30 Eylül 2019 Pazartesi

Ben Bir Tarafım

"Bitaraf olan bertaraf olur" şeklinde kullanılan bir sözümüz var. Bu söz ile insanlardan taraf olması istenmekte. Şayet tarafsız kalırsa yok olup gideceği kastedilir. Yok olup gitmemek için ben de bir taraf seçtim. Tarafsız değilim yani.

Tarafım; iyi, güzel ve doğrunun yanı. Sözü söyleyene bakmam, sözün kendisine bakarım. Söylediği sözden dolayı bugün tasvip ettiğim kişiyi bir başka gün söylediği başka sözünden ve yaptığından dolayı eleştiririm. Parti taassubum yok. Konuştuklarına ve yaptıklarına bakarım, sandık günü gider, oyumu verir gelirim. Sosyal medyada herhangi bir partiyi övüp yermem. Bir cemaat veya tarikata bir mensubiyetim yok. Hepsine aynı uzaklıktayım. Kimseye karşı baştan bir ön yargım yok. Önce dinler, okur, sonra kararımı veririm. Savunduğum fikir ve görüşlerin doğruluğundan emin değilim. Tek yaptığım doğru bildiğimi savunmaktır. Savunduğum görüşümün yanlış olduğunu fark ettiğim zaman yanlış düşünmüşüm diyerek vazgeçerim. Tek doğrunun kendi doğrularımdan ibaret olmadığını bilirim. Doğrunun, içinde bulunduğum kişilerden oluşmadığını, başka düşüncedeki insanlar arasında da doğru ve dürüst insanların bulunduğunu kabul ederim. Dil sürçmesinden kaynaklanan hatalarından dolayı insanları yerin dibine geçirmem. Onları anlamaya çalışırım. İçinde bulunduğum camia veya siyasi görüş sahipleri bir yanlış yaptıklarında başkasından önce onları ben eleştiririm. Çünkü eleştiri, özellikle yapıcı olanı davayı daha güçlendirir, daha fazla hataların önüne geçer diye düşünürüm.

Kısaca benim tarafım bu. Bu tarafgirliğimden çevremdekiler memnun mu? Maalesef değil. Onlara göre eleştiri yapmamalıyım. Eleştiri yapacaksam da bunu başka yerde dillendirmemeliyim. Başkası memnun mu benden? Başkası da memnun değil benim tuttuğum taraftan. Her iki kesimin de benden istediği, bir tarafta yer alacağım. O taraf doğru-yanlış ne yaparsa daima savunmalıyım. Yani taraflar, tarafları savunmamı istiyor, sözlerini değil. İşte ben bunda yokum. Bundan dolayı da kimseye yaranamıyorum. Bir tasarrufundan dolayı iktidarı övsem iktidar taraftarları beni methediyor, muhalefet taraftarları yeriyor. Muhalefetin bir sözünü tasvip etsem muhalefet taraftarları överken iktidar taraftarları mesafe koyuyor. Yani bu tarafımla ne İsa'ya ne de Musa'ya yaranıyorum.

"Kandıralı! Sen de!"

—Efendim! Ekrem İmamoğlu AFAD toplantısına çağırıldı mı, çağırılmadı mı?
—Ne bileyim ben! Sonra niçin zor soruları bana soruyorsun?
—Bu sorunun neresi zor? Çağırıldı ya da çağırılmadı diyeceksin. Çok mu zor bunu söylemek?
—Taraflar bilir bunu.
—Taraflardan biri çağırılmadım diyor, diğeri çağırdık diyor. Hasılı hangisi doğru söylüyor bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey var, yapılan tartışmalardan bu mesele depremden daha önemli.
—Sadede gelelim. Sana göre belediye başkanı toplantıya davet edilmiş mi, edilmemiş mi? Görüşünü söyle.
—Efendim, beni siyasetin içine çekme. Bu iş benim işim değil. Madem sordun. Bu konuda görüşümü söylemem. Ancak senin için şöyle bir iyilik yapabilirim. Sayın AFAD başkanı iki toplantıya da katılan kişilerden biridir. Onun şahitliğini anlatabilirim sana. Sen oradan çıkar davetin olup olmadığını.
—Merak ettim. Neymiş?
—Habertürk Tv'de yayımlanan Açık ve Net programının sunucusu, AFAD başkanına, Sayın Belediye Başkanının toplantıya çağırılıp çağırılmadığını sordu. Sayın başkan: "Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay başkanlığında perşembe günkü depremin akabinde valilik binasındaki AFAD merkezinde tüm AFAD üyeleriyle birlikte toplandık.  Burada deprem sonrası bir değerlendirme yapıldı. Bu toplantıda Sayın Belediye Başkanı da vardı. Toplantının bitiminde Sayın Oktay "Yarın saat 10.00'da falan yerde tekrar toplanıyoruz. Toplantıya herkes katılıyor ve herkes ciddi bir şekilde hazırlık yaparak gelsin" demiş.
—Bu açıklamaya göre Sayın Başkan bu toplantıya çağrılmış.
—Yorum yapmıyorum ama bunu nereden çıkardın?
—İlk toplantıyı yöneten Sayın Oktay'ın "Yarın saat 10.00'da yapılacak toplantıya herkes katılacak" sözünde geçen "Herkes"ten.
—Pes doğrusu! Nasıl böyle bir kanaate varabiliyorsun. Sayın Başkan herkes mi? Onun bir adı var değil mi?
—Efendim! Toplantıya katılan kişilerden biri de o. Herkesin içine o da girer.
—Katılmıyorum. Burada Sayın Oktay'ın daveti eksik yaptığını düşünüyorum.
—Ya ne diyecekti? Özellikle Sayın Başkan sen de diyemezdi ya...
—Gerekirse diyecekti. En azından "Herkes katılacak" dedikten sonra "Kandıralı! Sen de" diyebilirdi.
—Katılmak istemiyormuş, bahane uyduruyor.
—Ne belli? İlkine katıldım, ikincisine çağrılsaydım, ilkine katıldığım gibi ikincisine de katılırdım, diyor. Demek ki bir anlaşmazlık ya da anlamazlık veya anlamazlıktan gelme söz konusu.
—O zaman ne yapılacak bu durumda?
—Anlayacağı dilden konuşmak.
—Mesela?
—Yukarıda dedim ya "Kandıralı! Sen de" diyebilirdi.
—Kandıralı, ne alaka?
—Çok şey istiyor ve hazıra konmak istiyorsun. Bunu anlamak için "Kandıralı" hikayesini bilmen gerek. Önce hikayeyi öğren, sonrasını anlarsın zaten. Hülasa bu tartışma gösterdi ki başkanın çağırılıp çağrılmaması meselesi depremden daha önemli. Depremden önce bu meseleyi çözmemiz lazım.

En Güzeli ve En Kolayı

Başkasının gözündeki çöpü görmek güzel. Daha güzeli kendi gözündeki merteği görmektir.
Yanlışından dolayı başkasına ayar vermek güzel. Daha güzeli, ilk önce kendisine ayar çekmektir.
Bir konuda güzel konuşmak, kelamı kibar olmak güzel. Daha güzeli, insanın konuştuğunu yapmasıdır. Kâl ehli değil, hâl ehli olmaktır.
Bir başkasını yola getirmeye çalışmak zor. Daha kolayı, insanın kendisini yola getirmesidir.
Bir başkasına öğüt vermek güzel. Çünkü mev'ize-i hasenedir. Daha güzeli, kişinin verdiği bu öğütlerden kendisine pay çıkarmasıdır.
Ele telkin vermek güzel. Önemli olan salkımı yutmamaktır. Salkım yenecekse hep beraber yenmelidir.
Bir başkasını eleştirmek güzel. Daha güzeli bir özeleştiri yapmaktır.
Bağırmak, çağırmak en zoru. Daha kolay olanı meramını nazik ve kibar bir üslup ile anlatmaktır.
Çok konuşmak herkesin işi. Önemli olan yerinde ve zamanında konuşmak ve dinlemeyi de bilmektir.
Öküz öldükten sonra ortaklığı bozmak herkesin işi. Öküzden sonra iletişimi kesmemek, eski ortağı için kapıyı kapatmamak, onun için hayır dilemek ve kapıyı aralık bırakmak en güzeli.
Atama işini ahbap çavuş ilişkisi içinde sürdürmek en zoru. Daha kolayı objektif kriterlere göre alım yapmaktır. Bu şekil alımlarda araya parazitler giremez.
İnsanın gözünü zaman zaman hırs bürür. Böyle durumlarda kutsal değerleri alet etmemek en erdemlice olanıdır.
Kavgan, kırgınlığın başkasının işine yarayacak ve rakiplerini sevindirecekse kavgayı dışa yansıtmamak en güzeli.
İnsan övülmeyi ister, kimsenin eleştiri hoşuna gitmez. Fakat sürekli övgü insana ben neymişim dedirtir ve hatasını perdeler. Bunun en güzel yolu seni övenden ziyade eleştirenlere kulak vermektir.



İsrafı Ağzımıza Almaz Olduk

Referansı din olan, yaşantısını dine göre düzenleyen insanlar, organize olup bir amaç uğrunda bir araya geldiklerinde ülkenin gidişatını eleştirirler, haksızlığın nedenlerini sorgularlar, kendilerine fırsat verildiği takdirde kuracakları adil bir düzen ile ülkeyi nasıl yaşanabilir kılabileceklerini çözüm yollarını söyleyerek bir bir anlatırlardı. Sosyal adalet, adalet, ehliyet, liyakat, hak, hukuk, hakça paylaşım, din ve vicdan özgürlüğü derler. Zinaya, faize, taklitçiliğe, zulme, özgürlüklerin kısıtlanmasına, zulüm düzenine karşı çıkarlar; kamudaki israfa dikkat çekerlerdi. Ekonomiyi nasıl düzelteceklerini anlatır dururlardı.

Milletin özünden çıkıp gelen bu hareketi halk takdir etti. Ama yüzde 10 barajını aşamazlar düşüncesiyle bir kısmı oyunu esirgedi. Siyasette yer alan ve iktidar olan diğer partiler o kadar kötü yönetim gösterdiler ki halk barajı aşamayan partiye barajı aştırdı. Sonra koalisyon ortağı yaptı. Yerleşik düzen onları çalıştırmadı ve partilerini kapattı. İkiye bölünüp farklı kulvarda hareket etmeye başladılar. 2001 krizinden sonra daha güçlü geldiler. Allah var, iyi de çalıştılar ve bu çalışmalarının karşılığı olarak halkın çoğunluğu teveccüh göstererek bu hareketi defalarca iktidara getirdi. Şimdi iktidardan öte devletin kendisi oldu.

Sanırım uzun süre iktidar olmak ve devletin kendisi olmak yaramadı. Partide bir yozlaşma söz konusu. Bu durum yıpranmanın ötesinde bir şey. Nedendir bilinmez, iktidar olmadan önceki ve ilk iktidar olduğu zamanki söylemlerini söylemez oldu. Eskisi gibi adaletten, ehliyetten, liyakattan, haksızlıktan bahsetmiyor. Hele israfı ağzına almaz oldu. Merak ediyorum devlette bugün israf yok mu? Kamuoyunun gözünde israf özellikle belediyeler ve diğer devlet kurumlarında diz boyu. İşin garibi dün kendilerinin dillendirdiği şeyleri bugün başkaları dinlendiriyor. Her şey aklıma gelirdi de yapılan harcamaları israftan ziyade bir ihtiyaç görmeleri. En kötüsü de bu. İsrafı dillendiren insanları da şov yapmakla itham ediyorlar.

İş işten geçmeden bence dünün güzel değerlerini referans alanlar bugün bir kritik yapmaları. Yapılan eleştirilere ani bir refleksle cevap vermemeleri. Acaba bizde bu durum var mı diye düşünmeleri. Kendilerinde böyle bir şey yoksa bile demek ki böyle bir algı var deyip doğrusunu anlatmaları. Yok böyle bir öz eleştiri yapmazlar, biz doğru yoldayız, rakiplerimiz bize düşmanlığından bunu yapıyorlar deyip kendilerini bir kritiğe tabi tutmazlarsa bilin ki kaybedecekler. Kendileri kaybetmekle kalmayacak, referans aldıkları değerlerin içini de boşaltacaklar ve savundukları değerler bir daha kolay kolay iktidar olamayacaktır.




Çıplak Pozlar *


Türkiye’de ve dünyada ne olup bitiyor diye fırsat buldukça belirli aralıklarla gazetelerin internet ve haber sayfalarına göz atarım. Göz attığım sayfalar da ciddi bilinen, önceliği haber olan sayfalar. Sayfaların hepsini açmadan haberin başlığına bakar, ilgimi çekerse sayfayı tıklar, içeriği hakkında bilgi sahibi olmaya çalışırım. Bu sayfalar taze ve önemli haber geldikçe sürekli güncelleniyor. Haber değeri olan farklı konulara yer veriliyor. Haber sitelerinin sayfalarının arasına sıkıştırılmış çıplak pozlara yer verildiğini de haber başlıklarına bakarken müşahede ediyorum.
“Falandan sonra falan da çıplak poz verdi.
“Falan, verdiği pozla takipçilerinden şu kadar beğeni aldı.”
“Falan, cesur paylaşımıyla dikkatleri üzerine çekti.”
“Falan, çıplak pozlarıyla takipçilerinden tepki aldı.”
“Falan, bikinisiyle objektiflere yakalandı.” şeklinde haber sayfalarının arasında yer bulan nice paylaşımları görmek mümkün. Merak ettiğim bunların neresi haber değeri taşıyor?

Eskiden “Bir yere üniversite açmak için o üniversitenin bünyesinde mutlaka Fen-Edebiyat Fakültesi olma zorunluluğu” var. Taliplisi olsa da olmasa da bu fakülte açılır, denirdi. Şimdilerde sanırım öyle bir zorunluluk yok. Acaba haber sitesi açmak için sayfaların arasına çıplak poz koyma zorunluluğu var da benim yine haberim mi yok? Soyunmanın neresi haber? İnanın çok anlamış değilim. Anlayan varsa lütfen beri gelsin. Bu cahili bilgilendirsin.

İnanın, okuyucuyu çekelim; milyonlar izlesin, tıklasın; sayfamız tıklandıkça üç-beş kuruş para kazanalım, siteler arasında en çok tıklanan sayfa bizim sayfamız deyip üç-beş reklam alalım düşüncesiyle haberler arasına sıkıştırılan bu çıplak pozlar, insanın yatak odasında bile duramayacağı pozlar. Soyunan soyunuyor, bunları çeken çekiyor, sitesine koyan koyuyor. Burada kolektif bir hareket söz konusu maalesef. Ne soyunan ne bu çıplaklığı çeken ne de bu anadan üryanlığı milyonlara servis edenler bu yaptığımız ayıp, bizim değer yargılarımıza ters diyor. Ayıp gerçekten ayıp! Yuh olsun hepsine…

İşin garibi çıplak poz verenler toplum nezdinde de el üstünde. Çünkü hiçbir soyunan bir itibar kaybına uğramıyor. Ya sinemada aktris ya sanatçı ya manken ya güzellik kraliçesi… Başka maharetlerini bilmiyorum ama vücutlarını teşhir ederek para kazandıkları belli. İşin ucunda para varsa değerlerimizin onlar gözünde hiçbir önemi yok. Eğer bu işi sanat diye yapıyorlarsa böyle sanata da yuhlar olsun…

Burada niyetim ahlak polisliği değil. İnsanları giydikleri kıyafete göre değerlendiren birisi değilim. Kim ne şekilde giyinirse giyinsin. Ama şunu kimse unutmasın ki kişi kendi itibarını kendi kazanır ve kendisi yok eder. Evet, tek başına giyinme kişiye itibar kazandırmaz. Fakat kişiler kıyafetleriyle karşılanır, fikirleriyle uğurlanır. Çıplak poz verenler şunu unutmasınlar ki soyunma, insana belki para kazandırır, şöhret yapar, adından sıkça söz ettirir ama çıplaklık insana bir itibar kazandırmaz.

Aslında yatak odasında bile görülemeyecek bu şekil soyunmaların önüne geçmenin yolu, soyunanları haber yapmamaktır. Çünkü servis edilmez ise kimse vücudunu teşhir etmez.

*05/10/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


Bizi Depremler Değil, Güvensizliğimiz Yıkar ***


5.8 şiddetinde meydana gelen orta büyüklükteki İstanbul depremi, gösterdi ki 99 Marmara Depreminden bu yana hala depremlere karşı bir hazırlığımız yok. Anlaşılan olanlardan, yıkılan onca binadan, ölen binlerce insanımıza rağmen biz hala aynı yerdeyiz. Bravo ülkeme! Bir istikrar abidesi görüntüsüyle yıkılmadı maşallah! Hala ayakta.

Depreme hazırlıklı değiliz, ne binalarıyla ne iletişim araçlarıyla ne de kurumlarıyla. Deprem orta şiddetinde ama bilançosu ağır:
*Bina yönünden hazır değiliz. Çünkü 5.8 şiddetindeki bir deprem de bile; 
-20'i az hasarlı, 9'u ağır olmak üzere 29 okul binamız yıkılıp yeniden yapılacak. 
-1'i az, 4 tanesi ağır hasarlı olmak üzere 5 kamu binamız var.
-1895'i az, 320'i ağır, deprem kaynaklı olmayan 583 meskenimiz var. Az hasarlı binalar güvenli hale getirilecek, ağır hasarlı olanlar ise yıkılacak.
*Telefonla iletişimimiz evlere şenlik! GSM operatörlerimiz zaten sınıfta kaldı. Bunu söylemeye gerek yok. Zaten biliyorsunuz.
*Bir deprem esnasında depremzedelerin nerede, hangi yerlerde toplanacağı bile yetkililer arasında net değil. Çünkü aralarında hiç iletişim yok. Birinin söylediğini öbürü nakzediyor. Sanki biri birlerini yalan çıkarmak için yaratılmışlar.
*Kurumlarımız arasında yeterli eş güdüm yok. Bundan da öte birbirlerine güvenleri yok. Can kaybı vermediğimiz, ucuz atlattığımız bir depremin ardından verilmiş sadakamız varmış, şimdi kenetlenme zamanı diyeceğimiz yerde, kurumlarımız "AFAD toplantısına çağrıldım/çağrılmadım tartışması yapıyor. Birbirlerine güvensizlikleri maalesef paçalarından akıyor. 

Merak ettiğim, olası büyük bir Marmara depreminde İstanbul depreminin yaralarını ve dertlerini kurumların birbirlerine bu güvensizliği mi çözecek? Benim bu görüntüden anladığım, deprem gibi bir doğal afette bile siyaset yapılıyor, rol çalmaya ve rol kapmaya çalışılıyor. Amaç üzüm yemekse acil bir toplantıya çağırılmasa bile çat kapı girilir ve "Efendim, yapabileceğimiz bir şey var mı? Bizim elimizde şu şu imkanlar var" denir. Ki bir doğal afette davet bile beklenmez. İlk fırsatta acil toplanma merkezine intikal edilir. 

Yaşadığımız topraklar bir deprem bölgesi. Fay hatlarına rağmen yüzyıllardır yaşadık, yaşamaya devam edeceğiz. Depremlere nice canlar verdik, enkaz altından binler çıkardık. Yaralarımızı kenetlenerek, yardımlaşarak sardık. Kalan sağlarla birlikte acılarımızı içimize gömerek dimdik ayakta kaldık.  Bizi depremler yıldırmadı, yok etmedi. Ama bizi yıkacak olan birbirimize olan bu güvensizliğimizdir. Her kim, her ne düşüncede olursak olalım, bir doğal afette rekabeti, küskünlüğü, husumeti, rol kapmayı, seçmene mesaj vermeyi bir tarafa bırakalım. Birbirimizi görmezden gelip yok kabul etmeyelim. İnsanları siyasi düşüncesine göre bir ayrıma tabi tutmayalım. Unutmayalım ki deprem geldi mi siyasi düşünce ayrımı yapmaz. Önüne geleni enkazın altına iter. Yol yakınken büyük bir deprem kapımızı çalmadan, önce birbirimize güvenmeyi öğrenelim. Yoksa son pişmanlık fayda vermez...

***01/10/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.



29 Eylül 2019 Pazar

GSM Operatörleri Devleti de Kandırıyor


Cumhurbaşkanı yardımcısı Fuat Oktay, deprem esnasında şebekeleri çöken üç GSM operatörüyle bir toplantı yaptı. Toplantı sonrası yaptığı görüşmeyi şu şekilde açıkladı:
*Deprem öncesi 20 milyon kişinin aynı anda yaptığı görüşme deprem esnasında 160 milyona çıkıyormuş. 
*Operatörlerin görüşme kapasitesi 118 milyon imiş. Yani sair zamanlarda aynı anda 118 milyon görüşme yapabilme kapasiteleri varmış.
*Bir daha kesintinin olmaması için görüşme kapasitesinin 175 milyona çıkarılması hedefleniyormuş. Bu kapasiteye 6 ay içinde ulaşılacakmış. 

Toplantı sonrası bu açıklamayı yapan Sayın Oktay'ı, GSM operatörlerinin verdiği bilgiye ikna olmuş gördüm. Sorun bende galiba! Çünkü ben GSM operatörlerinin verdiği bu bilgiyi ikna edici bulmadım. Çünkü bana mantıklı gelmedi. Merak ettiğim; çoluk, çocuk, cep telefonu olan ve olmayan olarak 82 milyonun yaşadığı bu ülkede, deprem esnası görüşme nasıl 160 milyona ulaşır? Demek ki yurtdışından da epey arayan var. Sevenlerimiz çok desenize…

GSM operatörleri! Haydi beni kandırdınız. Cumhurbaşkanı yardımcısına bari yapmayın bunu...

GSM operatörleri şunu deselerdi garibime gitse de izahlarını mantıklı bulurdum: 
“Efendim! Biz üçümüz daha fazla müşteri çekebilmek, daha fazla para kazanmak amacıyla kampanya üzerine kampanya düzenledik. Kendimizi o kadar kaptırmışız  ki gözümüz başka bir şey görmedi. Bu şebekelerin bir gün çökeceğini, bu alt yapının işlevini yerine getiremeyeceğini hiç hesaba katmadık. Bir depremin olabileceğini bile unuttuk. Tek düşündüğümüz su akarken testimizi doldurmak oldu. Bu yüzden alt yapının güçlendirilmesi üzerine bir yatırım yapmadık. Normal zamanlarda 118 milyon kişinin görüşme yapabileceği de kağıt üzerinde görünen bir kapasitemizdir. Aslında bu kadar kişi görüşemez. Hasılı kaçtık kaçtık, sonunda yakayı ele verdik. Deprem bizim ipliğimizi pazara çıkardı. Ama bu deprem bizi bize getirdi. Bundan sonra omuz omuza vererek alt yapı çalışmamızın güçlenmesine öncelik vereceğiz. Yaşattığımız bu mağduriyet dolayısıyla vatandaşımızdan özür diliyoruz.”

İnanın böyle deseler kendilerini takdir eder, helal olsun derdim. Ama görüyorum ki deprem anında şebekelerinin iflas etmesine mazeret bulmak ve gerekçe üretmekle meşguller. Yaptıkları hem devletin hem de milletin aklıyla dalga geçmek. Ayıp gerçekten! 



28 Eylül 2019 Cumartesi

Dövme ile Aranız Nasıl? *

Yabancısı olduğum bir şeydir dövme. Dövme derken dayak atma anlamında dövmeyi kastetmiyorum. Vücudun değişik yerlerinde yaptırılan dövme kastım. Benim bu tür dövme ile işim olmaz ama günümüzde vücuduna dövme yaptıranların sayısı da az değil. Özellikle bayanlarda moda bu dövme işi.

Dövme modasına geçmeden dövme ne imiş? Bilgilerimizi bir tazelemeyelim. Dövme, "Vücut derisi üzerine iğne gibi sivri bir araçla çizilmek ve içine renk veren maddeler konulmak yoluyla yapılan çıkmaz yazı veya resme" deniyor. Tanımdan anlaşıldığına göre bugün dövme yaptıran yarın pişmanlık duyup vücudundan dövmeyi kaldırmak istese çıkmıyormuş. Yani dövme yaptıran dönüşü olmayan bir yola girmiş demek oluyor. İnsanımızdaki bu sağlam iradeyi görünce şaşırdım doğrusu. Bu iş, iğne vb sivri bir araçla yapıldığına göre öyle zannediyorum ilk yaptırılırken bu dövme acıtıyor olmalı. İşin ucunda acı çekme olsa da yaptırıldığına göre demek ki bu işi yaptıranlar, yaptırdıkları dövmeye ölümüne aşıklar. Çekmedim, çeken bilir ama öyle zannediyorum bu dövme, bildiğimiz şiddet uygulama anlamına gelen dövmeden beter olsa gerek. Buna ben gönüllü dayak yeme derim ancak.

İki günlük gittiğim bir seminerde bize seminer veren öğretmenin de iki kolunda dövme varmış. Seminerin bitiminde yanımdaki öğretmenin seminer hocasına "Beşiktaşlı mısın" sorusu üzerine haberim oldu, seminer hocasında da dövme olduğu. Çünkü öğretmen, hocadaki dövmeyi görmüş. Ellerini uzatınca ben de iki elindeki dövmeleri gördüm. Sağ bileğine K.Atatürk, sol bileğine de Beşiktaş Spor Kulübünün amblemini yaptırmış.

Öğretmenin yaptırdığı bu dövmeleri garipsedim doğrusu. Aynı dövmeleri bir başkasının vücudunda görsem bu kadar garipsemezdim. Çünkü başta sanatçılar ve sporcular olmak üzere değişik meslek gruplarında dövme gördüm ama bugüne kadar gördüğüm, bildiğim öğretmen camiasında bir dövmeye rastlamadım. Varsa da ben görmedim. Demek ki alışacağız bu dövmelere artık.

İster öğretmen ister bir başkası, kim olursa olsun, vücuduna dövme yaptırmasını hoş görmüyorum. Dövmeyi ben slogan ve şekilcilik olarak görüyor ve vücudumuzu kirlettiğimizi düşünüyorum. Leke tutmayan, tertemiz organlarımızın doğal kalmasını tasvip ediyorum. Vücut nasılsa benim deyip vücudumuzu bu şekil hor kullanmaya hakkımız olduğunu düşünmüyorum. Çünkü vücudumuz bize verilmiş bir emanettir. Keşke böyle yapacağımıza dövme yaptırdığımız kişileri, takımları veya bir şeyi içimizden sevebilmeyi becerebilsek... Bu, daha içten olur...

Katılıyorum desenize mübarekler! Yoksa siz de dövme yaptıran, dövmeye saygı gösteren veya dövme severlerden misiniz?

*18/10/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


Boşu Boşuna Kızmışım Operatörüme *

İstanbul'da meydana gelen 5.8 şiddetindeki deprem dolayısıyla GSM operatörlerinin çekmediği hepimizin malumu idi. Bundan dolayı GSM operatörlerine kızmıştık. Boşuna kızmışız. Keşke kızmadan önce operatörümüzü bir dinleseymişiz. Tek taraflı yargıladık. Çünkü durum bizim bildiğimiz gibi değilmiş. Halbuki idam mahkumuna bile asmadan önce son isteği sorulur.

Meğersem ilgili operatör yatmıyormuş ve bizim için çalışıyormuş. GSM operatörü, “tam kesintisiz ve güvenli bir iletişim için yenileme çalışması yaparken deprem kaynaklı meydana gelen yoğunluk teknik aksamalara” neden olmuştur. Bundan dolayı bir süre hizmet veremediğinden dolayı özür diliyor. İşi kuru bir özürle bırakmıyor, âlicenaplılığını da gösteriyor ve bize iki ay boyunca ayda 5 GB olmak üzere toplamda 10 GB hediye internet veriyor ve bizlere daha iyi hizmet vermek için çalışmaya devam edeceğini söylüyor. Kendilerine gösterdiğimiz anlayıştan dolayı  bize teşekkür de ediyor aynı zamanda. Gördüğünüz gibi tamamen bir talihsizlik. Hangi birimizin başına gelmez böyle talihsizlik?

Operatörümün gönderdiği mesajda benim gördüğüm tek eksiklik, gönderdiği hediye interneti kullanmak ve sevdiklerimizle konuşabilmek için deprem garantisi vermemesi. Yani "Değerli müşterimiz! Kaç şiddetinde olursa olsun, bundan sonra meydana gelebilecek bir depremde telefonunuzda asla bir kesinti olmayacak" garantisi vermedi. Ben böyle diyorum ama deprem bu... Hayatımızın bile garantisinin olmadığı bir depremde operatör nasıl konuşma garantisi versin? Herkes can derdine düşmüşken biz neyi konuşuyoruz?

Neyse bırakalım bu kızgınlığı şimdi. Gelelim sadede. Yani üzüm yemeye. Ne yapacağım totaldeki bu 10 GB interneti? Benimki de laf! Turşusunu kuracak değilim. Kullanacağım elbet, hem de tepe tepe. Benim için boş mezar mesabesinde çünkü bu hediye. Mevcut paketimle elimden düşürmediğim cep telefonumu elimden hiç düşürmeyeceğim. Burada tek dezavantajım uykum. Evet uykum beni telefonumdan ayıracak ve bu ayrılık bana zor gelecek ama bu durumda yapılacak başka bir şey yok. Çünkü mevzubahis olan uykudur. Vücudum ister istemez zayıf düşecek. O zaman yapacağım tek şey vakit nakit deyip zamanı daha verimli kullanmak. Sizden de istediğim, bu 10 GB interneti kullanırken bu iki ayda bana yardımcı olmanızdır. Nasıl, bu konuda ne yapabiliriz derseniz? Bu iki ayda bana yapabileceğiniz en büyük iyilik, bu zaman zarfında beni zırt fırt aramamanızdır. Çünkü beni aramanız hediye internet kullanmamı sekteye uğratacaktır. Herhalde bana bu kötülüğü yapmazsınız.

*30/09/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.




27 Eylül 2019 Cuma

Eğitmeye Önce Velilerden Başlamak Lazım *

Okulun kantin bölgesinde nöbetçiyim. İtiş-kakış olmasın, alışverişlerini daha rahat yapsınlar, bir düzen olsun, birbirlerinin önüne geçmesinler diye öğrencileri sıraya geçirdim. 

Öğrencilerin çoğunluğu sıra düzenine geçmede uyum sağladı. Sıra, beraberinde bir düzen getirdi. Kantinin önünde yığılma, itekleme ve kakalama olmadı. Sıraya aldırmayıp açıkgözlülük yapmak isteyen az sayıdaki öğrenciyi takip ederek onların da sıranın arkasına geçmesini sağladım.

Öğrenciler rahat bir şekilde alışverişini yaparken bir veli, yanında da büyük kızı ve okuldaki çocuğu olduğu halde sıraya aldırmadan en öne geçti, ihtiyacını aldı ve kenara çekildi, aldığı dürümü çocuğuna verdi. Çocuk, arkadaşları sıra beklerken annesinin aldığını yemeye başladı.

İkinci teneffüs yine aynı şekilde öğrencileri sıraya geçirdim. Her şey düzgün bir şekilde devam ederken oluşturduğum sıra düzenini yine bir veli bozdu. O da tıpkı diğer veli gibi sıranın en önüne geçerek çocuğunun istediğini kantinden aldı.

Aynı gün iki ayrı teneffüste gördüğüm birbirinin aynısı olan bu iki manzara beni üzdü. Küçücük çocukların hakkını yiyerek yaptıkları kaynaktan iki veli de rahatsız olmadı, diğer öğrenciler gibi sıra beklemesi gereken öğrenciler de, annelerinin yanında kardeşlerini ziyarete gelen ablaları da.

Üzüldüm bu duruma gerçekten. Birkaç defa niyetlenip yanlarına varmayı düşündüm. Bu yaptığınız doğru değil demek istedim. Sonra vazgeçtim. İçimden eğitime çocuklardan değil, büyüklerden başlamak gerek dedim. Çünkü orta yerde ne kadar kötülük, haksızlık varsa biz büyüklerin kabahati. Hiç çocuklara kızmaya hakkımız yok. Sıraya girmeyen ve önlerine geçen büyükleri gören yarının büyükleri, bugünün küçükleri bu çocukların zihinlerine "Büyüyünce ben de sıraya geçmeyeceğim" çoktan yerleşti bile. Çünkü çocuk ne gördüyse onu yapacak. Aslında gördüğüm bu iki kötü örneğe müdahale etmediğimden dolayı ben de suçluyum. Yapanın yanına kar kalmamalıydı. En azından hanımefendi! Bu yaptığınız hoş olmadı demeliydim.

Aklıma anlatılan bir hikaye geldi. Çiftçiliğin kara saban ve pullukla yapıldığı eski dönemlerde, tarlayı sürmek için öküzler çifte sürülürdü. Zaman zaman çifte sürülen  öküzün yanına alışsın diye tosun koşulurmuş. Tosun çizgiden çıktıkça ve yaramazlık yaptıkça çiftçi, öküzü dürter ve kamçıyı şak diye öküze indirirmiş. Bu durumu gören biri "Öküzün suçu ne? Çizgiyi aşan ve yaramazlık yapan tosun. Siz tosunu dürteceğinize, öküzü dürtüyor ve dayak atıyorsunuz" demiş. Adam "Sen anlamazsın evlat! Öküz göz etmese tosun dellenemez." Yani delilik/yaramazlık yapamaz, sınırı aşamaz, demiş.

Bu hikayeyi anlattıktan sonra sanırım fazla söze hacet yok. Nasıl ki suç tosunda değil, öküzde ise bugünün çocuklarında da suç yok. Esas suç "Geç yavrum! Bak arkadaşların ne güzel sıraya geçmiş. Haydi sen de sıraya geç" demeyen anne ve babalarda. O yüzden bir çocuğu eğitmeye başlamadan önce ilk önce anne ve babaları eğitmek gerek.

*02/10/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

GSM Operatörlerimiz Evlere Şenlik! *

Salı ve Perşembe günü Silivri merkezli meydana gelen 4.6-5.8 orta büyüklükteki depremlerimiz iyice gösterdi ki yüksek paralar vererek aldığımız cep telefonları ve çekim gücü iyi olsun diye aldığımız hatlar, bir deprem esnasında yanımızda yok. Anlayacağınız iyi gün dostu hepsi. Bakmayın siz Türkiye’nin her yerinde çekim gücümüz şu noktaya vardı diye reklam verip müşteri avlamaya çıktıklarına. Bunların işleri güçleri sundukları avantajlarla daha fazla müşteri çekip bizi söğüşleyebildikleri kadar söğüşlemek…

Dedim ya, iyi gün dostu bunlar. Başın sıkıştığı zaman, imdat çığlığı attığın vakit senden önce bunların kurdukları alt yapı ve çekim gücü tüyüyor. Nasılsa bir yaptırımı yok. Kısa yoldan sundukları cazip paketlerle para kazanmak varken niye alt yapı ile uğraşıp masraf etsinler? Bizleri ne kadar tokatlarlarsa kar onlar için.

O yüzden siz siz olun, bir deprem esnasında yapacağınız ilk şey, diğer günlerde elinizden düşürmediğiniz cep telefonlarını deprem anında elinizden fırlatmak olsun. Çünkü ölü bir makineye dönüşüyor elinizdeki aygıtlar o esnada. Hatta deprem geçiyor, sen kendini sağ kurtarmışsın, depremden saatler geçmiş. Elindeki aygıt hala bir işlev ifa etmiyor. Size bir deprem anında ölüsü değil, dirisi lazım halbuki. Telefonu atarsanız, bu yol ile hiç olmazsa elinizden ağırlığı gider. İki eliniz de boşa çıktığı için belki kendinizi depremden koruma imkanına sahip olabilir ya da en az zararla depremden kurtulabilirsiniz.

Depremden sağ kurtuldunuz diyelim, önce halinize şükredin. Sonra bir GSM operatörü kurun, devletten onay alın. Tıpkı diğer operatörler gibi kısa yoldan millete hat satma yoluna gidin. Çünkü bu işte iyi paralar dönüyor. Öyle işimiz yok, işsiziz diye ağlayıp durmayın. Alın size iş. Bu iş, hep istediğiniz ve hayalini kurduğunuz masa başı işten daha iyi ve kazanma garantili.

Yok, “Ben milletin mutsuzluğu üzerine mutluluk kurmam. Bir iş yapacağım zaman en iyisini yaparım; yaptıklarımla milletin iyi gününde ve kötü gününde yanında yer alır, onların dertlerine derman olur, parasını aldığım milletin aynı zamanda hayır duasını da alırım diyorsanız” o zaman kuracağınız GSM operatörü, deprem esnasında çekme ve konuşma garantili olsun. İyi bir reklam ve kampanya ile böylesi sunacağınız bir hizmet yok satar. Millet, hattınızı almak için sıraya girer. Mevcut operatörleri de yaşayan ölü diyerek çöpe atar ve hattı bedava verip üste para da verseler dönüp o operatörlerin yüzüne bakmaz. Benden söylemesi…

Öyle ya! Elimiz, ayağımız ve her şeyimiz olan cep telefonları, en ufak bir zorlukta havlu atacak, biz bu işte yokuz diyecekse, biz bu iyi gün dostlarını niçin taşırız?

Beklenmekte olan büyük depremin işaret fişeği olan orta şiddetindeki bu iki deprem dolayısıyla pes eden hatlarımız kulağımıza küpe olsun. Bunu burada bırakmayalım. Malum üç GSM operatörünün burnundan getirelim. Onlara ne işe yararsınız diyelim. Denetim görevini yapan Ulaştırma Bakanlığımız da bunları bir sigaya çeksin, nedir bu rezalet desin. Görevini yapsın, bizi bu paragözlere yem etmesin ve mecbur bırakmasın.

Depremi iliklerine kadar yaşayan İstanbullulara geçmiş olsun diyorum. Rabbim, milletimizi daha beterinden korusun…

*28/09/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Deprem "Geliyorum" Diyor ***


Salı günü meydana gelen ve merkez üssü Silivri olan 4.6 şiddetindeki depremden sonra, perşembe günü 14.00 sularında meydana gelen 5.8 şiddetindeki ikinci depremin merkez üssü yine Silivri. Meydana gelen bu orta şiddetindeki depremin ardından iki saat içinde otuz artçı sarsıntı daha oldu. Şükür ki yıkıcı etkisi fazla olmayan bu deprem şimdilik hasarsız atlatıldı.

Merkez üssü Silivri olan bu deprem, İstanbul başta olmak üzere tüm Türkiye'nin yüreğini ağzına getirdi. Fakat korkunun ecele faydası yok. Deprem olacak. Ama deprem bu sefer daha bir ciddi, geliyorum diyor. 1999 Marmara depreminden sonra deprem uzmanlarımız, otuz yıl içinde en az yedi şiddetinde olacak olan bir depreme hazır olmamız lazım diye ekranlarda gün aşırı bas bas bağırdı durdu. 

Marmara'da deprem olacak. Bunu biliyoruz. Bundan kaçış yok. Ama ne zaman, kaç şiddetinde olacak? İki gün içerisinde peşi sıra yaşadığımız bu depremler, beklenen deprem mi yoksa beklenen büyük Marmara depreminin artçı sarsıntıları mı? Keşke beklenen deprem olsa... Daha ne isteriz! Görünen, beklediğimiz büyük depremin öncü kuvveti sanki. Ama bugün ama yarın ama yarından da yakın...

Hazır mıyız yedi büyüklüğünde olacak bir depreme? Hazır olmaya hazırız. Fakat hazırlıklı değiliz. Sadece olacağını biliyoruz. O kadar. Keşke makasın iyice daraldığı ve gelmekte olan büyük depremi de salı ve perşembe günü gündüz vakti yaşadığımız depremler gibi basit yaralanma ve birkaç evin hasar görmesiyle atlatabilsek. 

Niyetim felaket tellallığı değil ama 99'dan bu yana; geldi, geliyor, gelecek denen büyük depremin etkisinin yıkıcı ve hasarının büyük olacağını söylemek için müneccim olmaya gerek yok. Çünkü 99 depreminden bu yana ibret alıp tedbir aldığımız pek söylenemez. Yaptığımız tek şey, deprem edebiyatı yapmak oldu.

Yazıyı kaleme aldığımda yine Silivri merkezli ardı arkasına artçı sarsıntılar devam ediyordu. Umarım sıkışmış fay hatları bu şekil yavaş yavaş boşalır, diğer fay hatlarını özellikle ana fay hattını tetiklemez ve beklediğimiz büyük deprem gerçekleşmez. 

Bu vesileyle, meydana gelen orta şiddetindeki 5.8'lik deprem sonrası GSM operatörlerine de değinmek istiyorum. Maalesef operatörlerimiz iyi bir sınav vermedi, hepsi sınıfta kaldı. Orta şiddetindeki bir deprem de bile iletişim iflas etti. Haberleşme özgürlüğümüzün içine ettiler. Bu, “daha büyük depremde bize güvenmeyin, bizim gücümüz bu kadar,” demektir. Yani bir depreme GSM operatörlerimiz de tıpkı bizim gibi hazırlıklı değil. 

Rabbim sonumuzu hayır eylesin. Altından kalkamayacağımız afetler vermesin...

***28/09/2019 tarihinde Barbaros ULU adıyla Pusula Haber gazetesinde yayımlanmıştır.





26 Eylül 2019 Perşembe

Esnaf Dükkânından Sabah Sabah Nasıl Kovuldum?

2005 veya 2006 yılları olsa gerek. Eşim tutturdu, para cüzdanı isterim diye. Güya para koyacak. Kim bulmuş ki eşimde olsun. Para olsun elimde de taşırdım halbuki. Ama eşiniz istediyse gerek veya değil alacaksınız naçar.

Tanıdığım bir çantacıya gittim. Envaiçeşit cüzdan koydu önüme. Seçmekte zorlandım. Çantacı "Her bir çeşit ve renkten birer tane görür. Yenge beğensin. Ötekileri geçerken bırakırsın" dedi. Başka müşteriler gelir, boş dönmesinler. Olmaz dedim ise de ısrar karşısında para cüzdanlarını poşetin içine koyup eve götürdüm.

Eşim bir tanesini seçtikten sonra emaneti sıcağı sıcağına teslim edeyim diye sabah işe gitmeden çantacının yanına uğradım. Çantacı esnaf dükkanı yeni açmış, içeriden dışarıya numunelik çanta çıkarıyor. Sırtı dönük olduğu için beni görmedi. Altı-yedi yaşlarında yanında getirdiği çocuğu gördü beni. Daha ben dükkana varmadan çocuk beni görür görmez "Git amca ya, sabah sabah" dedi. Güleyim mi, ağlayayım mı bu duruma? Öyle ya, ne işim vardı sabah sabah para cüzdanıyla? 

Sabah sabah kovulmuştum doğrusu. Kovan büyük biri olsa "Ulan sana da iyilik yaramaz" deyip geri döneceğim. Ama beni kovan küçücük bir çocuktu. Bu durumda yaptığım tek şey acı acı gülümsemek ve "Kerata! Beni kovuyor musun" demek oldu. 

Çocuk deyip geçmeyin. 15 sene geçmiş hala unutmamışım gördüğünüz gibi. Sonraları vardıkça şakaya tutturup beni kovan çocuk bu çocuk mu desem de işin ucunda kovulmak var. Nasıl unuturum...Farklı bir psikoloji bu. 

Bu arada bir esnafa sabahın köründe gitmenizi hiç tavsiye etmem. Olur ya, yanında küçük bir çocuk olur, ne diyeceği belli olmaz.

25 Eylül 2019 Çarşamba

“BM Ne İşe Yarıyor?” ***


74.BM Genel Kurulu’nda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın yaptığı konuşmanın videosunu izledim. 35 dakikalık bir konuşmada Erdoğan, sorun olarak gördüğü her konuya bir bütünlük içerisinde kısa kısa değindi. Nelere değinmemiş ki…
Suriye’den Afganistan’a, Keşmir’den Arakan’a, Akdeniz’den Karabağ’a, Kıbrıs’tan Libya’ya, Filistin’den Mısır’a, Aylan bebekten Kaşıkçı cinayetine ve Mısır’ın seçilmiş Cumhurbaşkanı Mursi’nin mahkeme salonundaki vefatına…
Mülteci sorununa ve çözüm yollarına ve bir milyara yakın insanın açlık sınırında yaşıyor olmasına…
Şii ve Sünni ayrımına…
Yayılmacı bir politika izleyen ve doymak bilmeyen İsrail devletinin sınırlarına ve BM Güvenlik Konseyinin İsrail ile ilgili aldığı kararların uygulanmamasına…
Yeni Zelanda’daki terör saldırısından Sri Lanka’daki terör saldırılarına, DEAŞ teröründen PKK/PYD terörüne…
Nükleer silahların ve kitle imha silahlarının ya herkese yasak ya da serbest olmasına…
Güvenlik Konseyi’nde adalete uygun reformların yapılıp hayata geçirilmesine…
Dünya beşten büyüktür diyerek zihniyetimizi ve kurallarımızı değiştirmek zamanının geldiğine; adalet, vicdan ve ahlak esaslı bir yapının kurulması gerektiğine vs. değindi.
Erdoğan’ın konuşmasında dünyayı özellikle mazlumları dert edindiği, bunun için kamuoyu oluşturmaya ve BM Genel Kurulunu harekete geçirmeye çalıştığı gözden kaçmıyor. Geçen sene yapılan 73.BM Genel Kurulu konuşmasına göz attığımızda da Erdoğan’ın aynı sorunlara değindiği görülecektir. İkinci Dünya Savaşının galip devletleri olan ABD, İngiltere, Fransa, Rusya ve Çin’in kendi güvenlikleri için kurduğu ve kendilerine hizmet eden BM’in bugünkü yapısından adalet beklemek fazlasıyla iyi niyet olur. Ama en azından bu yapının adaletsiz olduğunu hem delegelere hem de dünya kamuoyuna haykırmasının altı çizilmelidir. Yine BM Genel Kurulunun İsrail ile ilgili aldığı kararlar uygulanmayacaksa BM ne işe yarıyor diyerek BM’i sorgulaması takdire şayandır.
Türkiye’nin başını çektiği ve dillendirdiği BM’in bu haksız görüntüsü bu haliyle devam etmez ve etmemeli. Er veya geç çatırdamalıdır. Sonuç alınır veya alınmaz ama Erdoğan’ın bir insicam içerisinde yaptığı bu konuşmayı önemsiyorum. En azından bu konuşmada “Bir kötülük gördüğün zaman elinle düzelt, gücün yetmiyorsa dilinle düzelt, buna da gücün yetmiyorsa kalbinle buğzet” hadisinin dil ile düzeltme ve yürekten kalbiyle buğzetme kısmını görüyorum. İnşallah elimizle düzelteceğimiz zamanlar da gelir.

Gönlüme su serpen, göğsümü kabartan bu konuşmasından dolayı Sayın Cumhurbaşkanına yürekten teşekkürler…

***26/09/2019 tarihinde Barbaros ULU adıyla Pusula Haber gazetesinde yayımlanmıştır.



24 Eylül 2019 Salı

Kiminle Çalışalım?

Eğer aile şirketi işletmiyor amme adına bir iş yapıyorsak birlikte çalışacağımız insanların tümüyle aynı kafa yapısına sahip insanlardan oluşmamasına özen gösterilmelidir. Çünkü aynı düşünce yapısına sahip insanlar arasında ilişkiler güven esasına dayalı yürür, kolay kolay denetim olmaz. Denetim olursa da yasak savma babından işler yürür. İş ciddiye alınmaz. Ortaya farklı fikirler ileri sürülmez. Güven istismar edilir. 

Ülkenin bir mozaiği diyebileceğimiz farklı fikirdeki insanlar bir arada çalışırlar ise,
Herkes kendisine çekidüzen verir, görevini yapar. Birbirlerine falso vermezler. Hiç denetim olmasa bile kurum kendi içinde denetim mekanizmasını kendisi kurar. Kimse yanındaki çalışana malzeme olmak ve malzeme vermek istemez. Kimse işini aksatmaz. İşyerinde ciddiyet olur, laubalilik olmaz.

Genelde işin kolaycılığına kaçıyor, tercihlerimizi aynı düşünce yapısına sahip insanlardan yana kullanıyoruz. Bu yanlıştır ve adalet, ehliyet ve liyakat duygusuna terstir. Bu durum diğer kesime güven vermez. Farklı düşüncelere sahip insanlar bir kurumda yer alırsa insanların adalete güveni artar. Böylesi kurumlarda kokuşma olmaz. Kurum ele geçirilmemiş olur. Halbuki aynı düşünce yapısına sahip insanların bulunduğu kurumlarda kokuşma olabileceği gibi kurumu kale kabul edip ele geçirme, başkasına hayat hakkı tanımama durumu söz konusu olablir. Aslında bilinçli bir şekilde devletin her kurumuna yerleşen ve yerleştirilen FETÖ, kurumlarda farklı zihniyet ve fikirlerde insanların olmasının önemini bize göstermektedir. FETÖ üyelerinin yerleştiği kurumlarda farklı düşünce yapısına sahip insanlar olsaydı bu ülkede ne 17-25 süreci yaşanır ne de darbe kalkışması yapılabilirdi.

Yaşadığımız FETÖ tecrübesine rağmen bugün kurumlarda kadrolaşmada çok özen gösterdiğimiz söylenemez. Kurumlarımız yine başka gruplara ihale edilmektedir. Kime hangi kurum verilmişse oraya farklı düşünce yapısına sahip birinin atanması mümkün görünmemektedir. Halbuki mümin bir delikten ikinci defa girmez. Demek ki bize bir musibet yeterli değil, başka musibetler istiyoruz.

Zirveden İnmek için

Bir alanda çalıştınız, çabaladınız. Sonunda tasvip gördünüz, alanınızda zirveye oturdunuz. Yıllar geçti, hala zirveye tutunmaya devam ediyorsunuz. Çünkü en yakın rakibinize defalarca fark attınız. Zirveden sıkıldınız. İnmek istiyorsunuz. Ama inemiyorsunuz. O zaman ne yapmanız gerekiyor? İşte size inişinizi kolaylaştıracak yol ve yöntemler. Bu dediklerimi uygularsanız zirveden inişini hızlandırırsınız. Bu iyiliğimi de unutmayın!

*Eleştiriye gelmeyeceksiniz. Hatta yapıcı eleştiriye bile tahammül etmeyeceksiniz. Yol göstermeye kalkana ayar vereceksiniz. İçinizden aykırı görüş serdeden, eleştiri ve yapıcı eleştiri getirenlere FETÖ'cü diyeceksiniz. Bu ağır olur derseniz “FETÖ’cü ağzıyla konuşuyorsunuz. Çünkü bu yaptığın FETÖ’cülerin yolu” deyip susturacaksınız.
*Her türlü alımlarda birinci ve geçerli kıstas olarak sözlü mülakatı esas alacaksınız.
*Yol arkadaşlarınıza küseceksiniz, onları küstüreceksiniz. İncineceksiniz, onları inciteceksiniz. İncinip ayrılmaya kalkana nankör ve hain diyeceksiniz. Hatta bunları dış güçlerin adamı, FETÖ’cülükle mücadele etmeyen kişiler olarak görecek ve göstereceksiniz.
*Yol arkadaşlarınıza zamanında yaptığınız iyilikleri sürekli hatırlatarak iyilikleri başa kakacaksınız.
*Rakip olma ihtimali olan kişilerin üzerine hep giderek onları daima savunmada bırakacaksınız. Çünkü sürekli savunma, rakibe hata yaptırtır.
*Seni eleştirenler laftan anlamıyor, hala eleştirilerine devam ediyorlarsa o değilden adalet mekanizmasını harekete geçir. Bu, aba altından sopa göstermek demektir.
*Gerçekle yüzleşmeyin, kafanızı kuma gömün, olayları o gözle bakın.
*Kendinizin dışında bir başkasının da doğru söyleyebileceği hiç aklınızın köşesinden geçmesin.
*Tepede olduğunu unutma. Çünkü sen bir güçsün. Hiç alttan alma.
*Yanından çekip gidenlerden dolayı hiç kendini sorgulama. Hep onları suçla. Gidenlerin yerine yenilerini getir. Onlar seni akşam sabah övsünler. Gelenler gidenleri kötülesin, onlara siz ne yapıyorsunuz deme.
*İsraf ekonomisine göz yum.
*Bir ekonomik kriz ortaya çıkarsa hiç belli etme. Kriz var diyenlere felaket tellalı de. Gerçekle yüzleşme. Kriz yokmuş gibi davran. 
*Eksikliklerini kapatmak için her defasında dış saldırılara dikkat çek.
*Yazılı ve görsel medyayı kendine bağla. Onlar akşam sabah seni övsünler, senin her konuşmanı canlı olarak versinler. Seni eleştirmeye kalkan bir yazar çıkarsa onun kalemini kır, herhangi bir yerde yazamasın.
*Seçim ekonomisi uygulamayacağım de. Ardından alasını yap.
*Kilit noktalara ailenden birilerini yerleştir. Çünkü başkasına güven olmaz. 




Bazılarının Derdi Benim Yaşım

Ben her ne kadar kendimi 18'in biraz üzerinde görsem de otobüs şoförünün gözünde 65'i doldurmuşum:

Belediye otobüsüne bindim. El kartımı tutacağım. Önümde iki kişi var. El kartlarını okutamamışlar. Kartı okutmak için şoför de uğraştı. Makine kartları okumadı bir türlü. Sonunda şoför, makineyi kapatıp bir açayım dedi. Bu arada ayakta kart okutmak için bekleyen bana acımış olmalı ki "Siz geçin, 65 yaş değil mi" dedi. Ne yapıyorsun? O kadar gösteriyor muyum" dedim. Ne desin adam bu durumda? "Yok yok. Kartta fotoğrafı görünce, ondan dedim" dedi. Adam aynen böyle söyledi. Otobüste gülüşmeler...Makine tekrar açılınca okuttum kartımı. 65 yaşında olmadığımı göstermiş oldum. Tabi bana bu ispat, bir bilete mal oldu. Ne güzel, binişi bedavaya getirecektim.

Anladığım kadarıyla şoför, her gördüğü sakallıyı amcası bildiği gibi kartında fotoğrafı olan herkesi 65'i doldurmuş sanıyor.

Sahi ben, 65'nde görünüyor muyum? Eğer siz de öyle görüyorsanız Allahın aşkına cumartesi cumartesi moralimi bozmayın. Zira morale, pembe yalana ihtiyacım var.

Sen ne yaptın be kardeşim, ne güzel yolculuğu bedavaya getirmek varken niye yaşının 65 olmadığını ispatlamaya kalktın dediginizi duyar gibiyim. Haklısınız. Düşünemedim. 18'indeki adamı 65'inde gösterince siz ne yapardınız bu durumda? Çok zoruma gitti çok...
*
2000'li yıllarda Adana'dayım. En büyük çocuğum lise 2.sınıf, ikizler ise ortaokul talebesi. Bir çocuğum daha dünyaya geldi. Ağabeyleriyle aralarında 12-13 yaş fark var. 

İlk aldığım düldülün küçük bir arızası için sanayide bir esnafın yanına gittim. Yanımda da o zamanlar 1,5-2 yaşına gelmiş son numaram var. (Bu arada şunu da söyleyeyim, çocukla sanayiye giderken onu kucağıma alıp direksiyona oturtmadım.)

Arabanın arızasını gidermeye çalışan usta, "Torunun mu" demez mi? Senin esnaflıkla hiç alakan yok. Oğlun mu deseydin ölür müydün be adam dedim. Gülüştük. 

Zoruma gitmedi mi? Gitti elbet...
*
Yıl 1979. Orta birinci sınıfa başlayacağım. Eğitim ve öğretim açılmadan Uluırmak Nuraniye Kur'an Kursuna gittim. Yaz boyunca hafızlık sağlayacağım orada. Aynı zamanda yatılı kalacağım. 

Görevli beni yatakhaneye götürdü. İki katlı ranzaların üst tarafları dolu idi. Beni gören bir çocuk "Ağabey, sen benim yerimde yat" diyerek yatağını bana verdi. Kendisi de alt kattaki bir ranzaya geçti.

Yaz boyunca hafızlığı sağladıktan sonra 79-80 öğretim yılı başladı. Birkaç gün gecikmeli olarak kayıtlı olduğum birinci sınıfıma(orta 1) geldim. Kapıdan girerken daha önce Kur'an Kursunda yatağını veren Ali Çeliktozu beni karşıladı. Hem de ne biçim karşılama... "Aaa Abi, sen bu sınıfta mısın? Ben seni 7.sınıf (şimdilerin lise son sınıfı) sanıyordum, demez mi? Evet bu sınıftayım dedim ama gelin o anki psikolojimi bana sorun. Orta birinci sınıfa 17 yaşından gün almış biri olarak başlarsan olacağı buydu. 

Zoruma gitmedi mi? Gitti elbet... Ne edersiniz ki okumanın yaşı olmazmış. 

4107 numaralı Ali Çeliktozu'nu birinci sınıftan sonra hiç görmedim. Sanırım yıl sonunda ya sınıf tekrarına kaldı ya da nakil gitti. Kulakları çınlasın. Allah hayrını versin ve alacağı olsun.

Üç yıl ortaokul ve dört yıl da lise okuduğum yedi yıl boyunca gelen abi dedi, giden abi dedi bana. Sınıfın başkanını seçmek için sınıf arkadaşlarım hiç zorlanmadı. Nasılsa onların kendilerinden 5-6 yaş büyük Ramazan Abileri vardı. 
*
2013-2014 yıllarında otobüsle okuluma gidiyorum. Yanıma yaşlı bir amca oturdu. Boynumda kravatımı gören amca "Daha çalışın mı bu yaşta" dedi. Evet, daha emekliliğimi bile hak etmedim, 23.yılımı çalışıyorum dedim. Adam "Ne bileyim 60'nda gösteriyorsun da dedi bana. 

Zoruma gitmedi mi? Gitti elbet... Moralimi bozmak için sabah sabah yanıma oturmuş mübarek! 
*
Hangi birini sayayım beni yaşımdan büyük gösteren insanların yaş tahminimi. Hepsinin derdi benim yaşım gayri, belli. Sanki onlara yaşımı sordum da onlar da bana bir iyilik yapıp yaşımın tahmininde bulundular. Canları sağ olsun. 

Sanırım kaportam yaşımla orantılı değil. Olduğumdan daha yaşlı görünüyorum. Ama şunu unutmasınlar, kaportam ne kadar eskirse eskisin, içim kıpır kıpır! İçimdeki çocuğa söz geçiremiyorum çoğu zaman. Siz kendinize yanın. Önemli olan yaşının kaç olduğu değil, kendini ne hissettiğin. Bu da benden bir züğürt tesellisi...


Yeter ki Düğme Yanlış İliklensin...

Ülkede ne kadar iletişim kurduğum insan varsa "Her şey iyi olsun, herkes işini düzgün yapsın, eğitim ve öğretimimiz en iyi olsun" derdinde. Herkesin de bu istediklerinde samimi olduğunu görüyorum. Fakat aynı insanlarda aynı zamanda işlerini çıkıştırmak için bazı yollara tevessül ettiklerini veya etmek zorunda kaldıklarını müşahede ettim. 

Toplum olarak her işin başı eğitim deriz, yeter ki eğitimimiz düzgün olsun isteriz. Hiç düşünmeyiz, kendimiz düzgün hareket etmedikçe eğitimimiz düzgün olur mu veya düzgün olsa ne değişir diye. Çünkü daha işin başında işe yamuklukla başlıyoruz. Yani düğmeyi yanlış ilikliyoruz. Öyle zor örnekler falan vermeyeceğim. Çok basit örneklerle çok masum görülen işlere tevessül ettiğimize bir örnek vermek istiyorum.

Muhitimizdeki okulumuz iyi değilse çocuğumuzun iyi eğitim almasını isteyen biz büyükler çocuğumuzu göndermek istediğimiz okulun kayıt alanına uygun bir yere adresimizi taşıyoruz. Adresimizi resmen taşıdığımız bu evde oturmuyoruz. Bunu yapan bir değil, beş değil; yığınla insanımız var. Test için gözde okulların bahçesine girip çıkan servis araçlarına bakarak bunu anlayabiliriz. Bu yaptığımız nedir, biliyor musunuz? En basitinden, sahte adresle sahte okulda çocuğumuza doğruluk öğretilsin istiyoruz. Bu yaptığımızla biz çocuğumuza "Bak çocuğum, senin iyi eğitim alman için sahte adres göstererek devleti kandırdım. Aynı zamanda bu yaptığımızla mahallendeki arkadaşlarının önüne geçeceksin. Tüm bunları senin için yaptım, saçımı süpürge ettim. İleride işini çıkarmak için sen de böyle yap, demiş oluyoruz. Yani çocuğumuz okula başlamadan sahtekarlığın ne olduğunu ona biz öğretiyoruz. Bu durumda onun ilk öğretmeni biz oluyoruz. Eğitim ve öğretime gömleği yanlış ilikleyerek başlıyoruz. Düğme yanlış iliklenmiş ise bu gömleğin düğmeleri alt tarafa doğru düzelir mi? Maalesef düzelmez. Çünkü kem âlât ile kemâlât olmaz. Yaptığımız, yanlış yol ve yöntemlerle doğruyu bulmaktır. Bu da havanda su dövmektir.

Bu yol ve yöntemi izleyen veliler ve izlenen bu yolu bilen devler ricali bu durumda eğitim ve öğretimden bir şey beklemesin. Sahtekarlığı ilk baba ocağında gören bu çocuk, ileride yanlış işler yapar, istemediğimiz başka işlere tevessül ederse hiç öğretmenlere, okullara falan kızmayalım. Çünkü çocuklarımızın ilk öğretmeni biziz. Onlara sahtekarlık kapısını ardına kadar açan biziz. Kimse kusura bakmasın, çocuklar bizim ileriye attığımız oklardır. Ne atmış isek onu toplayacağız. Toprağa hangi tohumu atmış isek onu biçeceğiz. Eğitim ve öğretimin ilk başında iliklediğimiz bu yanlış düğme yoluna hep yanlış devam edecek. Ötesi kendimizi kandırmak olur.

"Vermek Zorunda Değilsin..."

Geçen gün beş kişinin oturduğu bir ortamda çaylarımızı yudumlarken muhabbet döndü dolaştı, ücret karşılığı yaptırdığımız işlerde verdiğimiz veya vermek zorunda kaldığımız bahşiş meselesine geldi. Bu şekil verdiğimiz çoğu paraların adı bahşiş olur mu bilmiyorum. Ki bahşiş, içten gelerek verilen bir şey olsa gerek. Benim bildiğim meslek öğrenmek amacıyla bir usta yanında çalışan çıraklara uzatılırdı eskiden bahşiş. O da iş karşılığı üste verilen bozuk paranın küçük çocuğa verilmesinden ibaretti. Görüyorum ki bahşişin alanı epey genişlemiş. Gerçi ben bahşiş diyorum ama verilen bu paralar bahşişten öte başka bir şey.

Evinin eşyasını taşıtmak için evden eve taşımacılık yapan adı sanı belli bir firma ile görüşüyor ve anlaşıyorsun. Firma belirtilen günde aracı ile birlikte üç dört kadar hamal gönderiyor. Eşyan taşınıyor, etrafını firmanın elemanları sarıyor, efendim! Terledik, bizi görür müsün diye.

Düğün yapıyorsun. Vereceğin yemek için salonla anlaşıyorsun. Yemek sonrası servis yapan kişiler başını sarıyor. Versen bir türlü, vermesen bir türlü. Mesele cebinden çıkacak para değil, bunun emsal ve normal görülmeye başlanması.

Alınan bu şekil paralara bahşiş dense de içten gelmeden, hesapta yok iken verilen bu paralar haraçtan başka bir şey değil. Bir de kimse istemeden cebe sokuşturulanlar var. İstemem, olmaz desen de bu şekil verilen paralar bir müddet sonra kişilerde bir bağımlılık ve onları bir beklenti içerisine sokabiliyor. Cenaze yıkayan görevlilere, hatim okuyan kişilere para verilmesi gibi.

Muhabbet ortamında verilen bir para şeklini daha öğrendim. Herkes başından geçeni anlatırken içimizde avukatlık yapan biri de "Bize de veriyorlar" dedi, anlatmaya başladı: "Bizi CMUK'tan bir davaya çağırdıkları zaman zanlının yakınları 'Davayı iyi savun' diyerek cebimize para sokuşturuyor. Ben de kendilerine, kardeşim! Vermek zorunda değilsin. Zaten biz verseniz de vermeseniz de görevimizi yapacağız. Devletten bu görevimizden dolayı ücretimizi alıyoruz, dememe rağmen vatandaş vermeye devam ediyor" dedi. Bu vesileyle bizim insanımız avukatlarımızı da maalesef bu para verme işine dahil etmiş. Üzüldüm gerçekten. Avukatın anlattığına göre demek ki avukata para verme işi de nice zamandır devam ediyor. Avukat da bu duruma alışmış ki cebine para koyana "Vermek zorunda değilsin" diyormuş. Ben bu cevabı "İstemem ama yan cebime koy" şeklinde anlıyorum. (Burada bilmeyenler için söyleyeyim. Karakol veya savcılık safhasında zanlı olarak ifadenize başvurulacağında "Avukatın var mı" diye soruluyor. Avukatım var dersen avukatının gelmesi bekleniyor. Yok dersen avukatlık ücretini devlet vermek üzere BARO'dan bir avukat isteniyor. Gelen avukat soruşturma ve ifadenin usullere uygun olup olmadığını izliyor. Tutukluluk talep edilirse itiraz ediyor vs.) 

Avukatlara "İyi savun" diye el altından ilave para verilmesini garipsedim doğrusu. Bunu bir avukattan duymasam inanmazdım. Bundan hareketle her işte yani bizim insanımızın bulunduğu her yerde bu şekil adı konmamış, kayıt dışı paranın döndüğü çıkarımını yaparsam herhalde yanılmış olmam. Varın ötesini siz düşünün. Çünkü bu ülke garip insanların bol olduğu bir ülke. 

Sahi avukatlara verilen bu şekil ilave para bahşişe mi girer yoksa başka bir şeye mi? Adını da siz koyun.






23 Eylül 2019 Pazartesi

Yaprak Dökümü

Sonbahar mevsimi geldi mi -bazıları hariç- ağaçlar yapraklarını döker. Yaprakları dökülen ağaçlar bir ölüm sessizliğine bürünür, yani kış uykusuna yatar. İlkbahar gelince yeniden dirilir/uyanır ve dökülen yapraklarının yerine yenisi gelir ve tüm ağaçlar yemyeşil olur. Ağaçlara biçilen bu rol, biyolojik yasaların bir gereği olduğu için yaprakların dökülmesi kimse tarafından garipsenmez.

Yaprak dökümünün en tehlikelisi ve en istenmeyeni Reşat Nuri  Güntekin'in "Yaprak Dökümü" romanında işlediği gibi babanın çok istemesine rağmen ailesini bir arada tutamayıp aile fertlerinin yaprak dökümü gibi evden çekip gitmesi, yani evi terk etmeleridir. Romandaki gibi olmasa da dağılan aile sayısı az değil günümüzde.

Siyasi partiler de bir ağacı andırır. Bir hedefe yönelmiş insanların toplandığı yerdir siyasi partiler. Bir ve beraber oldukları müddetçe seçim kaybetseler de seçim kazansalar da bu partiye dışarıdan kimse zarar veremez, partiden kolay kolay kopma olmaz. Ama kendi içlerinde anlaşmazlığa düşüp küskünlük ve kırgınlıklar artar, orta yerdeki ufak tefek anlaşmazlıklar bir araya gelerek sıcağı sıcağına çözülmez ise partiden kopmalar baş göstermeye başlar. Partiden kopan sınırlı sayıda olursa parti fazla yara almadan yoluna devam eder. Ama partiden kopan sayısı ne kadar çok olur ve kopanlar partinin bir zamanların ağır topları ise bu kopuşlar hayra alamet olmaz. Çünkü bu görünen bir yaprak dökümüdür. Ama bu yaprak dökümünden öte bir anlam ifade eder. Sonbaharda dökülen yaprağın yerine ilkbaharda daha gür yapraklar gelir, önceki yaprakları aratmazlar. Siyasi partilerdeki yaprak dökümü bir kopuştur. Ayrılan bir daha geri gelmez. Gidenin yerine monte edilen kişiler ise gideni aratır.

Partilerinde bir yaprak dökümü durumunu yaşayan siyasi partiler umarım bu işin vahametinin farkındadırlar. Yok farkında değiller veya bir şey yokmuş gibi davranıyorlar ve bu kopuşlar olmasın diye ellerinden geleni yapmıyorlar veya gidenler bize bir zarar veremez, biz ana gövdeyiz derler, gidenleri küçümserler ise partide bir parçalanma söz konusu olabilir. Bunun örneğini Türkiye geçmişte iki türlü yaşamıştır. Ayrılıp gidenler kurdukları partilerle bir varlık gösteremedikleri gibi varlık gösterip kısa zamanda iktidar olanlar da var. 

Siyasi partilere düşen, partilerinden ayrılıp gidenler ister parti kurup varlık göstersin ister varlık göstermesin, partilerinden bir yaprak bile dökülmemesi için çaba sarf etmesi gerekir. Yaprak dökümü olmaması için gösterilen çaba yeterli gelmedi. Partiden ayrılmak isteyen kopup gitti. Bu durumda gidenin aleyhinde konuşmamak ve kapıyı tamamen kapatmamak esas olmalıdır. 


Öğrencilerimize Güvenmenin Neresindeyiz? *


Liselerde okumakta olan öğrencilerin özürlü ve özürsüz devamsızlık yapma durumları Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliğine göre özürsüz 10 günü, toplamda 30 günü geçmemesi esastır. Asıl olan öğrencinin devamsızlık yapmaması ve okuluna devam etmesidir. Özürlü veya özürsüz devamsızlık yapmak arızı bir durumdur. Hastalık veya değişik nedenlerle öğrenciler devamsızlık yapabilmektedirler.

Öğrenci herhangi bir nedenle devamsızlık yaptı, bunu özürlü devamsızlığa dönüştürmesi gerekiyor. Bunu kim yapacak? Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliğinin 36.maddesinin 7.fıkrasına göre bu işi veli yapacak. Yönetmelikte “Öğrencinin devamsızlık yaptığı süreye ilişkin özür belgesi veya yazılı veli beyanı, özür gününü takip eden en geç 5 iş günü içinde okul yönetimine velisi tarafından verilir” (Değişik: RG-1/7/2015-29403) denilmektedir. Görüleceği üzere Yönetmelikte her şey düşünülmüş.

Ortaöğretim Kurumları Yönetmeliğinde dikkatimi çeken ve garip bulduğum kısım, yapılan özürlü devamsızlık belgesinin veya veli beyanının okul idaresine bizzat veli tarafından teslim edilmesinin istenmesidir. Yönetmeliği hazırlayanlar sorumluluğu 18 yaşını doldurmamış çocuğa değil, veliye yüklemektedir. Bunu anlayabiliyorum. Fakat ben burada çocuklara bir güvensizlik görüyorum. Olur ya çocuk, velisinin bilgisi dışında yaptığı devamsızlığı, özürlüye çevirmek için velisi adına dilekçe yazıp imzasını da atarak okul idaresine teslim edebilir. Bunu yapan çocuk çıkar mı? Çıkar elbet. Ama sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Birkaç çocuk sahte belge ve sahte imza ile veli ve okulu kandırabilir düşüncesiyle tüm çocuklara güvensizlik doğru mu? Bu toptancı yaklaşımı doğru bulmuyorum. Yönetmeliği hazırlayanlar ve okulları yönetenler ilk önce çocuklarımıza güvenmeyi esas almalıdırlar. Onlara “Biz size güveniyoruz” derken elbette tedbiri de elden bırakmamalılar. Pekala okul yönetimi, yapılan devamsızlığın özürlüye dönüştürülmesi için öğrencinin getirdiği dilekçeden şüpheleniyorsa e-okul sisteminden veli iletişim telefonunu bularak kendisine telefon açarak “Çocuğunuz şu şekilde bir dilekçe getirdi, bilginiz dahilinde mi” diye sorabilir. Burada okul yönetimi devamsızlık yapan çocukların hangi birinin velisini arayacak denilebilir? İnanın bu yöntem velinin okula gelerek dilekçe vermesinden daha kolaydır. Çünkü tüm veliler okulun muhitinde ikamet etmiyor. Çoğu veli, gündüz vakti mesai için işine gitmiştir. Bir dilekçe için velinin mesaisini bölerek okula gelmesi hem zor hem zaman kaybıdır.

Öğrenci devamsızlık yaptığı anda birçok okul, veli telefonuna “Çocuğunuz bugün okula gelmemiştir” mesajı göndermektedir. Mesajla çocuğunun okula gelmediğini öğrenen veli, bu devamsızlığın özürlüye dönüşmesi için çocuğuyla dilekçe de gönderebilmelidir. Yönetmelikte bu esnekliğin sağlanmasında fayda vardır. Bu yapılırsa okul yönetimi ile öğrenci ve veli karşı karşıya gelmemiş olur.

Velinin dilekçe verip çocuğunun devamsızlığını özürlü devamsızlığa dönüştürmesi size basit gibi gelebilir. Ben bu sorunu önemsiyorum. Eğer bu sorun büyümüyorsa ya okul idareleri bu konuda esnek davrandığındandır ya da velilerin bu durumu sorun haline getirmek istemeyişindendir. Ben hepsinden geçtim. Götürdüğü dilekçenin okul yönetimi tarafından “Velin gelecek…velin getirecek” şeklinde geri çevrilmesi, çocuklarımızda “Bize güvenilmiyor” psikolojisini yerleştirdiği gibi aynı zamanda “sahte dilekçe de verilebiliyormuş” anlayışını akıllarına getirecektir.

*25/09/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.




22 Eylül 2019 Pazar

"Kur'an Okumak İstemiyorum"

—Azizim, dinimi daha iyi ve doğru öğrenmem için bir kitap tavsiye eder misin?
—Kur'an kitabını oku.
—Çok isterdim ama onu okumak istemiyorum.
—Sebep?
—Ne olur ne olmaz, ağrımaz başımı ağrıtmayayım.
—Niye ağrısın ki?
—Bugünlerde Kur'an okuyanların başı dertte. Neme lazım.
—Niye başın derde girsin. Herhangi bir kitap değil, yazarı tartışılır biri değil, içerisinde şüphe yok. Sen dinini öğrenmek istemiyor muydun? Müslümanların asli yemek kaynağı bu. Bundan iyi kitap mı olur? Hem sonra kim ne desin?
—Anlıyor ve biliyorum ama farz et ki ben dediğin gibi Kur'an okumaya başladım. Birileri beni Kur'an okurken görse ne der?
—Ne diyecek? Allah kabul etsin der.
—Öyle diyen çıkar. Ya Kur'an okuduğumu gören biri bu adam "Hadis düşmanı, sünneti inkar ediyor" derse o zaman ben ne yaparım?
—Niye desin ki? Sen hadis düşmanı mısın?
—Değilim elbet!
—Eee o zaman?
—Biliyorsun bugünlerde "sünnetsiz, hadisleri kabul etmiyor, işine geleni kabul ediyor, işine geleni kabul etmiyor" ithamları moda. Hele böyle bir adım çıksın, ehli sünnet düşmanı da derler. Ondan sonra uğraş dur. Yeter ki biri desin ve seni hedef göstersin. Yemin billah etsem, ekmek-mushaf çarpsın ben hadis düşmanı değilim desem de kimseyi ikna edemem. 
—Biraz abartmıyor musun?
—Hiç bile...Sanırım gündemi pek takip etmiyorsun? Şayet gündemi takip etseydin bana hak verirdin. Çünkü "sünneti kabul etmiyor, hadisleri reddediyor" denilenlerin sayısı az değil. O yüzden "hadis inkarcısı" damgası yemek istemiyorum. 
—Bu durumda ne yapacağız?
—En iyisi Kur'an okumamak bana göre. 
—Yanlış düşünüyorsun? Birilerine kızarak Kur'an okumamak olur mu? Birilerinin kınamasına aldırmamak lazım.
—Aldırdığım yok. Ama algılarla yaşadığımız günümüzde kimseyi çekemem bu durumda. Kimse kimseyi dinlemiyor ve anlamak istemiyor. Birbirimize hep belden aşağı vuruyoruz. Niyet okuyuculuğu yapıyoruz hep. Didişiyoruz birbirimizle. Midemiz götürse birbirimizi yiyeceğiz.  Bir de hedef gösteriyoruz. İşin garibi kafir ve İslam düşmanları bizim ortak hedefimiz değil. Tüm derdimiz birbirimizi alt etmek üzerine kurulu. Faydası olmayan bu tartışmada biz bize yeteriz, düşmana ihtiyacımız yok.

21 Eylül 2019 Cumartesi

Günümüzün Geçer Akçesi: FETÖ ***

2000'li yıllarda Adana'da çalışırken bilgisayar laboratuarında bilgisayar ile iştigal ettiğimi gören bazı meslektaşlarım bana "Senden nasıl kurtulacağız" derlerdi gülerek. Ben de bunun kolayı var. Bugünlerin geçer akçesi Hizbullah'tır. Beni Hizbullahçı diye şikayet edersiniz. Polis sorgusuz, sualsiz götürür. İçeride ben kendimin Hizbullahçı olmadığımı anlatıncaya kadar aylar, yıllar geçer. Siz de böylece kurtulmuş olursunuz derdim. Onlar da bana "Aman hocam, ağzını hayır aç, bunun şakası bile kötü" derlerdi.

Hizbullah davaları bitti. Kimi ceza aldı; yattı çıktı, kimi aldığı ceza ile hala yatıyor; kimi girdi, uzun süre tutuklu kaldıktan sonra yargılanıp çıktı. Yazılı ve görsel medya günün ilk flaş haberlerini Hizbullah ile açtı, yapılan operasyonları verdi. Şimdilerde Hizbullah operasyonları  yapılmaz oldu. Ne devlet hatırlıyor ne de halk.

2013 yılından itibaren gündemimizde güncelliğini hiç kaybetmeyen FETÖ var. Önceleri Paralel Yapı diye bilinen bu örgüte birkaç yıldır FETÖ diyoruz. Altı yıldır gündemden düşmeyen bu örgüt, böyle giderse uzun süre güncelliğini sürdüreceğe benziyor. Hizbullah lokal bir bölgede yapılanmış, operasyonlar o bölge ile sınırlı tutulurken FETÖ yurdun her bir köşesinde örgütlenmiş görünüyor. FETÖ adına yapılan operasyonlardan etkilenmeyen kesim yok gibi. Kimi KHK ile ihraç edilirken kimi hala açıkta bekliyor, kimi tutuklu, kimi ceza almış, kiminin cezası daha verilmemiş. Gün geçmiyor ki FETÖ adına operasyon yapılmamış olsun.  Hiç alakası olmayanlar bile FETÖ ile ilgili yapılan operasyonlardan veya ithamlardan nasibini alıyor. En hafif geçiştiren "Bu, FETÖ'cü ağzı... Bu FETÖ'cülerin yöntemi" ithamına maruz kalıyor. FETÖ'cü damgası yiyen ya bulunduğu makamdan ediliyor ya da geçeceği makamdan oluyor. Çünkü iftira, itham ve şüphenin sınırı yok. Kişi de hiç FETÖ bulaşığı olmasa bile atılan çamurun izi kalsa mantığı güdülüyor. İşin garibi FETÖ ile mücadele edenler de bundan nasibini alıyor. Birilerini FETÖ'cülükle itham edenler de FETÖ'cü damgası yemekten kendisini kurtaramıyor. Günümüzün geçer akçesi ne de olsa.

Toplum olarak öyle bir cendereden geçiyoruz ki kendisini bundan kurtarabilene aşk olsun. Masum olduğuna inandığın birine bile referans olamıyorsun. FETÖ'cülükle suçlanmış isen suçsuz olduğuna inananları bile yanında bulamıyorsun. FETÖ'cülükle itham edilen birinin FETÖ'cü olmadığına şehadet etsen "Sen böyle diyorsun ama bunlar kendini belli etmez, kripto olabilir, ateş olmayan yerden duman çıkmaz. Niçin bana ithamda bulunmuyorlar" cevabı alıyorsun. Bu kişi kendi halinde bir memur. Nasıl FETÖ yöneticisi olur diyorsun. "Efendim, bu yapı çok sinsi. Değişik bir yapılanma şekli var. Pekala rektörlere, komutanlara emir veren bir yönetici olabilir" deniyor. Bir tanıdığım var, çok iyi biri. FETÖ'cülükle itham edilmiş diyorsun. "Bunların hepsi iyi zaten" cevabı alıyorsun.

Kamuya eleman alımında veya yönetici seçiminde ilk yapılan, FETÖ'cü mü araştırmasıdır. Kazara biri sana FETÖ'cü demişse isminin üstü çizilmen için yeter de artar bile.

Örnekleri çoğaltabiliriz. Ama örnekleri çoğaltmanın pek de bir anlamı yok. Kim ne kadar FETÖ'cü, kim suçlu, kim masum bilmiyorum. Bildiğim bir şey FETÖ konusunda toplum olarak bir paranoya durumu yaşadığımızdır. Bir diğer husus da FETÖ konusunda bu gidişat, bu mücadele tarzının sonunun hiç hayır olmayacağıdır.

***24/09/2019 tarihinde Barbaros ULU adıyla Pusula Haber gazetesinde yayımlanmıştır.



20 Eylül 2019 Cuma

Devletin Kendisi Olan Partiler ***

Milletimizin çoğunluğu Cumhuriyet Halk Partisine mesafelidir. Tek parti döneminde yaptıklarından dolayı halk, çok partili sisteme geçtiğimiz andan itibaren bu partiyi tek başına iktidara bir daha getirmemiştir. Bu parti zaman zaman koalisyon ortağı olarak iktidara gelse de bu iktidarları uzun ömürlü olmamıştır.

Halkımızın ekserisi CHP'ye niçin mesafelidir? Değişik sebepler söylenebilir. Bence en önemli sebebi, CHP'nin devletin kendisi olmasıdır. CHP uzun yıllar devlet ile özdeşleşmiştir. Uzun süre iktidar olan partilerde bu risk daima vardır.

2002'de AK Parti iktidara geldi. Devletin kendisiyle, kendisinin de devletle barışık olmadığı AK Parti, uzun yıllar devlet ve devletin kurumlarıyla mücadele etti. Her mücadelesi bu partiye artı puan kazandırdı ve arka arkasına iktidara geldi. Bugün AK Parti ile mücadele eden ya da AK Partinin mücadele edeceği bir devlet kurumu kalmadı. Bu durumu bazıları iyi görebilir ama bu durum AK Parti için hiç iyi değildir. Çünkü devletin kendisi olma yolunda hızla ilerliyor.

Neden derseniz? AK Parti halkın, olmasını istediği birçok konuyu iktidar olduktan sonra yerine getirmek istedi. Ama karşısına YÖK çıktı, Anayasa Mahkemesi çıktı, bazen Yargıtay-Danıştay çıktı, kimi vakit askeriye çıktı. Böylesi durumlarda halk, sorunu çözemediğinden dolayı AK Partiyi suçlamadı, engel olan kurumlara tavır aldı. AK parti yapmak istediklerini zamana yayarak daha sonra yaptı. Kendisiyle uğraşan ne kadar kurum varsa zamanla pes etti.

Şimdi AK Partinin önünde devletin içinde kendisine engel çıkartacak, sorun olacak hiçbir kurum kalmadı. Sorunlar bitti mi? Hayır. Ülkenin sorunları biter mi? Yığınla sorunu var bu ülkenin. Halk, hükümetten bu sorunları çözmesini bekliyor. Sorunlar çözülemeyince halk eskisi gibi kurumları suçlamıyor, hükümeti suçluyor. Çünkü sorunu çözmesi veya bir isteğin yerine gelmesi için hükümetin önünde, kendisinden başka bir mânia yok. Partinin kurumlarla barışık olmadığı zamanlar olsaydı “Ne yapalım, Anayasa mahkemesi çıkardığımız kanunu iptal etti, Cumhurbaşkanı kanunu geri çevirdi, asker bu işe sıcak bakmıyor…” derdi. Şimdi ne diyecek? Çünkü AK Parti bütün kurumlarla uyumlu ve tüm kurumlar emrinde. Eskiden iktidardı ama muktedir değildi. Şimdi hem iktidar hem de muktedir. Bu sefer beklentilere cevap verilemeyince halk tüm okları AK Partiye çeviriyor.

Burada halkımızın devletle meselesi var anlaşılmasın. Halkımız devletini sever ve devleti için gerekirse canını verir. Çünkü devleti ebed müddet görür. Yine halk için devlet babadır aynı zamanda. Hepsi bu kadar…

Hasılı her parti için iktidar olmak iyidir ama uzun süre iktidar olanları bekleyen en büyük tehlike, iktidarın devletin kendisi olmasıdır. Çünkü devlet olmak demek halka yabancılaşmak demektir, yozlaşmak demektir. Her ne kadar AK Parti halkın değerlerine yabancı değilse de hep zirvede olması, halk ile arasına mesafe koydurur, halkı okuyamaz hale getirir. Parti kendisini yenileyemez ve kendisini tekrarlamaya başlar. Bu da ülkede memnuniyetsizlerin sayısını her geçen gün artırır. Bugün AK Partinin yaşadığı bu olsa gerek. Demek istediğimden “İktidar olan yıpranır” anlamı çıkarılmasın. Bu durum yıpranmışlıktan öte başka bir şey. Aman dikkat!

***16/06/2020 tarihinde Pusula haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.