31 Mart 2023 Cuma

Salgının Ardından

Covid-19 adı verilen, iki yıldan fazla süren, küresel salgının zararı fazla oldu: 

Hayatımıza maske, mesafe ve hijyen girdi. 

Bu hastalığa yakalanan binlerce kişi öldü.

Kapanmadan dolayı üretim durma noktasına geldi.

Onlarca gerekli gereksiz yasaklarla tanıştık. 

Bu hastalığı tetikleme ihtimali olan yüzlerce sektör aylarca kapalı kaldı. 

Enflasyon azdı. 

İşsizlik arttı. 

Hastaneler test yaptıranlarla doldu taştı.

Hastanelerin yoğun bakımları ve hastaneler yeterli gelmedi.

Binlerce kişi hastanelerin yoğun bakımlarında ölümle pençeleşti.

Hastanelerde tedavi görmeyen hastalar evlerinde karantinaya alındı. 

Eğitim ve öğretim sekteye uğradı. Yüz yüze eğitimden uzak kaldık. Uzaktan öğretimle tanıştık. 

Esnek mesai, dönüşümlü çalışmayı gördük.

HES (Hayat Eve Sığar) uygulamasına geçildi.

Bu süreçte herkes birbirinden kaçtı.  

Aşılar hayatımıza girdi. Aşı olmak isteyenler ve olmak istemeyenler tartışması yapıldı. Kimi aşı oldu kimi olmadı.

Salgın hala tam bitmese de ölümcüllüğü geride kaldı. Hastalananlar da ayakta geçiriyor bu hastalığı. 

Hastalık etkisini her geçen gün kaybediyor olsa da bu salgının doğal bir virüs mü olduğu yoksa laboratuvarlarda üretilmiş olup olmadığı konuşuldu ama daha bu virüsün nasıl oluştuğu tespit edilemedi. Bu da zihinlerde bir şüphe olarak kalacak.

Zihinlerde kalacak bir başka şey daha var. O da aşıların yan etkisinin olup olmadığı. İnsanlar kendi arasında “Kalp krizini tetiklediği, bazı hastalıklara yol açtığı, vücutta etkiler bıraktığı...” yönünde konuşup duruyor. Aşıların böyle yan etkisi var mı, yok mu konusunun gerçekliği de ortaya çıkmayacak. Çünkü bu konuda yapılmış bir araştırma yok. Halk arasında aşıların yan etkisi konuşulunca bazılarının “Biz aşı olmadık” şeklinde bıyık altından güldüğü de gözlerden kaçmıyor.

Virüsün yapay, aşıların yan etkisinin olduğu yönünde bu konuyu gündeme getirince, bazıları bunu paranoya görse de dünyaya yön vermeye çalışanlar ve borusu ötenler dünya insanına güven vermedikleri müddetçe, gerçek ortaya çıkmadan acabalar zihinleri kurcalamaya devam edecektir.

Nimetin Elden Çıkması

Hayat bir mücadeleden ibarettir. 

Bu mücadele uzun bir maratondur. 

Bu maraton tekdüze değildir. 

İnişi vardır, çıkışı vardır, zorluğu vardır, kolaylığı vardır.

Üzüntü ve keder, sevinç ve mutluluk iç içedir.

Kimseye her daim tozpembe değildir, hepten eza da değildir. Zira adı üzerinde imtihan dünyasıdır. 

Bu imtihandan yüzünün akıyla çıkmak da vardır, varlık gösterememe de vardır, rezil olmak da.

Bir hedefe ulaşmak için yola çıkanlar, çıktıkları bu hedefe ulaşmak için ibadet aşkı içerisinde çalışırlar, çalışırken şımarmazlar, çağın ve zamanın ruhuna uygun hareket ederler ise önlerine engeller çıksa da bu engelleri birer birer aşmasını bilirler. Karşılığını da alırlar. Çünkü her insan için ancak çalıştığının karşılığı vardır. Allah da bunlara çalıştığının karşılığını verir ve zirveye çıkarır.

Kendilerinden ve yaptıklarından emin olarak ayakları yere sağlam basanlar zor veya kolay zirveye çıkar. Yeter ki bunda samimi olunsun, zirve azmi olsun, yapabilecek irade gösterilsin, bu konuda güven verilsin ve zirvenin bir menfaat elde etmek olmadığı hususunda halk ikna edilsin.

Zirveye çıkmak zor olsa da mümkündür. Çünkü çalışmak insandan, tevfik de Allah’tandır.  

Zirveye çıkılır çıkılmasına ama esas mesele zirvede tutunmak ve kalıcı olmaktır. Zira zirvede tutunmanın imtihanı daha bir başkadır. Burası hem nimet hem de ateşten kordur.

Burada kalite tesadüf değil demek de vardır, imkanların içerisinde kaybolmak da vardır.

Zirvede tutunmaya çalışmak zirveye çıkmaktan daha zordur. Çünkü bir şeyin zirvesi demek inişe yakın olmaktır. Bir bedel ödemeden zirveye çabucak çıkanların inişi çok kolaydır. Çıkmalarıyla inmeleri bir olur. Bedel ödeye ödeye zirveye çıkanlar ise zirvenin kıymetini bilir ve zirvede tutunmanın yollarını arar. Şımarmazlar, güç zehirlenmesi yaşamazlar, zirveden aşağıya tepeden bakmazlar, Zafer sarhoşu olmazlar, yol arkadaşlarına çalım atmazlar, birbirlerine empati yapar ve diğerkamlığı tercih ederler, en ufak bir şayiada teyakkuza geçerek içlerine giren virüsü temizlerler. Kısaca hem geldikleri yeri unutmazlar hem de en ufak bir sendelemede inişe geçeceklerini çok iyi bilirler ise zirve her daim onların olur ve buranın nimetlerinden halkı faydalandırırken kendileri de yararlanmış olurlar.

Böyle yapmazlar, hoşnutsuzluğa tedbir almazlar, çözüm üretmezler, ekip ruhuna önem vermezler, ehliyet ve liyakat yerine sadakati tercih ederler, gerçekleri görmemek için kafalarını kuma gömerler, halkın derdiyle dertlenmeyi bırakırlar, korku dağları salmaya yönelirler, gerçekleri gizlemek için olguları algı, algıları da olguya döndürmeye yeltenirler ise iniş er veya geç kaçınılmaz olur. Allah bu nimeti alır, bir başkasına verir. Çünkü toplumsal yasa gerçekleşmiş olur.

Bu durumda kimseye kızmaya hakları olamaz. Çünkü başa gelen her şey yapıp ettiklerimizin bir sonucudur.

Aşere-i Mübeşşere

“Hz Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali, Sa'd b. Ebî Vakkas, Ebû Ubeyde b. Cerrah, Abdurrahman bin Avf, Talha b. Ubeydullah, Zübeyr b. Avvâm, Saîd b. Zeyd” isimli sahabeler halk arasında aşere-i mübeşşere (cennetle müjdelenen on kişi) olarak bilinir.

Adı zikredilenlerin hepsi Kureyş kabilesine mensup ilk Müslümanlardan. Peygamberimizin hep yanında yer almış, İslam’a hizmetleri yadsınamaz sahabelerdir. Cennetle müjdelenmelerinin dayanağı da hadislerdir: “Ebu Bekr cennetliktir, Ömer cennetliktir, Osman cennetliktir, Ali cennetliktir, Talha cennetliktir, Zübeyr cennetliktir, Sa'd İbnu Malik cennetliktir, Abdurrahman İbnu Avf cennetliktir, Ebu Ubeyde İbnu'l-Cerrah cennetliktir." (Ravi der ki: Zeyd) onuncu da sükut etti. Dinleyenler: "Onuncu kim?" diye sordular. (Bu taleb üzerine): "Said İbnu Zeyd!" dedi. (Ebu Davud, Sünnet 9)

Bu konuda farklı hadisler de mevcut. Hepsini buraya alma imkanım yok. Bu ve bu konuda gelen rivayetler sahihtir veya değildir üzerinde durmayacağım. Durmak istesem de müktesebatım el vermez ise de bu konuda şunları söylemek isterim:

Peygamberimizin şunları şunları yapan cennetliktir demesi başka, isim vererek şunlar cennetliktir demesi başka. İlkinde ameller ön plana çıkarılırken ikincide kişiler ön plana çıkarılmaktadır. Birinci İslam’a uygun iken ikinci anlayış İslam’a uymaz. Çünkü,

Sahabe de olsa, İslam’a katkıları çok olsa da daha yaşarken  İslam kimseye cennet garantisi veremez. Çünkü peygamber de olsa az sonra kimin ne yapacağını Allah’tan başka kimse bilemez. Zira bu konu gaybi bir konudur. Bunun bilgisi de sadece Allah’a aittir. Ki peygamber kızı Fatıma’ya bile cennet garantisi vermemiştir.

Bu sahabenin bir kısmı Cemel ve Sıffın gibi savaşlarda rol oynamış. Şu ya da bu şekilde Müslüman kanının akmasında dahli olmuştur. İslam dünyasının ayrışmasında ve ümmet arasına nifak tohumlarının ekilmesinde bu tür savaşların payı büyüktür. Bugünkü bölünmüşlüğün ve parçalanmışlığın izleri bu savaşlara kadar gider.

Peygamberden sonra vefat eden bu sahabeler tıpkı diğer sahabe ve tüm insanlar gibi hesap gününde yaptıklarından veya yapmadıklarından dolayı hesaba çekileceklerdir. Yargılamayı da Allah yapacaktır. Bu müjde anlayışı Hristiyanlardaki İsa peygamberin ahirette insanları yargılayacak düşüncesine benzer. Ne Hz İsa’nın ne de peygamberin böyle bir yetkisi vardır.

Hangi birimize daha ölmeden cennetle müjdelenen garantisi verilebilir? Cennet garantisi alan kimse ne derece kendisine çekidüzen verebilir? Sizleri tenzih ederim ama şayet şahsıma böyle bir garanti verilse, öyle zannediyorum, sorumluluklarımı yerine getirmem en hafifiyle. Her türlü olumsuzluğa imza atarım.

Bu tür hadislerin, Cemel ve Sıffın savaşlarının ardından geriye dönük üretildiğini, bunda amacın bu sahabenin koruma zırhına girdirilmeye çalışıldığını, Peygamberin yakın arkadaşları olan bu kimseler hakkında olur olmaz eleştiri yapılmasının önüne geçmek murat edildiğini düşünüyorum. Allah’ü a’lem. 

29 Mart 2023 Çarşamba

Milli Görüş

Milli Görüş, merhum Erbakan'ın 1969 yılında çıktığı siyasi yolculuğundan, vefatına kadar devam ettirdiği siyasi çizgisinin adıdır. Maddi ve manevi kalkınmanın, gelişimin, değişimin ve ilerlemenin milli duruşla mümkün olacağını savuna gelmiştir. Bu yüzden her çözümünde millilik demiştir. Taklitçiliğe ve özentiye hep uzak durmuştur. Ömrü boyunca bu çizgisini hiç değiştirmemiştir.

Önceleri bu çizgi ciddiye alınmamış, dalga geçilmiş. Biraz taban bulunca bir bölen olarak görülmüş, irticanın odağı ve dinî siyasete alet ediyor denmiş. 

80 öncesinde hep MC hükümetlerinde yer almış. Maddi kalkınmayı ağır sanayi ve milli sanayi hamlesinde görmüş ve memleketin her bir yerine fabrika temelleri atmış. Manevi kalkınma için de imam hatip okullarının sayısının artırılmasına öncülük etmiştir. 

80 öncesinde kurduğu Milli Nizam Partisi, irticanın odağı gerekçesiyle kapatılmıştır. Yerine kurduğu Milli Selamet Partisi ise tüm partiler gibi 80 ihtilaliyle birlikte sonlandırılmıştır.

Yerine kurulan Refah Partisi, 91 genel seçimlerine kadar yüzde 10 barajını aşamadığı için Meclis dışında kalmış, 91 seçimlerine ittifakla girerek Meclisteki yerini almıştır. 94 mahalli seçimlerinde bir sıçrama yaparak çoğu belediyelerde iktidar olmuştur.

95 genel seçimlerinde en büyük parti olarak Meclise girmiş ve kurulan koalisyonun büyük ortağı olmuştur ama bu hükumetin ömrü fazla uzun sürmemiştir. İktidarda iken irticanın odağı olduğu gerekçesiyle parti hakkında kapatma davası açılmış, 28 Şubat süreciyle birlikte bu parti kapatılarak yerine Fazilet Partisi kurulmuştur. 

Yeni kurulan bu parti girdiği seçime pek asılmamış ise de 2000 öncesi Mecliste yine temsil edilmiştir. Bu partinin ömrü de uzun sürmemiş, tıpkı RP gibi aynı gerekçe ile kapatılmıştır.

Tabanı olan bir partiyi kapatmak çözüm değil. Yerine Saadet Partisi kuruldu. FP’ndeki vekillerin yarısı kurulan bu yeni partiye geçerken yarısı geçmedi. Biz Milli Görüş gömleğini çıkardık diyerek kurdukları AK Partiye geçtiler. Parti kapatmakla bir zihniyeti yok edemeyenler partiyi ve yol arkadaşlarını tam ortadan ikiye bölmeyi başarabilmişlerdi.

Arkasında Erbakan’ın olduğu SP yerinde sayıp hatta gerilerken gömleği çıkaran talebeleri ise 2002 yılında yapılan ilk seçimde ve sonrasında defalarca tek başına iktidar oldu.

Ana gövdeden Milli Görüş çizgisini terk ettiğini söyleyerek iktidar olan bu görüşün talebeleri, zamanla Milli Görüşü biz temsil ediyoruz diyerek bu görüşü sahiplenmeye başladı. Bu görüşün ana gövdesi ise büyüyemediği gibi esas Milli Görüş biziz demek suretiyle bölünmeye devam etti. SP’den ayrılanlar önce Has Partiyi kurdu, ardından AK Partiye katıldı. SP’de siyaset yapan oğul Erbakan, genel başkanlık yarışını kaybedince Yenidenrefah Partisini kurdu. Zaman ne gösterir bilinmez ama halihazırda Milli Görüşü temsil ettiğini söyleyen üç parti var: SP, AK Parti ve YRP. Her biri de esas Milli Görüş biziz diyor.

Bilinen bir gerçek var ki baba Erbakan’ın tedrisinde yetişen talebelerinin ne derece hocalarının ardından gittiği su götürse de bir zamanlar vebalı ve sakıncalı piyade görülen ve dışlanan bu zihniyet, günümüzün geçer akçesi. Hoca Erbakan’ın kavuşamadığı imkanlara talebeleri kavuştu. Bölünüyor ama bitmediği gibi ülke siyasetinde söz sahibi olmaya devam ediyor.

Salgını Yenmenin Yolu

Tüm tedbir, aşı ve kısıtlamalara rağmen salgın artmaya devam ediyor. Bu salgını önlemenin tek yolu kaldı: 

1.Dışarıda olduğu gibi evde hatta yatak odasında bile maske, mesafe ve temizlik kuralına riayet etmeli,

2. Evde tüm aile fertleri birbirine karşı bir yabancı gibi davranmalı,

3. Aile fertleri ayrı odalarda kalmalı,

4. Yemekler aynı sofra, aynı masa ve aynı kaptan yenmemeli,

5. Aynı evi paylaşan aile fertleri, birbirleriyle görüşmek isterlerse, birbirlerinin odasına girmekten ziyade telefonla görüşmeyi, görüntülü arama ve online vb. imkanları kullanmalı,

6. Evin her odasında, girerken ve çıkarken kullanmak üzere dezenfektan bulundurulmalı,

7.Market vb. yerlerden alışveriş yaparken, eczanelerden ilaç alma mesafesi hayata geçirilmeli. Müşteri ne istemişse, tezgâhtar onu uzatmalı. Burada ses duyurma zorluğu yaşanırsa tezgâhtar ve müşteri, telefonla görüşme yolunu tercih edebilir. Mümkünse, alışverişlerde online alışverişe geçilmeli. Siparişler kurye vasıtasıyla evlere ulaştırılmalı. Alışverişini markete gitmeden yapanlara yüzde beş indirim uygulanmalı.

8. Milli Eğitim Bakanı, yüz yüze eğitimin her türlüsüne ve her sınıf kademesine bir nokta koymalı ve demeli ki "Bundan sonra salgın kalksa dahi asla yüz yüze eğitim yapılmayacak. Pratiği dahil her türlü eğitim ve öğretim online yapılacaktır" demeli. Bu konuda üniversite yönetimlerini örnek almalı. Böylece yakın temas olmayacağı için öğrenciye şiddet ve öğretmene şiddet de kendiliğinden çözülecek ve tarihteki yerini alacaktır.

Benim şimdilik aklıma gelen öneriler bunlar. Önerilerimle şaka yaptığım, tiye aldığım anlaşılmasın. Zira hiç olmadığı kadar ciddiyim. Bu da Bilim Kurulu üyelerine benim bir kıyağım olsun. Bu önerilerim hayata geçirildiği takdirde bizdeki tedbir ve azmi gören salgın, bu ülkede bize ekmek yok deyip çekip gidecektir. 29 Mart 2021

Not: Salgının ne şekilde geçtiği bilinmeden başta bilim kurulu üyeleri olmak üzere tedbir amaçlı herkesin bir şeyler söylediği bir ortamda acizane bu önerileri yazarak sosyal medyada paylaşmışım. Anılarımda görünce, bu paha biçilmez önerilerim blogumdaki yerini alsın istedim.

28 Mart 2023 Salı

Eniştem Değil mi? Varsın Öpsün!

Eniştem bir hesap kitap adamı. Kolay kolay vermez, yedirmez. Bu hesabı yaparken de sırtında yumurta küfesi olduğunu söyler.

Eniştemin bir özelliği daha var. En son söyleyeceğini ilk başta söyler. Mümkün değil. Cesedimi çiğnemeden olmaz der.

Sanırsın ki eniştem hep böyle. Zırnık koklatmaz dersin. 

Ama şaşırtmayı pek sever. 

Öyle bir zaman gelir ki vermeyen eniştem, kesenin ağzını açar. Sırtındaki yumurta küfesini atar. Verdikçe verir. Ne kadar, olmaz dediği varsa hepsini bir bir yapar. Yani şaşırtır. Bu uğurda binlerce tavuğu esirgemez. Yeter ki kaz gelecek olsun. 

Eniştemin bu cömertliği genelde beş yılda bir olur. 

Sen de tüm bu olup bitenleri görünce, bayram değil, seyran değil, enişten beni niye öptü der durursun. 

Bu kadar iyiliği görünce, dün vermeyen bugün niye veriyor dediğin zaman eniştemi sevenler, "Sizi de anlamak zor. Vermediğinde vermedi diyorsunuz. Verdiğinde de niye verdi dersiniz" derler. 

Yine dersiniz ki dün olmaz diyen, bugün olur deyince, burada bir çelişki yok mu diyorsun. Eniştemi sevenler, hayatın içinde olur böyle şeyler. Yapmayan mı var diyor. 

Efendim, tamam versin de bu verdiğinin karşılığı var mı dersin. Eniştemi sevenler, size de iyilik yaramıyor. Nankörlüğün bu kadarına da pes doğrusu diyorlar.

Hasılı eniştem vermese de taltif görüyor, verse de taltif görüyor. Birbirine zıt ve çelişki durumunda dahi sevenleri nezdinde eniştemin bir karşılığı olunca, eniştem niye yapmasın bunu. Zira alan razı, veren razı. Kime ne, değil mi?

Hasılı, eniştem verse de bunun bir hikmeti vardır, vermese de bir hikmeti vardır. Bu durumda hikmetinden sual olmaz deyip kabullenmek gerek. Hikmet nedir bilmeyenler bundaki hikmeti anlayamayınca haliyle eleştirip burun kıvıracaklar. İnsanoğlu anlayamadığının cahilidir. Zira hikmet ile cehalet bir arada bulunamaz.

Eniştemin bayram harici beni öpmesinden hoşnut olmayanlar, böyle bir enişteye sahip olamayınca haliyle bir çekememezlik hali yaşıyorlar. Onları  anlıyorum. Çünkü kıskanıyorlar. Yalnız unutmasınlar ki bu kıskançlık onları bitirir. Sonra demedi demesinler. Halbuki ömürlerini kıskançlığa adayacaklarına, ya pes deyip eniştemin ara ara öpmesine Rıza gösterecekler ya da kendilerini öpecek başka bir enişte bulacaklar. Değilse hayat onlar için çekilmez olur. İç günlük hayatı kendilerine zindan etmiş olurlar. Benden söylemesi.

Gittiği ve Durduğu Yeri Beğenmediklerimiz

Bazı insanların siyaseten, dinen ve fikren gittiği veya durduğu yeri beğenmeyiz.

Beğenmekle de kalmayız. Ayıplarız. Olmadı, yakışmadı, kendisine yazık etti, mahallesini bırakıp gitti, mahallesine ihanet etti, geleceğini berhava etti deriz.

Bununla da yetinmeyiz. Başkasına gösterdiğimiz toleransı kendisine göstermeyiz. Başkasına verdiğimiz makul cevabı vermeyiz. Bakışımızla, verdiğimiz cevapla ve sorduğumuz sorularla paralar dururuz.

Tüm bunları yaparken bir gün döner gelir demeyiz, kapıyı gıyade bırakmayız. Çünkü nazarımızda iflah olmaz ve yaramaz biridir artık.

Fikren, zikren, siyaseten ve dinen bu şekil ayrışanları dışlamak yerine, kendi haline ve zamana bırakmakta fayda olduğunu düşünüyorum. Su akar mutlaka yerini bulur. Zaman her şeyin ilacıdır. Ama orada ama burada. Bunun için iletişimi kesmemek, katılmasak da görüşüne ve durduğu yere saygı duymak gerek. Gittiği yerin yanlış olduğunu göstermek, ikna etmek için iki medeni insan gibi konuşmaya devam edebiliriz. Baskı yaparak bir yere varılmaz. Çünkü baskı, o kişiyi sizden daha da uzaklaştırır, onu savunma durumuna geçirir, sağlıklı düşünmesinin önüne geçer, kardeşliği ve önceki hukuku düşman kardeşliğe dönüştürür. Bu vuruşmaya birileri bıyık altından güler. Kırın birbirinizi der.

Tarih, aynı evde büyüyen, aynı iklimden beslenen kardeş kavgalarının sahnesine şahit olmuştur ve bu kavgalar normal kavgalara benzemez. Habil-Kabil, İsmailoğulları-İshakoğulları (Filistinlilerin ve Yahudiler), Yusuf ve kardeşleri gibi.

Böyle yapmak yerine, daha önce içimizde olup bizim gibi düşünen bu kimselerin niçin aramızdan çekip gittiğini, nerelerde hata yaptık, niçin içimizde tutamadık üzerine kafa yormamız gerektiğini düşünüyorum. Ayrılık ve düşmanlığı körüklemek yerine yeniden kazanmayı hedeflemek gerekir. Kazanma gibi bir düşüncemiz ve derdimiz varsa tabi. Olmadı, sen yoluna, ben yoluma diyebilmeli. Unutmamak gerekir ki baskı, ayrıştırma ve ötekileştirme ile hiçbir insan yeniden kazanılmaz. Hazırında düşmanlık körüklenir.

İstenirse farklı kulvar ve ortamlarda bile dostluk devam ettirilebilir. Bunun için yapılması gereken, görüşlere saygı duymaktır. Herkesi kendimiz gibi düşünecek demesek orta yerde sorun olmaz. Allah’ın insana verdiği özgürlüğü ve seçme hürriyetini biz insanımızdan esirgemeyelim. İnsanları kendilerini tanımladığı gibi kabul edelim. Niyet okuyuculuğu yapmayalım. Suçlayıcı bir dil kullanmayalım. Suçlayacaksak, niçin çekip gitti veya gönderdik diye kendimizi sorgulayalım.

İnanın, çok zor değil bunları yapmak. Tek yapmamız gereken farklılıklara tahammül ve hoşgörülü olmaktır.

27 Mart 2023 Pazartesi

Bir Duruşu Olmalı İnsanın

Bir misyon için yola çıkanların, başarı gelsin veya gelmesin;

Bir duruşu olmalı,

Savunduğu değerlerinden ve prensiplerinden ödün vermemeli, 

İdeal ve prensiplerini gerçekleştirmek için efor sarf etmeli, 

Yolunu, hedeflerini ve kendi yapacaklarını anlatmalı, 

Başarı için her yolu mubah görmemeli, 

Başkasını kötülememeli, 

Belden aşağı vurmamalı, 

Ben daha iyi yaparım demeli, 

Üslubunu bozmamalı, diline ayar vermeli ve gerekirse fermuar çekmeli, maksadını aşan sözler sarf etmişse özür dileyebilmeli, 

Nezaket ve saygıyı elden bırakmamalı, 

Zikzak çizmemeli, 

Dozajında ve seviyeli eleştiri yapmalı, 

Kendisine yapılan eleştiriye gelmeli,

Yüzüne bakamayacağı şeyler söylememeli, 

Kendisine yapılmasını istemediğini başkasına yapmamalı, empatiyi düstur edinmeli,

Tüm çabası fazilet ve erdem yarışı olmalı, 

Kutuplaştırıcı, ötekileştirici bir üslup kullanmamalı, 

Fikirlerinden dolayı kimseyi ayıplamamalı, hep insan onurunu korumalı,

Kimseye kin ve intikam beslememeli, 

Yanlışta ısrar etmemeli, inadı terk etmeli, 

Ekip ruhuna önem vermeli, 

İstişareyi elden bırakmamalı, 

Yeni fikir ve görüşlere açık olmalı, 

Kendisini ön plana çıkarmamalı,

Hatalarından ders çıkarmalı, özeleştiri yapmalı,

İdeal, prensip ve duruşundan ödün vermeden kendisini daima geliştirmeli. 

Unutulmasın ki ideali uğruna taviz vermeden mücadele eden, bu uğurda kaybetse bile başarılı sayılır. Kazanma ve başarı uğruna prensibinden ödün vermek suretiyle her kılığa girmek, başarı getirse bile bu uğurda başarı başarısızlık sayılır.

 

 

Hayal Kırıklığı

Çocuğunuz vardır. Okumasını, en iyi okulları kazanıp okumasını, gözle gösterilir ve aranır bir meslek erbabı olmasını istersiniz. Çünkü kapasitesi vardır. Maddi ve manevi imkanları çocuğunuzun başarısı için esirgemezsiniz. Yani saçınızı süpürge edersiniz. Sonuç, çocuğunuz başarılı olamamış, hedeflediğiniz noktaya ulaşamamıştır.

*

Çocuğunuzun yetişmesi için elinizden geleni ardına koymadınız. Ne istedi, neye ihtiyacı varsa aldınız. Tek istediğiniz, milli manevi değerleri özümseyip yaşaması, değerlerimize yabancılaşmaması, yaşlandığınız zaman nasıl ki siz onu büyüttünüz, o da büyüdüğünüz zaman sizi görüp gözetsin. Geldiğiniz nokta itibariyle rüzgardan esirgediğiniz çocuğunuz size bakmıyor.

*

Çocuğunuz ticaret yapmak istedi. Siz de her türlü sermayeyi sağlayarak çocuğunuza işletmeyi teslim ettiniz. Çocuğunuz çalıştı, çabaladı ana sermayeyi artıramadığı gibi önce yerinde saydı. Sonra gerisin geri gitmeye başladı. Bir bakmışsın ki çocuğunuz işinizden tırnağınızdan artırıp teslim ettiğiniz sermayeyi yok etmiş ve işletme külliyen zarar ediyor.

*

Çocuğunuzu milli manevi değerlerle yetiştirdiniz. Gözü kara, tuttuğunu koparan biri. Siyasete merak sardı. Dedi ben bu işi yaparım. Baba olarak her türlü desteği verdiniz. Başarısı için duayı esirgemediniz. Ehil kişilerle iyi bir ekip kurdu. Kitleleri arkasında sürükledi. İyi ekiplerle bir süre güzel işler yaptı. Güzel işler yaptıkça seveni ve destekçisi arttı. Başarısını da taçlandırdı. Çünkü aldığı destek rakiplerinin toptan desteğinden fazla oldu. 

Bir zaman geldi ki ben bu işi yapıyorum. Başarıda payım büyük. Bu işi bir başına yaparım. Ekip ruhunu geri plana itti. Sadık insanlarla yoluna devam etme kararı aldı. Önce zirvede yerinde saymaya sonra gerilemeye başladı. Geriledikçe geriledi. Üslubunu bozdu. Zikzak çizmeye başladı. Duruşunu değiştirdi. En son söyleyeceğini ilk başta söyler oldu. Geldiği nokta itibariyle klasik hale gelen başarısı tehlikeye girdi. 

*

Her şeyine kefil olduğunuz ve güvendiğiniz bir çocuğunuz var. Bunu da göğsünüzü gere gere söylüyorsunuz. Çevrenizde herkes çocuğunuzdan bahsedince baba olarak göğsünüz kabarıyor. Tek tük eleştiri getirenlere gönül rahatlığıyla ve kendinizden emin bir şekilde cevap veriyorsunuz.

Bir zaman geldi ki işler tersine gitmeye, çocuğunuz güven vermemeye başladı. Dün ölümüne övüp destek verenler eleştirir ve uzaklaşır oldu. Siz eleştirilere cevap veremez ve savunamaz hale geldiniz. Çocuğunuza rakip olamayanlar rakip gibi görülmeye başladı.

Bu durumda nasıl bir haleti ruhiye yaşarsınız? Yaşadığınız tam bir hayal kırıklığı olur. Çünkü ne ummuştunuz, ne buldunuz.

26 Mart 2023 Pazar

Korkmam, Korkarım

Nefsini bilen Rabbimi bilir” sözü hadis olarak rivayet edilse de hadis değildir. Yalnız mana bakımından doğru bir sözdür.

Kendisinin nasıl biri olduğunu bilen insandan korkmam. Çünkü,

Kişinin kendini bilmesi, ne olduğunu, nasıl biri olduğunu bilmesi demektir. 

Kısaca haddini bilmesi demektir. Haddini bilen kendisini gizlemez, eksikliklerini itiraf eder.

Yaptığının yanlış olduğunu söyleyenlere kızıp sinirlenmez, sesini yükseltmez, ayar vermeye kalkmaz. Bu yönüm benim de hoşuma gitmez der ve muhatabına teşekkür eder.

Kendisini olduğundan farklı göstermeye çalışanlara, ben aslında öyle değilim der. 

Övmeye kalkanlara yüzü kızarır, estağfurullah der ve keşke dediğiniz gibi olabilsem der.

Olup biten her şeyi kendinden menkul bilmez. 

Dünyanın merkezine kendisini koymaz. Dünyanın kendi etrafında dönmesi gerektiğine kendisini ve çevresini ikna etmeye çalışmaz. 

Kibir budalası değildir. Tevazuu elden bırakmaz. 

Ne idim ne oldum demez. 

Böyle birinin ne zaman, ne yapacağını, nasıl tepki vereceğini, hata yapsa da hatasıyla yüzleşeceğini, bundan dolayı mağdur ettiklerinin de gönlünü alacağını bilirsin. Böyle biri, etrafına pozitif enerji verdiği gibi övülmekten pek hoşlanmaz, kendisini ön plana çıkarmaz. Hasılı böyle biri kendisiyle barışık olduğu gibi etrafıyla da barışık olur. Kendisinden zarar gelmediği gibi bulunduğu yerde katma değer üretmeye devam eder.

Kimileri de vardır ki kendini bilmez, bilmediğini de kabul etmez. Kendisini bilmeyince haliyle haddini de bilmez. İşte bu tiplerden korkarım ben:

Kendisini her daim olduğundan farklı göstermeyi bilir. Öylesin diyenlere karşı küplere biner.

Ne mazereti biter ne gerekçesi. Egosu tavan yapmıştır ama bunu kabul etmez. Kendisini derviş gibi göstermeden çok mahirdir.

İşler istediği şekilde gitmezse ağzını bozar.

Kendisinden ziyade günah keçisi ilan ettiği ile uğraşır.

Pek özür dilemez. Özür dilemesinin kendisine prim getireceğine inanırsa, bunu da eğer mağdur etmişsem türünden yuvarlak cümlelerle ifade ederek savuşturur.

İçiyle kavgasını büyük devletlerin verdiği vekalet savaşı gibi başkası üzerinden yürütür.

Erbabından Anlam Yüklü İfadeler

Hanımı ile anlaşamayan bir bedeviye “sebep nedir?” diye sorarlar:

“Mahremim hakkında konuşmam” der. Karısını boşayınca tekrar sorarlar; “sebep neydi?” diye. 

“Başkalarının mahremi hakkında konuşmam” der.

*

Hz. Fatıma, ”Hayırlı hanım nasıl olur” sorusuna:    “Hayaliyle de olsa haramlarda gezmeyen, beyini de haramlarda gezdirmeyen hanımdır.” diye cevap verir.

Hz. Ali, ”Hayırlı bey nasıl olur” sorusuna;

"Hayaliyle de olsa haramlarda gezmeyen, hanımını da haramlarda gezdirmeyen beydir.” diye cevap verir.

*

“Neden hayat hikayeni yazmıyorsun?” diye sordular. 

“İki yanımdaki iki melek zaten yazıyor” dedi gülümseyerek. Gökhan Özcan, Yenişafak, 16/03/2015

*

"Ölen kim olursa olsun yaşayana düşen şey derin bir sükuttur". Fatma Barbarosoğlu, Yenişafak, 16/03/2015

*

Gündüz böbürlenenin gece horuldayandan ne farkı var? Gökhan Özcan

*

"Benim kıymetimi bilemediler” dedi biri. “Halbuki fiyatını her fırsatta hatırlatıyordun!” dedi diğeri. Gökhan Özcan

*

"Herkesin kerameti kendinden menkul doğruları var artık ve yazık ki çoğu zaman ahlaki olmak gibi bir mecburiyeti yok bütün bu doğruların. Ancak kendilerini kandırabilenler başkalarını da kandırmayı başarabilir. Gökhan Özcan, 26/03/2015 Yenişafak

Referansı Peygamber Olanlara Gelsin

İlk vahiy geldiğinde “Kim beni dinler” endişesini taşıyan Hz Muhammed’e eşi Hz Hatice, İşte ben varım” demek suretiyle Peygambere destek olur hem de ilk Müslüman olma şerefini taşır. Destek olması ve moral vermesi için Peygamberi amcası Varaka’ya götürür.

*

Yılların memleket özlemini çeken arkadaşlarına, “Haydin hazırlanın, Mekke’yi ziyarete gidiyoruz” diyor Hz Muhammed.

Memleket hasretiyle yanıp tutuşan muhacirler, Hudeybiye mevkiine geldikleri zaman durdurulur. Mekke’ye sokulmazlar. “Bir anlaşma yapalım. Ziyaretinizi bu yıl değil, önümüzdeki yıl yapacaksınız” denir onlara. Diğer maddelerle birlikte bu maddeye de evet der peygamber.

Bu anlaşma kimsenin hoşuna gitmez. Peygamberin “Haydin kurbanlarımızı burada keselim” sözünü kimse dinlemez.

Peygamber üzülür: “Ashabım beni dinlemiyor” diyerek bu durumdan eşi Ümmü Seleme’ye dert yanar. Eşi de “Sen kurbanını kes, onlar da ardından kurbanlarını keseceklerdir” der.

Peygamberin kurbanını kestiğini gören ashap, moralleri bozuk olsa da isteksizce kalkıp kurbanlarını keserler.

*

Mescidi Nebi yapılır. Namaza çağrı için nasıl duyuru yapabiliriz istişaresi yapılır. İstişarede “Davul çalmak, boru öttürmek, çan çalmak...” gibi öneriler itibar görmez.

Abdullah isimli sahabe, bugün okuna gelen ezanı rüyasında görür ve peygambere iletir. Bu ezan kabul görür. O günden bugüne namaza çağrıdır.

*

Müşriklerin Bedir’in intikamını almak için Medine’ye harekete geçtiğini haber alan Peygamber, “Medine’yi nasıl savunalım” istişaresini yapar. Kendi görüşü, “Şehri Medine’ye savunalım” olmasına rağmen çoğunluk, “Müşrikleri Uhut’da karşılayalım” olunca, arkadaşları “Sizin dediğiniz olsun” demesine rağmen Hz Muhammed, “Karar verildi. Mekkelileri Uhut’da karşılıyoruz” diyerek savaş Uhut’da yapılır.

Savaş başlamadan ordu için Peygamber tarafından bir mevki belirlenir. Bir sahabenin “Savaş için burası değil, şurası daha uygun” görüşü doğrultusunda ordunun yerini değiştirir.

*

Güçlü ve büyük bir orduyla Medine’ye gelmekte olan Mekkelilere karşı, şehrin içeriden savunulmasına karar verilir ama nasıl savunulacaktı. Selman isimli sahabenin “Şehrin etrafına hendek kazalım” fikri benimsenir.

Verdiğim örneklerde de görüleceği üzere eşleri Hatice ve Ümmü Seleme’ye siz ne bilirsiniz, ne anlarsınız diyor ne ezanı rüyasında gören ifadeleri kendine mal ediyor ne kaybettiği Uhut savaşından dolayı gençleri suçluyor ne de Selman’a haydi oradan diyor.

Tüm bu uygulamaların kimin eliyle olduğunu biliyoruz. Bir Peygamber ve devlet başkanı olmasına rağmen oturun oturduğunuz yerde. Benim dediğim olacak. Olan her şey benim himayemde olur, her şeyin en iyisini ben bilirim diyerek kendini ön plana çıkarmıyor. Kazansa da bu başarıyı kendi hanesine yazmıyor, kaybetse de kimseyi suçlamıyor. Ben yaptım, benim eserim, benim sayemde demiyor.

Tüm bu örnekler ve daha fazlası, Hz Muhammed’in istişareye verdiği önemi gösteren fiili uygulamalardır. Peygamberin tevazuunu gösterir. Peygamber bizim için numuneyi imtisal ise yani rol model ise ve biz onun yolunun yolcusu isek, özellikle referansı İslam olanların kendilerini ön plana çıkarmadan Peygamberin yolundan gitme gibi bir yükümlülükleri vardır. Unutmayalım ki Peygamberin yolundan gitmek sadece söylemden değil, eylemden ibarettir.

25 Mart 2023 Cumartesi

Tevazuun Göstergesi

Her şeyi ben yaparım. 

Her şeyden ben anlarım. 

En iyi ben yaparım.

Bir ben varım.

Herkes benim aleyhimde. 

Herkes benim aleyhime çalışıyor.

Herkes beni yok etmeye çalışıyor...

Veya 

Her şeyi o yapar, her şeyden o anlar, en iyi o yapar, bir o var, herkes onun aleyhinde, herkes onu yok etmeye çalışıyor... 

Türünden söylemler kişinin kendisini ön plana çıkarmaya çalıştığı şeklinde bir anlamaya sebebiyet veriyor. 

Bu söylemde; 

Enaniyet ve benlik hakim. 

Mütevazılık yok. 

Kibir kokusu var.

Tek adam görüntüsü veriyor. 

İstişare ve danışma yok.

Kişiye ve kişinin kendisine aşırı güveni var...

Güven iyidir. Kişinin öz güven sahibi olması güzeldir. Kaptan önemlidir. Yalnız kişilerden ziyade ortak akıl diyebileceğimiz ekip ruhu ile hareket etmek, ekip ruhunu ön plana çıkarmak, her konuda, özellikle rutin dışındaki önemli konularda istişare etmek çok daha önemlidir ve olması gerekendir. “Onların işleri kendi aralarında şura iledir” fermanına daha uygundur. Çünkü istişarede mütevazılık vardır, ekibe ve ekip ruhuna önem ve değer vermek vardır, hata riskini en aza indirgemek vardır, taşın altına herkesin elini koydurmak ve sorumluluk vermek vardır. Hasılı danışma, şura ve istişarenin faydaları çoktur.

Kişiler istişare ediyor olabilir. Ki öyle de olmalıdır. Eğer böyle ise buna rağmen kişi ön plana çıkıyor veya çıkarılıyor, böyle bir imaj oluşmuşsa, kişi ve kişilere düşen, bu başarıda ekibimin payı büyüktür. Benim bu konuda payım ön planda olmak ve uygulamak demek olmalıdır. Böyle bir üslup bu milletin değerlerine daha uygundur. Çünkü hepimiz biliriz ki her türlü övgüde ve gerçeğin ortaya konmasında bu toplum estağfurullah demek suretiyle tevazuun en güzel örneğini sergiler.

Yanlış Yazdığımız Bazı Kelimeler

Türkçemizden mi kaynaklanıyor, öğretemediğimizden mi, önemsemediğimizden mi, zorluğundan mı yoksa TDK'nin uygulamasından mıdır bilinmez birçok kelimeyi yanlış kullanıyoruz. Bu yazımda hemen hemen her yerde görmeye alıştığımız ve kullana kullana iyice kanıtsadığımız yazımı yanlış kelimelere örnekler vermek istiyorum:

Yanlış               Doğru

Yalnış               yanlış

Hoşgeldiniz    hoş geldiniz

Çiğköfte           çiğ köfte 

Orjinal              orijinal

İnsiyatif            inisiyatif 

Harfiyat            hafriyat 

Ünvan                unvan (?) 

Bir kaç                birkaç

Bu gün                bugün

Eksoz                   egzoz (?) 

Eşortman            eşofman (?)

Farketmek           fark etmek

Her hangi             herhangi

Hiç bir                   hiçbir

Hoşçakal               hoşça kal

Hükümet               hükumet (?)

Kat etmek              katetmek

Pardesü                  pardösü (?)

Vejeteryan             vejetaryen (?) 

Yada                        ya da

Yanlız                      yalnız

Sağol                        sağ ol

Tesbih                      tespih (?) 

Peştemal                  peştamal (?)

Antiparantez          antrparantez

Örnek verdiğim yanlış ve doğru kelimelerimiz bunlardan ibaret değil. Doğrusunu yazalım yazmaya ama parantez içi soru işareti koyduğum kelimeler için TDK’nin doğrusu budur diye ısrar etmesinin bir anlamı yok. Çünkü TDK’nin doğru kabul ettiği kelime hem kullanılmıyor hem de telaffuzu zor. Gündelik hayatta halkın kullanış şekli esas alınmalı. Böylece çoğumuzun yanlış yazdığı kelimeler biraz azalmış olur.

24 Mart 2023 Cuma

Yüksek Gerilime Veda Zamanı

Her seçim öncesi olduğu gibi yine atmosferi yüksek bir seçim süreci yaşıyoruz. Hangi ittifak kazanır hangisi kaybeder bilmiyorum. Bunun kararını seçmen verecek. Sonuç ne olursa olsun, ülkemiz için hayırlı olması en büyük dileğimdir. Yalnız cumhurbaşkanlığı seçiminin ilk turda tamamlanması yine dileklerim arasında. Çünkü ikinci tura kalması demek, ülkenin bir iki hafta daha seçim gerilimi yaşaması, belirsizliğin bir iki hafta daha sürmesi hem de ikinci sandıkla beraber devletin sırtına yeni mali külfetin yüklenmesi demektir. Bu açıdan seçmenin ilk turda bitecek şekilde tercihini belirlemesinde fayda var. 

Demokrasinin bir gereği olan seçimleri bir şenlik havası haline getirmek, rekabeti bir fazilet yarışı olacak şekilde yürütmek için başta siyasiler olmak üzere herkesin üzerine büyük görevler düşüyor. Bunun için,

Siyasi parti liderleri gerilimi düşürecek açıklamalar yapmalı, 

Rakiplerini eleştirmeli ama belden aşağıya vurmayacak şekilde seviyeyi korumalı, kırıcı ve incitici olmamalı, işi ve süreci birbirlerinin yüzüne bakamayacak noktaya getirmemeli. 

Partiler yaptıklarını, yapacaklarını, sorunlara yönelik çözüm önerilerini anlatmalı. Siyasetlerini korku üzerine ve rakiplerini kötüleme üzerine kurmamalı. 

Hangi ittifak veya parti olursa olsun, vekil seçiminde partisine ve ülkeye katma değer üretecek adaylara listesinde yer vermeli. 

Siyasetimize centilmenlik hakim olmalı. Birbirlerine başarı dilemeli. Sonucun ülkeye hayırlı olmasını hissettirmeli. Kazansa da kaybetse de herkes sonuca katlanmalı ve tahammül etmeli. Taraftarlarına da sükunet telkin etmeli. 

Parti veya ittifaklarını sosyal medya üzerinden destekleyen amatör siyasi figürlere gelince, bunlar sosyal medyayı siyaset arenasına döndürenlerdir. Fitili ateşlenmiş gerilimi artırmaktadırlar. Bu yaptıklarıyla ülkenin geleceğine dinamit koyuyorlar ve sosyal barışı bozuyorlar. 

Ülkesini ve bu ülkenin geleceğini düşünen seçmene yaraşan, hakemlik rolünü sandığa saklamasıdır. Sosyal medyadan herkese ayar vererek, baskı yaparak, farklı tercih, yorum ve eleştirilere tahammülsüzlük göstererek siyaset yapılmaz. Bıraksınlar bu işi partilerinin yetkili organlarına. Partileri için kalp ve gönül kırmaya değmez. Bu ülke hepimizin. Trol ve taraftarların siyasi tercihleri kadar her seçmenin tercih hakkı vardır. Ülkeyi düşünüyorlarsa, demokrasiye bir nebze inanıyorlarsa, ötekileştirici ve dışlayıcı üslubu terk etmeliler. Unutmasınlar ki insanları yıldırarak, onları baskı altına alarak hiçbir seçmenin görüşü değişmez. Bu yüzden sonu gerilim olan beyhude çabadan vazgeçmeliler. Hırçınlık, kızgınlık, tahammülsüzlük ancak kendi küplerine zarar verir. 

Partilere ve sempatizanlarına düşen, kişi ve parti siyasetinden ziyade bir yönetim kültürü oluşturacak ilke ve prensip siyasetine söz ve eylemlerinde yer vermektir. Herkesin kabul edebileceği bir yönetim kültürü oluşturmak bu ülkeye yapılacak en büyük iyiliktir. Böyle bir kültürden hepimiz yararlanırız. Bu kültürün ardından seçim ve siyasetin yüksek gerilimi düşecektir. Gerilim düşünce herkes işine ve gücüne zaman ayıracak ve önünü görecektir.

Ülkemizi seviyorsak, gelin hepimiz bu konuda payımıza düşeni yapalım.

Kişi Seviciler

Doğu toplumlarının en büyük özelliği aidiyet ve kimliklerini kişide ifade etmeleridir.

Onlar için kişi bir tarafa o kişinin kurumu bir tarafa hatta dünya bir tarafa. 

Ekip ruhu ve takım oyunu yoktur lügatlerinde. Varsa yoksa kişi sevgisidir onları ayakta tutan ve hayata bağlayan. 

Kurtarırsa o kurtarır kendilerini. Başkası yalandır. Zira Allah vergisidir o. 

Öyle bir sevgidir ki bağlılıkları ölümünedir. Kendilerinin ömürlerinden alıp ona versin Allah. 

Gözlerini sevgi bürümüştür. Ne anayı görürler ne babayı. Uğruna gerekirse ana babalarını karşılarına alırlar. Değil ki seni. Varlık sebebidir zira. O varsa varlar, yoksa yoklar. Makam ve mevkiler onun sayesindedir. Güç ve kuvvet varsa onun sayesindedir. Sayesinde faizle mücadele ediliyor. Faiz eridi eriyecek. Bugüne dair ne elde ettilerse sayesindedir.

Kendilerini tanımlarlarken doğruya doğru, yanlışa yanlış dediklerini söylerler. Sevdikleri kişi bir yanlış yapsa da eleştirseler. Ama yapmıyor bir türlü. Hep doğru yapıyor. Başkası ise hep yanlış üzeredir.

Sevdikleri kişinin yanlışı varsa da biz söylememeliyiz. İçimize atmalıyız. Herkesin bildiğini biz kol kırılıp yen içinde saklamalıyız. 

Ne olursa olsun, kaptanın gemisini terk etmek olmaz. Zira kendileri fare değildir ki gemiyi terk etsinler. 

Dış güçlere rağmen dimdik ayakta.

Sevdiğini sevmek, sevmediğinden nefret etmek bir davadır onlar için. Yeter ki birini sevsin yeter ki birinin üzerini çizsin yeter ki birini hedef göstersin.

Sevsinler hiç gözüm yok, kıskanmam da. Zira sevginin sınırı yoktur.

Yalnız sevdikleri de bir fani ve ölümlü olduğuna göre sevdiğinden arda kalan bayrağı devralacak kendisinden başka bir B planları yok. Çünkü padişahların bile bir veliahdı olduğu halde bunların yok. Allah uzun ömür versin ama ya sevdiklerinin başına bir şey gelirse ne yapacaklar? O taşıdıkları sevgiyi nereye akıtacaklar? Zira kişi üzerine kurdukları sevgi bir kişiye kanalize edilmeli. Zira öksüz ve yetim kalırlar sonra.

Hak vaki olur da Hz Ömer gibi kim o kişi öldü derse, şu kılıcımla o kişiyi öldürürüm mü diyecekler ya da Hz Ebu Bekir gibi teenni ile yaklaşıp Allah bakidir mi diyecekler? Kendi alternatifi kendi olduğuna göre sahi ne yapacaklar? Kendilerini bu badire ve girdaptan kim kurtaracak?

Vazifem sanki. Bunlardaki kişi sevgisinin tasası da bana düştü. Uzun ömürlü olacaklarsa keşke tüm eforlarını kişi sevgisi üzerine sarf edeceklerine, sevdikleri kişinin ekibine, takımına bel bağlasalardı, bence daha sağlıklı bir duruşları olurdu. O zaman da Doğu toplumu olduklarını gösteremezlerdi.