi demekti. Az önce yaşlılıktan dert yanan hocam kadar olmasam da ben de yaşlıydım gencin gözünde. Zaten çoğu pazarcının gözünde hep biz müşteriler suçluydu. 

Burnundan kıl aldırmayan, beni suçlayan, kendisini sütten çıkmış ak kaşık gören bu pazarcıya cevap vermedim. Geçip tezgahın önü ile arkası aynı olan yanındaki komşusundan aldım. 

Hesapta olmayanları da alarak pazar arabamı iyice doldurduktan sonra çıkışa doğru giderken, "Dur, nere giden" diyerek pazar arabamı tutan bir kişinin sesiyle durakladım. Kimdir diye yüzüne baktım. Yüzünde maske olduğu için önce çıkaramadım. Dikkatli bakışıma o da hiç ses vermedi. Ben falanım demedi. Sonra Hasan Tanoğlu Hocam, siz misiniz dedim. "Evet" Benim Ramazancığım" dedi. Hasan Hocam da emekli hocalarımdandı. 1985-1986 öğretim yılında müdür yardımcımızdı. Mezun olduktan sonra birkaç defa görüşmüştük. İlerlemiş yaşına rağmen dinç gördüm kendisini. Hafızasına da hayran kaldım. Türkçesi zaten mükemmel. Nazik ve kibarlığından zaten hiç ödün vermedi. Hassasiyetine zaten diyecek yok. Grip olduğu için başkasına geçmesin diye maske bile takmış. Görüşelim diyerek telefonlarımızı aldık. Vedalaştık. 

Yükümü tutup evimin yolunu tuttum. Yolda giderken zihni bir şeyle meşgul etmek yolu da birden bitiriyor. Zihnimi neyle yorayım diye düşünmedim. Çünkü tezgahın önü ile arkası farklı pazarcının "Önü de aynı, arkası da. Gözlerinden farklı geldi" demesi, suç bastırır türünden bir savunma psikolojisinden başka bir şey değildi. Daha önce de böyle biri denk gelmişti bana. O da beni daha doğrusu gözlerimi suçlamıştı. (https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2015/12/sen-o-gozlerini-goster.html

Bilmiyor ki yaşım 62 olsa da hâlâ yakın gözlüğü kullanmıyorum. (https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2022/10/masallahm-var.html). 

Yıllardır uzak için 2,75 olarak kullandığım göz numaramı göz doktorum, "Senin göz numaran 1,5'a düşmüş ama ben 2 yazacağım" diyerek değiştirdi ve beni cam masrafına soktu. Tüm bunları düşünürken bir bakmışım. Evimin önündeyim. 

Sebze ve meyveyi eve taşıdım. Sonra ver elini çarşı deyip çıktım yola. Aziziye taraflarını dolaşıp geldim. Eve geldiğim zaman günün kârı 9 km idi. 





6 Ocak 2026 Salı

Temizlik Timi

Çoğu okul ve cami WC'lerinin temizlik sorunu olduğu bilinen bir gerçek. İhtiyacı gidermek için ne okul ne de cami tuvaletlerine girilebilir. Mecburiyetten girildiğinde görüntü ve koku mideyi bulandırıyor.

Bazı okul ve cami tuvaletleri tertemiz. Ama bunların sayısı az.

Şu bir gerçek ki okulların ve camilerin temizliği problem.

Camilerin temizlik görevlisi yok. Okulların çoğunda hizmetli eksikliği var. Okulların bu eksikliği her yıl İŞKUR elemanlarıyla giderilmeye çalışılıyor. İŞKUR elemanları da haydi dediğin zaman gelivermiyor. Ya geç göreve başlıyor ya da erken ayrılıyor. Başlayıp işi beğenmediği için ayrılanın yerine yenisi gelinceye kadar beklemek de işin cabası.

Bir de İŞKUR aracılığıyla görevlendirilenler her yıl değişiyor. Haliyle okul ve kurumların hizmetlisi de her yıl sil baştan yenileniyor. Bu demektir ki bir yıl boyunca tecrübe kazanan bir temizlik görevlisi öbür yıl olmuyor. Yerine yeni bir acemi geliyor. Bu durum yıllardır böyle.

Okul ve camilerin temizlik işini kökten çözmek lazım. Bunun için başka kalıcı seçenekler devreye sokulabilir.

Benim ilk aklıma gelen seçenek, belediye imkanlarından yararlanma. Belediyelerin personel sorunu da yok. Ayrıca çarşı merkezindeki belediyeye ait WC'lerin temizliği göz önüne alınırsa belediyelerin bu işi çok iyi yaptığı bir gerçek. Bu nasıl olacak?

Belediyelerle müftülükler, belediyelerle il milli eğitim müdürlükleri kendi aralarında bir protokol hazırlar.

Bu protokole göre cami ve okulların temizlik sorumluluğu belediyelere verilir.

İŞKUR aracılığıyla okullara temizlik görevlisi görevlendirilmez.

Cami ve okulların temizliği için ne kadar temizlik görevlisine ihtiyaç varsa belediyeler personel ihtiyacını İŞKUR'a bildirir. Yeterince eleman belediye emrine verilir.

Belediyeler tüm cami ve okulların temizliği için bu elemanlardan bölge bölge temizlik timi oluşturur.

Oluşturulan bu timler bölgesine göre bir planlama yaparak okul okul, cami cami dolaşır. Kirlenen yerleri belli gün, saat, hafta temizler. Cami ve okulların kirlenme yeri ve durumuna göre değişiklik gösterebilir. Mesela camiler haftada bir temizlenirken tuvaletleri günde en az iki defa temizlenebilir. Okulların WC’leri günde en az üç defa temizlenirken ders bitimi sınıfların temizliği yapılabilir.

Bu temizlik timiyle her okula personel görevlendirilmediği için daha az eleman çalışacak. Aynı kişilerle daha fazla okul ve cami temizlenecektir.

Çok uzak olduğundan dolayı belediyenin elinin ulaşamadığı yerlere hem cami hem de okulu temizlemek için bir eleman görevlendirilir.

Temizlikte kullanılacak temizlik malzemesi giderleri için müftülükleri ve milli eğitim müdürlükleri ya da Maliye ve Hazine Bakanlığı belediyelere ödeme yapmalıdır.

Temizlik timinin kullanacağı araçların yakıt giderleri ve görevlendirilen elemanların maaşları devlet tarafından karşılanmalıdır.

Cami ve okulların temizliği için yaptığım önerinin aksayan yönleri olabilir. İlave ve çıkarımlar yapılabilir. Bazı özel durumlara farklı seçenekler sunulabilir.

Belediyeler gözetiminde oluşturulacak bu temizlik timinin çok profesyonel olacağını, temizlikte mesafe alınacağını, verimin elde edileceğini, devletin daha az hislerimin olacağını düşünüyorum.

Bu protokol ile okul ve camilerimiz tertemiz olacaktır. 

5 Ocak 2026 Pazartesi

Kendine Müslüman

Teneffüs zili çalınca WC’ye geçtim. WC çok temiz değil ama idare eder. En azından çoğu cami tuvaletlerinden daha iyi.

Üç dört kabini var tuvaletin. Kabinin biri normal büyüklükte, diğerleri ise dar mı dar. Normal kabin boş ise kimse diğer kabinleri tercih etmez.

Personel ve dışarıdan; kayıt, ziyaret ve iş gereği gelenler de kullanıyor aynı WC’yi.

Yeterli olmaya yeterli değil.

Bu girişimde WC daha bir kirli idi. Daha doğrusu çamur izi. Biri dışarıda adeta çamurun içine belenmiş, ayakkabısını sağa sola silmeye ihtiyaç duymadan doğru WC’ye gelmiş ve normal büyüklükteki kabine girmiş. Tüm çamuru kabine sıvayıp gitmiş. Arta kalanları da tuvaletin her bir yerini adımlayarak lavaboların olduğu yere bırakmış. Kısaca WC bir baştan öbür başa çamur olmuş.

Tüm bunları ayak izinden anlıyorum. Belli ki görgü nedir bilmeyen bu kişi imzasını böyle atıyor. Ne diyeyim böylesine. Yarma mı diyeyim. Bedevi mi bilemedim.

Haydi temizlik nedir bilmiyorsun. Dışarıda o kadar asfaltın arasında kenar köşedeki toprağa girdin. Mübarek ayağını silip öyle gir okula. Haydi sıkışıp soluğu WC’de aldın. İhtiyacını giderdikten sonra maşrapaya su doldurup pekala çamurladığın yerlere su dökerek temizleyebilirdin. Ama yarma birinden bunu beklemek safdillik olur. Zira böyleleri temiz yer arar. Temiz yere girer. Orayı kirletir. Sonra çeker gider.

Az sonra WC’ye geri gelse, batırdığı kabine, burayı ben batırdım, gireyim demez. Diğer temiz kabinlere yönelir. Hiç temiz yer bulamasa, buralar niye böyle pis. Temizleyen yok mu diye yaygarayı basar. Çünkü o kirletecek, ardından biri temizleyecek. Böylesine ancak kendine Müslüman denir.

Hasılı yarma ve bedevi kişinin çamura belediği kabini temizlemek bana düştü. Girince temizleyeceksin. Efendim, ben böyle buldum, böyle bırakıyorum demek bana uymaz. 

Öğretmenle Yan Yana Sigara Tüttürmek

Teneffüse çıktım. Kapının yan tarafına geçtim. Zehir ihtiyacımı giderip derse gireceğim. Baktım bankta bir öğretmen de ihtiyacını gideriyor. Gençten biri de yanındaki banka oturmuş. O da aynı işi görüyor.

Öğretmen arkadaşın yanına vardım. Delikanlı! Öğrenci misin dedim. Evet ama bugün benim okula geldiğim gün değil dedi. O zaman buradan öğrencilerin tarafına geçer misin dedim. Tamam deyip bisikletine bindi. Bisikletin üzerinde biraz durdu. Herhalde gideyim mi gitmeyeyim mi diye düşündü. Sonra elinde sigarayla birlikte yanımızdan ayrıldı.

Burada sen içersen, öğrencin de içer denebilir. Elhak doğrudur. Sigara içmek doğru mu? Doğru değil. En iyisi bunu atmak. Şu var ki atmak o kadar kolay değil. Bunu bir tarafa bırakıyorum.

Öğrencinin, öğretmenimin yanında hiç istifini bozmadan sigara içmesi doğru mu? Doğru değil. Yanında içmese başka yerde yine içecek denebilir. Keyfi bilir. İçer.

Öğrencinin, "Öğrenciyim ama bugün benim günüm değil" demesi, öyle zannediyorum, öğrenci, “okula geldiğim gün öğretmenin yanında sigara içmem ama okul günü değilse, öğretmenle pekala yan yana sigara içebilirim” kafasını taşıyor. Zannedersem kafa yapısı bu. Nasıl bir kafa yapısıysa artık.

Burada öğrencinin okul günü mü olur sorusu sorulabilir. Bu okul MESEM yani mesleki eğitim merkezi. Burada kayıtlı öğrenciler haftada bir gün okula gelirler. Diğer günler işyerlerinde çalışırlar.

Büyüklerin ve öğretmenlerin yanında sigara içmeyi saygısızlık olarak görmem. Saygı olarak da görmem. Yalnız bizim toplumda anne, baba başta olmak üzere büyüklerin ve öğretmenlerin yanında sigara içmek ayıp ve saygısızlık olarak görülür. Buna da saygı duymak ve özen göstermek gerekir.

Öğretmenler, öğrencisinin yanlarında sigara içmesine bir şey demese bile gelip geçen, "Şu öğrencilere bak, öğretmenlerinin yanında sigara içiyor. Öğretmenleri de bir şey demiyor. Halbuki bizim zamanımızda böyle miydi" demek suretiyle hem öğrencileri hem de öğretmenleri eleştiriye tabi tutuyor.

Kimin, nerede, kimin yanında sigara içmesine bir şey demem. Herkes kendine yakışanı yapsın. Yalnız çıraklık öğrencisi bile olsa öğrencilerin saygıyı eksik etmemesinde fayda var.

Kendime gelince, 62 yaşındayım. Büyüklerin yanında hala sigara içmem. Sigara ihtiyacım olduğunda yanlarından uzaklaşır, sote bir yerde içer gelirim. Geçmişte dersime girmiş ya da girmemiş ne kadar öğretmenimle karşılaşsam, mezun olmamın üzerinden yıllar yıllar geçmiş olmasına rağmen yanlarında sigara içmem. Yolda karşılaşır isem de elimdeki sigarayı atarım. 1979 yılında dersime giren bir öğretmenimle bile karşılaşsam, ben de öğretmen oldum. Benim de emekliliğim geldi. Yıl olmuş 2026 demem, asla yanlarında sigara içmedim. İçmem de. Benim saygı anlayışım aynen devam ediyor.

Hasılı, yeni nesil pek bu saygı anlayışlarına özen göstermiyor. Yine de bekliyor insan. Fazla değil, az ötede içecekler bu zıkkımı. Böyle yaparlarsa ölmezler.

İkinci İşin mi Var?

Daha önce birkaç yazımda kullandığım bir hikaye var. Yeri geldi, tekrar buraya almak istiyorum:

Bir padişahın sefer esnasında atının üzengisi bozulur.

Eratın içerisinde tamirci aranır.

Bir asker tamir eder. Padişahın hoşuna gider askerin ustalığı. Bir kese altınla ödüllendirir askeri. Ardından askerin işine son verir.

Adamları: ‘Oldu mu ya padişahım yaptığınız. Aynı anda hem ödül hem de ceza verdiniz" diyerek şaşkınlıklarını ifade ederler.

Padişah: ‘Oldu. Hem de çok iyi oldu. Çünkü asker, üzenginin tamirini çok güzel yaptı. Demek ki bu konuda maharetli. Bu yönüyle takdiri ve ödülü hak etti. Fakat bu bizim askerimiz. Asıl görevi de askerlik. Eğer bir insan bir başka işi kendi işinden daha iyi yaparsa esas işini ihmal eder. Bu yüzden askerlik görevine son verdim’ der”.

Hikayeden ne kastedildiği anlaşılıp hisse alınmış ise de üzerine kelam etmek isterim.

Hikayeye göre bir insan bir başka işi de çok iyi anlıyor ve yapıyorsa asıl işini ihmal ettiği anlatılmak isteniyor.

İnsan yaptığı işin dışında başka bir işten anlayamaz mı? Anlar elbet. Çünkü bazı insanlar çok yeteneklidir. Bu durumda başka işten anlayan asıl işini ihmal eder sözünü nasıl anlayacağız?

Yaptığı işin dışında başka işten de anlayan herkes asıl işini ihmal eder mi? Buna evet ihmal eder diye cevap veremeyiz. Çünkü asıl işine odaklanan, işi dışında esas işini ihmal etmeden bir başka işi de pekala yapabilir. Hikayede anlatılmak istenen, esas işinin dışında ek iş yapan kimseler kastediliyor olsa gerek. Bu demek değildir ki her ek iş yapan asıl işini ihmal eder. Böyle düşünmek toptancı anlayıştır. Çünkü öyle kimseler vardır ki asıl işi ile ek işini karıştırmaz. İkisinden birini tercih durumunda kaldığı zaman ek işini ihmal eder. Sayıları çok az olsa da böyleleri var. En azından böyle olmasını ümit ediyorum.

Şu var ki resmi işi varken ek işle uğraşan nicelerini bilirim ki maalesef asıl işini ihmal ediyor. Çünkü ek işine yoğunlaşıyor. İki işinden birini tercih etmek zorunda kalırlarsa asıl işi ihmal edip ek işine yoğunlaşırlar. Mesela ek işinde yoğunluk varsa, bu iş para getiriyorsa, devlet işi ihmal ediliyor. Rapor, izin vs. yoluna gitmek suretiyle resmi işine gitmiyor. Çünkü asıl işi olan resmi işe gitse de gitmese de maaşından bir eksilme olmuyor. Halbuki ek işine gitmezse veya ek işini yapmazsa müşteri kaçırır. Kısaca bu kimse bir koltukta iki karpuz taşımaya çalışıyor. Zorda kaldığı zaman yere bıraktığı devletin karpuzu oluyor.

Bu durum Türkiye’nin maalesef kanayan yarası. Bu tiplere kimse bir şey demiyor. Demeye kalkan olursa da dediğine pişman olacak şekilde epey bir laf işitiyor. En azından sana ne derler. Hoş kimse bir şey demiyor artık. Hatta helal olsun, işini çıkartıyorsun deniyor. Nasılsa devletin sahibi yok.

Alın size bir örnek. Nöbetçi olduğum katta derse giren bir öğretmenin mazeret izinli olduğu şeklinde bir mesaj aldım. Baktım kimmiş diye. Sene başından beri bu şekil çok defa gelmedi. Kah izinli kah raporlu.

Hasta mı? Hayır. Önemli bir mazereti mi var? Sanmıyorum. Bildiğim, geçen yıl mesleğine uygun bir yer açtığı. Çalışanları olsa da sipariş fazlaca geldiği zaman okula gitmeyip işyerine gidiyor. Kolları sıvayıp çalışıyor.

Baktım kaç saat dersi var diye. Haftada iki gün geliyor. Toplam 12 saat derse giriyor. Yani maaş karşılığını bile dolduramıyor. Diğer günler ise koordinatörlükleri var.

İzin ya da raporu koordinatörlük görevinin olduğu zamanlar aldığını sanmıyorum. Çünkü koordinatörlüğe hiç gitmese de kimse bilmez. Çünkü takip etme imkanı yok.

Daha önce böyle birine değindim. Bu kişinin yaptığıyla aynı.

Yapılan doğru mu? Yani özel işinde çalışmak için devlet işini ihmal etmenin savunulacak bir tarafı yok. Sayıları da maalesef az değil.

Not: Öğretmen olup da ek işinden dolayı asıl işini ihmal eden ya da dersi olduğu zaman rapor veya izin alan kimseleri yazı konusu edindiğim çok yazım var. Bugüne kadar görevini ihmal eden öğretmenleri eleştirdiğimden dolayı hiçbir öğretmenden tepki almadım. Yalnız ne zaman bir imamı konu edinen bir yazı ele alıp paylaşsam, bazı imamlardan tepki alırım. Hem savunma hem saldırı. Halbuki imam da olsa öğretmen de olsa bunlar bizim insanımız. Hiçbirinin ismine, camisine ve okuluna yer vermiyorum. Yazılarımda tüm öğretmenler tüm din görevlileri böyledir diye toptancı bir anlayışa da girmediğime göre bu bazı imamların eleştiriye tahammülsüzlüğünü anlamak zor.

2 Ocak 2026 Cuma

Radikal Dinci Örgütler *

Radikal dinci örgütler İslam dünyasının her birinin içine serpiştirilmiş durumda.

Bu tür radikal örgütler uyuyan hücreler olarak halkın içerisinde neşvünema bulurlar.

Bu örgütler yeknesak olmasa da gözlemlerime göre;

Okumak isteyip de okuyamamış, okulu terk etmiş, sanayide işe girip iş güç sahibi olmuş kişiler potansiyel üyeleridir.

Bunlar dini hassasiyeti yüksek insanlar. Dinin hayatımıza hakim olmasını, her şeyin dini kurallar çerçevesinde olmasını isterler.

Bu tiplerle örgüt üyeleri bir şekilde iletişim kurar. Sohbete giderler. Sohbette ayet, hadis okunur. Tağut, belam, darulharp, cihat, Allah'ın ayetleriyle hükmetmeyenler, kafirlerin, zalimlerin, fasıkların ta kendisidir ayetleri en büyük sloganlarıdır. Anayasa, kanunlar hep Kur'an'a göre olmalıdır.

Çocuklarını okula göndermezler. Merdiven altı dini eğitimi aldırırlar. Oy vermeyi şirk ve küfür olarak görürler. Devlette görev almazlar. Devlette çalışanlara da pek değil, hiç sıcak bakmazlar. Devletin imkanlarından faydalanırlar ama vergi vermeye pek yanaşmazlar. Cuma kılmazlar. Kılarlarsa da cami imamlarının arkasında kılmazlar. Belirledikleri ayrı yerde kendilerinden bir imamın arkasında kılarlar.

Tüm bu yaptıklarında samimiler. Kendilerini doğru yolda görürler.

Ekmeklerini kazanmak için işten kaçınmazlar. Her türlü işi yaparlar.

Halkın içerisinde yaşasalar da halka yabancılar. Farklılıklarını hemen gösterirler. Halkla sorunları yoktur. Onların sorunu devlettir. Daha doğrusu devlet yönetimidir.

Zorunlu eğitimden kaçmak için sık sık adres değiştirirler. 222 sayılı kanun gereği çocuğunu okula göndermesi için evlerine kim giderse gitsin, kimse ikna edemez. Çocuğunu göndermediği her gün için kanun gereği ödemesi gereken para cezasını onaylama işine de mülki amirler pek yanaşmaz.

Halk bunlara bunlar halka ilişmez. Giyim kuşamlarıyla farklılıklarını gösterirler. Giyim kuşamlarından dolayı halkın bir kesiminin nezdinde ayrı bir yerleri vardır.

İçlerinde teröre bulaşmış olmayanları olduğu gibi teröre bulaşmış olanları da çoktur.

Bunlara radikal dini örgütler dendiği gibi selefi hareket de denir. Dinin ama ve fakat denmeden lafzıyla katı bir şekilde uygulanmasını isterler. Bu uğurda mücadelelerini yaparlar. Bunları İslam tarihindeki Hariciler adı verilen gruba benzeyebiliriz. Dinin yorumuna sıcak bakmazlar. Geçmişte oluşmuş fıkıh müktesebatına sıkı sıkıya bağlıdırlar.

Bugün bu hareketlerin tepki çeken ne kadar eylemlerine tepki olarak "Gerçek İslam bu değil" dense de bunların dayandıkları fıkhî içtihatları vardır.

Radikal dinci örgütler aynı zamanda gizemli örgütlerdir. Amaç ve niyetlerini kamuoyu çok bilmez.

Bu radikal dinci örgütlerin özellikle teröre bulaşmış olanlarının ne derece İslam dünyasının bağrından çıktığı tartışılır. Özellikle teröre bulaşmış olan örgütlerin içine büyük devletlerin istihbaratlarının girdiği, onların yönlendirmesiyle harekete geçtikleri ve teröre imza attıklarına dair kamuoyunda bir izlenim var. Bu örgütlerin uluslararası güçler tarafından maddi ve manevi olarak desteklendiği söylenmekte.

Şu bir gerçek ki uluslararası şer odaları hangi ülkeyi istikrarlaştırmak ve işgal etmek isterlerse, buralarda DAİŞ, IŞİT, el Kaide, Taliban, Boka Haram türü örgütler peyda olur. Bunlar bulundukları yerlerde iç savaş ve kargaşa çıkarır. Bunlarla mücadele için ABD o ülkede biter. Değişik ülkelerde gördüğümüz bu örnekler bile bu örgütlerin kimler adına vekalet savaşı verdiğine dair bize ipucu verir.

Bu dinci örgütlerin yönetici taifesi ne emir verir ve karar alırsa, üyeleri buna harfiyen uyar. IŞİT, Irak ve Suriye’de devlet kurduğu zaman cihat çağrısı yapınca, Konya’dan evini barkını satıp ailecek Suriye'ye gidenler oldu. Çoğu da dönmedi.

Her İslam ülkesinde uyuyan hücreler olarak yer alan bu tür teröre meyilli dini örgütler nazarımda çok tehlikelidir. Devletin gözünü açmasında ve gerekli tedbiri almasında fayda vardır.

*04.01.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

30 Aralık 2025 Salı

Kendini Akıllı Sanan Zavallılar

Sabah sabah biri, isim vermeden birinden dert yandı: "Nasıl iş anlamadım gitti. Yine raporlu yine raporlu. Bu kaçıncı. Bu nasıl görev bilinci böyle. Ne zaman dersi olsa hastalanıyor ama koordinatörlüğü olduğu zaman hastalanmıyor. Bu kadar da olmaz. Sen idarecilik yaptığın için söylüyorum" dedi.

Kimden bahsettiğini bilmiyorum. Belli ki raporcu birinden bahsediyor. Raporu veren veriyor, alan da alıyor.

Ben de kendisine, idarecilik yaparken hastane işlerini o gün halletsinler diye öğretmenlere bir gün boş gün verirdim. Kaza, bela, ölüm dışında okula gelmelerini söylerdim. Sabah kalktınız, ayağa kalkabiliyorsanız, hasta bile olsanız gelmenizi isterim. Çünkü B planım yok. Size ihtiyacım var derdim dedim. "Öyle olması lazım hocam" dedi.

Bu duyarlılığından dolayı hocamızı takdir ettim.

Şu var ki başta okullar olmak üzere resmi kurumlarda eksik olmaz böyleleri. Diğer kurumlar neyse de bir öğretmenin okula bir gün gelmemesi o gün akşama kadar kaç sınıfın dersinin boş geçeceği anlamına gelir. Her raporlu öğretmende öğrenci mağdur olur, okul idaresine daha fazla yük çıkar, nöbetçi öğretmene de külfet olur. 

Bu tür raporcu tipler kendine Müslüman tipler. Sadece kendini düşünürler. Hep kaçak güreşirler. Doğru dürüst işe gelmezler. Devletin sırtında yük böyleleri. Gel gör ki bir yaptırımı olmayınca ve kimse bir şey demeyince, kendisini akıllı sanan böyleleri raporla işini çıkartıyor.

Sonra raporlu kim var diye baktım. Kendisini yeterince tanımasam da bir ayda üç defa aynı gün yani dersinin olduğu gün rapor alan biri olduğunu öğrendim.

Belki özel durumu olabilir. Yalnız kendi halinde sessiz, sakin ve mazbut biri.

Kişi hastalanamaz mı? Elbette hastalanır. Herkesin başına gelir. Kişi hasta olunca hastalık dediğin bir günde geçip gitmez. En azından birkaç gün sürer. Ama dersinin olduğu zaman rapor alıp şayet koordinatörlük görevinin olduğu zamanlar rapor almazsa işte burası düşündürücü.

İlgili kişi ya da bu şekil rapor almayı meslek edinenler özel sektörde çalışsalar, bu yaptıklarını yapabilirler mi? Yapamazlar. Çünkü kapının önüne koyarlar. Maalesef devletin sahibi yok. Böyleleri devletin sırtında yük olarak bu şekilde emekli olacaklar.

Şu var ki ister kamuda ister özel sektörde çalışalım. İşimizi özel sektör mantığı ve bilinciyle yapalım.

Not: Her meslek grubunda doğru dürüst izin ve rapor almayan öğretmenler çoğunlukta. Sayıları az olsa da en ufak bir rahatsızlık ve mazeretinde rapora başvuranlar da maalesef var. 

16 Aralık 2025 Salı

İHL'lere Yapılan Kötülük

Sınavla öğrenci alan fen, sosyal bilimler, öğretmen liseleri ve Anadolu liseleri vardı. Öğrenciler seviyelerine göre okullara yerleşirlerdi. En düşük puanlı Anadolu liselerinde okuyan öğrenciler bile ben puanla geldim bu okula. Benim bir hedefim var bilincinde idi.

Sınavı kazanamayıp genel liselerde okuyan öğrenciler vardı. İçlerinde kaliteli eğitim veren genel liseler olsa da büyük çoğunluğu hedefi olmayan öğrencilerden ibaret olduğu için aynı zamanda problem okullardı. Bu okullarda çoğu öğretmen ve idareci görev almak istemezdi.

Bir zaman geldi ki bütün liseler, ÇPL’ler, meslek liseleri ve İHL’ler Anadolu lisesine dönüştürüldü. Eyvah, Anadolu liseleri genel liseler seviyesine indirilecek dedim.

4+4+4 eğitim sistemiyle birlikte imam hatip ortaokulları ve İHL’ler fazlaca açılmaya başlandı.
Bazı İHL’ler yeni yapılırken bazıları genel liselerden dönüştürüldü.

Çoğu İHL’ler daha sonra kız ve erkek olmak üzere ayrıldı.

Teşbihte hata olmasın, mantar biter gibi İHL açılmaya ve dönüştürülmeye başlanınca ve bu okulları açma konusunda adeta bir yarış başladığında, bir endişemi dile getirmiştim birkaç yerde.

Bu okulları çok sayıda açarsanız, kaliteyi düşürürsünüz. Bu okullar genel lise işlevi görmeye başlar. Diğer liselerden çıkan hırsız, dolandırıcı vb. suç işleyenler pek yakında İHL’lerden çıkmaya başlar. Bu da bu okulların halkın gözündeki itibarını düşürür” türünden bir şeyler söylemiştim.

Benim bu endişem pek az kişi haricinde tepki çekti. “Ne biçim konuşur bu böyle. Bu adam İHL düşmanı. İHL’lerden zarar gelmez. Buralarda Allah demeyi öğrenseler yeter” demişler gıyabımda.

Şimdi geldiğimiz nokta nedir bilmiyorum. Dile getirdiğim endişede hangi noktadayız bunu da bilmiyorum. Zira elimizde bir veri ve yapılmış bir araştırma yok.

Şu var ki proje kapsamına alınmış ve sınavla öğrenci alan bazı AİHL dışındaki çoğu okulda öğrenci mevcudunda her geçen yıl bir azalma var.

Bir diğer husus, eskiden bir toplulukta bir İHL mezunu varken şimdi çok sayıda imam hatip mezunu kişilere rastlamak mümkün. Eskiden İHL mezunu elle gösterilir, bu okuldan mezun olan kişilere iltifat edilirdi. Şimdi ise sayısı çokça olduğu için bu okul mezunlarına eskisi gibi ilgi ve iltifat yok. Hatta “Bir de İHL mezunu. Bu ne biçim imam hatipli” deniyor.

İHL’liler son yıllarda bir idari göreve getirilmede sanki tercih sebebi gibi bir izlenim var. Çoğu idari birimlerde bu okul mezunlarına rastlamak mümkün. Şöhret sahibi kişiler arasında da İHL’liler var. Suç işleyen İHL’liler de var. Haliyle suç işleyen İHL mezunları toplumda dikkat çekiyor.

Ben de İHL mezunuyum deyip yaşantısıyla ve yaptıklarıyla infiale sebebiyet veren İHL mezunlarının tek tük kalmasını, İHL’lerden çok sayıda açılmaya başladığında dile getirdiğim endişemin çıkmasını asla istemiyorum. Çünkü hiç kimsenin okuduğu ve halkın teveccüh gösterdiği okulu lekelemeye hakkı yok.

Burada şunu da söylemek isterim. Bu yazımda İHL’lerden iyi, diğer liselerden kötü insanlar çıkar anlaşılmasın. Zira böyle bir kastım yok. Çünkü hiçbir okul türü tek başına iyi veya kötü mezun vermez. Her okul türünde iyi insan da çıkar, problemli insan da. Şu var ki halkın İHL mezunlarından beklentisi farklı. Beklentiye cevap verilmedikçe bu okullar yavaş yavaş gözden düşmeye başlar.

14 Aralık 2025 Pazar

Şöyle Biri Olamadım Gitti

Sünnete uygun bir sakal koyacaksın.

Sözlerinde Müslümanca bir duruş sergileyeceksin. 

Referansın hep dini söylem olacak. 

Müslümanlığı kimseye vermeyeceksin. 

Siyasi duruşun olacak. 

Cemaat, vakıf ve STK'lere gidip geleceksin. 

Sureti haktan görüneceksin. 

Haşa, mahallen ne kadar hata ve yanlış yaparsa yapsın onları ölümüne savunacaksın. Karşı mahallenin Allah bir dediğini samimiyetsizlikle itham edeceksin. Müslümanlık onlara mı kaldı deyip Müslümanlık tekelini elinde bulunduracaksın. 

Gidişatını beğenmeyip sosyal medyada eleştiriye tabi tutanları; yazdığına, yazacağına pişman edip kaba üslubunla ağzının payını vereceksin. 

İnsanları inanç ve siyasi duruşuna göre yargılayacaksın. 

Bu Müslümanca duruş sana yeter de artar bile. 

İşine geç gitsen de olur. 

O gün işine gitmesen de olur. 

İşini yapmasan da olur. 

Görev yerine çıkmasan da olur. 

Sorumlu olduğun kişileri kimseye haber vermeden ve izin almadan habersizce göndersen de olur. 

Günü geldiği zaman maaşını çekip çatır çatır yiyeceksin.

Teknolojiyi çok iyi kullanacaksın. 

Konuşurken bürokrat gibi ve her şeyi bilirim havasında konuşacaksın. 

Görüşünden dolayı tavır aldıklarına selam vermeyeceksin. 

Acaba ben de hata yapmış olabilir miyim diye hiç düşünmeyeceksin. Çünkü hata ve sen ya yana gelmezsiniz. 

Burnundan hiç kıl aldırmayacaksın. 

Kısaca senin duruşun yeter.

8 Aralık 2025 Pazartesi

Ailelerin Evlatlarına Yaptığı Kötülük

Aşırı güvenip tedbiri elden bırakarak arkasını takip etmemek.

Ben çektim, çocuğum çekmesin diye çocuğuna sorumluluk vermemek. 

Saçını süpürge etmek. 

Her istediğini almak.

Hata ve yanlışlarını görmezden gelmek.

Her şeyiyle çocuğunu savunmak, toz kondurmamak. 

Hazır yiyici yetiştirmek. 

Öz güven kazanmasına yardımcı olmamak.

Şımartmak. 

Çocukları arasında ayrım yapmak. 

Aşırı sevmek.

Aşırı korumacı davranmak. 

Hayatın içinden yetiştirmemek.

Her birine ev, araba vs. almak, onlara mal bırakmak için çabalamak. 

Anne babanın ya da büyük babanın davranış birliği içerinde olmaması. Birinin uyardığını diğerinin koruması. 

Bir meslek sahibi yapmamak. 

Cimri ya da savurgan yetiştirmek. 

Başkasıyla kıyaslamak. 

Çocuğuna şiddet uygulamak. 

Çocuğunu başkasının yanında eleştirmek, rencide etmek, küçük düşürmek. 

Çocuğunun yanında annenin babasından, babanın annesinden dert yanması, kötülemesi. 

En ufak bir hata ve yanlışında çocuğunu dinlemeden kızıp bağırmak. 

Hiçbir yaptığını beğenmemek, sürekli eleştirmek, adam olmazsın gibi sözler söylemek. 

Aile içinde sağlıklı iletişim yollarını kapalı tutmak. 

Her şeye kızıp köpürmek vs. 

7 Aralık 2025 Pazar

Tavıra Tavır

Tanımam etmem. Kimdir, necidir bilmem. Sosyal medyadan arkadaşlık göndermiş. Baktım ortak arkadaşlar var. Kabul ettim.

Sonrasında yüz yüze tanıştık. Pek yakınımda imiş. 

Gündeme dair yazdığım yazılara yorumlar yazdı. Kimdir bu diye baktığımda, şu ortak arkadaşların arkadaşı dedim. 

Yorum yazıyor ama yorumdan başka her şeye benziyor. Tepeden bakıyor, Buyurgan davranıyor, ayıplıyor, başka mahalleye şirin gözükmekle itham ediyor. Kısaca itici yorumlarına ve yazdığı yorumlardaki üslubunu çok itici buldum. Cevabi yazılarımda özellikle üsluba dikkat çektim. Yazımı ve içeriğini beğenmeyebilirsiniz. Yorum yazmak zorunda değilsiniz. Yorum yazacaksanız da üsluba dikkat etmesinizi, çünkü bu suçlayıcı üslubun faydasının olmayacağını ifade ettim.

Gel gör ki kaba kuvvet üsluba devam etti. En son yorumuna cevap yazdım. Böyle üsluba bir daha cevap vermeyeceğim. Bu size son yorumum dedim. Oymuş bir daha cevap yazmadı. Hele şükür dedim.

Şimdi karşılaşıyoruz. Ne selam var ne sabah. Beni görünce başını eğip geçip gidiyor. Selam verip hal hatır sordum. İyiyim dedikten sonra geçip gittim.

Sonrasında soğukluğu devam etti. Belli ki küs. Benim ona küsüp gönül koyacağım yerde o bana küs. Daha doğrusu tavırlı.

Belli ki selam vermeye, hal hatır sormaya gönlü el vermiyor. Gerçi gönlü el vermiyorsa yine eh diyeceğim. Adam basbayağı tavırlı. Belli ki inancının gereğini yapıyor. Aklı sıra "Allah için buğzedecek, Allah için sevecek". Felsefesi bu olunca niye selam versin değil mi? Çünkü ben onun dini anlayışına ve siyasi görüşüne yabancıyım. Yani dinen ve siyaseten onun gibi düşünmüyorum. Bu da benimle selamı sabahı kesmek için yeter de artar bile. Çünkü bir doğru onun kafasındaki şablon. Ona göre ya bizdensin ya da karşı mahalleden. Ortası yok. Kendi görüşünde bir yamukluk olmadığına göre yamukluk bende, sapıklık bende. Öyle ya böyle birine selam verip niye günaha girecek? Adam dört dörtlük Müslüman. Müslümanca davranıyor. Benimkisi ise ona göre yoldan çıkmadır. Belki de mürtedim ona göre.

Bana tavır alacak ki daha fazla sevap kazanacak. Onun bu davranışı beni ondan uzaklaştırırmış. Çok da tın. Çünkü ne kadar kişiyi cehenneme gönderirse kendisi için kâr. Öyle ya Allah için sevip Allah için buğzettiği için Allah onu cennetine koymayacak da beni mi koyacak?

Bu dört dörtlük dinini yaşayan, üslubu bozuk kardeşimiz keşke mesaisine dikkat etse, geç vakit geldiği mesaisine dört elle sarılsa, dört elle görevine el atsa dersin ki işini de düzgün yapıyor. Bu, bir değil, beş değil. Anlayamadım gitti.

Gerçi benim anlayamamam normal. Çünkü onun asli işi kendisi gibi düşünmeyene tavır almak, bozuk üslupla saldırmak. Esas işi bu iken mesai dediğin nedir ki. Mesaiye ha zamanında gelmiş ha iki saat sonra. Allah öbür dünyada ona mesai sormayacak ki. Müslümanca tavrına bakıp bu kulum ne kadar samimi ne kadar tavırlı. Benim için karşı mahalleye şirin görünenlere tavır aldı. Bu samimiyet bu tavır yeter de artar bile. Gir kulum cennete diyecek.

Mesele bu kadar kolaysa ne diye mesaiye riayet etsin değil mi?

Bu durumda bana düşen de tavrına tavır almak. Başka da elimden bir şey gelmez. 

Meslek Okullarında Kültürcülere Üvey Evlat Muamelesi Yapılmamalı

Bir öğretmen arkadaşla teneffüs arası çay alırken selamlaşıp hal hatır sorduk. Ayrılırken “Ramazan Hocam, şu kalabalık sınıfları da bir yazı konusu edinsen olmaz mı” dedi. Olur, hocam. Aklımda zaten. Bu arada şu benim yanımda girdiğin sınıf çok kalabalık, çocuklar oturacak yer bulamıyor. Kaç kişi o sınıf dedim. “Dört sınıf birleşiyor benim dersimde. Tam 58 kişi” dedi.

Sınıfın kalabalık olduğunu, mevcudunun normal olmadığını biliyordum ama mevcudun 58 kişi olacağını hiç düşünmemiştim.

Hocamın dediği sınıfı teneffüslerde diğer sınıflardan sıra ararken görürüm. Fazla sıra bulmak mesele. Bulduğun sırayı sınıfa sığdırmak mesele. Çünkü kutu gibi bir sınıf. Bir defasında bu hocamızın raporlu olduğu bir gün sınıfın yoklamasını almak için gitmek istemiştim de içeriye girememiştim. Çünkü oturan kadar ayakta bekleyen, kapıda dikilen, kitap konulan kısma oturan, duvar kenarında, koridorda ve tahtada bekleşen öğrenciler gördüm. Ben bu sınıfın yoklamasını alıp dersime nasıl geçeceğim derken nöbet arkadaşım, “Benim dersim yok. Yoklamayı ben alayım” demişti de 58 kişiyi tek tek okumaktan kurtulmuştum.

Buraya kadar okuyan benim yaşıtım olan bazıları, “Biz yetmiş kişilik sınıflarda okuduk, ne var bunda” diyebilir. El hak doğrudur. Bir zamanlar sınıflar kalabalıktı. Sıralara üçer kişi otururduk. Şimdiki sıralar ikişer kişilik. Bir de sınıfın kapasitesi almıyor. Halbuki eski sınıflar ince uzundu. Sınıfa daha fazla kişi sığabilirdi. Bunlar geçmişte kaldı. Çünkü eski çamlar bardak oldu. Zamanın ruhu bu elli sekiz kişilik sınıfı kaldırmaz.

Üstelik 222 sayılı halen geçerli kanunda, “Bir sınıf mevcudu 40 kişiden fazla olamaz” demesine rağmen bazı okullarda maalesef bu anormal mevcutlar hala bu çağda mevcut.

Öğretmen bu sınıfta nasıl hakimiyet sağlasın nasıl ders işlesin nasıl yoklama alsın.

Geçen yıl 50 kişilik sınıflara ben de girdim. Ama bu mevcutlar tek sınıftan ibaretti. Zorlandığımı söyleyebilirim.

58 kişilik sınıfa her öğretmen girmiyor. Kültür öğretmenleri bu kalabalık sınıfların ceremesini çekiyor. Bu sınıfların dersi meslek dersi olduğu zaman öğrenciler sınıflarına geçiyor. Her bir meslekçiye 14-15 öğrenci düşüyor.

Sınıf olmaz, okula talep olur eh dersin. Ama bu 58 kişilik sınıf meslek dersinde sınıfına gittiğine göre demek ki sınıf var. O halde bu sınıflar yani kültürcülerin sınıfları niçin bu kadar kalabalık oluyor? Sınıf olduğuna göre kültür öğretmeni eksiği mi var? O da değil. Çünkü her bir kültürü 12-20 saat arasında haftalık derse giriyor.

O zaman dört sınıfı birleştirmenin ne anlamı ve âlemi var? Dert yanan hocamın girdiği sınıf zannedersem 9.sınıf. Bakanlık her ne hikmetse mesleki eğitim merkezlerinin kaydına aralık sonuna kadar izin veriyor. Okul idaresi eylül ayında ders programı yaparken mevcudu az olan sınıfları birleştirme yoluna gidiyor. Aralık sonuna kadar kayıt olunca mevcut bu derece artıyor. Beklenmedik bu artış sonucu okul idaresi yeni ders programı değişikliği yapmak suretiyle birleştirdiği sınıfların bazısını ayırma yoluna gidiyor.

Bazen de mevcutların kalabalık olmasında, derslik ihtiyacının yanında, okul yönetimlerinin işgüzarlığı da oluyor. Şöyle ki: 10.11.ve 12.sınıflarda bölüm ve alan farklı olduğu için meslek hocaları, 1-5-10-15 kişilik mevcutlarla ders işlerken, iş kültür dersine gelince, okul idarelerinin aklına devleti korumak geliyor. Biz bu sınıfları iki, üç, dört sınıfı birleştirerek tek kültür öğretmenine verelim. Kültürcüler boşu boşuna ek ders almasın mantığı güdülüyor olmalı ki mevcudu az sınıflar birleştiriliyor. Tamam, az mevcutlar kültür derslerinde birleştirilsin. Ama iki sınıf birleştirilsin. Üç dört sınıf birleştirilince kültür öğretmeni bir derste dört ayrı deftere konu yazmak zorunda kalıyor. Her sınıfın ayrı ayrı yoklamasını yapıyor. Diğer meslek öğretmeni beş kişiye sınav yaparken kültür öğretmeni tek sınıfta dört sınıfın sınavını yaparak daha fazla kağıt okuyor.

Sınıf birleştirme yapılsın ama makul ve insafı elden bırakmamak lazım. Kültür öğretmeninin canı çıksın mantığı güdülmemeli. İdareciler biraz empati yapmalı. Mesela 58 kişili dört sınıfa idareciler bir iki hafta derse girmeli. “Biz bilmeden kültürcülere eziyet etmişiz” demeli ve gereğini yapmalı.

Kısaca, meslek okullarında kültür öğretmenlerine üvey evlat muamelesi yapılmamalı. 

6 Aralık 2025 Cumartesi

İlahiyatçı Olmanın Zorluğu

Bu toplumda her meslek grubunun işi zor ama ilahiyatçıların durumu daha bir zor.

Evet, ilahiyatçıların işi zor. Özellikle fanatik ve bağnazların, bir cemaat ve siyasi düşüncenin trolleri yanında ilahiyatçıların yaşama şansları yok.

Çünkü istiyorlar ki ilahiyatçılar bir konuda bağımsız düşünmesin. Kendi kafasındaki dini şablonu onaylasın. Yani tasdik mercii olsun. Çünkü toplum nezdinde ilahiyatçılara biçilen rol budur. Mesela, soruyu soran kişi;

Bir şeyhe bağlı ise ilahiyatçı dediğin mutasavvıf olmalı. Mutasavvıf olmasa da tasavvufa karşı çıkan olmamalı. Hatta takdir etmeli, saygıda kusur etmemeli.

Klasik dini anlayışa sahipse ilahiyatçı dediğin geçmiş imamların verdiği fetvaların dışına çıkmamalı, onların görüşleri gibi düşünmeli.

Modern bir din anlayışına sahip ise ilahiyatçı dediğin çağdaş olmalı, her şeye karşı çıkmamalı.

DAEŞ, el Kaide gibi bir düşünceye sahip ise ilahiyatçı dediğin bunlara paralel bir görüşe sahip olmalı.

Kulaktan dolma anam babam Müslümanı ise ilahiyatçı dediğin bidat, hurafe demeden örfe girmiş ne kadar din anlayışı varsa hepsine evet demeli.

Örnekleri daha fazla çoğaltmaya gerek yok. Sanırım ne demek istediğim anlaşılmıştır. Çünkü sadece öğrenmek ya da görüşünü merak edenlere sözüm yok. Sözüm fanatiklere. Çünkü bu fanatikler ilahiyatçılara zarf atarak mimlemeyi meslek edinmişlerdir. Artık bunların gözünde görüşünü açıklayan ilahiyatçı müsteşrik mi olur, modern hoca mı olur, hadis inkarcısı ve hadis düşmanı mı olur, sapık mı olur, tekfir mi edilir? Bu ancak fanatiğin insafına kalmış. Şu var ki bu tiplerin kafasındaki şablonu benimsemeyen ve görüş olarak serdetmeyen ilahiyatçının bunlar nazarında hiç değeri yoktur.

Yine bu tip insanlar, muhafazakarlığıyla ön plana çıkmış bir partinin veya partilerin fanatiği ise ilahiyatçı dediğin kişinin tercih hakkı yoktur. Eleştirme hakkı zaten yoktur. Çünkü nankörlüğün gereği yoktur. Eli mahkumdur bu tip partilere oy vermeye. Değilse, "Karşı mahalleye göz kırpıyor, şirin gözükmeye çalışıyor, kendine yazık etti, yoldan çıktı" şeklinde ayıplanır da ayıplanır.

Kendisi istediği şekilde giyinip kuşanır, yer içer, gezer dolaşır. İlahiyatçı da giyinir, yer içer ve gezip dolaşırsa bunu ilahiyatçıya yakıştıramaz.

Bir yerde bir topluluk varsa o toplulukta konu sıkıntısı çekiliyorsa, topluluğu dindirmek için ilahiyatçıya," Haydi hocam, bir şeyler anlat" denir. Ne anlatayım derse ilahiyatçı, "Hocam dini bir konu anlat" derler. Ne istersin dese "Fark etmez. Anlat işte” denir. Konuşsan millet uyuklar. Biraz uzatsan uzattın derler. Konuşmasan, "Ne biçim ilahiyatçısın. Böyle yerde de konuşmayıp nerede konuşacaksın" derler.

Cami cami dolaşıp kürsülerden inmeyeceksin bazılarına göre. "Bak, falan ne güzel hakkını veriyor" derler.

Dinî bir konu dışında başka şeyler konuşsan, buna da razı değiller. Ne biçim ilahiyatçı derler.

Beş vakti camide cemaatle kılmak zorundasın. Adam seni cami ve cemaatte görecek. Değilse yandın demektir. Çünkü adın cemaate gelmez ilahiyatçı olur.

Öğrencilerin ahlakı bozuk olur. İlahiyatçı düzeltsin olur. Öyle ya bu ilahiyatçılar ne iş yapıyor denir.

Öğrenci namaz sürelerini bilmez. Suçlu ilahiyatçıdır.

Esnaf fahiş fiyata mal satsa, "Bunları siz yetiştirdiniz" denir.

Toplumda ahlak yok. Çünkü ilahiyatçılar görevini yapmıyor denir.

Kısaca bazılarının kafasına taş düşse ilahiyatçıdan bilir. Zaten kıyamet de hacı ile hocadan kopacak derler.

O yüzden bu toplumda özellikle kutuplaşmanın kol gezdiği günümüzde, bazılarına göre ilahiyatçılar tüm kötülüklerin anasıdır. Kimseye yaranamazlar. O yüzden ilahiyatçıların bu toplumda işi zor vesselam.

Anlamlı Bir Hediye *

24 Kasım 2025 tarihinde Diyanet Vakfından bir mesaj geldi. Mesajı açtım. Mesajda, “Değerli bağışçımız, 1 iyilik 1 fidan bağışınız Vakfımıza ulaşmıştır. Vakfımıza göstermiş olduğunuz teveccüh dolayısıyla teşekkür eder, yardımlarınızın Allah katında makbul olmasını dileriz” yazıyordu.

Bu vesileyle öğrendim ki Diyanet Vakfına 140 lira bağışta bulunmuşum.

Mesaja şaşırdım. Çünkü Diyanet’e bir fidan bağışında bulunmamıştım.

O zaman bu mesaj neyin nesiydi?

Aklıma, fî tarihinde hacca gitmek için başvuruda bulunduğum geldi.

Biliyorsunuz, daha önce Diyanet bizim adımıza her yıl güncelleme yaparak bizi hac kur’asına dahil ediyordu. İki yıldır güncelleme işini Diyanet hacı adaylarına bıraktı. Kişi güncelleme yapmazsa hac kur’asına katılamıyor.

Diyanet’in adaylara bıraktığı güncellemeyi iki yıldır yapmadım.

Herhalde Diyanet, bu aday iki yıldır hac güncellemesine katılmadığına göre bunun hacca gitmeye niyeti yok. Biz de başvuru ücretine fidan dikelim diye düşünmüş, bunun kararını almış olabilir diye düşündüm.

Ben böyle bir senaryo yazadurayım. Diyanet’in mesajından 8 dakika sonra İstanbul’da okul Müdürlüğü yapan fen bilgisi öğretmeni Yasin Kuşci isimli öğrencim, bir pdf dosyası gönderdi.

Mesajı açtım. Diyanet Vakfından gelen mesajın aynısı idi.

Sonra “Değerli hocam, öğretmenler gününüz kutlu olsun.

Öğretmen ki öğrenciye ruh ve karakter inşasının mimarıdır ve aslında bu anlamda adı da arifler yolunu gösteren rehberdir.

Bize kattığınız bütün değerler ve yol göstericiliğiniz için size şükranlarımı sunuyorum.

Rabbim sağlık sıhhat ve âfiyet versin inşallah.

Hayırlı günler diliyorum.” cümlelerini yazarak öğretmenler günümü kutladı.

Ardından yazıştık. Belli ki 2000 öncesi 28 Şubat sürecinde Adıyaman Kahta İHL’de dersine girdiğim öğrencim, benim adına fidan bağışında bulunarak 34.öğretmenler günümde bana en güzel hediyeyi takdim etmiş oldu. Diyanet’in gönderdiği mesajın künhü açık olmasına rağmen teyit amaçlı, Yasin! Benim adıma fidan mı bağışladın” diye sordum. “Evet Hocam, böyle bir hediye vermek istedim. İnşallah yanlış anlaşılmamıştır” yazdı.

Yanlış anlaşılma ne münasebet. Böylesi bir hediye beni fazlasıyla mesrur etti. Anlamlı, güzel bir hediye idi benim için. 1998-1999 yılında mezun ettiğim, aradan 26 yıl geçmiş olmasına rağmen öğrencim tarafından hatırlanmak çok güzel bir duygu. Anlatılmaz yaşanır. Öğrencimin beni hatırladığı gibi kendisi de yıllar geçmesine rağmen hatırlananlardan olsun inşallah.

Dersine girdiğim 11/A sınıfında, sınıfın en arkasında pencere tarafının koridor tarafında oturduğunu hatırlıyorum. Derse katılımını, bilgisini söylemeye gerek yok. Daha o yaşta kişiliği oturmuş biriydi nazarımda. Büyüyüp olgunlaşmış hayatın her türlü cenderesinden geçmiş, sonra küçültülüp sınıfa konmuş biri gibiydi. Leb demeden leblebiyi anlaması, espri yeteneği, beyefendi duruşu, nezaket ve saygısı aklıma gelen yönleri. Daha öğrenci iken sınıf ve pansiyonda, arkadaşlarına ve küçük sınıflara sayısal dersleri bir öğretmen edasıyla anlatır görürdüm zaman zaman.

Hayat dolu, geleceği parlak, zeka ve akıl fışkıran biriydi. Fakat son sınıfta iken katsayı mağduru oldu tüm meslek lisesi öğrencileri gibi. Bu katsayı zulmü, hedef koyduğu mesleklere ulaşmayı engelledi. İHL mezunu değil de normal lise mezunu olsaydı giremeyeceği bölüm yoktu. Bunu da bu ortamı yaşayanlar bilir.

Yasin’in bu anlamlı hediyesi gördüğünüz gibi beni nerelere götürdü.

Yasin öğretmenim, sayfamın müdavimi okuyucularıma yabancı değil. Anadolu’da Bugün gazetesinde ilk yazım 09.12.2015 tarihinde çıkmıştı. 02.03.2016 günkü köşemi “Bugün Sayfamda Bir Misafirim” var başlıklı yazımla, katsayı mağdurları adına Yasin Kuşci’ye bırakmıştım köşemi. Kalemi güçlü öğrencim, “Zulüm herkese, katsayı ise İmam Hatiplereydi…” başlıklı yazısıyla, yaşadığı katsayı zulmünü işlemişti o yazısında. (bkz. https://anadoludabugun.com.tr/kose-yazisi/97/bugun-sayfamda-bir-misafirim-var". 

Yasin ve arkadaşlarının yaşadığı süreç geçip gitse de o süreci bizzat yaşayan öğrenciler nazarında, 28 Şubat sürecinin unutulmaz bir yarası ve acısı hiç unutulmayacak. Önleri kesilmek istenen dönemin öğrencileri bir şekilde mücadele ederek hayata tutundu. Hiçbiri de boşta kalmadı. Hepsi bir şekil rızkını temin ediyor. Yukarıda dediğim gibi Yasin de bilgi, birikim ve tecrübesini öğretmenlik ve yöneticilik yaparak öğrencilerine ve okuluna faydalı oluyor. Yasin’le yazışmada bahsettiğim gibi Yasin’in öğrencisi olmak isterdim. Çünkü bu yaşımda bile bu öğrenciden öğreneceğim çok şey var.

Değerli hediyesi için Yasin müdürüme çok teşekkür ediyorum. Allah kendisinden ve katsayı mağduru tüm öğrencilerden razı olsun. Her nerede ne iş yaparlarsa yapsınlar, daima hatırlananlardan olsunlar inşallah. Öğrencimin, adıma bağışladığı fidan kendisi için sadakayı cariye olsun. Fidan yetişsin, ağaç olsun, dallanıp budaklansın. Gelip geçen; gölgesinden, kokusundan ve oksijeninden faydalansın.

Not: Bu yazıyı 24 Kasımın akabinde sıcağı sıcağına yazmak istedim. İçim içime sığmadığından mıdır ne yazık ki geciktirdim. Bugüne nasip oldu. Bu yazıyla istedim ki Yasin’in hediyesi sayfamda yerini alsın.

*09.12.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

13 Kasım 2025 Perşembe

Anlamak Bir Nimetmiş!

Bir taziyede nicedir görüşmediğim bir tanıdığımla ayaküstü karşılaştım. Hal hatırın ardından söz döndü dolaştı. Hiçbir konuda aşırı gitmemek gerektiğini söyledi. Buna eyvallah derim. Çünkü haklı ve olması gereken de bu. Ortamda bulunanlardan biri, "Yazılarını takip ediyor musun? Yazıları nasıl" dedi. "Ara ara okurum. Aşırı gittiği oluyor. Mesela Gazze üzerine yazdığı yazı aşırı. Gazze'ye gidenleri eleştiriyor. Gazze'nin neresini eleştiriyorsun? Adamlar ölümü göze alıp gidiyor. İster şov yapsın ister yapmasın. Şu var ki iyi bir eleştirmensin" dedi. Benim konuşmama pek fırsat vermedi. Arka arkaya makineli tüfek gibi saydırdı durdu.

Belli ki ambargoyu delmek, Filistinlilerin sesini duyurmak için gemilerle Filistin'e giden aktivistlerle ilgili yazdığım yazıdan bahsediyor.

Yazımı okuduğu anlaşılıyor. Ama görünen o ki okuduğunu anlamamış. Daha doğrusu anlamış da yanlış anlamış. Halbuki "İsrail gibi orantısız güç kullanan bir devlete gitmek cesaret ister. Aktivist olarak gidenleri tebrik ederim" dedim o yazımda. Dönüşte Gazze'yi ön planda tutup kendisini öne çıkarmayan aktivistlere hayran kaldığımı ifade ettim. Sadece Gazze'den ziyade kendilerini ön plana çıkaran, sulu konuşmalarıyla tepki toplayan iki kişinin bu davranışlarını eleştirdim. Çünkü özellikle bir tanesi adeta cıvıttı. Konunun özeti bu idi. Yani ambargoyu delmek, Filistinlilerin mağduriyetini dünyaya duyurmak için Filistin'e gidenleri eleştirmediğim gibi cesaret örneği diyerek bir hakkı teslim ettim. Yaptığım, dönüşte iki kişinin şovunu eleştirmekten ibaretti. Okumayıp merak edenler için yazımın linkini buraya alıyorum. "https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2025/10/aktivist-var-aktivist-var.html" Okumadan önce de o iki kişinin özellikle kadın olanının videolarını izlemesini öneririm.
*
"Bayram değil, seyran değil, eniştem beni niye öptü" deyiminden mülhem olarak "Enişteli Hayat" başlıklı bir yazı yazdım. Bu yazıda, ülkesine gelmiş başka ülke başbakan ve cumhurbaşkanlarına yaptığı densiz hareketlerinden dolayı Trump'ı ele almıştım. Trump'ı enişteye, misafirini de kayın biradere benzettim. Çünkü hep densiz hareketleriyle adından söz ettiren Trump bu defa misafirine aşırı ve yakın ilgi gösterdi. İşte bu yakın ilgiden dolayı bu yazıyı kendi üzerimden anlatarak ironi üslubuyla ele aldım. "https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2025/10/enisteli-hayat.html"

Bu yazımı okuyan niceleri, sandı ki eniştemle aramda sorun var. Bir tanesi de derdin ne senin eniştenle diye aramayıp başka yerde "falan eniştesini yazmış" diye konuşup duruyormuş. Bunu işitince, vay be bu kadar da olmaz. Ne umdum ne buldum dedim. Kimi ya da kimleri anlattım, kim anlaşılmış. 
*
Adıyaman Kahta'da lisede çalışıyorum. 11B sınıfında dersteyim. Dersin bitimine doğru öğrenciler, "Hocam, sınıflar arası futbol turnuvası var. Şu gün 11A sınıfıyla maçımız var. Maça bekleriz" dediler. 

Dedikleri 11A sınıfı 11B gibi değildi. Üniversite hedefi olan, teneffüslerde dahi test çözen, çoğunluğu kız olan karma bir sınıf idi. 11B ise TM sınıfı idi. Çoğunun bir hedefi yoktu. Futbolu da iyi oynarlardı. 11A ise takım kurmada zorlanır. Çünkü çoğunluğu kız idi. 

Çocuklar, 11A ve top. Birbirine çok yabancı. Onların işi gücü ders çalışmak toptan ne anlarlar. Siz maçı rahat alırsınız dedim. Gülüştük. 

Birkaç gün sonra okulda nöbetçiyim. Öğrencileri içtima alanından içeri alıyoruz. 11B sınıfından bir öğrenci, elinde 33'lük bir tespihi karşımda sallayıp duruyor. Delikanlı, o tespihi cebine koy dedim. "Tamam hocam" dedi. Ben öğrencileri sırayla içeri alırken az önce tespihinden dolayı uyardığım öğrenciyi, göstere göstere tesbih çektiğini görünce, kızdım. "Hocam, hep hakaret ediyorsunuz" deyince, "Oğlum, ne hakareti. Kızmakla hakareti karıştırma dedim."Geçen gün 11A sınıfına hakaret ettiniz. Onlara top dediniz" deyince, kolundan tuttuğum gibi sınıfına götürdüm. Sınıfa girince, gençler bir saniye. Bakın arkadaşınız ne diyecek dedim. "Arkadaşlar, geçen gün bizim sınıfta 11A sınıfına top demedi mi" dedi. Sınıf hep birden güldü. "Yok öyle bir şey. Sen yine yanlış anlamışsın" dediler. Tüm sınıf yanlış anlamışsın demesine rağmen o, "Hakaret etti. Top dedi. Siz kabul etmezseniz etmeyin" diye mırıldandı durdu. 

Size yanlış anlayan üç örnek verdim. Fazlasına da gerek yok. Şu var ki anlamak bir nimetmiş. Çünkü böyle yanlış anlama, insanı ipe götürür. Ha yanlış anlayana hiçbir şey olmaz. Olan sana olur. İpe gitmesen de yok, onu, bunu kastetmedim diyerek uğraş dur. Bilin ki böyle yanlış anlayanlara laf anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zordur. Çünkü inatlar aynı zamanda. Yemin billah ederler, sen bunu kastettin diye. Adeta Nuh derler, peygamber demezler. Ne edersin ki kapasiteleri bu kadar.

İsterim ki böyle yanlış anlayanlar ve yanlış anlamalarına rağmen bunda ısrar edenler yazılarımı okumasın. Varsın birkaç okuyucum eksik olsun.