30 Aralık 2022 Cuma

Bir Başına Yolculuk

Bugünlerde Diyanet TV’de yayınlanan, "Diyanet'e Soralım" programında, “Kadınlar yalnız yolculuk edebilir mi” sorusuna Diyanet İşleri Başkanlığı Başkanlık Müşaviri Zeki Sayar’ın "Hanımefendilerin, eğer yanlarında oğlu, kocası gibi bir mahremi yoksa İslami ölçülere göre, 90 kilometre ve daha fazla bir sefer mesafesine yalnız gitmeleri caiz, uygun değil.” şeklinde verdiği fetva bir kesim nezdinde dillendirilerek tepki gösteriliyor. 

Bu yazımda bu konuyu irdelemek istiyorum. Seferilik, seferilik mesafesi, kadının tek başına yolculuğu ve farz namazların seferilik durumunda kısaltılması.

Sayın Zeki Sayar'ın verdiği bu fetva bir kesimin tepkisini çekmiş olsa da Diyanet'in bu konuyu soranlara yıllar yılı verdiği fetva bu yönde. Yani kadın 90 km’lik bir mesafeye yanında mahrem olmadan tek başına gidemez. 

Buradaki 90 km şartı, fıkhın seferilikle alakalı olarak koymuş olduğu bir şarttır. Bu kadar mesafe gidecekler 4 rekat farz namazları da iki rekat kılar.

Açıkçası 90 km’lik mesafe, bu mesafeyi kadının bir başına gidememesi ve namazın kısaltılması bana manidar geliyor. Bu yüzden eski fetvalar yerine yeni fetvalarla, bu konu, şartların değiştiği günümüzde güncellenmelidir. İslam çağlara hitap edecekse, bu güncelleme elzemdir. Çünkü şartların ve sebeplerin değişmesiyle fetvalar da değişir ve değişmelidir.

Gelelim 90 km şartına. Geçmişte 90 km, o günün ulaşım binitleri göz önünde bulundurulduğunda, uzak ve meşakkatli bir mesafedir. Teknolojinin geldiği, ulaşım araçlarının mesafeleri kısalttığı bugünümüzde 90 km.nin seferilik olarak görülmesi demode olmuştur. Buna bağlı olarak bu mesafe için namazın kısaltılmasının bir anlamı yoktur. Zaten namazın kısaltılmasıyla ilgili kaynak gösterilen ayetin, günümüz seferiliğiyle bir alakası yoktur. Ayette kastedilenin savaş hali olduğu ayetin siyak ve sibakından anlaşılmaktadır.

Kadının 90 km’lik bir mesafeye yanında mahremi olmadan gidememe fetvasını ele alalım. Sanırım tepkiler de buna. Bu fetva verilirken İslam müçtehitlerinin tehlikelere karşı kadını korumaya yönelik bir ictihat yaptıklarını düşünüyorum. Bir an için eski yol binitlerini bir düşünün. Kadının uçsuz bucaksız yollarda at, deve, eşek sırtında veya yürüyerek yolculuk yapması takdir edersiniz ki risklidir. Kadını olası tehlikelere karşı korumaya yönelik bu fetvanın da günümüzde geçerliliğini yitirdiğini düşünüyorum. Çünkü günümüz seyahat araçları ve yolları eskiye oranla daha güvenlidir. Pekala bir kadın yanında mahremi olmadan toplu taşıma araçları dediğimiz otobüsle, uçakla, trenle, gemiyle yolculuk yapabilir. Hatta trafiği yoğun yollarda 90 km’den fazla mesafelere özel aracıyla gidebilir. Burada dikkat edilmesi gereken husus, 90 km veya daha uzak mesafe değil, yolun ve gidilen yerin güvenli olmasıdır. Yol güvenli ise kadının seyahat etmesinde bir sakınca yoktur. 

Güvenli yol konusu her ne kadın için konuşulsa da erkekler için de geçerlidir. Çünkü tehlikeli yollarda yolculuk erkekleri de kapsar. Yani bir yol tehlike barındırıyorsa o yolda yolculuk riskli olacağı için bu tür yollarda yolculuk yapılmamalıdır.

Tehlike için illa 90 km’lik bir mesafe belirlemeye de gerek yok. Pekala 5 km’lik bir mesafe de tehlikeli olabilir. Mesela bir yerleşim yerine birkaç km veya bitişik bir koru düşünün. Burası ıssız bucaksız bir yer, insan yoğunluğu bakımından tenha ise buraya da kadın olsun, erkek olsun, tek başına gitmesi uygun değildir.

Ortası Yok Bu İşlerin

Babacığım! Gördüğün gibi büyüyorum artık. Yavaş yavaş sorumluluğumu alma vaktim geliyor. Bundan sonra yavaş yavaş toplum içine çıkacağım. Yarım asrı devirdin, iyi kötü tecrübeler kazandın bu ülkede. İşimde, aşımda, toplum içinde nasıl davranayım, ne gibi tavsiyelerde bulunmak istersin?
Hayat, yediğin kazıkların bileşkesi derler evlat. Yaşayarak öğreneceksin hayatı ve insanları. Onların arasında deneme-yanılma yoluyla, düşe-kalka tutunmaya çalışacaksın. Orta yolu tut diyeceğim ama geçer akçe değil bilesin. Arada kaynar gidersin. Omurgalı ol diyeceğim ama yalnızlara oynarsın. Yalnız sana şunu söyleyeyim. Kutuplaşan dünyada işin zor. Ülkemizde de fazlasıyla var bu ortam.

İnsanlar niçin kutuplaşır?

Fanatikliklerinden.
Niçin fanatik olurlar?

Bağnazlıklarından.
Niçin bağnazlık yaparlar?

Bildikleri o kadar. Zira insanlar kapasiteleri kadarını dışarıya yansıtırlar. İşin garibi kimse bağnaz olduğunu da kabul etmez.

Ben ne yapmak istediğimi hala anlayamadım.

Bu konuda ne dersem boş. Yaşadıkça, insan tiplerini gördükçe hayatı ve insanları en iyi o zaman anlarsın. Sana söyleyeceğim, kişiliğinden ödün vermeden yaşa. Bir tarafın olsun, ama asla tarafgir olma. Hep kendin ol. Belki istediğin makam ve mevkii elde edemeyebilirsin ama kimseye eyvallah demeden yaşarsın. Bir konuda başarılı olamadığın zaman hiç mazeretin arkasına sığınma. Sadece başarısız olmanın sebeplerini irdelemeye çalış.
Bir yere gelmek gibi bir düşüncem olursa...
O zaman fikrin ve dik duruşun senin olsun. Ortama göre pozisyon al, kaz gelecek yerden tavuk esirgeme. Ateşli bir kimse ol. Hatta tetikçi ol. İçine sinmese de dahil olduğun fikri ölümüne savun.

Sen bana fanatiklik yap hatta bağnaz ol diyorsun.

Evet, bir yerde tutunmak için başka da çaren yok. Bu durumda iyi bir burun koklayıcı ol. Koklarken boşa kürek çekme. Hep kazanana oyna. Sırtını güçlüye daya. Sana da düşer az veya çok ama küçük ama büyük. Bunu başarabilmek için sırtını verdiğin kimselerin aleyhine konuşma. Doğruya doğru, yanlışa yanlış deme. İyi bir tasdikleyici ol. Hiçbirini yapamazsan, en azından içine sinsin veya sinmesin, konuşma, görüş bildirme. İçine at gitsin. Asla ama, fakat deme. Zira bu edatlar kadar kötüsü yok.

Bu işin hiç ortası yok mu?

Yok evlat.

29 Aralık 2022 Perşembe

Kime Kulak Vermeli

Gücün orantısız bir şekilde kullanıldığı,

Tarafgirliğin diz boyu olduğu,

Olayların, söz ve eylemlerin algı üzerine yürütüldüğü, 

Laf ebeliği yapılarak gerçeklerin örtülmeye çalışıldığı, 

Çamur at, izi kalsın, altta kalanın canı çıksın diyenlerin haklı görüldüğü,

Gerçeklerin karşılıklı atışma ve suçlamalarla ortaya çıkmadığı, 

Problemlerin radikal kararlarla çözme yerine pansuman tedbirlerle üstünün cilalandığı,

Birçok problemin sümen altı edildiği, görmezden gelinerek yok kabul edildiği, 

Mimlenme, dışlanma ve zararları dokunur düşüncesiyle insanların alabildiğince korktuğu,

İnsanların düşüncelerini açıklamaktan çekindiği ve dilsizliğe büründüğü ya da dilsizliği tercih ettiği,

Çoğunluğun güç karşısında gücün tarafında yer aldığı, 

Sorunların kol kırılsa da yen içinde kalması düşüncesinin hakim olduğu, 

Ayyuka çıkan şeyleri sağır sultanın duyduğu, 

Had bilmeyenlere aba altından sopa gösterildiği,

Farklı ve aykırı söz söyleyenlerin bir kaşık suda boğulmak istendiği... 

Bir atmosferde ortada ne güçlüden ne de karşı taraftan yana olmak yerine, 

Ortada durup söz söyleyebilmek bedel ister. Onlara selam olsun. Sözleri dinlenecekse, onlara kulak vermek gerek. Çünkü bir beklentileri yok. Doğruya doğru, yanlışa yanlış derler. Bu sözlerim de puslu havada gerçekleri görmek isteyenler içindir. Taraf olanlara sözüm yok. Zira onlar yerlerinden memnunlar.

Eleştiri ve Özeleştiri Kültürü Üzerine

Bu yazımda sizlere rahmeti Akif Emre’nin eleştiri Kültürü Üzerine ele aldığı yazılarından alıntılar yapacağım:

Gücün zirvede olduğu dönemde yanlışı işaret edemeyenlerin, hatayı doğrultmak için uyarma, ihtar etme cesareti gösteremeyenlerin, zaaf zamanlarında eleştiri hakları olamaz.

“Meşru olanın ölçüsü başarıdır” hükmünü doğrulayan bir tutum, her şeyden önce ahlaki açıdan sorunludur.

İkbal günlerinde güç karşısında uyarıcı olma cesareti gösteremeyenler, eleştiriyi ihmal edenler, erteleyenler, yanlışın dolaylı da olsa meşrulaşmasına katkıda bulunmuş olurlar.

Her kaybediş bir özeleştiri gerektirir elbette. Her yenilgi, hatta musibet hikmetle bakanlar için bir nimet bile olabilir. Daha büyük kaymalara, kayıplara yol açmadan kendine dönmek, yenilgiye neden olan yanlışları düzeltmek, hakikatten sapmayı fark etmek için bir vesile bile olabilir. Özeleştiri hakkı, nefis muhasebesi yapma zorunluluğu; bozgunun, musibetin, yenilginin, kaybın muhatabı içindir.” Akif Emre

“Gecikmiş eleştiri çürütür, fırsatçılık kokan eleştiri yıkıcıdır.” Akif Emre

Kendi ifadelerinin dışında bu konuyla ilgili alıntıyı da yer verir Akif Emre: “Ben olsam Müslüman Doğu'daki tüm mekteplere “eleştirel düşünme” dersleri koyardım. Batı'nın aksine Doğu, bu acımasız mektepten geçmemiştir ve birçok zaafın kaynağı budur.” (Aliya İzzetbegoviç)

Yürekten katılıyorum bu iki güzide insanın tespitlerine. Aslında bu alıntılar yaşadığımız bu hayat yolculuğunda her birimizin bir yol haritası olması gerekiyor. Ara sıra okumak için de ajandamızda kayıtlı olmalı diye düşünüyorum. Çünkü büyük eksikliğini hissettikleri eleştiri ve özeleştiri kültürüne bu açıklamalarıyla büyük katkı sunmuşlardır.

Bakmayın siz içimizden her birimizin ben eleştiriye açığım ve özeleştiri yapıyorum dediğimize. Zira Doğu toplumu olarak kahir ekseriyetimiz eleştiriye açık falan değiliz, özeleştiri de yapmıyoruz. Şayet öyle olsaydı, bu iki güzide insan bu konuda niye böyle desin? Demek ki Batı’nın geride bıraktığı eleştiri tahammülsüzlüğü bu toplumda sorun olarak aynen devam ediyor. Bu görüntümüz ve kafa yapısıyla da çok fırın ekmeği yesek de bu konuda mesafe alabileceğimize inancım her geçen gün azalmaktadır. Bu eksikliğin giderilmesi için de Aliya eleştirel düşünmeyi okullara ders olarak konmasını önermektedir. Bugün okullara bu dersi koysak, meyvelerini yemek için bir 10-15 yıl gerek.

Aslında eleştirel düşünme için mekteplere ders koymaya gerek yok bence. Zira bu durum hazır bulunuşluk ve tahammül sınırımızla alakalı bir durumdur.

Bu vesileyle hem Bilge Kral’a hem de Emre’ye Allah’tan rahmet diliyorum.

28 Aralık 2022 Çarşamba

eTwinning

 Bugünlerde adı sanı duyulmasa da birkaç ay boyunca gözüme hep UPUES ilişti.

eTwinningi zaten söylememe gerek yok. Kaç yıldır içim dışım eTwinning oldu.

Bir diğer gördüğüm de hastag.

Bu gördüklerim nasıl okunur, açılımı nedir, ne anlama gelir, faydası nedir bilmiyorum. Yazarken bile doğru mu yazdım diye dönüp dönüp bir daha bakıyorum.

Her şeyden geçtim de eTwinning yazarken kelime ortasındaki "T"nin niçin büyük harfle yazıldığını hiç anlamadım. Biri makul bir açıklama yapsa bile anlama niyetim hiç yok. (T'si büyük eTwinningi görünce tek aklıma gelen, fi tarihinde bir imamın cami girişindeki tahtaya yazdığı cümleyi unutsam da kelime ortasındaki t'yi büyük yazması gelir. Bir hafta boyunca duran bu cümledeki büyük T, her camiye girişimde dikkatimi çekti. Olmayacak böyle dedim. Her girişimde ben o T'yi sildim. İmam yeniden yine büyük olacak şekilde T yazdı. Bir gün böyle olmayacak, camiye giren o kadar kişinin dikkatini çeker. Bu imam yazım kurallarını bilmiyor der. İmama nazikçe bir söyleyeyim dedim. İmam ne dese beğenirsiniz? "Ben de biliyorum oradaki T'nin küçük yazılacağını. Ama böyle güzel görünüyor" dedi.  eTwinning hakkında bilgi sahibi olmayışımın tek nedeni belki de bu büyük T olsa gerek.) 

İşin garibi bu eTwinning ile ilgili o kadar kursa katıldım hala hakkında tek bir kelime bilmiyorum. 

Biri bana dese ki bu üç kelimeyi bir cümle hatta tek cümleyle açıkla dese susma hakkımı kullanır, dut yemiş bülbüle dönerim. Çünkü zırcahilim. Bu cahilliğimden dolayı da bugüne kadar kendimde hiçbir eksiklik hissetmedim. Hatta bunlardan dolayı cenneti kılpayı kaçırsam, tüh bile demem.

Hasılı o kadar kişi eTwinning kursuna katılmış, bir şeyler yapmış, birileri bundan dolayı bunları ödüllendirmiş. Bundan banane.

Bu yazıyı okuduktan sonra biri kalkar da bana UPUES şu, eTwinning bu, hastag böyle şeklinde yorum yazmaya kalkarsa nasıl bir tepki verebileceğimi şu anda ben bile kestiremiyorum. Aklıma, eTwinning kadar başınıza taş düşsün, söylemek geliyor ama içimde tutuyor, bunu şimdilik telaffuz etmiyorum. Ama ben de insanım. Nereye kadar içimde tutabilirim, öyle değil mi? 

Sahi bu UPUES, eTwinning ve hastag nedir? Bunlar yenir mi, içilir mi? Bugüne kadar kime safra şifa olmuştur? Bunların ne olduğunu bilince tüm sorunlar biter mi? Mesela enflasyonu düşürebilir mi?

Tarihe Not Düşmek

Bugüne kadar gazetelerde yazdığım yazılar dahil tüm yazılarım kendime ait bu blogta yayımlanmıştır. Bugün dahil yazdığım yazıların toplamı 3695'dir. Bu yazılardan bir kısmı Barbaros Ulu adıyla Konya merkezli yayın yapan Yeni Haber, Pusula Haber ve Anadolu'da Bugün gazetelerinde, 5 yıl boyunca da Ramazan Yüce adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Yazılarımda belli bir üslubum olmasa da mizah, hiciv-taşlama-tariz, tersinden okuma, dokundurma, diyalog görünümlü monolog, anı ve gözlem ağırlıkta. Hepsinde amaç kıssadan hisse almaya yöneliktir. Bunu direk göstermem. Okuyucuya bırakırım. 

Hemen hemen her konuyu ele aldım. Bazı konularda defalarca yazdım. 

Yazılarımda eleştirel bakış açısı ve serzeniş hakimdir. Dokundurduğum kesimlere yönelik bir hayal kırıklığı vardır. 

Eleştirel bakış açıma özellikle her türlü eleştiriye açığım diyenler tepki göstermiştir. Onları hiç memnun edemedim. Onların suyundan gitmiş olsaydım, onların gözünde benden iyisi olmayacaktı. 

Yazılarıma savunmacı bir anlayışla cevap verenlerin en büyük özelliği tarafgir olmalarıdır ve eleştiri ile muhalifliği karıştıran tiplerdir. Her şey ayan beyan iken olup bitenleri sağır sultan duymuşken istedikleri, kol kırılıp yen içinde kalması. Kafalar kumda gömülü olunca başkası da beklenemez. Bir de kazanım kazanım dedikleri ne varsa onların kaybolup gitmesinden pek korkarlar. Yazılarımı önyargılı okuyunca haliyle sağlıklı cevap veremedikleri gibi verdikleri cevapla da sadece gülünç duruma düştüklerinin farkına varamayacak kadar zavallılar. Trollükten büyük haz alırlar. 

Yazılarımda eleştirel yaklaşımından dolayı bazen birileri niçin eleştirel yazdığımı, bunun ne faydası olduğunu, bundan vazgeçmem gerektiğini söyler. 

Bazıları karamsar olduğumu belirtir. 

Bazıları cesaretinden dolayı tebrik ediyor.

Bazıları yazılarımda ki eleştirilere yüzde yüz katıldığını söyler. 

3695. yazımı "Veda" başlığı altında yazıp yayımladıktan sonra bir okuyucunun şu dedikleri de manidar: "Eleştiri kültürü gelişse de öz eleştiri kültürümüzün pek gelişmediğini düşünüyorum sayın hocam. O yüzden "doğru"ları belirtseniz de yıpranıyorsunuz ve bizler-ortam-sistem-insanımız sizi ötekileştiyor maalesef. Belki yanlış ama yazılarınıza hep bu açıdan baktım: Öz eleştiri. Ufkumuzu bu denli açtığınız için de ayrıca teşekkür ederiz. Her son yeni bir başlangıçtır derler, sizin için de hayırlısı olsun inşallah".

Bir başkası: "Yazılarınızı zevkle okuyordu. Herkesin aynı şeyi söylediği, farklı şeyleri duymaya tahammül edemediği bir ortamda derdimize ortak oluyordu yazılarınız. Başka bir yerlerde yazarsınız inşaallah. Yazılarınız tekrar görmek ümidiyle." şeklinde yorum yazmış. 

Bir başkası: "Bazen susmak en güzel cevaptır hocam. Ama siz se yazmazsanız kim yazacak hakikati hocam?" demiş. 

Birinin dediğini ise hiç unutamam: "Yazılarınızla tarihe not düşüyorsunuz". Duyduğum en güzel açıklama. Bu da bana yeter de artar bile. 

Şimdilik gazetede yazmaya ara versem de blogumda tarihe not düşmeye devam edeceğim. 

Tercihin Kaymakamlık Olsun! *

—Babacığım, ülkede her alanda bir istihdam sıkıntısı var. Ne yapacağımı şaşırdım. Hangi alana yönelmemi önerirsin? 

—Haklısın evlat. Gidişat tam dediğin gibi. Ama kaymakam olmanı isterim. 

—İyi de baba. Bu ülkede kaç ilçe var? Kaymakamlık bölümleri o kadar çok mezun veriyor. Bana düşürürler mi hiç? 

—O kadar kişinin arasından sıyrılıp kaymakam olmak zor ama Allah yürü ya kulum der, kaymakam olursan, yaşadın demektir. 

—Kaymakam olarak ne yapabilirim ki? İlk başta küçük ilçelere gideceğim. Çoğunun imkanları da sınırlı. Üstelik ben acemiyim. 

—Öyle deme evlat. Küçük ilçeler senin acemiliğini atlatacağın, terör estirip egonu tatmin edeceğin yerlerdir. İmkansızlığı sen değil, ilçen çeker. İlçenin tüm memurları senin emrinde. Makam aracın var. Koruman var. Daha ne istersin. İlgi, alaka, saygı o biçim. 

—Nasıl yani? 

—İlçenin en büyüğüsün. Ne emredersen ama diye bir şey olmaz. Dediğin her şey yapılır. 

—Ama bir şey demezler mi? 

—Kim, ne diyecek evlat. Senin altında sana bağlı çalışan daire amirleri var. Bakma onlara daire amiri dendiğine. Onların her biri senin emir erin sayılır. Sesleri çıkmaz, itiraz etmezler. Kendi kendilerine homurdanır dururlar ama o kadar da olsun. Çok da tın. 

—Tamam, bu kısmı anladım. Kaymakam olmadan önce yapmam gerekenler var. 

—Neymiş onlar? 

—Daha ehliyetim yok. Askerliğimi yapmadım. Evli de değilim. Bu ülkede askerliğini yapmayanı adam yerine koymazlar. Evli değilsen, çoluk çocuk derler. 

—Hiç gerek yok. Şimdi ehliyet almak zorlaştı. Kaymakam olunca ilçede daha kolay alırsın. Askerliği de o zaman yaparsın. Evliliğe gelince, makamın itibariyle aday adayların çoğalır. Bence acele etme. Sen kısa yoldan kaymakam olmaya bak. 

—İyi de kaymakam olmak kolay mı? 

—Diğer rakiplerine göre 1-0 öndesin. Çünkü Karadenizlisin. Unutma bunu. 

—Tamam, kaymakam oldum. Sadece emir vermek yeterli mi?  Biliyorsun, deli dolu biriyim. Macerayı severim. Egom da kaymakamlıkla birlikte tavan yapacak. Egomu nasıl tatmin edeceğim? 

—Bu da senin maharetine kalmış. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır ama yine de sana yol göstereyim.  Göreve başlayacağın gün tüm daire amirleri kaymakamlığın önünde ip gibi dizilecek. Kaymakamım hoş geldin diyerek seni çiçekle karşılayacak. Bu manzara görülmeye değer. Bugüne kadar seni kim karşıladı böyle. Evli olsan, eşin karşılamaz seni. Üstelik amirlerin baban mesabesinde. Tanışmak için makamına al bunları. Karşılamada olmayan var mı diye tek tek göz at. İçlerinden karşılamaya gelmeyen birini tespit edersen, seni aşağıda göremedim de. O da geciktim desin. Bu durumda; olur, insanlık hali falan deme. Seni ayakta bekleyen görevline, not et bunu de. Bundan sonra o ve diğerleri geciksin de göreyim. 

Makamına inip çıkarken herkesin kullandığı yolu kullanma. Sana malzeme çıkacak tali yolları kullan. Oralarda sigara içen amir ve memurları görürsün. Onlara başlarım sigaranıza de. 

İlçenin dışına çık. Piknik yapan çocukları yakala. Kimsin, necisin sorgula. Bunlar öğrencidir muhakkak. İzin onayları var mı yok mu sor ki pikniklerini berbat et. 

Canın sıkıldıkça soluğu hastanede al. Başhekim nerede, hastane müdürü nerede, hani güvenliğiniz diyerek çalışanları tedirgin et. 

Olmadı aracına bin. Önünden giden mobileti o önden kaçsın, sen arkadan kovala. 

Ertesi gün polislere görev ver. Ne kadar mobilet varsa toplayın de. Bundan sonrasını mobiletini kaptıran çocuk ve ailesi düşünsün. 

Makamına çıkar çıkmaz, tüm daire amirlerini toplantıya çağır. Geciken amirleri not ettir ve onlara de ki personelinizden mesaiye uymayanlar varsa, isimlerini getirin talimatı ver. 

Sabah makamına gelir gelmez, bir daire amirini çağır. Sekreterin, efendim bize not bıraktı. İlçe sınırları içerisinde falan yere gitti derse, gelince yanıma gelsin deme. Nasıl gider benden habersiz, ben neyim burada?  Hemen gelsin de. Gelince de mesai saatleri içerisinde görev yerini niçin terk ettiğinin hesabını sor. Özür dilerim, bir daha olmaz demezse, savunmanı yaz gel de. O da tamam derse, çıktıktan sonra sekreterine geri çağırt. Bu defalık affettim. Bir daha olmasın de. 

Daire amirin yıllık iznini kullanmaya kalkarsa, noter gibi hemen tasdikleme. İzin için beni mi beklerdin lafı sokuştur. Bir daha izin almaya gelsin de göreyim. İznini yakar, yine gelmez huzuruna. 

Hasılı evlat, ormancı kadar değilsen de ilçende varlığını göster. Herkes nasıl bir kaymakam ile karşılaştığını bilsin. Kedinin ayaklarını ilk günden ayır. Terör estir. Deli doluluğunu pardon idealistliğini burada boşalt. Herkes fırsat buldukça senden konuşsun. Şanın yürüsün. Egonu da böylece tatmin etmiş olursun. Ben de kaymakam babasıyım diye buralarda caka satar dururum. 23.09.2022

* 24/09/2022 tarihinde Barbaros ULU ismiyle Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Ne Oldum Delisi Tipler

Kendisini mükemmel bir yaratılışta gören; akıl, zeka ve yaptıklarına kendisini inandırmış, hasbelkader bir makama gelen bazı zevat ile ilgili değerlendirmem: 

Kibir budalasıdır. 

Ne oldum delisidir. 

Kendisinden başka kimseye güvenmezler. 

Bir şeyin ve her şeyin en iyisini kendisinin yaptığını sanırlar. 

Devletin imkanlarını hoyratça kullanırlar. 

Başkasının eksik ve yanlışını bulmak için azami gayret gösterirler. Buldular mı egoları tavan yapar. Sevinçlerine diyecek yoktur. 

Olur olmaz her şeye karışırlar. Yani burunlarını sokarlar. Buna her şeye maydanoz olma diyoruz. 

Sabırsızdırlar. Büyük bir ihtimalle dokuz aylık değildirler. 

Kendilerini bulunmaz Hint kumaşı ve Allah vergisi görürler.

Dediğim dedikçidirler. Dedikleri aynı anda olmazsa ve yapılmazsa kıyameti koparırlar. Dedikleri amasız, fakatsız yerine getirilecektir. Nasıl ki ağanın p.kunun üzerine p.k yapılmazsa bunların lafının üzerine laf konmaz. Koymaya kalkan olursa da had bildirilir. 

Günde dört mevsim yaşarlar. Bir bakarsın şeker gibi az sonra terör estiren bir terörist olabiliyorlar. İçindeki fırtına dışa vuruveriyor. 

Makamdan aldıkları güçle egolarını tatmin ederler. 

Kolay kolay kimseyle geçinemezler. Evlilik yapamazlar. Evlenirlerse de geçinemezler. 

Başkasına güvensizliğin temelinde çocukluğunda yaşadıkları en büyük etkendir. 

Geçmişte her türlü halta imza attıkları, tüm kaçak yolları bildikleri için karşısındaki herkesi öyle bilirler. 

Aşırı kincidirler. Gücü yetiyorsa kendileri kelle alır, gücü yetmiyorsa başkalarının eliyle sonuca giderler.

Soruşturma hastasıdırlar. Soruşturmayı her şeyin ilacı bilirler.

Makama güç katsın verdikleri gücü makamlarına alarak Çingene beyliği yapmaktan büyük zevk alırlar.

Bir Allah var bir de kendileri. Dünyanın kendi etrafında döndüğüne inanırlar.

Elindeki imkanları güce dönüştürürken gücünün yetmediklerine de bir secdeye kapanmadıkları kalır.

27 Aralık 2022 Salı

Çağı Okuyamayan Bir Kesim

Haber izlemem, gündemi de takip etmem. Türkiye ve dünya gündeminde ne var ne yok diye ara ara sosyal medyayı takip ederim. Yoğunlukla bir konu paylaşılıyorsa, Türkiye'nin gündemi bu derim. O konunun aslı nedir diye gazetelerin dijital sayfalarına göz atarım. Göz atarken de - pek kalmasa da- ortada olan İnternet sayfalarına bakarım. Trol seviyesinde tarafgir ve muhalif olanları hiç okumam. Bir konunun aslının ne olduğunu öğrenmek için de tek İnternet gazetesiyle yetinmem. Hiç ortada olan yani haberi olduğu gibi veren yoksa iki tarafın yazılarına bakarım. İki tarafın fazlalıklarını atarak ortası benim için doğru olandır derim. Toplumsal infiale sebebiyet veren bir haber oldu mu, algı olabilir mi diye az beklerim. Yani gördüğüm her haberi ilk etapta acaba şüphesiyle karşılarım. Hakkında gerek sosyal medyada paylaştığım gerek köşe yazısı olarak yazdığım tüm yazılar kendime özgüdür. Kendi üslubumca ifade ederim. 

İlginç bir paylaşım bulabilir miyim diye bazen sosyal medyada öylesine gezinirim. Gezinirken de paylaşımcıdan ziyade paylaşıma bakarım. Öyle paylaşımlar önüme gelir ki paylaşımcıya bakmadan paylaşımın kime ait olduğunu tahmin ederim. Sağlamasını yapmak için profile baktığımda % 90 o kişi, o değilse aynı zihniyetten beslenen başka kişi olduğu gözümden kaçmaz.

Kimsenin hangi konuda ne paylaştığına karışacak değilim elbet. Dervişin fikri ne ise zikri de odur. İsteyen istediğini paylaşırsa da aynı zihniyetten beslenen bu kişiler hakkında bir değerlendirmede bulunacağım. Bu tiplerin içlerinde istisnaları olmakla beraber çoğu değerlendirmemin içerisinde yer alır.

Çoğunluğu trollük yapıyor. Ya bir parti lehine ya da bir başka parti aleyhine bu paylaşımlar. Gören de bir partinin maaşlı elemanı sanır. Para alsalar, ekmek kapısı diyeceğim. Trollük yaparken kendi özgün fikriyle bir paylaşım yapsalar, düşüncesidir deyip saygı duyacağım. Bir başkasının hazırlayıp servis ettiği paylaşımları paylaşıyorlar. Az biraz kafa yorsalar, bu profilin sahte, içeriğin de olgudan ziyade algı oluşturmaya yönelik olduğunu görürler. Hiçbir zihin yormadan gözü kapalı paylaşıyorlar. Sorsan partilerini seviyorlar. Bence partilerini varsın sevsinler. Gidip sandıkta oylarını da versinler. Yalnız birilerine trollüğünü göstermek, bak ben sizin için kelle koltukta mücadele ediyorum mesajı veren bu tipler bilsinler ki partilerine en büyük zararı veriyorlar.

Çoğu makam ve mevki sevdalısıdır. Bileğinin hakkıyla alamadığı bu makam kazanımının ayağının altından kayıp gitmesinden pek korkarlar. 

Güce yaslanırlar, güçten beslenirler. Korkusuz korkaklıkta üstlerine yoktur. Asarlar, keserler, meydan okurlar. Bir araya geldiklerinde mangalda kül bırakmazlar. Had bildirelim, anladıkları dilden konuşalım derler. Ağızlarını bozarlar ve galiz küfürler ederler. Yetinmezler. Gerekirse suç duyurusunda bulunurlar. Dün pek sesleri çıkmayan bu ucuz mücahitler, yaptıklarının kahramanlık olduğuna kendilerini inandırmışlardır. En ufak bir tehlikeyi gördükleri zaman ortalıktan sıvışıverirler. Süt dökmüş kediye dönerler. 

Beslendikleri kaynak dindir. Söylemleri hep dini içeriktir. Ayet ve hadisi dillerinden düşürmez iseler de söylem ve eylem çelişkisi yaşadıklarından kendileri dışında herkes haberdardır. Bunlara göre en iyi Müslüman kendileridir. 

Dün devletin üvey evladı muamelesi gören bu kesim bugün hiç olmadığı kadar devletçidir ve devleti kutsamaktadır. Devlete yön verenlerin her yaptığında bir hikmet görürler ve "Devletimin yanındayım" paylaşımlarında üstlerine yoktur. Devlet elbette hepimizin devleti. Hepimizin hizmetini görmek için vardır. Bir tüzel kişiliktir. Ayrıca kutsallığı yoktur halbuki. 

Bu kesim hiç olmadığı kadar siyasete angaje olmuştur. Kazanımların kaybolmaması için durmadan trol paylaşımları yaparlar. Kendilerinin yanında olmayanları nankörlükle suçlarlar. Bu suçlamayı da tespit olarak görürler. Siyaseti de dinle bağdaştırırlar.

Bunlar dünün mağduru, bugünün mağrurudur. 

Çağı okuma gibi bir dertleri ve kapasiteleri yoktur. 

Zamanın ruhuna uygun hareket edemiyorlar.

Kendi dünyaları içerisinde yaşayıp giden ve her konuda söz söyleyen bu grubun, kendileri dışında topluma maalesef verebilecekleri özellikle dine mesafe koyan gençliğe söyleyebilecekleri ve ikna edebilecek bir şeyleri yoktur. Ayakları altına aldıkları kutsal değerler de cabası.

26 Aralık 2022 Pazartesi

Veda *

Yazmaya başlamak zordur. İlk başlarken acaba yapabilir miyim, haftanın dört günü konu bulmada zorlanabilir miyim? Yazdım diyelim. Okuyucu ne diyecek endişesi de taşımıştım.

Yazdıkça zor olmadığını gördüm. Konu bulmada zorlanmadığım gibi yazdığım konulardan hangisini göndereyim diye düşünmedim değil. Bazen güncel ve gündeme dair konulara yer verirken bazen gündem dışı konulara yer verdiğimi takip edenler bilir.

04.01.2021 tarihinden bugüne iki yıla yakın yazı yazmışım. Bu zaman zarfında bu yazımla birlikte toplam 403 yazı kaleme almışım.

Başlamak kadar veda da bir o kadar zordur. Şu an o durumu yaşıyorum. Çünkü bir şeyi yapa yapa o bizde alışkanlık hale geliyorsa, yazma da öyledir. Bir nevi bağımlılık. İçini döküyorsun, bir görüş bir duruş ortaya koyuyorsun.

Bu zaman zarfında, dert edindiğim her konuda aşağı yukarı yazdım. Yazarken farklı üsluplar kullandım. Kah baba oğul arasında bir diyalog şeklinde girdim konuya kah mizah yolunu kah hicvi seçtim kah konuya direk girdim kah tersinden.  Yazarken kırıcı olmamaya, hedef göstermemeye, isimler vermemeye azami gayret gösterdim. Çünkü amacım kişilerden ziyade yapılan hareketlerin yanlışlığını ortaya koymak ve nasıl olması gerektiğine dair yol göstermekti.

Yazılarım amacına ulaştı veya ulaşmadı. Bakış açıma katıldınız veya katılmadınız. Belki de kızdınız belki de sıkıldınız. Her bir kanaatinize eyvallah diyorum. Zira her konuda hepimiz aynı düşünsek, bir kişi dışında dünyayı boşuna kalabalık etmiş oluruz.

Sizi bilmem ama yazılarımdan şu kesim pek hoşlanmamıştır. Bu kesim:

Aşırı fanatik ve tarafgir olanlar. Hepsini kastetmesem de bunların çoğu kendi aklı ve özgür iradesiyle hareket etmeyen, hayata ve olaylara kendi penceresinden bakamayan tiplerdir. En büyük maharetleri saldırı ve savunmadır. Başka da maharetleri yok. Tarafgirlerin pek azı tarafgirliğine devam etse de doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebiliyor. Bu hakkı da teslim etmek isterim.

Her şeyden nem kapan tipler. Bunlar olur olmaz her şeyi paratoner gibi üzerlerine çekerler. Kendisinin kastedildiğini sanırlar. Bunlara yapılacak bir şey yok. Adı üzerinde alıngan. Bunların da canı sağ olsun.

Hasılı, bu aşamadan sonra yazacağım her şey kendimi tekrar olur. O yüzden işi tadında bırakayım, yazmayı bırakayım, biraz da ben başkasını okuyayım diyorum.

Bu vesileyle gazetenin bu sütununda yazmam için bana fırsat sunan gazete sahibi ve yönetimine, takipçilerime, yazılarıma zaman zaman yorum yazarak katkı sunan okuyucularıma, kısaca bana tahammül eden herkese teşekkürü bir borç bilirim. Umarım kubbede hoş bir seda bırakabilmişimdir. Değil ise adım Hıdır, elimden gelen budur.

Yazılarımda bilerek veya bilmeyerek sürçülisan etmişsem hakkınızı helal etmenizi isterim. Benim varsa helal olsun. Hoşça kalın.

* 28 Aralık 2022 günü Barbaros Ulu adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

25 Aralık 2022 Pazar

Öyle Bir Zaman Gelecek ki

Zaman zaman sosyal medya paylaşımlarında, Hz Muhammed'e atfedilen ve "Öyle bir zaman gelecek ki..." diye başlayan sözlere hep temkinli yaklaşmışımdır ve acaba demişimdir. Çünkü bu tür hadisler geleceğe ait bilgiler içermektedir. Bu hadislerin sonradan ortaya çıkan konulardan hareketle geriye dönük üretildiğini düşünüyorum. 

Hadis inkarcılığı değildir benimkisi. Az buçuk mürekkep yalamışlığımla bilirim ki Hz Muhammed gaybı bilemez. Sadece peygamberimiz değil, Allah'tan başka kimse bilemez. Çünkü gaybın anahtarı Allah'tadır. Bu şüphemi açığa kavuşturan da  şu ayet mealidir: "Size Allah'ın hazineleri benim yanındadır demiyorum. Fizik ve bilgi alanı ötesini, gayb alemini de bilmiyorum. Size bir meleğim de demiyorum. Ben sadece bana vahy olunana, Kuran'a tabi oluyorum" de (En'am süresi 50.ayet meali). Burada gaybi konuları yani gelecek bilgisini bilmediğini peygamberimizin diliyle Kur'an bize ifade etmektedir. Kısaca peygamberler gaybı bilemez. 

"Öyle bir zaman gelecek ki..." şeklinde başlayan ve geleceğe dair bilgiler veren hadislere dair eleştiri getirdiğinde, birileri "Allah bildirirse bilemez mi" şeklinde bir cevap veriyor. Buna amenna. Allah bildirdikten sonra niye bilemesin. Ama bu tür hadisleri Allah'ın peygamberine bildirdiğini nereden biliyoruz? Ya bildirmediyse, o zaman peygambere söz atfederek ona iftira atmış olmuyor muyuz? Allah bildirmediği halde peygamber toplumun gidişatından hareketle gelecekte şöyle şeylerin olmasından endişe ediyorum demesi, gelecek bilgisinden ziyade bir öngörüdür. Böyle demesinde bir sakınca yok. 

Bir an için En'am 50.ayeti yorumlayarak peygamberin gaybı bildiğini düşünelim. Peygamber vefat etmeden önce Hz Ebu Bekir zamanında sahte peygamberlerin çıkacağını, ridde olaylarının olacağını, bunlara dair önceden tedbir almalarını öğütlerdi. Hz. Osman'ın şehit edileceğini, aman ha dikkat edin derdi. Cemel ve Sıffın savaşları yapılmadan önlem almalarını isterdi. Bu verdiğim örneklere dair peygamberin dilinden rivayetlerin olduğunu biliyoruz. Ama bu rivayetlerin Cemel ve Sıffın savaşlarında, Hakem ve Kerbela olaylarında kimin haklı olduğuna dair tarafların, kendilerini haklı çıkarmak amacıyla sonradan üretildiğini söyleyebiliriz. Bu tür rivayetleri gören, bak bak, peygamber olacakları bilmiş diyor. Halbuki böyle olacağını peygamber bilseydi, olayın taraflarını çağırır, sakın ha diyerek hepsini uyarırdı. Çünkü bahsi geçen savaşlar bir daha bir araya gelemeyecek şekilde Müslümanların arasına fitne sokmuş ve Müslümanlar ayrışmıştır. Bugünkü ayrılık ve gayrılığın temeli bu olaylara dayanmaktadır.

Gördüğümüz gibi vefatının ardından kısa bir süre sonra meydana gelecek olayları dahi bilemeyen peygamberin, kıyametin alametlerine dair yazılıp çizilenlere, gelecekten haber veren bilgilere dair söz söylemesi her şeyden önce En’an 50.ayete terstir. Unutmayalım ki Hz Muhammed gelecekten haber vermek için gönderilmedi. Peygambere, dinimize daha doğrusu kendimize yapacağımız en büyük iyilik Hz Muhammedin bizim için örnek olan ahlakını yaşantımızda uygulamaktır. 

Ters Yolda Olduğumu Nihayet Öğrendim

Yarım asrı devireli epey oldu. Ömrüm boyunca kendim olmaya çalıştım. Gördüğümü, duyduğumu, okuduğumu, bana telkin edineli sorgulamayı prensip edindim. İçime sinmeyen ne varsa bunu dile getirmekten geri kalmadım. Tanıyorsam, gidip ilgiliyle konuştum. İki kişi arasında bir sorun olmuş ve küsmüşlerse vazife edinip aralarını bulmaya çalıştım. Makam ve yaşça benden büyük olanlarla pek teşriki mesaim olmadı. Aramı iyi tutayım diye bir çabam olmadı. Küçükle küçük büyükle büyük olmaya çalıştım. Karşımda konuşanın düşüncesine katılmadıysam, bunu da yüzüne karşı ifade ettim. Kişinin arkasından konuştuğumu fırsatını bulup yüzüne söyledim. Hakkında belirttiğim kanaat yanlış çıkmışsa özür dilemekten gocunmadım, helallik diledim.

Yedi yıldır da yazıp çiziyorum. Hemen hemen yazmadığım hiçbir konu kalmadı. İyi hareket ve söylemleri takdir ettiğimin yanında; kötü, eksik söz ve davranışları da eleştirmekten, doğrusunun ne olduğunu yazmaktan geri durmadım. Şunu yazarsam, bu ne der, fincancı katırlarını ürkütür, zırkıdı yer miyim demedim, kara listeye alınırım endişesi taşımadım. Ülkeye dair olumsuz ne varsa kalemimle ifade etmeye çalıştım. Yazılarımı özelde beğenenler paylaşımlara iz bırakmadı. Yanımda pek kimseyi göremedim. Hoşlarına giden bir yazım çıkmışsa, ha ya işte böyle yaz dendi.

Kutuplaşma ve tarafgirliğin zirvesini yaşadığımız bugünlerde, yazılarımın bir karşılığının olmayacağını bile bile yazmaya devam ettim. İster takdir görsün ister tekdir dedim. Benim için yazmak okumaktı, kişinin kendisiyle konuşmasıydı, kişinin içini dışa vurması ve içimi dökmesiydi. Çoğunluğun görüşünü açıklamaktan uzak durduğu tehlikeli alanlara girerek bu konuda görüşüm budur dedim.

Kimseyi, hiçbiri grup ve camiayı kırmadan, dökmeden, onurlarını zedelemeden eleştirel bakış açımı ve yapıcı yaklaşım tarzımı terk etmedim. Zira kişilerle işim yoktu. Benim için söz ve eylemlerdi alanıma giren. Bugün biri yapar, yarın başkası. Dikkat et, tehlikeli sularda yüzüyorsun diyenlere teşekkür ettim ama gereğini yapmadım. Dünyayı ve çevreyi düzeltme gibi bir derdim olmadı. Kendimi düzeltsem yeterdi benim için. Bir de bu konuda şöyle düşünüyorum, duruşum şudur diyerek tarihe şahitlik yapmak istedim. Önyargısız bakan gönüllere hitap ederek görüp duyduklarımı elim ve dilimle düzeltemesem de kalbimle buğzetmeye çalıştım. Yazılarım bir nevi buğz idi. Başka da elimden bir şey gelmedi.

Güce yaslanmadım. Güçten beslenmedim. Zayıf bir birey olarak güçlüye; savruldun, bizi hayal kırıklığına uğrattın demeye çalıştım. Bir serzenişti benimkisi. Tozlanmış kalp ve vicdanlara hitap etmekti.

Ben böyle iken çevremin, kelli felli insanların sessiz yürüyüşe devam ettiğini, bana dokunmayan bin yaşasın moduna girdiğini;  konuşmaktan, yazmaktan, paylaşmaktan, görüş bildirmekten kaçındığını, haline şükrettiğini, kazanımları kaybetmekten korktuğunu, gücün yanında saf tuttuğunu yani çok akıllıca hareket ettiğini gördüm.

Yalnızlara oynuyorum anlayacağınız. Ben mi yanlış yoldayım, çevrem mi diye düşüne düşüne yanlış yolda olduğumu, kalabalıkların değil, kendimin tıpkı Temel gibi ters yolda olduğumu nihayet öğrendim ama çok geç oldu. Şunu anladım ki çevrem, camiam, mahallem doğru yolda. Ben ise yanlış yoldayım. Şu aşamadan sonra hiç vakit kaybetmeden; yapacağım, beni affetmesi için Allah'tan af dilemek, kitabımda geri adım yok demeden, inadı bırakarak kalabalığın gittiği yerden gitmek olacaktır. Su akarken testimi doldurmaya çalışmak olacaktır. Yeter ki bu can bu tende dursun. 

Batı Dünyası Çağı Okuyor

Bugün gelişmişliğiyle dikkat çeken, dünyaya yön vermeye çalışan, kurum ve kuruluşlarıyla oturmuş bir devlet görünümü veren Batı dünyasının, bugünkü geldiği noktanın temelinde, başta Afrika ve Ortadoğu olmak üzere geri kalmış ülkelerin yeraltı ve yerüstü kaynaklarını sömürmesinin yattığını biliyoruz. Bugünkü medeniyet, görkem ve kendi kendine yetmesinin perde gerisinde, zulmün olduğunu söylesek yanlış ifade etmemiş oluruz.

Burada zulümle ilgili atasözlerini gözümüzün önüne getirelim. En meşhuru "Zulümle abat olunmaz" atasözüdür. Atasözleri geçmiş tecrübeler sonucu ortaya çıkmış sözler olduğuna göre temeli zulüm olan bu Batı dünyası hala nasıl ayakta, niçin sözü dinleniyor, devletler nezdinde ağırlıkları nasıl devam edebilir? Sadece bu atasözünü ele alsak, Batının bugün yüzünün gülmemesi, huzur bulmaması ve yıkılması gerekir? Yıkılmadığı gibi üretmeye, ürettiğini başka ülkelere ihraç etmeye, bugünden yarına değil, yüzyıllık planlar yaptığı görülmektedir. 

O zaman zulümle ilgili sözleri nereye koyacağız? Evet zulümle abat olunmaz. Zira akıbetleri berbat olur. Buna inancımız tamdır. Kimsenin yaptığı yanına kar kalmaz.

Tüm geçmiş yaptıklarına rağmen Batının ayakta kalması ve hala söyleyecek sözünün olması, Batının;

*Ayakta kalmanın uzun soluklu hesabını yaptığı,

*Ar-Ge'ye büyük önem verdiği,

*Başka ülkelere olmasa da kendi ülkelerinde demokrasi, özgürlük ve adaleti sağladığı,

*Kurum, kuruluş ve devlet yönetiminde bir kültürün oluştuğu,

*Başka ülkelerden beyin göçü aldığı,

*Zamanın ruhuna uygun hareket ettiği,

*Çağı okuduğu,

*Gelir gider dengesini koruduğu,

*Geçmişine saplanıp kalmadan geleceğe baktığı, ömrünü geçmişiyle övünerek geçirmediği, 

*Devlet ve ülke yönetiminde oportünist davranmadığı,

*Çalışma ve üretimden ödün vermediği,

*Ülkelerinde sosyal adalet dengesini kurduğu,

*Kısır çekişmelerle vaktini harcamadığı, 

*Bu çağın gereklerini yerine getirdiği gibi yeni çağa uyum sağlamanın adımlarını attığını vs. söyleyebiliriz. Kısaca temeli zulüm olsa da ufacık bir ihmal ve tökezlemenin nelere mal olacağını iyi biliyor. Belki de bu yüzden hala söz sahibi Batı.

Batı böyle iken yani sömürge devletleri hala isimleriyle bu dünyada söz sahibi iken “Biz dünyaya hep adalet dağıttık” diyen İslam dünyasının çoğu devletinin, 100 yıldan fazla geçmişi yok. Yani adalet dağıtmışız ama devletlerimiz yıkılmış. Bu anlayışa göre biz değil, Batı yıkılmalı değil miydi? Ama gördüğümüz gibi onlar dimdik ayakta. Aklıma, kim ve ne olursa olsun, Allah’ın sebeplerini işleyerek, kendini sürekli yenileyerek çalışmaya devam edeceğini vereceği geliyor. Öyle ya, ben Müslümana vereceğim demiyor, “Herkes için ancak çalıştığının karşılığı var” diyor.

İslam Dünyası Çağı Okuyamıyor

Bugün dünyada geri kalmış ve gelişmekte olan ülkelerle, gelişmiş ülke ve devletlerin olduğu bir aşikardır. Başta Afrika olmak üzere İslam dünyası geri kalmış ülkeler liginde iken genelde Batı dediğimiz Hristiyan dünyası ise gelişmiş ülkeler ligindedir. 

Geri kalmışlık veya gelişmişlik bu ülkelerin kaderi olabilir mi? Böyle bir şeyi düşünmek bile kaderi anlamamak demektir. Zira bu durum kadere bağlanılacak bir durum değildir.

Buraya kadar yazdığımı okuyan birileri, "Gelişmiş ülkelerin geçmişi lekelidir, sömürgecidir, medeniyetlerinin temelinde kan ve gözyaşı vardır. Biz sömürmedik. Geçmişte sömürseydik, biz de gelişmiş olurduk. Batıya bu bakış bir özentiden ibarettir." şeklinde bir görüş ve gerekçe ileri sürebilir. 

Batının birçok geri kalmış devlet ve ülkeyi yıllar yılı işgal edip sömürdüğü tarihen bilinen bir gerçektir. Bu sömürü, İslam dünyasının geri kalmasında bir sebep olsa da tek sebep değildir. Üstelik sömürgecilik yılları da çok gerilerde kaldı. Bugün her ülke o ülkenin insanları eliyle yönetilmektedir. Hepsinin bayrağı vardır. Üstelik çoğunluğu Arap olan İslam ülkeleri maddi imkanlar yönünden çok iyi durumdalar. Çünkü hemen hemen hepsinin yeraltı petrol rezervleri var. Hemen hemen hepsi petrol zengini. Yani para gani.

Yazımın bundan sonraki kısmında İslam dünyasının niçin geri kaldığını, niçin geri kalmaya devam ettiğini maddeler halinde yazmak istiyorum.

İslam dünyası;

*Gelişmiş ülke olmak için çaba sarf etmiyor. Sebeplere sarılmıyor. Daha doğrusu böyle bir derdi yok. Varsa da Batının gelişmesi karşısında “Biz bunlara yetişemeyiz” deyip pes etmiş ve gözü korkmuştur. Bugünkü halini kaderi gibi görmekte. Ya parasına güvenmekte ya da borçla yaşamaya razı olmuştur. Bastıracak parayı, alıp kullanacak Batının teknolojisini. Yani Batının pazarı olmayı dünden kabullenmiştir.

*Ar-Ge’ye önem vermiyor. Bunu gereksiz görüyor. Uzun soluklu düşünmüyor, günübirlik yaşıyor.

*Demokrasi, özgürlük ve adalette sorunlu. Özgürlük ve imkanın olmadığı yerde gelişmekten söz edilemez. Güvenlikli politika ile liderler birilerine yaslanarak koltukta ne kadar kalabilirim hesabı yapıyor. Düşünen beyinlere imkan sunmuyor. Onları ülkesinde tutmuyor ya da tutamıyor. Fırsatını bulan beyin göçü olarak gelişmiş ülkelere kapağı atıyor. Başkasının maaşlı elemanı oluyor.

*Zamanın ruhuna uygun hareket etmiyor.

*Yaşadığı çağı okuyamıyor.

*Bu çağın sonrasında neler olacak, dünya ve insanlık nelere gebe, biz yeni çağa kendimizi nasıl adapte ederiz şeklinde bir öngörü söz konusu değil.

*Rahatına düşkünlükten ödün vermiyor.

*Pansuman tedbirlerle uzatmalara oynamakla meşgul.

*Geçmişle övünmekten ve her şeye mazeret üretmekten günümüze gelemiyor.

*Kısır çekişmelerle birbirlerini yemekle meşguller.

*Bizim şu yönümüz iyi ve biz şu yönümüzle dünyaya örnekliğimiz var, biz dünyaya şu katma değeri ürettik diyebilecekleri bir şeyleri yok. Ne teknolojide ne ahlaka ne medeniyet ne de kültürde...

24 Aralık 2022 Cumartesi

-cı'cılar

-cı (-ci, - cu, - cü, - çu, - çü, - çı, - çi) yapım eki meslek isimlerinin sonuna eklenerek o meslekleri yapan kişilerin isimlerini ortaya koyar. Simit satan anlamında simitçi denmesi gibi. Ama her meslek erbabının sonuna bu ek eklenmez. Mesela öğretmene öğretmenci, avukata avukatçı denmez. 

Alışkanlık anlamı da içerir. İçli müptelası olan bir için içici denmesi gibi. 

Taraftarlık, bir düşünceyi benimsemiş veya kendisini aidiyet duygusuyla bir kişi veya yerle ilişkilendirenler anlamında da İslamcı, Süleymancı, Nurcu, Menzilci, milli görüşçü vs. kullanılır. Taraftarlık anlamında -ist eki de eklenmekte: komünist, Kemalist, sosyalist, ateist, kapitalist, dinci vb. 

Son verdiğim örneklerin çoğunda görüleceği üzere bir düşünceyi şekillendiren kişilerin isimleri ile tarafgirlik ifade ediliyor. Bu isimler tarih olmuş kişiler. 

Halen yaşayan kişiler için de bu -cı ekleniyor. Erdoğancı, Tayyipçi, Devletçi, Kemali, Baykalcı gibi. 

Tarih olmuş kişilere, izinde gidiyor anlamında sonradan -cı eklenirken günümüz kişi destekçileri ise kendilerini bu şekilde tanımlıyor. İsteyen kendini istediği şekilde  ifade edebilir. Yalnız -cı eki meslek erbabı, satıcısı ve bir şeyi alışkanlık haline getirenler için kullanıldığında dikkat çekmiyor. Çünkü isim yerli yerine oturuyor. Taraftar anlamındaki -cı eki kulağıma hoş gelmiyor. En hafifiyle satıcı gibi düşünüyorum. Belki de bu yüzden Nurcular kendilerine Nur Talebesi, Süleymancılar Süleymanlı denmesini uygun görürler. 

Parti liderlerinin isimlerinin sonuna -cı getirmek suretiyle kendi görüş ve tarafını belirtenlerin yerinde olsam, kendimi parti lideriyle özdeşleştirmekten ziyade desteklediğim parti ismini ön plana çıkartmak isterdim. Mesela Tayyipçiyim yerine AK Partiliyim veya milli görüşçüyüm, Baykalcı veya Kılıçdaroğlucu yerine CHP'liyim veya solcuyum, Devletçi yerine MHP'liyim veya milliyetçiyim, Davutoğlucu yerine Gelecek Partiliyim, Babacancı yerine DEVA’lıyım vs. denmesini daha uygun görürüm. Çünkü bu tarafgirlik kişilere bağlı bir tarafgirliktir. Bu kişiler yarın parti genel başkanlığını bırakabilir, başka partiyle birleşebilir başka bir partiye geçebilir ya da Allah herkese uzun ve sağlıklı ömür versin, vefat edebilirler. Tarafgirlik iyi bir şey ise bu tarafgirliğin uzun sürmesi kurumsal parti ismi ile mümkün olabilir. Bizim ülkemizde partileri liderler kurar, liderle beraber parti biter denirse lider ismiyle ifade edilmesi anlaşılabilir. Temennim tabanı olan partilerin demokrasimiz, kurum kimliği ve kültürü açısından,  liderden sonra da varlığını devam ettirmesinden yanadır. Bir zamanlar Baykalcı olanların bugün Baykalcıyım dediğine şahit olmuyorum. Bu da kişilerin geçiciliğine verebileceğim güncel bir örnektir.

Başkasını bilmem ana kendimi herhangi bir -cı ile ifade etmedim, etmiyorum da. Bir zamanlar İslamcılığı kendime yakın hissederken de İslamcı yerine Müslüman denmesini uygun gördüm. Bu ismi de Allah vermiş bana.

İnsanların tarafgirliğini liderlerinin isimleriyle ifade etmesinde o lideri kurtarıcı görmesi ya da çok sevmesi sanırım en büyük etkendir. Unutmayalım ki Hz Ömer de Hz Muhammed’i çok severdi ve ölümünü duyduğu zaman bu durumu kabullenememişti. Onu teskin etme ve kendine getirme görevini Hz Ebu Bekir üstlenmişti. Muhammed’e tapıyorsan, bil ki o vefat etmiştir. Allah’a tapıyorsan, o yaşıyor, demişti. 

Hayal Kırıklığımsın!

—Babacığım, beni çok severdin bir zamanlar. Desteğini hep ardımda hissederdim. Bu bana moral oluyordu. Şimdi ne oldu böyle? Eskisi gibi değilsin, destek vermiyorsun. Bakışların bile değişti. Benimle yüz yüze gelmemek için gözlerini indiriyorsun. Üstelik eleştirmeye de başlamışsın. Bilmeden seni üzecek bir hata mı yaptım?

—Tek tek cevap vereyim. Severdim doğru. Destek de veriyordum. Eskisi gibi değilim. Bu da doğru. Bundan sonra destek namına zırnık yok sana. Aileme faydadan ziyade zarar veriyorsun artık. Zararın aileyle kalsa iyi. Dışarıya da taştı. Ayrıca değişen ben değil, sensin. Bakışlarımın değiştiği de doğru. Gözümü hatta yolumu da değiştiriyorum. Çünkü ağartacak yüz bırakmadın. Seni gördükçe, aklıma geldikçe moralim bozuluyor, kahroluyorum. Eleştiriyorum. Çünkü düzgün işin kalmadı. Bir de bilmeden bir şey mi yaptım diyorsun. Görüyorum ki yaptıklarının farkında bile değilsin. Vah yazık. Aymazlığın bu kadarına da pes doğrusu. İşin acı tarafı da bu. Sen ne ara böyle oldun, inan anlamakta zorlanıyorum.

—Ama bana hep destek veren sendin. Şimdi ne oldu böyle? Desteğini niçin çekiyorsun? Bu bir çelişki değil mi? 

—Hala desteğini niye çekiyorsun diyor ve anlamazlıktan geliyorsun. Sana destek vermem ve baban olmam, bu desteğin ilanihaye süreceği anlamına gelmez. Beni biraz tanısaydın, çelişki var demezdin. Çünkü sana verdiğim destek oğlum olduğun için değil, değerlerimi en iyi savunasın, yerine getiresin ve işlerini iyi yapasın diyeydi. Sen kendi çelişkilerine ve 'U' dönüşlerine bak. Bunun için yıllardır gömülü olan şu kafanı kumdan çıkar.

—Ben hala dediğin değerleri savunuyorum. 

—Doğru, sen değerleri savunuyorsun. Ama sadece savunuyorsun. Yalnız bu savunma icraata dönmeyen bir savunmadır. Savunmakla kalsan iyi. Göz göre göre tersini yapıyorsun. Değerlerimi esas yıkan da bu tavrındır. Çünkü sen benim değerlerimi ekmek yemek için sermaye olarak kullanıyorsun. Hala da yemeye devam ediyorsun ama denizi bitirdiğin gibi kumu da bitirdin. Hala da doymak bilmiyorsun. Ama yolun sonuna geldin görünüyor. İşin ilginci ve acı tarafı, savunduğun değerleri dilinde pelesenk ettiğin için o değerler yerlerde sürünüyor şimdi. Amacın bu idiyse başarılı oldun. Kendinle gurur duyabilirsin. Bu aşamadan sonra bilirim söz dinlemezsin. Çünkü başka sermayen yok. Senden tek istediğim, değerleri ağzına alma. Ne halin varsa gör. En azından değerler elinden kurtulmuş olur. 

—Bu kadar mıyım gözünde? 

—Hem de daha fazlası. Hep günü kurtarır türünden alavere dalavere senin ki. Ailemin tırnaklarıyla kazıyarak elde ettiği her şeyi mirasyedi hayırsız evladın yaptığı gibi har vurup harman savurdun. Savurmakla da kalmadın, borçlandırdın. Bundan da geçtim. Zira maddiyat dediğin bir şekilde halledilir. Manevi tahrifatı telafi etmek mümkün değil. 

—Tamam yapamamış olabilirim. Ama bu kadarı fazla değil mi? Zira vurmadın, öldürdün. Hatta öldürmekten beter ettin.

—İnsan umut bağladıklarına gönül koyar evlat. Ben de senden çok şey bekledim. Sana çok umut bağladım. Geldiğimiz nokta itibariyle tam bir hayal kırıklığısın.

—Yol göstereceğine giydiriyorsun.

—Bu söylediklerim aklını başına al diye bir yol göstermedir. Tabi almak isteyene. Hoş, senin akla da ihtiyacın yok. Çünkü özgü enin tavan yapmış. Kendini görüp test etmen de mümkün değil. Çünkü şakşakçın çok. Etrafında olur olmaz her şeyini alkışlayan şakşakçın varsa kendini ve yaptıklarını göremezsin. Tekrar kendine gelmek istiyorsan, hayattan bir beklentisi olmayanlara ve senden menfaat beklemeyenlerin eleştirilerine kulak ver. Tabir yerindeyse, “Padişahım, çok yaşa” diyenleri değil, “Gururlanma padişahım, senden büyük Allah var” diyenlerin dediklerini bir düşün. 

Yöneticilik Maceram

Ne zaman bir koltuk boşalsa, kendi kendime gelin güvey olarak o koltuğa talip olduğumu sosyal medyada beni takip edenler bilir. Talip olduğum koltuklar doldukça, başka koltuklara yöneldim. Hiç olmadığı kadar umutluyum, bir gün koltuk beni bulacak, pes etmek yok dedim. Aslında böyle bir görüntü versem de hiçbir koltukta gözüm olmadığını beni yakinen tanıyanlar iyi bilir. Zira koltuk, makam ve yöneticilik benim mizacıma ters. Çünkü koltuk ciddiyet ister. Ben ise hayatı ciddiye almadım ki koltuğu ve yöneticiliği ciddiye alayım ve önemseyeyim. Hep doğal ve olduğum gibi görünmek istedim. 

Gönülden istemesem de hiç yönetici olmadım mı? Oldum maalesef.  O da zorunluluktan. Güneydoğuda bir ilde çalışırken memlekete tayin istedim. Dört yıl boyunca tayinim çıkmadı. Dedim, bir müdürlük sınavına gireyim. İkinci bir tayin hakkım daha olsun. 

Müdürlük sınavına girdiğim yılın sonunda, norm kapalı olduğundan, memleketime tayin isteyemedim. Yakın bir ile öğretmen olarak tayin istedim. Bu yeni ilimde, sınavın birinci aşamasını geçenlerle birlikte yöneticiliğin ikinci aşama sınavına girebilmek için kursa alındım. Kursta birkaç tanıdığım oldu. Herkes müdür olmak için var gücüyle ders çalışıyordu. Teneffüs aralarında sınavda en yüksek puanı alsam ayıp olur mu şeklinde şakasına soru sordum tanıdıklarıma. Biraz da küçümsercesine, "Sen al da ayıp olmaz" dedi bir tanesi. 

Kursun bitiminde Türkiye çapında yapılan değerlendirme sınav sonuçları gelmiş. Çalıştığım okulun memuru tebliğ-tebellüğ edelim diye odasına çağırdı. Baktım, ilde sınava girenlerin puanlarıyla beraber tüm liste memurun önündeydi. Hazırlanan tebellüğ belgesini imzalamadan, bakar mısın en yüksek puanı kim almış abi dedim. Memur tüm puanlara baktı. Sonra ayağa kalktı. Elini uzattı. Tebrik ediyorum hocam. En yüksek puan sizin dedi. Böyle bir iddiam olmamasına rağmen yaptığım şaka böylece gerçek olmuştu. 

Gel zaman git zaman bu komşu ilde 3,5 yıl öğretmen olarak çalışmanın ardından, yapılan duyuru ile kendi memleketimin bir ilçesine müdür olarak atandım. Hiç içime sinmemesine rağmen bu koltukta 5,5 yıl oturdum. Bu zaman zarfında il merkezine gitmek için kah öğretmen kah müdür yardımcısı olarak tayin istedim. Olmadı. Ardından 5 yıl yöneticiliği dolduranlara rotasyon uygulaması geldi. İlin ucunda bir mahalleye müdür olarak atandım. Burada da 2,5 yıl çalıştım. Müdür olarak çalışırken tekrar müdürlük sınavına girdim. Yüzde 70 sınav puanı, yüzde 30 mülakat puanı geçerli olacak şekilde mülakata girdim. Buradan merkezde bir liseye atamam oldu. Burada da 1 yıl çalıştım. Bu esnada yapılan şube müdürlüğü sınavına girerek başarılı oldum. Okul müdürlüğü mü, şube müdürlüğü mü derken sadece merkez olsun diyerek ilçeleri tercih etmedim. Merkezde şube müdürü olmaya puanım yetmedi. Okul müdürlüğüne devam dedim. 

Lisede çalışırken Danıştay'ın müdürlük atamasındaki uzman öğretmenlik kriterini iptal etmesiyle puanlar yeniden hesaplandı. İkinci sıradaki puanım üçüncülüğe düşünce bir başka okul müdürüyle okullarımızı değiştik. 

Yeni okulumda yaz döneminde 45 gün çalışma imkanım oldu. Çünkü 2014 yılı MEB'de, kimine göre kıyım kimine göre temizlik kimine göre budama kimine göre yeniden yapılanma yılıydı. 2014 yılında çıkarılan yasa ile MEB yöneticileri tepeden tırnağa değişti. Kanuna göre idarecilikte 4 yılını dolduranlar bu tali görevden önce asli görevi olan öğretmenliğe döndürüldü. Mevcut il ve ilçe milli eğitim müdürleri ve il müdür yardımcılarının kahir ekseriyeti özlük hakları baki olacak şekilde eğitim uzmanı yapılarak görevden el çektirildi.  (Bu arada eğitim uzmanları ne oldu, onlar neyin uzmanlığını yapıyorlar dediğinizi duyar gibi oldum. Anlatması uzun olur ama toplum nezdinde bunlara kısaca "bankamatik memuru" dendiğini söylemek isterim. Şimdilerde onlar uzmanlığı bitirip araştırmacı oldular.)  Yerlerine, çoğunlukla 2013 yılında yapılan şube müdürlüğü sınavını kazanamayanlar ilçe milli eğitim müdürü olarak atandı. Bu arada 2013 şube müdürlüğü sınavını kazananlar da nisan ayı gibi şube müdürü olarak atandılar. Üst kademe ya da ekip tamamlandıktan sonra sıra geldi 4 yılını dolduran yöneticileri geriye dönük puanlamaya. Kanuna göre ilçe MEM müdürü, iki şube müdürü, okul aile birliği başkanı ve yardımcısı, okul öğrenci temsilcisi, en yaşlı ve en genç iki öğretmen, müdürleri puanladı. Gördüğünüz gibi her şey şeffaf. Her şey şeffaf olunca çoğu müdür ve yardımcı komisyonun gözüne giremedi ve yeterli puan alamayanlar asli görevleri olan öğretmenliğe döndürüldüler. Çünkü bunlar yazılı sınav marifetiyle sınavı kazanan gözden kaçmış kişilerdi. Bu zorlu sınav maratonunu geçmek pek az talihliye nasip oldu. Komisyon bunları çekip bulmasaydı, bunlar da asli görevine dönenlerden olacaktı.

Maratonu geçen bir elin parmakları kadar kişiler kendi okuluna ya da başka bir okula tayin isteyerek müdür olarak atandı ve gözde müdür oldukları tescillendi. Gözde okullar gözde müdürlerle dolduruldu. Geriye koltuğu boş kalan binlerce okul kaldı. Buna da kanunda yer vardı. Zira kanun hiç boşluk bırakmamıştı. Yeni ve sıfırdan müdür ve yardımcı seçmek için müracaat edenler arasından sözlü mülakat yapıldı. Eğitim ve öğretim başladıktan üç dört ay sonra geriye kalan tüm okullar mülakatlılarla mükafatlandırıldılar. 

Bu arada benim yöneticilik maceram da arada kaynasın istemem. Birkaç ay önce şube müdürlüğüne gitmeyerek okul müdürlüğünü tercih eden benim okul müdürlüğüm, yeni okulumda 45 gün sürdü. Ben de şeffaf, objektif ve de adil komisyonun elinden kurtulamayanlardandım ve asli görevime döndürüldüm. İyi ki asli görev var. Yoksa bugün nerelerde olurdum bilemiyorum.

İki ay boyunca eğitim ve öğretim içinde yıllık izin kullandım. Tam asli görevime başlayacak iken yöneticiliğe bir daha tövbe derken bir arkadaşın ısrarıyla mülakat usulü müdürlüğe müracaat etmek zorunda kaldım. Verilen puan ne iyiydi ne de kötü. Ortanın üstü, pekiyinin altı. Süresi içinde tercih yapmadım. Aman boş ver müdürlüğü dedim. Dedim ama öğretmen olarak müdürlükten elendiğim okula tanımlandığım için o okulda asli görevimi yapmak istemedim. Yıllık izin de bitti bu arada. Yönetici tercihlerinin bittiğinin ertesi günü okula giderken bir arkadaşım aradı. Tercihler uzatılmış, isterseniz tercih yapın dedi. Okula giderek rastgele on okul seçip teslim ettim. Akşamında sonuçlar açıklanmış. Onuncu sıradaki okula atamam yapılmış. 

Kenardaki bu okulda 1,5 yıl çalıştım. İl içi atama döneminde il içi atamaya müracaat ederek öğretmenliğe döndüm. Oh be, dünya varmış derken geriye dönüp baktığımda, 11 yıl idareciliğin ardından beş yıl asli görev pardon öğretmenlik yapıvermişim. 

Dersime girip çıkarken bir gün okuldan aradılar. Hocam, şube müdürü olarak tercih hakkı verilmiş. Sizin isminiz var. Okula uğrayıp size tebliğ edelim dediler. Bu neyin nesi derken 2013 şube müdürlüğünün ardından bir şube müdürlüğü sınavı daha yapılmış. Üzerinden bir yedi yıl geçmiş. Bakanlık mahkeme kararını uygulamak zorunda kalmış ve daha önce sözlü puana göre alım yapan Bakanlık bu sefer yazılı ve sözlü ortalaması, 76 ve yukarı puana sahip olanlara, mahkemeye versin veya vermesin, bir tercih hakkı daha vermiş. 

Gideyim mi gitmeyeyim mi derken 7 sene önce ilçe istemem diyen ben, bu sefer gideyim diyerek bir ilçeyi tek tercih olarak yazdım. Yazarken de inşallah yüksek puanlı biri tercih eder. Ben de tercih ettim ama olmadı derim hesabı yaptım. Maalesef şube müdürü olarak atandım. 

Bu maceram da iki yıla yakın sürdü. Şimdi yeniden asli görevime döndüm. Gördüğünüz gibi maceranın sonu yok. 

23 Aralık 2022 Cuma

Kız Çocuklarının Başörtüsü ile İmtihanı (4)

Bir önceki yazımda başı örtülü iken sonraki yıllarda başını açan kız çocuklarıyla ilgili iki anekdota yer vermiştim. Bu yaşanmış hikayeler başı açmanın ipuçlarını vermiş olsa da bu yazımda bu konuyu biraz açmak istiyorum.

Din bir inanma, gönül verme ve tercih meselesidir. Kulun inanıp inanmama hürriyetini de Allah insanoğluna irade olarak vermiştir. İnanan, kulluğunun ilk adımını yerine getirmiş, inanmayan ise bu iradeyi kullanarak küfretmiş olur. 

Bir inançta gönülden inanma yoksa burada sağlam ve sahih bir imandan bahsedilemez. İçten inanmadığı halde değişik saiklerle dıştan inanmış görünen insanlar nezdinde Müslüman muamelesi görse de Allah katında bu inanç nifak barındırdığı için bu tiplere de münafık denir. Cehennemin en alt tabakasında bu inanç sahiplerinin olacağı ifade edilir. Anlatmak istediğim, baskı ve cebirin olduğu yerde inançtan bahsedilemez.

Coğrafya kader diye bir söz vardır. Yaşadığımız coğrafya inancımızın şekillenmesinde önemli bir faktördür. Çoğunluğun Müslüman olduğu yerde Müslüman, çoğunluğun Hristiyan olduğu yerde Hristiyan olma ihtimalimiz yüksektir. Diğer dinler için de hakeza. Pek az istisna hariç Müslüman olmamızda kendi irade ve arayışımız değil, çevre ve ailenin etkisi büyüktür. Yani anadan babadan doğma Müslümanız. Pekala Budistlerin yoğun yaşadığı yerde belki de Budist olacaktık ve Budizm'i savunacaktık. Anlatmak istediğim, kahir ekseriyetimiz inandığımız bu dini araştırarak seçmedik.

Buradan yaşantımıza gelmek istiyorum. Yaşantımızda da yaşadığımız muhit ve çevrenin etkisi büyüktür. Din diye yaşadığımız çoğu şey örfün gereğini yerine getirmekten ibarettir. Giyim ve kuşam konusunda her ne kadar başörtüsü Allah'ın bir emri olduğunu kabul etsek de yine pek azımız hariç toplumsal anlayış ve baskıya göre hareket ederiz. El ne der, başkası ne der, toplum ne der, mahalle, eş-dost ne der sözlerini çoğu zaman çevremizde duyarız. Bu da yaşantımızda çevrenin etkisinin büyük olduğuna işarettir.

Başörtüsüne girmeden konuyu biraz dağıttım. Ama değinmek istediğim konuyla ilgili olduğunu belirtmek isterim. Geç de olsa konuya gireyim.

Giyim ve kuşam konusu tıpkı din gibi baskıya gelmez. Aile, okul ve çevrenin; bu yaşa geldin, örtün artık baskısı, kız çocuklarının çoğunun en büyük handikabı. Kız çocuğu daha çocukluk evresini geçirmeden, neyin iyi neyin kötü olduğunu tam kavrayamadan, başörtüsünün gerekliliğini vücudunda ve içinde özümsemeden, hal ve hareketleriyle Müslüman olmadan, kızım sen bu konuda ne dersin demeden küçük yaşta kız çocuklarının başına örtü geçirmek bu çağın çoğu çocukları için bir kabustur. Kız bu baskıyla çevresindeki arkadaşlarının giyim kuşamlarına özenti duyarak toplum içinde yaşamaya devam ediyor. Yaşıyor ama gelin bu durumu bir de bu küçük kızlara sorun. Hepsinin olmasa da çoğu, beyninden aşağıya sıcak su dökülmüş hisseder. Bu durum çocuğun psikolojisinin sağlıklı gelişmesini engellemektedir.

Bu haletiruhiye içerisinde kızımız sağına soluna özenti duyarak büyürken ilk fırsatta başımdaki bu örtüden kurtulacağım duygusunu içinde taşıyor. 

Maddi ve manevi baskıyla başını örttüğümüz bu kız çocuğu, çoğu zaman örtündüğü örtünün ağırlığını, neyi temsil ettiğini kavrayamadığı için örtü dışındaki giyim ve kuşamda, üzerindeki örtüyle bağdaşmayacak şekilde giyinme yoluna gidebiliyor. Örtüyle birlikte makyaj yapıyor. Aslında çoğunluğu tenzih ederim ama bu görüntüsüyle, bakmayın benim başımın örtülü olduğuna, ben de sizin gibi modern biriyim demeye getiriyor. Alt giyimleri, hal ve hareketleri başörtüsüyle uyumlu olmayan nicelerine, çevresi bir de başörtülü olacak. Yakışıyor mu sana dediğini en azından duymuşsunuzdur.

Yazımı uzatmadan, başka sebeplere değinmeden kısaca şunu söyleyeyim: Tıpkı inanma konusunda olduğu gibi giyim kuşam konusunda baskı yapmak iyi niyete rağmen müspet sonuç doğurmuyor. Kızımız fırsatını bulunca başında hissettiği ağırlığı atıyor. Bu tip çocukları ayıplayacağımıza, bak bak, başını açmış diyeceğimize, biz büyükler nerede hata yapıyoruz ki bu çocuklar şimdi isyana uğruyor sorusunu kendi kendimize sormamız, en azından üslubumuzu ve davranışımızı değiştirmek zorundayız. Unutmayalım ki başı örtmek de tıpkı din gibi bir gönül ve irade işidir. Din sevgidir, din iknadır. Sevgisini veremediğimiz din, dinden başka her şeye benzer. İkna edemediğimiz doğru, doğru değildir. Çocuklarımızı ikna etmek, bu konuda sabırlı olmak ve zamana bırakmak en uygun olanıdır diye düşünüyorum. Bu çocuklarımızın başına verdiğimiz önemi; ahlakına, hal ve hareketlerine verelim. Çocuklarımızın önce vücutları Müslüman olsun, inanın arkası gelir. Bilelim ki ki iyi bir iş yapacağız, çevrem bizi ayıplayacak diye kurduğumuz baskıdan dolayı çocuklarımızı tamamen kaybedebiliriz. Biz sadece telkin ve tavsiyede bulunalım, ikna etmeye çalışalım. Nuh peygamberin bile oğlunun hidayetini sağlayamadığını hatırımızdan çıkarmayalım. Oğlu kafir olarak dünyasını değiştirmiştir. Lütfen dinin sevgisini ihmal etmeyelim. Bir an için o çocukların yerine kendimizi koyup empati yapalım. Onlarla baba kız, anne kız olarak arkadaş gibi konuşmayı deneyelim. Zira konuşmanın ötesinde yapacağımız bir şey yok. Onları dinleyip anlamaya çalışalım. Tüm bunları yaparken onların yaşadığı psikolojiyi anlamayı ihmal etmeyelim.