30 Temmuz 2017 Pazar

Bil ki, kibir üzeresin!

Parmak uçları bile birbirine benzemeyen insanın ruhen ve bedenen öyle farklı olanları vardır. Bunları say say bitmez. Burada sadece bir insan tipinden bahsedeceğim. Bakalım bu tip size tanıdık gelecek mi?

Yaralı parmağa işediği hiç görülmese de her şeye maydanoz olmaya çalışır. Makam ve mevkice kendinden büyük olanlara saygıda kusur etmezken her yönüyle aşağısında olanları kendisine bağlamak,  saygı ve iltifat görmek için kesenin ağzını biraz açar. Eksikliklerini parayla kapatır. Kendisine rakip gördüklerini ise ezmeye çalışır, onları hep rencide eder, yaptıkları işi beğenmez, küçümser. Hep burun büker. Fırsat kollar onlara hayat hakkı tanımamak için. Her şeyden nem kapar, alındığı bir şeyi içine atar, belli etmez, arı gibi ne zaman sokacağı belli olmaz. Hiçbir şey yapamasa da burun büker, bakışıyla ezmeye çalışır. 

İçi kan ağlasa da dışına kibir olarak yansır. Boyu-postu, kalkışı, oturuşu hep kibir kokar. Bir yürüyüşü vardır, dağları ben yarattım gibidir. Yaptığı işi büyütür, dağ gibi yapar. İnsanlara tepeden bakmayı iyi bilir. Kendisini dağ gibi görünce insanları da ezilecek karınca gibi görür. Sendelemenle beraber salvo atışlar yapar, yaptığın şeyin içerisinden bir müfettiş edasıyla bir hata ve yanlış arar. Bulamazsa kahrolur. Bulduğu zaman dünya onundur. Ağzı tavana değer.

Kimsenin baktığı pencereden bakmaz. Rakibinin eleştirilebilecek yönünü tespit eder etmez -sevincinden olsa gerek- ne söylediğini, ne konuştuğunu, ne yazacağını bilemez. Çünkü gün doğmuştur. Dam başında saksağan misali  vurur da vurur. Kimse ne olduğunu anlayamaz bile. Konuşmasını ve yazmasını gören herkes denge sorunu olduğunu anlar. Sadece dengesiz olduğunu kendisi bilemez.

Baştan sona hayatını kibir üzere bina eden bu tip kendisine yazık ettiği gibi etrafına da ışık vermez. İnsanlara tepeden bakarak hem dünyasını hem de ahiretini heba eder. Keşke farkına varabilse. İnsanlara karşı nice potlar kırdığını bir bilebilse. Halbuki kendisine ne de güzel yakışır tevazuluk. Değer mi kaprisi için insanları ezmesi? Değer mi daha da yükselmek için insanlara tepeden bakması? 30.07.2017

Ekranlarda din adına konuşanlar!

Sosyal medya, yazılı ve görsel medya, birden fazla insanın toplandığı yerler din adına konuşanlarla dolu. Önem ve aciliyet durumuna göre zaman zaman gündem değişse de din gündemimiz hiç bitmiyor. Konuşulan konular ısıtılıp ısıtılıp yine önümüze konuyor. Ehil olanı da konuşup yazıp-çiziyor, zırcahil olanı da. Herkes birbirini sapık olarak lanse ediyor. Kimi diğerine daha doğrusu savunduğu fikre saldırıyor, kimi de kendisi veya bağlı bulunduğu grup adına bir sataşma varsa cevap vermek suretiyle sürekli savunmada kalıyor.

Din adına yetkili-yetkisiz, ehil veya değil herkesin konuştuğu dönemleri yaşıyoruz. Bu konuda konuşanların ne kadarı gerçeği bulmak için çabalıyor? Ne kadarı samimi? Allah bilir. Çünkü kalbini yarıp bakma imkanımız yok. Farz edelim ki din adına konuşanların hepsi samimi, bu yüzden eteklerindeki taşı döküyorlar, niyetleri de gerçeğin ortaya çıkması olsun. Din alanında tartışmalı bir konunun işinin ehli ve bu konuda mürekkep yalamış olanlar arasında enine-boyuna tartışılıp vuzuha kavuşturulması gerekmez mi? Bunun yeri mi meydanlarda halkın gözünün önünde insanların kafasını karıştırmak? Kendisini işinin ehli görenler bir konuyu görüşmek için eğer bir araya gelemiyorlarsa bu tiplerin din adına konuşmadan önce biraz iletişim dersi ve ilmi siyaset öğrenmesinde fayda vardır. Yani daha çok ekmek yemeleri gerekir din adına söz söylemeden önce. Bilmelidirler ki bunların anlattığı dinden hayır gelmez. Savundukları görüşler ve anlattıkları din kendilerinin olsun. Çünkü bunlar gerçeği öğrenmekten ziyade karşı tarafı mat etmek için cenge çıkmış görüntüsü veriyorlar. Bu kafa, kafası karışan insanımızı dinden ve dini değerlerden soğutmaktan başka bir işe yaramaz. Eğer amaçları bu ise zaten başarılı oluyorlar demektir, devam etsinler.

Bunların durumu çocuklarının gözünün önünde durmadan tartışan ve kavga eden anne ve babanın durumuna benzer. Bu tür kavgalardan aile büyük yara alır, aile parçalanmaya gider, çocuklar da sağlıklı yetişmemiş olurlar. Ekranlardaki din adına söz söyleyenlerin durumunu ben aile kavgalarına benzetiyorum. Nasıl ki aile kavgaları aileyi bir arada tutmuyorsa ekran kavgaları da farklı fikirdeki insanları birleştiremez. Din adına söz söyleyenlerin iyi bir dini bilgiye sahip olmasından önce muhatabına saygılı olmayı, onu ön yargısız dinlemeyi, hakaret etmemeyi bilmesi gerekir. Yani önce edep öğrenmelidir. Bunu yapamayacak olan lütfen din adına bir şey söylemesin. Öncelikle kendini düzeltmesinde fayda vardır. Onun bu topluma din adına verebileceği bir şey yoktur. Konuşacağı konunun yerini, zamanını seçemeyen, konuştuğu konunun, yaptığı ithamın kimleri üzeceğini, kimleri bıyık altından güldüreceğini hesaba katmayan kişinin de yine din adına konuşmaması lazımdır. Bu tiplere “Allah’tan korkmuyorsunuz, bari kuldan utanın” demek düşer belki de.

Türkiye artık Kütübü Sitte’de geçiyor diye her hadisin savunulması gerektiğini düşünenler ile hadislerin içerisinde şöyle şöyle mevzu hadisler var diyenlerin tartışmasını görmek istemiyor. Bu durumda biri vuruyor, diğeri darbe yememek için kendini savunmaya alıyor. Bu tartışmalar daha ne kadar devam edecektir? Diyanet İşleri Başkanlığı -bu konuda yetkisi var mı yok mu bilmiyorum ama- ne zaman inisiyatif alacaktır? Testi kırılmadan tedbir alınmalıdır. İllaki testinin kırılması mı gerekiyor? Siyasi partilerde bile ekrana çıkacak olan vekil partisinden izin alıyor, gerekirse partisi izin vermiyor. Din alanında niçin böyle bir yola başvurulmaz. Az bir mürekkep yalayan kendisini ekranda alıyor. Vurmak, kırmak, itham etmek, saldırmak ve savunmak prim yapıyor. Nasılsa iki tarafın da fanatik taraftarları var.
Kanaatimce din adına konuşmadan önce usul, adap, yol ve yöntem belirlememizde fayda vardır. Yoksa kaybeden Müslümanlar olacaktır. Ekranlarda din adına söz söylenecekse tarafları aynı anda ekrana çıkarmaktan ziyade muhatapları ayrı ayrı stüdyoya almak daha uygun olacaktır.

Hala bir araya gelip anlaşamıyorsanız anlattığınız din sizin olsun, bize “Koca karı imanı yeter.” Gölge etmeyin lütfen! 30/07/2017

İnsanlara Bakış Açımız

Normal zamanlarda çoğumuz, "Yaratılanı severiz yaratılandan ötürü" desek de hayatın akışı içerisinde insanlara bu gözlükle bakmıyoruz. Gördüğümüz, birlikte çalıştığımız insanı tanıma ve araştırma yoluna gideriz çoğu zaman. Bu da doğaldır. Bunun için de o kimseyle daha önce çalışmış, ya da tanıyan insanlara başvururuz. Kişi hakkında tanıdığımızın verdiği bilgiyle o insan hakkında bir kanaat sahibi olabiliyoruz. Bu yöntem bazen faydalı olabildiği gibi zararları da beraberinde getirebiliyor. Niçin mi?

Hakkında bilgi aldığımız kişi ile ilgili olumsuz bilgi verilmişse o kimseye uzun süre belki de sürekli ön yargılı bakabiliyoruz çalışırken. O kimseye kolay kolay güvenemeyiz, mesafe koymaya çalışırız. Yıllarca bir ve beraber çalışsak da, hiç kötülüğünü görmesek de ‘Şimdi yapacak, yarın yapacak, kokusu bir müddet sonra çıkar’ beklentisi içerisine gireriz. Çünkü referansı kötüdür. Ya da bu kişi hakkında tanıdığımız olumlu kanaat belirtmişse daha tanımadan o kimseye güven duymaya, her şeyimizi paylaşmaya, kırk yıllık dost gibi görmeye başlarız. Yaptığı olumsuz bir şey varsa görmemeye, görmezden gelmeye çalışırız. Zira referansı sağlamdır.

Nice sonra kendisine iyi denilenin kötü, kötü denilenin de iyi olabildiği örnekler vardır. Böyle durumlar için öz eleştiri yapanlar “Tanımadan ön yargıyla yaklaşmışım…tanıdığım bana yanlış bilgi vermiştir” dediğini de şahit oluruz. Çünkü insanlar olaylara hep kendi penceresinden bakıp öyle değerlendirmektedir. Bir insanla ilgili görüş sorulduğunda o kişiyle ilgili olumlu-olumsuz yönlerin objektif bir şekilde açıklanması daha uygundur. Adamın kötü olması neye göre, kime göredir. Çoğu zaman buralarda sübjektif değerlendirmeler yapabiliyoruz. Değerlendirdiğimiz kişi kötü ise biz ne kadar iyiyiz? Bize göre kötü olan biri bir başkasına göre iyi olabiliyor. Pekala bize sorulan kişi ile daha önce olumsuz bir durumumuz olmuş olabilir. Ayrıca anlaşamadığımız bir insanın kötü olduğu kanaatine nereden varıyoruz? Belki de anlaşamadığımız konuda karşı taraf haklıdır. Zira biz hepimiz olaylara kendi penceremizden, tek taraflı bakıyoruz. Bu yüzden  çoğu zaman insanları tek taraflı asıp kesiyoruz.

Aslında hakkında iyidir veya kötüdür kanaati verilenlerin hepsi ön yargıdır. Bu ön yargıdan kurtulabildiğimiz oranda insanlarla daha iyi bir diyalog kurabildiğimiz gibi verimli de çalışabiliriz. İlk çalışacağımız kişileri sıfır km kabul edersek, insanları çalışarak tanımayı kafamıza koyarsak kolay kolay yanılmayız. Yöneticilik yaptığım dönemlerde kendisinden koltuğu devraldığım veya o okulda çalışan yardımcılardan birinin “Hocam, personel hakkında bilgi vereyim, gelmeden önce haklarında kanaat sahibi olun ki çalışırken zorlanmayasınız” dediklerinde “Hocam! Teşekkür ederim, izin verirseniz personel hakkındaki kanaatleriniz sizde kalsın. Ben personelimi çalışarak tanımak isterim. Zira bu şekilde bazı insanlara hoşgörülü yaklaşıp bazılarına acımasız olabilirim,” dedim. Bu açıklamamdan sonra ‘Siz bilirsiniz’ diyen de oldu, cevabımdan hoşnut olmayan da.


Hepimiz kendimizi mükemmel gördüğümüz için karşı tarafı da hep mükemmel görmek isteriz. Sonra biz ne kadar mükemmeliz? Halbuki bizim mükemmelliğimiz kendi kanaatimizdir, sübjektiftir. Karşı tarafı olduğu gibi kabul edip durumu ve kapasitesi oranında ondan faydalanma yoluna gitsek aslında sorun çözülür. Biz insanlarla çalışmadan önce çalışacağımız kişilerle ilgili bir ön araştırma yapalım. Ama bu araştırmanın kesin olmayan bilgiler içerdiğini, yanılma payının olduğunu göz ardı etmeyelim. İnsanları çalışarak tanıma yoluna gidelim. Zaten Hz Ömer kişiyi tanıma yollarını açıklarken ‘Komşuluk yapmak, alış veriş yapmak ve yolculuk yapmak’ olarak tavsiye etmektedir. Bizler de bu yollarla o kişiyi tanıma yoluna gidelim. Sadece başkasından duyumlarla kişi hakkında bilgi sahibi olmak bizi çoğu zaman yanıltabilir, bu yöntem dedikodu ve iftiraya açıktır. Sahi birini sorduğumuz tanıdığımız ne kadar iyi? Bence bunu da düşünmek lazımdır. 30/07/2017

657'yi Kaldırmayı Düşünmeden Önce

657 Sayılı Kanun memurların özlük haklarını, ödül ve cezasını, memur alınma şartlarını vb düzenleyen bir kanundur. Kapağı devlete atma demektir, garantili iştir. Çalışsan da çalışmasan da sırtını terletmeden 65 yaşına kadar çalışmak demektir. Kaytarmak isteyenler için yatma yeridir. Aynı zamanda bu kanuna göre atanan ne uzar, ne de kısalır. Yine kanuna göre memur alımında ehliyet ve liyakat gerektiği de yazılıdır.

1965 yılında kabul edilen ve sonradan çokça değişiklik yapılan Kanun kör-topal bugüne kadar gelmiş, nice nesli emekli etmiştir. Son günlerde 657 Sayılı Devlet Memurları Kanununun kaldırılması gerektiğiyle ilgili görüşler serdedilmeye başlandı. Görev Meclisindir, istediği zaman değiştirir. Yalnız 657'yi kaldırmayı düşünmeden önce  kafa yapımızın değişmesi gerektiğini düşünüyorum.

Bir defa sorun 657'nin kendisinde değil, bizim kafa yapımızda. Biz dünyanın en iyi devlet memurları kanununu çıkarsak bu kafa yapısını değiştirmediğimiz müddetçe çok bir şey değişeceğine inanmıyorum. 657,  üzerinde iyi düşünülerek hazırlanmış ve kabul edilmiş bir kanundur. Hem iyi hem de kötü bir yönü vardır.  Memurun çalışmasını garanti altına almaktadır.   İnsan iyi niyetli, çalışma azminde ise kanuna bile gerek yoktur. Kendisine tevdi edilen işini yapmakla yükümlü olduğunu bilir, amme adına hizmet eder. Bu açıdan Kanun memurunu koruyucudur. Diğer taraftan iyi bir denetim mekanizması kurulamadığı için Kanun çalışmayıp yatanı da korumaktadır. Sonunda iş insanda bitmektedir. Suç kanundan ziyade uygulayıcılardadır.

Eleştirilen bu Kanunu kaldıralım kaldırmasına. Yerine yenisini koymadan önce 657'de işe eleman alımında ehliyet ve liyakat esas olmasına rağmen geçmişten günümüze eleman alımında siyasiler, zamanın hükümetleri ne kadar bu esaslara uymuşlardır? Kamuya eleman alımında torpili sıfıra indirebilmişler midir? Ülkeyi yönetenler hakkaniyet ilkesine ne kadar uydular? Bu sorulara çoğunluk kamuya eleman alımında torpil her devirde geçer akçedir cevabı verecektir. O zaman biz baştan sınıfta kalmışız demektir. Kanunun eleştirilen bir diğer yönü devlet memurluğundan çıkarma zorluğudur. İş garantisi olan bir yerde asla verim olamaz. Allah Cenneti garanti etse dünyanın en kötü insanı oluruz. Zamanında işini yapmayan bir insanı kayırmayıp adam gibi denetimini yapsaydık kamudan ihraç edeceğimiz birkaç insan tüm memurların korkulu rüyası olur, herkes işini düzgün bir şekilde yapardı. O zaman burada Kanunu ve işini yapmayan memuru suçlamadan önce denetim görevini bihakkın yerine getirmeyenler bu işte baş sorumludur.

Kamuda çalışan insanların önünü göremeyecek şekilde iş garantisi olmazsa, ne zaman kapı dışarı edileceğim endişesi taşırsa yine verim alınamaz. Zira eğer çalışma işverenin veya patronun iki dudağının arasında olacaksa korku içerisinde yaşayan hiçbir insanın verimli ve başarılı olması mümkün değildir. Burada “Efendim yerine getirilecek kanunda objektif kriterler konacak, öyle insanlar hemen kapı dışarı edilmeyecek” denebilir. Bizde her şeyde mutlaka kriterler vardır. Ama minareyi çalan nasıl ki kılıfını uyduruyorsa kanunu uygulayacak olan da insandır. Biz toplum olarak düşüncesi, fikri ne olursa olsun yanımda her kesimden insan çalışabilir, herkese ekmek vardır, zira önemli olan işten verim almaktır demediğimiz ve uygulamadığımız müddetçe kanunları kendimize benzetiriz.
Bir rektörü kurucu olarak atıyorsunuz. Adam hizmetlisinden memuruna, öğretim görevlisinden dekanına varıncaya kadar kendi zihniyetindeki adamlarla dolduruyor. Bu demektir ki bu üniversitede başka kesime ekmek yoktur. Geçmişimiz birilerinin ayağını kaydırarak o makama gelme ile doludur. Bir defa kamuya eleman alımında önce samimi olmalıyız. Devletin verdiği hakkı kötüye kullanmamalıyız. Kurumumuzu arpalık olarak görmemeliyiz, düşmanımız bile olsa onunla çalışmayı içimize sindirmeliyiz. Vatandaşın gözünde ‘Kendi yandaşlarını aldı’ imajının ve algısının olmaması lazımdır. Çalışmayana devletin hiçbir kurumunda iş olmamalıdır, çalışana devletin her kurumu açık olmalıdır. Biz bugüne kadar devletin inisiyatif verdiği her alanı hoyratça kullandık, bu konuda karnemiz iyi değildir.

Kanunu bir otomobile, kanuna tabi olan ve uygulayıcıları da o arabayı süren şoföre benzetelim. Şoför iyiyse araba menziline sağ salim varır. Şoför kötü ise dünyanın en iyi markasını da verseniz adam gider bir duvara toslar. Hasılı önce beynimizi değiştirelim, bu konuda kaç kişi samimiyet testini geçebilir? Eğer geçemiyorsak kanunla falan uğraşmayalım. Önce kendimizi değiştirelim. Zira at sahibine göre kişner…30/07/2017





28 Temmuz 2017 Cuma

Türkiye'deki Hafızlık Eğitimi Üzerine

Babamın hayalinde  beni hafız yapmak vardı. Küçüklüğümden beri beni yanına çağırırken, severken "Hafızımda, patuzumda, dokuzumda, otuzumda" diye bir tekerleme tuttururdu. Benim hafızlık yaptığım 1976-1979 yıllarında ilkokul beşi bitiren Kur'an Kursuna yazılarak bir yıl yüzünden, iki yıl da hafızlık eğitimi alırdı.  

Üç yıl Kur'an eğitiminden sonra orta birinci sınıfa yazılarak akranlarımdan en az üç yaş büyük bir şekilde okudum. Ortaokul ve lise boyunca sınıf arkadaşlarımın yanında adım hep Ramazan Abi idi. Bazı arkadaşlar üç yıl hafızlık eğitiminden sonra ortaokulu dışarıdan bitirme sınavlarına girerek lise birinci sınıftan okula başladılar. Ama nereden bakılırsa bakılsın her sınıfta emsallerine göre vücudu biraz iri ve yetişkin olan varsa genellikle hafız olduğu anlaşılırdı. Hafızlığımızı da Türk Anadolu Vakfının sağladığı imkanlarla her yaz döneminde sağlamasını yaparak sürekli tekrarladık. Buradan bizlere hem barınma, hem iaşe konusunda tüm imkanlarını seferber eden ve her yıl hafızlık yapmamıza imkan veren TAV yetkililerine şükranlarımı sunmak istiyorum.

Hafızlık eğitimi zaman zaman sekteye uğrasa da geçmişten günümüze Türkiye'de hafız yetiştirme hususunda özel gayretlerin olduğu gözlemlenmektedir. Hatta birçok ailenin çocuğunu hafız yapma hayali var bu ülkede.

Sekiz yıllık kesintisiz eğitimin en fazla darbe vurduğu müesseseler hafızlık eğitiminin de yapıldığı Kur'an Kurslarına olmuştur. Bu süreçte Kur'an öğrenmek isteyen veya hafızlık yapmak isteyen öğrencilerin sayısında anormal bir şekilde düşme olmuş, birçok Kur'an Kursu öğrenci yokluğundan kapanmak zorunda kalmış, görevlileri de imam-hatip olarak camilere görevlendirilmiştir. 15 yaşında ilköğretimi bitirdikten sonra hafız olmak için gelen öğrencilerin birçoğunun hafızlık yapabilecek kapasite ve yetenekte olmadığı da görülmüştür. Hafızlığa başlayan ya bitirememiş, ya normalinden fazla uzatmış, hafız olmuşsa da hafızlığı çok sağlam olmamıştır. Üstelik yaş ilerledikçe yapılan hafızlığın çok sağlam olmadığı da uzmanlarınca ifade edilmektedir.

Zorunlu eğitimin 4+4+4 şekline dönüşmesiyle birlikte birkaç yıldır hafız yetiştirme eğitimine Milli Eğitim de el atmaya başladı. Özellikle imam-hatip ortaokulları bünyesinde 'Hafızlık Proje Okulları' açılmaya başlandı. Birçok il Konya'da açılmış olan Hafız İHO'yu örnek almaktadır. Bu tip okullara seçilen öğrenciler yapılan sınavlarda emsallerini geride bırakarak kabul edilmiştir. Projenin uygulanışında müftülüklerden destek alınmaktadır. Öğrenciler resim, müzik, beden eğitimi ve bilişim teknolojileri dersleri dışındaki dersleri de almaktadır. Okulunu bitirinceye kadar da bir yıl okula gitmeyerek hafızlık yapmakta ve yılsonunda yapılan sınavla öğrenci sene kaybetmeden bir üst sınıfa geçebilmektedir. Öğrenci ara verdiği bir yılın dışındaki diğer yıllarda hem hafızlığını yapmakta hem de diğer derslere girmektedir. Genel hatlarıyla hafızlık eğitimi Milli Eğitime bağlı okullarda bu şekilde işlemektedir. Öyle zannediyorum daha mezunlarını vermedi. Projenin başarılı olması için yetkililer ellerinden gelen gayreti göstermektedir. Umarım sarf edilen emekler boşa gitmez. İyi bir proje olur.

Burada projenin bazı noktalarına işaret etmek istiyorum. 2016-2017 öğretim yılında İHO’larda okumakta olan öğrenciler arasında yapılan hafızlık yarışmasında jüri olarak görevlendirildim. Ki bu çocuklar bir yıl ara vermek ve diğer yıllarda da hem okul hem de hafızlıklarını yapmak suretiyle ‘Hafız İHO’larda olduğu gibi- hafız olmuş öğrencilerdir. Okullarından birinci olarak ilçe yarışmasına katılan öğrencilerin -belki de heyecandandır- ezberlerinin zayıf olduğunu gördüm. Çocuk ezberlemiş ezberlemesine. Ama bir türlü okuyamadı maalesef. Buradan şunu çıkarıyorum: Bir koltukta iki karpuz gitmez. Çocuk hem okul derslerini hem de diğer dersleri götürmekte zorlanır. Hafızlık öyle bir şeydir ki sürekli okuna okuna hıfzedilen ve bellekte yer edinen bir süreçtir. İkisini bir arada götüren mutlaka yeterince vakit ayıramayacağı için ya ikisini ya da birini ihmal edecektir. Bir de hafızlığın şu yönü var. Bir ezber baştan nasıl ezberlenmişse ilanihaye o şekilde gidiyor. İyice sağlamlaştırılmadan geçilen veya geçirilen sayfalar gevşek olmaktadır. Unutulması da daha kolay olmaktadır. Yine burada hafızlık yapmak için 6.veya 7.sınıfta örgün eğitimine ara veren öğrenci dönem sonunda tüm derslerden sınav yapılmak suretiyle sene kaybetmeden emsalleri ile yine okumaya devam etmektedir. Burada da öğrenci aleyhine bir durum söz konusu. Zira çocuklara telafi kursu verilmiş olsa da bu öğrencilerin matematik, fen, İngilizce vb dersleri görmeden bir üst sınıfa geçtikleri için 8.sınıfta girecekleri TEOG sınavlarında Bakanlığın belirlediği 6 dersten yeterince başarılı olamayabilir. Özellikle temel gerektiren derslerden iyi temel almadığı için bunun ceremesini öğrenci hem 8 hem de lise boyunca çekmek durumunda kalabilecektir. Yine hafızlık eğitimi alan öğrenciler daha fazla Kur’an eğitimi almaları için resim, müzik, beden ve bilişim derslerinden mahrum kalmaktadır. Özellikle beden eğitimi ve bilişim dersleri öğrencileri rahatlatan derslerdir. Belki dışarıdan yaptırılan etkinliklerle telafi yoluna gidilebilir ama özellikle beden eğitimi dersi öğrencilerin göz bebeğidir, olmazsa olmazıdır.

Şu anda 18 okulda uygulanan bu hafizlık projesinin başarılı olmasını temenni ediyorum. Birçok projemiz gibi ölü doğmasın istiyorum. Sene kaybetmeden yapılan hafızlığın belki belgesi olur ama ezberin akılda tutulması zor olabilir. Ki hafızlık sürekli tekrar etmeyi ve onunla hemhal olmayı gerektirir. İnşallah projede çocuklarımız  hem hafızlığıyla hem de akademik başarısıyla göz doldurur, hafızlık müessesesi de bu şekilde devam eder. 28/07/2017

Gece yatamadın mı kardeş?

Millet uyuyor, sen ayaktasın. Anladım sen gece uyuyamıyorsun. Bu hastalığın adını bilmiyorum ama olsa olsa uykusuzluk sendromudur. Senin adına üzülüyorum be kardeş! Bu tutulduğun hastalığın maalesef tedavisi yok. Bu hastalık etrafına sirayet etmez etmeye ama işin garibi başkasını rahatsız etmede üstüne yoktur. Kendin uyumadın, uyuyanı da rahatsız edersin. Zira belli ki sen bu dünyada birilerini rahatsız etmek için yaşıyorsun. Aslında suç senin değil, seninle aynı whatsapp grubunda yer alanda. Ne edersin ki bunda senin suçun yok. Seninle beni aynı okula kazanmamıza sebep olan ÖSYM'indir suç. Ayrıca seni ve beni yani aynı dönem mezun olanları bir araya getirmek amacıyla whatsapp grubuna dahil edende suçun bir kısmı da. Biraz da bende var suç tabi. Kerametim yok ki senin gibi bir tehlikeden habersiz aynı okulu yazmış bulundum.

Senin ve senin gibi birkaç kişinin böyle bir halt yiyeceğini bildiğim için grup ilk kurulduğunda bazı hassasiyetleri yazarak göndermiştim, riayet edilsin diye. Orada nezaket kurallarından da bahsetmiştim. Grupta ikili sohbet ortamının olmaması, sabah 09.00, akşam 21.00'den sonra yazışmanın yapılmaması gibi. Ama bunları okuyacak ve uygulayacak adam lazım. Bu yaşına kadar bu sana hiç sirayet etmemişse bundan sonra da yapılacak bir şey yoktur. Bu; senin suçun değil, sana bulaşmayan adamlığın suçu bir defa. Üniversitede öğretim görevlisi olsan ne yazar! Başka bir yerde kariyer yapsan ne yazar! Yarım asrı devirdiğin bu dünyada eğer nezaket, edep nedir öğrenemediysen ne bu dünyanın sana, ne de senin bu dünyaya verebileceğin bir şey vardır. Ölmeni beklesek senin gibi gailesizler kolay kolay ölmezler de. Yine senin gibiler çok ocaklar söndürür, çok kimsenin salına yapışırsınız, avareliği bırakıp da cenazeye giderseniz.

Boş, avaresin gayri, belli. Gece uyumayıp gündüzü uykuyla geçiriyorsun. Aile düzenin de yok anlaşılan. Eşin ve çocukların Allah’ın istirahat diye yarattığı gece uyusun, sen rızkınızı temin edesiniz dediği gündüzü uyuyarak geçiriyorsun. Haydi uyumadın, uykun yok. Gecenin 01.00’inde sonra mevcut ömrün kadar kişinin bulunduğu gruptan birine ‘merhaba’ diye yazıyorsun. O da gecenin 02.00’ine doğru ‘merhaba’ diyor. Sonra da bir yazışma yok. Ya özele geçtiniz –ki hiç ihtimal vermiyorum- zira sen de “başkasını rahatsız etmeyeyim, millet uyumuştur” feraseti yok. Buna kalıbımı basarım. Arkası gelmediğine göre başka da söyleyecek bir şeyin yok anlaşılan. Hiç merak ettin mi ‘merhaba’ ne demek diye? Bilmiyorsan söyleyeyim: “Benden size zarar gelmez, içiniz rahat olsun, ben güvenilir birisiyim, rahatınıza bakın” demektir. Gecenin ilerleyen vaktinde senin merhaba kelimesinin anlamına ters bir şekilde yaptığına herze denir. Demek ki birçoğumuzun anlamını bilmeden konuştuğu gibi konuşuyorsun kelimelerle.

A benim dostum! Millet mışıl mışıl uyuyor. Uyuyamadıysan tam gece vakti zamanındasın. Kalk namaz kıl. Olmadı, yazdığın merhabanın anlamına bak sözlükten. Ya da kitap oku. Veya bir meşgale bul. Bu devirde millet çalar saat kullanmıyor, ölümlü dünya, ne olur, ne olmaz diyerek telefonunu kapatmıyor, senin gibi densizin olabileceğini hesaba katmadan grubu sessize almamış olabilir. Yukarıda söylemiştim, bunları düşünecek kapasiten yok. Bari devlete başvur, “Ben uyuyamıyorum, beni oyalayacak, geceleyin benimle ulu orta yazışacak, eli boş bir adam görevlendir” de. Devletimiz sosyal devlettir. Senin gibi hastalara da mutlaka bir çözüm bulur. Aslında senin yerin tımarhane diyeceğim ama delilere hakaret olur. Çünkü onlar whatsapp falan kullanmazlar, kullansalar da senin gibi gece gece laf olsun diye gruptan yazışmaz. Yanındaki arkadaşlarıyla beraber oynar dururlar.

Şimdi senin gibi densiz merhaba dedi ya. Ben de acaba bu densiz bunun arkasından ne söyleyecek diye düşünmeye başladım. Ama arkası gelmedi. Senin bu durumun şu kadının durumuna benzer: Adamın dairesinin üstünde gazino, pavyon, bar ne ise oralarda çalışan kötü yollu bir kadın kalıyormuş. Kadın gecenin ilerleyen saatinde geliyormuş evine. Her gelişinde de yatağına yatarken ayağındaki terlikleri ‘pat’ diye çıkarışına alttaki komşusu uyanıyormuş. Önce bir pat, üç-beş dakika sonra ikinci pat... Bir böyle, iki böyle. Komşusu bu rahatsızlığını dile getirmiş kadına. “Yatağa yatarken ayağınızdan çıkardığınız terlikler beni uyandırıyor, Terlikleri elinizle çıkarsanız olmaz mı?” Kadın, olur demiş. Kadın komşusunu rahatsız etmemek için elinden gelen çabayı göstermiş. Bir gün unutarak eski alışkanlığı nüksetmiş. Bir ayağındaki terliği ‘pat’ sesiyle bırakır bırakmaz  komşusu aklına gelir. Kadın ‘eyvah’ ne yaptım diyerek diğer terliğini eliyle sessizce çıkarıp koymuş ve mışıl mışıl uyumuş. Aşağıdaki komşu ise ilk terlikten sonra uyanmış, “Haydi diğerini de çıkar, haydi diğerini de çıkar artık” diye kendi kendine mırıldanıp/homurdanıp sabahlamış.

Sahi kardeş! Merhabadan sonra ne diyecektin? Haydi söyle artık, bak! Sabah oldu olacak, beklemekten/uykusuzluktan gözlerim  kan çanağına döndü. 

Ne edersin! Demek ki senin de mutluluğun bu: Baş belalığı. 28/07/2017

Bu Nasıl ‘Had Bildirme’ Böyle? **

Garibimin üzerine anayasa kitapçığı fırlatıldı, partisinden bir grubun ihanetine uğradı, partisi bölündü, hasta diye hastaneye yatırıldı, ülke onun zamanında en büyük ekonomik krizlerden birini gördü, iflas etmiş ekonomiyi düzeltmesi için dışarıdan ekonomi bakanı ithal etti. Yılmadı hasta haliyle mitinglere katıldı. Türkiye asansörlü seçim otobüsleriyle onun sayesinde tanıştı.

Tüm bunlar yetmediği gibi bir de başbakanlığını yaptığı Cumhuriyet hükümeti zamanında başörtülü biri türbanıyla Meclise girip yemin etmeye kalktı. Acı ve ihanetlerin her türlüsünü görmüş biri olarak devlete bir başkaldırı olan bu durum onu can evinden vurdu. Ama yıkılmadı. Hemen o yaşında, hasta haliyle yerinden fırladığı gibi kendisini kürsüde buldu. Elini masaya vurarak "Burası devlete meydan okunacak yer değildir...Bu kadına haddini bildirin" diyerek rejimin bekçisi olduğunu gösterdi. Ardından adına seçilmiş ve milletin vekili denen atanmış güruh ellerini masalara vurarak, slogan atarak, protesto ederek Meclise ne şekilde ve nasıl geleceğini bilmeyen kadına haddini bildirmişlerdi.

Zamanın sabık başbakanın önderliğinde Cumhuriyet'e, laikliğe, kılık-kıyafet yönetmeliğine, Meclisin geleneklerine, teamüllerine aykırı bir şekilde hareket eden bu provokatöre haddi bildirilerek rejim, Cumhuriyet ve laiklik kurtarılmıştı. Önemli olan da bu idi. Ekonomi çökmüş, kaç tane banka batmış, döviz fırlamış, enflasyon çift haneli olmuş, iflas edenler daktilo fırlatmış, gecelik faizler dudak uçuklatır seviyeye çıkmış, hiç önemi yoktu rejimin bekçileri için.

Sonunda kendilerini rejimin bekçisi kabul edenler kazandı ve rejime başkaldıran kadın Meclisten atıldı, vekilliği düşürüldü ve vatandaşlıktan çıkarıldı. Kadın, anasından doğduğuna doğacağına ve  vekil olduğuna pişman oldu. Bir daha da vekil olmaya cesaret edemedi.

Durum bu iken duydum ki kadın, Türkiye Cumhuriyeti'ni temsil etmek üzere Malezya'ya büyükelçi olarak görevlendirilmiş. Hem de başörtülü bir şekilde. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu böyle! 'Had bildirme' böyle mi olur? Buna, adamın kemiklerini sızlatma denir. İyi ki daha önce öldü. Yoksa kalpten giderdi doğrusu. Öbür dünyadan gelme imkanı olsa kalkar gelir, kaldığı yerden tek başına mücadelesini verirdi. Sonra nerede kaldı devletteki süreklilik? Ah Türkiye’m nereye gidiyorsun böyle? Birileri geçmişte kelle koltukta bunun mücadelesini versin, ardından gelenler bu işi bir adım öteye götürüp başörtüsünü kamusal alanın dışında da yasaklayacağı yerde adamlar devlete meydana okuyan birini devleti temsil makamı olan bir makamla ödüllendirsinler.

Adam kime güvensin? Umduğu dağlara karlar yağdı maalesef. Öldükten sonra kendisine şefaatçi olacak olan adam hain çıktı, başı dertte. Ülkeyi bıraktığı adamlar ise düşmanının zihniyetine iadeyi itibar yaptı. Olacak şey değil hani.

Hiç utanmıyorsanız bari adamı mezarında rahat bırakın. 28/07/2017

** 29/07/2017 günü kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.


27 Temmuz 2017 Perşembe

Kurum Kartı

Kurum kartım geldi. Dün verildi elime, cüzdanımın arasına koydum. Ne işe yarar, ne yapılır bilmem. Yine de merak ettim bu cebimdeki altın rengine benzeyen kimliği.

Bu kimlik bana verilir de ben bunu yazı konusu edip paylaşmam mı? Sonra cebimde kim görecek? Çatlarım yoksa!

Kurum kartını aldıktan sonra nasıl alınır, ne şekilde alınır bilmem ama inşallah 'Sarı Basın Kartı'nı da almaya sıra gelir.

Sarı basın kartı 5953 Sayılı Basın İş Kanununa göre veriliyormuş. Bu, bağlı ve sorumlu olduğum 657,1739, 5018 vb Kanunların yanında 5953 Sayılı Kanuna da tabi olacağım demektir, şayet aldığım takdirde. Bir yığın avantajı da varmış. Hem kendim hem de meraklıları için değinmek istiyorum burada. (Parantez içi yazılar kendi değerlendirmem)

BASIN KARTININ AVANTAJLARI NELERDİR? (www.karar.com’dan alıntı)
Basın Kartı sahibi olmak bir hayli zor olsa da, bu hakkın kazanılması ardından bazı avantajlara sahip olabilmektedir. Bu avantajları şu şekilde sıralayabiliriz.
Devlet tarafından tanınmış resmi bir gazeteci olmak. (Suç işlersem -ki kuvvetle muhtemeldir-  “Basın özgürlüğüne darbe vuruldu” diyeceğim savunmamda.)
Devlet protokolü ile ilgili haberleri takip edebilme. (Tam benim işim)
Uluslararası haberleri takip edebilme özgürlüğü. (Öncelikle yol-yordam, dil bilmek lazım
Sürekli basın kartı alabilme hakkı. (Oldu olacak bu da olsun, nasıl olacaksa)
Belediye, köy,özel idare vb kuruluşların ulaşım hizmetlerinden bedelsiz faydalanabilme. (65 yaşını doldurmuş olanlar gibi olacağım, in-bin benim işim.)
Kamuya ait müze, stadyum, galeri ve sergilere bedelsiz girebilme. (Bir bedavacı geldi diyecekler görevliler)
Kanunca veya idarece gizliliği şartı konulmayan toplantılara dahil olabilme hakkı. (Her an bulunduğunuz yerde sizi izlemek için bu kamber gelebilir.)
Resmi törenlerde mesleki kolaylılık sağlayan avantajlara sahip olmak. (Ordu Belediye Başkanı beni festivale almasında göreyim.)
Kartın ibrazı durumunda PTT Genel Müdürlüğü işlemlerinde kolaylık. (Evden taşınırsam eşyayı PTT’ye ihale ederim herhalde)
Kartın ibrazı durumunda TCDD hizmetlerinden indirimli faydalanabilmek. (Hızlı trenlerle yolculuk pek de hoş olur)
Emniyet Genel Müdürlüğü’nce düzenlenecek basın trafik kartına sahip olabilme. Bu trafik kartı vasıtasıyla bazı geçiş üstünlüklerine ve park etme ve duraklama ayrıcalıklarına sahip olmak. (Öncelikle adam gibi park etmeyi öğrenmem lazım.)
Silah ruhsatı alımında sağlanacak kolaylıklardan faydalanmak. (Silah talimi gerek bu iş için)
5510 sayılı kanun gereğince hizmet süresi zammından faydalanmak. ( Zamdan geçtim, tesellisi bile yok)
Hizmet damgalı pasaport uygulamasından faydalanmak. (Zor! Daha bir pasaportum bile yok)
BYEGM’nin son çalışmaları ardından ise bazı özel kuruluşlarda da basın kartı indirimleri hakkı elde edilmiştir. (Bu özel kuruluşlar fiyatı yüksek gösterip indirimle normal satış yapmasın.)
27/07/2017


Müfredat değişikliği üzerine *

Son günlerde yeni müfredat taslağı üzerine  tartışmalar eksik değil. Bu da doğaldır. Çünkü bu kadar birbirine yabancı, birbirini düşman gören, değerlerini bilmeyen insanlarla aynı ülkede yaşıyoruz. Kimi Atatürkçülük konularının azaltıldığını, hatta kaldırıldığını, yerine cihat konusunun girdiğini, kimi müfredatın çok iyi olduğunu, kimi yeterli değil ama müspet değişikliklerin olduğunu ifade etmektedir.

Gördüğüm kadarıyla her kesim kendi çerçevesinden bakıyor değişikliğe. Yani ideolojik yaklaşıyor. Halbuki müfredat gibi önemli değişikliklere pedagojik bakmamızda fayda vardır. Hangi konunun hangi sınıf seviyesinde anlatılmasıyla ilgili tartışmaların olmasını isterdim. Ki az da olsa “Şu konu 7.sınıflara alınmış çocukların seviyelerinin üstünde olur, daha anlayamazlar” şeklinde işin mutfağında olanlar kendi aralarında tartışıyor. Müfredatta birlik sağlanır mı? Mümkün değil. Burada mevzubahis olan Türkiye’dir. Biz aynı kazana atılsak kaynamayan insanlarla aynı havayı teneffüs ediyoruz bu ülkede.

Müfredatta şu konu olmamalı şeklindeki tartışma bir defa yanlış. Niçin müfredatta olmasın. Üzerine tartışmaların yapıldığı konu, cihat konusu. Cihat olmamalı deniyor. Tabii adamların kafasında cihat algısı öyle zannediyorum kelle koparmak anlamına geliyor olmalı ki var gücüyle kamuoyu oluşturmaya çalışıyorlar. Burada cihat kelimesine takılı kalmaktan ziyade cihadın ne şekilde anlatıldığı, işlendiğiyle ilgili içerik üzerinde bir tartışma yapılsa anlarım.

Dinin umdelerinden olan cihat sonra niçin müfredatta yer almasın. Ön yargısız bir şekilde müfredatı inceleyen kimse başta cihat olmak üzere toplumumuzda tartışma konusu olan her konunun sınıf seviyesine göre okullarımızda yer almalı gerektiğini bilir. Akıl da bunu gerektirir. Cihat konusunu müfredata almayarak yok mu kabul edeceğiz? Ya da yok mu oluyor? Biz ayıptır, günahtır, tartışmalıdır, netamelidir vb niyetlerle okul müfredatlarına almadığımız her konu toplumumuzda konuşuluyor. Okullarda öğretilmeyen bu gibi şeyler ehil veya değil başkalarından özellikle merdiven altında öğretiliyor. Sorarım size hangisi daha tehlikeli? Bir konunun okullarda öğretilmesi mi, yoksa aynı konunun merdiven altında öğretilmesi mi daha tehlikeli?

İşin mutfağında olanlar bilir. Müfredatta olmasa bile öğrenci merak ettiği, öğrenmek istediği (cihat, huri, kıyametin alametleri, cin, peri vb) konuları derste bir yolunu bulup öğretmenine soruyor. Konular müfredatta olmadığı için öğretmen kendi bildiği kadarıyla cevaplandırmaktadır. Halbuki müfredatta yeterince yer verilmiş olsa öğretmen kitabi bilgi vermiş olacaktır. Mesela ‘Ahirete iman’ ünitesinde kıyamet sahnesine yer verilmiş. Burada öğrenci parmağını kaldırarak kıyametin alametlerini sormaya başlıyor. Halbuki müfredatta kıyametin alametleri diye bir bölüm yoktur. Var mı-yok mu tartışmasında değilim. Ama ahirete iman ünitesinde mutlaka kıyametin alametleri vardır; şunlardır, veya yoktur; şundan dolayı gibi açıklamalara yer verilmelidir. Bizim müfredatta yer vermediğimiz kıyametin alametleri konusu halk arasında, yazılı ve görsel medyada veya sosyal medyada uzun uzadıya yer bulabilmektedir. Öğrenci dışarıdan öğrendiği bilgileri teyit veya öğretmenini test için gelip soruyor. Çocuğun dışarıdan öğrendiği bu bilgiyi(algıyı) bu güne kadar değiştirebilen öğretmen yoktur. Varsa da elini öperim. Hatta okullarda,  toplumda yanlış bilinen konuların mutlaka müfredatımıza girmesinde fayda vardır. Öğrenci kimi seçerse seçsin ama mutlaka okulda öğrensin bir bilginin ne olduğunu.

Hayatın içinde var olan bir konunun mutlaka müfredatımızda yeri olmalıdır. Okulları hayattan kopuk yetiştirmemek lazım. Okullarda vermekten esirgediğimiz bilgileri çocuk dışarıdan duyunca doğru kabul etmeye başlıyor. Ondan sonra uğraş uğraşabilirsen. Ama nafile! Müfredatı tartışacaksak adam gibi tartışalım. Sadece karşı çıkmış olmak için konuşmuş-yazmış olmayalım! 27/07/2017

* 29/07/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


Sözleşmeli öğretmenlik uygulamasında kimlerin payı yok ki! *

Milli Eğitim Bakanlığı Doğu ve Güneydoğu bölgeleri başta olmak üzere cazibe merkezi olmayan yerlerin öğretmen ihtiyacını gidermek amacıyla bildiğiniz gibi 'Sözleşmeli öğretmenlik' modelini uygulamaya koydu.

Mevzuatı takip etmiyorum ama bildiğim kadarıyla sözleşmeli öğretmenlik statüsünde göreve başlayan çiçeği burnundaki öğretmenlerimiz ilk göreve başlayacağı yerde 4+2 yıl çalışmak zorundalar. Bunun adı gittiğin yerde çakılı kalma demektir. Yani öğretmen gittiği yerde dört yıl sözleşmeli çalıştıktan sonra iki yıl daha çalıştığı yerde görev yapmak üzere kadroya alınacak. Altı yılını dolduran öğretmenimiz diğer yerlere tayin isteyebilecek.

Yıllardır öğretmen ataması ve nakli ile uğraşmaktan diğer işlerine fazla zaman ayıramayan MEB, zorunlu olarak çakılı kadroyu icat etti. Bu, ölümü gösterip sıtmaya razı etmek gibi bir şey. Ne kadar çalışırlar, işi ne kadar götürürler, dört yıllık adaylık dönemi sonucunda öğretmenliğe adım atarlar mı, evlenirler mi, evlenme yolunu seçerler mi, evlenme kriterlerini bir tarafa bırakıp aile olmaya adım atarlar mı bilinmez. Çünkü hepsi bir muammadır şu durumda. Sözlüdür, mülakattır, atandım, atanacağım derken öbür dünyaya gidip gelen bu statüye göre atanan günümüz öğretmenlerine Allah yardım etsin. Mülakat için çağırılmayı hak eden ve mülakatta elenen veya aldığı mülakat puanıyla atanamayan ve umudunu önümüzdeki seneye taşıyan ve keşke ben de atansaydım üzüntüsünü çeken ve yeniden sil-baştan KPSS- mülakat ortamına kendini hazırlamaya çalışan umutsuz vaka öğretmen adaylarının da Allah yardımcısı olsun. Mevla’m bahtlarını açık etsin.

Öğretmen ihtiyacı yokken bir milyona yakın öğretmeni mezun edip piyasaya süren ve umutsuz vaka olarak emsallerine göre atanabilmek için hop oturup hop kalkan, otuzuna merdiven dayamış bu çocukların düştüğü pozisyondan bizim hiç mi payımız yok? Hangi yılda, ne kadar öğretmene ihtiyacı olduğunu planlamayan MEB'in, bir fabrikanın seri üretimi gibi öğretmen adayı mezun eden üniversitelerin, birinci ve ikinci öğretime izin veren YÖK'ün, ihtiyaç yokken ikinci öğretimleri devam ettiren üniversite yetkililerinin, buralardan üç kuruş ek ders daha fazla alırız hesabı yapan öğretim görevlilerinin hiç mi payı yok? Müteselsilen hepsi sorumludur.

Atanan sözleşmeli öğretmenlerin görev yerinin çakılı olmasında KPSS puanıyla atanıp atandığının ilk yılında bir yolunu bulup memleketine veya istediği bir ile değişik özür nedenlerine dayalı olarak kapağı atanların hiç mi suçu yok? Aynı durumda olan çoğu kimse  -ki acizane 13 yıl sonra gelebildim- bu yolları denedi ve geldi. Bu durumda olan kimseleri eleştirecek, mazeret önemliydi, değildi derdinde değilim. Özürden geldiğimiz ilde bize ihtiyaç var mı yok mu, norm durumu nasıl? Çoğu zaman delindi bunlar. İhtiyaç olmayan yerde  daha fazla öğretmen oluşurken boşalttığımız yerlere devlet yeniden atama yaptı. Ama devletin imkan verdiği ve bizim de bu yolları otoban gibi kullanmamızın ceremesini maalesef şimdiki nesil çekecek. Ömer DİNÇER, özür durumunu ve MEB’in diğer sorunlarını çözmek için 652 Sayılı KHK’yi çıkarttı. Aklımda kaldığı kadarıyla Kanunda, “Özür atamalarının yılda bir kez yaz döneminde yapılacağı, özür atamalarında eşin olduğu yerde ihtiyaç yoksa eşini bulunduğu yere tayininin yapılabileceği, bu olmadığı takdirde eşlerin bir başka ihtiyaç olan yerde buluşturulacağı, kendisine ihtiyaç olmadığı halde eşinin yanına tayin isteyenin valilik emrine atanıp ücretsiz izne ayrılabileceği” belirtilmişti. Hatta Kanunu savunmak için “Hangi biriniz şubat döneminde çocuğunuzun gözyaşları içerisinde öğretmenini kaybetmesine razı olacağını ve kendisinin atama dönemi olmayan şubat döneminde özürden boşalan yerleri nasıl dolduracağını” ifade etmişti ekranlarda. Bakanın tespit-teşhis ve tedavisi doğru idi, ama topa tutuldu, tu kaka yapıldı ve “Şubatta özür ataması yapmayacağım” diye direnmesini koltuğundan olarak ödedi. O zamanlar bir yıla tahammül etmeyen bizler şimdi altı yıla tahammül etmek durumunda kalacağız, daha doğrusu çocuklarımız.

Başımıza ne gelirse kendi yapıp ettiklerimizden desek herhalde yanlış olmaz. Burada bizden öncekilerin hoyratça kullandığı kredinin borcunu faiziyle yeni öğretmenlerimiz ödeyecek. Ne diyelim, hayırlı olsun. Bizim içimiz rahatsa problem yok. 27/07/2017

* 2/08/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

26 Temmuz 2017 Çarşamba

Bir piknik anısı: "Namazı sen mi kıldırırsın, yoksa ben mi?"

"Tespihsiz namaz olmaz"

Dün akşam bir dostumla beraber serinde çay içelim, muhabbet edelim diye Karatay Olimpiyat Parkına gittik. Akşam namazını kılmak için mescide girdik. Mescitte ayakta duran iki çocuk vardı sağına ve soluna bakan.
“Farzı kıldın mı?” dedim.
“Hayır” dedi.
“Cemaat olalım mı” dedim.
“Olur” dedi.
“Geç o zaman ardıma” dedim.
Tam ben öne geçerken “Sen mi kıldırırsın, yoksa ben mi?” dedi.
“Kaç yaşındasın? dedim.
“15 yaşındayım” dedi.
“İyi geç o zaman” dedim, kamet getirmeye başladım.

Çocuk geçti önümüze güzelce bir namaz kıldırdı. Akşam namazlarının vazgeçilmez süreleri olan Kevser ve İhlas ile. “Sen mi kıldırırsın, yoksa ben mi” öz güvenine sahip çocuğun namaz esnasında sesini, mahrecini duyunca  ve kendinden emin bir şekilde ne yaptığını bilen tavrı tanımadığım bu çocuğa olan takdirimi iyice artırdı.
Namazımızı bitirdik, müezzin olarak tespihin başındaki duaları okudum, amin pozisyonuna geldik. Ben ve dostum ellerimizi açıp duamızı yaptık. Fakat küçük imamımız bir türlü ellerini duaya kaldırmadı, iki dizinin üstüne paralel bir şekilde ellerini uzattı durdu. Bir anormallik var ama nerede bakalım derken ‘Lillahi Teale’l Fatiha” diyerek salavat ve Fatihamı okudum. Çocuk Ayet’el Kürsi okunduktan sonra tespih öncesi imamlarımızın kafasını sağa ve sola çevirdiği gibi dizlerine doğru üfledi, bu esnada ben ellerimi yüzüme sürerek duamı bitirdim. “Haydi” dercesine yüzüme baktı çocuk.
“Tespih” dedi.
“Bugün de çekmeyelim, olmaz mı, duamızı yaptık” dedim.
“Olur mu? Tespihsiz namaz olmaz ki!” dedi bana.
“Kim dedi sana bunu” dedim.
“Babam dedi, namaz olmaz böyle” dedi.
“Baban kim senin” dedim.
“Babam hoca benim, biz Almanya’dan geldik. Babam iyi bilir” dedi.
“Nerede baban?” dedim.
“Daha dışarıda” dedi.

Bu esnada ayağa kalktık ve geriye döndüm, babası kapıdan görünüyordu. Babasına daha kimsin, necisin, tanışalım demeden “Almanya Hamburg’ta hoca olduğunu, 30 tane talebesinin olduğunu, cami cemaatinin Kur’an okumayı bilmediğini, kendisinin orada nasıl talebe yetiştirdiğini, iki haftalığına Konya’ya geldiklerini, bize FETÖ gibi bakanlara ‘Biz onlar gibi değiliz’ dediğini yeni nesli iyi yetiştirmek için elinden geleni yaptığını, kendi çocuğu gibi çocukların sayısını artacağını” ayaküstü birkaç dakikada anlattı durdu. Çaya davet ettim, teşekkür ederek ayrıldı yanımızdan.

Namaz kıldırmadaki çocuğun teşebbüsüne hayran kaldığımı tekrar ifade etmek isterim. Ama yine kendinden emin bir şekilde “Tespihsiz namaz olmaz” fetvası garibime gitmedi değil. Ayaküstü bizi tanımadan, hırlı mı hırsız mı olduğumuzu test etmeden babasının kırk yıllık dost gibi bize kendisini anlatmaya başladığını görünce inan üzüldüm kendi kendime.

Be mübarek! Bana kendini ve yaptıklarını anlatmadan keşke önce tanışma yoluna gitseydik, daha şık olurdu. Üstelik makine gibi ardı arkasına konuşup “Bir de sizi tanıyalım” demedi. Haydi bundan da geçtim, küçücük çocuğunun kafasını “Tespihsiz namaz olmaz” diyerek yanlış bilgiyle doldurmanın ne anlamı var? Bu gelecek vadeden çocuk bu zihniyetle büyürse sonu ne olur? Kendi doğru bildiğin yanlışını kendi çocuğuna niçin enjekte ediyorsun? İnsan kendi çocuğuna bu şekil kötülük yapar mı? Tespih çekmenin önemini göstermek için böyle yola niçin başvurursun? Geçmişte insanları ibadete yönlendirelim diye iyi niyetle hadis uyduranların ceremesini asırlar geçti hala çekiyoruz ümmet olarak.

Hiç unutmam, ortaokula yeni başladığım zaman bir hocama “Peygamberimiz tespih çeker miydi?” diye sorduğumda bugünkü anlamda çekmemişti, dedi. O zaman tespihi bidat olarak görebilir miyiz diye sorduğumda hocamız tespih çekmeyi bana şöyle açıklamıştı. “Bid’at olmaya bid’at. Fakat tespih çekmeyi şöyle görmek lazım: Bir adam düşünün ki bir yerde çalışmak için bir yıllığına anlaşmış, adam yıl boyunca çalışıp çabalamış. Sene sonu ayrılma zamanı geldiğinde patronundan alması gereken parayı almadan çekip gidiyor. Tespih çekip dua etmeden camiden çıkanın durumu da buna benzer” demişti. Bu açıklamaya katılır veya katılmazsınız ama bana küçükken yapılan bu izah mantıklı gelmişti.

Sen gel de lise çağına gelmiş bu çocuğu eğit eğitebilirsen. Çocuğun akıl hocası babası, babasının akıl hocası ise cemaati. Kafası bu şekilde doldurulan bir çocuğa hiçbir eğitimci doğruyu gösteremez. Kimse doğruyu anlatmıyorsunuz diye eğitimcilere kızmasın.

Hasılı, çocuklarımızı en güzel şekilde yetiştirmeye çalışalım ama kendi yanlışlarımızla onların kafasını doldurmayalım! Zira bu şekilde yetiştirilen bu gelecek vadeden çocuk -söyleyecek kelime bulamıyorum ama- olsa olsa bağnaz bir kimse olur.  26/07/2017


Gelin bu zavallı tipi tanıyalım!

Burnu hep havalarda olan, burnundan kıl aldırmayan, kendisini mükemmel gören, kendisini bir şey sanan, kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışan, hep övülme ve taltif edilmekten hoşlanan, ömrünü bir makama gelmek için harcayan ve makam için yaşayan, oturduğu koltuğa da  kalkmamacasına sımsıkı sarılan, varlık sebebini bir koltuğa oturmak olarak gören, gözü oturduğu koltuktan daha yukarıda olan, koltuğu daha yukarılara sıçrama olarak kullanan; gücünü yeteneğinden değil, koltuğundan alan tipler vardır.

Ne oldum delisidir bunlar. Gözü hep havadadır. Havaya baka baka havalı olur çıkar. İnsanlara tepeden bakar, caka satmayı sever. makam hastası ne oldum delisidir. Parasıyla beslediği insanların ilgi ve alakasından dört köşe olur. İnsanlar adam diye ilgi gösterdikçe egosu bir kat daha artar. Eksikliğini makam gücüyle kapatmaya çalışır. Üstleriyle iyi geçinir, reklamını iyi yapar, yedirmeyi sever, karşılığında da saygı ve iltifat bekler. Saygı ve iltifat görmezse zırnık koklatmaz acından ölse de. İş yapmadan iş yapıyormuş gibi kendini göstermede üstüne yoktur. Hayatı havadır böylelerinin.

Zoru gördü mü bin bir türlü  bahane uydurarak tüyer oradan. Kötü günlerde yanında göremezsin. İyilik meleği görüntüsünün ardında aynı zamanda iyi bir kincidir, insanları kullanmayı iyi bilir. Alt taraftan saygı göstermek için yedirme yolunu seçerken üst tarafla da işini çıkartabilmek için siyaset, sendika ve gücü elinde bulunduran makam, mevki sahibi kişilerle ilişkilerini iyi düzeyde tutmaya çalışır, saygıyı elden bırakmaz. Hizmet adamı gibi gösterir kendisini. Çünkü makamda kalması onlarla iyi geçinmesine ve kendisini pazarlamasına bağlıdır.

Belli etmese de insancıl görünümünün altında iyi bir kincidir. Aynı zamanda kıskançtır, rakip gördüğünü ezmekten zevk alır. Düşmeye gör, zevkten dört köşe olur. Üzüldüm demesi bile sahtedir. Rakibinin yaptığı işi küçümser. Yazdığını bile anlamaz böyleleri. Sosyal medyada yaptığı yorumlarla edep yoksunu olduğunu gösterir. Ne de olsa düz kontaktır, Aristo'nun klasik mantığıdır kafasındaki. Gösterdiğini değil, parmağına bakar.

Nasıl ki küpün içindeki dışına vurursa böylelerinin de iç hali dışına kibir olarak yansır. Yürüyüşü, bakışı bile dağları ben yarattım der gibidir. Yaptığı işin ötesinde esas mesleği kendini pazarlama olduğu için kendini çok akıllı sanır, konuştukça kendisini dinleyen insanları ikna ettiğini sanır. Esas kendisini kandırdığının farkında bile değildir. Kendisini akıllı sanan acınası zavallı bir tiptir halbuki. Mağrurluk, kibir paçasından akıyor farkında değil.

Kendisine nefes veren, yürümesine can veren yaptığı koltuğudur. Kazara altından koltuğu çekilse hayatı zindan olur. İçindeki derdi yapıştığı makamla bastırmaya çalışır belli etmeden.

Zamana, zemine göre hareket etmeyi iyi becerir, dün sendikada ekmek yoksa adımını atmaz, bugün ihtiyacı varsa oradan çıkmaz, işinin biteceği siyasinin gözüne girmek için devreye koymadık adam bırakmaz, dün okuduğu lisenin türünü söylemekten çekinirken bugün göğsünü gere gere o lisenin adını ağzına alır, çünkü bugün prim yapmaktadır. Dün 17-25 Aralık olduğunda “Cemaat hala güçlü, daha dün Amerika’ya yüksek lisans için adam gönderdiler, biraz ortada durmak lazım” der. Hükümet gücü ele geçirince gece-gündüz hükümetin reklamını yapmaya başlar. Gören de bu adam resmi bir kurumda amir değil, partinin siyasetten sorumlu adamı sanır.

Çalmadık kapı, devreye olur-olmaz adam ayarladıktan sonra “Falan makama gelmem için teklif var” demek suretiyle “Aslında ben istemedim, yeteneğimden dolayı bana teklif edildi” diyerek tevazu göstermeye çalışır. Halbuki böylelerine tevazu değil, sürekli yapa yapa kendinden bir parça haline gelen kibir yakışır. Bir makama gelmeyi adam olmak olarak görür. Adamlığın kriteri ona göre budur.

Böyleleri her devirde işini çıkarır. Halbuki kendini olduğundan farklı göstermek, insanlara caka satmak, tepeden bakmak bir gösteriş budalalığıdır. Gizli şirktir. Hiç tavsiye etmem böylelerine bu özelliğini. Bir makama gelmek için değer mi böylesi huylar? Yazık, öbür dünyasını yok ediyor!

Bakın etrafınıza! Kaç tane görebileceksiniz bu tiplerden?

25 Temmuz 2017 Salı

Rotasyon denince niçin ilk akla öğretmenler gelir? -2

Ağırlıklı olarak öğretmenlere uygulanan rotasyonda geçmiş yıllarda devlet koyduğu kuralı çoğu zaman kendisi çiğnedi. Sürekli zorunlu rotasyona tabi olma yılını yukarıya çekti. Bir an evvel zorunlu hizmetimi yapayım diyenler yaptı diğerleri ise Bakanlığın tasarrufuyla kurtuldu. Halbuki Bakanlığın yapması gereken mecburi yükümlülüğe tabi olanların er veya geç zorunlu hizmet görevini yapması yönünde kararlı olmasıydı. Görevinin ilk yılında zorunluluktan kurtulan bir öğretmen kimsenin hayat bile edemeyeceği şekilde şehir merkezlerinde görev yapmaya başladı. Aynı okulda yıllar yılı görev yapar oldu.

Bakanlık belirli bir yılını aynı okulda dolduranlara rotasyon getirdi, ama aynı Bakanlık bu yıl uygulanmayacak açıklaması yaptı. Kanaatimce konan kural değiştirilmemeliydi veya ötelenmemeliydi. Öğretmen göreve başlarken hangi kurallara tabi olduğunu, ne kadar yıl nerede çalışması gerektiğini bilmeliydi. Kısa zamanda geleceği yere geldikten sonra muhitinden ev-bark aldıktan sonra rotasyonu dillendirmek çok akla uygun olmasa gerek.

Anlayacağınız kör-topal da olsa Milli Eğitimde öğretmenlere rotasyon uygulanıyor. Buradan söyleyeyim, rotasyonu hararetle savunan biriyim. Askere, polise ve aksak da olsa öğretmene uygulanan bu rotasyon niçin diğer çalışanlara uygulanmaz? Hele rotasyon sürekli öğretmenin başında demoklesin kılıcı gibi sallandırılmaktadır. Halbuki bir öğretmen aldığı çocuğu dört yıl sonrasında mezun edip yeni öğrencilerle muhatap olmaktadır. İyiyse okulunda isim yapıyor, veli ve öğrenci Allah razı olsun diyor, kötüyse öğrenci dört yılın sonunda ondan kurtuluyor. Ya diğer kamuda çalışanlar! Onların durumuna bir bakalım. Bir imam düşünün bir camide 20-25 yıl çalışıyor. Burada ne imam değişiyor ne de mahalleli. İmam iyiyse aliyyül ala, ya yeterli değilse o zaman o mahalleli yatsın ağlasın, kalksın ağlasın. Belediyelerde çalışanlar yine çakılı kadrodur, dünya gelse onu yerinde oynatamaz. Vatandaş her belediyede işi olduğunda aynı kişiyle muhatap olmak zorundadır. Burada sadece belediyede çalışan ve Diyanette çalışan imamları örnek verdim. Diğer kamu kurum ve kuruluşlarında aynı yerinde uzun yıllar çalışan nice kamu personeli vardır. Diğer kamu kurumlarında çalışan personel için zorunlu yer değiştirme hiç akla gelmezken nedense herkesin aklına ilk öğretmen geliyor. Hakkını yemeyelim Diyanette de görevliler için rotasyon geldi ama sadece bir defa uygulandı, bundan sonra da uygulanıp uygulanmayacağı belli değil.

Sözün özü, kamuda çalışan hizmetlisinden memuruna, şefinden şube müdürüne, öğretmen, müdür veya yardımcısına; belediye, tapu, maliye vb nerede devletin maaş verdiği kim varsa makam, mevki ve yaptığı işe bakmaksızın rotasyona tabi tutulmasıdır. Bu, herkese yeni bir heyecan verecektir, kendisini yenileme imkanı verecektir. Hizmet gören iyi biriyle ardından hayırla yad etmeye devam edecektir, iyi değilse ‘Şükür, kurtulduk’ diyecektir. Bunun için devletin değişmez kurallar koyması gerekir. Değiştireceği, uygulamayacağı kuralı koymaması çok iyi olur. Eş vb mazeretleri mutlaka göz önünde bulunduracak ama mazeretin resmiyetin dışında gerçekliğini mutlaka araştırmalıdır. Bu durumda eşin eşin yanına gitmesinden ziyade eşleri gerekirse daha farklı bir yerde istihdam etme yoluna gitmelidir. Buna rağmen evinin yanında çalışmak, dışarıya gitmek istemeyen olursa kendisine yol verilip dilediği yerde çalışmasına imkan verilmelidir. 25/07/2017

Rotasyon denince niçin ilk akla öğretmenler gelir? -1

Türkiye'de çalışan bazı kamu çalışanları için sistematik veya şartların getirdiği zorunluluktan dolayı adına rotasyon, zorunlu yer değiştirme, zorunlu hizmet, Doğu görevi, Şark görevi, mecburi hizmet dedikleri yükümlülükler uygulanır. Böyle bir zorunluluk olmazsa cazibe merkezi olmayan yerlerde çalışan kalmaz. Devlet bir nevi buna mecbur kalmıştır. Bildiğim kadarıyla zorunlu hizmet doktor, polis, subay, öğretmenler ve bazı üst düzey kamu çalışanlarına uygulanmaktadır.
Kamu çalışanlarının rotasyona tabi tutulmasında öncelikli  amaç, tercih edilmeyen yerlerin çalışan ihtiyacını karşılamak olmalı. Açıkça belirtilmese de aynı yerinde uzun süre çalışan bir kimsenin araziye uyup işini aksatacağı, heyecanını kaybedeceği, kendisini yenileyemeyeceği, çalıştığı yerde bazı kimselere torpil vb öncelik verebileceği gibi nedenler de düşünülmüş olabilir. Devlet nerede bir aksama varsa tedbir almakla yükümlüdür. Kamuda çalışacak olanlar da ülkenin her bir toprak parçasında çalışabileceğini hesaba katarak görev talebinde bulunmaktadır. Zaten kamuda çalışmayı göze alanlar göreve başlamadan önce Türkiye’nin her bir yerinde çalışabilir raporu almakla yükümlüdür.

Asker ve poliste titizlikle uygulanan bu rotasyon nedense diğer alanlarda çok işlememektedir. Başlangıçta “Türk Bayrağının dalgalandığı her yerde çalışırım, bu benim için şereftir” diye göreve başlayanların çoğu zorunlu hizmetten kurtulmak için her yolu denediği görülmüştür.  Kimi zorunlu hizmete tabi olmayan eş bulmuştur, kimi formalite evlilik yapmıştır, kimi eşini sigortalı göstermiştir, kimi birlikte yaşamaya devam etse de resmi olarak eşinden ayrılma yolunu seçmiştir, kimi bakan atamasıyla çalıştığı yerden kurtulma yoluna gitmiş; kimi “Bulunduğu mahalde çalışması uygun değildir” raporu alarak tayin isteyebilmiş, kimi yüksek lisans yapma, kimi anne veya babasının bakıma muhtaç olduğunu belgelendirme yoluna gitmiş, kimi sağlık vb nedenlerle zorunlu hizmetten muaf olma yoluna gitmiştir. Devletin mazeret olarak gördüğü ne kadar madde varsa  zorunlu hizmetten kurtulmayı düşünenler bir maddeye kendini uydurarak gemisini kurtaran kaptan olmuşlardır. Öyle kimseler var ki gittiği zorunlu hizmette bir yıl durmadan eş durumundan Batı’ya nakil gitmiştir. Doğu ve Güneydoğu’da sürekli personel açığı olurken diğer alanlarda personel fazlalığı söz konusu olmuştur hep. Polis ve askerin dışında diğer alanlarda zorunlu hizmet yapan kimselerden hiçbir mazeret öne sürmeyenler veya süremeyenler mecburi hizmetini yapmaya devam etmişlerdir.

Gerçek mazereti olmayanların zorunlu hizmetten kurtulmak için başvurdukları yöntemden kurtulmak için devlet öğretmenlerde sözleşmeli öğretmenlik modeline geçti. Atanan kişi çalıştığı yerde dört yıl çalıştıktan sonra başarılı bulunursa öğretmenliğe geçip iki yıl  daha bulunduğu yerde çalışacak, sonra tayin isteyebilecek. Devletin zorunluluktan yaptığı bu son tasarruf çözüm olmaya çözüm. Fakat 6 yıl bir yerde çakılı kalacak olan bu bekar öğretmenleri de düşünmek gerek. 25 yaşında zorunlu hizmet yapmak için atanan bir öğretmen otuz küsur yaşına kadar ya evlenmeyecek, ya da çalıştığı yerde bulduğu biri ile evlenme yoluna gidecek. Bu durum nereden bakarsanız bakın içinden çıkılmaz vahim bir durum.


Devletin çalışanına kolaylık olsun diye koyduğu tayin hakları geçmişte çalışanlar tarafından hoyratça kullanıldığı için onların ceremesini maalesef yeni atanan çocuklar çekeceklerdir. Gitse bir türlü, gitmese bir türlü. Eli mahkum maalesef. Başımıza gelenler ise kendi yapıp ettiklerimizdendir. Bu da birilerinin ceremesini sonrakiler çekmek şeklinde yürüyecek şimdilik.

İlmin yarısı 'bilmiyorum' ise diğer yarısı nedir?

Öğretmenliğimin üçüncü yılında zorunlu hizmet için Güneydoğunun bir iline gittiğimde o okulda çalışmakta olan tecrübeli bir hocamız: "Hocam! Meslekte yenisin, mesleki tecrübem olarak söyleyeyim. Öğrenci sana bir soru sorduğunda sakın ola ki 'bilmiyorum' deme. Doğru yanlış fark etmez herhangi bir cevap ver" dediğinde hayretime gitti: "Olur mu hocam, bilmediğim bir soru olursa bilmiyorum der, gider araştırır, doğrusu ne ise hem kendim öğrenmiş olurum, hem de öğrencileri bilgilendiririm" dedim. Bana, "Kendin bilirsin, ama öğrenci nezdinde itibarın sarsılır ve bir değerin kalmaz" demişti. Meslek ve yaşça benden büyük olan bu hocamızın tecrübesini hiç uygulamadım ama dediğini de hiç unutmadım.

Televizyonda din adına dini bilen ve bildiğini iddia edenlerin kısır tartışmalarını görünce nedense 94 yılında başımdan geçen bu anekdot aklıma geldi. Birbirini ithamlar, birbirinin sözünü kesmeler, birbirine mağlup edilmesi gereken düşman gibi görmeler, birbirine belden aşağı vurmalar...Bu işi yapanlar aynı dinin mensupları maalesef. (Ben burada dini konuyu konuşan muhataplardan bahsediyorum ama diğer alanlarda yapılan tartışmaların çoğu da bundan farksız.) Nedense programın başındaki doğrunun ortaya çıkması temennileri havada kaldı. Onları izlerken "İlmin yarısı 'bilmiyorum' demektir, sözü geldi aklıma. Yarısı bilmiyorum ise ilmin diğer yarısı nedir diye düşünmeye başladım. Sağ olsunlar ekranda dört saat boyunca izlediğim hocalarımın bana en büyük katkısı ilmin diğer yarısının ne olduğunu bulmama yardımcı oldu. Hemen kendi kendime, 'İlmin diğer yarısı da edeptir,' dedim. Programın bir diğer faydası da hani birine sormuşlar edebi nereden öğrendin diye. Adam, ‘Edepsizlerden’ cevabı vermiş. Programa ve taraflara ön yargısız bir şekilde bakanların da ortak kanaati bu. Programda bilgi adına doğru yanlış malumat vardı. Fakat edep yoktu. Öyle zannediyorum herkeste özellikle bilim adamlarında olması elzem bir değerimizdir edep. İlmin ne olduğunu 13-14. Yüzyılda yaşamış Yunus, “İlim ilim bilmektir /İlim kendin bilmektir /Sen kendini bilmezsin/Ya nice okumaktır/Okumaktan murat ne /Kişi Hak'kı bilmektir /Çün okudun bilmezsin /Ha bir kuru ekmektir/Okudum bildim deme /Çok taat kıldım deme/Eğer Hak bilmez isen/Abes yere gelmektir” diyerek en güzel şekilde ifade etmiştir.

Sözlükte edep: “Toplumda oluşan töreye uygun davranış; utanma, çekinme, sıkılma duygusu, incelik.” anlamlarına geliyormuş. Hakikati ortaya çıkarmak için canlı yayına çıkan bu zevatta eksik olan edepti kanaatime göre. Edep; kişinin kendini bilmesi, haddini bilmesi, neyi-nerede-nasıl konuşacağını bilmesidir. Tartışmacılar sahalarında allameyi cihan olabilirler. İlim ve bilgi önemlidir önemli olmaya. Günümüzde bilgiye ulaşmak o kadar kolaylaştı ki edeple süslenmeyen, taçlandırılmayan bilgi, kişiyi tevazudan uzaklaştırıyor ve tarafları halk nezdinde sıfırlıyor. Fakat tartışmaya kendilerini kaptıran zevat, halk nezdinde küçüldüğünün farkına bile varamıyor.
Bir defa ilim adamı olan kişilerin her şeyi ulu orta, her yerde tartışmamayı bilmeleri gerekiyor, doğruyu bulmak amacıyla kendi aralarında müzakere etme imkanı varken birbirini alt etme niyetiyle arenaya çıkıp kozlarını paylaşma yolunu seçmek önlerinde unvanları da olsa ilim adamına yakışmaz. Neyi-nerede konuşacağını bilmeyen insanlar ne kadar bilgili olurlarsa olsunlar bu topluma din adına verebilecekleri bir şeyleri yoktur. Yine bunların horoz dövüşünü ve kayıkçı kavgasını görünce bunların bana anlatacağı din kendilerine kalsın, en iyisi “Koca karı imanı” dedim kendi kendime. 25/07/2017



24 Temmuz 2017 Pazartesi

Protokolde Şenlik Var!

Kültür ve Turizm bakanı Numan KURTULMUŞ çiçeği burnunda bakan olduktan sonra memleketi Ordu'nun Aybastı ilçesinin düzenlediği festivale katıldı. Kendi halinde yapılan bu yayla şenliği adını şenlikten ziyade protokolde yapılan kavgayla Türkiye gündemine oturdu. Kavga derken laf kalabalığı falan değil. Belediye başkanının korumalarıyla  emniyet müdürünün korumaları arasında tekme-tokat bir meydan savaşı var görüntülerde. 

Haber kaynaklarının verdiği bilgiye göre il emniyet müdürünü belediye başkanının korumaları protokol yerine oturtmak istememişler. Tasası da korumalara düşmüş. Videodan izlediğime göre nasıl da girmişler birbirlerine. Bereket silah çekmemişler. O hengamede belki de akıllarına gelmedi silah çekmek. Kazara gelmiş olsaydı oradan kaç kişi sağ çıkardı? Bunu da düşünmek lazım. Bakanın, Ordu’nun ve ülkenin verilmiş sadakası varmış ki kavgada ölen yok. Akıllarda şenlik değil, festival esnasında yapılan meydan savaşı kaldı. Yeter ki insanoğlu meşhur olmak istesin. İsteyince Allah da veriyor. Korumalarımız çok meşhur oldular. Güpegündüz kalabalığın içinde ve aralarında bir bakan varken ona aldırmadan amirleri adına ölümüne kavgaya tutuşan bu korumaları kimse unutmayacak. Yarın bir üst makama gelen bu korumalarla çalışmak isteyecek. Kim istemez ki… Topluluk içerisinde rezil olmayı bile göze alacak şekilde kavga çıkartan bu kimseleri dünyada arasan bulamazsın. Bunlarla çalışan amirler de “Benim için protokolü hiçe sayarak kendi canlarını tehlikeye attılar, helal olsun bunlara. Bunlar yanımda oldukça sırtım yere gelmez” diye düşünecek ve  bunlarla çalışmak için sıraya girecekler. Adından söz ettirmek ve meşhur olmak böyle bir şey işte. Her adama nasip olmaz. Emniyet müdürü nereye giderse gitsin bundan sonra ona protokolde yer ayırmayan veya yer vermeyen onun korumalarıyla kavga etmeyi göze alacak bundan sonra. Kendine güvenen vermesin.

Burada şu suçlu, bu haklı derdinde değilim. Dünyaya verdiğimiz bu görüntüyle haklı olsan ne olur, haksız olsan ne olur! Rezillik, pespayelik paçadan akıyor. İnsan rezil olmak isterse bunu bu şekilde beceremez. Burada korumaların yaptığı ayıp ayıp olmasına. Ama ayıbın daha büyüğü emniyet müdürüne yer ayırmayan veya ayırtmayan belediye başkanına ait. Ayıbın ikinci büyüğü ise kendisine protokolde yer ayrılmamış olan emniyet müdürünün festivali protesto edip geri döneceği yerde orada zorla oturmak istemesinde. Aslında oldu olacak inatlaşan bu iki üst makam sahibine bu  hengamede birkaç yumruk gelse fena olmazdı hani.

Bu ülkede maalesef protokol krizleri hiç eksik olmadı. Çoğu kimse protokoldeki yerini beğenmez, çeker gider. Gitmekle de kalmaz yıllar yılı kin güder. Ben önce konuştum, sen önce konuştun atışmaları olur. Lise müdürlüğü yaparken defalarca karşılaştım. Bereket ilçede yapılan törenlerde kaymakam, garnizon komutanı ve belediye başkanının yeri belli. Buralarda bir sorun yok. Sorun diğerlerinde. Ceremesini de töreni düzenleyen çeker. Gelen ona kızar, giden ona kızar. Hiçbir şey yapmasa bile bakışı veya sözüyle insanı madara eder. Hiç unutmam bir çelenk töreninde protokoldeki ilk üç makam çelengini koyduktan sonra dördüncü sırada cumhuriyet başsavcılığı var. Programı sunan bayan öğretmene “Aman öğretmenim …cumhuriyet başsavcısı çelengini sunacaktır. Sakın ola ki ağzından cumhuriyet savcısı çıkmasın” diye önceden hatırlatmama rağmen heyecandan “Şimdi …cumhuriyet savcısı çelengini sunacaktır, arz ederim.” dedi. Dedi ama baltayı taşa vurdu. Diğer sıradakiler çelengini sundu, tören bitti, herkes giderken tören alanında bekleyen biri var. Tanıdık bir sima. İlçe cumhuriyet başsavcısı. Hemen sunucunun yanına gitti ve “Cumhuriyet savcısı değil, cumhuriyet başsavcısı diyeceksin” diyerek fırçasını atı ve çekip gitti.

İnanır mısınız Türkiye’de bir makam sahibi olan çoğu kimsenin eşinin yanında esamesi bile okunmaz. Emir eri gibidir evinde. Makamına geldiğinde veya bir protokole gelince aslan kesilir, oradaki insanlara kök söktürür. Ağzınla kuş tutsan beğendiremezsin kendini. Türkiye’de protokol hazırlayanlar ve orada sunuculuk yapanlar yaşadıklarını anlatsalar ciltler dolusu kitaplar yazılır, komedi diye okursun. Biriniz derlesin bunları. İnanın kitabınız çok satar.

Bu son protokol kazasını Türkiye ucuz atlattı. Daha bundan sonra beterinin olmayacağına dair bir garantimiz yok. Her bir kimse için protokolde yer hazırlanacağına programın yapıldığı yerde sadece ilk üç kişiye yer ayrılıp sonraki gelenler boş bulduğu yere otursalar ne olur? İnanın çok hoş olur. Camilerimizde protokol mü var? Gelen boş bulduğu yere oturuyor, namazını kılıp çıkıyor sessizce. Ne kavga var ne de gürültü. Eğer böyle yapmazsak biz bazı makam sahiplerinin daha çok kaprislerini görürüz. 23/07/2017

23 Temmuz 2017 Pazar

"Şehrin bütün sorunlarını çözdüm, yapacak iş yok" ***

-Efendim! Ne iş yaparsınız?
-Belediye başkanıyım.
-Ne güzel bir görev ifa ediyorsunuz? Belediye  devlet kapısı demektir. İşiniz çoktur. Tüm sorunları da birden çözmeniz mümkün değildir. Çünkü vatandaşın isteği bitmez.
-Orası öyle de. Şükür, biz de öyle bir durum yok. Tüm sorunları çözdüm kısa zaman içinde.
-Deme ya. Genelde başkanlar dertlidir, iş yetiştiremiyoruz diye. Siz nasıl yaptınız bunu?
-Bu da bir maharet işte. Şimdi de işleri erken bitirmenin, sorunları zamanında çözmenin  sıkıntısını yaşıyorum. Bu durumda ne yapacağımı bilmiyorum.
-Koca şehirde yapacak iş yok mu yani?
-Yok maalesef. İşin garibi müteahhitlere iş veremiyorum, hizmet alımı yapamıyorum.
-Tebrikler başkan seni! Ben başkanlık yapmadım, belediyenin işleyişini pek bilmem. Ama sana iş bulabilirim, eğer beni dinlersen...
-Neymiş o?
-Şehrin durmadan tretuvarını değiştir, önce mermer döşet, sonra ardından sök, kilitli taş yaptır. Kaldırımı değiştirince mecburen asfaltı da yenilemen gerekecek, o güzelim asfaltı sök, yerine yenisini dök. Mahalleli öncekinin neyi vardı diye homurdanır ama sen onlara bakma. Onlar homurdanır durur. Daha ötesi de olmaz. Mahallesi yeni kaldırım ve asfaltı ile yenilenince bir müddet sonra fena olmadı demeye başlarlar. İçlerinden bir iki ukala çıkar, seni Bilgi Edinme vasıtasıyla yukarıya şikayet eder. Zaten yaptığı şikayet 'Cevap ver' diye sana gelecek. "Şehrimizde halkımızın güvenliği ve sağlığı bakımından kaldırım ve asfalt çalışmaları tüm hızıyla devam edecektir" şeklinde bir cevap verirsin. Adamın dediği olmaz ama kendisine cevap verdiğinden dolayı dört köşe olur.
-İyi de bunların hepsi maliyet değil mi? Zaten borç paçadan akıyor.
-Sayın başkan! Maliyet olmaya maliyet. Bunu ben de biliyorum. O kadar bütçeyi zamanında ulu orta her yere gerekli-gereksiz saçıp savururken neredeydin? Şimdi mi tasarruf edesin geldi? Sonra bugüne kadar ne yaptın? O kadar borcu nereye yaptın söyler misin? Bu şehrin neyini çözdün? Trafiğini mi çözdün?
-Size de iyilik yaramıyor herhalde? Biz sizin için çırpınalım, gece-gündüz çalışalım. Şu getirdiğin eleştirilere bak!
-Biliyorum doğru sözü kimse sevmez. Siz alıştınız etrafınızdaki birkaç kişi tarafından hep taltif edilmeye. Vatandaşın içine çıkacak yüzünüz var mı? Ne zamandan beri halk ile bir araya gelmiyorsunuz? Çıkamazsınız. Çıksanız duyacaklarınızı ben şimdiden duyar gibiyim. Sorsam sana, belediye elemanlarının kullandığı makam aracı sayısı ne kadar desem inan onu da bilmezsin. Zira akar su gibidir sizdeki israf. Nasılsa bir kısım insan kafasını dikmiş, cumhurbaşkanına tek adam diyor, burnunun ucundaki sizi görmüyorlar. Halbuki siz yıllar yıl belediyede tek adamsınız. Ne harcadığınızı soran var, ne yaptığınızı, ne  yapmadığınızı veya yapamadığınızı soran var. Uzatmak istemiyorum, kamu malı yetim malı gibidir. Gereksiz yere harcadığınız kuruşu hesabını sorarlar öbür dünyada.
-Ne demek istiyorsun? Sen muhalifsin galiba?
-Dostum veya muhalifim, ne fark eder? Ben söyleyeceğimi söyledim, ister aklında tut, uygula. İster bir kulağından girip diğerinden çıkıp gitsin.  23/07/2017

*** 13/08/2017 günü ladik.biz'de yayımlanmıştır.


Hukuk Fakültelerimiz Niçin Adalet Saraylarının İçinde Değil? *

Gözlemlerime göre bu ülkede sadece sağlık alanında okuyan öğrenciler hastane bünyesinde hem teori dersi görüyor, hem de hastanesinde staj yapıyor. Sağlık alanından mezun olanlar ne yapacağını bilerek görevlerine başlıyorlar. Çünkü bir tıpçı 5.sınıftan itibaren staja başlıyor, altıncı sınıftan itibaren hocası nezaretinde hasta muayene etmeye başlıyor. Diş hekimliğinde okuyan bir öğrenci de 4.sınıftan itibaren hastaların diş muayene, dolgu vb işlemlerini yapmaya başlıyor, hemşire hakeza. Sağlık alanındakiler göreve başlamadan iyice pişiyor, hastayı görüyor, muayeneyi görüyor. Kendisini nelerin beklediğini görerek yaşayarak öğreniyor.

Pekiyi diğer alanlarımız, mesleklerimiz nasıl? Türkiye'de sağlık alanı hariç diğer okullarımız/fakültelerimiz sadece sınıf veya amfi ortamında ders görerek hayattan kopuk bir şekilde ders işlemektedir. Ne ziraatçimiz toprak yüzü görüyor, ne veteriner hekimimiz hayvan yüzü görüyor, ne hukukçumuz adalet saraylarını görüyor. (Görüyorlarsa da yeterli değil kanaatini taşıyorum. Sağlık alanında hastane ve okul iç içe ise bir ziraat fakültesi ekilen ve dikilen bir arazi içerisinde olmalıdır. Hukuk fakültelerinin yeri adliye saraylarının içi veya bünyesinde olmalıdır. Kampüs bünyesine okulları toplayarak iyi meslek öğrenilmez. Bir şeyin teorisini iyi bilmek mesleğini öğrenmiş anlamına gelmez. Eğer bu ülkede pratik isteyen mesleklerden iyi insan gücü yetişsin isteniyorsa her meslek, icra edileceği muhitte açılmalı, orada eğitim ve öğretimini yapmalıdır. Adalet sarayları bünyesinde ders gören bir hukukçu mesleğinin önemini koridorlarda gördüğü suçlulara bakarak, bir yargılamayı takip ederek, yeri geldiği zaman yargılama yaparak daha iyi kavrar. En azından o psikoloji içerisinde pişer. Kampüs bünyesinde dört duvar arasında hukuk tarihi okumak bize iyi hukukçu kazandırmaz. Kitaptan ezberleyerek hukuğu bitiren hakim, savcı ve avukat gibi yargı mensubu olduğunda belki kanun, kural, tüzük ve mevzuatı iyi bilebilir ama muhakeme gücü ve yorumlama yeteneği, beyin ve zihninde yoğurma yeterince gelişmeyebilir.

Günümüz kampüslerinde yetişen hukukçularımız adi suçları yargılamada genellikle isabet ettirmektedir. Çünkü suç belli, suçlu yakalanmış, suçluya verilecek ceza belli. Sanığın mahkemedeki iyi hali, suçtaki tahrik unsuru vb nedenlerle hakim vicdani kanaatine göre karar verir. Ama ülkedeki suçlar sadece adi suçlardan ibaret değil ki...Günümüz suçları örgütlü suçlar. Maalesef yargımız organize suçlarda çok mahir değildir. Bu tür suçların içinden çıkmak o kadar kolay değil. Zaman zaman baskı ile de karşı karşıya kalabiliyor yargı mensupları. Doğru dürüst adliye sarayını görmeden kampüs ortamında okulunu bitiren bir hukukçu -hakim ve savcı olarak- göreve başladıktan sonra adalet sarayının dışına çıkmıyor, ya da çıkamıyor. Avukatlar nispeten halkın içerisinde açtıkları büroları ile büro-adliye arasını mekik dokuyarak olaylara bakış açıcı daha farklı olabiliyor. Odasından-mahkeme salonuna gidip gelen ve polisin getirdiği suç aletleri ile karar verecek olan hakim ve savcının işi zor gerçekten.

Hukuk fakültelerinde öğrenci yetiştirme metodumuzu gözden geçirmemizde fayda vardır. Bu aşamadan sonra zor, masraflı deniyorsa en azından haftada bir veya iki günü adliye mahkeme salonlarında duruşmalara katılabilir, hakim ve savcının yanında evrak düzenleme ve hazırlama işlerine yardımcı olabilir. Hukuk fakülteleri adliye bünyesinde olursa güvenlik sorunu olabilir denirse bunun da çözümü bulunabilir. İnanın zor değil. Demek istediğim hukukçularımız da tıpkı sağlıkçılar gibi teorinin yanında icraat yaparak mesleklerini daha iyi öğrenebilirler. Bunun da adaletimize katkısı olacağına inanıyorum. Okudukları dört yıl yeterli değilse okullarımız beş yıla çıkarılabilir. 23/07/2017

* 04/11/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.