31 Mayıs 2019 Cuma

Bu Dervişin Fikri Nedir?

Tilkinin yüz planı olurmuş, bunun 99'u horozu nasıl haklarım üzerineymiş. Şaşırttı mı bu plan beni? Hayır. Tilki bu. Rızkının peşinde. Bunu elde etmek için her türlü hile ve desiseyi devreye sokar. 

Günümüzde bazı insanlar vardır ki tilkiyi aratmaz. Ne iş yaptıkları, hangi koltuğu işgal ettikleri önemli değildir. Birinci öncelikleri ne ise koltuğu ona alet ederler. Bu tiplere dervişin fikri ne ise zikri de o olur denir. Mesela bir okul müdürünü düşünün. Okul müdürünün birincil önceliği ne olabilir? Herhalde okulunu eğitim ve öğretim yönünden olması gereken en iyi noktaya taşımak olmalıdır. Bunun için personeli ile iyi bir iletişim dili geliştirmesi ve öğretmeni, öğrencisi ve velisiyle iyi bir sinerji meydana getirmesidir. Öğretmeninin fotokopi işleri başta olmak üzere her türlü ihtiyacını karşılamak için çaba sarf etmelidir. 

Ama bu müdür kağıt, kırtasiye ve fotokopi işlerini para yok diye öğretmenlerinin üzerine yıkar, bunun yerine kimsenin okumadığı bir okul dergisi çıkarmak için okulun imkanlarını dergi çıkarmaya harcarsa,
Yine bu okul müdürü eğitim ve öğretimden ziyade sportif faaliyetlere özellikle futbola öncelik veriyorsa,
Yine bu okul müdürü devamsızlık yapan, okuldan kaçan, yaramazlık yapan öğrencileri ailesine haber vermiyor, mesaj göndermiyor, onlarla ilgili bir işlem yapmıyor ise...
Sorarım size bu okul müdürünün birinci önceliği eğitim ve öğretim mi yoksa ne? Herhalde vereceğiniz cevap eğitim ve öğretim bu okul müdürünün nezdinde ilk üçe girmez.

Ama böyleleri eğitim ve öğretimin başında. Nasılsa yürüyor takur tukur. Kaç öğrenci iyi bir liseye yerleşmiş, hiç öyle bir derdi olmaz. Bu tip müdürlerin başında onları denetlemekle görevli amirlerin de bu okullar daha önce neredeydi, şimdi nerede diye bir inceleme ve hesap sorma gibi dertleri olmaz. Varsa yoksa şov peşindeler. 

Sonra da bu eğitim ve öğretim niçin böyle der dururuz. Suçlu ararız durmadan. Eğitim ve öğretim birinci önceliği olmayan bu tiplerin elinde okullar iyi ayakta duruyor.

Her Günümüz Bayram Kıvamında Olsun! *


Daha önceki ümmetlere farz kılındığı gibi bizim için de ramazan ayında tutmamız emredilen oruç ibadetini yüzümüzün akıyla bugün bitirmenin mutluluğunu yaşıyoruz. Karşılığında ödül olarak bu dünyada bir bayramı hak ettik. Ödülümüz sadece bir bayramla sınırlı değil elbet. Ahiretteki ödülümüz bakidir. Zira Buhari'de geçen bir hadise göre Allah, "Oruç yalnız benim içindir. Onun ecrini de doğrudan doğruya ben veririm" buyurmaktadır.

Anladığım kadarıyla oruç tutmanın sevabı rakamlarla ifade edilemez. Çünkü oruç ibadeti diğer ibadetlerden farklıdır. En büyük farkı da oruçta gösterişin olmamasıdır. Yani bu ibadetin yalnızca Allah için yapılmasıdır.

Şükür ki tuttuk. Yılın uzun günlerine denk gelen bu ramazan orucu zor olmadı mı? Elbette zor oldu. Oruç tuttuğu için açlık ve susuzluktan ölen oldu mu? Duymadım.

Orucunu eğip bükmeden, mazeret uydurmadan tutanlara ne mutlu! Allah kabul etsin. Karşılığını bol bol versin.

Oruç tutmak isteyip de hastalığından dolayı orucunu tutmayan ve tutamadığı orucun üzüntüsünü duyan kimselerin niyetlerine göre Allah, karşılığını ve oruç tutma sevabı versin.

Orucun önemini bildiği halde nefsine söz dinletemeyip orucunu yiyen fakat oruçlu gibi görünen, yediğini oruç tutanlara saygısından dolayı gizleyenlere Allah bundan sonra tutmayı nasip etsin. Onlara oruç tutmanın hazzını tattırsın.

Orucun önemine inanmadığı için oruç tutmayan ama yeme ve içmesini kimseye göstermeyen kimselere bu hassasiyetlerinden dolayı teşekkür ediyorum.

Orucun önemine inanmadığı gibi bunu alenen yiyip içerek gösteren kişilere gelince Allah bunlara hidayet ve utanma duygusu versin. Bu ibadeti yerine getirmediği için bu kimselere Allah'tan korkmuyorlarsa bile kuldan utanma şuuru versin. İnşallah onları da karşılığı sınırsız olan orucu bir gün tutmayı nasip etsin.

Daha oruç tutma yaşı gelmediği halde oruç tutmak için çaba sarf eden, oruç heyecanını yaşayan küçük çocuklardaki bu oruç samimiyetinin büyüdükleri zaman da artarak devam etmesini diliyorum. Çocuklardaki bu oruç tutma aşkının büyüklerde de olmasını temenni ediyorum.

Bu bayramın birlik ve dirliğimize katkı sağlamasını, ülkemize ve insanımıza huzur getirmesini canı gönülden istiyorum. Allah birbirimize güvenmeyi nasip etsin. Her günümüz bayram kıvamında olsun!

*03/06/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


Gevezeyim Geveze!


2010 yılında yeni görev yerime atandığımı duyan yardımcım; kimdir, necidir, nasıl biridir, ben kiminle çalışacağım, gelecek kişi ile uyumlu çalışabilir miyim diye daha önceki çalıştığım ilçede görev yapan tanıdığı birine beni sormuş. "Ha şu çok konuşan mı" demiş kendisine sorulan kişi benimle ilgili. Yani geveze imişim. Madem söz benden açıldı. Beraber irdeleyelim. Geveze olup olmadığıma birlikte karar verelim.

Bana sorarsanız çok konuşan biriyim ama geveze olduğumu bugüne kadar hiç kabul etmedim. Bu konuda haklı olduğumu, bana yapılan bu ithamın düpedüz bir iftira olduğunu düşünüyorum. En azından böyle olmadığıma kendimi inandırmaya çalışıyorum. Kendimi inandırabildim mi? Halen değil ama ikna konusunda pes etmiş değilim.

*Sessizliği sevmem. Nerede bir sessizlik görsem dalarım.
*Konuşanı sevmem. Varsa yoksa ben konuşacağım. 
*Konuşulan konu hoşuma gitmezse araya girer, gündemi kendim oluştururum. Hiçbir şey yapamasam pişmiş aşa su katar, konuyu sulandırırım.
*Bir konuda yeterli donanıma sahip miyim demem. Her konuda fikrimi söylerim. Konuşacak sözüm bitse bile sözü kimseye vermem. Dediğimi bozuk plak gibi döner döner, bir daha söylerim.
*Konuşurken biri üzülecek mi, kırılacak mı demem, sözümü tartmadan salarım ortaya. Sözlerim bazen cuk diye oturur, tasvip görür; bazen de pot olarak bana döner, pişmanlık duyarım.
*Başka konuşanları yeterince ciddi dinlemem.
*Her lafa, her kişiye cevap veririm.
*Yaptıklarından dolayı insanları eleştirmeye bayılırım.
*Şu konuda susayım demem, her konuda fikrimi söylerim. Kendi fikrimden başka fikirleri kolay kolay benimsemem. Varsa yoksa benim fikrim, en iyi fikirdir. 
*Konuşurken yorulmam. Konuştukça açılırım, yeter ki bir dinleyen olsun. Tek üzüntüm uykuda iken konuşamamak. Her uykumu kayıp saatlerim olarak değerlendiririm. Bundan dolayı uykusuzluk ilacı bulsam gözümü kırpmadan içeceğim. 
*Satranç oynamayı severim. İyi de oynarım. Kolay kolay yenilmem. Yenilirsem bu yenilgiyi belli etmesem de kolay kolay hazmedemem. Bir sessizlik ve bir seviye oyunu olmasına rağmen satranç oynarken bile konuşurum. Geçmişte benimle sürekli satranç oynayan ve yenilmeye doyamayan biri, ben ayrıldıktan sonra arkamdan "Ben aslında bunu yenerim. Bakmayın siz yenildiğime. Ben bunun oyununa değil, çenesine yeniliyorum" dermiş. Ben daha sonra bunu başkasından duyar, gülerdim.
*Geçmişi çok tekrarlar, kıyaslarım. Konuşmamın aralarında bol bol örneklendirme yaparım. Bazen verdiğim örneklerden sözü nereye getireceğimi unutur ama pes etmez, yine konuşmaya devam ederim.
*Konuşmalarımda kinaye, hiciv, telmih, mizah eksik olmaz. Kırar incitirim. Yalnız kalınca kırdım, bir daha yapmayayım desem de kalabalığı görünce yine döktürmeye devam ederim. 

Bu yazımda hep kendimden bahsederek biraz bencil davrandım ama işte ben böyle biriyim. Şimdi sorarım size: Ben geveze biri miyim diye. Cevabınız evet ise size teessüf eder, alınır ve kırılırım. Kırılınca kırar dökerim. Yok fazla konuşmuyorsun derseniz aklın yolu birdir. Ben de aynı kanaatteyim. Şimdi size başka bir soru sorayım: Benim gibi çok konuşan başka biri var mı? Var, olmaz mı diyorsanız benim tek eksiğim mikrofonsuz ve ekransız olmaktır herhalde. 

Allah az konuşanlardan ve konuştuğunu ölçüp tartanlardan eylesin. Söz gümüş ise sükut altındır sözünü prensip edinenlerden ve taş yerinde ağırdır sözü gereği ağır olmayı tercih edenlerden kılsın.

Yokluğa Terk Ettiklerimiz

Geçen yaz birlikte aynı okulda görev yaptığımız eski bir öğretmenim telefonla aradı. Kendisine ismiyle hitap edince "Numaramı silmemişsin" dedi. Niçin sileyim dedim. "Ne bileyim? Silmişsindir diye düşünmüştüm. “Evine yakın bir yerdeyim. Müsaitsen bir çay içelim" dedi. Kalkıp yanına vardım. Birlikte birkaç bardak çay içtik. Ne yapıyorsun, nerelerdesin, ne yiyip ne içersin dedim. “Malum KHK ile ihraç edilenlerdenim. Bir yıl boyunca iş aradım. Bu şehirde iş bulamadım. Eskişehir'de iş buldum. Eşim merkezde bir okulda görev yapıyor, bense günlük 150 km gidiyor, bir o kadar da geliyorum" dedi. Hakkında dava açıldı mı, durumun ne dedim. Mahkeme takipsizlik verdi ama MEB başlatmadı, dedi. Özel okulda aldığın ücret yeterli mi, geçinebiliyor musun dedim. Şükür! Zorlansam da geçiniyorum. Rızkı veren Allah dedi. Biraz daha lafladıktan sonra vedalaşıp ayrıldık.
*
Bugün haftalık sebze ihtiyacımı karşılamak için muhitime yakın bir başka semt pazarına gittim. İftar öncesi hızlı bir şekilde alışverişimi yapmak için sergilere göz atarken "Abi, selamün aleyküm. Nasılsın" diye ismimle seslendi. Başımı kaldırıp baktığımda KHK ile ihraç edilen eski bir okul müdürüydü bana seslenen. Üç yıldır görmemiştim kendisini. Ayaküstü lafladık biraz. Geri dönmedin mi soruma hayır cevabı aldım. Ne iş yapıyorsun dedim. Sanayide çalışıyorum dedi. Ne işi dedim. "İş güvenliği belgem vardı. Onun üzerine bir işte çalışıyorum. Er-rizku ale'llah, rızık Allah'tandır. Derdim haksızlık" dedi. Rızık, eyvallah dedim. Vedalaşıp ayrıldık.
*
İkisinin durumuna da üzüldüm. İlk anlattığım öğretmenle en son üyesi olduğu Eğitim Bir sendikasından istifa edip Aktif Sen sendikasına geçtiğini duyduğum zaman kendisini telefonla arayıp ne işin var o sendikada? Yanlış yapmışsın demiştim. Tabii ne fayda? İkinci anlattığım okul müdürüyle okullarımız yakın olması hasebiyle zaman zaman toplu ulaşım araçlarında karşılaşır, laflardık. O da Aktif Sen üyesiydi. Bazı zamanlarda söz döner dolaşır Paralel yapıya gelirdi. Yapıyı savunurdu. Ben de kendisine savunduğunun yanlış olduğunu söylerdim.

15 Temmuz'dan sonra aynı durumda olan birçok kişi gibi bu ikisi de görevden el çektirildi. Tüm uyarılara rağmen sinsi yapı ile bağlarını koparmamalarından dolayı çok masum sayılmazlar. Elbette bir bedel ödemeleri gerekiyordu. Ama bu bedel görevden atılma ve ekmeğiyle oynamak olmamalıydı. Çünkü ekmeğiyle oynamak ve bunu uzatmak maalesef kişileri terbiye etmez. Hazırında devlete düşman eder ve bunların çocukları da devlete karşı düşman yetişecekler diye düşünüyorum.

Burada yapı ile zamanında bağını koparmayanları savunacak değilim. Güvenliğini emniyete almak için devlet elbette tedbirini alacak ve bunlara karşı bir rezerv koyacaktır. Ama bunun cezası kapı dışarı etmek olmamalıydı. Pekala bu tip kişileri pasif göreve atayarak ekmeğini kesmeden gözetim altında tutabilirdi. Bunlara stratejik öneme sahip ve güvenliği tehlikeye atacak yerlerde görev verilmeyebilirdi. Çünkü görevden alınan bu kişiler içimizde yaşamaya devam ediyorlar. Bunları kamudan atmakla iş bitmiyor. Bizim bu durumumuz evimizin pisliğini kapı önüne atmaya benzer. Kapının önünü temizlemez isek dışarıdaki pislik her halükarda evin içine geri gelecektir.

Hasılı darbenin içinde aktif olarak görev almamış kişilerle ilgili devletin farklı bir adım atmasında fayda var. Bu adım toplumsal barışa katkı sağlayacaktır. Çünkü bu ülkenin buna her zamankinden daha fazla ihtiyacı var.


29 Mayıs 2019 Çarşamba

Dişlerim ve Kürdan


Cebimde kürdan eksik olmaz. Olur ya bir şey yerim de dişlerimin kovuğunda bir kırıntı kalırsa elini cebime atar, dişlerimi karıştırırım.

Ramazan geldi, cebime kürdan koymaz oldum. Koyup da ne yapacağım sonra. Bir şey yiyip içtiğimiz mi var sanki. 

Gündüz nereden aklıma geldiyse elimi gömleğin cebine bir attım. Nereden geldi ya da ne zaman koyduysam cebimde bir kürdan var. Üstelik hiç de kullanılmamış. Küs gibiydi bana. Beni niye kullanmıyorsun, unuttun mu beni der gibiydi. Nasıl, nerede, niçin kullanacaksın sonra? Çünkü ihtiyaç olmadı. Sabahın 3,40'ında ağzımızı bir kapatıyoruz, akşam 20,10'a kadar ne yiyebiliyor ne de içebiliyoruz. Çünkü ramazanın uzun günlerindeyiz. 

Neyse kürdanım, kusura bakma. Şunun şurasında ramazanın bitmesine ne kaldı. Sen en iyisi iştahını birkaç gün sonrasına sakla. Seni kullanırım mutlaka. 

Gerçi böyle diyorum ve ne olur ne olmaz diye cebimde kürdan bulundurmaya devam ediyorum ama çoğu zaman da ihtiyaç olmuyor. Çünkü diş kalmadı. Kalan dişler de birbirine küs gibi ayrık ayrık duruyor. Sanki iğreti ve misafir gibi duruyorlar. Aralarından araba geçirsem geçecek. 

Bugünden geçmişe bakıyorum. Neydi o inci gibi dişlerim. Öyle sıkı saf tutmuşlardı ki aralarından iğne geçmezdi. Geleni parçalar ve öğütürdü. Bana mısın demezdi. Ya şimdi? Bazısı benden bu kadar deyip çekip gitti. Kalanlar da gönüllü değil. Ne sıcağa geliyor ne de soğuğa. Serti istemiyor. İstediği yumuşak olacak. Çok uğraşmadan öğütüp mideye gönderecek. Ne gidip emekli oluyor ne kalıp görevimi layıkıyla yapayım diyor. Sanki devlet memuru gibi. İşini yapmadığı gibi çoğu zaman isyanlara oynuyor, tehditler savuruyor. Bak çeker giderim diyor. Bazen de gerçekten çekip gidiyor. Giderken de sessiz sedasız gitmiyor. Büyük bir vaveylâ koparıyor. Bana da derin bir acı bırakıyor, sanki doğum sancısı verdiği.

Aslında çok şey istemiyorum dişlerimden. Anca beraber kanca beraber diyorum.  Öbür dünyaya beraber gitmek.  Yani vefa istediğim benim. Şunun şurasında ne kaldı gitmeme. Ha ne olur, oyunbozanlık etmese de biraz sabretse… Beni yeni diş taktırma işiyle uğraştırmasa. Haydi taktırdım diyelim. Aslın yerini tutmuyor ki sonradan gelen. İşlevini yerine getirmiyor. Sadece ağzımın içinde kalabalık edecek. 

Hasılı dişlerim! Bil ki yaptığın vefasızlıktır, su koyuvermedir. Alacağın olsun! 


Çocukların Veballeri Boynunuza! ***


Hayatta istediğim şeylerin başında devlet ve millet bütünleşmesi gelir. İsterim ki devlet milletin, millet de devletin hassasiyetlerini dikkate alsın. Bu istediğim, bazı zamanlar dikkate alınsa da çoğu zaman devlet ve devleti bizim adımıza yönetenler maalesef dikkate almıyor. 

Neden mi bahsediyorum. Malumunuz 01 Haziran'da(bugün) LGS adını verdiğimiz sınavlar yapılıyor. 8.sınıfta okuyan çocuklarımız iyi bir lisede eğitim almak için ter dökecekler. 02 Haziran Pazar günü ise 5.6.7.8.9.10.ve 11.sınıfta okuyan çocuklarımız ise bursluluk sınavına girecekler.

Burada sınavdan ziyade sınavın zamanına dikkat çekmek istiyorum. Bir defa sınav yapılmaması gereken bir zaman diliminde bu merkezi sınavları yapıyoruz. Ne var tarihte demeyin. Bildiğiniz gibi sınav yapacağımız bu tarihler ramazan bayramı tatiliyle birleştirildi. Pazarın ertesi ramazan bayramının arifesi… Güya 9 gün tatilden bahsediyoruz. Küçücük dimağlar ve gençliğinin baharındaki çocuklarımız bu tatil havasında sınav olacaklar. Haydi bayram öncesi bu sınava eh diyelim. Mübarekler! Sınav yapılacak bu tarihler oruç günlerimiz. Yüzdük yüzdük kuyruğuna geldik mübarek günlerin. Büyüklerin çoğunu bilmiyorum ama bu küçüklerin çoğu oruçlarını tutuyorlar. Günler öncesinden orucumu tutmasam olur mu acaba endişesini taşımaya başladılar. Bu sınav tarihini belirleyenler için fetva hazır. Hepsi başımıza müftü kesiliyor. Tutmayıversinler efendim diyorlar. Gerekirse Diyanet'ten "Çocuklarımız oruç tutmayıp kaza etsinler" şeklinde görüş de alıyorlar. Kim ne fetva verirse versin bazı çocuklarımız orucunu tutacak, bazısı da "Benim için hayat-memat meselesi deyip orucunu yiyecek. Sınavdan dolayı oruç tutamayanların vebali, bu tarihte sınav koyanların boyunlarına... Konyalı tabiriyle bobalı boynuna!

Kimse orucunu tutmasa bile belki bir çocuk veya genç oruç tutmak isteyebilir diye niçin bir hassasiyet gösterilmez, niçin sınav takvimi belirlenirken oruç ibadeti hesaba katılmaz? Haydi diyelim ki laiklik hassasiyetinin ön planda olduğu 15-20 yıl öncesinde sınav takvimini oruca göre ayarlamak, başbakanlıkta iftar vermek laikliğe aykırı kabul edilir, bir bardak suda fırtına koparılırdı. Ya şimdi? Başımızda dini hassasiyeti olan bir yönetim var. Değişen bir şey var mı? Maalesef değişen bir şey yok. Üstelik şimdi laikliğe aykırı diye ortamı geren de kalmadı. Merak ediyorum haziran ayının ilk haftasında sınav yapmak farz mı, vacip mi, sünnet mi? Bu sınavlar bayram sonrası uygun bir tarihte yapılamaz mıydı? Demek ki böyle bir dertleri yok. Çünkü derdi olan, dert edinen düşünür.

Hassasiyet göstermediklerimiz sadece sınav tarihiyle sınırlı değil. Süper Lig maçlarının saatlerinde de oruç, iftar ve bayram gözetilmiyor. Ben böyle diyorum ama devlet erkânının haklarını yemeyelim. Zira tamamen duyarsız değiller. 2008 yılında Sivasspor'da top koşturan Balili isimli futbolcu, pazar günü oynanacak Sivasspor-Ankaraspor maç gününün dini bayramları olan Kipur gününe denk gelmesi sebebiyle  durumunu kulübüne bildirmiş, kulübünün de federasyona yaptığı müracaat, yetkililer tarafından olumlu karşılanmış ve maç, bir gün öncesine alınmıştı. Balili, bu hassasiyetinden dolayı federasyonumuza teşekkür etmişti. Gördüğünüz gibi bizde de bir hassasiyet var ama yabancı futbolcunun bayramına.  Yabancı bir futbolcunun hassasiyetine duyarlılık gösteren bizim insanımız, nedense aynı hassasiyeti kendi insanının orucuna göstermemektedir.

Siz benim bu meseleyi abarttığımı düşünün. Ben bu meseleyi dert edindim. Haksız mıyım?

Bugün ve yarın sınava girecek ortaokul ve lise öğrencilerimize başarılar diliyorum. İnşallah emeklerinin karşılığını fazlasıyla alırlar.

Bin aydan daha hayırlı olan Kadir gecemiz mübarek olsun!

***01/06/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.





28 Mayıs 2019 Salı

3600 Ek Gösterge Çıksın mı?

Seçimlerden önce hükümetin öğretmenlere, polis, din görevlisi, hemşire ve ebelere vaat ettiği 3600 ek göstergesi çıkar mı, Meclis'ten geçer mi ya da Meclis'e getirilip yasalaşır mı? Söz verilmişse çıkar. Ama bugün ama yarın. 

3600 ek gösterge çıktığı takdirde yukarıda adı geçen dört kesim, özlük hakları yönünden ihya olacak demektir. Çünkü nereden bakarsak yüzde 20 dolaylarında maaşlarında bir artış söz konusu olacaktır. Bu ek gösterge özellikle emeklilik halinde adı geçen çalışanlara bir rahatlama getirecektir. Yasa çıktığı takdirde yasanın kapsamına sadece yeni emekli olanlar değil, daha önce emekli olanlar da girecektir. Hükümetin vaadi bu şekilde.

Öğretmen, polis, din görevlisi, ebe ve hemşirelerin yıllardır müjdesini beklediği bu yasanın çıkması doğru mu? Bu kesimler bana kızacak ama büyük bir ekonomik buhran yaşadığımız bugünlerde böyle bir yasanın çıkması bana hiç reel gelmiyor. Bütçeye ağır bir yük getirecektir. Devletin eskiye oranla daha fazla likidite sıkıntısı çektiği, daha fazla borçlandığı bir ortamda bu yasa, bütçeyi delik deşik edecektir. Bozulan bütçe disiplini iyice bozulacaktır. Çünkü adı geçen memur kesimi, memurların ekseriyetini kapsıyor. Yani koca bir ordu demektir. Tamam, kendilerine vaat edilen dört kesim bu ek göstergeyi fazlasıyla hak ediyor. Emekli olduktan sonra insanca yaşamak haklarıdır. Bu, sadece bu dört kesimin değil, tüm memurların hayalidir aynı zamanda. Bu hayalin gerçek olması gerekir. Ama zamanlama yanlış. Ülke menfaati, ülkenin şartları hepimizin menfaatinin üstündedir. 3600 ek göstergeyle bütçe felç olacaksa bu yasayı ötelemekte fayda görüyorum. Hükümetlerin de neyimiz var, ek kaynak bulabilir miyiz, bütçeye ne kadar yük getirir hesabı yapmadan bu tür vaatleri vermemesi gerekir. Haydi diyelim ki verilen vaat yerine getirilsin. Diğer memurlar hani bize, biz devletin üvey evladı mıyız demeyecekler mi? Bu yasa çıkarsa bu yasa kapsamına girmeyen diğer memurlar bu yasadan faydalanmak için eylem üstüne eylem yapacak, kamuoyu oluşturmaya çalışacaklardır.

En iyisi,
*Hükümet, bütçe imkanlarını göz önünde bulundurarak bu yasayı çıkarmayı ötelemeli ve yetkili bir ağız çıkıp beklenti içine giren kesime kusura bakmayın, sözümde duramayacağım. Bu iş maalesef bütçenin boyunu aşıyor demelidir.
*Kendilerine ek gösterge vaadi verilen kesim "Mesele ülke ise bizim beklentilerimiz teferruattır. Bizim yüzümüzden bütçe ağır darbe almasın. Biz en iyisi bir başka baharı bekleyelim" demelidir.
*Hükümet ve hükümet alternatifi olanlar "Bundan sonra boyumdan büyük vaatlere tövbe! Mesele ülke ise benim vaatlerim teferruattır" demelidir.
*Yetkili ve yetkisiz memur sendikaları ülke düzlüğe çıkıncaya kadar "Nerede bize vaat edilen ek gösterge... İsteriz de isteriz" dememelidir.

Biliyorum bu yazımdan öğretmeni, polisi, hemşiresi ve din görevlisi hoşnut olmayacaktır ve bana kızacaklardır. Ne yapalım? Bana kızmayan bir bu dört kesim kalmıştı. Bir de bunlar kızsın, ne diyeyim?

Bin Ay=83,33 Yıl *


31 Mayıs 2019 Cuma akşamını Cumartesiye bağlayan gece (bugün) Kadir gecesidir. Nedir Kadir gecesi? Bu gecenin ne olduğunu bize Kadir süresinde anlatılmaktadır:

1. Şüphesiz, biz onu (Kur'an'ı) Kadir gecesinde indirdik.
2. Kadir gecesinin ne olduğunu sen ne bileceksin?
3. Kadir gecesi bin aydan daha hayırlıdır.
4. Melekler ve Ruh (Cebrail) o gecede, Rablerinin izniyle her türlü iş için iner de inerler.
5. O gece, tan yerinin ağarmasına kadar bir esenliktir.
Bu süreye göre,
*Kur'an bu gece inmiştir. (İnmeye başlamıştır)
*Kur'an'ın inmeye başladığı gece olması hasebiyle bu gece bin aydan daha hayırlıdır. Bin ay=83,33 yıla tekabül ediyor. Bu süre ortalama bir ömürdür. Bir günü değerlendir, karşılığında 83,33 yılı kap demektir.
*Bu gece tüm melekler ve Cebrail tan yerinin ağarmasına kadar her türlü iş ve esenlik için yeryüzüne inerler.

Ne zamandır bu gece? Biz her ne kadar ramazanın 26. gecesini, 27.gecesine bağlayan geceyi Kadir gecesi olarak değerlendirmeye çalışsak da bu gece belki dündü, belki bugün, belki yarın... Ne zaman olduğunu bilmiyoruz. Çünkü bereket ve esenlik olan bu gece gizlenmiştir. Belki yıl içerisinde, belki ramazanın içerisinde, belki ramazanın son on günü içerisinde. Peygamberimiz "Bu geceyi ramazan içerisinde, son on gününde, bu on günün tekli günlerinde, kuvvetle muhtemel 26'ncıyı 27.geceye bağlayan gecede arayın" buyurur. Yani Kadir gecesi gecelerden bir gece içerisinde gizli. Niçin gizlenmiştir? Nedir bunun hikmeti? Sadece bir günü değil, her günü Kadir bil demektir. Yani iyiliği, güzelliği, hayır ve hasenatı, ibadet ve taatı, Kur'an ile hemhal olmayı tüm yıla yay demektir.

Bu geceyi bu kadar önemli ve değerli kılan, Kur'an'ın bu gece inmeye başlamasıdır. Düşünün ki indiği geceye bir ömür katan Kur'an tarafımızca yansız okunsa, anlaşılsa ve anlaşıldığı gibi yaşansa hayatımıza neler katmaz. Bu yüzdendir ki ramazan Kur'an ayı demektir. Ramazan ve Kur'an'ın bu ayda buluşması sanki bize "Bu Kur'an'ı okumak ve hayatına tatbik etmek için önce oruç tutmak suretiyle nefsini yeme, içme ve şehevi arzulardan uzak tutup terbiye et. Sonra bu Kitab'ı oku" demek istiyor. Burada, bu kadar okuduğumuz bu Kur'an bizi niçin aydınlatmıyor sorusu akla gelebilir. Doğrudur. Öyle zannediyorum okumamızda bir sorun var ki yeterince faydalanamıyoruz. Faydalanmıyoruz ki yaşantımız düzlüğe çıkmıyor.

Kadir gecesi hangi gün ise gizemini korumaya devam edecektir. Burada bizim için önemli olan, değerlendirdiğimiz her gece bizim için Kadir'dir. Bu geceye çıkıp değerlendirebilirsek bu gecede diğer yapacağımız şeylere ilaveten bolca tekrar edeceğimiz, peygamberimizin diliyle "Allâhümme inneke afüvvün. Tühibb'ül afve, fa'fü annî=Allah’ım! Şüphesiz sen affedicisin. Affetmeyi seversin. O halde beni affet" duasını bol bol okumaktır. Bu duayı okurken nasıl ki Allah affedici ve affetmeyi seviyorsa ve biz ondan affetmesini istiyorsak biz de hata yapan insanları affetmeyi denesek, geri kalan ömrümüzü insan kazanmaya adasak nasıl olur?

Her günü Kadir bilip değerlendirenlere ne mutlu! Bereket ve esenlik getirsin inşallah! Gecemiz mübarek olsun! 

*01/06/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.




FETÖ'yle Mücadelede Hali Pürmelalimiz

17-25 Aralık 2013 tarihinde bir yargı darbesiyle hükümeti alaşağı etmek için düğmeye basan FETÖ'nün gerçek yüzünü hem devlet hem de millet gördü. Bu darbe teşebbüsü akim kalan FETÖ, hükümete karşı bir dizi operasyonlara kalkıştı. Her birinde başarılı olamayan FETÖ, son öldürücü yumruğunu 15 Temmuz 2016'da vurmayı denedi. Bunu da beceremeyince  FETÖ, elebaşlarını kaçırarak yurtdışını mesken edindi. Yani arkasına bakmadan kaçıp gittiler.

Bizim için bundan sonra suçluyla mücadele başladı. Kaçan suçluları geri getirmek için yapılan girişimlerin çoğu başarısızlıkla sonuçlandı. Çünkü çoğu devlet, istediğimiz suçluları vermeye yanaşmadı. Peki bu durumda biz ne yapacaktık? Hiçbir şey olmamış gibi bomboş oturacak mıydık? Madem dışarıya kaçanları getirip yargılayamıyoruz. O halde dışarı insafa gelip suçluları bize verinceye kadar içeride kalıp kaçmayanlarla mücadele etmeliydik. Bunların içinde 17-25 itibariyle bu yapıyla ilişiğini kesenleri hariç tutmak lazım. Çünkü bunlar söz dinledi. Yapıyla bağını kopardı. Bu tarihte bağını koparmayalar bize yeter de artar bile.

Geride kimler kaldı? Elimizde kala kala FETÖ'nün ev veya yurtlarında kalmış, FETÖ ile iş tutmuş, FETÖ'ye para vb. lojistik destek sağlamış, isteyerek veya istemeyerek maddi yardımda bulunmuş, dergi ve gazetesine abone olmuş, okullarında okumuş, dershanelerine gitmiş, alt düzeyde sorumluluk almış, bankasına para yatırmış, sendikasına girmiş, bylock adı verilen şifreli haberleşmeyi indirip görüşmeler yapmış, dershane ve okullarında öğretmenlik yapmış vs kişiler kaldı.

O zaman ne yapmalıydık? Dışarı kaçanlara elimiz ulaşamadığına göre elde olanla yetinmeliydik. Aklın yolu bir. Biz de öyle yaptık. Geriye dönük iz sürmeye başladık, suçlu avına çıktık. Kim, suçun neresinde demedik, yakasına yapıştık. Operasyon üzerine operasyon yaptık. Kimini içeri attık, kimini işinden ettik, kimini araştırmak için açığa aldık. O kadar bakir bir alan ki nereye girmişsek oradan bir zanlı bulduk, tuttuğumuzu kopardık. Ucu nere giderse gitsin dedik. İtiraflarla birlikte zanlı/sanık sayısını artırdık. Mağduruz diyenlere hayır mağdur değilsiniz, az bile yapıyoruz dedik. Hızımızı alamadık kamuya alımlarda kimsenin cesaret edemediğini yaptık. Hayatımıza mülakatlar girdi. Kazanıp göreve başlayacakları kimdir, necidir diyerek yıla varan güvenlik soruşturmalarından geçirdik ve halen bu uygulamaya devam ediyoruz.

Burada FETÖ ile irtibatlı olanlar masum iddiasında falan değilim. Hiçbir şey olmamış gibi bir muamele görsünler demek istemiyorum. Topuzun ucunu kaçırdık diye düşünüyorum. Karşımızda kocaman bir suçlu ordusu ihdas ettik. Çoğunu devlete düşman ettik, çoğu hayata ve insanlara küstü. Çünkü suçluyla mücadelede tek suçlu yok orta yerde. Oğlundan-kızından, kardeşinden, gelininden, anne ve babasından dolayı mağduriyet yaşayanların sayısı az değil. Bu kesimin kahir ekseriyeti de dindar ve mütedeyyin insanlardan oluşuyor. Acaba diyorum suçluyla mücadele ederken başka bir yol devreye sokulamaz mıydı? Bilfiil darbeye katılmayanlar için bir takip sistemi kurulamaz mıydı? Bu insanları kazanma yoluna gidilemez miydi? Soruları çoğaltabiliriz ama iş bu noktaya geldikten sonra faydası olacağını sanmıyorum. Kimse kusura bakmasın. Bizim içeride kalan, kaçmamış bu kişilerle mücadelemizi ben bir acizlik olarak görüyorum. Dışarı kaçan elebaşlarına gücümüz yetmiyor, içeridekilerle yetiniyoruz. Bizim bu durumumuzu ben -teşbihte hata olmasın- Türk filmlerindeki kötü rolde oynayan kişilere benzetiyorum. Bilirsiniz, bu tip filmlerde başroldeki iyi oyuncuyu yakalamaya çalışan kötü roldekiler, başrol oyuncusunu yakalayamayınca oyuncunun ailesinin evine giderek aileyi cezalandırma yoluna giderler. Belki aynı şey değil ama nedense bu örnek aklıma geldi.

Hasılı bugünden yarına biteceğe benzemeyen bu suçluyla mücadele hali pürmelalimizi ben yarınlar için sağlıklı görmüyorum. Bu kişilerin çocukları yarının büyükleri olacak. Ülkeye hayır eder mi bunlar ya da ülke bunlardan faydalanabilir mi? Keşke attığımız taş, ürküttüğümüz kurbağaya değse bari…


Devlet Ricali Sakal Koymamı İstiyor *


Habertürk TV'de Milli Savunma Bakanı Sayın Hulusi Akar'ın yeni askerlik yasasıyla ilgili açıklamalarına biraz kulak misafiri oldum. Üzerinde derinlemesine çalışılmış bir yasa. Bu yasa Meclis'ten geçerse çok isabetli bir yasa olur. Bu yasa, askerlik çağı gelmiş fakat nasıl askerlik yapacağı belli olmadığı için önünü göremeyen gençlerimizi ve ebeveynlerini rahatlatacak, aynı zamanda profesyonel askerliğin temellerini oluşturmaya çalışan devletin  de elini rahatlatacaktır. Çünkü her yıl askerlik çağı gelmiş gençlerimizi ihtiyaç fazlası olduğundan dolayı devlet askere alamıyor, bekaya durumundaki insanımızın sayısı her geçen yıl artmaktadır.

Yeni askerlik yasasında hemen hemen her kesim düşünülmüş, herkese hitap ediyor. Bu yasa ile bedellilik, yaşa bağlı kalınmaksızın sürekli hale getiriliyor. Askerlik 6 aya indiriliyor. 6 aydan sonra askerlik yapmak isteyen kişiye asgari ücretten aşağı olmayacak şekilde maaş bağlanmasının yolu açılıyor. İlave askerlik yapanlara profesyonel askerliğe geçişte öncelik ve avantaj sağlanıyor. 

Detayına girmeyeceğim bu yasa, hemen hemen her kesimi memnun edecektir, devleti de güçlendirecektir. Bedelliden gelecek para ile askeriye, bütçeye yük olmadan kendi yağı ile kavrulabilecektir. Siyasiler belli zamanlarda bedelli askerliğe vize vermek için yeni yasa çıkarmak zorunda kalmayacaktır. 

Çıkarılacak bu yasadan taviz vermeden ülke, sürekli faydalanma yoluna gitmelidir. Yasa yürürlüğe girdiği zaman aksayan yönler ortaya çıkarsa Meclis, eksik yönleri  geciktirmeden ek maddelerle yasayı işler hale getirmelidir.

İçeriğini ve Meclis'ten ne şekilde çıkacağını tam bilemediğim bu yasa teklifinde olmasını istediğim hususlara değinmek isterim. 
*Bedelli için belirlenen fiyat aşağıya çekilmemelidir, fiyat yüksek tutulmalıdır. Belirlenen fiyat her yıl enflasyon oranında güncellenmelidir. 
*İhtiyaç fazlası kişilerin askerliğini bedelli yapması teşvik edilmelidir. Ödemede kolaylık sağlanmalıdır. En azından dört taksit imkanı getirilmelidir. Bedelli parasını defaten ve peşin yatırmak isteyenlere yüzde 10 indirim uygulanmalıdır. Bedelliler için düşünülen bir aylık askerlik düşünülmemelidir. Çünkü bu, bütçeye ayrı bir yük getirecektir. Parayı yatıran askerlik yapmış sayılmalıdır.
*6 aydan sonra bir altı ay daha askerlik yapmak isteyen askerlere ilk altı aydan sonra verilecek olan asgari ücret maaşı, ilk altı aydan itibaren verilecek şekilde planlanmalıdır. Çünkü askerlik yapan kişi evli olabilir. Geride bıraktığı eşi bu maaşa ihtiyaç duyabilir. Askerimiz evli olmasa da askerlik yaparken babasının eline bakmak durumunda kalmamalıdır.
*Askerlik yapma seçenekleri arasına şunu da eklemek lazım: Bazı meslek erbabı vardır ki askere gittiği zaman kurum ve kuruluşlar, yerine bir başkasını geçici olarak çalıştırma yoluna gidiyor. Bu geçici çalışanlar her zaman aslın yerini tutmuyor. Üstelik devlet bu kişilere ücret ödemektedir. Böyle yapılacağına bu tip meslek erbabının, görev yerinde askerliğini yapmasının önü açılmalıdır. Askerlik boyunca görev yaptığı yerde geçimini sağlayacak şekilde asgari ücret almalıdır. Maaşının geri kalan kısmı askeriyede kullanılmak üzere bütçeye gelir irat edilmelidir. (Bu yöntem özellikle öğretmenler için düşünülmelidir. Aynı zamanda öğrenci birden fazla öğretmende okuma yoluna gitmemiş olacaktır.)

Not: Sayın Bakan Hulusi Akar, yeni askerlik teklifiyle ilgili modeli açıklarken dünyada uygulanmakta olan askerlik modellerini incelediklerini ve kendi ülkemize uygun bir model haline getirdiklerini söyleyince kendime pay çıkardım doğrusu. Ben demiştim demeyi sevmiyorum ama hoşuma gitti. Çünkü Sayın Akar'ın üzerinde çalıştık, dünya modellerini inceledik ve teklif haline getirdik dediklerinin çoğuna acizane bir yıl öncesinde gazetemizde üç ayrı yazı yazarak (Sakalım yok ki dinlensin) değinmiştim:
http://m.anadoludabugun.com.tr/mobil/yazi/bedelli-askerlik-nicin-sehitlerimize-saygisizlik-olsun-3321

*29/05/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



26 Mayıs 2019 Pazar

Sapıklık Sakın Beynimizde Olmasın!

Bir ara tekfircilik yaygındı bu toplumda. En ufak dini bir söylemde ve bir uygulamada insanlara kafir oldun denirdi. Şimdilerde bu tekfircilik biraz sümen altı edildi. İyi ki edildi. Bunun yerine sapık denmeye başlandı. 

Sapık derken cinsi sapıktan bahsetmiyorum. Dini veya herhangi bir konuda genel kabul görmemiş aykırı bir görüş ortaya konduğu zaman bu görüşün sahibine deniyor. Genelde dini konularda insanlara sapık demek daha yaygın. 

İsterseniz önce sapık ne demekmiş, bu kelimeye TDK'dan bir bakalım: "Tavır ve davranışları doğanın gösterdiği yoldan veya geleneklerden, törelerden ayrılan (kimse), gayritabii, anormal." İkinci anlamı da "delice davranışları olan, meczup" demekmiş.

Bu tanıma göre aykırı fikir veya görüş öne süren bir kimse gelenek ve töreden ayrıldığına göre toplum nazarında, en azından bir kesim nezdinde sapık oluyor. Bu tanımı baz alırsak bu tip kişilere sapık denmesi doğru -gibi- görünüyor. Çünkü tanıma uygun. Fakat bu kişilere farklı görüşlerinden dolayı sapık demeyi ben uygun bulmuyorum. Zira her gelenek ve töre her zaman bir doğruda birleşmez. Nitekim Kur'an, atalarının yolunu takip ettiğini söyleyen kişileri "Ya atalarınız hiçbir şey bilmeyen ve doğru yolda olmayan kişiler idiyseler" diyerek körü körüne bağlılığı eleştirmektedir. Burada Kur'an, bu uyarıyı müşrikler için yapıyor denebilir. Eyvallah öyledir. Ama bizi de bağladığını düşünüyorum. Ki her örf, adet ve geleneklerimiz çoğu zaman bizi doğru yola götürmüyor.

Teknoloji ile birlikte insanın yaşam tarzı ve olaylara bakışı da değişmekte, dün ihtiyaç olmayan bazı şeyler bugün ihtiyaç haline gelebilmektedir. Bu, kaçınılmazdır. Bu değişimin önünde kimse duramadığı gibi örf ve adetler de duramaz. Haliyle bir konuda dünden farklı bir şekilde düşünmek de mümkündür. Her anımız, dünü tekrarlamaktan ibaret olacaksa bu, kendi kendimizi tekrarlamak, geçmişi taklit etmek demek olur ki medeniyete dair yeni bir sözümüz olmaz. Medeniyet iddiamız devam etmez. Bu yüzden teknolojide olduğu gibi dini hayata dair özden sapmadan yeni bir şeyler söylemek gerekiyor. Söylenen yeni şeyler makul olduğu gibi kabulü mümkün de olmayabilir. Bu fikir ve görüşlerin kabul görüp görmediğini kamuoyu belirler. Görüş isabetli değilse taraftar bulamaz, bir müddet sonra unutulur gider. Durum bu iken toplumda kimse yekdiğerine baskı ve şiddet uygulamadan görüşlerini rahatça serdedebilmelidir. Bir fikir, halk arasında veya uzmanları nezdinde tartışılabilmelidir. Bu tür yansız tartışmalardan hakikat güneşi ortaya çıkar. Şayet böyle yapılmaz, görüş sahibi kınanır ve sapık ilan edilirse basiret bağlanması ortaya çıkar, ön yargı hakim olur. Kısır çekişme alır, başını gider. Görüş sahibi savunmada kalır. Ya sürekli savunmada kalır ya da bir müddet sonra saldırıya geçer. Bu durum toplumu böler, sağlıklı bir toplum ortaya çıkarmaz. Toplum da gelişmez. 

Hülasa aykırı görüşe verilecek en güzel cevap reddiyedir. Belden aşağı vurmak, hele sapık ilan etmek değildir. Unutmayalım ki her aykırı görüş sapıklık değildir. Her farklı görüşü sapıklık olarak görmek sağlıklı bir psikoloji değildir. Sırtını geleneğe dayayarak her aykırı görüş sahibini sapık ilan etmek ve bu kişiyi kişilerin önüne atmak olayı kişiselleştirmedir, enaniyet kokar, menfaat kokar. Çapımızı ortaya koyar. Bu, kendi fikrine güvenmeme anlamına gelir. Unutmayalım ki toplumun benimsemediği her görüş sapık olmayabilir. Sakın, herkesi sapık ilan edenin sapıklık kendi beyninde olmasın. 

Salya Sümük Ne İşin Var Alışverişte? ***


Yaz gelip sıcaklar bastırınca gömlek yerine tişört gitmeyi tercih ederim. Benim bu tercihim eşimin de hoşuna gider. Çünkü gömlek ütülemekten kurtulmuş olur. Üste tişört, altta kumaş pantolon, ayağıma da iskarpin giyer, güneşten korunmak için de başıma bir şapka geçiririm. Son zamanlarda sıcaktan ayaklarımı iyice pişirdiği için ayağıma da bir spor ayakkabısı giymeye başladım.

Bu halimle birkaç arkadaşla birlikte bir yerde otururken yanımdaki arkadaş geçmekte olan birinin kıyafetini mesele edindi. Ne var kıyafetinde dedim. "Üstte penye, altında ise kumaş pantolon var. Bir de spor ayakkabı giyinmiş. Kişi tişört giymeyi tercih etmişse altına kumaş pantolon giyemez. Ancak kot veya keten pantolon giyebilir" dedi. Mübarek sanki beni anlatıyordu. Ben de öyle giyiniyorum. Elde olan bu ise ne yapsın? O da benim gibi ne bulduysa giyinmiş dedim. Gülüştük. Ama içimde bir ukde kaldı. Demek ki tişört, kumaş pantolon bir arada gitmiyormuş, sen iyisi mi tişörtün altına bir keten pantolon al dedim kendi kendime. Öğrenmenin yaşı yokmuş. Bu yaşımda daha neler öğreneceğim neler! Nitekim kravatın da çizgili ve kareli gömleğin üzerine takılmayacağını yıllar sonra öğrenmiştim. Ben sanırdım ki çıplak olma da üzerine ne giyinirsen giyin. Maalesef moda dedikleri böyle değilmiş. 

Baktım eski püskü de olsa birkaç tişörtüm var, yıllar sonra da olsa açık renkte ayağımı serin tutan bir spor ayakkabım var. Kot giyemem ama kendime bir keten pantolon alsam iyi olacak dedim. Bir mağazanın yolunu tuttum. Gittim ama kolay kolay kendime ne yakışır bilemem ki. Yanımda bana şunu al diyecek biri lazım. Bazı zamanlar tek başına kıyafet beğenmek zorunda kaldığımda tezgahtarlardan bu bana yakışır mı diye yardım isterim. Yakışır beyefendi dediklerinde yoksa elinizde kalan bu mu der, muhabbeti ilerletirim. Neyse şimdi yanımda kimse yok. Bayram öncesi bu kalabalıkta bana hiçbir tezgahtar da yardımcı olmaz. Ramazan ramazan yanıma kimi alıp mağazaya gidebilirim?

Ben mağazaya doğru bu düşünceler içerisinde giderken gökte aradığımı yerde buldum. Bir dostum, gireceğim mağazadan çıkıyor. Seni Allah gönderdi, gel bana bir keten pantolon beğenelim dedim, içeri girdik. Önümüze çıkan görevliye keten pantolonların yerini sorduk. Önümüze düşüp reyonu gösterdi. 

Bedenime göre birini aldım, ödeme noktasına geçip sıraya girdim. Fiyatı biraz tuzlu ama olsun, artık herkesin giydiği gibi ben de normal giyinecektim. Sıraya geçtim ama geçtiğime pişman oldum. Çünkü önümdeki hanımefendi grip. Hem de öyle böyle değil. Bir hapşırıyor ki yeri göğü inletiyor, sesi arşı alaya kadar çıkıyor. Birkaç dakika içerisinde kaç defa hapşırdığını sayamadım. Bu hasta haliyle bu kadını bu mağazaya getiren ne ola ki dedim. Önündeki sepete baktım. Birkaç parça bir giyim gözüme çarptı. Kadın hasta ama maşallah alavereden de geri kalmamış dedim. Üstelik çok da yetenekli gördüm kendisini. Kolunda çantası, bir elinde durmadan burnunu silmek zorunda kaldığı, şekilden şekle girmiş peçetesi, diğer elinde ise kulağına tuttuğu telefonu var. Durmadan biriyle konuşuyor. Konuşmasına ara vermesine tek engel ara sıra hapşırmasıydı, bir de burnunu silmesi. 

Ne yapayım ya Rabbim? Kadının arkasına yanaşıp sıraya girsem bayram öncesi şifayı kapmamam mümkün değil. Pantolonu bırakıp gitsem olmaz. Çünkü tezgahtar  alacağım diye üzerine işlem yaptı. Hem nice yıllar sonra bir keten pantolonum oldu, vücuduma uyumlu bir şekilde giyineceğim. İşim de acil. Saat 16.00'da randevum var. En iyisi sıramı kaybetmeden biraz uzağında durayım, belki hastalığı bana satmaz dedim. Planım tıkır tıkır işlerken önümdeki boşluğa iki kişi girmez mi? Kasaya yaklaşırken gençler sıra sizde mi yoksa bende mi dedim. Bizde amca dediler gözümün içine baka baka. Naçar onlardan sonra ödememi yapıp hızlı bir şekilde randevu yerime doğru koşar adım gittim.

Şimdi gelelim hastamıza tekrar. İnsan hasta olamaz mı? Hele grip, her birimizin başına zaman zaman gelir. Böylesi durumlarda zorunlu olmadıkça kalabalıkların içine girmemek lazım. Çünkü grip dediğimiz hastalık bulaşıcı bir hastalık. Kadını market alışverişinde görsem, garibimin kimsesi yok galiba. Mecburen gıda alışverişini yapacak derim. Ama bu yaptığı giyim üzerine bir alışveriş. Çok aciliyet arz etmemesi lazım. Pekala kendine geldikten birkaç gün sonra bu alışverişini yapabilirdi. Ki bayrama daha on gün var. (Olayın geçtiği gün 25/05/2019 Cumartesi)

Senin de mesele edindiğin şeye bak Ramazan? Kadının kahyası mısın? İstediği her şart ve ortamda alışverişini yapabilir.  Hastalık ayakta da geçer ama alışveriş kaçmaz. Sonra kime ne, hele bana ne?

Not: Ben bu yazıyı olayın geçtiği günün akşamında yazdım. Grip olmadım. Hele şükür ki kendimi korumuşum. Bu arada yaz boyunca eşim pantolon ütülemekten de kurtulacak.

***28/05/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.




25 Mayıs 2019 Cumartesi

3.44'deki İmsak Vaktini 3.40'a Çekmek


Bugün 2019 Ramazan orucunun 20.günü. Sahuru yaparken insan vaktine baktım. Çünkü gün be gün iftarla arasını açan, geceye doludizgin giden bir imsakımız var. İmsak 3.44'ü gösteriyor. Hangi caminin hangi imamı bilmem, 3.40'da imsak vaktini başlatan sabah ezanını okumaya başladı. 

İçinizden imam temkinli hareket ediyor, ihtiyatı elden bırakmıyor, en iyisini yapmış diyebilirsiniz. Ben sizinle aynı kanaatte değilim. Sayın imam bıraksın ihtiyat payını, tam saatinde ezanını okusun. Zaten belirlediği imsak vaktiyle Diyanet’in ihtiyatın ihtiyatını uyguladığını düşünüyorum. Üzerine bir de imamımız ne olur ne olmaz deyip kendince bir temkin vakti belirlerse bu yaptığı düpedüz bir işgüzarlıktır. Vatandaş, Diyanet'in imsak vakti ile Sayın Bayındır'ın belirlediği imsak vakti arasında ikilem yaşarken araya bir de böyle imamlarımızın belirlediği imsak ekleniveriyor. İmamımız belki iyi niyetli ama bu yaptığı, askeriyedeki içtima saatine hazırlık için birbirinden emir alan komutanların her biri bir saat belirleyerek eratı erkenden içtimaa çıkarmasına benziyor. 

Bana "Amma da uzattın. Mesele edindiğin dört dakikadır. Ha ağzını dört dakika önce kapatıver. Dört dakikanın lafı mı olur" diyebilirsiniz. Ben de derim ki madem dört dakikanın lafı olmaz. O zaman imam aynı saatinde okusun ezanını. Burada mevzubahis olan dakikliktir, inisiyatif alıp imsakı erkene çekmek değildir marifet. Madem bir iş yapacak, dakiklikte göstersin maharetini. Erken okumak gibi bir vazifesi yoktur. Kimse ona erken okudun diye madalya vermez. Acaba saatimizde bir yanlışlık mı var diye vatandaşın iki ayağını bir pabuca sokmaya hakkı yok.

Bir diğer husus, haydi diyelim ki imam tedbiri elden bırakmadı, inisiyatif aldı, bizi düşünerek ezanı erken okudu diyelim. Ezanı duyan biri sabah namazı vakti girdi nasılsa deyip kalkıp namazını kılarsa ne olacak? Adam vakit girmeden namazını ifa etmiş olacak. Bu durumda bu kişinin namazı olmazsa burada sorumluluk kimin? İmam tüm vebal bana ait diyecek mi? Sonra dese bir başkasının vebalini üstlenmiş olur mu?

Bence kimse böyle durumlarda bir başkası adına iyilik yapmasın. Bunu Allah rızası için yapıyorsa Allah rızası için böyle bir iş yapmasın. 


Tahir Büyükkörükçü AİHL ***


Din Öğretimi Genel Müdürlüğü tarafından Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi öğretmenlerine yönelik olarak birkaç yıldır her ilçede aylık rutin toplantılar yapılmakta. Derslerinden alınarak yapılan bu toplantılar DİKAB öğretmenleri tarafından genelde angarya olarak görülür. Acizane bu toplantıların bir faydaya haiz olmadığına inananlardanım. İlçe Milli Eğitimlerin planlamasıyla onaya bağlanıp yürürlüğe konan bu toplantılar, öyle zannediyorum milli eğitim yetkilileri tarafından da angarya olarak görülmüş olmalı ki toplantılara öğretmen ve toplantının yapıldığı okul yetkilisi dışında ilçe milli eğitimlerden pek, hatta hiç katılım olmaz. En azından Din Öğretiminden sorumlu şube müdürü bu tür toplantılara katılarak ortamı gözlemleyebilir ve yönlendirebilirdi. Demek ki onlar da yasak savma babından bu toplantıları düzenliyorlar. İstedikleri imza sirküsü. O da imzalar atıldıktan sonra ev sahibi okul tarafından masalarının üzerine konuyor.

2019-2020 öğretim yılının son toplantısına Tahir Büyükkörükçü Anadolu İmam Hatip Lisesi ev sahipliği yaptı. Yol ve yön özürlü olunca okul aramaktan toplantıya 10 dakika kadar geç intikal ettim. Konumuz "Ülke/İl/İlçe içerisinde din öğretiminde özgün çalışmaları, örnek uygulamaları ve başarıları ile öne çıkan okulların bir plan dâhilinde DİKAB öğretmenleri tarafından ziyaret edilerek özgün çalışmaların yerinde incelenmesi ve bu bağlamda tecrübe ve bilgi paylaşımında bulunulması" idi. Kürsüde okul müdürü var idi. Özgün ve örnek çalışma olarak okulunun yaptığı çalışmaların bir kısmına değindi. İsteksiz olarak gittiğim bu toplantıda okul müdürü, zaman zaman da müdür yardımcısının araya girmesiyle anlattıklarını bir zevk ve bir heyecan içinde dinledim. Ama örnek çalışmalarının hepsini dinleme imkanım olmadı. Niçin derseniz? Her şeye karşı olan yeniçeri artıklarının günümüzdeki temsilcileri pişmiş aşa su katarak konuşmanın bir insicam içerisinde yürümesini engelledi maalesef. 

Burada yeri gelmişken okul müdürünün irticalen anlattıklarından aklımda kalanlara değinmek isterim. Tahir Büyükkörükçü İHL, Türkiye'de eğitim ve öğretim yapan 14 okuldan biri. Hazırlık artı dört yıllık bir lise eğitimi veriyor. Öğrenciler, hazırlık sınıfında pratik Arapça eğitimi alıyor. Belli bir seviyeye gelmiş öğrenciler hem dillerini geliştirsin hem de şahsiyet eğitimi alsınlar diye Somali'ye gönderiliyor. Öğrencilerin eğitimi tamamen bir dil öğrenmekten ibaret değil. Aynı zamanda öğrenciler Fen Bilimleri veya Sosyal Bilimler yönünden de eğitim alıyorlar. Beş yıl içerisinde öğrenciler, hem dini hem de dünyevi(müspet) ilimleri mezcediyorlar. Derslerin dışında hafızlık yapmak isteyen, hadis ezberlemek isteyen öğrencilere idare ve öğretmenleri kol kanat geriyor. Okul müdürü, Riyazüs  Salihin kitabındaki hadisleri ezberleyen dokuz öğrenciden bahsetti. Kur'an ezberini vermek isteyen öğrencinin öğretmenine telefon etmesiyle öğretmeninin öğrencisinin ayağına gittiğine değindi. 

Gördüğüm kadarıyla okul; müdürü, müdür yardımcısı, öğretmenleriyle birlikte iyi bir sinerji oluşturmuş, ekip var güçleriyle kendilerini bu okula ve öğrencilerine hasretmiş. Anlatılanların özünde fedakarlık gördüm. Ekip olarak almadan vermeyi öğrenmişler.

Toplantının bitiminde birkaç arkadaşla birlikte koridorları arşınladık. Okulda ders olmasına rağmen çıt yok. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Sınıflarda ders işleniyor. Kimi hocasına bir köşede Kur'an ezberini veriyor. Cemaatle kılınan öğle namazına yetişemeyen öğrenciler koridorun uygun bir yerinde namazlarını eda ediyorlar.

Adımlayarak okulun çıkışına geldik. Okul müdürü oradaydı. Gidenleri uğurluyordu. Daha sonradan öğrendiğime göre okul müdürü girişte de öğretmenlerin her birine hoş geldiniz diyerek ilgi ve alakasını esirgememiş. Güzel bir esintinin bize serinlik verdiği kapı önünde 8-10 kadar arkadaşla beraber biraz lafladık. Bu arada aylardır görmediğim okul müdürünün saç ve sakalına aklar düştüğünü gördüm. Samimiyeti tamamen yüzüne vurmuş. Bize okulunu anlatmaya devam etti. Meram Belediyesi tarafından yapılan kapalı spor salonunu gösterdi. Okulun içinde hakiki çim ile yapılmış çim sahayı gösterdi. Bakımını Beden Eğitimi öğretmeninin yaptığını söyledi. Tamamen erkek öğrencilerden oluşan okulun öğrencileri için yapılmış, fakat resmi onayı alınmamış pansiyon binasını gösterdi. Hem okula hem de pansiyon binasına şöyle alıcı bir gözle baktım. Beş yıldızlı bir oteli andırıyordu. Yazın pansiyonda üniversiteye hazırlık kursu açacağını söyledi okul müdürü. Geçen yıl bir başka vakıf yurdunda öğrencilere yönelik kurs açtığını da ilave etti.  

Söz geldi öğrencilerin kılık kıyafetine. Okul müdürü, okulunda serbest kıyafetin uygulandığını, öğrencilerin kılık kıyafetlerine karışmadıklarını, öğrencilerine "Pijama dışında her çeşit elbise ile gelebileceklerini, elbisenin yırtık olmaması şartını koyduğunu, şu ana kadar giyim ve kuşamla ilgili bir sorun yaşamadıklarını" söyledi. Müdürü dinlerken üst katlarda gördüğüm öğrencilerin kılık kıyafetlerini gözümün önüne getirdim. Gözüme anormal bir giyim çarpmadı.

Vedalaşıp giderken bu kısa zaman diliminde gördüğüm ve işittiklerimden dolayı okuldan memnun ayrıldım. İlgi ve alakasından, özellikle serbest kıyafet uygulamasından dolayı okul müdürünü tebrik ettim. Çünkü öğrenciler bu sıralarda, bu yaşta farklı giyinerek normal giyinmeyi öğrenmeliler. Ben buna denetimli serbestlik diyorum. Bu şekil giyimin aynı zamanda öğrenciye bir kişilik kazandıracağını  da düşünüyorum. 

İsteksiz geldiğim bu okuldan gördüklerimden ve öğrendiklerinden dolayı mutlu ayrıldım. Allah içtenlikle çalışan bu eğitim ordusuna yardım etsin, emeklerini yağlı etsin. Yetiştirdikleri öğrenciler kendileri için birer sadakayı cariye olsun.

Sözün özü, okul şehrin gürültüsünden uzak mükemmel bir yerde. Okulun etrafında öğrencinin takılabileceği bir bakkal bile gözüme ilişmedi. Meram'ın yeşil ve temiz havası okulun üzerinde kendisini gösteriyor. Buraya gelen öğrenci okumak isterse okur, almak isterse alır. Ahlaki olarak da bu okuldan ve çevreden güzel örnekler edinir. Okulun etrafına tam bakmadım, var mı yok mu bilmiyorum ama buraya güzel bir cami gider. Öğrenciler başka camilere dağılarak hutbe irat etmeye başlamışlar. Neden burada halka açık bir tatbikat camisi olmasın.

***02/07/2019 günü Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

24 Mayıs 2019 Cuma

Gerekçeli Karar Niçin Bir Kitap Olmasın? *


İstanbul seçimlerinin iptali ve yenilenmesiyle ilgili yayımlanan gerekçeli karar tamı tamına 250 sayfa. Ortaya konan gerekçeli karar orta büyüklükte bir kitap demektir. Bu kitabın oluşmasında yedi asıl ve dört yedek üyenin imzası var.

Gerekçeli karar hazırlanmadan önce ve yayımlandıktan sonra çok ses getirdi. Kararı kimi övdü, kimi yerdi. Övenler iptal kararını veren yedi üyenin gerekçelerini, karara karşı çıkanlar ise karşı oy veren dört üyenin gerekçelerini okudu. 

Ben YSK üyelerinin yerinde olsam övgü ve yergi dolu bu gerekçeyi ranta çevirirdim.  Çünkü bu gerekçeli karar üzerinden yapılan tartışmalar bugünden yarına biteceğe benzemiyor. Kim karar üzerinde konuşmak isterse bu gerekçeyi açıp okuyacak. Çıkar ağzındaki baklayı derseniz, ben olsam bu gerekçeyi kitap haline getirir, üzerine de yazarı olarak on bir üyenin ismini yazardım. Bir yayınevi ile anlaşır, kitabın basım ve dağıtımını yaptırırdım.  Kim alır bu kitabı derseniz? Kimler almaz ki! Bütün hukukçu ve hukukçu adayları alır. Her hukukçunun zaman zaman başvuracağı başucu bir kitap olur. Yok satar anlayacağınız. Paraya para demezler. Bunun için tek yapacakları sanal medya ve dijital ortamda yayımlanan gerekçeyi kaldırtmak olmalıdır. Bu karara bakmak isteyen tam metni internet ortamında bulamayınca mecburen bu kitabı satın alacaktır.  Hele bir de vurgulu bir şekilde kitabın reklamı yapılırsa gelsin paralar. Burada dikkat etmeleri gereken bir diğer husus daha var. Kitabın korsan baskısı piyasaya sürülebilir. Kitabın yazarları alacakları tedbirlerle bunu da çözebilirler. Çıkaracakları kitabın üzerine "Her hakkı mahfuzdur. Kısmen ya da tamamen alıntı yapılamaz" yazdırırlar, olur biter.

Kitaptan elde ettikleri para kendilerini çok mutlu edecektir. Emekli oldukları zaman ayrı veya aynı ekip olarak başka kitaplar da hazırlayabilirler. Böylece tecrübelerinden tüm hukukçular faydalanır, kendilerine bir meşgale bulurlar, bol bol para kazanırlar. Üstelik meşhur da olurlar. Sık sık bir bilen olarak TV ekranlarına misafir edilirler. Ekranda isimlerinin altına "hukukçu-yazar" yazılır. Gazetelerinde yazı yazmaları için gazete sahipleri tarafından kendilerine köşeler tahsis edilir. 

Gördünüz değil mi? Bir gerekçe nelere kadirmiş. Başlarına talih kuşu konmuş da haberleri yok. Bence zaman geçmiş değil, gerekçe hala sıcaklığını koruyor ve gündem oluşturmaya devam ediyor. Yeter ki fırsatı ganimete çevirmeyi bilsinler.

*27/05/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


AK Parti ve SP ***


Yaşadığımız hayat içinde öyle gariplikler barındırıyor. Belki de bundandır çoğu zaman birçok şeyi garipsiyoruz. Garip karşıladıklarımız çoğu vakit beklediğimiz veya umduğumuz gibi gitmeyince oluyor. Mesela düşünce olarak birbirinin aynısı veya birbirine yakın kişi veya grupların birbirleriyle daha kolay anlaşması umulur. Daha doğrusu beklenir. Çünkü diğerlerine göre ortak noktaları daha fazladır. Ama bu işler beklendiği gibi olmuyor. Nitekim iki kere ikinin çoğu zaman dört etmediği gibi…

Biraz açık yazıp işi siyasete getirelim. Mesela AK Parti ile Saadet Partisi aynı seçmen kitlesine hitap eden, ekseriyetle aynı kitleden oy alan iki siyasi partidir. Fikir ve düşünce bakımından aşağı yukarı aynı düşünce yapısına sahipler. Hemen hemen duyarlılıkları aynıdır. Bu iki parti bir parti çatısı altında güçlerini birleştirecekleri yerde farklı siyasi partilerle yollarına devam ediyorlar. Diyelim ki şartlar bunu gerektirdi, yolları ayrıldı. Farklı partilerde iken birçok konuda birbirleriyle dirsek temasına girmeleri, örtülü veya açık destek vermeleri makul olan iken veya kamuoyunda böyle bir beklenti var iken birbirlerine çelme takmaya çalışıyorlar. Zıt düşüncenin göstermediği karşıtlığı birbirlerine gösteriyorlar. Zaman zaman nezaketi de elden bırakıyorlar. İşi farklı zihniyetlerle iş tutmaya kadar götürüyorlar.

Kerhen bile bir araya gelemeyen bu iki partinin oy bakımından büyüğü "Ben büyüğüm, dükkanı kapat gel" havasında. Küçüğü ise "Bırak gelmeyi, senin rakiplerinde iş tutarım, yine gelmem" görüntüsü veriyor. Görüntüleri düşman kardeşler görüntüsü. Hani adama sormuşlar "Düşmanın var mı" diye. Adam yok demiş. "Kardeşin de mi yok" demişler ya işte bu iki parti kardeş. Ama düşman kardeşler. Dostu üzen, düşmanı güldüren kardeşlik bunlarınki. 

Bu iki partinin birbirine husumetine ve amansız mücadelesine örnek vermek için çok gerilere gitmeye gerek yok. Malumunuz İstanbul seçimleri yenilenecek. Başkanlık yarışı AK Parti ile CHP adayları arasında geçecek. 31 Mart'taki seçimlerde fazla bir varlık gösteremeyen bazı partiler CHP adayı lehine adaylıktan çekilirken Saadet Partisi, seçimi kazanma ihtimali olmamasına rağmen adayını AK Parti adayı lehine çekme yoluna gitmiyor. Kendileri kabul etmese de SP'nin bu yaptığı CHP adayına örtülü bir destektir. Kamuoyu kerhen bile olsa adayını çekmeyi bekliyor. Saadet bunu yapmazken AK Parti de burnundan kıl aldırmıyor ve zeytin dalı uzatma yoluna gitmiyor. Bir oyun bile önemli olduğu bu seçimde Kürt oyları kadar Saadet oyları da belirleyici olacaktır. Kendileri bilir ama SP, böyle yapmakla topuğuna sıkıyor ve gittikçe marjinalleşecek. 

Hasılı ben SP'nin yerinde olsam yenilenecek İstanbul seçimlerinde adayımı geri çeker, AK Parti'ye destek açıklaması yapardım. Destek açıklaması yapmasa bile en azından seçime girmeyerek seçmenimi serbest bırakırdım. Bu tavır iki kardeş parti arasındaki buzları eritecektir. Bu jest birbirlerine yaklaştıracaktır. Aksi, bir daha bir araya gelemeyecek şekilde yaraları derinleşecektir.

***13/06/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.


23 Mayıs 2019 Perşembe

YSK'nın Gerekçeli Kararı Üzerine *


İstanbul seçimlerinin iptal ve yeniden yenilenmesiyle ilgili verilen kısa karar gerekçesinin ardından dört gözle beklenen gerekçeli karar nihayet yayımlandı. Tamı tamına 250 sayfa. Oku oku, bitmez. Hepsini okuyayım, neler var gerekçede diyen bir meraklı, hiç ara vermeden dakikada bir sayfa okusa dört saatten fazla bir zamanını ayırması gerekiyor. 

Kararın gerekçesi YSK tarafından açıklanır açıklanmaz kararın gerekçesini savunanlar ve bu karara ve gerekçesine karşı çıkanlar yayımlanan karar gerekçesini doğru dürüst okumadan gerekçe üzerine konuşmaya başladılar. Günlerdir beklenen ayrıntılı gerekçe tartışmayı bitirdi mi? Maalesef bitirmedi. İptal kararını savunanlar gerekçeye dört elle sarılan açıklamalar yapıyor. Kararı eleştirenler ise "Çalınan minareye kılıf hazırlanmış" diyor. Yani 6 Mayıs tarihinde taraflardan kim neredeyse aynı yerinde duruyor. Kimse ikna olmuş görünmüyor.

Burada niyetim gerekçeli kararı savunmak veya eleştirmek değil. Karar ikna edici olsa da olmasa da, kararı ve gerekçesini beğensek de beğenmesek de orta yerde seçimin yenilenmesiyle ilgili uymanız gereken bir mahkeme kararı var. Bu kararı savunmanın veya yermenin kimseye, taraflara ve ülkeye bir faydası yoktur. Bu mantaliteyle buradan kimseye bir ekmek çıkmaz. Çünkü kimse kimseyi ikna edemez. Maksat bağcıyı dövmek ise bunu taraflar çok güzel beceriyor. Bence bağcıyı fazlasıyla dövdük. Çok zaman kaybettik. Bu aşamadan sonra tarafların üzüm yemeyi düşünmesi ve bunun üzerine kafa yorması gerekiyor. Ağlamanın, sızlanmanın zamanı değil. İstanbul seçimleri yenilenecek. Şunun şurasında kısa bir zaman kaldı. İstanbul'u almak isteyen varsa -ki herkes çok istiyor- araziye çıkıp propagandasını yapmalı.  Adam adama markaj uygulamalı. Seçmenin gönlüne dokunmalı. Aslında bana göre yeniden araziye çıkmaya gerek bile yok. Çünkü adaylar zaten söyleyeceğini söyledi. Seçmen hepsini biliyor, kararını sandıkta verecek. Adaylar hiç propaganda yapmadan seçim gününü beklemeliler.  Ne kendilerini yorsunlar ne de seçmeni. 23 Haziran'da sandıktan çıkan sonuca herkes katlanmalı.

23 Haziran'da seçimi kazanabilir veya kaybedebiliriz. İstanbul'u kazanmak tüm dertlerimizi bitirmeyeceği gibi kaybetmek de dünyanın sonu değil. Taraflar bu ülkeye bir iyilik yapmak istiyorlarsa bu aşamadan sonra ortamı germemeliler, kızgın demiri söndürmeliler, centilmenliği elden bırakmamalılar. Çünkü bu ülke bundan sonra da seçim yapacak. Türkiye, İstanbul'dan ve iki tarafın isteklerinden ibaret değildir. Yine taraflar başta YSK olmak üzere kurumları tartışmayı bir tarafa bırakmalı. Bu YSK bize bundan sonraki seçimlerde de lazım. İçimize sinse de sinmese de bu karar bizi bağlar. Dediğimiz oldu veya olmadı diye sürekli YSK ile yatıp kalkmak bu kurumu yıpratır. Bence başta YSK olmak üzere kurumları yıpratmanın kimseye faydası olmadığı gibi ülkeye de faydası olmaz. Hem kurumlarımıza güvenelim hem de seçmene güvenelim. Hele seçmen yanlış üzerinde birleşmez.

* 25/05/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


Alın Size Fetva! ***


Sofraya oturup iftarı beklerken lise üçüncü sınıfta okuyan oğlum, sınıf arkadaşlarıyla aralarında geçen diyalogdan bahsetti:  Baba, arkadaşım öyle bir fetva verdi ki hoşuma gitti dedi. Neymiş fetvası dedim. Bir arkadaş, sabah ezanı okunurken yiyip içmek orucu bozar mı veya orucu olur mu dedi. Bunu şu arkadaşa soralım. Çünkü ben onun verdiği fetvalara güveniyorum dedim. Gidip sorduk. Arkadaşı, “Sabah, hayye alessalah okununcaya kadar yiyip içen biri, akşam iftarını ancak hayye alessalah derken açabilir, orucu bu şekilde olur” demiş. İşin fetvasında değilim ama cevap cuk oturmuş ve bu cevap iftar soframıza renk kattı. Bizi gülümsetti. Bir zeka ürünü olan böyle hazırcevaplara hayranım ve şapka çıkartırım.


15-16 yaşındaki öğrencimiz fetva vermeye erken başlamış. Bakarsınız ileride iyi bir fetvacı olur. Çocuğun şakasına söylediği bu fetvaya kızmış değilim. Ancak her ramazan ayında pişirilip pişirilip önümüze konan bayat oruç soruları çoğumuzu bu şekil fetva vermeye itiyor. Maalesef bizi bu hale getiren de iftar ve sahur programları yapan veya bu programlara çıkan bir kısım hocalarımızdır. Yaptıkları programlarda böyle sorular almaya devam ettikleri müddetçe de halk arasında hatta lise ve ortaokul talebeleri arasında orucu bozan şeylerle ilgili sorular sorulmaya devam edecek. Soru sorulmasın mı? Sorulsun elbet. Ama sorular bizi özden uzaklaştırmaması lazım. İbadetlerde şekil önemli olmaya önemli. Çünkü şekil, özü korumaya mebnidir. Fakat şekli koruyacağız derken esası unutmamak gerek. Orucu bozan şeyleri konuşmaktan oruç tutmaya ve orucun manasına uygun yaşamaya pek vaktimiz kalmıyor. 

Hiç unutmam, Hayrettin Karaman’ı geçmişte sanırım TRT, bir iftar programına misafir etmişti. Sunucu, malum olduğu üzere orucu neler bozar sorusunu sordu. Hoca kısaca “Yeme, içme ve cinsel ilişki bozar” dedi. "Başka" dedi sunucu. Hayrettin Hoca, “Hepsi bu. Başka da yok" dedi. Garibim sunucu, tüm programını orucu bozan şeylere ayırmıştı. Sağdan soldan deşeleyerek orucu bozan şeylerle ilgili hocadan bilgi almak istedi ama Hoca, buna meydan vermedi, kestirip attı. Gerçekten tanımında da belirtildiği gibi “İmsak vaktinden iftar vaktine kadar yeme, içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak” olarak tarif edilir oruç. Bunun ötesinde orucu bozan şeylerle ilgili konuşulanlar program doldurmaya, muhabbet etmeye yarıyor. Başka da bir faydası olduğunu düşünmüyorum. Hızını alamayan öyle absürt sorular soruyor ki evlere şenlik. Biz orucu bozan şeylerle ilgili sorulan bu tür sorulara cevap vermeye devam ettikçe hem insanımızı malayani şeylerle meşgul etmeye devam ederiz hem de kolaylık dini İslam'ın yaşanmasını zorlaştırırız. Maalesef bu sorular sorula sorula orucu, şeklen korumaya çalışmaktan öte bir şey yapamıyoruz. Amaç program yapıp saat doldurmak, reyting almak ve gündem oluşturmak ise bu pekala yapılmakta. Başka konu bulamıyor ve dikkat çekemiyorsak ya programa çıkmayalım ya da TV ekranında susma orucu tutalım. Biz nasıl iftar öncesi sessizliğe bürünüyorsak bu tür hocalarımız da ekran karşısında susabilirler. Öyle ya oruç sadece yemeden, içmeden ve şehevi arzulardan uzak kalmaktan ibaret değil. Bunlara susmayı da ekleyelim. Bunu yapmazsak içimizi temizlemeyi hedefleyen bu ibadeti magazin boyutuna indirgemiş oluruz.

Bence hocalarımız geyik muhabbetinden öte bir faydası olmayan orucu bozan şeylerle uğraşmak yerine oruç tutmayanların niçin oruç tutmadıkları üzerine eğilseler çok daha iyi bir iş yapmış olurlar. Çünkü her geçen yıl oruç tutanların oranı azalmaktadır. Belki de oruç tutmayanların oranı tutanlara oranla daha fazla. Aleni oruç yiyenlerden bahsetmiyorum. Onlar zaten malum. Oruç tutanların yanında bir de oruç tutar görünen kesim var. Az bir yekûn oluşturmuyorlar bugün. 

Burada niyetim oruç tutmayanları yermek ve ayıplamak değil. İsteyen orucunu tutar, isteyen de tutmaz. Hele orucun önemine inanmayıp bu ibadeti yerine getirmeyenlere hiç sözüm olmaz. Benim derdim oruç ibadetinin önemini bildiği halde eften püften sebeplerle oruç tutamayan ama oruçlu görünen kişilerdir. TV ekranlarında ramazan boyunca arzı endam ederek imsak ve iftar programı yapan hocalarımız kıymetli vakitlerini oruç tutmayan veya tutamayan kişiler üzerine yoğunlaştırsalar daha iyi bir iş çıkarmış olurlar.

Yanlış mı düşünüyorum? Oruç tutmayanların arttığı günümüzde orucu bozan şeyleri gündeme almak mı daha evveliyat arz ediyor yoksa oruç yiyenler mi? Bence ikincisi.


***25/05/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.


20 Mayıs 2019 Pazartesi

İstanbul Seçimleri Üzerine


1. Gerekçeli karar seçimden sonra açıklansın. Böylece ortaya daha güzel bir gerekçe ortaya çıkar. Hatta mümkünse gerekçe hiç açıklanmasın. Biz seçimi gerekçesiz de yaparız.
2. Seçim yapılmasın. Mevcut atanmış vali İstanbul'u yönetmeye devam etsin.
3. Atanmış olmaz denirse İstanbul Anadolu ve Avrupa yakası olarak ikiye bölünsün. Anadolu Yakasını Binali Yıldırım, Avrupa Yakasını Ekrem İmamoğlu yönetsin. İki yaka arasında sınır boylarında yönetimde sıkıntı ortaya çıkarsa 120 bin oy alan Saadet Partisinin adayı bu bölgede tampon görevi yürütsün. Böylece en fazla oy alan üç parti İstanbul'u beş yıl boyunca yönetmiş olur.
4. Yok bu işler seçimsiz olmaz, mutlaka seçim yapılacak. Herkes boyunun ölçüsünü alacak denirse İstanbul'da sandık kurulmasın. Bunun yerine İstanbul seçmeni oyunu noter huzurunda versin. Süre bitiminde noterin açıkladığı oy toplamına göre hangi aday kazanmışsa o adaya İstanbul teslim edilsin. 
5. Yok bu işler sandıksız olmaz denirse sandık sayımından sonra seçmenin evleri sandık kurulları marifetiyle tek tek ziyaret edilerek hangi adaya oy verdiği sorulup not edilsin.
6. Seçmenin evini tek tek gezmek zor olur, bu işler beklemeye gelmez denirse oy verme yerine kamera yerleştirilsin. Kamera seçmenin yüzünü çekmeden nereye oy verdiğini çekip kaydetsin. 
7. Bu işler uzun zaman alır denirse aceleniz ne? Daha önümüzde beş yıl var. İstanbul kaçacak değil ya.
8. Seçim önemli değil de sandık kurullarına güvenmiyorum denirse yurt dışından sandık kurulu oluşturulsun. 

İşte bunlar ve daha niceleri benim tartışma götürmez doğrularımdır. Denemesi bedava. Elinizden alan mı var?

19 Mayıs 2019 Pazar

Veresiye Defterlerini Satın Alanlara Ne Mutlu! ***


14 Mayıs 2019 tarihinde “Diş Kirası ve Borç Silme Geleneklerimiz Varmış Bir Zamanlar” başlıklı yazımda Osmanlı’da ramazan aylarında icra edilen iki güzel geleneğimize işaret etmiştim. Bunlardan biri, “Diş kirası” geleneği idi: İftar sofrasına katılan davetliler evlerine giderlerken ev sahipleri "Allah'ın lütfüyle soframıza konuk oldunuz, bizi bahtiyar ettiniz, sizi buraya kadar yorduk, yemeğimizi yerken dişlerinizi yordunuz, bu da bizden dişinizin kirası olsun, lütfen şu hediyeyi bizden kabul buyurunuz" anlamında misafirlerine çeşitli hediyeler verirlermiş. Diğeri de “Zimem defteri” yani “Borç silme geleneği: “Ramazan ayı gelince zenginler rastgele mahallelere dağılır; gördükleri bakkal veya manava girer, dükkân sahibinden veresiye defterini isterlermiş. Zengin, borç defterinin rastgele bir sayfasını açar, dükkân sahibine borcun toplamını hesaplattırır, borcu ödedikten sonra çeker gidermiş. İşte bu uygulamaya "borç silme" geleneği deniyor. Gördüğünüz gibi sağ elin verdiğini sol el görmeyecek misali, ne zengin borçluyu tanıyor ne de borçlu, borcunun kim tarafından ödendiğini biliyor. Zerre kadar riya yok, gösteriş yok bu uygulamada. Fakirin onurunun zedelenme durumu yok. Herhalde bu borç silme geleneğinin dünyada benzer örneği yoktur.” demiştim.

Bugün o değilden haberleri dinlerken kulağıma bir haber çaldı. Göğsümüzü kabartan şahane bir haberdi: Kırklareli Lüleburgaz’da bakkala olan 700 liralık borcunu ödemeye gelen bir işçi, borcunun olmadığını duyunca “Nasıl olur” diye önce şaşırır, ardından olayın iç yüzünü öğrenince gözyaşlarını tutamaz.  Çünkü kendisinin borcuyla birlikte 20 hanenin borcunun kayıtlı olduğu veresiye defteri 6 bin lira karşılığında biri tarafından satın alınmıştır. Haliyle orta yerde borç da kalmamış olur.

Bu haberin başka benzeri var mı diye sanal aleme bir göz attım. 2018 yılının Ramazanında Şırnak ili Silopi ilçesinde meydana gelmiş: MÜSİAD üyesi bir grup hayırsever, iki mahalleye giderek iki bakkal ve bir fırına borç yapan 200 kişinin 15 bin lira civarındaki borcunu kapatmış.

Göğsümüzü kabartan ve helal olsun dedirten bu iki örnek Osmanlı’da uygulanmakta olan borç silme geleneğinin devam ettiğini gösterdi bize. Birbirinin aynısı olan bu iki örneğin belki de tek farkı ilkinde hayırsever belli değil yani faili meçhul. ikincisinde ise bir dernek bünyesinde mesleğini icra eden bir grup iş adamı. Her iki örnekte de yapılan iyilik denize atılmış, “Balık bilmez ise Halık bilir” denmiştir. Burada takdiri hak eden bir üçüncü grup daha vardır ki borç yazma geleneğinin son demlerini yaşadığımız bu günlerde dar gelirlinin alışverişini deftere yazan esnaf. Borç yazan bakkal bir takdiri daha hak etti. Çünkü ödenen borçtan sonra müşterilerinden tekrar borçlarını alma yoluna gitmemiş. Yani kötüye kullanmamış. Allah borç yazandan, borcunu ödeyerek kötüye kullanmayandan ve borçlu insanların borcunu kapatan insanımızdan razı olsun, ne muratları varsa versin, tuttuklarını altın etsin. Özellikle borç silme geleneğini devam ettirmeye çalışan insanımızın sayısını çoğaltsın. Çünkü bunlar ne güzel ve bereketli bir ticaret yapmışlardır. İnşallah damlaya damlaya göl olur.



***21/05/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.