31 Mart 2017 Cuma

Hangi birimiz yaşıtı bir ağacı olsun istemez! *


Mart ayı baharın başlangıcı. Aynı zamanda ağaç dikme mevsimi. Bu zamanda kamu kurum ve kuruluşları ağaç dikme seferberliğine katılır. Özellikle belediyeler öncülük yapar bu konuda. Genelde ağaç dikmeye  lise öğrencileri götürülür.

Karasal iklimin hakim olduğu İç Anadolu'da kuraklığımız eksik olmaz. Hem yağmuru çekecek, hem heyelan ve toprak kaymasını önleyecek tedbirler almamız gerekir. Bunun yolu da ağaç dikip onu yetiştirmekten geçer. Yetkililer de bunun farkında olmalı ki her yıl ağaç dikmede yarışır. Hatta bilmem kim hatıra ormanı diye de bir tabela çakılır. Hayırlı bir iştir. Yarış olmalıdır. Nedense yılda o kadar ağaç dikilmesine rağmen gözle görülür ne ormanımız var, ne de ağacımız. Çünkü diktiğimiz fidanların yanına bir daha uğramayız da ondan.

Küresel ısınmanın kendini iyice hissettirmeye başladığı günümüzde çoğu yıllarda hep kuraklık sıkıntısı yaşamaktayız. Bunun için hangi bölgeye, hangi toprağa hangi ağaç gider etüdü yapılmalı önce. Ardından ağaç dikmeden önce dikim alanının etrafı tel ile çevrilmeli. Usulüne uygun fidan dikiminden sonra damlama sistemi döşenmeli. Fidanlar büyüyüp tehlikelere karşı kendi kendini korur duruma gelinceye kadar mutlaka orman alanının bakımını yapacak yeteri kadar çalışan olmalıdır.

Devlet-millet el ele vererek ağaç dikiminde ciddi bir seferberliğe gidilmelidir. Bu konuda millet bilinçlendirilmeli ve duyarlı hale getirilmelidir. Bir insan ölünceye kadar ülkesine kazandıracağı ağaç sayısı belirlenmelidir. Örnek verecek olursak her doğan çocuk için nüfus cüzdanı çıkarılmaya gidildiği zaman ailesi daha önceden belirlenen yere ağaç bedelini yatırmalıdır. İlkokula, ortaokula, liseye ve üniversiteye başlarken, bu okulları bitirirken, evlenirken, asker vb yere giderken, iş yeri açarken, kamu veya özel işe girerken, emekli olurken devletin belirdiği yere fidan bedeli ödemelidir. Ölen kimse adına vereseleri yine ağaç bedeli yatırmalıdır. Yıllık belirlenen fidan bedelini ödeyen kişiye ödeme belgesi verilmelidir. Belgede dikilecek ağacın türü, mevkisi, ada, pafta ve parsel numarası yazılı olmalıdır. Kişi adına fidan dikilmeli, fidanın uygun yerine fidanın kime ait olduğu, ne zaman dikildiği yazılı olmalıdır. Dikilen her bir ağaç-orman alanı kendi haline terk edilmemelidir. Sulama işini yapacak, otları yolacak, ağaç diplerini açacak, yeri geldiği zaman budayacak yeteri kadar görevli istihdam edilmelidir. Burada çalışanların ücreti de alınan fidan bedellerinden karşılanmalıdır, ya da belediyeler eleman görevlendirmelidir.

Yıllar geçtikten sonra elindeki belgeye göre vatandaş kendi adına dikilen ağacı görmeye gitmeli, hatta altında piknik yapabilmelidir. Bu ziyaretinde geçmiş anılar bir bir gözünün önüne gelir. Kendisiyle yaşıt  olan ağacını gören kişi hatıralarıyla baş başa kalmalıdır. Hangi okula ne zaman başladığını, ne zaman bitirdiğini ağacının şeceresine bakarak geçmişi yadetmelidir.

Önerilerim belki birilerinize garip gelebilir. Ben ciddiyim bu konuda. İster dediğim şekilde ister bir başka şekilde mutlaka bu alana el atılmalıdır. İnsan hayatı kadar ciddi bir meseledir bu. Yeter ki devlet bu konuda yasal bir düzenleme yapsın. Hayatının her önemli safhasında kendi adına dikilip büyütülen ağaçları gören vatandaş, yapılan hizmeti görünce verdiği paraların boşa gitmediğini, bir hayra vesile olduğunun farkına varacaktır. Kendi adına dikilen ağacın bakımsız kalıp yetişmediğini gören vatandaş yetkililerden hesap soracaktır. Ne dersiniz? Var mısınız böyle bir işe? 31/03/2017


* 03/04/2017 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde  ve ladik.biz de yayımlanmıştır.





30 Mart 2017 Perşembe

İte mi taş atalım yoksa sahibine mi? *

Ülkemiz terör ülkesi malumunuz. Özellikle son yıllarda epey canımız yandı. Her kanlı olayla birlikte toplum olarak topluca katliamı gerçekleştiren PKK'ya, DAİŞ'e, FETÖ'ye, DHKP-C'ye lanet okuduk. Zaman zaman yine lanetlemeye devam ederiz. Çünkü olayı ya üstlenmiştir, ya da suç mahallinde bırakılan iz bizi bu örgütlerden birine götürmüştür. Nedense terör örgütünü telin ederken esas geri planda onları üzerimize salanları es geçiyoruz çoğu zaman.

Bilmemiz gereken hiçbir terör örgütü arkasını bir güce dayamadan eylem yapmaz. Bugünün sömürgeci devletlerinin kiralık piyonları var. Bir ülkeye had bildirecekse maşa varken elini kora sokmaz. Hemen devreye her dediklerini yaptırdıkları ayak takımları girer. Ülkede bir olay olmuşsa ilk kınayan da itini üzerimize salan olur. “Türkiye’nin acısını paylaşıyoruz. Terörle mücadelesini destekliyoruz. Faillerin en kısa zamanda yakalanması için işbirliğine hazırız” mesajı verirler. Hatta bu terörist devletler birkaç gün öncesinden vatandaşlarını da Türkiye’ye gitmeyin diye uyarır. Bu modern görünümlü katil sürüleri senaryoyu hazırlar. Taşeronları da hiç aksamaya meydan vermeden filmini oynar. Hatta senaryoya göre bazen terör eyleminde bulunan kişi de yakalanır. Nedense ağzından tek kelime alınmaz. Alınsa da önceden ezberletilmiş şekilde nakarat gibi bir gerekçe söyler. Gerekçe de terör örgütünün amacını açıklayıcı şekilde olur. Aslında biz buzdağının görünen kısmıyla uğraşırken çağımızın medeni canavarlarının planları tıkır tıkır işler. Biz düşman olarak hep maşaları muhatap alırız, onlara had bildirmeye çalışırız. Birden sonuca gitmeye çalışır, fevri hareket ederiz. Bir türlü soğukkanlılığımızı takınmayız.

Üzerimize salınan köpeklerle mutlaka uğraşılacak. Hatta en acımasız bir tavır içerisine girilecek, onlara göz açtırılmayacak. İnlerine girip dünyayı dar etmek için çaba sarf edilecek. Tüm bunları yaparken istihbaratımız gözünü kulağını iyi açacak. Diğer taraftan da bu terör olaylarının arkasında kim var? Bunun üzerine kafa yorulması gerekir. Sürdüğümüz iz bizi azmettiriciye götürmesi lazım. Olayın geri planı irdelenirken hiç kimseye sataşmadan, konuşmadan, meydan okumadan yapmalıyız bunu. Hatta yanlış iz sürer gibi bir politika da izlenebilir.

Bu konuda en güzel ve doğru sözü "İte taş atarken, biraz da sahibine bakalım diyorum!" diyerek Emin PAZARCI ifade etmiş. Evet, iti taşlayalım taşlamasına. Hatta attığımız taş kaşını, başını yarsın. Basiret ve ferasetimizi takınarak itin sahibini bulup ona laf söyleyelim. İti iyi takip edersek sahibine ulaşırız zaten. Suçüstü yakalayabiliriz. Bunun için çok yönlü düşünmemizde fayda vardır. Sadece ite bakmak, onu taşlamak olayı çok sathi değerlendirdiğimizi gösterir. İz takip ederken de bu terör eylemi kimin işine yaradı sorusuna da cevap aramak gerekir. Esas katil, olaydan faydalanandır zaten. Bunun için de olaylara analitik bakıp derinlemesine analiz yapılabilmelidir.

Olayın perde gerisini okuyamazsak daha biz çok it taşlamaya devam ederiz. 30/03/2017

* 20/05/2017 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.




Şivlilik günü okul

Bugün 08.10'da dersim başlıyor. Okula gelirken ellerinde poşetleri olan çocukları bir evin ziline basarken gördüm. Saat tam 08.00 idi. Anlaşılan öğrencilerin koşuşturması mesai ile birlikte başlamıştı.

Kapının açılmasını beklerken çocuklar kendi aralarında tartışıyorlar: "Gidelim, kapıyı açan yok. Baksana kapının önünde zaten ayakkabı yok" şeklinde. Bir tanesi: "Oğlum kapının önünde ayakkabının ne işi var" diye itiraz ediyor. Kapının açılması gecikince bir kısmı 'Vakit kaybetmeyelim, gidelim' diyerek kapının önünden uzaklaşmaya başladı. Bir tanesi ise kapının deliğinden binanın evin bahçesini gözetliyor. Kapının açıldığını görür görmez, "Gelin, kapı açılıyor" diye seslendi arkadaşlarına. Uzaklaşanların hepsi koşarak geri geldi. Ev sahibinin uzattığı şivlilikten aldılar.

Bugün şivlilik günü idi. Regaip Kandilinin ilk günü yani. Akşamından başlayan ateş yakıp üzerinden atlamalar günün ilk ışıklarıyla beraber yerini ev ev gezerek şivlilik adı verilen çikolata vb ikramları toplama almıştı. (Bu arada yatsı namazı çıkışı sokakta çocukların yaktığı ateşin yanına geldim. 53 yıldır hiç yapmadığım bir şey yaptım. Çocuklardan izin alarak ateşin üzerinden atladım.)

Okula geldim bahçesinde bir sessizlik. İçeri girip sınıfa geçtim. Sadece boş sıralar vardı içeride. Sınıfın fire vereceğini biliyordum da tümden gelmeyeceklerini hiç hesaba katmamıştım. Gelen 10-15 öğrenci ile ders işlerim diye düşünmüştüm. Hatta elimde dünden aldığım şivliliğim ile birlikte gelmiştim. Hem yer, her ders işleriz diye. Elimde paketle öğretmenler odasına girerek  kime niyet, kime kısmet misali öğrencilerin nasibini öğretmenlere dağıttım.

Şivlilik bahanesiyle okulu kıran öğrenciler tanısın tanımasın tüm evlerin ziline basıp nasibini toplaya dursun. Biz de sinek avlayan esnaf misali müşteri bekler gibi beklemeye koyulduk öğretmenler odasında. Öğretmenlerin çoğu koyu bir muhabbete daldı bu vesileyle. Bana da şivlilik günü şivliliği ve okul ortamını yazmak düştü nasibime.

Konya'ya has bu şivlilik günü de fena değilmiş hani. Hoşuma gitmedi de değil. Konya merkeze has bu kutlama gününün yetkililer tarafından mahalli tatil olarak değerlendirilmesinde fayda var. Niyetim tatil bolluğu yaşadığımız ülkemizde yeni bir tatil günü istemek değil. Fakat bu fiili durumun resmiyete binmesinde fayda var. Ya da bugün öğrenciyi okulda tutacak bir formül bulunsun. 30.03.2017

Eskiye dönüş

Eskiden alışverişe giderken elimizde pazar çantası, file vb. kap kacak götürürdük. Market alışverişlerinde ise aldıklarımız kese kağıdına konurdu. Bazıları da  gazete kağıtlarına sarar verirdi.

Nice zamandır alışverişlerimize önce siyah, sonra değişik renklerde naylon poşetler girdi. Hatta birçok firma poşetin üzerine firmasının adını yazdı. Hasılı hayatın vazgeçilmezi oldu.

Bakanlık 2018 yılından itibaren naylon poşeti kaldırmayı düşünüyor. Yerini de doğada  kendiliğinden yok olan biyobozunur poşetler alacak. Geçiş süresinde karton veya bez torba hediye edilecekmiş. Naylon poşetlerin yasaklanma gerekçesi de doğada çözülmesi yüzyılları almakta, hem de insan sağlığını tehdit etmesi olarak ifade edilmektedir. Vatandaşı naylon poşet kullanımından vazgeçirmek için de market ve mağazalarda poşetlerin ücretli olacağı belirtilmektedir.

Yanlışın neresinden dönülürse kardır. Yerinde bir karar. Fakat bu derece doğaya ve insan sağlığına zararlı olduğu ayan beyan bilinen bu poşetlerin yasaklanması için illaki Bağdat'ın harap olması gerekmezdi. Madem bu kadar zararlı, ne diye bu kadar yıl beklendi. Hiçbir zaruret insan sağlığından daha önemli değildir halbuki. 

İnsanoğlu böyledir. Önce üretir. Sağı-solu yıkar geçer. Nice sonra aklı başına gelir yasaklama veya kaldırma yoluna gider. Dünyada problem mi görmek istiyorsun? Hiç sağa sola bakmaya gerek yok. Sadece insan denen varlığı takip etmek yeterli. Çünkü biteviye sorun üretir. Önce üretir, sonra çözmek için sorunu bir başka sorunla çözer. Şimdilerde kendiliğinden yok oluyor deyip piyasaya sürülmek istenen biyobozunurların kaç yıl sonra zararlı olduğu söylenecek? Bunu da zaman gösterecek. Sonra poşetler zararlı ise -ki zararlı- o zaman ne diye paralı satışa sunuluyor. kaldır gitsin.

2018'den itibaren bu sorunu ne kadar çözeceğimiz ortaya çıkacak. Yine poşet kullanmaya devam edecek miyiz? Yoksa eskisi gibi bez torba veya fileler yeniden hayatımıza girip eskiye dönecek miyiz? Bunu da göreceğiz. Poşetin yerine piyasaya sürülecek olan biyobozunurlar, naylon poşetlere göre iki kat daha maliyetli imiş. Bu demektir ki alışverişlerimize ilave maliyetler binecek. Çünkü biz kolay kolay fileye falan dönmeyiz. 29/03/2017

Kantin kültürü/sorunu

Okullarda öğrenci yoğunluğunun çok olduğu yerlerden birisidir kantinler. Teneffüsü dört gözle bekleyen öğrenci çıkış ziliyle birlikte soluğu buralarda alır. Okulun yüzde doksanı buraya akın eder. Çalışanlar öğrenciye satış yapmaktan başını kaşıyacak zaman bulamaz. Koşarak gelip alışverişini yapan öğrencinin mutluluğuna diyecek yoktur. Hele bir de sıraya girip alma alışkanlığı yoksa itiş kakışla birlikte istediğini alan öğrenci gemisini kurtaran kaptan gibidir.

Yiyecek ve içeceğini alan öğrenci hem yürür hem de yemeye başlar. On dakikalık teneffüsün kalan kısmında  yediğini yer, yiyemediğini sınıf ortamına getirir. Nedense alınan hiçbir şey teneffüste bitmez. Ders öğretmeni izin verirse sınıf ortamında aleni, izin vermezse ya gizli gizli yer, ya da diğer teneffüste yemek için sırasının altına koyar. Sıranın altında yarım bırakılmış yiyecek dururken derse kendini verebilirse verecek. Öğretmen de derse başlayabilirse başlayacak. Zaman zaman da elinde nevalesiyle sınıfın kapısında öğretmenin gelmesini bekleyen  öğrenciler olur. “Öğretmenim bitirebilir miyim” diye izin ister. İzin alabilen öğrencinin sevincine diyecek yoktur. Kapının önünde ayakta işini halleden öğrenci nice sonra çıkar gelir sınıfa.

Okullarda ilk dört-beş teneffüs bu şekilde çalışır kantinler. Dağılma saatine yakın teneffüslerde satış yavaşlasa da yine müdavimleri eksik olmaz. Bu sefer gelenler artık zevkine gelenlerdir. Ya çikolata, ya çiğ köfte, ya da dondurma alır. Nedense dondurma  yeme işi de teneffüste bitmez. Mutlaka derse sirayet eder. İzni koparan kapının önünde, alamayan ise sınıfta yer. Hiç de acele edilmez. Yavaş yavaş yalar. Bitince çöpünü atmak için kalkar. Bitsin artık bu çile diyeceksiniz ama bitmiyor maalesef. Ardından elini yıkamak için lavaboya gitmek için ister. İzin alamazsa bu sefer sınıfa: Islak mendili olan var mı diye seslenir. İlkokul ve liseleri bilmem ama ortaokullarda durum bu vaziyet. Çünkü büyük bir çoğunluk ya gereksinim duyuyor, ya da zevkine takılıyor. İzin versen de bir dert, vermesen de. Garibine gitse de, sınırlama getirsen de, yapılanın yanlış olduğunu söylesen de, bazı öğrencilerin vicdanına hitap edip vazgeçirsen de bazıları her teneffüs mide derdinde, hep boğaz mücadelesi veriyor. Bu durumda senin de mücadelen ya sabır çekmek. Teşbihte hata olmasın. Sanki Salih peygamberin devesi gibi işi-gücü yemek-içmek. Para aileden, yemesi de ondan. Bu şekil çocukları gören diğer çocukların bu durumdan etkilenmemesi mümkün değildir. İmkanı olmayan veli de çocuğum ezilmesin diye şartları zorlayarak aynı yola girebiliyor.

Bu durum yeni neslin geldiği nokta mı yoksa kantin kelimesinin adından mı diye sözlüğü karıştırdım. TDK’nın sözlüğünde: “Kışla, fabrika, okul vb. yerlerde yiyecek ve içecek maddelerinin satıldığı yer” şeklinde tanımlanmış buralar. Dilimize Fransızca’dan geçmiş. Bir yerde kantin varsa evden kahvaltı yapmadan çıkmak mubah sayılıyor artık. Herkes ihtiyacını buradan karşılıyor. Evlerden beslenme getirme, kahvaltıyı yaparak gelme diye bir geleneğimiz kalmadı. Kantinler artık hayatımızın bir parçası, olmazsa olmazıdır. Bu sektörden ekmek parası kazanan büyük bir kitle de var. Kantinler olsun olmaya. Ama yeme ve içmede alışkın olmadığımız bir kültüre doğru evriliyoruz. Bizim kültürümüzde ayakta veya yürüyerek yeme ve içme çok doğru görülmez. Hatta Osmanlı’da ayakta yiyen içenin şahitliği kabul edilmezmiş denir. Üstelik yeme içme, kantin bölgesinde giderilmesi gerekirken sınıflar kantinin koltukları işlevi görüyor. Kimi yiyor, kimi onlara bakıyor. Bakanın canının çekmemesi mümkün değildir. Ekseriyet kıyameti koparmaya çalışıyor. Çünkü biri yer, biri bakar. Kıyamet ondan kopar sözünü unutarak.

Okullarda kantinin olmaması bir sorunsa, olması da bu şekilde bir sorundur. Kanaatimce kantinlere belirli bir standart getirilmelidir. Kutu gibi bir yere kantin yapıp öğrencinin yiyeceği bir ortam sağlamamak olmaz. Yiyecek ve içecek sınıf ortamına götürülmemelidir. Mutlaka alışveriş yapan öğrencinin oturarak yiyebileceği ortamlar da yapılmalıdır. Yine kantin bölgesinde el-yüz yıkamak için lavabolar olmalıdır. Okullarda mutlaka öğrencinin ihtiyacını giderebileceği beslenme saatleri ayarlanmalıdır. Abur-cubur, hızlı bir şekilde yemeden ziyade öğrenci hazmede hazmede yemelidir. 30/03/2017




29 Mart 2017 Çarşamba

İleri saatin azizliği

İleri saat uygulamasının ilk mesai günü derse geç kaldım diye hızlı bir şekilde okula gelen öğretmene, okulu yeni açan hizmetlinin "Hocam hayırdır" sorusuna, " Derse geç kaldım, derse geçeceğim" cevabı verir. "Hocam derse girmeye bir saat var" deyince "Nasıl olur, saat 08.50 değil mi" der.  "Hocam  daha saat 07.50 yeni oldu" cevabı verir. Hocanın derse girmesine daha bir saat olduğu için artık düşünmeye de fırsatı var. Bu iş nasıl oldu diye düşünürken sonunda bulur: Kendisi sabah kalkınca bir saat ileri alır. Bir de akıllı saati gece ileri alır. Sonunda ileri saatin ilerisi bir saati olur böylece.

Böylesi öğretmen okul yönetiminin sevdiği en iyi öğretmendir. Darısı diğerlerinin başına... 29/03/2016

28 Mart 2017 Salı

Geçmiş ve günümüz yurt ortamları

1979-1986 yılları arasında özel bir ortaöğretim öğrenci yurdunda kalmıştım. Yemeğinden yatmasına varıncaya kadar yurtta hayat zordu. Yurdun girişi belli, çıkışı belliydi. Her şey askeriye mantığında dizayn edilmişti. Herkes zamanla yarışır, oyalanma gibi bir lüksü olmazdı.

Eşyalarımızı koyduğumuz dolaphane adı verilen yer binanın bodrum, yatakhaneler ise binanın üst katlarında idi. Bir odada bulunan  14 çift ranzada toplam 28 öğrenci kalırdı. Dolaphane ve yatakhane belirli saatlerde, süreli açılır kapanırdı. Süresi içerisinde ihtiyacımızı gidermek zorunda idik. Yoksa dolaphane veya yatakhanede kilitli kalma durumu söz konusuydu. Sabah namazından önce veya sonra bir, akşam da iki olmak üzere toplam üç etüt yapardık. Banyo yapmak için kalk saatinden önce kalkıp ihtiyacımızı gidermemiz gerekiyordu. Sabah erken kalkıp ilk banyo yapan öğrenci şanslı idi. Çünkü sıcak su bulabilirdi. Ardından sıra bekleyenin nasibi soğuk suyla banyo yapmaktı. Banyo kilitlenmeden yarı sulu-sabunlu banyo yapıp giyindin mi gemisini kurtaran kaptandın. Yoksa ertesi sabaha kadar yıkanmadan kalma da vardı işin ucunda.

Sabah kahvaltısını yapmak için yemekhaneye inerdik. Eğer menüde çay var ise dolaphaneden kendi bardağımızı da alıp çıkmamız gerekiyordu. Kazanlarda kaynayan çayımız karavana olarak gelirdi önümüze. Her masada bir nöbetçi olurdu. Kepçe ile katardık çayı bardağımıza. Bir masada oturan on kişinin nasibi birer bardak çay içmekti. Bardağı büyük olan öğrenci pek makbul sayılmaz, homurdanma olurdu zaman zaman. Bardağına iyi sahip çıkacaksın. Düşüp yuvarlandı mı kırılır, sabah çayını içmekten mahrum kalabilirdin. Menüde ise çürümeye yüz tutmuş 5-6 siyah zeytin, kibrit büyüklüğünde kireci andıran beyaz teneke peyniri. Birkaç gün öncesinden bayatlatılmış ekmekle beraber yediğin peynirin imdadına eğer çay yetişmezse boğazında kalıp ölüm-kalım mücadelesi vermek de vardı işin ucunda. Haftanın bir-iki günü mercimek çorbası, bir gün margarin ve reçel, diğer günlerde de çay çıkardı.

Öğle yemeğine biraz özen gösterilir, üç çeşit yemeğimiz olurdu. Akşam yemeğinde ise iki çeşit yemek verilirdi. Tıpkı kahvaltıda olduğu gibi önümüze karavana ile gelen yemek nöbetçi tarafından pay edilirdi. Nöbetçi ekmeği pay ederken diğerleri ise hangi kaba ne kadar yemek konduğunu takip eder, diğer taraftan da sele ile gelen ekmekten eliyle seçme yapardı. Eline aldığı ekmeği sıkıştırır, tekrar koyardı. Ekmek seçenler dilimlenmiş ekmeğin köşesini alırlardı. Çünkü ortasına göre daha az bayatlamış bir görüntüsü vardı. Ekmek biter, diğer masalara bakılır, oralarda da durum farklı olmazdı, varsa da biz yiyeceğiz diye vermezlerdi. Nöbetçi öğretmenden ekmek istenir, nöbetçi öğretmen hizmetliye sorar. O da: Ekmek kalmadı derdi. Aslında ekmek olurdu olmasına da. Yok dediği bayat ekmekti. Çünkü gelen ekmek bayatlamadan verilmezdi. Bayat ekmeği de belletici öğretmenimiz hazmı kolay, mide çabuk sindirir, taze ekmek mideye oturur kalır şeklinde izah eder. Bayat ekmeğin faziletlerini anlata anlata bitiremezdi.

Yemeğe vaktinde gelmemek büyük riskler barındırırdı. Sonradan gelen dona kalırdı. Ya nöbetçi öğretmenden bir çuval azar işitir o şekilde doyardın, ya da payın için ayrılan yemek yok, gelmeyecek diye masandakiler tarafından diğer dokuz kişiye pay edilirdi. Sen de gecikmenin bedelini aç sabahlayarak öderdin. Başka da seçenek yoktu zaten. Kantin akşamleyin kapalı olur, dışarıya çıkmana da izin vermezler. Zaten çıkmana izin verseler de cepte metelik olmazdı. Akşamleyin çıkan ana menümüzün istenmeyen yemeği bazı zamanlar kara şimşek adı verilen siyah mercimekti. Genelde pek yiyen olmazdı, ama ısrarla gelirdi önümüze. Öğle yemeğinde verilen hoşafın içinde zaman zaman beklenmeyen misafirleri ağırlaman gerekebilirdi. Yüzerdi mübarek. Ya gözünü yumar, misafirini midene gönderirdin görmeden. Ya bırakır içmezdin, ya da kaşığının ucuna alıp boşalan karavananın içine koyardın kimse görmeden.


Ayda bir hafta sonu memlekete gitmene izin verilir, diğer zamanlar 7/24 okul-yurt arasında ömür tükenirdi. Evi merkezde olup evine gitmek isteyenler velisinin tasvibi yurt idaresinin onayıyla çıkartılan evci belgesi ile  cumartesi günü evlerine gidebilirdi. Evi kırsalda olanlar ise hafta sonunu banyoda veya tuvalette kirli çamaşırlarını yıkayarak geçirirdi.
***
Ben yurt hayatından uzaklaşalı 30 yılı geçmiş. Yeniden geçmişin depreşmesinin sebebi, şimdilerde haftada bir hatıra binaen bir orta öğretim öğrenci yurdunda belletmenlik yapmaya başladım. Bir kendi yaşadığım dönemdeki imkanlara baktım, bir de şimdikine. Gayri ihtiyari nereden nereye demişim. Şimdi biraz da 2017'nin yurt ortamından bahsedeyim izin verirseniz...

Yan tarafta gördüğünüz menü 28/03/2017 günü devlete ait bir ortaöğretim yurdunun sabah kahvaltısından bir görüntüdür. Gördüğünüz gibi iki çeşit zeytin, reçel, bal, tereyağı, üçgen peynir, kaşar peyniri ve teneke peyniri. Eline tabldotunu alan öğrenci self-servis olarak kendisi istediği kadar alabiliyor. Aldıktan sonra doymayan tekrar gelip ilave ediyor. Ekmek ise en önde dilediği kadar. Üstelik taze mi taze. Hemen ilk girişte üzerinde üç çaydanlık olan büyük çay seti var. Yanında da şekeri, pet bardağı. İsteyen çayını buradan alıyor, isteyen ise masalara konmuş termostan dolduruyor. Görüntü beş yıldızlı otellerdeki tam porsiyonu andırıyor. Bu fotoğrafı çektiğim esnada yan tarafta kahvaltısını yapmakta olan görevli: "Hocam haftanın diğer günlerinde bunlara ilaveler var. Haftada bir gün patates kızartması, bir gün sucuklu yumurta, bir gün yumurta olacak şekilde" dedi.

Öğle ve akşam yemekleri ise 3-4 çeşit yemekten aşağı değil. Her öğünde çıkan yemeklerin içinde özellikle ana yemekte mutlaka et, ya da et ile pişirilmiş yemek olur. Yine öğrenci her yemekte ilave alma hakkına sahip. Masalarda ise lokanta usulü baharat, peçete vb eksik değil. öğrenci suyunu çeşmeden değil, mini buzdolapları vasıtasıyla gidermektedir. Akşam etütler bittikten sonra yine öğrencilere ara öğün verilmektedir.

Öğrencilerin yatak odalarına göz attığım zaman her odada 4-8 kişi kalabilecek şekilde ranzalar konmuş, yataklarının yanında öğrencilerin eşyasını ve elbisesini koydukları dolapları. He katta dinlenme, oyun vb ihtiyaçlarını gidermek için dinlenme salonları mevcut. Yine her katta 24 saat sıcak suyu bulunan banyoları faal durumda.

Yurdun girişinden itibaren öğrenci ayakkabılarını çıkardıktan sonra oda ve koridorlar halı ile döşenmiş durumda. Sadece yemek salonuna geçtikleri zaman raflarda bulunan terlikleri giyiyorlar. Hasılı yurt değil, ev ortamı sanki. Belki de çoğu öğrencinin evinde bulamadığı imkan ve ortam ile teşrif edilmiş. Hem rahat, hem konforlu. üstelik sıcak. Tam bir aile sıcaklığı.

Yurdun imkanlarını görünce bir geçmiş yurt imkanlarını bir de günümüz yurt imkanlarını kısaca bu şekilde kıyaslama aklıma geldi. Gerçekten nereden nereye. Allah devletimize zeval vermesin. Her türlü imkanı öğrencilerin lehinde kullanmak için çaba sarf ediyor. Burada devletin verdiği bu imkanı öğrencilerine sunan yurt yönetimini de takdir etmek gerekir. İnşallah kıymet bilen ve değerlendirenlerden oluruz. 28/03/2017

Kulüpleri silkelemeli *

Üç büyüklerden  bir kulübümüz terör örgütü üyesi olmaları dolayısıyla 2 kişinin kulüp üyeliğinin düşürülmesini oy çokluğuyla reddederek üyeliklerinin devamına karar verdi. Yakın tarihin acımasız terör örgütü üyelerini ihraç etmeyerek bir garabete imza attı. Kamuoyundan gelen tepkiler üzerine bir gün sonrası acil kod adıyla yaptığı toplantıda ise sekiz yıldır üyelik aidatını ödemediklerini gerekçe göstererek adı geçen iki üye dahil toplam 2700 kişiyi üyelikten çıkardı. Bu ihraç kararı da en az birinci kadar garip ve komedi idi.

Bildiğim kadarıyla kulüpler 'Dernekler Kanununa' tabi. Kanunun içeriğini bilmiyorum ama herhalde kanunda 'Dernekler suçluları barındırır' diye bir madde yoktur. O zaman bu dernekler nasıl yönetiliyor? Bir gün öncesi suçluyu koruma oylaması yapılıyor, ikinci gün bir başka gerekçe ile üyelikten çıkarılıyor. Aidat vermeyen üyeleri ihraç için en az 8 yıl mı beklenmelidir? Geçmişi başarılarla dolu, asırlık bir kulüp  bu şekilde yönetiliyorsa yazık gerçekten. İki günde aldığı birbirine zıt iki kararla adından çok söz ettireceğe benziyor. Eskisi gibi başarısıyla ön plana çıkamayınca en azından bu şekilde ülke gündemine oturup adından söz ettirmesi de bir başarıdır. Reklamın iyisi-kötüsü olmaz. Vezir de yapar, rezil de.

Bir kısmını tenzih ederim ama anladığım kadarıyla birileri kulüpleri çiftlik gibi yönetiyor. Dingonun ahırı sanki. Ne giren belli, ne de çıkan. Ne kadar denetleniyor bilmiyorum. Denetlense de kitabına uydurulur bizde. Gördüğüm kadarıyla UEFA-FİFA, kulüplerimizi ülkemizin denetim mekanizmalarından daha iyi denetliyor. Nasıl bir şeyse gelen kolay kolay gitmiyor. Hep kulübün başında kalabiliyor birileri. Birçoğu da borç batağında. Tek yaptıkları yabancı futbolcu almak. Gelen yabancı futbolcu ülke futboluna katkı sağlayan olmalı. Alt yapıdan futbolcu yetiştirmeye gerektiği gibi önem verilmiyor. Bu yüzden midir? Milli Takım yerlerde sürünüyor. Takımlar iyi olursa Milli Takım da iyi olur.

Kulüp yönetenler için mutlaka kriterler konmalı, yönetim kurulunda görev alanlar bir kamu görevi yaptığının bilincinde olmalı, siyasetten uzak durmalı. Kulübü töhmetlerden uzak tutmalı. Arkasında milyonlarca taraftar ve seveni olan kulüpler birkaç kişinin çıkarına alet edilmemelidir. Kulüplere leke getirecek davranışlardan kaçınılmalıdır.
***
İhraç edilenlerden biri attığı tweetinde yaptığı açıklamadan sonra adını yazıp altına "...'yi ve ülkesini çok seven bir vatandaş" diye tanımlamış kendini. Sevsinler seni! Yazarken biraz samimi ol bari! Bu nasıl sevmek? Üyesi bulunduğu takıma ödemesi gereken aidatı yıllardır ödemiyor ve bu takımı sevdiğini söylüyor. Hasta ana-babasını bırakıp yurt dışında firari durumda ve ülkesini sevdiğini söylüyor. Sormazlar mı adama: Bu nasıl sevmek diye. Ülkesini seven vatandaşın dışarıda ne işi var? Suçsuzsan niçin kaçaksın? Elini-kolunu sallaya sallaya ülkene gelirsin. Suçluysan gelir, adam gibi cezanı çekersin. Memleketi sevmek ancak böyle olur. Öyle kuru kuruya vatanı sevmek ve hamasi konuşmak vatanseverlik değildir. Kedinin ciğeri sevmesine benziyor bu vatan sevgisi. Vatan sevgisi gerekirse uğrunda çile çekmektir. Bedel ödemektir.

Ülkesi için bedel ödeyenler bu ülkenin geleceğinde söz sahibi olur. En ufak bir zorlukta kendini dışarı atanlar unutulmaya mahkumdur. 28.03.2017


* 29/03/2017 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


27 Mart 2017 Pazartesi

Ekmeğe saygı lütfen!

Yan tarafta gördüğünüz fotoğrafı dolmuşta giderken İstanbul Caddesinde kırmızı ışıkta durduğumuz esnada çektim. Arabanın içi şoför mahalli dışında tamamen tandır ekmeği dolu. Ekmek selelerinin içine konmuş. Bagajında da ekmek var gördüğünüz gibi. Bagaja da o kadar doldurmuş olmalı ki bagaj açık kalmış.

Aracın plakası okunmasın diye resmi kırptım. Bagajı tam seçebiliyor musunuz bilmiyorum. Bagajın içinde de ekmek selesi var. İçine ekmek konmuş. Ya sele yoktu, ya da sepeti sığdıramamış olmalı ki, altına hiçbir şey sermeden tandır ekmeklerini kaportanın üzerine istiflenmiş. Üst tarafı da tam kapanmadığına göre kapağın altı da ekmeklere sürtüyor olmalı.

Zaman zaman kaldırımlarda, cami önlerinde yandır ekmeğinin poşetin içerisine dörder tane konarak satıldığını görürüm. Bu tür ekmeğin özel müşterileri var. Satışı da iyi gördüğüm kadarıyla. Öyle zannediyorum bu arkadaş da satmaya götürüyor.

Ekmeğini taştan çıkartan, elinin emeğini yiyen, rızkının peşinde koşan insanlara saygım büyüktür. Bu tür tandır ekmeği de her yerde bulunmaz. Müşterinin ayağına gitmesinde fayda var. Fakat taşımasını uygun bir ortamda, hijyen bir şekilde yapması gerekir. Kendisi gördüğünde tiksinmeden alabileceği ekmeği piyasaya sürmelidir. Nasıl ki kendimiz bir yiyeceğin temiz olmasını istiyorsak sattığımız malı da o şekilde piyasaya sürmeliyiz.

Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı ve belediyeler üzerine düşen görevi yerine getirmeli, denetimlerini artırmalı. Güpegündüz şehrin merkezinde bu şekilde ekmek taşımaya kimse cesaret edememeli. Hijyen olmayan ortamlarda satışa izin vermemeli. Nasıl ki kapalı yerler haricinde simit satışı yasaklanmışsa bu şekil ekmek taşıma ve satış işine de bir standart getirilmelidir.

Ekmek bu toplumda tıpkı Kur'an gibi saygı değerdir. Yere ekmek atılmaz. Atılmışsa elimize alır, kurt-kuş yesin diye yüksek bir yere koyarız. Bazılarımız yemin ederken ekmek-Kur'an çarpsın diye dua eder. Emeğe saygı bekleyenler siz de ekmeğe saygı gösterin lütfen! 27.03.2017

26 Mart 2017 Pazar

Güya dershaneleri kapatmıştık biz

Güya dershaneleri kapatmıştık biz
Çin hükümeti, vatandaşın yaya veya binitli olarak 40 günde gidip geldiği iki şehrin arasına  tren yolu döşemeye karar verir. Çalışmaları görev vatandaşlar mühendislere, ne yaptıklarını sorar. 40 günde gidip geldiğiniz yeri bundan sonra 4 günde gidip geleceksiniz. Çünkü tren yolu döşeyeceğiz der mühendisler.  Vatandaş sevineceği yerde kara kara düşünmeye başlar ve mühendislere tekrar sorar: Pekiyi biz, geriye kalan 36 günde ne iş yapacağız diye.

Çinlilere benzer miyiz, benzemez miyiz bilmem. Renk, boy-pos olarak uymadığımız belli. Ama Çinlilerle ortak bir yönümüzü tespit ettim. Ne alaka diyebilirsiniz? Tıpatıp benziyoruz. Çin hükümeti karda-kışta uzak mesafeyi yürüyerek gidip gelen vatandaşlarını bu sıkıntıdan kurtarmak için 40 günlük mesafeyi 4 güne indiren bir projeye imza atarken vatandaş ise geriye kalan 36 günde ne iş yapacağının hesabını yapıyor. Malumunuz bizde bir ticarethane haline gelen ve her köşede mantar gibi biten dershaneleri kaldırdık birkaç yıl önce. Üstelik okulların haftalık ders saatlerini artırdık, öğrenciler okul dışına ihtiyaç hissetmesinler diye. Eğer ihtiyaç hissedilirse okulda ücretsiz takviye ve yetiştirme kursları açılabileceği de karara bağlandı. Vatandaş olarak sevineceğimiz yerde hepimizi bir üzüntü kapladı. Okul dışında benim çocuğum geriye kalan zamanda ne yapacak diye. Çünkü kafamızda: “Bu okullarda iş yok, çocuğum mutlaka takviye almalı, dershane olmazsa çocuklar  nasıl yarışacak” şeklinde bir problem vardı. Bu problemi de tereyağından kıl çeker gibi çözdük. Üstelik eskiden sadece dershaneler vardı. Şimdi ise alternatifimiz bile var: kurs merkezleri, etüt merkezleri, okulların açtığı yetiştirme ve takviye kursları. Üstelik eskiden 2,5-3 bin liraya çocuklarımız dershanelere giderken şimdi kurs merkezlerinde fiyatlar daha bir astronomik. Eskiden bir kısım öğrenci ders çalışmaya ve dershaneye gitme imkanım olsun diye son sınıfın birinci döneminden itibaren açık liseye geçiş yapardı. Şimdi ise son sınıfa kadar devletin okulunda okuyan çocukların çoğu son sınıfta temel liselere geçerek 10-20 bin lira arasında bir para ödemek durumunda kalıyorlar. Çocuklarımız yine eskisi gibi yarış atı olarak sınav odaklı yarıştırılıyor. Sahi biz ne anladık 3 yıl öncesinde dershaneleri kapatmaktan? Görüntü gelenin gideni arattığı şeklinde. Üstelik velilere de daha fazla yük bindi. Sanırım biz dershane sözcüğüne karşıymışız. Başka adlar altında aynı sistem devam ediyor.

Kafa yapısı değişmediği müddetçe biz her şeyi yasaklasak mutlaka yerine yenisini buluruz. Şunu iyice anladım ki biz toplum olarak bir problemi çözerken yeni problemlere üretiyoruz. Problemle yaşamayı seviyoruz. Her çözme işinde yeni problemler dağ gibi olup çıkıyor karşımıza. Dün eğitim v e öğretim seviyesinden kimse memnun değildi, bugün de memnun değil. Yoğun ders yükünün üzerine binen kurslar ve sosyal hayattan kopuk bir şekilde yarışımız hala devam ediyor. Ne çocukluğunu yaşayamayan çocukları, ne de etüt merkezlerine giden parayı düşünen var. Eski  hamam eski tas. Okullarda ücretsiz olarak açılan takviye ve yetiştirme kursları ise daha bir içler acısı. Çünkü okullar  bugün etüt merkezi gibi işlev görüyor. Veli ve öğrenci ders ve öğretmen seçiyor, kursa katılacağım diye sisteme giriyor. Fakat büyük bir çoğunluğu devam etmiyor. Kimse ne yaptığını-yapacağını bilmiyor. Devletin ücretsiz kurslar için ödediği katlamalı ücret de bu şekilde hedefine ulaşmıyor. Yazık gerçekten yazık! Devletin ve milletin harcadığı paraya yazık. Bunların hepsi bu ülkenin milli serveti.

Eğitim ve öğretim için harcanan paranın hesabı yapılmaz  diyebilirsiniz. İnanın parayı düşünmüyorum. Verecek olan versin. Herkesin şunu düşünmesinde fayda vardır. Dolu beyin yeni bilgi almaz. Bu çocukların beyni dolu. Yorgun piyade gibiler. Ortaokullarda günlük 7, liselerde ise 8 saat dersten sonra üzerine kurs görmek, hafta sonunu kurs merkezlerinde geçirmek, akşamleyin kursun ve okulun ödevlerini yapmak demek bu çocukları öldürmek demektir. Bırakın bu çocuklara faydasını, sadece bu çocukları uyuşturur. Bilgi beyin ve zihinde yer edinmelidir. Öğrendiği bilgiyi analitik düşünebilmek için öğrencinin boş zamana ihtiyacı vardır.

Demek ki kapattık demekle olmuyor. Biz yine aynı problemlerin ağırını yaşıyoruz bugün hem bedenen, hem madden. Okul dışında bir başka yerlere, takviyeye ihtiyaç duymayacak, okulları daha işlevsel hale getirecek çözüm yolları bulmamız lazım. Yoksa bu nesil bu sıkleti daha fazla çekemez.


Okul dışında bir başka takviyeye ihtiyaç olmadığına ilk önce velileri ikna etmek gerekiyor. Bu konuda önce veliler eğitilmelidir. Şunu kimse unutmasın. Haftalık ders saati 5-6 saat olan bir dersin kursu 2 saattir. 6 saatte öğrenilmeyen bir ders iki saatte mi öğrenilecek? Kimse kendini ve birbirini kandırmasın. Kendinize acımıyorsanız çocuğunuza acıyın. Nedir bu çocukların sizlerden çektiği? 26/03/2017

Biz bu saatlerden daha çok çekeceğiz anlaşılan

2016 ekiminden itibaren  saatlerimizi ileri saate göre sabitledik. Artık bundan sonra saatleri ileri ve geri alma, saatle oynama  derdimiz olmayacak demiştim. Saatin sabitlenmesini de olumlu görmüştüm. Sabahın erken saatlerinde işe koyulsak da erken kalkan erken yol alır diyerek kendimi ikna ettim. Üstelik sabah namazını kılmak isteyenler için uyanamıyorum, bu yüzden kalkamadım mazereti de olmayacak demiştim. Çünkü saatle oynamada mutlaka bir kaç gün uyum süreci yaşanır, aksaklıklara meydan veriyordu.

İş hesap ettiğim gibi olmadı. Çünkü 26 Mart 2017 günü sabah saatle beraber kalktığımızda bir anormallik göze çarptı. Çünkü bizim ileri saat hızını alamayıp bir ileri daha gitmişti. İlerinin ilerisi olmuştuk. İleri almadığımız saatimiz otomatik güncelleme yaparak çoğu kimseyi yanlışa düşürdü. Okullarda hafta sonu dersi olan öğretmen ve öğrencilerin bir kısmı bir saat öncesinden eğitim ve öğretim için gelmişlerdi. Bir kısmı geri döndü. Birçok yerde sabah ezanı imsaktan yarım saat önce okunmuştu. Herkes birbirine şimdi saat kaç diye sormaya başladı. Hasılı oynamadığımız saat yine bizimle oynamış, bizi bocalattı. Halbuki çoğu kimse otomatik güncellemeyi kapatmış olmasına rağmen saatinin nasıl da tekrar güncelleme yaptığının şokunu yaşıyordu. Kambersiz düğün olur mu? Ben de bu durumu yaşayanlardan biriyim. Güncellemelere kapattığım saatim beni sabah sabah bir saat öncesinden uyandırdı. Beni uyandıran saatimin alarmı ile dışarıdaki havanın görüntüsü farklı telden çalıyordu. Nihayet kolumdaki akıllı olmayan saatime bakınca akıllı telefonumdan bir saat geride olduğunu gördüm. Bugün olsa olsa saatlerin ileriye alınma günü olsa gerek dedim. Aslında akşamdan haberlerde uyarılmış ama haberleri izlemediğimden bu gece saatlerin ileriye alınacağından bile haberim yoktu. Çünkü ben onu bir daha kullanmamak üzere defnetmiştim.

Anlayacağınız biz ne anladık saati sabitlemekten. Saat yine yaptı bize yapacağını. Pazar günü hayata biraz daha erken başladık. Anlaşılan biz bu ileri-geri saat uygulamasından vazgeçsek de her mart ve ekim ayında aynı ikilemleri yapacağız. 26/03/2017





"Gıyabi tez yazılır"



Gazetemiz 25/03/2017 günkü nüshasında Ufuk KENDİRCİ'nin özel haberi  yer aldı. Muhabir arkadaşımız giderek kronikleşen bir yaraya parmak basmış. Gazete yönetimi de bu dert edinmiş olmalı ki, bu haber manşette kendine yer buldu. 

Bu konuya birkaç önce değinmek istiyordum. Araya başka gündemler girince hep öteledim. Bu demektir ki Gazetemiz ve bu haberi yapan kardeşimiz benden çok yaşayacak. Öncelikle bu konuyu dert edinen Anadolu'da Bugün gazetesini tebrik ediyorum. Haber, bütünün bir parçası. Sadece bu haberden hareketle eğitim ve öğretim sahası hakkında bir bilgi sahibi olabiliriz. Yetkililer ve biz biraz kafamızı kumdan çıkarsak eğitim-öğretim, bilim, tez adına ne Çapanoğlu çıkar, kim bilir? 

Toplum olarak bilgi, belge bulmada, kitabına uydurmada, formaliteleri yerine getirmede bir numarayız. Zaten kimse bilgine, beynine, kapasitene bakmıyor. İstenen evrakı, hocanın istediği şekilde hazırladın mı gemisini kurtaran kaptansın. Bir konuda ihtiyaç varsa sektörünü de beraberinde doğurur. Bizim gibi hazır yiyiciler olduktan, aynı zamanda firmaların hazırladığı tezi bilemeyecek hocalar olduktan sonra daha nice sektörler icat ederiz bu gidişle. 

Gazetenin haberine göre lisans, yüksek lisans ve doktorayı vermek için hazırlamaları gereken tezi bir başkası hazırlıyor. Yüz sayfalık bir tez 500 lira karşılığında hazırlanıyormuş. Hoşuma gitti doğrusu. 500 lira dediğin para mı? Sudan ucuz. Kim uğraşacak aylarca tez hazırlamaya. Teze o kadar ayıracağımız zamanı başka önemli(!) işlerimize ayırırız. 

Birkaç ay önce toplu taşıma aracının en önüne oturmuştum. Yanıma biri oturmak için davrandı. Kendisine burası yaşlılara ait dedim. "İyi işte! Ben de yaşlıyım zaten" dedi. Çok genç görünüyorsunuz  diyerek kendisine iltifat ettim. Emekli İngilizce öğretmeni olduğunu, tercüme bürosu çalıştırdığını, işlerinin yoğunluğunu ifade etti muhabbet arasında. Ne tercümesi yaptığını sordum kendisine. Kitap tercüme etme işinin teknik bir iş olduğunu, öğretim görevlilerinin tercüme edemediğini, bu yüzden kendisine gönderdiklerini söyledi. Mütercimin söylediği umarım tüm öğretim görevlilerini kapsamaz. Eğer kapsarsa durum vahim gerçekten. Gazetenin haberinde sadece lisans, yüksek lisans ve doktora öğrencilerinin tezinden bahsediyor. Mütercimlik yapan kişi öğretim görevlileri dediğine göre öyle zannediyorum bu işin içinde doçentlik tezleri de var. Eğer Prof. olacaklar da tez hazırlıyorsa onları da eklersek bütün tamamlanmış olur. 

Lisansından en tepe kariyerine varıncaya kadar başkasına sipariş verilerek tezler hazırlanıyorsa, alanında araştıracağı veya okuyacağı eserler bir başkasına tercüme ettiriliyorsa bu ülkedeki ilmi seviyeyi düşünün artık. Zaten niçin bir arpa boyu yol gidemediğimiz de  böylece anlaşılmış oluyor.

YÖK'e bağlı üniversiteler bu şekil yürüyor, bunu anladık. Ya MEB'de durum nasıl? Pek farkı yok. Hazıra konma orada da her yönüyle kendini gösteriyor. Yıllık planı, zümreyi biri hazırlar, sanal aleme yükler. Oradan tüm öğretmenler faydalanır. Tek yapacağı okulunun, kendinin ve müdürünün adını değiştirerek dijital ortam veya e-posta yoluyla bağlı bulunduğu okula göndermek. Görüldüğü gibi MEB'de YÖK'e göre biraz zahmet var. Bir başka daha farkı var. MEB'deki bu bilgi, belge, doküman paylaşımı ücretsizdir.

Aşağıdan yukarıya hazıra konma, sipariş etme, havale etme, başkasına hazırlatma, yaptığımız işi kılıfına uydurdukça ilmi sahada hiç mesafe kat edemeyiz. Hazırında iyice geriye doğru gideriz. Bu şekil hazır yemeden dolayı bir gün başımıza bir taş düşer, altında kalırız, o zaman ağlayanımız da olmaz. şimdilik sadece vaziyeti idare ediyoruz. Günü kurtarıyoruz. başkasını kandırırken kendimizi kandırdığımızın farkında bile değiliz. Geleceğimizi yok ediyoruz. 

Lisansı bitiren gençler! Pes etmeyin. Alanımızda çalışamıyoruz, atanamadık diye üzülmeyin. Siz yeter ki yüksek lisansı, hatta biraz gayretle doktorayı bitirin. Tez hazırlamak zor diye düşünmeyin. Yukarıdan beri size tezin ne şekil hazırlanacağını anlatıyorum. Hala anlamadınız mı? Lep demeden leblebi demeyi öğrenin artık. Doktorayı bitirdin mi gemisini kurtaran kaptansın. Sayısını bile bilemediğimiz sayıda üniversite var. Buralara bol miktarda öğretim görevlisi alıyorlar. Sen hele bir bitir. Mutlaka size de bir gün şans güler. Yeter ki bitirme teziniz elinizin altında olsun. Hiç ummadığınız anda imdadınıza yetişir. haydi göreyim sizi!... 26/03/2017




25 Mart 2017 Cumartesi

Bir yiğit insan geldi geçti bu ülkeden *

Türkiye’nin 80 öncesi siyasi kargaşa ve çalkantılarının içinde buldu kendisini. Bir parti ile gönül ve fikir birlikteliği bulunan bir hareketin genel başkanlığını yaptı. Bahçelievler ve Kahramanmaraş katliamlarının sorumlusu suçlamasıyla yargılandı, berat etti. 80 ihtilalinden sonra 5,5 yılı hücrede olmak üzere 7,5 yıl hapiste kaldı. İçeride görmediği işkence kalmadı. ‘Üşüyorum’ şiirini burada yazdı. Sonunda -geciken- adalet tecelli etti. 7,5 yıl yattıktan sonra suçsuz bulunarak berat etti.

Berat ettiği bir davada 7,5 yıl yatmasına, içeride işkencenin her türlüsünü görmesine rağmen birilerinin yaptığı gibi ne dağa çıkıp teröre başvurdu,  ne de isyanlara oynadı. Hapisten çıktıktan sonra yeniden partisinin içerisinde görev aldı. Partisiyle derin fikir ayrılığı baş gösterince az sayıdaki arkadaşıyla birlikte eski dava arkadaşlarıyla yollarını ayırdı. Türkiye’nin büyük -bir- birliğe ihtiyacı var diyerek yeni bir parti kurdu. Partisi her seçime kah kendisi bazen de ittifak yaparak katıldı. Kendisine ve partisine gösterilen sevgi seline zıt oranda bir oy aldı hep. Oy oranı yüzde 2-3’leri geçmemesine rağmen milletin gönlünde hep bir taht kurdu. Aldığı oya rağmen hiç seçmene küsmedi, kızmadı, sinirlenmedi… Milliyetçi ve mütedeyyin bir yönü vardı. Milliyetçiliği vatanseverlik, dindarlığı içtendi. Refah-Yol hükümetinin kritik oylamalarında hükümette olmamasına rağmen hükümete: “Milletin menfaatini gözetin ve milletin iradesini asla çiğnetmeyin. Bu minvalde yürürseniz biz sizin arkanızda oluruz' diyerek zaman zaman destek oldu. Destek verirken herhangi bir ikbal peşinde koşmadı. Destek ve muhalefetini hep açık oynadı. Hayatında fluluğa hiç yer vermedi.

Korkudan çoğu kimsenin ağzını açamadığı 28 Şubat ‘Post modern’ darbesine neredeyse tek başına karşı çıktı, sözünü budaktan esirgemedi. Bir kısım arkadaşıyla hayatın her alanında ülke için mücadele ederken hiç efendiliğini bozmadı. Beyefendi, nazik ve kibar bir şekilde nasıl muhalefet yapılabileceğini dosta düşmana gösterdi. Bu ülkenin gelmiş geçmiş değerlerinden biriydi. Ömrü çilelerle geçmesine rağmen dertlenmeden, küsmeden, isyan etmeden, içine kapanmadan doğru bildiği yolda emin adımlarla ilerledi. Kınayanın kınamasına aldırmadı. Ülkeyi, vatanı, milleti, dini dert edindi. Kim vatan ve millet adına iyi bir şey yapmışsa destek oldu. Tek başına bir ümmet olan Hz İbrahim gibiydi dense yanlış olmaz.

Devletin kara kutusu gibi bir yönü vardı. Organize ve teşkilatçılığı mükemmeldi. Haber alma kaynakları sağlamdı. Devletin aleyhine olan yapılanmaları haber alırdı. Ya iyi bir istihbaratı vardı, ya da altıncı hissi kuvvetliydi. Derin devleti tanıyan biri idi. Zaten onca işkenceye rağmen devletine küsmemesinin temelinde geri planda oynanan oyunlardan haberdar olması yatıyordu. Kirli oyunların önüne geçmek için zaman zaman sorumlu devlet yetkilileriyle görüştü.

Hal ve hareketi, konuşması, üslubu, savunduğu fikirleri ve kişiliği dolayısıyla milletin gönlünde ayrı bir yeri ve sevgisi olan bu çilekeş dava adamı birilerinin gözüne battı, onları rahatsız etti. Çünkü onlar için ayak bağıydı, temizlenmesi gerekiyordu. 25 Mart 2009 günü ipi çekildi. Bir helikopter kazasına kurban gitti. Kalemini kıranlar öyle bir plan yapmışlardı ki karda-kışta iki gün naaşı arandı. Sonunda arama ekiplerinin dışında 17 gönüllü köylü, onun cansız bedenine ulaştı. Hapiste üşütmüştük, maalesef dışarıda da üşüttük onu… Vasiyeti üzerine Taceddin Dergahı’nın bahçesine defnedildi. Kubbede kalan hoş bir sada idi bizim için. Biz ondan razıydık, Allah da ondan razı olsun. Mekanı Cennet olsun bu çilekeş dava adamının. 

Şehadetinin ardından  8 yıl geçmesine rağmen cinayeti, faili meçhul kaldı. Yakın tarihin önemli cinayetlerindendir. 17-25 Aralık operasyonuna imza atanlar bu cinayeti hükümete yıkmak için epey uğraştı. Oklar şimdi FETÖ’yü gösteriyor.  Bu cinayetin aydınlanması bu ülkenin namusudur. Mutlaka açığa çıkarılmalıdır.  Ey adalet sahipleri! Gecikmiş adalet, adalet değildir.  Neyi beklersiniz hala? 25/03/2017


* 27/03/2017 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



Siyasi suikastlara dikkat! **

Devlet içte ve dışta terörle mücadele ediyor. Bu mücadelede hiç olmadığı kadar kararlı ve başarılı görünüyor. Bir ara haftada bir eylemle yüz yüze kalmıştı ülke. Gençliğinin baharında nice can ve ciğerlere mezar olmuştu.

Son aylarda devlet daha bir teyakkuzda. Özellikle Fırat-Kalkan harekatıyla birlikte Güneydoğu'da meydana gelen münferit olayları saymazsak neredeyse bıçak gibi kesildi. Terörün bu şekilde yok denecek noktaya gelmesinde istihbaratın iyi çalışması, devletin pansuman tedbirlerden ziyade terörün kökünü kurutmak için kalıcı tedbirlere yönelmesi, terörün  destekçisi olan dokunulmaz siyasilere dokunması, teröre maddi ve manevi destek veren mahalli idarelere kayyum atanması, terörle mücadele azim ve gayreti göstermesi vb. nedenlerin katkısı vardır. Dün içimizde var olan hainlerin temizlenmesi ve devletin şefkat elini bırakıp Osmanlı tokadına yönelmesi yine terörü azaltan etkenlerdendir.

Terörün ilk gündemden bu şekil  geriye düşmesi hoşuma gidiyor gitmesine. Fakat bu sessizlik  beni korkutuyor. Çünkü fırtına öncesi sessizliğe benziyor. Devlet ya terör örgütlerine göz açtırmıyor, ya  terör güvenlik güçlerinin zayıf noktasını bekliyor. Ya da terör örgütleri ses getirecek başka planların peşinde. Türkiye referandum öncesi siyasi suikastlara duçar olabilir. Böyle bir suikast referanduma gölge düşürebileceği gibi referandumun ertelenmesine bile sebep olabilir. Bu yüzden devlet tüm organlarıyla gözünü açmalı, sansasyon ve provokasyona sebep olabilecek suikastların önüne geçmek için her türlü seçeneği değerlendirip uygulamaya koymalıdır. Güvenlik tedbirlerini artırmalıdır. Özellikle siyasi liderleri korumak için tedbirler almalıdır.

Referandum öncesi yapılacak mitinglerde mutlaka güvenlik tedbirleri alınmalıdır. Gerekirse miting ve salon toplantılarına sınırlandırma getirilmelidir. Hatta hiç yapılmamalıdır. Siyasiler mesajlarını TV kanalları vasıtasıyla seçmenlerine ulaşma yolunu tercih etmelidir. Siyasiler seçim propagandasında toplumu gerecek söylemlerden kaçınmalıdır. Birbirlerine saygıyı elden bırakmamalıdır. Dışta yalnızlaştırıldığımız bir ortamda iç barışı tesis etmenin yolları bulunmalıdır. Tercihlerimiz farklı olmakla beraber birlik ve beraberlik mesajları verilmelidir. Referandum sonucunda vatandaşın tercihine hepsi saygı duymalıdır. Evet/hayır çıkarsa dünyanın sonu sendromundan vazgeçilmelidir. Evet ve hayır çıkarsa  hayatın devam edeceği işlenmelidir. Vatandaşa aba altından sopa gösterilmemelidir. Gerilim siyasetinden uzak durulmalıdır. Unutmayalım ki her türlü sonuç bu ülkenin hayrına olabilir. Fakat ucunda gerilim ve kutuplaştırma olan siyasetten hayır gelmez. Taraflar seçimden sonra da birlikte yaşayacaklarını ve yüz yüze bakacaklarını unutmamalıdır.

Siyasiler seçmenine karşı dürüst olmalı ve açık oynamalıdır. Referandum sonucunda kaybeden taraf nerede hata yaptım deyip takkesini önüne alıp düşünmelidir. Hiç kimseyi suçlama yoluna gitmemelidir. 25/03/2017

** 29/03/2017 günü Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.






24 Mart 2017 Cuma

Bizim leğen bulundu!

Gördüğünüz plastik kap 20 yıl öncesine ait. Kahta'da görev yaparken 6-8 yaşlarında üç çocuğumun anneler günü vesilesiyle -vermediğim- harçlıklarını bir araya getirerek anneleri için aldıkları bir hediye.

Yazıma konu olmasının sebebi, bugün mutfakta arandı bulunamadı. Sonunda geçen hafta börek yapılması için bu hediyeyi alan üç çocuğumdan ikisi fırına götürmüşlerdi. Evde olmadığına göre fırında olabilir diyerek yolum üzeri fırına sordum. Bir bakalım, bu şekilde kalan kap-kacağı haftalık çöpe atarız, atılmadı ise verelim dedi fırıncı. Dolabın gözünden bizim leğen çıktı. Eve getirdim. Eşim leğen bizim, fakat kapak bize ait değil dedi.

Her insanın olduğu gibi eşyaların da bir sonu vardı. Zamanı geldiğinde ya kırılır, ya eskir, ya da kaybolurdu. Anlaşılan ömrünü tamamladı derken leğen fırında kalmış, yeniden ortaya çıktı. Üstelik üzerine bize ait olmayan bir kapak ilave edilerek fırından çıktı. Bizim leğen Nasrettin Hoca'nın kazanı gibi doğurdu anlaşılan.

Leğen kaybolsun kaybolmaya da... hanım için manevi değeri, benim içinse maddi değeri önemli. Çünkü elinin altında mutfakta aspirin gibi kullanılan bu leğen kaybolursa mutlaka yenisini almam gerekecek. parası da benden çıkacaktı. Tam kayboldu diye düşünürken yeniden ortaya çıkması bizi yeni almış gibi sevindirdi. Hani Nasrettin Hoca, kaybolan eşeğini bulana bir eşek vadetmiş ya. Hocanın bu şekil ödülünü insanlar garipsemişler ve "Hocam kayıp eşeğine bir eşek veriyorsun bu ne iş" demişler. Hoca: Hiçbir mutluluk kaybedilenin bulunduğu zaman  verdiği mutluluğu vermez" cevabı vermiş.

Bizim leğenden Hoca'nın fıkralarına geçtik. Yine fıkra gibi -olmuş- bir olaydan bahsedelim: Bir kamyon Rahmetli Camgöz Hasan Hüseyin Ağa'nın mısırgasını (Güneysınır yöresinde hindiye mısırga denir) çiğner. Kamyoncu rahmetliyi çağırtır: "Amca mısırganı çiğnedik, öldü. Parasını vereyim," der. Hasan Hüseyin Ağa parayı kabul etmez. Sürücü: "Yerine yeni bir hindi alıvereyim" der bu sefer. Amca bunu da kabul etmez. Adam: "Pekiyi amca ne yapalım o zaman" deyince Hasan Hüseyin Amca: Aynı mısırgamı isterim," der. Şoför: "İyi amca! Gördüğün gibi hindi öldü" diye söyler. Amca: "Ben onu bunu bilmem. Bu hindimin boynunu ulayacaksın. Ben camiye giderken arkamdan yine eskisi gibi gulu gulu ses çıkartacak" der. Olayı buraya kadar biliyorum. Hindinin boynunun ulanması mümkün değil. Amca nasıl ikna edildi, gerisini bilmiyorum.

Bizim leğen bulunmasaydı ben de Nasrettin Hoca'nın yaptığı gibi yapacaktım. Ne yapmıştı rahmetli derseniz? Hoca bir gün bir hana misafir olur. Sabah kalkınca eşeği kaybolmuştur. Hoca hancıya: "Çabuk benim eşeğimi bulun" diye çıkışır. Hoca'nın hiddetlenmesini gören hancı etrafa adamlarını salar, fakat eşek bulunamaz. Hancı bulunmazsa ne yapacaksın deyince Hoca: Eğer bulamazsanız babamın yaptığını yapacağım, der. Hocanın bu tehdidi karşısında eşek güç-bela bulunur. Hocaya sorar, babanız ne yapmıştı hocam diye. Hoca: Yıllar öncesinde babamın da eşeği çalınmıştı. Bulunamayınca eve kadar yürüyerek gelmiş, ben de onun gibi yapacaktım, cevabı verir.

Hasılı bizim leğen bulunmasaydı ben de gidip yeni bir leğen alacaktım. 24/03/2017

Bir başka ülkeye sığınan asker müsveddeleri! *

Öncesini bilmem ama 15 Temmuz'dan sonra bir başka ülkeye özellikle AB ülkelerine sığınma talebinde bulunan sözüm ona askerlerimiz var. Sayıları az olsa da bu durum beni üzüyor. Üzülmekle de kalmıyor, anlayamıyorum.

Hangimizi üzmez ki… Bir ülke ki bunları binlerce öğrenci adayı içerisinden seçip ücretsiz bir şekilde okutsun; yeme, içme, barınma ve harçlığını karşılasın. Her türlü imkanı ayaklarının altına sersin. Okul bitince de iş bulma kaygısı taşımadan bunlara iş versin. Normal memurun aldığı maaştan daha yüksek bir maaş bağlasın, lojman versin. Milletin evladı yirmi yaşına gelince vatani görev diyerek işini, gücünü bırakıp askere gitsin. 12 ay boyunca evinden, barkından, çoluk ve çocuğundan uzakta kalsın. Askerlik yaptığı müddetçe maaşı çalışmasın. Bunlar ise askeriyenin içerisinde bizim çocuğumuza emir vererek askerliğini maaşlı bir şekilde yapsın. Çoluğu-çocuğu iş ve okuluna giderken sadece asker çocuklarına tahsis edilen okul servisiyle gidip gelsin, kendisine de altında devletin aracı, emrinde ise bu milletin çocuğu meccanen şoförlük yapsın. Tüm hayatı askeriyede emir vermek, oradan lojmanına geçmek, ardından ordu evine gitmek, alışverişini ordu pazarında yapmak suretiyle halktan uzak bir şekilde yaşasın. Kaldıkları her yer yine bizim çocuklarımız tarafından korumaya alınsın. Hayatları boyunca bir eli yağda, diğeri balda olmak suretiyle yaşamaya devam etsinler. Kimse bunlara ne yapıyorsunuz demesin. Vatandaş elinden, emeğinden kısmak suretiyle güçlü bir ordumuz olsun diye bunlara silah, tank, tüfek, uçak, helikopter vb araçları versin. Yaptıkları iş vatan görevidir, görevleri kutsaldır. Bunlar Mehmetçik’tir, burası peygamber ocağıdır desin…

Bu milletin askere bakış açısı bu şekildedir. Ama bunlar ne yaptılar? Giydikleri elbisenin ve kendilerine tanınan her türlü imkanın karşılığını ihanet ederek verdiler. Milletin kendilerine emanet ettiği elbiseye, silaha ihanet ettiler. Türk askerinin elbisesini giymiş yabancının uşağı olduklarını gösterdiler. Çünkü bu milletin üzerine bomba yağdırdılar, ülkeyi iç savaşa sürüklemeye, başkasının emrine kul-köle yapmak için başaramayacakları bir darbeye kalkıştılar. Bu tiplere “Besle kargayı oysun gözünü” denir, nankör denir, çiğ süt emmiş denir, yediği çanağa pisleyen denir.

Haydi! Darbeye kalkıştılar, beceremediler. Olması gereken ya vuruşarak geberir giderler, ya izzet ve şereflerinden intihar ederler, ya da  pes edip teslim olur, gider içeride paşa paşa yatarlar. Ama bunlar öyle yapmadılar. Gittiler kendilerine emir veren efendilerinin ülkelerine sığındılar. Kimden kaçtı bunlar? Kendilerini hep el üstünde tutan bir milletten. Yazık ki ne yazık! Ben askerin böylesini görmedim. Askerin darbecisi olur. Bunu anlarım. Ama başka bir ülkeye sığınanı olmaz. Son zamanlarda sığınanlarını görünce bunlarda hiç arlanma, utanma, şeref ve haysiyet yok dedim kendi kendime. Nasıl mide varmış bunlarda?


Başka bir ülkenin bayrağı altında kişiliksiz ve onursuz bir şekilde yaşayacaklar, eğer buna yaşama denirse. Lanet olsun bunlar gibi olan askerlere! Bu mazlum milletin yedirdikleri burunlarından fitil fitil gelsin. Hep bir korku içerisinde yaşasınlar. Geberip gitmesinler, sürünüp dursunlar. Bu ülkede el üstünde tutulan bir beyefendi gibi yaşamaya zaten bu tipler layık değildir. Efendilerinin emrinde emir almaya devam etsinler. Bunları asker diye alan, bunları koruyan kişileri de Rabbim bildiği gibi yapsın. Ordumuzun içindeki bu tür cibilliyetsizlerin kökü kurusun. Milletin emrinde olan askerlerimizin sayısını çoğaltsın.   24/03/2017  


* 01/04/2017 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Bir labirent mi arıyorsun? Meram Tıp Fakültesine git

  1. Hayatımda hiç labirent görmedim, nasıl bir şey acaba diye merak eden olursa ona Meram Tıp Fakültesine gidip görmesini isterim. Labirentin tüm özelliklerini fazlasıyla bünyesinde barındıran bir eğitim ve araştırma hastanesidir.

    "Çıkış yeri çok zor bulunabilecek biçimde karışık geçenekleri olan yapı...İçinden çıkılması çok güç ya da olanaksız durum, çözümü zor sorun" anlamına geliyormuş labirent. Daha önce bildiğim bu kurumu bir vesileyle geçen gün yeniden görmüş oldum. Normalde isim vermede zorlanırım. Birkaç bloğuna girip çıktım. Ağzımdan gayri ihtiyari olarak hastane değil, bir labirent dedim. Tanımına baktığım labirent kelimesine "Çıkış yeri zor bulunabilecek...yapı" denmektedir. Labirent kelimesi MTF'ni anlatmada kifayetsiz kalır. Çünkü bu hastanenin sadece çıkışı değil, girişi de zor. Önce aradığın bloğu bulacaksın, sonra kapısını. Çünkü bloklara verilen harflerde de bir sıra, düzen ve insicam yok. Zamanında "Göğüs hastanesi” olarak tek binada hizmet veren bu kurum şimdilerde birbirine biçimsiz bir şekilde ulanmış bir vaziyette Tıp Fakültesi olarak işlev görüyor. Kimi binalara birbirinden geçiş var, kiminde yok. Ben en son 'S' bloku gördüm. Sanırım hedef alfabenin tüm harflerinin olduğu bir binalar topluluğu.

    Yamacın sırtında yürümek zaten bir dert, binalardan geçiş ise ayrı bir dert. Uzun ince dehlizlerden geçmek ve aradığın yeri kimseye sormadan bulmak her kişinin marifeti değildir. Kaybolsan kimse bulamaz. Burada çalışan olsan arazi olmaya tam müsait. Saklambaç oynasan ebe daima ebe olarak kalır. Toplam kaç kapısı olduğunu yetkililerin de bildiğini sanmıyorum. Savaş olsa düşmandan saklanmak için birebir. Eşsiz labirent örneğinin yanında aynı zamanda iç işlerinde serbest, dış işlerinde bağımlı eyalet sistemine de bir örnektir. Konya, gezip görülmesi gereken yerler arasına mutlaka burayı da almalıdır. Her Konya'ya gelen 'Celalettin Rumi Türbesi'nden sonra mutlaka burayı da ziyaret etmelidir. Geceleri uyuyamıyorum, çünkü uyku tutmuyor diyenleri buraya getirip aşağıdan yukarıya, yukarıdan aşağıya dolaştırmak suretiyle mışıl mışıl uyku çekmesinin önü açılabilir. Çünkü yürümek, dolaşmak ve aramaktan ayaklarına kara sular iner, evine kendini gücün atar. Hem adamın hayır duası da alınmış olur böylece. "Yıllar sonra ilk defa bu şekil bir deliksiz uyku uyudum. Yoruldum ama yorulduğuma değdi. Sebep olanlardan Allah razı olsun," diyecektir. Aynı zamanda hastaların da hayır duasını alır. Muayene, tahlil ve tetkikle uğraşıp ayaklarına kara sular inen hastamız bir daha hasta olmamak için daha bir özen gösterecektir. Bu da aynı zamanda bir koruyucu hekimliktir. Bu binanın ısınmasını sağlayan firma hep bu kuruma minnettar kalacaktır. Çünkü bu birbirine eklemeli, birbirinden bağımsız devasa binaları ısıtmak kolay değildir. Tüm Konya doğalgaz yakmasa, sadece bu kurumun sarfiyatı, firmayı ihya eder.

    Niyetim binayı birbirine gelişi güzel ekleyenleri eleştirmek değil. İhtiyaçtan dolayı şartlar zorlamıştır. Zamanında köklü çözüm bulamayan siyasilerin pansuman tedbirinden başka bir şey değildir bu şekil bir yapı yığını.

    Ne eksik etsin Rabbim, ne de muhtaç... 24.03.2017

  2. .

23 Mart 2017 Perşembe

Bir İngiliz oyunu -olmasın- *

Çarşamba günü İngiltere’nin başkenti Londra’da parlamento binasının önünde -adına terör saldırısı dedikleri-  bir saldırı oldu. Olayın ilk anında sıcağı sıcağına ölen, yaralanan, saldırgan hakkında net bilgi verilmedi. Sadece yorumları dinledik ajanslardan.

İngiltere‘nin başkenti Londra‘da bugün bir terör saldırısı gerçekleşti. Bir saldırgan önce Westminster Köprüsü’nde insanları aracıyla ezdi. Parlamento binası duvarına çarparak duran saldırgan, bir polisi bıçakla yaraladıktan sonra parlamento bahçesinde vurularak etkisiz hale getirildi.

Olayın üzerinden 24 saat geçtikten sonra nihayet saldırganın kimliği, ölü ve yaralı sayısı açıklandı İngiliz  polisi tarafından. Yaşanan saldırıda saldırganın kendisi dahil toplan 4 kişi hayatını kaybetti. 40 kişi de yaralandı. Saldırgan 52 yaşında İngiltere doğumlu biri. Saldırıda kullanılan suç aleti ise bir araç ve bir bıçak. Saldırıyı malumunuz günümüzün marka(!) örgütü DAEŞ üstlendi. Ertesi günü Belçika’da yine aracıyla alışveriş merkezine dalmak isteyen bir kişi yakalandı. Anlaşılan DAEŞ Türkiye’de başka Avrupa’da başka türlü bir eyleme imza atıyor. Bu da, DAEŞ’in Avrupa’ya karşı merhametini gösteriyor. Yani gerçek dostlarına gül atmış durumda. Bize top-tüfek, bomba, canlı bomba ile gelen DAEŞ nedense efendilerine karşı sadece bıçak ile gidiyor.  

İngiltere’de meydana gelen terör saldırısı bizde olsa yapan kimse cinnet geçirmiş, akli melekesini kaybetmiş biri olarak açıklanır ve kapatılır. Olayın ardından yetkililerin birden açıklama yapmaması da soğukkanlı olduklarına  yormak gerek. Bizde olsa “Olaydan kaç saat geçti hala kaç kişi öldü bilemiyoruz. Hemen yasak konuyor, haber alma özgürlüğü kısıtlanıyor, olay yerine yetkililer kaç saat sonra intikal etti vs.  açıklamaları yapılır.

Olayla birlikte parlamenterlerin binadan çıkartılmaması, başbakanın güvenli bir yere götürülmesi, her yerin didik didik aranıp incelenmesi ya işi ciddiye aldıklarının ya da çok korktuklarının işareti olsa gerek. Ölen dört kişiyi küçümsemiyorum. Can candır. Bir kişi bile olsa önemlidir. Fakat yıllar sonra İngiltere’de meydana gelen bu terör saldırısında ölen insanların sayısı bizde aşağı yukarı günlük olur. Kanıksadık. Vakayı adiyeden oldu artık. Eğer bu olay kamuoyu oluşturmak, yapacağı yeni şeylere gerekçe olsun diye kendi icat ettikleri bir terör değilse İngiltere ve Avrupa ülkelerinin korkmalarında fayda vardır. Çünkü yıllardır kendi elleriyle kurdurup büyüttükleri, üzerimize saldıkları terör örgütleri silahı kendilerine doğrultmuş olabilir. Bu durumda korkmakta haklılar. Çünkü yaptıkları bir bumerang gibi er veya geç kendilerini mutlaka bulacaktır.

Bu küçük terör saldırısının dünyanın en güvenilir ülkesi olarak bilinen İngiltere’de yapılmış olması bana düzmece gibi geldi. Çünkü iş sanki bir İngiliz işine benziyor. Sanırım bir algı oluşturulmaya çalışılıyor. Bu işte bir hin oğlu hinlik var. Sanki bir İngiliz oyunu var gibi geliyor bana. İngiliz oyunu deyince basite indirgemeyelim. Sözlüklere bakıyorum, İngiliz oyunu demek: "Çok karmaşık hile, düzen" anlamına geliyor. Tarihte İngiliz oyunu, İngiliz siyaseti deyimleri meşhurdur. Yetmişine gelmiş İngiltere'nin, bu dünya yedisini de bilir. Yedisi ne ise bir ülkenin, yetmişi de aynı olur. Değişmez yani. Tüm oyunları tereyağından kıl çeker gibi yapar. Kimseyi kendine düşman etmeden dünyayı sömürmeyi iyi becerir. Hiç ön plana çıkmaz ama her taşın altında mutlaka İngiltere vardır.

Hiç olmadığı kadar dar ve zorda İngiltere. Bir çıkış noktası arıyor. AB'den çıkmasında da bir bit yeniği aramak lazım. Dünyayı dizayn edecekse, bir yere girecekse, bir yerden tavizler koparacaksa, kaymak yiyecekse İngiltere mutlaka bunun hesabını yapar. Yaptığı plan da tıkır tıkır işler. Bugüne kadar yaptığı planlarda hiç kaybetmemiş dense yeridir. Yapacağı işlere kılıf bulmak için önce kendi canı yanmalıdır. Bunun için de birkaç insanını heba etmiştir. Az sayıda da yaralı oldu mu al sana bir terör. Yakın zamanda göreceğiz verdiği bu canlara karşılık kaç can alacak? Hangi ülkelere girecek? Hep beraber göreceğiz. Kaz gelecek yerden tavuğu esirgememiştir. Şu anda İngiltere kamuoyu oluşturuyor, yapacağı saldırılar için bahane ve gerekçe buluyor. Hem öyle bir oyun ve tuzak kurar ki olayların arkasında olduğu bile anlaşılmaz.

AB Komisyonu’nu Türkiye’nin AB daimi temsilcisinden Cumhurbaşkanı’nın: “…Siz böyle davranmaya devam ederseniz, yarın dünyanın hiçbir yerinde hiçbir Avrupalı, Batılı, güvenle, huzurla sokağa adım atamaz. Bu tehlikeli yolu açarsanız en büyük zararı siz görürsünüz şeklindeki sözlerine açıklık getirmesini istemiş. Avrupa oldu  olacak bu terörün arkasında Türkiye var, şeklinde bir yargıya da varırsa hiç şaşırmayalım. Zaten tüm Avrupa Türkiye’ye karşı bir ve beraber olmuş durumda. Darbeye katılan tüm FETÖ’cü darbecilere kucak açan Almanya şimdi de Türkiye’nin istediği ‘Tank savunma sisteminin satışına’ izin vermedi. Norveç ise kendilerine iltica eden dört subay ve bir askeri ataşenin sığınma talebini kabul etti.

Her biri Türkiye’ye karşı yıllardır geri planda çevirdikleri dolapları bir tarafa bırakarak içlerinde tuttukları  kin ve intikam duygusunu açık etmeye başladılar. Maliyetten kaçınmasalar inanın utanmayıp yeni bir ‘Haçlı Seferi’ başlatacaklar. Nede olsa ‘Onlar tek millettir.’ Gözünü sevdiğimin 15 Temmuz’u Batı’nın dengesini bozdu. Kin, intikam ve gayzları yüzlerinden okunuyor. 23/03/2017

* 25/03/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.






22 Mart 2017 Çarşamba

Pet şişelerin çilesi



Size bir soru sormak istiyorum ama soruyu duyar duymaz aklından zorun mu var be adam! Böyle soru mu olur diyeceksiniz? Olsun! Ne derseniz deyin. Ben yine de soracağım:

Günlük hayatımızda kullandığımız yan tarafta görünen 0,5 ml'lik pet şişeler ne işe yarar? Sorum bu. Hemen ne için olacak? Su içmek için kullanılır, bir defa içilir, bitince çöpe atılır diyeceksiniz. Doğrudur. Aklın yolu birdir. Ben de aynı şekilde kullanılır cevabı verirdim.

Susadığımız zaman hemen sağımıza solumuza bakarız. Gıda ürünleri satılan herhangi bir yere girer, soğuğundan bir tane alır, ağzını açar, ağzımıza dayarız. Çoğu zaman da bir dikişte bitirir, susuzluğumuzu giderir, sonra çöpe atarız pet şişeyi. Ya da elimizde tutar, herhangi bir yerde çeşme görürsek yeniden doldururuz susadığımız zaman içmek için. Bu şekil su şişesini ÖSYM'nin yaptığı merkezi sınavlarda öğrencilerin elinde, üzerinde firma adı yazılı ambalajı yırtılmış bir şekilde görürüz. Zaten üzerinde başka bir şey ile girmeleri de mümkün değildir. Bir içimlik pet şişelerin böyle bir amaç için kullanıldığını biliyordum. Ama bu konudaki bilgim, fikrim ve görgüm son 6 ay öncesinde değişti.

Benim için pet şişeler 10-15 yaş arası çocukların oyuncağı. Çocuk elindeki  suyun yarısına kadarını içiyor. Geriye kalan suyu ise sıra, masa...nerede bir düz ve yüksek yer bulmuşsa şişeyi havaya atıp düz durdurmaya çalışıyor. Düz durduruncaya kadar uğraşıyor. Çoğu öğrencinin elinde bu şekil  şişe. Birbirleriyle yarış yapıyor. Şişenin ne kafası, ne gözü kalıyor. Durmadan atılıyor. Şişe dile gelip, başına geleni bir anlatsa, şişenin çektiği işkenceyi duyunca kendi derdinizi unutur, şişeye ağlar, kendi halinize şükredersiniz.

Teneffüs saatini bu şekil bitiren öğrenci hızını alamayıp derste de denemek ister şişeyi düz durdurma işini. Öğretmenin derse başlamasıyla birlikte nihayet şişeler sıralardaki yerini alır. Fakat şişe yine dinlenemez. Çünkü derste gözü olmayan öğrenci yine şişe ile uğraşır. Ya yere düşürür, ya sıkıştırır. Ortalığı kulakları rahatsız eden bir ses kaplar. Ya da üzerindeki ambalajı soyacağım diye çabalar. Ardından kağıdını çöpe atmak için kalkar. Hiçbir şey yapamazsa can sıkıntısından suyu içmeye çalışır. Ağzını havaya doğru kaldırır, şişenin kapağını açar. Ağzı ile şişenin arasında üç-beş cm mesafe bırakır, lıkır lıkır içmeye çalışır. Üzerine dökünce de ayağa kalkar: "Selpak mendili olan var mı" diye seslenir. Öğretmen de bu arada ders işlemeye çalışır, eğer becerebilirse.

Bir kişinin susadığı zaman içmesi için üretilen ve satışa sürülen pet şişenin bu şekil amacı dışında kullanıldığını sanırım bir çoğunuz görmemişti. Çocukların elinde oyuncak olan bu şişelerin durumunu görünce onlar adına üzüldüm. Onların başına gelen pişmiş tavuğun başına gelmemiştir. Allah kimseyi şişeler gibi yapmasın,  çocukların maskarası kılmasın, amacı dışında ayak altına düşürmesin. İyi ki pet şişe olmamışız. 22.03.2017

En güzel planımız plansızlığımızdır

Plansızlık bazı insanların paçasından akar. İşin garibi plansız olduğunun farkında değildir. Bu durumunu söylemeye kalksan -kan akmaz akmaya ama- her an için Filistin-İsrail gibi olmakla karşı karşıya kalabilirsin.  Çünkü yüzünden okunan plansızlığını kabul etmez.

Plânsız olanların kendisine bir şey olmaz. Sadece etrafınadır zararları. Onlara saç-baş yoldurur, dişlerini kırdırır, boğazına döktürür. Yutkunur, içine atarsın, kendi kendine buğzedersin. Kendileri ise etrafına gülücükler dağıtarak hiçbir şeye sebep olmamış gibi hayatlarını yaşamaya devam eder. Nice nesilleri gönderirler öbür dünyaya. Çünkü uzun ömürlü olurlar. Çoğu kimsenin salına yapışırlar diyeceğim ama plansız olduklarından zaten cenazene gelemezler. Hasılı işin bunlara kalırsa dona kalırsın. Cenazen de orta yerde kalır. En iyisi yok kabul edip yoluna devam etmek dersin ama ne mümkün. Çünkü hayatın her alanında bunlarla beraber yaşıyorsun. Hele bir de hiçbir şey olmamış gibi dürüstlük abidesi olarak konuşmaları yok mu? İşte kişiyi kahreden de bu.

Ortak sınav yapacaktır öğretmenimiz. Sınavına gelmez. Sınavını bir başkası yapar. Sınavını da adam gibi hazırlamaz. Yapacağı sınavı önceden haber vermez. Tam derse girerken eline tutuşturulur, sınavı yapıver diye. Halbuki daha önce haber vermiş olsa dersinle ilgili daha önceden tedbir alırsın. Çünkü dersini işleyemediğin zaman bir hafta boyunca o sınıfa bir daha derse girmeyeceksin. O sınıfı diğer sınıfların seviyesine getirmek için epey bir efor sarf etmek gerekir.

Haftaya o sınıfın dersine girip hızlandırılmış ders yapacağım diye bir plan yaparsın. Evdeki hesap çarşıya uymaz. Çünkü bu sefer de okul idaresi eline yapılsın diye kazanım değerlendirme sınav evrakını tutuşturur. Güler misin, ağlar mısın? Eskiden Hababam filmlerinde görürdük böylesini. İzlemeyenimiz yoktur bu filmleri. Orada öğretmen sınıfa girer: "Çıkarın kağıtları, yazılı yoklama yapacağım" der. Bizimki de o hesap. Birilerinin plansızsızlığının ceremesini senin planlı olman çeker.

Ne olur yani. Bir gün öncesinden bu tür sınavların duyurusu yapılsa diyeceğim ama. O zaman biz plansız insanı nasıl tanıyacağız değil mi? 22.03.2017


"Cildiniz de pek kötüymüş!.." -II-

21/03/2017 günü "Cildiniz de pek kötüymüş*" başlıklı yazımı kaleme aldıktan sonra hani bizde laf lafı açar denir ya. İşte öyle. Hemen aklıma 2000'li yıllarda başıma gelen yine cildimle ilgili bir anekdot geldi. Oldu olacak onu da kaleme alalım istedim. Hem böylece cildimin ne kadar kötü olduğunu ben hakka'l yakin biliyorum. Siz de ilme'l yakin öğrenmiş olursunuz.

Babam rahmetlinin sağ ayağının baldırında egzamaya benzer bir şişlik vardı. Sürekli kaşırdı. Zaman zaman da kanardı. Birkaç defa Meram Tıp Fakültesi Cildiye bölümüne götürdüm. Patolojik inceleme için vücuttan alınan parça Ankara'ya gönderilirdi. Aylarca sonucun gelmesini beklerdik. Sonuç: "Yapılan incelemelerde herhangi bir bulguya rastlanmamıştır" şeklinde gelir, birkaç merhemle bizi gönderirlerdi. Babam durmadan sürerdi merhemi, hiç de faydası olmazdı. Merhemle birlikte yumuşayan cilt daha sonra kabuk bağlar, kaşıntıyla beraber dökülürdü. Her yaz geldiğimde bana ayağını gösterir, beni doktora götür derdi. Doktora götürünce de tahlil ve tetkikler uzayınca: "Oğlum ben de bir şey yok, gidelim" derdi rahmetli.

Yine bir defasında  hastaneye götürdüm. Bizi muayene etmeye bir iki hasta kalmıştı. Bu esnada bir yakınım gördü bizi. "Geçmiş olsun" dedikten sonra "Ne hayır" dedi. Durumumuzu anlattıktan sonra: "Bu yaşlı amcayı burada niye bekletiyorsun, çık yukarıya özel muayene yaptır**" diye yol gösterdi. Yukarıdaki hocaya muayene olsak da bizi parça alınsın diye aşağıya polikliniğe gönderirler, dedim ise de, "Hastalık bu, ihmale gelmez. Buradaki doktorlar daha öğrenci. Sen yukarı götür, adamcağızı burada bekletme. Bu gibi durumlarda para düşünülmez" deyince kınayanın kınamasına aldırarak soluğu özel muayene sekreterliğinde aldım. O günün şartlarında 60 lira olan ücretini ödedim. Şimdilerde sanırım muayene ücreti 250 lira civarında. Babam, ben ve yanımda bir arkadaşımla beraber PROF'un odasına girdik. Babamın ayağını gösterdim. Ne dokundu, ne baktı, ne de muayene etti. Yerinden kalkmadan uzaktan baktı: "Amcayı aşağıya polikliniğe götür, oradan parça alıp patoloji sonucunu bekleyeceğiz" dedi. Sonra bana döndü. "Sen iyi misin, babandaki bu şişliklerden sende de var mı dedi. Hayır dedim. Hayret bir şey! Sen babanı boş ver. Senin cildin çok hassas. Sarısın. Sarı cilt  pek makbul sayılmaz.  Güneş'ten kendini koruman lazım." dedi. Şapka giyiyorum dedimse de şapka falan kurtarmaz seni. Sen fötr şapka giymelisin. Yok yok. Fötr dedimse de kamıştan yapılanı giyeceksin" dedi. Tamam hocam, dediğin gibi olsun deyip ayrıldık. 60 lira bayılmıştık ama boşa gitmedi. Nasıl korunacağımla ilgili bir çuval laf işitmiştim. Kim verirdi buncacık paraya bu kadar bilgiyi. Tıp sadece muayene, tetkik ve teşhisten ibaret değildi ki. Koruyucu hekimlik denen kısmı da vardı. Sayın hocamın yaptığı da buydu.

Biz babamızı muayene ettiremeden aşağı polikliniğe döndük tekrar. Az önce parasız sıra bekliyorduk. Şimdi ise paralı bir şekilde sıra beklemeye başladık. İnsan para verince kendinden emin bir şekilde bekliyor sırasını... Verdiğimiz paraya mı yanayım, muayene etmediğine mi? Üstelik adamın "Cildin pek makbul değil" demesi de işin tuzu biberi oldu. Sözümü uzatmayayım. Zaten maksat da benim cildim idi. Sanırım mesele anlaşıldı. Benim başıma böyle bir şey gelmedi, ilginçmiş derseniz. Bir telefon kadar yakınım size. Siz yeter ki cebinize parayı koyun gelin. ben sizi o doktora götürmeyi garanti ederim. Ama ağzından sizinle ilgili ne çıkar onu garanti edemem. Bu kıyağımı da unutmayın efendim!

Meraklısı için söyleyeyim. Alınan parça Ankara'ya gönderilmiş olmasına rağmen cildin üzerinde ben buradayım diyen şişlikten herhangi bir bulguya rastlanmadı sonucu geldi. Sonunda bizi AÜ. Tıp Fak. İbni Sina Hastanesine sevk ettiler. Orada da sıra beklerken birinin: "Dışarıdan gelmişsiniz, niye burada oyalanırsınız, çık yukarıya muayene ettir babanı**" demesinden sonra yine soluğu yukarıda aldım. Özel muayeneden sonra  alınan parçanın sonucunu bir hafta sonra  tekrar hasta ile birlikte hastaneye giderek öğrendik. Hastamızın "Bowen hastası" olduğu ortaya çıktı. Yatırdık hastaneye. Eşin-dostun: "Aman bıçak vurdurma" demesinden babam etkilendi. Ameliyat olmaktan vazgeçti. Hastaneden çıkarttım. Ertesi yıl babamı ikna ederek Meram Tıp'a ameliyat için getirdim. Bu sefer kalbi el vermedi yaşından dolayı.

Son zamanlarında rahmetli sağ ayağını pek kaldıramıyor, kütük gibi olmuştu. üstelik kıvıramadığı gibi yürüyemez de olmuştu. İçinden akan irin koku da yapıyordu. Ölümü ayağından oldu. Karın ve bereketin bol olduğu bir Cuma akşamı (03/02/2017)   Hakka yürüdü. Mekanı Cennet olsun. Ayağından çok çekti. Namaz ehli biri idi. Varsa günahı, ayağından çektiği inşallah günahlarına keffaret olur. Allah rahmet eylesin...

*http://dilinkemigiyok.blogspot.com.tr/2017/03/cildiniz-de-pek-kotuymus.html
**Bugün geriye dönüp bakınca biri Konya'da diğeri Ankara'da olmak üzere iki kişi özel muayeneye yönlendirdi. Parayı bayıldıktan sonra tekrar polikliniğe geldik. Düşünüyorum da acaba bu iyilik meleklerini özel muayene doktorları görevlendirmiş olmasın. Şu içimden geçirdiğime bakın hele... Dedim ya: "Cildiniz de pek kötüymüş" diyene içimde öyle diye. Sanırım dışım gibi içimde kötü. Ne yaparsınız benim içimde bir, dışımda. katlanacaksınız buna... 22/03/2017

21 Mart 2017 Salı

"Cildiniz de pek kötüymüş!.." -I-

Yan tarafta gördüğünüz resim benim işaret parmağım. Parmağımdaki şişlik ise bir yanık sonucu oluştu. Bugün 8.günü yanalı. Biraz inmeye başladı, üstelik yumuşadı. 

İkinci derece yanıkmış bendeki bu yara. Evime gelen bir doktora sordum ne yapayım diye. Yıllar öncesinde benim iki elimde de bu şekilde yanmadan dolayı şişlik oluştu. Birini patlattım, diğeri ise aynı şekilde kaldı. Patlattığım yer, sürekli kaşındı durdu. Diğer taraf kendiliğinden iyileşti, bana herhangi bir rahatsızlık da vermedi dedi. Ben de bir şey yapmadım. Bakalım daha ne kadar sürecek? Göreceğiz. Bu küçük kazayı yazı konusu yapmayı düşünmemiştim. Parmağımı gören ne oldu diye sorunca yazmak vacip oldu.

Teneffüs esnasında iki bardak çay doldurarak bahçeye çıkmak için harekete geçtim. Öğretmenler odasının kapısından çıkmak bir mesele tabi. Çünkü birkaç nöbetçi, idari bölüme öğrencinin girmemesi için bodyguardlık yapıyor. (Hoş bu kadar nöbetçi öğrenci ne iş yapıyor? Bu da meraklarımın arasında. Gerçi merakımı nispeten gidermiş oldum. Son derse girince bu kadar nöbetçinin ne iş yaptığını biraz anlayabildim. Son derse girip tam derse başladığım esnada nöbetçi öğrencinin biri ders defterini istemeye gelir, o gider az sonra diğer nöbetçi defteri almaya gelir, bazen defteri alan öğrenci tekrar defter istemeye gelir.) Diğer öğrenciler ise kapının önünde bekleşiyor. Niye beklediklerini de tam anlamış değilim. Öğrenciliğim boyunca öğretmenler odasına girmedim. İçeride ne var, öğretmenler ne konuşurlar, içerinin dizaynı nasıldır şeklinde çok düşünmüş olmama rağmen ne içeri girdim, ne de kapısının önünden geçtim. Şimdiki nesil için her yere rahat bir şekilde girmek çok doğaldır. Girmemesi ayıp sayılıyor şimdilerde. Hele çalıştığım okulda idari bölümün önünde kalabalık bir şekilde öğrencilerin bekleşmesi vakayı adiyeden oldu artık. Böyle bir yerden sıyrılıp iki bardak çayla 6 aydır sürekli geçtim, bugüne kadar hiç bir kazayla karşılaşmadım. Tüm bunları açıklıyorum ki sakarlığım tam ortaya çıkmasın.

Birini kendime, diğerini de  dostuma vermek üzere iki bardak çay aldım. Öğretmenler odasından çıktım. Tehlikeli bölüme girdim. Sırtı dönük bir öğrencinin -tam ben arkasında iken- debelenmesiyle birlikte sol elimdeki çaya çarptı. Çayın bir kısmı(dudak payı kadarı) öğrencinin koluna, bir kısmı tabağın içine, bir kısmı da sol elime döküldü. Sağ elimdeki çaydan dökülen de sağ elime döküldü. Bir kısmı da yere tabi. (Burada bir hakkı teslim edeyim. O çarpışmaya rağmen bardaklardan çay döküldü dökülmesine...elim de yandı yanmasına. Öğrenci de "yandım" dedi demesine. Ama elimdeki bardakları bırakmadım, yanmayı hissetmeme rağmen.) Bahçede bekleyen dostuma bardaktan geriye kalanı ikram ettim, diğerini de ben içtim. Teneffüs dönüşü koluna çay dökülen öğrenciyi buldum. pek bir sorun yoktu. Öğleye kadar elinde buz dolaşmış durmuş. Dersim bitip eve giderken resimde gördüğünüz parmağımın yanıktan dolayı şiştiğini görünce işin vahametini anlamış oldum. Çay deyip de geçmeyin, durum şekil A'da görüldüğü gibidir.


Bir haftayı aşkın bir zamandır işaret parmağım bu şekilde gidip geliyorum işe. Ayaklarıma bakmaktan fırsat bulup da yüzüme ve elime bakan oluyor bazen. Boş dersimde öğretmenin biri elimi görünce, ne olduğunu sordu. Durumu kısaca izah ettim. "Çok kötü yanmış, geçmiş olsun" dedi. Ardından da "Aman Ramazan Hocam, cildiniz de pek kötüymüş" demeyi ihmal etmedi. Ben de "İçimde öyle hocam" diyebildim kendisine. Bizim yazıya da zorlanmadan bu şekilde başlık çıkmış oldu. 21/03/2017