31 Mayıs 2018 Perşembe

Sahur ve Davul ****


Ramazan yaklaştı, geldi geliyor derken yarısını geride bıraktık. İnişe geçti bile.  Uzun ramazan günlerinde kimimiz susadı, kimimiz acıktı, kimimiz uyku sorunu yaşadı. Fakat geldi gidiyor. Bu seneki ramazanın öncekilerden farkı, içerisine bir de seçim çalışması sığdırmamız olacaktır. Ramazanlarımız uzun-kısalık, serin-sıcak durumuna göre farklılıklar gösterse de her ramazan farklı konuları tartışıyor olsak da ramazanların değişmeyeni sahura davul ile kalkmamızdır. 

Zaman, ortam ve teknolojinin değişmesiyle birçok örf ve adetlerimiz rafa kaldırılırken nasıl bir adettir ki ihtiyaç olmaktan çıkmasına rağmen davul adetine bir türlü  veda edemedik. Kime dert yansan "Efendim adetlerimizdendir" cevabı alıyoruz. Başka devam ettirecek adetimiz kalmamış gibi her sene davul sesini duymaya devam ediyoruz.

Günümüz ramazanlarında davul çalmanın devam etmesi adetin de ötesinde rahatsız ediyor artık. Çünkü günümüz insanının çalışma saatleri eski insanımızın çalışma saatleri gibi değildir. Eskiden 08.00-17.00 arası çalışan insanımız bugün vardiya usulü çalışıyor.  Gündüz yatıyor, gece çalışıyor. Kimi sabah erkenden işe gidiyor. Anlayacağımız sahurlarımız aynı saatte olmuyor. Kimi yatmadan önce sahurunu yapıp yatıyor, kimi sahura kadar yatmıyor. Sahura kalkan da davulcu ile kalkmıyor. Çünkü herkesin davulu, bugün cep telefonudur. Üstelik davulun sesinden daha garanti! Sen uyanıp kapatıncaya kadar çalmaya devam ediyor. Üstelik sahura kaldırdığı gibi mahalleyi sese boğarak ayağa kaldırmıyor.

Çağın dışında kalmış ama her ramazan sahurlarda gece sahura kaldırmak, haftalık iftar vakti davul çalmak ve zile basmak suretiyle ekseriyetin rahatsız olduğu bu uygulamadan ne zaman vazgeçilecek? Bu davul çalmadan kaç kişi memnun? Bu davulcuları kim tutuyor? Bunlar cevapsız sorular...

Bu davul çalma adeti devam edecekse bu davul sadece istekliler ve davulcuyu tutanlar için çalınsa nasıl olur? Hatta sadece davul ile yetinmeyip kalkmada ağır davrananlara davulcu, birer de tokmak vursa hiç fena olmaz.

Yazımı Fatma Barbarosoğlu'nun tweetiyle nihayete erdirelim: "Davulcu geçiyor. Sokakları yıka yıka geçiyor. Davulun sesi cümle canlıları, melekleri bile incitecek kadar hoyrat bir ses gecenin bu vaktinde. Davul sesi şehrin ruhuna uygun değil. Bu ilkelliğe bir son verelim artık."

**** 04/06/2018 günü haberladik.com adresinde yayımlanmıştır.



Astroloji Okuyan İlahiyatçı

Tıraş olmak için kuaförde bekliyorum. Benden önce sıra bekleyen yaşlı bir beyefendi hararetli hararetli konuşuyor: "Adamı Arapça bilmiyor diye eleştiriyorlar. Bilmez olur mu? Bir defa ilahiyatı bitirmiş, hukuku bitirmiş ve astrolojiyi bitirmiş. 
Yedi yaşında babasından hafız olmuş, ilkokul ve ortaokulu dışarıdan vermiş bir ilim adamıdır. Böyle adamın neresini eleştiriyorlar anlayamadım." 

Konuşmanın öncesi var, ama yakalayamadım. Konuşma ne şekilde bitti onu da bilmiyorum. Çünkü bir başka tanıdığım yanıma gelerek konuşmaya tuttu beni.

Beyefendinin biyografisini verdiği bu kişiyi tanıyabildiniz mi? Tanıdıysanız tanıtımda garip olan bir şeyler tespit edebildiniz mi?

Benden önce ilim adamı hakkında bilgi veren beyefendinin kim olduğunu kendisini iyi bilen berbere sorayım istedim. Sıtmadan önce de "Allah vere de bu kişi öğretmen olmasa" dedim içimden. Maalesef korktuğum başıma geldi: Öğretmen emeklisiymiş.


Teravihte Neredeyse Yanımdaki Cemaate Uyacaktım! *


Ön safta bir boşluk oluşunca arka saftan öne geçtim. Sağ yanımda benimle omuz omuza teravih kılan 30-35 yaşlarındaki cemaati gayri ihtiyari dinlemekten doğru dürüst ne imamı takip edebildim, ne de kendimi namaza verebildim. Çünkü rükû, secde ve tahiyyatlarda duaları içinden okuması gereken yanımdaki, benim duyacağım şekilde dışından okuyordu. Bir an için imama mı uyacağım, yoksa bu adama mı diye düşünmeden edemedim. Hatta bazen keşke imam hep kıyamda durup okusa rükû-secde yapmasa tahiyyata oturmasa dedim durdum kendi kendime. Bereket kıyamda imama uyduğu için kendimi namaza verebildim. Mübareğin öyle bir amin deyişi var ki duymaman mümkün değil, öyle bir "Eşhedü en lâ ilahe..." deyişi var ki kaç elif miktarı okuduğunu işitmemen mümkün değil. Saftan çıkıp geriye gitsem olmayacak. Çünkü sırıtıp kalacağım. Şu adam keşke sekiz kılıp çekip gitse dedim, gitmedi. Nasılsa benim gibi bir dinleyen buldu. Niye gitsin. Teravih bitti, hele şükür dedim.

Teravihin bitiminde vitir kılmak için kalktık. Yine aynı. O okudu, ben dinledim. Nihayet üçüncü rekatta imamımız Fatiha’dan sonra bir istikrar abidesi olarak yine ihlas süresini okudu, tekbirle birlikte hep beraber Kunut dualarını okumaya koyulduk. Hayret! Bizimkinin pek sesi duyulmadı. Anladığım kadarıyla Kunut duasını okumakta biraz zorlanıyordu. Zaten her adam net bir şekilde Kunut dualarını kolay kolay okuyamazdı. İşte bu da onlardan biriydi.

Namaz arasında zaman zaman "Kardeşim! Biraz içinden okusan" demek istedim. Dedim, sabredeyim. Çünkü sesli okuduğunu kabul etmeyebilirdi. Hatta tepki de gösterebilirdi. Sabır sabır sabır Ramazan dedim. Sonunda tespih dualarına kalmadan dışarı attım kendimi.

Bu muhterem namaz kılmayı kimden öğrendiyse kim buna böyle okuması gerektiğini öğrettiyse iyi yapmamış.  Aslında bu adamı akıl hocasının yanına verip birlikte namaz kılacaklar. Bakalım ne kadar dayanacak talebesinin namaz kılışına. İnşallah bu adam beş vakide değil de sadece teravihe geliyordur. Eğer tüm vakitlere geliyorsa sağındaki ve solundaki cemaatin çekeceği var. Onun okuduğunu dinlemekten insan kendi okuduğunu şaşırıyor. Bırakıp onu dinliyor. Keşke bu adam teravihi kendi evinde kılsa hiç olmazsa kimseyi rahatsız etmemiş olurdu. Ama o zaman okuduğundan kimsenin haberi olmayacaktı. 

İmamlarımız vaaz ve hutbelerinde belirli gün ve haftaları veya başka gündemlere değinmeden önce namaz adabından biraz bahsetse çok hora geçmiş olur. Umarım imamlarımıza bu tür şikayetler gitmiştir. Yoksa bu adam çok cemaat kaçırır bu gidişle.

* 02/06/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


30 Mayıs 2018 Çarşamba

"Bitti, Şunun Şurasında Ne Kaldı?"

Ramazan orucunun 12.günü iftarda bir aileyi misafir ettim. Orucun kolaylığından ve zorluğundan açıldı konu. Şeker hastası olduğu için oruç tutamayan biri, "Bitti, kalmadı. Şurada bitmesine ne kaldı" demez mi? Acı acı gülümsedim. Niçin mi? Çünkü ramazanın bitmesine daha 18 gün var. Bu sözü bayrama 2-3 gün kala söylese eyvallah! Makul bir izah, diyeceğim. Üstelik mübareğin kendisi oruç tutmuyor. Bunu oruç tutan biri söylese yine evelallah! Sayılı günler çabuk geçer diyeceğim. 

Daha bundan daha beteri var. Ramazanın ikinci günü iftarı açtım. Yanımda benimle birlikte iftarını açan, "Bitti, şurada ne kaldı" demez mi? Hoppala, dedim. Yahu daha var 28 gün. İki gün kalsa tamam diyeceğim, dedim. "Olsun, ne kaldı şurada" diye cevap verdi.

Bu iki "Bitti, şurada ne kaldı" cevaplarına benim serzenişim. Oruçla bir derdim yok. Zira sırtımızda taş taşıyarak, tarlada ekin kaldırarak, bedenen çalışarak oruç tutmuyoruz. Oturduğumuz yerde; gölgede, terlemeden oruç tutuyoruz. Keremi ne şükür! Hiçbir zorluğunu görmedim. Beyinde bitirirsen kolay bir ibadettir. Yok, gece-gündüz oruçla yatar, kalkarsak yani beyinde bitiremezsek böyle bir oruç, zor mu zordur! Ama ne olursa olsun nefse ağır gelen bir ibadettir oruç. Baktığın ve durduğun yere göre hem kolay hem de zor bir ibadettir.

Orucun büyük bir kısmı daha dururken ""ne kaldı" denmesinin izahı gelişigüzel verilen bir cevap olsa gerektir. Bu iki cevap bana, eski zamanın Erzurum'unda meydana gelen bir anekdotu hatırlattı: Kitle iletişim araçlarının yaygın olmadığı eski ramazanlarda ramazan orucu, imamın “Yarın ramazana başlıyoruz” anonsuyla duyurulurmuş. Yine imamın duyurusuyla bayrama girilirmiş. Oruca böyle bir ortamda başlandığı Erzurum’da ihtiyar bir kadın, ramazanın bitimine son üç-beş gün kala kapının önüne oturarak “Ey şehri ramazan! Dana dün geldin, ne çabuk gidiyorsun? Şöyle ne iyiydik…” şeklinde kendince bir tekerleme ile ramazanı uğurluyor. Kayınvalidesinin bu durumunu gören gelini, kaynanasına bir şaka yapmak ister: “Anne anne! Hoca, bu sene orucu yanlış başlatmış, daha bir hafta daha tutacakmışız, haberin olsun” demiş. Bunu duyan ihtiyar kadın: “Gidinin imamı! Orucu niye erken başlattın, şimdi ben bu halimle daha bir hafta nasıl oruç tutacağım” diyerek imama verip veriştirmeye başlamış.

Şimdi orucun daha başında “Bitti, şurada ne kaldı” diyenlere eski zaman olacak ki samimiyetlerini test etmek için tam şaka yapmanın zamanı. Merak ediyorum tavırları ne olurdu? Ama böyle bir ortam yok şimdi. Aylar öncesinden oruca ne zaman başlanacağını, ne zaman biteceğini cümle âlem biliyor. İlla hocadan işitmek gerekmiyor.




Büyükşehir Belediyelerine Açık Mektup

Gündelik hayatta kullandığımız ve kullanmak zorunda olduğumuz zaruri ve lükse kaçan hayatımız var. Zorda kaldığımız zaman lükse kaçan tasarruflarımızı dizginleyebilir, rahatımızdan ödün verebiliriz. Ama bazı zaruri ihtiyaçlarımız vardır ki tasarrufu olmaz. Ekmek ve su bunlardan sadece iki tanesidir. Günlük ve anlık kullanılmazsa hayat durur.
Zaruri ihtiyaçlarımızdan ekmek bir devlet politikası haline geldi. Mümkün olduğu kadar gramajıyla oynansa da ekmek fiyatları makul bir seviyede tutuluyor. Buna rağmen dar gelirli birçok aile günde üç öğün hemen ekmekten tasarruf etmek için bakkal ve fırınlarda kalan bahar ekmekten almak suretiyle kendi kendine hayata tutunmaya çalışıyor. 

Ekmekte bayat ekmek satın alma ve yeme bir noktaya kadar bir çözüm olabilir. Ya du kullanımı konusunda vatandaş ne yapacak? Temizlik ve içmenin olmazsa olmazıdır su. Bizim için vazgeçilmez bir nimettir. Hatta tıpkı ekmek gibi kutsaldır bizim için. Zaten bu yüzden bir bardak su verene "Su gibi aziz ol" deriz. 

Günümüzde metreküp fiyatı aylık değişiyor evlerimize gelen şebeke suyunun. Her ay gelen su faturaları bir önceki aya rahmet okutur türden. Sanırım belediyeler aylık otomatiğe bağladı su fiyatlarını. Vatandaş ne kadar tasarruf yapsa da bir yere kadar suda tasarruf yapabiliyor. Ama nereye kadar? Zira fayda da sağlamıyor. Çünkü her ay katmerli geliyor. Merak ettiğim belediyeler suda yaptıkları fiyat ayarlamasını zevkine mi yapıyor, yoksa maliyetler kurtarmıyor mu? Ya da sudan kar mı ediyor belediyeler? Borçlarını kapatmak için suya mı dokunuyor belediyeler? Nasılsa zorunlu tüketimdir su, vatandaşın eli mahkum. Belediyelerimiz önceki yıllarda sudan zarar edip zam mı yapmıyorlardı, bugün mecbur mu kalıyorlar suya dokunmada. Yoksa bir oyun mu var bu işin içinde?

Belediyelerimiz her geçen gün astronomik olan su fiyatlarında vatandaşın belini büken bu durumu bir güzel izah etmeli. Çünkü vatandaş muzdarip bu konuda. Su fiyatlarını makul bir seviyeye indirme veya makul bir seviyede tutma için imkanlarını zorlamalıdır. Yoksa bu gidişle suya dokunamayacağız. Çünkü serinlesin diye uzattığımız elimizi ve cebimizi yakmaya devam edecektir. Bu işler, enindensen karar çıkartarak suyun metreküp fiyatını yükseltmekle olmaz. 

Suyun vatandaşa makul bir seviyede verilme imkanı yoksa elektriğe, doğalgaza, ekmeğe zaman zaman el atan devlet su fiyatlarına da el atmalıdır. Su işi belediyelere ve onların insafına terk edilemeyecek kadar elzem bir konudur. Şayet belediyelerimiz su fiyatlarını yüksek tutarak vatandaşın bilinçlenmesini istiyor ve bu şekilde cebine dokunmak suretiyle suda tasarruf sağlamayı amaçlıyorsa -eğer tasarruf gibi bir dertleri var ise- tasarrufa ilk önce kendileri riayet etsin. Özellikle bol su yutan, bana mısın demeyen çim ekiminden vazgeçmelidir belediyeler. Hele yağmur yaparken park ve bahçelerdeki çimleri sulamaya kalkmasın. Ehli tarafından yapılmayan park ve bahçelerdeki ağaç ve çimlerden ziyade kaldırım ve yolları sulama işinden bir an evvel vazgeçsin. Umarım belediye yetkilerimizin gözönünde cereyan eden bu su işlerini izah edecek makul bir açıklaması vardır.

29 Mayıs 2018 Salı

Yüksek Su Faturalarına Karşı Tasarruf Tedbirlerim: Ya Tutarsa...

Üç kişilik haneme 32 günlük su bedeli 72 TL gelince tasarruf tedbirlerini devreye koydum hemen:
1.Soluğu tatlı su çeşmesinde aldım. 
2.Yapabilirsem el, yüz vb. temizlik ihtiyaçlarımda kullanmak üzere evimde bol miktarda ıslak mendil bulundurmak istiyorum. (Terledin mi ıslak mendili kullan ve at. Üstelik daha ucuz. Atık su bedeli derdi de yok.)
3.Abdest ve gusül için günümüz hocalarından fetva alabilirsem su yerine teyemmüme başvuracağım.
4.Wc ihtiyacını gidermek için işyerindeki wc'yi veya cami vb. umum yerleri kullanmayı alışkanlık haline getireceğim. Özellikle belediyemizin bedava yaptığı wc'leri kullanmak...

Eğer ben bunları yapmazsam belediye ocağıma incir dikecek.
*
Yüksek gelen su faturalarından kurtulmak için pintilik derecesinde uygulayacağım tasarruf tedbirlerini gören, "İyi, hoş, güzel! Abdest ve gusül için teyemmümü, terleme için ıslak mendili, içecek su için tatlı su çeşmesini, wc ihtiyacını gidermek için umum wc'leri kullandın. Kirlenen çamaşırları ne yapacaksın" diyebilir. Biz bir yola girmişsek onu da düşünürüz evelallah!

Evde kirlenen çamaşırları su kullanmadan nasıl tekrar giyerim? Bu konuda adını-sanını bilmediğim, bazılarına göre kader kurbanı denen bir cezaevi sakini akıl hocamdır. Sonradan bizi üzen Hüseyin Üzmez hapishane anılarını anlatırken bir mahkumdan bahsetmişti: Mahkumlar, kokudan yanına varılmayan bir mahkumu şikayet için gelirler Hüseyin Üzmez’e. “Hüseyin ağabey! Şu adam seni sayar, sever. Biz söylüyoruz bir türlü temiz elbise giymiyor. Pis pis kokuyor. Söyleseniz de elbisesini değiştirse…” demişler. Çağırdım genci yanıma: “Bak senden cezaevi şikayetçi. Sen niye elbiseni değiştirmiyorsun, Ayıp değil mi” demiş. Mahkum, “Daha sabah değiştirdim” deyince “Sen hele şu temiz elbiselerini bir göster demiş Hüseyin Üzmez. Mahkum, yastığının altındaki elbiseleri göstermiş: “Aha ağabey! Temiz elbiselerim burada” demiş. Üzmez, mahkumun elbiselerini bir güzel incelemiş, hepsi kokuyor. “Bunlar mı temiz olan elbiselerin” demiş. Evet, cevabını almış. Ardından “Sen bu elbiseleri nasıl temizliyorsun” diye sormuş. Genç, “Ağabey, ben elbiseleri temizlemiyorum. Giydiğimi yastığımın altına koyuyorum, daha önce çıkardığımı da giyiyorum. Birkaç gün giydikten sonra giydiklerimi çıkarıp yastığımın altına koyuyorum, eski çıkardığımı giyiyorum tekrar” demiş.

Hikayenin sonrasını bilmiyorum. Genç kirli çamaşırları temiz diye tekrar giymeye devam etmiş mi yoksa çamaşır yıkamayı kendisine öğrettiler mi bilmiyorum. Ama kıssadan hisse… Mademki sudan tasarruf edeceğiz. Sonucu çevreyi kokutmaya devam etse de alın size bir çözüm: Su kullanmadan, çamaşırları yıkamadan ve masraf etmeden, emek sarf etmeden üstelik…Siz yeter ki çözüm isteyin...


Bazıları Daksil Kullanmayı Ne Çok Seviyor!


Derse girip defteri imzalayacağım. Daha defteri açmadan elime bir şeyler bulaştı. Nereye dokunursam elim yapış yapış. Ne var bu elimde, elim nereye temas etti diye düşünürken defteri açtım. Sağa sola bulaşan, bulaştığı zaman sülük gibi olan, bir müddet sonra siyah bir renge bürünenin daksil olduğunu anladım. 

Benden önce derse giren öğretmen -nasıl becerdiyse- haftanın ilk günü olan pazartesiye yoklama yazacağı yerde haftanın son günü olan cuma gününe yoklama almış. Yanlış yere yazdığını anlayan öğretmenin imdadına daksil hızır gibi yetişmiş. Çünkü ona göre hatayı telafi edecek bildiği tek yöntem budur. Cebinde ve çantasında deftere yazacak, imza atacak kalem bulundurmayan bu tipler nedense çantalarında daksil bulunduruyorlar, ya da öğrenciyi okul idaresine göndererek daksil istetiyorlar. Yeni çalıştığım okulumda bazı öğrencilerin çantasında bu daksilden bulundurduğuna şahit oldum. Demek ki bazı öğretmenler daksil isteye isteye öğrenciler lazım oluyor diye çantalarında daksil bulundurma yoluna gidiyor.

Dagsil niçin kullanılır? Dolma kalem veya tükenmez kalemle yaptığımız hata ve yanlışı yok etmek için. Pekiyi yaptığımız hata ve yanlışlar daksil kullanmak suretiyle yok oluyor mu? Keşke yok olsa! Veya yapılan yanlışlık, yapılan yer ile kalsa! Ya da hatamı telafi edeceğim diye daksili kullananlar, daksili kullanmayı bilse! Çünkü daksili kullanmak da bir marifet ve sanattır. Bir defa daksili kullanan yoğurt sürer gibi sürmeyecek deftere. Haydi sürdü diyelim, kurumasını bekleyecek. Şayet beklemeyip de defteri kapatırsa seyret bundan sonrasını artık. İki sayfa birbirine yapışmıştır. Uğraşıp açarsın. Eline bulaşan da sana bonusudur. Uzun bir süre elinde hamur gibi yapışır durur. Su ile de kolay kolay çıkmaz. Bir müddet sonra elinde simsiyah bir görünüme kavuşur. Daksil kullanılan yer, “Burada bir hata yapılmıştır, görülmesin diye silinmiştir” dercesine görene sırıtır durur.

İnsan hata yapamaz mı? Yapar elbet. Çünkü beşerdir ve şaşar. Pekiyi hatalarımızı nasıl yok edeceğiz? Çünkü silgi ile silinmez tükenmez kalemle yapılan yanlışlık. Bunun yolu yanlış yaptığımız yerin veya yazının üzeri bir veya iki çizgi ile çizilir ve yanına “Bu hatayı ben yaptım, düzeltiyorum” diyerek paraf yapılır. Yazıyı gören yanlışı görür, fakat bu yanlışın bir anlamı yok, çünkü hata yapan hatasını sehven demek suretiyle düzeltmiş; doğrusunu yanına, altına yeniden yazar. Kimi de yaptığı hatayı düzeltmek için yanlışın üzerini okunmayacak şekilde karalar. Bunu gören acaba burada ne yazılmıştı diye merak eder durur.

Yapılan yanlışlık ister daksil ile ister üzeri iyice karalamak suretiyle düzeltilme yoluna gidilsin, bu tasarruf; yanlış bir harekettir, evrakta tahrifattır. Resmi işlerde asla kullanılmaz ve başvurulmaz. Bunu en iyi öğretmenlerin bilmesi gerekir.

Gündelik hayatta ve özel sektörde daksili anlarım ama resmi işlerde asla yeri yoktur.


Ramazan Orucu Eylül Ayına Sabitlenebilir mi? *

Bayraktar Bayraklı’yı bilirsiniz veya en azından duymuşsunuzdur: İlahiyat alanında uzmanlaşmış ve kariyer yapmış bir bilim adamımızdır. Kur’an’ın anlaşılmasıyla ilgili “Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri” isimli 22 ciltlik bir tefsir kitabı var. Farklı söylemleriyle zaman zaman televizyonlarda görürüz kendisini. İlim adamlığına şapka çıkarırım. Zira ömrünü ilahiyat alanına vakfetmiş biri. Kendisini konu edinmemin sebebi “Ramazan orucunu eylül ayına sabitleyebiliriz. Ramazanın on gün önce gelmesinin manevi bir değeri yoktur.” şeklinde sarf ettiği sözdür. Duyar duymaz hoppala dedim. Böyle bir görüşü serdetmesi Hocamızın tecrübesine yakışmamıştır.

Ramazan orucu, subuti kati ve delaleti kati ibadetlerimizdendir. (Yorum ve tevile ihtiyaç duyulmayacak şekilde kesin bilgi.) Zira Allah Bakara süresi 185.ayette, (O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah’ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir, buyurmaktadır. Yine Allah Rahman süresi 5.ayette “Güneş ve ay bir hesaba göre hareket etmektedir.” demek suretiyle Güneş ve Ay’ın bir hesaba göre hareket ettiğini belirtmektedir. Güneş’e göre yapılan hesap ve kitap olduğu gibi Ay’a göre de hesap ve kitap yapılmaktadır. Nitekim namaz vakitlerinin belirlenmesinde Güneş’i esas alırken oruç tutmada ise Hilal tek kriterdir. Nitekim Peygamberimiz, “Hilali görünce oruç tutun, yine Hilal’i görünce orucu bırakın” buyurmak suretiyle oruç tutmada Hilal’in hesaba katılması gerektiğini ifade etmiştir. Hal böyle iken “Ramazan, Arap aylarının 9.ayıdır. Miladi takvime göre eylül ayı 9.ay olduğuna göre her yıl ramazan orucunu eylül ayına sabitleyebiliriz" demek düz mantıktır, Aristo’nun klasik mantığından çıkarılabilecek zorlama bir sonuçtur.

Sayın Bayraklı’nın televizyonda irticalen söylediği “Orucu eylül ayına sabitleme” fikrinin halk nezdinde ve din nezdinde bir kıymeti harbiyesi yoktur. Ramazan ayının hicri takvime göre her yıl on bir gün önce gelmesinin sebep ve hikmetini bilmek için illaki bunun ilmini okumak gerekmez. Anadolu’nun mektep görmemiş elleri nasırlı dedesi ve nenesi bile bilir bundaki hikmeti. Zira bu konuda nass açıktır. Ramazan her yıl on bir gün önce gelmek suretiyle insanımız yılın uzun-kısa, soğuk-sıcak her gününde oruç tutmaktadır. Ramazanı eylüle sabitlemek bu ibadeti zorlaştırır. Çünkü her meslek grubunun farklı bir hasat zamanı vardır. Sürekli eylülde tutulacak bir oruç bazı meslek gruplarını olumsuz etkileyecektir.

Bir fıkıh deyimi olan "Subuti kati, delaleti kati"  konularında "bana göresi" olmaz bir defa. Ramazan orucu da bu ibadetlerdendir. Üstelik ibadetlerde kıyasa gerek yoktur. Zira hüküm açıktır. “Ben söylerim, zira bu işi biliyorum” denirse sırıtır kalır belleklerde. Bunu söyleyen işinin ehli Bayraktar Bayraklı da olsa halk nezdinde gülünç duruma düşer. Hasılı Sayın Bayraktar Bayraklı’nın orucu sabitleme fikri de karşılığı olmayan bir görüştür. Kendisine bu konuda katılmıyorum. Umarım yanlış yorumladım, der.

* 30/05/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


28 Mayıs 2018 Pazartesi

Partilere En Büyük Zararı Fanatik Taraftarları Veriyor

Adam ne vekil adayı, ne vekil aday adayı, ne cumhurbaşkanı adayı, ne bir partinin il veya ilçe başkanı bulunduğu yerde gece-gündüz tuttuğu partisi adına seçim propagandası yapıyor; doğru-yanlış demeden sosyal medyadan partisi lehine, diğer partiler aleyhine paylaşımlarda bulunuyor. Her türlü itham, iftira, töhmet gırla gidiyor. Kendi görüşünü destekleyen bir paylaşım, slogan görmüşse "Acaba bu adam bunu söylemiş olabilir mi" demez hemen paylaşım, beğeni ve yorum yapar. Bazı paylaşımlar var ki akıllara ziyan. Maalesef algı oluşturmak üzerine bir el tarafından servis edilen bu tür paylaşımların albenisi ve müşterisi var.
Bir insan düşmanlık yaparken de mert olmalı, bir görüşü savunurken de gözü kör olmamalı. 

Siyasi partilere veya bir görüşe yarardan ziyade zarar veren paylaşımlardır bunlar. Bu tür paylaşımları gören kendi savunduğuna biraz daha bağlanıyor. Ben bu tiplere partilerin fanatikleri diyorum. Tüm rakipleri bir araya gelse partisini savunduğunu sanan bu zavallının partisine vereceği zarardan fazla bir zararı veriyor partisine. İşin garibi bu tür paylaşımlardan haberdar olmasına rağmen partiler sesini çıkarmıyor.

Üzerine vazife olmadığı halde sosyal medyada partileri hakkında ifrat ve tefride kaçan bu kişilerin eline geçecek bir şey de yok. Partilerin gönüllü ve fahri bu savunucuları, akıllara ziyan bu tür paylaşımları niye yapar? Düşünüyorum düşünüyorum, aklıma "Partim başa gelirse bana bir makam ya da mevki verir," ya da "Partim yeniden iktidar olursa mevcut mevkimi koruduğum gibi daha yükseğine de gelirim" hesabı yapılıyor olsa gerek. Yoksa partiler el altından bu kişilere pata verip sosyal medyada bizi ölümüne savunun mu diyor.

Sosyal medyada olur olmaz siyasi paylaşım yapan bu yandaşlar kendilerine yazık ediyorlar. Keşke zamanında istifa etselerdi de bu yeteneklerini meydanlarda halk ile paylaşsalardı. Sanırım bu tipler de tıpkı benim gibi cesaret edip istifa edemediler. Geriye kala kala körler ve sağırların birbirini ağırladığı, bugüne kadar kimsenin kimseyi ikna edemediği ucuz mücahitlik kısmı kalıyor. Oturduğu yerden mangalda kül bırakmıyor bu tipler. Keşke farkına varsalar da yeterince kirli olan sosyal medyayı daha fazla kirletmeseler.

Siz Hiç Tanımadığınız Bir İnsanı İki Buçuk Saat Dinlediniz mi?

Pazar günü ikindi namazından sonra biraz soluklanayım diye evime yakın bir parkta boş bulduğum bir kameriyeye oturmaya yeltendim. Hemen ardımdan "Oturabilir miyim, ben emekli öğretmen" diyen bir beyefendi geldi. Tanımam etmem, buyur ettim masama.

88 yaşındaymış Mustafa Amca. Kırk yıllık dost gibi iki buçuk saat anlattı bana kendini. O anlattı ben dinledim. Ne yorulmak bildi, ne de soluklanmak. Yaşı ilerlemiş olmasına rağmen sağlam bir vücut, diri bir hafıza vardı kendisinde. Dinlemekten yoruldum ama dinletiyordu kendisini:

İlkokulu bitirdikten sonra tanıdığı birinin yönlendirmesiyle beş ay gecikmeli olarak İvriz Öğretmen Okuluna kayıt yaptırmış. Beş yıl da orada okuduktan sonra Beyşehir’in bir köyüne öğretmen olarak atanmış. Köye vardığında köyde okulun olmadığını görmüş, metruk bir odada 7-12 yaş arası çocukları toplayarak öğretmenliğe başlamış. Öğrencilerden istediği bir saca tahta çakmak suretiyle sınıfa bir kara tahta kazandırmış, ev sıvalarında kullanılan topraktan tebeşir yapmak suretiyle çocuklara ”İşte tebeşir bu” demiş. Kışa doğru okulu yapılmış ve yeni yerine geçmiş. Köylüyle iç içe olmuş, yeri gelmiş dayak atmış ama çoğu kimsenin okuma yazmasında emeği olmuş. Aynı köyde dokuz yıl görev yaptıktan sonra okuldan tanıştığı kız arkadaşıyla evlenip aynı köyde karı-koca öğretmen olarak bir dört yıl daha görev yapmışlar. On üç yılın ardından Beyşehir’e tayin isteyerek öğretmenliğine orada devam etmiş.

İlçenin hatırı sayılır bir öğretmeni olmuş, uzun yıllar Beyşehir turizm işlerini de yürütmüş. Halkla iyi geçinemeyen garnizon komutanına halk ile nasıl geçinmesi gerektiğini öğretmiş ve dost olmuşlar. İlçelerindeki parka çay içmek için gelen 27 Mayıs İhtilalinin valisine hoş geldin diyerek aralarında bir hukuk oluşmuş. Vali, giderken beraberindeki bir öğretmenle birlikte kartvizitini vermiş Mustafa Amcaya. “Gece dörtte dahi olsa beni arayabilirsiniz” demiş. İlçenin en büyük problemi bir umum tuvaletinin olmamasıydı diyor Mustafa Amca. Bir gün diğer öğretmen arkadaşla birlikte bir rapor yazarak validen bir tuvalet istedik. Vali emir vererek Konya’nın tüm ilçelerine birer umum tuvaletin yapılmasıyla ilgili bir genelge yayımladı. Bizim bu aktifliğimizi gören kaymakam, “İlçeyi iki öğretmen yönetiyor“ demeye başladı. Yedek subay olarak altı ay zor bir eğitim gördükten sonra Ardahan’a yedek subay olarak atandığını, orada görev yaparken tayini çıkan komutanın komutanlık görevini kendisine tevdi ettiğini, ilk iş olarak askerde dayağı kaldırdığını…söyledi.

Hep öğretmenlikten dem vurmadı tabi Mustafa Amca. Daldan dala atlasa da yine kendini dinlettirmeye devam etti. Zaman zaman esnesem de. Yeri geldi Köy Enstitülerinin açılışından ve bu okulların iyi bir işlev gördüğünden, bu okulların açılmasında Hasan Ali Yücel ile İsmail Hakkı Tonguç’un büyük payı olduğundan dem vurdu. İsrail’in nasıl kurulduğunu, çöl olan topraklarını yeşertmek için bir buçuk metre kumu kaldırıp denize boşalttıklarını, altına naylon serdiklerini, üzerine bitek toprak getirdiklerini, çok uzaklardan su getirerek yerin altını su borusu ile nasıl döşediklerini…en son domatesi ekim ayında yediğini, mayıs ayına mecburiyetten bir domates aldığını, lastik gibi olduğundan yiyemediğini ve çöpe attığını anlattı. İlaç kullanıp kullanmadığını sordum kendisine. Kanını sıvılaştırmak için bazen bir ilaç kullandığını ama ilacı çok kullanmadığını, doktorluktan iyi anladığını, tıp kitapları okumak için Amerika’dan tıp kitaplar getirttiğini, bir ara ishal olduğunu, bir türlü ishalinin geçmediğini, bunun için Saraçoğlu’nun kitabını aldığını, bağırsakla ilgili bölümü okuduğunu, hastalığının kanser başlangıcı olduğunu tespit ettiğini, bunun için Saraçoğlu’ndan öğrendiği yöntemi uygulamak için üç adet patatesi kabuklu bir şekilde kısık ateşte pişirdiğini, patatesler yarılıncaya kadar kaynattığını, haftada üç gün içtiğini ve bu hastalığını atlattığını söyledi. Bugünkü doktorların kendisi kadar tıp bilgisine sahip olmadığını anlattı, bunu da çok okumasına bağladığını, çünkü günlük gazete ve çok sayıda kitap okuduğunu anlattı.

Beyşehir’de öğretmenlik yaparken turistik bir gezi için gelen on tane Hollandalının otel bulamadığı için bir gün evinde misafir ettiğini, giderlerken kendisine para teklif ettiklerini, biz Türkler misafirperveriz, asla para almayız dediğini, kendisini birkaç defa Hollanda’ya çağırdıklarını ama gitmediğini söyledi.

Bana kaç çocuğum olduğunu sorduktan sonra kendisinin de iki kız, iki erkek çocuğu olduğunu, hepsini okuttuğunu, kızlarının İstanbul’da görev yaptığını, oğullarının burada olduğunu, hatta bir oğlunun yanında kaldığını, kızların babaya daha yakın olduğunu, Beyşehir’de tanınan bir aile iken Konya’da da yüksek kademedeki insanlarla hukukunun olduğunu, kızlarının Bakan’dan takdirname aldığını, eşinin vali tarafından takdirname ile taltif edildiğini anlattı.

Kendisine eşinin ne zaman vefat ettiğini sordum. 28 yıl oldu, dedi. Tekrar evlenip evlenmediğini sordum. Üzerine evlenmediğini, zaman zaman teklifler geldiğini, kimseyi kırmadan nazikçe geri çevirdiğini, evlenmemekle iyi yaptığını, günümüzde evliliklerin uzun ömürlü olmadığını, hemen boşanmak için gerekçe arandığını söyledi.

Mustafa Amcanın konuştuklarını özetin özeti olarak size aktarmaya çalıştım. Konuşmalarının arasına Ramazan Bey sizi rahatsız ettim, kusura bakma dedikten sonra içimden “Hah Mustafa Amca sözünü nihayete erdirecek, hele şükür” dedim. Ama nerde… Mustafa Amca yine soluklanmadan bir bakmışsın ki bir başka konuya geçmiş. Bazen de çok konuşuyorum, seni rahatsız ediyorum ama bunları birinin konuşması lazım, zira içeride tutulmaması lazım, zaten vakit de geçmiş oluyor böylece, demesi yok mu? Görülmeye değerdi. Ben estağfurullah dedikçe o 88 yılını bana iki buçuk saatte anlattı desem abartmış olmam.

Giyim ve kuşamına baktım. Tertemizdi maşallah! Demek ki oğlu ve gelini bakıyor kendisine. Helal olsun bu oğlana ve gelinine, Allah sayılarını artırsın, dedim içimden.

İftara baktım kırk dakika kalmış. Ben Mustafa Amcayı dinlerken evime iftara gelen misafirim gözümün önünden evime geçeli neredeyse bir saat oldu. Ne zaman toparlanmaya yeltensem Mustafa Amca bir başka konuya daha girdi. Kırıp kalkamadım. Sonunda Mustafa Amca, evime misafirim geçti, ekmek almam lazım, sakıncası yoksa iftara bize geçelim, dedim. Teşekkür edip kalktı. Soyadın neydi Mustafa Amca dedim: Erdoğan dedi. 

Mustafa Amca, belki her gün kendisini dinletecek birilerini buluyor. Çünkü boş olduğunu söyledi birkaç kere. Bugün de nasibinde ben varmışım, içini bana boşalttı. Allah uzun ömürler versin kendisine. 
Ayrıldıktan sonra ekmek almaya giderken konuşmakta sorun yok, dinlemek de çok zormuş, dedim kendi kendime.




27 Mayıs 2018 Pazar

Adaylık Sırasını Beğenmeyip İstifa Etmek

Partilerin milletvekili aday listeleri YSK'ya verildikten sonra bazı partilerde listedeki sırasını beğenmediği için istifa eden vekil adayları oldu.

Partilerden aday olmak ve adaylığını geri çekmek bir hak olsa da garip bir durum, bunun tasvip edilecek bir tarafı yok. Demek ki bu tiplerin siyasete girmek istemesinde tek gaye vekil olmakmış, kendilerini bu şekilde şartlandırmışlar. Seçilecek yerden konmayınca soluğu istifa etmede alıyorlar. Gaye her halükarda vekil olmak olunca seçilemeyeceğini anlayan doğal olarak istifa eder. Adam niye boşa kürek çeksin. İyiki istifa ediyorlar. Zira bu kişilerin bu ülkeye ve bu ülkenin siyasetine verebileceği bir şey yok. Yatıp kalkıp dua edelim gerçek yüzleri işin başında belli oldu diye.

Sırasını beğenmediği için istifa eden adaylar sorunlu da bu tiplere listelerinde yer veren partilerde sorun yok mu? Belki de problemin büyüğü bu tip siyasi partilerde. Güya günlerce kapanıp liste hazırlıyorlar. Tencere yuvarlanmış, kapağını bulmuş.

Tamamen kendi çıkarını düşünen bu tip aday ve siyasi partiler güya ülkeyi yönetecekler. Bunların bu ülkeye verebilecekleri bir şey yok. Bakmayın siz etrafına kalabalıklar toplayan, "Şunu şunu yapacağız" diye meydanlarda ve ekranlarda cart cart öttüklerine. Bir dava, bir fikri, bir ideali, bir zihniyeti olmayan bu tür hareketler yamalı bohça gibi. Kendilerine hayrı yok ki ülkeye hizmet etsinler. Daha parti içinde birlik sağlayamamışlar ki ülkede birlik ve beraberliği sağlayabilsinler. Umarım seçmen bu tiplerin bu ülkede siyaset yapmasına imkan vermez, sandıkta kırmızı kart gösterir. Sandığa gömmeli ki başka maceraya katılacakların heveslerini kursaklarında bırakır. Böylece önüne gelen, aklı esen siyasete soyunmaz.

Seçmenin prim vermemesi gereken bir diğer husus ise girdiği her seçimde yüzde bir bile oy alamayan tabela partileridir. Bildiğim kadarıyla doksandan fazla irili-ufaklı partiniz var. İnsan siyaseti niçin yapar? Ülkeyi yönetmek içindir. Bir, üç, beş seçime girmesine rağmen hiçbir varlık gösteremeyen partiler ve bu partilerin genel başkanları "Olmuyor, toplumda karşılığımız yok, biz en iyisi dükkanı kapatalım" deme yoluna gitmez. Sanırım tabela partisi olarak kalmak parti genel başkanlarının hoşuna gidiyor. Nasılsa altlarında bir koltuk var, "Hiç yoktan iyidir, küçük olsun benim olsun" düşüncesindeler. Varlık gösteremeyen partilerini lağvederek kendilerini yakın istedikleri bir başka partiye geçmezler. Hazineden yardım almadan Türkiye çapında teşkilatlanan bu partiler ne yer, ne içer; parti masraflarını nasıl karşılar, partilerinde çalışan insanların maaşlarını nasıl verirler bilmiyorum. Yoksa bu tür partiler bir el tarafından el altından destekleniyor mu diye düşünmeden edemiyor insan.

Seçim Beyannameleri


Siyasi partilerimiz ve cumhurbaşkanı adayları meydanlara inmeden önce birbiri ardına “seçim beyannamelerini” açıklamaya başladılar. Kimi avans veriyor, kimi burs, kimi sıfır faizli kredi, kimi ikramiye, kimi mazotu düşürüyor… Beyannamelerin özeti seçmenin midesine hitap ediyor. Vaatleri ben, eski siyasilerin vaatlerinin günümüzde yeniden hortlaması olarak görüyorum. Bazı vaatler makul, bazısı ise uçuk-kaçık! Bu vaatlerin ne kadarı oya tahvil edilecek, bunu da seçim gösterecek. Adaylar ve siyasi partiler ekonomik vaatlerden ziyade başka tür vaatte bulunsa daha iyi olurdu kanaatini taşıyorum. Çünkü her şey mideden ibaret değildir. Siyasilerin vaatlerinin başında neler olabilirdi?
·         Kamuya memur alımında kıstas merkezi bir sınav ve güvenlik soruşturması olacaktır.
·         Güvenlik soruşturmaları iki ay ile sınırlandırılacaktır.
·         Müdür, müdür yardımcısı, şube müdürü ve öğretmen alımında mülakatın her türlüsü ayaklarımın altındadır. Bunun yerine sınav yapılacak ve puan üstünlüğüne göre atanacaktır.
·         Kamuya atananların hepsi objektif kriterlere göre denetime tabi tutulacaktır.
·         Sözleşmeli öğretmenler atandıkları yerde üç yıl görev yapar.
·         Öğretmenlere uygulanması düşünülen performans sistemi çöpe atılacaktır. Bunun yerine objektif kriterler ve belgeye dayalı performans sistemi uygulanacaktır.
·         Milli Eğitime bağlı resmi okullarda tam gün öğretim uygulanacaktır.
·      Ortaokul ve lise bitiminde merkezi sınav yapılmayacaktır. Bunun yerine 6.7.ve 8.sınıfların her döneminde birer veya ikişer sınav, merkezi olarak yapılmak suretiyle elde edilen puanlarla hem sınıf geçilecek, hem de lise tercihi yapılacaktır. Lise 2.3.ve 4.sınıflarda tıpkı ortaokulda yapıldığı gibi dönemlik merkezi sınavlar yapılacak. Alınan puanlar hem diploma notu olarak kullanılacak, hem de üniversite tercihinde kullanılacaktır.
·     Okullarda öğretmenin görevi sadece ders işlemek ve sınav tekniği kazandırmak olacaktır. Öğretmenler sadece 5.ve 9.sınıflarda sınav yapacaklardır.
·     Okullarda öğleye kadar ders işlenecek, öğleden sonra uygulama, etkinlik, etüt, ilave ders, sportif ve kültürel faaliyetler yapılacaktır.
·        Her türlü eş durumu atamalarında devletin ihtiyacı olduğu yerde eşleri birleştirme yoluna gidilecektir.
·         Öğretmenler dört, diğer memurlar ise beş yılda bir il içinde yer değiştirmeye tabi olacaktır.
·         Kamuda azami tasarruf politikası uygulanacaktır.
·         Belediyeler mali ve hizmet yönünden sıkı bir denetime tabi olacaktır.
·         Cezalar, borçlar, krediler vb ödemelerde ödeme kolaylığı sağlanacak; asla affetme, borcu silme yoluna gidilmeyecektir.
·         Kayıt dışı ekonomi kayıt altına alınacak, vergi insanların gelirine göre adilane bir şekilde alınacaktır.
·         Vatandaşlık görevi olan askerlikle ilgili ihtiyaç fazlası kişilerin askerlik görevini bedelli olarak yapmaları sağlanacaktır. Bu durum sistematiğe bağlanacaktır.
·         Asgari ücret alanla, azami ücret alanların arasındaki maaş uçurumu giderilecektir. En düşük maaş, kişilerin insanca yaşayabileceği miktarda olacaktır.
·         Özel sektör ile kamu sektöründe çalışanlar için personel rejimi yapılacaktır.
·         Yargıya asla müdahale edilmeyecek, hakim ve savcılara güvence verilecektir.
·         Her türlü seçilme iki dönemle sınırlandırılacaktır.
·         Uluslar arası ilişkilerde kazan kazan politikası izlenecektir.
·         Sıcak paraya dayalı bir ekonomiden ziyade üretime dayalı bir ekonomiye önem verilecektir…

Türkiye Bağımsızlık Mücadelesi Veriyor ***


Türkiye hiç olmadığı kadar dış güçlerin kıskacı altında! Dört bir taraftan saldırılmasının sebebi de bu. Siyasal ve ekonomik baskıya maruz kalıyor. Neden mi? Çünkü Türkiye bağımsızlık mücadelesi veriyor. Bazılarımız,  “Eski köye yeni adet getirme! Türkiye zaten bağımsız bir ülke; bilir-bilmez konuşma. Sınırları belli bir toprak parçası üzerinde ay yıldızlı bayrağımız dalgalanıyor diyebilir. Evet, bu ülke bağımsız bir ülke! Ama ekonomik bağımsızlığı olmayan bir ülkenin bağımsızlığından dem vurmak saf dillilik olur. Zira biz ekonomik yönden göbeğimizden bağlıyız veya bağlamışlar. Silahımıza, tankımıza varıncaya kadar nereden ve kimden alacağımıza karışıyorlar baksanıza.

PKK terörü, FETÖ darbesi ve siyasal baskılarla yola getiremedikleri ülkeyi şimdi iktisadi yönden boyun eğdirmeye ve yeniden kafese sokmaya çalışıyorlar. Son aylardaki dövizin ateşi de kafesinden çıkmaya çalışan Türkiye'yi yeniden kafese girdirmeye çalışmaktan ibarettir. Şu ana kadar oynadıkları oyunun son halkası bu.

Türkiye, ABD ve Batı'nın kendisine biçtiği rolü oynamak istemiyor, uydu devlet yerine kendi kendine yeten, kendi göbeğini kendisi kesen bir devlet olma yolunda. Alınan kararları uygulayan figüran bir ülke olmaktansa masalarda rol kapmaya çalışıyor. Dünyada nerede mağdur var, Türkiye onların elinden tutmak istiyor. Güçlüye boyun eğmiyor, sesini çıkarıyor, böyle olmaz diyor. Bundan dolayı da üzerimize geldikçe geliyor, boğmaya çalışıyorlar. Çünkü Türkiye’ye haddini bildiremezlerse yarın ardından diğer ülkeler de isyan bayrağını açacak. Bu da Batı ve ABD’nin tereyağından kıl çeker gibi dünyayı yönetmesini zora sokacak. Biz, içeride bir ve beraber olur, dış güçlere karşı dik durursak belki sıkıntı çekeceğiz ama mutlaka kendi göbeğimizi kendimiz keseceğiz bir gün. Yeter ki sabretmeyi, oyunu kuralına göre oynamayı bilelim.

24 Haziran seçimleri bağımsızlık önünde kat edeceğimiz önemli bir dönüm noktası. Ya tamam diyeceğiz, ya da devam. Batı ve ABD, seçim öncesi dövizin fitilini ateşleyerek bir ekonomik kriz çıkarma derdinde. Böylece seçmeni etkileyecekler. Şayet ekonomik bir kriz çıkartabilirlerse yıllardır yok etmek için uğraştıkları mevcut yönetimin gidişi daha kolay olabilir onlar için. Mevcut iktidar amaçlarına ulaşmak için onların önünde en büyük ayak bağı. Bir indirebilirlerse Türkiye’yi yine eski rolüne büründürecekler.

24 Haziran seçimlerini kim kazanır bilmem. Çünkü bunun kararını hür iradesiyle Türkiye seçmeni verecek. Seçimde hangisi kazanırsa kazansın Türkiye’nin yaptığı bağımsızlık mücadelesini devam ettirmelidir. Seçimi kazanmayı çok isteyen, bunun için asılan adaylar ilk önce bağımsızlık mücadelesi verecek bir ülkeyi yönetmeye mi talipler, yoksa yeniden Batı ve ABD’nin girdabına mı girmek istiyorlar? Şayet ne şiş yansın, ne de kebap diyerek Batı ve ABD ile iyi geçinme adına dik duramayıp onların isteklerine boyun eğmeyi düşünüyorlarsa bu ülkeye yazık ederler.

Halkımız dış güçlerin emellerini biliyor. Bildiği için döviz bu kadar yükselmesine rağmen tedirgin olmuyor, telaşa kapılmıyor. Bağımsızlık için gerekirse baldıran zehri içmeye bile razı. Umarım siyasi partilerimiz ve adaylarımız da bunun farkındadır. Eğer dayatmalara karşı bir –daha- boyun eğersek bu millet bir daha belini doğrultamaz. Adaylar, iç politikaya yönelik vaatler vermekten, ülkeyle ilgili felaket senaryoları çizmekten ziyade dış politikada nasıl bir yol izleyeceklerini seçmenlerine açıklamalılar.



*** 31/05/2018 günü Yeni Haber gazetesinde Barbaros ismiyle yayımlanmıştır.


25 Mayıs 2018 Cuma

Bu Milletin Vaatlere Karnı Tok!

24 Haziran'da yapılacak olan cumhurbaşkanı ve parlemento seçimleri için hem cumhurbaşkanı, hem de parti genel başkanları daha araziye çıkmadan kesenin ağzını açtı, vaat üzerine vaatler veriyorlar. Ne de çok verecekleri varmış bu millete. Partilerin veya cumhurbaşkanı adaylarının hız kesmeyen vaatleri, bu seçimin taraflarca hayat-memat meselesi olarak görüldüğünü ayan-beyan göstermektedir. Hoş bizde bütün seçimler ölüm-kalımdır aslında. Ama bu seçim en şiddetlisi ve en ciddiye alınanı galiba! 

Seçimler o kadar ciddiye alınmış olmalı ki her güne yeni bir vaatle uyanıyoruz. Daha seçimlere bir ay var. Bu gidişle vaatlere doyacağız. Millet yaşadı yani. Bu manzarayı görünce deliye her gün bayram misali insanın her gün seçim olsa diyesi geliyor. Bu seçim dönemi gösterdi ki bizim siyasilerimiz ne kadar cömertmiş de bizim haberimiz yokmuş. Yine bu seçim dönemi gösterdi ki siyasilerimizin tarihi bağları yüksek. Hepsi 1990-2000 dönemindeki siyasilerin bol keseden attıkları vaatlere sarıldı yeniden. "Herkese bir ev, bir araba anahtar" vaadi 2000 öncesine ait akılda kalan vaatlerdendi. Bu vaatte bulunan iktidara geldi. Belki vadettiği ev ve arabayı veremedi ama bize 5 Nisan krizini armağan etti, sağ olsun.

Siyasilerimiz hiç kusura bakmasınlar bu milletin vaatlere karnı tok. "Eskiye rağbet olsaydı bitpazarına nur yağardı." Çünkü karşılığı olmayan her vaadin bir bedeli var, hem de ağırından. Bu millet 15 senedir "Enflasyon canavarından kurtulalım, zamlara veda edelim, döviz ve faiz insin ki ekonomimiz düze çıksın, namerde muhtaç olmayalım, gerekirse baldıran zehiri içeriz" şeklinde anlayabileceğimiz bütçe disiplinine inandı. Ne vaat verildi, ne de bir şey istedi. Eski uçuk-kaçık vaatleri unuttu. Çünkü ekonomik rahatlamayı gördü. Eski vaatlerin yeniden hortlamasının nedeni bize 5 Nisan kararlarını hibe eden kabine üyesinin bugün siyaset arenasında umut olarak görünmesinden midir bilinmez.

Siyasilerimiz, miting meydanlarında kalabalık toplamak, bunları oya devşirmek amacıyla galeyana gelerek işkembeyi kübradan atmasın. Siyasilerimiz belki eskinin kötü kopyası olmaya namzet olabilir. Ama bu halk bir şeyler umsa da eskinin seçmeni değildir, ayakları yere basıyor. Neyin verilip neyin verilemeyeceğini, kaşıkla verilecek olanın kepçeyle geri alınacağını iyi bilir. Syaset yapılacak ise seçmen inandırılacak ise; enflasyon nasıl iner, faizler nasıl düşer, dövizin ateşi nasıl söndürülür, üretime dayalı ekonomiye nasıl geçilir, birlik-beraberlik ve barış ortamı nasıl sağlanır, adalet nasıl tesis edilir, onu anlatsınlar. İnanın daha ikna edici olurlar. 25.05.2018

Alın Terine Dünyayı Dar Eden Ekonomi ***


Dünyada uygulanan ekonomik sistemin adı; liberal mi serbest piyasa mı, küresel ekonomi mi her ne zıkkımsa belli bir mutlu azınlığı ihya eden, fakir-fukarayı imha eden bir sistemdir benim gözümde bunun adı. Aldıkları her kararda paraya para demezlerken dar ve orta gelirli insan biraz daha geri geri gidiyor. Bu yöntemle paranı pul ettikleri yetmediği gibi ekonomik bir girdaba sürüklüyorlar ülkeleri. Durduğu yerden senin paranı eritiyorlar. Tüm bu işlemleri yaparken taş atıp elleri de yorulmuyor, zaten terleme yok. Kah faizle oynuyorlar, kah döviz kuruyla, kah borsayla. Olmadı gerilim siyaseti izliyor, kriz çıkarıyorlar. Öksürseler de onlar kazanıyor, tıksırsalar da. Olan, elinin emeğiyle bu dünyada namerde muhtaç olmadan geçim mücadelesi veren elleri nasırlı emekçilere oluyor. Anladım ki bu dünyada alın teriyle kazanmaya yer yok. Alın teriyle kazanılan para insana hayatı dar ediyor. Kazanacaksan, bey gibi yaşayacaksan paradan para kazanacaksın. Çünkü halihazırda geçer akçe bu.

Adını bilmediğim, öğrenmek de istemediğim günümüz ekonomisinin adı olsa olsa zulüm ekonomisidir. Başka da isim aramaya gerek yok zaten. Necip Fazıl’ın “Bir kişiye dokuz, dokuz kişiye bir pul” dediği bu olsa gerek. Sen, enflasyonla mücadele edeceğim, faizi düşüreceğim, toplumda sosyal adalet dengesini sağlayacağım diye adına bütçe disiplini dediğin kamu mali yönetimini dokuz doğurarak uygulamaya koy, enflasyon canavarını azdırmayacağım diye kılı kırk yar, kimseye bir şey verme. Paraya yön veren birkaç mutlu azınlık bir kalem oynatsın, senin bütçe disiplinini yok etsin. Olacak şey değil. Lanet olsun modern dünyanın bulduğu bu ekonomik sisteme! Zaten “Allah ve Rasülüne savaş açmak” olan bu haksız kazanç sistemi insanlığa dünyayı dar etmekten, zulmetmekten ve mağdur üretmekten başka ne işe yarar?

Ülkeler hangi ekonomik sistemi uygularlarsa uygulasınlar, hepsinin görevi para musluğunun başında olanların cebini doldurma görevini ifa etmektir. Kim dişinden, tırnağından ne artırıyorsa üzerine borçlanarak bu paragözlere çalışıyor. Paraya tapan ve para için dünyayı ateşe vermekten çekinmeyen bu kapitalistler, bugüne kadar kazandıklarını tıka basa yeseler, bir eli yağda diğeri balda dünyayı gezseler, elde ettikleri paraları; harca harca bitiremedikleri gibi milyon göbek sonra gelecek soy ve sopunu da besler. Çünkü milletin ve ülkelerin kaşıkla biriktirdiklerini bunlar bizden kepçeyle almaya devam ediyorlar.  Maalesef ne mideleri doyuyor, ne de gözleri. Geberip gittikleri zaman toprak da doyurmuyor bunları. Nasılsa bayrağı, yetiştirdikleri yetmeleri devralıyor.

Üretime dayanmayan sıcak para ekonomisinin dünyaya dayattığı sistem, zulümdür maalesef! Dünya üretmeden tüketmeye teşne oldukça bu zulüm düzeni bu şekilde devam edecek. Bu durum okumuş insanların dünyaya armağanıdır. Aslında bir yeri yeniden keşfetmeye gerek yok. En iyi ekonomik sistem anam babamın eskiden uyguladığı “Ayağına yorganına göre uzat” sistemidir. Bundan ötesi bize eziyet ve çile vermekten başka bir işe yaramaz.  Bir devlet “Üretmeden tüketme!” modeline geçmedikçe bu zulüm ekonomisi artarak devam edecek, nice canları yok edecektir.

Dünya ne yapıp ne edip döviz, faiz, borsa sarmalından kurtulmalı. Zira bu üçlü saç ayağı üçkâğıt ekonomisidir.



*** 29/05/2018 günü Yeni Haber gazetesinde Barbaros ismiyle yayımlanmıştır.

24 Mayıs 2018 Perşembe

"Sen de mi Orucu Sayıyorsun?"

İliklerime kadar üşüdüğüm soğuk bir zamanda üzerimde pardesü, başımda takke, ayağımda bot, pantolonumun altında pijamam olduğu halde tıraş olmak için berbere girdim. Sıra beklerken konu havanın soğukluğuna geldi. Berber, "Sıkı giyinmemize rağmen üşüyoruz" dedi. Kendisine "Biz bu halde üşüyoruz, bazı bayanlar etek giyiyor, başı ve boyun kısmı açık şekilde okula geliyor. Nasıl üşümüyorlar, merak ediyorum. Kuruma geldikten sonra içeride kaloriferler yanmasına rağmen yanıma gelip kaloriferin derecesini yükseltsek, çünkü üşüyoruz" şeklinde taleple geliyor. Konuşanın giyimine bakıyorum, sanki sıcak bir havada giyebileceği bir giyimle gelmiş karşıma. Kendisine be kardeşim etek yerine pantolon ve üzerinizi biraz kavi giyseniz üşümezsiniz, bak ben üşümüyorum" desem yanlış anlar. Mecburen susuyor ve kazanın derecesini yükseltiyoruz şeklinde konuşunca berber koltuğunda beni dinleyen biri kadının ne şekilde giydiğine iyi dikkat etmişsin, ben hiç farkına varmadım bugüne kadar" dedi. Olabilir dedim tanışmadığım bu kişiye. Karşısında kendisiyle konuşmaya gelenin giyim ve kuşamını görmeyen bu adam kör mü diye dikkat ettim. Kör de değil. Demek ki gözü kapalı konuşuyor muhataplarıyla. Herkes benim gibi sapık mı dedim kendi kendime.
*
Malum ramazan ayındayız, oruç tutuyoruz. Günlük 16 saatten fazla bir vakti yemeden, içmeden geçiriyoruz. Kolay mı değil. Çünkü açlık ve susuzluk hissetmemesi mümkün değil insanın. Tüm meşakkatine rağmen orucumuzu tutuyoruz. Çünkü dini bir vecibedir. Orucun kolaylığı ve zorluğu beyinde başlar ve beyinde biter. Niyetine aldın mı bir bakmışsın ki orucun gelmesiyle gitmesi bir olmuş. 

Ben oruca başlamayı birçok memur, öğretmen ve öğrencide görülen pazartesi sendromuna benzetiyorum. Pazar gününden başlayan tedirginlik ertesi günü iş başı yapınca geçiyor. Oruç da böyledir. Ramazana girmeden bu sıcak ve uzun günlerde nasıl dayanırız tedirginliği oruç tutmaya başlayınca geçiyor.

İlk üç gününü tuttuktan sonra biri, "Oruçta bitti, şurada ne kaldı" dedi. "Mübarek, daha var 27 gün. Ne bitmesi dedim, gülüştük.

Orucun 8.günü bir yerde iftardayız. "Orucun 8 günü bitti, geriye ne kaldı" diye konuşuldu. Daha var 22 gün, birliği falan yok dedim. "Bazıları orucu sayıyor, neyini sayıyorlar, sen de mi sayıyorsun" dedi. Ne olur saydığımızda. Yoksa siz saymıyor musunuz, bak 8 gün bitti diyen sizdiniz. Orucu bu kadar kolay sanmayın. Zaten zor olduğu için Allah 12 ay oruçlu geçirmemizi değil, bir ay oruçlu olmamızı emretti. Eğer size kolay geliyorsa 365 gün oruç tutun, elinizden alan mı var, dedim.

Bazı insanları anlamakta zorlanıyorum. Verdiğim iki örnekte biri karşısındaki kişinin ne şekilde giydiğinden haberi olmadığını, diğeri tuttuğu orucu saymadığını söyleyerek ne yapmak istiyor? Ya laf olsun diye konuşuyor, ya ne konuştuğunu bilmiyor, ya da kendilerini çok takvalı göstermeye çalışıyor. Aklı sıra seni ayıplamaya çalışıyor. Mübarekler! Allah o gözü niye verdi, bakar kör olasın diye mi? Ya da orucun kaçıncı gün olduğunu bilmenin neresi garip? Acaba bu tipler bugün iftar kaçta okunacak, imsak ne zaman başlayacak diye imsakiyeye göz atmıyorlar mı? Bal gibi bakıyor. Kaçıncı gün olduğunu bilmeden iftar ve insanın vaktinin girip girmediğini nasıl tespit ediyorlar. Hasılı, bu tiplerinki "Laf olsun padişahım." Bunun başka bir izahı yok. Umarım bu tiplerde mürailik yoktur. Şayet varsa bu, her şeyi yakar, yıkar. 24.05.2018




Ekonomide Seferberlik İlan Edilmeli *


Dövizin fırlamasında dış piyasanın, küresel ekonominin, çevremizde olup biten olayların ve bize had bildirmeye çalışanların etkisi var. Çünkü bize operasyon çekiliyor. Bunu söylemeye bile gerek yok. Hepimiz biliyoruz.  Pekiyi ekonomiyi yöneten ev sahibi olarak bizim hiç suçumuz yok mu? Var elbet!

Öksürükten, rüzgârdan etkilenen bir ekonomimiz var. Dünyada çıkarılan her gerilimin ucu bize dokunuyor. Çünkü ekonomimiz sıcak paranın gelişine dayalı. Sıcak paraya dayalı ekonomiyi devam ettiriyoruz. Bir türlü üretime dayalı ekonomiye geçemedik. İthal etmeyi çok seviyoruz. Cari açık her geçen gün arttıkça borç yiğidin kamçısıdır, ölmüş eşek kurttan mı korkar zehabıyla tedbir almıyoruz. Tasarruf yapmayı unutalı çok oldu. İsraf ekonomisi uygulanıyor dense yeridir. 

Bütçe disiplinini elden bıraktık, ortalama yılda bir seçim yapıyoruz, seçim ekonomisinin kapağını açtık. Vaatler gırla gidiyor, nereden bulacağız hesabı yapılmıyor artık. 

Piyasa güvenli liman arar. Siyasi ve iktisadi gerginliği gördü mü güvenilir limana doğru kaçar. Buna rağmen ekonomiyle ilgili uzman olan da konuşuyor, olmayan da.

Bütçe açık veriyor, döviz fırlıyor, yatırımcı önünü görmüyor. Piyasada yaprak kıpırdamıyor; Ekonomi, haberlerin ilk konusu oluyor, etkili ve yetkili kişilerden tık yok. 

Ekonomi kurmayı küresel savaşın oyununu bozacak "B" planını devreye koyamıyor. Piyasanın kendiliğinden sakinleşmesini bekliyor. Muhalefet ne yapabiliriz diyeceği yerde dolar 5 lirayı buldu felaket tellallığı yapıyor. Bu durumdan nasıl faydalanırım diye avucunu ovuşturuyor.

Bu durumda ne yapmak lazım? Ekonomiden anlamayan biriyim. Ama aklım yettiğince bazı önerilerde bulunmak istiyorum:
·         İşin uzmanları çözüm için bir araya gelip enine boyuna tartıştıktan sonra hükümetin uygulamaya koyacağı bir ekonomik paket yürürlüğe konmalı.
·         Ekonomik bir seferberlik ilan edilmeli.
·         Bütçe disiplininden taviz verilmemeli.
·         Siyasiler vaatlerinde makul olmalı.
·         Partiler hazineden aldıkları hazine yardımını geri iade ederek bütçeye gelir irat edilmeli.
·         Bu seçimde bir maliyet olan miting yapmaktan siyasi partiler vazgeçmeli.
·         Kamuda azami tasarruf tedbirleri yürürlüğe konmalı.
·         Toplu taşıma araçları ulaşımda özendirilmeli.
·         Gereksiz makam aracı kullanımından vazgeçilmeli.
·         Yastık altındaki altın, döviz vb paralar devlete uzun vadeli borç olarak verilmeli.
·         Kamu görevlilerinin verdiği iftar ve etkinliklere son verilmeli.
·         Özel sektörün dövizle borçlanmasına sınırlama getirilmeli.
·         Ülkede var olan ve yetişen ürün veya malın ithal edilmesine sınırlandırma getirilmeli.
·         Piyasayı tedirgin edecek, parayı kaçıracak söylemlerden kaçınılmalı.
·         Her türlü krize karşın uygulamaya konacak “B” planı belirlenmeli.
·         Yabancı futbolcu transferinde kulüpler yerli futbolcuyu tercih etmeye özendirilmeli.
·         Hac dışında gezi amaçlı yurtdışı gezilerine özen gösterilmeli.
Sonuç olarak belli bir süre ayağımızı yorganımıza göre uzatalım diyorum.

* 28/05/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

23 Mayıs 2018 Çarşamba

Piyasalar, Belini Doğrultabilecek mi?


Malumunuz dövizin ateşi bir türlü düşürülemedi. Düşürülemedi diyorum. Çünkü dövize müdahale yok. Vatandaş gergin bir şekilde çaresiz seyrediyor, ekonomiyle ilgili sorumlular da seyrediyor. Bu yüzden döviz kendi rekorunu günlük egale etmektedir. Bu bakış açısıyla piyasanın oturması bekleniyorsa, piyasa oturur oturmaya; ama kimleri yere serer, kimleri öldürür, kimleri felç eder, belli değil.

Türkiye’nin burnunu sürtmeyi nicedir kafasına koyan dış güçlerin son kozları sanırım paramızı pul ederek ülkeyi ekonomik krize duçar etmek ve emellerine böyle ulaşmak olmalı. Başını ABD’nin çektiği dini-imanı para olan bu insanların inandığı tanrıya inanmıyorum. Zira benim ilahım, Kendisinden başka tanrı tek Allah’tır.

Gözümüzün önünde paramızın anlık eri-til-mesine gönlüm rıza göstermiyor. Bu ülke adına ne yapılması gerekiyor diye endişeli bir şekilde ben beklerken etkili ve yetkili kişi ve makamlar da bekliyor. Merkez Bankası bile haziran ilk hafta yapacağı toplantıyı öne almıyor. Neyse o. İstersen ülke batsın. Çok da umurlarında değil. Onlar için önemli olan prensipleri.

Herkes bekleyedursun. Bereket! Ekonomi Bakanımız tweet aracılığıyla “Doğru hamlenin doğru zamanda yapılacağına güvenimiz tam" şeklinde bir açıklama göndermişGünler sonrasında gelen bu tek satırlık açıklama sadra şifa olmasa da beni bir sevindirdi bir sevindirdi. Niye mi? Unutmaya yüz tutan, olmuş bir olayı bana yeniden hatırlattığı için. Bu sıkıntı ve gerginlik arasında biraz tebessüm edelim:  Eyüp ile Mehmet halaoğlu ve dayıoğludur. Birlikte beldenin dışına çıkarlar. Bunları burada -daha doğrusu halaoğlu Mehmet’i- bekleyen bir tehlike vardır. Çünkü karşı beldenin gençleriyle Mehmet’in arasında daha önceden kalan paylaşılacak bir kozları vardır. Beldenin gençleri, Mehmet’i yaka-paça yere indirir; alaman mı veremen mi, bir güzel dayak atar ve çekip giderler. Halaoğlu Mehmet kafa-göz, kan bere içerisinde yerde yatarken tüm bu kavgayı kenarda seyreden dayıoğlu Eyüp, can havliyle eğilerek halaoğlu Mehmet’e seslenir: “—Halamın oğlu Mehmet! Sana bir daha vursalardı, olaya müdahale edip sana yardım edecektim” der. (Eksik olmasın!)

Halaoğlu Mehmet, yerden kalkabilmiş mi? Dayıoğlu Eyüp’ün imdadına halaoğlu Mehmet teşekkür edebilmiş mi? Aralarındaki halaoğlu ve dayıoğlu akrabalığı devam ediyor mu? İnanın bundan sonrasını bilmiyorum. Sizin gibi sonucu ben de merak ediyorum. Fakat öğrenme imkanım yok. Zira her ikisi de vefat ettiler. Allah rahmet eylesin.

Bu vesileyle bu sıkıntılar arasında bizlere bir nebze soluk aldırıp tebessüm ettiren Ekonomi Bakanımıza teşekkür ediyorum, attığı tek cümlelik tweetiyle beni geçmişe götürdüğü için. Şimdi ben birçok vatandaş gibi "Doğru hamlenin doğru zamanda yapılacağı anı bekleyeceğim. Tıpkı halaoğlu Mehmet'in yerden kalkamayacak şekilde yere kapanıp yardım bekleyen hali gibi.