29 Nisan 2017 Cumartesi

Mağdurlara oynamayalım **

Referandum sonuçları istediği gibi çıkmayan  ve mahkemelerden de bir sonuç alamayan hayır cephesinin en önde geleninin bugünlerde işi hep YSK ile. Ağzını açıyor YSK’yı eleştiriyor, kapatıyor yine YSK’yı eleştiriyor.

YSK’nın kanunu çiğnediğini, oyları çaldığını, mühürsüz oy pusulalarını saydığını ifade ediyor her konuşmasında. Bugün de il başkanlarına “Referandumda gittiğiniz yerlere tekrar gidin, vatandaşa YSK’nın hiçe saydığı kanun maddelerini okuyun” diye talimatlar yağdırıyordu. Bu referandum sonuçlarını da kolay kolay hazmedeceğe benzemiyor. Sürekli gündemde tutacak anlaşılan. Niçin tutmasın ki hayatında yüzde 25’in üzerinde hiç oy alamayan bu partinin yüzde 49’a yakın oy alması iştahını kabarttı. Anladığım kadarıyla alınan 49’luk oyu kendinin sanıyor. Bence referandum sonuçlarını hep gündemde tutacağına, YSK hakimlerine kızıp hakaretler edeceğine iki yıl sonraki seçimlerin startını vermek için alt yapı oluşturmasında, birlikte hareket etmek için koalisyonlar kurmasında fayda vardır. Vatandaş hayatımız boyunca göremediğimiz bu oyları niçin verdi? Niçin evete gitmedi bu oylar da, bizim cepheye geldi. Demek ki vatandaş ön yargılı değil, onların dilini anlarsak biz bu işi başaracağız planları yapacağı yerde hala referandumda hile var iddiasını dile getirmeye devam ediyor.

Sayın lider, gördüğüm kadarıyla referandum sonuçlarıyla ilgili YSK ‘ya, Danıştay’a iyi bel bağlamış. İstediği sonuç çıkmayınca mahkeme kararlarına saygılıyız sözünü bir tarafa bırakarak gerilim siyaseti izlemeye çalışıyor.

Keşke mahkemelerin verdiği bu kararı beğenmediğinizi ifade ederken yaptığınız eleştiriyi geçmişte mahkemelerimiz bir başka partinin canını yakarken, ocağına incir ağacı dikerken de yapsaydı…daha samimi olur, kendisiyle çelişmemiş olurdu. Anayasa Mahkemesi 367 garabetine imza atmadan önce bu partinin önceki lideri: Yüce Mahkeme  367 nitelikli çoğunluğu onaylamazsa kriz çıkar” dediğinde itiraz edilseydi. Hiç teröre bulaşmadığı halde partileri bir bir kapatılan partinin yanında yer alsalardı.
Maalesef geçmişte mahkemeler iktidar olmamanıza rağmen hep sizi korudu ve kolladı. Bugün o mahkemeleri yanınızda göremeyince kahrediyorsunuz. Geçmişte haksızlık karşısında dilsiz şeytan olmasaydınız bugün yanınızda destekçileriniz olurdu. Maalesef hep gücün ve güçlünün yanında oldunuz.

Dün mağdurların yanında olmadınız. Bugün mağdurlara oynuyorsunuz. Mağdur edebiyatı yapıyorsunuz. Kimse yutmaz bunu. Bugün bir nöbet değişimi var. Beğenseniz de beğenmeseniz de. 29/04/2017

** 05/05/2017 günü kahta söz gazetesinde yayımlanmıştır.

Emek ve Dayanışma Günü

Dünyada kutlanan Emek ve Dayanışma Günü İşçi Bayramı olarak ülkemizde de kutlanır her yıl 01. Mayısta. Birkaç yıldır da resmi tatil yapıldı üstelik.

Bu bayramı kutlamak için işçi sendikaları her yıl gözünü Taksim Meydanına diker. İzin verildi, verilmedi, kutlayacağız vb. tartışmalar günler öncesinden başlar. Bu sene de bu meydanda işçi bayramının kutlanmasına izin verilmedi. Bereket sendikalar bu yıl kutlama yeri illaki Taksim olacak diye ısrarcı olmadı ve ortamı germedi. Kimi İstanbul'u, kimi Ankara'yı, kimi de Erzurum'u seçti miting yeri olarak. Kutlama öncesi oluşan bu sakin ve anlayışlı ortamı inşallah 01 Mayıs günü de görürüz. Çünkü bizde her bir 01 Mayıs sancılı olur. Gergin başlar ve gergin sona erer. Şeytanın bacağı bu bayramda kırılacak gibi görünüyor.

Bildiğim kadarıyla 01 Mayısta tüm emekçilere izin verilmiyor. Özel sektör emekçileri bugünde yine çalışmaya devam ediyorlar. Sanırım onlara her gün bayram. Yani 1 Mayısın diğer günlerden farkı yok onlar için. Kamuda çalışan memur ve işçiler bugünde tatil yapıp miting yapabiliyor. Sendikaların miting yeri olarak belirlediği ile, her bir şehirden emekçiler katılır. Kilometrelerce yolu uzun uğraş sonucunda katediyorlar. Mitinge geldikleri zaman bağıracak, bayrak sallayacak takatları kalmaz. Gönüllü-gönülsüz sloganlar atılır, bayraklar sallanır. Kafalarında da dönüş yolu var. Çünkü geldikleri yolu yeniden tepmeleri gerekecek. Yorgun-argın geç vakit evlerine gelip doğru-dürüst dinlenemeden ertesi gün iş başı yapacaklar. Bunlar iş başı yapmayı düşünedursun diğer emekçi arkadaşları hemen iş başı yaptı bile. Çünkü emekçinin kirlettiği, savaş alanına çevirdiği meydanı temizlemek, eski haline getirmek yine diğer emekçinin işi.

Benim bayram diye bildiğim gün dinlenme günü olmasıdır. Bayram denilen günde miting yapanlar yorulur. Yorulan ise mesaiye başladığı zaman işinde verimli olamaz. Mitingde harcanan efor ve giden para da işin bir başka yönü. Meydanlarda gövde gösterisi yapılarak istediği haklar da verilmez. Miting yapılacaksa bir konfederasyon bir yerde yapacağına her ilde yapsa emekçiler fazla yorulmamış olur. Mitingler sembolik olmalı, miting yerleri kirletilmemeli. Sonra niçin her bir konfederasyon ayrı ayrı miting düzenler. Amaçları işçi haklarını korumaksa hep birlikte kutlamalılar. Çünkü istedikleri haklar üç aşağı, beş yukarı aynıdır. Her biri ayrı bir baş olmamalı.

Kanaatimce mitingler hiç olmamalı, işçiler o günü dinlenerek geçirmeli. Mademki bugün işçinin günü. Bırakalım istediği gibi o günü değerlendirsin. İşçinin alın teri kurumadan karşılığını aldığı, özlük haklarının insanca yaşayabileceği bir seviyeye getirilmesini temenni ediyorum. Bu gün sadece kamu emekçileri için değil, özel sektörde çalışan asgari ücretliler için de tatil yapılmasını istiyorum.

Maaşını beğenmeyen emekçilerin hiç işi olmayan işsiz insanları düşünerek mevcut hallerine şükretmelerinde fayda var. Zira beğenmedikleri maaş ve özlük haklarına çalışacak binlerce insanımız var dışarıda. Hakkıyla çalışan ve emeğinin karşılığını tastamam alan kişilerden olmamız temennisiyle. 29.04.2017


Kutsal Topraklarda yapılan kavgayı nasıl okumalı? *

Bir cemaate mensup iki ayrı grubun yaptığı kavga konuşuluyor şimdi. Hangi ajansı açsanız bununla ilgili habere ulaşabilirsiniz. İçlerinde 8 yaralı varmış. Olay da Kutsal Topraklarda, Kabe’ye bir km uzaklıkta geçiyor. Anlaşılan taraflar Türkiye’de geçmişi olan anlaşmazlıklarını umrede kavgaya dönüştürerek ibadetlerini taçlandırmışlar. Ne denir bu habere? Ancak şapka çıkarılır ve tebrik edilir.

Kavganın seçildiği yer, emin belde.  Taraflar ise bir cemaat üyesi…şahane gerçekten. Haber olacaksan kavga edeceğin yeri iyi seçeceksin. Bu kavga Türkiye’de olsa haber değeri olur ama tıklanma rekorları kırmaz. Tarafları ve bunları yetiştiren camiayı bu açıdan tebrik etmek lazım. İşi yaralamayla bırakmışlar, öldürmeye güçleri yetmemiş, bir de öldürselerdi İslam dünyasının tarihine geçerlerdi. Ha gayret bakalım, daha vakitleri var, gelmeden önce umarım bunu da başarırlar. Bu işi Kabe’nin hemen dibinde yapsalardı daha iyi olurdu. Sanırım niyetleri de bu idi. Ama kavga bu. Kan gibidir. Nasıl ki akacak kan damarda durmuyorsa kavga da hedeflenen yerde her zaman gerçekleşmeyebilir. Ah o ham müritler yok mu? Kinlerini menzile varmadan hemen boşaltıverdiler.

Ülkemizdeki fırsatçılar bu küçük kavgayı hemen eleştiri bombardımanına tutabilirler. Onlar art niyetlidir. Halbuki bu iki güzide grubu bu yaptıklarından dolayı eleştireceğimize niyetlerini anlamaya çalışsak nasıl olur? Belki de bu kardeşlerimiz kutsal beldede kalmak için bu kavgaya tutuştular. Ne de olsa sayılı günler için gittiler. Süresi doldu mu bunları uçağa bindirip yolcu edecekler. Birbirlerini orada kıracaklar ki ölüp-öldürdükten sonra orada yani Cennetü’l Mualla mezarlığına defnedilecekler. Böylece mukaddes bölgede kalma imkanları olacaktı. Varsa ufak-tefek günahları onlar için şefaat edecek yakın kimseleri de vardır zaten. Bu kişilerin gördüğüm kadarıyla niyetleri halistir.

Hemen bu olaydan hareketle Türkiye’deki cemaatleri masaya yatıranları da iyi niyetli olarak görmemek lazım. Cemaatler yaşamalı, yaşatılmalı ki değerleri böyle yerlerde ortaya çıksın. Kim yapabilir bu kavgayı mübarek beldede. İçki içen, kumar oynayan ve dini duyarlılığı olmayan insanlara para verseniz bu işi Kabe’de yaptıramazsınız. Hatta, “Belki içki içeriz, dini yaşamayız ama bu işi Allah’ın evinde yapacak kadar düşmedik” gibi bir bahane de bulabilirlerdi. Birilerinin dediği gibi, cemaatlere saldırının arkasında İslam var sözünü yabana atmamak lazım. Bu cemaatleri ve mensuplarını iyi beslemek lazım ki istediğin kavgayı istediğin yerde sorgulamadan yapabilsinler. Bize de akıllarını sorgulamayacak adamlar lazım. Zaten istediğimiz de bu değil mi? Önemli olan cemaatlerin yaşaması. İslam nasıl olsa olur. İt ürür, kervan yürür misali bizler kafamızı kuma gömüp yolumuza devam edelim. Bu İslami cemaatlerin yaptığı kavgada mutlaka bir hikmet arayalım. Hatta daha iyi besleyelim. Çünkü anlaşılan yemleri yeterli gelmedi ki birbirlerini öldüremediler.

Türkiye’deki cemaatleri denetim ve kontrol altına alalım diyen kişiler de çıkacaktır bu olaydan sonra. Para giriş ve çıkışlarını kayıt altına alalım. Buralarda İslam adına ne anlatılıyor diyenleri de kulak ardı yapalım. Cemaatlere hiç sesimizi çıkarmayalım. Onlar istedikleri gibi at koştursunlar. Her yaptıklarında biz bir hikmet arayalım. Hatta etkili ve yetkili kişiler olarak bu cemaati ziyaret ederek geçmiş olsun dileklerinde bulunalım. Cemaatin yetkililerinin “Efendim! Cemaatimize karşı bir algı operasyonu yapılıyor, aramıza fitne sokmaya çalıyorlar, bugün bu kavgada taraf olan kardeşlerimiz karıncayı bile incitmezler, cemaatimiz nazara geldi” derlerse de sorgusuz sualsiz kabul edelim.

Helal olsun, size yiğitlerim. Haya perdesini de şükürler olsun Kabe’de attınız. Kim tutar sizi bundan sonra. Haydi göreyim sizi! 29/04/2017 

* 03/05/2017 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

28 Nisan 2017 Cuma

Bazılarında eşeklik bakidir

Bu yazımda konu edindiğim eşeğin gerçek hayattaki dört ayaklı eşekle bir alakası yoktur. Buradaki eşek, insanlıktan nasibini almamış iki ayaklı bir eşektir. Herkesin bildiği eşeğe hakaret anlamı taşımaz. Konu edindiğim kişi/kişileri anlatmak için bu hayvan seçilmiştir.

Buradaki iki ayaklının dört ayaklıdan farkı sadece okumuş olmasıdır. Dört ayaklı eşek bir defa okuyamadığından kendini cahil bilir. Hiç bıkıp usanmadan eşekliğine devam eder. Tekerleğin icadından önce ve sonrasında insanlara binek görevi ifa etmiş, ömrü yük taşımakla geçmiştir. Zaman zaman anırır. Anırmasında hiç makam yoktur. Sesi de güzel değildir. Seslerin en çirkini olmasına rağmen zamanlı zamansız anırır. Kimse de niye anırdığını bilmez. Kim bilir belki de "Benden bu kadar faydalandığınıza göre benim kahrımı da çekeceksiniz, benim kahrım anırmak" demek istiyordur. Önüne sapını-samanını koydun mu ondan iyisi yoktur.

İki ayaklı olanı dört ayaklı olana kurban olsun bir defa. Çünkü iki ayaklı eşek okumuştur okumasına. Bir kesere sap olmuştur olmasına. Ama adam olamamıştır. Hani bir baba oğluna: "Oğlum sen adam olmazsın" demiş de oğlu, okumuş kaymakam olmuş ve gün bugün deyip babasını makamına getirtmiş ve babasına "Bak! Ben koskoca kaymakam oldum" deyince babası: "Oğlum, ben sana kaymakam olamazsın demedim. Adam olamazsın dedim. Gördüm ki, olamamışsın. Eğer olsaydın, babanı ayağına getirtmezdin" diyerek kendisine caka satmak isteyen oğluna haddini bildirmiştir. Okumak bir defa haddini bilmektir. Madem fıkra ile başladık, yine devam edelim bir fıkrayla. Adamın adını zamanında eşek koymuşlar. İnsanlar eşek gel, eşek git dedikçe zoruna gidiyormuş. Hanımı: “İhtiyar heyetine git, sana yeni bir isim versinler” diye akıl verir. Adam heyete durumunu anlatır. Heyet buna yeni bir isim verir. Sevinçle evine gider. Hanımına müjdeyi verir. Hanım, artık adımı değiştirdim” der. Ne koydular diye hanımı sorar. Heyet oy birliğiyle adımı sıpaya dönüştürdü” deyince kadın gülmeye başlar: “Behey akılsız, niye itiraz etmedin? Bir defa sıpa eşeğin yavrusuna verilen isimdir. Bu durumda sen büyüyünce yine eşek olacaksın, bu gidişle sen eşeklikten kurtulamayacaksın” der.

Okumak güzeldir. Çünkü insana değer katar. Ama bazılarında bu değerin ‘de’si bile görünmez. Çünkü tahsili ondan sadece cehaleti alır, eşekliği ise baki kalır. Okur görev alır. Daha iyice pişmeden gözünü yukarıya diker. Çünkü çalıştığı alanda verimli değildir. Ayrıca çalışmakta da gözü yoktur. Nasılsa idareci olmak için bir kriter de yoktur. Kabiliyetli, çalışkan, liyakatlı ve ehliyet sahibi olman şart değildir. Hırlı-hırsız, tacizci olman fark etmez. Bunun için geçer akçe bir sendikaya üye olmaktır. Üye oldun mu en azından bir yerde idareci olarak işe başlar, bir koltuk sahibi olursun. Bayan isen yönetici olman daha kolaydır. Çünkü yönetici görevlendirme yönetmeliğine göre bayan kontenjanları vardır. Her bayan yönetici olmak istemediğine göre emsallerine göre şansı daha yüksektir. Koltuğa yapıştın mı dünya senindir artık. Kolay kolay kalkmazsın.

Daha ne ister insanoğlu bu durumda. Allah’tan istedi bir göz, Allah verdi ona iki göz. Daha dün işini beceremeyen bir öğretmendi, nasıl gelecek bu emeklilik derken Allah ona bir başka kapı açtı. Hele koltukta otururken ayağına çağırıp insanlara emir vermenin keyfi bir başkadır. Dört köşe yapar insanı. Sevmediği, nefret ettiği kişileri ezmek için bir fırsattır bu koltuk. Köyüne muhtar seçilen adam gibi tepeden bakar onlara. Hani adam muhtar seçildikten sonra eşiyle birlikte balkonda yemek yerken aşağıdan geçen insanları hanımına göstermiş: Hanım! Daha dün biz de şu adamlar gibiydik, hey gidi günler hey!” demiş ya. İşte öyle. Çünkü bu koltuğa oturmak öyle her kişinin harcı değildir. Haftalık gireceği derslere de girmesine gerek yok. Çünkü işinin yoğun olduğunu öne sürer. Sıkıldıkça egosunu tatmin edecek bir iş bulur.

Bu tiplerin sayısı az değil. Ne oldum delisidir bunlar. Yaptığı işi önemseyen, oturduğu evrak memurluğu koltuğunu bir şey sanan zavallılardır. Ekranın karşısında otura otura mayışır, bir müddet sonra beyni de uyuşur. Ne yaptığını, kimi kırdığını bile bilmez. Bu tipler okumuştur ama diplomalı cahillerdir. Bir yere kritersiz geldiği için o koltuğun hakkını vermeye de çalışmaz. Böylelerinin durumu kendisine miras kalan hayırsız evlat gibidir. Har vurur, harman savurur. Gününü gün eder. Etrafını kırar geçirir. Herkesi kırdıkça egosunu tatmin eder. Sorunun kaynağı kendisinin olduğunu bilmeden başkasını düşman beller. İletişime de kapalıdır. Kafasını kuma gömen deve kuşu misalidir bunlar. Kendisini ekrana gömer, sağa-sola emirler verir. Orta yerde sorun olduğu zaman da suçu kendisinde bulmaz. Hırçınlığını, iç kavgasını başkasını ezerek unutmaya çalışır. Bu tipler bok böceği gibidir. Hani o böcek kendi pisliğini yuvarlarken bir taraftan da etraf ne kadar pis kokuyor diye burnunu tıkarmış. Maalesef sorunun kaynağı olduğunu nasıl bok böceği bilmiyorsa bunlar da bilmiyor. Yine iki ayaklı eşekliklerine devam ediyorlar. Bu tiplerin üzerine altın semer de vursan eşek yine eşektir. Ama suç bunlarda değil, hiçbir kriter koymadan alıp bunlara koltuk verenlerdedir. Sayıları çok mu dersen çevreni biraz gözlemle, mutlaka bulursun böylelerini. Sözüm meclisten ve görevini yapan kişilerden dışarıdır. 28/04/2017

27 Nisan 2017 Perşembe

8.sınıflar bundan sonra ne yapacak? *

Sekizinci sınıf öğrencileri Kasım ayında birinci TEOG, Nisan ayının son haftasında da ikinci TEOG sınavlarına girdiler. Öncelikle çocuklara geçmiş olsun diyelim. Bir geçmiş olsun da okullara diyelim.

Çocukları anladık da okullara niye geçmiş olsun dediğim garibinize gidebilir. Okulların kapanmasına daha 1,5 ay gibi bir zaman var. 8.sınıf öğrenciler liseye yerleşmede yüzde yetmiş etkisi olan birinci ve ikinci sınavlarını oldular. Bu çocuklar aylarca çalışıp didindiler. Bütün bildiklerini de 26 ve 27 Nisan’da ortaya döktüler. Bundan sonra derslere nasıl adapte olacaklar, nasıl okula devam edecekler, nasıl ders dinleyecekler, öğretmen bunlara nasıl ders anlatacak? Artık top ders öğretmeninde. Odaklandığı sınavlara girmiş, hedefini bitirmiş bu çocuklar okullarda hayredecekler mi?

Sınavlardan sonra derslere odaklanmak zor. Çünkü bizde eğitimden ziyade sınavlara odaklanılır. Sınav merkezlidir bizde eğitim. Sınavlardan sonra  öğrencilerin çoğunda bir boş vermişlik olacaktır. Sınıfta ders dinlemek istemeyen öğrenciye ders anlatmak deveye hendek atlatmaktan daha zordur. Çünkü öğrencilerin karnı bundan sonra ders dinlemeye toktur. Tok misafiri ağırlamak nasıl zorsa sınavdan sonra bu çocukları derse motive etmek de bir o kadar zordur. Allah bundan sonra bu çocukların dersine giren öğretmenlere ecir ve sabır versin.

Çoğu öğrenci okula doğru dürüst gelmeyecek, gelen de dersi işletmemek için her yolu, her kozu oynayacak. Öğretmen ise dersi anlatmak için didinip duracak. Sınavları bitirdikten sonra hedefi olmayan öğrenciye kim ne verebilir? Okula doğru dürüst gelmeyen öğrenci sağda-solda gününü gün edecek. Okula geldiğinde ise dersi dinlemeye karşı kulağını kapatacak. “Söz dinleyene göre söylenir; terzi elbiseyi adamın boyuna göre diker” der Celalettin Rumi. “Marifet iltifata tabidir.” Yine “Müşterisiz meta zayidir” denir bizde.

O zaman ne yapmalı? Öğrencileri dönem bitinceye kadar okula ve derse bağlamanın yolu ikinci TEOG sınavlarını MEB’in olabildiğince geç yapmasıdır. Mayıs’ın son haftası aslında sınav yapmak için en uygun ortamdır. Nedense MEB, dönemin ortasında yapmak suretiyle işin içinden çıkmaktadır. Sanırım Bakanlık, sınava giremeyen öğrenciler için yapılacak telafi sınavını ve sorulara yapılacak itiraz süresini de dikkate alarak Nisan ayının son haftasında yapıyor. Bakanlık bu gerekçesinde haklı olabilir. Ama sınavını bitirmiş bir öğrenciye Nisan ayından sonra yapılacak eğitim ve öğretimin verimini de düşünmelidir. 

MEB'in önceliği sınavı yapıp işi bitirmek olmamalı, okullardaki eğitim ve öğretimi de düşünmeli. Mayıs ayının son haftasında yapılacak sınavın okunması, sonuçların açıklanması, tercih süreci var denirse MEB mutlaka bir yolunu bulur. İnanın şimdi sonuçları okumak ve açıklamak fazla bir zaman almıyor. Birkaç günde okunabiliyor. Yerleşme sürecini biraz uzun tutuyor. Pekala tercih süresi kısaltılabilir. 27/04/2017

* 06/05/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.




Okulları da özelleştirsek mi ne?

27/04/2017 günü TEOG sınavında görev yapmak üzere bir özel ortaokulda görevlendirildim. Saat 08.00’de görev yerimde oldum. Kapıda okul müdürü karşıladı. Toplantı salonuna kadar eşlik etti. Masaların üzerinde kahvaltılık ve çay hazırlanmış, ikram etmek için. Sınav komisyon başkanı sınavla ilgili dikkat edeceğimiz hususları okurken biz de önümüzdeki çayları yudumladık.

Saat 09.00’da Fen Bilimleri dersi ile birlikte 40 dakikalık ilk sınav başladı. Sınavın ilk 5 dakikasında tüm seçenekleri işaretleyen öğrenciler oldu. Sınavın ilk 20 dakikasından sonra öğrenciler çıkabiliyor olmasına rağmen salondan hiçbir öğrenci çıkmadı. Sınav boyunca döndü döndü kontrol etti öğrenciler. İlk sınavdan sonra teneffüs yapmak için bahçeye çıkan öğrencilerin arasından ihata duvarının dışına çıkmak için yöneldim. Kapısı kapalı bahçenin dışında bekleşen veliler çocuklarına el sallıyorlardı. Ne dışarıya velisinin yanına gitmeye çalışan çocuk var, ne de çocuğunu görmek için içeriye girmeye çalışan veli gördüm. Bahçenin ortasında görevli birine velileri çocuklarıyla görüştürmüyor musunuz yoksa dedim. Evet görüştürmüyoruz dedi.

İkinci sınav başladı, yine bitirenler tekrar tekrar kontrollerini yaptılar. Dışarı çıkalım diyen olmadı hiç. Üçüncü sınav olan İngilizce dersinde ise sınavını bitirip birkaç defa kontrolünü yaptıktan sonra sınavın bitmesine 20 dakika kala sınıfın yarından fazlası evrakını teslim edip çıktı. Tüm sınav süresini doldurmak için bekleyen iki öğrenciyi biz de bekledik.

Sınav esnasında sınıfı gözlemledim durmadan. Salon tertemiz, yerlerde kağıt yok. İşin garibi çöp kutusunu da göremedim. Zaruri ihtiyacını gidermek için lavaboya gidip gelen bir öğrenci elini kuruladıktan sonra kağıt peçeteyi atmak için öğretmen kürsüsünün yanına varınca çöp kovasının kürsünün yanında olduğunu gördüm. Çocuk çöp kovasının yerini hiç aramadan öğretmen kürsüsünün yanına gittiğine göre öyle zannediyorum çöp kovasının yeri her daim öğretmen kürsüsünün yanı. Sanırım öğretmen derste oturmasın diye oraya konmuş olmalı.

Sınav salonum 6.sınıf öğrencilerine ait bir sınıftı. Sınıfa yapıştırılmış bir ders programı dikkatimi çekti. 45 saat ders görünüyordu. Devlet okullarında işlenen 35 saatin yerine burada 45 saat ders işleniyordu anlaşılan. Hangi dersler var diye bir göz attım. Sabahın ilk iki saati reading ile başlıyor, Perşembe günü ilk iki saate kulüp dersi konmuş. Diğer dersleri saydım Türkçe, Matematik, Fen Bilimleri, İngilizce, Sosyal Bilgiler derslerine ilaveler yapılmış gördüm. Sabah 08.50’de başlayan ders saati 16.30’ a kadar devam ediyor. Sınıfta her bir öğrenciye ait bir dolap dikkatimi çekti.
Sınav esnasında en fazla dikkatimi çeken de öğrencilerin titiz ve dikkatli olmalarıydı. Hepsinin önünde birden fazla kurşun kalem var. Hele bir tanesinin önünde 6 adet kurşun kalem gördüm. Sadece bir öğrencinin önünde silgisi yoktu. Önündeki öğrenciden silgi istedi. Sınavlarda silgi veriliyor mu diye bana sordu. Ben de verebilirsin dedim. Hemen ardındaki öğrenci kitapçığın arka tarafını göstererek sınavda öğrencilerin silgi, kalem vb alışveriş yapmaları yasaktır bölümünü gösterdi bana. Kimse kimseyi rahatsız etmedi. En arkadaki öğrenci sandalyesini hafif kaldırırken ses yapınca eliyle işaret yaparak özür diledi.

Çocukların sınava odaklanıp sınav boyunca çıkmamaları, kitapçıkta çözdüğü yerlerin yanına açıklamalarını yazmaları, yaptığı sorulara dönüp dönüp tekrar kontrol etmeleri, imza attırırken nereyi imzalıyorum dercesine ismine bakmaları hoşuma gitti. Hele bir öğrenci vardı yaptığı kontrolün haddi hesabı belli değildi. En son sınavını bitirdikten sonra birinci TEOG’taki durumunu sordum. Sadece bir Türkçe yanlışım var dedi. Helal olsun bu çocuklara dedim. Her sınav başlamadan önce okul öğretmenlerinden birinin gelip öğrencilere sınavda ne yapmaları gerektiğini hatırlattıktan sonra başarı dilemeleri takdire şayandı. Özel okula gitmeden önce kafamda: Özel okulun çocukları şımarık olur, velilerinde yeterli duyarlılık olmaz diye düşünmüştüm. Bu çocukların sınav esnasındaki takındıkları sorumlu davranışları görünce özel okullar hakkındaki kanaatimin yanlış olduğunu anladım. Özel okulda okumanın verdiği şımarıklık vardır belki bazı özel okullarda. Ama ben burada görmedim.

Sınavı bitirip okuldan ayrılırken acaba MEB’deki tüm okulları özelleştirsek mi dedim kendi kendime. Çünkü gördüğüm kadarıyla  okudukları okula bir bedel ödeyen bu çocuklar ve velileri sorumluluklarının farkında. Demek ki maddi bir bedel insanları daha duyarlı hale getirebiliyor. Darısı hiç maddi bedel ödemediği halde okulunun kıymetini bilmeyen devlet okullarındaki çocuklara…27/04/2017

26 Nisan 2017 Çarşamba

Evet oyları niçin beklentilerin altında gerçekleşti?

Referandum öncesi kamuoyunda evet oylarının yüzde 60’lar civarında olacağı şeklinde bir beklenti vardı. Sonuç, halk sistem değişikliğine yüzde 51,40 ile onay verdi. Bunun sebepleri üzerine kamuoyunda değişik yorumlar yapılmaktadır. Ben de acizane evet oylarının beklenildiği gibi olmadığının nedenleri üzerine kafa yormak istiyorum.

1.Kamuya eleman alımında, yönetici ve öğretmen atamasında sözlü mülakata yer verilmesi.
2.Halk arasında FETÖ soruşturması çerçevesinde kamuda açığa alınan ve ihraç edilenler arasında masumların olduğu kanaatinin olması, ihraç ve açığa almaların nerede duracağının kestirilememesi, kurulan komisyonlarda bazı komisyonların kraldan daha fazla kralcı kesilmesi,
3.FETÖ ile ilgili temizlik hareketinin aşağıyla sınırlı tutularak yukarıya özellikle üst bürokrasi ve siyasilere dokunulmaması.
4.Okullara görevlendirilen müdür ve yardımcılarının ağırlıklı olarak bir sendika üyeleri arasından seçilmesi,
5.Proje okul kapsamına alınan okullara öğretmen alımında objektif bir kriterin olmaması ve bu okullarda çalışan öğretmenlerin tedirgin olması,
6. Günümüz gençliğinin Türkiye’nin 2002 öncesi şartlarını bilmemesi,
7.Sistem değişikliğinin sırf Erdoğan için yapıldığı algısının oluşturulması, Erdoğan sonrasının muamma olduğunun pompalanması,
8.Ekonomik verilerin iyiye gitmemesi, piyasada bir durgunluğun olması, enflasyonun çift hanelere çıkması, gıda vb ürünlerdeki fiyat artışları,
9.Taşeron işçilere kadro sözünün yeterince yerine getirilmemesi,
10.Referandumun sistem değişikliğinden ziyade Erdoğan severler ve nefret edenler şekline dönüştürülmesi, tek adamlığa gidiliyor propagandası, bir kişiye verilen yetkilerin fazla olduğu fikrinin empoze edilmesi,
11.Yargının daha da bağımlı hale geleceği korkusu,
12.Evet kampanyasında teşkilatların yeterince ağırlığını koymaması, teşkilatlarda ve vekillerde nasılsa bizim adımıza meydanlarda Erdoğan var rehavetine kapılması,
13.Mahalli idarelerde birçok belediye başkanının yeni bir icraat ortaya koymayıp kendini tekrarlar duruma gelmesi, halkın içerisine girmemesi, kalıcı hizmetlere yönelmemesi,
14.Bazı danışmanların eyalet sistemini dillendirdiğinin iddia edilmesi,
15.Anayasa değişikliğinin referanduma götürülmesinde aktif rol alan partinin kendi teşkilatına yeterince hakim olamaması,
16.Propagandanın başlarında hayır oyu vereceklerin bölücü terör örgütlerinin ekmeğine yağ süreceği şeklindeki açıklamalar,
17.Referandum atmosferinde yapılan mitinglerde getirilen yeni sistem anlatılacağı yerde sürekli ana muhalefet liderinin eleştiri konusu yapılması,
18.Referanduma az bir zaman kala evet oylarının yüzde 60’lar civarında olacağı şeklinde açıklanan anketlerin evet oyu vereceklerde bir rehavete dönüşerek sandığa gidilmemesi,
19.Referandumda hayır oyu vereceğini açıklayan bazı kişilerin işlerini kaybettiğinin kamuoyunda dillendirilmesi,
20.Geçmişte birlikte çalışılmış yol arkadaşlarının basındaki bazı kalemşörler tarafından ciddi bir eleştiri bombardımanına tabi tutulması, yukarının bunlara sessiz kalması, 26/04/2017

Dört doğruya bir doğru da bizden

Türkiye sınav ülkesi dense yeridir. Ortaokulu bitirince başlayan merkezi sınav maratonu üniversiteye girme, sonrasında da devlette bir işe girmek için KPSS ile devam eder. Sınavların genelinde dört yanlışın bir doğruyu götürmesi şeklinde bir sistem uygulanır. Bildiğim kadarıyla bunun tek istisnası TEOG sınavıdır. Bu sınavda yanlışlara verilen cevaplar doğruyu götürmüyor.

Bugün milyonlarca ortaokul öğrencisinin ter döktüğü TEOG sınavları yapılıyor. Bir gün öncesinde televizyonlarda ne var ne yok diye kanalları gezinirken sahasında uzman biri sınavla ilgili öğrenci ve anne-babalara tavsiyelerde bulunuyordu. Biraz dinleme imkanım oldu. Konuşmasının sonlarına doğru “Bu sınavda dünyada bir ilk olarak yanlışlar doğruyu götürmüyor. Yani yanlış yapmanın öğrenciye bir zararı yok. Öğrencinin boş bırakmamasını öneririm. Yapamadıklarını rastgele atmaktan ziyade doğru yaptıkları seçeneklere bir göz atmasında fayda var. Diyelim ki öğrenci en fazla işaretlediği doğru seçenekler  A ve C seçeneklerinde yoğunlaşmış ise boş bıraktığı seçenekleri B ve D seçeneklerine paylaştırması yerinde olur. Çünkü üç aşağı beş yukarı doğru seçeneklerin dağılımında bir oran vardır. Doğru olarak tutturma ihtimali daha yüksek…” şeklinde tüyolar veriyordu. Bu şekil kopyayı vermek için işin uzmanı olmak gerekmiyor. Bizde zaman zaman öğrencilere bu şekilde yol gösteriyoruz. İşin garibi buna yol gösterme diyoruz. Atmanın ve sallamanın mantıklıcası da denebilir buna.

İşin uzmanı olanların veya uzmanı geçinenlerin gösterdiği bu yöntemi görünce doğruyu bulma yöntemlerimize şaşırmadım değil. Maalesef eğitimde geldiğimiz nokta bu. Doğruyu bul da nasıl bulursan bul. Atmanın acaba başka yöntemi olamaz mı? Aşağıda sanal alemden alıntıladığım fikir babasının kim olduğunu tespit edemediğim bir öneri var. Üzerinde düşünmeye değer. “Neden sınavlarda ‘4 yanlış bir doğruyu götürür’ şeklinde bir uygulama ile
öğrenciler cezalandırılırlar da; ‘4 doğru bil, bir doğru da bizden’ şeklinde bir kampanya başlatılıp zekaya ve riske girme cesaretine ödül verilmez?” Öneriyi nasıl buldunuz bilmiyorum ama kanaatimce uygulanmaya değer. Çünkü bilinçli yapan, doğru yapacağım diye kendini riske atan öğrenciye bir ödül söz konusu burada. Öğrenci boş bıraktıklarını rastgele işaretlemektense bilerek işaretlemesine bir katkı var. Tamam, yanlış yapan öğrenci yaptığı yanlıştan dolayı cezalandırılmasın. Ama atmaktan ziyade “Ben bu soruyu bilmiyorum” diye boş bırakmasında fayda var. Çünkü bilmiyorum demek ilmin yarısı denir bizde. Kişinin kendisini bilmesidir bu. Hatta “Lâ edri” diye ifade edilir çoğu kimse tarafından.

“Dört doğruyu bil, bir doğru da bizden” uygulaması puan eşitliğinin de önüne geçebilir. Öğrenci merkezi sınavlarda 100 tam puan alacaksa bu şekilde 125 tam puan almış olur. Eğitim sistemimizde uygulamadığımız sistem kalmadı. Bir de bunu uygulasak sanırım kıyamet kopmaz. Eksileri çıkarsa atarız çöpe. Yerine yeni bir sistem buluruz. Bu konuda çok tecrübeliyiz değil mi? 26/04/2017


Endişenizde haklısınız bayım! *

Hepimiz biliriz ki Kandil PKK'nın yuvalandığı yer. PKK şimdi ikinci bir karargah için Sincar'ı üst seçmiş durumda. Türkiye, PKK'nın ikinci bir yerde yuvalanmasının önüne geçmek için hava harekatı düzenledi. ABD Dışişleri Bakanlığı, “TSK'nın Sincar'a yaptığı operasyon sonrası endişeli olduğunu” belirten bir açıklamaya yer verdi.

Türkiye'nin stratejik ortağını endişelendirmeye hakkı yok diye düşünüyorum. Sonra biz kimiz ki operasyonumuzla dünyaya dizayn veren büyük bir ülkeyi endişelendirmek. Ne haddimize. Derhal Türkiye hava harekatını durdurmalı. Türkiye'nin dostlarımızın midesini bulandırmaya hakkı yok. Yerini ve haddini bilmeli. Stratejik ortağımız az mı çaba sarf etti, az mı masraf etti PKK'yı kurmak, beslemek ve büyütmek için. Sonra insafa sığar mı daha yeni yerleşen örgütü daha tam yerleşmeden bombalamak. Bizde su içerken  bile yılana dokunulmaz.  Ayrıca dostumuza lazım bu örgüt. Onlar oraya iyice yerleşecekler ki efendilerinin hizmetine koşacaklar. Yerine iyice yerleşemeyen amirinden aldığı emirleri nasıl yerine getirecek? Türkiye sınırlarını aştı iyice. Bir defa sınırları dışında bir yere Türkiye’nin operasyon düzenlemesi hoş değil. Bu, Türkiye’nin işi değil. Türkiye’nin işi ülke sınırları içerisine bir terörist girerse ya o teröristi görmezden gelecek, ya “Beyefendi! Lütfen silahını indirir misin,” diyecek. Teröristle asker veya polis arasında çatışma çıkacak. Terörist elindeki silahla karşısındakileri tarayacak. Yeterince güvenlik kuvvetlerimizi öldürdükten sonra canı alınacak. Çatışma sonucunda şehit olan güvenlik güçlerimiz için siyasiler: “Bunun kanı yerde kalmayacak” şeklinde açıklama yapacak. Ardından şehitlerin cenaze törenine katılacak. Yaralı ailesine baş sağlığı dileyecek. Şehit ve gazi ailelerinin özlük haklarını iyileştirecek…Bu, yıllardır böyle idi. Şimdi ne oldu da Türkiye değişti. Hem içerideki teröristlere göz açtırmıyor, hem de ülke sınırları dışarısında operasyona imza atıyor. Bir defa Türkiye çizmeyi aştı. Türkiye’nin görevi pansuman tedbirlerle uğraşmak. Terörü kesin yok etme gibi bir görevi yok. Sonra bir örgüt kolay mı kuruluyor? Maliyetini hiç düşünüyor mu Türkiye. Bu böyle gidemez.

Türkiye kabuğuna çekilmeli, kendi başına ülkesini korumak için inisiyatif almamalı. Başta stratejik ortağımız olmak üzere 1963 yılından beri kapısında beklediğimiz AB ülkelerini endişelendirmeye mahal vermemeli. Hatta gidip Sincar’ın alt yapı vb hizmetlerini kendi elleriyle yapmalı. Attığı her bir bomba, öldürdüğü her bir terörist için binlerce kez özür dilemeli; verdiği zarardan dolayı örgüte, öldürdüğü her bir can için ailelerine yüklü maddi tazminat ödemeli. Bir terörist kolay mı yetişir sanıyor Türkiye. Bundan sonra da bir harekata kalkışmamalı. Eğer iç siyaset için bir operasyon yapacaksa önce stratejik ortağımıza günler öncesinden haber vermeli. Ortağımız da örgütün ileri gelenlerine haber uçurmalı. Örgüt de geçici bir süreliğine Sincar’ı boşaltmalı. Türkiye uçakları da boşaltılmış karargahın taşını toprağını bombalayarak zayiat vermeden geri gelmeli.

Ben bugüne kadar ülkemin başka ülkeden hiç özür dilemesini istemedim. Ama bu defa durum farklı. Türkiye dostlarımıza endişe veren bu haddini bilmez operasyonundan dolayı mutlaka birinci elden özür dilemelidir. Bir defa Türkiye’nin sonuç alma gibi bir görevi yoktur. Önemli olan dostlarımızı memnun etmektir. Hasılı yıllardır peşinden koştuğumuz, bir dediklerini iki etmediğimiz ağabeylerimize karşı çok ayıp etmiş oluyoruz. 26/04/2017



* 29/04/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Bizde seçim kaybetme gerekçeleri

Ülkemizde yapılan seçim veya referandumlarda kazanan ve kaybeden partiler, seçim sonrası seçim analizlerine yer verir. Analizlerin bir kısmı makul olmakla beraber özellikle seçimi kaybedenlerin analizleri iyi bir öz eleştiri yapmaktan ziyade nesnellikten uzak, kazananı ve seçmeni suçlar nitelikte olur hep.

Kaybedenlerin veya kaybedenleri destekleyenlerin seçim değerlendirmesi diye ortaya koydukları kendilerini ve seçmenini tatmin etmekten başka bir işe yaramaz. Çünkü yaptıkları, değerlendirmeden ziyade mağlubiyete gerekçe bulmak, bahane üretmek ve mağlubiyete kılıf bulma amacı taşır. Her mağlubiyetten sonra her türlü alternatif düşünülür, sonuçlar enine boyuna tartışılır. Burada mindere çıkıp kaybeden asla kendisinde bir hata bulmaz. Her bahane ile koltuğunu garanti altına alır ve partisinde tartışılmaz tek adam olmaya devam eder. Akıllarına gelmeyen tek şey partide bayrağı bir başkasına vermedir.

Mağlubiyet gerekçelerinin bir kısmına göz atalım. “Efendim, seçim eşit şartlarda yapılmadı. İktidar orantısız bir güç kullandı, devletin tüm imkanlarını seferber etti. TV kanalları bizi yeterince göstermedi, propaganda yapmamıza izin verilmedi…vs.” Bizde yapılan her seçimde ben hiç seçim ekonomisi uygulamıyorum diyen iktidar mutlaka devletin imkanlarını seçimlerde kullanır. Muhalefetin söylediği bu gerekçe makul ve mantıklı görünmekle beraber iktidarın bu yaptığı seçim sonuçlarını etkilemez. Eğer öyle olsaydı hiçbir iktidar muhalefete düşmezdi. Geriye dönük Türkiye seçimlerini incelersek arka arkaya seçim kazanan iktidarın sayısı fazla değildir. Gerekçe bulanların gözden kaçırdığı bir şey var. Bu millet sağduyu sahibidir. Feraset ve basirete göre oy verir. Oy verirken de iktidar olanaklarını fazla kullanana, her ilde miting yapana göre vermez. Vatandaşın oy vermede genelde tercih ettiği mağdur olan veya mağdur olduğuna inandığı bir parti varsa oyu o tarafa doğru kayar. Bu millet hapiste yattığı halde bazı kişileri vekil seçmiştir. Televizyonların bir iki cümleyle geçiştirdiği partileri iktidara taşımıştır. Türkiye siyaset tarihi bunun örnekleriyle doludur. Bu yüzden bu bahane seçmen nezdinde genel geçer bir mazeret değildir. Seçimde hile var, oylar değiştirildi…vb gerekçeler ise mazerete kılıftan başka bir şey değildir. Şunu herkes bilir ki sandık kurullarında her partinin temsilcileri olur. Birlikte tutulan tutanak sandık başkanı tarafından ilçe seçim kuruluna teslim edilmeden sandık üyeleri veya parti müşahitleri tarafından partilere ulaşıyor. Bence seçim kazanamayan siyasi partiler mazerete kılıf bulacağım diye halkın gözünde gülünç duruma düşüyorlar.

Muhalefetin niyeti gerçekten seçim sonuçlarını enine boyuna nesnel bir şekilde değerlendirmek ise bunun için Amerika’yı yeniden keşfe, öyle uzun uzadıya toplantı yapmalarına gerek yok. Oturup adamakıllı, “Seçmene kendimizi yeterince anlatamadık, anlattıklarımızda seçmen bizi ikna edici bulmadı, biz bu seçim atmosferinde şu şu hataları yaptık, aday tercihinde isabet ettiremedik, seçmenin dilini anlayamadık, vatandaş bizi değil, x partisini seçti. Seçim sonuçlarına saygı duyuyoruz…” deseler inanın vatandaş onları takdir eder. Seçmenin istediği siyasi partinin,  kendi öz eleştirisini yapmasıdır. Her seçimden sonra yenilgiye gerekçe üretmek bir sonraki seçimi de kaybetmektir. Çünkü kendini görmüyor demektir. Kafasını kuma gömen deve kuşu misalidir bu. İyi bir öz eleştiri bir sonraki seçimin ucundan tutmak demektir. Kazanmaya odaklanma demektir.
İktidara gelen parti de kendisini yenilemez ve zafer sarhoşluğuna devam ederse vatandaş onu da sandığa gömer. Vatandaşın önünden giden partiler hep el üstünde tutulur. Kendini seçmenini anlamaya adayan partiler sürekli çıtasını yükseltir. Hep aynı yerinde duran, seçmenin gidişatını okuyamayan siyasi partiler ise her seçimde bildik oylarını almaya devam ederler. 26/04/2017


AB maceramız sona ermeli *

Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi Türkiye’yi siyasi denetime alma kararı verdi. AKPM Türkiye’yi 1996-2004 arası denetime geri döndürdü. Alınan kararda Türkiye’ye epey bir ödev yüklenmiş görünüyor. Gerekçelerinde ise Türkiye’de OHAL’in devam etmesi, KHK ile kararlar verilmesi ve demokratik kurumların işleyişinin bozulduğu sayılıyor.

1839 Tanzimat Fermanı ile Avrupa hayranlığımıza adım atmışız. 1856 Islahat Fermanı ile devam ettirmişiz. Ardından I. Ve II. Meşrutiyetler ile kendimizi iyice Avrupa’nın kucağına atmışız. 1949 yılında Avrupa Konseyine üye olmuşuz. 1959 yılında ortaklık başvurusunda bulunmuşuz. 1963 yılında imzalanan Ankara Anlaşması ile ortaklık sürecimiz  başlamış oldu. Önceleri hayranlıkla başlayan Avrupa maceramız 1960’lardan itibaren Birliğe girme şekline dönüşmüş.  Gördüğümüz gibi Tanzimat’tan bu yana 178 yıllık bir Avrupa maceramız var. Bizim AB üyesi olma müracaatımızdan sonra onlarca devlet Birliğe dahil edildi. Biz hala kapılarında Birliğe girmek için bekliyoruz. AKPM’ye en fazla destek veren altı ülkeden biri olan Türkiye Kopenhag kriterlerini yerine getirmediği gerekçesiyle işe sil baştan başlatılmak isteniyor. İçimizde beslediğimiz bir kısım sözüm ona vekil de oylamada Türkiye’nin aleyhine oy kullanmış. Eksik olmasınlar. Bizim beslemelerimiz daha ağır yaptırım gelsin diye önerge de vermişler ama sağ olsun Avrupalı dostlarımız -lütuf edip- reddetmiş. Yine Konsey, Türk vekillerinin verdiği FETÖ’nün terör örgütü ilan edilmesi önergesini de reddetmiş. Darbenin arkasında FETÖ’nün olduklarına da inanmıyorlarmış. Bizim vekillerimiz ödevlerine iyi hazırlanmamışa benziyor. Darbenin arkasında Avrupa var, bunu oylayalım deselerdi, daha inandırıcı olurlardı. Öyle zannediyorum Konsey bunu kabul ederdi. Yine onlara göre 15 Temmuz kurgulanmış ‘Kontrollü bir darbe’ idi ne de olsa. Bizim parlamenterlerin bizdeki terörün milyonda biri olan Fransa’da OHAL ne zaman kalkacak diye bir soru da sormalarını beklerdim.

Türkiye Devleti’nin yaşından daha fazla olan Avrupa hayalimize artık bir nokta koymanın zamanı geldi. Kendi içinde dağılma sürecine giren Avrupa’yla ortaklık komedisine, Batı aşıklığına son denmeli artık. Bu milletin onuruyla kimsenin oynamaya hakkı yoktur. Birilerinin bize sormadan Avrupalı olma hayallerini kursaklarında bırakmanın tam sırası şimdi. Bu konu referandum olarak halkın önüne gelmeli ve halka sorulmalı. Birliğin üyesi olan İngiltere bile AB’den ayrılmışsa bizim hayli hayli çıkmamız gerekir. Hatta durduğumuz hata. AB’nin kapısında beklemek bıyık ise oraya girmek sakaldır bizim için. Avrupa'yı bizim darbe artıkları ile baş başa bırakmalı.

Türkiye, AB sürecinde adına Kopenhag Kriterleri denilen mevzuatın başlığını Ankara Kriterleri şeklinde değiştirerek yoluna devam etmelidir.  Konsey’in -yapmamız için- verdiği ödevleri gözden geçirerek -AB istediği için değil- ülke ve ülke insanının faydasına olanları uygulamak için harekete geçmeli. Ülke içinde sosyal barışın sağlanması için elinden gelen çabayı ivedilikle sağlamalıdır. OHAL dolayısıyla insan hakları ihlalleri varsa, -ki var görünüyor- hiç zaman kaybetmeden bu mağduriyetler giderilmelidir.

 Türkiye hem içeriden hem de dışarıdan bir kıskacın içerisine çekilmek üzeredir. Yapılanlarla Türkiye’nin burnu sürtülmek istenmektedir. Zaman kenetlenme zamanı. Dışarı ile özellikle AB ile ilişkileri kesmeden, kapıları kapatmadan, sonuç alıcı bir diplomatik yol izlenmelidir. İçeride sosyal barışın sağlanması için hızlı adımlar atılmalıdır. Unutmayalım ki, içte bütünleşme sağlanmadan dışarıda başarı elde edilemez. Bunun için kutuplaşma ve gerilim siyasetinin yerine kimseyi dışlamadan herkesi kucaklayıcı bir yol/yöntem izlenmelidir. 25/04/2017


* 01/05/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

25 Nisan 2017 Salı

İkinci Lale Devri

yenihaberden.com
Osmanlı Devletinin 1718-1730 yılları zevk ve sefa devri olarak bilinir. Daha sonraları bu döneme Lale Devri ismi verilmiştir. Adını da o dönemde İstanbul'da yetiştirilen ve ünü tüm dünyaya yayılmış lale çiçeklerinden almıştır. 

Son yıllarda Konya lalenin merkezi oldu. Türkiye'nin lale ihtiyacının yüzde 97'sinin bu şehirden karşılandığını geçti bugün ajanslar. Yan taraftaki resim Alaaddin Tepesinden bir görüntü. Bu görüntülerin benzerini İstanbul ve Ankara yollarında, ana arterlerde, Mevlana Müzesinin önünde milyonlarcasını görebilirsiniz. Gördüğünüz gibi rengarenk. Görülmeye değer. 

Konya'da 80 çeşit lalenin olduğu belirtilmektedir.
lale ve konya ile ilgili görsel sonucuÖzel bir firmaya ait 300 dekarlık alanda lalenin her türlüsünü bulmak mümkün. Göze ve gönle hitap eden bu laleleri görünce nedense aklıma Osmanlı Devletindeki Lale Devri geldi. Bu dönem yukarıda da belirttiğim gibi zevk ve sefa dönemi olarak anlatılır. Zaten bir isyanla da son bulmuştur. Günümüzde o zamanki gibi zevk ve sefa var mı bilmiyorum ama asli ihtiyaçlarımız varken -güzel görünse de- milyonlarca laleyi şehrin değişik yerlerine ekmeyi çok doğru bulmadığımı ifade etmek isterim.

Ne zararı var? Olsun diyebilirsiniz. Olsun olmaya. Ama önceliklerimiz içerisinde olmamalı diye düşünüyorum. Bu şehrin laleden önce yeni cadde ve yollara ihtiyacı var. Bazı caddeler araç trafiğine kapatılarak yayalara açıldı. Mevcut caddeler trafiği çekmiyor. Çoğu zaman kilitleniyor. Yetkililerin şehri yeşillendirmesinden önce trafiği rahatlatacak alternatif yollar açması lazım. Bizde bir söz var: Camiye lazım olan mescide haram" diye. Kanaatimce önceliğimiz alt yapı ve trafik sorununu tam halletmek olmalıydı. Eğer yetkililerin amacı, trafik tıkandığı zaman trafikte beklerken insanımız lalelere bakarak vakit geçirsin, sıkılmasın, moralleri bozulmasın, içleri açılsın, göz ve gönüllerine hitap etsin diye düşünüyorlarsa bilmem. Ama gördüğüm kadarıyla her gün yeni aracın trafiğe çıktığı günümüzde mevcut yollar daha fazla bu sıkleti çekmez.

Osmanlı Devletinde  bir döneme adını veren Lale Devri tamı tamına 12 yıl sürmüş. Bizdeki bu ikinci Lale Devri ne kadar sürer bilmem. Bir taraftan seyir zevkimize hitap eden lalelerimiz Türkiye'nin lale ihtiyacının yüzde 97'sini karşılaya dursun.  Yetkililerin gönlümüze girecek şekilde kalıcı eserlere imza atmasını bekliyoruz. Bu, yeni yol ve caddeler mi olur, ucu bir görünüp arkası gelmeyen metro mu olur? Artık onu yetkililerimiz bilir. Çünkü bizde ağanın eli tutulmaz. 24/04/2017





24 Nisan 2017 Pazartesi

Mızıkçılık bazılarının genlerinde var **

Referandum bitti. Vatandaş kararını verdi. Sonuçlar açıklandı. Kıl payı da olsa evet kazandı. Çoğunluk sonucu kabullendi. Vatandaş işine gücüne döndü. Hala referandumda kalan bir kesim var. Oylama sonucuna itiraz ediyor. Önce YSK'ya başvurdu, ardından Danıştay'a. Buradan da sonuç alamadı, yönünü Anayasa Mahkemesine döndürdü. Orası da bize getirmeyin dedi. Böylece iç hukuku bitirmiş oldu. Şimdi sırada AHİM var. Burası zaten onları hazır bekliyor. Netice ne olur, zamanla göreceğiz.

Bu kesim hak arama yeri olan mahkemelerin yanında siyaseten de mücadele ediyor. Toplantı üzerine toplantı yapıyor. Kah referandum sonuçlarını yok kabul ediyor,  kah adil olmadı, kah yeniden sayılsın diyor. Kah sert muhalefet yapmaya hazırlanıyor, kah sineyi millete dönelim diyor. Kah halkı meydanlara çağırıyor. Hangisini yapacaklar, anlayan varsa beri gelsin?

Bir sonuca itiraz olmalı, hak aranmalı. Ama işi tadında ve dozajında bırakmak gerekiyor. Fazla mızıkçılık, arabozanlık, naz insanı bezdirir. Sonra sert muhalefet yapacağız sözü bana 1950'li yıllarda muhalefete düşen partinin bir vekilinin Meclis kürsüsünden iktidar sıralarına dönerek: “Vatandaş bize muhalefet görevi verdi, biz sizin iyi yaptıklarınızı tasvip edeceğiz, yanlış yaptıklarınıza ise muhalefet edeceğiz” şeklinde bir konuşma yapınca ana muhalefetin lideri: “Olur mu öyle şey, biz muhalefetiz, onların yaptığı her şeye karşı çıkacağız” şeklinde söylediği bir sözü hatırlattı. Böyle bir konuşma oldu mu, olmadı mı bilmiyorum. Ama halk arasında bu şekil bilinir.

1950’den beri doğru dürüst iktidar olmadığı halde devlette, devletin kurumlarında ve bürokraside hep iktidar olan bu müzmin muhalefet partisinin sanırım genlerinde var itiraz, mızıkçılık, oyunbozanlık. Nedense bir türlü gerçekleri kabullenmek istemezler. Ortamı germeyi, puslu hava oluşturmayı iyi beceriyorlar. Kendilerini kurucu irade olarak gören bu zihniyet bir türlü muhalefette olmayı içine sindiremiyor. İşin garibi iktidar olma gibi bir niyetleri de yok. Kendilerini değiştirmeden, vatandaşın ayağına, huyuna, suyuna gitmeden iktidarın  altın tepsi içerisinde kendilerine sunulmasını bekliyorlar. Kendilerini hep dev aynasında görüyorlar, insanımıza ve onun değerlerine hep tepeden bakarak oyun gelmesini ümit ediyorlar. Ülkeyi kendilerinden başkasının yönetmesine bir türlü tahammül edemiyorlar. Hazımsızlıkları da bundan olsa gerek.

Seçmenden yeterince  yüz bulamayan bu zihniyet son umutlarını mahkemelere bağlıyor. YSK son karar mercii olmasına rağmen bu referandumda Danıştay’ın yolunu tuttu. Eskiden iktidar olamasalar da mahkemeler yoluyla işlerini halledebiliyorlardı. Şimdi bir şaşkınlık içerisindeler. Sanıyorlar ki 367 garabetine imza atacak mahkeme kaldı. Oldu olacak Sulh Ceza Mahkemesini de deneseler bari. Hele bu referandumda hayatları boyunca göremeyecekleri bir yüzdeye ulaşınca nereye bastıklarını da bilmiyorlar. Yine bu cephenin oylarının hepsinin kendilerine ait olduğunu sanıyorlar. Ayrıca bu referandumu yok kabul ettiklerine göre olmayan bir şeyin neyini iptal ettirmeye çalışıyorlar? Bu da manidar bir durum. Sonra sert muhalefet ne demek? Gerginliğin kime ne faydası var. Yapacaklarsa yapıcı muhalefet yapsalar bari.

Türkiye’nin yıllardır iktidar yüzü görmeyen bu zihniyeti iktidar olmak istiyorsa ilk önce vatandaş ne istiyor. Bunun analizini yapıp ona göre politika geliştirseler daha mantıklı iş yapmış olurlar. Yeter ki halk onlara inansın, kendilerini samimi bulsun. Muhalefet olmak sorumluluk gerektirmiyor, biz bu durumdan memnunuz diyorlarsa onların memnuniyeti bizim de memnuniyetimizdir. Ama yapılan bir referandumu "şayia var, hile var" diyerek ortalığı velveleye vermesinler. Her şeyden önce vatandaşın verdiği oya ve tercihe saygı göstermeyi öğrensinler. 24/04/2017

** 27/04/2017 günü Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.






23 Nisan 2017 Pazar

Hem fikren hem de bedenen savrulan bir tip

"AK Parti içinde “Her şeyi göze alıyorum ve hayır dediğimi açıklıyorum. Çünkü ben getirilen değişikliğin iyi bir değişiklik olduğuna inanmıyorum” diyebilecek cesarette, yüreklilikte tek bir kişi bile yok. “Üç günlük dünya... Ne diye düşündüğümü söyleyemeyecekmişim ki” diyen, diyebilen tek kişi yok." 

Yukarıdaki alıntı Ahmet Hakan Coşkun'un 23.04.2017 günkü Hürriyet gazetesindeki köşesinde yazdığı "AK Parti içinde neden gizli hayırcılar var?" Başlıklı yazısından. Hayır diyebilecek cesarette tek kişi yok, diyerek tüm camiayı cesaret gösteremeyen kişiler olarak suçluyor. Çok yönünü biliyordum da bu toptancı yönünü bilmiyordum sayın niyet okuyucusunun. Evliya gibi adam. Yazarlık falan ne ki? Milyonlarca AK Partilinin içini de biliyor. Aslında yazarlık kendisini kesmez, yazık oluyor kendisine. Bir post bulup postnişinlik yapsa fena olmaz sanırım.

Sayın Ahmet Hakan! Siz bu mahallenin içinde epey kaldınız, buraları iyi bilmeniz gerekir. Eğer bu mahallede özünden kalmışsanız bu mahalleden ses çıkmayacağını da çok iyi biliyor olmalısınız. Bu mahallede ekmek yiyip, çay içtikten sonra kimlik değiştirerek karşı mahalleye geçen ve eski mahallesine vefa göstermeyerek uzaktan salvo atışlar yapan milyonda bir çıkar. İnan elde şu anda yok. Pek de çıkmıyor, suyundan mıdır, toprağından mıdır nedendir bilinmez. Olsa seve seve veririz sana böylelerini. Böylece kelaynak kuşları gibi yalnız kalmazsın. 


Uzun zaman oldu bu mahalleden ayrılalı. Nasıl ki vefayı unutmuşsan buralardaki adabı da unutmuş olabilirsin. İstersen biraz hatırlatayım. Bir defa bu mahallede kol kırılır, yen içerisinde kalır. Dışarıya pek çıkmaz. Gönül kırgınlıkları olur, fikir ve metotta ayrı düşülür, dışarıyla paylaşılmaz, gerekirse kabuğuna çekilir, içine atar. Zaman her şeyin ilacı diye düşünülür. Dışarıda açıklayacağım görüş camiayı kırar, parçalanmaya gideriz. Rakipleri, öteki mahalleyi sevindiririm diyerek konuşmaz, görüşünü açıklamaz. Bu korktuğundan değil, camiasına verdiği değerdendir, zarar vermek istemez. Çünkü bu camia sadece kendisine değil, ülkeye lazım diye düşünür. Görüşünü meydanlarda ve ekranlarda söylemez, gider yetkili kurullarda ifade eder. Sonunda çoğunluğun görüşü tasvip görür. Kırılsa, incinse dahi bunu duruşuyla gösterir, diliyle ifade etmez. Gül gibi, Davutoğlu gibi kabuğuna çekilir. Çünkü konuşmasının içinden çıktığı davasına zarar vereceğini bilir. Çünkü bilir ki davası sadece bir parti hareketinden ibaret değildir. İçine sinmese de evet der, hayır derse de bunu açık etmez. Gider sandıkta konuşur. Zira dostunu üzmenin faydası yoktur. Kardeşlerini arkasından vurmaz. Çünkü bu camia için vefa sadece İstanbul'un bir semti değildir. Dostlukları bakidir. Çünkü aynı hedefe, aynı davaya baş koymuşlardır. Beraber yiyip beraber içmişlerdir. Yedikleri kaba pislemezler. İçtikleri çayın ve kahvenin hatırını güderler. Kendilerine ihtiyaç duyulduğunu hissettikleri zaman kırgınlıkları bir tarafa bırakarak birbirinin imdadına koşarlar, 15 Temmuz'da olduğu gibi.


Herhangi bir sebeple partisinden, camiasından koparsa koşa koşa diğer mahalleye gitmezler. Giderlerse de kimliğini, kişiliğini kaybetmez. Yeni mahallesinde iskan etmek zorunda kalırsa eski dava arkadaşlarını satmaz, onlara bel altı vurmaz. Geçmişte beraber yaptıkları işleri eleştirmez, gizli kalması gereken noktalara girmez. Eski mahallesini eleştirmez. Çünkü buradaki kavga kayıkçı kavgası değildir.

Bunları ve saymadığım çoğu değerleri bilmen gerekir. Bugün bu değerler size garip gelebilir. Beğensen de, beğenmesen de bu mahalle böyle. Yıllar geçti ardından kimse gelmedi diye üzülebilirsin. Ben de üzgünüm ardından kimseyi gönderemediğimize. Ne edersin ki buralar bu konuda bitek değil, kıraçtır.

Ben yerinde olsam eski mahallemi bu şekilde fütursuzca eleştirmezdim. Başka malzemen yok mu senin? Çok savrulmazsan iyi olur. Zira ne İsa'ya, ne de Musa'ya yaranırsın. Sahi bugünkü görüntünle bu mahallede yıllar yılı nasıl durdun? O zaman hangisiydin? Şimdiki gibi miydin? Yoksa değiştin mi?  Bence bu mahalleye bakacağına aynada kendi yüzüne baksan daha iyi olur. 23.04.2017



İsimlerin önüne eklenen TC kısaltmaları

Sanal alemde profilini gördüğüm bazı kişiler isim ve soyadlarının başına TC eklemişler. Bu TC ilavesini de pek kaldıracağa benzemiyorlar. Sanki isimlerinden bir parça oldu. Ad ve soyadlarının önüne koydukları TC kısaltması öyle zannediyorum bir yerden kurgulanmışcasına birilerine tepki olarak kondu ve öylece devam ediyor.

Yazımın başında söykeyeyim. Türkiye Cumhuriyeti'nin kısaltması olan TC'nin bu şekilde kullanılmasını doğru bulmuyorum. Bu, Türkiye Cumhuriyetini sevmek anlamına geliyorsa adımın başında TC olmamasına rağmen ülkemi ve yönetim olarak cumhuriyeti ben de seviyorum. Bu ülkede yaşayan büyük bir çoğunluğun da sevdiğini düşünüyorum. Eğer bu kısaltma birilerine tepki olsun diye konmuşsa şu ana kadar amacına ulaşmış olmalı. İşi tadında bırakıp ailemizin verdiği asıl isme geçmek ve ilaveyi kaldırmak gerekiyor diye düşünüyorum.

Bizde TC kısaltması genellikle resmi yazıların başlıklarında kullanılır. Yazılarımızda fazla yer kaplamasın diye zaman zaman TC şeklinde kısaltırız. Konuşma dilinde TC şeklindeki bir kısaltmayı pek uygun görmüyorum. Bizde kısaltmalar kişiye, bazı kişilerin zihniyetine göre değişiklik gösterir. PKK kısaltmasını pe-ka-ka şeklinde okuyanları bu örgütün karşısında, pe-ke-ke şeklinde okuyanları ise örgütün taraftarı gibi düşünenler vardır. Yine AK Parti'nin kısaltmasını AK Parti şeklinde yazıp aynı şekilde okuyanları AK Parti'ye sempati ile bakanlar şeklinde anlaşılırken bazılarının partinin kısaltmasını AKP şeklinde yazıp aynı şekilde söylemesi de partiye muhalif olduğu şeklinde anlaşılmaktadır. TC kısaltması da bir zamanlar TC'yi savunmak için değil, bu şekil kısaltma bazılarınca -bugünkü TC kısaltması yapıp isimlerinin önüne koyanların aksine- TC'ye muhalefeti ifade ediyordu. Hatta konuşmalarına Te-Ce askeri şeklinde başlayanlar vardı.

İsimlerinin başına her ne amaçla TC kısaltmasını koyanlar, umarım maksadınızı ifade etmişsinizdir. Uzun bir süre durduğuna göre öyle zannediyorum fikrinizi ve zikrinizi ifade ettiniz. Gelin bu işi tadında bırakalım. Eski yakın halinize dönün. Bilmem maksadımı anlatabildim mi? Umarım yanlış anlaşılmamışımdır. 23.04.2017

Hüsnüzan beslemek

Hucurat süresine ahlak süresi dense yanlış olmaz. Çünkü baştan sona bize en büyük eksiğimiz edebi anlatır. Hucurat süresi 12.ayette: "Siz ey imana ermiş olanlar! [Birbiriniz hakkında] yersiz zanda bulunmaktan kaçının;  çünkü [bu şekildeki] zannın bir kısmı [da] günahtır; birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın, ve arkanızdan birbirinizi çekiştirmeye kalkışmayın...." (Muhammed Esed Meali) buyurarak zan, kusur arama ve gıybetten kaçınmamızı emretmektedir. 

Her üç yasaklanan davranış bizim toplumsal yaramız. Peynir-ekmek gibi gıybet yaparız. Adına da muhabbet deriz. Zaten kusur ve ayıp örtme gibi bir düşüncemiz olmaz. Gördüğümüz kötü bir davranışı yaymak için bildiğimiz tüm iletişim araçlarını kullanırız herkese duyurabilmek için. Zan zaten bizim işimiz. Hatta kendimizi o kadar geliştirdik ki zannın da ötesine geçtik. Niyet okuyoruz artık.


Eskiden zannı ikiye ayırırdık. Kötü zanna suizan, iyi zanna ise hüsnü zan derdik. Hucurat 12'de yasaklanan zannın suizan olduğunu ifade eder, hüsnü zanda bulunmanın bir sakıncası yok derdik. Şimdilerde lügatimizde iyi zanda bulunmaya pek yer kalmadı. Gördüğümüz her hareketi, duyduğumuz her sözü kendimize göre kafamızda işliyor, kişi hakkında bir kanaat belirtmeye başlıyoruz. Hakkında kanaat sahibi olduğumuz kişi yanlış anlaşıldığını ifade edip gerekli açıklama yapsa da onun hakkındaki kanaatimizi değiştirmiyoruz. Hatta baskıyı görünce kıvırmaya başladı bile deriz. Zannı geçtik, yaptığımız iş iftira ve itham boyutuna ulaştı. Birbirimize iyi niyet beslemiyoruz. Sonunda hepimiz insanların içini okuyan iyi birer niyet okuyucusu olduk.


Fakültede okurken kişiler hakkında hüsnüzan beslemek gerektiğini söyleyen bir hocamıza bir arkadaşımız: “Hocam, başbakanımız Davos’ta diğer liderlerle beraber içki kadehi kaldırdı buna ne dersiniz” diye bir soru sordu. Hocamız: “Herhangi bir içecek diye düşünebiliriz. Mesela ayran olabilir” demişti. İyi niyetin bu kadarı da fazla demiştik. Şimdiki zan, isnatlarımızı görünce kişiler hakkında hocamızın dediği gibi düşünmemiz gerektiğini daha iyi anladım. Hayatta hiçbir şey gördüğümüz, duyduğumuz gibi olmayabiliyor. Sonra kötü bir hareketini gördüğümüz kişinin yanına giderek ona yaptığının yanlış olduğunu edebince anlatabiliyorsak ne ala. Yok, anlatamıyorsak ardından konuşmamızın bir faydası yok. Üstüne üstlük böyle yapmakla günaha girmiş oluyoruz.

Birbirimize karşı güvenin ve itimadın kalmadığı, adalet duygusunun hiç olmadığı kadar zedelendiği günümüzde toplumsal barışa katkı sağlaması amacıyla işe muhatabımıza hüsnüzan besleyerek işe başlamamızda yarar görüyorum. Hüsnüzan, bizdeki iyi niyetin bir tezahürüdür. İyi niyet beslersek karşımızdan da aynısını görürüz. Ne ekersek onu biçeriz, haberimiz olsun.

Değer mi bir başkasının kalbini kırmaya, onu incitmeye? Unutmayalım ki, kırılan kalbi ve gönlü tamir etmekten daha zoru yoktur. Sonra suizan beslemenin kendimize zararından başka bir faydası da yoktur. İyi bakmak, iyi görmek, iyi düşünmek sanırım Hucurat 12.ayetin dediğine daha uygun bir davranış olur. Müslümanca bir hareket olur. Hem karşı tarafı kazanırız, hem de sevap. Bir taşla iki kuş demektir bu. 23/04/2017



Bazı sanal tebriklerden gına geldi artık

Konya'da değişik okullarda 40 yıl görev yapan bir öğretmen vardı. Bu öğretmen emekli olmadan önce İl Milli Eğitim Müdürlüğüne şu meyanda bir dilekçe verir: "Türkiye'nin değişik bölgelerinde devletime kırk yıl hizmet ettim. Emekli olmadan önce en büyük hayalim Konya Orduevinde veya Konya Öğretmeninde idareci olarak çalışmak. Hiçbir zührevi hastalığım yoktur. Gereğini arz ederim."

Dilekçeye gülenler olsa da öğretmenimiz sonunda Konya Öğtetmenevine müdür yardımcısı olarak atanarak en büyük hayalini gerçekleştirmiş oldu. O zamanlarda fırsat buldukça öğretmenevine giderek yarım asra yakın hizmet eden bu idareci öğretmenimizle tanışma fırsatı buldum. Her vardığım zaman ayağa kalktı, elini uzattı, ardından sarıldı benimle. İdareci odasında otururken o etrafı dolaşmaya, yani başkasıyla kucaklaşmaya giderdi. 10 dakika sonra geldiğinde benimle ilk defa karşılamış gibi tekrar yanıma gelir. Önce hoş geldin sayın değerli hocam diyerek yeniden elini uzatır, ardından sarılma eylemini gerçekleştirirdi. Önceleri bu ilgiyi sadece bana gösteriyor sandım. Sonra gelen herkese aynı muameleyi yaptığını gördüm.

Öğretmenevinde çalışan diğer idarecilere bu arkadaş ne iş yapar burada dediğimde, onun görevi teşrifatcılıktır, dediler. Gelen herkesi karşılaması, hal-hatır sorup ilgilenmesi, sarılmanın ardından öpmesi görmeye değerdi gerçekten. Ah bu hoş geldin demeyi 5-10 dakika ara ile birkaç defa yapmasa daha iyi olurdu ama neyse o kadar hata kadı kızında bile olur. Sonra niye sarılıp öpmesin. Adamda zührevi bir hastalık da yoktu üstelik. Sonunda bu hocamız Konya plaka kodunu doldurarak 65 yaş haddinden emekli oldu. Onu tanıyanlar gelen bir kişiye hoş geldin dediğini unutur, bu yüzden aynı kişiye defalarca hoş geldin der diye söylerlerdi. Emekli olduktan kısa bir müddet sonra da vefat etti. Allah rahmet eylesin.

İyi de benim derdim bu şeker -gibi-hocamız değildi. Benim derdim sanal tebrikler. Bugün ardı arkasına gelen sanal tebrikleri görünce 10 yılı geçmiş bu hocamızı hatırladım nedense. Sanal tebriklerle bu hocamızın yaptığının arasında nasıl bir bağ kurdun diyebilirsiniz. Az daha sabredin isterseniz.

Malumunuz günümüzde her türlü tebrik, kutlama, geçmiş olsun dilekleri whatsapp aracılığıyla yapılmaktadır. Bugün de Miraç Kandili. Sabahın erken saatlerinden beri telefonuma gelen bildirimler eksik olmadı. Tamam bunu biliyoruz. Bize de geliyor diyebilirsiniz. Bunu ben de biliyorum size de geldiğini. Pekiyi size aynı kişiden aynı mesajın aynı günde üç defa geldiği oluyor mu? Bana geliyor böylesi bildirimler. Aynı kişi, aynı mesajı, aynı gün, önce oluşturulan gruptan gönderiyor, ardından özel numarama gönderiyor, az sonra da mesaj yoluyla geliyor. Benim derdim bu. Yukarıdaki 42 yıllık öğretmenlik yapan öğretmenimle bu kişileri aynı kategoriye koymam bundandır. Bir kişiye aynı mesaj üç defa gelir mi? Haydi hocamız 65 yaşında, unutup tekrar hoş geldin diyordu. Ya yaşı daha 65'e gelmemiş bu kişilerin ardı arkasına üç defa bildirim göndermesine ne demeli? İnanın unutsalar masum göreceğim bu yaptıklarını. Aynı mesajı önce oluşturduğu gruba, ardından telefonunda kayıtlı herkese gönderiyor. Bununla da yetinmiyor. Olur ya bir de mesaj göndereyim diyor. Gönder butonuna basarken bu arkadaş şu grupta var. Ona göndermeyeyim, tekrar olur diye bir seçme ve düşünmesi yok. Kime ne gönderdiğini bildiğini de sanmıyorum. Öylesine gönderiyor. Taş atıp da eli mi yorulacak, masraf mı edecek?

Kime ne mesajı gönderdiğini bilmeyen bu tipler yukarıda unuttuğu için tekrar tekrar sarılan ve hoş geldin diyen hocamıza kurban olsunlar. Adam unutuyordu ama yaptığında samimi ve içtendi. Şimdikiler gibi sanal tebrikçi değildi.

Abarttığımı düşünebilirsiniz ama inanın gına geldi artık. Yok, bizim için sakınca yok der de bana haber verirseniz size bir iyilik yapabilirim. Numaranızı bu tip bildirim gönderen dostlarıma verebilirim. 23.04.2017


Milliyetçi oylar

Referandum sonuçları değerlendirildiğinde İç Anadolu, Doğu Anadolu ve Karadeniz Bölgelerinde evetin, Ege ve Akdeniz Bölgelerinde ise hayırın bir baskınlığı söz konusu. Marmara Bölgesinde hayırın evete yaklaştığı, hatta bazı illerde evetin önüne geçtiği, Güney Doğu Bölgesinde ise evet oylarında bir artışın söz konusu olduğu görülmektedir.

Siyasi partiler seçime giderken referandumda evet veya hayır diyeceklerini deklare ettiler. Çoğu da görüşleri çerçevesinde çalışma da yaptı. Bildiğiniz gibi AK PARTİ, MHP, BBP ve HÜDA PAR evet, CHP, HDP, SP vb ise hayır bloğunu oluşturdu. Evet bloğundaki oyların sandığa tamamen evet şeklinde yansımadığı, hayır bloğu ise göründüğü kadarıyla bir önceki seçime göre oylarını artırmış görünmektedir. Bir önceki seçime göre bir kısım seçmen referandumda oy rengini değiştirmiştir. Her partide geçişlilik olmakla birlikte MHP oylarında bir parçalanma söz konusu. Sanki çoğunluğu hayıra gitmiş gibi. Özellikle sahillerdeki MHP oylarının silme hayıra gittiği, İç Anadolu ve Karadeniz'deki MHP oylarının ise bir kısmının evete, büyük bir kısmının ise hayırda karar kıldığını söyleyebiliriz. Buradan hareketle sahilde yaşayan milliyetçi oylar, ulusalcılığa daha yakın, içerlerdeki milliyetçi oylar ise Ak Parti'ye daha yakın denebilir.

MHP oylarının çoğunluğu hayır şeklinde ortaya çıkması, evete çok azının gelmesi MHP’deki çalkantıya işarettir. Oyların farklılaşmasından MHP’nin içinin kaynadığını söyleyebiliriz. MHP seçmeninin çoğunluğu ilk defa liderini dinlememiştir. Bunda MHP’nin olağanüstü kongre sürecini iyi yönetememesi düşünülebilir. 01 Kasım seçimlerinden sonra MHP içerisinde liderliğe oynayan kişiler ortaya çıkmış, tüzük değişikliği için imzalar toplanmış, mahkemelerin kongre sürecini nakzedecek şekilde kararlar vermesi MHP içerisini iyice karıştırmıştır. Bu karışıklık kafa karışıklığına da sirayet etmiştir. Partiye bayrak liderlik potansiyeli taşıyan kişiler partiden ihraç edilmiştir. Bunun sonucunda da MHP’ye gönül verenler ikiye, üçe, dörde bölünmüş durumdadır. Bu bölünmüşlük sonucunda MHP, tabanına hakim olamamıştır. MHP tabanının liderinin evet tercihine rağmen evet dememesinde bölünmüşlüğün yanında AK Parti ile geçmişteki kutuplaşmanın da etkisi vardır. Yıllardır ülkeyi yöneten AK PARTİ idareci atamalarda tek bir sendika üyeleri dışında diğer sendika üyelerini tercih etmemesi de etkendir. 15 Temmuz darbesiyle birlikte AK Parti ve MHP liderlerinin birlikte hareket etmesi tabana yansımamıştır. Üst birliktelik sağlansa da alt birliktelik sağlanamamıştır.

Türkiye siyaseti zaman zaman düşman kardeşleri bile bir araya getirebilmektedir. Dün birbirine düşman gibi davrananların kısa bir zaman sonra bir araya geleceği bundan sonra özellikle 16 Nisan referandumu sonrası daha sık görülecektir. 2019 seçimleri birlikte hareket etme ruhuna daha fazla ihtiyaç duyacaktır. Bundan dolayı ülkeyi yöneten iktidar, atamalarda dengeyi gözetmesinde fayda vardır. Tek sendika üyelerini yönetici atamalarda gözetmesinden ziyade başka sendikaların üyelerine de şans ve imkan vermelidir. 16 Nisan’daki liderlerin birlikteliğinin tabana yayılması için buna mutlaka ihtiyaç vardır.

AK Parti ahbap-çavuş görüntüsü veren atamalarda mutlaka objektif kriterlere yer vermelidir.  Her düşüncedeki insanlara kamu atamaları açık olmalıdır. İlk iş olarak sözlü mülakatlara son vermelidir. Yönetimde adaletin sağlanması için bu ülkede neşvünema bulan her düşüncedeki dürüst insanlara kamuda görev yapacak ortam sağlanmalıdır. Toplumsal barış için bu şarttır. Eğer bu yapılmazsa milliyetçi oyları karşı cephede toplanmış görebiliriz. 23/04/2017


2017 referandumunun kahramanları

Kazananı ve kaybedeniyle her ne kadar şimdilik konuşulmaya devam edilse de bir müddet sonra 2017 referandumu da diğerleri gibi unutulacak. Ama 2017 referandumu unutulsa da hatırlandığı zaman hep "mühürsüz oylar" diye anılacak.

Genelde seçim ya da referandum sonuçlarından sonra genelde kazanma ve kaybetme nedenleri üzerine değerlendirmeler yapılırken bir hafta geçmesine rağmen 2017 referandumu hala sıcaklığını koruyor. Tartışma da sonuçlardan ziyade YSK'nın mühürsüz oy ve zarfları geçerli kabul etmesi. İşin garibi ne kadar zarf ve oy pusulası mühürsüzdü? Bunu bilen de yok. Yıllar geçse de bu mühürsüz oylar birilerince hep temcit pilavı gibi önümüze getirilmeye devam edecek. Bunu sağlayan da sağ olsunlar sandık kurullarında görev alıp o görevini yapmayan her partiden temsilcinin olduğu sayısını bilmediğimiz sandık kurullarıdır. İçlerinde AK Partili, MHP'li, SP'li, HDP'li, CHP'li üyelerin olduğu sandıklar. Farklı siyasi düşünceye sahip bu sorumsuzlar nasıl bir araya gelmişler ya da getirilmişler? Bunları bir araya getirenleri tebrik etmek lazım. Uğraşılsa becerilemez. Tencere-kapak misali. Hepsi sorumsuz, hepsi unutkan. Ülkede hiç birlik ve beraberlik yok diyenler, bunlara baksın. Düşman kardeşler nasıl uyum içerisinde uyumuşlar. Birlik dedikleri bu olsa gerek. Acaba içlerinden biri yahu arkadaşlar, bu mühür ne işe yarar, bunu niçin koymuşlar diye de mi sormadı. Pes doğrusu! 

İster kabul edin, ister etmeyin. Referandumun gizli kahramanları bunlardır. Adlarını, sanlarını bilmesek de kendilerini hep hayırla yad edeceğimiz kişilerdir bunlar. Meşhur oldular, aynı anda ülke gündemine oturdular. Gündem belirlediler. Kim istemez ki gündem belirlemeyi. Bu tevazu çalışmaları karşısında meşhur olmak her adama nasip olmaz. İşin böyle olacağını bilseydim ben de mühürlemezdim. Sabah sabah üyelerin iki ayağını bir papuca sokarak oy pusulalarını ve zarfları önce saydırdım, sonra da tek tek mühürlettim. Böyle yaparak binlerce sandık başkanından biri oldum. Görevimi yapmak suretiyle hiç de esamem okunmadı. Çünkü rutin işleri yapmıştım. Halbuki herkesin yaptığı işi yapmak değil marifet. Önemli olan sıradışı bir işe imza atmaktır. Bu az sayıdaki arkadaş işte bunu becerdi. Bunun sonucunda da meşhur oldular. Bizim isimsiz kahramanlarımızdır onlar. Çünkü asl olan meşhur olmaktır. İyi veya kötü ülkeye bir değer ürettiler. Yaptıkları önemsiz olsa bir haftadır insanlar bunları konuşur muydu? Sonra biz bu konu olmasaydı ne konuşacaktık? Olaya biraz da bu yönden bakmak lazım. Ayrıca bu arkadaşlar yaptıkları icraatlarıyla YSK'yı harekete geçirdiler. Hangi birimiz YSK'yı bu şekilde harekete geçirebiliriz? Aslında bu arkadaşlara ödül bile vermek lazım. 

Hani futbolda her maç sonucunda katkısından dolayı oyunun adamı seçilir. Biz de hep beraber bu referandumun adamı olarak bu arkadaşları seçelim. Hepsini ekranlara çıkaralım, meydanlarda tek tek gezdirelim. Halk bu kahramanların yüzüne -nazar değmesinler diye- tükürdükçe onlar "Ya Rabbi, şükür! Yağmur yağıyor " desinler. 23.04.2017

22 Nisan 2017 Cumartesi

2019'da seçimler birleştirilmeli

Malumunuz 2019 yılı Mart ayında yerel seçimler, Kasım ayında ise genel seçimler ve cumhurbaşkanlığı seçimleri yapılacaktır. Uzun propaganda dönemleri göz önüne alınırsa tüm bir yılı seçimle geçireceğiz demektir. Seçimin birini bitirip diğerine geçeceğiz. Buna ne zaman yeter, ne de ülkenin bütçesi.

Bizde seçimler maliyetlidir. Çünkü ölümüne asılırız. Kazanmak için saçar savururuz. Seçim yılı ve atmosferine girince hükümet radikal kararlar almaz/alamaz. Ekonomi beklemeye geçer önünü görmek için. Toplum kutuplaştırılır, başka konu ve meseleleri bırakır, milletçe seçime ve sonuçlarına odaklaşırız. Seçim öncesi kazanmak için var gücümüzle seçimlere asılırız. Seçim sonrası da eğer kaybetmişsek seçimi tartışmaya açarız.

Vakit varken bu iki seçim birleştirilmeli ve seçmenin önüne aynı anda yeterince sandık konmalıdır. Bu uygulamadan ülke ve insanımız kazançlı çıkar. Hem zamandan tasarruf sağlar, önümüze bakarız. Hem de bütçeden ve cepten fazla para harcanmamış olur. Seçmen mahalli idarelerde, genel seçimlerde ve cumhurbaşkanlığı seçiminde kimi desteklerse seçilen beş yıllığına seçilmiş olur. Seçilen beş yıllık icraatına hemen başlamış olur. Bir daha ülkenin önüne bir beş yıl seçim gelmemiş olur. Bu ülke hem ekonomide, hem siyasette istikrarı yakalamak istiyorsa mutlaka seçimleri birlikte yapmalı. Çünkü seçim ekonomisi uygulamayacağız diyen hükümet bile kendini bu atmosferden kurtaramamaktadır. Fikri, zikri, düşüncesi ne olursa olsun vatanını seven, ülkesine hizmet etmek isteyen siyasilerin bir araya gelerek bu konuyu masaya yatırmasında fayda vardır. Hemen gelebilecek eleştiriyi baştan söyleyeyim. "Efendim tüm seçimleri aynı anda yapmak vatandaşın kafasını karıştırır, hangi zarfı nereye koyacağını bilemez. Oylar iptal olur denebilir. Tüm dert bu olsun. Bunun da çözümü bulunur. Seçimleri birleştirmeyi vatandaş istese öyle zannediyorum siyasiler istemez. Çünkü onlar bir seçimde durumlarına bakıp diğerine tedbir alacaklar, mahalli seçimde aday gösterdikleri kazanamazsa onu vekil seçtirmek için diğerinde aday gösterirler…Çünkü her seçim onlar için bir alternatiftir.

Her ne kadar siyasilerimiz kendi bildiklerini yaparlarsa da ben yine de seçimleri birleştireceklermiş gibi önerilerimi sunmak istiyorum.

   1.Her türlü itham, töhmet, şüpheden kurtulmak için seçimler YSK gözetiminde ÖSYM’ye ihale edilmeli. Bu kurum uygulaması imkansız, gereksiz ve zor olan bir kuralı dahi uygulamaya koyar. Acımasızdır. En zor seçimleri bile tereyağından kıl çeker gibi yapar. Yeter ki yetki verilsin. Seçim torbaları nasıl teslim edilir, sonuçlar nasıl alınır, seçim sandığına giden yollar, koridorlar nasıl kamera ile donatılır… cümle alem bir görsün. ÖSYM, sandık görevlilerinin ne yapacağını göstermek için genelgeyi kitapçık şeklinde falan bastırmaz. Sandık görevlilerinin hangi dakika ne yapacaklarını anlaşılır bir şekilde önlerine koyar. Kimsenin unutacağı, ihmal edeceği bir şey olmaz. Sandık görevlilerinin görevini tam yapıp yapmadığını test etmek için ya oy vermede veya sandık üyeleri arasında bir gözlemci de yerleştirir.
  2.Seçmenin önüne muhtarlık, ilçe belediye, il veya büyükşehir belediye, milletvekili ve cumhurbaşkanlığı olmak üzere beş ayrı sandık konur. İl genel meclis veya belediye encümeni pusulası atılmamalı. Belediye başkanı adayının aldığı oy oranına göre encümen/üye seçilmelidir. Partilerin encümen listesi seçimden önce YSK'ya teslim edilmelidir.
     3.Muhtar adayları için birleşik oy pusulası düzenlenmelidir. Dışarıdan gen herhangi bir muhtar adayına ait pusula olmamalıdır. Zarfın içine muhtar azaları listesi konmamalıdır. Seçilen muhtar azalarıyla birlikte seçilmelidir.
     4.Her zarfın üzerine muhtarlık, milletvekili, belediye başkanı gibi seçimin adı yazılmalıdır.
     5.Her seçim bölgesi ve sandık kurulunun yaptığı iş ve işlemleri denetleyen yeterince gezgin denetmen görevlendirilmelidir. (Oy verme öncesi, oy verme anı ve sayım anı izlenmeli.)

   Buradan  Mecliste grubu bulunan tüm siyasi partilere seslenmek istiyorum. Gelin siyasi partiler yasasını değiştirerek bu işe başlayın. Ardından 2019 yılında bu iki seçimi birleştirmenin alt yapısını oluşturun. İnanın ülkeye en büyük hizmeti yapmış olursunuz. 22/04/2017