31 Aralık 2024 Salı
Yabancılar Sorunu
Suriyeliler Gider mi?
30 Aralık 2024 Pazartesi
Yükselmenin Hududu
Bir Başarı Hikayesi (4)
Hülasa, sermaye ile başladığı ticaret hayatında büyüdü de büyüdü. Holding sahibi oldu. Çoğu sektörlerde var. Bu noktaya, tırnaklarıyla kazıyarak geldi. Bildim bileli çalışır. Çoğu geceler plan yapmaktan, iş koşturmaktan uyumamıştır. Pandemide yurtlar kapalı olmasına rağmen ayakta kalmayı becermiştir.
İşler nasıl diye sorsam, her defasında şükür der.
Geldiği noktayı, gözü karalığını, başarısını, merdivenleri basamak basamak çıkmasını hep takdir etmişimdir.
Acı tatlı hayatını yaz yaz bitmez. Çünkü bu ömrüne çok şey sığdırdı.
İşte tüm bunlar gözümün önüne sinema şeridi gibi geldi.
Ama o kadar yükün altından alnının akıyla kalkan, anasından doğduğu andan itibaren koşuşturan, gücüne güç katan bu arkadaş, annesinin beklenmedik ölümünü unutamadı. Nasıl unutsun ki. Ana gibi yar olmaz dedikleri bu olsa gerek.
Anasıyla birlikte çıktı bu yola. Her türlü sıkıntıyı birlikte göğüslediler. Duasını hep arkasında hissetti. Tabir yerinde ise çıktığı bu yolda yol arkadaşı idi annesi.
Ama annesi, çok çektin. Artık her şeyi yoluna koydun, gözüm arkada kalmayacak. Benden bu kadar deyip çekip gitti.
Annesinin bu ani ölümüne belli ki hazır değildi. Yanına gidip onu teselli etmek istedim. Sonra da rahatsız etmeyeyim deyip oturup şu metni yazıp kendisine gönderdim:
“Kardeş, kayınvalidem beş yıldır yatalak. Bakım ve her şeyini beş yıldır beş çocuğu günlük sıra ile nöbet tutarak yerine getirir.
Dile kolay beş yıl. Yatan için de zor bakan için de.
Zaman zaman bakımda sıkıntı olsa da güç bela devam ediyor nöbet.
Ölüm temenni edilmez ama kayınvalidemin kurtuluşu ölümdür. Çünkü ayağa kalkacak durumu yok. Mama ile beslenir. Yatağa bağlı olarak odadan dışarı çıkmadığı için geleni gideni tanıyamaz oldu. Hasılı ölü bir ceset gibi.
Çocukları dile getirmese de ölüme sevinilmese de annelerinin ölümüne en fazla çocukları ve kocası sevinecek.
*
Annemin resmi yaşı 85 ama beş altı yaş küçük yazılmış. 90 yaşında var. Aşırı kilo var. Oturduğu yerden tuvalete güç bela gider gelir. Çoğu zaman düşer. Son düşüşünde burnuna beş altı dikiş atıldı.
Hareketsiz olduğu için kabızlık sorunu var. Nefes almada zorlanır, tansiyon, şeker var. Vücudunun her yeri, kemikleri sızlar. Durmadan ağrı kesici iğne yaptırır, krem sürer vücuduna. Günlük bir poşet ilaç kullanır. Sabahtan akşama oturduğu için sıkılıyor. Sıkıldığı için memnun da edemiyoruz.
Üç oğlanın arasında yaşar annem.
Şu anda banyo dışında kendi işini kendi halletse de düşe düşe bir gün annemin de kalkamayacağı beni endişelendiriyor.
Ölümünü temenni etmesem de her fani gibi kayınvalidem de annem de vefat edecek. Ama gönül ister ki yatağa bağlı kalmadan, kimseye yük olmadan, hayattan bezmeden emanetin alınması.
Ben yatağa mahkum olmadan ve kimseye yük olmadan darı bekaya gitmeyi ömrün ve ölümün hayırlı olanı görürüm.
Niyetim sana vaaz vermek değil. Ama toparlanman gerek. Çünkü ölenle ölünmez. Ki annen hayırlı ölümle vefat etti. Daha ayakta iken kimseye yük olmadan gitti. Bir düşün yatağa mahkum olmasını.
Sen, her zaman yanında olan annenin duasını bol bol aldın ki Allah sana yürü ya kulum dedi. Elindeki imkanlar dolayısıyla annen de hiç maddi sıkıntı çekmedi. Evlatlık görevini en iyi şekilde yerine getirdin. Annen senin başarılarını gördükçe seninle hep gurur duymuştur. Nereden nereye demiştir.
Giderken de gözü arkada gitmemiştir. Çünkü oğlu işinde gücünde. Çoluk çocuk sahibi oldu. Sizin mutluluklarınıza şahit oldu.
Şimdi dönse, senin kendi ölümünü atlatamadığını görse annen bu duruma çok üzülür. Onu üzmemek için kendini toparlaman ve işine yoğunlaşman gerek.
Geçen telefonla görüştükten sonra durumun beni üzmüştür. Bu yazdıklarımı yüzüne sohbet arasında söylemek isterdim. Rahatsız etmemek için yazmaya karar verdim. Hangi konuda ihtiyaç duyarsan, elimden geleni yaparım.
Toparlaman, hem anneni hem de beni memnun edecektir.
Bir piknik dönüşü sizin evde kalmıştım. Fatma Teyze mükellef bir kahvaltı sofrası hazırlamış., birlikte kahvaltı yapmıştık. Hiç unutamam. Ellerine sağlık.
Allah, annene rahmet eylesin. Size sabırlar versin.
Baki selam”.
Bir Başarı Hikayesi (3)
Kayseri'den Konya'ya geçiş yaptım. Konya'da okula devam ediyorum. Babasının gelip benden aylık 50 lira alacaksın vebaline rağmen arkadaşımın evine bir daha gitmedim. Aylar sonra arkadaşım beni buldu. Şu kadar aylık paran birikti. Babam bana verdi deyip söz verilen burs toplamını vermişti.
Arkadaşın annesiyle babası ayrıldı. Babası arkadaşıma, "Annen mi, ben mi? Tercihini yap" demiş. Arkadaş da annem diyerek ceketini alıp evden çıkar.
Bir hafta kadar annesiyle birlikte bir arkadaşının evinde misafir olur. Daha fazla kalamaz.
Güç bela bir ev tutar kiralık. Ev tutmakla iş bitmez. Eve eşya lazım. Bir şekilde halledilir. Bir hafta on gün kadar perde yerine camları yer sofrasıyla kapatırlar. Bu kadar zor durumda olduğunu bilmiyordum. Çünkü belli etmezdi. Taziyede fırsat bulup anlatmıştı.
Ev tutmakla iş bitmez. İş de lazım. Birinden bin mark borç alır. Bu paraya bir Anadol satın alır. Bunun arkasını açtırarak pikap yapar. Pazarların girişine, çıkışına birer eleman bulmak suretiyle yumurta satmaya başlar.
Araba eski olduğu için çoğu zaman yolda kalmıştır.
Ticarete bu şekil yumurta satma işiyle atılır. Bu işi de tek kuruş sermayesi olmadan yapar. Çünkü babadan tek kuruş faydalanmadı. Bir ara babamın bana faydası, "Yumurtacı arkadaşlarından toptan veresiye yumurta aldım. Bunları sattıktan sonra borçlarımı ödedim" demişti.
Pazarlarda yumurta satmakla başladığı ticaretini geliştirir. İthalat ve ihracat işine de girer.
Doksanlı yıllar sanırım. Askeriyenin kuru bakliyat ihalesine girer. Her yıl bu ihaleye bir kişi girer, ihale de onda kalırmış. Arkadaşı çekil diye tehdit ederler. Çekilmezsen ihale sende kalsa bile teminatı yaktırırız denir. Arkadaş, buna pabuç bırakmaz. İhalede en uygun teklifi verir ama dendiği gibi ihalesi iptal edilir, teminat olarak yatırdığı 90 bin de (milyon da olabilir. 90'lı yıllar) yanar.
Bir ara yurtdışından ikinci el araba getirip piyasaya sürdü. Tüp beyni getirtti.
Yüksek öğretim kız ve erkek öğrenci sektörüne girdi. Konya, Ankara, Aksaray, İstanbul olmak üzere 30’a yakın yurt işletiyor.
Pandemide temizlik ve sağlık sektörüne de girdi.
Pazar hariç Konya, Aksaray ve Karaman bölge gazetesi çıkarmakta.
Bir ara evin nerede, nerede oturuyorsun diye sordum. Hangisini soruyorsun dedi.
Çoğu yıl aramızda yaptığımız sınıf toplantısına ev sahipliği yapmakta.
Her ramazan ayında Konya eşrafına, çalışanlarına, eş ve dostuna iftar vermekte.
2005 yılında Adana'dan Konya'ya dönüş yaptığımda bir arkadaş, "Kirada oturmaktansa sana bir ev satın alalım" dedi. Ben bir ev buldum. Arkadaş, diğer sınıf arkadaşlarından 1, 2, 3 biner lira borç buldu. Bu arkadaştan da istemiş. 2000 lira vermiş. Bin lirası ev hediyem demiş.
Gazetesinde, kendisinin ısrarıyla 2009'dan beri haftada 3-4 gün yazıyorum. Bir gün aradı, gazeteciler için Bakan bey, TOKİ evleri yapacak. Bir tanesi de senin dedi. 2+1 evim çıktı. Ödemesini yapıp tapusunu aldım. Sayesinde ikinci bir evim oldu.
Yaptığı dokunuşlarını ve desteklerini unutamam. (Devam edecek)
Bir Başarı Hikayesi (2)
4-5 yıllık sıra arkadaşlığının ardından lise bitince yollarımız ayrıldı. O açık öğretim okumayı tercih etti, bana ise Kayseri yolu görünmüştü.
O açık öğretimle birlikte tavuk çiftliği olan babasının işlerini yürüttü. Ben ise Kayseri'de iki yıl okudum. Okurken de zaman zaman Talas'a giderek iş buldukça inşaatlarda çalışırdım. Çalışmaya mecburdum. Çünkü paraya ihtiyacım vardı. Memleketten para gelmezdi. Nasıl göndersinler. Çünkü evde yok ki bana göndersinler. Kredi yurtlardan üç ayda bir 18 bin lira alırdım. O da çok sembolik bir para idi. Bir aylık ihtiyacımı bile karşılamazdı. Bir de Bekir Doğanay sayesinde Türk Anadolu Vakfı burs veridi. Miktarını hatırlamıyorum ama üç aylık krediden daha iyiydi bildiğim kadarıyla.
Kayseri'de iken şimdilerde Kayseri Öğrenci Yurdu olan Talas Erkek Öğrenci Yurdunda kalırdım. ASTAŞ diye bir yemek firması yemek getirirdi yurda. Herkes her akşam değişik yemek yerken ben fiyatı uygun diye her gün ya nohut ya da kuru yerdim. O kadar çok yemişim ki bu iki yemekten bıkıp usanmışım. Evlendikten sonra uzun yıllar kuru ve nohut yahni yemedim.
Bir gün okul dönüşü girişteki cama iliştirilmiş nota baktım. İsmime yer verilmiş, açıklama kısmına da havale yazmışlardı. Yanlışlık olmalı. Kim bana havale gönderecekti. Havaleyi istedim görevliden. Kimden diye baktım. Bu arkadaştandı not. Benim için iyi bir paraydı. Sevinçten gözlerim yaşardı.
87-88 yılında evlerine gidip ziyaret etmiştim. Bu vesileyle babasını da tanıma imkanım oldu. Hatta giderken hediye olarak Rasim Özdenören'in yeni çıkan "Ruhun Malzemeleri" isimli kitabını da hediye olarak götürmüştüm. Rahmetli babası, "Çok teşekkür ederim. Ben bu kitabı okumam. Tam sana göre bu kitap. Aldım kabul ettim. Benim yerime sen oku" deyip kitabı bana geri verdi.
Aslında babası ile ilk tanışmam değildi. İlk defa lisede yurtta kalırken yurda gelmişti bir akşam. Arkadaşı sormaya gelmiş, “evde değil, nerede biliyor musun” diye. Gelmedi yanıma demiştim. “Başka kime gidebilir” diye sordu. Bir arkadaşın evini biliyordum. Onların evine gidip arkadaşı sormuştuk. Yoktu.
Sonrasında neredeydin diye sorduğumda, aklımda kaldığı kadarıyla otelde kaldım demişti. İkinci taziyeye gittiğimde bu konu açılınca, “ne oteli. O zaman otogarda sabahladım demişti. Evi terk edecek kadar artık aralarında ne olduysa. Yine taziyede söz babasından açılınca, pek konuşmadı. Sadece "Babam gaddar biriydi" demekle yetindi.
Üniversitede iken ev ziyaretime tekrar dönersem, babası fazlasıyla ilgi gösterdi bana. Babamın geçimini sordu. Çiftçilik yapıyor, inşaat olursa çalışıyor dedim. Kaç dönüm tarlamız olduğunu sordu. Sanırım 7 dönüm demiştim. Bu iş ve parayla geçinilmez. Okulu nasıl okuduğumu, gurbette nasıl geçindiğimi sordu. Kredi, bir de Anadolu Vakfından burs alıyorum dedim. Miktarlarını sordu. Bunlarla da geçinilmez dedi.
Laf lafı açtı. Yatay geçişe müracaat ettim. İnşallah SÜ'ye geçiş yapacağım dedim. Bana, yanlış anlama. Ben sana burs vermek istiyorum. Yalnız ben çarşıya çıkmam. Havale gönderemem. Madem Konya'ya gelecekmişsin. Bundan sonra her ay gelip benden 50 lira (50 bin de olabilir.) alacaksın dedi. Olmaz dedim ise de vebal verdirdi. Tamam dedim.
Sorgum bitmedi. Mevsim kış. Sen üşümüyor musun? Niye üzerinde pardösün yok dedi. Üşümüyorum. Üzerimdeki yeterli dedim.
Üzerimde de yazlığa benzer, kahverengi renkli, dar ve kısa ceketim olduğunu hatırlıyorum.
Sonra müsaade alıp gideceğimden, arkadaşıma benden habersiz söylemiş. “Çarşıya birlikte gidin. Pardösü ve kaşkol alın” diye. Olurdu, olmazdı, ben istemem dedim ise de arkadaşım beni bir mağazaya götürdü. Hangi mağaza olduğunu bilmiyorum. Bu arada ilk mağazaya girişim. Üzerime uygun güzel bir pardösü beğendi benim için. Boynuma da bir atkı.
Mahcup olsam da dünyalar benim olmuştu. Isınıvermiştim. İlk defa bir atkım ve pardösüm olmuştu. Kış boyunca hiç üzerimden çıkarmadım. Sonradan atkıyı düşürüp kaybetsem de pardösüyü uzun yıllar giydim. (Devam edecek)
Bir Başarı Hikayesi (1)
Annesi vefat eden bir arkadaşın cenazesine katıldım. Birkaç gün sonrasında da taziyeye gittim.
İki üç gün sonra bir arkadaşla birlikte ikinci defa taziyeye gittiğimde, annesinin nasıl öldüğünden bahsetmiş ve ağlamıştı. Onu ilk defa ağlarken görmüştüm.
Annesi, hastane dönüşünde abdest alırken vefat etmiş. Sanırım beyin kanamasından olsa gerek.
Birkaç ay sonra sesini duymak için telefonla aradım.
Sesi iyi gelmiyordu.
Hayırdır, hasta mısın dedim.
Hasta değilim. Ama ben atlatamadım daha dedi.
Bir an için neyi atlatamadığını hatırlayamadım.
Sonra öğrendim ki annesinin vefatını atlatamamış.
İşe gidip gitmediğini sordum.
Gidiyorum ama öğleye kadar durup eve geçiyorum dedi.
Ömrünü işe adamış biri olarak bildiğim bu arkadaşın işine bile ara vermesini öğrenince, durumun ciddi olduğunu anladım. Ne diyeceğimi bilemedim. Annen senin her şeyin idi. Unutulması zor ama ölenle ölünmez. Hayatın cilvesi bu. Bu süreci atlatmak için işine yoğunlaş türünden bir şeyler söyledim.
Birkaç gün sonra yanına uğrayıp yüz yüze görüşeyim, destek olayım diye düşündüm.
Evde otururken arkadaşın bu hâletiruhiyesi beni etkiledi.
Yaşantısı gözümün önüne bir film şeridi gibi geldi:
İlk 1979 yılında orta 1.sınıfta okurken tanımıştım kendisini.
Çok asosyal olduğum yıllardı. Yanıma gelir benimle muhabbet ederdi.
Sonraki yıllar hukukumuz biraz daha ilerledi. Lise boyunca da aynı sırada sıra arkadaşı olduk.
İmkanı yerindeydi. Her zil çaldığında özellikle sabahki derslerin teneffüsünde kantine giderdi. Beni de yanında birlikte götürürdü. Olmaz dedimse de bensiz gitmezdi. Her defasında da çay ve tost alırdı. Sayesinde çokça tostunu yedim. Buram buram tüterdi tost. Yemesi de çok güzeldi. Mahcubiyetten, istemem, ben tokum desem de bayılırdım tosta. Nasıl bir tostsa, doyurmazdı beni. Yedikçe acıktırırdı.
Ben pek kantine gitmezdim. Çünkü cebimde harçlığım pek olmazdı. Ne kadar sevsem de yedikçe bıkmadan usanmadan zevk ve iştahla yesem de benim için tost yemek lüks kaçardı.
Çok nadir yemişimdir. Ama hem yurtta hem de okulda kantinin yakınından geçerken sucuklu tostun kokusu bana kadar gelir. Ah param olsa da bir yesem derdim.
Evlendikten sonra imkanım oldu. Bir tost makinesi aldım. Zaman zaman tost yaparım evde. Ama yediğim hiçbir tost öğrenci iken yediğim ve kokusunu aldığım tostun hazzını vermedi. Demek ki yoklukmuş o lezzeti veren bana. Varlıkmış eski tadı vermeyen bana.
Neyse arkadaşımın kesesine bereket. Sayesinde tost özlemimi giderdim.
Sınavlarda hiç kopya çekmişliğim yok. Ama yardım etmişliğim var. Çoğu meslek derslerinde yardım isterdi. Öğretmenler hep A ve B grubuna ayırırdı. Ben kendiminkini yapmadan onun cevaplarını kağıdımın üzerinde yazar, o da oradan yan gözüyle çekerdi. Bunu da her ziyaretine vardığımda tanıştırdığı insanlara anlatır, sayesinde şu şu dersleri geçerdim der. (Devam edecek)
Ziyaret Kurallarım (!)
29 Aralık 2024 Pazar
Narin Davasının Düşündürdükleri
21 Ağustosta kaybolan 8 yaşındaki Narin, uzun bir arama sonucu 8 Eylülde bir derenin içinde cansız bedeni bulunmuştu.
Türkiye’yi 21 Ağustostan bugüne meşgul eden bu cinayet davası, nihayet 28 Aralık günü ilk mahkemenin verdiği kararla nihayete erdi.
Karara göre anneye, ağabeye ve amcaya ağırlaştırılmış müebbet verilirken, Narin’in cansız bedenini dereye gömen aile dışındaki kişiye ise 4 ay 6 ay ceza verildi.
Türkiye’yi dört aydır uğraştıran ve gündemden hiç düşmeyen bu vahşi cinayet davasının neticelenmesine sevindiğimi söylemeliyim. Her ne kadar bu davanın istinaf ve Yargıtay boyutu olsa da en azından gündemden düşecek.
Gerçek suçlular mı ceza aldı, daha başkaları da var mı, bu ilk karar İstinafta bozulup dava yeniden görülür mü, bekleyip göreceğiz.
Narin’i kendi emelleri uğruna cinayete götüren katillerin; anne, abi ve amca olması gerçekten üzücü. Çünkü annenin çocuğuna, abinin kardeşine, amcanın yeğenine bu cinayeti reva görmesini insanın akıl havsalası almıyor. Aile fertlerinin yaptığı bu kötülüğü düşman yapmaz.
Narin’in ilk kaybolması ve bulunması sürecini takip ettikten sonra yargılama sürecini takip etmedim. Buna ne yüreğim el verdi ne midem götürdü. Mahkemede zanlıların sık sık ifade değiştirmesi yargılamayı yılan hikayesine döndürdü. Çünkü olayın failleri kedinin fare ile oynaması gibi adalet mekanizmasıyla oynadı durdu.
Kararın gerekçesini bilmemekle beraber 8 yaşındaki masum bir çocuğun öldürülme gerekçesinin net bir şekilde ortaya konduğunu düşünmüyorum.
Mahkeme bu sanıklara ceza verirken cinayetin yanında adaleti yanıltma, mahkemeyi oyalama yönünden de bunlara ayrı ceza vermeliydi.
Cesedi dere içine gömüp adaleti yanılan kişiye verilen 4 yıl 6 aylık cezayı az bulduğumu söylemeliyim. Üstelik bu ceza infaz yasasına göre bu ceza, ceza bile sayılmaz. Çünkü bizde bu ceza ve infaz çok garip. Bilmem yarısını yatıyor, yattığı her gün üç gün sayılıyor. Ceza düşük olduğu için belli yılın altındaki cezalar için yatılmıyor bile.
Hoş, ne kadar ceza alsalar da bu cezalar Narin’i geri getirmeyecek. Daha çocukluğunu yaşamadan maalesef aramızdan ayrıldı gitti.
Bir de aile içindeki bu cinayet, çocuklarımızı kime emanet edip edemeyeceğimizi de göstermesi bakımından manidar. Katil; anne, abi ve amca ise ve bunlar bu cinayeti işliyorsa bu çocuklar kime emanet edilecek?
Her yaşı geleni evlendirip çoluk çocuğa kavuşturmayı da masaya yatırmamız gerek. Böyle psikopat türü kişilerin evlendirilmelerinin bile önüne geçilmesi lazım.
Ağabeyi ve amcayı geçtim. Bir anne dokuz ay karnında taşıdığı çocuğuna bunu nasıl yapar? Böyle gaddar ve merhametsiz bir anne olabilir mi? Sonra da hiçbir şey yapmamış gibi nasıl timsah gözyaşları döker?
Hasılı bu cinayet davası erken veya geç bir gün nihayete erecek ama bu gizemli cinayet belleklerden hiç silinmeyecek. Ateş düştüğü yeri yakar diyeceğim ama ateşi evin içine salanlar ailenin fertleri.
Nasıl Anılmak İstersiniz?
Acısıyla tatlısıyla hayat acıdır. Hayatın acılarından biri de ölüm gerçeği.
İyi tanıdığım birinin ölüm haberini aldım bu gece.
Sevip saydığım, değer verdiğim, iyi niyetinden ve samimiyetinden şüphe etmediğim biri idi.
Uzun yıllar aynı okulda öğretmenlik yaptı. Öğrenci yurdunda da belletmenlik. Kaç neslin yetişmesinde pay sahibi.
İsterdim ki birkaç neslin yetişmesinde rol alan bu kişinin şiddet yerine sevgiyi esas almasıydı.
Emekli olduktan sonra hafız olan, aynı zamanda bir cemaatin hatırı sayılır kişilerinden olan bu hocamızın son günleri nasıl geçti bilmiyorum ama güvendiğim birinin, onun hakkında söylediği şu söz uçmaya başladığının işareti idi. Demiş ki “Bizim evimizin bulaşıklarını melekler yıkıyor”. Olur mu böyle şey? Demek ki inandırmış buna kendisini.
Yukarıda dediğim gibi iyi niyetinden şüphe etmediğimiz bu hocamız, elinde sopası eksik olmayan biri idi. Öyle zannediyorum, öğrencisi olup da dayağını yemeyen yoktur. Varsa da bir elin parmaklarını geçmez.
Yurda geç geldin, döverdi.
Abdesti geç aldın, döverdi.
Sabah yataktan geç kalktın, döverdi.
Ezberini yapmadın döverdi.
Yaramazlık yaptın, döverdi.
Okula gitmedin, döverdi.
Dua okumadın, döverdi.
Hiçbir suçun yoksa bile yanından geçerken, sopası baldırlarını öperdi.
Vururken sopa kafana mı gelir, koluna mı, ayağına mı fark etmezdi.
Severken de döverdi, yererken de.
Böyle yaparak içindeki fırtınayı mı dindirirdi bilinmez.
Belki de dayak cennetten çıkma sözünü düstur edinmişti.
Ama iyi niyetli görsem de tüm bu iyi niyetini yok eden bu şiddet yönü, öyle zannediyorum, tek sermayesi idi. Çünkü kendisi dayakla büyüyen, eline imkan geçince dayak uygular. Geçmiş hocalardan talebelerine, talebelerinden de öğrencilerine tevarüs eden bir miras bu.
Bu yaşımda şunu öğrendim ki şiddet gören, gördüğü şiddetten ve şiddet uygulayandan ne kadar nefret etse de şiddet uygular. Açıkçası bir zaaf belirtisidir.
Bu toplumun şiddet yanlısı olmasının temelinde, gördüğümüz ya da üzerimizde uygulanan şiddet yatar.
Uygulanan bu şiddet orada kalmıyor. Hayatı boyunca kişiyle yaşıyor. Çünkü şiddet insanın kişiliğine işliyor. Bu kişilik; boynu büküklük, özgüveni eksikliği, eziklik şeklinde kişiyi gölgesi gibi takip eder. Yani kişiyi kişilikten ediyor.
Yedi sene boyunca sadece bir yarım gün okula gidemediğim için kendisinden iki sopa yemiş olsam da başkasının üzerinde uyguladığı çok dayağına şahit oldum. İki sopasıyla kurtulan ender kişilerdendim. Benimle aynı suçu işleyen arkadaşım ise bir araba dolusu sopasını yemişti de ona kızgınlığından abdestsiz yatsı namazı kılmıştı. Namaz boyunca içinden dua ve süre yerine küfür ettiğini söylemişti. Namaza gidecek çocuk namaz öncesi dövülür müydü? Dövülecekse de herkesin içinde alenen dövülür müydü? Hiç mi 15-16 yaşındaki bir öğrencinin onuru düşünülmezdi. Öyle kafasına, koluna, bacağına her nereye gelirse vurulur muydu? Suçu neydi sonra bu arkadaşın? 20 gün özürsüz devamsızlık hakkı olduğu bir öğrencinin yarım gün devamsızlık yapmasıydı. Sonra anası mıydı, babası mıydı, velisi miydi? Kim ona, eti senin, kemiği benim demişti? Dense de böyle mi yapılmalıydı?
Bir defasında bir lise öğrencisi ile yemekhanede herkesin önünde sanki iki lise öğrencisi gibi birbirlerine vurmuşlardı. Öğrenci altına almıştı. Sebep her ne ise bir hoca kendisini bu duruma düşürmemeliydi.
Ben görmedim ama birinin boynuna vurmuş galiba. Hayatı boyunca boynunu döndürememiş. Sakat kalmış.
Hasılı hocamız vefatıyla çok dua alanlardan. Çünkü seveni çok. İçlerinde dayağını yediği halde ardından hayır dua edenleri var. Ama bir o kadar da okuldan soğuttu, okulu bıraktım, okuldan başka okula onun yüzünden nakil gittim, beni şöyle, böyle dövdü deyip hakkını helal etmeyen de çok.
Keşke bu hocamızın ismi geçince insanların aklına ilk dayağı gelmeseydi. Dayakla anılacağına, sevgi ve merhametin timsali olarak görülseydi. Kendisine bir kırgınlığım ve kızgınlığım olmasa da hocamızın böyle anılmasını çok temenni ederdim. Keşke dinin sevgisini verseydi. Ezber bir şekilde yapılırdı. Kendisi nasıl emekli olduktan sonra azmedip hafız olduysa, zamanında sevgi tohumları ekseydi, belki de öğrenci iken ezber yapmamak için direnen nice öğrencileri kendisi gibi sonradan hafız olurdu.
Sonradan attığı dayaklardan dolayı pişmanlık duymuş mudur, bunu birilerine keşke yapmasaydım demiş midir bilmiyorum. Eğer özeleştiri yapıp pişmanlık duymuşsa tüm bu yaptıklarına karşılık yine de takdiri hak ediyor. Çünkü bazıları yıllar sonra bu itirafı yapıyor. Bazıları ise dövmeseydim, okumazdınız diyerek hala burnundan kıl aldırmıyor.
Anlatmak istediğim eğitimcinin yol yordam bilmesi, usul ve adap bilmesi. Değilse sınıfta işi yok. Okul kapısından içeri girdirilmemeli. İstersen allameicihan olsun.
Bana bugün bilgi mi sevgi mi dense sevgi derim.
Bu dünyadan ayrılırken hakkınızdan bahsedilirken dayakla mı anılmak istersiniz yoksa kubbe de hoş bir seda mı bırakmak istersiniz?
Hasılı, hocamız hatasıyla sevabıyla geldi geçti. Bu vesileyle ona rahmet diliyorum.
28 Aralık 2024 Cumartesi
Bahanecilerin Dünyası
Belediyeler Ayrı Birer Cumhuriyet midir?
Sadaka Rasülullah
Daha önce, hutbelerde okunan hadisten sonra "Sadaka rasülullah. Fîmâ kâl, ev kemâ kâl" (Rasülullah bu sözde doğru söyledi veya bunun gibi söyledi) kısmını ele almış, eğer birden fazla hadis okunmayacaksa "ev kemâ kâl" kısmının söylenmemesi gerektiğini, çünkü bu tür bir ilave, okunan hadise şüphe getireceğine dair bir endişemi dile getirmiştim.
24 Kasım 2018 tarihinde ele aldığım, (https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2018/08/fima-kal-ev-kema-kal.html) bu yazı çok okundu ve çok yorum aldı: Hak veren olduğu gibi niçin söylediğine dair açıklama yapıldı, eleştiren de oldu. Şu var ki yapılan yorumların çoğunu ikna edici bulmadım.
Yazım çok okunup yorum almasına ve hala okunmaya devam etmesine rağmen belki de dil alışkanlığından belki de zamanında öyle ezberlediklerinden ya da bir bildikleri olsa gerek, hatiplerimiz ilk hutbenin bitiminde yine "ev kemâ kâl" demeye devam etti. Her okunuşta da kulağımı tırmalamaya devam etti.
*
25.12.2024 günü cuma için yine mahallemdeki camiye gittim. Kış günleri cuma ve diğer vakit namazları caminin alt katında kılınıyor. Alt kat birden fazla oda görünümüyle, cami dışında başka bir amaç için düzenlenmiş.
İmamın namaz kıldırdığı bölüm dolu olduğu için yan taraftaki odaya geçtim.
İlk sünnetin ardından hutbe okuyanı görmesem de her zamanki hatibin sesinden farklı idi. Ya müezzin olmalı ya mahalle sakinlerinden biri ya da imam izinli olduğu için müftülüğün görevlendirdiği biri olmalı.
Hatip ilk hutbede hamdele, salvele ve şehadete yer verdikten sonra hutbe konusuna uygun ayeti okuyunca, hutbenin tövbe üzerine olacağını anladım. Ardından bir hadis okudu. Hadis de tövbe üzerine idi.
Türkçe metni okumaya başlamadan, okunan hadisten sonra hatibin hadisi nasıl bağlayacağına kulak kabarttım. Nedendir bilinmez bu hassasiyetim.
Hadisin ardından hatip, "Sadaka rasülullah" (Rasülullah doğru söyledi) diyerek hutbenin ilk kısmını bağladı. "ev kemâ kâl" demediği gibi "fîmâ kâl" kısmını bile okumadı ve en doğrusunu yaptı.
Pek görmeye alışık olmadığım bu hutbe iradını daha bir dikkatli dinledim. Dinledikçe, işinin uzmanı, ne yaptığını bilen ve okuduğu Arapça metnin ne anlama geldiğini bilen hatibin hutbesinden ve üslubundan memnun kaldım. Hah şöyle. Benim üzerinde bir zamanlar durduğum bu hassasiyeti, sayısı bir olsa da yerine getiren oldu. Helal olsun dedim. Ne diyeyim, sayıları çoğalsın.
Suriyeliler Giderse Sanayi Çöker mi? (2)
Suriyeliler Giderse Sanayi Çöker mi? (1)
27 Aralık 2024 Cuma
Almanya'da Asgari Geçim
Türkiye’de bazen yurtdışında geçim şöyle, yok böyle şeklinde tartışmalar yapılır. Kimine göre Avrupa’daki daha çok ekonomik sıkıntı çekiyor veya daha iyi şartlarda yaşıyor kimine göre ise Türkiye’de durum daha kötü veya daha iyi. Türkiye ve Avrupa kıyası yapanların çoğu uzaktan gazel okuyanlar.
Aşağıdaki yazıyı yazan hem Almanya’da hem de Türkiye’de bizzat yaşayan biri. Sosyal medyada kıyas yaparak yazdığı yazısını bilgi ve takdirlerinize sunuyorum:
“Almanya'da 44 yıldır yaşayan, Türkiye'de de son 7 yıldır çok bulunan biri olarak iki tarafı da iyi gözlemlediğimi düşünüyorum.
Uzun bir hastalık sürecinin ardından malulen emekli oldum. 630 avro maaş bağladılar. Almanya'da normal emeklilerin çoğu 1000 avro civarında emekli maaşı alır. Biraz daha yüksek alanlar ya uzun süre çalışmış ya da yüksek pirim ödenen bir işte çalışmıştır.
Tıpkı Türkiye'de olduğu gibi Almanya'da da bir emeklinin ek gelir kaynağı olmadan geçinmesi mümkün değildir. Ya yan iş yapacak ya eşi çalışacak ya da belediyeden kira yardımı alacak.
Almanya'da sosyal devlet anlayışı gereği her insanın hayatta kalabilmesi için en az hangi parayı alması gerekiyorsa onu almasını sağlıyor. Devlet asgari yeme içme parası denen bir tutarı tespit ediyor. 2024 güncel olan tutar yalnız yaşayan bir kişi için ((Bürgergeld-Regelsatz) 563 avrodur. Bu para ile elektriğini, telefonunu, içiyorsa sigarasını ve yeme içmesini 1 ay boyunca karşılaması gerekiyor. Kira, su ve kalorifer giderini belediye karşılıyor. Mesela bir kişinin 1000 avro geliri varsa kirası da 600 avro ise müracaat etmesi halinde, belediye 163 avro yardım yapıyor. Yani her şartta 563 avro yeme içme parası kalıyor. Peki bu para ile bir insan gerçekten hayatta kalabilir mi? Harcamasına dikkat ederse geçinir.
Diyanetin Almanya için tespit ettiği fitre günlük 15 Euro. Elektriği, telefonu çıkınca Alman devletinin hesap ettiği hayatta kalma sınırına denk geliyor.
Almanya'da emekli maaşı erkekler için ortalama 1350 avro, kadınlar için 900 avrodur.
Peki Türkiye'de çok dillendirilen, Alman emeklilerinin tatil yapması nasıl oluyor? Onlar ya ortalamanın üzerinde maaş alanlar ya da turizm şirketlerinin sezon sonu yaptıkları indirimli kampanyalardan istifade edenler.
Biliyorsunuz şikayet konularından biri de aynı otelde Almanya'dan gelenlerin Türkiye'dekilere göre çok daha ucuza tatil yapabilmesidir.
Biraz da Almanya'da asgari ücretliden bahsedeyim. Almanya'da aylık değil de saatlik hesap ediliyor. Bu yıl ki asgari saat ücreti brüt 12,41 avro. (2025 için 12,82 avro) Bir kişi 2000 avro civarında brüt maaş alır. Ne kadar net maaş alacağı; evli, bekar ve çocuklu olmasına göre değişiyor. 1500 ila 2000 avro arası tutar. (Rakamları yuvarlak hesapladım.)
Almanya'da kiralara gelirsek, eyaletlere ve şehirlere göre değiştiğini belirteyim. Mesela küçük oğlum, Kiel'de elektrik hariç, sıcak su ve kalorifer dahil 1350 avro kira ödüyor. Yeğenim, Münih’te 1500 avro kira ödüyor.
Nasıl geçindiklerine gelelim. Oğlum kalifiye işçi olarak çalıştığı için 2500 avro net maaş alıyor. Yeğenim ise karı koca çalışıyorlar. Geliri düşük olanlar genelde yan iş yapıyorlar. 2 saatlik temizlik işi veya hafta sonları taksi sürme gibi.
Bizim son evimiz küçük kutu gibi. 40 m² Amerikan mutfaklı 1+1 sosyal ev, 500 avro. Almanya'da evler m² olarak genelde küçüktür. 50 m², 60 m² gibi. Türkiye'de ise tam tersi İnsanlar büyük evlerde oturuyor.
Devlet, TOKİ aracılığıyla 1 oda, 1+1, 2+1 sosyal evler yapıp düşük gelirlilere kiraya vermeli. Bu yolla asgari ücretlileri rahatlatabilir.” (Sami Ercan)
Zamsız Hayat
24 Aralık 2024 Salı
İbretlik Bir Profil
Asgari Ücretliye Reva mı Bu?
22 Aralık 2024 Pazar
Bir Çıktı Pir Çıktı
21 Aralık 2024 Cumartesi
Bir Öğrenci Profili
Daha lise bir olmasına rağmen boyu posu ve yaşıyla akranlarından farklı. Artık ailesi ne ile beslediyse.
Yaşı ve boyuna orantılı olarak akranlarına ağabeylik yapacağı ve olgun davranış sergileyeceği yerde hal ve hareketleri, girişi, çıkışı, oturuşu ve kalkışı, kabadayı yürüyüşüyle dikkat çekiyor.
Her şeyiyle ve buradayım, beni görmezden gelemezsiniz, çaresiz beni çekeceksiniz der bir görüntüsü var.
Görüntüsü, hal ve hareketleri, giyim ve kuşamı ve konuşmasıyla yeraltı dünyasının insanı olmaya namzet. Zaman ne gösterir bilinmez ama gıda sektörü şu haliyle ona çok yabancı.
Ders varmış, derse girmeliyim, gecikir, yok yazılır, devamsızlıktan kalırım diye bir derdini görmedim. Herkes gibi okula gelir ama derse girmez. Herkes derse girerken o okul dışında kapının önünde durur. Sabahtan akşama kaç paket sigara içer bilmem. Bildiğim, ağzından hiç sigaranın düşmediği.
Bir böyle, iki böyle. Niye derse girmiyorsun? Girmeyeceksen, bu soğukta, bu yağışta niye burada duruyorsun? Git evine yat mübarek. Yalnız bu derece devamsızlık yapmaya devam edersen, sınıfta kalırsın. Kendin bilirsin ama bir daha böyle görürsem, aileni arar, durumunu anlatırım dedim. Haklısın hocam dedi.
Bir sonraki dersime geldi. Hocam, sırf sizin hatırınız için geldim dedi. Benim dersten sonra derslere devam etti mi bilmiyorum.
Yalan söyleme konusunda da üstüne yok. Nereden mi biliyorum. Zira test ettim. Şöyle ki:
Bir başka gün bu sınıfın dersine girdim. Selam verip defteri imzalamak için masaya yöneldim. Yanıma gelerek, "Hocam beni yok yazmasanız. Müdürle bir görüşme yapmam lazım dedi. İyi, çabuk git gel dedim.
Derse geçtim. Dersi yarıladım. Bekle ki gelsin bizimki. Bir öğrenci gönderdim. Şu arkadaşınız müdürün yanında mı hala. Git bir bak gel dedim. Öğrenci gidip geldi. Müdürün yanında kimse yok dedi. Ders boyunca gelmedi. Zil çaldı. Müdürün yanına uğradım. Falan sınıftan şu isimli öğrenci yanınıza geldi mi dedim. Hayır dedi.
Belli ki bizim öğrenci müdürle görüşeceğim diye benden izin alarak hem dersten arazi oldu hem de yok yazılmadı. Anlayacağınız beni ayakta uyuttu.
Teneffüsü yapıp aynı sınıfa 2.dersime girdim. Müdür beyle görüşen öğrenci de lütfedip derse gelmişti. Delikanlı, ne yaptın? Müdür beyle görüşebildin mi dedim. "Evet hocam" dedim. Emin misin görüştüğüne dedim. "Tabi hocam" dedi. Peki, gel bir de müdürle beraber görüşelim dedim. Kapıya yöneldim. Kendinden emin bir şekilde "Tamam, görüşelim, haydi" dedi, ardından yürüdü. Bu arada özgüvenine hayran kaldım.
Sınıftan ben önde, o arkada, kapıdan çıkıp koridorda yürümeye başladık. Ardımdan bana yetişti. "Hocam, bir şey söyleyeceğim. Ben müdürle görüşmedim. Size yalan söyledim. Dışarıda gezip dolaştım. Bu ders beni yok yazın. Özür dilerim. Bana istediğinizi yapın ama sınıfın haberi olmasa olmaz mı" dedi. Sana olan kredim bitti ve bu son olsun. Sınıfa da söylemeyeceğim. Gördüğüm kadarıyla onurlu birisin. Yaptığının yanlış olduğunu biliyorsun. Bu da bir aşama. Bana bundan sonra izin gibi bir istekle gelme olur mu dedim. "Tamam hocam" dedi. Bir de bu yaptığını kimseye anlatma. Çünkü başkasına anlatırsan, çölde susayana su veren insanın atını çalıp kaçan kişi misali, nasıl ki çölde susuz kalana kimse su vermezse, bundan sonra hiçbir öğretmen de izin isteyen öğrenciye izin vermez dedim. Yine tamam hocam dedi.
Gördüğüm kadarıyla kötü bir çocuk değil. Hafif ilgi gösterirsen, kendisine değer verildiğini hissederse itiraz etmediği gibi uyum sağlaması yönüyle memnun kaldığını düşünüyorum. Öyle zannediyorum, bu savrulması ve bozulma potansiyelinin gerisinde, aile veya iş yerinde dışlanma psikolojisinin etkili olduğunu düşünüyorum. Bu hâletiruhiyeyi taşıyan çok öğrenci olduğunu da düşünüyorum. Çünkü dışlanan, kendini başka türlü davranarak dikkat çekmeye çalışıyor.
Bu çocuk ve benzerleri yalan da söylese, beni ayakta uyutmaya da çalışsa, bunlara dokunulursa ve ilgilenilirse, bu tür çocukların kendilerini ve hayatlarını kurtaracaklarına dair ümidimi taşıyorum. Dokunulmazsa, neler olabilecekleri düşünmek bile istemiyorum.
Kurum Demirbaşları
İslam Dünyasının Orduları Kimin Emrinde?
20 Aralık 2024 Cuma
Teftişin Böylesi
Köklü bir kurumu denetlemek için bir müfettiş gelir. Müfettişin bir tanesi, yıllarını o kuruma veren, kurumun gediklisi olan, aynı kurumda uzun yıllar çalışması dolayısıyla belki de Türkiye'de bir ilk olan bir memuru; şu evrak, bu evrak, haydi şunu getir, bunu getir, şu niye böyle, bu niye böyle diyerek epey bir uğraştırır. Uğraştırdığı gibi denetimi de bitirecek gibi değil müfettiş.
Yılların tecrübeli memuru bakar ki bu iş bitecek gibi değil.
Müfettişten az müsaade isteyerek odasından çıkar. Çalıştığı başka bir memurun odasına gider. Ona, "Benim teftiş bitecek gibi değil. Sen en iyisi falan ilçenin ilçe başkanı olarak az sonra telefondan beni ara. Kendini tanıt. Hal hatırdan sonra yanıma ziyaret için geleceğini söyle" der. Tamam cevabını aldıktan sonra odasına müfettişin yanına geçer.
Az sonra telefonu çalar. Telefonu kaldırır. Karşıdaki kimse, X ilçesinin ilçe başkanı falan”. İsmini duyar duymaz, "Ooo başkanım, buyur" türünden iltifatın ardından, ilçe başkanı, "Müsait isen ziyaretine geleceğim" der. Memur da "Çok iyi olurdu başkanım. Muhabbet ederdik. Yalnız şu anda teftiş geçiriyorum. Müsait değilim. Başka bir zaman olsa olur mu?" der. "Ne teftişi" der ilçe başkanı. Var mı sıkıntı" deyince," Rutin bir teftiş. Çok teşekkür ederim" diyerek telefonu kapatır.
Tüm bu konuşmaları dinleyen müfettiş, "Misafirin gelseydi, ben de kendisiyle tanışmış olurdum. Ben engel olmazdım" der. Memur ise "Efendim! “Şu anda teftiş var. Ne zaman biteceği belli olmaz. O yüzden kabul etmedim" deyince, müfettiş, "Ne teftişi? Teftiş bitti. Her şey yerli yerinde. Keşke ilçe başkanı gelseydi de benim çocuk polisliğe müracaat etmişti. Onunla tanıştıktan sonra çocuğun bilgisini ona verseydim, çok iyi olacaktı. Madem gelmedi. Siz de o ilçe başkanı ile iyi tanışıyorsunuz. Şu benim çocuğun bilgilerini yazayım da ilçe başkanımıza versen olur mu" der. Bir kağıda çocuğunun bilgilerini yazıp memura verir. O da "Bu iş bizim işimiz. Sizin çocuktan iyisini mi bulacaklar. Hemen iletirim" der.
Bu duruma sevinen müfettiş laptop ve evrakları toparlayarak müsaade alıp kurumu terk eder.
Ötesini bilmiyorum. Kurumun gediklisi memur X ilçenin ilçe başkanını tanıyor muydu? Tanıyor idiyse referans olması için müfettişin çocuğunun bilgilerini ilçe başkanına verdi mi? Verdi ise ilçe başkanı ilgilendi mi? Müfettişin çocuğu polis oldu mu? Bu kısımları bilmiyorum. Bildiğim tek şey teftişin bu şekilde sona erdiği, memurun derin bir oh çektiği.
Söz müfettiş ve teftişten açılmışken kısaca bir soruşturmadan da bahsedeyim.
İki müfettiş, kelli felli bir amirin şikayeti üzerine üzerindeki görevi almak için muhakkik olarak görevlendirilir. Bunlar da aldıkları emir ve talimat gereği şikayete mebni kişinin ipini çekmek için bir inceleme ve soruşturma dosyası hazırlarlar. Dosya tam istenildiği gibi. Görevlerini yapmanın huzuru içinde görev yerlerine giderken bu muhakkik şerin kimin için geldiğini ve niyetlerini çok iyi bilen bir tecrübeli memur bu muhakkiklerden birini kenara çekip "Sayın müfettişim, hakkında dosya hazırladığınız kişinin arkası çok güçlü. O kimse falan kimsenin yeğeni" deyip kenara çekilip müfettişin ne yapacağını izlemeye koyulur.
Müfettiş az kenara çekilip iş ortağı diğer müfettişi arayarak "Hocam, bu kimse falanın yeğeni imiş. Ne yapacağız" diyerek endişesini paylaşır. Öyle ya iş yapacağız derken başlarına iş açılmasın.
Suç ortağı diğer muhakkik de flaşı gönderdiğini söyler.
Bunun da sonrasını bilmiyorum. Ama öyle anlaşılıyor ki soruşturma dosyası kapanıncaya kadar ya bu kişinin dayısı kendilerini yerlerinden ederse diye epey bir endişeye kapılmışlardır. Gerçi sipariş üzere kelle almaya gelenlerin bu şekil endişe etmelerine gerek yoktur. Çünkü kelle avcılarının görevi, verilen emri harfiyen yerine getirmektir. Yine bir kölenin ya da kendisini köle statüsüne koyanların en büyük mutluluğu, efendilerini mutlu edip onların gözüne girmektir. Ötesi evhamdır. Boşa telaştır. Bir de ellerinde adalet terazisi varsa niye endişeye kapılsınlar değil mi? Vicdanları zaten rahat. Daha ne istesinler bu dünyadan değil mi?