31 Ocak 2023 Salı

Müftü mü Yalan Söylüyor, DİB mi?

Nicedir haber izlememenin ve gündemi takip etmemenin mutluluğunu yaşıyorum. Belki gündemi takip edemedim ama bundan dolayı pek bir eksiklik hissetmedim.

Bu akşam o değilden haberleri açtım. Eski bir vekil, şimdilerde bir muhalefet partisinin genel sekreteri imiş konuşan. Vekilin konuştuklarının sonuna denk geldi kanalı açmam. Spikerin açıklamasına göre;

Eski vekilin 28 yaşında kızı vefat etmiş. Baba, vefatın 40.günü hatim indirmek ve ardından bir yemek vermek ister.  Yer için de Ankara'nın merkez ilçelerinden bir müftülüğü arar. Kendisine birkaç cami ismi verilir. Cami imamları farklı mazeretler öne sürerek yer talebini reddederler. Bir tanesi gençlik merkezimiz müsait, burada yapabileceklerini, yalnız müftülükten izin almaları gerektiğini söyler.

Hafta başında müftülüğe telefon açılır, durum anlatılır. Müftülükten gençlik merkezini kullanabileceklerini söylerler. Bir isim isterler. İsim verilir. Ne iş yaptığı sorulup, eski vekil, şimdilerde bir partinin genel sekreteri olduğunu söyleyince, telefondaki ses, istenen gençlik merkezinin tadilatta olduğunu, bu yüzden vermeyeceklerini söyler.

Bu durumdan haberdar olan partisinden bir yetkili "Müftünün araya girerek caminin kullandırılmasının önüne geçtiğine" dair bir Tweet atmış. Bu Tweete Diyanet'in Basın ve Halkla İlişkiler Müşavirliği "İddiaların gerçek dışı olduğu, ilgili kişiye müftülüğün, gençlik merkezinin tadilatta olduğu ama camiyi kullanabilecekleri söylendiği fakat hatim indirmeye gelmedikleri, oluşturulan bu algıya karşı sağduyuya davet eden" bir açıklama ile cevap vermiş.

Habertürk'ten Mehmet Akif bu konuyu haber yaptı. Acılı babayı dinledi. Diyanetin duyurusunu verdi. Bu olayın aslını öğrenmek için gençlik merkezini vermeyen müftüyle görüşmek istediğini ama telefonlarına çıkmadığını açıkladı. Açıklamanın ardından spiker, DiB Genel Başkan Yardımcısı, adı geçen müftünün kendisine gönderdiği mesajı okudu: Mesajda, "15 tatili olduğundan, gençlik merkezinin gençlerin yoğun etkinlikleri ile dolu olduğundan, merkezin verilmediği..." yazıyor. 

Uzattım ama konu anlaşılsın diye mecbur kaldım. Biraz daha uzatıp bazı sorular soracağım:

1. Gençlik merkezi tadilatta mı yoksa gençlerin etkinliği dolayısıyla yoğun olarak kullanıldığı için mi verilmedi? Çünkü burada bir çelişki var. Müşavirliğin yaptığı açıklamada ilçe müftüsünün tadilatta olduğu bilgisine yer verilirken müftünün gönderdiği mesajı spikere gönderen genel başkan yardımcısının mesajına göre merkezin yoğunluğuna işaret ediliyor. Burada çelişkinin ötesinde bir yalan var. Diyanet ile müftülük arasında bir iletişimsizlik var. Öyle görünüyor ki müftünün, müşavirliğin basın açıklamasından da haberi yok. Müşavirlik de aslını müftü den öğrenmeden basın açıklaması yapıyor. Basit bir konu yalan üzerine kurgulandığı için yalancının mumu yatsıya kadar yanar sözü misali, akşam haberlerinde bu yalan ortaya çıktı. Burada yalanın tarafları ilçe müftüsü, Diyanet Basın Müşavirliği. Yani yalan Diyanet ile müftülük arasında gidip geliyor. Tek kelimeyle ayıptır, günahtır, vebaldir. Belki de tek doğru söyleyen gençlik merkezi müsait diyen cami görevlisi. Diyanet veya müftülük yalan söylüyorsa, vatandaşa ne diyeceğiz? İnanın, müftü keçi çaldı asparagas haberinden daha beter bir durum var burada. Her şeyin telafisi olur da bu yalanın telafisi olamaz. Bu kokuşmuşluk, bu aymazlık ümit ediyorum ki bir yanlış anlamadan kaynaklanmış olsun. Değilse yandık ve ağlayanımız yok demektir. Biz yine "Bir fasıl bir haber getirirse..." ayetini kürsülerden açıklamaya devam edelim. 

2. Belli ki gençlik merkezi muhalefetten birine verilmek istenmedi. Bu gençlik merkezini isteyen iktidar partisine mensup birileri olsaydı, acaba burası yine verilmeyecek miydi? Şayet verilecekse, cami ve müştemilatları sadece iktidara mı tahsis edilebiliyor? Camiler ve müştemilatları parti ayrımı yapılmaksızın herkese verilebilmelidir. Çünkü camilere ve müştemilatları herkese ait. Tek şart, burada siyaset yapılmayacak. Zira buralara asla siyaset girmemelidir. 

Kimlik ve Kişilik Kayması

Bu ülkede Anayasaya göre herkes eşit vatandaş ise de gelen siyasi iktidarlara göre vatandaşın bazısı öz, bazısı da üvey evlat olur.

Siyaset öz evlat muamelesi yaptığı kişileri şu ya da bu şekilde ihya eder, korur ve kollar. Kişilerin istek, talep ve beklentilerine göre kimine makam ve mevki verir kimine de ihaleler verir.

Bu şekilde bir taraftan kendi bürokrasisini devlete yerleştirirken diğer taraftan da kendi zenginlerini üretir. Bu yolla kendilerini ölümüne savunacak fanatik taraftar elde ederler. Bunun yolu da iktidarlar için kılıf bulmaktır. Bu da çok kolaydır oturmuş bir sistemi olmayan, iyi kötü işleyen bir sistem varsa onu değiştirmek, iktidarlar için çocuk oyuncağıdır ve buna hak sahibidir. Çünkü bu ülkede sandıktan çıkmak demek her şeyi yapmak, yapabilmek demektir.

Tüm bu süreci izleyen üvey evlat muamelesi gören kesim ise var gücüyle haksızlık var, adaletsizlik var, devletin imkanları birilerine peşkeş çekiliyor diye feryat eder.

Bir taraftan da bize de bir fırsat geçer de bir gün biz de öz evlat olursak, biz onlara göstereceğiz günlerini demek suretiyle bilenir ve kinlenir.

Gün gelir, devran döner. İktidarlar değişir. Öz evlatlar üvey, üvey evlatlar da öz olur. Öncekiler makam ve mevkilerde alınır, yerlerine iktidarın yeni öz evlatları yerleştirilir. İhaleler de aynı şekilde yer değiştirir.

Niçin böyle olur? Çünkü bizde görüşleri ne olursa olsun, zihniyetler değişmez. Bakmayın birbirlerini kıyasıya eleştirdiklerine. Hepsi birbirinin kötü bir kopyasıdır. Hepsi birbirinin hocasıdır. 

Türkiye siyaseti bu şekildedir. Böyle gelmiş böyle gidiyor.

Beni bu siyasetimizde anlayışımızda şoke eden kendini dindar, mütedeyyin ve İslamcı kabul eden kimselerin tavrıdır. Dün makam ve mevkilere getirilmeyen ve ihalelerden pay alamayan bu kesim, orta yerde bir haksızlık yapıldığını bir incinmişlik ve ötekileştirilmiş psikolojisi içerisinde ayet ve hadis okuyarak dile getirir. Biz gelirsek, böyle yapmayacağız derlerdi.

Geldiğimiz nokta itibariyle bugün tüm makam ve mevkiler dindar ve mütedeyyin insanların elinde. Dünün mücahitleri de müteahhit oldular. Gördüm ki hak yeme, haksızlık yapma, birilerini koruyup kollama yönünden bu kesimin de diğerlerinden hiç farkı yokmuş. Belki de tek fark diğerleri bu işlerin kılıfını bulurken ayet, hadis, din ve imanı ağzına almıyordu. Bunlar ise hala ayet ve hadisi dillerinden düşürmeden aynı şeyi hatta daha fazlasını yapıyorlar.

Artık zulüm ve haksızlık bu kesimin dilinde değil. Ya görmüyorlar ya da görmek istemiyorlar. Hoş, çoğu da bir haksızlığın yapıldığına inanmıyor. 

İsterdim ki maalesef yapamadık. Ağzımıza yüzümüze bulaştırdık desinler.

Beni esas üzen haksızlığı ve gidişatı eleştirdiğin zaman bu kesimden niceleri, siyaset böyle. Yapmayan mı var şeklinde bir dönüşüm yaşaması. Ama biz böyle yapmayacaktık dediğinde olması gereken bu imiş denir. Aymazlığın bu kadarına da pes doğrusu. Ben buna kimlik ve kişilik kayması diyorum.

Ticaretin Raconu

"Üstadım, ticarete atılmak istiyorum. Ne önerirsin bana?"

"Sürekli mi olmak istiyorsun?"

"Elbette öyle. Ya değilse niye gireyim?"

"Ticaretin gerekleri ne ise onları yerine getir."

"Zaten onu yapacağım. Ama bu dediğin biraz yuvarlak oldu."

"Dürüst olacaksın, prensip sahibi olacaksın. Bir ürüne normal kar marjını koyup makul fiyata satacaksın. Olur olmaz, fiyat değiştirip durmayacaksın. Müşteriye güvenilir ve ciddi bir firma olduğunu göstereceksin. Müşteriye göre fiyat çekmeyeceksin. Alanında çok iyi olup elle gösterileceksin."

"Bunlar zaten olması gereken. Yalnız son cümlen dikkatimi çekti. Alanımda tek olmamı mı kastediyorsun?"

"Hayır, alanında tek olmaktan sakın. Bu sahada bu işi yapan başkaları da olsun ki rekabet edip kendini geliştirebilesin. Sakın ola ki rakiplerini budama. Onların bu sahada ekmek yemesi senin lehinedir. Değilse, tek kaldım, nasılsa alternatifim yok diye gözünü hırs bürür. Daha fazla kazanacağım diye önce fiyat yükseltirsin. Sonra nasılsa müşterinin eli mahkum diye onlardan güler yüzünü esirgersin ve nezaketi bırakıp kaba, saba davranmaya başlarsın. Bu da senin sonun demektir. Güler yüzü söylememe gerek yok. Zaten bu, ticaretin ilk kuralıdır. Bir diğer husus, müşteri memnuniyetini esas al. Müşteri aldığı ürünü sebepsiz değiştirme ve geri verme imkanına sahip olsun. Sakın ola "Satılan ürün geri alınmaz" gibi bir yazı yazma. Zira bu tür davranış sattığı ürününe güvenmeyen, büyüme gibi düşüncesi olmayan küçük esnafların işidir.”

“Başka?”

“Tüm bunları yaparken çalışanlarını gözet. Onlara insanca yaşayabilecekleri bir ücret ver. Hatta belli bir oranda kardan prim ver. Onlara iyi davran. Köle gibi kullanma.”

“Başka?”

“Hayır ve hasenatı ihmal etme, garip ve gurabayı koruyup kolla.”

“Başka?”

“Çeşidin ve fiyatların bol olsun. Her kesime hitap et. Giren eli boş gitmesin.”

“Başka?”

“Cironu artırmak için elindeki ürünlerden indirimli kampanya yapabilirsin ama şunu yapma. Satamadığın ürünün fiyatına önce bindirip sonra onun üzerini karalayıp ardından indirim diye yeni fiyat yazma. Zira bu müşteriyi avlamanın bir yoludur, psikolojik yönden müşteriyi kandırmaktır. Bunu bugün çoğu esnaf ve marketler yapıyor maalesef. Üstelik bu fiyat üzerinde oynamalar da birkaç gün içerisinde oluyor.”

“Başka?”

“Bir de küsurat hesabı yapma. Ürünlere sonu 90, 95 ve 99 ile biten rakam yazma. Zira bu işin de cılkı çıkarıldı iyice. Bu, müşteriyi kandırmanın farklı bir versiyonudur. Yazdığın küsurat müşteriye üzerini vereceğin şekilde olsun. Sorarım sana bugün 5 kuruşu, bir kuruşu hangi esnaf para üstü olarak verebiliyor?”

“Başka?”

“Yeter artık. Git ticaretine başla. Sana helalinden, bol kazançlar.”

Siyaset Kimin İşi?

Siyaset hayatın olmazsa olmazıdır. Birileri bu işi profesyonelce yapmalı. Kendisini, partisini, yaptıklarını, yapacaklarını, vizyonunu, misyonunu hangi yol ile olursa olsun, gidip anlatsın. Vatandaş da seçenekler arasında uygun gördüğüne gidip oyunu versin. Başta kaybeden olmak üzere sandıktan kim çıkarsa, herkes o partiyi tebrik etsin. 

Kim hükümet olmuşsa görevini yapsın. Seçmen kime hükümeti denetleme görevi vermişse, o da eleştiri ve öneri görevini yerine getirsin. Kazanan ve kaybedeni seçen seçmen de işine gücüne dağılsın. Bir beş sene kendi işine yoğunlaşsın. İktidar ve muhalefet olması gerekenin en iyisini, vatandaş da kendi işini en iyi yapsın. Yani herkes işine. Evli evine, köylü köyüne.

Beş yıl boyunca siyasetçiler dışında kimse bir şey demeyecek mi? Yerinde, zamanında ve kıvamında söylenir. İcraatlarından dolayı iktidar övülür, yerilir ve önerilerle yol gösterilir. Aynı şekilde muhalefete de görevini yapması için öneriler sunulur, söz ve eylemleri eleştirilir.

Buraya kadar yazdıklarım, siyaset adına olması gerekendir.

Bunun ötesi yani sandıkta son sözü söyleyen ve hakemlik görevini yerine getiren seçmenin beş yıl boyunca sabah akşam siyaset yapması, iktidarı akşam sabah övmesi veya eleştirmesi ya da muhalefeti sabah akşam övmesi veya yermesi bana garip geliyor. Maalesef durumumuz bu. Bu yaptığımızı boş ve avare insanların beyhude meşguliyeti olarak görürüm. İşimiz olsa böyle yapmayız. Bir toplumun yediden yetmişe bu şekil siyasete angaje olmasını ve asılmasını inanın, sağlıklı görmüyorum. 

Yaptığımız siyaset prensiplere dayalı, yol gösterici ve ufuk açıcı siyaset olsa, faydalı diyeceğim. Kişi seviciliği ve kişi korkutuculuğu üzerine kurulu bu siyaseti ucuz siyaset olarak görüyorum. Hazırında birbirimizi kırıp geçiriyoruz. Kızıp küsüyoruz. Değer mi kalp kırdığımıza, ömrümüzü boşa harcadığımıza. 

Faydası var mı bu şekil amatör siyasetin? Zerre faydası olmaz. Çünkü bu şekil amatör ve seviyesiz siyaset bizim millete sökmez. Zira bu toplumun hepsi politize olmuş ve kendisini siyasetin piri gibi görüyor. Üstelik herkesin safı belli. 

Kırıp geçirmenin ve boşça vakit geçirmenin dışında zerre faydası olmayan bu siyaset, işimize kendimizi vermediğimizin bir göstergesidir. Siz hiç işi olan, işine koşturan, işinin peşinde koşan ve rızkını arayan insanların siyaset yaptığını gördünüz mü? Ben görmedim şahsen. Bu insanların partisi yok mu? Siyasete dair sözleri ve görüşleri yok mu? Olmaz olur mu? Hem de alasını bilirler ama bir şeyi daha iyi bilirler. Hadlerini. Zira siyaset yapmak onların işi değil. Onların tek siyasetleri işleridir.

Toplumun kahir ekseriyetinin algıya ve dedikoduya dayalı ömrünü harcayarak yaptığı bu amatör siyaseti, inanın, profesyonel siyasetçiler yapmıyor.

Allah bu milleti, üzerine vazife olmayan bu şekil basit, yavan, faydasız ve gereksiz siyasetten bir an evvel kurtarsın. Herkese asıl işiyle ilgilenmeyi nasip etsin. Belki bu şekilde olursak, her birimiz iyi ve faydalı şeyler üretiriz de ülkeye ve insanlığa bir katkımız olur. Unutmayalım ki işimizi iyi yapmamız, kazancımızın karşılığı değil, karakterimizin dışa yansımasıdır. 

Kirlilikleri Örten Beyaz

Nicedir kışlarımız ılımanlaştı. Doğru dürüst eski kışları görmez olduk.

Tek istisnası 2021-2022 kış sezonunu eski kışlardan bir kış olarak geçirdik. Adeta kar üzerine kar yağdı. Hem erken bastırdı hem de geç gitti.

2022-2023 sezonu ise kışa dair tam bir kesat yıl idi.

Bu sezonun 10-15 cm’lik ilk karı kış mevsiminin ikinci ayının son günü düştü.

31 Ocak günü sabah herkes yerin ve göğün beyazlığına uyandı.

Ağaçların dalları bembeyaz karlarla güzel bir desen oluşturmuşlar.

Her yerin beyazlığını işe gitmek amacıyla yollara çıkan araçların izleri bozmuş.

Üzerinden aracın geçtiği yollar yumuşak karı eritmiş ve asfaltın siyahlığını ortaya çıkarmış. Keşke imkan olsa da bugün hiçbir araç yola çıkıp beyazlığına yok etmeseydi de gecikmeli gelen bu bereketin görüntüsüne gözlerimiz iyice doysaydı. 

Temennimiz inşallah bu karın arkası gelir. Tıpkı geçen yıl olduğu gibi bu sene de eski kışlardan bir kış görür, kara doyarız.

Doymalıyız. Çünkü kurak geçen yılların ardından sular çekildi, barajların su seviyesi iyice düştü. Böyle giderse susuzluk kapıda. Düşünün ki kar yağmazsa halimiz nice olur. Herhalde susuzluktan birbirimizi kırar geçiririz.

Kar görmeye hasret kalsak da karsızlık susuzluk demekse de bu kar nimetini çok hak ettiğimizi düşünmüyorum. Çünkü mevsimlerdeki iklim değişikliği, karın geç gelmesi ve yeterince yağmaması tabiatı hoyratça kullandığımızdandır.

Nicedir küresel ısınma vurgusu yapılmasına rağmen devletler tedbir almadı. Daha yeni yeni iklim bakanlıkları kurulmaya başlandı.

Bakalım kurulan bu bakanlıklar ne işe yarayacak? Kurulduğuyla mı kalacak yoksa safra şifa tedbirler alabilecek mi? Bunu da zaman gösterecek.

İnşallah uzun yıllardır hoyratça kullandığımız, yaptıklarımızla altını üstüne getirdiğimiz ve çivisini çıkardığımız bu dünya, yeniden yaşanabilir bir dünya haline getirilir.

Küresel ısınma, geleceğimize dair tehlike çanlarının habercisi olsa da yılın ilk karının keyfini çıkarmak, ilk önce de şükretmek lazım. Bereketinle tekrar tekrar ne az ne de çok, tam kararında ver demek lazım. İnşallah bu bereketin arkası gelir.

Karın bu şekil her yeri bembeyaz yapmasını aynı zamanda tabiatın tüm kirlerimizin üzerini örttüğünü düşünürüm. Çünkü bilerek veya bilmeyerek yaptıklarımızla hem kendimizi kirlettiğimizi, bu kirin etrafı kokuttuğunu, bu karın işte böyle beyaz olun dediği aklıma gelir.

Belki bir tövbe, bir yüzleşme, geçmişe sünger çekip yeniden hayata başlama bu karın beyazlığı gibi insanı bembeyaz yapar. Yeter ki isteyelim. Niye olmasın.

Güçlü Partileri Bekleyen Tehlike

20 Eylül 2019 yılında "Devletin Kendisi Olan Partiler" başlıklı bir yazı yazarak "dilinkemigiyok.blogspot.com" isimli blokta paylaşmış, aynı yazı 16.06.2020 tarihinde "Pusula Haber" gazetesinde de yayımlanmıştı.

Yazıda, uzun yıllar tek başına iktidarda kalan partileri bekleyen en büyük tehlikenin, devletin kendisi olmasını işlemeye çalışmış, 38-50 arasında iktidar olan ve devletin kendisi ile özdeşleşmiş CHP'yi örnek olarak vermiştim.

1950'den sonra bu partinin yeterli çoğunluğu sağlayarak tek başına iktidar olamamasını, bu partinin geçmişte devletleşmesine bağlamış, 20 yıldır iktidar olan AK Parti'nin de hızla devletin kendisi olmaya doğru ilerlediğini hatta devlet partisi olduğunu, tedbir almadığı takdirde mukadder sonunun CHP olabileceği tehlikesine işaret etmeye çalışmıştım.

Yazının üzerinden iki yıl geçmiş olmasına rağmen görünen o ki iktidar, kendisini bekleyen tehlikenin farkında olmadığı gibi bu durumdan da hoşnut.

Sevenleri ve savunanları da bu sanki iyi bir şeymiş gibi hiç olmadığı kadar devletle kendilerini bütünleştirmiş durumdalar. 

Öyle zannediyorum, güç-kuvvet, imkanlar ve alternatifsizlik bu tehlikeyi ya göstermiyor ya da bu tehlike görülmek istenmiyor.

Burada bir parantez açayım.

Beni takip edenler bilirler. Partilerle işim yok. Siyasetle hiç işim olmaz. Birinin lehinde ve aleyhinde de değilim.

İdeolojisi ve gücü ne olursa olsun hiçbirine kendimi yakın hissetmiyorum ve hiçbirini desteklemiyorum. Hiçbir partiyi de sadra şifa olacak bir umut olarak da görmüyorum. Ne ihsanlarını isterim ne de gölgelerini.

Böyle diyorum ama ülke yönetimi konusunda elimizde partilerden başka seçenek yok. Bu yüzden hoşuma gitmeseler de elimiz mahkum onlara.

Gelelim tekrar AK Parti'ye. Çoğu kimse, AK Parti özüne yani fabrika ayarlarına dönsün istiyor.

Ama bu dönüş zor görünüyor. Çünkü bu, yaşlanmış birinin çocukluğuna dönmek istemesine benzer.

Hoş, bu partinin fabrika ayarlarına dönmesini isteyen çoğu kimsenin bu partinin devletleştiğini ya da devletin partileştiği tehlikesinin farkında değil. Yani devlet bu görünümüyle bir parti devletidir.

Bu durum ve bu görüntü oh be, her şeye gücümüz yetiyor, önümüzde hiç engel yok diye parti yetkililerini ve sevenlerini sevindirebilir.

Aslında az tarih bilen bu gidişatı iyi görmez. Tamam, tüm azametiyle bir ağaç misali, kendini gösteriyor ama bu ağaç suni desteklerle ayakta duruyor. Bilinsin ki bu görüntünün kökü çürümeye yüz tutmuştur. Kuvvetli bir rüzgarda devrilir. Demedi demeyin.

İyi Satıcı

Bazı insanlar iyi satıcıdır.

Alttan girer, üstten çıkar, müşteriye yakın ilgi gösterir.

Tatlı diliyle müşteriyi kendine bağlar.

Alıcı olmasa bile o değilden fiyat sormaya gelen müşteriye satış yapar.

Satarken de ucuz satmaz.

Diyelim ki bu işletme giyim üzerine iş yapan bir iş yeri olsun.

Bir ürün beğendiniz.

Ama beğendiğiniz bu ürün bütçenizi zorlayacak bir ürün.

Müşteri olarak daha uygun olanı yok mu diye sordunuz.

Var efendim, olmaz olur mu, bizde çeşit bol, her bütçeye uygun ürün vardır.

Ama size bunu öneririm. Üzerinize çok yakıştı. Bunun giyimi de kolay.

Bak şu ürünün fiyatı uygun.

İstersen bunu al ama hiç tavsiye etmem. Çünkü bu ürün dosta gitmez.

Benim için fark etmez. Hangisini alırsan al. İkisi de satılık der.

Sürekli vitrine ya da dışarı kapının önüne koyduğu rengi atmış ve kirlenmiş ürünü gösterir.

Fiyatı uygun olan bu ürünü siz olsanız, alır mısınız?

Almazsınız. Çünkü kim alır ıskartaya çıkmış ürünü.

Bu durumda pahalı ve bütçenizi zorlayacak ürünü alır gidersiniz.

Satıcının dediği ve istediği oldu mu şimdi?

Aslında satıcının hangisini alırsan al demesine bakmamak lazım. Belki de o ürünü satmak için değil, müşteriye pahalısını satmak için durduruluyor sürekli. 

Birileri iyi satıcıdır, paraya para demez. Birileri de bunu beceremez, sinek avlar.

Hayatımızın diğer alanları da buna benzer.

Siyasetimiz de böyle.

Birileri allanıp pullanır, yaptıkları anlatılır. Efsaneye dönüşür.

Buna karşılık karşısına doğru dürüst rakip çıkmaz ya da çıkarılmaz.

Çıkmak isteyen de daha kendini anlatmadan ya boğulur ya da bazı vaatlerle bir şekil yanına çekilir.

Bir şekil çıkanların da acziyeti yüzünden okunur.

Seçmen de sandığa giderken düşünür, hangisine vereyim diye.

Bir bakar ki birinin kendine hayrı yok ki bana olsun, bu bari kötünün iyisi deyip oyunu verir.

Bu durum tezgahındaki kötü ürünü gösterip pahalı ürünü satan esnafa benzer.

Öyle ya kötü ürünü kim alır.

Böylece piyasa, sadece birilerinin at koşturduğu, borusunu öttürdüğü bir saha olarak kalır.

30 Ocak 2023 Pazartesi

Olgular Ne Zaman Netleşir

Ne zaman bu ülkede yürekleri dağlayan bir olay vuku bulsa, bu olay enine boyuna değerlendirilmez.

Olayın ne olduğu bile anlaşılmadan savunmacı tipler hemen devreye girer.

Bir yerde savunmacı tip varsa haliyle saldıran tip de vardır.

Biri savunmaya geçer, diğeri saldırmaya.

Devran döner, savunmacı rolünde olan saldırıya, saldırgan rolündeki de savunmaya geçer.

İkisi birbirinden beslenir.

Bu puslu havadan da hiçbir gerçek ortaya çıkmaz.

Niye çıkmaz? Çünkü hiçbir olay bireysel olarak değerlendirilmez.

Bu bireysel olaydan hareketle genelleme yoluna gideriz:

Bunlar böyledir zaten. Daha önce de sicilleri iyi değildir. Şunu daha unutmadık deriz.

Neyin ne olduğu ortaya çıkmadan algılarla yaşamaya devam ederiz. 

Olayın aslı, sıcağı sıcağına ortaya çıkmadığı gibi yıllar geçse de çıkmaz.

Her kesim yeri geldiği zaman kullanır durur.

Herkesin yaptığı da algıdan ibarettir.

Bir yerde algı varsa algının tarafları da vardır.

Bunlar aidiyet duygusuyla hareket ederler. Buna sürü psikolojisi de diyebiliriz.  

Gerçek ve gerçekle yüzleşmek değildir dertleri.

Algıdır onları yaşatan ve hayata bağlayan.

Bu algılar bu şekil algılana algılana bu algılar olur birer olgu ve biz bunları gerçek olarak kabul ederiz.

Karşı taraf istersen, böyle değil diye yemin etsin.

Gerekirse ellerinde mahkemeden berat alsın. Çünkü çamur atılmıştır bir kere. Bu çamurun izi onlara yeter de artar bile.

Sonra onların kim olduğu değil önemli olan. Bizim onları ne, nasıl gördüğümüzdür.

Hasılı bu kafa yapısı bu anlayış bu niyet okuyuculuğu bu önyargı bu kapasite bu çap bu tarafgirlik, bu başkasının dümen suyuna girme bu didişme bu aklı kiraya verme bu sevgi bu nefret bu övgü ve sövgü bu savunma ve saldırı psikolojisi bizde olduğu müddetçe neyin gerçek neyin doğru neyin yanlış olduğu bu dünyada ortaya çıkmaz. Ancak ahirette öğrenilir. Çünkü ak koyun, kara koyun orada ortaya çıkacak. 

İdeallerden Hüsrana

Küçüklüğümden beri bir idealim vardı.

Referansım da Kur'an ve sünnetti.

İnanç ve düşüncelerimi özgürce yaşamalıydım.

Yaşarken aynı zamanda dünyaya dair sözüm de olmalıydı. Çünkü dünyada haksızlık ve kötülük almış başını gitmişti.

Aynı zamanda bu haksızlık ve kötülüğün de önüne geçmeliydik.

Bunun için inandığım değerlerin iktidar olması gerekiyordu.

Bu değerler iktidar olursa at sahibine göre kişneyecek, yönetenler de benimle aynı idealleri paylaşanlardan olacağı için ülkeye; huzur, güven ve hakça paylaşım gelecek, kimse inancından ve savunduğu değerlerden dolayı zulme uğramayacaktı.

Herkes işini yapacaktı. Çünkü adama iş değil, işe adam alacaktık.

Ahbap çavuş ilişkisi sona erecek, herkes liyakate göre atanacaktı.

Tüm bunları yaparken tevazuu da elden bırakmayacaktık.

Hasılı her alanda ülkeye huzur gelecek, iki günümüzü eşit kılmayacak, durmadan çalışacaktık.

Bizi gören işte şu ya. Şu ana kadar bunlar neredeydi? Daha önce biz yaşamıyormuşuz da haberimiz yokmuş diyecekti.

Bütün bu idealleri yerine getirmenin yolu siyasetten geçiyordu. Çünkü bu ülkede bir şeyin olması için iktidara gelmek gerekiyordu.

Düşünceme yakın partiler fazla varlık gösteremeden kapatıldı. Zaman zaman koalisyon hükümetlerinde yer aldı ama gücü olmadığı için ideallerimizi yerine getirmesine izin verilmedi.

Üzerimizdeki gömleği çıkarırsak belki bu mimli görüntüden kurtulabilirdik. Çıkarıp denedik, oldu. Bir keyif bir keyif.

İktidar olup muktedir olamadığımız zamanlarda iyi çalıştık. Bunun sonucu mesafeli olanlar da bize sempatiyle bakmaya başladı. Bunlar bu işi becerecek dedi. Bir de muktedir olsak, bizi kim tutar dedik.

Allah da alın bir de muktedir olun, hiçbir mazeretiniz kalmasın dedi ve nicedir, tam muktediriz.

Bekara avrat boşamak kolaymış meğer. Ne zaman tam muktedir olduk işler umduğum gibi gitmez oldu. Sempatiyle bakanlar bunu esirger oldu. Çünkü ulaşılmaz güç bizi zehirledi. Güç zehirlenmesi yaşadık. Bu gücümüze kim, ne diyebilirdi ki.

Uzatmayalım, geldiğimiz nokta itibariyle dünyayı kurtarmaktan, Türkiye’yi düze çıkarmaktan vazgeçmiş bulunuyorum. Kendimi kurtarsam kâfi noktasına geldim. Çünkü hayal aleminden uyandım ve havadaki ayaklarım yere basmaya başladı. Çünkü dünyaya dair söyleyecek bir şeyimiz olmadığı gibi bizim de diğerlerinden bir farkımız yokmuş dedim ve gerçekle yüzleştim. Maalesef geldiğimiz nokta itibariyle her maceranın sonu nasıl ki hüsransa, bizimki de öyle oldu. Bu şoku hâlâ atamamış bir haletiruhiye içerisindeyim ve hayal kırıklığı yaşıyorum. Bu serüvenin en büyük faydası da bu oldu. En azından ne olduğumuzu öğrenmiş oldum. Ama neye yarar? Zira ben uyandım ama hala bu uykudan uyanmayan milyonlar var. 

El Pençe Divan Durmuş Bir Prof.

Yarışma programı yapılan bir kanalda sunucunun yanında sorular soran, bazen ipuçları veren, sorulan soruyla ilgili konunun uzmanı sıfatıyla konu hakkında açıklamalarda bulunan, bazen yarışmacıya destek olmak amacıyla seçeneklerden birini eleyen, programın bir parçası olan Prof. ünvanlı bir akademisyen de yer alıyor. 

Aynı zamanda bilgilendirici özelliği olan bu yarışma programına, kanalları çevirirken denk geldikçe bakmıştım. Program hala devam ediyor mu bilmiyorum. Zaten konum da yarışma değil. Bu yarışmada bir bilen olarak yer alan akademisyeni ele alacağım. 

Tatlı dili, anlatım şekli itibariyle hoşuma giden bu akademisyeni bir TV programında bir siyasinin programında onun yanı başında otururken gördüm. Siyasiye dönük konuştuğu için yüzünü tam göremedim. Ama sesi yabancı değildi. Bugün o programı Youtube'dan bulup soru soran kişinin konuştuğu bölümü buldum. Dikkatli baktım. O Prof'dan başkası değildi. Programın sonlarına doğru da ayakta gördüm. 

Şimdi gelelim bu akademisyenin garibime giden hal ve hareketlerine. Güya akademisyen soru soruyor ama sorudan ziyade övgü ve taltifte bulunuyor. Oturduğu sandalyede önüne eğilmiş bir vaziyette Cumhuriyet dönemiyle günümüzdeki geldiğimiz noktayı kıyaslıyor. Aklı sıra nereden nereye geldik diyor. Verdiği istatistiki bilgiler güncel olmadığı için ilgili sorumluları düzeltme yapma ihtiyacı hissetti. Hatta bir cümlesi var ki 1950'ye kadar bu ülkede diş hekimi bile yoktu dedi. Videonun sonlarındaki ayaktaki hali de dikkatimden kaçmadı. Ceketi ilikli, kravatlı bu kişiyi, ellerini de ceket düğmesinin önünde üst üste koymuş görünce, bu kadar da olmaz dedim. Zira bana vıcık vıcık geldi. 

Bu kişi acaba ilgili partinin yetkili organlarında siyasetin içerisinde mi diye hayatına baktım. Partide bir görevi yoktu. Yani TV programlarında konusunun uzmanı diye kendisine görev verilmiş, üniversitede ders veren bir akademisyen olmanın dışında bir görevi yok.

Partinin icraatlarını öven ve ayakta elleri önde el pençe duruşuna ne denir diye TDK'ye bir baktım. Karşıma "El pençe divan durmak" deyimi çıktı. Bu duruşa ne denirmiş bir bakalım. "Saygı gösterilen kimse karşısında el kavuşturup ayakta durmak" demekmiş. TDK, bir iyilik daha yapıyor. Deyimi cümle içerisinde kullanıyor. İlkokulda iken öğretmenlerimiz de parçada bulup altını çizdiğimiz anlamını bilmediğimiz kelimeleri bu şekil cümle içerisinde kurdururdu. H. Taner'den bir cümle: "Demokraside el pençe divan durup boyun kesmek yoktur, dalkavukluk yoktur." Bir cümle de Peyami Safa'dan: "Doğruldu, el pençe divan durdu, başını önüne eğdi."

Akademisyenin duruşunun ne anlama geldiğini bu vesileyle öğrenmiş oldum. Dalkavuklukmuş yaptığı. Bir de dalkavuğu hatırlayalım: "Kendisine çıkar ve yarar sağlayacak olanlara aşırı bir saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse, şaklaban." Madem dalkavukluğu öğreniyoruz. Örnek cümle içerisinde kullanılışına da yer verelim:

"Cahiller, dalkavuklar, mürailer rahat rahat yaşıyor." - P. Safa

"Bunları yaparken hiçbir zaman kendini dalkavuk vaziyetine, düşürmez." - R. N. Güntekin

Dalkavuğun ikinci bir anlamı varmış. O da: “Saraylarda devlet büyüklerini nükteli sözlerle eğlendiren kimse” demekmiş.

Nükteli sözler yoktu konuşmasında ama övgüleriyle vıcık vıcık dalkavukluk yapıyordu.

Siz nasıl karşıladınız bilmiyorum bu akademisyenin yaptığını. Doğrusu ben garipsedim. Konuşmasını, övgüsünü ve ayakta duruşunu bir profesöre yakıştıramadım. Çünkü ben bu ünvanlıları alim olarak görürüm. Alime yakışan da övgü değil, tespittir, öneri sunmaktır. Partinin yetkili organlarında bir görevli değilse, kendisi siyasinin ayağına değil, siyasiler onun ayağına gelmelidir.

Bir İntihar Hali

Bir zamanlar aynı duygu ve düşüncelere, aynı din ve dünya görüşüne, aynı siyasi bakış açısına sahip olduğum insanlar vardı. Bunlarla bir araya geldiğimizde konuşacak o kadar konumuz olurdu. Konuş konuş bitmezdi. Birimiz bırakır diğeri konuşurdu.

Aşağı yukarı hep aynı düşünürdük. Olup bitenleri orta yere döker, bu sorunların nasıl giderileceğine dair görüşler serdederdik.

Güzel önerilerimiz vardı. Ama imkan, güç ve kuvvet bizde değildi. Ah, güç bizde olsaydı da nasıl yaşanabilir bir ülke ve dünya oluştururduk. Üstelik doğruluk, dürüstlük, çalıp çırpmama, yetimin hakkını koruma, devlet malını har vurup harman savurmama, çalışma bizde vardı.

Devran döndü, nöbet bize tevdi edildi. Zihniyetimiz iktidar oldu. Her makam ve mevkide bizler vardık. Belli bir süre iyi çalıştık. Dost düşman gıpta etti bize. Birçok mağduriyetler giderildi, yapılmayanlar yapıldı.

Devran böyle gidecek, daha iyi günler ve yaşanabilir bir ülke bizi bekliyor, daha yapacak çok şeyimiz var derken zirvede kendimizi yenileyememeye, bol kendimizi tekrar etmeye başladık. Bu tekrar, patinajmış. Bu patinaj bizi ileriye değil, gerisin geriye götürmeye başladı.

Geri gidiyoruz. Çünkü yanlış yapıyoruz diyene kimse aldırmadığı gibi böyle diyenler düşman bellendi. Ne öneri dinliyoruz ne de eleştiriye geliyoruz. Kim ağzını açarsa hurra saldırıyoruz ve yerin dibine sokuyoruz. Onları nankör, hain ve satılmış ilan ediyoruz. FETÖ ağzıyla konuşuyor diyoruz.

Geldiğimiz noktada adaletsizlik bizde, ahbap-çavuşu ilişkisi bizde, israf bizde, Yağma Hasan’ın böreği bizde, korku salma bizde, had bildirme bizde, dini kullanma bizde, slogan ve hamaset bizde, algıyı olgu kabul etme ve bununla yaşama bizde, yalan-talan bizde, U dönüşü bizde, torpil bizde, kayırıp kollama bizde, çelişki bizde, ağzı bozma bizde, hakaret bizde, savunduğumuz değerleri yok etme bizde, yapacaklarımızın ziyade kötüleme bizde, kokuşmuşluk, kibir, tepeden bakma, dini istismar bizde, değerlerin içini boşaltma bizde, her şeyi berbat etme bizde...

Bu eleştirilere en makul yaklaşan da “Bunu herkes yapıyor” diyor. İyi de hani biz yapmayacaktık, o zaman ne farkımız kaldı onlardan dediğinde “Öbürleri gelsin de gör gününü” diyor bu sefer.

Bugün itibariyle -hoş nicedir böyle- bizim mayamız da aynıymış, kumaşımız bozukmuş, yokmuş aslında bir farkımız diyorum. Üzerine bir de savunduğumuz değerlerin içini boşalttık. Bize güvenenlerin güven ve itimadını da yok ettik. Kısaca intihar ettik intihar.

Bu duruma düşmemize hiç başkasına kızmayalım. Zira hepsi kendi yapıp ettiklerimizdir.

Hala ayakta duruyorsak hala güçlüysek –buna ayakta durma denirse- bu bizim başarımız değil, başkalarının beceriksizliğidir. 13.08.2021

Sayaç Okumaya Öneriler

Müstakil veya apartman dairesinde oturuyorsunuzdur. Evinizin girişinde su ve elektrik saatleri vardır. Siz mesaiye gider gibi evinizden çıktığınızda su saatini veya elektrik sayacını okumak için evinize, mesaiye gelen görevliler vardır.

Sizin evden çıkışınız bellidir de bu görevlilerin ne zaman geleceği belli olmaz.

Geldiği zaman evde misin, bu ev sahibi kapıyı açmak için müsait mi demez, zile bastıkça basar. Tek basmayla da yetinmez. Çünkü beklemeye tahammülü yoktur. Zamanla yarışıyordur.

Otomatiğe basar, kapıyı açarsın. Bir teşekkür yoktur. Niye teşekkür etsin. Zira kapıyı açmak senin görevin.

Bir eli kapının ziline basarken diğer elinde telefonla ha bire konuşur birileriyle. Zamanı da yoktur. Hemen ezberden bildiği saatin kapağını açar.

Sen, gelen elektrik veya su saatine bakmaya gelmiş, işini bitirdikten sonra herhalde kapıyı kapatır deyip kapını kapatıp içeri geçersin.

Nice sonra dışarıya bir çıkarsın. Görevli işini bitirip gitmiş. Giderken de kapıyı ardına kadar açık bırakıp gitmiş. Mahallede ne kadar kedi varsa açılan kapıdan içeriye girmiş.

Bu tipler sadece işinin olduğuna bakan, kendine Müslüman tiplerdir.

Görgü, görenek, nezaket, incelik ve anlayış başka bir şey. İçimizde çok azımızda fazlasıyla olmakla beraber çoğunluğumuzda ara ki bulasın.

Dilin yanar, bu şekil sayaç okumaya gelen olduğunda görevin gereği yine kapıyı açarsın. İşin bittikten sonra kapıyı kapatabilir misin diyorsun. Bazıları garipsiyor, bazıları da tamam diyor. Böylelerine kimi örtüp gidiyor, kimi de bildiğini okuyup gidiyor.

Verdiğim örnek çok basit bir örnek. Küçük bir ayrıntıyı önemsemeyen büyük ayrıntıyı hiç dikkate almaz.

Bu vesileyle sayaçlara da değinmek isterim. Teknolojinin bu kadar ilerlediği günümüzde evlere kadar gidip sayaç okumayı çok ilkel görüyorum. Pekala bu sayaçlara ileriden okuyabilecek bir sisteme istenirse geçilebilir. Bu yöntemle görevliler tek tek evleri gezmemiş olurlar. Bu da zamandan tasarruf demektir. Yine bu uzaktan okuma yöntemiyle vatandaşa yansıtılan sayaç okuma masrafları da ortadan kalkmış olur.

Dediğim bu konu üzerinde firma yetkililerinin ve devletin kafa yormasında fayda var. Çünkü çoğu zaman sayaç okuyucuları ev sahiplerini evlerinde bulamıyor. Aynı eve ikinci defa gelmek zorunda kalabiliyor.

Eve gelmeden uzaktan okuma sistemine geçme zor oluyorsa, her ev sahibini sayaç okuma zorunluluğu getirilebilir. İşletmenin verdiği yere her ev sahibi belirtilen günde sayacın ilk ve son endeksini girebilir. Bu, e devlet üzerinden de yapılabilir.

Burada vatandaşa yanlış endeks girebilir denebilir. Bunun yolu da bulunabilir. Anormal endeks bildiriminde bulunan evlere kontrol için görevli gönderilebilir ya da elektrik, doğal gaz, su saatinin fotoğrafı çekilip verilen sisteme yüklenebilir.

Bu konu dert edinilirse eve gitmeden sayaç okuma yolu bulunabilir. Yetkililerden bu konuya çözüm üretmelerini bekliyoruz.

29 Ocak 2023 Pazar

Ne Yazayım?

Bir zamanlar şu konuyu mu yazayım, bu konuyu mu yazayım der, konu sıkıntısı çekmezdim. Yeter ki araba sürmeyeyim yeter ki bir başına olayım yeter ki kuytu bir yer bulayım. Başlardım aklıma geleni yazmaya ya da başlık olarak kaydettiğim konulardan birini açar, yazardım.

Bu şekil yaza yaza bugüne kadar 2015 yılı Aralık ayından bu yana blogumda kayıtlı 3.854 yazım olmuş. Çoğu da cep telefonu marifetiyle yazdıklarım. Aşağı yukarı her telden yazmışım.

Geldiğim an itibariyle konu bulmada zorlanıyorum. Hiç bu duruma düşmemiştim. Düşünüyorum düşünüyorum, aklıma bir konu da gelmiyor. Harç bitti ise inşaat paydos da diyemiyorum. Zira yazmayınca içimde bir boşluk hissediyorum. Anlatacağı konuyu hatırlayamayınca kürsüden inmek aklına gelmeyen Nasrettin Hoca gibiyim şu an. Zira inmek de işime gelmiyor.

Ne yapar ne ederim bu durumda? Size ne yazayım diye sorsam, pek lazımdı diyeceksiniz. Zaten yazılarıma karşı adı konmamış bir rezerviniz var.

Aslında tüm mesele siyasi yazmayayım diye kendime sınırlama getirmemde. Çünkü birileri siyasetin s'sini görür görmez nem kapıyor. Hoş, siyasi olmasa da bu yine ne demek istedi? Bu imasının altında bir hinlik olabilir diye nem kapıyor, niyetimi okuyor.

Hasılı, 

Siyasi yazsam, siyasi yazıyorsun deniyor.

Toplum bozuldu desem, bu hükümetten önce yok muydu deniyor. (Sanki sadece bu hükümeti kasteden var gibi) 

Ekonomi şöyle desem, eskisi pek mi iyiydi deniyor. 

Yağmur yağmıyor, kış geçiyor, kar görmedik desem, suçlu hükümet mi deniyor.

Belediye otobüsü gecikti desem, belediye üzerinden hükümete eleştiri getiriyorsun deniyor.

Yürüyüş yazsam, kendini dağa taşa mı verdin deniyor.

Şu ürün çok pahalı desem, uzun kuyruklar beklediğin günleri ne çabuk unuttun deniyor.

Yani yazdığım her konu maalesef siyasete çekiliyor. 

Tamam, nem kapma ve niyet okumaları var ama her şeyi siyasetle irtibatlandıranlara da bir şey diyemiyorum. Zira bizim her şeyimiz siyasete bağlı. Siyasete bağlamasak da hayatın bir anlamı olmuyor. Çünkü içimiz dışımız siyaset. İyi ki siyaset var. Değilse biz kendimizi nasıl avutacaktık nasıl vakit geçirecektik.

Gördüğünüz gibi konu sıkıntısı çekiyorum. Bu, geçici mi, kalıcı mı, bunu da zaman gösterecek.

Ne Kanalım Ne Kandıralım

Hakimlik, avukatlık ve savcılık yargılamalarda olmazsa olmaz mesleklerdir. Buna yargı sistemi sacayağına benzer diyebiliriz. Biri olmadan yargılama eksik olur. Çünkü biri zanlı hakkında iddianame hazırlayacak, diğeri zanlıyı savunacak, öbürü de iddianame ve savunmayı değerlendirip millet adına karar verecek. Hasılı her meslek gibi bu meslekler de önemli ve gereklidir.

Sacayağından ibaret bu mesleklere dair bilgim, dışarıdan gözleme dayalı. İç işleyişlerini ve hallerini bilmem. 

Her meslekte olduğu gibi bu mesleklerin hakkını veren binlerce bu mesleğin erbabı var. Yine her meslekte olduğu gibi bu mesleklerde de mesleklerinin hakkını veremeyenler var. 

Hakim ve savcılar halkla seviyeli bir ilişki kurduklarından dolayı bunlar mesleklerine pek halel getirmiyorlar. Avukatlar ise halkla iç içe ve suçlanan kişilerle haşır neşir.

Bu yazımda hakim ve savcıları bir tarafa bırakarak avukatlık mesleği üzerinde duracağım. Avukatların da hakim ve savcı gibi birçok imtiyazlara sahip olduğunu biliyorum. Avukatların içerisinde görevini  yapan, yaptığı göreve halel getirmeyen binlercesi var. Maalesef her meslekte olduğu gibi bu meslek erbabı içinde de çürükleri var.

Beni bu yazıya iten de akşam aldığım bir telefon. Kardeşi yurt dışında yaşayan bu kişi, kardeşini sınıf arkadaşı bir avukatla tanıştırır. Avukat ona seni Türkiye'den de emekli yaparız. Benim şu anda şu kadar paraya ihtiyacım var der. Müvekkil de avukatın istediği parayı verir. Sonra bir daha ister. İkinci borcu verip vermediğini, ilk parayı elden mi yoksa banka aracılığıyla mı gönderdi bilmiyorum. Bildiğim, borç olarak verilen paranın EURO cinsinden çok yüklü olduğunu söyledi telefondaki arkadaş. Bir, iki ev parası dedi. Orta yerde ne emeklilik başvurusu var ne emekli etme var ne böyle bir irade. Belki vekalet bile yok. Birçok evrak düzmece olarak hazırlanmış. 

Burada müvekkilin abimin arkadaşı diye avukata borç vermesi çok safça bir hareket. Nedense bana denk gelmez böyleleri. Avukat da anasının gözü anlaşılan. Gurbetçinin dişinden, tırnağından artırdığını bir emeklilik hayali yüzünden iç etmiş. Tamam, gurbetçi saf olmaya saf. Avukat etiketi olan birinin böyle bir şeye tevessül etmesi garip. Halbuki avukatın alacak verecek adına alacağı, vekalet ücretinden ibaret. Haydi bu ücreti biraz fazla istesin. Emekli edersem, şu kadar paranı alırım desin. Müvekkilinden borç istemek de neyin nesi? Böylesi alavereyi de yeni duyuyorum. Telaffuz edilen parayı da avukatın ödeyebilmesi mümkün değil. 

Şimdi bu olup bitenden sonra bu gurbetçi herhangi bir kişiye nasıl güven duysun. Merak ediyorum, üç beş kuruş vurmak için insanın kendisini ve mesleğini bu şekil lekelemesi nasıl izah edilebilir? İnsan sınıf arkadaşına bunu nasıl yapar? Maalesef güven esasına dayalı alavere böyle oluyor. Bu tür darbeler de nedense hep tanıdıklara vurur. Değilse tanımadığı birini nasıl kandırabilsin.

Elbette bu avukatın yaptığı bireysel bir dolandırıcılık. Diğer avukatları bağlamaz.

Konu avukatlık tan açılmışken balta birçok şey ne konuşulmadığı için bazı avukatlar hakkında bizi yedi bitirdi şeklinde serzenişler de oluyor.

Yine bir avukattan duyduğum bir şeye de burada değinmek isterim. CMUK gereği sanığın veya zanlının ifadesi alınacağı zaman kişinin avukatı yoksa BARO’dan avukat çağırılıyor. Bu avukatın parasını da devlet veriyor. Buraya kadar sorun yok. Sorun, sanığın veya yakınlarının parası devlet tarafından ödenen avukat parasının üzerine bu avukatlara bahşiş vermesi. Bu bana hiç şık gelmedi. İnşallah avukatlarımız bu şekil verilen parayı almıyordur.

Sonuç olarak kimsenin kazancından gözüm yok. İsterim ki herkes hak ettiğini helalinden yesin. Hele şunu yapacağım, bunu yapacağım gibi sözlerle müvekkilini üç beş kuruş uğruna dolandırmasın. Kimsenin mesleklerinin itibarını bu şekil yok etmeye hakkı yoktur.

Hasılı aman dikkat! Ne kanalım ne kandıralım. Kanmamak için eşeğimizi sağlam kazığa bağlayalım. Kimsenin mezun olduğu okul türüne bayılmayalım. Allah iyilerle karşılaştırsın. 

Seçme Fıkralar (26)

Seyis

“Bir kilisede inananlarına sürekli vaaz veren bir papaz, vaaz için hazırlığını yapmış, kiliseye geçmiş.

Bir de ne görsün. Kilisede cemaat olarak sadece bir kişi var.

Kısa bir şaşkınlıktan sonra “Arkadaş, vaaza hazırlanmıştım ama kimse yok, ne yapayım? Anlatayım mı? Zira sadece sen gelmişsin” demiş.

Kiliseye vaaz dinlemeye gelen kişi, “Efendim, ben seyisim, bu işlerden anlamam, atlardan anlarım. Ama tüm atlar kaçtı, geriye bir at kaldı diye geri kalan bir ata yem vermemezlik yapmazdım” deyince, papaz vaazını vermeye başlamış. Uzatmış da uzatmış.

Seyis sıkılmış sıkılmaya. Ama vaazı dinleyen tek kişi olduğu için kiliseden çıkamamış. Nihayet papaz vaazını bitirdikten sonra seyise “Vaazımı nasıl buldun” diye sormuş.

Seyis, “Efendim, dedim ya ben seyisim, atlarsan anlarım, vaazdan anlamam. Yalnız tüm atlar kaçtı diye geri kalan tüm yemi bir ata yedirmezdim” demiş.

*

Çana pisleme

Kilisenin çanına her gün bir kuş konarmış. Kuş bu, her gün çanın üzerine pisleyip sonra da gidermiş.

Papaz her gün çanı silmekten bıkıp usanmış.

Çözüm olarak çanın yanına "içip sarhoş olur ve böylece çana pislemez" diye şarap koymuş.

Ürettiği çözüm  çok hoşuna gider. Kendi aklına da hayran kalır.

Ertesi gün, kendinden emin bir şekilde kiliseye gelir.

Yukarı bir bakar ki başından kaynar sular dökülür. Zira sevinci kursağında kalmıştır. Çünkü kuş önce şarabı içmiş sonra çanın üzerine konarak pislemiştir.

Beyninden vurulmuşa dönen papaz ellerini açar ve hışımla,
"Ey kuş! Nesin, kimsin?

Müslüman olsan şarap içmezsin.

Hristiyan olsan çana pislemezsin, demiş. 

Lazım

Olguların değil, algıların hakim olduğu,

Bireyselliğin değil, sürü psikolojisinin ön planda olduğu,

Önyargı, mimleme, ötekileştirme ve tarafgirliğin prim yaptığı,

Çoğunluğun hakkın ve adaletin değil, güçlüden yana tavır aldığı,

İnsanların çaresizlik içerisinde öğretilmiş çaresizliğe mahkum edildiği,

Herkesin kurtarıcı beklediği vb. ortamlarda, tüm bunlara;

Dur diyecek,

Ezberleri bozacak, 

Tarihe şahit olup tarihe not düşecek, 

Bu olup bitenlerden ve dayatılanlardan hoşnut değilim diyecek, 

Gücünü güçten değil, evrensel değerlerden alacak, 

Bir beklentisi ve çıkarı olmayacak, 

Hakkı, adaleti ve doğruluğu savunacak, 

Başına geleceklere katlanacak, 

Kınayanın kınamasına aldırmayacak, 

Zayıf ama sesi gür çıkacak, 

Gerekirse sürgün hayatı yaşayacak,

Gerekirse bedel ödeyecek,

Ama hakkı söylemekten ve haykırmaktan vazgeçmeyecek,

Zayıf ama prensip sahibi ve bu prensiplerinden ödün vermeyecek,

Aykırı tipler lazım. Siz buna varsın, deli deyin. 

Sanrı Hastalığı

"Bir çiftçi Romalı bir filozofu evinde ziyaret eder. Ev sahibinin yemek ısrarı üzerine çiftçi sofraya oturur. Önüne konan bir tas çorbayı içmeye başlar. Çorbayı içerken gözüne küçük bir yılan görünür. Filozofa ayıp olur düşüncesiyle bunu söyleyemez. Bir tas çorbayı içer. 

Çiftçi evine vardıktan sonra gece karın ağrısından uyuyamaz. Zehrin etkisi olmalı deyip şifa için filozofun kapısını çalar ve durumu anlatır. Filozof tabakta yılan olmadığını, bu tabağın tavanındaki çizimin yansıması olduğunu, masaya koyduğu bir tabak üzerinden gösterir. İyi bak, yılan var mı der. Çiftçi yok der. Filozof bununla da yetinmez. Çizimin altındaki tabağı tavana koyar. Üzerine yılan görüntüsü yansır. Gördükleri karşısında rahatlayan çiftçinin karın ağrısı birden geçer."

İbni Sina, sanrı* hastalığının yarısı güvence, yarısı ilaçtır. İlk adımı ise sabırdır der. 

Belli ki bu çiftçi bir halüsinasyon hali yaşıyor ve gerçekte var olmayan bu algı, kendisini karın ağrısına duçar ediyor. Bereket filozof, orta yerde yılan olmadığı halde yılan varmış gibi göze görünen ve bundan dolayı hastalığa gark olan kişiyi ikna ederek tedavi ediyor.

Tedavi için de karşı tarafa güven vermek, doğru ilaç vermek ve sonuç vermesi için sabretmeyi bilmek gerekiyor.

Hikayeden anlaşılacağı üzere halüsinasyon gören birisini filozof tedavi ediyor.

Keşke tüm mesele yılan gördüğünü ve karnındaki ağrının yılanın zehri olduğunu sanan birini tedavi etmekten ibaret olsa.

Günümüzde adına ister halüsinasyon ister birsam ister sanrı ister yanılsama ister algı ister bilinçaltı zihin ister illüzyon diyelim, bunları gören, bu gördüğüyle yaşayan, göz boyama yöntemiyle algıları olgu olarak gören, aklını gönüllü kiraya vermiş ama böyle olduğunu kabul etmeyen o kadar insan var ki bunlar, nasıl tedavi edilecek? Kendi yöntemiyle çiftçiyi tedavi edip halüsinasyon halinden kurtaran filozof gelsin de günümüz toplumunu tedavi etsin. Tedavi edemez. Çünkü günümüz karın ağrısı o günün karın ağrısına benzemiyor. Üstelik hastalar hastalığını kabul etmeyince en iyi doktorlar bu hasta türüne nasıl çare bulsun?

Günümüzün bu tür  hastalıklarını filozof ve doktorlar değil, ancak topluma yön veren, onları arkalarından sürükleyen toplum mühendisleri tedavi edebilir. Onlar da bir şeyi tedavi ederken çıkarları gereği toplumu başka bir algıya yani hastalığa yöneltiyorlar. Yani birinden kaçırıp ötekine yakalatıyorlar. Hasılı, sürü psikolojisi ile yaşadığımız müddetçe de bu tür hastalıklarla mücadele edebilmemiz mümkün görünmüyor. Belki de bu hastalığın günümüzdeki adı öğretilmiş çaresizliktir. Zira herkes kendisine öğretilenden ve ezberletilenden memnun olduğuna göre orta yerde bir hastalık yok. Gördünüz değil mi, bir şeyi yok kabul edince orta yerde sorun da kalmıyor.

*Uyanık bir kişinin, kendi dışında var sandığı ama gerçekte yok olan olguları algılaması, birsam**

**halüsinasyon 

İz'an Nimeti

Anlayış yoksunu insanlar için yapılabilecek en güzel dua "Allah iz'an versin" duasıdır. Bazıları bu duaya içten amin derken bazıları da bende iz'an yok mu, sana versin şeklinde tepki gösterir. Önce iz'an nedir bir hatırlayalım. İz'an; anlayış, anlama yeteneği demektir.

Bir insan geri zekalı değilse her bir insanda bu iz'an az veya çok vardır. Allah her bir insana bol bol izan versin. Bunu herkes kadar herkeste olmasını kendim için de istiyorum. Çünkü konuşup anlaşması daha kolaydır. En azından deveye hendek atlatmak için uğraşmamış olurum.

Aklı kıt, anlayışı zayıf, algılaması güçlü olmayanlara, onlar adına üzülürüm ama kızmam. Çünkü kapasiteleri bu kadar derim. 

Bir şeyi anlayamayanlara da kızmam. İnsanlık hali, boşta bulunmuştur, kendini vermemiştir, anlayamaz. Gerekirse bir daha anlatırsın. Yeter ki anlama isteği olsun.

Anlattığın konu ilgisini çekmez veya seviyesinin üzerindedir. Bu dedikleriniz beni aşar, kusura bakmayın der, eyvallah dersin. Çünkü adam en azından kapasitesinin yeterli olmadığını biliyor. 

Konuşma dilinde şu ya da bu şekilde anlama sorunu olabilir. Bu değişik sebeplerle bir yere kadar anlaşılabilir. 

Yazı diline ne diyelim? Yazı derken sayfalar dolusu yazıdan veya bir paragraftan bahsetmiyorum. Normal ilkokul mezunu ya da okula gitmemiş birinin bile okur okumaz anlayabileceği basit bir cümleyi anlamaktan aciz insanlarla müşerref oluyorum. Mübarek, okuyup anlayamadıysa anlayıncaya kadar defalarca okuyabilir. Görmüyorum, belki de okuyordur. Okuyup anlayamamasını da bir yere kadar makul görebilirim. Cümle kapalı olabilir, cümlenin ya da cümlede geçen bazı kelimelerin birden fazla anlamı olabilir. O anlamlardan birini aldığı için yanlış anlayabilir. Tüm bunlara eyvallah derim.

Ama öyleleri var ki yazdığını anlamaz, anlasa da farklı çıkarımda bulunur ya da anlaşılmayacak tersi bir anlam yükler ve paylaşımının altına öyle bir yorum yapar ki okuyan, dam başında saksağan, vur beline kazmayı der. Böylelerine acınır mı, kızılır mı ya da gülünç duruma düştüğü için gülünür mü bilemedim. Bildiğim ve duam, Allah kimseyi bu hale düşürmesin. Cahil biri de okuduğunu anlamayan bir tip mi değil, mürekkep yalamış tipler. Her şeyi anladığını, bildiğini sanan tipler bunlar. Üstüne üstlük her şeye de yorum yaparlar. 

Her şeyi bildiğini sanan bu tiplerin ortak özelliği, bilmediğini bilmemeleri, anlamadığını anlamamaları.

Yanlış anlaşmalarının en büyük nedeni, yazdığın yazının her cümlesine ve her kelimesine önyargıyla bakmaları. Çünkü yazıdan önce kimin paylaşım yaptığına bakıyorlar. Seni ilk önce ha, bu şu zaten deyip seni bir güzel mimliyor. Sonra okuyor, okur okumaz sana cevabı yapıştırıyor. Cevabı da cevap olsa bari. Yorumunu okuyan, bu adam okuduğunu anlamıyor, üstelik bir de yorum yazıyor diye acıyordur mutlaka. Aklı kıt, iz’an zayıf kimseler değil bunlar, anlayışlarında sorun yok. Sorun beyinlerinde. Sana önyargılı yaklaştıkları için yazını da önyargıyla okuyorlar. Bu da makul ve basit bir cümleyi dahi yanlış anlamalarına sebebiyet veriyor. Vah yazık bunlara! Vah yazık bana! Kimlerle muhatap oluyorum. Allah kimseyi bu izan nimetinden yoksun kılmasın ve önyargılı olmasın.