30 Kasım 2016 Çarşamba

Kendi ellerimizle cayır cayır yaktıklarımız*

Kanlı darbe teşebbüsü, yıllar yılı devam eden PKK katliamları, güneyimizde savaş hali, komşu ülkelerin durumu, ekonominin gidişatı, Batı ile ilişkilerimizdeki soğukluk... yetmezmiş gibi şimdi de Adana Aladağ'da ortaokul öğrencilerinin kaldığı özel bir yurtta 12 öğrencinin yanarak can vermesi...Türkiye'nin üzerinde kara bulutlar dolaşıyor. Hiçbir günümüz geçmesin ki olay olmasın.

Milli Şairimiz Mehmet Akif ERSOY'un "Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?" adlı şiirinde dediği gibi: "Yâ Râb, bu uğursuz gecenin yok mu sabâhı?/Mahşerde mi bîçârelerin, yoksa felâhı! /Nûr istiyoruz... Sen bize yangın veriyorsun!/"Yandık" diyoruz... Boğmaya kan gönderiyorsun!...Yetmez mi musâb olduğumuz bunca devâhi?/Ağzım kurusun... Yok musun ey adl-i İlâhî!" dediği gibi musibet, bela ve felaketler maalesef bir türlü başımızı bırakmıyor. Ümidimizi kesmedik, her sabah kalkınca acaba bugün normal bir şekilde güne başlayabilecek miyiz diyoruz. Ama nafile. Ardı arkası kesilmiyor ateşin düştüğü yeri yaktığı durumlar. 

Özel yurtta kalan öğrenciler ortaokul çocuğu. Daha anne ve babaların ekmek almak için bakkala dahi göndermediği çocuklar...Ana çocuğu bunlar. Ne işi var bu sabilerin yurtta. Nedense veren aile veriyor, bu çocukları kabul eden ediyor, bunlara izin veren devlet de izin veriyor. Konumuz şimdi bu değil biliyorum ama. Şunu herkesin bilmesi gerekir ki, daha sorumluluğunu bilmeyen ve taşıyamayan öğrencilerin devlet veya özel bir yurtta kalması hiç pedagojik değildir. Örnek isterseniz, kimsesiz çocukların kaldığı Çocuk Esirgeme Kurumlarında büyüyen çocukların büyük bir çoğunluğunu bir izleyin. Bu çocukların hayata, herkese küsmüş bir şekilde içine kapandığını, sosyal hayata atılınca kendisini dışlanmış gibi hissettiklerini görürsünüz. Devlet, bunlara öz evlat muamelesi yapıp pozitif ayrımcılık uygulayarak resmi kurumlarda iş verdiği halde çoğunun iş yapmadığını görürsünüz. Bunların iç halini kimse bilmez, yurt hayatında neler çektiğini hissetmez. Çoğunda piskopat bir davranış gözlemleyebilirsiniz. Haydi devlet kimsesizleri barındırma konusunda mecbur kaldı diyelim. Zira başka bir seçenek de görünmüyor. Hatta devlet bunu bildiği için bu çocukları ev ortamlarında büyütmeye başladı son yıllarda. Tamam bu özel yurtta kalan çocuklar kimsesiz değil, kimsesiz çocuklarla kıyas kabul etmez. Öyle zannediyorum bu yurtta kalan çocukların çoğunun belleğinde ailesinin kendisini istemediğini, dışladığını, kurtulmak için yurda verdiği duygusunun olmadığını nereden biliyoruz. Şimdilik kalmalarına da eyvallah diyelim.
Haberlere yansıdığına göre -aslı var ise- yangın merdiveni kapısının kapı kolu yokmuş. Yani kapı açılmamak üzere kapatılmış. Buyurun buradan yakın şimdi? Bu yangın merdivenleri niçin yapılır? Yangın vb durumlarda tahliye olmak için değil mi? Kapı kolu yok ise nasıl kullanılacak? Ha bizde yangın merdiveni çoğu zaman yurdu açmak için formaliteyi yerine getirmek için yapılır. Süs eşyası gibidir. Ne girilir ne de çıkılır. Formaliteyi yerine getirdin mi gemisini kurtaran kaptansın zaten.
Şimdi feci bir şekilde can veren daha sorumluluk yaşına gelmemiş bu masumlar nasıl geri gelecek? Suçlular ceza alacak mı? Muhakeme yıllar yılı devam edecek mi? Verilen ceza maşeri vicdanda makes bulacak mı? Gerçek sorumlular yanında, denetlemekle yükümlü olanlara herhangi bir yaptırım gelecek mi? Yine her böylesi feci olayda ah-vah edip kimseye bir şey olmadan normal hayatımıza devam edecek miyiz? İçimizdeki beyinsizlerin kendi elleriyle cayır cayır yaktıkları bu menfur eylemi unutup gidecek miyiz?

Bir defa bu işte ihmali olanlarla birlikte yangın merdiveninin kapısını kilitleyen veya kapı kolunu çıkaran, kilitleme/kapama emrini veren kişiler müteselsilen sorumlu tutulmalıdır. Adil bir şekilde yargılanmalıdır. Öyle 3-5 sene ceza ile kurtarılmamalıdır. Özellikle kilitleme/kapama emrini veren sorumlu/lar tıpkı çocukların yanarak can verdiği gibi ateşe atılarak cezalandırılmalıdır. Devlet bu sorumluları yakacak hiçbir görevli bulamazsa bu görevi fahri olarak yapmaya hazırım. Hatta masraflı olur denirse bunları yakacak odun ve kör parası da benden. Böylece hak ve adalet yerini bulsun ki bundan sonra darbı mesel ve ibreti alem olsun herkese. Adalet ancak böyle sağlanır... Herkes adam gibi görevini yapsın. Bir daha başka canlarımız yanmasın. Mekanları Cennet olsun bu körpecik çocukların. Allah beterinden saklasın. 30/11/2016

* 03/12/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

"Armut piş, ağzıma düş!"

Yaratılanı severiz Yaratan'dan ötürü mutlaka. Farklı farklı tıynetleri vardır insanoğlunun. Hepsine "amenna ve saddekna."

Huy anlamına gelen tıyneti zamanla insan kazanır. İnsan yaşadıkça, bir araya gelip irtibat kurdukça insanları daha iyi tanıyor. Kimine iyi ki tanımışım dersin, kimine de eksik olsun, benden ırak Allah'a yakın olsun dersin. Karşılaşmamaya çalışırsın, fırsatını bulursan yolunu bile değiştirirsin.

Huy değişir mi? Değişir değişmeye. Yeter ki insanoğlu değiştirmek istesin. Tabii bunun için ilk önce böyle kişilerin kendi huyunu beğenmediğini bilmesi ve kabul etmesi gerekir. Genelde böyleleri huyunu da mükemmel hatta kendisini dev aynasında görür. Hatta kendisiyle yüzleşmeye fırsat bile vermez nefsi. O yüzden vicdanının sesine kulak vermez. Sürekli kaçar yüzleşmekten. Çünkü vicdanıyla karşı karşıya gelse öz eleştiri yapıp kendini sorgulaması gerekir. Bunu yapması sorumluluk demektir. Bu ne demek? Yapması gereken görev ve vecibeleri üstlenmektedir. Kim almak ister bu yükü? Bundan dolayı vicdanını dizginleyip gerekçe, bahane, mazeretlerin arkasına sığınır; altta kalmamak için iyi bir savunma refleksi geliştirir. Yalnız başına kalamaz. Çünkü korkar, hayatın gerçeklikleriyle karşılaşmaktan. O yüzden hep birilerinin özellikle kendisini koruyanların şemsiyesi altına sığınır. Yalnızlık, korkulu rüyasıdır. Farkında değildir ama kendine öz güveni de yoktur böylelerinin. Gezecek, dolaşacak, yatacak, kalkacak... Hep birileri olacak yanında. Akıl hocalarına danışacak.

Hayatta hiç sorumluluk almaz böyleleri. Dedim ya düşmandır sorumluluğa. Çünkü sorumluluk külfettir, derttir onun için. Öyle ya insan dünyaya bir defa gelirdi. Bu yüzden hayatın tadını çıkarmak gerekir. O, oturacak. Birileri çalışacak. "Armut piş, ağzıma düş" misali birileri pişirecek o yiyecek. Başkası her işi yapacak, o ise hep baş köşede oturacak. Allah'ın seçilmiş kulu ne de olsa. Bu zihniyet, dünyayı sağılacak ineğe benzeten Yahudi zihniyeti ama. Olsun fena fikir değilmiş hani. Dünya bir yana kendisi bir yana. O zaman dünya ona hizmet edecek, o da elini sıcak sudan soğuk suya değdirmeden  bu hizmetten fazlasıyla faydalanacaktır. Yersen tabii.

Peygamberimiz: "İnsanların en hayırlısı insanlara faydalı olandır" buyurur. En güzeli: Kubbede hoş bir seda bırakabilmektir. Allah başkasına yük olmayanlardan eylesin. Vardığı yere artı değer katan ve kazandıranlardan eylesin.  29.11.2016

"Sarı Hoca, Ak Hoca, Yok Hoca"

Benim gibi havuç rengi turuncu saçlara sahipti. İsmi Durmuş idi. Ama kimse ona ismiyle hitap etmezdi. Herkes onu Sarı Hoca olarak bilir,  o şekilde çağırır, o şekilde hitap ederdi.

İlçenin yetiştirdiği hocaların en önde gelenlerinden idi. Kendi muhitine hizmet etti yıllar yılı. En büyük camisi Büyük Caminin imam ve hatipliğini yaptı. Hafızı kelam idi. Öyle 'ha'sı gitmiş 'fız'ı kalmış hafızlardan değildi. Taş gibi hafızdı. Yaşadığı müddetçe Kur'an'dan hiç uzak kalmadı, hep onunla hemhal oldu. Görevini dört dörtlük yerine getirirdi. İzin nedir bilmezdi. Maaşın Çumra'dan alındığı yıllarda çoğu zaman öğle namazına yetişirdi. Haftalık izin yanına uğramazdı.

Canı tez biri idi. Fakat iş namaz kılma ve kıldırmaya gelince ağır ağır, sindire sindire, hazmede hazmede kılardı namazını. Hiç acelesi yoktu namazı bitirme konusunda. Baştan savma nedir bilmezdi. Diğer camilerde namaz bitse bile Büyük Camide namaz devam ederdi.  Hatta bazıları, "Sarı Hoca namaza başladığında pazar ihtiyacını gör gel, hala rükuya eğilmemiş olduğunu görürsün" şeklinde latife bile yapardı. Gerçek payı da yok değildi hani. Namazdan hiç çalmadı. Tadili erkana riayet ederek kıldırdı hep. Camiye vakfetmişti kendisini. Cami bir zamanlar onun ismiyle bile anılır olmuştu. "Emekliliğim geldi, biraz aksatayım artık" deme yoluna hiç gitmedi.

Büyükle büyük, küçükle küçüktü. Herkesin halini hatırını sorar, gönlünü alırdı. Nüktedan yönü de ağır basardı. Yerinde ve zamanında incitmeden yapardı şakasını. Turuncu saçları ağarmaya başlayınca: "Hocam saçlar ağarmış" dendiğinde "Sarı hocaydım, ak hoca oldum, bir gün de yok hoca olacağım" diyerek araya latifesini de sıkıştırırdı, bir tekerleme şeklinde.

Usul adap nedir bilirdi. 79 yılında Konya'ya geldiğim ilk yılda bir arkadaşımın iğvasıyla çocukluğun da vermiş olduğu duyguyla bir-iki gün oruç tutamamıştım. Köye geldiğim zaman Sarı Hoca ile karşılaştım. Bana "hoş geldin yeğenim" dedikten sonra çekti kenara: "Yeğenim rüyamda seni oruç yerken gördüm, Allah hayır getirsin! Öyle bir şey yoktur, değil mi" dedi. Ben yok dayı, olur mu öyle şey desem de kitabın ortasından konuşmuştu. Tıpkı Hasan ve Hüseyin'in, abdestini yanlış alan bir amcayı incitmemek için: "Amcacığım, biz bir abdest alalım, hangimiz doğru alacak, siz takip eder misiniz" deyip aynı şekilde aldıkları abdesti gören amca: "Çocuklar sizin abdest alışınız doğru, yanlışlık bende" diyerek yanlışını düzelttiği gibi. Benim de arkadaş kurbanı ve çocukluk duygusuyla yediğim orucu 'Rüyamda gördüm" şeklinde ifade ederek beni düzeltmeye çalışmıştı.

Kendisinin: "Öbür dünyaya gittim, geri geldim" dediği gibi kaç defa kalp krizi geçirdi. Gitti, gitti, geri geldi gerçekten. Kimseye yük olmadan hasta-sağ olarak ömrünü tamamladı. Yine kendisinin  dediği gibi: "Sarı Hoca, Ak Hoca, Yok Hoca" oldu artık. Babamla hala-dayı çocuğu idi. Babam onun için: "Oğlum! hafızı kelamdır, ateş yakmaz onu" derdi. Allah kendisinden razı olsun, mekanı Cennet olsun, varsa günahları, Rabbim bağışlasın. Köyün Sarı Hocası idi o. Yok olmadı. Hep gönüllerde yaşayacak inşallah.

Bu vesileyle akraba ve eş-dostunun, aynı zamanda tüm Karasınır halkının başı sağ olsun. 30/11/2016

29 Kasım 2016 Salı

Elimdeki para

Kış geldi mi sülaleden Veysel Emmim ava giderdi. Yine kar yağmıştı. Gün artık Veysel Emmim'indi. Keyfine diyecek yoktu. Tüfeğini hazırladı. Fakat barut ve saçma lazımdı. Evde kalmamıştı. Beni çağırdı, al şu parayı Koca Hüseyin'e git, barut ve saçma al gel diye. Verdiği paraya bir baktım. Daha önce hiç görmediğim bir kağıt para idi. 75-76 yılının en büyük parası. Şimdinin 100 lirası diyelim.

Üzerimi giyindim, eldivenleri elime geçirdim, çünkü hava buz gibiydi. Parayı da cebime koymadım kaybederim diye. Elimin içine koyup sıkı sıkıya elimi kapattım. Ayağım kaymadan hızlı bir şekilde gitmeye başladım. Ara ara da elimdeki paraya bakıyorum duruyor mu diye. Cellogilin evlerinin yanına vardığımda yukarıdan aşağıya kayanlar vardı buzun üzerinde. Etrafında ise kayanları seyredenler. Hiç onlara takılmadan Büyük Caminin oradaki Koca Hüseyin'in dükkanının yolunu tuttum. Tam dükkana gireceğim zaman elimdeki paraya bir göz attım. Elimde paradan eser yoktu. Ne kadar cebim varsa hepsini tek tek, tekrar tekrar yokladım. para uçup gitmişti. Koca Hüseyin bana baka dursun ne alacak diye. Hemen geldiğim gibi gerisin geri döndüm. Mahallemize yaklaştığım zaman Deli Bekirgilin evinin oradan yukarı çıkıp Kürtlerin evinin oradan kimse görmeyecek şekilde Deliktaş'ı seyrederek, diz boyu karın içinden geçerek eve geldim. Ayakkabımdan içeri giren kar, çoraplarımı ıslatmış, ayaklarım buz gibi olmuştu. Zira daha önce hiç kimsenin kar yazdıktan geçmediği yerleri tepip gelmiştim. Kimseye bir şey demedim. Eve saklandım. Rifatlar sülalesinin birbirine bakan iç içe geçmiş evlerinden bir gören olur... Olur ya Veysel Emmi ile karşılaşırsam ne diyecektim.

Ben evde bekledim, Veysel Emmim ise evinde beni bekleye dursun. Nice sonra anam geldi: Oğlum Emmin barut sorar, nerede diye. Saklandığım samanlıktan çıktım boynumu yere eğerek. Parayı sanırım kaybettim diye. Baktığım tüm ceplerime tekrar bakıldı. Yoktu...Emmim beni yanına aldı. Nereden geçtin, yolda kimler vardı, seni kim gördü, parayı nereye koydun diyerek beraberce gittiğim yolu tekrar gidip geldik. Gözümüz sağda solda idi. Acaba nerede düştü diye. Para uçup gitmişti.

Belediyeden anons edildi: "Veysel YÜCE'ye ait şu kadar para kayboldu. Bulan, gören insaniyet namına getirsin" diye. Belki anonsta bulana ödül de vadedildi, hatırlamıyorum. Nihayet para bir kaç gün sonra bulundu. Para, Şevket Ağa'da çıktı. Bulmasına karşılık sanırım para istemiş, emmim de vermiş. Ama ne kadar istedi, ne kadar verdi bilmiyorum.

Bense parayı düşürdüm mü, yoksa elimden çekildi mi bilmiyorum. Vebali boynuna herkesin. Zira eldivenin içinde tuttuğum para soğuktan ya düştü ya da çekildi. Elde eldiven olunca biri çekse de sanırım haberim olmazdı. Bulduğu paraya karşılık para istemesi de düşündürmedi değil hani beni. Yine de niyetimi bozmayayım, düşürdüm diyelim.

Veysel Emmim sağ olsun o zaman kızmadı bana. Üstelik hiçbir şey demedi. Ama ondan sonra bana para verip bakkala gönderdiğini hatırlamıyorum. Akıllı adammış rahmetli. Büyük bir ihtimalle ondan sonra kendi işini kendi yapmıştır. Geç de olsa çocuğa iş buyurup ardından kendisinin gideceğini anladı. Ben mi? Bir alışverişi daha ağzıma yüzüme bulaştırmanın ezikliğini yaşadım çocuk halimle uzun süre. 29/11/2016

Patates mi kumpir mi?

Köydeki oturduğumuz evin önüne bir oda çıkılıyordu. Evde inşaat vardı anlayacağınız. Benim işim helik toplamaktı.

Bir gün babam elime para verdi. Hüseyin Dayına git, 3 kg kumpir, 4 kg da patlıcan al gel, çalışanlara yemek lazım dedi. Koca Hüseyin lakaplı Hüseyin Dayının dükkanı Büyük caminin yanında idi. Elime pazar çantasını aldım, şimdiki gençlerin yaya yürümediği yolu aşındırmaya  başladım hızlı hızlı. Giderken de alacağımı unutmayayım diye ara ara tekrarlıyorum içimden: 3 kg kumpir, 4 kg patlıcan şeklinde. 

Kendi kendime kumpir köylülerin söylediği bir kelime. Bunun yerine patates diyeyim dedim. Yine yolda tekrarlıyorum içimden: 3 kilo patates, 4 kilo patlıcan... O kadar tekrarladım ki sayısını bilmiyorum. Sular-seller gibi ezberlemiştim alacağımı. Nihayet dükkana girdim hış-mış: "Dayı, babamın selamı var. 3 kg kumpir, 4 kilo patates verecekmişsin" demişim. Şükür, unutmadan söyleyebilmiştim meramımı. 

Ben bekliyorum dayı tartıp verecek diye. Fakat dayı iskelet gibi bana bakıyor, üstelik tartmaya da başlamadı. O bana baktı, ben ona. Baktım hala bakıyor: Dayı işim acele dedim. "İşin acele olmaya acele de nasıl olacak bu şimdi" dedi. Dayı!  Dediğimi duymadın mı dedim. "Duymaya duydum da nasıl ve ne vereceğimi bilemedim: 3 kilo kumpir, 4 kilo patates...Bunun ikisi de aynı değil mi yeğenim" dedi. Evet, aynıydı. Nasıl becermiştim bunu. 

Sonunda 3 kilo kumpir, 4 kilo patlıcan dedim. O tartarken mahcubiyetten başımı yere eğdim. 

Pazar çantamda 3 kilo kumpir, 4 kilo patatesi, pardon patlıcanı taşıyarak  evin yolunu tuttum. 29.11.2016

Çocuğundan daha çocuk veliler

Rehber öğretmenler genelde konuşmalarına "Problem çocuk yoktur, problem anne ve baba vardır" diye başlarlar. Birçok veliyi görünce rehber öğretmenlerin sözlerindeki doğruluk payının yüksek olduğuna hak vermemek elde değil. Bazı anne ve babalar vardır, anlayışından, olaylara bakışını görünce sırtında taşıyasın gelir. Bazılarını da görünce bu anne ve babaya göre bu çocuk çok iyi diyorsun.

Anne ve baba vardır, olayları soğukkanlı bir şekilde değerlendirir. Nezaket ve efendiliğine derman yetmez. Bazıları vardır, öğretmene, idareye yol göstermeye çalışır, bazıları hep suçlama yoluna gider. Bazıları karşına çıkmaz, oturur bilgisayarın başına. İsminin açıklamasını istemeyecek şekilde 'Bilgi Edinme'ye şikayet eder okulu, öğretmeni ve yönetimi. Hızını alamazsa 'Alo 147'yi arar. Güya ismi belli olmadan meseleleri çözecek, karşı tarafa haddini bildirecek. Bazıları ise başlı başına bir sorundur, çocuğundan önce yangına körükle gider, kavgacıdır. Ne laftan anlar, ne de sözden. Ne 'dur'dan anlar, ne de 'git'den. Sorun yumağıdır başlı başına. Sadece çocuğunu merkeze alır. Onunla yatar onunla kalkar. Aklı sıra çocuğunu koruduğunu, çocuğu kendisi için vazgeçilmez olduğu imajını vermeye çalışır. Çocuğunun büyümüş şeklidir bunlar. Çocuğunun değerlendirmesiyle olayları ve kişileri değerlendirir. Tek taraflı sadece kendi çocuğunu dinler. Bundan sonra da göz hiç bir şeyi görmez. Öyle bir hışımla gelir ki önüne gelip geçeni yıkıp geçecek.

Sabahleyin bir öğretmen anlattı: Falan sınıfta bir öğrenciye bir zamanlar derste "Allah cezanı vermesin" demişim. Çocuk teneffüste hemen annesini arar, durumu anlatır. Ardından annesi telefonla beni aradı. Burnumdan getirdi: "Nasıl çocuğuma böyle bir şeyi söylersin. Bu söz karşılığında nerede ise bir doğum daha yapacaktım..." şeklinde saymış dökmüş.
***
Yine bir öğretmen: Çocuğu yanımda iken annesiyle birlikte çocuğun dersleri hakkında konuşuyoruz. Öğrencinin eli cebinde idi. Elimi cebine götürerek eline hafifçe vurarak çıkar elini cebinden. bak karşında annen ve öğretmenin var dedim. Çocuk çıkardı. Biraz daha konuştuk, sonra ayrıldık. ben ayrılıp derse gittikten sonra kadıncağız  okul idaresinin yanına vararak: "Gözümün önünde çocuğumu bir vurdu, feleğimi şaşırdım. benim karşımda çocuğuma nasıl vurur" şeklinde iki gözü iki çeşme dert yanar okul yönetimine. Bir kaç saat sonra çocuğun teyzesi okulu arar: "Falan öğrencinin teyzesiyim, bu öğretmen benim yeğenime nasıl böyle bir muamele yapar" diye saymış dökmüş. Öğretmen bu durumu anlatınca 10-15 dinleyici içerisinden bir kaç öğretmen: "Teyzesi ne karışır" diye hayretlerini ifade edince fırsatı değerlendirmez miyim: "Anne yarısı" dedim. Gülüştük. Öğretmen daha sonra elini cebinden çıkarttığı öğrenciyi çağırır: yavrum ben seni dövdüm mü diye sorar. Çocuk: "Yok hocam! Ne dövmesi? Siz bana bir şey yapmadınız. Sadece elimi cebimden çıkarttınız" cevabı verir.
***
Adana'da çalışırken sınıfımdan bir veli geldi: Hoş geldin, hayırdır" dedim. "Biyoloji öğretmenini göreceğim, çocuğuma salak demiş, nerede gördü salaklığını diye soracağım" dedi. Nasıl salak demiş dedim. "Öğretmen yapacağı sınavı, okulun voleybol maçından dolayı bir kaç defa ertelemiş, herkesin tam olduğu zaman yapayım diye. Çocuklar da bir kaç defa hocam sınavı yapamadık, ne zaman yapacağız diye sormuşlar. Öğretmen de, bir kaç salak yüzünden yapamıyoruz demiş, işte bunu soracağım kendisine" dedi. Öğretmen şimdi yok, istersen sonra gel dedim, ayrıldım yanından.

Suç tek taraflı demiyorum. tamamen veli suçlu iddiam falan yok. Fakat insanın olduğu yerde zaman zaman maksadı aşan sözler söylenebilir, farklı tepkiler verilebilir. Ama her olayda "Öküzün altında buzağı aramak" çok doğru bir hareket değildir. Çocuğun her şeyi aktarması da doğru değil, velinin de tepki verip okula hesap sormaya gelmesi de doğru değil. Aşırı korumacılık diyorum ben buna. Bu şekilde davranmakla çocuğumuza kötülük yaptığımızın farkına varırız ama sanırım biraz geç olacak. Pekala veli, çocuğundan dinlediği bir olayı daha sonra çocuğunun haberi yok iken öğretmen ile görüşebilir, aslını astarını öğrenebilir, duyarlılığını hissettirebilir. Çocuğu anlatır anlatmaz soluğu okulda alan veli yangına körükle gider ancak. Ailesinin bu tavrını gören çocuk her olayı ailesine tek taraflı anlatmaya devam eder. Öğretmenin üzerine ailesini sürer.

Çocuğumuzu korumak güzel bir şey, ama korumacılıktan kaçınalım. Zira çocuk sırtımızdan inmez hiç, büyüse de... 29/11/2016

Trafik Dilimiz ve Bayanlar

Hangi yolu denersek deneyelim, ne kadar çaba ve gayret sarf edersek edelim, bir türlü bir yabancı dil öğrenemiyoruz. Ama yabancılarda olmayan bir dilimiz daha var: Trafik dili. 

Kimsenin anlaşamadığı kadar anlaşırız biz arabadan arabaya. İster karşımızda olsun, ister yanımızda, isterse arkamızda olsun. Kah selektör yaparak, kah korna çalarak, kah el-kol işareti yaparak... Meramımızı anlatmada bir numarayız desem herhalde abartmış olmam. 

Selektör sanki bizim için icat edilmiş. Trafiğini engellemediğin biri sana selektör yapıyorsa sana kopya veriyordur mutlaka. Tedbirli git, ileride trafik polisi veya radar var demek istiyor. Ardından selektör yapıyorsa yol ver demek istiyor, burun buruna geldiğin zaman selektör yapıyorsa burada iki durum var: Ya ben geçeceğim sen dur demek ister ya da haydi buyur sen geç demek ister. Bunu da sürücüler az bir tereddütten sonra çözerler. bazen de selamlaşma olarak kullanılır. Sen ona selektör yaparsın o da sana.

İlk araba sürmeye başladığım zamanlarda bölünmüş yoldan biri bana selektör yaptı. Çocuklarım bana "Baba ne demek istiyor" dedi. Ben de selam verdi dedim. Baba "Tanıyor musun" dediler. Hayır tanımıyorum. "Pekiyi o zaman niye selam verdi" diye sorduklarında beni sevinsin diye verdi demiştim. Biraz daha yol aldıktan sonra yolda trafik polisinin yol kontrolü yaptığını gördüm. O zaman anladım ki adam bana kopya vermiş. Bu kadar da yardımseveriz anlaşılan.

Araç trafiği dendi mi bizde genelde erkek sürücü akla gelir, tek tük bayanlar da sürücü olarak karşımıza çıkmaya başlamıştı bir zamanlar. Sağdan sağdan yavaş yavaş gidenler, zaman zaman yolun solundan gidip arkasındakine yol vermeyenler, ışıkta araçlar kalkacağı zaman arabasını stop ettirenler, yol ver diyenlere hiç aldırış etmeyen birini gördüm mü mutlaka bayan derdim daha içindekini görmeden. Yaklaşınca yanılmadığımı anlarım. Erkekler yol verme veya bir trafik kuralını ihmal etmede genelde atışırken bayanlar hiç istifini bozmadan sadece aracıyla ilgilenirlerdi. Bayanlar için kaza yapmazlar fakat kazaya sebep olurlar bile denir.

Son yıllarda bayan araç sürücü sayısı da epey arttı. Hatta bazı yollarda araçlara bir göz atınca bayan sürücülerin erkek sürücü sayısını geçtiği de olur bazı saatlerde. 

Az önce evin mutfak ihtiyacını gidermek için markete uğradım. Gelirken ışığa doğru yaklaşırken biri korna çaldı. Bakmadım. Sonra tekrar çaldı yine bakmadım. Üçüncü defa çalınca herhalde bir tanıdık dedim ışık dolayısıyla duran araçlara bir göz attım. El-kol sallayan da yok. O zaman tanıdık değil bu korna çalan dedim. Yeşil yanınca harekete hazırlanan araçların arasında arkalı önlü iki araç birbirine korna çalmaya başladılar. Bir, biri çalıyor, ardından diğeri. mesele anlaşıldı dedim. İki kişi tıpkı halk ozanlarının atışı gibi atışıyorlar. Kim bu saatte bu birbirini taciz eden şanslı kişiler diye bir göz attım. Üstüme iyilik sağlık! ikisi de bayan. Trafikte görmeye hiç alışık olmadığım sürücü tipleri bunlar. İki bayan korna çalarak birbirini taciz etmeye devam ettiler. Önden geçen yanımdan geçti, ardındaki bayan sürücü de hem korna çalmaya devam etti. Hem de hiç görmeye alışık olmadığım şekilde ağzından bir şeyler saydırıyordu. Havanın soğuk olması dolayısıyla cam kapalı olduğu için ne dediğini anlayamadım ama öndekinin hayrına bir şeyler söylemediği belli idi. Sağ tarafa döndükten sonra uygun yere çekip kozlarını paylaşırlar mı dedim. Birbirine korna çalarak devam edip gittiler yollarına.

Bu gidişle trafikte erkeklerin sebep olup birbiriyle sürtüşmeye girdiği durumlar bundan sonra bayanlarda da daha sık görüleceğe benziyor. Ne çabuk benzetmişiz kendimize bayanları da. Allah hayrınızı versin bayanlar emi! Nerede kaldı o sizin sakinliğiniz. Çekmeseniz ölürdünüz değil mi? 

Burada erkeklerin hakkını yemeyelim. Ustası kim onların? Değil mi? 29/11/2016

Ön yargılardan kurtulabilmek

Bazılarının kafasında öyle bir ön yargı oluşmuş ki, böylelerini ne ikna edebilir, ne de değiştirebilirsin, kafasının ve beyninin içine girip bu organlarını kırsanız, yerine yeni kafa ve beyin taksanız oluşturduğu algıları değiştiremezsiniz. Çünkü vücudunun her bir yerine sirayet etmiştir bu hastalık. Atomu parçalarsın ama bu illeti tedavi edemezsin.

Kafasında oluşturduğu bu algıdan kurtulmanın tek yolu, bu tiplerin kendisini dinlemesi ve öz eleştiri yapmasıdır. Yalnız başına kaldığı zaman "Kafamda oluşturduğum bu fikirler doğru mu, savunduğum fikirlerden başka doğru fikir var mı, ben olaylara hangi açıdan bakıyorum, başkası nasıl bakıyor" şeklinde beyin jimnastiği yapması gerekiyor. Olaylara ve kişilere pozitif yaklaşmayı denese aslında her şeyde bir mantık ve çıkış yolu bulabilecektir.

Hep olumsuz bakınca ne kendisine ışık verir ne de çevresine. Müzmin muhaliftir böyleleri. Kendi düşüncesi hakim olmayınca herkesi, her şeyi eleştirir durmadan. Kompleks halinden bir türlü kurtulamaz. İyi bir olayın aksayan yönünü görür görmez, hemen dalar, ben demiştim diye. Asla bardağın dolu tarafından bakmaz. Kendisini destekleyen bir iki kişi de olursa yanında mangalda kül bırakmaz. Her şeye karşı çıktığı için yanılma şansı da olmaz. Hep harcıdır.

Biraz somutlaştıralım isterseniz. Türkiye'de 4 yılda bir seçim olur, nice hükümetler gelip geçmiştir. Her bir iktidarın iyi yaptığı, kötü yaptığı ya da beceremedikleri olur. Oy verse de vermese de asl olan hükümetin iyi yaptığını tasvip, kötü yaptığını eleştirmesi gerekirken her yönüyle eleştiri bombardımanına tutar. Oy vermek ayrı bir şey. İnsan istediği siyasi partiye oy verebilir. Önemli olan doğrusuna doğru, yanlışına yanlış diyebilmektir. Bizimkisi ya körü körüne her yönüyle desteklemek ya da her yönüyle karşı çıkmaktan ibarettir.

Böylelerini ikna etmek için uğraşmak beyhude çabadır. Sadece onlara "Sana göre dünyada senden başka iyi insan var mı" demek lazım. 29.11.2016


28 Kasım 2016 Pazartesi

Batı'nın maskesi düştü

Medeniyetin beşiği olarak tanıttılar kendilerini. Demokrasi ve insan hakları, ilerlemişlik, bilim ve teknoloji onlardaydı. Terör örgütlerine karşı mücadele ettiklerini göstermeye çalıştılar. Güya bir zamanlar PKK'yı terör örgütü kapsamına aldılar. Nasıl almaysa. PKK, Avrupa'da istediği gibi cirit attı bu güne kadar. TV'leri bile vardı. Özdemir Sabancı'nın katili olan  Fehriye ERDAL'a bu güne kadar ne yaptıklarını anlayan varsa beri gelsin. PKK burunlarının dibinde istediği gibi çalışma, propaganda yaptı, örgüt adına para topladı. En azılı teröristleri ellerini kollarını sağlayarak dolaştı güpegündüz. 

PKK'lı teröristleri saldığı yetmediği gibi şimdi de terör örgütleri kapsamından çıkarmaya çalışıyor Batı. Gerekçe de PKK'nın, DAİŞ ile mücadele ettiği. Biliyorduk gerçek yüzünü de bu kadar gemi azıya alabileceklerini, bu kadar alçalabileceklerini de görmüş olduk. Allah uzun ömür verirse daha ne pisliklerine şahit olacağız. Lügatımızda bir zamanlar 'Vahşi Batı' vardı, bir ara unutmuştuk. yeniden hatırlattıkları için ne kadar teşekkür etsek azdır kendilerine.

Kendi ellerinizle destek verip beslediğiniz PKK'yı bu güne kadar terör kapsamında tutmanız bile hataydı. Geç bile kaldınız. Zaten bu güne kadar bu örgütün karşısında gibi pozisyon alıp hep el altından desteklediniz. Güneydoğu'da bu güne kadar akan kanın müsebbibi sizdiniz zaten. PKK'yı terör örgütü kapsamından çıkararak ikili oynamaktan kurtulacaksınız böylece. Alın yanınıza PKK'yı topunuz birden gelin. PKK'ya silah vererek barış havarisi görüntüsü vermek yakışmıyordu zaten size. Zaten  medenilik kim siz, siz kim? Siz değil miydiniz Ortaçağ'da birbirinizi boğazlayan, yıllar yılı savaşan. Siz değil miydiniz 'Haçlı Seferleri' vasıtasıyla bir araya gelip bize saldıran. Çıkarın artık yüzünüzdeki maskenizi. Alın elinize yeniden silahlarınızı. Gerçek yüzünüzü gösterin artık. Güneydoğu'dan saldırmayı bırakın. Bakın başarılı olamıyorsunuz. İsterseniz biraz daha farklı yerlerden saldırıya geçin. Mesela, Çanakkale'ye ne dersiniz. Yeniden karşılaşabiliriz oradan...

Aslında suç yine sizde değil. Asıl suç 'Tanzimat Fermanı' ile başlayan bizdeki batı hayranlığı, batı aşıklığı, pardon batı uşaklığında. Sizin uşaklığınızı yapmak isteyenlerin devri sona erdi. Bu millet onları tarihin çöplüğüne gönderdi. Zaten uşaklık da yaraşmazdı bu millete. Millet kendi oldu şimdi. Sizi esas üzen de bu sanırım. Buradan size ekmek yok artık. Bence aklınızı başınıza almanızda fayda vardır. Battıkça batıyorsunuz. Biz ise yeniden doğuyoruz. 28/11/2016



Nesil ardından gelir. Yeter ki samimiyet görsün...

Sevgi, samimiyetin verilmediği bir yerde istenen neslin yetişmesi çok zor. Çaba sarf eden arkadaşlarımızın sayısı çoktur. Ama yeterli değildir. Herkese örnek olabilecek bir neslin yetişmesi için uzmanların gerçekten kafa yorması gerek. Bir defa sevgisini vermediğimiz nesil de bizim değildir, din de. Din eğitiminde görev alabilecek, bu okullarda görev yapan kişilerin iyi bir iletişim diline sahip olması, öğrencinin dilinden anlaması gerekir. Bu okullarda görev yapacak arkadaşlar öncelikle diğer okullarda görev yapmalıdır ki buraya gelen çocukların değerini bilsin. Çocuğun psikolojisini bilmeden bir yere varılamaz. Öğrenci, öğretmenindeki samimiyeti görsün, inanın canını verir onun için. İHL'lerde adam adama markaj dönemi başlatılmalıdır. Cami cemaatine hitap eder şekilde vaaz kültüründen kaçınılmalıdır. Her bir bireye önemli olduğu hissi verilmelidir.

Polisiye tedbirlerden, kızmaktan, bağırmaktan ve dövmekten, bastırmaktan öte, yeni bir şeyler söylemek lazım bu nesle.

2 sene önce İHL müdürü ve müdür başyardımcılarının çağrıldığı bir toplantıya katıldım. İlden gelen bir müdür yardımcısı: "Arkadaşlar! Okullarda, özellikle yüz yüze açık lise eğitiminin yapıldığı okullarda kız-erkek ilişkileri had safhaya ulaştı. Bunun için açık lise eğitiminde okulları ayırmak istiyoruz, ne dersiniz" diye görüş sordu. Katılanlar sıra ile: "Çok iyi olur, ayrılması lazım" dediler. Tam bana sıra gelince "İlave edeceğin bir şey var mı" dedi. Hocam bir şey demedim ki, ilave edeyim, istemiyorsanız konuşmayayım" dedim. "Buyur, konuş" dedi. Kız-erkek ayrılırsa ayrılsın, o sizin tasarrufunuzdur, fakat binayı ayırmak tek başına yeterli değildir. Şimdi cep telefonu, sanal alem vb iletişim araçları var. Görüşmek isteyen gider okul ortamı dışında buluşur. Dağda evliya yetiştirmekten ziyade şehirde kendisini koruyabilecek şekilde çocuklara rehberlik yapılabilmeli, hatta bunun için koçluk sistemi diye bilinen danışman öğretmenlik sistemi oluşturulabilir, oluşturulabilecek fonla gerekirse öğrencinin midesine hitap edilmeli ilk önce. Öğrenci denetimli serbestlik içerisinde olmalı...şeklinde açıklama yapmaya çalıştım. İlgili müdür yardımcısı bana: "Ha sen, karma eğitimi savunuyorsun" dedi. Bu kadar konuşmamdan bu anlamı nereden çıkardı bilemedim. Ben de evet, öyle dedim, sözümü bitirdim... 20/11/2016

Din, samimiyettir her şeyden önce

"Din nasihattir" der bir hadisinde Peygamberimiz. Biz genelde nasihati 'öğüt verme' anlamında alırız. Halbuki nasihat, samimiyet demektir. Kur'an'da geçen 'nasuh tevbe' ile aynı anlama gelir. 'Öğütçü, öğüt veren" anlamına geldiği gibi 'temiz, saf' anlamı da vardır. İkinci anlamıyla aldığımız zaman hadis: "Din samimiyettir" anlamına da gelir.

Bir başka hadiste peygamberimiz: "Yapılan amel ve fiillerin niyetlere göre" olduğunu ifade eder. "Allah öbür dünyada bizim etimize ve kanımıza bakmayacak, takvamız, samimiyetimiz, niyetimiz ulaşacak ona." Bu dünyada çektiklerimiz belki de samimiyet eksikliğindendir. Bu konuda bir kaç fıkra paylaşmak istiyorum sizlere.
***
Küçük kasabanın birinde, bir caminin tam karşısında arazisi olan adam,
arazisi üzerine bir genelev inşa etmeye başlamış. İmam ve cemaat buna şiddetle itiraz etmişler, ancak mal sahibinin kendi arazisi üzerine nasıl bir iş yeri açacağına da yasal olarak karşı çıkamamışlar. Tüm cemaatin tek yapabildiği şey, imamın öncülüğünde bu genelev için hergün beddua etmekten öteye geçememiş.

İnşaat ilerlemiş ve açılışına birkaç gün kala her nasılsa şiddetli bir yıldırım düşmesi sonucu genelev yerle bir olmuş. Caminin cemaati bu olaydan duydukları büyük memnuniyeti saklamaya gerek görmemişler, ancak genelev sahibi adam, cami imamının ve cemaatin direk veya indirek olarak bu hasardan sorumlu oldukları iddiası ile camiye karşı tazminat davası açmış.

Cami imamı ve cemaat, savcılığa verdikleri savunmalarında bu konuda herhangi
bir şekilde sorumlu tutulmalarına şiddetle itiraz etmişler, bu olayın kendi dualarından dolayı meydana gelmiş olabileceği iddiasını da kabul etmemişler.
Gerekli tüm belgeler tamamlanıp mahkemeye günü geldiğinde hakim dosyayı
dikkatle incelemiş ve taraflara dönüp:
"Bu konuda nasıl bir hüküm verebileceğimi bilmiyorum," demiş.
....Ancak dosyadaki tutanaklara bakarsak ortada tuhaf bir durum var.
Taraflardan birisi duanın gücüne inanan bir genelev sahibi,
diğeri ise duanın gücüne kesinlikle inanmayan bir imam ve cemaati...!"
***
Erzurumlular kurban kesiyorlar bunu gören Ermeni'nin biri arkadaşına:
-Ben de kurban kesmek istiyorum, der.
-Olur mu saçmala sen Müslüman değilsin, kurbanı niye keseceksin ki, diye karşı çıkar arkadaşı.
Tabi Ermeni kararlı, gidip bir inek satın alır ve eline bıçağı alıp ineğin başına gelir. Elindeki bıçakla ineği ve kendini kan revan içinde bırakır ama bir türlü ineğin canı çıkmaz. Bunun üzerine Ermeni'nin arkadaşı yanına gelip
-Ya bu kadar işkence çekeceğine git şu karşıdaki Müslüman kahvesine, bir tanesinden rica et gelip kessin, der. Ermeni elinde bıçak üstü başı kan içinde kahveye girer:
- Aranızda Müslüman var mı? der.
Kahve halkından biri korkudan ''Müslüman burada ne arar sen camiye git Müslümanlar orada'' der.
Adam camiye gelir elinde bıçakla içeri girip
-Aranızda Müslüman var mı? der.
Cemaatte ses yok. Sonunda yaşlı bir adam dayanamaz ve ''Ben Müslümanım'' der.Yaşlı adamla Ermeni dışarı çıkarlar.
-Amca ben bu ineği kurban etmek istiyorum ama bir türlü beceremedim, der.
Yaşlı adam ineği keser ama çok yorulmuştur Ermeni'ye ''Oğlum ben çok yoruldum, derisini de başkası yüzsün.'' der.
Ermeni elinde bıçak üstü başı kan içinde camiye gider ve
-Aranızda başka Müslüman var mı? der.
Cemaat, Ermeni'nin yaşlı adamı kestiğini düşünür ve arkası dönük olan hocayı göstererek
-Aramızda en Müslüman imam, derler.
Ermeni, hocanın karşısına dikilir ve
- Buruda tek Müslüman sensin herhalde? der.
Hoca kanlı bıçağa bakar ve
- Şurada iki rekat namaz kıldırdık diye hemen Müslüman mı olduk, der.
*** 
Fakirlere acıyan ve onlara yardım etmek için elinden geleni yapan bilge, bir gün sabahını fakirlere daha fazla yardım etmesi için dua etti.

Eve döndüğünde eşi sordu: “Nasıl duan kabul olundu mu?”
           
Bilge dudaklarında ince bir gülümsemeyle cevap verdi: “Yarı yarıya.”

Karısı şaşırdı ve bunun ne anlama geldiğini sordu. Bilgenin karşılığı şöyle oldu:

“Fakirler, yardım almayı kabul ettiler...” 28/11/2016



Dünyada hep kazanan kesim

İnsanlara dünyayı dar edip kendisi dört köşe olan bir  kesim var: bankacılık. Darda kalanın elinden tutan iyilik meleği görünümündedir. Güler yüzle karşılar seni, hem de kapıda. Odasına kadar götürür. Çay, kahve ardı arkasına gelir. Öyle bir ilgi ve alaka gösterir ki, "Ben neymişim be" dedirtir insana kendi nefsi. Gururu okşanır.

İpler bankacının elindedir. Sen çayını yudumlarken: "Efendim çayımızı içerken bu arada şuralara da bir imza atıverelim, formalite yerine gelsin" der görevli. Oturup okumaya kalksan bir haftanı alır o küçücük sayfalar dolusu yazılar... Görevlinin dostane tavrı öyle güven verir ki formalitenin lafımı olur. İhtiyaç sahibi parmağıyla gösterilen her yere imza atar, ne olduğunu bilmeden. Kapıya kadar da uğurlar bu sevimli misafirini. Çünkü  verdiği tavuk ona kaç tane kaz getirecekti. Vatandaşı yakarken kendisi ihya olacaktı. Belki de prim verilecekti kendisine. Kara listeye bir kişi daha almanın sevincini uzun süre taşır içinde. Bu sevinç yeni bir av buluncaya kadar da devam eder.

Kredi çeken günü kurtarmanın sevinç ve mutluluğu içerisinde evinin yolunu tutar: "Öder giderim Allah Kerim nasılsa" diyerek. Aldığı paraya dokunmadan borçlarına yatırır. Borcunu bir kaç ay öder. İşler tıkırındadır. Üç-beş ay sonra ev ve iş yerinde yaptığı hesap çarşıya uymamaya başlayınca bir-iki ay daha sağdan, soldan bulduklarıyla yatırır borcunu. Sonra tıkanır kalır. İmdada bir başka banka çıkar. Çünkü elden gelenle öğün olmuyor. Şu banka, bu banka derken sırayla ne kadar banka varsa ondan alır, diğerine yatırır. her yatırdığında bir yeri kapatmaya çalışırken yeni bir delik açar. Bir müddet sonra ilgi, alaka ve kredisi bol olan iyilik melekleri tarafından tüm kapılar kapanmaya başlar. Her hareketinde daha da aşağıya doğru batar. Gece gündüz bir düşüncedir alır artık. Piyasaya yapılan borç, tefeciden alınan para da cabası. Çünkü delik o kadar büyük ki kapatmak mümkün değil. Tırnaklarıyla kazıdıkları bir bir yok bahasına gitmeye başlar. Sonunda evine varıncaya kadar el konur haciz yoluyla. Ayıldığı zaman bataklığın en dibindedir artık. Sıfırın tüketildiği yerdir burası. Doğduğu andan daha geriye düşer. Zira doğduğu zaman borcu yoktu. Şimdi ise elde, avuçta hiçbir şey kalmadığı gibi kar topu gibi her geçen gün büyüyen borç ve faiz sarmalı vardır sırtında. Şu geçici hayatın zindan edildiği andır bu an. Artık bundan sonra yaşansa da tadı olmaz. Ne yediğinden zevk alırsın ne de içtiğinden. Bir çuval inciri berbat ettiğin yetmediği gibi çoluk çocuğunun yüzü de gülmez olur artık. Ne gelen telefonlara cevap verirsin, ne de millet içine çıkarsın. Çünkü her arayan borcu için arar. Kapısını aşındırdığın dostların bir müddet sonra seni görünce yolunu da değiştirmeye kalkar.

Allah kimseyi düşürmesin, düşenleri de tez elden kurtarsın. Hangi birine, kaçına üzüleceksin. Her yerde, her zaman karşına çıkıyor maalesef böyleleri. Piyasa bankazedelerle dolu. Banka görevini yapmıştır. Zira onun görevi ocak söndürmedir. Eserleriyle gurur duyar. Kendisi de en fazla kar ve kazanç elde eden kurum olarak ilk sıralarda yer alır.

Ne yapar ne edersin böyle durumlar için. Aşağı aşağı tükürsen sakal, yukarı tükürsen bıyık misali. Bu modern görünümlü iyilik melekleri bu dünyada paraya para demesinler, kazanmaya devam etsinler. Bu kadar mağdurun hesabını öbür dünyada nasıl verecekler, merak ediyorum. Bunlar dünyada mağdurun sırtından gelecek satın alan kişilerdir. Mağdurluk üzerinedir kazançları. Mağduru da anlamam anlamasına. haydi bir an için mağdur oldu, denize düşünce yılana sarıldı diyelim. Bu para üstünden para kazananlar, Allah ve Rasülüne savaş açanlar söndürdükleri ocaklara rağmen nasıl rahat bir şekilde nefes alabiliyorlar. Anlamadım gitti...

Allah ıslah etsin bu sistemi kuranları ve bu sistem içine insanları çekip mağdur edenleri... 28/11/2016

Maksadın dışında anlaşılma

Şaka, hayatımızda zaman zaman kullandığımız yollardan biridir. Çünkü hayatın bir parçasıdır. Zira hayat hep ciddiyet ve resmiyetten ibaret değildir. Şakadan amaç aradaki muhabbet ve sevgiyi artırmaktır. Hayat hepten ciddiyetten ibaret olsaydı sanırım bu yalan dünya çekilmez olurdu.
Hz Muhammed, hayatı tamamen bir mücadeleden ibaret olmasına rağmen zaman zaman da olsa hayatında mizaha yer verdiğini görmekteyiz. "Beni bir deveye bindir" diyen birine Peygamberimiz: "Seni yavrusuna bindireceğim" deyince adam şaşırır: "Ben yavrusunu ne yapayım" der. Peygamberimiz: "Her deve birinin yavrusudur" cevabı verir. Yine bir yerden geçerken, cennete girmek istediklerini temenni eden kadınlara Peygamberimiz: "Siz yaşlı kadınlar, cennete giremezsiniz" buyurunca kadınlar korku ve hayret içinde üzüntülerini dile getirince Peygamberimiz: "Ancak genç ve güzel olarak gireceksiniz" cevabı verir. Az önce şaşıran kadınlar gülmeye başlarlar.
Espriden amaç, insanları hayatın dertleri arasında bir nebze de olsa gülümsetebilmektir. Yapılan şakalar hedefine varırsa tadından yenmez. İnsanlar dertlerini unutarak gülüşmeye başlarlar. Ya bir de maksat anlaşılmayıp yanlış anlaşılmalara sebebiyet verirse işte o zaman şaka yapıp yapacağına pişman olur insan. Çünkü kaş yapayım derken göz çıkarılmıştır. Bu durumda şaka yapmayı bir tarafa bırakıp geri kalan zaman ve ömrünü gönül almak için çaba sarf edersin. Espri yapmada sanat vardır, gizem vardır, birden fazla anlama gelme vardır, tersini kastetme vardır; bir yere, birine tevriye vardır.
Her insan şaka yapamaz. Bazıları yapmayı dener. Fakat ağzına, yüzüne bulaştırır. Her insan da şakadan anlamaz. Her yapılan şakayı ciddiye alır. Bu yüzden şaka yapılmaması gerekir. Bazıları da çok alıngandır. Mıknatıs gibi her konuşmayı üzerine çeker. Hasılı her insan şaka yapmamalı,  şaka yapılacak kişiyi iyice tanımadan şakaya başvurulmamalıdır. Şakanın ortamı iyi ayarlanmalı, şaka yapılacak kişi rencide edilmemeli.
Sözün özü, espriyi her insan yapamaz. Her insan da espriden anlamaz ya da anlamak istemez. Çünkü çoğu zaman ters tepebilir. Yeni tanıştığım biri, gelmekte olan bir köpeği göstererek yanımdakine: "Köpekten çok korkarım, buraya gelirse beni korur musun" şeklinde samimi bir düşüncesini aktarınca, bizde söylenen bir sözü ifade ettim: "Korkmanıza gerek yok, zira kötülere bir şey olmaz" şeklinde.
Söylerken de alınmasını hiç hesaba katmamıştım. Bu söze alındı beklemediği bu söz karşılığında yanımdaki kişi: "Ben kötü müyüm" dedi hemen. Aslında bu söz Anadolu'da çok söylenir, kime söylense  herkes güler geçer. Sonra muhatabımı yeterince tanımıyorum ki kötü olduğunu kasdetsem. Zira yeni tanıştım. Ayrıca yeni tanıştığım kişiyi iyice tanıyıncaya kadar hakkında müspet düşünürüm. Zaten kötü olsa kötü olduğunu ifade etmezdim. İlk başta şakadan alındığını düşündüm. Sonra gerçekten alındığının farkına vardım geç de olsa. Her ne kadar gönlünü almaya çalışsam da kırılan kalbi yeniden tamir etmem maalesef mümkün olmuyor.
Bu yüzden ortamına, kişinin o anki pozisyonunu hesaba katmadan, espri yönünün olup olmadığını test etmeden, iyice tanımadan herkese şaka yapılmaması gerektiğini anladım. Ama ne yaparsınız ki, maalesef "Dilin kemiği yok." Aniden çıkıveriyor hemen ağızdan. Tıpkı bir ok gibi. 28/11/2016

27 Kasım 2016 Pazar

Meb'de görev yapan ilahiyat mezunları üvey evlat mı?

Ülkemizde hac farizasını yerine getirmek için her yıl rekor düzeyde bir başvuru olur. Suud yetkililerinin koyduğu kota gereğince her yıl ortalama 70-80 bin kişi gidebilmektedir bu kutsal görevi ifa edebilmek için. Yazılalı 6-7 yıl olmasına rağmen çıkmayıp hala sırasını bekleyen sanırım yüz binlerce hacı adayımız var. Bu konuda Türkiye'nin yapabileceği bir durum yoktur. Bu konuda son söz Suud yetkililerinde.
***
Her yıl kur'a yoluyla hac vazifesi çıkan hacılarımıza refakat etmek, onlara mukaddes beldede rehberlik yapmak için DİB, kendi personelinden görevli göndermektedir. Bu yol ile giden diyanet görevlileri hem hacılarımıza yardımcı oluyorlar, hem de hac görevini icra etme imkanı buluyorlar. Hac organizasyonunu yapan Diyanetin kendi personelini görevli tayin etmesi kadar doğal bir şey yoktur. Rabbim daha fazla gitmeyi, hacılarımıza yardımcı olmayı ve haclarını kabul etmeyi nasip etsin. Yüzbinlerce kişi parasıyla sıra beklerken bu görevlilerin genç yaşta gidip gelmeleri, bilgi ve kültürlerini artırmaları onlar adına sevindirici bir durumdur.

Benim derdim ve sıkıntım görevli olarak hacca gitme konusunda MEB'de görev yapan İHL Meslek Dersleri ve Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenlerine bu kapı niçin açık değildir. DİB'de gören yapanlar nasıl ehil iseler okullarda görev yapan din öğretmenleri de o kadar ehildir. İçlerinden çok az kişi kendi imkanlarıyla gidip gelmişlerdir hacca. Ama çoğuna gitmek nasip olmamıştır. Üstelik derslerde hac konusu işlenirken bu öğretmenler haccı ve önemini anlatmaktadırlar. Görerek anlatsalar öyle zannediyorum öğrencilerine daha faydalı olurlar.

Sahi MEB'de görev yapan bu öğretmenlerden DİB ve MEB niçin faydalanma yoluna gitmez. Bu her iki kurum niçin aralarında bir protokol imzalamaz? Kanuni bir engel mi var aşamadıkları? Ya da ihtiyaç olarak görmüyorlar mı? Yoksa Diyanet; kendi personelimiz yeterli, başkasını istemem mi diyor. Mesele nedir bilmiyorum, bu konunun daha önce dile getirilip getirilmediğini de bilmiyorum. MEB ve DİB bu konuyu mesele edinmişler midir? Ya da dert edinmeyi düşünmek isterler mi? Bu konunun ivedilikle ele alınıp vüzuha kavuşturulmasında fayda vardır diye düşünüyorum.

Son yıllarda bu  iki kurum zaman zaman "Okullar hayat olsun" gibi ortak protokol imzalayıp din görevlileri yaz dönemlerinde okulları kurs amaçlı kullanabilmektedir. Yine ramazan ayı geldiği zaman camilerde vaaz vermek için bu öğretmenlerden fahri olarak faydalanmaktadır müftülükler. Aynı birliktelik hacca görevlendirme konusunda niçin düşünülmesin. Üstelik DİB'de görev yapan din görevlilerinin de hocasıdır bu okullarda görev yapan öğretmenler. Bu imkanı çok görmeyin bu okulda görev yapanlara. Onlara da bu imkanı verin. Öğrencisi gidebiliyor, fakat öğretmeni gidemiyor. Bu bir çelişkidir.

Öğretmenlerin okul zamanı izinleri sorun olur denirse başlangıç olarak 15 tatili ve yaz dönemlerinde umre görevlisi olarak gönderilmekle başlanabilir bu işe. Görevli gidecek öğretmenler ücretsiz izin alarak da bu görevi ifa edebilirler. Hatta öğretmenlerden belirli miktar ücret de alınabilir.

Sözü uzatmadan MEB ve DİB bu konuya bir el atmalı. Tek suçu Diyanet'de çalışmamak olan bu öğretmenlere hacca görevli gitme imkanı verilsin. Gördüklerini, çektiklerini hakka'l yakin yaşamış birileri olarak öğrencilerine anlatabilsinler. Çok görmeyin bu öğretmenlere bu ibadeti yerine getirmeyi...

Hayra sebep olan hayrı yapan gibidir... Vesselam. 27.11.2016

Burnunun ucunu göremeyen şıh

Dini gizemli halden kurtarıp ayakları yere basacak şekilde hayatın içine çekmediğimiz müddetçe dini kullanıp dinden faydalanan ve nemalanan insanların sayısında azalma değil, artış olacaktır. Bu konuda nasılsa epey müşteri var. Bir yerde müşteri varsa mutlaka satıcı da olur. Bu durum işin doğasında vardır.

Niyetim keramet var mıdır, yok mudur, hak mıdır, değil midir değil. Ama öbür dünyada bu dünyada bazı insanların gösterdiğine inandığımız kerametlerden soru gelmeyecek, ona niye inanmadın denmeyecek bunu biliyorum. Esas keramet kişinin istikamet üzere olmasıdır. Dosdoğru yolu takip etmesi, ardından gelenlere de bunu hatırlatmasından ibarettir.

Bir tarikat veya tasavvufi harekete mensup bazı  kişilerde genelde dilden dile menkıbe şeklinde anlatılır  efendisinin gösterdiği kerametler. Bu tip anlatılanlar müridin efendisine daha fazla bağlanmasını sağlar. Anlatılana kendi inanmıştır. Şimdi sıra bu kerameti başkalarına anlatıp ikna etmede. Muhatap inanmadığı takdirde muhatapların arasında kırgınlıklara ve inanç bakımından ithamlara sebebiyet vermektedir. Bu durumu bu tür hareketlerin içerisinde yer alan aklı başında kişilerle paylaşıp: "Efendinize söyleseniz de müritler böyle şeylerle uğraşmasalar" dediğimizde: "Efendim, efendi hazretleri de bu tür davranışlardan memnun değil ama..." deyip işin içinden çıktıklarını sanıyorlar. Belki de söyleniyordur, müridi dinlemiyordur bilmiyorum. Ama bazılarının bu tür anlatılan kerametlerden hoşlandığını düşünüyorum. "Reklam reklamdır, iyisi-kötüsü olmaz" diye. Adamcağızın niye hoşuna gitmesin. Hem sürekli gündemde kalıyor, hem daha tanınır hale geliyor, hem de müritler arasında daha fazla bağlananların sayısı artıyor. Kerametle yatılıp kalkılınca  yapılan her harekette bir keramet, bir hikmet vardır düşüncesi hakim olunca yapılan tasarrufların izahına gerek kalmıyor. İşin garibi hakkında keramet anlatılan buna inanmasa da halk ağzında dolaşa dolaşa bu hareket tevatür derecesine ulaşıyor. İster istemez "ben neymişim be" demeye başlar insanın nefsi.

Hafızlık yaparken her cüzün ilk üç sayfasını ezberledikten sonra 2 ham birden almıştım. (Ham daha önce hiç ezberlenmemiş sayfa demektir. Her hafız yeni sayfayı ezberler, daha önce ezberledikleriyle beraber hocasına yeniden verir.) Her gün hocaya iki sayfa ham, üç sayfa da daha önceki ezberlediğim her cüzün üç sayfasını yani toplam 5 sayfa okuyordum. Beni tanıyanlardan bir duydum ki: "Ramazan sayfanın  birini kurstan çıkıp eve varıncaya kadar ezberliyormuş" diye. Yok, öyle bir şey dedim ise de uzun süre hakkımda böyle söylenmesi hoşuma gitmedi de değil hani. Bir ara kendimi bir yokladım, acaba bende böyle çabuk ezberleme var mı diye. Zinhar yalan dedim ama nefsimin okşandığını hissettim. Ben neymişim ya bile dedi nefsim. Aslında o zaman bende var olduğu söylenen bu harekete kendimi ikna edebilseydim fena olmazdı.

Konumuz keramet idi. Ben kendi hayatıma döndüm. Kerametle bir alakası yok ama, insanın nefsi okşanınca insan kendini bir şey sanmaya başlıyor bir müddet sonra. Hani bizde " şeyh uçmaz, mürit uçurur" denir ya. İşte öyle bir şey. Yazımı bir fıkra ile bitirelim. Bakalım adamın kerametini beğenecek misiniz?

"Türkmen evine bir şıh misafir geldi, cübbeli, sarıklı, sakallı…
Buyur ettiler, köylülerle birlikte odaya aldılar, köylüler ne keramet edecek diye ağzının içine bakarken, şıh arada bir irkilir gibi yapıp “Hoşt” diyordu…
Köylüler bunun bir keramet olduğunu anladılar ama ne kerameti olduğunu anlayamadılar, merakla sordular:
“Ya şıh hazretleri nedir o arada hoşt dediğin?..”
Şıh: “Bir köpek Kabe'nin duvarına işeyecek gibi niyetleniyor, onu görüyorum tabii ki, hoşt diye kovalıyorum…”
Köylülerin itikadı bir iken bin oldu…
Olanları kapının eşiğinden dinleyen evin hanım ağası sofrayı hazırladı, herkesin önüne üzerinde et olan pilav geldi…
Şıhın tabağında sadece pilav vardı…
Şıh bir süre etsiz tabağa baktıktan sonra, kapıda beliren hanım ağaya “Benim tabağımda et niye yok, bunun bir sebebi var mıdır ey hatun?” diye sordu…
Hanım ağa yaklaştı, tabağı ters çevirdi, onun etlerini pilavın altına koymuştu… pilavın altında etlerin gözükmesiyle elindeki kepçeyi şıhın kafasına indirdi:
“Ulan tabağındaki eti görmedin de, Kabe'deki iti mi gördün?…"

Ne zaman adam oluruz? **


-Pazarcı, kullandığı pazar yerini temiz bırakıp satışa; ön ve görünen yerden vermeye başladığı zaman,
-Araç park ederken yaya ve araç trafiğini engellemediğimiz zaman,
-Kurban keserken çevreye görüntü çirkinliği vermediğimiz zaman,
-Toplu taşıma aracına binenlerden ayakta kalanların arka taraftan itibaren doldurmaya başladığı zaman,
-İnsanlara küsmeyip iletişim yolunu hep açık tuttuğumuz zaman,
-Park yasağı olan yerlere aracımızı koymadığımız zaman,
-Esnafın kaldırımın üstüne eşya koymayıp ve mağazasının önüne aracını park etmediği zaman,
-İnsan yoğunluğu olan yerlerde ihtiyacımızı gidermek için sıraya girip sıramızı beklediğimiz zaman,
-Herhangi bir işe girerken ya da işimizi yaptıracağımız zaman araya birini koymadığımız zaman,
-Hiçbir sınavda kopya çekmediğimiz zaman,
-Trafik kurallarına uyduğumuz zaman,
-Şehir planlamasında bina yapımında yüksek katı, şehir merkezindeki  caddelerden değil de –sinema salonları gibi- şehrin en uç noktasından başlayarak yaptığımız zaman,
-Her türlü üreticinin; komisyoncu, aracı ve bayiinden fazla aldığı zaman,
-Devlet dairesinde çalışan memur ile özel sektörde çalışanın aynı haklara sahip olduğu zaman,
-Herhangi bir depremde binalarımız yıkılmayıp cenazelerimiz olmadığı zaman,
-Toplum içerisine çıktığımız zaman kendimize yapılmasını istemediğimizi başkasına yapmadığımız zaman,
-En fazla çalışan, en becerikli kişi olarak sadece kendimizi görmeyip başkalarının da iyi çalıştığını ve becerikli olduğunu kabul ettiğimiz zaman,
-Hep iyi insan aramaktan vazgeçip kendimiz iyi olmaya karar verdiğimiz zaman,
-Çalıştığımız yerde mesaiye riayet edip tüm mesai saatlerini dopdolu geçirdiğimiz zaman,
-Kendimizi başkasıyla kıyaslamaktan vazgeçip kendimiz olmaya karar verdiğimiz zaman,
-Bir haksızlığa herkesten önce kendi camiasından insanların karşı çıktıkları zaman,
-Haksızlığı her zaman, her yerde, her pozisyonda hep haksızlık olarak gördüğümüz zaman,
-Yeraltı madenlerini çıkarırken alın terletenlerin ölmedikleri  zaman,
-Her işte çalışanların ve işyerlerinin hakkaniyet ölçüsünde denetlendiği zaman,
-Basının ve medyanın kimsenin adamı olmadan hep doğru haber verdiği zaman,
-İşinden şu ya da bu şekilde ayrılan insanlara “kovuldular” demediğimiz zaman,
-Evlenip ayrılmak isteyenlerin  kavga etmeden ayrılmaya karar verdikleri zaman,
-Belediyeler tarafından yeni yapılan yol ve kaldırımların ne kadar süre ile aynı şekilde kullanılacağına dair karar verildiği zaman,
-Eş ararken  “çalışan eşten ziyade” Allah’tan hayırlısı dediğimiz zaman,
-İş ararken masabaşı iş istemeyip alın terletmek istediğimiz zaman,
-Gerçek suçlulara verilen cezaların kamu vicdanını rahatlatacak şekilde zamanında ve yeteri kadar ceza verdiğimiz zaman,
-Herhangi bir iş ve meselede kişilerle uğraşmaktan ziyade prensiplerle hareket ettiğimiz zaman,
-Ne zaman adam olur demediğimiz zaman... 27.11.2014

11/12/2016 tarihinde Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.


26 Kasım 2016 Cumartesi

Boşluk

Evrene baktığımız zaman her şeyin yerli yerine oturtulduğunu görürüz. Çünkü Allah evreni yaratırken başıboş yaratmamış. Yeter ki bakacak gözümüz, işitecek kulağımız, hissedecek kalbimiz olsun.

Yeryüzü Allah'ın 'Sünnetullah' dediğimiz kanunlarıyla bezenmiş, her biri ölçülüp tartılarak yaratıldıktan sonra yerli yerinde kullanabilmesi için emanet olarak insanın hizmetine verilmiştir. Yaratılan canlı ve cansız her şeyin bir görev ve sorumluluğu vardır.

Yaratılan her şeyin bir sorumluluğu varsa insanın sorumluluğu yok mu? Var elbette. İnsanın da bu dünyada yapacağı, yapması gereken sorumlulukları vardır. Çünkü insanoğlu da başıboş yaratılmamıştır. Başıboş olduğu zaman ne olur? Başıboş insan şeytanın oyuncağı olur. Oyuncak olan insan şeytanın ve nefsinin elinde madara olur. Toplum olarak adına muhabbet, sohbet dediğimiz dedikodu ve gıybet yine başıboş olmanın bir sonucudur.

Nasıl ki Allah kainatı yaratırken lüzumsuz, başıboş bir şey bırakmadı. İnsanoğlu da yeryüzünde sorumluluğunu yerine getirirken hiç bir şeyi eksik ve başıboş bırakmaması lazımdır. Eğer ihmal ederse ne olur? Neler olmaz ki... Bir defa tabiatta boşluklar meydana gelir. Bu yüzden ihmale gelmez. İnsanoğlunun başına gelen her türlü felaket ve musibetin arkasında mutlaka görevini yapmama ve ihmal vardır. İhmal başıboşluğa sebebiyet verir.

Bir okulda sorun ve problemler ardı arkasına geliyorsa orada bir defa idari boşluk ve yönetim zafiyeti olur. İnsanların bir organizesi olan devlet görevini tam iyi yapmazsa boşluklar meydana gelir. İhmal sonucu meydana gelen bu boşluklar boş olarak kalmaz. Mutlaka birileri tarafından doldurulur. Boşluğu dolduranlar iyi niyetli ise pek sorun ortaya çıkmaz. Bu boşlukları doldurup mevzi kazananlar ya kötü niyetlilerse işte o zaman devlet bu ihmalin cezasını yıllar yılı çeker. Kendisi çekerken de onunla beraber halkı da çeker. Biraz somutlaştırırsak, devletin uzun yıllardır eğitim ve din alanında bıraktığı boşluk bugün adına FETÖ dediğimiz sinsi bir yapı tarafından yıllar yılı dolduruldu. Bunlar doldururken devleti yönetenler de bilerek veya bilmeyerek seyretti. Bu seyir bize pahalıya patladı. 2016 yılında bir nevi harakiri yapan bu örgüt bu topluma kapanmaz yaralar açtı. Bu yaralar maalesef zamanında bırakılan boşluklardan kaynaklanmaktadır. Şimdi millet olarak ölen insanlarımıza mı yanalım? Birbirimize güvensizliğimize mi yanalım? Ekonominin felç olmaya doğru gitmesine mi yanalım? Devletin hem içeride, hem de dışarıda yedi düvele karşı mücadele etmesine mi yanalım? Yoksa okumuşlarımızın kullanılıp intihar etmesine mi yanalım? Yanacak olan yönümüz çok. Say say bitmez. Bu gidişle biz yanmaya devam edeceğiz. Fakat ağlayanımız yok.

O zaman daha fazla ağlamamak ve bu ülkenin geleceğini kurtarmak ve korumak için devleti yeniden yapılandırırken yönetimde hiç boşluk bırakmayacak şekilde hesap ve kitap yapmamız gerekir. Hareket etmeden önce bin düşünüp bir yapmamızda fayda vardır. Acele edilen iş ve eylemlerde yine boşluklar oluşabilir. Ömrümüz hep bıraktığımız boşlukları doldurarak geçmesin. Yoksa daha çok canımız yanar. Çünkü akbabalar yemek için sıra bekliyor. 26/11/2016

Cami-okul yararına ortaklık

İçinizde farklı ortaklıklar yapanlar vardır mutlaka. Cami-okul işbirliği yapan var mı bilmiyorum. Eğer böyle bir ortaklık yapanınız yoksa o zaman ilk olma bakımından bu şeref bana ait.

2014 yılında kısa süreliğine görev yaptığım okuluma 100 m. mesafedeki caminin görevlisi yanıma geldi: "Hocam pazar günü seçim var biliyorsun. Gelene gidene okul yararına çay satalım, kazancı paylaşalım. Çay seti ve çay malzemesini ben temin ederim. Okulun önüne kurarız. Okuldan sadece elektrik kullanırız" dedi. Yapabilir miyiz dedim. "Hocam hepsini ben hallederim, ben uzun yıllar market işlettim. Ticaretten anlarım, sen merak etme, sadece çay ve suyun fiyatını gösteren yazı çıkartıver"  dedi. Tamam hocam olur dedim.

Pazar günü okula geldiğimde imam arkadaşımızın çay tesisatını kurduğunu gördüm. Kazanın başında eşi çay dolduruyor, 14-15 yaşlarındaki iki çocuğu da sandıkların kurulduğu sınıflara çay getirip götürüyorlar. Kendisi de tesisatın yanında altına çektiği bir sandalyeye oturarak işleyişi takip ediyor.  Öğleye doğru "Hocam çayı 50 kuruşa indirelim, daha fazla satalım" dedi, sen bilirsin dedim.
***
Akşam 17.00'de sandıklar kapanıp sayılar başlayınca ortağım beni çağırdı hesap görelim diye. Geldim yanına. 260 lira uzattı elime. "Hocam akşama kadar bu kadar birikti. Burada eşim ve iki çocuğum çalıştı. Sen bunlara bir yevmiye tespit et, aldığım malzemeyi de düşelim, gerisini paylaşalım" dedi. Hocam, kendin takdir et; çay, şeker ve ped bardak masrafını da düş, okuluma ne düşüyorsa bana onu ver dedim. Aile bireylerine 30'ar lira uzattı. 50 lirasını da masrafa çıktı. Geriye 120 lira kaldı. "Hocam bu paranın 100 lirasını da iktidar partisi yetkililerinden istedim" dedi. Paranın 60 lirasını bana uzattı. Ortağımın  ticari zekasına hayran kaldım. Onun yaptığı jeste karşılık okulumun payına düşen paradan 10 lirasını uzattım kendisine. 70'e, 50 paylaşmış olalım dedim. Teşekkür ederek ayrıldım yanından.

Hasılat beklediğim gibi olmadı ama ortağıma ne kadar teşekkür etsem azdır. En azından masrafları karşılamadı, zarardayız diye benden para istemedi. Yüzsüzlük yapıp siyasilerden para istemese masraflar cepten çıkacaktı. Okuldan giden elektrik sarfiyatını hesaba katmadık tabii. O da devletten oldu artık. Bereket ortağımızın aile fertleri" Biz 50 liradan aşağıya çalışmayız, 30'u kabul etmeyiz" demedi. Bir de öyle deselerdi pamuk elim cebime gidecekti ve havayı alıp ava giderken avlanacaktık.

Kar edemedik etmesine ama en azından 3 kişiye yani cami ortağımızın ailesine bir günlük iş vermiş olduk. Para, imamın bir cebinden çıktı, diğer cebine girdi yani.

Burada imamın ticari zekasına da hayran kaldığımı ifade etmeden geçemeyeceğim. Aldığı çay masrafını belirlemek için: "Pet bardak şu kadar almıştım, yarısının kullanıldığını kabul edelim, çayın yarısı kullanılmıştır...vs. diyelim. Kalan malzeme de caminin..." demesi yok mu? Hayran olmamak elde değil gerçekten.

Beğendiniz mi benim ortaklığımı?.. Eğer beğendi iseniz, biz de yapalım derseniz bu şanslı ortağıma ulaşmak isterseniz bir telefon kadar yakın olduğumu bilesiniz.   26.11.2016

25 Kasım 2016 Cuma

Münafığın özellikleri**

Bir ilmihal kitabını açıp bakarsanız inanan insan topluluklarını 3'e, hatta 4'e ayırır: mümin, münafık, kafir ve müşrik diye. Bu inanan tiplerin içerisinde en tehlikelisi olarak münafık zikredilir. 

İçi dışına benzemeyen bu kişi, içten inanmadığı halde dıştan inanmış gibi görünür. Medine'de Peygamberimize kök söktüren, kuyusunu kazmaya çalışan, boğmaya çalışan yine bu tiptir. Ömrü ikili oynamakla geçer, Müslüman dairesi içerisinde yer alır. Müslüman görünür, başkasıyla iş tutar. Pirincin içindeki pirince benzeyen beyaz taş gibidir. Dost görünümlü düşman dense yeridir. Asla sırtını dönmeye gelmez bu tiplere. Hadisi şerifte Peygamberimiz münafığın alametlerini üç olarak sayar:
* Konuştuğu zaman yalan konuşur,
* Söz verir, sözünde durmaz,
* Emanete ihanet eder.
Kur'an-ı Kerim'de cehennemin en alt tabakasının münafıklara ayrıldığı zikredilir. 

İçimizde kim münafıktır, kim değildir bilmem. Herhangi bir kesimi, kişiyi "şudur" şeklinde bir tasnife tabi tutmam. Kişi, kendisini ne ifade ediyorsa öyle tanır, içime sinse de sinmese de öyle bilirim. Yaptıkları ve davranışlarıyla bir kanaat sahibi olsak da kimin neye inandığını Allah bilir. Üstelik bu konunun uzmanı değilim. Bu konuda işinin uzmanı Prof. Dr. Mustafa ÇAĞRICI, Karar gazetesindeki köşe yazısında  FETÖ ile ilgili aşağıdaki değerlendirmede bulunur:

"FETÖ’de bu üç alametin de bulunduğunu ayan beyan gördük. 
1- Dünyalarını takiyye, yalan ve aldatma üzerine kurmuşlar. 
2- Devlet ve millete verdikleri bütün sözleri, bütün ahitleri bozdular. 
3-Kendilerine emanet edilen milletin çocuklarına ve onların ailelerine, sivil ve askeri kurumlara, bunların amirlerine, komutanlarına, milletin maddi ve manevi değerlerine, “hizmet” sloganlarına inanarak kendilerine yardım eden sermaye, siyaset, eğitim vs. kurumlarına, velhasıl millete ve devlete ihanet ettiler.

Bir kişide  üç özellik de bulunursa katıksız münafık olur. Fakülteden hocamız: "Bu özelliklerden bir tanesi olursa o kimse % 35, ikisi olursa % 70 münafık olur" derdi... Ya olduğumuz gibi olacağız, ya da göründüğümüz gibi. Allah, içi-dışı bir, samimi kullarından eylesin. 25/11/2016

** 27/11/2016 tarihinde Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.

24 Kasım 2016 Perşembe

Çok da tın *

Kendisini medeni gören tek dişi kalmış canavar AP(Avrupa Parlamentosu), Avrupa Birliğine girmek isteyen Türkiye ile müzakereleri geçici olarak dondurma oylaması yapmış. Yapılan oylamada müzakereleri dondurma kararı büyük bir oy oranıyla kabul edilmiş. Çok da tın ya!

1963 yılında başlamış  bu birliğe girme serüvenimiz. 53 yıl olmuş. Benimle yaşıt yani. Bizden 30-40 yıl sonrasında buraya girmek için müracaat edenlerin hepsi alındı. Nedense bir türlü sıra bize gelmedi. Yarım asırdır kapısında bekletiyor, ne alıyor, ne de kovuyor. Ağza çalınan bir parmak bal ile bizi oyaladı da oyaladı. Devlet politikası haline geldi bizde bu AB aşkı. Her hükümet bu müzakereleri yürüttü, yürütmeye çalıştı, kör-topal da olsa.

2016 yılında gerilen ortam dolayısıyla güya bize had bildirmeye kalkıyorlar. Kendilerini ne sanıyorlarsa. Aslında asıl suç bizde. Ne işimiz vardı onların kapısında bizim? 1963 yılından beri her ne dedilerse "Tamam efendim, elbette efendim, nasıl isterseniz beyefendi..." üslubumuza iyi alışmışlardı. Bizi istedikleri şekilde evirip çeviriyorlardı. İstediği emri veriyorlar. Bu ülkeyi yönetenler de hazır ol vaziyetinde emredersiniz efendim derdi hep. Sanırım böyle davranan yöneticilerimizin çoğunda aşağılık kompleksi olmalı ki efendilerinin karşısında saygıda kusur etmiyorlardı. Biz kim idik ki efendimize: "Efendim yanlış yapıyorsunuz, terörü siz destekliyorsunuz..." şeklinde söyleyecek. Boynumuza takmışlardı bir tasma. İstedikleri şekilde şekil veriyorlardı bize. Mutlak itaat idi bizden istenen.

Son yıllarda alışılmışın dışında bir politika izleyen Türkiye'nin mücadele şekli adamların zoruna gitti. Etliye-sütlüye karışmayan, bir şey diyeceği zaman efendilerinin yolunu takip eden bir politik tavırdan, köre kör diyen bir siyaset dili izlenmeye başlandı. Bir oyun kurulacaksa masada ben de varım, bensiz olmaz diyen bir politika, canavar batıyı kendine getirdi: "Ne oluyor?" demeye başladı. Bu, kölenin efendisine isyanıydı. Efendiler, kölelerinin isyanlarına tahammül edemezler. Tüm endişeleri de bundan.

Türkiye'nin AB kapısında 53 yıldır bekletilmesi bu milletin onuruyla oynama demektir. Çok bile kaldık o kapıda. "Biz ettik, siz etmeyin, gelin ne isterseniz yapalım" deyip ayağımızın altına kırmızı halı da döşeseler, bu milletin ruhuna, kültürüne, medeniyetine, örf ve adetine aykırı böyle bir kulüpte zaten bizim işimiz olamaz. Bu millet ayakları üzerine durmayı da bilir, ölmeyi de. Bir ülke haysiyeti ve değerleriyle yaşar. Hani bir zamanlar: "AB kriterlerinin adını değiştirir, Ankara kriterleri yapar, yolumuza devam ederiz" diyorduk ya. Demokratikleşme ve insan hakları alanında doğuştan gelen hakları vermek için kendi özümüze dönelim. Bir başka yabancı zihniyet bizim içişlerimize karışmasın. Bu ülkede herkesin insanca yaşama isteğini pekala biz  köklerimizden alacağımız güçle kendi kendimize halledebiliriz. Yeter ki birlikte yaşama azmini kaybetmeyelim. Etrafımızın düşmanla çevrildiği bu günümüzde bu ülkede bir ve beraber, huzur ve mutluluk içerisinde yaşama iradesini ortaya koyalım. Zaten ilerlemenin yolu da bir başkasını izlemekle olmaz. Kendi köklerimizden alacağımız güçle ilerleme sağlanır. Çünkü taklit ettiğimizin hep bir adım gerisinden gideriz. Asla birinci ve oyun kurucu olamayız.

Öyle müzakereleri geçici olarak durduruyoruz diye aba altından sopa göstermenize gerek yok. Tamamen atmazsanız namertsiniz. Siz uyuşuk, pısırık Türkiye'den değil, bundan sonra gözünü açan Türkiye'den korkun. Elinizden geleni ardınıza koymayın. Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın.


Bu millete 53 yıldır kapıda bekletilmek yaraşmaz. Bayatlamış yanlışları çöpe atma zamanı geldi. Kendine gel Türkiye! Özüne dön! Başkası değil, kendin ol!..Kendi göbeğini kendin kes! 24/11/2016

* 26/11/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Dil insanı vezir de yapar, rezil de

Bana hangi dil daha iyi dense iletişim dili derim. Zira Allah'ın insana bahşettiği en büyük nimettir. İnsanı vezir de yapar rezil de.

Günümüzde yanlış anlamaların, dargınlıkların, kavgaların temelinde iletişim sorunu var. İnsan, Allah'ın verdiği bu nimeti yerli yerinde, ön yargısız bir şekilde kullandığı takdirde inanın çözülemeyecek sorunumuz kalmaz. Hani bizde hayvanlar koklaşa koklaşa insanlar konuşa konuşa anlaşır denir ya. Benim de demek istediğim budur zaten.

İletişim dilinin önemini yanlış anlamalarda daha iyi anlarız. İnsan iyi niyetli bile olsa ifade ettiği yanlış anlaşılırsa yine sorun ortaya çıkar. Bu yüzden bin düşünüp bir konuşmada fayda var. Çıktı mı ağızdan bir söz, geriye dönüşü yoktur. Tıpkı bir ok gibidir.

Bazı insanlara ne kadar fasih, ne kadar açık, ne kadar anlaşılır konuşsan da pek fayda etmez. Çünkü bazılarının kulakları iletişim diline kapalıdır. Sanki duvara konuşursun, aynen sana geri gelir. Bu tiplere ağzınla kuş tutsan meramını anlatamazsın.

Bazıları da iyi niyetli olmasına rağmen iletişim dilini iyi kullanamadığı için her konuştuğunda çuvallar. Yaptığı da anlaşılmaz. Hazırında etrafındaki insanları soğutur. Çünkü halden anlamaz. Arslandan kaçar gibi kaçar insanlardan. Kaçak güreşmeyi sever.

Bazıları da iletişim dilini iyi bildiği halde belki de kibrinden insanlardan uzak durur, tepeden bakar onlara. Kendisini dev aynasında görür. Değer vermez insanlara. İnsanların da bir duygusu olduğunu hesaba katmaz. Tek doğrusu kafasındaki doğrudur. Kendisi mesafe koyduğundan dolayı uzak duranları kazanmak için çaba sarf etmez. Çünkü burnundan kıl aldırmaz. Bulunduğu makama sağlanır kalırlar. Makam sahibi olmayanlara karşı yan gözle bakar, acaba makamımda gözü var mı diye. İnsanları üzdüğünün farkına bile varamaz böyleleri. Çünkü duyguları anlayamayacak kadar yabancılaşmıştır kendi meslektaşlarına. Biraz değer verirsem benden bir şey isteyebilir, ya da şımarır vehmiyle kendisine rakip gördüklerinden uzaklaştıkça uzaklaşır. Özellikle yöneticilik yapanların vazgeçemeyeceği tek kural iletişim dilidir. Bu dili kullanamayanlar, kullanmak istemeyenler gün geçtikçe yalnızlaşırlar. Bir müddet sonra yalnızlara oynarlar. Etrafındaki yağdanlıklar dolayısıyla yalnızlaştığının pek farkına varamaz. Farkına vardığı zaman da iş işten geçmiş olur artık. Çünkü incittiği insanların yeniden gönlüne giremez, tamir edemez. İletişim dilini kullananlar aynı zamanda halden de anlamalıdır. Halden anlamayan insanların, iletişim dilinde de başarılı ve verimli olması mümkün değildir. Bunun için makam sahibi olmaktan ziyade arif olması gerek. Arif olunca ona zaten tarife gerek yoktur. Çünkü yol bilir, yordam bilir.

Makam sahibi olmaktan ziyade gönüllerin sahibi olmak, gönüllerin sultanı olabilmektir asıl olan. Çünkü makamlar gelip geçicidir. Makam sahipleri aynı zamanda aile babasıdır. Bir camiayı temsil eder. At, sahibine göre kişner. Meslektaşlarına tepeden bakan, selamı esirgeyen, görünce hal hatır sormadan uzaklaşan insanların kafasında kendince oluşturduğu korku ve vehimler olsa gerek. Sağlıklı bir iletişim için mutlaka bu hastalıktan kurtulması gerekir. 24/11/2016



23 Kasım 2016 Çarşamba

Yaşasın dalkavukluk!

Padişahın biri, patlıcanı çok severmiş. Ne zaman;
‘Şu patlıcan musakkaya bir türlü doyamıyorum’ dese, dalkavuğu da;

‘Aman padişahım, siz söyleyince ağzımın suyu akıyor. Akşam olsa da yesek’ dermiş. Padişah imambayıldıdan söz edecek olsa;

‘Padişahım, şu imambayıldıyı icat edenin mekanı cennet olsun, nefis bir yemek. İnsan yemeye doyamıyor’ dermiş.

Padişah; karnıyarıktan, patlıcan dolmasından, kızartmasından, kebabından, patlıcan salatasından, turşusundan ve reçelinden söz ettikçe, dalkavuk da göklere çıkarırmış...

Gel zaman git zaman, padişah patlıcandan nefret etmiş. Sofraya değil yemeği, salatası, turşusu, tatlısı, patlıcanın (P) harfinin gelmesini bile yasaklamış.

‘Şu patlıcan musakkanın neresini beğenirler de yerler, bir türlü anlamıyorum’ dediğinde, dalkavuk da padişahın sözünü tamamlamış;

‘Aman padişahım, bu musakkanın yenilmesini yasaklamak lazım...’

Padişah, bir başka gün;

‘Bu insanlara hayret ediyorum. O kadar güzel salata çeşidi varken akşam yemeğinde tutup patlıcan salatası yiyorlar... Anlamak mümkün değil!’ dediğinde, dalkavuk sözünü kesercesine atılarak eklemiş:

‘Padişahım, bu insanlarda damak zevki diye bir şey yok. En iyisi, patlıcanın yetiştirilmesini yasaklamalı... Adını bile duymaktan nefret ediyorum...’

Bu konuşmaları duyan biri dayanamamış ve padişahın olmadığı ortamda, dalkavuğa sormuş;

‘- Yahu! Sen bir zamanlar patlıcanı metheder ve adeta göklere çıkartırdın. Şimdi ise patlıcanı ve yemeklerini kötülüyorsun. Nasıl olur da bu kadar değişebilirsin hayret!..’

Dalkavuk da hemen yanıtlamış;

‘- Bana bak arkadaş... Bana bak... Ben patlıcanın değil, padişahın dalkavuğuyum. Anladın mı?...’

DİĞER DALKAVUKLAR

Fıkrayı okudunuz. Şimdi etrafa şöyle bir bakın. ‘Patlıcanın dalkavuğu’ fıkrasındaki insanlar ne kadar çok değil mi?

Çalıştığınız ortamda, iş dünyasında, siyasette o kadar çok ki... Özellikle, mali ve ekonomik konularda, çok var. İçlerinde ‘Zangoç ve Papaz’ fıkrasındaki gibi olanlar da var.

Bir mesleki kuruluşun temsilcisi ya da ticaret odası, sanayi odasının başkanı, bir milletvekili veya bakan ile konuşuyorsunuz. Bazı uygulamaları şiddetle eleştiriyor. Cari açık, işsizlik, kayıtdışı ekonomi, istihdam üzerindeki yükler, ithalattaki artış, ücretlinin, emeklinin, esnafın, işadamının sorunları, dolaylı vergiler, yüksek vergi oranları, yatırım indiriminin kaldırılmasındaki yanlışlık vs. vs... Konuştuğunda, mangalda kül bırakmıyor. Sonra... eleştirdiği konunun muhatabı ile biraraya geliyor. O da ne? Tam tersine konuşmaya başlıyor. Methiyeler düzüyor, eleştirdiği kişinin etrafında, adeta pervane oluyor. Nedeni belli... Kişisel hesapları var.

Boşuna yorulup da bu davranışlarının nedenini sormayın. Onlar, patlıcanın dalkavuğu değiller ki!

Not: Kamil BİLGİÇ'in paylaşımından alınmıştır.

Her boş geçen ders boş değildir...


Devlet kurumlarında çalışan bir görevli işine gelmediği zaman ne yapılır? Hiç düşündünüz mü?  Düşünmeye gerek yok. Onun görevini yanındaki bir başka eleman yapar. Yapacak eleman yoksa gelen kimseye: “O işe bakan arkadaşımız raporlu/izinli/sevkli, falan gün gelecek. O gün gelin size yardımcı olsun” denir. O kurumla işi olan mecburen belirtilen gün gelip işini yaptırması gerekir. İşi olacak vatandaş mağdur olur. O kadar.

Peki işine gelmeyen/gelemeyen öğretmen ise bu durumda ne yapılır? O gün kaç saat dersi varsa dersi/dersleri boş geçer. Normali nöbetçi öğretmenin doldurmasıdır. Ya gelmeyen o gün nöbetçi ise, ya da nöbetçi olan öğretmenin boş dersi yoksa bu durumda ne yapılır? Okulun müdür veya yardımcısı dersi doldurur. Müdür ya da yardımcının dersleri doldurma imkanı yoksa öğrenci ya sınıfta bekletilir, ya bahçeye çıkarılır, ya da inisiyatif alınarak evine gönderilir. Boş geçen dersler nöbetçi öğretmen ya da idare tarafından doldurulsa da öğrenciye sınıfta sadece bekçilik yapılır. Boş olan öğrenciyi tutmak, zapt etmek mümkün değildir. Öğrenci ya arkadaşıyla kavga eder, ya biri hakkında şikayete gelir.

Nöbetçi öğretmen dersi doldurma yoluna gitse de ders işlenmediği için serbest çalışma yapan öğrencileri normal bir seviyede tutmak zor gerçekten. Dersi dolduran öğretmen için de bir eziyettir bu durum. Burada en mutlu kişi, dersi boş geçen öğrencilerdir. keyiflerine diyecek yoktur boş derste. Ne yapacaklarını şaşırırlar. Çünkü ardı arkasına işlenen derslerden sıkılmıştır iyice. Gelen fırsatı tepmez, içini döker.

Salı günü nöbetim esnasında 3.saati ders doldurma olarak vermişler. Sınıfıma gittim. Niyetim çarşamba günü bu sınıfa olan dersim TEOG sınavı dolayısıyla kaynayacak, dersimi işleyeyim şeklindeydi. Fakat bu mümkün olmadı. Çünkü mazereti dolayısıyla dersine gelemeyen öğretmen öğrencileri ödevlendirmiş. Öğrenciler benden izin istedi, tahtada alıştırma yapabilir miyiz diye. Olur dedim.  Matematiği iyi olan bir öğrenci sıra ile öğrencileri tahtaya çağırdı. Gelen öğrenci sıradaki alıştırmayı yaptı. Yapana ve yapamayana artı koydu, çözemeyene yardımcı oldu. Ben bir taraftan ara ara meydana gelen uğultu dolayısıyla sınıfa müdahale ederken bir taraftan da tahtada soru çözen öğrencileri ve onlara rehberlik yapan öğrenciyi izledim. 

Gıpta ettim öğrencilerin bu durumuna. Helal olsun dedim. Bir helal olsun da dersin öğretmenine. Çünkü gelemediği halde öğrencilerin dersi ne şekilde geçirmeleri gerektiği konusunda vazifelendirmiş. Hayatımda ilk defa böyle verimli geçen bir boş derse şahit oldum. 

Tebrikler öğrenciler, tebrikler öğretmenim! Sorumlu öğrenci ve duyarlı öğretmen böyle olur. Allah sayılarınızı çoğaltsın!.. 23/11/2016

Akıl ve vahiy

Adana'da görev yaparken ders esnasında "Akıl ile vahiy çatışmaz, hatta örtüşür" şeklinde bir söz söylemiştim. Öğrencilerin garibine gitmiş olmalı ki, bu okulun Felsefe öğretmenine aktarmışlar sözümü. Felsefe öğretmenimiz yanıma geldi: "Hocam nasıl böyle bir şey söylersin, Allah bir şey söyler, insanlarsa farklı farklı şeyler söyler, akıl ile vahiy çelişir, görüşüne katılmıyorum" dedi. Kendisine, "insanlar hiçbir şeyden etkilenmeden salt akıllarıyla konuşsa vahiy ile aynı çizgide yürür, fakat birbirini destekler. Aklımızla konuştuğumuzu sandığımız bugün çoğumuz bazen midemizin, bazen nefsimizin, bazen menfaatlerimizin esiri olur, karnımızdan konuşuruz. Bu durumda akıl ve mantığa uygun hareket etmeyiz. Sadece işimize öyle geldiği için o şekilde konuşur ve davranırız" içerikli bir açıklama yapınca "Şimdi oldu" dedi, anlaştık. 

"Aklın yolu birdir" atasözümüzü yabana atmamak lazım. Allah yüce kitabımızda sürekli aklı kullanmamızı vurgular, hatta "Aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdırır" buyurmaktadır Yunus süresinde. Bir çok ayetin sonunda "hala aklınızı kullanmayacak mısınız?" şeklinde uyarılar yine Kur'an-ı Kerim'de ifade edilmektedir. İtikatta mezhep imamımız Maturidi, 'husn ve kubuh' konusunda "Bir şey iyi ve güzel olduğu için Allah onu yapmamızı, bir şey çirkin olduğu için onu terk etmemizi emreder" demektedir. Ünlü hukukçu ve siyaset bilimci İmam Mâverdî’nin bin yıl önce “Akılların bir araya gelip de çözemeyeceği hiçbir mesele yok” şeklinde ifade etmiştir aklın önemine işaret etmek için. Aslında insanlar, diğer canlılardan bizi ayırt eden aklı düzgün bir şekilde kullansınlar, çözemeyecekleri bir şey yoktur. Yeter ki başka bir hesapları olmasın. Amaç doğruyu, iyiyi, güzeli, adaleti ...tesis etmek olsun. Hiçbir hesap kitap yapmadan yanlışı çözmek için insanlar bir araya gelse bu dünyada kötülük namına bir şey kalmaz. 

Yeryüzünde akan kan ve gözyaşları aklımızı; kötü yolda, kötü emellerimize alet etmemizdendir. Rabbim, aklımıza mukayyet olsun, aklımızı başımıza getirsin. Hiçbir canlıda olmayan, insana özel bu nimeti yerinde, zamanında doğru bir şekilde kullanmayı nasip etsin. 23/11/2016 

Kışta kıyamette taşınma

1991 yılında fakülteyi bitirince öğretmen olarak atanabilmek için girdiğim sınavdan yedeklerden bir sıra bulabildim kendime. Atanacaktım  ama.  Ne zaman?  Beklemeye tahammülüm yoktu. Zira fakülte 2.sınıfta iken evlenmiş, okul bittiği zaman hane sayım 5 olmuş ve çoluk çocuk ekmek beklerdi evde.

Vekil öğretmenliğe müracaat ettim. Konya'ya 70 km uzaklıktaki Kemerli Kolça'da göreve başladım. Asaleten atanamamıştım ama uzun bir unvanım vardı: Müdür yetkili vekil öğretmen. Tek odalı birleştirilmiş bir okulda; okulun hem hizmetlisi, hem öğretmeni,  hem de müdürü oldum. Yaz boyunca kırılan camların ölçüsünü alıp hafta sonu gittiğim Konya'dan ölçüye göre cam kestirip kendim taktım. Teknisyenliğim de fena değilmiş hani. Kendi kendime gıpta ettim. Sobayı yakmak ve külünü almak da zor değilmiş meğer. Yeter ki iş başa düşsün. Kırık camdan giren kuşların tünediği soba borularındaki kurumuş doğal gübreyi temizlemek ve geçen yıldan beri temizlenmeyen boruların isini temizleme konusundaki maharetim de görülmeye değerdi bu arada.

İşin zor kısmı bitti,  derse başlayalım derken turpun büyüğünün heybede olduğunu anlamam uzun sürmedi. En zoru öğretmenlikmiş meğer. Çünkü önümdeki öğrenciler ilkokul çocuğu. . . Seviyelerine inebilmek,  branşımın olmadığı bir alanda ders verebilmek. Üstelik her sınıf seviyesinden öğrenciye aynı sınıfta ders vermek...

Dört ay müdür yetkili vekil öğretmenlik yaptıktan sonra Şubat ayında Gaziantep Nizip İHL'de İHL Meslek  Dersleri Öğretmeni olarak asaleten göreve başladım. Sıra geldi eşya taşımaya. Güneysınır'dan bir kamyon buldum.  O da ne!  İkizlerimden biri hastalandığı için hastaneye yatırıldı. Eşim başında refakatçi idi. Eşya taşımak için  7 aylık çocuğun başına refakatçi olarak kayın valideyi koyarak eşimi hastaneden aldım. 30-40 santim yağan kardan sonra meydana gelen dona aldırmadan toparlanmayan eşyamızı kamyona yüklemeye gittik. Kimimiz kamyonla kimimiz de Aksaray otobüsüyle okulun lojmanında buluştuk. Şoför,  amca oğlum,  kayın peder ve eşimin eline ne geçtiyse kamyona doldurduk. Gaziantep'e gitmek için yola çıktık. Eşim ve kayınpeder Konya'ya geri dönmek için Aksaray istikametine gitmekte olan otobüse bindiler, akşamın ayazında yolda beklerken donmamak için.

Aksaray'a yaklaşırken yolda bekleyen sıra sıra araçları görünce kaptana sordum, bu araçlar niye duruyor diye. "Yakıtları donmuştur.  Deponun altında piknik tüpü yakmışlar" deyince mazot donar mı diyerek hayretimi ifade ettim. Yavaş yavaş Aksaray'a girdik. "Hocam,  bizim yakıtta donmak üzere, bir otel bulup burada kalalım" dedi. Geceyi 'Özeller'  tesislerinde geçirdikten sonra sabahın köründe yola koyulduk. Kağnıdan biraz hızlıcaydı gidişimiz. Kışta, kıyamette buna da şükür. Akşam ezanları okunduğu zaman Nurdağı'ndaydık. Şoföre,  akşam namazını kılmak için biraz  mola verelim dedim. "Namaz kılmam  ama namaz kılanları severim,  az sonra"  dedi. "Az sonra,  az sonra"  derken "Ağabey! Namaz geçecek" der demez gördüğü ilk petrol istasyonuna kırdı arabayı. "Çukur. . . " dememle beraber frene bastı şoför. Sendelemeyle birlikte alnımı da vurmuşum arabaya.  Arabanın sağ ön tekeri daha önce açılmış bir çukura girmişti. Şoför mahallinden  indik. Arabaya bir baktık.  Arabanın ne ön ön, ne de arka arka çıkması mümkündü. Yolda denetleme yapan trafik polisinin yanına vardım, arabayı bir çektirelim diye. "En yakın çekici  Maraş'tan gelir.  Buraya 50 km. Üstelik geç gelir,  aynı zamanda size pahalıya patlar. Buradan bir araç bulup gerisin geriye çektir. Yalnız bulacağın araç ağır olsun. Çünkü çekmede zorlanırsa arabanız çukura yuvarlanır" dedi.  Yol işlek. Araba bulsak da akan trafikten çektiremeyiz dedim. "Siz arabayı ayarlayın,  ben şeridin birini kapatırım" dedi. Biz ağır  bir vasıta ararken bir kaç kişi traktörünü getirdi,  çekelim diye. Gelen amatör çekiciler hem hafif hem de yüksek ücret istiyorlardı. Ne yapalım diye beklerken kereste yüklü bir kamyon geldi. Arka arka çekiverdi, üstelik meccanen yapıverdi bu işi.

Uçuruma yuvarlanmaktan kurtulmuştuk. Bu arada yatsı ezanı çoktan okunmuştu. Yol boyunca ben namaz kılarken bekleyen partnerlerim de abdest almak için kollarını sıvadı. Birlikte akşam ve yatsıyı cemettik. Namazdan sonra tesisin lokantasında karnımızı doyurduk. Yemek parasını vermek için yarıştık. Hepimiz cömertleştik. Zira büyük bir kaza atlatmıştık. Belki de önceden yaptığımız az sadaka büyük bir kazayı def'etmişti. Üstelik daha yolumuz bitmemişti.

Yola koyulduk tekrar. 23.00 sularında Nizip'e vardık. Gecenin bir yarısına kadar eşyaların bir kısmını çektik yukarı. Geri kalan kısmını sabah gündüz gözüyle çekelim diyerek  arabanın üzerinde bıraktık. Güç bela sobayı kurduk, ateşledik. Üzerine yorgan, battaniye alan aynı odanın içinde boş bulduğu bir yere kıvrıldı. Bir gün öncesi kar ve ayaz ortamında eşya taşıma, bir gün boyunca da kamyonla yolculuk, yolda kaza geçirme ve eşyanın bir kısmını çektikten sonra yorgunluktan mışıl mışıl uyumuşuz.  Arka arkasına çalan bir sese uyandık. Çalan zil sesiydi. Kim çalabilirdi ki? Kimseyi biz, kimse de bizi tanımıyordu. Birbirimize baktık. Kalkmaya da takatimiz yoktu. Yabancısı olduğum evin ev sahibi olarak bana "Zil çalıyor, baksana" dediler. Pencereden baktım. Kapının önünde kimse yoktu. İn-s- midir, cin midir dedim. Zil çaldıkça çalıyordu, hem de kafamızı zonglatırcasına. Aşağıya kadar indim korka korka. Yine kimse yoktu. Zil hala çalıyordu. Üstelik orta yerde zilin düğmesi de yoktu. Yukarı çıktım, tekrar indim. Nihayet zili buldum. Sıvanın içinde birbirine değen zilin telleri sanki bize 'Hoş geldin' şarkısı söylüyordu. Teli ayırınca dünya varmış dedim. Hele şükür derken yerlerin ve arabamızın üstünün beyaza büründüğünü gördüm. 20 yıldır yağmayan kar yağmıştı Nizip'e. Bereket dedikleri bu olsa gerek. Konya'da pişen Nizip'e de düşmüştü. Kalan eşyalarımızı da evin içine attık üstün körü.

Şoför ve yanımda bana refakat eden amca oğlumu Konya'ya uğurladıktan sonra ertesi gün okula başlayacağım. Fakat varınca aramayayım diye ayırdığım elbiselerim eşimin elindeki valizde Konya'da geri gitmişti. Nizip kapalı çarşısında Haydar Amca ile tanıştım. Ondan istediğim gibi olmasa da dar kesim siyah bir pantolon aldım. Ertesi günü onu giyerek okulun yolunu tuttum. İlk dersime girdim. Tir tir titriyorum. Hayatım boyunca hiç öyle heyecan yaşamamıştım.

Çocuğumun birinin hastanede olması, mevsimin kış olması nedeniyle eşim Konya'da, bense görev yerimde öğretmenlik yapmaya başladım. Bir gün, iki gün, üç gün derken okula ve öğretmenliğe ısınmaya başladım. Fakat evi otel gibi kullanıyorum. Yemek yok. Peynir, zeytin benim değişmez ana menüm oldu her gün.  Sabahleyin kalkma sorunum da var. Çünkü avrat yok, akıl yok misali. Bir gün kalktım, okula gecikmişim. Hızlı bir şekilde eldeki mevcut ve tek pantolonumu giydim, koşar adım okula vardım ilk derse girdim. Tahtada ders işlemeye başladım. Öğrencinin biri yanıma geldi kulağıma bir şey fısıldadı. Anlamadım. Bir daha tekrarlamasını söyledim. Tekrarladı ama nafile. Yine anlayamadım. Nihayet üçüncü söyleyişinde  anlayabildim. Meğersem öğrenci "Fermuarın açık hocam" diyormuş. Yönümü tahtaya dönerek hızlıca fermuarımı kapattım. Başımdan kaynar sular dökülmüştü sanki. Çiçeği burnundaki öğretmenliğimin ilk günlerinde yaşadığım heyecana, mahcubiyet ve utanma da eklendi böylece. Kırmızı yüzüm kıpkırmızı oldu. Dilim lal oldu. Ne diyeceğimi de şaşırdım. O dersten sonra o öğrenciyi gördükçe, o sınıfa derse gittikçe  o mahcubiyeti hissettim. Yine o sınıfa derse girmeden önce  kapalı fermuarımı tekrar tekrar kontrol ettim hep.

Öğretmenliğimin 25.yılını çalışıyorum. Unutmak için içime gömmüştüm. Unutmuştum da. Ne zaman ki  "Öğretmenlikte unutamadıkları anıları paylaşma" konusu gündeme gelince öğretmenliğimin ilk günlerindeki yaşadığım, bir daha hatırlamamak için içime attığım bu anım depreşti.  06/11/2016