30 Nisan 2026 Perşembe

Empati Yoksunuyuz Vesselam

Ateş düştüğü yeri yakar atasözünü hepimiz biliriz. Gerçekten ateş nereye düşerse orayı yakar. Mağdur olan ve çile çeken de ateşin uğradığı yer/kişi/aile olur. Bizler bu duruma ne kadar üzülsek de ateşin isabet ettiği yer, aile ve kişi kadar üzülemeyiz. Çünkü bunu en iyi eşekten düşen anlar.

Ateş düştüğü yeri yakar sözünün deyim mi yoksa atasözü mü olduğu hakkında tereddüde düştüm. Bakmadan önce bu söz inşallah deyim olur, atasözü olmaz dedim. Ne yazık ki atasözü imiş.

Atasözlerini bilirsiniz geçmişten günümüze ilmek ilmek süzülerek gelen hayatın içinden sözlerdir.

Ateş sadece düştüğü yeri yakacaksa, biz geçici olarak üzüleceksek ya da sadece üzülmüş gibi yapacaksak, eşekten düşenin halini anlamayacaksak, nerede kaldı bizim bir binaların tuğlaları gibi olduğumuz. Nerde kaldı vücudun bir yerine bir iğne batarsa bu acıyı vücudun tamamı hisseder teşbihinin anlamı.

Açıkçası, ateşin sadece düştüğü yeri yakma söylemi tabir yerindeyse, belki biraz zorlama olacak ama empati yoksunu olduğumuz anlamına gelir.

Empati yoksunu olduğumuzu herhalde şu hikaye çok iyi anlatır. Bu hikayeye bir iki yazımda yer vermiştim.

Ülkenin birinde bir tiyatro oynanır. Senaryo gereği biri kurusıkı tabancayla arkadaşını vuracak. Arkadaşı yaralanacak. Yaralanan kişi acısından yere yıkılıp kalacak.

Salon hınca hınç dolu. Tiyatro sergilenir. Bitime doğru senaryo gereği arkadaşı tabancayı ateşler. Mermiyi yiyen kanlar içinde kalır. Acısından imdat diye çığlık atar. Bakar ki kimseden fayda yok. Sahneye döner. Seyircilerden yardım ister. Öyle ah vah eder ki seyirci de imdada koşmaz. Aksine "Ne güzel ve sahici rol yapıyor" diye durmadan alkışlarlar. Akan kandan adam yere yıkılır. Ne kadar imdat, ben gerçekten ölüyorum dese de seyirci hep birlikte ayağa kalkarak bu sahici rol yapan tiyatrocuyu ayakta alkışlamaya devam eder.

Sonunda vurulan kişi kan kaybından sahnede can verir. Çünkü rol gereği kurusıkı kullanılması gerekirken arkadaşı hakiki tabanca ve hakiki mermi kullanmıştır. Bu gerçek anlaşılır ama iş işten geçmiştir. Zira adam ölmüştür.

Kıssadan hisse, ateş düştüğü yeri yakmış, adamın çırpınışına kimse aldırmamış.

Bu kıssada, rol gereği ölmesi gereken kişinin gerçek mermiyle öleceğini sahiden mermi kullanan dışında kimsenin bilmesi mümkün değil. Bu durumu bilmediği için rolünü iyi oynuyor diye seyircinin alkışlaması normal.

Siz ne dersiniz bilmem ama gerçek hayatta bu tiyatronun bin bir çeşit gerçeği oynanıyor. Nice insanlar haksız yere mağdur oluyor ya da mağdur ediliyor. Mesela terörist damgası yiyor veya terör örgütü üyesi muamelesi görüyor ya da terörle iltisaklı deniyor. Mahkeme kararı olmadan görevinden atılıyor, mahkemeden takipsizlik alsa veya berat etse bile görevine başlatılmıyor. Kimi de terör örgütü üyeliğinden mahkum olup hapse giriyor. İlk başlarda aylarca açığa alınıp görevinden el çektirilen daha sonra göreve iade edilen sayısı da az değil. Hizbullah üyeliği ve FETÖ üyeliği buna bir örnek.

Haksızlık var dendiği zaman "Devlet kendini korumaya aldı, temizlik yaptı" deniyor. "Açığa alınanlar tekrar geri döndü, mağduriyet yok" deniyor. Devlet Hizmeti Yükümlülüğü (DHY) dolmadan görevden atılanlara yükümlülük süresi sona erinceye kadar özel sektörde dahi çalışmasına izin verilmedi dediğin zaman ortam sessizliğe bürünüyor. Birçok kimse DHY süresi bitinceye kadar özelde dahi çalışamadı. Hepsi mağdur oldu. Nice sonra Anayasa Mahkemesi bu maddeyi iptal etti.

Nice genç bu şekilde mağdur olurken sadece ateş düştüğü yeri yaktı. Kamuoyundan pek tepki gelmedi. Hatta alkış ve övgü aldı. Operasyon haberleri verildikçe "Bitmedi gitti şunlar" dendi. Eğer senin bu konuda bir mağduriyetin varsa, yanında sana haksızlık yapıldı" diyor ama senden ayrılınca oh olsun diyor.

Hasılı empati yoksunuyuz. Empati yapmak için temenni edilmez ama bu şekil tuzu kuru olanların da başına bir şey gelince yani eşekten düşünce, o zaman empatinin ne olduğunun farkına varırlar ama neye yarar?

İncir Evlattan Patlıcan Evlada

Devlette kırk yıla yakın çalıştıktan sonra emekli olan, emekli olduktan sonra toplumdan el etek çeken ve meşguliyetini toprağa vererek ekip diken bir tanıdığımla bir taziyede karşılaştım.

Hal hatır, şuradan, buradan derken, bağ, çubuk ve tarla meşguliyetinden konuştuk. Geçmişe dayalı hukukum olduğundan espriler yaptım. Eskisi gibi gülmedi. Şen şakrak hali yoktu. Gülse de üzüntülü hali dikkatimden kaçmadı. Biraz eski günlerdeki gibi olur mu diye daha oğlana sıra gelmedi dedim. Boş ver deyip müsaade isteyerek kalkıp gitti.

Aniden kalkıp gitmesinden pot mu kırdım diye kendi kendime mahcup oldum. Diğer tanıyanlara neyi var diye sordum.

Son durumundan biraz haberdar olan bir başka tanıdığım, "Oğluyla başı dertte" dedi. Hayırdır dedim. "Emekli olduktan sonra devlette çalışan oğlu, babasından emekli ikramiyesinin tamamını istemiş. Baba da hepsini değil de 200 bin vereyim demiş. Oğlanın gözü hepsinde olduğu için telaffuz edilen rakamı beğenmemiş. Oğlan babasına gelip gitmeyi kesmiş, konuşmuyormuş. Bayramda dedenin torunları için gönderdiği bayram harçlığını bile geri göndermiş" dedi.

Bildiğim kadarıyla oğlu devlette memur. Aldığı maaşı da iyi. İşsiz olur, iş kuracak olur da anlarım. Ama anlaşılan, senin paraya ihtiyacın yok. Ver bana. Ben şu ihtiyacımı gidereyim. Daha doğrusu iç edeyim. Nasılsa evlatlardan diğerleri kız çocuğu. Bu ise evin tek erkek evladı. Olur ya babası şaşar döner, parayı kızlara yedirmeye kalkar, bari ben el koyayım diye düşünmüş olmalı.

Halbuki baba, "Al oğlum, şunu harca" diye evladına emekli ikramiyesini verse bile evladın, "Baba, benim maaşım var. Durumum da iyi. Geçmişte çok çektiniz. Bizi okutup bugünlere getirdiniz. Bundan sonra sizin maaş düşecek. Annemle beraber rahatınıza bakın. Üstelik bu parada kız kardeşlerimin de hakkı var. Onların hakkı geçer. Alamam. Hatta sizin bize değil, bizim size vermemiz lazım" deyip teşekkür etmesi ve parayı almaması gerekirdi.

Üzüldüm durumuna. Evladından bahsettiğime de pişman oldum. Kendi kendine ne şom ağızlıyım diye kızdım.

Belli ki baba evladıyla imtihan oluyor. Kimsenin günü imtihansız geçmiyor. Kimi evladıyla kimi de anne babasıyla.

Hele anne babanın işi, çocukları büyütüp baş göz ettikten sonra da bitmiyor. Esas sıkıntı bu zaman başlıyor. Geçimleri olacak mı diye düşünüyor. Gelip gitmezler, bunu dert ediniyor. Üzerine bir de daha sağlığında parasına göz diken evlat çıktı mı, gel de yüzün gülsün.

Küçüklüğünde bizi sevindirip mutlu eden bu çocuklar büyüyünce niye böyle oluyor demeden geçemiyor insan.

Halbuki çoğu anne baba, geçmişte ne hayaller kurmuştur. Bir büyüseler, onları bir baş göz etsem, işlerini bir bulsalar, torun torbayı kucağıma bir alsam deyip durmuştur. Ne bilsin çoğu ebeveyn ömrünün sonuna doğru türlü türlü imtihanla muhatap olacağını. Çoğu, bu çocuk küçükken ne tatlıydı. Şimdi ne oldu böyle. Vara hiç büyümeseydi. Esas dert küçüklükleri değil, büyüyünce imiş diyerek hayıflanır durur. Hayat dediğin dert, sıkıntı ve her şey boşmuş der.

Birkaç gün sonra bu tanıdığımı telefonla aradım. Bahçedeymiş. Hem halini hatırını sorayım hem de gönlünü alayım diye. Aniden kalkışını sordum. "Belimden oturamadım o zaman. Belimi çektirmiştim. Sıkıntı yok şimdilik" dedi. Geçmiş olsun, ektiklerinden bana da ayır deyip kolay gelsin diyerek telefonu kapattım.

Görünen o ki emeklilik sonrası çevreden el etek çekerek kendini bahçeye vermiş, ekip dikiyor. Toprakla uğraşarak hem vakit geçiriyor hem de bir şeyler üretiyor. Yalnızlara oynayanlar ve bir meşguliyeti olmayanlar için tarla, bağ, çubuk; kafa dinlendirmek, dertleri unutmak ve rahatlamak için birebir olmalı. İyi ki bağ, bahçesi olanlar var. Değilse hayat çekilmez.

Yazımın başlığını "İncir Evlattan Patlıcan Evlada" koydum. Ne alaka diyebilirsiniz. Daha önce bir iki yazımda yer verdiğim bir Nasrettin Hoca fıkrasından hareketle yazıma bu başlığı uygun gördüm. Şöyle ki:

Hocanın babası şehirden incir getirmiş. Küçük Nasrettin inciri pek beğenmiş. Tadı damağında kalmış. Büyüyüp şehre gidince bu incirden bir de ben alayım demiş.

Gel zaman git zaman babası gözünü yummuş, hoca da büyümüş ve bir gün yolu şehre düşmüş. Soluğu manavda almış. Tezgahı bir güzel süzmüş ama aradığını bulamamış. Manav ne aradığını sormuş. Hoca da "Aradığımın adını unuttum" demiş. Manav, "Nasıl bir şeydi" demiş. Hoca, "İçi çekirdekli, dışı yeşil" demiş. Bu özellikleri duyan manav, "Sen patlıcan istiyorsun" demiş. Hoca, "İyi o zaman. Ver bir kilo" demiş.

Hoca, poşete konan patlıcandan bir tanesini yolda giderken çıkarır ve ısırır. Bakar ki çok acı. Halbuki ne ummuştu ne bulmuştu hoca. Patlıcanın acısından ağzının tadı kaçan hoca şunu söyler: "Büyüyünce ne kadar da acı oluyorsun".

Sanırım, anne babaların büyük bir çoğunluğu fıkradaki patlıcan evlatla bir şekil imtihan oluyor. Küçüklüğü incir evlat olanların çoğunun büyüklüğü, patlıcan evlada dönüşüyor vesselam.

29 Nisan 2026 Çarşamba

Seyir Zevki Yüksek Bir Yarı Final

Salı akşamı 10'a doğru oğlanlar aradı. Görüntülü hasbihal ettik. Biri ben çıkıyorum. Maç var, maça bakacağım dedi. Ne maçı var evlat dedim. PSG-Bayern Münih dedi.

Görüşme sonrası şu maça biraz bakayım diye televizyonu açtım. İlk yarıdaki 15 dakikalık ara hariç 90 dakika ekran karşısında oturuvermişim.

Yarı final ilk maçıydı izlediğim. Daha bu maçın ikinci etabı var. Rövanşta hangi takım veda ederse şimdiden söyleyeyim, veda edene yazık olacak. Çünkü yarı final de olsa tam finallik bir maçtı.

Maç bitimi ne maçtı be! UEFA'nın yerinde olsam bu sene iki şampiyon ilan ederim. Biri PSG olur, diğeri de Bayern Münih dedim.

Maç 90 dakika devam eden sürükleyici bir film gibiydi. Öyle zannediyorum, izleyenleri mest etmiştir.

5-4 PSG üstünlüğüyle biten maçta yok yoktu. Bol golün atıldığı maçta sahada sadece futbol vardı. Ayaklarıyla oynadılar ama futbolu çirkinleştirme adına ayak oyunları yoktu. Futbolcuların beyinleri ayaklarına değil, ayakları beyinlerine bağlıydı. Sahadaki 22 futbolcu ve maçı yöneten orta hakem, futbolu güzelleştirme adına varını yoğunu ortaya koydu.

Bireysel kalitelerin konuşturulduğu sahada ter vardı, alın teri vardı, teknik vardı, taktik vardı, çalım vardı, zeka vardı, paslaşma vardı, fizik kondisyon vardı.

Oyunu çirkinleştirme yoktu. Top doğru dürüst taca çıkmadı. İki takım doğru dürüst ofsayta düşmedi. Maç doğru dürüst duraksamadı. Tartışmalı pozisyon pek yoktu. Olan pozisyon için VAR devreye girerek son noktayı koydu. Futbolcularda doğru dürüst itiraz yoktu. Hakeme el kol işareti yoktu.

PSG üç farklı üstünlüğe ulaşınca geriye çekileyim demedi. Futbolcuları maçı ağırdan alalım, maçı soğutalım deyip yere yatmadı. Bayern Münih üç fark yedim diye dağılmadı. Moralmen çökmedi. Maça asıldı. Farkı bire indirdi.

Hakemin maça dahli yoktu. Maça damgasını vuran futbolcular ve teknik heyetleri idi.

Futbolcular da efendiliğini bozmadı, teknik direktörleri de. Teknik direktörlerin agresif hareketleri ve itirazları objektiflere düşmedi.

Kısaca her iki kulüp de izleyenlere unutamayacakları bir futbol ziyafeti çektiler. Bunun bir futbol ziyafeti olduğunu da en iyi maçı izleyenler bilir.

Maçı izlerken ister istemez ülkemin futbolu zihnimden geçti. Biz de yıllar yılı top oynar, maç yaparız, birbirimize kıyasıya mücadele ederiz. İster istemez pazar akşamı oynanan GS-FB maçı gözümün önüne geldi. PSG-Bayern maçında futbol ve kalite konuşurken bizde ise ayak oyunları, hakemi yanıltmaya yönelik hareketler, kartlar, pozisyonlar ve hakem hataları konuştu.

Zaman zaman futbol yorumcularının GS ile ilgili "Türkiye'nin Bayern Münih'i" benzetmesi de aklımdan geçti. 26.şampiyonluğa ramak kalan GS'nin Bayern'in "B" si olması için daha çok ekmek yemesi lazım. Bizdeki futbol falan değil, futbolculuk yapılıyor. Annemizin ligi bizimki.

Yine maçı izlerken dokuz golü görünce Besim Tibuk'u hatırladım. "Kaleleri büyütmek lazım ve ofsaytı da kaldırmak lazım. Futbolda golsüz beraberlik olacağına, gollü beraberlik olsun, beş defa biri sevinsin, beş defa da öbürü" türünden gülümseten bir açıklaması vardı. Sayın Tibuk'un kulakları çınlasın. Adamlar aynı ebattaki kaleye ve ofsayt kuralına rağmen toplamda dokuz gol attılar. Demek ki sadece futbol oynayınca, hakemle uğraşmayınca, futbolcular ve teknik heyet aldıkları paranın hakkını verince seyir zevki yüksek, bol gollü böyle maçlar olabiliyor.

Bizdeki futbolcular ve kulüpler maç yapıyoruz, iyi oynuyoruz falan demesinler. Zira bizdeki futbol falan değil. Biz hayat memat ciddi işleri bile düzgün yapmazken bir oyun olan futbolu nasıl düzgün yapalım?

28 Nisan 2026 Salı

Sıradaki Gelsin

İki sezon önce Süper Ligden düşmekten kıl payı kurtulan Konyaspor, 2025-2026 sezonunda üçüncü teknik direktörle yoluna devam ediyor.

Böyle giderse bu takım bu sene düşer gözüyle bakılan Konyaspor, son teknik direktör değişikliğiyle birlikte şaha kalktı ve arka arkaya aldığı galibiyetlerle 8.sıraya yükseldi.

Deplasmanda puan ve puanlar alıyor. Sahasında GS ve TS'yi yendi. Ziraat Türkiye kupası çeyrek finalde FB'yi yendi. 

Şimdi tüm Konyalılar sıradaki gelsin demeye başladı. Çünkü bu temposu devam ederse BJK'yi de yener. 

Normal şartlarda bir sezonda çok teknik direktör değiştiren takımın ligde tutunması çok zor. Ama Konyaspor zoru başardığı gibi orta sıranın üstüne çıktı.

Ligin bitimine biraz daha kalsaydı Konyaspor yakaladığı bu havayla her takımın korkulu rüyası olur ve zirveye oynardı.

Görünen o ki futbolcu ve teknik ekip bir uyum yakalamış, fırtına gibi esiyor.

Bu başarıyı yakalayan Konyaspor'un kadro değeri 43 milyon avro. Bu rakam büyük takımların iki futbolcusunun parası. Parayla saadet olmaz dedikleri gibi bir takımın kadro değerinin yüksek olması da her zaman başarıyı getirmiyor.

Konyaspor'un bu mütevazı kadrosuyla yakaladığı başarının her sezon devam etmesi en büyük dileğimizdir. Gönül ister ki daha önce Ziraat Türkiye ve Süper Kupayı alan Konyaspor niçin şampiyonluğa oynamasın.

Sadece Konyaspor değil, Samsun, Göztepe, Başakşehir ve diğer Anadolu kulüplerinin de şampiyonluğa oynamalarını bekleriz. Şu var ki Samsun ve Göztepe'nin istikrarı diğer kulüplerimizde yok. Çoğu maalesef her yıl küme düşmemeye oynuyor. Meydan da dört büyüklere kalıyor. 

Göztepe, Samsun, Başakşehir ve Konya gibi kulüplerin sayısı arttıkça dört büyüklerin potansiyel şampiyonluğu sona erer. Ama her şeyden önce başta Konya olmak üzere Anadolu takımları istikrarı yakalamalı. Bir zamanlar şampiyon olan Bursa gibi olmamalı. Yine dört büyüklere geçen sezon kök söktüren, bu sezon küme düşme potasında olan Eyüpspor gibi olmaması lazım.

Tekrar Konyaspor'a gelirsem, Konyaspor bu çıkışını, hazır Ziraat Türkiye Kupası yarı finale yükselmişken, müzesine bu kupanın ikincisini de getirmesini bekliyoruz. Yakışır da. 

Öğretmenlerin Eğitim ve Öğretimdeki Payı

Çocuk ve gençlerin ne zaman olumsuz bir davranışı ortaya çıksa, "İşte sizin yetiştirdiğiniz çocuklar bunlar" diyerek öğretmen suçlanır.

Eğitim ve öğretimin durumu konuşulur. Öğretmenler suçlanır. 

Okul yönetimleri ve milli eğitim öğretmenleri sorumlu tutar. 

Öğrencinin problemli olması durumunda öğretmenler anne babayı suçlar. 

Ders başarısızlığında, ders öğretmeni, öğrencinin temeli yok diyerek alt kademedeki öğretmeni suçlar. 

Orta yerde bir problem var. Problemin sebep ve sonuçlarını iyice incelemeden suçlu arayışına gideriz. Suçun sahibi olmasa da suçu birilerinin üzerine yıkarız. 

Şu var ki başarısızlıkta ve çocukların hata, yanlış ve falsolarında genellikle vur abalıya dercesine suçlu olarak öğretmenler günah keçisi ilan edilir. Evet, öğretmenlere vuralım ama öldürmeyelim. Aynı zamanda insafı elden bırakmayalım. Herkes eğitim ve öğretimin bu noktaya gelmesinde benim payım ne diye bunun üzerine bir düşünsün. 

Eğitim ve öğretimin mutfağında yer alan öğretmenlerin de olumsuzluklarda mutlaka payı vardır, tıpkı diğer iç ve dış paydaşların da payı olduğu gibi. Kısaca hepimizin az veya çok payı var. Sadece suç ve sorumluluk oranları farklıdır. 

Burada öğretmenin payını ele alırken öğretmenin rolüne bakmak lazım. Buna dair kendimce tespitlerde bulunacağım. Tespitler ortaya konursa sorunun çözümüne katkısı olur diye düşünüyorum. 

Günümüz öğretmeni, 
Öğrenci üzerinde etkin ve etkili değildir. Veli, öğrenci ve halk nezdinde bir itibar, değeri ve ağırlığı da yoktur. İtibarı ve ağırlığı olmayanın öğrenci üzerinde etkisi mümkün değildir. Bunda öğretmen kadar zamanın ruhu, çocuk yetiştirme anlayışımız, yetkililerin gerekli ve gereksiz açıklamaları ve basının da payı vardır. 

Öğretmen rol model değildir. Öğrenci rol model olarak sanatçı, sporcu vb. kişileri ya da bol para getiren iş ve meslek sahiplerini rol model edinmektedir. 

Öğretmen eskiden bilginin tek kaynağı iken günümüzde bilginin tek kaynağı değildir. Öğrenci okul dışında etüt merkezlerine giderek ya da özel ders alarak bilgiye erkenden ulaşmaktadır. İnternetle birlikte günümüzün en büyük hocası Google'dır. Öğrenci bilgiye daha çabuk ve hızlı ulaşabilmektedir. 

Sık sık değişen sınıf geçme sistemiyle birlikte günümüzde öğrencinin sınıfta kalması için mucize gerekir. Devamsızlıktan kalmadığı müddetçe öğrenci sınıf kaybetmeden bir şekilde üst sınıfa geçiyor ve mezun oluyor. 

Öğretmenin yaptığı sınavların ve verdiği notların bir ağırlığı yok. Yapılan sınavlar öğrencinin başarısını ölçmüyor. Öğretmenler çoğu öğrenciye hak etmeden yüksek puan veriyor. Hakkıyla not vermeye kalkan öğretmen istenmeyen öğretmen ilan ediliyor. Veli tarafından şikayet ve tehdit ediliyor. Notlar hormonlu olunca sınıf ve okulda teşekkür ve takdir alandan geçilmiyor. 

Öğretmen ve öğretmenliğin gizemi kalkmıştır. Öğretmenin yaptırımı yoktur. Haliyle öğretmen, veli ve öğrenci nezdinde etkisiz eleman gibidir. Bu gizemin kalkmasında milli eğitim üst yönetiminin çok şeffaf olması etkili olmuştur. Özellikle eğitim bakanları halka dönük halkın hoşuna gidecek mesajları basın aracılığıyla yapıyor. 

Veli ve öğrenciler tarafından öğretmen ve okul yönetimi sık sık şikayet edilmektedir. Öğretmenler, "Çocuğuma şunu yapmışsın. Görürsün gününü" türünden tehditlere maruz kalmaktadır. 

Günümüz çocukları eskiye oranla aileler ve MEB tarafından aşırı koruma altında. Korunup kollanmakla birlikte saçlar süpürge edilmektedir. Her istediğine çocuk daha küçük yaşta iken ulaşıyor. Doyuma ulaşan çocuğu memnun etmek çok zor. Bu da çocukları biraz daha şımarıklığa ve sorumsuzluğa itmektedir. 

Zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılması. 

Okuyanların çoğunun istihdam sorunu yaşaması. Okumanın çok bir anlamının kalmaması. 

Toplum olarak aşırı uçlarda dolaşmamız. Eskiden eti senin, kemiği benim diye teslim edilen çocuktan, kılına dokunursan ve ters bakarsan sonucuna katlanırsın mantığının yerleşmesi. Şu var ki eski öğretmenlerin asıp kesmesi, vurup kırması da normal değil, günümüzde en ufak bir şeyden dolayı öğretmene hesap sorulması da normal değil. Ortasını bulamadık gitti. 

Ailelerin çoğunun çocuğunu tanıyamaması, çocuğunu zeki görmesi, çocuğunun beyaz yakalı olmasını istemesi. 

Eğitim ve öğretimin bu noktaya gelmesine dair tespitler bu yazdıklarımdan ibaret değil. Say say bitmez. Çok uzatmadan şunu söyleyeyim. Geldiğimiz nokta itibariyle öğretmenlerden çok şey beklemeyelim. Eğitim ve öğretimin ve neslin bu noktaya gelmesinde sadece öğretmeni suçlamayalım. Unutmayalım ki rol model olmayan, sınıflarda etkisiz eleman rolü verilen, öğrenci ve veli üzerinde yetkisi olmayan öğretmenin çocuk üzerinde fazla bir etkisi olmaz. 

Eğitim ve öğretimde daha iyi seviyeye gelmek için zorunlu eğitimden vazgeçelim. En azından lise kısmı zorunlu olmaktan çıkarılsın. Okullara eleme usulü gelsin. Öğretmene hesap soralım ama yetki de verelim. Okumamak için direnenleri sınıf ortamında tutmayalım. Devlet ve aileler olarak aşırı korumacılıktan vazgeçelim. Basın aracılığıyla öğretmenin itibarını düşürecek beyanlardan kaçınalım. 

27 Nisan 2026 Pazartesi

Bir Başka Açıdan Külli İrade

Din kitaplarında iki iradeden bahsedilir. Biri Allah'a ait sınırsız irade, diğeri ise insana ait sınırlı irade.

Sınırsız iradede her şeye gücün yetmesi, ol deyince oluvermesi, yapılandan dolayı layüsel olma durumu söz konusu iken sınırlı iradede, güç ve kuvvet yetmeme, zayıflık, yapılandan dolayı sorumlu tutulma ve hesap verme durumu söz konusu. 

Kitaplarda yazılı bu şekil iradeyi şimdi bir tarafa bırakalım. İradeyi bir başka açıdan değerlendireceğim. 

Cüzi irade için fazla bir şey söylemeye gerek yok. Gücü ve kuvveti olmayan, makam ve mevkii olmayan, zengin ve şöhret sahibi olmayan, güçlü bir aile olmayan herkesin iradesi cüzi iradedir. Kanun, kural, mevzuat bunları bağlar. 

Sadece Allah'a ait olması gereken külli iradeyi içimizde kullananlar eksik değil. Siyasilerin, zenginlerin, soylu kişilerin, önemli makam ve mevkilerde bulunanların, gücü ve kuvveti yerinde olanların, arkası olanların, korunup kollananların, şöhret sahibi olan kişilerin, belli ailelerin, imtiyazlı vb. kişilerin kullandığı irade, teşbihte hata olmasın, külli iradedir. Bunların her istediği olur. Kanun, kural vs. bunlara vız gelir. Bunları çiğneseler de başlarına hiçbir şey gelmez, kitabına uydurulur. Kimse bunlara hesap sormaya yeltenemez. Çünkü bunlara dokunmaya kalkan yanar, anasından doğduğuna pişman edilir. Kanun, kural ve mevzuat bunları bağlamaz. 

Hasılı Hindistan'daki Hinduizmde olduğu gibi kast sistemi olmasa da çoğu ülkelerde, özellikle herkesi bağlamayan, oturmuş kuralları olmayan ülkelerde, adı konmamış kast sistemi vardır. Türkiye de bu ülkelerden biridir.

İyiliği Fırsata Çevirmek

Askerliği 1993 yılında Burdur'da iki aylık bedelli olarak yaptım. Hafif taburdaydım. Batarya komutanımız Mustafa isminde bir üst teğmen idi.

Kadro erlere aynı olmasa da biz bedellilere karşı çok nazikti. Dertlerimizi dinlerdi. Bazı isteklerde bulunurduk. Bazısını makul görüp uygulamaya koyarken bazıları için maddi sebepler dolayısıyla yerine getirmesinin mümkün olmadığını söylerdi.

İçimizde zengin bedelliler vardı. "Bu eksiklikleri biz gideririz" dediler. Batarya komutanı, "Arkadaşlar, yardımseverliğiniz için çok teşekkür ediyorum ama kimseden bir kuruş almayacağım" dedi. Niye dendiğinde, "Şu gördüğünüz kamelya sizden şu kadar önceki dönem bedellilerine ait. Onlar geldiğinde yeni başlanmış, inşaat halindeydi. Maddi kaynak yetersizliğinden yavaş ilerliyordu. Askerler yardımseverlikte sıraya girdi: "Çimentosu benden, kiremidi benden, demiri, tuğlası benden şeklinde. Bu yardımlar sayesinde kamelya çabucak bitti. Hizmete açtık.

İnsanımızın bu yardımseverliği çok hoşuma gitti, gözlerim yaşardı. Vay be biz ne asıl milletiz böyle. Bizdeki bu haslet hiçbir millette yok dedim. 

Bir müddet sonra kapım aşınmaya başladı. Gelenler de kamelyanın yapımına destek olanlar. "Komutanım, beni bir hafta önce gönder, on gün önce gönder..." dediler. Niye dediğimde, "Kamelyanın kiremidini, tuğlasını, çimentosunu biz aldık. O yüzden" dediler. Bundan dolayı kimseden hiçbir yardım almayacağıma söz verdim dedi. 

Üst teğmen izin verip askerleri daha önce terhis etti mi bilmiyorum. Bildiğim, bizim bedelli erat yaptıkları iyiliği başa kalmakla kalmamışlar, yardımseverliklerini fırsata dönüştürmüşler. 

1993 yılında bizzat ağzı yanan kimseden dinlediğim bu yardımseverlik örneğini, haftanın ilk günü bir iyilikle karşılaşınca yıllar sonra yeniden hatırladım. 

Şöyle ki: Evden okula 20 dakika yürüyerek gelen biriyim. Okula yüz adım mesafe kala iki tekerlekli motorlu biri yanımda durdu. Baktım dersine girdiğim bir öğrenci. Selamlaştık. "Hocam, gel bin, götüreyim" dedi. Teşekkür ederim, az kaldı, yürüyeceğim dedim. Ben binmeyince öğrenci basıp okula geçti. 

Öğle arası bilinmeyen bir numara aradı. Sonradan dönüş yaptım. Öğrenci kendini tanıttı. Sabah beni motoruna almak için duran öğrenciden başkası değildi. Öğle arası 45 dakika yetmemiş olmalı ki "derse on beş dakika geç gelsem, yok yazmasanız olur mu" dedi. Böyle bir isteği garipsesem de peki, çok gecikme dedim. Öyle ya ne de olsa sabah sabah iyilik teklifiyle karşılaşmıştım. 

Öğleden sonraki ilk derste yoklamayı biraz yavaştan aldım. İstedim ki izin verdiğim öğrenci gelsin. Öğrenci teneeffüs zilinin çalmasına 8 dakika kala geldi. Yani 15 dakikalık izin 32 dakikaya çıktı. 

Derse gelince bir daha izin için telefon açmamasını, bir de verilen izin süresini geçirmemesini, bir daha da izin istememesi gerektiğini söyledim. 

Düşündüm de verilmiş sadakam varmış. İyi ki sabahleyin motoruna binmemişim. Şayet binseydim büyük ihtimalle iki ders saatlik izin isteyecekti dedim kendi kendime. 

Şu var ki ben de öğrencilik yaptım. Ama hiçbir hocamı arayıp telefonla ve yüz yüze izin istemedim. Vay be ne günlere kaldık... 

Bize Özgü

Üretim yönünden pek çeşitliliğimiz yok. Marka değeri olan, para getiren, aransn ürünümüz de hemen hemen yok gibi. 

Bilim, teknoloji, sağlık vb. alanlarda da üretimimiz yok. 

Yönetim anlayışımız da hakeza. 

İyi bir üretici olmadığımızın göstergesi, dilimizde de kendini göstermekte. Çünkü aynı fakirliği dilimiz de çekmektedir. Bu yüzden yeni üretilen ne varsa hepsi yabancı dilden bize geçme. 

Görünen o ki kullandığımız ne varsa hepsini en azından çoğunu dışarıdan almışız. Yani ihraç yerine ithal etmişiz. 

İthal ettiğimizi aynen korumadığımız da bir gerçek. Hepsinin içini boşaltarak bize özgü hale getirmişiz. Mesela laiklik, demokrasi, cumhuriyet, medeni, ticari ve ceza kanunlarımız, başkanlık sistemi vb. şeyleri gelişmiş ülkelerden almışız. Ama hepsini işlevlerinden uzaklaştırarak bize özgü yapmışız. Mesela, laiklik bu ülkede yıllar yılı baskı aracı olarak kullanıldı. Yakın geçtiğimiz Cumhurbaşkanlığı sistemi de başka ülkelerinkine hiç benzemiyor. Yani aldığımız ne varsa kuşa çevirmişiz. 

Uluslararası Futbol Birliği Kurulu (IFAB) son yıllarda futbolda VAR sistemini uygulamaya koydu. Bu kural dünya futbolunda işe yarıyor. Hakemin görmediği veya yanlış verdiği karar VAR eliyle düzeltiliyor. Aynı VAR bizde de uygulanıyor. Fakat VAR'ın uygulanması bizde evlere şenlik. Hakemin görmediğini VAR da görmüyor. Hakemin doğru karar verdiği VAR eliyle yanlış karara dönüşüyor. 

Kısaca bizdeki VAR uygulaması evlere şenlik, içi boşaltılmış VAR'dan ibaret. Adı VAR olsa da bize özgü bir VAR. Tıpkı diğer ithal ettiklerimizi içimi boşalttıpımız gibi. Bize özgü olan da problem çözemediği gibi problem üretmekte ve problemi büyütmektedir. 

Hayatımız Kurtarıcı Beklemek

Gülistan Doku dosyasının seyrinin değişmesiyle birlikte yeni gözaltılar başlayınca, gözler operasyon emrini veren Tunceli Başsavcısı'na döndü. Başsavcı' ya sitayişler bitmek bilmedi:

"Ne kahraman Başsavcısı. Kimsenin gözünün yaşına bakmıyor. Tüm savcılar böyle olmalı. Daha önce dokunulmayanlara dokunuyor. Nihayet sayesinde adalet tecelli edecek" türünden yazı, çizi, konuşmalar yazılı ve görsel basında bugünlerde yer alıyor.

Tüm bu yazılanlardan anlaşılıyor ki her savcı bu savcı gibi olsa adalet tecelli edecek, faili meçhul kalmayacak. Sorunumuz iyi savcınının olmaması. Kısaca iyi bir savcı adalete dair tüm sorunları çözer. 

Sadece savcı değil beklediğimiz. Sıra dışı vali, kaymakam, siyasetçi, bürokrat, ekonomist, emniyet müdürü, teknik direktör, bakan, Cumhurbaşkanı vb. kişiler bekliyoruz. Hepsi iyi olursa tüm dertlerden kurtuluruz.

Aynı beklenti, 80 öncesi sağ sol olaylarında da vardı. Orta bir öğrencisiyim o zaman. İnşaatta çalışıyordum okul dışında. Molada çaylarımızı yudumlarken "Ne olacak bu sağ-sol kardeş kavgası" sorusuna, ustamız, "Şöyle daşşaklı bir general gelse, bu kanı dindirir. Ama nerede böyle biri" diyerek son noktayı koydu. Aynen böyle dedi. Tabirim için kusura bakmayın. Kısa zaman sonra 12 Eylül İhtilali olunca akan kan durdu. Çünkü "Daşşaklı bir general" yönetime el koymuştu. 

Kısaca ülkemizdeki tüm sorunların çözümü, makam ve mevkilere"; gözü pek, vatan sevdalısı iyi ve ehil kişilerin gelmesiydi. 

Yani ülke olarak en azından büyük çoğunluğun her alanda beklentisi, kurtarıcı beklemek. Bir sihirli el ile tüm sorunları çözersin. Tıpkı mehdi beklendiği gibi. Aşağı yukarı tüm dinlerde kurtarıcı/hidayete erdirsin anlamında bir mehdi beklentisi var. Bir mehdi gelecek, hayat güllük gülistanlık olacak. Yani biz, problemlerin çözümü ve zulmün sona ermesi için kılımızı kıpırdatmayacağız. Beklenen mehdi zuhur ettiği zaman tüm dertlerimiz ve zulüm bitecek. 

Açıkçası bu beklenti, kişi ve toplulukları atalete sürükleyen bir züğürt tesellisinden başka bir şey değil. Bu anlayış zulmeden ve haksızlık yapanların ekmeğine yağ sürmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü bu, sen mücadele etme. Sabret. Bir kurtarıcının gelmesi yakındır. O seni kurtaracak demektir bu. 

Aslında iyi vali iyi başsavcı iyi siyasetçi vb. beklemek çözüm değildir. Bu, hazırında problemin çözümünü ötelemek, zulmü meşrulaştırmak ve zulmü daha da artırmaktır. 

Şunu iyi bilelim ki bu ülkenin çözüm bekleyen sorunları; kişilerin iyi, kahraman, efsane ve sıra dışı olmasıyla çözülmez. Yani çözüm kişilerde değil. Çözüm sistemdedir. İşleyen ve aksaklığı olmayan bir sistemin kurulmasındadır. Elbette bu sistemi de insanlar kuracak. Öyle bir sistem kurulmalı ki sistemin işleyişi kişilere bağlı olmayacak, atlar yani kişiler sahibine göre kişnemeyecek. Bir makama kim gelirse gelsin, yapacakları ve yapmayacakları bellidir. Tüm makam sahiplerinin sınırları ve yetkileri bellidir. Kurumlar birbirini denetler. Devletin tepesinde bulunanlar sistemin işleyişini, kurumlar arası koordinasyonu takip ederler. Sistemin aksayan yönlerini revize ederler. Yani bu sistemin işleyişi makam sahibi kişilere göre değişmez. 

Kişiye göre işleyen bir sistemden ziyade kişilere bağlı olmadan işleyen sistem her alanda tek kurtuluşumuzdur. Sistem işlerse kurtarıcı beklenmez. Sistem kişiye göre değişmez. Çünkü başsavcı da diğer bürokratlar da görevini yapacak. Görevini yaptığı için kimse kahraman ilan edilmez. Bu başsavcıdan önce aynı ilde başka başsavcılar da görev yaptı. Eğer bu Başsavcı, işleyen sistemin gereğini yaptıysa, önceki başsavcılar niçin bu sistemi işletmedi diye sorgulamak lazım. Tunceli'deki dosyanın seyri bu Başsavcı'nın kendi isteğiyle ortaya çıktıysa Başsavcı takdiri hak etmekle beraber bu durum ülke için felakettir. 

Hasılı, bu ülkenin kronikleşmiş problemlerinin çözümü işleyen bir devlet mekanizması kurmaktan geçiyor. Böyle bir sistemde tüm kurumlar görevini yapacağı için kurumların başındakiler; iyi, efsane, sıra dışı ve kahraman olmaz. İş, işleyiş ve işlemler kişiye göre değişmeyeceği için devlette bir devlet kültürü oluşur. Böyle bir devlette adalet olur, ekonomi iyi olur, tüm işler evladiyelik olur. 

Gelin hep birlikte kurul ve kurallarıyla oturmuş, tıkırında işleyen bir devlet sistemini tesis edelim. Siyasetin yönetim anlayışına göre hazır ol vaziyetine geçmeyelim, ayı şekilde bizimkiler diye işleri esnetmeyelim. Kimse makama, siyasete şu geldi diye ihya oldum ya da yandım havasına kapılmasın. Böyle olursa bir şehrin başsavcınının, valisinin, bakanın, bürokratın, cumhurbaşkanının kim olduğuna kimse bakmaz. Herkes işine yoğunlaşır. Kimse gündemle yatıp kalkmaz, akşam sabah hükümet yıkıp hükümet kurmaz. Çünkü yönetenler işine bakar, çalışanlar da halk da. Böyle bir ülke gelişir, böyle bir ülkede yaşayan herkes huzurlu ve mutlu olur. 

Aslî Günahın Neresindeyiz?

Kahramanmaraş okul saldırısında ölen 8 öğrenci ile bir öğretmenin cenazeleri kaldırıldı.

Bu menfur saldırıda ölenlerin acısını içimizde hissedeceğimiz, yaralıların bir an evvel sağlıklarına kavuşması için şifa dileyeceğimiz, saldırıya şahit olup etkisinden kurtulamayan öğrenci ve öğretmeni rehabilite etmek için yoğunlaşacağımız yerde, saldırıda ölen 11 yaşındaki çocuğa cenaze merasiminde yapılan ayrımcılığı konuşuyoruz.

Ayrımcılık yapıldı mı yapılmadı mı bilmiyorum. Basının yazdığına göre cenaze merasimi için Kahramanmaraş'a gelen 6 bakanın, 8 cenazenin merasimine katıldığı, bu çocuğun cenaze merasimine katılmadıkları yazılıp çizildi. Bakanlar unuttu mu, diğerlerine katılarak vakitleri mi kalmadı yoksa bile isteyerek mi bu merasime katılmadılar bilmiyorum. Yazılıp çizilenlere göre bakanların bu çocuğun cenazesine özellikle katılmadıkları yönünde. Eğer böyleyse hiç olmamış. Bile bile ayrımcılık yapılmış.

Tüm mesele ya da ayrımcılık cenaze merasimine katılmamaktan ibaret değil. Ölenlerin isimlerine yer verilen listede diğer vefat edenlerin aksine, bu çocuğun ismine parantez içinde küçük harfle yer verildiği de yazılıp çizildi.

Niyet okuyuculuğu yapmayayım ama görünen o ki 11 yaşındaki bu çocuk ayrımcılığa tabi tutulmuş. Sebep de çocuğun babasının yakın zamanda cezaevinden çıkan KHK'li eski bir polis olması imiş.

KHK'lilerin ne kadarı ne kadar suçlu bu ayrı bir yazı konusu. Ki üzerinde düşünmeye değer. Farz edelim ki baba yüzde yüz suçlu. Peki baba suçlu diye oğul niçin ayrımcılığa tabi tutuluyor? Esas üzerinde durulması gereken bu. Zira 11 yaşındaki bir çocuk suçlu değil. Ki masumdur. Babasının suçundan dolayı çocuk niçin suçlu gibi görülüyor ya da gösteriliyor? Unutmayalım ki babamız suçlu olabilir. Babanın suçunu evlat çekmez. Evladımız suçlu olabilir. Evladın suçunu baba çekmez. Daha doğrusu çektirilmez.

Ailede birinin işlediği suçtan dolayı ailenin diğer fertleri potansiyel suçlu görülürse, bu, olsa olsa Hristiyanlığın ilkesi olan aslî günah olur. Bilirsiniz ki Hristiyanlığa göre, "Yasak ağacın meyvesinden yediğinden dolayı Hz Adem günah işlemiştir. Baba Adem'in işlediği bu günah evlatlarına da geçer. Bu yüzden her doğan çocuk günahkar olarak dünyaya gelir. İsa Mesih çarmıha gerilerek kendisinden öncekilerin günahlarını kurtardığını, kendisinden sonra doğanların da bu ilk günahtan kurtulmaları ve bağışlanmaları için vaftiz olmaları gerekir". Bu doktrin Katolik ve Protestanlarda temel inançtır.

İslam ise bu anlayışı reddeder. Çünkü İslam'a göre herkes günahsız ve masum olarak dünyaya gelir. Asla kimse kimsenin günahını çekmez ve günahlardan dolayı günahkar olmaz. Suç bireyseldir. Suçlu, suçu işleyendir. Babadan oğula, oğuldan babaya geçmez. Ki İslam dinine göre buluğ çağına gelinceye kadar çocukların sorumluluğu başlamaz. Kızların ergenliği 9-12, erkeklerinki ise 12-15 yaştır. Ergen olmadan çocukların sorumluluğa başlamaz, masum kabul edilir.

İslam dininin çocuklara yüklediği sorumluluk çağını ilmihal kitaplarının hepsinde bulabiliriz. Ki hepimiz bunu biliyoruz. Durum bu iken babasından dolayı ayrımcılığa tabi tutulan çocuk ise daha ergen olmamış, sorumluluğu başlamamış adı üzerinde çocuk oğlu çocuk. Sahi ne isteriz bu çocuktan? Ne ara babadan dolayı çocukları suçlar olduk? Ne ara Hristiyanların temel inancı olan aslî günahı önemseyip benimsedik, Hristiyanlığa girdik de bizim haberimiz yok? Bari vaftiz olalım da tam olsun.

O kadar da değil demeyin. Biz, hiç dahli yokken babası belli olmayan çocuklara piç, veledi zina diyerek anne babanın suçunu çocuğuna boca ederiz. Katilin ya da hırsızın oğlu deriz. Deriz oğlu deriz.

Kimseyi suçlamıyorum ama maalesef biz buyuz. Bir taraftan daha önce boğmak için uğraştığımız, her türlü hakareti yaptığımız 40 bin kişinin katili dediğimiz kişiye, zamanın ruhuna uygun şekilde şimdilerde sempatiyle bakarken diğer taraftan, babası KHK'li bir çocuğun cenazesine katılmaktan kaçınıyoruz. Sahi bu savrulma niye? Biz ne zaman orta yolu bulacağız, inanın hiç anlamadım gitti.

İnancımız, duruşumuz, tavrımız ne olursa olsun. Yalnız insanlığımızı kaybetmeyelim. 11 yaşında çocuğunu kaybeden bir aileyi diğerlerinden ayırarak ikinci defa öldürmeyelim. Her ne olursak olalım ama insanlığımızı kaybetmeyelim. Bir an evvel bize ve inancımıza ters gelen aslî/ilk günah hastalığından ve sevdasından vazgeçelim.

25 Nisan 2026 Cumartesi

Dönemin Büyük Takımına Doğru

Bir zamanların;

Şampiyonluğu en fazla olan, 

Yaptığı transferlerle rakiplerine çalım atan, 

Dört büyük takım denince ilk akla gelen, 

En fazla taraftara sahip olan, 

Zenginlerin kulübü diye bilinen, 

Başkan seçimleri TC. seçimleri gibi gündem olan FB kulübü;

12 yıldır şampiyon olmayarak, 

İyi top oynamayarak, 

İkincilik dışında bir başarı elde edemeyerek, 

Başarı gelmedikçe mazeret ve gerekçe üreterek, 

Sürekli olağanüstü seçim ve başkanlık seçimini konuşarak, 

Her yıl teknik direktör değiştirerek ve belirgin bir ilk on biri dahi oluşturamayarak, 

Şampiyon olamadığı ve iyi futbol oynamadığı için her geçen gün taraftarı daha da azalarak, 

Kulübü tek adam yönetimiyle yönetmeye devam ederek... 

Bir zamanların büyük kulübü olmaya doğru hızla koşuyor. 

Şayet FB kulübü tedbir almaz, yönetim anlayışını değiştirmez, başarısızlığa hep bir kulp bulur, kendi futbolünden ziyade tüm eforunu GS ile mücadeleye sarf etmeye devam ederse, 

Bir zamanların büyük kulübü olarak tarihteki yerini alacak. Spor kamuoyu tarafından bir zamanların büyük takımı diye anılacak. 

Okul Güvenliğinde Formanın Rolü

Kahramanmaraş'ta okul öğrencisinin yaptığı okul saldırısının ardından okul güvenliği adına okullarda bir dizi güvenlik tedbiri uygulamaya kondu.

Okullar aldıkları tedbirlerini Web sayfalarından yayımlamışlar. Sosyal medyada da paylaşmışlar. Ne tür tedbir almışlar diye önüme düşenlere bir göz attım. Çoğu, güvenlik tedbiri olarak ilk maddede "Öğrencinin okul kıyafetiyle okula gelmesi zorunludur" şeklinde okul formasına yer verdiğini gördüm. Bir diğeri de "Veliler okula gelmek isterlerse Web üzerinden randevu alarak gelecekler" maddesi.

İkinci maddeyi gören de veliler okuldan çıkmıyor ve aşırı veli yoğunluğu var. Öğretmen ve idareci veli görüşmesinden iş yapamıyor sanır. Çoğu veli yılda iki defa yapılan veli toplantısına ve ve okul aile birliği genel kuruluna bile katılmıyor ki sair zamanlarda görüşmek için okula gelsin. Gelen az sayıdaki veli de genelde başarılı ve sorumlu öğrenci velilerinden ibaret. Problemli çocukların velisi okula pek uğramıyor. 

Güvenlik tedbirinin en başında yer alan okul forması ise ayrı bir garabet. Eğer okulların güvenliği okul formasına kaldıysa yandık demektir.

Okul formasında ne varsa artık. Öğretmen ve idarecilerin okullarda ilk yaptığı şey okul forması. Eleştiri getirdiğin zaman da "disiplin için gerekli. Öğrenci olup olmadığı belli olsun. Çocuklar arasında marka giyen olur. Diğer çocuklar buna özenir" gibi gerekçeler sunuluyor.

Bir defa kıyafetle disiplin olmaz. Olsa olsa tüm öğrencilere tek tip kıyafet giydirilmiş olur.

Farklı kıyafet giyiminde markaya özenti duyulur gerekçesi de yersiz. Çünkü cadde ve sokakta, çarşı pazarda farklı farklı markalar giyiliyor. 

Bahçe ve koridorlarda dolaşan birinin öğrenci olup olmadığı da kıyafetle belli olmaz. Çünkü okula girmek isteyen bir yabancı, okul forması satan yerlerden forma alır, üzerine geçirir. Girmek istediği okula bu formayla girer. Çünkü forma satın alınırken sen o okulun öğrencisi misin diye hiçbir firma sormaz. 

Anlatmak istediğim, okulun disiplin ve güvenliği okul formasıyla sağlanamaz. Kahramanmaraş okul saldırısını düzenleyen çocuğun üzerinde de belki okul kıyafeti vardı. Görünen o ki çocukları okul forması adı altında tek tip giyindiriyoruz ama etrafına zarar vermeyen tek tip insan yetiştiremiyoruz.

Okul forması firmaların işine gelir, ailelerin özellikle annelerin işine gelir. 

Ne yapıp ne edip okul kıyafeti uygulamasının son bulmasından yanayım. Çünkü günümüz öğrencileri okul kıyafetini zorla giyiyor. Okullar durmadan kıyafet kontrolü yapıyor. Öğrenci okul kıyafetini çantasında taşıyor, yine giymiyor. Okula gelirken sivil kıyafetle geliyor, sınıf ya da tuvalette kıyafetini değiştirip sınıfa geçiyor, okul çıkışı formayı yine çıkarıp çantasına koyuyor. Okul idaresi ve öğretmenler kıyafet yüzünden sürekli öğrenciyle papaz oluyor. 

Bir diğer husus okul kıyafetleri kış şartlarına çok uygun değil. Çoğu öğrenci okul formasının üzerine başka şeyler giyiyor. Çünkü üşüyor. Hani forman dediğin zaman gömleğin ya da kazağın altındaki formayı gösteriyor. Kışın iç kıyafet gibi giyilen okul formasının ne anlamı var? 

Anlaşılan o ki okul, bahçe, koridor ve sınıflarda tek tip görünümlü kıyafet, görüntü güzelliği veriyor. Bu biz büyüklerin hoşuna gidiyor. Yalnız okullardaki sorun tek tip kıyafetten daha büyük. Dış görünüşü bırakıp içe yönelmemiz lazım. Görüntü güzelliğinden ziyade huy güzelliğine ağırlık vermemiz lazım. Çünkü her bir öğrencinin içi ayrı bir dünya. Okul güvenliği için okul, aile, rehberlik servisi, çocuk psikiyatrisi, polis, kısaca iç ve dış paydaşlar koordineli bir şekilde çalışmalı. Suça meyilli, problemli, kendine ve çevresine zarar verecek potansiyeli barındıran öğrencilerin belirlenip bunlarla ilgili yol haritası bulunmalı. Nasihat, uyarı, ceza dinlemeyen, tedaviyi kabul etmeyen, okulun huzurunu bozmaya devam edenlerin sınıf kademesine bakılmaksızın okulla ve örgün eğitimle ilişiği kesilmeli. Zorunlu eğitim yaşı ve kademeleri gözden geçirilmeli. Sınıf geçme zorlaştırılmalı. Eleme usulü yeniden gelmeli. Lise kademesi isteğe bağlı olmalı. Eski adı endüstri meslek lisesi olan liseleri MESEM'lere dönüştürerek MESEM'ler yaygınlaştırılmalı.

Problemli öğrencinin okulla ilişiğinin kesilmesi; anne baba, okul, MEM, MEB, çocuk psikolojisi bölümünün imzasıyla olmalı. Sorumluluk ve yetki sadece okulda olmamalı. Çünkü sorumluluğun okulda olduğu durumlarda öğrenci örgün eğitimin dışına çıkarıldıktan sonra da okula düşmanlık besleyebiliyor. 

Okul güvenliği adına okullarda sabah içtimasında tüm öğrencilerin üst başının ve çantasının aranması uygulamasından da bir an evvel vazgeçilmelidir. Çünkü bu uygulama tüm öğrencileri potansiyel suçlu görme şeklinde anlaşılabilir. 

23 Nisan 2026 Perşembe

Havanız Batsın!

Fî tarihinde okul müdürleri toplantısı yapıldı. Toplantı sonrasında gözde liselerde görev yapan okul müdürleri ayaküstü bir araya gelip laflamaya başladılar. Ben de yanlarından geçiyordum. Bir tanesi, "Arkadaşlar, bana bir ilkokul müdürünü muhakkik olarak vermişler. Hiç olacak şey mi bu? Bari bir lise müdürünü görevlendirselerdi. Buna niye dikkat etmiyorlar?" diyerek dert yandı. Diğer gözde okul müdürleri de bu okul müdürüne destek verdiler. "Olmaz böyle. Söyleyelim de bir daha verilmesin" dediler.

Kulak misafiri olduğum bu konuşma garibime gitti. Bir tanesine nazım geçerdi. Diğerlerinin de duyacağı şekilde ona dedim ki hocam, tamam gözde lisenin müdürüsünüz. Bu şehirde muhakkik görevlendirilirken alfabetik sıraya göre okul müdürlerine görev verildiğini en iyi siz bilirsiniz. Muhakkik görevi verilen ilkokul müdürünün de bu angarya işten çok memnun olduğunu sanmıyorum. Sonra ilkokul müdürü de müdür, siz de müdürsünüz. Gözde okul müdürüyüz diye ilkokul müdürünün muhakkikliğini küçümsemeniz doğru değil. Suçu işleyin. Sonra da ifademi almak için ilkokul müdürünü istemiyorum. Beni soruşturacak en az lise müdürü olmalı diyorsunuz. Havanız kime? Havanız batsın e mi! Madem öyle, soruşturmalık iş yapmayacaksınız dedim. "Beğenmeme değil de bizim mevzuatı bilmez diye böyle düşündüm” dedi. İyi de siz ilkokul müdürüne muhakkik görevlendirildiğiniz zaman onların mevzuatını biliyor musunuz? Okuyup öğreniyorsunuz. Onlar da sizi inceleme ve soruşturmaya gelirken okuyup gelecekler dedim. Gülüştük. Sonra yanlarından uzaklaştım.

Gözde müdürlerim, ne güzel konu bulmuşlar. Aralarında dertleniyorlardı. Varıp dertlerine ortak olacağım yerde gördüğünüz gibi sulandırdım. Ne edersiniz ki sulandırmak benim işim.

Bu anekdot, oğluyla ilgili delilleri kararttığı iddia edilen dönemin Tunceli Valisinin, "Ben Valiyim. Polise ifade vermem" dediği basına yansıyınca aklıma geldi. Belli ki Vali daha önce emrinde çalışan polislerin ifade almasını kendine yani makamına yedirememiş. Cinayetle ilgili birçok delili örtbas etmekle suçlanıyor. Ne idim ne oldum. Tüm bunları ben niye yedim. Makam ve yetkimi kötüye kullandım. Halkın karşısına nasıl çıkacağım" utancı ve endişesi yaşayacağı yerde "Ben Valiyim" diyor. Yargılanıp mahkumiyet alıncaya kadar hakkındaki iddialar yenilir yutulur türden olmasa da Vali masumdur. Vali tüm iddia edilenleri yaptı mı, iftiraya mı kurban gidiyor bilemem. Bunu ancak adil bir yargılama sonrasında öğreneceğiz.

Beni asıl düşündüren, bizim gözde okul müdürlerinin ilkokul müdürünün muhakkik olarak görevlendirmesini garipsedikleri gibi dönemin Valisinin de polise ifade vermekten kaçınması. Bu durum sadece okul müdürlerinden ve Validen ibaret değil, bir zaman asker de bu haleyi ruhiye içindeydi. "Yok beni polis alamaz, hayır ben polise ifade vermem, beni sivil mahkemeler yargılayamaz" dediler durdular. Bu durumu kabullenemeseler de geldikleri nokta itibariyle asker bu tür söylemden vazgeçti.

Okul müdürleri, dönemin Valisi ve askerlere dair verdiğim örneklerden anlaşılıyor ki bu meslek grupları makamlarını çok önemsemişler, makamlarını herkesin isteyip de ulaşamayacağı yer sanmışlar ve havaya girmişler. Daha alt statüdekilerin ifade almasını kabullenemiyorlar. Sahi bu hava neyin havası, neyin kafası?

Antrparantez söyleyeyim. Tüm okul müdürleri, askerler ve valiler aynı havaya sahipler demiyorum. İçlerinde mütevazı olanlar çok. Bir de havaya girenler sadece bu meslek gruplarından ibaret olmasa gerek.

Okul müdürlerini ve askeri bir tarafa bırakıyorum. Dönemin Valisi üzerinden birkaç kelam edeyim. Mübarek, madem statüne bu derece önem veriyorsun. O halde ne diye makam ve yetkini kötüye kullandın? Leke getirdin? Delilleri karartmasaydın, kimse seni ifadeye çağırmaz. Üstelik bir dönem Valilik yapsan da halihazırda merkez valisisin. Yani bankamatik memurusun. Yerin yok, yurdun yok, mesain yok, yetkin yok. Devlet sana başmüfettiş statüsü vererek kızağa çekmiş, yattığın yerden maaş ve özlük haklarını alıyorsun. Bundan da geçtim, hakkında isnat edilen suçlar dolayısıyla Vali değilsin, bir zanlısın. Bu suçlardan kurtulmaya bak. Zira adil bir yargılama sonucu suçlu bulunursan geçmiş valiliğin seni kurtaramaz.

Birkaç cümle de bu aşamadan sonra yapılması gerekeni söyleyeyim. Eğer bu Vali’nin, makamını kötüye kullanarak delilleri kararttığı tespit edilirse daha önce yaptığı Valilikler yok hükmünde olmalıdır. Delil karartmak için devletin tüm imkanlarını seferber ettiğinden dolayı uğrattığı maddi ve manevi zarar kendinden güncel ve yasal faiziyle birlikte geri alınmalıdır. Vali olarak emekli edilmemelidir. Normal bir memur gibi emekliliği hak etmelidir. Sadece delil karartmaya değil, cinayetin ortağı olarak da ceza almalıdır. Verilecek ceza, normal vatandaşın cezası gibi olmamalıdır. Makam ve yetkisini kötüye kullandığı için katmerli ceza almalıdır. Aldığı ceza, devlette üst düzey görev yapıp da ahbap çavuş ilişkisi içerisine girecek herkese emsal ve ibret olmalıdır. Çünkü mühim olan, yetkiyi olası kötüye kullanımların önüne geçmek olmalıdır.

Son söz, okul müdürü de olabiliriz, subay da olabiliriz, Vali de olabiliriz. Önemli olan önce adam olmak olmalıdır. Öyle ya sana baban dahil herkes, “Vali olamazsın” demedi ki. Önce adam ol adam.

22 Nisan 2026 Çarşamba

Birbirinin Aynısının Ta Kendisi İki Kulüp

FB ve GS'yi ezeli rakip biliriz. Biri diğerinin olmasını ve onmasını istemez. Birbirleriyle düşman gibiler. Birbirlerini çekemezler deriz.

Hep böyle gördük, hep böyle bildik.

Şimdi düşünüyorum da iki kulübü de yanlış tanımışız. 

Meğer birbirilerinin tıpatıp aynısının benzerinin ta kendisiymiş.

Bunu 2025 sezonunda daha iyi anladık.

İkisi de bu sene sen şampiyon ol diye birbirlerine altın tepsi içerisinde şampiyonluğu sundular. 

Olurdu, olmazdı. Hayır, sen ol dediler hep. 

Biri yenildiyse öbürü de yenildi. 

Biri berabere kaldıysa diğeri de berabere kaldı. 

Biri yendiyse, diğeri de yendi. 

Meğer birbirlerine karşı ne kadar centilmen ne kadar hasbi ne kadar diğergam ne kadar dost ne kadar birbirlerini taklit eden ne kadar birbirlerini seven kulüp imişler. 

Lig böyle de Ziraat Türkiye Kupası farklı mı?

Biri bir gün önce çeyrek final maçında Konya'ya 1-0 yenilerek kupaya veda ederken, GS geri durur mu? Merak etme bir gün sonra ben gereğini yaparım. Sen Türkiye kupasında yoksan ben de yokum, anca beraber kanca beraber. Üstelik sen deplasmanda veda ettim, bense sahanda üstelik bir fazla gol yerim deyip Gençlerbirliği'ne 2-0 yenilerek biriz, beraberiz. Senin üzüntün, benim üzüntüm, senin sevincin, benim sevincim, sana gülenler bana da gülsün, sen gülünç olacaksın da ben bundan geri mi kalacağım dedi.

Durum aynen böyle. 

Bakmayın Filistin-İsrail gibi göründüklerine. 

Meğer her iki kulüp de rakibiz hem ezeli diyerek yıllar yılı bizi ayakta uyutmuşlar da her konuda olduğu gibi bizim bundan da haberimiz yokmuş.

Ne diyelim, alacakları olsun! 

Bu vesileyle adları büyük FB ve GS'yi kupada saf dışı bırakan Konyaspor ve Gençlerbirliği'ni tebrik etmek lazım. 

Problemleri Azaltmanın ve Çözmenin Yolu

Türkiye'nin çözüm bekleyen sorunları çoktur. Çöz çöz bitmiyor. Bu sorunların bitmesini beklersek ömür biter, kıyamet kopar, bu sorunlar yine bitmez.

Bitmeyen sorunlar da insan mahsulü. İnsanlar sorun üretiyor diye eli kolu bağlayacak halimiz yok.

Bu durumda ne yapmalı? Sorunların hepsini çözemesek de sorunları azaltabiliriz. Mesela mahkemelerin işi çok yoğun. Çünkü her işimiz mahkemeyle.

Yargılamalar uzun sürüyor, mahkumiyetler oluyor, hapishaneler kısa zamanda hınca hınç doluyor. Meclis hapishaneleri boşaltmak için infaz yasasında değişiklik yapıp bir kısmını salıyor ama suç işleyen o kadar çok ki boşalan cezaevleri birden doluyor.

Mahkemelerin iş yükünü artıran problemlerden biri de bazı belediyelerdeki yolsuzluklar, irtikap, rüşvet, ihaleye fesat karışma vs.

Bu sorunun çözümü çok basit. Çünkü yolsuzluk yapan belediyelere bakınca, çoğunluğunun muhalif partilerden olduğu görülecektir. Tüm belediyeler iktidarda olan partiden olsa yolsuzluk olur mu? Olmaz. İşte size çözüm.

Mahkemelerin iş yükünü azaltmak için siyasi partiler yasasında bir değişiklik yaparak mahalli seçimleri kaldırabiliriz. Sadece genel seçim yapılır. Seçime giren her parti hem vekil hem Cumhurbaşkanı hem de belediye başkan adayını belirler. Türkiye genelinde seçimlerde en yüksek oyu alan parti iktidar olur. Cumhurbaşkanı, vekiller ve belediye başkanları bu partiden seçilmiş olur. Böylece ülkede tepeden tırnağa tek parti iktidarı olur. Farklı partiden vekil ve belediye başkanı olmaz. Tüm başkanlar aynı partiden olursa, sorarım size, belediyelerde ve bu ülkede yolsuzluk olur mu? Olmaz. Yolsuzluk olmayınca gözaltı, iddianame olur mu olmaz? Yani mahkemeye iş düşmeyince hakim ve savcılar işsizlikten avucunu yalar. Suç işleyen olmadığı için polislere pek iş düşmez. Belediyeler tertemiz olunca belediye başkanları hizmetten hizmete koşar. O şehrin çözülmedik hiçbir sorunu kalmaz.

Burada mahalli seçimleri kaldırınca muhtarlık ne olacak denebilir. Bu vesileyle muhtarlıklar da kalkar. Muhtarsız olmaz denirse, iktidar olan partinin işaret ettiği kişiye ya da gösterdiği adaya muhtarlık mührü verilir. Partili muhtar olmaz demeyin. Partili Cumhurbaşkanı olur da partili muhtar olmaz mı?

Kadına istismar, kayıp ve cinayetler ne olacak diyebilirsiniz. İstismara uğrayan üst düzey birinin çocuğu ise sonuna kadar gidilir. İstismar eden ve öldüren üst düzey bir bürokratın çocuğu ise bu çocuklara dokunulmaz. Bunun için ayrıca delil karartmaya gerek yok. Varsın babasının sağlığında yapsın bunları. Üstelik yakışır da. Öyle ya koskoca bürokratın çocuğu yargılanıp içeri mi girsin?

Tüm meselelerimiz verdiğim bu iki örnek üzerinden çözüme kavuşursa çözülmedik meselemiz kalmaz. İnanın bu ülkeyi o zaman kimse tutamaz. Tek endişem, ülke elimizden uçar gider. O yüzden elimizle sıkı tutmamız gerekecek. Bunun için de içimizdeki milliyetçi ruh, vatanseverlik, hamaset ve slogan yeter de artar bile. Bir de herkes bu yazımda olduğu gibi benim gibi hiç olmadığı kadar ciddi olacak. 

21 Nisan 2026 Salı

Aha Bir Delil Karartan Daha

Kur'an kursunda okurken hocamızın bir sopası vardı. Bu sopadan erkek öğrenciler çok çekti. Çünkü sopa her gün erkeklerin üzerinden geçerdi.

Üzerinde "Aklı başında, beş yaşında" yazılı idi. 

Sopa çok yönlüydü. 

"Yaramazlık yaptın, al sana sopa",

"Dersi veremedin, iyi okuyamadın, al sana sopa".

Sopa kollara vurulurdu. Gömleği sıyırıp bakınca acısından kolda sopanın kıpkırmızı izi olurdu. 

Dayaktan kaçmak mümkün değildi. Nasılsa hocanın önünde ders okuyan meyyit gibiydik. 

Eve gidip hoca dövdü de diyemezsin. Çünkü ev halkı hocanın vurduğu yerde gül bitmesini bekliyordu. 

Bazen sırasında otururken sağa sola bakan da sopadan nasibini alırdı. Sopa bir atılır, kafaya mı gelir, göze mi? Şansına artık. 

Hiç dövecek bir ortam olmazsa, hoca kendi eline vururdu. 

Olmayacak böyle. Bu deynekten kurtulmamız lazım deyip bir hafta sonu, bir iki arkadaşla birlikte kursa girdik. Sopayı alıp ya kırdık ya da yaktık. Bu eylemin hem fikir babasıyım hem de failiyim. 

Pazartesi, bilerek kurs hocasından sonra derse geldim. Sınıfın yarısı kız yarısı da erkekti. Erkekler yoktu sınıfta. Selam verip hocanın yanına vardım. Selamımı aldıktan sonra "Arkadaşların yan sınıfta. Deynek yok. Yanlarına git, onları bir sorgula" dedi. Ben de arkadaşların yanına gidip hanginiz kırdı, söyleyin dedim. İçlerinde benim kırdığımı bilen olduğu halde sen kırdın, bize niye soruyorsun demedi. Ardından hocaya geldim. Sopayı kıran belli değil dedim. Sonra arkadaşlar da sınıfa geldiler. 

Bizim sopadan kurtulma sevincimiz uzun sürmedi. Çünkü hoca bir arkadaşı görevlendirdi. Git, ağaçtan bir sopa kes gel dedi. O arkadaş da az sonra bir sopayla geldi. Sopa gelince biz üzülürken hocanın sevincine diyecek yoktu. Çünkü sopa ve dayak hocanın yaşam sevinci idi. 

Küçüklüğümde başımızdan geçen bu anekdotu anlatmanın sebebi, Gülistan Doku cinayeti dosyasındaki delilleri karartan, dönemin valisinden önce bendim. Yani validen önce delil karartmayı ben yaptım. Çünkü sopayı kıran olmama rağmen sopadan haberi olmayan masumları ben sorguladım. Valinin karartması yani foyası altı yıl sonra ortaya çıkarken benim foyam ise 1977 yılından beri hala ortaya çıkarılamadı. İtirafsa itiraf. Bunun bilinmesini istiyorum. Bakmayın, dönemin Valisi kadar gündem olmadığıma. Beni üzen de bu. 

Gülistan Doku Olayının Düşündürdükleri

Altı yılın ardından Gülistan Doku dosyasının raflardan indirilmesi, kayıtlara kayıp olarak giren kişinin maktule dönüşmesi, çok sayıda gözaltı kararı verilmesi sevindirici olduğu kadar düşündürücü.

Sevindirici olan, gecikmiş de olsa adaletin tecelli edecek olması, ailenin bir nebze de olsa sorumlular bulundu, cezalarını çekecek diye teselli bulması.

Manidar olan ise bu olayın niçin altı sene önce çözülemediği, niçin bu kadar beklendiği, 

Bu olayın hızlanması ve çözüme gidecek olması Başsavcı'nın bir eseri mi?

Diyelim ki Başsavcı'nın iradesiyle bu olay çözüme yakın. Ya diğer çözüm bekleyen faili meçhuller ne olacak? Bunların ortaya çıkması için böyle savcılar mı gerek?

Bana göre bu olayı hızlandıran ve çözüme götürecek olan, siyasi iradenin bu olayla ilgili start vermesi. Siyasi irade bu olayı çözün emrini verince gördüğümüz gibi arkası çorap söküğü gibi geliyor. Şayet siyasi irade güçlü bir irade ortaya koymasaydı, bu kızımız kayıp olarak kalırdı. 

Altı yıl önce irade ortaya koymayan siyasi irade bugün niçin olayı çözün, dokunulmazlara dokunun diyor? Öyle zannediyorum, bu olayla birlikte bir partide kartlar yeniden karılıyor. Bir tasfiye durumu söz konusu. Bu operasyonun ucu dönemin Adalet Bakanı'na uzanırsa kimse şaşırmasın.

İnanın, mesele kartların yeniden karılması olmasaydı, bu olay adalet sarayı raflarında kayıp olarak kalacaktı. Kendi ikballeri olmasaydı, kızın ölümü kimsenin umurunda olmazdı. 

20 Nisan 2026 Pazartesi

MEB Bakanı İstifa Etmeli mi?

Önce Şanlıurfa, akabinde Kahramanmaraş’ta meydana gelen okul saldırılarının ardından, bir kesim, “Bakan istifa” demeye başladı. Diğer kesim de “Dik dur, eğilme, bu millet seninle” hastagları açtı.

Normal şartlarda bu ülkede hemen hemen her alanda infiale sebebiyet veren bir olay vuku bulduğunda, siyasi sorumluluk gereği istifa edilmesi taraftarıyım. İlgili kişinin sorumlu olup olmamasına, suçlu olup olmamasına bakmadan istifa müessesesi bu ülkede işlemelidir.

Bir diğer husus da nasıl ki futbol maçlarında bir takım beklemediği bir mağlubiyet aldığı zaman bazı teknik direktörler mağlubiyetin faturasını hakeme çıkarırken, kendine güvenen bazı teknik direktörler, mağlubiyetin sorumluluğunu üstleniyorum açıklamasına yer verirler. Halbuki teknik direktör sahaya 11 futbolcu çıkarmış. Maçtan önce gerekli taktikleri vermiştir. Sahada futbolcular oynuyor. Futbolcular iyi oynamasa bile teknik direktörler mağlubiyetten kendilerine pay çıkarırlar. Futbolda böyle güzel örnekler varken niçin siyaset ve diğer alanlarda da olumsuzluklar vuku bulduğunda sorumluluğu üstlenmek olmasın. Bazen sorumluluk üstlenilir. Bakar ki olumsuzluklar peşi sıra gelmeye devam eder. Son çare istifa ediyorum denerek emaneten oturduğu koltuğu bir başkasına devreder.

Bu genel çerçeveden sonra okul saldırılarının ardından Milli Eğitim Bakanı’nın istifasını istenmesi doğru mu? Açıkçası doğru bulmuyorum. Çünkü bu saldırılarda istifayı gerektiren bir durum söz konusu değildir. Niçin? Çünkü okul saldırısı özellikle Kahramanmaraş saldırısı okul öğrencisi tarafından yapıldı. Öğrencinin çantasının içerisinde tabancayla geleceğini kim kestirebilir? Tüm öğrenciler içinde kitap ve beslenmesi olacak şekilde okula çantasıyla gelir. Bugüne kadar bu çantalar hiç aranıp kontrolden geçmez. Okulun girişinde özel güvenlik olsa bile aranmaz. Çünkü bilinir ki öğrencinin çantasında okul malzemesi olur. Bakmayın, bu saldırılar sonrasında öğrencilerin üst başının ve çantasının arandığına. Yarın bir veli, “Üstünün aranmasından dolayı çocuğum morar yönünden çöktü, psikolojik sıkıntıya girdi” şikayetiyle savcılığa başvursa, büyük ihtimalle öğrencilerin üst baş kontrolü yasaklanır.

Ha bu demek değildir ki öğrencinin okula ne getirdiği hiç kontrol edilmeyecek. Okul disiplin kurulunun alacağı kararla bazen sınıflarda kontrol yapılabilir, şüphelenilen çocuğun üstü başı ve çantası aranabilir.

Kısaca Kahramanmaraş saldırısında okula saldırı içeriden. İçeriden saldırıyı da önceden tespit edip müdahale edebilmek çok zordur. Çünkü hırsız içerideyse kapı kilit tutmaz misali, öğrenci görünümlü saldırganın saldırısını önceden kestirmek mümkün değildir.

Uzatmadan, Kahramanmaraş saldırısında Bakan’ın istifasını gerektirecek bir durum söz konusu değildir.

Okula saldırı dışarıdan olsaydı, o zaman okul girişinde güvenlik tedbiri alınmadığı ve okullara güvenlik verilmediği için Bakan sorumlu tutulabilir, istifaya davet edilebilirdi. Bu durumda Bakan’ın istifası uygun olurdu.

Hülasa, bu olay sonrasında “Bakan istifa”, “Bakan’ın yanındayız” demekten ziyade bundan sonra okullarda iç ve dış saldırı olmaması için bir önerimiz varsa buna dair öneriler sunalım. Çocukların daha güvenilir ortamlarda eğitim ve öğretim yapması için Bakan’dan tedbirler almasını isteyelim. Eksiklikleri, güvenlik zaafını ortaya koyalım. Hiçbir önerimiz yoksa susalım, ölenlerin ve yaralananların acısına ortak olalım. Aynı şekilde Bakan’ın yanındayız demeye de gerek yok. Her bakan gibi Bakan da üzerine düşen görevi yapacak. İstifa ve destek açıklamalarıyla kutuplaşmanın esiri olmayalım. Bu kutuplaşmayı gören saldırıya muhatap olan aileler, inanın, “Biz can derdindeyiz, bunlar ise post derdinde” der. Lütfen kayıkçı kavgamızı az ötede yapalım.

Okul Saldırılarının Ardından

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş illerimizde cereyan eden okul saldırıları devleti ve kurumları harekete geçirdi.

Okullarda güvenlik tedbirleri had safhaya çıkarıldı.

Her okula en az iki polis, polisin yeterli olmadığı yerde gece bekçisi görevlendirildi.

Sabah derse girerken tüm öğrencilerin üstü arandı, çantaları kontrol edildi.

Görünen o ki iki ilimizde vuku bulan menfur olay bize yetti de arttı. Artık yoğurdu üfleyerek yiyoruz.

Alınan bu tedbirler yeterli olur mu? Belki bazıları için caydırıcı olabilir. Ama tüm öğrencilerin girişte üzerinin ve çantasının yoklanması çoğu öğrencinin hoşuna gitmeyebilir. Kendilerinin potansiyel suçlu görüldüğü şeklinde anlaşılabilir ve içlerinde incinen çıkabilir, bazıları psikolojik sorun yaşayabilir.

Yüzlerce öğrencinin her sabah üstünün aranması zaman kaybına sebebiyet verebilir. Bu da ilk ders saatinin yarısının geçmesi demektir.

Tedbirler ve alınan güvenlik önlemleri ne kadar faydalı olacak, bunu zaman gösterecek. Temenni ederiz ki Kahramanmaraş saldırısı dışında okullarımız böyle menfur bir olayla bir daha karşılaşmaz.

Şu var ki okullarımızın çoğu Nasrettin Hoca'nın türbesi gibi. Kapı kapalı olsa da ihata duvarlarında atlayabilme durumu var. Birden fazla giriş ve çıkışı olan yerler var. Okul öğrencisi olduğu halde okula, öğrencilere zarar vermeyi düşünen bir öğrenci isterse bunu bir şekilde gerçekleştirebilir.

Yalnız bu iki okul saldırısı özel okullara yönelmeyi biraz artıracak. Okul saldırıları yola dehşete kapılan ve imkanı biraz yerinde olan anne ve babaların, daha güvenli diye özel okulları tercih edeceğini düşünüyorum.

Bir diğer husus da bekçi veya polisin her gün okulda nöbet tutması uzun vadede diğer zafiyetleri beraberinde getirecektir. Polis ve bekçilerin okullarda çalışarak normalin üzerinde çalışmak suretiyle esas işlerini aksatma durumu söz konusu. Mesela okullarda gündüz görevli olan bekçilerin gece görev yapabilmesi çok zor. Bir de bu şekil taşıma suyla değirmen dönmez. Gidişat, okullara özel güvenlik vermeye doğru gidiyor. Bu da okulların temizlik işini tam oturtamayan devletin ayrıca özel güvenlik görevlendirmesi bütçeye artı yük getirecektir.

Aslında okul ortamlarını daha güvenli yapmanın yolu, her okulun girişine X-Ray cihazlarının konması. Okulun mevcuduna göre birden fazla bu cihaz konabilir. Okula gelen öğrenci ve ziyaretçiler bu cihazdan geçirilebilir. Böylesi daha güvenli daha kolay olur. İnsan onurunu korumak olur.

X-Ray cihazlarının da bir maliyeti olur ama devlet bir defa masraf etmiş olur.

Vali'den İyi Bir Senarist Olurmuş!

Eski Tunceli Vali'si ile ilgili iddialar dudak uçuklatan cinsten.

İddialara göre oğlu, Gülistan isimli kız öğrenciye tecavüz etmiş, ardından öldürmüş.

İlginçlik bundan sonra başlıyor. Vali suçlu oğlunu koruma işini üstleniyor. Bunun için önce kıza dair ne kadar iz varsa onları karartıyor. Sim kartındaki bilgileri, hastane kayıtlarını, mobesa görüntülerini sildiriyor.

Bu kadarla yetiniyorum. Gülistan Doku'nun ailesini köprüye götürerek "Çocuğunuz intihar etti. Bu barajda onun cesedini size teslim edeceğim" diyor. Barajda hummalı bir çalışma başlatıyor. Ceset arama işi 220 gün sürüyor. Suyun altına dalgıçlar indiriyor. Kendisi de gemiye binerek yanındaki dalgıçlar suya atlarken hummalı çalışmayı videoya aldırarak bunu kamuoyuna paylaşıyor. Barajı iki defa boşalttırıyor.

Kısaca dönemin Valisi tecavüzcü katil oğlunu kurtarmak ve onu korumak için her türlü delili karartıyor. Aileye süretihaktan görünüyor. Kız intihar etmediği halde intihar etti açıklaması yaparak cesedi yanlış yerde aratıyor. Tüm bunları devletin imkanlarını ve yetkisini kullanarak yaptırıyor.

Vali'nin bu çabası sonuç veriyor. Tecavüze uğrayıp öldürülen Gülistan Doku, dosyaya kayıp olarak yazılıyor. Böylece oğlu ve suç ortakları olayın ardından altı sene geçmesine rağmen toplum içinde masum görüntüsüyle dolaşıyorlar.

Altı yılın ardından gelen itiraflar dosyanın seyrini değiştirdi. Bunun sonucunda başta Vali ve oğlu olmak üzere 10'un üzerinde gözaltı kararı verildi. Bundan sonra iddianamenin hazırlanması ve yargılanması süreci başlayacak. Umarım suçlu olanlar cezasını tam alır.

Bu olayda şimdilerde merkez Valisi olan dönemin Vali'si dikkatimi çekti. Vali'nin oğlunu koruma adına yaptıklarını görünce dedim ki Vali yanlış meslek seçmiş. Vali'den iyi bir senarist olurmuş. Çünkü Vali'nin oğlunu koruma adına yaptıkları şeytanın dahi aklına gelmeyecek orijinal şeyler.

Yazdığı senaryo beyaz perdeye uyarlanır. Senaryodan dolayı film kapalı gişe rekorları kırardı. Senarist de bundan payını alır, paraya para demez, kısa yoldan köşeyi dönerdi. Yazdığı bu senaryodan dolayı ceza alıp hapse girmezdi. Bey gibi yaşar giderdi.

19 Nisan 2026 Pazar

Adalete Susamışlık

Dosyanın kapanmasına ramak kala, Gülistan Doku dosyasının yeniden açılmasıyla birlikte toplanan yeni deliller, dosyanın seyrini değiştirdi. Cinayete adı karışan kişiler ve delilleri karartanlar bir bir gözaltına alındı.

Burada, dosyayı yeniden raflardan indirip delil toplayan ilin Cumhuriyet Başsavcısı takdiri hak ediyor. Umarım ki tüm Cumhuriyet savcılarımız, ucu kime dokunursa dokunsun, tüm dosyalarda aynı irade, kararlılık ve titizliği gösterir.

Buna ihtiyacımız var. Çünkü adaletten başka çıkış yolumuz yok. Millet olarak adalete o kadar susadık ki Tunceli Başsavcısı'nın gönüllerde taht kurması da bu susamışlık ve özlemin bir göstergesidir.

Zaten adalete susamazsak, geçmişte adliyeler hep adalet dağıtmış olsaydı, Başsavcı'nın adalet yerini bulsun diye bu yaptığı, bu kadar gündeme gelmeyecek ve kahraman ilan edilmeyecekti. Umarım Ebru Başsavcı'nın adalet ortaya çıksın, suçlular cezasını çeksin iradesinin arkası gelir. Böylece toplum olarak adalete güvenimiz tam olur. Ki gönüllerde taht kuran Ebru Hanım bunun kapısını araladı. Diğer hakim ve savcılar da aynı şekil gönüllerde taht kurmak ve vicdanlarını rahatlatmak için aynı yolun yolcusu olurlar ve aralanan adalet kapısını iyice açarlar. Eğer böyle olursa şeriatın kestiği parmak acımaz sözü fiilen uygulanmış olur, suç işleyenler cezaya razı olur, toplum nezdinde her geçen gün azalan adalete güven, güven yönünde zirve yapar. Böylece topluma huzur gelir. Mahkemeye yolu düşenin gözü arkada kalmaz.

Zaten öyleydi. Mahkemelerimiz adalet dağıtıyordu demeyelim. Şayet öyle olsaydı, Gülistan Doku dosyası altı yıl boyunca karartılmazdı.

Aradan altı yıl geçse de geciken adalet, adalet olmasa da yeni ve güzel şeylerin başlangıcı olması hasebiyle bu ışık önemli.

Yalnız adalete güvenin yeniden tesisi Ebru Hanımlara yani kişilere bağlı kalmamalı. O cübbeyi hangi dönemde kim giyerse giysin, hepsi aynı işlevi yerine getirmeli.

Böyle olması için siyasi iradenin güçlü bir irade ortaya koyması, hakim ve savcılara açık çek vermesi gerekir.

Bir de adaleti yanıltmak ve birilerini korumak amacıyla delilleri karartanlara, makamını ve makamın imkanlarını kendi süfli emellerine alet edenlere, yetkisini kötüye kullananlara, adaletle dalga geçenlere, adaleti geciktirenlere ve delil karartmaya alet olanlara, suçu işleyenlere verilen ceza kadar ceza verilmeli.

Adaletin her daim tesisi için mağdurun mücadele ve azmi de önemli. Bu davanın bu aşamaya gelmesinde Gülistan Doku’nun ailesinin bıkıp usanmadan pes etmemesi de takdire şayan. Hayata küsüp içlerine kapansalardı, bu ülkede adalet olmaz deselerdi, bu dosya kayıp dosyası olarak onanacaktı.

Hasılı, millet olarak çok şey istemiyoruz. Her konuda adalet yerini bulsun istiyoruz. İnanın böyle adalete can kurban. Çünkü adalet tuzdur. Tuz kokmamalı. Çünkü tuzun kokması felaketimiz demektir. 

Başmüfettişlerin Çocuklarıyla İmtihanı*

Okul saldırıları sıcaklığını korurken, 5 Ocak 2020 tarihinde, hakkında kayıp başvurusu yapılan, aylarca devam eden arama sonucunda kayıtlara kayıp olarak giren, 1995 doğumlu Munzur Üniversitesi çocuk gelişimi bölümü öğrencisi Gülistan Doku ile ilgili gelişmeler gündeme oturdu.

Meğer Gülistan Doku kafasına sıkılarak öldürülmüş. Öldürülme gerekçesi olarak da "Çocuğunu aldırmak istememesi" iddia ediliyor.

Genç kızın öldürüldüğünün ortaya çıkmasında ailesinin mücadelesinin etkili olduğu anlaşılıyor. Aile, "Takdiri ilahi böyleymiş, deyip açıklanan kayıp başvurusunu kabul etseydi, Gülistan Doku dosyası yeniden açılmayacak ve kayıp olarak kalacaktı.

Kadına taciz, şiddet ve kadın cinayetleri bu ülkede vakayiadiyeden. Kaç kadının bunlara maruz kaldığını say say bitiremeyiz.

Her taciz her şiddet her cinayet önemli olsa da Gülistan Doku olayını daha önemli kılan, bu cinayetin içinde, dönemin Tunceli Valisi'nin oğlunun olması. Aslında mesele Vali'nin çocuğunun suç işlemesi de değil. Çünkü mesleği ve görevi ne olursa olsun herkesin çocuğu suç işleyebilir, suça karışabilir. Herkes çocuğuyla imtihan olabilir. Bu cinayeti vahim kılan -eğer iddialar doğruysa- Vali'nin delilleri karartması.

Meğer Vali, cinayeti ortaya çıkarmaktan ziyade, oğlunu kurtarmaya yönelmiş: Kızın geçtiği yerlerin mobesalarıyla oynanıyor. Kıza ait sim kartı ve sosyal medya paylaşımları uzman polis marifetiyle sildiriliyor. Kızın hastane kayıtları yok ediliyor. Görünen o ki ilin bürokratları da Vali'nin gözüne girmek amacıyla Vali'nin oğlunu temize çıkarmak için seferber olmuş. Öyle ya mevzubahis olan Vali ve Vali'nin oğlu ise uğruna binlerce Gülistan Doku feda olsun.

İşin garibi, "Kızınızla ilgili en son şu viyadükte sinyal geldi" denip 220 gün boyunca Gülistan barajda arandı. Dalgıçlar atlıyor, baraj boşaltılıyor. Arama ve kurtarmanın başında da dönemin Valisi var. Yani suyun başında Vali var.

6 yıl boyunca bu gerçekler maalesef gizleniyor ve 6 yıl aranın ardından gizlenen gerçekler bir bir ortaya çıkarılıyor ve yeni gerçekler basına veriliyor.

Görünen o ki örtbas edilen bu gerçeğin ortaya çıkarılmasında siyasi iradenin ortaya konması ve başsavcının çabası yadsınamaz. Bu demektir ki gerçeklerin ortaya çıkmasında siyasi iradenin ortaya konması önemli. Bu irade ortaya konmazsa hiçbir gerçek ortaya çıkmaz, tüm faili meçhuller çözülmez.

Vali'ye gelince, vali, "bir ilde devleti ve cumhurbaşkanını temsil eden, o ilin en üst düzey idari amiri" demektir. "İlin genel idaresinden, kamu düzeninin sağlanmasından, güvenliğinden ve kurumlar arası koordinasyondan sorumludur".

Evet, valinin görevi, valiye yüklenen misyon bu iken, Vali ilin güvenliğinden ziyade oğlunun güvenliği görevini yerine getirmiş. Kurumlar arası koordinasyondan sorumlu olması gerekirken tüm kurumları oğlunu temize çıkarmaya seferber etmiş. İlin ilgili kurumları da buna dünden teşne imiş meğer.

Ömrü kaymakamlık yaparak geçmiş ve Tunceli Vali'si olarak görev verilmiş ve halen mülkiye başmüfettişi olan Vali maalesef iyi bir sınav vermemiştir. Oğluna yenik düşmüştür. Devletin emanet ettiği makamı kendi oğlunun emellerine alet ederek görevini kötüye kullanmış. Bu görevi kötüye kullanma sonucunda da 6 yıl önce ortaya çıkması gereken adalet 6 yıl geciktirilmiş. Geciken adalet ne işe yarayacaksa artık.

Vali, keşke oğlunu koruyacağına şeriatın kestiği parmak acımaz deyip oğlunu adalete kendi teslim etseydi. Hatta ilk tokadı oğluna kendi atsaydı. Biz de böyle Valiler de var, iyi ki var derdik. Çünkü ilin güvenliğinden sorumlu olması gerekenden de bu beklenirdi.

Görünen o ki Kahramanmaraş saldırısını düzenleyen çocuğun emniyet başmüfettişi olan babası da bir süre Tunceli Valisi olarak görev yapan ve halen mülkiye başmüfettişi olan baba da evlat kurbanı. İkisi de ve daha niceleri bu şekil evlatlarıyla imtihan olur. Çoğu da bu imtihanı kaybeder.

Vali’nin bu durumu bize ibret olmalı. Bunu pekiştirmek için biraz yabancı film izlememizde fayda var. Çünkü yabancı filmlerde katil, suçlu ve olayın faili hep suyun başında olan çıkar. Film boyunca dümeni elinde tutan, bu suyun başındaki aktörden kimse şüphe etmez. Ama filmin sonunda gerçek ortaya çıkar. Bizim filmlerde ise suçlu, fail ve suçlu, filmi izleyenler tarafından işin başında bilinir. Ama filmin sonuna kadar gerçek ortaya çıkmaz. Durum bu kadar net iken, biz, Nasrettin Hocanın karanlıkta kaybettiği iğnesini aydınlık yerde aradığı gibi suçluyu suç mahallinin uzağında arıyoruz.

*21.04.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Silah Koleksiyonu

Kahramanmaraş'taki okul saldırısını yapan 8.sınıf öğrencinin, babasının emniyet başmüfettişi olduğunu, katliamı babasına ait beş tabanca ve yedi şarjörle gerçekleştirdiğini biliyoruz. Çünkü yazıldı, çizildi, konuşuldu ve yetkili mercilerce açıklandı.

Yine yapılan açıklamalardan ve çocukla ilgili verilen bilgilerden, çocuğun psikolojik sorunlar yaşayan biri olduğu, psikoloğa gittiği, sonradan gitmekten vazgeçtiği de anlaşılıyor.

Emniyet mensubu başmüfettişin normalde yedi tabancasının olduğu da yazıldı, çizildi.

Burada doğru ya da yanlış, yazılıp çizilenlere yer verme gibi bir niyetim yok. Yalnız garibime giden, emniyet başmüfettişi de olsa bir emniyet mensubunda beş ya da yedi tabancanın ne işi var? Kişi emniyet mensubu olunca böyle dilediği kadar silah sahibi olabiliyor mu? Yok mu bunun bir sınırı? Bir tabanca neyine yetmiyor emniyet mensubunun?

Anlaşılan bu başmüfettiş silah koleksiyonu yapıyor? Değilse, bir kişide bu kadar silahın ne işi var? Pul, saat vb. koleksiyon yapanları çok duydum da silah koleksiyonu yapanı bu vesileyle öğrenmiş olduk.

Silahın yüzü soğuk ve görenlere korku salma yönü var. Boş silahı şeytan doldurur deyimine rağmen görünen o ki bu başmüfettiş silahları çok seviyor. Üstelik boşunu değil, dolusunu.

Diyelim ki mesleği gereği farklı özellikteki silahları edinme merakı var. Öyle zannediyorum, çocuğunun problem olduğunu bu baba da biliyor. Ki bu yüzden psikoloğa götürmüş. Bu durumda kendisine ait ve kişiye özel bu silahların psikolojik sorunu olan çocuğunun elinde ne işi var? Çocuğunun ulaşamayacağı ve bulamayacağı korunaklı bir yere niçin koymadı? Diyelim ki bu tabancalar evin bir köşesinde kilitli bir yerdeydi. Kilitli yerden bu tabancalar alındığına göre demek ki çocuk için kilitli yer çocuk oyuncağı gibi bir şey. Zira hırsıza kilit dayanmaz.

Diyelim ki çocuk kilitli ve korunaklı yerden bu tabancaları bir şekil elde etti. Silahlarla şarjörler niçin aynı yerde? Pekala mermileri bir yerde, silahları başka bir yerde saklayabilirdi. Çocuk tabancayı elde etse mermiyi, mermiyi elde etse tabancaları bulamayabilirdi.

Hepsinden geçtim. 14 yaşındaki çocuğu kurumunun atış poligonuna götürerek atış talimi yaptırması yenilir yutulur cinsten bir şey değil. Zira hiç akla makul gelmiyor. Akıl tutulması gibi bir şey bu. Normal şartlarda babanın çocuğuna değil atış talimi, eline tabancayı bile vermemesi gerekirdi. Baba böyle yapmakla adeta "Oğlum, tetiği çektin mi kurşunu boşa harcama. Hedefi vur" talimi yaptırmış.

Haydi baba, gönlü olsun ve merakını gidersin diye çocuğunu emniyetin atış poligonuna götürdü. Merak ettiğim, emniyetin atış poligonları talim yapsınlar diye halka açık yerler mi? Emniyet mensubunun çocuğu da olsa emniyet mensubu dışında birilerinin gelip bu poligonları kullanmaması gerekir. Haydi baba getirdi. Atış poligonundan sorumlu emniyet mensubu buna nasıl izin verir?

Olan oldu, geçen geçti. Yalnız okulunda katliam yapan çocuk kadar silahına sahip çıkmayan, çocuğunu takip etmeyen, bunun için gerekli tedbiri almayan, üstüne üstlük silah talimi yaptıran bu baba da ne kadar iyi niyetli ya da aciz kalsa bile hiç masum değil bence. En azından sorumlu bir baba örneği değil. Geliyorum diyen bu katliamda babanın payı maalesef yadsınamaz.

18 Nisan 2026 Cumartesi

Reklam Yapmayalım*

Şanlıurfa'nın ardından Kahramanmaraş'ta vuku bulan, öğrenciler ve bir öğretmenin ölümü ve yaralı öğrencilerle sonuçlanan okul saldırısı, toplumda büyük bir infiale sebebiyet verdi.

Haliyle toplum olarak üzüntülüyüz. Esas üzüntüyü çeken ise ölen çocukların ailesi, saldırıda yaralanan çocuk ve aileleri. Zira ateş bu evlere düştü. Bu öğrenciler ve aileler yaşadıkları müddetçe bu acıyı derinden hissedecekler.

Olayın olduğu okul öğrencileri, olayın tanıkları, kıl payı ölümden kurtulan o küçücük sabiler yaşadıkları bu süreci kolay kolay üzerlerinden atamayacaklar.

Bu iki okulda görev yapan hizmetli, öğretmen ve idareciler de yaşadıkları bu süreci kolay kolay unutamayacaklar.

Olan oldu, ölen öldü. Bu aşamadan sonra bu süreçten, şu ya da bu şekilde etkilenen; öğrenci, öğretmen ve velilerin rehabilite edilmeleri üzerine kafa yormak gerek.

Unutmaları ve etkilenmemeleri mümkün olmasa da ne yapıp ne edip, olaydan birinci derece etkilenen çocuk, aile, öğretmen ve yöneticilere bu süreci unutturmaya çalışmak lazım. Çünkü öyle de olsa böyle de olsa bu hayat devam edecek onlar için.

Okullarda bir daha böyle menfur olayların olmaması için öğrenci, veli, öğretmen, idareci, anne baba, devlet ve toplum olarak neler yapabiliriz? Bir daha anaların ağlamaması için ne üzerimize düşen görevler nelerdir? Esas bunun üzerine yoğunlaşmak lazım.

Yapmamamız gereken tek şey, Kahramanmaraş'taki katliamı gerçekleştiren çocuk. Bu caniyi gündemden düşürmek gerek. "Çocuk şunu yapmış, bunu yapmış, şöyle öldürülmüş, babası onu atış poligonuna götürmüş, çocuğun profilinde falan okul saldırısını düzenleyen falanın resmi varmış, şunları yazıp paylaşmış, çocuk şöyle bir çocukmuş..." türünden yazı, çizi ve konuşmaların bir faydası yok. Hazırında zararı olur. En azından reklamın kötüsü olmaz türünden gıyabında reklamını yapmış oluruz.

Ne demek istiyorum? Belli ki çocuk içine kapanık, çevresiyle uyumlu olmayan, çevresi ve arkadaşları tarafından dışlanma sendromu yaşayan, kendisine ve çevresine zarar verme potansiyelini taşıyan; ailesiyle problemli, okuluyla ve okul arkadaşlarıyla sorunlu ve hep sorun olan biri.

Normal hareketleri sergilemediği için dışlanma psikolojisi yaşayan çocuk ve kişilerin haletiruhiyesi farklı olur. Bu tipler "Ben deli miyim" diye tedavi de kabul etmez. Ne yapıp ne edip eli kelepçeli hastanede tutulmalı bu tiplerin. Okula gönderilmekten ziyade hastanede tedavi altına alınması gereken bir tipin topluma kazandırılsın diye okulda tutulmasının acı faturasını hep birlikte gördük.

Elbette bu çocuk ve çevresine zarar verme potansiyeli olanlar uzmanları tarafından masaya yatırılmalı. Acı sonla karşılaşmamak için çözüm önerilerini bulmalılar. Bu da kapalı kapılar ardında olmalı. Bu çocuk üzerinden TV, Youtube, sosyal medya ve sanal alemde konuşmak, yazışmak ve paylaşım yapmak reklamdan başka bir şey değildir. Çünkü psikolojik sorun yaşayan sadece bu çocuk değil. Bu çocuk gibi aynı hayat ve sendromu yaşayan nice çocuk ve gençler vardır bu ülkede. Bu çocuk hakkında bu kadar konuşup adından söz etmek, bu tip hasta ruhlu çocuk ve gençleri harekete geçirebilir. Çünkü bu tipler, "Varlığımızı hissetmeyen ve bizi dışlayan çevremize zarar vererek adımızdan söz ettirebiliriz. Bu çocuk da bunun örneği" payı çıkarabilir bu reklamlardan. Kısaca, hazırında eşeğin aklına karpuz getirmeyelim derim.

*19.04.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

17 Nisan 2026 Cuma

Slovenya'da Bir Meslek Lisesi

Eski okulumda 1,5 yıl birlikte çalıştığım bir müdür yardımcısı, milli eğitimden bir ekiple Slovenya'ya gidip gelmişti.

Proje kapsamında bir meslek lisesini ziyaret etmişler. Derslere girmişler, okul ve öğrencileri gözlemlemişler. 

Dönüşte gördüklerini bizimle paylaşmıştı. Aradan epey bir zaman geçti. Aklımda kaldığı kadarıyla gözlemleri şöyle idi:

"Bir meslek lisesi idi gittiğimiz okul. 

Servisle gelen öğrenci görmedim. Herkes yürüyerek okula geliyor. 

Teneffüsler beşer dakika. 

Bahçe dışına çıkan öğrenci görmedim. 

Sigara içen öğrenciye rastlamadım. 

Sınıf kapıları otomatik. Beş dakikalık teneffüs biter bitmez kapı otomatik kapanıyor. Kapı kapandıktan sonra geciken öğrenci olsa bile açılmıyor. 

Kapılarda yüz okuma sistemi var. Öğrenci sınıfa girerken aynı zamanda dersin yoklaması da yüz okuma yoluyla alınıyor. 

Beş dakika dolar dolmaz geciken öğrenci olursa öğrencinin velisine aynı anda, "Çocuğunuz üçüncü ders saatine girmemiştir" mesajı gidiyormuş. 

Yoklama, yüz okumayla alınınca ve kapı otomatik kapanınca teneffüsler beş dakika olmasına rağmen derse geciken öğrenci görmedim. 

En son öğretmen kartla sınıfa giriyor.

Öğretmenin masasında öğretmenin konu yazacağı sınıf defteri yok. Öğretmen yoklama da almıyor. Hemen derse başlıyor". 

Sınav sistemlerinden de bahsetmişti. Bizden çok farklı sistemlerinin olduğu aklımda kaldı. 

Hatırlatmak için Slovenya hakkında kısa bilgi vereyim: Coğrafi olarak Orta Avrupa ülkesi olsa da Balkan ülkesi sayılır. 1991 yılında Yugoslavya'dan ayrılarak bağımsız olan bir ülke olan Slovenya 2004 yılında AB'ye girmiştir. Ülke dağlık ve ormanlık. 2 milyon civarında bir nüfusa sahip. 

35 yıllık geçmiş olan bir ülkenin bu kadar kısa bir zaman diliminde eğitim ve öğretimde bu derece disiplini sağlaması, yabancı dil sınavından geçmek için Avrupa'dan gelen bir heyetin sınav yapması, yoklama ve sınıf defterini kaldırması, beş dakikalık teneffüsü öğrenciler geç gelmeyecek şekilde oturtması dikkate değer yönleri. Zaten gidip gelen arkadaş da hayranlığını ifade etmekten kaçınmamıştı.

Hepsini geçtim. Beş dakikalık teneffüs zamana riayet ve zamanla yarışma yönünden takdire şayan. Slovenya bu kadar kısa zamanla öğrencilere disiplin kazandırıyor. Bizim ülkemizde yüz okuma ile yoklamanın alındığı, yoklamanın otomatik alındığı okul var mı bilmiyorum. Bildiğim, beş dakikalık teneffüsü on dakikaya, on dakikalık teneffüsü on beş dakikaya çıkarmada üstümüze yoktur. Çünkü zamana riayet diye bir derdimiz yok. Derdi olana da "Beş dakikalık teneffüs yeter mi" diyerek mazeret beyan ederiz. 

Okullarımız fiziki şartlar yönünden çok iyi. Bunun ötesine geçmemiz gerekir. Yüz okuma sistemi bizim okullarımıza da gelmeli. Öğrenci hem okula girerken hem sınıfa girerken yüz okuma ile tanınmalı ve yoklama bu yolla alınmalı. İlaveten girişlerde X-Ray cihazları okulların güvenliği bakımından acil ve elzemdir. 

Doğu ile Batı Arasındaki Zihniyet Farkı

İngiltere Başbakan Yardımcısı Angela Rayner, engelli çocuğu adına ev alırken eksik vergi ödediği ortaya çıkınca istifa etti.

Fransa Bütçe Bakanı Joreme Cahuzac, İsviçre bankalarında 600 bin avro parası bulunduğu ortaya çıkınca istifa etti.

Avusturya Başbakanı Sebastian Kurz, kamu parasıyla anket yaptırmak, rüşvetle medyaya haber yaptırmak, yakın arkadaşını işe almak gibi suçlamaların ardından istifa etti.

Kovit döneminde İngiltere Başbakanı Boris Jonshon, evinde parti yaptığı ortaya çıkınca istifa etti.

Fransa Başbakanı François Fillon eşini ve çocuklarını hayali danışmanlık kadrosuyla çalışıyor gibi gösterdiği ortaya çıkınca cumhurbaşkanlığı adaylığından çekildi.

İngiltere Enerji Bakanı Chris Huhne hız sınırını aştığı için alacağı trafik cezasını eşinin üstlenmesini sağladığı ortaya çıkınca istifa etti.

İngiltere İçişleri Bakanı David Blunkett, sevgilisinin vize işlemlerini hızlandırmak için makamını kullandığı ortaya çıkınca istifa etti.

Almanya Savunma Bakanı Karl T. Gutenberg, doktora tezinde intihal yaptığı ortaya çıkınca istifa etti.

İsveç Başbakan Yardımcısı Mona Sahlin, devletin kredi kartıyla iki paket çikolata ve çocuk bezi aldığı ortaya çıkınca istifa etti.

Yukarıdaki bilgileri Fatih Selek isimli kişinin videosundan aldım.

Görüleceği üzere Batı’da istifa mekanizması işliyor. En ufak bir suçlama ve iddiada istifa ediliyor.

İstifa nedenlerine bakınca bize göre bunlar eften püften gerekçeler.

Bizde durum nedir üzerinde durmayacağım. Geçmişten günümüze örnekler vermeyeceğim. Zaten arasak bile kolay kolay örnek bulamayız. Çünkü bizde istifa denen mekanizma, çalışmaz ve işletilmez.

Bizde olup biten şeylerin büyüklüğüne ve küçüklüğüne bakılmaz. Ülke elden gitse bile istifa düşünülmez. Sorumluluktan kaçmak olarak değerlendirilir.

Hoş, olup biten nahoş şeylerden dolayı kendimizi sorumlu bile görmeyiz.

Batı’daki sorumlular koltuğa yapışıp kalmazlar. Alın sizin olsun deyip pılısını pırtısı toplayıp giderler. Doğu’da ve bizde ise koltuğa yapışıp kalınır. Çünkü istifa etmek, elimizdeki imkanların uçup gitmesi demektir. İçimizde kaçımız bunu göze alır?

Tüm bunlar Doğu ile Batı’nın zihniyet farkını ortaya koyuyor. Belki de bu yüzden iki yakamız bir araya gelmiyor.

15 Nisan 2026 Çarşamba

Okullar Teksas Olmamalı*

Epeydir gündemden uzağım. Ne haber izledim ne de gündemi takip ettim. Haliyle olaylara ve gündeme Fransız’ım. Yarım yamalak haberdar olduğum konular üzerinde de kalem oynatmadım.

Önce Şanlıurfa Siverek'te bir meslek lisesinde, okulun eski öğrencisi, pompalı tüfekle okula gelip 16 kişiyi yaraladı. Ertesi günü Kahramanmaraş'ta bir ortaokulda beş tabancayla okula gelen okulun 8.sınıf öğrencisi de 9 kişiyi öldürdü, 13 kişiyi de yaraladı.

Her iki olayın failleri de getirdikleri silah ve tabancayla intihar etti.

Olayın ardından inceleme ve soruşturmalar başlatıldı. Devlet yetkilileri de olay yerine gitti.

Okullarda meydana gelen bu menfur olaylar üzerine seslerini duyurmak amacıyla eğitim sendikalarının çoğu iş bırakma kararı aldı.

Peşi sıra cereyan eden bu iki olay gündeme oturdu. Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz dedirtti hepimize. Dilerim ki bu iki olay münferit olur ve arkası gelmez ve son olur.

Ölenlere Allah'tan rahmet, ailelerine başsağlığı, yaralılara acil şifalar diliyorum. Bu iki olayın cereyan ettiği okulların öğretmen, öğrenci ve velilerin bu süreci kolayca atlatmasını temenni ediyorum.

Bu konuda ne yazıp çizsek boştur. Çünkü sözün bittiği yerdeyiz. Kalemin değil, silahların konuştuğu yerde konuşmanın ve yazmanın bir gereği yok. Zira mürekkebe kan bulaşmıştır.

Mürekkebe kanın bulaşmasıyla elim yazmaya gitmedi. Hatta "Bugün eylemdeyim. Yazmıyorum" yazıp gazeteye göndererek yazımın bu şekil çıkmasını bile düşündüm. Sonra vazgeçtim. Çünkü önümüzde bir cenaze var, bu cenazenin kaldırılması gerek. Okullar da bizim, ölenler de bizim çocuğumuz ve öğretmenimiz, öldürenler de bizim çocuğumuz.

ABD'de bu tür okul saldırıları pek eksik olmaz. Zaman zaman haberlere konu olur. Görünen o ki okul cinayetlerinde biz de ABD gibi olmaya doğru gidiyoruz. Dilerim ne Teksas oluruz ne de ABD.

Münferit ve son olmasını istediğim bu menfur olay üzerine suçlu arayacak değilim. Okullarda güvenlik zaafı var demeyeceğim. Ki var zaten. Yalnız şu bir gerçek ki öldürdükten sonra intihar etmek suretiyle ölümü göze alan kimseler için ne kadar tedbir alınırsa alınsın, bu şekil gözü dönmüş kişiler, eylemini bir şekilde gerçekleştirebilir. Bu demek değildir ki tedbir alınmasın. Mutlaka tedbir alınmalıdır.

Beni üzen, olayın faillerinin 14 ve 19 yaşında olması. Bu yaşta bu çocuklar nasıl bu hale geliyor, nasıl gözü dönüyor, bunu anlamak zor.

Bana ilginç gelen, 14 yaşındaki çocuğun çantanın içinde beş tabancayla gelmesi. Bu çocuk bu kadar tabancayı nasıl elde etti? Eğer çocuk babasına ait tabancalara bu şekil kolayca ulaşabiliyorsa vay halimize.

Uzatmadan, okulların daha güvenli olması için ne yapılabilir?

Zorunlu eğitim gözden geçirilmeli. Okumak istemeyen, okulda devamlı problem çıkaran, sınıfın altını üstüne getiren, adeta ben okumak istemiyorum diye bağıranları illa mezun edeceğiz, ortaokul ve lise mezunu yapacağız sevdasından vazgeçilmelidir. Zira zorla güzellik olmaz. Oldurmaya kalkarsak da bu şekil acı tablolarla karşı karşıya kalırız.

Hangi okul kademesi olursa olsun, okula girişlerde önleyici ve caydırıcı tedbirler alınmalı. Tek tip okul forması, saç, sakal, bıyık, kısaca kaporta kontrolü sevdasından vazgeçilmeli. Sadede gelmeli. Okulların ihata duvarları herkesin atlayıp girebileceği ve kaçabileceği şekilde olmamalı. Okula tek giriş olmalı. Öğrenci, veli, ziyaretçi ve misafir kontrol ile alınmalı. Her gelen elini, kolunu sallayarak okullara girmemeli. Bu konuda teknolojinin imkanlarından yararlanılmalı. Okul girişlerine caydırıcı olması bakımından güvenlik konabilir. Okula girecek olanın yüz okuması yapılabilir. Çantasında ve üzerinde neyle geçtiğinin tespiti için X-Ray cihazı konabilir. Yüzü okunmayan ve üzerinde yasaklı malzeme olan okul bahçesine girememeli.

Öğretmenin ve okul yönetiminin devam ve devamsızlık için yoklama fişine yazması uygulaması yerine, her sınıf girişine konacak yüz okuma ve otomatik kapı aracılığıyla yoklamanın yapılması uygulamasına geçilmelidir. Bu önerime ne alaka denebilir. Basının yazdığına göre Siverek'teki açık lisede okuyan öğrenci, devamsızlıktan kaldığı için açık liseye gitmiş. Büyük ihtimalle bu öğrenci, devamsızlıktan kalmasının suçlusu olarak okulu gördü. Yüz okuma uygulaması bu mazereti ortadan kaldırır. Derse geç gelmenin de önüne geçer.

Kısaca, okullar herkes için yol geçen hanı olmaktan kurtarılmalı. Okullar, öğrenci ve öğretmen için en güvenilir yerler olmalı. Çocuğunu okula gönderen velinin de gözü arkada kalmamalı...

*16.04.2026 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.