28 Şubat 2017 Salı

Oh be! Dünya varmış

Normal şartlarda mağazadan hazır pantolon almam. Çünkü genelde dar kesim oluyor. Giyimi de rahat olmuyor. Benim giyeceğim her şey bol ve uzun olmalı. Bol olmalı ki, rahat hareket edebileyim, ayrıca vücut hatlarımı göstermesin. Uzun olmalı ki, kısalırsa veya yıkandıktan sonra çekerse paçasını açtırır uzattırırım. Öyle gördük büyüklerimizden. Boy alıp da kısalıp boşa gitmesin, kilo alır da daralmasın diye. Eskiler uzun ve bola çözüm olur da kısa ve dara çözüm olmaz derlerdi. Bana da onlardan kalmış. Elbise alacaksam mutlaka genişini alırım.

Ocak ayı içerisinde yolum bir mağazaya düştü. Kışlık ceket ve parke aldım. Tam çıkacakken yanımdaki arkadaş kadife pantolonlara baktı. Ben de baktım.  Ağarır mı soruma görevliden ağarmaz cevabı aldıktan sonra bir renk beğenerek kabine girdim. Giydikten sonra oturup kalktım. Çok da dar görünmüyor, sıkmıyor, bundan iyisi can sağlığı dedim aldım.  Paçasının yapılması için ödemeyi yapıp pantolonu mağazada bıraktım. Birkaç gün sonra teslim alıp dolabıma kaldırdım, bir gün giyerim diye.


Geçen hafta pantolonu giydim, nedir ne değildir bir bakayım diye. Beni sıkan bir şey var. Sanki harekat alanımı daralttı, ne oturması rahat ne de yürümesi, ne de abdest almak için ayağı kaldırması. Kendimle beraber sanki başka bir şey de taşıyorum ya da sanki bir yere bağlanmış gibi hissediyorum kendimi. Bugün pantolonu değiştirdim. Oh be! Dünya varmış dedim kendi kendime. Bir hafta boyunca kendime eziyet etmişim. Hürriyetime kavuştum çıkardıktan sonra. Neydi öyle! Sanki ayağımda beni bir yere bağlayan prangalar vardı. (Üşenmedim pantolonu giydim, sol tarafa koydum fotoğrafı. Çok da dar almışsın demeyesiniz diye. Gördüğünüz gibi çok da dar görünmüyor.)

Dar kesimmiş benim giydiğim. Sanırım hazır alınan pantolonların hepsi dar kesim. Tam vücuda oturacak şekilde kesilen bu tür kesimlerin kime ne faydası var? Anlamakta zorlanıyorum gerçekten. Üstelik almadan önce pantolonu giydim. Rahat mı diye oturup kalkmıştım. Pantolonu denerken beni sıkan kapalı kabin sanmıştım, meğerse pantolonmuş. Kendi kendime: "Ne işin vardı hazır giyimde? Adam gibi diktirseydin olmaz mıydı. Diktirdiğin pantolonlardaki hürriyeti hangi bir hazır ürün verdi sana dedim. Dedim ama almış ve giymiş bulundum, üstelik bizzat üzerimde hakkal yakin test ettim. Bir daha mı tövbe!

Giyimi rahat olmasa da ben bu yaştan sonra ne kısalırım, ne de uzarım. Üzülürüm de giydiği ceketinden, montuna, gömleğinden, pantolonuna varıncaya kadar giyindiği dar olan kimselere acıdım. Gerçekten giydikleri o dar şeyler insan için tam bir işkence. Hem de öyle böyle bir işkence değil. Tam bir Çin işkencesi. Üstelik dar giyinenlerin çoğu  daha gelişme çağında. Kimi boya veriyor, kimi de kiloya. Aldıkları zaman tam vücuda göre alıyorlar. Boya veya kiloya verir vermez de artık yepyeni elbise, giyilmemek üzere dolabı işgal etmek üzere kaldırılıyor. Çünkü ya daralmıştır, ya da kısalmış. Haydi tasarrufu geçtik. Tüketim toplumuyuz. Parayı veren ana-babayı düşünmedik. Alıp eskimeden kaldırıp bir tarafa atacağız. Nasıl rahat ediyorlar o daracık pantolonların içerisinde. Haydi rahatı sevmiyorlar. Nasıl giyiniyorlar? O daracık pantolon ayaktan nasıl geçiyor? Haydi giyindiler diyelim. Nasıl çıkarıyorlar? Bu pantolonları giymek bir mesele, o pantolonla yürümek, hareket etmek ayrı bir mesele. Çıkarmak ise ayrı bir mesele. Sonra vücut hattını tamamen teşhir edercesine böylesi bir giyimle ne amaçlanmaktadır? Ha giyinmiş, ha giyinmemiş. Maalesef çok fark etmiyor, bu günkü giyim-kuşamımızla.

Modaya uyacağım diye insanın kendine yaptığı bu eziyeti -kusura bakmasınlar ama- kimse yapmaz. 28/02/2017

28 Şubat ve FETÖ ***


21 Şubat 2017 günü "Yakın Tarih Okumaları" başlıklı bir konuşmayı dinlemek için Necmettin Erbakan Üniversitesi Ahmet Keleşoğlu Eğitim Fakültesi Erol Güngör Konferans salonundaki yerimi almıştım. Hatiplerden biri de Prof Dr. Ahmet ŞİMŞİRGİL idi. Abdülhamit ve dönemini anlatıp günümüzle bağlantı kuran Şimşirgil: "15 Temmuz’un başlangıcının 12 Eylül olduğunu, 28 Şubatın ise ülkeyi FETÖ’ye otoban yaptığını" söyledi, sözlerinin arasında.

15 Temmuz’u gördükten sonra ‘Postmodern’ darbenin FETÖ’ye yol açmak için yapıldığını dillendirmeye başlamıştım. Şimşirgil’den de bu cümleyi duyunca düşüncemin yanlış olmadığına kanaat getirdim. Bu darbe vesilesiyle hukukçu, siyasalcı olmak isteyen dindar ve mütedeyyin insanların önü kesilmek istenmiş, getirilen katsayı ucubesiyle de özelde İHL, genelde tüm meslek liselerine kendi alanlarının dışında herhangi bir bölüme girmesinin önü kapatılmıştı. İHL’lerden hukuk ve siyasala gidecek öğrencilerin önü kesilince gözde okullara gün doğmuştu. İşte bu gözde okulların öğrencileri ve ülkenin kapasiteli çocukları, üniversiteyi kazanmak için o zamanlarda adına hizmet hareketi dedikleri yapının kucağına düştü. Bu yılları dini alt yapısı yeterli düzeyde olmayan -tabir yerindeyse sıfır km olan- çocukları, bir taraftan yüksek öğretime hazırlarken diğer taraftan kendilerine hizmet edecek, bir dediklerini iki etmeyecek adanmış bir neslin yetişmesine hız verildiği yıllar olarak görmek lazım. 2012'den itibaren katsayı adaletsizliği kalkmış ve darbenin ardından 22 yıl geçmiş olmasına rağmen hala İHL'lerin belini doğrultamadığını düşünürsek bu süreci başlatanların, kendilerine engel olanları saf dışı etmek için tam isabet ettiklerini görürüz. 28 Şubat dolayısıyla askeriyeden ilişiği kesilenleri göz önüne aldığımızda ihraç ettiklerinin yerine FETÖ'nün yerleştirildiğini de düşünmek lazım. 

Ana Muhalefet Partisinin Trabzon vekilinin dediğine göre zaten bu yapı 99 yılında emniyetteki yapılanmasını tamamlamıştı. Bu yapıya mensup kişilerin 28 Şubat'la birlikte askeriyede daha üst rütbelere gelmelerinin önü açılmış, Ergenekon ve Balyoz davalarıyla da daha üst rütbeye çıkmaları sağlanmıştı. Hukuk mezunlarının istihdam edildiği yargı alanı ise zaten İHL dışından yetiştirdikleri öğrenciler tarafından doldurularak yargıda da hakimiyetlerini tescillemişlerdi. Kaymakam ve valiler ise yine hukuk ve siyasal tercihli olarak atandığı göz önüne alınırsa kadrolaşmak için sinsi ve planlı bir yol izlendiği gözlerden kaçmamaktadır.

Şimşirgil'in dediği gibi 12 Eylül 80 harekatı bu yapıya yol açmış, 28 Şubat ise ülkeyi, bu yapıya otoban yapmıştır. 2000 öncesinde kadrolaşmasını hemen hemen sağlayan bu yapı, 2000'lerin ortasından itibaren taarruza geçmiş, o yıllar kendilerine dokunanın alaşağı edildiği, kodese tıkıldığı yıllar olmuştu. 17-25 Aralık süreci zaten zirvedeyiz, var mı bize yan bakan hareketiydi. 15 Temmuz'a geldikleri zaman ülkenin alınmaması için hiçbir sebep yoktu. Çünkü ellerinde yağ var, şeker var, un vardı. Helva yapmaya ramak kalmıştı. Devleti ele geçirmişler geçirmesine ama  bir hesap hatası yaptılar. Milleti hesaba katmamışlardı. Çünkü onlara göre millet korkak ve ödlekti. Silaha karşı duramazdı, Önceki darbelerde evine kapanan ve darbeyi kabullenen millet, bu defa da öyle yapacaktı. Onların gizli mahfillerde yaptıkları hesapları çarşıya uymamıştı. Onların kurdukları bu sinsi tuzaklarının yanında Allah'ın da bir hesabı vardı. Kim durabilirdi karşısında? Allah cesaret verdi, bu millet meydanlara akın etti. Darbede başarılı olamayanlar yarasalar gibi kaçıştı.

Şimdi bizim için 12 Eylül, 28 Şubat ve en son yapılan 15 Temmuz kalkışması tarih olmuştur. Zaman FETÖ'ye kızma ve yerme zamanı değildir. Sürekli onları gündemde tutup kötülesek bize bir faydası olmaz. Dilipak'ın dediği gibi, "Tarih övgü ve yergi değildir, bir milletin tecrübesidir" demek lazım. Yine biz: "Tecrübe, yediğimiz kazıkların bileşkesi" demiyor muyuz? Geçmiş ihmalleri, hataları, ülkeyi birilerine ihale etmemeyi öğrendik. 


Aynı delikten bir daha girmemek için bir plan ve program dahilinde ülkeyi geleceğe götürmek için çaba sarf etmeliyiz. Geçmiş tecrübelerimiz kulaklarımıza küpe olsun! Allah bu milleti böyle ağır, kanlı ve öldürücü darbelerden korusun. Korkak, ödlek, yediği tabağa pisleyen hainlere bir daha fırsat vermesin. Hem 28 Şubat sürecinde, hem 15 Temmuz gecesinde mağdur olan mazlumların ahı, mağrur zalim ve mütekebbirlerden aheste aheste çıksın. Hem bu dünyada hem ukbâ alemde iki elleri, onların yakasında olsun!




***28/02/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.




Öğretmenimle 43 yıl sonra

Öğretmenim
Mustafa VAREL
İnsanın unutamadığı kişiler vardır hayatta. Hiç gönlünden çıkmaz. Hep içinde bir özlem vardır. Ah bir görsem, bir araya gelsem der durur. Her daim hayırla yad eder. Çünkü ilk gözünü onda açmıştır; ilk okumayı, ilk yazmayı ondan öğrenmiştir. Küçük yaşta bir ufuk vermiştir. Her şeyden de öte sevmiş ve sevdirmiştir. İlk göz ağrısı denir ya! İşte öyle bir şey.

İlkokul öğretmenimden bahsediyorum. Mustafa Varel. Hem anamızdı, hem de babamız desem yeridir. Dünyamız ondan ibaretti. İlkokul 1-3'ü onda okudum. Okullar açılıp okula geldiğimde bir-iki hafta dersimiz boş geçtikten sonra bir başkası, 5.sınıfta ise bir diğeri geldi. 4 ve 5'te beni okutan öğretmenler bende bir iz bırakmadı. İlk öğretmenim ise bende  olumlu derin izler bıraktı. İlk sazı onda gördüm. Saz eşliğinde bize "Çırpınırdı Karadeniz/ Bakıp Türk'ün bayrağına.." marşını ilk ondan dinledim. O çalar biz sınıf olarak ona eşlik ederdik. Zaman zaman bize hikaye okurdu bir kitaptan. Adını unuttuğum kitapta sık sık kitabın kahramanı Hayri Dede diye birinden bahsedilirdi. O, koşa koşa cumaya gider, arkasına takılır ben de giderdim. Namaz çıkışı hızlı hızlı gelir, ben de arkasından koşardım. Evimize gelir bizde ona giderdik.

Büyükle büyük, küçükle küçüktü. Ne kibir vardı, ne de enaniyet. Akşamleyin mahallelinin bir araya geldiği baranalara katılır, onlarla hemhal olurdu. Karasınır'la ilgili yazdığı: "Karasınır'ı dolan da gör bey/Ondaki her şey boldur ha boldur" şiiri herkesin dilindeydi.  Öğrencisi olarak bizim ezberimizdeydi. Gittiğim her yerde haydi bir oku derler, ben de seve seve okurdum. Bir bayram dolayısıyla okumamı istediği Arif Nihat Asya'nın: 
"Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek" şiirini ezberden okuyarak dünyalar benim olmuştu.


Öğretmenimle birlikte
İlk defa geçen yıl  telefon numarasını bularak sesini duymuştum. Adımı söyledim, tanıdınız mı dedim. "Sarı ramazan mı" dedi hemen. En kısa zamanda ziyaretinize geleceğimi söyledim. Bir kaç defa niyetlendim, nasip olmadı. Geçen cuma bir vesileyle yolum Karaman'a düştü. Akşam namazından sonra kendisini telefonla aradım, evini tarif etti. Bir kaç arkadaşla beraber evinde ziyaret ettim. Oğlu Ali Haydar ile birlikte misafir etti bizi. 
Öğretmenimle oğlu

Elini öptüm. Telefonla haberleşip buluşmasaydık onun beni, benim de onu tanımam mümkün değildi. Çünkü ne o bendeki sarı saçlar kalmıştı, ne de onun küçüklüğümdeki siması. Yaşını sordum 69 yaşındayım dedi. Çocukluğumda gördüğüm sinek kaydı tıraşının yerini bembeyaz sakalları almıştı. Öğrencisi iken kendisinin okuyup bizim dinlediğimiz hikayenin kahramanı 'Hayri Dede' gibi göründü bana. O da tıpkı hocamız gibi nur yüzlü, piri fani birisi idi. Telefonda sorduğu  soruları tekrar sormadı. Çünkü fiziken ve ruhen kendindeydi. Sağlam bir hafıza ve iradeye sahip olduğunu gördüm. Çocukluğumda kendisinde gördüğüm azim ve gayretinden hiçbir şey kaybetmemişti. "Size şiir okuyayım mı" dedi bize. Lütfen dedik. Biri 80 öncesi anarşi ortamını anlatan şiir olmak üzere kendi yazdığı iki şiiri kendi sesinden dinledim. Nerede bir müsvedde kağıt bulmuşsa onun arkasını değerlendirip şiir yazmaya devam etmiş. Eliyle yazdığını gelir gazeteden biri alır gider, yayıma verirmiş. 600 kadar şiiri olmuş. Yakında kitabı çıkacakmış.

Hocamın içten teklif ettiği yemek teklifini tok olmamız hasebiyle kabul etmedik. Kısa süre içerisinde eşinin sardığı lahana dolması önümüze geldi, çayla birlikte. Görmeye doyum olmazdı. Yolcu yolunda gerekti. Vedalaşıp ayrıldık. 

43 yıl sonrasında öğretmenimle buluşmam beni fazlasıyla mesrur etmiştir. Ben kendisinden memnundum. Allah kendisinden razı olsun. Öğretmenime sağlıklı, bereketli, uzun ömürler versin. 
Ahmet GÜNEŞ- Mustafa BÜYÜKADEM-
Mustafa KAÇAR, Hocam ve ben


Ziyaretimi gerçekleştirmeme sebep olan ortaokul ve lise arkadaşlarım Ahmet Güneş, Mustafa Kaçar ve Mustafa Büyükadem'e de teşekkür ediyorum. 27.02.2017







27 Şubat 2017 Pazartesi

'Karargâh rahatsız' *

Anlaşılan huylu huyundan pek vazgeçmiyor. Hani bizde: “Bir insan yedisinde ne ise, yetmişinde de odur” denir ya. İşte  bu cümleyi şimdi: “Bir zihniyet geçmişte ne ise şimdi de o” şeklinde değiştirmek lazım. Yukarıdaki başlık çağın dışında kalmış, kelaynak kuşları gibi demode olmuş bir zihniyetin bilinçaltını göstermektedir. Anlaşılan zaman zaman kendilerini darı ambarında sanıyorlar, halüsinasyon görüyorlar. Gayzlarından çatlıyorlar.

'Karargâh Rahatsız' başlığının “Genç subaylar rahatsız” manşetlerinden bir farkı yok. Bu sürmanşetlere milletin karnı tok. Bu tür haberlerle neyin amaçlandığını herkes biliyor. Eskiden bu tür haberlerle hükümete ültimatom ve gözdağı verilir, ayağını denk alması amaçlanırdı. 27 Nisan e-muhtırası ile denendi bu. Hükümet yemedi. Ardından içimizden devşirdikleriyle dış destekli olarak 15 Temmuz’da bir kalkışma yaptılar. Beceremediler. Son vuruşlarıydı bu. Tüm dünya gördü bunu canlı yayında. Destek veren Avrupa bir ay boyunca kendisine gelemedi. Gecenin ilk saatlerinde Reuters Ajansının ağzının suyunu akıtarak verdiği “Türkiye’de asker yönetime el koydu” haberi son sevinçleri oldu. Dünya bir milletin tanka, tüfeğe, F-16’ya karşı nasıl direndiğini, ölümü göze aldığını ve hatta öldüğüne şahit oldu. Aylarca demokrasi nöbetleri tutan milyonların meydanlarda sabahladığını da… Ölümü göze alan bir millete değil siz, dünya bir araya gelse hatta “En kesif orduların yükleniyor dördü beşi” durumu da olsa vız gelir, tırıs gider.


Birileri bunlara “Geçti Bor’un Pazarı, sür eşeğini Niğde’ye” demeli. Artık bu tür haberlerle milleti dizayn etme, hükümete ayar verme dönemleri geride kaldı. Hala bıraktığımız yerde otluyorsunuz, biraz kendinizi geliştirin, bu tür haberlerle bal-börek yeme döneminiz geride kaldı, millet gözünü açtı, gerçek askerimiz de rahatsız değil, o sizin hüsnü kuruntunuz, demesi lazım. Eskiden “Genç subaylar rahatsız” başlığını atanlar bu ülkede taltiflenir, milletvekili  yapılırdı. Şimdi tu kaka yapılıyor artık. Beyhude çaba bunlar. Yormayın kendinizi.

 

“Karargah rahatsız” haberinin askeriyede başörtüsünün serbest bırakılmasının ardından yapılmış olması yine bilinçaltlarındaki başörtüsüne karşı düşmanlıkların dışa vurumudur. Başörtüsünü görünce kırmızı görmüş boğa gibi oluyorlar. Böylelerine tıpkı Akif gibi: “Bacımın örtüsü batmakta zalimin gözüne/Acırım tükürüğe billahi tükürsem yüzüne” demek lazım. Gerçek askerin bu milletin değerleriyle derdi ve meselesi olamaz. Şayet bu ve başka konuyla ilgili varsa bir sıkıntısı askerin, derdini bir üst amirine iletmesi gerekir. Yok “Karargah rahatsız” derken askeriyenin içinde kalmış darbelere özlem duyan birkaç muhalifin rahatsızlığı ise bu, bu tipler rahatsız olmaya devam etsin. Çünkü bu tür hastalığın  tedavisi yok. Biz derdimizi alışkanlık gereği askeri kullanarak yapıyoruz derseniz, biraz medeni cesaretiniz olsun, silahın arkasına sığınmayın, mert olun. Çıkın ortaya. Biz darbe çığırtkanlığı yapıyoruz. Bizimkisi bir özlemdir, çok görmeyin, eski bir alışkanlık, deyin. Bu hareketiniz daha medenice olur. Prim yapmaz ama olsun. Görüş görüştür. Askerin hem Güneydoğu’da hem de Suriye’de varlığını iyice hissettirdiği bir ortamda bu tür aslı astarı olmayan konuları haber yapmak veya askeriyenin içindeki birkaç muhalif görüşü manşete taşımak vatanperverlikle bağdaşmaz.

 

Huylu huyundan vazgeçmez biliyorum ama bu milletin kadir ve kıymetini bilin. Hala bu millet, bu darbe kışkırtıcılığınıza ekmek veriyor ya. Helal olsun bu millete. Hoşgörüsünü kötüye kullanmayın. Yoksa sığınacak bir ülke bile bulamazsınız, haberiniz olsun. 27/02/2017

* 01/03/2017 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Pardona Pardon!

Kelime takıntım yok normalde. Önemli olan meramın anlaşılır şekilde anlatılmasıdır. Kelimenin hangi dilden geçmesi de önemli değil. Yine de kelime seçiminde kendi dil ve kültürümüze uygun kelimeleri seçip konuşmaya çalışırım.

Dilimize Fransızcadan geçen ve özür dileme anlamına gelen 'pardon' kelimesi nedense hep kulağımı tırmalar. Bana bu kelime özür dileme gibi gelmiyor. Sanki öylesine söylenmiş, içten olmayan yüzeysel bir kelime gibi gelir bana. Günümüzde büyük-küçük herkesin özellikle gençlerin dilinde çok yaygın olarak kullanılmakta. Bu kelime de -sanırım dilimizi Arapça kelimelerden kurtarmak için- Cumhuriyet'in ilk yıllarında Fransızca'dan dilimize aktarılan sözcüklerden biri olsa gerek.

Türkçemiz zengin bir dil olmasına rağmen bizde karşılığı olmayan kelimeleri bulmak için TDK'nın yeni kelime türetmesi, bu mümkün değilse diğer dillerden dilimize yakın olan bir kelimeyi  alternatif olarak önermesini  uygun bulurum. Yüzyıllardır dilimize geçmiş ve Türkçeleşmiş 'affedersiniz, kusuruma bakmayın, özür dilerim, hata ettim, kabahatliyim...' gibi kelimelerimiz varken sanki kelime kıtlığı çekiyormuşuz gibi Fransızcadan 'pardon' kelimesini transfer etmeyi manidar bulurum, doğru bulmam. Bunun altında bir Çapanoğlu ararım. O günün elitlerinin Fransızca hayranı olduğunu düşünürsek sanırım mesele anlaşılır. Ülkeyi Arap alfabesinden kurtardıkları(!) gibi dilimize geçmiş, bizden bir parça olmuş kelimeleri de değiştirmek için epey bir çaba sarf etmişler anlaşılan. Özür, kusur… gibi kelimelerin Arapçadan dilimize geçtiği gibi Fransızcadan da pardon kelimesi geçmiş. Artık bu kelimeleri ne Arapça ne de Fransızca olarak görmek lazım.

‘Pardon’ kelimesini diğerlerinden ayırmamı yadırgayabilirsiniz. Hatta çok da ince düşündüğümü ifade edebilirsiniz. Fakat oldum olası bu pardon kelimesine ısınamadım gitti. Özür dilemek anlamında düşünemiyorum. Mesela biri ayağınıza mı bastı. "Pardon" demek suretiyle "Ayağınıza tam basamadım, bir daha ki sefere tam basarım, es geçmem" demek gibi geliyor bana. Zaten pardon diyen yüzüne bakmadan yoluna devam edip gidiyor. Pardonunu kabul edip etmemen çok da önemli değil zaten onun için. ‘Özür dilerim, kusuruma bakma’ demeyi daha samimi bulurum. Zaten özür dileyenin üzüntüsünü yüzüne bakınca da anlayabilirsiniz. İstemeyerek bir hata yapıp ‘pardon’ diyene ‘Özrün kabahatinden büyük’ demek lazım.

Özür dilemek çoğumuzun zoruna gidiyor. Geçmişte birbirleriyle kavga eden öğrencileri barıştırmak istediğim zaman haydi birbirinizden özür dileyin dediğimde “Hocam! Ben özür dileyemem. Benden her şeyi iste. Ama özür dilememi isteme” dediklerine şahit oldum. Çünkü bazılarımız özür dilemeyi pek onurlarına yedirmezler. Aslında özür dilemek bir erdemliliktir. Özür; hiçten doğar, ama hiç değildir. Her adam özür dileyemez. Halbuki özür çoğu zaman gönülleri yeniden fetheder.

Sözlerimi, maksadımı en güzel şekilde ifade eden ‘ekşisözlük’ten bir alıntı ile noktalayayım: Pardon demek şarkı söylemek kadar kolay ve yüzeyseldir. Özür dilemek ise kişinin en derininden gelen bir temenni, bir telafi çabasıdır. Ancak çoğu kimse sıkışık otobüste giderken ayağına bastığı kişiden özür dilemez, pardon der. Çünkü özür dilemenin temel kuralı bir paylaşıma ortaklık etmiş olmaktır. Pardon elin adamıdır, özür dilerim baba, kardeş, kankadır.” 

Pardonunuza pardon! 27/02/2017


26 Şubat 2017 Pazar

Bir muhatap bulabileceğim artık **

Anayasa referandumunda evet mi çıkar, hayır mı  bilinmez. Çünkü 16 Nisana kadar taraflar her şeyi söyleyip eteklerindeki taşı dökecekler. Sandık günü ise halk onlara notunu verecek. Yani son sözü halk söyleyecek.

Fikir, vicdan ve düşünce özgürlüğü gereğince vatandaş özgür iradesiyle oyunu verdikten sonra çıkan sonucu, herkes kabullenip hayırlısı bu imiş diyecek/demelidir.

Hayır çıktığı takdirde mevcut sistem devam edecek, evet çıktığı zaman sistemde değişikliğe gidilmiş olacaktır. Geleceği bilme imkanımız yok, hangisi daha iyi olur, bilinmez. Herkes mevcut durumun ağır-aksak devam ettiğini biliyor. İşin garibi kimse bu mevcut durumdan memnun değil, evet çıktığı takdirde iyi olur, kötü olur. Bunu da zaman gösterecek. Görmeden bir şey denemez. Hayat risklerle doludur. Siyaset de bunlardan biridir. Risk almadan olmaz bu işler. Eksi ve artısını bilmek için öncelikle denemek lazım.

Evet çıkarsa ülke çift başlılıktan ve koalisyonlu hükümetlerden kurtulacak, devlet daha çabuk karar verip hızlı hareket edebilecektir. Yetki ve sorumluluk ağırlıklı olarak tek elde toplanacağı için devlet başkanının icraatlarından memnun olmadığı zaman halk hesap sorabilecektir. Meclis üçte iki nitelikli çoğunluk oyuyla cumhurbaşkanını Yüce Divan’a sevk edebilecektir.

Mevcut anayasamıza göre Cumhurbaşkanı layüsel yani sorumsuzdur. Vatana ihanet dışında yargılanması söz konusu değildir. Yeni sisteme göre cumhurbaşkanı yaptıklarına karşı hesap verme cezai sorumluluğu vardır. Bugünkü mevcut durumda yetki ve sorumluluk kurum-kuruluş ve şahıslara dağıtılmıştır. Zaman zaman aralarında uyum olmadığı takdirde devlet krizine sebep olmuştur. Kimi bağımsız veya özerk statüsüne dayanarak maşeri vicdanı rahatsız edecek şekilde karar ve inisiyatif almış, kimi elindeki yetkiye dayanarak diğerinin alanına tecavüz etmiş, kimi uzlaşmayarak kavga yolunu seçmiştir. Devletteki kriz ve kilitlenmeyi aşmak için çoğu zaman siyaset seçim kararı almıştır. Çoğu hükümetler seçim dönemini tamamlamayacak şekilde görevi yeni hükümetlere bırakmak zorunda kalmıştır. Türkiye siyaseti özellikle başbakan ile cumhurbaşkanı arasındaki çekişmelere sahne olmuştur. İşin garibi siyaset tıkandıkça orta yerde sorumlu bulunamamış, herkes birbirini suçlamıştır. Krizi aşmak için her parti seçim çalışmasında topu başkasına atma yoluna gitmiştir. Problemi çözmek için gidilen her seçim çoğu zaman sorunu çözmemiştir. Özellikle çoğunluğun elde edilemediği 1990-2000’li yıllar ülkenin koalisyonla yönetildiği senelerdir. Ülkenin kayıp yıllarıdır. Bu dönemde hiçbir radikal karara imza atılmamıştır.

Yeni sistemle birlikte koalisyonlara elveda derken krizlere de güle güle denecektir. Tek başına ülkeyi yönetme görevi alan devlet başkanından halk memnun olmazsa 5 yıl sonra seçmen ipini  çekebilecektir. Bunu bilen devletin başındaki sorumlu kişi ikinci beş yıl için halkın teveccühünü kazanacak icraatlara yer verecektir. Tüm kurumların başı olacağından “Ben bu işi şunlar yüzünden yapamadım, onlar beni engellediler” gibi mazeretlerin arkasına sığınamayacaktır. Devlet uluslar arası ilişkilerde daha güçlü temsil edilecektir. Bu sistemle birlikte meclise girmek isteyen küçük partilerin büyük partilerle seçim çalışması yapma gibi konularda birlikte hareket etme yoluna gitmesiyle uzlaşı kültürü ortaya çıkacaktır. Seçimi kazananın 5 yıl seçim gibi bir derdi olmayacaktır, icraatlara ağırlık verecektir.

Cumhurbaşkanının partisiyle ilişiğini kesmemesi hem cumhurbaşkanını partisine karşı sorumlu olmaya/davranmaya itecek, hem de seçim çalışmasını bir ekiple birlikte yürütecektir. Şimdiki cumhurbaşkanlığı seçiminde olduğu gibi zenginlerin bağışıyla seçim çalışması yapma yoluna gidilmeyecektir. Belirttiğim hususlara ilave olarak bu sistem dolayısıyla ülke bir seçimden daha kurtulmuş olacaktır. Çünkü bu sistemle cumhurbaşkanlığı ve meclis seçimleri aynı anda yapılacaktır. Bu da ülkeye rahat bir nefes aldıracaktır. 26/02/2017

** 09/03/2017 günü Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.

Tost

Ne zaman bir tost görsem ya da yesem ortaokul ve lisede iken yediğim tostlar gözümün önüne gelir. Ta uzaktan buram buram kokusu gelirdi. Ben buradayım, gel beni ye der gibiydi. Davet güzeldi, icabet etmezsem olmazdı ama gidemezdim çoğu zaman. Lükstü benim için. Çünkü cebim delikti. Öğrenciydim ne de olsa. Cebimde param olur da kantine yolum düşerse dünya benim olurdu. Aldığım çeyrek tostun bitmesini istemezdim. Ne kadar çabalasam da birden biter ve doyurmazdı. Doyumluk değil, tadımlıktı sanki. Yedikçe yedirir, acıktırırdı. Tok iken de çerez niyetine yerdim, şayet bulabilirsem.

Peynirlisi, sucuklusu fark etmezdi. Hangi marka peynir/sucuk kullanılır, birinci sınıf mı, beşinci sınıf mıydı bilmezdim, hangi markanın kullanıldığını merak edip sormazdım. Benim için birinci sınıftı. Üzerine sürülen yağ ise sanırım margarin idi.

İlk defa ortaokulda iken yediğim tostu şimdi evlerde tost makinesi marifetiyle yapıyoruz. Yiyoruz yemesine. Her evde eksik değil. İştah da açıyor. Ama öğrencilikte yediğim tostun lezzetini alamıyorum. Üstelik eskiden ta uzaktan aldığım kokusunu da hissetmiyorum. Yokken aldığım tadı varken  alamıyorum.  Bir şeyin değer ve kıymetini bilmek elde olmadığı zamanmış, ulaşılması zor olduğu anlarmış. Varken değeri bilinmediği gibi zevk de vermiyor, vesselam! 25.02.2017

25 Şubat 2017 Cumartesi

İlklerin adamıydı *

Ömrünü mücadeleye adamış bir dava adamıydı. Ülkesine ve İslam dünyasına hizmetten geri kalmadı. Bilim adamı ve siyasetçi. Dini, ilahiyatçılardan daha iyi bilen biri idi.

Gözlerinin fıldır fıldır etmesi zekasındandı. Bilim adamı ve yüksek mühendis olarak hayatını devam ettirseydi bir eli yağda, diğeri balda olacak; paraya para demeyecek, sıkıntı çekmeyecekti. Leopard tanklarına imzasını attığı gibi yeni icatlara da mührünü basacaktı.

Memlekete hizmetten başka bir düşüncesi olmadığından rahatı değil zoru seçti. Memleketin gelişmesi için ağır sanayiye ihtiyacı vardı. Önce Gümüş motoru kurdu ve üretimini gerçekleştirdi. Yeterli desteği görmeyince TOBB genel sekreteri, ardından başkanı oldu. Baktı ki; üretim, sanayi siyasetsiz olmuyor. Bağımsız olarak siyasete adım attı. Tamı tamına 5 parti kurdu. Her kurduğu parti irticanın odağı olarak görüldü. Laikliğe aykırı görülerek kapatıldı. Çoğu zaman siyasi yasaklı hale geldi. Hapiste yattı. Pes etmedi. Yılmadı. Onlar kapattı. Bu yeniden açtı.

Önceleri küçük bir parti iken rakipleri  dalga geçti, ciddiye almadı. Ne zamanki büyümeye başladı, tehlike olarak görüldü. Tek kişiyle başlattığı siyaset mücadelesinde koalisyon ortağı oldu çoğu zaman. Ağır sanayi hamlesini başlattı. Her bir yere fabrika temelleri attı.  Bize hayal gelen icraatlarını yapmak için didindi durdu. Önce manevi kalkınma dedi. İslam Birliği fikrinden hiç vazgeçmedi.  Bugün hayal gibi görünüyor. Dün hayal gibi görünenler bugün yapıldı. İnşallah! İslam  birliği niçin olmasın.

Rakiplerinin saldırma, yıldırma ve hakaretlerine karşı beyefendi kişiliğini hiç bozmadı. En kötü sözü: “Sizi gidi taklitçiler sizi” idi. Bütün hayat mücadelesini “Biz ve onlar” bandına oturttu. Kendi kesimine kızmışsa “Sakallı Hüsnü," diğerlerine de "Hadi ordan" dedi.

Kapatılan, baraj altında kalan partisini iktidara taşımayı bildi. İktidar olur olmaz, “Denk bütçe” yaptı. “Havuz sistemini” getirdi. Rant ve faiz lobisine darbe vurdu. D8'leri kurdu. Memur, hayatında görmediği zammı gördü zamanında. Enflasyon da azmadı.  Silahlı ve silahsız kuvvetler, iktidarına savaş açtı. Hortumları kesilenler onun iktidarına bir yıl dayanabildiler. Okul arkadaşının ayak oyunu ile iktidardan uzaklaştırıldı. Partisi iktidarda iken yine kapatma davası açıldı. Partisinin kapatılmasına karar verildiğini bildiği halde Yüce Divanda saatlerce ayakta partisini savundu. “Savunan adam” olarak tarihe geçti. Partisini kapatılmaktan kurtaramadı, çünkü kalemi kırılmıştı ve partisi aynı zamanda parçalandı ya da kendisi ikiye böldü bilinçli olarak. Partisi kapatıldığı zaman: "Karar aslında etkisi ve sonuçları bakımından fevkalade önemsizdir. İnancın, halkın, milletin arzuları önüne engel olunamaz. Onlar daha güçlenerek daha da büyük gayrete gelerek hedeflerine ulaşırlar ve öyle olacaktır" diyerek ortamı germedi. Nezaketinden ve efendiliğinden hiç ödün vermedi.

Sonunda siyaseten attığı tohumlar meyvesini verdi. Rahle-i tedrisinden yüzlerce siyasetçi yetişti.  Talebeleri gitmemek üzere yıllardır ülkeyi yönetiyor. Üstelik başında da "Artık muhtar bile olamaz" dedikleri siyaseten yasaklı biri var. Kendisine yaptırmadıklarının çoğunu öğrencileri yaptı. Üniversiteler başta olmak üzere hemen hemen her alanda başörtüsüne geçit verilmediği anlarda: "Gün gelecek, rektörler başörtülü kızlarımızın önünde selam duracak" diyerek hiç ümidini yitirmedi. Ve bugün başörtü yasağını millet unuttu. Sadece üniversite rektörleri değil, asker bile selam durdu. Çünkü başörtülü görev yapma askeriyede de serbest hale geldi. Çünkü öğrencileri diklenmeden dik durmayı bilerek mücadele etmeyi düstur edindiler.

O, karşıt kesim için “Takunyalı” idi. Bizim içinse ilklerin adamıydı. 85 yıllık ömrüne, küçük boyuna dünyayı sığdırdı. Öğrencilerinin mücadele azmini, hizmet anlayışını gören Hoca; ülkeyi FETÖ'ye otoban yapmak için yapılan 28 Şubat post-modern darbesinin yeni bir seneyi devriyesi olmadan 27/ Şubatta her fani gibi ebedi aleme yürüdü.

Çoğumuzun dün hayal olarak gördüğü milli-manevi değerleri ve kalkınmayı gerçekleştirmek için talebeleri bugün yedi düvele karşı var gücüyle mücadele ediyor. Savrulup hata yapmazlarsa başaracaklar gibi sanki... Ülke, boynuzun kulağı geçtiği gibi emin ellerde. Gözü arkada kalmasın, mekanı Cennet olsun, nur içinde yatsın. Bu ülke ve tüm İslam ülkesi insanlarının gönlünde taht kurdu. Unutulmayacak ve hep hayırla yadedilecektir. 25.02.2017

* 27/02/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde ve ladik.biz sitesinde  yayımlanmıştır.


Hacca bir yol bulmalı...*

2017 yılında hacca gitmek için 335 bin kişi müracaat etmiş, önceki yıllarda başvurduğu halde gitmek için sıra bekleyen 1.700.000 kişi ile birlikte 2 milyondan fazla kişi sıra bekliyor. 24 Şubatta çekilen kura ile birlikte kutsal beldeye gidecek 80 bin kişi belli oldu.

9 yıl önce yazılıp her yıl kayıt yenileme yapmasına rağmen kurada hac farizası çıkmayan aday adaylarının sayısı az değil. Eskiden hacla ilgili: "Ona bir yol bulup güç yetirenlerin Ev'i haccetmesi Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır.ayetini okurken “güç getirme” ile maddi imkana sahip kişilerin kastedildiğini anlıyordum. Şimdi ise zenginlikle beraber hac kotasına takılmama, kurada çıkma şeklinde de anlamak lazım. Her ne kadar Suudi Hükümeti ülkemize ayırdığı kontenjanı artırsa da hacca gitmek isteyenleri eritmek mümkün gözükmüyor. Kutsal vazifemi bir an evvel yerine getireyim diye müracaat edenlerin her yıl çekilen kurada sevinçleri kursaklarında kalıyor, umutlarını bir başka bahara saklıyorlar. Bekleye bekleye insanımız mutlaka muradına erecek ama o zamana kadar kim öle, kim kala.

Hacca gitmek için sıra bekleyip kurada ismini göremeyen üzülse de ardından demek ki nasip değilmiş diyerek durumu kabulleniyor. İşin garibi yıllardır davet edilmeyi bekleyip de gidemeyenlerin yanında yeni müracaatlarla sayı iyice artıyor. Pekiyi ne yapmak lazım? Var mı bir alternatifin denirse bu konuda görüşümü söylemek isterim. Görüşümü söyleyeceğim söylemesine de: "Eski köye yeni adet getirme, dini ne hale getirdiniz zaten. Dini reforme etmeye çalışıyorsun, sonra sen bu işten ne anlarsın..."şeklinde kınanmakta var bu işin içinde. Hemen söyleyeyim, söyleyeceğim görüşün doğruluğu iddiasında değilim, üstelik bu işin uzmanı hiç değilim. Görüşümde isabet de eder, yanılırım da. İstediğim bu konunun uzmanlarınca seviyeli bir şekilde tartışılması.

Bakara süresi 197.ayette: “"Hacc, bilinen aylardır…” buyrulmaktadır. Burada hac, bilinen aylar denmektedir, ay demiyor. Zaten şevval, zilkade ve zilhicce, hac ayları olarak bilinmektedir. Hâlihazırda ifa ettiğimiz hac zilhicce ayında vuku bulmaktadır. Acaba hac, zilhicce ayı dışında diğer iki ay olan şevval ve zilkade aylarında yapılamaz mı? Yapıldığı takdirde hac farizasına bir halel gelir mi? Haydi hepsini anladık. Kurban ne olacak denebilir burada… Haccın ifrad, temettü ve kıran çeşitleri vardır. Bakara 196.ayette ise, “Güven içinde olursanız hacca kadar umreden yararlanan kişiye, kolayına gelen bir kurban gerekir. Onu bulamayan kişi, üç gün hacda, yedi gün de geri döndüğünde oruç tutar. Bu tam on gün eder. Bu, ailesi Mescid-i Haram civarında oturmayanlar içindir. Allah’tan korkun. Bilin ki Allah’ın cezası pek ağırdır.”buyrulmaktadır. Bu ayete göre ifrad haccı, yani umre yapmaksızın sadece hacc ibadeti yapan kişiler kurban kesmezler. Ama hacca kadar umre yapan kişilerin yani temettu’ veya kıran haccı yapanların kurban kesmesi lazımdır. Eğer bunlar para bulamama vs. gibi çeşitli sebeplerle bu kurbanı kesemezlerse üç günü hacda, yedi günü hac dönüşünde olmak üzere toplam on gün oruç tutacaklardır.”(fetva.net)

Ayetten anlaşıldığına göre umre yapmaksızın yapılan hac çeşidi  ifrad hac çeşidinde kurban kesilmez. Temettü ve kıran çeşitlerinde ise kurban kesmek gerekir. Kurban kesmeye güç yetiremeyen Mescid-i Haram dışından gelen hacılar ise üçünü hacta, geri kalan yedisini ise memleketine gittikten sonra tutacak şekilde oruç tutmakla yükümlü kılınmıştır. Burada Peygamberimiz zilhicce ayında hac yaptı denebilir. Hz Muhammed ömründe bir defa hac görevini ifa etmiştir. Birden fazla yapsaydı belki diğer iki ayda da yapabilirdi demek mümkün.

İşin ehli ve uzmanları, hac ayları denen diğer iki ayda da haccın yapılıp yapılamayacağı konusunu enine boyuna tartışıp bu konuda olur ya da olmaz fetvası verebilirler.(Bildiğim kadarıyla bu konuyu geçmişte Bayraktar Bayraklı gündeme getirmişti.) Şayet diğer iki ayda da hac yapılabilir görüşü  bir seçenek olarak benimsenirse hacca gitmek isteyenler üç aydan birini seçmek suretiyle kuraya tabi tutulabilir. Şevval ve zilkade ayında hacca gitmek isteyenler ifrad haccına niyet edebilir. Böylece yıllardır beklediği halde hac kotasından dolayı bir yol bulamayanlara bir yol açılmış, geçmişten günümüze sıra bekleyenler de bu şekilde eritilmiş olur.

Umarım bir hadsizlik yapmamışımdır. Niyetim acaba bir çıkış yolu bulunabilir mi? Olmaz denirse her yıl kurada hac çıkacak diye umutla beklemeye devam ederim. Kurada hac vazifesi çıkan şanslı ve nasipli insanlara şimdiden haclarının mebrûr olmasını temenni ederim.  25/02/2017

* 04.03.2014 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde "Bu sene de çıkmadı hacc" başlığıyla yayımlanmıştır.


23 Şubat 2017 Perşembe

İnsanımızı tanıyalım: Bir İnsan Profili

24/02/2015 tarihinde bir toplu ulaşım aracına bindim. Otobüs kalabalık mı kalabalık. Binen yolcular binmenin sevincini yaşarken sıra, aralarda tutunmak için yer bulmada. Kaptansa "Lütfen arka tarafa ilerleyiniz!" diye seslenmeye devam ediyor.

Bir kızımız da bindi, bir eliyle tutunurken diğer eliyle de -"Cep telefonu ile konuşmak yasak" uyarısına aldırmadan ve "Konuştuğumu diğer yolcular duyar ve rahatsız olurlar" demeden aradı birini, başladı anlatmaya:

-Az önce kimi gördüm biliyor musun? Fatmanur'u gördüm yanında biriyle beraber. Başında kabşonu vardı, beni görünce kapşonunu çıkardı, yanındaki sevgilisinin koluna biraz daha yaslandı, ben geçtikten sonra sevgilisi döndü döndü bana baktı, benimle ilgili ona bir şeyler söylüyor belli, ne yapmaya çalışıyor bu ya, sinir oldum, sonra kendisi de döndü bana baktı durdu, ne yapmaya çalışıyor bu ya, sinir oldum...

Arkadaşını bilgilendirdikten sonra telefonu kapattı, bir başkasını aradı, aynı gördüğünü bu sefer ablasına anlattı. Sonra ne mi oldu.Yeni yolcular bindikçe kızımız arka tarafa doğru ilerledi. Sesi duyulmaz ve görünmez oldu, daha başka kimleri aradı ya da arayacak kim bilir?..

Eskiden bu fiskoslar gizli yerlerde anlatılırdı, maalesef kalabalık bir ortamda herkesin duyabileceği bir ses tonuyla anlatıldığına göre dedikodu, fiskoslarımız ve günahlarımız da alenileşmeye başladı. Allah feraset, hidayet ve utanma duygusu versin.


Meraklısına not: Ben ne mi yaptım. Kızımız daha kaç kişiyle konuşacak ve bu Fatmanur kim onu düşündüm durdum.(!) Herkesin sessizliğine ben de sessiz kaldım ve bu dedikoduyu sanal aleme taşıdım. 25/02/2015

Hac ve umre yapmak için mukaddes beldeye gideceklere...

Öncelikle sizlere hayırlı yolculuklar diler, ibadetinizin mebrur olmasını dilerim. Daha gitmeden eşe dosta, akrabaya ne hediye getireyim telaşı içerisine kapıldınız.

Hediyeleşmek güzeldir. Kiminiz içten hediye getirme niyetindesiniz, kiminiz hediye getirmek istemese de "Getirmezsek olmaz, almazsak olmaz, başkası ne der" toplumsal baskı ya da ikilemi içerisine girdiniz. En güzel hediye ibadetinizin kabul olması ve geri dönmenizdir.


Dönüşte yapacağınız en güzel ikram hurma ve zemzem ikramıdır. Yok ben illa alacağım diyorsanız mağazalara gitmekten önce bir düşünün. Evimde bol miktarda mukaddes beldeden gelenlerden şahsıma verilen hediye mevcuttur. Ne mi var? Takke, tespih(33'lü,99'lı) seccade, kına mevcuttur. Uygun fiyatla evlere teslimat yapılır. Nakliye bedeli şirkettendir. 24/02/2015

"Bugün gönül kırdın mı?" **

Eskiden tekkelerde iki soru sorulurmuş:
1.      Bugün gönül kırdın mı?
2.      Namazını kıldın mı?
Birinci soruya evet diyene ikinci soru sorulmaz imiş...

Eski ve tekke kelimelerini duyunca içinizden birileri Celaleddin Rumi’nin: “…cancağızım, ne kadar söz varsa düne ait. Şimdi yeni şeyler söylemek lazım.dizeleriyle cevap vererek yeni şeyler söyle diyebilir. Doğru. Çünkü bu soruyu soracak tekke kalmadı bugün. Ama soru eskimez ve her asırda güncelliğini kaybetmeyecek bir soru.

Sahi, kaçımız ikinci soruya geçebiliriz? Günümüzde yapılacak sınavlara birinci soru olarak bu soru sorulsa sanırım çoğumuz ilk soruda kalırız. Hatta bize bir kolaylık sağlansa gönül kırdınsa da kırdığın gönlü yaz, sonra ikinci soruya geç dense…hangi birini anlatayım, hangi birini  yazayım deriz. Çünkü bir gönül kırmakla falan yetinmiyoruz bugün. Kırdığımız yumurta kırkı geçiyor maalesef.

Çoğu kırgınlıkların, incinmişliklerin, küskünlüklerin gerisinde hep gönül kırgınlığı yatmaktadır. Çünkü gönül yarası ve gönül kırgınlığı başka bir şeye benzemiyor. Gönül almak için çabalarken bir başka gönülü kırabiliyoruz. Kırılan kalbi tamir etmek mümkün olmuyor çoğu zaman. Tamir için özür dilense de, gönül alınsa da hiçbir şey eskisi gibi olmuyor, mutlaka izi kalıyor. Zaman zaman akla geldikçe uykusunu kaçırıyor insanın.

Bugün bir başka sorunumuz daha var. Kırdığımız gönlün farkında bile değiliz. Kırmışsak da kolay kolay hatayı kabul etmeyiz. Çünkü eskilere göre kendimizi daha da geliştirdik. Hemen savunma refleksimiz devreye giriyor. Asla burnumuzdan kıl aldırmıyoruz. Bırakın özür dilemeyi…hatta özür dileyecek biri varsa o benden özür dilesin gibi sözler de söyleyebiliyoruz. Kolay kolay vicdanımızın sesine kulak vermeyiz. Bir an için vicdanımızın sesini dinlesek bile bu sefer egomuz devreye giriyor.  Asla özür diletmiyor.

Gönül kırmanın bizim gibi namazda gözü olmayanlara bir de faydası var. İlk soru da takılıp kalacağımız için nasılsa namaz kılıp kılmadığımız sorulmayacak diyerek kendimizi namazdan muaf gibi de görebiliriz. Sözlerimizi Yunus’un bir dörtlüğüyle noktalayalım:
“Bir kez gönül yıktın ise 
 Bu kıldığın namaz değil 
Yetmiş iki millet dahi 
Elin yüzün yumaz değil

Gönül kırmayanlardan, gönül yıkmayanlardan olalım inşallah! 23/02/2017

** 26/02/2017 tarihinde Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.

Vekilimi seçeceğim...Mutluyum mutlu...Neden mi?


1.Kim vekil seçilecek, hangi vekiller gidecek merakımı gidereceğim.
2.Seçim için 4 yıl beklemeyeceğim, ortalama yılda 1 meydanlar hareketlenecek.
3.Şehrin görünür yerleri rengarenk parti bayraklarıyla donatılacak.
4.Miting yapacak partinin yerel otoları cadde cadde anons ederek beni mitinge davet edecek.
5.Meydanlarda mitingler yapılacak, siyasi partiler gövde gösterisi yapacaklar. Ana arterler trafiğe kapanacak, yaya olarak yürüyemediğim yollardan yürüyeceğim, yürümeyen araç trafiği alternatif yollardan akacak.
6.Toplu taşıma aracı, beni bilmediğim yerlerde bırakıp yürüyeceğim, araca binmek için uzunca bir yol yürüyeceğim.Yıllarca veremediğim kilomu böylece vereceğim, yürürken yorulunca kendi kendime "Akılsız başı ayaklar çeker" diye homurdanacağım ama olsun o kadar.
7.Gittiğim her yerde konu zorluğu çekmeyeceğim, hangi parti ne kadar alır konuşması 7'den 70'e herkesin dilinde olacak. Bir taraftan da hangi parti ne kadar oy alacak bahsine gireceğim.
8.Miting esnasında simitçi, köfteci, amblem-bayrak satıcıları satış yapacak, mitingin bitiminde ise yine belediye temizlik işçilerine iş düşecek. Saatler öncesinde polisler görev yapacak, konuşmacıyı sevse de sevmese de renk vermeyecek. Miting alanını terk edenler de acaba mitingde ne kadar kişi varız diye yorumda bulunacaklar.
9.Mitingi düzenleyen partinin lideri dün başka bir ilde konuştuğunu noktası virgülüne dokunmadan tekrar edecek, öndeki fanatikler bir taraftan partinin bayrağını sallarken diğer taraftan alkış ve sloganla bağlılığını bildirecek, arka taraflarda da seyirciler dolduracak. Hele miting bir de kalabalık olursa lider coştukça coşacak.
10.Seçim günü gelir. Herkes evine çekilir seçim sonuçlarını izlemeye. Kanal kanal dolaşır, sonuçları erkenden almak için. Beklediği sonucu vermeyen kanalın sonuçlarını “yanlış ve yanlı haber veriyor“ diyerek homurdanacak bir taraftan. Gecenin ilerleyen saatlerinde kazanan lider “kazandım” konuşması yapacak, kaybedense görünmeyecek ve kısa bir not yayımlacak: ”Seçimlere hile karıştı” diye. 25/02/2015

Meraklısı için "Candy crush soda saga" nedir?

Bu yazım sanaldan oyun isteği gönderenlere...
Sanal medyayı kullananlar bilir. Diğerleri buna Fransız kalır. 
Bu profili  tanıyalım. Oğlum sana söylüyorum, kızım sen dinle!

Bir oyundur, nasıl oynanır, kimler oynar, niçin oynanır bilmem, hiç de merakım olmadı. Ama gel gör ki aşağıda kendisini anlatacağım bu kişi bu oyun oynama isteğinden hiç vazgeçmedi, derdi nedir onu da bilmiyorum.
Bu oyunu gönderenin;
-Lise okul numarası 4111
-Evli ve evlenecek yaşta çocukları var.
-Kendisi Diyanetin taşrasında çalışan ve emekliliği gelmiş birisi. 
-Oyun oynama konusunda mahirdir. 
-Oyun oynama isteği göndermede inatçı mı, inatçı.
-6000 küsur ayetin içerisinde kendine "Şüphesiz Dünya hayatı oyun ve eğlencedir" ayetini düstur edinmiştir.
-Anlaşılan günlük 2.5-3 saatlik mesainin dışında zamanı boldur.
-Ya çok dertlidir, derdini unutmak için oynar ya da çok keyiflidir, zevkten oynar.
-Babası, yardım ve iyiliksever olsun diye kendisine Habeş Kralının ismini vermiş, soyadı da tıpkı adı -gibi-güzel.
-Yazdığımı gören 12 yaşındaki oğlum, "Baba! Bu oyunu oyun isteği olarak gönderenler bir şeyler kazanıyorlar, o yüzden gönderiyorlar, ben bir defa oynadım, başka da oynamadım" deyince bu şahsın puan biriktirme derdinde olduğu anlaşılıyor.
Ne olur! Kardeş! Beni bırak, ben senin seviyene çıkamam, haydi başka kapıya, bu kapıdan sana ekmek yok diye yazmak isterdim ama vazgeçtim. Bak hala sınıf arkadaşım olduğunu söylemedim. Ama suç sende değil, asıl suç 5 yaş küçüğüyle aynı sınıfta okuyan bende. Şimdilik bu kadar yeter, devam ederse cemaziyel evvel ve ahirini de açıklayacağım, sana yazdıklarım da diğerlerine küpe olsun, bana da küpe olsun: Bir daha liseye gidersem akranımla okuyacağım. Bu bir tehdit mi dersen evet tehdit, haberin olsun.

Gerçi ben kime yazıyorum, sen zaten oyun ve oynaştasın…Desene yazdıklarım yine  boşa gitti. 25/02/2015

22 Şubat 2017 Çarşamba

Şimdi sınav zamanı!

Öğretmen derse girer, selam verdikten sonra derse başlamadan önce sınıf defterini yazmak ve imzalamak için oturur. Bir öğrenci seslenir:
-Hocam!
-Söyle kızım!
-Hocam, bizim sınıfta iki tane geri zekalı var.
-Diğeri kim kızım?
***
Peygamberimiz ve hulefâyı râşidîn döneminde devlet başkanı veya o beldenin en büyük mülki amiri cuma hutbesini i'rad eder, hutbede dînî, ekonomik, siyasî, sosyal vb Müslümanları ilgilendiren her türlü konuya değinilirdi. Abbasilerle birlikte hutbeyi irad etme görevi şehrin kadılarına bırakıldı, hutbelerde ise sadece dînî içerik ele alınmaya başlandı. Öğretmen hitabet dersinde bir sınav yapar.
Soru 1-Abbasiler döneminde hutbe irad etme görevinin kadılara bırakılmasıyla birlikte hutbelerin içeriğinde hangi tür değişiklik meydana gelmiştir?
Cevap 1-Hocam! Kadınlar hutbe okumaz ki, içeriğinde değişiklik olsun...
***
Koyunun olmadığı yerde keçiye Abdurrahman Çelebi denir misali bir öğretmene doldursun diye Trafik dersi verilir. Dersin kitabı da yoktur. Öğretmen ilk iş olarak kitapçıdan bir Trafik kitabı alır. Haftada bir saat bu dersi işler. Ağırlıklı olarak trafik işaretlerini öğretmeye çalışır. Sınav zamanı gelir, öğretmen sınavı test yapar.
Soru 1-Aşağıdaki trafik işareti ne anlama gelmektedir? Doğru seçeneği işaretleyiniz.
Otomatik alternatif metin yok.
A-Soldan gidiniz
B-Sağdan gidiniz 
C-İleride ok atışı vardır
D-Sağa dönünüz
Cevap C olarak işaretlenir bir öğrenci tarafından
***
Siyer dersinde işlenen yerden öğretmen sınav yapar.
SORU-1 Cahiliye döneminde Mekke’ye dışarıdan gelenlerin can ve mal emniyetini korumak amacıyla Mekke’nin ileri gelenleri tarafından kurulan ve peygamberimizin de katıldığı bu cemiyete ne ad verilir?
Cevap: Mavri Mira Cemiyeti (Cevap Hilful fuzul olacaktı)
***
Kredili sistemde öğretmen Kelam dersinden 2 defa sınav yapar. Az sayıda dersi zayıf olan öğrenci vardır. Öğretmen onları kurtarma sınavına alır. 45 alanı geçirme niyetindedir. Sınavda 8 tane soru sorar. 9.ve 10.soruları da öğrencilerden kendi kendilerine soru sorup cevap vermelerini ister.
SORU 1- 4 büyük kitabın isimleri nelerdir, hangi peygamberlere indirilmiştir?
Cevap
Zebur Hz Ebu Bekir'e
İncil  Hz Osman'a
Tevrat Hz Ali'ye
Kuran-ı Kerim Hz Muhammed'e
 26/02/2015

Başörtüsü dün sorundu, bugün de sorun *

Bir zamanlar hükümet kuran ve hükümet yıkan, Türkiye gündemini belirleyen, çoğu zaman tetikçilik yapan, ülkenin değerlerine yabancı baskılarıyla okuyucuların karşısına çıkan ‘Kartel medyası’ diye ün yapmış  ve Türk basınının ‘Amiral gemisi’ olarak  bilinen  gazete, 10/02/2008 tarihli nüshasında “411 el kaosa kalktı” manşetiyle çıkmıştı. Aklı sıra aba altından sopa göstermişti.

Kaos olarak gösterilen durum ise kız öğrencilerin üniversitelerde başörtüsü nedeniyle eğitim ve öğretim görememelerini çözmek amacıyla iktidar ve muhalefetin bir araya gelerek anayasanın 42.maddesindeki “Kimse, eğitim ve öğretim haklarından yoksun bırakılamaz.” Cümlesine  üniversitelerde kılık kıyafet serbesttir kısmı ilave edilerek yapılan anayasa değişikliğine 550 milletvekilinden 411 kişi el kaldırmıştı. Hatta bu değişiklik nedeniyle iktidar partisine "laikliğe aykırı fiillerin odağı haline geldiği" gerekçesiyle 14/04/2008 tarihinde kapatma davası açılmış, parti; 6’ya 5  oy çokluğuyla kapatılmış olmasına rağmen nitelikli çoğunluk olmadığı için iktidar partisi ipten dönmüştü.

İdam sehpasından son anda kurtulan hükümet bu konuyu  zaman içerisinde çözmek gayesiyle buzdolabına kaldırdı. Başörtüsü yasağına delil gösterilen anayasa, kanun ve anayasanın gerekçeli kararları aynı durduğu halde birkaç yıl önce hükümet, "Kılık-Kıyafet Yönetmeliğinde" değişiklik yapmak suretiyle askeriye-emniyet-adliye hariç diğer kamuda çalışanlarda ve okullarda başörtüsünü serbest bıraktı. Çalışanlar işlerine, öğrenciler de okullarına türbanlarıyla girmeye başladılar. Bu kararın toplumda yansıması olumlu oldu. Herkes özümsedi. Başını açanla-kapatan arasında bir gerginlik meydana gelmedi. Laiklik de bir yere gitmedi, aynı yerinde duruyor. Başörtüsünün yasak olduğu en son yer askeriye kalmıştı. Onu da Milli Savunma Bakanı, 22/02/2017 tarihli açıklamasıyla kaldırmış oldu. Hükümetin kararlılığı, mahkemelerin görüş değiştirmesi, müzmin muhalif partinin ortamı germemesi bu konuda özgürlük ortamının oluşmasına olumlu katkı sağlamıştır. Sebep olanlardan Allah razı olsun. Türkiye'de normalleşmenin başladığına, taşların yerli yerine oturduğuna işarettir bu.

Başörtüsü deyip de geçmeyelim. Kaç tane parti kapatıldı uğruna. Birçok kişi siyasi yasaklı oldu. Nice kızlarımız bundan dolayı okuyamadı, okumakta olanlar ise eğitimini yarıda bırakmak zorunda kaldı. Kimi  peruk takmak suretiyle yoluna devam etti. Kimi de akıl hocalarının verdiği ‘furuattır’ fetvası gereğince başlarını açmak zorunda kaldı. Nice okul birincileri, plaketlerini almak için kürsülere çıkarılmamış ve onlara konuşma hakkı verilmemişti. Meclise giren başörtülü vekile karşı ülkenin başbakanı: "Bu kadına haddini bildirin" diyerek savaş bile açmıştı. 

Başörtüsü yasağı uydurulmuş bir yasaktı. Bir dönemin zihniyetini gösteriyordu. Şükürler olsun! O zihniyetin cenazesi kılındı, bir daha da dirilmez artık… Başörtüsü sorunu bir daha geri dönmemek üzere çözüldü çözülmesine de, şimdi ortada bir başka sorun var. Bu sorun nasıl çözülecek? Başörtüsünün çözülmesinden daha zor bir durumla karşı karşıyayız. İçime bastırdığım bu sıkıntı ve derde Hayrettin Karaman 04/12/2016 tarihli Yenişafak'taki köşesinde "Başımızı örttük mü" başlıklı yazısında şöyle işaret etmişti:

"Başlarını bir şekilde örten, oradan aşağıya doğru bakıldığında şeffaf kumaşlar, dar elbiseler, “başım örtük ama sen yüzüme bak” dercesine boyanmış yüzler ve gözler, davranışlardaki hafiflikler, zorunlu olmayan birliktelikler, olmayacak yerlerde bulunmalar, hatta “aşka gelip” oynamalar, parklarda bahçelerde el ele, baş başa, sarmaş dolaş oturmalar ve gezmeler, sağa sola sigara dumanını üfleyerek yakışıksız görüntüler sunmalar… göz önüne alındığında karşımıza “kısmen örtülü çıplaklar”ın çıktığını üzülerek ve ibretle görüyoruz…Birçok kimsenin tepkisine sebep olmayı göze alarak şunu söyleyeceğim: Edep, ahlak, nezaket ve zarafet olmayacaksa ne sakalınız olsun ne de başörtünüz!”

Şimdiki derdimiz bu maalesef. Fazla söze ne hacet! Sayın Karaman bu durumu nezih bir şekilde ifade etmiş. Şimdi düşünelim, biz bu meseleyi nasıl çözeceğiz? Ben de böylelerini görünce “Keşke bu kızımızın başı, örtülü olmasaydı…” diyorum. İnşallah özentidir, çabuk geçer. Zira Hz Ömer: “İnandığı gibi yaşamayanlar, yaşadıkları gibi inanmaya başlar.” der. Allah samimiyetten ayırmasın. Bir moda rüzgarına kapılan bu tip kızlarımıza feraset ve basiret versin. Başörtüsü takan bu kızlarımızın inşallah bir gün kendilerini bulacaklarına inanmak istiyorum. 22/02/2017

* 25/02/2017 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



Kadının çalışma sorunu

Bir toplumun yarısını belki daha fazlasını oluşturan kadınlardan bahsetmek istiyorum bu yazımda. Tarih boyunca kadın için birileri: "Kadınlar okutulmuyor, onlara esir muamelesi yapılıyor, evlere hapsediliyor, hakları verilmiyor, kadına niçin çalışma hakkı verilmiyor, sosyal güvencesi olmayan kadın kocasının elinde eziyet ve işkence görüyor, toplumun yarısını oluşturmasına rağmen kadın yeterince temsil edilmiyor, kadın kendi ayakları üzerinde durabilmelidir..." gibi neden ve bahanelerle kadının dışarı çıkması sağlandı. Kadın her alanda var artık. Eskiden kamuya eleman alımında erkek/kadın olmak gibi şartlar aranırdı. Şimdi artık erkek mesleği denilen yerlerde kadını, kadın mesleği denilen alanlarda da erkeği görmek mümkün. Üstelik birçok alanda kadın lehine pozitif ayrımcılık da yapılıyor.

Geçmişten beri kadına yeterince değer verilmediğini, horlandığını biliyorum. Çünkü erkek egemen bir toplumuz. Burada kadının eziyet görmesinin nedeni kadın olmasından değildir. Gücü elinde bulunduranın şiddet uygulamasından ibarettir. Kadın da kendinden zayıfları ezmeye çalışır. Burada ele almak istediğim konu erkeğin kadını ezmesi değil. Kadınların kendilerine yaptığı eziyeti kimse yapmaz. Kadınlar normalinden fazla çalışmak ve efor sarf etmek durumunda bugün.

İnsanoğlu yeryüzünde var olduğu andan itibaren yapılacak işler için bir işbölümü yapılmıştır. Kadın ev işleri, hamilelik, doğum, çocuğuna bakma vb. işleri gibi durumlarda görev alırken erkek ise evin ve ailesinin geçimini karşılamak, onları korumak gibi işlerde görev almak suretiyle görev almıştır. Daha çok değil 20-30 yıl öncesine kadar evin geçimini sağlayan her evde sadece erkek var iken şimdi kadın da evin geçimini sağlamak için dışarıda çalışmak durumunda bırakılmıştır. Bu durumda ev işleri ve çocuğa bakma kısmı ise ya ilave olarak kadına artı olarak yüklenilmiş, ya bakıcı bulma yoluna gidilmiş, ya da karı-koca müşterek çalışma yoluna gitmiştir. Ne kadar paylaşılırsa paylaşılsın yükün büyüğü kadının üzerine binmektedir. Çünkü erkek ne kadar maharetli olursa olsun kadının anladığı kadar ev işleri, temizlik, yemek yapma ve çocuğa bakma gibi durumlarda kadının eline su dökemez. Hani derler ya: “Elinden kör eşek yemek yem yemez” diye. İşte öyle bir şey.

Kadının evini ihmal etmek suretiyle dışarıda her alanda çalışmaya başlamasıyla birlikte İslam'ın miras taksiminde koyduğu ölçü toplum tarafından anlaşılamaz duruma düşmüştür. İslam erkeğe iki, kadına ise tek pay taksimi koyarken erkeğe fazla vermek suretiyle iş kurma amacını gütmüştür. Bugünkü durumda ise kadın da çalışan bir birey olması sebebiyle kendisine erkeğinden düşük pay verildiğinde "Ben de çalışıyorum, bu taksim adil mi" eleştirisi getirme durumu ortaya çıkmıştır.

Kadının bugünkü mevcut yapısıyla en büyük sıkıntılardan biri de çocuğun ihmal edilmesi. Çocuğa kim bakarsa baksın, bir annenin vereceği terbiye ve eğitimi veremez. Ayrıca çocuk ergenlik çağına gelinceye kadar kendisini anneye muhtaç hisseder. Her türlü imkanı karşılanan çocuk anne şefkatinden mahrum kalabilmektedir. Bir başka olumsuz yön, çalışan kadın çocuk sayısında sınırlama yoluna gitmektedir. Bu da, nüfusun yerinde saymasına hatta gerilemesine sebep olabilmektedir.

Toplumun değer yargısının bu şekilde değişmesiyle birlikte okuduktan sonra dışarıda çalışmayıp çocuğunu en güzel şekilde yetiştirmeyi düşünen bir kadın: " Çalışmazsam talibim gelmez, evde kalırım" endişesini taşımak zorunda hissedebiliyor kendini. Çünkü eşlerde aranan şartların başında bugün 'çalışan eş' olma başı çekmektedir. Bugün kadın, erkek ve ailelerde mutlu bir ailenin temellerini atalım, evliliğimiz ilanihaye devam etsin, geleceğimizin teminatı çocuklarımızı en güzel şekilde yetiştirelim düşüncesinden ziyade bir eve birden fazla maaş gelirse kısa zamanda her türlü ihtiyacımızı karşılayarak mutlu olacağımız düşüncesi hakim olmuş durumda. Yani insanlar iyi bir eş adayından ziyade bankamatik memuru temin etme yoluna gitmektedir.

Çalışmayı seçen kadınlardan bazıları da ileride eşimden ayrılma gibi bir durum ortaya çıkarsa sosyal güvencem olsun, ayaklarım üzerine durabilmeliyim düşüncesine sahipler. Eşi çalışma dese de çalışmaya devam etmektedir. Ya da kadın çalışmayı bırakmak istese de eve girecek maaş da azalma olacağı düşüncesiyle kocası ayrılmasına razı olmamaktadır. Bir başka durum ise, karı-koca karar verip kadının çalışmamasını uygun görse bile kızın anne ve babası, tanıdıkları; onca yıl okudun, boşu boşuna mı okudun diyerek kadını ajite etme yoluna gitmektedir.

Maddi kaygı veya bir başka nedenle kadınlarımız çalışmaktadır. İsteyen çalışmayı seçer, dileyen de ev hanımı olmayı. Ev hanımı olmak küçümsenmemeli. Hemen kadın eve kapatılıyor diye düşünenler çıkabilir. Kadın çalışacaksa full time değil, part time çalışmalıdır. Çalışırken kesinlikle çocuğunu ihmal etmemelidir. Bir çocuğun dünyayı değiştirebileceğini göz önüne almak lazım. Sağlıklı nesiller için bu mutlaka gerekir. Kadın bilgi ve birikimini; günlük, haftalık evinde veya dışarıda uygun ortamlarda başkalarıyla paylaşabilir. Hayır kuruluşlarında, vakıf ve derneklerde görev alabilir. Pekala etrafındaki insanlara ışık olabilir.

Kadının çalışması hesaba katılırken aile mefhumunu, aile ortamını mutlaka hesaba katmak gerekir. İstatistikleri bilmem ama öyle zannediyorum çalışan eşlerde ayrılma oranları daha fazladır diye düşünüyorum. Baktılar ki olmuyor, eşler birbirine eyvallah diyerek evliliği bitirebiliyor. Kadının çalışmasının teşvik edilmesinden ziyade ailenin korunması için teşvik edici tedbirler almakta fayda vardır.


Elinin emeğiyle bünyesine, mesleğine uygun bir ortamda çalışan emekçi kadınların Allah yardımcısı olsun. İnşallah ev ve iş arasında koşuşturmaktan çatlayıp ölmezler, sağlıklarını bozmazlar. Çalışıyorum diyerekten evinin mutfağına yabancılaşmazlar. Evi sadece otel gibi kullanmazlar. Aynı zamanda iş için evini, evi için de işini inşallah ihmal etmezler.

Kadının çalışmasını, sosyal hayatın içerisine girmeyi teşvik etmekten ziyade hepinizin malum olduğu üzere ülkemizde istihdam daralması var. İşsizlik oranları resmi olarak yüzde 20’leri geçmiş durumda. Allah kimseyi aç ve açıkta bırakmasın, işsizlikle imtihan etmesin, namerde muhtaç etmesin. Bugün birçok eve iki maaş girerken belki bazı evlere hiç maaş girmemektedir. Kız çocukları okumada ve sınavlarda erkeklere göre daha başarılı, daha hırslı ve daha sorumlu. Kızlarımız görev alabiliyorken erkeklerimiz hoydur hoydur gezmekte, üniversiteyi bitirdiği halde kaldırım mühendisliği yapmaktadır. İstihdam için önceliğin erkek çocuklarına verilmesinde fayda mülahaza ediyorum. Bugün işsiz insan bir başkasının oyuncağı, maskarası olabilir. Ülkemizi kana bulayan teröristlerin genelinin erkek olduğu göz önüne alınırsa öncelik olarak erkek istihdamında erkekleri tercih etmek daha uygun olur kanaatini taşımaktayım. Toplum iş bulamadığı için evinde oturan kızı garipsemez ama evde veya kahvehane köşelerinde ömür tüketen işsiz erkeklere tahammül etmez. Yine iş bulamadığı için evinde oturmak durumunda kalan kızın aileye fazla bir masrafı olmaz. Ama işsiz erkeği akşama kadar evde durduramazsın. Her çarşıya çıkışı masraf demektir.

Elinin emeği ile işini düzgün bir şekilde yapan alın teri ile evine ekmek götüren kadınları tenzih ederek burada bir başka konuya daha değineceğim. Bir kısım kadınlarımız maalesef erkeğin, paranın oyuncağı olacak şekilde ortamı müsait olmayan yerlerde istihdam edilmektedir. Bu tip yerlerde genelde kadın vitrinlik  olarak kullanılır, sanki teşhir amaçlı gibi. Genelde fizik ve bünyesi düzgün olan albeni dağıtan kadınları maalesef birileri  paravan olarak kullanmaktadır. Genelde buralarda çalışan kadınlar giyim-kuşam yönünden daha açık giyinmek suretiyle vücudunu teşhir edebilmektedir. Yine istisnalar kaideyi bozmaz ama fiziğinden, güzelliğinden başka hiç mahareti olmayan bu tip kadınlar erkeğin veya patronunun elinde oyuncak olabilmektedir. Kanaatimce bu tip kadınlar kendini kullandırmamalıdır. Değilse hem kendilerine, hem ailelerine, hem de topluma zarar vermiş olurlar.

Son söz olarak kadınlara şunu söylemek isterim. Okuyun. Hatta en iyisini okuyun. Toplumu değiştirecek şekilde kültürlü ve birikimli birer birey olun. Okuduktan sonra mümkün olduğu kadar kamu veya özel sektörde çalışmak için görev almayın. Size talip olacak kişi sizin maaşınıza değil kişiliğinize saygı duyarak talip olsun. Sizi alacak kişi sizin geçiminizi sağlamayı taahhüt ederek talip olsun. Aranızdaki bağ paradan ziyade sevgi ve saygı olsun. Ömrünüzü çocuğunuzun yetişmesine ve birikimlerinizi çevrenizdeki insanlara aktararak harcayın. Size ve çocuğunuza bakamayacak erkek sizden uzak dursun. Çoğunuzun babası çalışırken evdeki tüm fertlerin geçimini sağlayabiliyordu. Bırakın şimdiki eşler de sağlasınlar. 22/02/2017



21 Şubat 2017 Salı

Erkekler konferans salonlarında niçin yoklar?

21.02.2017 günü Necmettin Erbakan Üniversitesi Eğitim Fakültesi bünyesinde bulunan Erol Güngör Konferans Salonunda "Yakın Tarih Okumaları" adı verilen  2.5 saatlik bir konuşma etkinliğine katıldım.

Konuşmacılardan Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil "II. Abdülhamid ve Dönemini," Doç.Dr. Ömer Akdağ "Cumhuriyetin Kuruluşu ve Lozanı," Abdurrahman Dilipak ise, " Adnan Menderes ve Turgut Özal Dönemlerini" konu alan birer sunum yaptılar. "Biz katılamadık, neden bahsetti, biraz bahseder misiniz" derseniz "Tekkeyi bekleyen içer çorbayı" derim.

Öğrenciliğimde gittiğim bu salonu çok büyük olarak görmüştüm. Şimdi gittiğimde ise salonun çok da büyük olmadığını anladım. Salon hıncahınç dolu idi. Salon; geçiş basamaklarından, koltukların arka taraflarına varıncaya kadar konuşmacıları ayakta dinleyenlerle doluydu. Ayakta yer bulabilen şanslı kişilerden biri idim. İki saate yakın ayakta dinledikten sonra işi dolayısıyla kalkan az sayıdaki kişilerin boşalttığı koltuklardan birinde kendime yer bulabildim. Son yarım saat oturarak dinleme şerefine mail oldum.

Dinleyici kitlesinin üniversite öğrencilerinden olduğunu söylememe gerek yok. Kitlenin cinsiyetini ne siz sorun, ne de ben söyleyeyim. Salon % 90 oranında kız öğrencilerden oluşmuştu. Kızlarımız yerlerini kapmış, ellerine ajandasını ve kalemini almış, notlar alırken bizim erkekler neredeydi gerçekten? Şaşırmamak elde değil. Sanırım erkeklerin çoğu kafe vb. yerlere giderek laklak yapmakla meşguldü. Kızlar "Yakın Tarihi Okumaya" çalışırken... Sonra kalkıp kızlar erkeklerden niçin başarılı, diye sorarız zaman zaman. Görünen köy kılavuz istemez... Erkekler niçin başarılı olsun ki? Kızların başarılı olmaması için bir neden mi var? Allah kızlarımızın ve az sayıdaki bu sorumlu erkeklerin yolunu açık etsin. Erkekler de duvar kenarlarında, kafe köşelerinde memleketi düzeltme muhabbeti yapmaya devam etsinler.

Konuşmacıları dinledikçe 90’lı yıllara gittim. Aynı atmosferi yaşadım. TV’lerin yaygınlaşması ile birlikte konuşmacıların ekranda boy göstermeye başlamasıyla salonları ben de boşaltmıştım. Biz öğrenci iken gittiğimiz konferanslara daha önce bilet alır da girerdik. Yazar Mehmet Doğan’ın konuşmacı olarak geleceği bir konferansa Devran Ajanstan bilet alarak katılmıştım. Fakat yazarın gelememesi dolayısıyla bilet paralarımız geri verilmişti. Konuşmacıyı dinleyemediğime üzülmüştüm.

Abdülhamid’i anlatırken Şimşirgil: “Abdülaziz Döneminde Osmanlı’nın 12 milyon km2 vardı. Devlet borç batağı içerisindeydi, neredeyse iflas etmişti. Abdülaziz’i çıldırtıp Abdülhamid’i Meşrutiyet’i ilan etmesi şartıyla başa getirdiler. Hüseyin Avni ve Mithat Paşa gibileri “Kinim dinimdir” mantığından hareketle Abdülhamid’i Rusya ile savaş yapmaya zorladılar. İstememesine rağmen 93 harbini yapmak zorunda kaldı. 33 yıllık padişahlığının 3 yılı Meşrutiyet Dönemine saymak lazım. Osmanlı’nın yıkım fermanı idi. Çünkü toprağımız 7 milyon km2’ ye inecekti. Abdülhamid’den sonra toprağımız yedi milyondan bir milyona indi, o da düşman ayağına düştü…Abdülhamid’in eğitim seferberliği başlattığını, Osmanlı’nın borçlarını ödemek için çaba sarf ettiğini, karayolları ve tren yollarına önem verdiğine işaret etti. Kendisini düşmanları anlamadığı gibi bizden olan Mehmet Akif, Said Nursi ve Elmalı’nın da anlamadığına değindi. Osmanlı’yı yıkma fermanının Tanzimat Fermanı ile birlikte verildiğini, 15 Temmuz’un başlangıcının 12 Eylül olduğunu, 28 Şubatın ise ülkeyi FETÖ’ye otoban yaptığını, Abdülhamid'in 1909'da indirildiği zaman Osmanlı Devletinin yıkıldığını, indirilirken 'Bu devleti 20 yıl idare etsinler, 100 yıl idare ettiklerini sansınlar' dediğini ekledi.

Ömer AKDAĞ ise Lozan’a gitmek için işin uzmanı olarak belirlenen Rauf ORBAY’ın, Kazım KARABEKİR’in ve Yusuf Kemal’in değiştirilip İsmet İNÖNÜ’nün, Rıza Tevfik’in gönderildiğini bunların da işten anlamadığını, Lozan’ın, köpürtüldüğü kadar olmadığını, çünkü milli mücadeleyi kazanan bir ülke gibi davranmadıklarını, diğerleriyle eşit bir şekilde oturmayı kabul ettiklerini, Misakı Milli’nin ilk maddesi: “30 Kasım 1918 itibariyle ordunun fiilen veya hukuken olduğu yerler misakı millidir” denmesine rağmen Trablusgarp, Kıbrıs, ve Adaların maalesef verildiğini ifade etti. DİLİPAK ise, “Tarih övgü ve sövgü değildir. Bir milletin tecrübesidir” dedi. Menderes ve  Celal BAYAR ikilisinin “Türkiye’yi  ABD tarafından küçük Amerika yapmak amacıyla getirildiğini, dini alanda biraz rahatlama yapılarak halkın teveccühünün kazanılmasının hedeflendiğini, arkasında halk desteği olan Menderes’in raydan çıkmaya başlamasıyla birlikte 60 ihtilalinin yapıldığını ve ardından darbeler döneminin başladığını, ABD’nin Menderes ile yapamadığını 1960’larda FETÖ’nün temellerini atarak 15 Temmuz’da harekete geçirdiğini, darbe başarılı olamayınca ABD ve tüm Avrupa’nın bir ay kendine gelemediğini” ifade etti.

“Yakın tarih Okumaları” isimli konuşma etkinliğinden bu kadar bilgi vermekle yetineyim. İnşallah konuşmacıların hilafına bir şey söylememişimdir. Güzel bir programdı, faydalandığımı söyleyebilirim. Programı düzenleyen Genç Girişimciler Derneğine teşekkür ederken çoğu misafirin yer yokluğundan geri döndüğü göz önüne alınarak bundan sonra yapılacak bu tür programlar için daha geniş salonları tertiplemelerini canı gönülden arzu ediyorum. Salon büyük olursa erkek dinleyicilerde belki  biraz daha katılım olur. 21/02/2017