31 Ekim 2017 Salı

Ne Oldu Sana Be Kardeş!

Kendin gibi az sayıda inanmış kişiyle yola çıktın. Kimsenin küçümsemesine, ayıplamasına, hor görmesine aldırmadan yoluna devam ettin. Ekibin sana ne görev verdiyse bihakkın yerine getirmek için ibadet aşkıyla bıkıp usanmadan didindin, durdun.

Aldığın her görevde farkını gösterdin. Kapı kapı dolaştın. Çalmadık hane bırakmadın. Şurası gazino, pavyon demedin. Her nerede bir insan varsa ayağına gidip fikrini, zikrini, ideolojini ve görüşünü anlattın. Hep dobra oldun, dik durdun. Kısa zamanda gönüllerde taht kurdun. Çalışıp didinmenin sonucunda kimseye nasip olmayacak şekilde muhtarlığın dışında tüm makamları Allah sana bahşetti. Her bir makamda yeni dost ve ekipler edindin. İyice piştin.

Birileri önüne set çekip takoz olmaya çalışsa da, basamakları tek tek çıktın. Çünkü millet de  seni baş tacı yaptı. Kaç yıllardır zirveye taşıdı. Hala da açık ara öndesin. Sen de ekibinle birlikte milletin teveccühüne karşılık hizmetler verdin. Ülke bir köşeden diğer köşeye şantiye görüntüsü verdi. Millet görmediği, hayal edemediği hizmetleri gördü sayende. Ekonomik krizler geride kaldı, vatandaş ekonomik yönden rahatladı.

Ülkeye hizmet ederken mücadeleci ve dobra bir görüntü çizdin, sıra dışı bir profildi seninki. Sana ve düşüncene mesafeli olanların da desteğini aldın zamanla. Çalışıp didindikçe sevenlerinin ve sempatizanlarının sayısını artırırken düşman sayın bir o kadar arttı. Birlikte çalıştığın ekibine hep arka çıktın. Onları kurtlar sonrasına atmadın. Her dönemde vitrinini fazlasıyla yeniledin. Bu zaman zarfında kendisine görev vermediklerin peşini bırakmadı, bir nefer gibi çalıştı. Çünkü sen onlara değer verdin, onlar da sana. Problem çıksa da kol kırılır, yen içeride kalır misali çözüme kavuştu/kavuşturdun. Çünkü beraber çıkmıştınız yola, beraber ıslanmıştınız yağan yağmurlarda. Parola bu olunca birlik, dirlik, huzur hiç eksik olmadı sofranızda. Bu durum seni ve zihniyetini sevindirirken düşmanlarını hep üzdü.

Bir ve beraber bir şekilde düşman çatlatırcasına yolunuza dolu dizgin giderken kurtlar sofrasına karşı söylediğin 'one minute, dünya beşten büyüktür...' gibi sözlerin dünyaya dizayn verenlerin hoşuna gitmedi. Peşi sıra bombardımana tuttular seni. MİT tırları, 17/25 Aralık, Güneydoğu hendek olayları ve nihayet son vuruşları olan 15 Temmuz bunlardan bazıları. Dertleri sendin. Çünkü herkesin bildiği, fakat kimsenin  dillendirdirmediği hususlar birilerinin hoşuna gitmedi.

Devlet-millet bütünleşmesi sayende gerçekleşti. Kefeninle yola çıkan sana bu halk her şeyiyle destek oldu, göğsünü siper etti ve 250 şehit verdi. Çünkü millet sende kendini görmüştü. Sana yapılanı kendine yapılmış saydı. Birlikte 15 Temmuz kanlı kalkışma kanla önlendi.

15 Temmuz’dan sonra 15 Temmuz’a kalkışanlar devletin hücrelerinden bir bir temizlenmeye çalışılırken araya kırgınlıklar girmeye başladı. Çünkü bir kısmı FETÖ’cülükle suçlandı basındaki kalemşörler eliyle. Kimi de FETÖ’ye ses çıkarmamakla veya FETÖ’cüleri korumakla suçlandı. Kamuoyunda bu ithamlar sürdürülürken çoğu zaman sessiz kaldın. Birlikte yola çıktığın arkadaşlarını korumaz oldun. FETÖ ile mücadelede eleştirenlere ve öneri getirenlere de kulak vermedin. Çünkü ihanetin beterini gören sen, bu aşamadan sonra eleştiri ve öneri değil; icraat bekledin, yanında yer almasını istedin. Kim biraz geri durmuşsa dışlanma yoluna gidildi.

Nihayet gelinen noktada teşkilat meydanlardan yönetilir oldu. Birlikte çalıştığın insanların istifası istendi. İstifası istenenler iyidir-kötüdür iddiasında değilim. Zira hepsi başarılı-başarısız kendi tercih ettiğin kişilerdi. Yıpranmış olabilirler, iyi mücadele edememiş olabilirler, zaaf göstermiş olabilirler. Ama bunun yolu böyle olmamalıydı. Zira her istifa soğukluğu, uzaklaşmayı, kırılmayı ve incinmeyi beraberinde getirir. Her ne olursa olsun oynanan insanın onurudur. Yapılan her şey tarafınızca makul görülmüş olmalı ki yürürlüğe kondu. Adına da iç temizlik denebilir. Birlikte çalıştığın kişiler yeterli veya değil, elimizdeki malzeme bu. Dün ne ise bugün de aynı. Uzaydan adam getirecek değilsiniz.

Yeni bir ekiple halkın karşısına çıkıldığı zaman belki de çok başarılı olunacaktır. Bunu halihazırda bilme imkanımız yoktur. Benim dikkat çekmek istediğim dün pavyon ve gazinolarda insan kazanma yolu tercih edilirken bugün niçin içimizden dışarıya çıkarmaya/atmaya çalışıyoruz? Doğru mu bu? Kanaatimce insanları özellikle kendi insanımızı ötekileştirmemek, başkasının kucağına atmamak lazım. Buna hem senin hem de Türkiye’nin fazlasıyla ihtiyacı var, özellikle birlik ve beraberlik hiç olmadığı kadar elzemdir. Yola çıktıklarımızı, yolda bulduklarımızla değiştirmeyelim. Bir şey yapılacaksa ikna yolunu işletmek lazım. Unutmayalım ki ikna edemediğin, açıklayamadığın doğru, doğru değildir.

Sahi 17/25 Aralık’tan sonra yolda bırakılanların sayısı ne kadar, hiç düşündünüz mü? 31/10/2017







Kırgınlık ve İncinmişlik

İnsani ilişkiler içerisinde kişiler arasında zaman zaman kırgınlıklar, incinmişlikler, kızgınlıklar ve küskünlükler olabilir. Zaman her şeyin ilacıdır. Üçüncü şahıslar araya girerek kızgın ve küskünleri barıştırır. Bazen de düğün ve cenaze bir sebep olur. Zorunlu konuşmanın ardından gelen birliktelik yeniden eski havayı getirebilir. Ya da hiç karşılaşmazlar,  birbirini yok kabul ederek herkes yoluna gider. İncinmişlik ve kırgınlık  ise böyle değildir. Aralarında küskünlük olmasa da aradaki soğukluk belki de ilânihaye devam edebilir. Çünkü kişilerin kırıldığı ve incindiği kişi uzun süre birlikte iş yaptığı, aynı davaya gönül veren kişilerdir.

Kırgın ve incinmiş kişilerin arasındaki sorunun büyük olması gerekmez. Çok küçük bir ayrıntı bile dostlar arasını buz gibi yapar. Bir arada yaşamaya devam etseler de birbirlerine karşı saygıda kusur etmese de ölü beden gibidirler. Uzaklaşsalar da olmaz, bir araya gelseler de. Yakınken uzaklar birbirlerine, uzakken de yakınlar. Zira hep o anı yaşarlar. Hiç içlerinden çıkmaz. Akla geldi mi uyutmaz da insanı. Çünkü incinmişliğini bir türlü üzerilerinden atamazlar. Hep içinde bir düğüm kalır. Bu düğümün ne zaman ortaya çıkacağı belli olmaz. Aynı oda içerisinde yalnızlara oynarlar. Yakınken bile uzaktırlar birbirlerine. Mümkün olduğu kadar göz göze gelmemeye çalışırlar, gözlerini kaçırırlar. Uzaktan birbirlerini izler dururlar.

İncinmişliğe duygular girer, çoğu zaman aklın önüne geçer, alınganlık tavan yapar. Çünkü alınganlık had safhadadır. Birbirine karşı aşırı kırılgan olurlar. Birbirlerine karşı davranışları taraflar arasında hep yanlış anlaşılır. Her şeyi hayra yormazlar. En olumsuz yönüyle düşünürler. Her harekete farklı bir anlam yüklerler. Çünkü kırıldığı dostudur. İnsan dostuna kırılır. 

Dostlar arasında meydana gelen bu kırgınlık ve incinmişlik kapalı kapılar ardında değil de kamuoyunun önünde olursa milyonda bir de olsa birbirini affetmeleri mümkün değildir. Arayı düzeltmek için birileri devreye girse bile dostların eski havayı yakalaması mümkün değildir. Zira buradaki kırgınlık ve incinmişlik, kırılan ayna gibidir. Nasıl ki ayna eski halini alamazsa dostların kırgınlıkları da geçmez. İçlerini yakar durur, bu durum. Her biri dağa küser, dağın durumlarını bilmesini, kendilerine adım atmasını ister.

Kırılganlık ve incinmişliğin tedavisi var mı? Her şeye çare bulan tıbbın bu psikolojiyi tedavi etmesi, onların yarasına merhem olması mümkün değildir. En iyisi, dostların kalbini kırmaktansa kırmamaya çalışmak lazım. Yola birlikte çıkılan dostlar arasında kırgınlıklar olsa da yolda bulduklarınla dostu değiştirmemek gerek. Bunlara gösterilen tolerans, güler yüz gerçek dosttan esirgenmemelidir.

Gönül yıkan değil, gönül yapanlardan olmak dileklerimle. 30/10/2017


30 Ekim 2017 Pazartesi

Ekonomimiz Freni Patlamış Kamyon Gibi


İyice hissedilmeye başladı ki ekonomimiz iyiye gitmiyor. Dövizin ateşi söndürülemezse felaket kapıda demektir. Her şeye gelen ardı ardına zam duracağa benzemiyor. Çünkü yeniden çift haneli enflasyonlu hayata döndük. Altı sıfır attığımız paramız eriyor. Freni patlamış kamyon gibi ekonomimiz.

Birçok icraatlara imzasını atan hükümet, çift haneli enflasyona da dur demişti. Güven gelmişti ekonomimize. İç ve dış etkenlerden pek etkilemiyordu. 2009 küresel kriz bile bizi teğet geçmişti. Orta ve dar gelirli vatandaş rahat bir nefes almıştı. 17-25 Aralıkta bile bu kadar etkilenmemişti piyasa. 2000 öncesi birçok ocağı söndüren, esnafa kepenk kapattıran rutin krizler geride kalmıştı.

Fiyatlar durmuyor, uçuyor neredeyse. Birçok ürüne son 1,5 yıl içinde yüzde yüzün üzerinde zam geldi. Sanki otomatiğe bağlanmış gibi. Hükümetlerin genel politikası olan "Memur ve işçiyi enflasyona ezdirmeyeceğiz" politikası 'ezdireceğiz'e dönüştü. Kriz dönemlerinde memurun maaşı verilemeyebilir endişesi yok ama alım gücü azaldığı gibi bundan sonra geçim derdi başlayacak. Kiralar uçuyor, satılık ev ganimet gibi fakat yüzüne bakan yok. İşsizlik had safhada, özellikle üniversite mezunları arasında.

Ekonomi Bakanına göre ekonomimiz yılsonunda yüzde 5'in üzerinde büyüyecekmiş. Vatandaşa yansımayan büyüme ne işe yarar? Böyle giderse vatandaş  ekonomik darboğazın altında boğulacak.

Geldiği andan itibaren ekonomiyi rayına oturtan ve bütçe disiplininden hiç ödün vermeyen hükümet, şimdilerde freni patlamış kamyonu andıran ekonomiye kalıcı çözüm bulmuyor/bulamıyor, ya da önemsemiyor. İşin ciddiyeti görülmez ve tedbir alınmazsa dört dönemdir rakiplerine karşı açık ara önde olan hükümet ekonomik sıkıntının altında boğulur ve iktidarı kaybeder, millet de ağır bedeller öder.

Hükümeti yönetenler ekonomi ile ilgili hamasi duyguları bir tarafa bırakıp önce ekonominin mevcut durumunu masaya yatırmalı, krizin altından nasıl kalkılır sorusuna cevap aramalı. Ekonominin düze çıkmasının yolu acı reçete ise toplumun tüm kesimine yansıtılmalı ve bu, topluma izah edilmeli. Başta kamu kaynakları olmak üzere azami bir tasarrufa gidilmeli. İhracat ve ithalat dengesinin korunması için devletlerle kazan kazan politikası izlenmeli. Üretime ağırlık verilmeli, pazar bulunması için ikili diyalog kapısı hep açık tutulmalı.

Bu iş ciddiye alınmazsa hepimiz altında kalırız. Çünkü nice yıllar zamsız yaşayan bizler rahat yaşamaya ve harcamaya alıştık. Bugünkü nesil yoklukla  büyüyen kuşağa pek benzemez. Yoktan ve kemer sıkmadan anlamaz. 30.10.2017


29 Ekim 2017 Pazar

İşinin Zırcahili Bir Adam

2014 yılında bir ilimizde okul yöneticiliğinden elendikten sonra okulunda öğretmen olarak görevlendirilen bir eski müdür, hiç de uygun olmayan bir zamanda (eğitim ve öğretimin açık olduğu bir dönemde) iki aylık yıllık iznini kullanır. İzni bitmeden bir başka okula öğretmen olarak verilmesi için il milli eğitim müdürlüğüne dilekçe verir. Dilekçesine bir türlü cevap verilmez, herhangi bir yere de ataması yapılmaz.

Atama durumunun akıbetini öğrenmek ve durumunu anlatmak il milli eğitim müdürlüğünde atama işlerine bakan şube müdürü/müdür yardımcısının kapısını çalar. Kendisini tanıtır, ardından bir yere öğretmen olarak verilmesini ister. Yetkili kişi: “Hocam okullarda boş yer yok.” cevabı verir. Sabık müdür: “Hocam falan okulun ... derslerine ücretliler giriyor, nasıl boş yer olmaz” der. Yetkili, “Senin dediğin okul, Anadolu Lisesi mi?  diye sorar.

Sabık müdür kendisiyle ilgilenildiğini ve işinin olacağını düşünerek sevinir ve cevap verir:
-Evet hocam Anadolu Lisesi.
Yetkili: -Hocam sen Anadolu Lisesi Öğretmeni misin?” deyince bu nizami, nezih ve enfes cevap karşısında cehaletinin yüzüne vurulmasından dolayı sabık müdürün nutku tutulur, cevap veremez ve arkasına bakmadan çıkar gider ve içinden "Keşke bir Anadolu Lisesi öğretmeni olsaydım" diye hayıflanır kendi kendine.


Not: 1. Bu olayın geçtiği yıldan çok önce tüm okullar Anadolu Lisesine dönüşmüş, orta yerde düz lise kalmamıştı. Liselerde görev yapan her öğretmen istediği liselere atanabilitor ve çalışabiliyordu. İlde görev yapan bu şube müdürü/müdür yardımcısı kendisini bu şekil nasıl yetiştirdi? Meraklanmamak elde değil. Ya da böylesi bir cahilin idareci veya öğretmen atamada ne işi var? Düşünmeden edemiyor insan. Yıl 2017 olmuş, ilgili yönetici hala ilde müdür yardımcılığına devam ediyor. İşinin zırcahili yani. Hem cahil, hem de aynı işinde. Çalışana da, çalıştırana da helal olsun!
2. 29/10/2014 tarihinde yazılarak sosyal medyada paylaşılan bu yazıya not eklenmiştir.  29/10/2017


28 Ekim 2017 Cumartesi

Ben Ettim, Sen Etme Öğrencim!

Sevgili öğrencim!

Dersi dinlemediğin zaman uyardım, geç geldiğin zaman hesap sordum, veli toplantılarında “Ders çalışmıyor” diye seni ailene şikayet ettim. Sana not verirken cevap anahtarına göre okudum. Performansını değerlendirirken derse katılımını ve sınıf içi davranışını göz önünde bulundurdum. Tüm öğretmenlerin verdiği notlarla senin karnen ortaya çıktı.

Alışmıştım böylesi duruma. Ne bilirdim işlerin tersine dönüp rüzgarın ters edeceğini. Görüyorum ki sen de bana not vereceksin bundan sonra. Yani benim performansımı bundan sonra sen değerlendireceksin. Bakanlık zaman zaman diyordu böyle bir sistemi getireceğini. Ama şaka yapıyor sandım. Gördüm ki Bakanlık ciddi mi ciddi! Hasılı ocağına düştüm. Ben seni terbiye etmek için uğraşırken Bakanlık beni seninle terbiye edecek. Yılsonunda senin verdiğin notla boyumun ölçüsünü alacağım. Bu işler parayla değil, sırayla imiş meğer. İpim senin elinde anlayacağın. Bileydim sana gramla puan verir miydim? Bol kepçe dağıtırdım.

Sana bundan önce verdiğim puanları ne yazık ki değiştiremem. Çünkü geçti artık. Sana getirdiğim eleştiriler de geçti gitti. Çünkü yaşandı bir kere. Geriye dönüş yok, zamanı döndüremeyiz. İş, işten geçti mi bilmem ama bundan sonra geçmişte yaptığım hataları bundan sonra telafi etmek için uğraşacağım, bir defa notun sınırı yok. Hiçbir şeyine karışmayacağım. İster benden sonra gel, ister sınavlarda boş kağıt ver, ister ders çalış, ister çalışma. Ödevini yapsan da olur, yapmasan da. Her ne yaparsan yap, istersen başıma çık, sınıfın altını üstüne getir...sana bundan sonra gözünün üstünde kaşın var demeyeceğim. Sana 'yaramaz' diyen dilimi eşek arıları sokaydı, sana 'Hakkın bu kadar' diyerek düşük not veren klavyem ve elim kırılaydı. Hiç bu kadar düşeceğimi düşünememiştim. Ne edersin ki öngörüm bu kadarmış.

Hasılı ocağına düştüm öğrencim! Ben zaten düşmüşüm. Düşene bir tekme de sen vurma. Velinle bir araya gelip ardımdan iş çevirme. Ben yaptım bir hata, sen benim gibi davranarak ikinci bir hata yapma. Bak, ben pişmanlık duyuyorum sana yaptığıma. Sen not verme konusunda benim gibi cimri olma, tıpkı baba parasıyla kantinden alışveriş yaptığın gibi bana not verirken bonkör ol. Ben eşekten düştüm bir kere. Bu işin ne olduğunu en iyi ben bilirim. Bundan sonra ben sana, sen bana iyice kenetlenelim. Bir araya gelip iyi bir sinerji meydana getirelim. Ne şiş yansın, ne de kebap. Her ikimizin de performansı hiç olmadığı kadar tavan yapsın.

Bizim kültürümüzde aman dileyene kılıç kalkmaz. Şu ana kadar benim kılıcım kalemdi, bundan sonra bir kalem de senin eline verildi. Biliyorum, bundan önce benim dediklerimi yapmadığın gibi bu son söylediklerimi de yapmayacaksın. Belki de budayacaksın. Yine de ben söylemiş olayım. Ben ettim, sen etme! Ne olur? Fırsat elime geçti, ben bu fırsatı bir daha elime geçiremem diyerek bu işi ganimete çevireceksin belki de. Bana acımayacaksın biliyorum, bari çocuklarımı düşün.

Ömrün uzun, notun bol olsun. Seni hiç olmadığı kadar seven öğretmenin! 28/10/2017



Elime Düştün Öğretmenim! *


Öğretmenim!

Duydum ki bundan sonra sana ben not verecekmişim. Hiç beklemiyordum böylesini. Ama sevinmedim değil. Hayat böyle bir şey olsa gerek. Nihayet ocağıma düştün…

Derse geç geldim, sorguladın. Derste konuştum, hemen uyardın. Uyudum; hemen başımda ekşidin. Kitabım yoktu, ödev yapmadım; hesap sordun. Veli toplantılarına katılan velime; çalışmıyor, dersi dinlemiyor, derse katılmıyor dedin. Sınav tarihi belirledin; önceden soru vermedin, beylik sorular sorma yerine ayrıntı sorular sordun. Gramla puan verdin. Performansımı değerlendirirken yazılı notumu, sınıf içi davranışımı dikkate alarak not verdin. Not verirken cebinden verir gibi değerlendirdin. Teşekkür ve takdir almam için puan istedim; burun kıvırdın, yüzüme bakmadın, hiç oralı olmadın. Hâsılı benim performansımı hiç beğenmedin.

Şimdi keser döndü, sap döndü, hesap zamanı. Bundan sonra senin beni değerlendirdiğin gibi seni de ben değerlendireceğim. Sakın ola ki vereceğin puan ne kadar diye düşünme! Evet, benim puan değerimin etkisi fazla olmayabilir. Ama benim özgül ağırlığımı göz önünde bulundurursan iyi edersin. Çünkü benimle birlikte velim de sana puan verecek. Velim, ben ne dersem öyle not verir: “Öğretmenim iyi dersem ona göre puan alırsın, kötü dersem ona göre puan alırsın.” Çünkü bana saçlarını süpürge eden ailem çok güvenir, bir dediğimi hiç iki etmez. Haline şükret, kantinci sana puan vermeyecek, çünkü devamlı müşterisiyim ben onun. Bakan amca ardımda, Cumhurbaşkanı zaten çocuk dendi mi yağları eriyor. Esnaf puan verse gram puan alamazsın. İl ve ilçe yöneticileri öğrenci dendi mi hazır ola geçiyor. Bak, hepsi ilmin başı soğandan acı; sonu baldan tatlı sözünü tersine çevirmek için uğraşıyor, bizi memnun etmek için durmadan sınav sistemini değiştiriyorlar. Öyle bir sistem düşünüyorlar ki bizi yormadan, yarıştırmadan, fazla çalışmadan üniversiteyi bitirmemiz için çaba sarf ediyorlar. Tam baba adamlar anlayacağın. Tabi bunların hiçbiri sende yok. Çünkü anlamak istemedin, anlayış göstermedin.

Dua et, ipliğini pazara çıkarmak için daha uğraşmadım. Çünkü seni yerinden divelendirmeyecek, nefes aldırmayacak bütün kozlar elimde benim. Oturduğum yerden tüm basını ve devlet erkânını başına ekşitirim. Bilgi Edinme, Alo 147, dilekçe gibi vs yolların hepsi bana çalışıyor. Üstelik herkes eğitimin en büyük sorumlusu olarak seni görüyor. Bak, kimse bize toz kondurmuyor. İşte bu anlayış, tam da benim istediğim gibi. Ülke tümüyle benim ardımda iken sen neyine güvenerek bana gözümün üstünde kaşım var dedin? Okumuşsun ama cehaletin hala gözüküyor. Bu işleri zamanında düşünseydin de birlikte gül gibi geçinip gitseydik olmaz mıydı? Notu silah olarak kullanmasaydın, ben ne yaparsam uyarma yoluna gitmeseydin, en ufak bir hatamda eksi verme yoluna gitmeseydin, ailemi okula çağırmakla tehdit etmeseydin, notumu bol bol verseydin, ben dersi kaynatsaydım, zaman zaman bizi serbest bıraksaydın, benden ödev istemeseydin…olmaz mıydı? Ama hiçbirini yapmadın.

Şimdi elime düştün öğretmen! Gözünü aç, etrafına bir bak! Ülkenin kaçta kaçı senin ardında? Elimi sallasam ellisi birden benim peşime düşer. Bu sistemde kim sana destek çıkar? Sen sadece 24 Kasımlarda bir günlük zorunlu övgüyü hak ediyorsun. Geriye kalan 364 gün herkesin elinde şamar oğlanısın. Aklını başına al bundan sonra. Beni gerçeklerle yüzleşmem için uğraşma, kendi okumandan örnekler verme. Not konusunda da biraz değil, hep cömert ol. Sen böyle yap ki ben de ailemle birlikte kesenin ağzını açayım; al gülüm, ver gülüm ikimizin de parolası olsun. Böylece ne şiş yansın, ne de kebap. İlerisi kötü olurmuş, olursa olsun. Ülkeyi ikimiz mi kurtaracağız? İkimiz de su akarken testimizi dolduralım.

Sanırım anladın beni! İyi anladığını biliyorum. Aslında sen bana nasihat verirken ben de durumumu biliyordum, ama gerçeklerle yüzleşmek istemedim. İnadı bırak, birlikte körler ve sağırlara oynayalım. Devlet ve büyükler problem istemiyor. En iyisi ne sen bana problem ol, ne de ben sana. Birlikte gül gibi geçinip gidelim. Vereceğin not aynı zamanda senin performansın olacaktır. Zira ne verirsen elinde, o gider seninle. Yazımı okurken sınavda yaptığın gibi imla hatalarını bulmaya kalkma, hiç sevmem böylesini. Verdiğim mesajdan alacağını al, gerisini merak etme sen! Notun bol olsun ki bu notlar yol, su, elektrik ve asfalt olarak sana geri dönsün.

Unutma! Sen bana, ben sana… Anlaştık mı? Anlamadıysan yazıyı tekrar oku. Anlamak istemiyorsan sana birileri anlatır ama benim gibi anlatmaz, bunu da böyle bilesin.

Yine de insanlık ben de kalsın öğretmenim! Gününse eğer 24 Kasım öğretmenler günün şimdiden kutlu olsun. 28/10/2017

* 02/04/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



27 Ekim 2017 Cuma

Adamlar Sağlamcı Maşallah!

2005-2006 yılında öğretim yılında Fen Lisesini kazanan çocuğumun kaydını yaptırmak için ilgili okul müdürlüğünü aradım. E-posta adresimi isteyerek istenen evrakı e-mail adresime gönderdi müdür yardımcısı. Bir sayfa kadar vardı istenen evrak.

Neler yoktu ki istenenler arasında. 4 mektup zarfı, bir kayıt zarfı, diplomanın aslı, nüfus cüzdanının aslı ve fotokopisi, iadeli taahhütlü -bilmem ne kadar- pul, 6 adet vesikalık fotoğraf, ikametgah adresi ve belgesi, matematik ve fen derslerinin dördün altında olmadığına dair okuldan onaylı belge, fen lisesini kazandığına dair kazandı belgesinin aslı, okula yardım... Aklımda kalanlar bunlar. Telefonda ne kadar yardım alıyorsunuz dediğimde 50 liranızı alırım demişti yardımcı.

Kayıt tarihinin ya son günü, ya da bir öncesi gün çocuğumu kayıt yaptırmak için hazırladığım evrakla birlikte okula uğradım. Komisyon tek tek evrakı inceledi, ardından evrakı müdüre gösterdi. Komisyonun onca incelemesine değdi. Çünkü bir evrak eksikti. Çocuğun fen ve matematik derslerinin dörtten aşağı olmadığına dair mezun olduğu okulundan alınacak belge. "Kaydınızı yapamam" dedi müdür. Niçin dedim. "Bu evrak önemli, bu olmazsa olmaz. Hemen getirin" dedi. İyi de mezun olduğumuz okul Adana'da. Gidip gelmemiz, okulun postayla göndermesi zaman alır. Çocuğun diplomasında not ortalaması 5.00 yazıyor. Bu çocuğun tüm notları 5 demek değil mi dedim. 'Evet o anlama gelir ama bu diploma sahte hazırlanmış ve notu değiştirilmiş olabilir' dedi. Okulu istediğiniz evrakı faks ile gönderse olur mu dedim. 'Hemen evrakı faksla göndersinler. Yalnız evrakın aslını en kısa zamanda istiyorum' dedi. Hele ki şükür, kaydımızı yaptırabildik. Çünkü sağlamcı bir okul ve müdürüne rastlamıştık. Öğretmen ve idareci olduğum için sağ olsunlar kayıt parası olarak 20 lira alarak indirim yaptılar.

Aldıkları o kadar evrakı ne mi yapacaklar? Kayıt zarfının içine koymuşlardır. Çocuk mezun olduktan sonra da bir daha açmamak üzere arşive kaldırmışlardır. Sağlamcılık ve evrak hayranlığı böyle olsa gerek, hoşumuza gitmese de... Çünkü devlet demek evrak demekti. Garibime giden müdürün, 'Diplomayı sahte hazırlayabilirler' sözü idi. Biraz düşünse, diplomayı sahte hazırlayan A4 kağıdına yazılan belgeyi mi hazırlayamayacak?
***
Yıl 2017. Arkadaşlarla bir akşam hasbihal ederken konu maaşlarımızdan açıldı. Yaptığımız karşılaştırmada 15 ay boyunca emsalimden 195 lira eksik aldığım tespiti yapıldı. Bordroları karşılaştırınca eksikliğin uzman öğretmenlikten verilen ek tazminatın hesaplanmamasıydı. Okulumu bilgilendirerek eksik ödememin yapılması ile ilgili dilekçe verdim. Dilekçeme uzman öğretmenlik belgesinin onaylı  fotokopisi, 15 adet kişisel bordro, çeşitli ödemeler bordrosu, maaş nakil ilmuhaberi vs eklenerek ilçe milli eğitim müdürlüğü muhasebe servisine gönderildi.

Evrakı gören şefimiz öalıştığım okulu arayarak uzman öğretmenlik sertifikasının aslını istemiş. Evden belgeyi alıp ilçeye giderek ilgili kişiyi buldum. Belgenin aslını istemişsiniz getirdim dedim. Belgeyi eline aldı, okuldan gelen onaylı belge ile karşılaştırdı. Sonra, 'Buraya kadar yorduk, getirdiğiniz belgeyi alın' dedi. Yoruldum yorulmaya da oraya üç-beş kuruş ekle de yorulduğuma değsin, dedim şakadan. 'Burada ne yazıyorsa o kadar, nasıl fazla yazabilirim' dedi duvar. Pardon ilgili kişi. En azından yordum dedi ya. Bu da yeter bana. Bizim bu muhasebeci de çok sağlamcı maşallah! Fen lisesinin müdürünü aratmadı sağlamcılık ve formalitede.
***
Size aralarında 12 yıl olan başımdan geçen iki örnek sundum. Gördüğünüz gibi ülkemde pek bir şey değişmemiş. Biri okulun hazırlayıp milli eğitimin onayladığı soğuk damgalı diplomanın gerçekliğine, diğeri de okulun onayladığı belgeye inanmıyor. Biri okul müdürü, diğeri muhasebeci. Çalıştığı yerler de farklı. Ama ortak noktaları çok maşallah! Her ikisi de formaliteci, kişiyi yoran türden. Her ikisi de belgeli çalışıyor, mevzuat ne diyorsa harfiyyen onu uyguluyor. Onaylı belgeye inanmayarak aslını istiyor. Bu yönüyle de güvenmiyorlar kimseye.

Ne diyeyim ben bunlara? Her ikisi de ruh ikizi. Muhasebeci 15 ay önceki maaş bordroma, mebbis modülüne de bakıp ikna olabilirdi. Ama mebbis'tede yanlışlıkla girilmiş olabilirdi uzmanlık belgesi...Allah hayırlarını versin. 27.10.2017

26 Ekim 2017 Perşembe

Velime

Evlilik ve düğün hazırlıkları tatlı telaş olarak isimlendirilir bizde. İçerisinde mutluluk ve heyecanı, stres ve telaşeyi, meşakkat ve maliyeti barındırır. Evlenenle, ev yapana Allah yardım eder misali bu hayırlı işe kalkıldı mı arkası geliyor. Karşılıklı anlayış çerçevesinde mutlu sonla bitiyor evliliğe atılan ilk adım. Çocuklar mutlu olursa aileler de mutlu olur. Geçim olmazsa taraflar yatsın-kalksın, ağlasın-dursun.

Evlilik ve düğün başlı başına bir maliyettir. Borçla da olsa altından kalkılır. İş düğün aşamasına geldi mi sırada davetiye listesi hazırlama vardır. Düğün aşamasında yapılan hesap-kitap liste hazırlamada da yapılır. Çünkü düğün demek, yemek demektir aynı zamanda. Çünkü çocuklar gençliğe adım atar atmaz eş-dost 'Pilavını ne zaman yiyeceğiz' diyerek şaka yollu dokundurur. Gelen davetiyede ilk önce yemek var mı, yok mu diye göz atılır. Bulunduğun şehirde herkese ve tüm tanıdıklara yemek verilemeyeceğinden tutulan salonun kapasitesi, yemeğin maliyeti gözönünde bulundurularak eş-dost ve ahbap arasında bir eleme yapılır ve davetiye dağıtımına başlanır. Her davetiye verdiğin 'Hayırlı olsun, inşallah geliriz' der. Dağıtılan davetiyeye göre her kart üç ile çarpılarak üç aşağı, beş yukarı gelecek misafir sayısı da belli olur. Düğün konvoyuyla birlikte misafirler gelmeye başlar. Bir taraftan gelen misafirleri karşılayıp hayırlı olsun tebriklerini kabul ederken diğer taraftan inşallah yemeğimiz güzel olur ve yemeğimiz yeter denir. Düğün kazasız-belasız bittikten sonra verdiğin karttan fazla yemek vermiş olmana rağmen gözünün önüne davetiye verdiğin ve geleceğim diyen tanıdıkların gelir. Nedense fire var. Gelemeyeceğim de dememiştir. Mazeret beyan eden kişinin sayısı bir elin parmağını geçmez. Beklersin düğünden sonra arar mı diye. Bu şekilde arayanın sayısı da bir yekûn tutmaz. Bu sevinçli anında üzülüp gönül koyarsın. Çünkü insan beklediğine gönül koyar. Beklediğin kişiler gelmediğinde düğün orta yerde kalmıyor. Sayıp severek gelen eş ve dostla birlikte düğün yapılıyor ve sünnet olan velime yemeğini ikram etmiş oluyorsun. 

Düğüne davet edilen kişiler gelemeyeceklerini söyleseler en azından diğer dostlarından birini daha davet etmiş olursun.  Düğünde velime vermek sünnetse, davete de icabet etmek sünnettir. Nedense bu duyarlılık çoğumuzda oluşmamış görünüyor.

Düğün demek büyük bir organizasyon demektir. Hele yemek vermek başlı başına bir külfettir. Düğünde herhangi bir aksaklığa meydan verilmemesi için davetiye verilen kişinin katılıp katılamayacağını bildirmesi, kaç kişi ile katılacağını beyan etmesi daha iyi olur diye düşünüyorum. Hiç olmazsa düğün sahibi de yemek işlerini, davetli listesini yeniden gözden geçirerek güncelleme yapar. Böylece herhangi bir aksamaya mahal verilmemiş olur. Çünkü haber verilmediği zaman yemeğin elde kalması veya yetmemesi söz konusu olabiliyor.

Bakarsın bu duyarlılık bir gün yerleşmiş olur. 26.10.3017



Sünnet-Hadis Meselesi *

Ne zamandır ateşi düşmeyen bir gündemimiz var: Sünnet-hadis konusu. Yazılı-görsel medyada ve sosyal medyada epey bir yer işgal ediyor. Merak ediyorum, sünnet-hadis tartışması da olmasa bu mütedeyyin insanlar ne yapacaklardı? İşin garibi bu tartışmanın galibi de olmayacak. Çünkü tarafların birbirini dinleme, sonlandırma ve hakikati öğrenme gibi bir niyetlerinin olmadığı da görünüyor. Üstelik bu tartışmanın İslam'a ve Müslümanlara zarar vermesinden öte bir faydası da yoktur. Çünkü nafile ve beyhude bir çabadır bu gündem. Kıyamet saatine kadar da devam eder. İşin garibi konu hadis mi, sünnet mi o da belli değil. Zira çoğu zaman bu iki terim birbirine karıştırılıyor.

Sünnet-hadis konusunun en kısa zamanda gündemden düşmesi gerekiyor. Bu tartışma gündemde kaldıkça yaramız iyileşmediği gibi derinleşecektir iyice. Çünkü kimse kimseyi ikna edemiyor, suçlamanın ötesine gidilmiyor. Bir kesim diğerini 'Sünnet ve hadisi kabul etmiyor' diye itham ederken diğer kesim 'Sünnet ve hadis adı altında gelen her türlü haberi savunuyor' diye eleştiri getiriyor. Bir taraf kendini savunmak için sünnetle ilgili ayet ve hadisten delil gösterirken diğer taraf, hadis külliyatından seçtiği hadisi öne sürerek 'Bu hadis peygambere iftiradır, peygamber böyle demez' şeklinde savunma geliştirmektedir.

Bildiğim kadarıyla Edip Yüksel gibi birkaç kişinin dışında hadis ve sünneti inkar eden yoktur. Bugün tartışmanın odağında olan hadislerdir. Geçmişte senet yönünden cerh ve tadile tabi tutulan hadisler metin yönünden iyice irdelenmemiştir. Taraflar tamamen ret ve tamamen kabul toptancılığını bir tarafa bıraksa, savunma ve saldırı anlayışından vazgeçse, birbirlerini ön yargısız dinlese orta yerde sünnet ve hadis tartışmasının olacağını sanmıyorum.

Hadis ve sünnet tartışmalarının kime, ne faydası var? Bizi daha Müslüman mı yapıyor,  ya da yeni Müslüman mı kazandırıyor? İslam'a mesafeli olanlar bu tartışmaya bıyık altından gülerken mevcut Müslümanların bir kısmının kaynaklarımıza bakışında bir mesafe ve soğuma göze çarpmaktadır. Kimsenin böyle bir ortamın oluşmasına hakkı yoktur.

Ne yapılmalı bu konuda? DİB başkanlığında işinin ehli ve uzmanı olan kişilerden sünnet-hadis konusunu irdeleyecek, sorulara cevap verecek ... bir komisyon kurulmalı. Önce sünnet ve hadisin ayrı ayrı tanımları yapılmalıdır. Hadis külliyatındaki hadisler tek tek incelenerek hangisinin hadis, hangisinin sünnet olduğu tasnifi yapılmalıdır. Kütübü Sitte ve Kütübü Tis'a'da geçen senedi sağlam hadisler metin yönünden incelemeye alınmalıdır. Hadisleri incelemeden önce hadis inceleme kriterleri ortaya konmalıdır. Tüm hadis kitaplarından alınan hadislere yeni numara verilerek hadisler kitap haline getirilmeli, aynı zamanda dijital ortama aktarılmalıdır. Hadisleri inceleme ve tartışma kamuoyuna kapalı bir ortamda yapılmalıdır. Uzmanları dışında başkasının bu konuda söz söylemesine prim verilmemelidir. Bu konuda basın yoluyla konuşanların ne söylediğine bakmaksızın  uyarılmalıdır. 26.10.2017

* 06/11/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.




23 Ekim 2017 Pazartesi

Düğün Dediğin Ses Getirmeli

İnternethaber'in verdiği bilgiye göre Samsun'un İlkadım ilçesinde yapılan bir düğün merasiminde takılan takıların kız evi tarafından 'Takılar kız evinde kalacak demesi üzerine kız ve oğlan evi arasında çıkan kavgada aralarında gelinin de olduğu 12 kişi yaralanmış. Yapılan meydan savaşı ölüm/lere sebebiyet vermeden güvenlik güçleri tarafından engellenmiş. Kavgayla ilgili taraflardan çok kişi gözaltına alınmış.

Düğün devam etti mi, kavgaya sebep olan takının yekûnü ne kadardı, takı savaşını kim kazandı, kavgaya değdi mi, gözaltına alındıktan sonra kavga nezarethanede devam etti mi, yaralılardan kaç tanesi oğlan evinden, kaç tanesi de kız evinden bilmiyorum. Çünkü başka bilgiye ulaşamadım. Ama heyecanlı bir düğünmüş, hoşuma gitmedi değil hani. Düğün dediğin böyle olmalı. Türkiye'de haber olmalı, gündem oluşturmalı. Akılda kalmalı,  taraflar hayatları boyunca unutmamalı, kız tarafı; 'Takılar bizde kalacak' cesaretinde bulunmamalı, bu düğün herkesin kulağına küpe olmalı. Yoktan yüzük atanlar eğer düğünlerinin ses getirmesini istiyorlarsa bu düğünü örnek alabilmelidir.

Düğünle ilgili üzüldüğüm nokta ölümün olmaması. Demek ki taraflar beceriksizmiş. Aralarından şöyle üç-beş tane de ceset çıkarsalar fena olmazdı hani. Uluslararası ajanslarda ilk haber olarak geçerlerdi. Belki de hedeflerinde ceset de vardı. Ama ne yazık ki çevik kuvvet fırsat vermemiş, kursaklarında bırakmış iş yapacak kişilerin üzerine çiş yaparak. Vazifeleri sanki. Filmlerdeki Türk polisinin olay bittikten sonra olay yerine geldiğinden hiç örnek almamışlar gayri belli. Halbuki taraflar ne kadar da hazırlık yapıp plan kurmuşlardı. Ne işe yaradı şimdi. Ben olsam bu tarafların yerine bu işi burada bırakmam. İçeriden çıktıktan sonra da sürdürür, işi kan davasına dönüştürürüm. Hatta kendilerini derdest edip götüren polislerden de şikayetçi olurum, 'Biz ne güzel eğleniyorduk, biz sevincimizi mutlu günümüzde böyle gösteririz. Ama gel gör ki polisler bizi anlamadı. Nereden anlayacak. Zira eşek hoşaftan ne anlar. Bizim mutluluğumuzu yarıda kesen bu polislerden davacıyız, eğlencemizin ve cümbüşün içine ettiler, salona da o kadar para vermiştik, düğüne de az para harcamadık hani! Sonra polise göre bizim bu yaptığımız kavga ise bilsinler ki bu kavga ekmek kavgasıdır. Düğüne o kadar para harcadık, o kadar borç nasıl ödenecek, en azından bir kısmını takıyla kapatsak fena mı olurdu' diyerek suç bastırma yoluna gitmeliler ki ava giden polisler avlandığını anlasın. Bunu da mı ben söyleyeyim? Hiç mi örnek almadılar darbe üzere yakalanan kişilerin mahkemedeki inkârlarını?

Hasılı ülke, ülke değil. İnsanımızda anlayış yok. Özgürlük desen yok. Adamı bırakıp düğünde bir kavga etmesine bile izin vermiyorlar. Polise mi soracaklar nasıl eğleneceklerini? Sahi, takılar kimde kaldı? İçeriden çıkıncaya kadar kim ne kadar takı aldıysa taksalar da bir züğürt tesellisi olarak eğlenseler! 23.10.2017

20 Ekim 2017 Cuma

İşte Bu da Bir Eğitimci!

Ders işlerken bir yardımcı kaynaktan test çözmeye çalışan bir öğrenciyi birkaç kez yaptığının doğru olmadığını izah ettim. Dersi de dinlediğini söyledi.

Nasıl ki bir insanda iki kalp olmazsa yine insan aynı anda hem test çözüp hem de dersi dinleyemez, ben de böyle bir yetenek yok, siz de varsa bilmiyorum, dersi de dinlemiş olsan testi evinde çözmelisin. Ayrıca bu tür davranış doğru değil, bir şeyi yaparken diğerini yıkmayalım. İstersen biraz empati yap. Farz edelim ki ileride öğretmen oldun. Ders işlerken bir bakmışsın ki bir öğrenci test çözüyor. Bu durumda ne yaparsın dedim. Kızarım dedi. Ardından kaldığımız yerden derse devam ettik.

Ertesi hafta yine aynı sınıfa derse geldim. Derse başlamadan öğrenci söz istedi. 'Öğretmenim diz geçen dersinizde ders esnasında test çözmenin uygun olmadığını söylediniz. Ama etütteki öğretmenimiz dedi ki "Haftada 1200 soru çözeceksiniz. Yetiştirebilmek için okulda din kültürü, görsel sanatlar, teknoloji ve tasarım derslerinde de test çöz' dedi. Sizin ders esnasında test çözmeyin görüşünüz çelişiyor" dedi. "Kızım ben olsam ilk işim o etüt merkezini bırakırım, sana şu derslerde test çöz diyen hocadan da ders almam. Bir defa o öğretmenin size vereceği bilgiden ziyade önce etik değerlere ihtiyacı var. Bu yaptığı çok ayıp" dedim. Derse geçtim.

Durum aynen bu şekilde. İçinizden çocuk yalan söyleyebilir diyebilirsiniz. Öğrenciyi tanırım. Tertemiz ve saf bir çocuk. Oksnı aynen aktarır. Siz bu durumu nasıl değerlendirirsiniz bilmiyorum ama bu kişi eğitimci olmuş ama adam olamamış bir defa. Hangi derslerin gerekli olup olmadığı hükmünü de vermiş. Bu öğretmen allameyi  cihan olsa, ardından ders almam için milyonlar koşsa benim nazarımda sıfır kadar bile değeri yok. Devletin yasakladığı merdiven altı etüt merkezlerinde okul çıkışı  gizli-kaçak çalışarak istediği kadar ders versin, dünyanın parasını kazansın, kısa zamanda evini-barkını, atını-arabasını alsın, paraya para demesin. Nazarımda beş paralık değeri yoktur. Bu kişinin her şeyden önce edebe ihtiyacı var. Öğrenciye iki net daha fazla yaptırıp isim yapacağım, ardından ünümü duyuracağım, sonra gelsin paralar hesabı yapan bu menfeatperestin bu ülkeye, eğitim ve öğretimimize verebileceği bir şey yoktur. İyi ki ülke falan bunun elinde değil. İnanın üç kuruşa satar bu ülkeyi. Öyle zannediyorum kazandığı paranın vergisini de vermiyordur devlete.

Ne yazık ki böylesi tip benim meslektaşım. Mesleğin yüz karasıdır bu psikolojideki biri. 20.10.2017


19 Ekim 2017 Perşembe

Okullar Yeniden Dilenciliğin Merkezi Olmaya Doğru Gidiyor

Bir zaman okullar 'kömür parası, yakıt parası, yakacak parası' ile anılır olmuştu. Zira okul yöneticileri, öğrencileri üşütmemek için çözümü öğrenciden para istemekte bulmuştu. Çünkü devlet ya yakacak göndermiyor, ya da gönderilen yakıt yeterli değildi.

Son yıllarda devlet, okulların hemen hemen her türlü ihtiyacını karşılar oldu. Öğrencilerden pek para toplanmaz olmuştu. Çünkü MEB, ardı arkasına gönderdiği yazılarda her ne ad altında olursa olsun öğrenci ve velilerin para toplanmaması istedi.

Son bir iki yıldır ne olduysa okullar yine para toplamaya koyuldu. Üstelik okul yönetimi bir ayrı istiyor, öğretmen ise bir ayrı. İstenen para da yüklü bir para olsa bari. Okul yönetimi kırtasiye ve kazanım değerlendirme sınavı adı altında para isteme yoluna giderken öğretmenler de ders notları vereceğim diyerek öğrencilerden para isteme yoluna gidiyor. Sınavlar başladığında sınav kağıdı adı altında yine bir başka para isteme ortaya çıkacak. 

Toplanan paraya sözüm olmaz. İhtiyaç var ki toplanıyor. Demek ki devlet eskisi gibi ödenek gönderemiyor anlaşılan. eğer devlet yeterince okulların ihtiyaçlarını karşılayamıyorsa o zaman ilköğretim ve ortaöğretimde eğitim parasızdır demeyecek. Devlet ihtiyaç duyarsa velilerden makul bir ücret alır diyecek.

Okullarda para toplarken Çin işkencesi gibi adamı bezdirircesine para toplamaktan ziyade sene başı toplantısında tüm giderler hesaplanır, öğrenci başına ne kadar toplanacaksa belirlenir. Veliden bir veya iki taksit halinde ücret talep edilir. Öğretmen de kendi başına haydi sınav kağıdı, haydi ders notu parası gibi isimlerle küçük paralar toplama yoluna gitmez. Bu durumdan ne veli şikayetçi olur, ne de öğretmen.

Okullarda bu şekilde parça parça toplanan para insanları bezdirdiği gibi bazılarının aklına, "Toplanan bu kadar para nereye gidiyor" şeklinde bir soru getirebilir. Bu durum camilerde sürekli toplanan yardım parasına benzer. Çoğu atmadan geçer, atanın çoğu da cebindeki bozuk parayı atar. yeri geldiği zaman da "Sürekli toplanıyor, bu paralar nereye gidiyor" demeye başlıyor.

İnsanların ağzını büzemeyeceğimize göre okullarda her ne ad adı altında toplanırsa toplansın toplanan paraların adının konmasında fayda vardır. 19/10/2017

18 Ekim 2017 Çarşamba

03.02'de Beni Uyandıran Densiz!

Salı akşamı gece 01.00 sularında uyumak için yatağa girdim. Ne zaman uykuya daldım bilmiyorum. Acı acı çalan telefon sesiyle uyandım. Ne zaman sabah oldu, daha uykumu da alamadım diye düşünürken eşimin, "Kim o arayan, telefonuna bakar mısın" demesiyle telefonu elime aldım. Baktım arayan 'özel numara' idi. Telefonu meşgule aldım. Tekrar yattım. Çünkü daha gecenin 03.02'i idi. Çalan alarm değil, kendini bilmez birinin yediği halttan ibaretti.

Uyku bölündükten sonra yat yatabilirsen, uyu, uyuyabilirsen. Sağa dön, sola dön derken canım geçmiş,  06.20'ye kurduğum alarm çalmaya başladı. Şimdi kalk kalkabilirsen. Ah şu 03.02'de beni arayan adını, sanını bilmediğim davetsiz misafirimi bir elime geçirsem! Neler yapmazdım ona. Alırdım elime sopayı, 'Neren ağrıyor, şurası mı, burası mı' der. Vücudunun her bir yerine vurdukça vururdum. Sopayı bırakır, boğazını sıkar, 'Öldüreyim mi seni' diyerek ellerimi boğazına doğru götürür, gecenin üçünde derdin neydi, yatamadın mı deyip ölümü gösterirdim ona. Ama öldürmezdim. Çünkü ölüm onun için kurtuluş olurdu. Akıl ve hayale gelmedik öyle şeyler yapardım ki en azından bundan sonra bir başkasını rahatsız etme yoluna gitmezdi.

Telefonunu 24 saat açık tutarım. Olur ya ölüm olur, kaza olur diye. Gecenin bir vaktinde arayıp rahatsız edeni görünce, 'Be Ramazan, keşke telefonu kapatıp uyusaydın' diyorum kendi kendime. Ama nereden bilecektim telefon sapığının bana bir otun oynayacağını. Neyse adam sapık olmaya sapık. Benim uykumu kaçırmaya kaçırdı. Uyumaya çalıştım tekrar. Zoraki de olsa uyudum. Sabahleyin uykuluca uyandım. Şimdi düşünüyorum da adı üzerinde sapık. Ne zaman, ne yapacağı belli olmaz. Madem uyandırıldıktan sonra bir müddet uyuyamadın. Bari kalkıp teheccüd kılsaydın ya! Bu uçkuru beynine bağlı adamın yaptığı kötülüğü böylece iyiliğe dönüştürmüş, gecenin karanlığını kâra dönüştürmüş olurdun. Hem de tertemiz bir ibadet olurdu. Sen zamanı değerlendirmediğine yan!

Sahi telefon aramalarında ismi gizlemek yasaklanmadı mıydı? Yasaklansa da devletin derdi kötülerle değil. Zira kimse kötülerle başa çıkamaz. Olan vatandaşa oluyor.18.10.2017


17 Ekim 2017 Salı

Vücudun Bağışıklık Sistemi ve Antibiyotik Kullanımımız *

Evren yasalarından biyolojik yasa gereğince Allah, vücudumuzda 'Bağışıklık sistemini de yaratmıştır. Bildiğiniz gibi "Bağışıklık sistemi, bir canlıdaki hastalıklara karşı savunma mekanizmasını oluşturan, patojenleri ve tümör hücrelerini tanıyıp onları yok eden, vücudu yabancı ve zararlı maddelerden koruyan karmaşık bir sistemdir." Gördüğünüz gibi bize mükemmel bir vücut veren Allah, vücudu kendi haline bırakmamış, aynı zamanda vücudumuzu hastalıklara karşı koruyacak bir mekanizmayı da var etmiştir.

Pekiyi bağışıklık sistemi olmasına rağmen bu kadar hastalık nedir diye bir soru aklımıza gelebilir. Vücut yapımız hastalıklara karşı dayanıklıdır, zayıf düşünceye kadar korumasını devam ettirir bağışıklık sistemimiz. Sağlıktan anlamam, zira hekim değilim. Bu konudaki görüşlerim tamamen kişisel görüşlerimdir.

Geçen hafta haberleri izlerken bir haber dikkatimi çekti. Türkiye antibiyotik kullanımında dünyada birinci sıradaymış. Şükürler olsun! Her alanda gerilerdeyiz ama habere göre ilk sıradayız. Her 10 reçetenin 3 tanesinde antibiyotik tipi ilaçlar yazılıyormuş. Antibiyotik ilaçlar niçin verilir? Bakterilerin neden olduğu hastalıkları iyileştirmek için. Olur-olmaz kullanılan antibiyotiklerin 2050 yılında küresel tehlike haline geleceği, kanserden ölenlerin sayısından fazla olacağı belirtiliyor. Yani kanserden ölenlerin sayısı 8 milyonda kalırken antibiyotik direncinden dolayı ölenler 10 milyonu bulacakmış. Çünkü gerekli-gereksiz kullanılan antibiyotikler, antibiyotik direnci meydana getiriyor. Vücut antibiyotiği ala ala ileride önemli hastalıklarda kullanılacak antibiyotiklerin fayda vermeyeceğini, vücudun kabul etmeyeceğini anlayabiliriz.

Bu ülkede bilinen çok basit hastalıklarda doktora gidildiği, reçetesiz dönülmediği herkesin malumudur. Eskilerin tabiriyle peynir-ekmek gibi hap kullanıyoruz. Çoğumuzun evinde ecza dolabı var. Başım ağrıyor hap, karnım ağrıyor, hap. Midem ekşime yapıyor, hap. Öksürüyorum, hap. Hapşırıyorum, hap. Neredeyse hap kolik olduk. Bilinçsiz bir şekilde hap tüketiyoruz. İşin garibi kullandığımız hapların  prospektüsünü üşenmeyip okuduğumuzda yazılan yan etkilerini görünce “Bu ilacı çıkaranın amacı beni tedavi etmekten ziyade öldürmek” aklımıza ne gelir. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmek gibi bir şey bu. Ya da bir yerini iyileştirmeyi amaçlarken vücudun diğer taraflarında başka hastalıklara davetiye çıkarıyor. Öldürse daha iyi. Çünkü öldürse bir daha ilaç satamayacak bana. Amacı süründürmek ve ilaca bağlı kılmak. Böyle yazarken “hiç ilaç kullanılmasın, ilaçtan uzak durun, doktora gitmeyin, ilaçlar faydasız…” iddiasında bulunmuyorum. İdeali hiç hastalanmamak, hiç ilaç kullanmamaktır. Bu mümkün olmadığına göre yaratılışımızda vücudumuzu hastalıklara karşı koruma görevi olarak bahşedilen bağışıklık sistemini yok etmemek için hastalandığımızda bilinçli ilaç kullanmamızda fayda vardır. Zira başta antibiyotikler olmak üzere bilinçsiz bir şekilde kullanılan ilaçlar vücudun bağışıklık sistemini yok ediyor. Çünkü bugünkü ilaçların hemen hemen hepsi fabrikasyon ve kimyasal üründür. Çoğu ilaçların hastalığımıza deva olmasından ziyade sanki zehir görevi var gibi geliyor bana. Kemoterapi tedavisinde kullanılan ilaçları isterseniz gözünüzün önüne bir getirin, ne demek istediğim daha iyi anlaşılır. Birilerinin bizi diri tutmaktan ziyade süründürme gibi bir görevi misyon edindikleri aklıma geliyor. Dünyada nasıl ki ileri ülkeler yaptıkları silahları satmak için dünyanın değişik ülkelerinde sürekli huzursuzluk çıkararak devletleri silah almaya sevk ediyorsa, ilaç sektörü de insanımızı sürekli ilaç kullanacak şekilde hasta ediyor diye düşünüyorum. Bazılarının anasını boyayıp babasına yeniden sattığını aklımıza getirirsek paraya doymak bilmeyen insanların bunu yapmamaları için hiçbir sebep yok. Çünkü bugünkü birçok insanın dini, imanı paradır. Kazanmak için her yolu dener. Hele ihtiyarlayınca rapora bağlı ilaçları torba torba ihtiyarların önünde görünce bu ilaçlar mı bunları ayakta tutuyor, yoksa bu ilaçlara rağmen bu ihtiyarlar hala ayakta mı kalıyor diye aklıma geliyor. Antibiyotikler ve ilaçlar hakkındaki görüşüme ister katılın, ister katılmayın. Bana kızmayan bir doktorlar, bir de eczacılar kalmıştı. Onlar da bana kızarak sayı tamamlanmış olur. Bu konudaki acizane görüşüm, mümkün olduğu kadar ilaçlardan uzak duralım, zorunlu olmadıkça ilaç kullanmayalım. Hele bilinçsiz ilacın yanına hiç uğramayalım. Hatta ilaca selam vermeyelim, o bize selam verse de selamını almayalım.

Sağlığımız açısından durum bu iken maddi boyutu itibariyle de aldığımız ilaçlar devletin bütçesinde kara delikler açmaya devam edecektir. Sağlık alanındaki harcamalar bu şekilde artarak devam ederse ileride devlet hasta katkı payını, ilaçlardan aldığı yüzdeyi daha da artırma yoluna gidebilir.

Allah hepimize sağlık versin, dermansız dert vermesin. Allah’ın verdiği bağışıklık sistemini bozmamayı ve bilinçsiz ilaç kullanımından uzak durmayı nasip etsin hepimize. 17/10/2017

* 23/10/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


Başına Buyruk Minibüs Şoförleri *

Şehirlerde kendi aracıyla yolculuk yapmayanlar bunun yerine toplu ulaşım vasıtalarını kullanır. Kimi belediyeye ait otobüsleri, kimi de bir hatta bağlı olarak yolcu taşıyan dolmuş veya minibüsleri tercih eder. Her ikisi de amme adına iş yapar. Kendi rızkını temin etmek için direksiyon başında dirsek çürütür. Burada konu edineceğim dolmuşçulardır. Baştan söyleyeyim, niyetim tüm dolmuşçular değil. İçlerinde işini düzgün yapanlar vardır. Onları istisna tutuyorum. Ama bir kısmı var ki,  başına buyruktur bu dolmuş taşımacılığı yapanların.

Dolmuşların durak yeri olmasına rağmen durak harici de olsa istediği yerde durur, istediği yerde durmaz. İşine geldi mi dolmuşta kendisine sesleneni duyar, işine gelmeyince duymaz. Almak istediği yolcuyu alır, beğenmedi mi durmaz, istediği zaman gözüne bakarak basar geçer. Binmek istemesen de ya korna çalar, ya da gelir yanına durur. Yeri geldiğinde kağnı gibi yavaş gider, bazı yerlerde beklemeye koyulur. Bazen de tabakhaneye gider gibi sürer.

Dolmuşu süren yolların hâkimi benim gibi davranır. Trafiği tehlikeye atar, yolcu almak için arabanın önüne kırar, ambulans gibi 'S' çizer. Yeri geldiğinde dolmuşu istifleme doldurur, yeri geldiğinde kaç kişi oldu hesabı yapar, sayıya göre alır. Bazen sol şeritte yolcu indirir.

Dolmuş sürücüleri aynı zamanda çok yeteneklidir. Hem sürer, hem yolcu almak için gözü sağ kaldırımdadır, gerekirse sokak aralarına göz gezdirir. Kâh cep telefonuyla konuşur, kâh yanındakiyle sohbet eder, bir eliyle de yolculardan para alır, para üstü verir. Bir taraftan inecek var diyeni indirmek için sağa yanaşır. Boşalan koltuğa ayaktakinin oturmasını ister. Çocuk küçük diye ücret ödemeyen müşteriye 'İki kişilik verdiniz, yanınızdaki çocuk altı yaşından büyük' diyerek ücretini ister. İşi olup da güzergâhına devam etmek istemeyen, ardından gelen meslektaşının dolmuşuna müşterilerini aktarır. Fazla yolcu almak istediğinde önünden giden meslektaşına telefon açarak yolun temiz olup olmadığını, yani yolda polisin kontrol edip etmediğini sorar.

Kavgacıdır, kavga etmeye hazırdır, kavgadan korkmaz, polisten ve şikayetten çekinmez. Kafa-göz kırılacaksa kırar, dayak yiyecekse yer. Hapse girmesi gerekiyorsa girer. Kavgaya girdiği zaman haklı olup olmadığına bakmaksızın meslektaşları yardımına koşar. Dolmuşçunun yaptığından müşteri rahatsız olsa da pek sesini çıkarmaz, çıkaramaz. Çünkü mermi gibi müşteriye laf sayar. Çoğu müşteri, içine atarak işinin görüldüğüne bakar, pek sesini çıkarmaz.

Saymakla bitmez bu tip dolmuş sürücülerinin seyir halindeyken yaptıkları. Her türlü tasarrufta bulunmayı kendilerine mubah görür. Kimseden çekinmesi de yoktur. Polis ve bağlı bulundukları odaları tarafından ne kadar denetleniyor bilmiyorum. Denetleniyorsa da çok ciddi denetlenmediği kanaatini taşıyorum. Zira yapılan denetimlerden çoğu haberdar olduğu için gerekli tertibatı önceden alabiliyor.

Kamu adına amme hizmeti gören minibüsler bir ihtiyacı gidermektedir. Bu hizmetin daha sağlıklı olması, vatandaşın güvenliğini tehlikeye atmaması için şoförlerin daha dikkatli olmasında fayda vardır. Minibüsleri denetlemekle yükümlü kişilerin denetim görevlerini daha ciddi yapması gerekir. En azından başına buyruk hareket eden bazı şoförler kendilerine çekidüzen verir. 17.10.2017

* 30/10/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


16 Ekim 2017 Pazartesi

Müslüman ve Müslüman Olmanın Kıstaslarını Yeniden Belirleyelim

Somali'de bomba yüklü kamyonetin patlatılması sonucunda 300'den fazla ölü, bir o kadar da yaralı haberi ajanslara düştü. Saldırıyı üstlenen olmadı ama el-Kaide bağlantılı Şebab örgütünden şüpheleniliyor. Güya Müslüman bir örgüt. Müslümanları öldürüyor. Gücü sadece kendi insanına yetiyor. Sapı bizden olmasaydı şaşardım zaten.

Adı ister Şebab, ister el-Kaide, ister DAİŞ, ister Boko Haram, ister PKK olsun hepsi istisnasız Batı'nın ve ABD'nin paralı askerleridir, maşalarıdır. Değişmeyen tek hedefleri Müslüman mahallelerini kana bulamak. Çünkü efendileri bunu emrediyor. Ağızlarından Allah-peygamber düşmeyen, kanları beş para etmeyen, aklını kullanmayan, kişiliksiz kişiliktir bunlar. 

Pirincin içindeki bu beyaz taşlar, Müslüman görünümlü münafıklar sürüsüdür. İslam diye, İslam kardeşi diye bir dertleri yok. Yeter ki efendileri emir versin. Kıtır kıtır keser Müslüman'ı. Tek gayeleri efendilerinin gözüne girerek onları memnun etmektir.

İçimizdeki bu kişiliksiz kişilerin sayısı bitmeyeceği gibi bu gidişle daha da artacaktır. Ne yapıp ne edip İslam olmanın, İslam'a girmenin kurallarını koymamız lazım. Müslüman’ım diyen herkese, Müslüman olmayan kimselere Müslüman olmanın, İslam dairesinde kalmanın ölçütleri bunlardır diyelim. Bunlara uymayanın bizimle bir ilgisi yoktur diyelim. İçerisini boşalttığımız kelimeyi tevhidi yeterli görmeyelim. Hazırladığımız bu akitleşmeyi mevcut Müslüman olanlara ve yeni Müslüman olacak olanlara okutup  imzalatalım. Tamam, kabul ediyorum dediği halde zıddını yapanları “Bizimle, bizim inancımızla bir alakası yoktur” diyerek cümle âleme duyuralım. Aklıma gelen kıstaslara isterseniz birlikte bir göz atalım:
·         Allah’tan başka ilah olmadığına, Muhammed’in Onun elçisi olduğuna dilimle ikrar, kalbimle tasdik ve uzuvlarımla amel edeceğime,
·         Aklımı kimseye kiraya vermeyeceğime, Allah’tan başkasına kul olmayacağıma, aklımı kullanacağıma, başkasının emir eri olmayacağıma,
·         Her ne sebeple olursa olsun adam öldürmeyeceğime, canlı bomba olmayacağıma, tuzak kurmayacağıma, bomba patlatmayacağıma, Müslüman kardeşimin mutsuzluğu üzerine mutluluk kurmayacağıma,
·         Kurtarıcı beklemekten ziyade çalışıp çabalayarak işimin en iyisi olacağıma, namerde muhtaç olmayacağıma… söz veriyorum. Beni bu taahhütlerim üzere görmezseniz içinizde beyaz taş olarak kalmayacağıma; pılımı, pırtımı toplayarak efendilerimin yanına gideceğim sözünü veriyorum. Bunları ve İslam'ın emrettiği diğer umdeleri yapmazsam Allah'ın laneti ve tüm lanetçilerin laneti üzerime olsun. 16/10/2017


Kariyer mi, mutluluk mu?

Hiç bitmeyen ve çözülemeyen sorunlarımızdan biridir eğitim ve öğretim. Kim çözmeye kalkarsa elinde kalır, iyice kördüğüm yapar. Cadı kazanı gibidir. İçine giren ne kadar emek sarf ederse etsin, terlemekten öte bir şey yapamaz. Dünyada başarılı olmuş en iyi sistemi getirsek de çare olmaz bize. Çünkü hiçbir sistem bizi memnun etmez. Zira bu ülkede eğitim ve öğretimden anlaşılan iyi bir kariyer yapmaktır. İşin garibi kariyer yapan da mutlu değil, yapmayan da. Eğitim ve öğretimin bize çare olmasını istiyorsak önce beklentilerimizi törpülemek zorundayız.

Anne-babaların, eğitimcilerin ve toplumun eğitim ve öğretimden beklediği sınava odaklı başarıdır. Bu yüzden var gücümüzle çocuğunuzun/öğrencimizin sınavlarda başarılı olmasını, emsallerine fark atmasını ve Türkiye derecesi yapmasını beklemektir. Bunun için okul derslerinin yanında her türlü ilave ders aldırma yoluna gidiyoruz. Sosyal hayattan çocuğu koparıyoruz, varsa-yoksa ders diyoruz. Her türlü imkanı sunduğumuz çocuğumuz için tabir yerindeyse saçımızı süpürge ediyoruz. Bu esnada ders çalışmanın dışında çocuğumuza hiçbir sorumluluk vermiyoruz. Bu durum ve bakış açısı şu ya da bu şekilde hepimizde var. Tüm yaptığımız çocuğumuzu hayattan kopararak kariyer yapmasını sağlamaktır. Beklenti bu şekilde. Hiçbirimiz çocuklarımızı hayata hazırlamıyoruz, mutlu olmanın yollarını öğretmiyoruz, azla yetinmeyi, aza kanaat etmeyi göstermiyoruz. Hayatın acı yönleri ile karşılaştırarak pişmesini istemiyoruz. Halbuki tabiatta her şey zıddıyla kaimdir. Acı olmadan, acıyı tanımadan tatlıyı bilemeyiz.

Eğitim ve öğretim boyunca hep başarılı olan insanların çoğunun mutlu olmadıkları bilinmektedir. Nasıl ki para tek başına mutluluk getirmezse, tek başına kariyer de insana mutluluk getirmiyor. Araştırma şirketi Gallup'un araştırmasına göre bu ülke insanı mutsuzlukta dünyanın üçüncü ülkesi imiş. İşte hali pürmelalimiz bu. Varın gerisini siz düşünün. Fazla bir şey söylemeden kariyer yapmış, mesleğinin zirvesine çıkmış birisinin anlattıklarını değerli eğitimci Selçuk Karaman'ın kaleminden okuyalım:

"Hep başarı odaklı idim. Bu durum beni her zaman hırslandırıyordu. Daima ilk sıralarda olmak, arkadaşların bana gıpta ile bakması, kızların benimle daha çok konuşmak istemesi hoşuma gidiyordu ve bu yüzden günde 5-6 saat uyuyor geri kalan zamanımda hep ders çalışıyordum.

Sonunda ÖYS'de (geçen yıl ki adıyla LYS) Türkiye'de ilk 500'e girip Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesini kazandım, bitirdim ve Amerika'da uzmanlığımı pekiştirerek ülkeme döndüm.

Artık hedeflediğim tüm başarılara ulaşmıştım. Kariyer vardı, şöhret vardı, istemediğim kadar param vardı ama bir şeyim eksikti, mutlu değildim.

İçimdeki boşluğu ders, hırs, para, başarı ve şöhretle doldurmuş, mutluluğa yer kalmamıştı. O da istenmediği yerde durmamış  koyup gitmişti

Şu anki aklım olsa idi zamanımı mutluluğa ayırır geri kalan zamanımda ders çalışır, hangi meslek nasipse onu olurdum.

Ailem, öğretmenlerim bana başarıyı öğretmiş ama mutlu olmayı  öğretmeyi unutmuşlardı.

Parası, ünü, şöhreti  ve başarısı olan bir hekim, asgari ücretli ve 5 çocuklu mutlu bir aileye özenir mi?

Özeniyor işte hem de derinden iç çekerek..." 16.10.2017

15 Ekim 2017 Pazar

Tükettikçe Tükeniyoruz

İsraf denince hepimizin aklına gelen ilk örnek ekmek israfıdır. Doğrudur, çöpe atılan ekmeğin haddi hesabı yoktur. Fakat gündelik hayatta ekmeğin dışında öyle israflarımız var ki ekmek israfına rahmet okutur.

Elbise, eşya, araba vb. israflarımız had safhaya ulaştı. Çılgınlar gibi harcıyoruz. Bazen ihtiyaçtan, bazen modayı takip etmek suretiyle ömrümüzü almaya adıyoruz. Nedense bir türlü doyuma da ulaşmadık. Çoğu zaman da ihtiyaç olmadan alım yapıyoruz. Evlerimiz elbise dolu. Giyinmeyi bekliyor. Bazen bir giyimlik aldığımız elbiseler var. İndirim varsa koşuyoruz almaya. Alırken de giyeriz diye almıyoruz. Çoğu zaman moda rüzgârına kapılıyoruz. Birkaç giyimden sonra giymemek üzere gardıroptaki yerini alıyor.

İhtiyaçtan öte olan bu harcama bir tutku halini aldı. Harcamanın esiri olduk. Yarışıyoruz  adeta. Birbirimizin tüketimine bakarak tetikliyoruz kendi kendimizi. O almış ben de alırım. O arabasını yenilemiş ben de yenilerim. O yeni ve geniş bir eve çıkmış, ben de çıkarım. O yeni elbise almış, ben de alırım. O, ev eşyasını yenilemiş, ben de yenilerim. O, karnını lüks lokantalarda doyuruyor, ben de doyururum. O, çocuğuna şunu almış, ben de alırım. O, tam porsiyon bir otele gidiyor, ben de giderim... İşin garibi parası olan da harcıyor, olmayan da. Mevcutla yetinmiyoruz. Geleceğimizi tüketiyoruz. Bir bütçe disiplinimiz yok. Devlet bütçesi gibi bir bütçemiz var. Sürekli borçlu yaşıyoruz. Dayanıyoruz kredi kartına. Ceplerimiz birden fazla kredi kartıyla dolu. Cüzdanda paramız olmasa da kredi kartımız sayesinde bir kredimiz var. Yekûn borcumuzu ödeyemesek de bankamızın bize sağladığı asgari ödeme tutarı var, firmaların verdiği taksit seçeneği var. Eksik olmasınlar bizde olanı tüketmek ve ardından kanımızı emmek için her seçeneği sunuyorlar bize. Sen yeter ki harcamak iste. Büyük alımlarda en büyük dostumuz bankalar. Dilediğin kadar kredi açıyorlar bize. Atın ölümü arpadan olsun diyerek yaşıyoruz. Bir müddet bey gibi yaşadıktan sonra sıfırı tüketip iflas bayrağını çekiyoruz. Bu aşamadan sonra sıfırı da bulamayız, eksilerde yaşamaya devam ederiz. Borcu kapatmak için eşin-dostun kapısını çalarız. Kimseden yeterli desteği göremeyince dostum yokmuş demeye başlıyoruz.

Çılgınlık derecesinde olan bu tüketim hastalığımız, içimizdeki mutsuzluğu gidermek için. Aldıkça mutlu oluruz diyoruz ama olmuyor bir türlü. Hepsi geçici bir heves çünkü! Eskiden para saadet getirmez denirdi. Şimdi her şeye sahip olmayı istemek de mutluluk getirmiyor. Azla yetinme, aza kanaat getirme, ayağını yorganına göre uzatma devri geride kaldı. Eskiden yuvayı kuran dişi kurt denen kadındır denilirdi. Şimdi alma, harcamada kadınlar en önde. Aza kanaat getirmiyor, olanla yetinmiyor.

İşin özü, tükettikçe tükeniyoruz, geleceğimizi yok ediyoruz. Bir daha geri gelmeyecek şekilde huzur ve mutluluğumuzu buzdolabına kaldırıyoruz. Aslında ne zaman olanla yetinir, birbirimizle yarışmaz isek işte o zaman mutluluğumuz geri gelir. İnanmayan deneyebilir bu yolu. Üstelik denemesi bedava ve akla en uygun olanıdır. 15.10.2017


Belediyeler Yağma Hasan'ın Böreği mi? *

Hafta sonu tatilinde ajanslara bir göz attım. En borçlu belediyelerin isimlerini ve ne kadar borçlu oldukları haberleri verildi. Borçlu belediyelerin başında terör örgütüyle özdeşlemiş belediyeler başı çekiyor. İşin garibi büyük bir kısmı da büyükşehir statüsünde olan ilçe belediyeleri.

Devletin belini büken, devleti borç batağına sürükleyen kurumların başında maalesef belediyelerimiz geliyor. Nasıl beceriyorlar bilmiyorum. Görüntü 'Yağma Hasan'ın Böreği'ni andırıyor. Bu kurumlar özel sektöre ait bir firma olsa çoktan iflas bayrağını çekerlerdi. Ne edersin ki kamu kuruluşu bunlar. Bütçe nedir, nasıl yönetilir, nasıl tasarruf edilir hesabı yapılmıyor anlaşılan buralarda. Görünen o ki hesap soran bir merci de yok. Kimseye neyi, nereye, niçin harcadın hesabı sorulmadığına göre harcanmış da harcanmış. Orta yerde bir eser varsa helâli hoş olsun borçlar. Birçok belediye enine-boyuna incelense yüzünün akıyla sınıfı geçen kaç belediye çıkar? Öyle zannediyorum hepsi sınıfta kalır; ister iktidara ait bir belediye olsun, ister muhalefete ait. Merak ediyorum bu belediye başkanlarına yönetsin diye aile şirketi verilse böyle harcamayla şirket en kısa zamanda iflas bayrağını çeker. Zaten aile büyükleri kendi şirketlerinden uzak tutuyor anlaşılan bu başkanların çoğunu. Babaları, 'Oğlum sen şirketten uzak dur, git devleti batır' demiş olmalı.

Belediye başkanlarının çoğu belki de hayatında üç-beş koyunu gütmemiştir, orta ölçekli bir bütçe yönetmemiştir. Çoğu dişinden, tırnağından artırarak bir gelir elde etmemiştir. Partilerine yaslanarak başkan seçilen bu tipler devasa bütçeyi görünce mirasyedi evlat gibi davranıyor, har vurup harman savuruyor; vur patlasın, çal oynasın misali. Nasılsa ne doğru dürüst hesap soran var, ne de arkasını arayan.

Belediyelerin çoğu siyasi partilerin arpalığı mesabesindedir. Bu yüzden siyasi partiler mahalli idarelere çok büyük önem atfeder, kazanmak için ölümüne mücadele ederler. Başkan seçilen partisinin menfaatlerini gözettikçe en gözde, bir numaralı belediye başkanı olur.

Başkan ve belediye encümenlerinin ipi, kazan kazan ilişkisi üzerine kuruludur. Birbirlerini besledikleri müddetçe hiç sorun olmaz. Denetlemeye gelenler ise dostlar alışverişte görsün türünden denetler. Gördüğünüz gibi birbiriyle menfaat ilişkisi içerisinde olanlar hallerinden memnundur. Belediyelerdeki olumsuz durumu haber yapması gereken yerel basın görmez ve duymaza oynar. Zira belediyeler reklam ve ilanlarıyla da onları besleyip ayakta tutar. Halk belediye başkanından memnunmuş değilmiş, belediye borç takmış kimsenin umurunda değil.

5 yıl boyunca kimse hesap sormaz onlara. Yeniden kazanırsa saadet zinciri kaldığı yerden devam eder. Belediye el değiştirirse yerine gelen 'Borç devraldım' diyerek işe başlar. O da bir müddet sonra bu işin yolunu, yordamını öğrenir. Hızlı bir şekilde borçlanma yoluna gider. İşin aslı, suyun başını tutanlara hiçbir şey olmuyor. Zira borç devletin borcudur. Minareyi çalan kılıfını da uydurmuştur zaten. Olan vergisiyle bu borçları ödenek zorunda kalan halka oluyor.

Belediyeler temizliğin ve şeffafın yeri olmazlarsa ve tedbir alınmazsa sırtımızda kambur olmaya devam eder. Bu gidiş bize daha fazla vergi olarak döner. Zira bu giden paralar milletin parasıdır. Bu işler borçlu belediyeleri televizyonlarda ifşa etmekle olmaz. Devletin görevi bu işin üzerine gitmesidir, kimsenin yaptığı yanına kar kalmamalıdır.

Belediyelerin borçlanması böyle gelmiş, böyle gider diye düşünülmemeli. Mutlaka bir neşter vurulmalı, bütçe disiplini getirilmeli, belediye başkanı ve meclis üyeleri mercek altına alınmalı. Dürüst belediyecilik  yapacağım diye yönetime gelen dürüst kişiler belediye rantı içinde boğulmamalı. İşin içinde olanlar bu belediye bütçesini yetim malı olarak görmeli, deniz misali görmemeli. Devlet, denetim görevini ciddi yapmalı. Başkan ve üyeler savurganlıkta, harcamada kılı kırk yarmalı. Başına buyruk hareket etmemeli. Bütçe disiplinine riayet etmeyen başkan ve üyeler cezalandırılmalıdır. 15.10.2017

* 18/10/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Bereketiyle Geldiler Hep

Sosyal güvencesi olmayan yedi çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olarak tek odalı bir evde dünyaya geldim. İlkokula geç başlamışım. İlkokulu bitirdikten sonra üç yıl hafızlık eğitimi aldım. Ardından gurbet yolculuğu başladı benim için. İHO’ya kayıt oldum Konya’da. Tek odalı evden, çok odalı ve çok katlı yurtlar meskenim oldu.

Harçlığımı kazanmak ve aile bütçesine katkıda bulunmak üzere orta birin yaz tatilinde inşaatlarda çalışmaya başladım. Her yaz bazıları için bir tatil ifade ederken benim için bir ayını hıfzımı sağlama, diğer geri kalanı ise inşaatlarda çalışmak idi. İlk maaşımı Lise 3 ve 4.sınıf yaz döneminde Uluırmak Nuraniye Kuran Kursunda belletmenlik ve yaz dönemi gelen çocukları okutarak aldım. Aylığım 20 lira idi. İki ay çalışarak  40 lira kazanmıştım.

Lise son sınıfta iken ileride “girmedim” demeyeyim diye girmiş olmak için üniversite sınavına müracaat ettim. Zira yükseğini okuma gibi bir niyetim yoktu. Bir an evvel imamlık alıp muhtaç durumdaki aileme yardımcı olmaktı. Çünkü ne okuyacak param vardı, ne de imkanım. Üstelik çoğu kimse dershaneye giderken ben dershaneye de gitmemiştim.

İki aşamalı olarak girdiğim ÖSS ve ÖSYS sınavları sonucunda Erciyes İlahiyatı kazandım. Babam, “Aman imam olma, oku oğlum!” dedi. Bu, hiç beklemediğim bir tavırdı. En azından gidip bir deneyeyim diyerek Kayseri İlahiyat’a kayıt yaptırıp okula başladım. Yaz döneminde inşaatta çalışarak elde ettiğim para suyunu çekinceye kadar okudum. Önce Kayseri amele pazarına, oradan bir iş çıkmayınca Talas ilçesinde bulduğum inşaatlarda çalışmaya başladım. Hafta içi veya hafta sonu fark etmiyordu benim için. Zaten vasıfsız bir eleman olarak yapacağım başka da bir iş yoktu.

Hazırlık ve 1.sınıfı okuduktan sonra Selçuk İlahiyat’a yatay geçiş yaptım. Bu arada babam, “Oğlum zamanın geçiyor, seni evlendirelim, yaşın 26 oldu” dedi. (Çoğu kimse 22 yaşında göreve başlıyorken nedense ben 26 yaşında hala öğrenci idim.) Olmaz, evi nasıl beslerim, zira ben öğrenciyim” dedimse de cahil cesareti diyelim fakülte ikide iken evlendim. Fakülte bitinceye kadar yine her yaz döneminde inşaatlarda çalışmaya devam ettim. 89 yılında 3.sınıfı okurken biri, 91 yılında okulu bitirme finallerinde ise ikizlerim dünyaya geldi.

Hasılı 3 çocukla mezun oldum fakülteden. İlk çocuğun ardından gelen ikizleri gören, "Bunlara nasıl bakacaksın, karınlarını nasıl doyuracaksın, nasıl okutacaksın, nasıl evereceksin" dedi. Acıyarak baktı çoğu kimse bana. Rızkı verenin Allah olduğuna inandığım ve hiç rızık endişesi taşımadığım halde yeni gittiğim yerlerde çocuk sayımı söylemekten kaçındım çoğu zaman, söylerken de utana-sıkıla ifade ettim. Güneydoğu'da tanıştığım insanlar üç çocuğu az görürken bizim Batı tarafı ise hep fazla gördü, bu kadar çocuk olur mu diye. (Erdoğan’ın en az üç çocuk döneminden çok önceydi benimkisi.)

91 yılında 4 ay kadar vekil öğretmenlik yaptıktan sonra Gaziantep’de ilk görevime başladım. 7 yıl kadar da Adıyaman’da çalıştıktan sonra tayinimin çıktığı Adana’da herkesin bu kadar çocuk fazla dediği bir ortamda 4.çocuğum dünyaya geldi. Allah bağışlasın dört tane çocuğum var. Çocuk diyorum biri 28, ikisi 26, küçükleri ise 15 yaşında. İlk üç çocuğun boyu aynı boydaydı. Gören çoğu kimse bunlar ikiz, yok üçüz tartışması yapardı biz yanlarından geçerken.

İlk üçü iş-güç sahibi oldu, işini-aşını buldu. İlkini 2014 yılında evlendirip 2015 yılında dede oldum. Dedelik bana yabancı değildi. Zira en son doğan çocuğumu torun gibi sevdim, alışkındım buna. Şimdi sırada ikizlerin evliliği vardı. Biri 21 Ekim 2017’de, diğeri 03 Aralık’ta dünya evine girdi. Uçup kendi yuvalarına gittiler. Geriye ikiz ağabeylerinden 12 yıl sonra dünyaya gelen benim Hoşçocuk dediğim en küçüğüm kaldı.

Hikaye anlatmıyorum, hayatımı anlatıyorum. Nereden nereye? Rabbü’l alemine sonsuz şükürlerim olsun! Nasıl şükretmeyeyim? Çoğu kimsenin “nasıl okutacaksın, nasıl büyüteceksin, nasıl evlendireceksin” diyerek saldıkları korku ve vehmin hiçbiri olmadı. Çünkü ne büyürken, ne okurken ne de evlenirken hiç yükleri olmadı bana. Sosyal güvencesi olmayan bir babanın üçüncü evladı olarak az veya çok maaşım vardı. Maaşımı hiç az görmedim. Durumumu benden iyi bilen çocuklarım benden uçuk-kaçık talep ve isteklerde de bulunmadı. Hiç para sıkıntısı da çekmedim. Ayağımı yorganıma göre uzattım. İhtiyaçlarımı elimdeki imkanlarla sınırlandırdım. Olanla yetindim. Okumak isteyen çocuklarımın önünü açtım. Azla yetinmeyi, kendi ayakları üzerinde durmayı öğretmeye çalıştım onlara. Şükür ki becerdiler. Her zaman göğsümü kabarttılar. Yüzümü kara çıkartmadılar. Cenab-ı Hakk’a hep şükrettim.

Elbise aldım büyüğünden. Çünkü önümüzdeki yıl da giysinler dedim. Harçlıklarını en az seviyede tuttum, çoğu zaman beslenmelerini evden götürdüler. Hazır bez yüzü görmediler, Amerikan bezi onların yatağıydı. Bisiklet aldım üçü bindi, çocuk arabası aldım ikisi bir oturdu, yatak aldım aynı yatağı iki kişi paylaştı. Yetmeyen anne sütüne karşılık mama ilavesi yerine pirinç unu onların en büyük katığıydı. Her şeylerini paylaştılar birbirleriyle. En son doğan hazır bezi, mamayı, tek bisiklete sahip olma avantajına sahip oldu.

Hiç kızım olmadı ama Allah bana 3 Aralık itibariyle üç gelin nasip etti. Şimdilik dört oğul, üç gelin ve bir torun olmak üzere büyük bir aile oldum. Allah’ıma sonsuz şükürler olsun! İlk üç çocuğum okurken bana külfet olmadıkları gibi evlenirken de masraf olmadılar. Kendi düğünlerine varıncaya kadar ev-bark sahibi oldular. Ben de düğünlerine başka misafirler gibi eşlik ettim. Kiminin iyi niyetli, kiminin de felaket tellalı olarak “Nasıl bakacaksın, nasıl evlendireceksin, nasıl okutacaksın” olumsuz senaryolarının hiçbiri gerçekleşmedi. Hepsi bereketiyle geldi. Bereket bırakarak hanemden kendi hanelerine uçup gittiler. (İlk üç çocuğumu Kahta’da sünnet ettirmek için bir sünnet memurunun yanına vardım. Sünneti 2500 liraya yapıyorum dedi. Toptan olursa kaç olur dedim. Nasıl dedi. Üç çocuk dedim. O zaman 2’er binden yaparım dedi. Sünnetlerinde bile bereket vardı anlayacağınız.)

Evet, ilk üç evladım böyle. Sonuncu nasıl olur bilmem. Bana felaket senaryosu çizenler gibi düşünmüyorum ama bu uzun hikayeme biraz espri katayım isterseniz. Ocağıma incir ağacı dikerse evde kalan diker  sanki. Ne de olsa torun gibi büyüttük onu. Torunlar biraz nazlı olur.

Ben çocuklarımdan razıyım. İnşallah Rabbim de onlardan razı olur. Sıcak bir yuvaları olur. Rabbim onlara geçim, dirlik ve huzur verir. Allah kimseyi altından kalkamayacağı bir imtihanla imtihan etmesin. Hepimizin evladına iş, aş, sıcak yuva ve huzur nasip etsin.

Güle güle evlatlar! Yolunuz açık olsun, yüzünüz gülsün, dünya sınavınız kolay olduğu gibi ahiret sınavınız da kolay olsun. Ben sizinle nasıl gurur duymuşsam umarım sizler de çocuklarınızla gurur duyar ve mutlu olursunuz. Allah işinizde düzgün ve en iyisi olmanızı, aşınıza haram karıştırmamayı nasip etsin. Bravo size! Unutmayın ki varlığınız hep bereketti benim için. Ben sizlere iyi bir imkan sunamadım. Buna rağmen siz ayaklarınız üzere durmayı becerdiniz. Şımarmadınız. İyi bir insan, iyi bir kul oldunuz. Dilerim ki Mevlam’dan hep iyilerle karşılaşırsınız. Eşlerinizle muhteşem ikili olursunuz. Huzurlu bir ailenin temelini atarsınız. Sizler de çocuklarınızla gülersiniz, hanenize bereket getirirler inşallah. Allah hepinizin yolunu açık etsin! 03/12/2017

12 Ekim 2017 Perşembe

Üniversiteye Giriş Sistemi Sil Baştan*

Cumhurbaşkanının kaldırılmalıdır sözünün ardından TEOG adı verilen sınav sistemi kaldırıldı. Yerine ne konacağı konusunda MEB’de hummalı bir çalışma var. Zaman zaman kısa açıklamalarla kamuoyu bilgilendirilse de liseye geçişte ne uygulanacağı netleşmiş değil. MEB hala yerine bir kriter koy-a-madığına göre sanırım MEB’in kafası karışık. MEB düşünedursun, YÖK atağa geçti bile.

12/10/2017 günü YÖK Başkanı basının karşısına çıkarak 2018 yılında uygulanacak olan yüksek öğretime geçiş sisteminin yenisini açıkladı. Yeni sınav sisteminin adı tam telaffuz edilmese de kamuoyu şimdiden YKS adını verdi bile. Artık mart ayında yapılan YGS ve haziran ayında yapılan YGS sınavları tarih oldu. Sayın başkanın açıkladığına göre yüksek öğretimde okumak isteyen gençlerimiz aynı günde iki ayrı oturuma girerek ter dökecek. Sabah ki oturumda Türkçe ve Matematik yetenekleri, iki saat aranın ardından Türk Dili ve Edebiyatı, Coğrafya/Sosyal Bilimler/Matematik ve Fen Bilimleri dersleri olmak üzere dört bölümden oluşacak. Soruların lise müfredatından sorulacağını ve yeni sistemle öğrencilerin üzerindeki stresi azaltmayı düşündüklerini açıkladı YÖK Başkanı. Bu yeni sistem ne getirir, ne götürür? Şimdiden bir şey söylemek mümkün değil. İyi ve aksayan yönleri uygulamada ortaya çıkar. Umarım başkanın dediği gibi bu sistem çocuklarımızın yetenek ve kapasitelerini ölçen objektif bir sistem olur. Yine bu sistem değişen sınav sistemlerinin sonuncusu olur. Bir daha yeni sistem ve sınav sistemi ile karşı karşıya kalmayız.

Yeni sınav sistemi için olumlu-olumsuz konuşmanın erken olduğunu düşünüyorum. Her yürürlüğe konan değişiklik yeni bir heyecan demektir, hayırlar getirmesini temenni ediyorum. Bu arada kısa bir zaman diliminde YÖK’ün yeni bir sınav türü ortaya koymasını da alkışlamak lazım. Çünkü her türlü sınav türüne hazırlıklı olduklarını ortaya koymuş oldular. Sınava hazırlanan öğrencilerin beklentilerine, kafalarındaki sorulara cevap verebildiler. ÖSYM ve YÖK bu işi profesyonel yaptığını gösterdi. Aynı hızı MEB’den de bekliyoruz. MEB, herkesi memnun edecek bir sistem ortaya koymayı düşünmekten ziyade getireceği sistemin çocuklarımızı objektif kriterlere göre liseye hazırlayacak olmalıdır. Önceki yıllara baktığımız zaman ÖSYM’nin yaptığı sınavlar ile MEB’in yaptığı sınavlar arasında dağlar kadar farkın olduğu hepimizin malumudur. Öyle bir sınav veya seçme kriteri ortaya konmalı ki çocuklarımız, liseyi bitirince gerçekle yüz yüze kalacağına ortaokulu bitirir bitirmez  gerçek durumlarını görmeliler ve  velisiyle birlikte yeni bir yol haritası belirlemelidir. Yeni sınav sisteminin (YKS) ayrıntılarını görünce hakkında bir şeyler mutlaka söylenir ama dikkatimi çeken birkaç hususa değinmek istiyorum. Sınav sistemimizde süre ayarlamasına özen göstermekte fayda var. Bir dakikada bir soru çözme aceleciliğinden kaçınılmalıdır. Özellikle Türkçe ve Edebiyat paragraf sorularını çözmek için gençlere makul süre verilmelidir. Sabah ki oturumda sorulacak soru sayısı makul görünürken öğleden sonra 160 sorunun sorulması öğrencileri yoracağa benziyor. 18 puan türünün 5’e indirilmesi de olumlu görünen yönlerinden birisidir. İlk oturum ile ikinci oturum arasında verilecek iki saatlik dinlenme süresi olumlu gibi görünse de evinden uzak bir okulda sınava girecek öğrenci hangi ortamda ne şekilde dinlenir, bu da düşündürücüdür. Bu kadar uzun süreden ziyade TEOG’daki gibi her sınavdan sonra ara verilmesi düşünülebilirdi. YTS ve YKS sınavları için ön-lisans ve lisan tercihinde 150 ve 180 puan barajının konması yerinde bir karar. Aynı barajın ortaöğretimi örgün okumak için tercih edecek ortaokul öğrencileri için de düşünmek gerekir. Yine sınavın yeniliklerinden biri de YTS sınavından alınan 200 ve üzeri puan iki yıl geçerli olacak. Bu, güzel bir yenilik gibi görünse de her sene soruların kolay ve zorluğuna göre puanlarda düşme ve yükselme durumu söz konusu olduğundan bu puan, bazı yıllar öğrencinin avantajına olabileceği gibi bazı yıllarda da dezavantajına olabilir. Yine bu sisteme göre her sorunun puan değeri birbirine eşit. Soru ve dersler arasındaki ayırım da bu şekilde kaldırılmış ve her derse gereken önem verilmiş görünüyor.

Yeni sistem uygulandıkça mutlaka aksayan yönleri ortaya çıkacaktır. Umarım YÖK ve ÖSYM, aksayan yönleri görünce yeni bir sistem ortaya koymaktan ziyade sistemi işler hale getirecek iyileştirmeler yaparak ortaya gördüğü sistem evladiyelik olur. Her sınava hazırlanan da önünü görerek çalışır. Yine bu yeni sistemin öğrencileri okullara bağlamasını, öğrenci ve veliyi etüt merkezlerine, özel derse mecbur bırakmamasını temenni ediyorum. Ortaöğretime gidecek çocuklarımız için konacak sistemin de YKS ile uyumlu olmasını ve birbirini tamamlamasını canı gönülden arzu ediyorum. 12/10/2017

* 14/10/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.