30 Kasım 2019 Cumartesi

Gündelik Hayata Dair Alıcısına Öğütler *

Aşağıda yazacaklarım tecrübe ile sabit olmuş ve olması muhtemel hayatın içinden olaylardır. Tedbir almaz isen başına gelmesi mukadderdir. Bana bir şey olmaz deyip burnunun dikine gidersen bir acı tecrübe de sen elde etmiş olursun. Böylece yaşayarak tecrübe etme işine bir katkın olmuş olur.

*Çarşı pazara çıkacağım vakit evden abdestli çık. Zira abdest müminin silahıdır aynı zamanda. Umum yerlerde ve cami şadırvanlarında abdest almaya kalkma. Farz edelim ki bir umum yerde abdest almak durumunda kaldın. Sakın ola ki ceketini, hırkanı arka taraftaki sütuna çakılmış askılığa asma. Ceketini omzuna koy. Kolunda saatin, parmağında yüzüğün varsa âdetim diye çıkarıp şadırvanın oturağına veya önündeki yerlere koyma. Ceketini asar, saat ve yüzüğünü koyarsan ne olur? Sen kuru yer kalmasın diye abdest azalarını bir güzel yıkarken kaşla göz arasında koyduklarını biri alır gider ya da unutur gidersin. Sonra ceketim, saatim, yüzüğüm nerede diye kıvranır durursun. Abdest aldığına pişman olursun. Nereden geldim ben buraya dersin. Son pişmanlık fayda vermez. Zira giden gelmez. İlla çıkaracaksan ne var yok, hepsini pantolonunun cebine koy. Şadırvanın etrafında dolaşanları kendin gibi dini bütün sanma. Etrafın senin gibi iyiler kadar benim gibi iyi görünümlü kötülerle dolu.
*Abdestini aldın veya abdestin vardı, namaz kılmak için camiye girdin. Ayakkabının bir tekini bir yere, diğerini başka bir yere koy ki ayakkabım çalınır mı diye gözün arkada kalmasın. Zaten koyduğum yeri bulamıyorum, ayrı ayrı koyduğum yerleri hiç bulamam dersen kaliteli ve sağlam ayakkabı ile camiye gitme. Giydiğin ayakkabı boyalı ve bakımlı olmasın. Hatta yırtık olması, arkasına basılı olması tercihin olsun. Yoksa ayakkabının yerinde yeller eser. 
*Çarşıya çıktığın zaman soluklanmak ve biraz vakit geçirmek için lüks görünümlü yerlere girip çay içmeye kalkma. Bunun yerine esnaf çay ocaklarını tercih et. Hem esnaf çay ocağının çayı daha lezzetli ve tazedir. Öyle ben ayakaltında oturamam, lüks görünümlü yerlerde oturacağım, benim sosyeteden nerem eksik deyip görünümü cafcaflı yerlere oturur, çay içmeye kalkarsan ne menem bir yere oturduğunu çay parası ödemeye gidince anlarsın. Ödediğin çay parası evlat acısı gibi koyar. Adam sana çay değil, mevki satmıştır. İçtiğin çay çok da sadra şifa olmamıştır. Zira ağzının tadını da bozmuştur.
*Alışveriş yapacağın zaman fiyatı belli, etiketi yazılı firmaları tercih et. Fiyatını beğendiğini al, kasaya varırken ne ödeyeceğini bil. Fiyatı, işyeri sahibinin iki dudağı arasında olan ve "Sana şu kadara olur" türü alışveriş yerlerinden mümkünse alışveriş yapma.
*Hastane, otogar, gar gibi yerlere giderken temkinli git. Böyle yerlerden kolay kolay alışveriş yapma. Bir şey alacaksan da fiyatı her yerde aynı olan ürünlerden al. Yok, ben gittiğim bu yerlerden de alışveriş yaparım, kimse beni bu yolumdan alıkoyamaz dersen, sen bilirsin. Ama unutma ki buralar kirasına ortak arayan yerlerdir.

* 07/12/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Günah İşlemek mi İstiyorsun? *

Anlamı "Kişinin her duyduğunu söylemesi ona günah olarak yeter" şeklinde rivayet edilen bir hadisi şerif var. Bu hadisi şeriften, duyduğunun doğruluğunu araştırmadan, doğruymuş gibi başka yerde anlatmanın günah olduğu anlaşılmaktadır. Eğer bir kişi günah kazanmak istiyorsa duyduğu her şeyi ulu orta her yerde anlatsın.

Günümüzde sosyal medya ortaya çıkınca bu aleme takılanlar daha iyi bilir. Bu alem çıkınca insanın duyduğunu sağda solda dolaşarak anlatmasına ve yorulmasına gerek kalmadı. Duyduğunu, gördüğünü ve okuduğunu oturduğu yerden cep telefonu marifetiyle aynı anda takipçilerine ulaştırabiliyor. Aktarılan ve paylaşılan bilgi yeter ki işimize yarasın. Paylaşan paylaşana. Bu aleme girip çıkanların çoğunluğu gördüğünü, okuduğunu "Acaba bu paylaşım doğru olabilir mi" diye sorgulamıyor. Hemen bir tık ile paylaşıveriyor. Paylaşımın doğru olduğuna inanmasa bile paylaşıyor. Çünkü işine öyle geliyor. Düşman bellediğini alt edecek veya onu zor durumda bırakacak. Rakibini alt etmek için de tüm etik ve ahlaki ilkeleri bir tarafa bırakarak her yolu mubah görüyor. Çünkü bu devirde savaş/mücadele/rekabet algılar oluşturularak yapılıyor. Eskiden buna "Çamur at, izi kalsın" denirdi. Ha algı ha çamur. Aynı şey. Hatta günümüzde algı oluşturma iftiradan daha beter durumdadır. Çünkü kimin üzerinde bir algı oluşturulursa bu algının sonucundan kolay kolay kendisini kurtaramaz.

Bana her duyduğunu söyleyen mi yoksa her duyup gördüğünü paylaşan mı daha fazla günah işler derseniz, paylaşanın vebalı daha büyük derim. Çünkü duyduğunu aktaranın söylediği sınırlı bir çevrede kalırken sosyal medyada paylaşanın ulaşabileceği kitle sayısı daha fazladır.

Gördüğü her paylaşımı araştırmadan, sorgulamadan paylaşan ve büyük kitlelere ulaşmasına aracılık edenler günahın tam içindedir. Her paylaşımı sorgulamadan "yapmıştır, olmuştur, bundan ben böyle şeyler beklerim" diyerek inanıp yorum ve değerlendirme yapanlar da bu günahta pay sahibidirler. Paylaşımın yalan olduğunu bildiği halde işime yarıyor, karşı tarafı zor durumda bırakacak düşüncesiyle paylaşım yapanlara gelince onların günah diye bir dertleri yoktur. Allah onları bildiği gibi yapsın.

Görüp duyduğumuz ve okuduğumuz her şeyi acaba ile sorgulamak ve teyidi yapılmayan her iddia, bilgi, belge ve paylaşım fâsık (yalan) haber hükmündedir. Bu da pişmanlık duymamak için araştırma ve incelemeyi gerektirir. Ötesi iftiradır, kişiyi töhmet içinde bırakmaktır. Bunun ise ne dinde yeri vardır ne insanlıkta yeri vardır. Kaçak güreşmedir bunun adı. Kişiye belden aşağıya vurmadır. Unutmasınlar ki düşmanın, rakibin mert olanı makbuldür, belden aşağı vuranı değil.

* 06/12/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

29 Kasım 2019 Cuma

"Allah Beni Affetsin!"

Bir zaman birileriyle birlikte iş tut, bir dediklerini iki etme, her yere onlardan yerleştir, istedikleri her şeyi onlara ver, "Ne istedilerse verdim, Allah beni affetsin" deyip işin içinden sıyrıl. Sonra onlarla mücadele etmeden önce yapıyı "Altı ibadet, ortası ticaret, üstü ihanet" şeklinde tasnif et. "İbadet kesimi masumdur, onlara zarar vermeyeceğim" de. Ardından ihanet şebekesini elde edemeyince kendi yapıp ettiklerini ve söylediklerini unutup altı ibadet dediğin kesimle mücadeleye hız ver.

Üç yıllık mücadelenin sonunda ortaya çıkan fatura ağır. Binlerce insan KHK ile ihraç edildi. Binler yargılandı ve damgalandı. Çoğu ceza aldı. Ceza almayıp berat veya takipsizlik alanlar oluşturulan OHAL komisyonu marifetiyle görevlerine başlatılmadı. Kamuda çalışan insanlar geriye dönük didik didik incelenip soruşturuldu. Geçmişte suç kabul edilmeyen birçok şeyler suç kapsamına alındı.

Kamudan ihraç edilenleri inceleyen OHAL komisyonu göreve geri dönmelerine imkan vermedi. Çoğu özel sektörde iş bulamadı, açlığa terk edildi. İhraç edilenlerle birlikte aileleri de cezalandırıldı.

Kamuda yeni göreve bağlayacaklar için sözlü mülakat kriteri getirildi. Yazılı sınav kriterinin bir anlamı kalmadı. Göreve başlamayı hak edenler sular süren güvenlik soruşturmasına tabi tutuldu.

Operasyonlar hiç hız kesmedi. Hemen hemen her gün birkaç ilde operasyon düzenlendi. Herkes birbirinden şüphelenmeye başladı. Yapıya mensup olmayanlar bile yapı ile suçlanır oldu. Muhalif olanlara FETÖ'cülerin ağzı ile konuşuyorsun dendi. Bir kişiyi yerinden etmenin yolu açıldı. En hafif suçlama FETÖ ile mücadelede pasif kaldı, göz yumdu dendi.

Tüm bu mücadele verilirken içlerinde mağdur olup olmayacağına inanılmadı. Mağdur varsa da geri döner dendi. Kimi aylarca açıkta kaldıktan sonra görevine döndürüldü. Masum olduğu halde görevine geri dönenlerin içinde bir kırgınlık kaldı. Göreve geri dönenlere etrafı "işini halletti, geri döndü" gözüyle baktı.

Mücadele hep alt kesim ile yapılyor sözüne kimse kulak vermedi. Bunların eline imkan geçseydi neler yapardı dendi.

Kimse masum olduğuna inandığı kişilerin yanında durmadı, referans olmadı. Çünkü herkes "Biz de mimleniriz" korkusu sardı.

Sonuç olarak aileleriyle birlikte milyonlara varan bir kesim suçlu bulundu. İçimizde yaşamaya devam ediyorlar. Çoğu içlerine kapanmış durumda. Bu tip suçlu kimseler 15 Temmuz'da süç üstü yakalansalar ettiklerini bulsunlar dersin. Darbeyi savunsalar canları cehenneme dersin. Zira kimse böylelerine acımaz. Ama yapının şu ya da bu şekilde altında yer almış, darbeden haberi olmayan ve darbeyi tasvip etmeyen ibadet kesimi cezalandırılıyor bugün. Acaba ediyorum, bunlar da "Ne dedilerse yaptık, Allah bizi affetsin" deseler bunlar da kurtulur mu idi? Benimki de laf işte.


28 Kasım 2019 Perşembe

Mehdilik ve İsa-Mesih'in Nüzulü ***


Türkiye ve İslam dünyası başta olmak üzere dünyada peygamberlik müessesesini diline dolayıp Allah, peygamber diyerek toplumda kendini pazarlayan insanların sayısı az değil. Önüne gelen "Ben beklenen mehdiyim, ben İsa-Mesih’im, gavsım, kainat imamıyım, kutubum, ben müceddidim, ben resulüm, bu kitap bana Allah tarafından yazdırıldı, bana vahiy geliyor, ben Allah'ı gördüm, peygamberlere namaz kıldırdım" gibi gizemlerin arkasına sığınarak kendisinin bir şey olduğunu iddia ediyor. Bu iş, bir kişinin safsatası olarak kalmıyor, her biri arkasında epey bir kalabalık takıyor.

Bu iddia sahiplerinden biri de İskender Evrenesoğlu'dur. Peygamber olduğunu iddia eden, kendini sözde 'resul' ve 'mehdi' olarak tanıtan İskender Evrenesoğlu, aynı zamanda Mihr Tarikatı'nın kurucusudur. Resulullah olduğunu ve Allah katından kendisine kitap verildiğini, kendisine vahiy geldiğini ve “Risalet Nurları” isimli kitabın Allah tarafından yazdırıldığını iddia etmiştir. Veli-resullerden biri olduğunu ve Allah tarafından Türk ırkını tebliğle, irşatla vazifelendirildiğini iddia etmektedir. Kendisini Mehdi-Resul ve devrin imamı olarak lanse eden ve Hz. İsa ile birlikte altın çağı tesis edeceğini söyleyen biridir. Peygamberlerin misakta kendisini desteklemek için söz verdiğini, tüm peygamberlere namaz kıldırdığını söyleyen, Hz. Muhammed'e imamlık yaptığını ama bunda şaşılacak bir şey olmadığını, Allah'ı birçok kez gördüğünü söylemiştir.

ABD'de vefat eden ve Türkiye'ye getirilen İskender Evrenesoğlu Bursa'da toprağa verildi. Cenazesine üç bin kişi katıldı. Bu sayı az bir rakam değil. Evrenesoğlu'nun vefatıyla yerine kim geçecek? Bekleyip göreceğiz. Çünkü kendisinin ölümüyle herzesi sona ermiyor.

Mehmet Ali Ağca, Hasan Mezarcı, Adnan Oktar, İskender Evrenosoğlu, Bahailiğin kurucusu Bahaullah Mirza Hüseyin Ali ve nicelerinin iddialarının arkasında Mehdilik ya da İsa Mesih'in nüzulü gibi anlayışlar vardır. İslam dininin itikadi konuları içerisinde olmayan mehdilik ve İsa-Mesih anlayışı, Müslümanların aralarında konuşup tartıştıkları ana meselelerden biri olagelmiştir hep. İsa-Mesih ve mehdilik gizemi vuzuha kavuşturulmadığı müddetçe bu konulardan bugüne kadar ekmek yiyenler olduğu gibi bundan sonra da yemeye devam edenler olacaktır.

İslam ve diğer dinlerdeki gizemler kalkmadığı/kaldırılmadığı müddetçe kerameti kendinden menkul bazıları, kendilerinin Allah tarafından görevlendirildiğini iddia ederek şarlatanlık yapmaya devam edeceklerdir. Çünkü saf ve sorgulamayan insanları din ile aldatmaktan daha kolayı yoktur dünyada.

Hz İsa'nın gökten ineceği ve mehdinin ortaya çıkacağı, bir inanç konusu değil iken bütün sapık hareketlerin bu iki anlayıştan çıkmasına daha ne kadar tahammül edeceğiz? Bu iki gizemli konuyu emellerine alet edenler arkalarına binler, milyonlar takabiliyor. Bizler de seyrediyoruz. Bizimle beraber kendisini din konusunda uzman görenler de seyrediyor. Gerçekten ne bekliyoruz? Diyanet İşleri Başkanlığının ev sahipliğinde, ilahiyat fakültesi anabilim dalları başkanlarından oluşturulacak bir istişare heyeti, pekala İsa-Mesih ve mehdilik anlayışının kapısını kapatabilir. İslam dininde bu anlayışların aslı astarı yok şeklinde bir görüş belirterek şarlatanların elinden ekmeğini alabilir.

İsa-mesih, mehdilik ve kıyametin alametleri gibi gelecekten haber veren konular “bazı hadis kitaplarında zayıf olarak geçiyor. Bundan dolayı üzerine gidemeyiz, tepki çekeriz” düşüncesiyle ilahiyat camiası suskun kalmaya devam ederse yanlış yapar, dine de büyük kötülük yapmış olur. Çünkü bu konu onulmaz yaralar açacaktır. Eğer bir konu, birileri tarafından kullanılıyor  ve kötü sonuçlar ortaya çıkıyorsa fıkıhçıların ortaya koyduğu "kötülüğe giden yolların tıkanması” diyebileceğimiz seddi zerai kuralı devreye sokulabilir. Peygamberimizin ve Hz Ebu Bekir'in müellefe-i kulûbe (kalbi İslam'a ısındırılmak istenenler) verdikleri zekatı Hz Ömer "Bundan sonra size zekat yok" diyerek kesmiştir. Hz Ömer ayeti inkar mı etmiştir, ayetin hükmünü mü kaldırmıştır? Hayır. Ayet ve hükmü aynen devam ediyor. Hz Ömer zekat almayı alışkanlık haline getirmiş, hal ve hareketlerinde değişiklik olmayan yiyici bir kesime hayır demiştir.

Sonuç olarak gizemlerden, gizemli anlatımlardan İslam'ı uzak tutmak, insanlara ayakları yere basan ve ahlakı önceleyen bir din anlatmak gerekir diye düşünüyorum. Çünkü böyle bir dini kimse emellerine alet edemez. İslam dünyası kurtarıcılardan kurtulmuş olur.

***30/11/2019 tarihinde Barbaros Ulu adıyla Pusula haber gazetesinde yayımlanmıştır.





27 Kasım 2019 Çarşamba

Kamuoyuna Zorunlu Açıklama


Onca sorunu arasında Türkiye'yi meşgul eden, ülke gündemini gereksiz yere işgal eden aşağıdaki hususlarla ilgili bir açıklama yapmam zarureti doğmuştur:

1.Cumhurbaşkanı ile görüşmek üzere Beştepe'ye giden CHP'li ben değilim. Zaten CHP başta olmak üzere hiçbir partiye üyeliğim yoktur. Cumhurbaşkanı'ndan herhangi bir davet almadım. Beştepe ile ilgili yakınlığım 3-4 yıl öncesinde bir grup öğretmenle birlikte Millet Camisini ziyaret etmekten ibarettir. Camiye girerken şahsım VİP'ten yararlanmamıştır. Tepeden tırnağa üzerimdekileri boşaltarak X-ray cihazından geçtim. Bu ziyaretimde Sayın Erdoğan bana eşlik etmemiştir. Bu duruma kırılmadım mı? Kırıldım elbet. Ama bu, Beştepe ile benim aramda bir şey.
2.Geçen hafta salı günü  günübirlik yüksek hızlı trenle Ankara'ya gidip geldim. Altındağ civarında bulundum. Kızılay, Çankaya, Beştepe gibi yerlere gitmedim. Zaten o gün partilerin grup toplantısı vardı. Bir görüşme yapmamız mümkün değil. Şahsıma ait 2000 model aracım Beştepe'ye giriş yapmamıştır. Aracım Konya Garı parkında kalmıştır. Kamera kayıtlarına bakılabilir.
3.Konya Valisi Sayın Toprak'ın katıldığı 24 Kasım Öğretmenler Günü etkinliğine katılmadım. Katılmadığım bir etkinlikte doğaldır ki bacak bacak üstüne atan ben olamam. Vali'nin tepkisini alkışlayan öğretmen grubu içerisinde de değildim. Vali ile tüm karşılaşmam birkaç ay önce bir düğün vasıtasıyla aynı salonda bulunmaktan ibarettir. Sayın Vali o düğünde nikah şahidi idi. Ben de davetliler arasındaydım. Oturduğum yer salonun en ücra köşesi idi. Yemek yerken bacağımı bacağımın üstüne atmadım. Ki atmışsam da masanın altından görünmesi teknik olarak mümkün değil. Ayrıca yemek yerken bacak bacak üstüne atmam. Çünkü bu oturuş fazla yememi engellediği için yemek esnasında hiç böyle oturmam. Masaya abanırım.
4.Katıldığım toplantılarda hiç protokol kısmına oturmam. Yerimi bilirim. Bu tür yerlerde benim yerim salonun en arkası olur. Arazi olmam kolay olsun diye kenar ve arka tarafları seçerim.

Hasılı şimdi ve geçmişte Sayın Erdoğan ile bir görüşmem olmamıştır. Konya Valisi ile de düğün hariç hiçbir salon toplantısında bir araya gelmedim.

Kamuoyuna saygıyla arz olunur...

26 Kasım 2019 Salı

Saygı Anlayışımız *


Her toplumda etik ve ahlak ilkesi olan saygı anlayışı vardır. Fakat her toplumun saygı anlayışları farklı farklıdır. Türk milletinin saygı anlayışına gelince yörelere göre farklılık gösterse de şu şekil saygı örneklerine rastlayabiliriz.
*Büyükler ile karşılaşıldığında ve ziyaret edildiğinde mutlaka önünde eğilir ve iki elin ile elini öpersin. Sen öpmesen de çoğu büyük; al öp, görgüsüzlük yapma dercesine elini sana doğru uzatır. Öpmeyip tokalaşmaya kalkarsan saygısız addedilirsin. Elin mahkum, öpeceksin. Zira adet böyle.
*Yanında büyük varken ayağını uzatamazsın, bacağı bacak üstüne atamazsın.
*Hiç içmemek lazım ama büyüklerin yanında sigara içemezsin. Sigara içiyor musun denince "Zinhar içmem" diyeceksin.  Tanıdığın bir büyükle karşılaşınca ya avucunun içine saklayacaksın ya yolunu değiştireceksin ya da görünce sigarayı heder etme uğruna yere atacaksın. Büyüklerle bir arada otururken onlar içecek, sen ağzına almayacaksın. İlla içeceksen tuvalete girip orada zıkkımlanacaksın.
*Sofrada büyük başlamadan yemeğe elini uzatmayacaksın.
*Su ikram edilecekse büyük istemese de önce büyüğe tutacaksın.
*Servis yaparken safları yararak büyüğün yanına gelip önce ona ikram edeceksin.
*Eşinin annesine anne, babasına da baba diyeceksin. Eşin akrabalarına ne şekilde hitap ediyorsa sen de öyle hitap edeceksin. Dayısı dayın, amcası amcan, dedesi deden vs. olacak.
*Tüm yörelerimizde olmasa da bazı yörelerimizde gelin kayınpeder ile konuşmaz.
*Küçük yerleşim yerlerinde erkek gelirken kadın erkeğin önünü kesmez, geçmesini bekler dururdu. (Şimdilerde kalmadı. İyi ki kalmadı)
*Baba ve dedenin yanında baba, çocuğunu kucağına alamaz, onu sevemez, onu öpemez, ona ismiyle hitap edemez, oğlum/kızım diyemezdi. (Şimdilerde kalmadı. İyi ki kalmadı)
*Bakanlık müfettişleri kurumunu ziyarete geldiğinde hocam diyemezsin, ismine bey diyerek hitap edemezsin, sayın başmüfettişim diyemezsin. Ancak beyefendi diyeceksin.
*Öğrenci, öğretmeni ile karşılaştığında yolunu değiştirir, kaçardı. Kaçma imkanı yok ise eli cebinde ise çıkarır, ceketini ilikler ve selamlardı. Ceketinin düğmesi yoksa ilikliyormuş gibi yapardı. (Şimdi öğretmen öğrencisini görünce yol değiştiriyor. Zaten ceket giyen de kalmadı)
*Veli çocuğunu öğretmene teslim ederken eti senin, kemiği benim derdi. Kemiğini ne yapacaksa... Şimdi veliler çok cimrileşti. Zırnık et koklatmıyor.
*Toplu taşıma araçlarında seyahat ederken bir büyüğün veya kadın binerse kalkıp yer vereceksin. Vermek istemiyorsan uyur gibi yapacaksın ya da pencereden dışarıyı seyredeceksin. (Şimdilerde bu saygı kuralına uyan az sayıda kişi kaldı. Çoğunluk büyük veya kadının gözünün içine baka baka oturarak gidiyor. Bizde nesil değişti. Saygı kalmadı diye homurdanır gider olduk.)

Aklıma gelen saygı anlayışlarımız bu şekil. Bizde saygı kabul edilen bu âdetlerin çoğu başka ülkelerde saygı kabul edilmez.

Çoğu saygı anlayışımız abartı olmakla birlikte birçoğu kalkmaya doğru gidiyor. Saygı anlayışlarımızın çoğunun kalkmaya yüz tutması, zorumuza gitse de içimize sinmese de yavaş yavaş yeni duruma alışacağız, alışmak zorundayız.


*14/12/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

25 Kasım 2019 Pazartesi

Bir Yanlış Bir Başka Yanlışla Düzeltilmez *


Usul, yol, yöntem bilmek ve adabı muaşeret dediğimiz nezaket kurallarına riayet etmek asıl olandır. Bunu herkes ister. Zaman zaman nezaket ve görgü kurallarına uymayan insanımız olmuyor mu? Oluyor elbet. Mesela bir büyüğün karşısında bacağı bacak üstüne atıp oturmak bizim toplumun saygı anlayışına uymaz. 

Bu durumda ne yapmak lazım? Kişi bu şekil oturmasına devam etmeli, ses çıkarılmamalı mı? Yapanın yanına kar kalmamalı. Mutlaka tepki verilmeli. Ama bu tepki nasıl gösterilmeli?

*İsim belirtmeden, kişinin yüzüne bakmadan üstü kapalı bir şekilde genel bir uyarı yapılabilir. Kulakları çınlasın! Burnunu karıştıran bir öğrenciyi gördüğünde Recai Gümüş, başını havaya dikerek "Yavrum! Çöp sepeti gibi burnunu karıştırıp durma" derdi. Herkes bu kim diye bakardı. Ama öğretmen kimse değil diyerek şahsın kim olduğunu söylemezdi. Peygamberimiz de herkesi rahatsız eden bir koku sürünen bir kimseyi görünce "Bazılarına ne oluyor ki insanları rahatsız edecek şekilde koku sürünüyor" şeklinde genel bir hatırlatma yapardı.
*Kişiyi uyarması için birini yanına gönderebilir. Bu durumdan kimsenin haberi olmayabilirdi.
*Toplantı ve program sonrası kişi yanına çağırılarak "Bu şekil oturuş çok dikkat çekti. Böyle oturmazsanız memnun olurum" denebilirdi.
*Konuşma esnasında dikkat çeken oturuşla ilgili kıssadan hisse alınsın diye "Arkadaşlar! Daha önce bir başka yerde bir toplantıda konuşma yaparken protokol ve görgü kurallarına uymayan birine gözüm ilişmişti. İçinizde böyle oturan yok. Sizi tebrik ediyorum" diyerek faullü oturan kişinin kendisine çekidüzen vermesini sağlayabilirdi.

Böylesi durumlarda yapılmaması gereken, kişinin kalabalık içerisinde muhatap alınarak uyarılmasıdır. Çünkü bu, bir yanlışın bir başka yanlışla düzeltilmesi demektir. Kişiyi topluluk nezdinde rencide etmektir. Kimsenin buna hakkı yoktur. Burada yapılabilecek bir başka yanlış da yanlışı yanlışla düzelteni alkışlamaktır. Zira bu alkış "İyi yaptın. Helal olsun sana. Bacağı bacak üstüne atana iyi haddini bildirdin" şeklinde bir destek açıklamasıdır.

Evet, “Bir yanlış, bir kötülük gördüğümüz zaman elimizle düzelteceğiz, buna gücümüz yetmiyorsa dilimizle düzelteceğiz, buna da gücümüz yetmiyorsa kalbimizle buğzedeceğiz.” Ama bunu nasıl yapacağız? Kırmadan, dökmeden, insanların onurunu koruyarak maksada ulaşmalıyız.

Unutmayalım ki yerinde, usulünce yapılmayan uyarılar ters tepebilir. Çünkü kişi topluluk içerisinde rencide olmuştur. Yaptığının yanlış olduğunu bilmesine rağmen bir başka yerde de aynı yanlışı sergilemeye devam edebilir. Kaş yapalım derken göz çıkarmayalım. Aman dikkat!

* 27/11/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.




Zamanın Ruhunu Yakalayabilmek ***


Son yıllarda sıkça dillendirdiğimiz "Değişmeyen tek şey değişimdir" sözüdür. Zira her şey değişiyor. Bilim ve teknolojinin ilerlemesiyle değişim daha bir hızlandı. Hiçbir şey dünkü gibi değil. Yaşam tarzımız, giyim kuşamımız, aile yapımız, yetişme tarzımız da bu değişimden nasibini aldı. Örf-adetler, ahlaki ilke ve değerler de değişimden etkilendi.

Günümüzde mahalle baskısına boyun eğmeyen, anne ve babayı dinlemeyen, öğretmeni rol model olarak almayan; toplumun yerleşik düzenini, yaşam tarzını ve değer yargılarını iplemeyen bir nesil var. Ben bir bireyim ve özgürüm, beni bu şekilde kabul edin. Yoksa siz bilirsiniz diyen ve özgürlüğünden ödün vermeye yanaşmayan bir gençlik var. Farklılığını göstermek ve bir farkındalık oluşturmak için kendisini farklı şekil ve şemailde göstermeye çalışıyor. Kah kulağına küpe takıyor kah saçını kadın gibi uzatıyor, sakal koyuyor, değişik aksesuarlarla kendini süslüyor, modayı takip ediyor, aldığı elbiseyi tam vücuduna göre alıyor, bizim yediğimizi yemiyor, içtiğimizi içmiyor, TV izlemiyor; yolda, çarşıda, araçta kimseyle konuşmuyor, kulağında kulaklık bana mısın demiyor. 

Apolitik gibi görünen bu nesil, polisten korkmuyor, askerden çekinmiyor, mülki amiri önemsemiyor. Öğretmene beklenildiği gibi saygı göstermiyor. Anne-babaya karşı geliyor.

Orta yerde bizim yetişme tarzımızdan farklı bir nesil var iken biz onlara eski gelenekleri ve saygı anlayışlarını dayatmaya çalışıyoruz. Çünkü biz saygının alasını büyüklerimize gösterdik. Şimdi sıra onlarda diyoruz.

Veli ve öğrenci profili farklılaşmışken öğretmen, kendisine saygı gösterecek ve kendisini sorgulamayan veli ve öğrenci istiyor.
Vatandaş farklılaşmış iken mülki amirler eski vatandaşı arıyor. İstiyor ki karşısında ayak ayak üstüne atan biri olmasın. 
Devlet bile kendisini vatandaşın hizmetinde bir hizmetkar olarak görmeye başlamışken devleti taşrada temsil edenler, hizmet yerine eskisi gibi vatandaşa ayar vermeye çalışıyor.
Devlet memurlarının iş yerinde ne şekilde giyineceğini belirten yönetmelik hala yürürlükte olmasına rağmen memurlar, "sivil itaatsizlik" adı altında okul, kamu kurum ve kuruluşlara aykırı kılık kıyafetle gidip geliyor.

Baş döndüren bu hızlı değişime ayak uydurmak bir nevi zamanın ruhunu yakalamak, çağı okumak, ona göre hareket etmek ve ona göre proje geliştirmek demektir. Değilse ya oyun dışı kalırız ya da zamanın ruhu ile çatışır dururuz. Hz Ali "Çocuğunuzu kendi zamanınıza göre değil, yaşadığı döneme göre yetiştirin" derken öyle zannediyorum zamanın ruhuna işaret ediyordu. Bence büyükler bu mevcut duruma bakarak zamanı anlamaya çalışsalar daha iyi ederler. Yoksa mahcup olmaya devam ederler. Yok, eskisi gibi olsun, bunlar bizim değerlerimizdir, yaşatalım diyorlarsa bu işi kırıp dökmeden, insanların psikolojisini bozmadan ve onların onurlarıyla oynamadan edebince yapmalılar. Şayet böyle yapmazlar ise kaybedenler hep kendileri olacaktır. Unutmasınlar ki geçmiş yaşanıp bitmiştir ve dünde kaldı. Bugüne dair söyleyecekleri ve tedavileri varsa usulünce yol göstersinler. Yoksa sussunlar... Zamanın ruhunu yakalayabilmek, zamanı okuyabilmek, çağa uygun nesiller yetiştirmek ve kendisini bu çağa göre uyarlamak, okumak ve okutmak ve bu işi kırıp dökmeden yerli yerince nezaket kurallarına uyarak yapmak sadece öğretmenlerin görevi değildir. Bu iş aynı zamanda mülki amirlerin de görevidir. İmam osurursa cemaat ne yapar?

***26/11/2019 tarihinde Barbaros Ulu adıyla Pusula haber gazetesinde yayımlanmıştır.

24 Kasım 2019 Pazar

Ah Şu Beklentilerim Ah!


Öğretmenler günü münasebetiyle üç gün önce düzenlenen kahvaltı programına katılmak için giderken arabamın tekerine çivi batması sebebiyle kahvaltıdan sonra zorunlu ve hummalı bir çalışma ile tekeri değiştirebildim. Amatörce yaptığım bu iş saatlerime mal oldu. Akşamı nasıl yaparım bugün derken iş esnasında vaktin nasıl geçtiğini anlayamadım. Madem güne lastiğimin patlamasıyla başlamıştım. Bu vesileyle kışlık lastikleri de değiştirip aradan çıkardım. Patlayan lastiğin tamiri ve yaz-kış lastik değişimi derken cebime sıkışan parayı lastikçiye verdim. 

Yıllardır hiç patlamayan lastiğimin bir öğretmenler günü münasebetiyle düzenlenen yemeğe giderken patlaması, üzümünü yediğim bağını sormadığım kahvaltıdan Allah razı olmadı demek ki. Halbuki günüme dair bir kahvaltı buldum diye ne kadar sevinmiştim. Ne ummuştum ne buldum. Çıkacağı ve olacağı varmış demek ki… Bu da benim kulağıma küpe olsun.
*
24 Kasım öğretmenler günü sabahında eşimin kahvaltı hazır sesiyle uyandım. Bakalım kahvaltıda beni neler bekliyordu. Ne de olsa günümdü bugün. Felekten bir gün çalacaktım. Bir sevinç bir sevinç… Nasıl da sevinmem. Sene de bir gün ne de olsa.

Kahvaltı için mutfağa indim. Ne vardı masada? Tost. İyi ya, bundan iyisi can sağlığı demeyin. Tostu küçümsediğimden değil şaşkınlığım. Tostu da severim. Ama tost benim okulda simitten sonra milli katığım. Açlık hissettiğimde atıştırmalık olsun diye kantinden sipariş ederim. Şaşkınlığım geçtikten sonra “Bu da ne? Böyle bir günde kahvaltıda tost reva mı? Günümü böyle mi kutlayacaksın” demek istedim. Nasıl söylerim? Böyle bir günde aile faciası demekti bu. Bana “Eve bal börek getirdin de ben önüne koymadım mı” dese zoruma gitse de içime atarım. Zira haklı. Ya eşim, 6284 sayılı kanunun kendisine verdiği hakkı kullanmaya kalkar da polise veya adliyeye giderek “Önüne koyduğum yemeği beğenmedi. Bana öyle bir baktı ki korktum. Evden uzaklaştırma talep ediyorum” dese işte bu yandığımın resmidir. Çünkü altı ay evden uzaklaştırılmam garanti. Ondan sonra 6 ay boyunca evin etrafında dolaş dur. Olur mu demeyin. Çünkü “kadının beyanı esastır”. Eşim yapar mı böyle mutlu günümde? Ne bugün ne de bir başka gün aklına böyle bir şey gelmez. Ama televizyonlarda “Falan kimse, eşine şunu dediği için evden uzaklaşma aldı” gibi haberleri duya duya, “Benim neyim eksik? Bir de ben beyanda bulunayım” dese gel de çık işin içinden o zaman. İçime atıp sesimi çıkarmadım. Okulda zaman zaman yediğim rutin tostumu yedim. Ne ummuştum ne bulmuştum. Buna da şükür.

Eşim belki akşam benim için bir ziyafet düşünmüştür. Kahvaltıda değilse niye akşam olmasın dedim. Acaba ne pişirebilir diye bir düşüncedir aldı beni. Hay Allah! En son pazardan bana pırasa aldırmıştı. Pişirse pişirse ancak pırasa pişirir dedim. Akşam yemeğindeki ziyafet beklentim de akşam olmadan suya düştü. Bereket, bir düğün daveti vardı. O düğüne katılarak Konya’nın milli yemeği Konya pilavını yedim. Pırasa, gözümün önüne geldikten sonra bu Konya pilavı bana tam bir ziyafet oldu.

Hasılı, başıma gelenler ve bir türlü gerçekleşmeyenler hep benim beklentilerimdir. Bir beklentim olmasa, hiçbir şey ummasam aslında hayat yaşamaya değer. Bu beklentilerden kurtulmadıkça hayat bana zindan olmaya devam edecek.

Komisyonların Marifeti

Hiçbir anne baba bir suç işlesin diye dünyaya getirmez. Aynı şekilde çocuk da suç işlemek için dünyaya gelmez. En problemli aile bile çocuğunun dünyada mutlu ve iyi olmasını ister. Hakeza çocuk da öyle. Ama burası dünya. İnsan olup da suç işlemeyen, hata ve yanlış yapmayan var mı? Çünkü bu dünya suç makinesi gibi. Ürettikçe üretir.

Suçu dünyaya atma niyetim yok. İnsanın olduğu yerde suç da vardır. İyi biri olmak için yola çıkanın çoğu yollarda kaybolur. Kimi kanar, kimi kandırılır, kimi de girdiği bataklıktan kurtulmaya çalışır. Çekirge bir sıçrar, iki sıçrar, sonunda yakayı ele verir, polis yakalar. Suçlu mahkemeye çıkarılır. Hakim kararını verir. Zanlı ya suçludur, cezasını çekmek için hapsi boylar ya işlenen suç içeride yatmayacak kadar TCK nezdinde küçüktür, adli kontrol şartı ile salıverilir ya da suçu yoktur, beraat eder veya takipsizlik alır. Kişi kendini dışarıda bulur.

Suçlu bulunan kimselerin bir kısmı cezasını çektikten sonra tövbekar olur, kendisine yeni bir yol çizer. Çoğu zaman iş bulamaz. Çünkü mahkuma kolay kolay iş verilmez.

Ceza aldıktan sonra cezasını çekenlerin çoğu çıkınca tekrar tekrar suça bulaşır. Alışmıştır bir defa. Zaten alışmasa da toplum bu tiplere iyi gözle bakmadığı için bu kişiler yalnızlara oynar, mecburen suça itilir.

Son yıllarda kamuda görev yapan terör örgütü üyelerini tespit etmek için komisyonlar kuruldu. Komisyonlar personelinin kim olduğuna bakmadan hepsini tek tek inceledi. Terör örgütüne üyeliği veya iltisaklı olduğunu tespit ettiklerini önce açığa aldı, ardından ihraç edilmesi için atamaya yetkili makama gönderdi. Üst makam uygun bulmuşsa ihracı onayladı.

Komisyon o kadar geniş yetkilere haiz ki kişinin görevde kalması komisyonun ve üst amirin iki dudağının arasında. Ben bundan şüphe duyuyorum, bizim kanaatimiz bu yönde dedi mi işin küldür. Sen mahkemede yargılanıp berat, takipsizlik almışsın, hiç önemli değil. Zira yetkileri mahkemeden daha geniş. Kastedilen veya ortaya konan suç yeni bir suç değil. Zira mevcut durumuna bakmıyor. Seni geriye dönük bir güzel inceliyor. Geçmişte suç olmayanlar karşına bunları bunları işlemişsin diye dökülüyor. Dosyan gittikçe kabarıyor. Bu işte müruruzaman da yok, kurtuluşun da yok, elinden tutan da yok. Yapmayaydın diyor.

Komisyon, hakim, savcı, avukat gibi hukukçulardan mı oluşuyor? Hayır. Devlet veya kamu görevlisi olarak görev yapman ve muhakkik olarak görevlendirilmen yeterli. Astığı astık, kestiği kestik. Hata varsa OHAL Komisyonundan veya idari mahkemeden döner. Bu durumda zaten bir mağduriyet de olmaz. Zira geri göreve döndüğünde tazminatını geri alacak. Ayrıca bu konu savsaklamaya gelmez. Çünkü burada terörle bir mücadele yapılıyor. Devlet bu tür teröristlerden temizlenmeliydi. Keşke hakkında soruşturma açılanlar, komisyon üyeleri kadar temiz ve sütten çıkmış ak kaşık olabilselerdi. 


Öğretmenler Günü ve Öğretmene Dair

Bil ki öğretmenim! Her 24 Kasım'da yılda bir defa anılır; fedakar, cefakar diye övücü sözler duyarsın. Günün adına bir yemek verirler. Onun da sponsoru meçhuldur. Bağını sormadan yediğin üzüm bir güzel kılıfına uydurulmuştur. Çoğu kimsenin sesini çıkarmadığı bir ortamda, içine sinmese de arabozanlık yapmamak için sesini çıkarmazsın ya da birkaç arkadaş ortamında bu meseleyi dillendirirsin. Tüm kutlamanın hepsi bir günde biter.

Bu sene biraz şanslısın. Seni övmek ve seni kutlamak için bir hafta ayrıldı. Kimse 24 Kasım'ı beklemedi. Hafta içi öğrencilerle beraber kendi hazırladığın programı dinler, duygulanır, kendi kendini ağırlarsın.

Yetmez mi bu kadar? Yetmez dersen daha ne istersin be kardeşim derim. Üstelik Sayın Bakan da kutlama mesajı gönderdi. Yüzü görünce astarını isteme. Karnın doyduğuna, sanal alemde kutlama mesajları aldığına, öğretmen meslektaşlarınla birlikte birbirinizin gününüzü körler, sağırlar misali ağırladığınıza göre haydi derse artık. Bu gazla/havayla senden, gücünün üzerinde bir efor bekliyorum. Uçur çocuklarımızı. Gönlümüzden geçen meslekleri ve okulları derece ile kazansın çocuklarımız. 

3600'e takılıp kalma. Bu konuda çok beklenti içerisine girme. Zira ayağına takılır, düşersin. Er veya geç, bir gün çıkar ama sen o zaman yaşar mısın bilemem. Ama sen fedakar ve cefakarsın. Sana nasip olmasa da çocukların hatta torunların öğretmen olur, Türkiye'nin bütçesi düze çıkar ve fazla vermeye başlar, devletin başka harcayacak yeri olmaz ise belki o zaman 3600 katsayısı çıkar. Zaten çıkarsa o zamanlar emekli olsan bile seni de kapsayacak. Zira siyasetçi sözü var burada. Dua et, uzun yaşa.

Ayrıca boş ver 3600'ü. Eskiden 3600 mü vardı? Senden önceki emekçi öğretmenler 3600 olmadığı için ölmediler, namarde de muhtaç olmadılar. Rakamlar senin işin değil. Çocuklara dokunmaya çalış. Elindeki sihirli değnek ile öyle dokun ki yukarıda dediğim gibi çocuklar eğitimde, öğretimde, bilimde ve davranışta uçsun. Yakalayabilene aşk olsun! Çocukları muntazam bir şekilde yetiştirirken hiç malzemeye ihtiyacın yok. Bu cevher sende var, damarlarındaki asil kanda dolaşıyor. Malzeme sensin. Sen varken başka malzeme zaittir. Asla yardımcı kaynak isteme. Okulda deneme yapma. Yapıyorsan da yapmamış gibi görün. Sınavlarının hepsini çoktan seçmeli test yapma. Belki bir tanesini yapabilirsin. Çoktan seçmeli sınav, merkezi sınav yapmakla yükümlü MEB, ÖSYM, kurs ve etüt merkezlerinin işi. 

Sen işine yoğunlaş. Bu işi yaparken "Çocuklar ders dinlemiyor, yaramazlık yapıyor, ödevini yapmıyor, temeli zayıf" gibi mazeretler üretme. Çocukları kendi gözünle değil, ailelerinin gözüyle değerlendir: "Aslında çok zeki ama çalışmıyor". Sen veliden daha mı iyi bileceksin çocuğunu. Hele yaramazlığından dolayı görüşmek için veliyi okula falan çağırma. Veliyi okula çağıran Diyarbakır'da görev yapan müdür yardımcısının başına ne geldiğini bilmem hatırlatmaya gerek var mı?

Çocuklara düşük not verme. Zira verdiğin her düşük not senin başarı karnendir. Yüksek not ise öğrencinin. Ayrıca yüksek not, iyi bir lise seçiminde ve YKS hesaplamalarında lazım olur. Sonra yüksek notu cebinden mi veriyorsun da sermaye kaybı yaşayacaksın? Ver ki hiçbir gerçek ortaya çıkmasın. Öğrenci ve veliyi sevindir ki sen de rahat edesin. Zaten onları mutlu etmek için var olduğunu unutma! Yoksa...

Bu arada MEB'in yeni başlattığı "Öğretmen Kütüphanesi" projesi ile kendini geliştirmeye bak. Önce bir kitap al, bu kitabı oku. Okuduğun kitabı "Öğretmen Kütüphanesi"ne bağışla. Diğer öğretmenlerle kitap değiş tokuşu yap. Okuduğun kitaptan akılda kalanı veya önemli gördüğün bir cümleyi adın soyadın ile birlikte oluşturulan deftere not etmeyi unutma.

Öğretmenler günün kutlu olsun!

23 Kasım 2019 Cumartesi

Yoldaki Çivi *

-Öğretmenler günü anısına-

Kardeşim! Yola attığın çivi benim arabanın tekerinde. Yani tam isabet. Seni tebrik ediyorum. Attığın çivi olur ya kendi tekerime batar diye boşu boşuna endişe edip yolunu uzatma. Haber veriyorum ki o yoldan rahat bir şekilde geçebilesin. Sana aynı anda haber veremedim. Kusuruma bakma ve hakkını helal et. 

Niçin zamanında haber edemedim. Çünkü tekerle uğraştım. Değiştirmesi için lastikçiyi aradım. Yoğunum, gelemem dedi önce. Sonra ben seni beş dakika sonra ararım dedi. Kaç beş dakika geçti, aramadı. Adı üzerinde yoğun. Ama arayacağım diye söz vermişti. Lastikçinin telefonunun olması ve cebimde param işe yaramadı. İçimden bir ses "Ramazan böyle olmayacak. Sen bu işi yaparsın. Ki daha önce değiştirmiştin. Arabanda yedek lastiğin de var. Sadece aradan yıllar geçince acaba yapabilir miyim diye özgüvenin eksik. Haydi sığa kolları" dedi. 

Arabanın bagajında malzeme var mı diye baktım. Önce bir şey bulamadım. Sonra kriko, bijon anahtarı ve bir tornavida elime geçti. Bunlar yeterdi bana. Ah bir de pense olsaydı. Çünkü lastikten önce jant kapağını çıkarmak için makas, bıçak veya pense gerekti. Arabanın her bir yerine baktım. Olmayınca yok. Daha önce ne olur ne olmaz deyip koymayınca olmaz tabi. Gelip birisi koyacak değildi ya…

Sonunda pense için oğlanı aradım. Kardeşiyle birlikte geldi. Olduk üç kişi. Lastikçi gelmezse gelmesin. Uğraş-didin, değiştirdik nihayet. Lastik değiştirme parası da cebimde kaldı.

Bu vesileyle kışlık lastikleri de değiştireyim deyip evden lastikleri alarak aradığımda yoğunum deyip gelmeyen, beş dakika sonra arayacağım deyip aramayan lastikçinin yanına geldim. Öyle ya, gelmeyene gitmeliydim. Kızıp bir başka lastikçiye gitmeye gerek yoktu. Varınca lastikçimin nasılsın sorusuna cezalısın dedim. "Kusura bakma, görüyorsun durumu" dedi. Hakikaten millet sıra bekliyordu. Benim bir lastiği değiştirmeye ayırdığım zamanın dörtte biri kadar bir zaman diliminde arabanın yazlık lastiklerini çıkararak kışlıkları taktı. Çivi batmış lastiği tamir etti. 

Lastikçiden ayrılırken madem bugünü arabaya ayırdım. Biraz bakayım dedim. Yakıt aldıktan sonra bir güzel yıkattım. Tüm bunları niye anlatıyorum yola çivi atmış çivici kardeşim? Lastikçi gibi yoğun bir gün geçirdiğim için yolu temizledim diye sana zamanında haber veremedim. Ha bu arada çivi lazım olursa, elinde yollara ulu orta serpiştireceğin çivin kalmadı ise çivin lastikçide kaldı. Bir zahmet gidip ondan alıver. Vazifenden geri kalma. Hatta sana diğer lastiklerden çıkan çivileri de verebilir.

Bu arada sana bir de teşekkür borcum var. Attığın çivin benim arabamın tekerine nasip olunca bu vesileyle günü dolu dolu geçirdim. Vakit de geçmiş oldu. Çarşıya çıkmayı düşünüyordum. İşim de yoktu. Hoydur hoydur gezecektim. Sayende vaktimi dolu dolu geçirdiğim gibi arabama bakım da yaptım. Zira senin çivin olmasaydı bugün yarın derken ben o kışlık lastikleri ne zaman değiştirecektim? Yine sayende lastikçiye kısa günün karı olarak 70 lira bayıldım. Petrole 75 lira verdim. Yıkamacıya para verdim. Bu hayırlı işe sen ön ayak oldun. Petrolcü, lastikçi, yıkamacı kazandı. Lastik değiştirebileceğime yeniden güvenim geldi. Tüm bunlar senin sayende oldu. Sağ olasın, var olasın. Araban varsa tekerine taş değmesin, pardon çivi batmasın. Bu arada senin için çivi masrafı olacak ama yollara daha fazla çivi atmalısın. Çünkü lastikçiler de Allah Allah diyor. 

Hasılı kardeşim, öğretmenler günü münasebetiyle katıldığım kahvaltıya giderken arabamın lastiğinin tekerinin senin çivin vasıtasıyla patlaması gördüğün gibi bana pahalıya mal oldu. Allah senin hayrını versin.

* 25/11/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


22 Kasım 2019 Cuma

Kim Bizden, Kim Bizden Değil? *

Cumayı bir sanayi camiinde kıldım. Biraz vaaz dinleyeyim diye camiye biraz erken girdim. Beklediğim gibi namaz öncesi bir hatip konuşma yapıyordu. Konuşmanın başında orada olmadığım için o kadar zorlamama rağmen vaazın konusunu çıkaramadım. Çünkü o daldan bu dala atladı durdu hatibimiz.

Aklımda kaldığı kadarıyla her ne dediyse peygamberimize dayandırarak "Bizden değil" dedi durdu. "Bıyığını uzatıp sakalını kısaltan bizden değildir". "Bir başkası babası olmadığı halde baba diyen bizden değildir". "Sakal koymanız lazım. Bunun için eşinizden izin almanıza gerek yok. Dini konularda kimseden izin alınmaz. Bak biriniz elini sakallarına götürdü. Sanırım çıkınca hemen sakal koyacak” dedi. Daha birçok şey daha söyledi. Hepsinin sonu bizden değil ile bitti. Kimseyi içeride ve bizden bırakmadı. En son "Cenneti garantileyen biri, cehennemdeki arkadaş ve dostlarını görünce 'Ya Rabbi! Falan ile birlikte hacca gittik, şu şu işleri yaptık. Onu cehennemde gördüm' deyince Rab Teala haydi cehenneme gir, tüm tanıdıklarını oradan çıkar gel diyecek" diyerek az önce "bizden değil" dediği ne kadar insan varsa çıkartıp cennete koydu.

Sayın vaizin anlattıklarından aklımda kalan ve benim anladıklarım bu kadar. Yalnız dinlerken nelerle uğraşıyoruz deyip ürperdim. Hem din dilimiz hem anlattığımız konular içimi açmadı. Daha değişmemişiz dedim. Bundan sonra da değişeceğimize dair bir umut edinemedim. Din dilimiz toparlayıcı, kuşatıcı olmadığı müddetçe bir arpa boyu yol gidemediğimiz mevcut bizden olanları da yavaş yavaş kaybedeceğiz. Dini anlatan kişiler hem konuşma diline hem üslubuna dikkat etmeli. Günümüze gelmeli. Günümüze dair sorun giderici konu ve sorunlara eğilmeli. Kürsüye çıkmadan önce kendisini bir güzel yetiştirmeli, konusunda birikim sahibi olmalı. Öyle konular seçmeli, öyle güzel bir üslupla anlatmalı ki vaazına cemaati zamanında çekebilmeli. 

Toplumun sorunlarına eğilmeyen, derdiyle dertlenmeyen, insanların ufkunu açmayan, yol göstermeyen bir din dili, bayatlamış konuları ısıtıp ısıtıp önümüze koydukça anlatılan bu vaazların kimseye faydası olmaz, kimseyi camiye çekemez, kimseye de kendisini dinletemez.

Vaazda dikkatimi çeken önce herkesi "Bizden değildir" diyerek ötekileştirdi ve namaz öncesi herkesi korkuttu. Sonra da cehenneme attıklarını bir kişi eliyle kurtardı. Mübarek! Ne kadar günahkar varsa cehennemden çıkarıp alacağına bu dünyada iken "Bizden değil" diyerek kendimizden uzaklaştırmasak olmaz mı? Vaazlarımızda insanları korkutmaktan ne zaman vazgeçeceğiz? Korkutan bir din dilinden ziyade kimseyi korkutmadan sorumluluklarımızı hatırlatan bir din dili geliştirsek daha iyi olacak.

* 30/11/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

EYT'liler Konusu ***


Emeklilikte yaşa takılanlar birkaç senedir daha bir organizeler. Çalmadıkları kapı yok. Zaman zaman bir araya gelip eylem de yapıyorlar. Bu duruma ve hak aramaya kimsenin diyeceği olamaz. Zira haklarıdır. Fakat madalyonun bir de öbür tarafına bakmak lazım.

Devlet yetkililerin yaptığı açıklamaya göre erken emeklilik sürdürülebilir değil. Kamu maliyesine büyük yük getiriyor. SGK'nın bu durumu ve emekliliğin normal seyrinde yürümemesi, geçmiş hükümetlerin erken emekliliğe kapı aralamasıdır. Geçmişte seçim yatırımı olarak prim ve gün sayısını dolduranların erken yaşta emekli edilmesi Bağ-Kur ve SSK'yı batırdı. SGK çatısı altında birleştirilen sosyal güvence, kör topal yürüyor. Bu duruma EYT'lileri (Emeklilikte yaşa takılanlar) dahil etmek çok mantıklı görünmüyor.

Anladığım kadarıyla EYT'lilerin isyanı kazanılmış bir hakkın sonradan değiştirilmesine ve erken emeklilik dolayısıyla yapılan maliyet hesabının diğer birçok kalem ve kişilerde yapılmamasına. Bir konuda bir sıkıntı çekilecek ve bir bedel ödenecekse devletin en tepesinden en altına varıncaya kadar bu yükü sırtlanmasıdır. Böyle olduğu takdirde kimsenin olup bitene bir isyanı ve serzenişi olamaz. Maalesef bizde işçi ve memur için yapılan maliyet hesabı başkaları için geçerli olmuyor. 

Aslında devlette devamlılık esas prensibi gereğince kanun çıkarılırken "Şu tarihten sonra işe başlayanlar için emeklilik yaşı şu şekildedir" şeklinde bir madde konabilirdi. Mevcut çalışanlara ise "Prim ve gün sayısını tamamlayanlar şu kadar yıl daha çalıştıkları takdirde maaş vb. özlük haklarında şu iyileştirmeler olacaktır" şeklinde yazılan bir madde ile mevcut çalışanlara teşvik getirilebilirdi.

Burada değinmek istediğim bir diğer husus, EYT'liler bu haklarını niçin bu kanun çıkarılırken ve yürürlüğe konurken seslerini çıkararak aramadılar? İşçi ve memurun erken emekliliğinde maliyet hesabı yapan yetkililer bugün kaç ayrı kalemden ücret ve maaş almaktadırlar? Emekliliği yük olarak görülen EYT'liler, diğer işçi ve memur çalışırken ne kadar maaş alıyor?

Gördüğüm kadarıyla oldu olacak ve bir orta yol bulunacak denilen EYT'lilerin durumu düzeltilmeyecek. Herkes yaşı gelince emekli olacak. En azından asgari ücretle çalışan EYT'lilerin maaşlarında yeni bir düzenlemeye gidilebilir. 

Kamu maliyesini yönetmekle yükümlü hükümetler öyle zannediyorum emeklileri sırtında bir kambur ve yük olarak görmektedir. Çalışmadan emekli olarak yaşanmasına pek sıcak bakmıyor. Emekli olunca çalışanlar fazla yaşamadan öbür alemi boylasın istiyor. Zaten ölmeyip direnen emekliye de fazla vermeyerek emekli olduğuna pişman ediyor.

Son söz olarak emekliliğin belli bir yaş ile sınırlandırılmasına çok sıcak bakmıyorum. İnsanlar çalıştığı yerde faydalı oluncaya kadar çalışmalı. Bir faydaya haiz değilse normal bir zaman diliminde emekli edilmeli. Bunu da bir kural ve kaideye bağlamalı.

***28/11/2019 tarihinde Barbaros Ulu adıyla Pusula haber gazetesinde yayımlanmıştır.


Kadınların Üzerinden Ellerimizi Çekelim ***


Kadınları korumaya yönelik olarak çıkaran İstanbul Sözleşmesi ve TBMM tarafından çıkarılıp uygulamaya konan 6284 sayılı kanun toplumumuzda halen tartışma konusu. 

6284 sayılı kanun ile birlikte ortaya çıkan istatistiğe bir bakalım: 
2015 yılında 270.218,
2016 yılında 320.280,
2017 yılında 413.790,
2018 yılında 521.434,
2019 yılında 447.893 kişi için önleyici tedbir ve evden uzaklaştırma cezası verilmiş. Bu demektir ki resmi rakamlara göre son beş yılda 1 milyon 973 bin erkek, evinden uzaklaştırılmış. Bu kanun çıkarılmadan önce kadın cinayetleri yılda 121 iken bu kanunla birlikte 441'e yükselmiş. İstatistiklere bakınca 6284 sayılı kanun, kadınları korumak için mi çıkarıldı yoksa kadınları telef etmek için mi çıkarıldı? Çünkü sonuçlar manidar. 

Çıkarılan bu kanun, bu işleyişiyle kanun koyucunun maksadının dışında bir işlev görüyor. Durum bu iken, toplumun ekseriyetinde bu kanuna ve İstanbul Sözleşmesine karşı büyük bir tepki varken bu Kanun ve Sözleşmede ısrarı anlamakta zorlanıyorum. Bu kanundan çok memnun olanlar bu kanunun çıkması için uğraşan kadın dernekleri olsa gerek. Ne zaman bir kadına şiddet uygulansa ve cinayetle sonuçlansa kadın derneklerinin yetkilileri televizyonlarda boy gösterir. Şu kadar erkek evinden uzaklaştırma cezası aldı, bu kadar kadın için koruma talep edildi, fakat devlet koruma vermedi gibi açıklamalar yaparlar.

Kanunla ne umulmuştu ne bulduk? Zira istatistiklerde bulduklarımız kanun çıkmadan önceki eskiye rahmet okutmaktadır. Toplumsal dokumuza uymayan ve ters tepen bu kanun ve sözleşmeyi rafa kaldırarak bu toplumsal yarayı en aza indirgeyebiliriz. Kadınları korumayı kendilerine görev bilen kadın derneklerinin bu durumda ne ihsanı istenir ne de gölgesi. En iyisi kadınlardan uzak dursun bu kadın dernekleri. Bence bu kadın derneklerinde görev alan kadınların ne kadarının aile yaşantısı düzgün ne kadarı evli?  Araştırmakta fayda var. Eskiden şu erkekler, kadınlar adına konuşmasın denirdi. Erkekler kadınlar hakkında konuşmayı bırakalı çok oldu. Bayrağı kadın dernekleri aldı. Sonuç, kadın cinayetlerinde artış gördüğünüz gibi felaket.

Bu durumda, tekrar ediyorum, halk nezdinde büyük tartışmalara sebebiyet veren İstanbul Sözleşmesi ve 6284 rafa kaldırılmalı, kadınları koruma görevine soyunmuş kadın dernekleri kadınları korumaktan el çektirilmeli. Yok, illa birilerini koruyacaklarsa kendilerine üye olan kadınları korumayı kendilerine vazife edinmeli. Kanun duracak ve geriye dönüş yok denirse uğradığı şiddetten dolayı eve yaklaşmama cezası verilen ailelere haberlerde yer verilmemeli. Yine aynı şekilde uzaklaştırmadan dolayı koca tarafından bir cinayet vuku bulmuş ise televizyonlarda gündem olmamalı. Bu tür vakalar adliyelerde normal seyrinde devam etmeli. Niçin böyle istiyorum? Çünkü uzaklaştırma ve cinayetler televizyonlarda haber olarak verildikçe eşeğin aklına karpuz kabuğu getirircesine toplumda teşvik görüyor, suç daha da artıyor. Kimse uzaklaştırma ve cinayetlerde yangına körükle gitmemeli. Ailede çıkacak sorunları gidermek için dışarıda çözüm arama yerine aileyi koruyacak, aralarındaki sorunu çözecek bir iç mekanizma kurulmalı. 

Demek istediğim aile içine girilmemeli. İşin içine polis, mahkeme, avukat, kadın dernekleri girdikçe işler daha da sarpa sarmaktadır. Hasılı, kadınların ve ailenin üzerinden ellerimizi çekelim, özellikle kadınları korumayı vazife edinmiş kadın dernekleri…

***05/12/2019 tarihinde Barbaros Ulu adıyla Pusula haber gazetesinde yayımlanmıştır.


20 Kasım 2019 Çarşamba

"Öğretmen Kütüphanesi" *


Eğitim ve öğretim alanında sınıf geçemeyen MEB'in en iyi yaptığı işlerden biri de proje üretmektir. Okulların ve MEB'in ürettiği projenin sayısı saymakla bitmez. Düşünülür, taşınılır, ortaya bir proje konur. Bir heyecanla başlatılır. Büyük ses getireceği düşünülür. Ses getirse de projeler çok uzun soluklu olmaz. Çünkü başlangıçtaki heyecan kalmaz. Bir müddet sonra ya kaldırılır ya da yerine getirilmesi gereken bir rutine döner. Adı konmasa da bu projelere "Hazırla-başlat-çöpe at" projesi denebilir. Çünkü başlarken ses getiren, çoğu projenin yarını yoktur. 

Milli Eğitim Bakanlığı, "Öğretmen Kütüphanesi" başlıklı bir projenin startını verdi. Bu projeyi diğerlerinden farklı kılan, bu projenin öğretmenlere yönelik olmasıdır. İçeriğini tam bilmemekle beraber projenin uygulanışı, anladığım kadarıyla şu şekilde olacaktır: Öğretmenler odasına bir kütüphane kurulacak. (Kütüphane ile kastedilen kitaplık olmalı. Çünkü çoğu öğretmenler odası, fiziki yönüyle kütüphane kurmaya elverişli değil.)  Konan bu kitaplığa öğretmenler kitap bağışında bulunacak. Bu kitapları öğretmenler, dönüşümlü olarak okuyacak. Okunan kitaplardan önemli görülen yerleri veya akılda kalan kısımları öğretmenler, oluşturulan/tutulan not defterine ad ve soyadı belirterek yazacak. Yazılan bu notlar okul ismi belirtilerek sosyal medyada paylaşılacak. 

MEB'in başlattığı bu proje, uzun soluklu olur mu? Başlamasıyla bitmesi bir mi olur? Verim alınır mı? Yerine getirilmesi zorunlu bir rutine mi döner? Tüm bunları zaman gösterecek. Bekleyip göreceğiz. Anladığım kadarıyla MEB benden kitap okumamı istiyor. Öğrencilere okuttuk, sıra bizde. Bu proje ile bana kitap okuma ödevi veriyor MEB. Bu demektir ki elime kitap alacağım. Almakla kalmayıp okuyacağım. Okumakla kalmayacağım. Okuduğumu not alıp not defterine geçeceğim ve bu notum; adım, soyadım ve okulumla birlikte sosyal medyada paylaşılacak. Bakalım ne kadar beğeni alacağım.

Gördüğünüz gibi MEB bu konuda ciddi. Bu yaştan sonra bana kitap okutacak. Okuduğumu anlamak için kafa yoracağım. Kafanın yorulmasından geçtim. Gözümü de yoracağım. Haydi bunu da geçtim. Dağarcığıma bilgi girecek. Haydi girsin. Hepsinden geçtim. Anladığımı yazmamı istiyor benden. Anlamak ve ben? Ne kadar yabancıyız birbirimize. Anlamak için kendimi vermem ve düşünmem gerekecek. 

Bereket MEB, kitap okuma saati ayarlamıyor, günlük kaç sayfa okudun, okuduğunu anlat veya kitabın özetini çıkar ve sisteme gir demiyor. Şu isimli kitapları oku, falan tarihte sınav yapacağım, yılsonunda  sana karne vereceğim, tıpkı öğrencilere verdiğim gibi demiyor. 

İş ciddi anlayacağınız. Nasıl okuyacağım bu yaştan sonra? Göz görmez, kulak duymaz, anlama melekelerim zayıfladı. Allah vere de bu projeden öğrencilerin haberi olmasa. MEB ile benim aramda kalsa. Öğrencinin haberi olursa "Öğretmenim! Nasıl gidiyor kitap okumak? Hangi kitabı okuyorsun? Bugün kaç sayfa okudun? Kitabın ana fikri ne?" der durur. Çocuğun ağzını büzemem ya! Hele ardından "Nasılmış kitap okumak? Bize hep oku der dururdun. Şimdi gör gününü" der de bu yaştan sonra çekemem.

* 23/11/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Derdimiz/Dersimiz FETÖ

Türkiye 17-25 Aralık 2013 süreciyle birlikte "Paralel Devlet Yapılanması ile tanıştı. Aynı yapı 15 Temmuz 2016 tarihi itibariyle FETÖ diye anılmaya başlandı. Kanlı darbe teşebbüsünün üzerinden üç yıl geçmesine rağmen FETÖ ile mücadele tüm hızıyla devam ediyor. Operasyon üzerine operasyon yapılıyor. Tüm dert, devletin içine çöreklenmiş, devletin kendisi olmuş, kısa zamanda devasa bir güce ulaşmış, devlet içinde devlet olmuş sinsi bir örgütten kurtulmaktır.

FETÖ belasından kurtulmak, örgütü çökertip yok etmek için devlet yoğurdu üfleyerek yiyor, kılı kırk yarıyor. En ufak bir duyumu bile dikkate alıyor. Herkesten şüphe ediyor. Devlet topyekûn giriştiği bu mücadeleden nasıl çıkar? Sonucu ne olur? Bunu zaman gösterecek.

FETÖ konusunda halkımız ne durumda?
Bir kesim vardır ki onlara göre hemen hemen herkes FETÖ'cü. Bunlarla sonuna kadar mücadele edilmeli, hiç acıma ve merhamet gösterilmemeli, kamuda çalışanların görevlerine son verilmeli. Çünkü bunların eline imkan geçmiş olsaydı neler yaparlardı neler! Mücadele edilirken bazı mağdurlar da olabilir. Sonra görevlerine iade edilirler.

Bir diğer kesime göre FETÖ'nün siyasi ayağı ortaya çıkarılmadı. Onlar korunuyor. Siyasi ayak ortaya çıkarılmadıkça FETÖ ile mücadele olmaz.

Bir başka kesime göre FETÖ ile mücadele falan yok. Hepsi faso fiso. Operasyon yapılan, ceza alan hep alt kesim. Üst kesime dokunulmuyor. Çünkü üst kesimde olanların çoğu FETÖ artığı. FETÖ ile mücadelenin başarılı olması için temizliğe üstten başlanmalıydı. 

Bir diğer kesime göre FETÖ ile mücadelede sap ile saman karıştırılmış, kişilerle mücadeleye dönüşmüştür. Biri yerinden mi edilecek. Onun için FETÖ ile mücadelede pasif kaldı, mücadele etmedi, korudu, geçmişte onlarla beraberdi, hatta onlar hakkında falan tarihte şöyle diyordu deniyor. 

Bir başkasına göre FETÖ ile mücadele etmek için adı geçen yapının cemaat ile örgüt boyutunun ayırt edilmesi gerekirdi. Toptancı anlayış ve hepsini aynı kefeye koyup insanları fişlemek ve onları töhmet altında bırakmak onulmaz yaralar açacak ve toplumsal barışı yaralayacaktır.

Bir başkasına göre FETÖ ile mücadele tarihi olarak 17-25 2013 Aralık'tan ziyade 15 Temmuz 2016 tarihi esas alınmalıdır.

Bir başka kesime göre FETÖ ile mücadele ediyoruz denerek torpil ve adam kayırmacılığın önü açıldı. Sözlü sınavların yazılıların önüne geçmesi, atama ve yükselmelerin bir cemaat veya sendikaya ait olması toplumsal barışı zedelemiştir...




Vücudumuz Bir Emanettir *


İster kabul edelim ister kabul etmeyelim, vücudumuz Allah'ın bize bir emanetidir. Ne demek emanet? Önce emanetin anlamına bir bakalım. Emanet "Birine, geri alınmak üzere, geçici olarak bırakılan, teslim alan kişice korunması gereken eşya, kimse vb." demektir. Emanetin bu tanımından anladığımıza göre bize teslim edilen bu emaneti gözümüz gibi korumalıyız. Canımızın istediği gibi hoyratça kullanamayız. Şayet kullanırsak hıyanet etmiş oluruz.

Vücudumuzun emanet oluşu sadece nefes alıp verdiğimiz hayatla sınırlı değildir. Öldüğümüz zaman da devam eder. Tek farkı, ölünceye kadar vücudumuzun tasarrufu bizde iken öldükten sonra geride kalanlara emanettir. Bu emanetin muhafaza edileceği yer de asıl mayamız topraktır. Zira topraktan geldik yine toprağa ait olacağız. "Benim cesedimi yakın" gibi vasiyetler emanet anlayışına terstir. Biz kim oluyoruz ki cesedimizin yakılmasını vasiyet ediyoruz? Sonra ne hakkımız var? Kimin malını kimden kaçırıp yaktırıyoruz? Akla muhal böylesi vasiyetler kesinlikle yerine getirilmemelidir. Ancak makul vasiyetler yerine getirilir.

Kimse mezarlarda yer kalmadı, insanlar üst üste konuyor, benim mezarım geride kalanlara yük olmasın gibi gerekçelerin arkasına sığınmasın. Gerekirse naaşlar üst üste konur ama asla yakma yoluna gidilemez. Ahiret inancı olan, emanetin önemini bilen birileri böyle bir maceraya giremez. Bırakalım cesedimizi gömecek yeri arkada kalanlar düşünsün.

Öldükten sonra ahiretin varlığına inanmadığı için veya yaktırmak suretiyle cesedini ortadan kaldırmayı ve öbür dünyada hesaba çekilmekten kurtulacağını düşünenler varsa bilsinler ki Allah için yeni bir beden yaratmak zor değildir. Ol der, oluverir. Ayrıca yakmak Allah'a mahsustur. Kimse yetkisinde olmayan bir tasarrufu kullanamaz. Kullanırsa ne olur? Hadsizlik etmiş ve üzerine vazife olmayan bir iş yapmış olur.

Söz, bedenin emanetinden açılmışken yaşarken de bedenimiz üzerinde istediğimiz gibi davranamayız. Zararlı alışkanlıklara karşı bedenimizi korumak zorundayız. Vücut ve akıl sağlığına zarar verecek yiyecek ve içeceklerden sakınmalıyız. İstediğim olmadı, bu dünya yaşanacak gibi değil, artık kaldıramıyorum gibi gerekçelerle intihara kalkışmak yine emanete ihanettir. Kendi canımıza kıyma gibi bir ihanete kalkışamayacağımız gibi meşru savaş ve kısas dışında bir insanın canını almak da emanetin ruhuna aykırıdır.

* 22/11/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


19 Kasım 2019 Salı

İki Koltukta Kaç Bir Kişi ***

Şehirlerarası yolculuk yaparken seyahat seçenekleri arasında hızlı tren varsa çoğunluğun tercihi yüksek hızlı trendir. Hem hızlı hem konforlu hem de otobüslere göre fiyatı cazip. Hızlı trenlerin tek sorunu yer bulma sorunu. Şayet günler ve saatler öncesinden almadı isen ara ki bulasın. Özellikle sabah ve akşam seferleri yüzde yüze yakın doluluk oranına ulaşıyor. 

Niçin yüzde yüze ulaşmıyor derseniz; size, şu kadınlar var ya şu kadınlar! Ah şu kadınlar diyeceğim. Aşağı yukarı her seferde 8-10 koltuk boş gidiyor. Boş olan bu koltukların cinsiyetini sorarsanız, hepsi kadın yanı olması. Almış hepsi teker teker pencere kenarını. İki kişilik koltukta teker teker seyahat ediyorlar. Keyifleri mi? Sormayın. Zira keyiflerine diyecek yok. Kim istemez iki kişilik koltukta tek kişi gitmeyi. Onlar keyiflenirken sen internet başında kafanı kaldırmadan TCDD Taşımacılıktan e bilet alacağım diye uğraş dur. Hangi peronda bir boş koltuk varsa sevinçle o peronu açıyorsun. Bulduğun boş koltuk kadın yanı. Sevincin kursağında kalıyor. Öbür peronlardaki boş koltuklara yöneliyorsun. Ya engelli koltuğu ya da malum kadın yanı. Naçar benden iyi engelli mi olur, şu engelli koltuğunu seçeyim diyorsun. Senin TCDD, kırmızı harflerle "Sadece tekerlekli sandalyeli yolcular içindir" uyarısını yapıyor. İlave olarak da "Aksinin tespiti halinde bilet geçersiz sayılır" diyor. Olmayacak alayım bir tane tekerlekli sandalyeli araç diyorsun. Nereden bulacaksın tekerlekli sandalyeyi? Haydi buldun diyelim. Fiyatının normal olacağını sanmıyorum. Haydi aldın. Bunun sayesinde engelli koltuğuna oturdun. Sonra bunu nasıl taşıyacaksın? Haydi iş inada bindi, taşıyacaksın. Ya tren görevlisi sen engelli misin? Kalk bir yürü derse  bu durumda ne yapacaksın? Tekerlekli sandalye olmadan trene binsen, biletin geçersiz olacağı için aşağıya indirilmek de var. Of, sıkıntı! Sonra engelli yolcunun tekerlekli sandalyeli oturacağı bir aracı varsa koltuğa ne ihtiyaç değil mi? Otursun kendi sandalyesinde. Yerine de benim gibi kendisini engelli görmeyenler otursun. 

Neyse, biz gelelim yine tek koltukta yolculuk yapan kadınlara. Bilet almak için peronları tekrar tekrar geziyorsun. Nafile! Koltuk yok. Varsa da kadın yanı. Olmayacak, kadın yanı da olsa şu koltuğu seçeyim. Ne yapayım, mecburum. Sonra göründüğüm kadar kötü değilim diyorsun. "Bu koltuk sadece kadın yolcular için geçerlidir. Lütfen başka koltuk seçiniz" uyarısını alıyorsun. Sanki başka koltuk var da ben gidip kadın yanını seçiyorum. Tüm peronları bir tur daha atıyorsun. Yok. Bilet alma ve koltuk seçme gayretime sistem belki insafa gelir, şu kadın yanını seçeyim diyorsun. Aynı uyarı. Bereket kızıp ulan sapık, ne işin var kadın yanında demiyor. 

Bilet bulamayınca gara giderek gişe görevlisine şu sefer saatli peronlarda boş koltuklar tek kişilik kadınlara ait. Bilet aldığına göre sizde iletişim bilgileri vardır. Arayıp koltuk birleştirme yoluna gidemez misiniz diyorsun. Görevli, böyle bir şeyi ne sen söyledin ne de ben duymuş olayım der gibi bakıyor ve lütfedip olmaz cevabı alıyorsun ve sen bilet alamıyorsun. Kızımız devleti bir koltuk zarara uğratarak yolculuk yapıyor.

Size basit bir mesele gibi gelebilir ama boş koltuk olduğu halde kadın yanı olduğu için bilet alamadığınız zaman anlattığım duruma hak verirsiniz. Bunun yolu, bilet alana tüm peron ve koltukları boş göstermemek. Tek olarak yolculuk yapacak erkek veya kadın, ilk önce tek kişi olan hem cinsinin yanındaki koltuğu seçebilmeli. Koltuklar doldukça diğer koltuklar açılmalı. 

Bilmem anlatabildim mi meramımı? Biliyorum, siz anladınız. Ah bir de sıra sıra dizilmiş iki koltuğu işgal ederek tek koltukta yolculuk yapan kadınlar da anlasa... Bu arada bilet bulamadığım için gideceğim yere gidememiş değilim. Nasılsa işi çıktığı için bilet saatini değiştiren bir erkek çıkıyor. İyi ki var onlar! Bunlar sayesinde son anda bilet bulabiliyoruz.

***23/11/2019 tarihinde Barbaros Ulu adıyla Pusula haber gazetesinde yayımlanmıştır.

İletişim Özürlü

Ayrı kalan insanlar bir zamanlar mektupla haberleşir, bayramlarda bayram kartı göndererek birbirlerinin bayramlarını tebrik ederlerdi. Kim bir mektup veya tebrik kartı gönderse mektubuma/kartıma cevap gelecek diye dört gözle postacıyı beklerdi. El yazısıyla özene bezene yazılan bu mektup ve kartlar insanı duygulandırdı.

Bir zamanların vazgeçilmesi olan mektuplar şimdi tarih oldu. Yerini önce ev telefonları, şimdi de cep telefonları aldı. Cep telefonlarını meramımızı anlatmanın ötesinde kullandık. Sohbet ve muhabbetimizi telefon vasıtasıyla yaptık. Son yıllarda telefonla görüşme faslı eskiye oranla biraz azaldığını düşünüyorum. Whatsapp ile haberleşme, dosya gönderme, tebrikleşme daha yaygın. Yazdığın bir metni veya fotoğrafı aynı anda yüzlerce kişiye gönderebiliyor, ortak grup kurabiliyorsun. Bu hızla, iletişim ve haberleşme için yarın ne tür bir iletişim aracı çıkar bilmiyorum ama halen whatsappın pabucu dama atılmadı. Whatsappı diğer iletişim araçlarından ayıran en önemli özelliği, iletinin karşı tarafa iletildiğini, okunduğunu biliyorsun. 

Mektup, e posta, mesaj, whatsapp hangi yol kullanılırsa kullanılsın, insan muhatabından bir geri dönüş bekler. Telefonla aradığında o anda cevap verilmiyorsa bile daha sonra dönülsün ister. Haydi diyelim ki mektup eline geçmedi, e postayı açmadı, mesajı görmemiş; cevapsız çağrıyı çocuğu telefonla oynamak suretiyle yok etmiş olabilir. Whatsapp, gönderilen mesajın okundu uyarısını bile yapıyor. Bu durumda muhataba düşen, telefonla arayarak veya mesaj yaparak cevap vermesidir. Whatsapp mesajı derken rutin fotoğraflı bayram, cuma, belli gün ve hafta mesajlarını kastetmiyorum. Bunlara cevap verilmeyebilir. Bilgi veren, bilgi isteyen mesajlara cevap vermek, geri dönüş yapmak gerekmez mi? Mesajını bir güzel okuyor. Fakat tık yok. Kimsin, necisin, ölü müsün demek yok. Ha duvara mesaj yazmışsın ha böylesine. Bu ne demektir? Ben seni ve mesajını muhatap almıyorum, seni önemsemiyorum demektir. Bu aymaz tipleri ben, beyin ölümü gerçekleşmiş fişe takılı olarak bitkisel hayat yaşayan ölülere benzetiyorum.

Böyleleri eksik değil. Ne telefonuna bakar ne dönüş yapar. Aslında suç bu tiplerde değil, bunları muhatap alanda.

18 Kasım 2019 Pazartesi

Cevabı Bende Olmayan Sorular

1.Mondros Ateşkes Anlaşmasından sonra Anadolu'yu işgal eden İngilizler, Fransızlar ve İtalyanlar tek kurşun atmadan niçin Anadolu'yu terk ettiler? (Bir hakkı teslim edelim. Kahraman Maraş, Gaziantep ve Şanlıurfa'da Fransızlara karşı bir direniş olmuştur. Bu yüzden bu illerimiz kahraman, gazi ve şanlı ünvanlarını almış oldular.)
2.Giderlerken bizi niçin sadece Yunanistan ile karşı karşıya bıraktılar? Anadolu'yu Yunanistan'a vermek için İtilaf Devletleri niçin Yunanistan'a destek olmadılar?
3.Biz Kurtuluş Savaşını 14.asırdan 19.asıra kadar bir Osmanlı toprağı olan bir eyaletimize karşı mı verdik?
4.Misaki Milli sınırlarını biz mi çizdik yoksa kuracağınız devletin sınırları buralar mı dendi?
5.Mondros Mütarekesi ile Osmanlı'nın ordusu terhis edilir iken Kazım Karabekir komutasındaki Doğu cephesi niçin terhis edilmedi?
6.Milli mücadeleyi biz mi başlattık yoksa bizi işgal eden devletler haydin bir mücadele başlatın mı dedi? 
7.Mustafa Kemal Atatürk'ün milli mücadeleyi başlatacağını İngilizler bilmiyor muydu? Atatürk'ün Samsun'a gidişinden İngilizlerin haberi yok mu idi?
8.Atatürk'ün Samsun'a çıkışıyla başlayan Milli Mücadele, İngilizlerin bilgisi dahilinde başlamış olabilir mi? Yani Atatürk ile İngilizler karşılıklı anlaşmış olabilir mi?
9.Osmanlı'ya ait birçok toprak hakkından vazgeçmek karşılığında Misaki Milli ile belirlenen alanda bir  cumhuriyet kurabilirsiniz denmiş olabilir mi? Bu cumhuriyeti kurmak için yalnız Yunanistan ile sizi biraz oyalayacağız denmiş olabilir mi?
10.Atatürk, tüm Osmanlı toprağı olmasa da en azından Türklerin yoğun olduğu bölgelerde bir devlet kurmayı kabul ederek küçük olsa da bir devletimiz olsun diye düşünmüş olabilir mi? İngiliz, Fransız ve İtalyanlar bize ölümü gösterip bizi sıtmaya razı etmiş olabilirler mi?
11.İngilizler İstanbul'u terk ederken sınırları ve yönetim şekli belli bir devleti belirleyip gitmiş olabilir mi?
12.İşgal ettikleri Anadolu'yu kısa zamanda terk eden İngiliz, İtalyan ve Fransızlar, Osmanlı'dan kopardıkları Irak, Suriye, Suudi Arabistan, Libya gibi devletleri niçin uzun süre işgalde tutmuşlardır?
13.Birinci Dünya Savaşı ile Osmanlı toprakları, ırklar hatta aşiretler arasında pay edilip her birine adeta cetvelle çizilmiş bir toprak parçası verilirken; Irak, Suriye, İran ve Türkiye'de azımsanamayacak bir nüfusa sahip olan Kürtlere bir devlet kurmaları için bir toprak parçası verilmedi? Kürtler mi devlet kurmak istemedi? İtilaf devletleri Kürtler için bir devleti ihtiyaç duymadılar mı? İtilaf devletleri bize komşu olabilecek bir Kürt devleti için TC'den mi çekindi yoksa biz bu Kürtleri ileride Türklere karşı kullanırız mı diye düşündüler? Osmanlı'dan irili, ufaklı o kadar devlet çıkaran sömürgeci devletler, devlet kuracak kadar bir toprak parçasını da Kürtlere verip bir Kürdistan devleti kurdursalardı; kim, ne diyebilir ve karşı çıkabilirdi?
14.Birinci Dünya Savaşı sonrası Ortadoğu haritasını bir baştan öbür başa değiştiren ve kurdurduğu küçük devletlere kraliyet yönetimini uygun gören İtilaf Devletleri Türkiye için niçin cumhuriyet yönetimini layık gördüler? Biz onlara rağmen mi cumhuriyeti kurduk yoksa onlar mı bize cumhuriyeti dayattı?

Sorular sorular sorular... Benim cevabını bulamadığım sorular bunlar. Bu soruları sorarken kimseyi töhmet altında bırakma, birilerini suçlama gibi bir niyetim yok. Kimse öküzün altında buzağı aramasın. Varsa sorularıma ikna edecek bir cevabınız, sizi önyargısız bir şekilde dinlemeye hazır olduğumu bilmenizi isterim.

17 Kasım 2019 Pazar

Sahici Kadın Vefat Etti ***


Sinema ve tiyatro dünyasına yabancı birisiyim. Tüm sinema kültürüm öğrenciliğimde gittiğim sinemalardan ibaret. Birkaç defa tiyatroya gitmişliğim vardır. TV’de zaman zaman film izler, dizileri takip ederim. Birlikte sinema, tiyatro veya dizi izlediklerim, konuya yoğunlaşırken ben konusuyla birlikte oyunda rol alan sanatçıların rolünü de önemserim. Rolünü sahici yapan aktör veya aktrisi görünce izlediğimin, rol gereği oynanan bir oyun olduğunu unutur,  izlediğimi daha sahici izler, oyuna kendimi kaptırırım.

Gözlemlerime göre Türk sinema, tiyatro ve TV dizilerinde rolünü sahici oynayan oyuncu sayısı bir elin parmaklarını geçmez. Rolünü iyi yapan, oyuna kendini kaptıran sanatçılar üstlendiği görevini iyi yapanlardır. Sektörde de hep aranan kişilerdir. Sinema ve tiyatro tarihimize isimlerini altın harflerle yazdırırlar. Toplumda ayrı bir yerleri ve saygınlıkları olur. Aldıkları roller gereği çok para kazanmalarına ve şöhret olmalarına rağmen kişilik ve kimliklerini kaybetmezler. Bunlar gerçek sanatçılarımızdır ve gözümüzde birer yıldızdırlar. İşte bu yıldızlardan biri de adı gibi yıldız olan tiyatro ustası Yıldız Kenter’dir.

Pazar akşamı TV’yi açınca alt yazıda  “Tiyatro oyuncusu Yıldız Kenter 91 yaşında vefat etti” yazısını okuyunca sahici kadın vefat etti sözü çıktı ağzımdan. İster tiyatro oyununda ister sinemada rol alsın, aldığı tüm rolleri sahiden oynayan, işini düzgün yapan, işine kendini kaptıran bir kadındı. 100’ün üzerinde tiyatro oyunda, 19 sinema filminde ve 3 dizide rol alan Yıldız Kenter, aldığı her kuruşun hakkını hakkıyla vermiş usta bir sanatçımızdır. Ne zaman bir rolünü görsem onu izlemeye kaptırırım kendimi. Çocukluğumda Yıldız KENTER, Hulusi KENTMEN, İzzet GÜNAY ve Selma SAR'ın başrollerini paylaştığı 1964 yapımı “Ağaçlar Ayakta Ölür” filminde Yıldız Kenter’i izlemiştim. Filmde torununu kaybeden, onu arayan, bir gün gelecek diye bekleyen acılı bir babaanne rolünü üstlenmişti. Bu filmdeki sahici rolü beni çok etkilemişti Yıldız Kenter’in. “Kızım Ayşe” filmindeki rolü de etkileyici idi. Belki bu sahici rolünden olsa gerek. Yıldız Kenter’in almadığı ödül yok gibi.
 “1964 Antalya Altın Portakal Film Festivali, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü, Ağaçlar Ayakta Ölür
1966 Antalya Altın Portakal Film Festivali, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü, İsyancılar
1974 Antalya Film Şenliği, Kızım Ayşe filmi ile En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
1984 Roma’daki İtalyan Kültür Birliğince "Adalaide Ristori" ödülü.
1989 Korsika - Bastia Film Festivalinde "Hanım" filmindeki rolüyle "En İyi Kadın Oyuncu" ödülü.
1991 Uluslararası Lions Kulübü The Melvin Jones Ödülü, iki kez Ulvi Uraz "En İyi Kadın Oyuncu" Ödülü, üç kez Avni Dilligil "En İyi Kadın Oyuncu" Ödülü.
1994'te "Konken Partisi" oyunundaki Fonsla rolü ile "Olağanüstü Yorum" ödülünü aldı.
Finlandiya Dünya Kadın Kuruluşu tarafından yüz yılın en başarılı yüz kadınından biri olarak onurlandırıldı.
1995'te Kültür Bakanlığı, Tiyatro Sanatına katkılarından ötürü Onur ödülüne layık gördü.
1995 "Mevlana Kardeşlik ve Barış" ödülü verildi.
1996’da Magazin Gazetecileri Derneği tarafından Ramiz ile Jülide’deki Jülide rolü için "En İyi Kadın Oyuncu" ödülü, 1997'de Uluslararası İstanbul Festivali tarafından ömür boyu Tiyatro Sanatına katkısından dolayı ödülü, 1998’de Ankara Sanat Kurumu "Yılın Kadın Sanatçısı" ödülü, 1998 - 2. Afife Tiyatro Ödülleri - Muhsin Ertuğrul Özel Ödülü, 1998 Cumhurbaşkanlığı Büyük Kültür ve Sanat Ödülü, 1999 "Martı" adlı oyunda Madam Arcadina rolüyle Afife Tiyatro Ödülleri - En İyi Kadın Oyuncu ödülü, 2012 Ondokuz Mayıs Üniversitesi 2. Medya Ödülleri'nde Onur ödülünü aldı.”(Habertürk)

Vefatı ülkemiz için bir kayıptır. Umarım giderken kendisi gibi işini düzgün yapan sanatçılar bırakmıştır geride. Günümüzde işi ne olursa olsun, işini düzgün yapan kişilere ne çok ihtiyacımız var. Sevenlerinin başı sağ olsun. 

***19/11/2019 tarihinde Barbaros Ulu adıyla Pusula haber gazetesinde yayımlanmıştır.