-Dostum, seni ziyarete gelmek istiyorum. Neredesin?
-Evime buyur gel.
-İşyerine makamına gelmek istiyorum.
-Benim bir makamım kalmadı artık. Ne bir koltuğum var ne de bir masam. Ne bir kaşem var ne de mührüm. Seni ağırlayacak kendime ait bir odam bile yok.
-Hep yokla gidiyorsun. Hayırdır?
-Bundan sonra tek yerim diğer meslektaşlarımla ortak kullandığım öğretmenler odası. Seni orada ağırlamak isterim. Süresi de teneffüsle sınırlı. Eğer geldiğin gün nöbetçi isem, seni nöbet mahallimde ayakta misafir etmek isterim.
-Müdürlüğü bırakıyor musun yoksa?
-Evet. Üzerimdeki ek görevden kurtuluyorum.
-Evine uzak diye mi?
-Hayır. Uzaklık mesele değil. Gönül isteyince uzak yakın olur.
-Uzaklık sana sıkıcı gelmedi mi?
-Aksine uzaklığı değerlendirdim. Kah kitap okudum, kah yazdım.
-Ne yazdın?
-Şu ana kadar 410 yazı yazmışım blogspotumda. Bunun yüzde 70'i okuldan işe, işten eve gelirken otobüste cep telefonuna yazdığım yazılardan ibarettir. Yolculuğun ne zaman bittiğini de çoğu zaman anlayamadım.
-Hangi konularda yazdın?
-Her telden.
-Çoğu müdür olmak ister, sen bırakıyorsun. Beceremedin mi yoksa?
-11 yıl yaptım bu görevi. Kendi çapımda elimden gelen gayreti gösterdim. Sırtımda yumurta küfesi yok. Zaten tali bir görevdi bendeki. Tadında bırakayım istedim.
-Tadı kalmadı mı müdürlüğün?
-Müdürlüğün tadı olmaz. Son 1.5 yıl hiç kalmadı zaten.
-Rahat edemedin mi?
-Ayrıldığım son müdürlük rahat olmaya çok rahat. Ama hiç zevk almadım.
-Niye?
-Öncekilerden de zevk almamıştım ama bir değeri vardı. Şimdikinin hiçbir anlamı yok.
-Önceki müdürlüklerim kendi emeğimin, çabamın bir mahsulü idi. Şimdiki son görevim ise sanki bir ulufe, bir bahşiş gibiydi. Önceki görevimde kimseye minnet etmedim, çünkü bir sınavla geldim, kimsenin hakkını yemedim. Şimdiki göreve ise bir mülakat sonucu geldim. Mülakatlarda bir görevi hak etsen de, etmesen de kamuoyu nezdinde referans, torpil akla gelir. Birilerinin himmetiyle bir yere geldiğin imajı oluşur. Aslında bedava sirke baldan tatlı olur. Çünkü hiç emek sarf etmedim.
-Yani?
-Sınav kazanarak yaptığım görevlerde vicdanımı daha rahat, sınavsız geldiğim görevlerde ise kendimi sığıntı hissettim. Avantadan bir yere gelmiş gibi oldum. Belki birilerinin ayağına basarak çıktım, hakkını yedim. Başkasının mutsuzluğu üzerine mutluluk kurdum kim bilir?
-Nasıl olması lazım bu makamların?
-Objektif kriterlere dayalı bir sınav olmalı. Kazanan atanmalı. Atanan kimse sık sık denetlenmeli. Görevini yapmayan, aksatan ve savsaklayan kim olursa olsun önce rehberlik yapılmalı, halen aksama devam ediyorsa uyarılmalı, fayda sağlamıyorsa soruşturulmayla üzerinden yöneticilik görevi alınıp öğretmen olarak atamasının yapılması sağlanmalıdır. Görevden almalarda toptancı davranılmamalı. Pireye kızıp yorgan yakılmamalı.
-Yönetici ataması bu şekilde olsa nasıl olur?
-Adalet ve hakkaniyet tam oluşmaz. İnsanlar birilerine yaranmaya, gözüne girmeye çalışır. Bu da, insanı kendisi olmanın ötesinde gösterir. Kişiliğini zedeler. Başkasına minnet borcu olan her zaman, her yerde olması gerektiği gibi davranamaz.
-Öğretmenliğe hoş geldin o zaman. 31.05.2016
31 Mayıs 2016 Salı
29 Mayıs 2016 Pazar
Ha ne olur?
1.Sanal alemdeki gezinti, paylaşım, beğen ve yorumunu mesai saatleri dışında yapsan,
2.Sanal alemdeki profiline başkasının değil de kendi fotoğrafını koysan,
3.Yok fotoğraf koymayacağım diyorsan manzara resmi koysan ya da boş bıraksan,
4.Kurum sayfanı sadece tanıtım ve bilgilendirme amaçlı kullansan,
5.Yediğin, içtiğin sana özel olsa da gördüğünü anlatıp aktarsan,
6.Sanal alemdeki her türlü paylaşımdan haberdarsın, sadece gezineceğine biraz da beğen-yorum-paylaşım yaparak icraatını göstersen,
7.Beğendiğini başkası ne der demeden beğensen, biraz etliye-sütlüye karışıp gerekirse zülf-i yâre dokunsan, kınayanın kınamasına aldırmasan, biraz rengini belli etsen,
8.Kurduğun grubu beğenmem için baskı yapmasan,
9.Her hangi bir kimse, kurum, kuruluşun ve siyasetin yılmaz savunuculuğunu yapmasan... 01/08/2015
2.Sanal alemdeki profiline başkasının değil de kendi fotoğrafını koysan,
3.Yok fotoğraf koymayacağım diyorsan manzara resmi koysan ya da boş bıraksan,
4.Kurum sayfanı sadece tanıtım ve bilgilendirme amaçlı kullansan,
5.Yediğin, içtiğin sana özel olsa da gördüğünü anlatıp aktarsan,
6.Sanal alemdeki her türlü paylaşımdan haberdarsın, sadece gezineceğine biraz da beğen-yorum-paylaşım yaparak icraatını göstersen,
7.Beğendiğini başkası ne der demeden beğensen, biraz etliye-sütlüye karışıp gerekirse zülf-i yâre dokunsan, kınayanın kınamasına aldırmasan, biraz rengini belli etsen,
8.Kurduğun grubu beğenmem için baskı yapmasan,
9.Her hangi bir kimse, kurum, kuruluşun ve siyasetin yılmaz savunuculuğunu yapmasan... 01/08/2015
Çocukluğunu yaşamamış gençlik*
Bir
ülkenin geleceğinin olumlu inşası sağlıklı nesillerin yetişmesine bağlıdır. Türkiye
hızlı bir şekilde çağa ayak uydurmaya çalışmaktadır. Her birimizin yetişme
şartları diğerine göre değişiklik göstermektedir.
90
öncesi nesil ülkenin imkanları çerçevesinde okumada, çalışmada, iş bulmada ve
ev kurmada epey zorlukla karşılaştı.
Kardeşlerle
aynı oda paylaşılırdı, televizyon her evde yoktu, tek kanallı siyah beyaz
televizyon akşam 18.00’den sonra yayına başlar, o da bize hitap etmezdi.
Okuldan sonra ve hafta sonları okul ve mahalle arkadaşlarıyla bir araya gelir,
ortak alınan naylon topla top oynardık. Körebe, uzun eşek, dokuz taş, bilye,
aşşık oynardık; çember sürer, ay çiçeği kafasından yapılan araba ile yarış
yapardık. Kışın annemizin patik ayakkabılarını gizlice götürüp yamaçlarda
kayardık. Uzun kış gecelerinde evlerde baranalar olur, şehir bulmaca yarışması
yapılır, bilmeceler sorulurdu. Ayrıca kişiye özel çalışma odası yoktu. Anne ve
babamız okumamız için okul ve öğretmen seçmez, veli toplantılarına bile doğru
dürüst gitmezdi. Toplantıya gidilirse de önce “Çocuğumun ahlakı nasıl?”
denirdi. Çocuk okula “Eti senin, kemiği benim!” sözleriyle kayıt yaptırılır ve
öğretmenine teslim edilirdi. Herkes mahallesindeki okula gider, "Şu okul
iyi, bu okul kötü!" denmezdi. Elbise ve ayakkabı her zaman alınmaz,
bayramdan bayrama alınır, bir bayramda alınmışsa diğerinde alınmazdı. Bayram
bitince de diğer bayramda giymek üzere annemiz tarafından kaldırılırdı.
Evlenen
çocuklar, anne babasının yanında kalır, düğünde çoğu eşya alınmaz ve ayrı ev
tutulma yoluna gidilmezdi. Yokluk içerisinde yaşandı ama insanlar mutlu idi.
90
öncesi nesil büyüdü, anne baba oldu. Yokluk içerisinde büyüyen bu nesil, "Ben
çok çektim, bari çocuğum çekmesin!” demeye başladı. Doğan çocuğu için gelecek
endişesi duymaya başladı. "Çocuğum hangi öğretmende okusun, hangi okula
vereyim, hangi dershaneye göndereyim?” denmeye başlandı. Okul ile birlikte
çocuklarımızın hayatına dershane de girdi. Okula başlayan çocuk 2-3 yıl
içerisinde dershane ve özel ders ile tanıştı. Anne ve baba olarak tüm
hedefimiz, çocuğumuzun iyi bir okul kazanması, geleceğini kurtarmasıydı. Önce
"bilgi" diyorduk, artık. Çocuğumuz erkenden okula gitti, okuldan eve
gelmeden dershanenin yolunu tuttu, eve gelince de okul ve dershane ödevlerini
yapmak için gecenin bir vaktine kadar çalıştı. Yetiştiremediğini de ertesi gün
okulda yapmak üzere yatağına girdi. Her türlü yardımcı kaynağı aldık, çocuğumuza
ayrı oda tahsis ettik, ödevlerini yapması için önce masaüstü bilgisayar, ardından
dizüstü bilgisayar, ardından tabletler aldık. Elektronik oyun ve oyuncakların
her birine çocuğumuz küçük yaşta kavuştu. Okula servisle gitti, geldi. Cebinde
en kalitelisinden cep telefonunu oldu çocuğumuzun; ama toplumsal hayattan
çocuğumuzu tecrit ettik, akrabaya gidip gelmeyi kestik, çocuklarımız birinci
derece dışındaki akrabayı neredeyse tanımaz oldu.
Her
türlü imkansızlıklar içerisinde okuyan bizler, her türlü imkanı,
"Okusunlar!" diye çocuklarımıza sunduk; ama bütün bunlara rağmen
çocuklarımız hala mutlu değil. Bizler hafta sonunu iple çekerken, evde rahat
bir şekilde istediğimiz televizyon kanalını izlerken çocuklarımız dershanenin
yolunu tutuyor. Çocuklarımız bu gün bizden daha bilgili, çok şey biliyorlar;
ama olaylar arasında bağlantı kuramıyorlar...Ödev yapılsın diye alınan
bilgisayarlar çocuklarımızın sanal alemi oldu, arkadaşları sanal oldu. Sanal
alemde kendince bir yazışma ve konuşma dili icat etti. İletişim kuralım diye
alınan cep telefonu teneffüste, serviste müzik dinleme aracı oldu. Kısacası bu
neslin beyni dolu. Dolu beyin yeni bilgi almaz. Bu nesil mutlu değil, bu nesil
çocukluğunu yaşamamış nesildir. Yaşı büyüse de ,boyu uzasa da, anne baba da
olsa; bu nesil, maalesef, büyümüyor; mutlu da olamıyor. Küçük yaşta her türlü
imkana kavuşan nesil, büyüyünce haz almamaya başlıyor hayattan. Ders çalışma
dışında hayattan tamamen kopuk yaşadıkları için ve sıkıntıya katlanmayı,
problemleri çözmeyi de başaramıyorlar. Başarısızlığın nedenlerini de hep
beraber bulduk. Suçlu hep karşımızdaki... Öğretmen iyi anlatmıyor, okul iyi değil,
çevre iyi değil, eğitim sistemi kötü... Hiç kimse öz eleştiri yapmıyor. Müdür,
öğretmeni; öğretmen, öğrenciyi ve idareyi; veli ve öğrenci; okulu, müdürü, öğretmeni
eleştirerek bahanelerin arkasına sığınıyor. Aslında herkes , kendini tatmin
etmeye, bahanelerine inanmaya ve etrafını inandırmaya çalışıyor.
Bu
nesil büyüdü, çoğu evleneceği kişiyi kendi buldu. Düğünler yapıldı, ayrı evler
tutuldu, her şeyleri alındı. Anneler de çalışmaya başladılar.
Nereye
gidiyoruz, düşündük mü gerçekten? İyi iken yanımızda kalmayan bu nesil,
yaşlanınca ve hastalanınca bakar mı bize? Bugün Konya’da tek olan huzurevi
sayısı 20-30 yıl sonra kaça ulaşır düşündünüz mü? Okullarımızın ve
okuyanlarımızın sayısı arttı, hapishanedeki suçlu sayıları da arttı, parçalanmış
ailelerimiz çoğaldı. Gerçekten nereye gidiyoruz? Sağlıklı bir gidiş mi bu?
Her
türlü eleştiri, muhasebeyi ve değerlendirmeyi yapalım; ama önce kendimizden
başlayalım. Çünkü; "İnsanlar kendi kendine değişikliğe uğramadıkça, Allah
hiç bir topluluğu değiştirmez."
Çocukluğunu
tam anlamıyla yaşamış sağlıklı nesiller temennisiyle...
* 30/08/2015 tarihinde konyaegitim.com sayfasında yayımlanmıştır.
2013-2014 öğretim yılında çıkan Karatay Mehmet Hanife Yapıcı Anadolu Lisesi okul dergisi olan Sözün Rengi'nde yayımlanmıştır.
Klimanın gözyaşları
Be kardeş, evine taktırdığın klima iyi serinletiyor mu bari? Rahatın nasıl? Mutlu olmanı temenni ederim. Kliman pek mutlu değil sanırım. Çünkü klimanın gözyaşları hep beni ıslatıyor. Ama önemli değil. Yeter ki sen mutlu ol. 11/09/2015
***
-Niye moralin bozuk kardeş?
-Aklımı kiralamak için piyasaya çıktım. "Bu akıl kullanılmış, almayız. Bize aklını kullanmayan gerek. O akıl ki; neden, niçin, niye, nasıl, acaba sorularını sormayacak, peşimiz sıra gelecek, asla sorgulamayacak." dediler.
-Ama efendim, dedim.
-Ama da olmayacak, dışarı hemen...dediler. 01/09/2015
"Utanmıyorum artık"
15 yaşlarında yatağa işeyen bir öğrenci, utana sıkıla uzman bir doktora müracaat eder. Doktor bütün tahlil ve tetkiklerden sonra tedavi uygulamak için gerekli reçeteyi yazar.
Uzun süre değişik tedavi uygulamasına rağmen doktor başarılı olamaz. Bir de bir psikolojik danışmana gitmesinin faydalı olabileceğini söyler. Aylar sonra eski hastasıyla karşılaşan doktor:
-Nasılsın iyi misin, hastalığın geçti mi?
-İyiyim doktor iyiyim.
-Peki nasıl oldu bu, nasıl tedavi etti psikolojik danışman.
-Tedavi etmedi efendim, ben yine yatağa işiyorum ama utanmıyorum artık. 29.05.2015
Yaşlandım, ne yapacağım diyenler...
-YAŞLANANLARA-
YAŞ İLERLEDİKCE HASTALIKLAR ARTIYOR, SIKINTI EKSİK OLMUYOR, ARAÇ SÜRME REFLEKSİ AZALIYOR, GÖZ GÖRMÜYOR, KULAK AĞIR İŞİTİYOR...VS. AMA ÜZÜLMEYİN. ÇÜNKÜ:
1.Toplu ulaşım araçları bedava artık. Tabii kimliğini gösterebilirsen.
2.Küçükler, toplu ulaşım araçlarında hemen kalkıp yer verirler.
3.Otobüse binemiyorsan yeni model ulaşım araçlarını bekleyebilirsin, sanki mesaiye mi yetişeceksin. Aracın birinden in, diğerine bin, hem zaman da geçirmiş olursun böylece.
4.Koltuğa oturunca yanındaki gence soru sorup rahatsız etme. Zaten duymaz seni. Onun kulağında kulaklık vardır, müzik dinlemekte. Karşında oturana sormaya kalkarsan o da arkadaşı ile telefonda görüşme yapıyor, konuşmasının bitmesini bekleme, bitirmez çünkü. Arkandaki ile konuşmaya kalkarsan o da mesaj yazıyor akıllı telefonuyla. Senin konuşmaya ihtiyacın olabilir ama onun sohbete karnı tok. Bir yerin ağrısa da, bir yeri soracaksan sorma. Gençlerin yaptığı zoruna gidiyorsa merkezi bir camiye git, bir cenazeye katıl.
5.Cenazeyi kabre koyduktan sonra sevenlerinin toprak atmak için yarıştıklarını görünce, yaş ne kadar ilerlese de, ağrı-sızı da olsa, oğlan, kız pek gelmese de sen yine yaşamaya devam et, göster kimliğini bin otobüse, tut evinin yolunu, yaşamaya devam et.
HER NE OLURSA OLSUN HAYAT YAŞAMAYA DEĞER... 29.05.2016
YAŞ İLERLEDİKCE HASTALIKLAR ARTIYOR, SIKINTI EKSİK OLMUYOR, ARAÇ SÜRME REFLEKSİ AZALIYOR, GÖZ GÖRMÜYOR, KULAK AĞIR İŞİTİYOR...VS. AMA ÜZÜLMEYİN. ÇÜNKÜ:
1.Toplu ulaşım araçları bedava artık. Tabii kimliğini gösterebilirsen.
2.Küçükler, toplu ulaşım araçlarında hemen kalkıp yer verirler.
3.Otobüse binemiyorsan yeni model ulaşım araçlarını bekleyebilirsin, sanki mesaiye mi yetişeceksin. Aracın birinden in, diğerine bin, hem zaman da geçirmiş olursun böylece.
4.Koltuğa oturunca yanındaki gence soru sorup rahatsız etme. Zaten duymaz seni. Onun kulağında kulaklık vardır, müzik dinlemekte. Karşında oturana sormaya kalkarsan o da arkadaşı ile telefonda görüşme yapıyor, konuşmasının bitmesini bekleme, bitirmez çünkü. Arkandaki ile konuşmaya kalkarsan o da mesaj yazıyor akıllı telefonuyla. Senin konuşmaya ihtiyacın olabilir ama onun sohbete karnı tok. Bir yerin ağrısa da, bir yeri soracaksan sorma. Gençlerin yaptığı zoruna gidiyorsa merkezi bir camiye git, bir cenazeye katıl.
5.Cenazeyi kabre koyduktan sonra sevenlerinin toprak atmak için yarıştıklarını görünce, yaş ne kadar ilerlese de, ağrı-sızı da olsa, oğlan, kız pek gelmese de sen yine yaşamaya devam et, göster kimliğini bin otobüse, tut evinin yolunu, yaşamaya devam et.
HER NE OLURSA OLSUN HAYAT YAŞAMAYA DEĞER... 29.05.2016
28 Mayıs 2016 Cumartesi
Konya semt pazarları
(GEL BU KONUYA GIRMEYELIM)
1.Her gün ayrı bir semtte belediyenin belirlediği yerlerde semt pazarları kurulur.
2.Pazar yerini belediye tertemiz teslim eder.
3 Pazarcı, 5 tl gibi bir işgaliye parası öder, akşama kadar ne kadar çöpü varsa yere atar, pazar yerinde her şey satilir, sadece çöp kutusu olmaz, olsa da çöpe atilmaz. Çünkü Pazarcı, isgaliye parasi vermiş. Aksam pazar yeri dagildiktan sonra belediye işçileri sabaha kadar temizlik yapar. Temizlikten önce pazar yeri, savaş alanindan beter bir durum arz eder. Toplam işgaliye parası ile pazarı temizlemek mümkün değildir.
4 Vatandaş pahalı diye manav ve markete gitmez. Pazar arabasini kapan pazara koşar.
5.Pazarda 3.sınıf sebze ve meyve satılır. Tezgahın önüne iyi, güzel ve albenili sebze ve meyve konur, arkasina ise en kötüleri konur..Sebze ve meyvenin önü tezgahlanır, ardından satış yapılır, gözün tezgahın arkasına kayarsa "Hepsi aynı"cevabı alınır ve poşet baglanirsa yandın demektir, sebze ve meyvenin en az % 25 i yenmez demektir.
6.Bagirarak satış kanunla yasaklanmasina ragmen pazarci avaz avaza bağırır.
7.Sebze ve meyvede patates dahil asla seçme yoktur. Eve götürdüğün sebzeyi gördüğünde bir daha pazara gitmemek üzere söz verir, ertesi hafta sadece pazarci değiştirilir yeniden pazarin yolu tutulur.
8.Pazarciyi asla elestiremezsin. İlla eleştirmek istiyorsan kiloyu yemeye razı olacaksın.
9.Pazarcıya göre tezgahindaki her şey iyi ve kalitelidir: kavun, karpuz bal gibi, domates yerli veya sera, portakal sulu, elma 1 numara, biber acı değil, kayısı zaten şekerpare. Yumurta taze ve günlük. Hormonlu mal katiyyen olmaz.
Haydin hayırlı alışverişler
UCUZ ADAM PAHALI MAL ALMAZ
27.05.2014
27 Mayıs 2016 Cuma
İlahiyat Fakültesi mezunlarının alanla imtihanı
Bir
zamanlar bakanlık durmadan alan değişikliğine imkan verirdi. Önce branşı dışında bir başka yerde istihdam
eder, sonra kendi branşına geçmesi için
alan değişikliği için duyuruya çıkardı. Kimi gerçek alanına geçmek için
kimi de yer değişikliği için başvururdu bu alan değişikliğine.
Son
bir kaç yıldır bakanlık alan değişikliği açmıyor. Belki de amacı dışında
kullanıldığı için vazgeçmiş olmalı. Alan değişikliğinde en büyük sıkıntıyı belki de öğrenciler çekti.
Çünkü alanı dışında bir göreve atanan o işinde ne kadar başarılı oldu tartışılır.
Belki de başarılı olanların sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Ya başarılı
olamayanların yıllarca okuttuğu öğrenciler ne olacak? İhtisas alanına girmeyen
bir alanda çalışan öğretmen ne kadar mutlu ve memnun oldu acaba bu işinde? Alan
değiştirenlerden ziyade bu değişikliğe
imkan verilmesinin üzerinde durmak gerekir.
İnsan
kaynakları planlaması yapanlar niçin daha önceden ihtiyaç olan alanda mezun
vermesine imkan hazırlamadılar? Geçmişten günümüze eğitim ve öğretim alanında uzun vadeli bir
planımız olmadığı gibi öğretmen alımında da bir planımız olmadı maalesef. Bir
zamanlar lise mezunları üç aylık kurs sonucunda öğretmen yapıldı bu ülkede.
Süresi iki yıl olan sınıf öğretmenliği bölümünü hemen dört yıla çıkaran siyasilerimiz, bu okullar
iki yıl mezun veremeyince ilkokul öğretmen ihtiyacını nasıl karşılayacaklarını
niçin düşünmediler acaba? Sonunda ilkokul öğretmen ihtiyacını karşılamak için
dört yıllık fakülteyi başka alanlarda bitirenlere öğretmenlik yolu açıldı.
Yıllar yılı öğretmenlik yaptıktan sonra birçoğu kendi alanlarına geçtiler.
Sonra öğretmen fazlalığını eritmek için yan alana geçme imkanı bile verildi bu
ülkede. İşe adam bulmaktan ziyade adama iş bulundu. Olan da eğitime oldu
maalesef. Alanı dışında çalışanlara, alan değiştirenlere asla bir serzenişim
olmaz. Öfkem bu kapıyı açanlara. Yani günübirlik iş yapan plan düşmanlarınadır.
İtibar sorunu yaşayan öğretmenlik atamaları maalesef bu şekilde olmamalıydı.
Sonraları istemediği bölümde, istihdam alanı olmadan okuyanlarda hep bir
beklenti hakim oldu: Okuduğum alanda iş bulamazsam öğretmen bari olurum
şeklinde.
Benim
derdim başka idi. Şimdi gelelim sadede. Bakanlık birçok alandaki sorunu temelli
ya da geçici çözdü. Çözmeye çalıştı da. İlahiyat Fakültesi mezunu
olanların alan derdini yıllardır maalesef çözmedi, çözemedi, ya da çözmek
istemedi. İşin içini bilmeyenlere garip gelebilir bu durum. Bizim durumumuz
evlere şenlik. Kısaca değineyim isterseniz: İlahiyat mezunları İmam Hatip
Liselerinde görev yaptıkları zaman branşı İHL Meslek Dersleri Öğretmeni, diğer
okullarda ise Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Öğretmeni olarak görev yapmaktaydı.
Bu okullardan mezun olanlar istediği okulda çalışabiliyordu. Hikmetini bir
türlü anlayamadığım şekilde kaç yıldır bu iki branş ayrıldı. Üstelik kimseye
sorulmadan. Aynı okuldan, aynı sıradan aynı yıl mezun olana Bakanlık
birine İHL Meslek Dersleri Öğretmeni,
diğerine Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi branşı adını verdi. Her iki branş öğretmeni,
hangi okul türlerinde çalışırlarsa çalışsın din eğitimiyle ilgili dersler maaş
karşılığı girmeleri gereken dersler olarak bilinmesine rağmen kaç yıldır Din
Kültürü branşından olanlar maalesef İmam Hatip Liselerine tayin isteyemiyorlar. Bu
kota eğitim fakültelerinin Din Kültürü bölümünden mezun olanlara yapılsa
anlarım, hatta mantıklı bile bulurum. Garibime giden de bu. Anladıysam harap olayım. Anlayan
varsa ne olur, bana bunu bir anlatsın. Fen öğretmeninin Fiziğe, Türkçecinin Edebiyata geçmek için alan değiştirmesini anlarım da İlahiyat
fakültesi mezunlarının İHL ve diğer okullar şeklinde aralarına duvar
örülmesini, set çekilmesini hiç anlayamadım. Ne olur bunu benim almayan
kapasiteme bir anlatın olmaz mı?
Bu
garipliği diğer branşlar bilmez. Bakanlığın diğer birimleri de bilmez. Din
öğretimi Genel Müdürlüğü bu işi en iyi siz bilirsiniz. Çözüme kavuşturacak olan
da sizsiniz. Lütfen bir başkasının bu meseleyi çözmesini beklemeyin. Haydin iş başına... 27/05/2016
Denize nazır bir koltuğa ne dersiniz efendim!
Belediyelere ait toplu
taşıma araçlarına binmişseniz, birbirine bakan karşılıklı oturaklar dikkatinizi
çekmiştir. İki kişi düzgün oturmuşsa diğer ikisi otobüsün gidiş istikametine
ters bir şekilde oturmak zorundadır.
Hangi akla
hizmetle bu oturaklar ters bir şekilde
dizayn edildi bilinmez. Çünkü bu oturaklar binenler tarafından tercih edilmeyen
yerlerdir. Yüz yüze bakmak zorunda kalan birbirlerini tanımayan insanların
karşılıklı oturmaları da uygun olmuyor zaten.
Kafanı kaldırıp karşıya baktın mı karşıda oturanla göz göze geliyorsun,
ya pencereden dışarıyı seyrediyorsun, ya da içe doğru bakıyorsun. Yaşlıları bu tür ters koltuklara oturtmak
zaten mümkün değil. " Ben ters oturamam, başım döner, içim bulanır"
serzenişlerini duyarsınız devamlı.
Kazara mecburiyetten oturmak zorunda kalırlarsa gözü düz koltuk
oturanlardadır." Kalk ben oraya oturayım" der gibi. Karşılıklı
oturakların tek iyi yönü dört kafadarın karşılıklı oturup muhabbet edebilmeleridir.
Bugün karşımda ikili
ters koltuk olan tekli bir düz oturağa oturdum. İki yaşlı teyze bindi otobüse.
Arka tarafta düz koltuklar olmasına rağmen karşımdaki ters koltuğa geldiler
oturmak için. Biri oturdu, diğeri ise sırtı bana dönük ayakta bekliyor, bir
taraftan da: " Ben ters oturamam, başım döner" diye duyacağım şekilde
mırıldanmaya başladı. Arka taraftaki düz koltuklara da gitmedi. Anlaşılan benim
oturduğum yere göz dikti. Geç de olsa anladım, kalkmaya davrandım. " Hay
Allah razı olsun senden" dedi. Bana ters bir şekilde ayakta durmasına
rağmen kalktığımı nasıl gördü bilmem. Ya arka tarafı da gören iki gözü var, ya
da yan yan benim kalkmamı gözetlemiş göz
ucuyla. Ya da keramet ehli. Düz koltuğumu vererek duasını da aldım teyzenin.
Kısa günün karı bu olsa gerek. Keşke elimde imkan olsaydı da teyzeye denize
nazır bir koltuk ayarlayabilseydim… Be
teyze! Otobüse binince yer bulduğumuza şükretmek lazım. Otobüs bu. Binince
sallar, frenlerde öne arkaya doğru savruluruz, çukur ve tümsekler geldi
mi havaya doğru hoplar, içimiz dışımıza çıkar zaten. Çoğu zaman da bu vasıtalar
ayakta duracak yer olmayacak şekilde tıka basa dolar. Bu yolculukta konfor
aranmaz.
Ters binince bir
gariplik oluyor insanda. Başka bir yere gidiyormuş gibi hissediyor insan
kendini. Bunu biliyorum. Ama baş dönüyor mu, dönmüyor mu bilmem. Sakın bu baş
dönmesi psikolojik olmasın. Ben de uzun süre yürüyen merdivene binmedim,
ayağımı kaptırırım diye. Millet dikildiği yerden yukarı çıkarken ben tabana
kuvvet der, merdivenlerden çıkardım. Akılsız başın cezasını ayaklar çekermiş
zaten. Sonunda baktım olmayacak, korkunun
ecele faydası yok binmeye başladım o yürüyen merdivene. Ayakta dururken üstelik sağı solu da
seyrederek çıkıyorsun yukarıya. Bu nasıl bir psikoloji demeyin. Unutmayın ki
bir siyasimiz de yürüyen merdivenin ters gidenine binmeye kalkmıştı da medyanın
diline düşmüştü.
Gelelim yeniden ters
koltuklara. Haydi bu koltuk düzenini otobüslere veren verdi. Yetkililerimiz de
aldı. Vatandaş karşılıklı koltuklardan
bu kadar dertli iken bu tür otobüsler
niçin hala alınmaya ve kullanıma sürülmeye devam ediliyor. Bizim yetkililer
zaman zaman yeni otobüs alınacağında gruplar halinde yurt dışına gider, otobüs
beğenir, siparişi verir, gezer, tozar gelirler. Vatandaşın bu derdini niye
dikkate almazlar. Firmaya biz şu özellikte otobüs istiyoruz diyemezler mi?
Anlaşılan demiyorlar. Çünkü böyle bir dertleri yok. Çünkü bu otobüsleri
beğenen, satın alan yetkililerimiz maalesef bu otobüslerle yolculuk yapmıyor.
Bu yüzden vatandaşın özellikle yaşlılarımızın feryadını işitmiyorlar. Neyse bütün işlerimizdeki
terslik varsın bu karşılıklı otobüslerle sınırlı olsun. Ne diyelim?
Teyze! Sen
de otobüse binince sızlanma. Çünkü seni sadece ben duyuyorum. Oğluna, eşine,
torununa söyle de bu senin derdini yukarıdaki yetkililere dilek ve şikayet
olarak bildirsinler. Bak bir daha karşılaşırsak koltuğumu vermem sonra. Çünkü
fazla naz beni de usandırır bir gün.
27/05/2016
26 Mayıs 2016 Perşembe
Bir zamanlar ben/sen/o, biz/siz/onlar **
Bir
zamanlar bende bazı duyarlılıklar vardı; kimi doğru, kimi yanlış. Kendi çapımda
yaşamaya çalışırdım. Şartlar mı değişti, zaman mı? Yoksa zaman bana uymadı
da ben mi zamana uydum bilinmez. Belki
de benim duyarlılıklarım kayboldu ya da
köreldi. Dün bildiğimi yaşamaya çalışırdım. Yaşayamadığımın da pişmanlığını
duyardım. Bugün yapamadıklarıma
mazeretler buluyor, hayatın bir gerçeği diyorum artık. Nereden nereye?
Savruldum da savruldum iyice.
Hz
Ömer'e atfedilen bir sözde: "İnandığı gibi yaşamayanlar, yaşadığı gibi
inanmaya başlarlar." Belki de bu sözde gizli benim aradığım cevaplar...
Ben
kim idim o zaman? Dün 'Savm-ı Davut' adı
verilen bir oruç tutmaya çalışırdım zaman zaman; bir gün imsak, bir gün iftar
şeklinde. Şimdi daha Ramazan gelmeden nasıl bitecek bu bir ay, hem de yaz günü
demeye başladım. Pazartesi, perşembe oruçlarını tutmaya çalışırdım. Ramazan
başladı, başlamadı şüphesinden dolayı
her ihtimale karşı oruca üç gün öncesinden başlardım, Peygamberimiz Ramazan'ı
bir gün, iki gün önceden oruçla karşılamayınız buyurduğu için. Şimdi Ramazan
yeter demeye başladım.
Oyun
oynanan kahvehaneye gitmezdim, gidersem de fazla oturmazdım. Oyun oynayanlara
selam vermez, yanlarına uğramazdım, çaylarını zaten içmezdim. Şimdi biraz
yeteneğim olsa oyun bile oynayacağım. Hatta oyun oynamanın cevazına dair fetva
bile aldım.
Bankalara
uğramazdım, yanlarından geçerken buralar faizle alışveriş yapıyorlar diye
adımlarımı hızlandırırdım. Şimdi bankalara girip çaylarını içiyorum, promosyon
anlaşması yapıyorum, ev-bark, araba almak için kredi çekiyorum. Daha dün
devletin zorunlu tasarruf adı altında kestiği adına 'nema' adı verilen parayı
almam caiz mi değil mi tartışmalarını yapıyordum.
Bir
zamanlar vergi iadesi adı altında çalışanların topladığı fişler vardı. Her ay
yaptığımız alışveriş fişlerini doldurur, zarf içerisinde kurumumuza verirdik.
Bir çok fatura, fiş vergi iadede geçerli olmadığı için yaptığımız harcamalarla
zarfı dolduramazdık. Kendi aramızda başkasının yaptığı alışverişin fişini
kullansak olur mu derdik. Sonraları doldurmak için naylon faturalar koymaya
başladık.
Dün
devlet dairesinde mumunu yakmış, işini yaparken yanına ziyaret için gelenlerin
selamını almayıp devlete ait mumu söndürüp kendi şahsına ait mumu yaktıktan
sonra gelenlerin selamını alan bir Ömer'i anlatır, devlet malını yetim malı
bilirdik. Bugün ise "Devletin malı deniz, yemeyen keriz/domuz" demeye
başladık. Devlette çalışırken cebimi ne kadar doldurursam kendimi açıkgöz
olarak görüyorum. Çeşme akarken suyumu dolduruyorum artık. Gerekçem de hazır,
ben bunu hak ettim.
Dün
önce memleket derdim, bugün önce can diyorum. Dün önce eş-dost diyordum, bugün
önce nefsim diyorum. Dün az ile yetinirdim, bugün çoklar az oldu gayri. Dün
ölümü hatırlardım hep. Bugün ölümü düşünmüyorum bile. Hiç ölmeyecekmiş gibi
yaşıyorum artık. Dün yaptığım alışverişi alamayanlar görmesin, hakkı kalmasın
diye kese kağıdında getirirdim eve. Bugün içinde ne olduğu, ne aldığım belli
olan şeffaf poşetler elimde. Dün evimden sağa-sola, öne-arkaya 40 evi komşu
bilir, "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" düşüncesiyle bir
sorumluluk almaya çalışırdım, bugün aynı apartmanda karşı dairede oturanı
tanımıyorum.
Sen
neymişsin be abi! Hep de dünyalık yaşamışsın dersen, Allah beni affetsin. Buradaki
ben; ben, sen, o, biz, siz, onlar… Yani hepimiz olabiliriz. Allah samimiyetten
ayırmasın. Sıratı müstakimden ayırmasın. 26/05/2016
** 01/06/2016 tarihinde Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.
** 01/06/2016 tarihinde Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.
Trafiğimizde yok yok
1.Sağda parkedilmis araçlar yuzunden trafik tek şerit işler.
2 Araç park edilirken ve çıkarken trafik durur.
3.Nerede bir park edilmez ve durulmaz levhasının olduğu yerler varsa park oraya yapılır.
4.Polis, park yasağı olan yerlere park edilmiş araçlara ceza yazmaz, tenha bir yerde trafiği engellemeyen araca ceza yazar.
5.Ara sokaktan ana caddeye girmek isteyene genellikle yol verilmez.
6.Dönel kavşakta dönenlerin önceliği yoktur.
7.Hata yapana arka arkaya uzun korna çalınır. El kol işaretlerinin yanında homurdanmalar da bonus olarak verilir.
8.Belirli saatlerde ve hafta sonu çarşıda trafik kilitlenir.
9.Araçların dokuzunda tek kişi yolculuk yapar, bir tanesine de 9 kişi biner.
10.Hata yapanı uyarmak icin önce karete öğrenilir.
11.Arabaya binen telefonla konuşur, arkasındaki trafigi de engeller, yol da vermez.
12 Önündeki sürücü bayansa çokça ya sabır çekilir.
13.Ardından gelen tabakhaneciye yol vermezsen başın belaya girer, Saga gecersen de park edilmiş araclardan yola devam edilemez.
14.Hata ve kazalarda soğukkanlı olunmaz, sıfır tolerans tanınır.
15.Kaldırımın bir kısmını esnaf işgal eder, diger kısmına da arabalar park eder, yayalar da yolda yürür.
16.Esnafın işyerinin önü kendisine aittir, asla parka koymaz, dükkanının önüne park eder, arabası çıkar çıkmaz esnaf tarafından park yasağı levhası konur.
17.Mitingler şehir meydanında yapılır, tüm yollar kapatılır, trafik felç olur.
18.Sigara külü ve izmaritleri yola boşaltılır.
19.Bisitlet ve motosikletler kural tanımaz. Trafikte diger araçların kendisine saygı göstermesini bekler.
20 . Diğer kural/kuralsızlıklarımız saymakla bitmez....Benden bu kadar... İstisnalar kaideyi bozmaz, cok nizami olanlar da var. Ben geneli kastettim. 26.05.2014
24 Mayıs 2016 Salı
Konya Belediyesinin en büyük hizmeti
Çok gezen biri değilim, diğer şehitleri prk bilmem. Bana, "Sana bir soru:Konya Büyükşehir Belediyesinin en büyük hizmetleri nelerdir? Hiç düşünmeden ilk aklına gelenleri say" deseler, hiç düşünmeden şu cevapları veririm: 1. Tatlı su çeşmeleri, 2. Akıllı ulaşım sistemi derim. Bir üçüncü hemen aklıma gelmez.
Tatlı su çeşmelerini şehir merkezindeki her bir mahallede, her bir köşede bulmak mümkün. Konya'nın şebeke suyu sert ve kireçli. Milli içeceğimiz olan çayımız bu şebeke suyu ile iyi olmaz. Konyalı çay demlemek ve içmede kullanmak için her mahallede yürüyerek gidebileceği bir mesafede olan bu tatlı su çeşmelerinden ihtiyacını karşılar. Bidonları kaptı mı soluğu buralarda alır. Hem de ücretsiz doldurur.
Belediye'nin Konyalı'ya sunduğu ikinci bir hizmet ise ulaşımdaki hizmetidir. Belediyece yenilenmiş duraklarda hangi yöne gidecek otobüsün ne kadar süre sonra durağa geleceğinin ekranda görünüyor olmasıdır. ATUS adı verilen bu hizmet internet ortamından da takip edilebiliyor. Vatandaş evinden çıkarken otobüsünün ne zaman geleceğini biliyor. Uzun vakit durakta beklemesine de gerek yok. Otobüsünün geçip geçmediğini öğrenmek için bir başkasına sormasına da gerek yok.
Atus yardımıyla;
· Toplu ulaşım hatlarının hangi güzergâhlardan geçtiğini,
· Otobüs hatlarına ait sefer zamanlarını,
· Toplu ulaşım aracının beklenen ya da belirtilen durağa tahmini olarak kaç dakika sonra geleceğini,
· Belirtilen adrese en yakın durakları öğrenebiliyor.
Yine ATUS'a SMS göndermek suretiyle otobüsünün durağa ne zaman geleceği mesajını alabiliyor vatandaş. Ayrıca otobüslerde el kart yerine kredi kartlarının geçerli olmadı da yine hizmetlerden bir tanesidir.
Tatlı su çeşmeleri ve ulaşımdaki bu yenilik ve kolaylıklarından dolayı belediyeye teşekkürler.
Başka hizmeti var mı dersen bilmem, düşünmem lazım derim. 24.05.2016
Tatlı su çeşmelerini şehir merkezindeki her bir mahallede, her bir köşede bulmak mümkün. Konya'nın şebeke suyu sert ve kireçli. Milli içeceğimiz olan çayımız bu şebeke suyu ile iyi olmaz. Konyalı çay demlemek ve içmede kullanmak için her mahallede yürüyerek gidebileceği bir mesafede olan bu tatlı su çeşmelerinden ihtiyacını karşılar. Bidonları kaptı mı soluğu buralarda alır. Hem de ücretsiz doldurur.
Belediye'nin Konyalı'ya sunduğu ikinci bir hizmet ise ulaşımdaki hizmetidir. Belediyece yenilenmiş duraklarda hangi yöne gidecek otobüsün ne kadar süre sonra durağa geleceğinin ekranda görünüyor olmasıdır. ATUS adı verilen bu hizmet internet ortamından da takip edilebiliyor. Vatandaş evinden çıkarken otobüsünün ne zaman geleceğini biliyor. Uzun vakit durakta beklemesine de gerek yok. Otobüsünün geçip geçmediğini öğrenmek için bir başkasına sormasına da gerek yok.
Atus yardımıyla;
· Toplu ulaşım hatlarının hangi güzergâhlardan geçtiğini,
· Otobüs hatlarına ait sefer zamanlarını,
· Toplu ulaşım aracının beklenen ya da belirtilen durağa tahmini olarak kaç dakika sonra geleceğini,
· Belirtilen adrese en yakın durakları öğrenebiliyor.
Yine ATUS'a SMS göndermek suretiyle otobüsünün durağa ne zaman geleceği mesajını alabiliyor vatandaş. Ayrıca otobüslerde el kart yerine kredi kartlarının geçerli olmadı da yine hizmetlerden bir tanesidir.
Tatlı su çeşmeleri ve ulaşımdaki bu yenilik ve kolaylıklarından dolayı belediyeye teşekkürler.
Başka hizmeti var mı dersen bilmem, düşünmem lazım derim. 24.05.2016
Berber koltuğuna oturmuş pişmiş kelle gibi sırıtan koltuk sahibi
-Yüzün eğri gibi?
-Maalesef.
-Hayırdır?
Tıraş olmak için berber salonuna girmiştim. Bir ne göreyim! Gözümün ve gönlümün görmek istemediği, aynı ortamda bulunmaktan, aynı ortamda görünmekten ve birlikte nefes almaktan haz almadığım, aynı camiada olmaktan, meslektaşım olmaktan utandığım; üzerinde insan kisvesi olan bir tip ile karşılaştım.
-Ne yapıyordu?
-9 köyün ağası gibi sırtını aynaya vermiş, berber koltuğuna oturmuş, gelene gülücük dağıtıyordu.
-Berberliğe özenmiş olmalı.
-Yapmadığı bir o kalmıştı, bir de onu yaparsa tamam olacak.
-Sırtını niye aynaya vermiş?
-Yüzüne kendisi de bakamıyor olacak.
-Bu kadar özellikleri olan biri olduğuna göre çok donanımlı biri olmalı.
-Hem de nasıl?
-Kim bu? Neler yaptı?
-Kim değil ki! Neler yapmadı ki! Çok kapasiteli biri.
-Bulunmaz Hint kumaşı mı yahu? Ne özelliği var?
-Bir defa seni bir görüşte kim ve ne olduğunu anlar.
-İnsan sarrafı mı bu?
-Evet. İnsan eleme üstadının yardımcısı.
-İnsanları iyi etüt ediyor o zaman. İyi çalışıyor.
-Fazla çalışmasına gerek yok. Seninle yolculuk etmeden, komşuluk yapmadan ve alışveriş yapmadan hakkında hüküm verir. Daha doğrusu hükmü verenlerin uygulayıcısıdır.
-Cellat gibi desene.
-Hem de ta kendisi. Tetikçi de denebilir. Berber koltuğu gibi birer koltuğa oturtuldular. Sonra o koltuktan aldıkları güçle insanları tıraş ettiler. Her kesimden insanı incittiler ve üzdüler. Onulmaz yaralar açtılar. Herkesin boyunu postunu aldılar. Utanmadan hiçbir şey yokmuş gibi davranıyorlar.
-Berberde ne yaptı sana?
-Bir şey yapmadı. Sadece benimle konuşmaya çalıştı. Yüz vermeyince çekti gitti.
-Ne dedi?
-Ramazandı değil mi adınız? Nasılsınız? Yüce idi demi soyadınız. Şimdi nerede idiniz?
-Sen ne dedin?
-Kısa cevaplar verdim: Evet gibi.
-Niye sordu ki?
-Sıkılmış anlaşılan konuşacak birilerini arıyor. Tanışıp muhabbet kuracak.
-Tanıyor mu idi seni?
-Hayır tanımıyordu. Üstelik tanımadan adıma oynanan evet hayır oyununda hep hayır dedi.
-Ne yapmak istiyor?
-Yaptıkları haltın unutulduğunu sanıyor. Bir de iyi yaptıklarını sanıyorlar.
-Geçmişe sünger çekmek istiyor.
-Kusura bakma da bazı geçmişlere sünger çekilmez. Varsa biraz vicdanları çekip gitmeleri lazım buralardan.
-Ben esas o koltuk altından kaydığı zaman ne yapacak onu merak ediyorum. Şimdi sen onun pişmiş kelle gibi sırıttığına bakma. 21.05.2016
-Maalesef.
-Hayırdır?
Tıraş olmak için berber salonuna girmiştim. Bir ne göreyim! Gözümün ve gönlümün görmek istemediği, aynı ortamda bulunmaktan, aynı ortamda görünmekten ve birlikte nefes almaktan haz almadığım, aynı camiada olmaktan, meslektaşım olmaktan utandığım; üzerinde insan kisvesi olan bir tip ile karşılaştım.
-Ne yapıyordu?
-9 köyün ağası gibi sırtını aynaya vermiş, berber koltuğuna oturmuş, gelene gülücük dağıtıyordu.
-Berberliğe özenmiş olmalı.
-Yapmadığı bir o kalmıştı, bir de onu yaparsa tamam olacak.
-Sırtını niye aynaya vermiş?
-Yüzüne kendisi de bakamıyor olacak.
-Bu kadar özellikleri olan biri olduğuna göre çok donanımlı biri olmalı.
-Hem de nasıl?
-Kim bu? Neler yaptı?
-Kim değil ki! Neler yapmadı ki! Çok kapasiteli biri.
-Bulunmaz Hint kumaşı mı yahu? Ne özelliği var?
-Bir defa seni bir görüşte kim ve ne olduğunu anlar.
-İnsan sarrafı mı bu?
-Evet. İnsan eleme üstadının yardımcısı.
-İnsanları iyi etüt ediyor o zaman. İyi çalışıyor.
-Fazla çalışmasına gerek yok. Seninle yolculuk etmeden, komşuluk yapmadan ve alışveriş yapmadan hakkında hüküm verir. Daha doğrusu hükmü verenlerin uygulayıcısıdır.
-Cellat gibi desene.
-Hem de ta kendisi. Tetikçi de denebilir. Berber koltuğu gibi birer koltuğa oturtuldular. Sonra o koltuktan aldıkları güçle insanları tıraş ettiler. Her kesimden insanı incittiler ve üzdüler. Onulmaz yaralar açtılar. Herkesin boyunu postunu aldılar. Utanmadan hiçbir şey yokmuş gibi davranıyorlar.
-Berberde ne yaptı sana?
-Bir şey yapmadı. Sadece benimle konuşmaya çalıştı. Yüz vermeyince çekti gitti.
-Ne dedi?
-Ramazandı değil mi adınız? Nasılsınız? Yüce idi demi soyadınız. Şimdi nerede idiniz?
-Sen ne dedin?
-Kısa cevaplar verdim: Evet gibi.
-Niye sordu ki?
-Sıkılmış anlaşılan konuşacak birilerini arıyor. Tanışıp muhabbet kuracak.
-Tanıyor mu idi seni?
-Hayır tanımıyordu. Üstelik tanımadan adıma oynanan evet hayır oyununda hep hayır dedi.
-Ne yapmak istiyor?
-Yaptıkları haltın unutulduğunu sanıyor. Bir de iyi yaptıklarını sanıyorlar.
-Geçmişe sünger çekmek istiyor.
-Kusura bakma da bazı geçmişlere sünger çekilmez. Varsa biraz vicdanları çekip gitmeleri lazım buralardan.
-Ben esas o koltuk altından kaydığı zaman ne yapacak onu merak ediyorum. Şimdi sen onun pişmiş kelle gibi sırıttığına bakma. 21.05.2016
Tüm yeteneklerini trafikte harcayanlar
Trafikte aracınızla giderken önünüzde, yanınızda, arkanızda trafik kurallarına uymayan niceleriyle karşılaşırsınız. Trafiği engelleyen, tehlikeye atanlardan bir tanesi de araç sürerken cep telefonuyla konuşanlardır.
İsterseniz trafiğe çıktığınız zaman bir de bu gözle bakın. Denemesi bedava. Önünüzde bir araç var, kırmızı ışıkta durmuş, yeşil yandığı halde hala duran bir araç görmüşseniz bu sürücü ne yapıyor diye bir bakın, genellikle o kişinin cep telefonuyla konuştuğunu görürsünüz. Yine döneceği tarafa sinyal vermemişse, kendi şeridinde gitmiyorsa, ağır ağır gidiyorsa hiç başka sebep aramayın adam telefonla konuşuyor demektir.
Sürücü hem direksiyonu tutuyor, hem vites değiştiriyor, hem gaza basıyor, hem sağa-sola sinyal veriyor, hem sigara içiyor, hem cep telefonuyla konuşuyor. Hem de önündeki aracı, arkasındaki, yanındaki araçları gözüyle takip ediyor. Analar ne evlat(lar) doğurmuş. Mübareklerin on parmağında on marifet gerçekten. Bu kadar yeteneği olan kusura bakmayın da biraz trafiği engellesin. Kim bilir ne de önemli bir görüşme yapıyordur. Böylesi adamları kıskanıyorsunuz biliyorum. Hiç kendinizi gizlemeye çalışmayın. Allah size ondaki yetenekleri vermemişse adamın suçu ne? Çatlasanız da patlasanız da bilin ki adam yetenekli? Bu adamlardaki kabiliyetler Allah vergisi olsa gerek.
Trafikte kazaya sebebiyet verebiliyorlarmış. Versin efendim! Siz yeteneğine bakın. Sonra adam o kadar işi aynı anda küçük bir arabanın içerisinde yapıyor. Çok iş yapan, çok hünerli olan, kendine çok güvenen kişiler hata yapar. Acemiler değil. Hangimiz hata yapmayız ki. O kadar hata kadı kızında da olur. Bir defa bu yetenekleri gözümüz gibi korumalıyız. Bu ülkenin değeri bunlar. Trafiği engelleseler de , hata üstüne hata yapsalar da onlar bizi değil, biz onları koruyacağız. Onlardan korunmaya çalışmakla onları da korumuş olacağız. Çünkü adamlar zamanla yarışıyor. Hiç de boş zamanları yok. Bir defa senin gibi değiller hani.
Senin elinden kör eşek saman yemezse adam ne yapsın? Sen kendine yan olmaz mı? 24.05.2016
İsterseniz trafiğe çıktığınız zaman bir de bu gözle bakın. Denemesi bedava. Önünüzde bir araç var, kırmızı ışıkta durmuş, yeşil yandığı halde hala duran bir araç görmüşseniz bu sürücü ne yapıyor diye bir bakın, genellikle o kişinin cep telefonuyla konuştuğunu görürsünüz. Yine döneceği tarafa sinyal vermemişse, kendi şeridinde gitmiyorsa, ağır ağır gidiyorsa hiç başka sebep aramayın adam telefonla konuşuyor demektir.
Sürücü hem direksiyonu tutuyor, hem vites değiştiriyor, hem gaza basıyor, hem sağa-sola sinyal veriyor, hem sigara içiyor, hem cep telefonuyla konuşuyor. Hem de önündeki aracı, arkasındaki, yanındaki araçları gözüyle takip ediyor. Analar ne evlat(lar) doğurmuş. Mübareklerin on parmağında on marifet gerçekten. Bu kadar yeteneği olan kusura bakmayın da biraz trafiği engellesin. Kim bilir ne de önemli bir görüşme yapıyordur. Böylesi adamları kıskanıyorsunuz biliyorum. Hiç kendinizi gizlemeye çalışmayın. Allah size ondaki yetenekleri vermemişse adamın suçu ne? Çatlasanız da patlasanız da bilin ki adam yetenekli? Bu adamlardaki kabiliyetler Allah vergisi olsa gerek.
Trafikte kazaya sebebiyet verebiliyorlarmış. Versin efendim! Siz yeteneğine bakın. Sonra adam o kadar işi aynı anda küçük bir arabanın içerisinde yapıyor. Çok iş yapan, çok hünerli olan, kendine çok güvenen kişiler hata yapar. Acemiler değil. Hangimiz hata yapmayız ki. O kadar hata kadı kızında da olur. Bir defa bu yetenekleri gözümüz gibi korumalıyız. Bu ülkenin değeri bunlar. Trafiği engelleseler de , hata üstüne hata yapsalar da onlar bizi değil, biz onları koruyacağız. Onlardan korunmaya çalışmakla onları da korumuş olacağız. Çünkü adamlar zamanla yarışıyor. Hiç de boş zamanları yok. Bir defa senin gibi değiller hani.
Senin elinden kör eşek saman yemezse adam ne yapsın? Sen kendine yan olmaz mı? 24.05.2016
Öğretmen performansı -2
Bakanlık performans değerlendirme sistemini uygulamaya koymak
için hazırlık yapa dursun, ben de bir performans sistemi geliştirdim bile.
Buyurun:
*Haftalık ders saatleri 25 saat ile sınırlandırılmalıdır.
*İkili öğretimden vazgeçilerek tam gün öğretim
yapılmalıdır.
*Tam gün eğitim yasası çıkartılarak öğretmenin 8.30-16.30
arası her gün okulda bulunması sağlanmalıdır.
*Okullarda 09.00-13.00 arası ders, 14.00-16.00 arası etüt,
etkinlik, ek ders gibi uygulamalar planlanmalıdır.
*Resim, Müzik, Beden Eğitimi gibi yazılı
değerlendirilemeyen dersler puanla değerlendirilmemeli ve öğleden sonra
işlenmelidir. Hatta bu tür uygulama derslerinin belediyeler tarafından hafta
sonu veya hafta içi öğleden sonra her türlü ders materyalinin
bulunabileceği belli merkezlerde yapılması planlanmalıdır.
*Her yıl okula yeni başlayan öğrencinin hazır bulunuşluk
durumunu öğrenmek için bakanlık tüm öğrenciler için TEOG benzeri merkezi sistem
sınavlar yapmalıdır. Bu sınavlarla her okulun, her sınıfın tüm derslerden
seviyesi(net ortalaması) ortaya konmalıdır. Dönem ve yıl sonunda yine yapılacak
merkezi sınavlarla sınıfın ve okulun durumu(geldiği nokta, net ortalaması)
çıkarılmalıdır. Merkezi sistemle alınan notlar öğrencinin yıl sonu sınıf geçme
notu olmalıdır. Mezun olduğu okuldaki 5.6.7.8.sınıflardan,
9.10.11.12.sınıflardan aldığı notların ortalaması sınıf geçme ve diploma notu
olmalıdır. Bu dört yıllık ortalama orta öğretim notu ve üniversiteye girme
notu olmalıdır. Ayrıca TEOG ve YGS sınavları yapılmamalıdır. Merkezi sınavlar
dışında okullarda ayrıca sınav olmamalıdır. Bir dersin sene başındaki seviye
ortalaması sene sonundaki alınan ortalamalarla kıyaslanmalıdır. Öğretmenin
girdiği sınıflardaki dersinin net ortalaması öğretmenin performansı olmalıdır.
*Okullarda hafta içi ve hafta sonu ayrıca takviye ders
yapılmamalıdır. Bir dersten eksiği olan öğretmen okullarda öğleden sonra
işlenecek şekilde öğretmen tarafından planlanmalıdır.
*Girdiği sınıfının seviyesi sene sonunda aynı kalan, geriye
giden öğretmen ertesi yıl bir başka okulda görevlendirilmeli. Performansında
ilerleme meydana gelmeyen öğretmen öncelikli olarak hizmet içi eğitime alınmalı.
Değişmediği takdirde milli eğitimin bürolarında çalışacak şekilde planlama
yapılmalıdır. Sene sonunda net ortalaması artı yönde gelişen dersin
öğretmeninin maaşı net ortalaması oranında artırılmalıdır. Neti değişmeyen
öğretmenin maaşı aynı şekilde kalmalıdır.
*Öğretmen görev yaptığı okulda 4 yıl kalmalıdır. 4 yıldan
önce yeri değiştirilmemeli. 4 yılın sonunda öğretmenin ataması performanstan
aldığı puanla olmalıdır.
*Öğretmenin performansı öğrencinin yıl sonu net ortalaması
oranında 70 puan; devam, devamsızlık, derse zamanında gelme gibi durumları 20
puan üzerinden, okulda yaptığı etkinlikler ise 10 puan üzerinden
değerlendirilmelidir. 24/05/2016
Öğretmen performansı-1
Milli Eğitimde öğretmenin durumunu ölçmek, motive etmek
amacıyla zaman zaman farklı uygulamalar yapıldı: Teşekkür, takdir belgesi
vermek, aylıkla ödül ile değerlendirmek, sicil notu vermek gibi.
Aksayan yönleri tespit edilmiş olmalı ki bu tür
değerlendirmelere son verildi. Yerine başarı ve üstün başarı belgeleri
ihdas edildi.
Şimdilerde yepyeni bir sistemden bahsediliyor: performans
sistemi. Bugün duyunca bunun neresi yeni dedim. Çünkü öğretmen performans
değerlendirme adıyla 2004 yılında MLO'larda (Müfredat Laboratuar Okulları) bu
sistem deneme amaçlı-pilot okul olarak- yürürlüğe konmuştu. Şimdilerde 1-2 ay
içerisinde yürürlüğe girmesi beklenen bu performansa dayalı sistemi görmedim
ama 2004'ün revize edilmiş şekli olsa gerek. Aklımda kaldığı kadarıyla bu
sistem bizde şu şekilde uygulanmıştı:
Bir gün Adana'daki okulumuza bir ilköğretim müfettişi
geldi. Bize yaptığı toplantıda: "
Arkadaşlar halihazırda liseleri de bize verdiler. Bizim iş yoğunluğumuz
arasında bu işin altından nasıl kalkacağız bilmiyorum. Ben böyle düşünürken
içimizden bazı müfettiş arkadaşlar, ‘Hah falan lisedeki öğretmen şimdi elime
düştü' şeklinde açıklamalar yaptı" dedi, ardından sistemin ne şekilde
işleyeceğini açıkladı.
Aklımda kaldığı kadarıyla paydaşların verdiği puan
öğretmenin sicil notu yerine geçecekti: müfettiş 40, okul müdürü 30, zümre
arkadaşı 10, kişinin kendi kendine verdiği puan 10, veli 5, öğrenci 5 puan
olmak üzere toplam 100 puan üzerinden değerlendirilecekti. Bir öğretmenin
değerlendirilmesi için özellikle öğrenci ve öğretmen için çokça fotokopi
çekildiğini hatırlıyorum.
Beni değerlendirmeleri için okul yönetimi okulumuz Coğrafya
öğretmenine değerlendirme kağıtlarını verir. Sınıf olarak 10/D veya 10/E
seçilir. Öğretmen kağıtları dağıtıp gerekli açıklamaları yapar. Öğrenciler
kendi arasında fısır fısır konuşmaya başlarlar. Öğretmen ne konuştuklarını
sorsa da söylemek istemezler. Israr üzerine sınıf: "Hocam bu din hocasına
düşük puan verelim diye konuşuyoruz" derler. Coğrafyacı: " Niye, ne
yaptı ki size" deyince öğrenciler: " Çünkü dersinde bizim, başka
derse çalışmamıza için vermiyor" açıklamasını yapıyorlar. Bana bu olayı
bizzat olayın kahramanı öğretmenimiz anlatmıştı.
İsmi 2004 yılındaki değerlendirme sistemiyle aynı olan bu
sistemin içeriğinde değişiklikler yapılmış olabilir. Ama bu sistem görüldüğü
gibi yeni değil, 2004 yılında pilot olarak uygulanan bir sistemdir. Bugün
sanırım ısıtılıp yeniden önümüze konacaktır.
Bu performans sistemi uygulanır mı, uygulanmaz mı bilmem,
objektif kriterlerle değerlendirme yapılır mı yapılmaz mı bilmem. Ama bildiğim
bir şey var: Bizde her şey kağıt üzerinde güzel düşünülür, uygulamada bütün
projeler ölü doğar. Çünkü her şeyi, bir müddet sonra biz formaliteye
indirgeriz. Genelde objektif olamayız, taraflı değerlendiririz.
Performans sistemi ne şekilde olmalıdır? Diğer yazımızda değerlendirelim inşallah. 23/05/2016
23 Mayıs 2016 Pazartesi
Paylaşım sessizliği ne güzel!
Teknolojinin nimetlerinden faydalanmak, daha hızlı iletişim kurmak, bilgi ve belgelerin paylaşımını sağlamak, örnek projelerden diğer paydaşlarımızı haberdar etmek amacıyla kurulan ortak whatsapp grubu, üyelerden bir kısmının okul tanıtımı gibi başka amaçlı kullanmasından dolayı telefonlarımız gece gündüz susmaz olmuştu.
Mermi gibi gelen bildirimler, reklam amaçlı paylaşımlar, telefon hafızasını çabucak dolduran görsel kolleksiyonlar mesai kavramının ötesine taşmıştı. Telefonumuz kurumsal bir iç hat olmuştu artık. Ne kendimiz bir başkasıyla konuşabiliyor, ne de yazabiliyorduk.
Bu derdimi üç-dört defa blogspotumda * değerlendirdim. Gidişat iyi değil dedim. Yalvardım, yapmayın, etmeyin dedim. Benim nasihatlarım fayda vermedi. Paylaşımlar gırla gelip gırla gitmeye devam etti.
Hele bir 18 Mayıs günü ve gecesi vardı ki, gönderilen paylaşımların hızına whatsapp pes demişti. Doğduğuna doğacağına pişman olmuştu.
Sonunda dananın kuyruğu 19 Mayıs gecesi koptu. Acar bir delikanlı çıktı meydana. Herkese bildirdi haddini. Açtı ağzını yumdu gözünü. Oymuş o andan itibaren grup paylaşımları bıçak gibi kesildi.
Benim takip edilmeyen yalvarış ve yakarışlarım fayda etmedi. Milletin bin nasihate karnı tokmuş meğer. Hoş olmadı ama. Bir musibet yetti bize...
Dünya varmış hele şükür. Sessizlik ne güzel... 23.05.2016
*http://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2016/04/whatsapp-paylasmlar-uzerine-bir-analiz.html?m=1
*http://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2016/02/gruplardan-cekmek-ne-de-olsa-kaderimiz.html?m=1
*http://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2016/02/grup-daveti-gonderenlere-gruplarna.html?m=1
*http://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2015/12/toplu-watsap-mesajlar.html?m=1
Mermi gibi gelen bildirimler, reklam amaçlı paylaşımlar, telefon hafızasını çabucak dolduran görsel kolleksiyonlar mesai kavramının ötesine taşmıştı. Telefonumuz kurumsal bir iç hat olmuştu artık. Ne kendimiz bir başkasıyla konuşabiliyor, ne de yazabiliyorduk.
Bu derdimi üç-dört defa blogspotumda * değerlendirdim. Gidişat iyi değil dedim. Yalvardım, yapmayın, etmeyin dedim. Benim nasihatlarım fayda vermedi. Paylaşımlar gırla gelip gırla gitmeye devam etti.
Hele bir 18 Mayıs günü ve gecesi vardı ki, gönderilen paylaşımların hızına whatsapp pes demişti. Doğduğuna doğacağına pişman olmuştu.
Sonunda dananın kuyruğu 19 Mayıs gecesi koptu. Acar bir delikanlı çıktı meydana. Herkese bildirdi haddini. Açtı ağzını yumdu gözünü. Oymuş o andan itibaren grup paylaşımları bıçak gibi kesildi.
Benim takip edilmeyen yalvarış ve yakarışlarım fayda etmedi. Milletin bin nasihate karnı tokmuş meğer. Hoş olmadı ama. Bir musibet yetti bize...
Dünya varmış hele şükür. Sessizlik ne güzel... 23.05.2016
*http://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2016/04/whatsapp-paylasmlar-uzerine-bir-analiz.html?m=1
*http://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2016/02/gruplardan-cekmek-ne-de-olsa-kaderimiz.html?m=1
*http://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2016/02/grup-daveti-gonderenlere-gruplarna.html?m=1
*http://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2015/12/toplu-watsap-mesajlar.html?m=1
Ah bu törenler! *
Anne-babanın ömrü hep; bir çocuğum olsa, doğacak çocuğum
sağlıklı olsa, bir büyüse, iyi okullarda okusa, bir bitirse, işini bir kursa,
bir evlendirsem... gibi ‘-se’, ‘-sa’ sürer gider.
Hayat nedir deseler? Bir koşuşturma derim. Hepsi hayatın
olmazsa olmazıdır. Bir cilvesi; tatlı bir heyecan ve telaştır…
Son yıllarda artarak devam eden bir koşuşturma daha ortaya
çıktı: törenler. Mezuniyet töreni, yemin töreni gibi. Mayıs, haziran ayları mezuniyet
günleri, yılın belli aylarının cuma günleri ise yemin töreni. Bu törenler vazgeçilmezimiz
oldu artık. Mutlaka yapılacak ve törende bulunulacak. Bu tören zamanları geldi
mi, başta anne ve babalar olmak üzere, yakın akraba ve dostların da bu tür törenlere
katılma koşuşturması baş gösterir. Türkiye'nin bir ucundan diğer köşesine bir
sirkülasyon olur. Kalacak yer ayarlamalar, işyerinden izin almalar; hangi
araçla, ne şekilde ne zaman gitmenin planlaması yapılır. Yemin törenlerinin
cuma günleri yapılması bir gelenek haline geldi. Mezuniyet törenleri ise hafta
içi ne zaman uygunsa artık.
Törenlerin yapıldığı günlerde şehirler dışarıdan gelen
ziyaretçi ve misafirlerle dolar taşar. Otellerde doluluk oranı zirveye çıkar.
Bu günlerde yer ayırtmak ve bulmak ailelerin sıkıntısı... Kalacak yeri bulan
şanslı, bulamayan ise bütün alternatifleri masaya yatırır, çalmadık kapı
bırakmaz. Kalacak yer ayarlanınca önce bir sevinç bir sevinç. Çünkü
evladının mürüvvetini görecek, sevinçli anında yanında bulunacak. Ardından
maliyetler kendini gösterir. Bütçe hesabı yapan kara kara düşünür: yol ve
konaklama, yeme ve içme masrafı... gibi. Dudakları uçuklamayıp da ne yapsın?
Bir de böyle günlerde giyim- kuşam alınacaksa – ki mutlaka alınır- adamın vay
haline!...
Dudakları uçuklayan bir kesim daha var: kurumların
yöneticileri. Çünkü törenlere gideceklere izin vermesi, yokluğunu telafi
etmesi, yokluğunu hissettirmemesi gerekiyor. Hele bir de aynı kurumda
çalışanlardan birden fazlası törenlere katılacaksa ne yapacak? Yatıp ağlayacak,
kalkıp ağlayacak artık.
Bu törenlere en fazla sevinenler öyle zannediyorum
törenlerin yapıldığı yerlerdeki alavere yapılan yerler. Nispeten bir canlılık
gelir, hareketlilik olur girdilerde. Törenler de ortalama 1-2 saatte biter. O
kadar uzak yoldan gelme, meşakkat, telaş ve maliyetlerin hepsi bir saatlik
tören için. Çocuğumuzun mutluluğu, önemli bir gününde yanında bulunmak gurur
verici mutlaka. Belki de o bir saatlik merasim tüm yorgunluğa bedel olabiliyor.
Törenler artık bir sektör haline geldi. Bir giden oldu mu artık gitmek
istemeyen de gitmek durumunda kalıyor. Katılana niye katıldın, katılmayana
niçin katılmadın deme durumum yok. Sanki bu tür törenleri biraz abartıyoruz
gibi geliyor bana. Şöyle bir düşünelim. Hangimizin yemin merasimine, ya da mezuniyetimize
anne-babamız katıldı? Belki de birçoğumuzun bitirdiği okuldan ve yerinden
haberleri bile olmadı. Kendimiz gittik, kendimiz mezun olup geldik. Bizim yemin
törenlerimiz ve mezuniyetlerimiz masrafsız idi. Kimse sıkıntı ve telaşa
kapılmadı. Büyüklerimiz işini gücünü bırakıp gelmedi yanımıza. Şimdi hangi
çocuğun mezuniyetine hangi aileden kaç kişi katılıyor, amma da seveni varmış
izlenimi alıyoruz. Kazara gerek yok diye çocuğunun mezuniyetine gitmez isen
evladın garip kalıyor oralarda.
Eskiler gitmedi, biz de mi gitmeyelim diyebilirsiniz. İster
gidin, ister gitmeyin. Törenlere gidilecekse geride bıraktığımız işimizi ihmal
etmeyelim.
Mezuniyet törenleri okullar bittikten sonra hafta sonu,
yemin törenleri de mutlaka tatil günlerinde yapılmalıdır. 22.05.2016
* 28.05.2016 tarihinde Anadolu'da Bugün Gazetesinde yayımlanmıştır.
* 28.05.2016 tarihinde Anadolu'da Bugün Gazetesinde yayımlanmıştır.
22 Mayıs 2016 Pazar
"Öp hocanın elini"
Bazıları ne de çok el öldürmeyi seviyor. Uzaktaki bir masada oturmakta iken liseden bir hocam kalktı, masama geldi. Elini uzattı öpülecek vaziyette, "Öp bakıyım hocanın elini" dedi. Ayağa kalkıp elini düzeltip tokalaştım. Hocam babam bile bana doğru dürüst elini öptürmedi dedim. "Ben senin hocanım öpeceksin tabii" dedi. Eyvallah hocamsın ama sen bana öyle her eli öpme diye öğretmedin mi deyince, " Tabii öyle öğrettim" dedi, ardından bir başka olay anlatıp yanımızdan ayrıldı.
Beni görünce arkadaşlarını bırakıp ne hevesle gelmişti halbuki elini öptürmek için. Emekli öğretmenimin hevesi maalesef kursağında kaldı.
Bizde el öpme saygı ifadesi sayılır. Bazı siyasilerimiz de bunu çok yapar. Fanatikleri hatta el öpme sırasına girerler. Ben bu hareketi çok uygun görmüyorum. Anne-babanın, amca ve halanın, teyze ve dayının, çok yakın akrabanın elinin öpülmesini anlarım. Sende çok emeği olan bir büyüğünün elinin öpülmesini anlarım. Anlamadığım her önüne gelenin elini öpmektir. Sonra küçükler öpmek için hamle yapsalar bile büyüklerin öptürmemek için elini aşağıya veya kendine doğru çekmesi yine güzel adetlerimizdendir. Haydi içimden geldi öperim. Zorla öptürmeye çalışmak da neyin nesi Allah aşkına. Bu konuyu abarttığımı düşünebilirsiniz. Aynı kişi ile bir ay önce karşılaştığımda da elini sıktığımda, "Oğlum, öp sene hocanın elini" dediğini" belirtmek isterim. Anlaşılan bu işi hobi haline getirmiş, zoraki el öptürmek suretiyle sanırım yanındaki emekli arkadaşlarına, " Bakın, öğrencilerim nezdinde benim ne kadar itibarım var" hissini vermeye çalışıyor olmalı.
El öpmede sorunum yok. Büyüklerin elini öperiz öpmesine de. Büyükler yeter ki, elini öpülecek pozisyonda uzatmasın.
Sonuç mu dersiniz. Elini öpmedim ama az sonra gitti dışarıdan şeftali getirdi. Masalardaki tanıdıklarına birer tane verdi, bana vermedi. Hatta bizim masaya yaklaşmadı bile. Anlayacağınız şeftaliden mahrum kaldım. Yine her zaman ki gibi baltayı taşa vurdum sanırım. Ne bilebilirdim ki az sonra şeftali dağıtacağını. Öperdim elini kapardım şeftaliyi. Nasip değilmiş diyeceğim ama sanki ben nasibimi kendi elimle teptim gibi. 22.05.2016
Beni görünce arkadaşlarını bırakıp ne hevesle gelmişti halbuki elini öptürmek için. Emekli öğretmenimin hevesi maalesef kursağında kaldı.
Bizde el öpme saygı ifadesi sayılır. Bazı siyasilerimiz de bunu çok yapar. Fanatikleri hatta el öpme sırasına girerler. Ben bu hareketi çok uygun görmüyorum. Anne-babanın, amca ve halanın, teyze ve dayının, çok yakın akrabanın elinin öpülmesini anlarım. Sende çok emeği olan bir büyüğünün elinin öpülmesini anlarım. Anlamadığım her önüne gelenin elini öpmektir. Sonra küçükler öpmek için hamle yapsalar bile büyüklerin öptürmemek için elini aşağıya veya kendine doğru çekmesi yine güzel adetlerimizdendir. Haydi içimden geldi öperim. Zorla öptürmeye çalışmak da neyin nesi Allah aşkına. Bu konuyu abarttığımı düşünebilirsiniz. Aynı kişi ile bir ay önce karşılaştığımda da elini sıktığımda, "Oğlum, öp sene hocanın elini" dediğini" belirtmek isterim. Anlaşılan bu işi hobi haline getirmiş, zoraki el öptürmek suretiyle sanırım yanındaki emekli arkadaşlarına, " Bakın, öğrencilerim nezdinde benim ne kadar itibarım var" hissini vermeye çalışıyor olmalı.
El öpmede sorunum yok. Büyüklerin elini öperiz öpmesine de. Büyükler yeter ki, elini öpülecek pozisyonda uzatmasın.
Sonuç mu dersiniz. Elini öpmedim ama az sonra gitti dışarıdan şeftali getirdi. Masalardaki tanıdıklarına birer tane verdi, bana vermedi. Hatta bizim masaya yaklaşmadı bile. Anlayacağınız şeftaliden mahrum kaldım. Yine her zaman ki gibi baltayı taşa vurdum sanırım. Ne bilebilirdim ki az sonra şeftali dağıtacağını. Öperdim elini kapardım şeftaliyi. Nasip değilmiş diyeceğim ama sanki ben nasibimi kendi elimle teptim gibi. 22.05.2016
21 Mayıs 2016 Cumartesi
Devlete göre ben zengin sayılıyorum
-Ağabey senin oğlan bursluluk sınavına girmedi mi?
-Hayır.
-Niçin?
-Giremedi.
-Niye?
-Ben zenginmişim de ondan.
-Nasıl yani? Sen ve zenginlik... Ne demek bu?
-Gelirim yüksekmiş. Ailedeki fert başına düşen miktar yıllık 7529,40 liradan fazla olduğu için şartlarımız tutmadı.
-Yılda 7.529,40 TL geliri olan zengin mi sayılıyor şimdi?
-Öyle görünüyor.
-Nisan ayında Türk -iş'in yaptığı incelemeye göre Türkiye'de 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 4518 liraymış. Bu demektir ki, ailedeki bir kişinin aylık yoksulluk sınırı: 1129,50 TL.dir. Bir yılda toplam 13.554 TL lira harcamak zorunda kalan bir kişi yoksulluk sınırındadır. Senin aldığın maaş belli, hane sayısı malum. Bu durumda yıllık 7529,40 TL'nin üzerisi nasıl zenginlik sayılır.
-Ağabeyinin zengin sayılmasından mutlu olman lazım. Şu anda karşında senin zengin bir ağabeyin var. Gurur duy.
-Ağabey sen şimdi zengin misin?
-Değilim sanıyordum ama devlet öyle bir hesap yapmış ki, bu hesaba göre ben zenginim anlayacağın. Miktara tekrar bir göz at. 7525,40 TL. Farkettiysen rakamları falan yuvarlamamış, bu konuda kılı kırk yararcasına evde hesap yapmış. Yoksa beğenmedin mi?
-Peki Türk-İş'in raporuna ne demeli? Hangisine inanacağız şimdi?
-Kitleleri inandırmak istiyorsan rakamlarla konuşacaksın. Tamam, istatistik bindi mi; bu iş, bilimseldir. Bilime karşı gelinmez. Anlamayız da bu işi. Çünkü biz toplum olara zaten Matematik özürlüyüz. Sonra olaya nereden baktığın önemli. Devlet bu işi, kuruşu kuruşuna hesaplamış.
-Çocuk girse de başarılı olsaydı ne olurdu yani?
-O zaman başarıyı ödüllendirmiş olurdu. Bu ise devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz.
-Bakalım devletin evde yaptığı bu zenginlik sınırı çarşıya uyacak mı? Ayrıca senin gönlün zengin.
-Neyse yeğenime bursluluk sınavında başarılar dilerim. 21.05.2016
-Hayır.
-Niçin?
-Giremedi.
-Niye?
-Ben zenginmişim de ondan.
-Nasıl yani? Sen ve zenginlik... Ne demek bu?
-Gelirim yüksekmiş. Ailedeki fert başına düşen miktar yıllık 7529,40 liradan fazla olduğu için şartlarımız tutmadı.
-Yılda 7.529,40 TL geliri olan zengin mi sayılıyor şimdi?
-Öyle görünüyor.
-Nisan ayında Türk -iş'in yaptığı incelemeye göre Türkiye'de 4 kişilik bir ailenin yoksulluk sınırı 4518 liraymış. Bu demektir ki, ailedeki bir kişinin aylık yoksulluk sınırı: 1129,50 TL.dir. Bir yılda toplam 13.554 TL lira harcamak zorunda kalan bir kişi yoksulluk sınırındadır. Senin aldığın maaş belli, hane sayısı malum. Bu durumda yıllık 7529,40 TL'nin üzerisi nasıl zenginlik sayılır.
-Ağabeyinin zengin sayılmasından mutlu olman lazım. Şu anda karşında senin zengin bir ağabeyin var. Gurur duy.
-Ağabey sen şimdi zengin misin?
-Değilim sanıyordum ama devlet öyle bir hesap yapmış ki, bu hesaba göre ben zenginim anlayacağın. Miktara tekrar bir göz at. 7525,40 TL. Farkettiysen rakamları falan yuvarlamamış, bu konuda kılı kırk yararcasına evde hesap yapmış. Yoksa beğenmedin mi?
-Peki Türk-İş'in raporuna ne demeli? Hangisine inanacağız şimdi?
-Kitleleri inandırmak istiyorsan rakamlarla konuşacaksın. Tamam, istatistik bindi mi; bu iş, bilimseldir. Bilime karşı gelinmez. Anlamayız da bu işi. Çünkü biz toplum olara zaten Matematik özürlüyüz. Sonra olaya nereden baktığın önemli. Devlet bu işi, kuruşu kuruşuna hesaplamış.
-Çocuk girse de başarılı olsaydı ne olurdu yani?
-O zaman başarıyı ödüllendirmiş olurdu. Bu ise devlet ciddiyetiyle bağdaşmaz.
-Bakalım devletin evde yaptığı bu zenginlik sınırı çarşıya uyacak mı? Ayrıca senin gönlün zengin.
-Neyse yeğenime bursluluk sınavında başarılar dilerim. 21.05.2016
20 Mayıs 2016 Cuma
Bir araba al da gör gününü!
-Bir araba alacağım, hangi arabayı tavsiye edersin?
-Ne yapacaksın arabayı?
-İhtiyaçtan alacağım.
-Ne kadarlık bir araba düşünüyorsun?
-30.000 liralık.
-Var mı o kadar paran?
-Birazını da borç bulacağım, belki kredi çekebilirim.
-Kredi çekmeyi bile düşündüğüne göre çok elzem olmalı araba senin için.
-Yok çok da elzem değil. Ara sıra pikniğe gitmek, işe gidip gelmek, gezip dolaşmak için alacağım.
-İşe gidip gelmek için toplu ulaşım araçlarını tercih etsen, piknik vb yerlere gitmek için de gerekirse ticari taksi çağırsan daha iyi olmaz mı?
-Olmaz hocam öyle. Ticari taksi pahalıya gelir.
-Pahalıya gelmez, hatta ucuza bile gelir. Üstelik araba alman daha pahalıya gelir. Çünkü araba demek masraftır. Hatta bazıları, "Arabanın bir mutfak masrafı kadar masrafı olur" der.
-Yakıt çok ucuz ama. Dolmuş ya da otobüse binmek ucuz değil bu devirde. Üstelik otobüs, dolmuş bekleme derdin de olmaz.
-İyi hesap yapıyorsun ama çoğu zaman evdeki hesap çarşıya uymaz. Araba demek masraf demek. Mesele sadece yakıt değil, bu aracın bakımını da düşünmen lazım.
-Düşündüm hepsini. Daha ucuza geliyor.
-Bak kardeşim ben pek hesaptan anlamam ama, gel seninle basit bir hesap yapalım.
-Tamam.
-Şimdi sen arabaya 30 bin lira bağlayacaksın. Üstelik bir kısmını da kredi çekeceksin. Belki de bu araç sana 35-40 bin liraya mal olacak.
-Doğru.
-Arabaya zorunlu sigorta belki de kasko yaptıracaksın.
-Elbette
-Arabanın yıllık yazlık-kışlık bakımını yaptıracaksın.
-Herhalde yani.
-Yazlık ve kışlık lastiğini alacaksın.
-Bu, olmazsa olmaz tabii ki.
-Ocak ve temmuz aylarında bandrolünü yatıracaksın.
-Başka.
-Her iki yılda bir aracı araç muayenesine götüreceksin. Arıza yaparsa sanayiye tamire götüreceksin, yolda kalırsa çekici çağıracaksın, Hız yapınca hız limitini aştığında ceza yiyeceksin. Gittiğin yerde arabayı parka koyacaksın. Para vermemek için park olmayan bir yere koyacaksın, ya ceza yiyeceksin. Ya da gelir biri vurur kaçar. Belki de kaza yapacaksın...
-Ben her şeyi kafaya koydum, alacağım. Çünkü gidip geleceğim yere rahat bir şekilde gidip geleceğim. Üstelik yol ücreti bakımından daha ucuz.
-Yukarıda saydığım şeylerin içerisinde yakıt yok. Çünkü yakıt en son yapacağın masraf. Saydıklarımı düşün, bana hak verirsin. Gideceğin yere taksi çağırsan inan daha ucuza gelir, haberin olsun.
-Dediklerine katılıyorum ama herkesin var.
-Bakma sen herkesin olduğuna. Bak gör trafik yoğunluğunu. Hayat felç gerçekten. Sen bari alıp da trafiği kalabalık etme.
-Ben arabaya sürekli binmeyeceğim ki,
-Başlangıçta öyle olur, yarın ekmek almaya, her yere gidersin. Arabadan inmezsin. Hatta tuvalete bile arabayla gitmeye kalkarsın, şayet girilirse içine.
-İyi de bu kadar kişi arabaya biniyor, herkes bunu niye düşünmez.?
-Bakma milletin bindiğine sen. İnan çoğuna araç ihtiyaç bile değil. Araba kime lazım biliyor musun? Zamanla yarışan, ticaretle uğraşan, pazarlamacı gibi kişilere lazım. Bugün gitmek istediğin her yere araç var, ticari taksiye binmezsen toplu ulaşımla git gel gideceğin yere. İnan bu kadar parayı bağladığına değmez. Haydi her şeyden geçtim. Trafik demek stres demek. Adam gibi sürmeyenlerin içinde çatlarsın. Çünkü trafikte nice kazmalar var. Kavgaya hazır, zerre kadar birbirine saygısı yok. Birçoğunun arabasının şoför mahallinin altında kürek sapı var. Daha bir de kürek sapı alacaksın.
-Kürek sapını ne yapacağım ben?
-Trafikte kavga ihtimaline karşı bir çok sürücü kürek sapı, bıçak, çakı, levye bulundurur.
-Allah Allah! Olur mu öyle şey.
-Burası Türkiye kardeş, çok şaşırma olmaz mı? Şiddet toplumuyuz biz.
-Ben pek trafiğe çıkmam.
-Başlangıçta öyle olur. Alışınca çıkarsın hep. Zaten sen çıkmak istemesen de başkaları: "Araban var, niye arabayla gidip gelmiyorsun" diye seni tahrik eder durur. Üstelik araba insanı tembelleştirir. İşe otobüsle gideceğim diyenlerin çoğu geciktim o yüzden arabaya atladım geldim der. Zaten her gün gecikir. Çünkü evin önündeki arabasına güvenir. Haydi her şeye tamam. Masrafına, stresine katlanacaksın. Şu trafikte seyreden araçlar bir bak. Arabada seyahat edenlerin sayısı 3,4,5 kişi olsa haydi bu işe tamam diyeceğim. Her 10 araçtan 8 tanesi tek kişi seyahat ediyor. Milli servete yazık değil mi? Bunların çoğu evinden işine gidip gelen, monoton bir hayat yaşayan kişiler.
-Ben seninle anlaşamayacağım bu konuda.
-Yarın eşin, çocuklarınla da anlaşamayacaksın. Onlar da diyecekler bir araba yetmiyor, bir tane de bize al diyecekler.
-Haydi canım!
-Görmüyor musun bazı evlerde birden fazla araç var.
-Dertlerine ne ki?
-Onların da başlangıçta dertleri aynı senin gibiydi. Rahata alıştıkça hepsi ikinciyi, hatta üçüncüyü almaya başladılar.
-Sonuç?
-Anladığım kadarıyla sen alacaksın, hayırlı olsun, ne diyeyim. 20/05/2016
-Ne yapacaksın arabayı?
-İhtiyaçtan alacağım.
-Ne kadarlık bir araba düşünüyorsun?
-30.000 liralık.
-Var mı o kadar paran?
-Birazını da borç bulacağım, belki kredi çekebilirim.
-Kredi çekmeyi bile düşündüğüne göre çok elzem olmalı araba senin için.
-Yok çok da elzem değil. Ara sıra pikniğe gitmek, işe gidip gelmek, gezip dolaşmak için alacağım.
-İşe gidip gelmek için toplu ulaşım araçlarını tercih etsen, piknik vb yerlere gitmek için de gerekirse ticari taksi çağırsan daha iyi olmaz mı?
-Olmaz hocam öyle. Ticari taksi pahalıya gelir.
-Pahalıya gelmez, hatta ucuza bile gelir. Üstelik araba alman daha pahalıya gelir. Çünkü araba demek masraftır. Hatta bazıları, "Arabanın bir mutfak masrafı kadar masrafı olur" der.
-Yakıt çok ucuz ama. Dolmuş ya da otobüse binmek ucuz değil bu devirde. Üstelik otobüs, dolmuş bekleme derdin de olmaz.
-İyi hesap yapıyorsun ama çoğu zaman evdeki hesap çarşıya uymaz. Araba demek masraf demek. Mesele sadece yakıt değil, bu aracın bakımını da düşünmen lazım.
-Düşündüm hepsini. Daha ucuza geliyor.
-Bak kardeşim ben pek hesaptan anlamam ama, gel seninle basit bir hesap yapalım.
-Tamam.
-Şimdi sen arabaya 30 bin lira bağlayacaksın. Üstelik bir kısmını da kredi çekeceksin. Belki de bu araç sana 35-40 bin liraya mal olacak.
-Doğru.
-Arabaya zorunlu sigorta belki de kasko yaptıracaksın.
-Elbette
-Arabanın yıllık yazlık-kışlık bakımını yaptıracaksın.
-Herhalde yani.
-Yazlık ve kışlık lastiğini alacaksın.
-Bu, olmazsa olmaz tabii ki.
-Ocak ve temmuz aylarında bandrolünü yatıracaksın.
-Başka.
-Her iki yılda bir aracı araç muayenesine götüreceksin. Arıza yaparsa sanayiye tamire götüreceksin, yolda kalırsa çekici çağıracaksın, Hız yapınca hız limitini aştığında ceza yiyeceksin. Gittiğin yerde arabayı parka koyacaksın. Para vermemek için park olmayan bir yere koyacaksın, ya ceza yiyeceksin. Ya da gelir biri vurur kaçar. Belki de kaza yapacaksın...
-Ben her şeyi kafaya koydum, alacağım. Çünkü gidip geleceğim yere rahat bir şekilde gidip geleceğim. Üstelik yol ücreti bakımından daha ucuz.
-Yukarıda saydığım şeylerin içerisinde yakıt yok. Çünkü yakıt en son yapacağın masraf. Saydıklarımı düşün, bana hak verirsin. Gideceğin yere taksi çağırsan inan daha ucuza gelir, haberin olsun.
-Dediklerine katılıyorum ama herkesin var.
-Bakma sen herkesin olduğuna. Bak gör trafik yoğunluğunu. Hayat felç gerçekten. Sen bari alıp da trafiği kalabalık etme.
-Ben arabaya sürekli binmeyeceğim ki,
-Başlangıçta öyle olur, yarın ekmek almaya, her yere gidersin. Arabadan inmezsin. Hatta tuvalete bile arabayla gitmeye kalkarsın, şayet girilirse içine.
-İyi de bu kadar kişi arabaya biniyor, herkes bunu niye düşünmez.?
-Bakma milletin bindiğine sen. İnan çoğuna araç ihtiyaç bile değil. Araba kime lazım biliyor musun? Zamanla yarışan, ticaretle uğraşan, pazarlamacı gibi kişilere lazım. Bugün gitmek istediğin her yere araç var, ticari taksiye binmezsen toplu ulaşımla git gel gideceğin yere. İnan bu kadar parayı bağladığına değmez. Haydi her şeyden geçtim. Trafik demek stres demek. Adam gibi sürmeyenlerin içinde çatlarsın. Çünkü trafikte nice kazmalar var. Kavgaya hazır, zerre kadar birbirine saygısı yok. Birçoğunun arabasının şoför mahallinin altında kürek sapı var. Daha bir de kürek sapı alacaksın.
-Kürek sapını ne yapacağım ben?
-Trafikte kavga ihtimaline karşı bir çok sürücü kürek sapı, bıçak, çakı, levye bulundurur.
-Allah Allah! Olur mu öyle şey.
-Burası Türkiye kardeş, çok şaşırma olmaz mı? Şiddet toplumuyuz biz.
-Ben pek trafiğe çıkmam.
-Başlangıçta öyle olur. Alışınca çıkarsın hep. Zaten sen çıkmak istemesen de başkaları: "Araban var, niye arabayla gidip gelmiyorsun" diye seni tahrik eder durur. Üstelik araba insanı tembelleştirir. İşe otobüsle gideceğim diyenlerin çoğu geciktim o yüzden arabaya atladım geldim der. Zaten her gün gecikir. Çünkü evin önündeki arabasına güvenir. Haydi her şeye tamam. Masrafına, stresine katlanacaksın. Şu trafikte seyreden araçlar bir bak. Arabada seyahat edenlerin sayısı 3,4,5 kişi olsa haydi bu işe tamam diyeceğim. Her 10 araçtan 8 tanesi tek kişi seyahat ediyor. Milli servete yazık değil mi? Bunların çoğu evinden işine gidip gelen, monoton bir hayat yaşayan kişiler.
-Ben seninle anlaşamayacağım bu konuda.
-Yarın eşin, çocuklarınla da anlaşamayacaksın. Onlar da diyecekler bir araba yetmiyor, bir tane de bize al diyecekler.
-Haydi canım!
-Görmüyor musun bazı evlerde birden fazla araç var.
-Dertlerine ne ki?
-Onların da başlangıçta dertleri aynı senin gibiydi. Rahata alıştıkça hepsi ikinciyi, hatta üçüncüyü almaya başladılar.
-Sonuç?
-Anladığım kadarıyla sen alacaksın, hayırlı olsun, ne diyeyim. 20/05/2016
"Siz ondan daha büyüksünüz..."
Teneffüste 11-12 yaşlarında bir kız çocuğu yanıma geldi.
-Hocam!
-Efendim kızım!
-Teknoloji ve Tasarım dersi öğretmeni yok, dersimiz boş, dışarı çıkabilir miyiz?
-Müdür yardımcısına sorun kızım!
-Siz ondan daha büyüksünüz, bizi niçin ona gönderiyorsunuz?
-Her ne kadar okulda ben büyük görünsem de gerçek müdür o. 20/05/2016
-Hocam!
-Efendim kızım!
-Teknoloji ve Tasarım dersi öğretmeni yok, dersimiz boş, dışarı çıkabilir miyiz?
-Müdür yardımcısına sorun kızım!
-Siz ondan daha büyüksünüz, bizi niçin ona gönderiyorsunuz?
-Her ne kadar okulda ben büyük görünsem de gerçek müdür o. 20/05/2016
19 Mayıs 2016 Perşembe
Suçluya, "Seni yargılayalım mı" oylaması *
07/05/2016 tarihinde “Dokunulmazlara dokunulsun” başlıklı
bir yazı kaleme almıştım. Çünkü
aylardır ülkenin
gündeminde dokunulmazlıklar meselesi var. Bununla yatıp bununla kalkıyoruz.
Hatta ülkemizin baş belası terörün bile önüne
geçti gündem olarak. Nihayet TBMM’de dokunulmazlıkların kaldırılmasıyla
ilgili ilk oylama Salı günü yapıldı. İlk turda 348 evet oyu çıktı. İkinci tur
oylama ben bu yazıyı yazmaya oturduğumda halihazırda
yapılmamıştı. Siz bu yazıyı okumaya başladığınızda –ki benim yazı eskimiş
olacak- herhangi bir aksilik olmaz ise
ikinci tur oylama yapılmış olacak.
Dokunulmazlıklar kaldırılır mı, kaldırılmaz mı,
kaldırılacaksa 367 nitelikli çoğunlukla mı kaldırılacak yoksa referanduma mı
gidilecek bu durum dün itibariyle netleşmiş olacaktı. Kaldırılır ya da
kaldırılmaz. Bu meclisin bileceği bir iş. Benim değinmek istediğim husus neyi,
kime oylatıyoruz? Doğru mu bu tür oylama? Bu konudaki düşüncemi bugün size
diyalog şeklinde sunmak istiyorum:
-Neyin oylaması yapıldı dün mecliste?
-Dokunulmazların dokunulmazlığına dokunulsun mu
dokunulmasın mı oylaması.
-Kim dokunulmaz?
-Vekiller.
-Bu, kendi elinle kendi ipini çek demektir.
-Yani?
-Çok komik bir uygulama.
-Ne demek istiyorsun?
-Suçluya seni yargılayalım mı yoksa yargılamayalım mı
sorusunu sormak gibidir.
-Nasıl olmalı sence bu oylama?
-Vekile değil asıla sormalı bu soruyu.
-Bu şekilde olursa ne sakıncası olur?
-Sence normal ise bu uygulama, bundan sonra her suç işleyen
zanlıları bir arada toplayalım. İşlediğiniz yanınıza kar mı kalsın, yoksa sizi
yargılayalım mı ya da sizi hakim karşısına çıkarmamız konusunda bize izin verir
misin diyelim?
-Olur mu öyle şey?
-İşte ben de olmaz diyorum.
-Haydi sadede gel artık.
-Dokunulmazlık kürsü dokunulmazlığıyla sınırlandırılmalı.
Her türlü söz kürsüde söylenmeli. Savunduğu fikrin kanun olarak çıkması için
elinden geleni yapmalı. Savunduğu yasalaşıncaya kadar mevcut hukuka uymalı.
Dışarıda asıl vatandaşa suç olan vekile de suç olmalı. Vatandaş yargılanıyorsa
vekil de suç işlediğinde yargılanmalı. Burası yol geçen hanı olmamalı. Polisin
ve yargının nefesini arkasında hissetmeli. Bana suç olan ona da suç olmalıdır. Suçlu
korunmamalı. Adalet de budur. Sonra gördüğümüz gibi meclis suç makinası
gibidir. Devamlı suç üretiyor. Ne kadar suç ve suçlu varsa orada. Oraya gidenin
sarığı beyaz olmalıdır, zira sarık leke götürmez. Onlar osurur ise biz ne
yaparız?
-El hak doğrudur.
-Meclis doğru yargılamanın yollarını belirlemeli, yanlı
davranmamalı, siyaseten yargılama ve had bildirme olmamalı. Mahkemenin, zanlıyı
beklerken "Şimdi elime geçti" diyerek ağzının suyu akmamalı. Suç
işleyen kızı Fatıma da olsa cezasını vermeli, suçlunun onurunu ayaklar altına
almamalı. Kestiği parmak acıtmamalı. Kararları maşeri vicdanda makes bulmalı.
Karşılarına çıkan zanlılar, hakim ve savcıları bir
zamanların efsane hakemi İtalyan Hakem Collina veya yurt dışında maç yöneten
Cüneyt Çakır gibi görmeli. Suç işlemeyenin hukukunu korumalı. Adil olmalı
adil... 17.05.2016
* 21.05.2016 tarihinde Anadolu'da Bugün Gazetesinde yayımlanmıştır.
* 21.05.2016 tarihinde Anadolu'da Bugün Gazetesinde yayımlanmıştır.
Bedava hizmetin âkıbeti*
Gidip geldiğim yerlere genellikle toplu taşıma araçlarını
kullanırım. Toplu taşıma araçlarında 65 yaşını doldurmuş vatandaşlarımızın
nüfus cüzdanını göstererek ya da belediyenin hazırladığı el kartı okutmak
suretiyle araçlardan ücretsiz olarak faydalandıklarını görüyorum.
Bildiğiniz gibi gün, ay ve yıl olarak 65 yaşını dolduranlar
6495 sayılı kanuna göre toplu taşıma araçlarından ücretsiz faydalanmaktadırlar.
Bazımıza göre bu tasarruf yerinde, bazılarımıza göre değil. Gerekli mi,
gereksiz mi? Bilmem. Ülkeyi yönetenlerin bir tasarrufudur.
Ücretsiz yolculuktan faydalanan büyüklerimize karşı
sürücülerin bir çoğunda ve yolcuların bir kısmında bir memnuniyetsizlik
seziyorum: “Bedavacılar biniyor” şeklinde. Bu durum 65 yaşını dolduran
büyüklerimizi rencide edebilmektedir. Ayrıca bir kısım vatandaşımız da
ücretsiz diye bir durak bile olsa ihtiyacından daha fazla bu araçları
kullanmaktadır. Devletin verdiği bu imkanı kullananlara söyleyecek bir sözüm
yok. Yaşımı doldurduğum zaman bu mevzuat devam ettiği takdirde belki ben
de kullanacağım.
Ulaşımdan ücretsiz yararlandırdığımız büyüklerimiz
gerçekten ihtiyaç sahibi mi? Başka ihtiyaç sahipleri yok mu? Eğer varsa onlar
niçin düşünülmüyor? Ununu elemiş eleğini duvara asmış büyüklerimiz herhangi bir
yere gitmek zorundalar mı? Bildiğim kadarıyla ekseriyeti emekli olmuş;
çoluğunu, çocuğunu evlendirmiş; evini, barkını almış kimselerdir bunlar.
Aldıkları emekli maaşının kendilerine yeteceğini düşünüyorum. Ulaşımda ücretsiz
faydalandırmamız gereken kimselerin başında, okumak zorunda olan çoğu otobüs ve
servisle okuluna gidip gelen öğrenciler olmalıdır. Bu ülkede dar ve orta
gelirli insanımızın sayısı az değildir. Bu ailelerin okuyan çocukları
-indirimli de olsa- her ay yüklü ulaşım bedelleriyle karşı karşıya
kalabilmektedir. Eğer faydalandırılacaksa kıt-kanaat geçimini sağlayan dar ve
orta gelirli kişilerin çocukları bu imkanlardan yararlandırılmalıdır.
Her yapılan ve verilen hizmetin kamuya bir maliyeti vardır.
Bu hizmetlerin yürümesi için mutlaka bir gelire ihtiyaç vardır. Belli bir
kesime ücretsiz kullanma imkanı verildiğinde bu araçların yakıt, yıpranma ve
şoför maliyetleri nereden karşılanacaktır? Ücretsiz verilen bu hizmetin maliyeti,
mutlaka başka kaynaklardan aktarılmaktadır. Bu maliyet de diğer vatandaşların
sırtına binecektir. Daha iyi hizmet alabilmemiz ve hizmetin devam edebilmesi
için bu araçları kullanan her kesimden az veya çok bir ücret alınmalıdır. Sonra
bedava aldığımız hizmetin kıymetini bilmeyiz biz. Sosyal devlet olmanın
bir gereği olarak haydi ücretsiz yaptık. 65 yaşını dolduran herkesi
faydalandırmak doğru mudur? İçlerinde hala ticaretle uğraşan, paraya para
demeyen öyle zenginler var ki aynı imkandan faydalanabiliyor. Bu konuda eşitlik
olmaktan ziyade adalet olmalıdır. Şu kadar gelirin altında kalanlar faydalanabilir
demek daha uygun olur diye düşünüyorum.
Belediye personeli dahil hiç kimse ulaşımdan ücretsiz
faydalanmamalıdır. Eğer faydalandırılacaksa 65 yaşını dolduran büyüklerimizin
maaşlarına, belirlenen miktar, ulaşım bedeli adı altında ilave edilmelidir. Maaşı
olmayan kimseler, bankadan açtıracakları bir hesaptan ulaşım bedellerini
alabilmelidir. Toplu taşıma aracını kullanacak 65 yaşını doldurmuş büyüklerimiz
ise ulaşım araçlarına bu şekilde bedeliyle binebilmelidir. Bu yöntemin onları
taltif edeceğini düşünüyorum. Bu şekilde bir uygulama olduğu takdirde
otobüslerden faydalanan yaşlılarımıza kimse “Bedavacılar” gözüyle
bakmayacaktır. Bindiği araca ücretini ödemek zorunda olacak yaşlılarımız
içerisinde ihtiyacı olmadığı halde gereksiz yere kullananlarda da bir
azalma meydana gelebilecektir.
Bedava kullanımın maliyeti daha sonra bize çok ağır olur.
Yol yakın iken tedbir alalım... 19/05/2016
* 01/06/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün Gazetesinde yayımlanmıştır.
18 Mayıs 2016 Çarşamba
Yağmurda okul pikniği
Bugün 165 öğrenci ile birlikte Karaaslan Hadimi Parktaydık. 9 kamelya bize aitti. Kamelyanın bir tanesi çift kamelya. Bir tarafında bizim öğrenciler var. Diğer tarafı boş iken kalabalık bir aile koca parktaki o kadar kamelyayı bırakarak araya araya bizim o boşluğa yerleşti. 8 sınıfın arasına beklenmeyen bir yabancı grup girmiş oldu.
Ne var bunda. Oturamasalar mı, gelemezler mi, orası babanın tapulu malı mı diyebilirsiniz? Elbette gelebilirler. Ama benim bu tavrımı yadırgarsanız size bir teklifim var. Bir piknik düzenleyin, aranıza ben o aileyi getireyim, o ailenin bütün piknik masrafını ben çekeyim. Razı mısınız? Haydi razıyız diyeceksiniz, onları nereden bulacaksınız derseniz piknik partnerimiz esmer vatandaşlardandı.
Görevli memur arkadaşımız içeceğimiz ayranları getirirken peşlerinden gelmişlerdi. Verdikçe arttı sayıları. Alıp giden ardından başkasını getirdi. Vermeden de gitmedi. Vermeyi kestik, gitmemek için epey direndiler. Yağmur bir taraftan çiseliyor, bir taraftan da onların burunları akıyor. Yağmur durur gibi oldu onlarınki sanki yağmurdan boşanırcasına idi. Silip temizleme yok zaten. Akan su bulduğu yerden akar ve dağılır ya. Bunlarınki de öyle. Hele şükür gittiler derken bizim diğer kamelyalara yöneldiler. Eşyalar masalarda. Öğrencilerimiz oynamakta biraz ileride. Baktım çekirdek poşetini kaptığı gibi götürdü biri bir masadan. Alınan toplarımıza da tamam dedik.
İçecekleri öğrencilerimize dağıtmadan biraz zayiat verdik ama olsun. Gözüme görünmüyorlar artık derken öğrencilere etliekmek dağıtan öğretmenimiz geldi: Hocam peşimden ayrılmadılar birer tane verdim diye. Tek endişem personel ile birlikte 180 kişiyi bulan grubumuzu aç ve açık bırakmadan doyurmaktı. Biraz ayran takviyesi yaptık.
Bizim esmerlerin anası, babası mangal yakmaya çalışıyor hâlâ. Sayılarını tespit edemediğim çocuklarını zaten biz doyurduk. Aslında yakmalarına bile gerek yok. Kendileri de bize katılsalar olurdu hani. Teşekkür edecekleri yerde öğrencilerin sesinden rahatsız olduklarını söylemezler mi? Ölür müsün öldürür müsün? Sonunda o kamelyadaki öğrencilerimizi bir başka masaya aldık. Görüntü, giyim, kuşamlarından, kopartıncaya kadar yiyecek ve içecek isteklerinden biz de hiç haz almadık ama neyse. Bunların bu tavrı, şehirlerarası otobüs yolculuğunda araçta tek sigara içene: Arkadaş bir sen içiyorsun, bak çocuklar rahatsız oluyor, şu mereti burada içmeseniz olmaz mı" demiş diğer yolcular. İçtiği sigarayı daha da artıran adam: Rahatsız olan aşağı insin" diyor. Rahatsız olan biz olduk ama yerimizi değiştiren yine biz olduk. Böylece esmer vatandaşlar kerevetine ermiş oldu. İlin garibi çocuklar istediğini elde edinceye kadar direniyorlar. Hem de daha bu yaşta. Demekki irsi bunlardaki. Hayatta aç kalmazlar.
Dört tane de bizim içimizde kendi özel misafirlerimiz vardı. Onlara özel olarak peynirli börek yaptırdık. Onları diğer öğrencilerimizden ayıran özellikleri vejeteryan olmalarıydı.
Yağmur yapacağını bile bile, yağmur altında piknik yapmamız yadırganabilir. İki defa piknik erteledik hava raporlarına göre yağışlı göründüğünden. Maalesef her ikisinde de yağmur yağmadı. Öğrenciler odama geldiler, hani yağmur diye. Meteorolojiye göre bugün yine yağışlı idi. Tekrar erteleyip de yine yağmur yağmazsa çoban hikayesindeki çobanın durumuna düşecektim. Yağsa da yağmasa da gitmeliydik artık. Biz yemek yerden yağdı. Öğrencilerimiz yeterince oynadılar ve ıslanmadılar. Bazı öğretmenlerimizin öğrencilerle beraber oyun oynamaları da görülmeye değerdi. Bir an için pikniğe öğrencileri mi getirdik yoksa öğretmenleri mi diye düşünmedim değil.
Öğrenci, öğretmen, personel ile birlikte güzel bir gün geçirildi. Öğrenciler üzmedi. Mesai arkadaşlarımın göründükleri kadar kötü olmadıklarını tekrar anladım. Hepsi fedakârlardı. Hatta esmerlere verdiği etliekmekleri kendi payından düşülmesini bile teklif eden oldu. Piknik payını verirken üstü kalsın diyen de. Hummalı bir çalışmaydı öğretmenlerinki. Çay işlerimize bakan öğretmenimiz, piknik alışverişini yapan ve nevalemizi ayağımıza kadar getiren memurumuz fena değildi hani. Hepsi fedakârdı, sağ olsunlar. Yardımcımız dolaştı orta yerlerde asayiş için. Unutmuş olmalı ortaokul müdür yardımcılarının nöbet ücreti almayacağını.
Ben ne mi yaptım? Ben para toplama işlerine baktım. Bir de beytül malı esmerlerden korumaya çalıştım. Bir de meteorolojiye meydan okunmaması gerektiğini düşündüm.
Personel bana sabretti anlayacağınız...
Sahi siz ne zaman piknik yapacaksınız, haberim olsun. Ben de esmerlerime haber vereyim. 18.05.2016
Ne var bunda. Oturamasalar mı, gelemezler mi, orası babanın tapulu malı mı diyebilirsiniz? Elbette gelebilirler. Ama benim bu tavrımı yadırgarsanız size bir teklifim var. Bir piknik düzenleyin, aranıza ben o aileyi getireyim, o ailenin bütün piknik masrafını ben çekeyim. Razı mısınız? Haydi razıyız diyeceksiniz, onları nereden bulacaksınız derseniz piknik partnerimiz esmer vatandaşlardandı.
Görevli memur arkadaşımız içeceğimiz ayranları getirirken peşlerinden gelmişlerdi. Verdikçe arttı sayıları. Alıp giden ardından başkasını getirdi. Vermeden de gitmedi. Vermeyi kestik, gitmemek için epey direndiler. Yağmur bir taraftan çiseliyor, bir taraftan da onların burunları akıyor. Yağmur durur gibi oldu onlarınki sanki yağmurdan boşanırcasına idi. Silip temizleme yok zaten. Akan su bulduğu yerden akar ve dağılır ya. Bunlarınki de öyle. Hele şükür gittiler derken bizim diğer kamelyalara yöneldiler. Eşyalar masalarda. Öğrencilerimiz oynamakta biraz ileride. Baktım çekirdek poşetini kaptığı gibi götürdü biri bir masadan. Alınan toplarımıza da tamam dedik.
İçecekleri öğrencilerimize dağıtmadan biraz zayiat verdik ama olsun. Gözüme görünmüyorlar artık derken öğrencilere etliekmek dağıtan öğretmenimiz geldi: Hocam peşimden ayrılmadılar birer tane verdim diye. Tek endişem personel ile birlikte 180 kişiyi bulan grubumuzu aç ve açık bırakmadan doyurmaktı. Biraz ayran takviyesi yaptık.
Bizim esmerlerin anası, babası mangal yakmaya çalışıyor hâlâ. Sayılarını tespit edemediğim çocuklarını zaten biz doyurduk. Aslında yakmalarına bile gerek yok. Kendileri de bize katılsalar olurdu hani. Teşekkür edecekleri yerde öğrencilerin sesinden rahatsız olduklarını söylemezler mi? Ölür müsün öldürür müsün? Sonunda o kamelyadaki öğrencilerimizi bir başka masaya aldık. Görüntü, giyim, kuşamlarından, kopartıncaya kadar yiyecek ve içecek isteklerinden biz de hiç haz almadık ama neyse. Bunların bu tavrı, şehirlerarası otobüs yolculuğunda araçta tek sigara içene: Arkadaş bir sen içiyorsun, bak çocuklar rahatsız oluyor, şu mereti burada içmeseniz olmaz mı" demiş diğer yolcular. İçtiği sigarayı daha da artıran adam: Rahatsız olan aşağı insin" diyor. Rahatsız olan biz olduk ama yerimizi değiştiren yine biz olduk. Böylece esmer vatandaşlar kerevetine ermiş oldu. İlin garibi çocuklar istediğini elde edinceye kadar direniyorlar. Hem de daha bu yaşta. Demekki irsi bunlardaki. Hayatta aç kalmazlar.
Dört tane de bizim içimizde kendi özel misafirlerimiz vardı. Onlara özel olarak peynirli börek yaptırdık. Onları diğer öğrencilerimizden ayıran özellikleri vejeteryan olmalarıydı.
Yağmur yapacağını bile bile, yağmur altında piknik yapmamız yadırganabilir. İki defa piknik erteledik hava raporlarına göre yağışlı göründüğünden. Maalesef her ikisinde de yağmur yağmadı. Öğrenciler odama geldiler, hani yağmur diye. Meteorolojiye göre bugün yine yağışlı idi. Tekrar erteleyip de yine yağmur yağmazsa çoban hikayesindeki çobanın durumuna düşecektim. Yağsa da yağmasa da gitmeliydik artık. Biz yemek yerden yağdı. Öğrencilerimiz yeterince oynadılar ve ıslanmadılar. Bazı öğretmenlerimizin öğrencilerle beraber oyun oynamaları da görülmeye değerdi. Bir an için pikniğe öğrencileri mi getirdik yoksa öğretmenleri mi diye düşünmedim değil.
Öğrenci, öğretmen, personel ile birlikte güzel bir gün geçirildi. Öğrenciler üzmedi. Mesai arkadaşlarımın göründükleri kadar kötü olmadıklarını tekrar anladım. Hepsi fedakârlardı. Hatta esmerlere verdiği etliekmekleri kendi payından düşülmesini bile teklif eden oldu. Piknik payını verirken üstü kalsın diyen de. Hummalı bir çalışmaydı öğretmenlerinki. Çay işlerimize bakan öğretmenimiz, piknik alışverişini yapan ve nevalemizi ayağımıza kadar getiren memurumuz fena değildi hani. Hepsi fedakârdı, sağ olsunlar. Yardımcımız dolaştı orta yerlerde asayiş için. Unutmuş olmalı ortaokul müdür yardımcılarının nöbet ücreti almayacağını.
Ben ne mi yaptım? Ben para toplama işlerine baktım. Bir de beytül malı esmerlerden korumaya çalıştım. Bir de meteorolojiye meydan okunmaması gerektiğini düşündüm.
Personel bana sabretti anlayacağınız...
Sahi siz ne zaman piknik yapacaksınız, haberim olsun. Ben de esmerlerime haber vereyim. 18.05.2016
Bu Millet Size/Bize Rağmen İyi Müslüman Kalmış! *
Hiç kimseden çekmedi Müslümanlar kendi
kendilerinden çektikleri kadar. Sonuç hep mağduriyet, hep kandırılmak, hep
aldatılmak… Bu toprakların kaderi mi acaba kandırılmak?
Referansımız kitaptır, sünnettir.
Yaptıklarımıza ve yapacaklarımıza dayanak olarak ayet ve hadis okuruz.
Kitleleri ardımızdan sürükleriz. Çünkü bu millet dinini yaşasa da
yaşamasa da dine mesafeli olsa da nefsine uysa da ayet ve hadisi duydu mu
gerisi teferruattır deyip söyleyecek sözü olmaz, boynum kıldan ince der.
Ayet ve hadis okuyana, Allah ve peygamberi ağzından düşürmeyene hep
güvenir, itimat eder. Hayır ve hasenatını, zekat ve sadakasını dindar ve
mütedeyyin insanların bulunduğu vakıf, dernek, cemaat gibi hizmet eden ya da
ettiğine inandığı yerlere verir, çocuğunu bunlara teslim eder; malını, mülkünü
bunlara emanet eder, alışverişini bunlarla yapar, bunlarla oturur, bunlarla
kalkar. Hep bir keramet var sanır bizde. Hep iyi şeyler
yapacağımıza inanır bizim. Bir zamanlar yaptıklarıyla dine düşman
olduğunu gördüğümüz bir kısım askeri erkan bile askerde görev dağılımı yaparken
kasanın başına dindar-mütedeyyin insanları koyar. Düşünür ki bunlar çalmaz.
İçkici, ayyaştır belki ama müftünün yanında ayıp ve günah olur diye içki içmez.
(Bir anekdot için lütfen bakınız: http://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2015/12/icki-kimin-yannda-icilir.html?m=1)
Biz ne mi yaptık? Neler yapmadık ki!
Vatandaşın ne kadar güveni varsa yok ettik. Vatandaş, iyi eğitim alsın diye
çocuğunu teslim etti. Biz ya ırzına geçtik, ya da beynini yıkadık. Kar-zarar
ortaklığı diye kurduğumuz çok ortaklı holdinglere tüm kazanımlarını getirip
yatırdı. Biz onları da iç ettik, har vurup harman savurduk. Toplayıp
hissedarları: "Arkadaşlar! Kusura bakmayın, biz battık" bile
diyemedik. Kurduğumuz vakıf ve derneklere bunlar hizmet edecekler diye hep
destek çıktı. Sonunda köşe başlarını tutanların rahatı için kullanıldı genelde.
Biz okul, dershane, üniversite açıyoruz, öğrencilere barınma yeri temin
edeceğiz diyenlere bu millet kesenin ağzını açtı, ne verirsen elinle o gider
seninle misali açılan yurtlara, okullara, dershanelere yardım üstüne
yardım yaptı. Açılan okul ve dershanelerde başarı gösterilip millet teveccüh
gösterince kibir üstüne kibir ortaya çıkmaya başladı, artık devleti yönetmeye
kalkıp bir başka gücün emrine girdiler. Sonunda bu milletin parasıyla olan tüm kazanımları
bir bir yok ettiler. Bir tüh bile demediler. Çünkü giden milletin parasıydı,
ceplerinden çıkmamıştı. Şimdilerde birçoğu yurt dışını mesken edindi. Dışarıda
bey gibi yaşıyorlar. Olan bu milletin parasına ve çocuklarına oldu. Devlet dine
karşı mesafeli, yarın derneğimizi kapatıp mal varlığına el koyarsa kazanımlar elden
gitmesin diye vakıf ve derneğe ait gayrimenkulleri yedi emin diye
bildikleri kişilere kendi tapulu mallarıymış gibi resmi olarak verdiler. Devlet
el koyduğunu geri verdi ama güvenilir diye tapusu üzerinde olanların çoğu,
milletin parasıyla yapılan binaları, alınan gayrimenkulleri gelip geri
vermediler. Kendi öz malları gibi zimmetlerine geçirdiler. Devletin şerrinden
kaçınıp şahısların üzerine tapulanan emval bu şekilde iyi diye bilinen kişilerin
malı oldu gitti. Millet nice sonra yağmurdan kaçarken doluya tutulduğunu anladı
ama iş işten geçmişti bir kere. Hani bizim Türk filmlerinde başroldeki kızı,
erkek oyuncu kötülerin elinden kurtarır. Kız, iyilik meleği olan bu oyuncuya
güvenir, sonunda namusunu ona teslim eder, hem de nikahsız bir şekilde. Teşbihte
hata olmasın, durum aynen bu şekil maalesef.
Vatandaşın güvendiği bütün dağlara
maalesef hep karlar yağdı. Millet nereye tutunmuşsa, nereye güvenmiş ise,
hep birileri onları yaya bıraktı. Yine her yazımda dediğim gibi tüm vakıf,
dernek, dindar, mütedeyyin insanları aynı kefeye koymuyorum. Mutlaka temiz bir
şekilde çalışanlar vardır. Ama bildiğim bir şey var: Biz, bize güvenenlerin
güvenlerine ihanet ettik. Aldattık onları. Yok aslında bizim de diğerlerinden
farkımız. Bizim diğerlerinden tek farkımız Allah ile aldatmaktır. Çünkü bizim
millet saftır. Gördüğü her sakallıyı amcası sanır. İnsanları değerlendirirken
konuşmasıyla değerlendirir; namaz kılışına, oruç tutuşuna bakar. Bizlerle komşuluk,
yolculuk ve ticaret yapmadan inanır ve güvenir.
Başlığım belki garibinize gitmiştir,
bana kızacaksınız biliyorum. Yanlış yapanlar kişiseldir. İslam’a ve
Müslümanların geneline mal edilemez ama biz bize güvenenlerin canını çok
yaktık. Diyorum ki bu millet, gerçekten bize bakarak iyi Müslüman kalmış… 18/05/2016
*03/09/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.
17 Mayıs 2016 Salı
Bu okulda üç yıl (I)
2010
yılında 5 yıllık bir yönetici iken zorunlu yer değişime tabi tutuldum. Ek-2 puanım fazla yüksek değildi. Atamanın
son günü gözüm kapalı tayin istedim. Birkaç gün sonra sonuçlar açıklandı. Yeni yerime okulun web sayfasından bir göz
attım. Şehir merkezine 17 km uzaklıkta, ikili öğretim yapan, ısınması sobalı,
kanalizasyon sistemi olmayan bir okul görünüyordu.
20
Ağustos 2010 günü göreve başladım. Okul birbirine mesafesi 150 metre olan iki
tek katlı binadan oluşuyordu. İki binanın arasında da sıvası bile yapılmamış,
elektriği olmayan kömürlük olarak kullanılan bir bina vardı. Kömürlüğün
arkasındaki briketler kırılmış, önü kilitli arkadan giriş çıkış yapılacak
şekilde mahallenin çocukları ya da
gençleri tarafından kapı açılmış, 24
saat mahalleliye hizmet veriyordu. Camları kırık dökük, bakımsız, küçük bir
lojmanı da vardı.
Okulun
dışı kahverengi içi ise kapı ve pencerelerine varıncaya kadar mor renge
boyanmıştı. Pencereler ahşaptı, dışarıdan gelen yağmur ve rüzgarı içeriye
misafir eden bir özelliğe sahipti, dokunduğun kapı elinde kalıyordu. Müdür
odasına girdim, yardımcıyla beraber ortak kullanılan bir oda. Aynı zamanda
okulun malzeme odası: demir dolaplar, eski bir TV, altında çekmeli bir dolap:
içerisinde çekiç, pense, tornavida, işe yaramayan kapı kolları var idi.
Fotokopi makinası çalışır görünümünde: düğmeleri basmaz, kağıt alan kasasını
içe doğru bastırarak bir elinle dayaman gerekiyor. 8-10 çıktı almak için bir o
kadar daha kağıt heba edilmeliydi. Çünkü kağıt sıkıştırıyordu. Öğretmenler
odasına girdim. Tavanının bir kısmı çatı görünecek şekilde açık, diğer kısmı
ise yukarıdan akıntı olduğu belli olan kontrplak ile kaplı idi.
Okul
sıraları yontulmuş, karalanmış bir şekilde. Öğretmenlerin oturacağı
sandalyelerden sağlamını bulmak için epey bir seçmece yapmak gerekiyor. Sınıf ve tuvaletler en son kullanıldığı
şekliyle kalmış, her yeri örümcek kaplamış. Aradığın ve aramadığın her şey
vardı orada. Bir ben eksiktim o da tamamlandı gelince.
Elimi
yıkayacağım musluğa davrandım okulun suyu yok, hizmetlisi yok, örümcekleri
alacağım süpürgesi yok, küreği yok. Yok oğlu yok yani. Hiçbir şeyi yok muydu
derseniz hakkını yemeyeyim bol pislik, toz, toprak, kömür ve soba isi. Bir de
bakkala borç, kırtasiyeciye borç. Okulun bir kuruş parası yok. Enkazın
enkazıydı bize düşen.
Koridordan
geçerken gözüm wc öğretmen tabelasına ilişti. Tuvalet kime aitti? Bayanlara mı
erkeklere mi? Başka da levha göremedim, çünkü tuvaleti bayan-erkek ortak
kullanıyormuş. Müdürün yardımcı ve öğretmenlerin aynı odayı paylaştığını
duymuştum da tuvaleti ortak kullandıklarına ilk defa şahit oluyordum.
Kömürlüğe
girdim. Benden gayri her şey vardı içeride. Her şey rastgele atılmış:“Arkadaş
bende ve bu okulda düzen ve intizam yok” dercesine. Ek binadaki asma kilit olan
bir odaya girdim, adı arşivmiş: Okulun açıldığı 1964 yılından beri her şey
kap-kacak, çuval, kağıt vb atılmış, her birinin üzerinde yeterince toz toprak.
Yıllarca hiç insan ayağı basmamış sanki. Aya ilk basan gibiydim.
Binanın
iç duvarlarına baktım, her yerde sinek izi vardı. Floresanlarında daha net
görünüyordu. Sinekler iyi iz bırakmış, bakalım ben de iz bırakabilecek miydim?
Görüntü
bu kısaca. Bakalım eğitim ve öğretim açılınca nelerle karşılaşacağım. Bırakıp
gidenler nur içinde yatsın. 17/05/2016
– Devam edecek-
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)