30 Temmuz 2020 Perşembe

Bayramlaşma Programım ve Kurallarım

Malum pandemi dolayısıyla bayram programımda bir dizi değişikliğe gitmek zorunda kaldım. Biliyorum, bu durum hem sizin için hem de benim için zor olacak ama sağlığımız için buna katlanmak zorundayız. Meraklısı için bayram programımı ve bayramda uygulayacağım kuralları yüksek hoşgörünüze sığınarak aşağıda zikretmek istiyorum. Nazarımda yeriniz ayrıdır. Sizi sever, sayarım. Bunu bilirsiniz ama kurallarımı daha çok severim. Bir defadan bir şey olmaz deyip koyduğum kuralların çiğnenmesine asla gönlüm razı olmaz. Şimdi gelelim sadede...
1. Evime gelmeyeceksiniz, evinize gelmeyeceğim.
2. Bayram geçtikten sonra "Geçmiş bayram" kutlamasına gitmeyeceğim.
3. Bayramımız sanal olacak. Kutlama misliyle olacaktır. Telefon açana telefonla, mesaj gönderene mesajla, görüntülü arayana görüntülü, sosyal medyadan kutlayana sosyal medya aracılığıyla kutlama yapılacaktır. Tek farkla. Resim formatında kutlama gönderene -el emeği, göz nuru- yazıyla mukabele edilecektir.
4. Adınıza âdet üzere aldığım şeker ve lokumu, vesair hazırlığı afiyetle ben yiyeceğim. Siz de öyle yapın. Yerken fazla kaçırmayın. Sindire sindire yiyin. Zira zamanınız bol. Üstelik ardınızdan atlı gelmiyor. Tüm hazırlığı ve alavereyi bayramda bitirmeye kalkmayın. Tüm bunların bayramdan sonra da yenmesinde bir sakınca yoktur. Dinen de caizdir.
5. Aynı evde kalmayan eş, dost, akraba, oğul, kız vs ile yakın temasta bulunmayın, hele sarılma hiç yapmayın. Düğün, dernek yapmış, bu etkinliklere katılmış insanlarla aranıza aşılmaz duvarlar koyun. Onları uzaktan sevin. 
6. "Bir şey olmaz" deyip elini uzatana elinizi vermeyin. Eli havada kalsın. Sarılmaya kalkarsa "Bu samimiyet nereden" deyin. Böylelerinin mümkünse selamını almayın. Bunlara selam da vermeyin. İçinizden "Rabbim, seni bildiği gibi yapsın" deyin. 
7. Yazılanı okumayıp koyduğun tüm kuralları hiçe sayarak bayramlaşmak için biri evine gelirse, ona balkondan bak. O da sana baksın. "Kapıyı aç, ben geldim" derse "mümkünatı yok, açmam" de. Balkonunun durumuna göre sesini duyuyorsa karşılıklı bayramlaşın. Sesini duyuramazsan elini salla. Ardından elini göğsüne götür. Şekerlikten bir adet şeker at. Kaparsa ne ala. Kapamazsa yerden alsın. Sonra yolcu yolunda gerek deyip şekeri ağzına atarak yoluna devam etsin. Tüm bunlara rağmen hala evine girmeye kalkarsa "Kovitliyim" ya da "Karantinadayım" de. Bil ki caizdir.
Hasılı ben böyle yapacağım. Tavsiyem odur ki siz de böyle yapın.
Bayramınız mübarek ola...

Bu İnsanlara Dini Anlat da Göreyim

Dini bayramlarda kabir ziyaretleri yapmak, toplumumuzda daha bir yaygın bir gelenektir. Bayramlaşmaya, daha önce vefat eden büyükler ziyaret edilerek başlanır. Bazı bölgelerde kabir ziyareti bayram günü yapılsa da Konya'nın bazı yörelerinde kabir ziyaretleri ikindi namazı cemaatle kılındıktan sonra topluca kabristana gidilerek yapılır. Herkes yakınlarının mezarının başına varır. Mevtanın yüzüne karşı çömelinir. Koltukta getirilen Kur'an, çantasından çıkarılır. Başta Yasin olmak üzere okunur. Ardından eller kaldırılır, dualar edilir. Birden fazla mevtası olan her mezar başına vararak aynı usulle yeteri kadar okur.
Arife günleri esnaf çalışır. Hasılat günleri dense yeridir. Bugün gelmeden esnafı bir düşüncedir alır. Kabir ziyaretine gitsem, dükkanı kapatmam lazım. Gelen müşteri geri döner ya da açık olan bazı esnafa yönelir. Dükkanı kapatıp mezara gitmesem kabir ziyareti ne olacak? Sonra dükkanı açık gören ne der? Bu ikilem içerisinde olan bir esnafı ziyarete gittiğimde bana;
—Kabir ziyaretine arife günü değil de sonradan gitsem olur mu? Malum arife günü bir yoğunluğumuz olur, başımızı kaşıyacak zaman bulamayız, dedi. Ben de,
—Olur. Niye olmasın. Bazı yerlerde bayram günü giderler. Siz de bayram ya da başka bir gün gidebilirsiniz. Hatta dua etmek, Kur'an okumak için mezarlığa kadar gitmenize bile gerek yok. Buradan da gönderdiğin onlara ulaşır. Aslında mezar ziyareti kabirdekilerden ziyade biz dirilerin ibret alması içindir, dedim.
Yanımızda benim bu cevabımı dinleyen iki ihtiyar konuşmamı bitirdikten sonra bana manidar manidar baktılar. Yüzlerinde bana acıma hissi de vardı. Az bir sessizlikten sonra bir tanesi bana,
—Oh yeğen! Dini ne hale getirdiniz, demez mi...
Dini bu hale getiren ben oldum böylece.
***

Fakültede okurken bir esnafın dükkanında oturuyorum. Karşımda da iki ihtiyar var. Biri diğerine Eyüp peygamberi anlatıyor: “Öyle sabırlı öyle sabırlıymış ki, yıllar yılı yatalak bir şekilde yatmış, vücudu kurtlanmış, üzerinden bir kurt düşünce yerden o kurdu alır: ‘Senin rızkın bendedir’ diyerek tekrar vücuduna koyarmış...dedi. O anlattıkça yanındaki ‘yah yah’ çekti. Anlatmasını bitirince bana başını kaldırdı: ‘Öyle değil mi yeğen?’ dedi. ‘Öyle değil amca! Peygamberin uzun süre hasta yattığı doğru olmasına doğru. Ama kurtlandığı, kurdu yerden alıp vücuduna koyduğu doğru değil. Zira vücudun kurtlanması o kişinin pis ve kirli olduğuna işaret eder. Bir peygamberin kurtlanması söz konusu olamaz. Haydi yatalaktı, yıkanamadı, kurtlandı diyelim. Hele düşen kurdu yerden alıp rızkın bendedir demesi söz konusu olamaz” dedim. Beni dinleyen amcanın morali bozuldu. Ama altta kalmadı. “Sen ne bileceksin, daha gençsin” diyerek ağzımın payını verdi. Susup kaldım. 
Ne anlatacaktım ki böyle birine... Var gör, bu anlattığını hangi hocadan dinlemiştir. Sonra ben ondan daha iyi mi bilecektim...

28 Temmuz 2020 Salı

Açık Lise Sınavlarını Masaya Yatırma Zamanı Gelmedi mi?

Milli Eğitim Bakanlığı, okumak isteyen öğrencilere örgün eğitimin yanında yaygın eğitim seçeneği de sunmaktadır. Yaygın eğitim denince akla ilk gelen okul türü açık liselerdir. Herhangi bir sebeple örgün eğitime devam etmeyen veya devam edemeyen öğrenciler, okuyup lise mezunu olmak için bankaya 35 lira para yatırarak açık liseye ilk kayıt veya kayıt yenileme yaptırıyor. Öğrenci seçtiği derslerden sınavlara giriyor. Şayet öğrenci mesleki açık lisede okumayı seçmiş ise okullar bünyesinde hafta sonları açılan yüz yüze eğitime katılması gerekiyor.
Kayıt yaptıran öğrenciye tıpkı örgün öğretimde olduğu gibi MEB ders kitaplarını ücretsiz olarak veriyor, öğrenci kimliği çıkarıyor.
Dönemlik seçilen dersleri vermeleri için MEB, açık lise öğrencilerine her sınav üç oturum olacak şekilde yılda üç kez sınav yapmaktadır. Her bir oturum sınav süresi 180 dakikadır. Öğrenci bir oturumda en fazla 8 dersten sınava girebiliyor. Her bir sınav salonunda tek dersten 8 derse kadar sınava giren öğrenci olabiliyor. Tek dersten sınava giren öğrencinin sınav süresi ile 8 dersten sınava giren öğrencinin sınav süresi aynıdır.
Bakanlık, bu sınavlarda her bir sınav salonuna biri başkan diğeri gözetmen olacak şekilde iki görevli veriyor. Normal salonlarda 20’şer kişilik adaylar sınava girse de öğrencinin herhangi bir engeli varsa MEB, bunları ayrı ayrı salonlarda tek kişilik salonlara alıyor.
Her bir dersten 20 soru soruluyor. Sorular yeni nesil sorular türünden değil. Kısa ve bilgiye dayalı sorulardan ibaret. 30 saniye içerisinde okunup cevaplandırılabilecek sorulara 1,5 dakikalık süre veriliyor. Tek dersten sınava giren bir öğrenci tüm süreyi kullanmaya kalksa soru başına 9 dakika düşüyor.
MEB bu sınavlar için soru kitapçığı, her bir öğrenciye özel cevap kağıdı bastırıyor. Sınav evrakını illere gönderiyor. Sınav salonlarında yeterince hizmetli, salon görevlileri, sınav komisyonu, yedek görevli, kurye denetmen vs görevlendiriyor. Tüm bunlar ve daha fazlası başlı başına bir maliyettir. MEB sınavlar için çuvallar dolusu para harcıyor dense yeridir. Aşağıda yazacağım hususlara bakarak bu sınavlar için yapılan onca harcamaya değer mi? Takdirlerinize bırakıyorum.
*Sınavlara katılım hiçbir sınavda yüzde yüz olmaz. Katılımın en yüksek olduğu salonlarda bile öğrencinin en az yüzde 25’i sınavlara gelmez.
*Sınavın ilk yarım saatinde salonun yarısı boşalır. Diğer geri kalanların çoğu da 45 dakika ile bir saat içerisinde salonu boşaltır.
*Geriye bir ya da iki öğrenci kalır. Bu öğrenciler de sınav süresi olan 180 dakikayı doldurmak için ağırdan alır. En son kalan öğrenci de özellikle Matematik gibi dersler için görevlilerden yardım ister. Haliyle görevliler yardım etmez. Bazı öğrenciler tamam dese de bazıları “Şayet yardım etmezseniz sınav süresi bitinceye kadar çıkmam, sizi de bekletirim” şeklinde görevlileri tehdit eder. Görevliler bu tehditlere boyun eğmez. Zira öğrenci olduğu müddetçe beklemek zaten görevleridir. Salonda tek kalan bazı öğrenciler dersi yapamasa da her bir soruyu dönüp dönüp okur. Okurken göz, dudak ve kalem birlikte hareket eder. Okuduğunu salondakilerin duymaması mümkün değil. Vakit bol olduğu için kafayı havaya dikip dinlenenler de eksik olmaz.
*Sınavlara giren öğrencilerin kahir ekseriyeti sınavı ciddiye almaz. Yanlış doğruyu da götürmediği için ya tutarsa diye hiçbir soru boş bırakılmaz. Çoğu da değişik desenler çizer. Dersi geçemese bile öğrenci bir dersi üç defa seçip sınava girdikten sonra öğrenci o dersten muaf oluyor, not ortalaması ile dönemi geçebiliyor.
Açık liseden mezun olmak için süre sınırı yok. Öğrenci istediği kadar bu sınavlara girme hakkına sahip.
Hasılı MEB, bu sınavları ciddiye alıp örgün eğitim kadar masraf ediyor. Fakat bu sınavlara girenlerin ekseriyeti bu sınavları pek ciddiye almıyor. Niye ciddiye alsınlar ki… Nasılsa başarılı olamadın, sınava gelmedin diye açık liseden kaydının silinme durumu yok. Bir yıl boyunca açık lise kaydına bir öğrencinin verdiği toplam para, bir salonda bir sınavda görevli bir gözetmenin ücretini bile karşılamaktan aciz.
Sonuç olarak MEB, yaygın eğitim yoluyla açık liseden mezun olacak öğrencilerin bu sınavları ciddiye almasını istiyorsa bazı tedbirler almasında fayda var:
İlk kayıt ve kayıt yenilemeden aldığı ücretleri yükseltebilir. Tek başına bu bile “Bu sınav için bu kadar para verdim” diye öğrenciyi sınava getirtir.
Sınav soruları bilgiye dayalı ve kısa olacaksa sınav süresini makul seviyeye indirebilir.
Sınavlarda desen çizmenin önüne geçmek için yanlış doğruyu götürür kuralı koyabilir.
Belli bir sayıdan fazla mazeretsiz sınava girmeyen, belli bir yıl sınava girdiği halde mezun olamayan öğrencinin açık lise ile ilişiği kesilir, diyebilir.

26 Temmuz 2020 Pazar

Nasr Süresi *

114 süreden ibaret Kur’an’ı Kerim’in 110.süresi; halk arasında “İzâ câe” diye de bilinen, içinde “yardım ve zafer”   anlamlarına gelen “nasr” kelimesi geçtiğinden dolayı “Nasr Süresi” olarak isimlendirilir. Bu süre, Mekke’nin Fethi esnasında Mekke’de nazil olmasına rağmen hicretten sonraki dönemi kapsadığı için Medeni sürelerden biridir. Namazlarda sık sık okunduğu için namaz süresi olarak da bilinir. Müfessirlere göre bu süre, son inen ayetlerden biridir. Belki de inen en son süredir. Hatta bu süre geldiği zaman bazı sahabelerin, “Peygamberin görevini tamamladığını ve vefatının yaklaştığını” çıkardıklarından dolayı hüzünlendikleri belirtilir.  Üç ayetten oluşan kısa bir süre olmasına rağmen süre, bize önemli mesajlar vermektedir.
Sürenin mesajına geçmeden önce peygamberimizin hayatına kısaca değinmek istiyorum. Herkesin sevip saydığı ve güvenilir bildiği Hz Muhammed, peygamber olarak görevlendirildiğini açıkladığı ve Mekke müşriklerini tevhide çağırmaya başladığı andan itibaren bu davayı boğmak için Mekke’nin yerleşik düzeni, her yolu denedi. Emellerine ulaşmak için Hz Muhammed’i öldürmeyi bile göze aldılar ve peygamberimiz, gözyaşları içerisinde çok sevdiği memleketini ve yeryüzünün ilk mabedini terk ederek hicret etmek zorunda kaldı. Mücadele Bedir, Uhud ve Hendek savaşlarıyla devam etmiştir.
Böyle bir atmosferde Peygamber, kovulduğu Mekke’yi 630 yılında fethetmiş ve Allah’ın evini putlardan temizleyerek Kabe’yi yeniden tevhidin merkezine dönüştürmüş, kendisine karşı çıkan ve her türlü kötülüğü yapan ileri gelen azılıları da affetmiştir. Mekke’nin Fethi ile birlikte sürede de belirtildiği gibi İslamiyet tüm Arabistan bölgesinde yayılmış ve insanlar grup grup İslam ile şereflenmişlerdir.
Peygamber, 610 yılında tek başına çıktığı zorlu ve kutlu yolculuğunu Mekke’nin fethi ile taçlandırmış; kendisine karşı çıkan, kendisini ve savunduğu değerleri boğmaya çalışanları dize getirmiştir. Bundan büyük başarı ve zafer olur mu? İnanmışlığın zaferidir bu. Allah’ın yardımıyla bu başarı ve zaferi elde eden Hz Muhammed ne kadar sevinse yeri değil mi? Zira hak etmiştir. “Heyt be! İşte bu kadar, herkesi dize getirdim” demesi lazım.
Şimdi bu açıklamalar çerçevesinde sürenin anlamına bir bakalım:
1.      “Allah’ın yardımı ve zaferi gelip de
2.      İnsanların bölük bölük Allah’ın dinine girmekte olduklarını gördüğün vakit,
3.      Rabbine hamt ederek onu tespih et ve ondan mağfiret dile. Çünkü o, tövbeleri çok kabul edendir”.
Allah bu süre ile Hz Muhammed ve onun takipçisi bizlere, bir zafer ve başarı elde ettiğimiz zaman nasıl davranmamız gerektiğinin yolunu gösteriyor: “Bir zafer ve başarı elde ettiğiniz zaman size düşen, ‘Önce Allah’a hamt etmek ve onu noksansız sıfatlarla tespih etmektir’.  Ayrıca bu zaferi elde ederken hata ve yanlış yapmış, büyüklenmiş, orantısız güç kullanmış, bilerek veya bilmeyerek ya da aşırı sevinerek bazılarını üzmüş vs. olabilirsiniz. Burada yapmanız gereken, Allah’tan bağışlanma dilemek ve ona tövbe etmektir. Allah sizin içinizi ve yaptıklarınızı çok iyi biliyor. Şayet tövbe ederseniz Allah bunu kabul eder. Çünkü o, tövbeleri çok kabul edendir”.
Niyetim Nasr süresinin tefsirini yapmak değil, siyaset hiç değil. Sürenin vermek istediği mesajı hatırlatarak ince bir dokunuş yapmaktır. Umarım dokundurabilmiş ve sürenin mesajını doğru aktarabilmişimdir. Bunu yapabildi isem ne mutlu bana! Yok, ne demek istediğim anlaşılamamışsa bu, benim eksikliğimdendir.
Bu süreye uygun bir anekdotla yazımı nihayete erdirmek istiyorum. Zira bana göre sürenin vermek istediği mesajı anlatan en güzel bir anekdottur: 1994 Mahalli seçimlerinde Recep Tayyip Erdoğan, dişli rakiplerin ve ağır topların olduğu bir yarışta İstanbul Büyükşehir Belediye başkanlığına adaylığını koymuştu. Seçim zamanında yapılan açık oturumlarda, kendisine pek şans verilmeyen Erdoğan da ekranlara rakipleriyle birlikte davet edilmişti. Kanal ve sunucuyu şu anda hatırlamıyorum ama programı bitirmeden önce sunucu, adaylara “Seçimi kazanır ve İstanbul’u alırsanız, belediye başkanı olarak ilk icraatınız ne olacak” şeklinde bir soru sormuştu. Diğerleri ne cevap verdi, hatırlamıyorum ama Erdoğan’ın verdiği cevap sanki bugün söylemiş gibi aklımda: “İstanbul’u kazanırsam, ilk icraatım Allah’a hamt etmek olacak” demişti. Allah cümlemizi sürenin mesajını anlayan ve ona göre hareket edenlerden eylesin.

*27/07/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

24 Temmuz 2020 Cuma

Ayasofya ve Ben

Malumunuz bugün Ayasofya cami olarak ibadete açıldı ve ilk cuma kılındı. Vatana, millete ve dini mübine hayırlar getirmesini temenni ediyorum.
Gelelim merak ettiğiniz konuya. Biliyorum, hepiniz cumayı nerede kıldığımı merak ediyor. Lafı evelemeden ve gevelemeden söyleyeyim. Zira saklanacak bir durum kalmadı orta yerde. 
Son ana kadar telefonumu açık tuttum. Postacının yolunu gözledim. Kargoyla da olabilir dedim. Mesaj kutumu ve e posta adresimi kontrol ettim. E posta gereksiz e postaya düşmüş olabilir mi diye  gereksiz E postaya göz gezdirdim. Neyi mi bekledim. Reisicumhurdan ya da DİB başkanından "Bu tarihi ana şahitlik etmen için zatı âlilerinizi de aramızda görmek isteriz" şeklinde bir davet bekledim. Beklediğim tüm dağlara karlar yağdığı gibi Ayasofya daveti de gerçekleşmedi. Bekleye bekleye baktım olmayacak. Zira cuma kaçacak. Kendi kendime dünya hali. Olur be Ramazan böyle şeyler. Sen mütevazı insansın deyip "En iyi cami, evine en yakın cami" sözü gereğince cumamı, adrese dayalı kayıt alanımdaki camimizde kıldım. Ne ummuştum ne buldum. Hayırlısı. Allah nerede kılmışsak cumamızı kabul etsin.
Cumayı kıldım ama içimde bir ukde ve uhde kaldı. Cumhurbaşkanı yoğundur, "Bizim Ramazan'ı da çağırın. Mutlaka yanımda aynı safta görmek istiyorum" demeyi unutmuş olabilir. Ama bilin ki Ali Erbaş'a gönül koydum. Beni es geçmemeli ve görmezden gelmemeliydi. Zira görmezden gelmek bir DİB başkanına yakışmaz. Bir defa benim "özgül ağırlığımı" yabana atmamalıydı. Her şeyden de öte Başkanla asker arkadaşıyız. Başkan şunu çok iyi bilir ki "Okul, asker ve hapishane arkadaşları unutulmaz". Ama bizim Ali unuttu gördüğünüz gibi. Bedeninle değil de bedeliyle askerlik yaparsan bedelli asker arkadaşlığı da bu kadar olur demek ki. Ümit ediyorum ki askerde arkasında namaz kıldığım, hutbesini dinlediğim Erbaş da unutmuştur, bulunduğu makamdan dolayı beni es geçmemiştir.
Tüm durum bundan ibarettir. Kamuoyuna saygıyla duyurulur.

20 Temmuz 2020 Pazartesi

Başakşehir ve Konyaspor *

2019-2020 Süper Lig şampiyonu ligin bitimine bir hafta kala belli oldu ve ipi Başakşehir göğüsledi.
Başakşehir'in bu şampiyonluğu bana göre anlamlı bir şampiyonluktur. Başakşehir bu başarısıyla;
-Şampiyonluk dört büyüklerin tekelinde değildir. Bursaspor’un ardından bu şampiyonada ben de varım, dedi.
-Birkaç yıldır zirveye oynayan ama bir türlü sonuca gidemeyen Başakşehir bu başarısıyla şeytanın bacağını kırmış ve buraya tesadüfen gelmediğini göstermiş oldu.
-Gösterdiği bu başarısıyla diğer takımlarımıza örnek oldu. Onlara “Yeter ki kendinize inanın, büyük takım diye bir şey yok” dedi.
-Tribünlerde 12.adamından mahrum olmasına rağmen bu başarıyı gösterdi.
-“Bu takımın arkasında İstanbul Büyükşehir var. Finansmanını belediye sağlıyor” algısını “öyle değil” diyerek cümle aleme göstermiş oldu. (Geçtiğimiz yıllarda şampiyon olmuş olsaydı, çoğu kimse arkasında koskoca belediye var. Bu takım şampiyon olmayacak da başkası mı olacak, derdi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi el değiştirdikten sonra bildiğim kadarıyla Belediye, Başakşehir’e olan desteğini çekti.)
Hasılı Başakşehir'i tebrik ediyorum. Şampiyonlar liginde başarılar dilerim. Ümit ediyorum ki Başakşehir bundan sonra da yine şampiyon olur, hep şampiyonluğa oynar ve ligimize ayrı bir renk ve rekabet katar.  Başakşehir'in bu başarısı diğer takımlarımıza da örnek olur.
Gelelim Konya’ya…Sezonda işleri iyi gitmeyen Konyaspor, kötü gidişe dur demek için teknik direktör değişikliğine gitti. Olmadı. Deplasman ve klasmanda verdiği puanlarla düşme hattına yakın bir yere demir attı. Sonunda düşme potasına da girdi. “Bu sene bu takım olmaz. Şampiyonluğun en güçlü iki adayı Başakşehir ve TS’la maçları var. Kesin düşer” demeye başlamıştık ki bitime bir hafta kala, son iki maçta gösterdiği performansla “Daha ben ölmedim. Kim benden ümidini keserse mahcup olur” dedi. Biz mahcup olmaya razıydık. O da “Benim mahcubiyetim lafla olmaz, icraatla olur” diyerek aldığı galibiyetlerle bizi mahcup etti. Böyle mahcubiyete can kurban. Şampiyon olmuş gibi Konya’yı sevindirdi.
Konyaspor’un bitime bir hafta kala aldığı bu iki galibiyet çok anlamlı.
-Süper Lig bensiz olmaz dedi. Çıkışıyla ligde kalmayı garantiledi. Son haftaya rahat giriyor.
-Ligin şampiyonunu belirledi. “Ben küme düşme mücadelesi versem de ligin şampiyonluğu benden geçer” dedi. Önce Başakşehir’i yenerek lig şampiyonluğunu son iki haftaya öteledi. Ardından şampiyonluğun ikinci en güçlü adayı Trabzonspor’u deplasmanda yenerek bu sene şampiyon olamayacaksın, ilk dört attığım takımı şampiyon ilan ediyorum, dedi ve gönüllerin şampiyonu oldu.
Tebrik ediyorum şehrimizin takımını. Ama deyip birkaç laf sayacağım takımımıza.
Şakayı ve heyecanı severiz ama ölüp ölüp dirildikten sonra ardından gelen böyle eşek şakalarını sevmiyoruz. Lige işin başında asılmalı. Artık bir istikrar takımı olmalı. Kah Ziraat Türkiye Kupasını ve Süper Kupayı  müzesine götüren, kah zirveyi zorlayan, kah orta sıralarda gezinen, bir de bakmışsın ki düşme potasına giren bir takım istemiyoruz. Düşme hattını lügatinden çıkarmalı artık. Başakşehir gibi hep zirveye oynamalı ve şehrimize yakışan bir takım hüviyetine bürünmeli. Moral için söylemiyorum. Ölüsü, şampiyon adaylarına dört çekiyorsa dirisi neler yapmaz… Yeter ki Konyaspor kendine güvensin.

*22/07/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

19 Temmuz 2020 Pazar

Temsil ve Ağırlama Giderleri *

İstanbul Büyükşehir Belediyesi meclis kürsüsünde bir konuşma yapan grup başkan vekili M. Tevfik Göksu'nun, belediyenin temsil ve ağırlama giderleriyle ilgili basına düşmüş kısa bir videosunu izledim. Açıklamasına göre "İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı 11 belediye başkanını bir restoranda ağırlar. Ağırlamanın bedeli, her bir davetliye düşen miktar 6395 lira". "Belediyenin temsil, ağırlama ve reklam giderlerinin yüzde 544 artış gösterdiği” yine aynı konuşmada yer almaktadır. 

Bu örnekten hareketle temsil ve ağırlama giderleri üzerine bir değerlendirme yapmak istiyorum. Değerlendirmeye geçmeden önce şunu ifade etmek isterim. Bu harcamayı yapan belediyenin hangi partiden olması benim için önemli değil. Başkanın kendisini ve partisini yerecek de değilim. Yazılarımı takip edenler bilir. Olaylardan hareketle olması gereken prensipler üzerinde durmaya çalışırım. Bu harcamayı bugün bu Başkan yapar, yarın bir başka partinin başkanı yapar. Bu konuda partilerin sicili pek değil, hiç iyi değil.

Grup Başkan Vekilinin iddialarına ilgili Başkan cevap vermiş olmalı diyerek sanal alemde kısa bir tur attım. Herhangi bir cevaba rastlamadım. Verilmiş bir cevap bulabilseydim bu cevaba da burada yer vermek isterdim.

Bir kişiye 6395 liraya mal olan yemeğin fiyatı sanırım hiçbirinize makul gelmez. Kazığın da ötesinde bir rakam zira. Bu para ne yemekte harcanacak bir rakam ne bu kadar yemeği bir mide yiyebilir ne de adı ne olursa olsun yenen yemeklerin fiyatı bu rakamı bulur. Rakamda ve hesapta bir anormallik var. Bu rakamın savunulacak bir tarafı yok. Doğrusunu lokanta sahibi ile ancak belediyenin gelir gider işlerine bakan personeli bilebilir. Dışarıdan biri olarak bu rakam üzerinden ancak yorum yapabilirim:
1.Restoran çok lüks bir yerdir. Her türlü özel yemek özellikle diğer ülkelerin yemek çeşitleri de vardır. Burada ancak VİP seviyesinde insanlar yemek yiyebilir.
2.Belediye bu lokanta ile anlaşmalıdır. Belediye zaman zaman gelen misafirlerine burada yemek ikram etmektedir. Fatura her zaman kesilmemektedir. Lokantada daha önce yemek yiyenlerin fiyatı son faturaya dahil edilmiştir.
3.Lokanta sahibi, "Bedelini nasılsa belediye ödeyecek. Bu denizden faydalanmalıyım ve özel misafirler için faturayı biraz şişireyim. Bunu kim bilebilir diye düşünmüş olabilir.
4.Belediyenin harcama kalemi olmayan bir alışverişi olmuştur. Bu borcu, ucu ve önü açık temsil giderlerinden ödemek istemiş, lokantacıya, "Faturayı şişir, yemek masrafını düştükten sonra geriye kalan şu kadar parayı bize elden ver" demiş olabilir. 
Sebep bunlar ya da başkası olabilir. Kurumlar, özellikle belediyeler bir yere bir harcama yapmak isterlerse bunu kılıfına uydurur. Bu tür harcamanın resmiyette de bir sakıncası olmayabilir. 
Burada üzerinde durmamız gereken devletin kurum ve kuruluşlarının çoğunda yeri olan ve yetkisini yasal mevzuattan alan temsil, ağırlama ve reklam giderleridir. Boşluğu bol olan bu harcama giderlerini kısmak hatta gerekirse kaldırmak gerekiyor. Kişilerin insafına terk edilirse dudak uçuklatır türünden bu şekil harcamalar karşımıza çıkar. Bu harcama kalemi duracaksa; kurum ve kuruluşlar kimlere, hangi şartlarda, ne kadar harcama yapabilir? Belediye başkanlarının ne kadara kadar yetkisi var? Tüm bunlar açıkça belirtilir. 
Burada şunu da belirtmek isterim. Bu şekil fahiş harcama ancak devlet kurumlarında özellikle belediyelerde olur. Bunun sebebi de belediye ve devletin sahibi yok. Emaneten buralara gelenlerin çoğu da devletin parasını deniz, yemeyeni ve yedirmeyeni de keriz olarak görme anlayışına sahip olmalarından kaynaklanmaktadır. Buralarda görev yapanlar "Bu para belediyenin sırtından değil de benim cebimden çıkacak olsa ben misafirlerim için bu kadar para harcar mıyım" diye düşünmeleri gerekir. Gerçekten tüzel kişilik değil de hangi özel kişilik bu kadar bonkör davranabilir? Kendi adıma beni ziyarete gelen misafirim ne kadar özel olursa olsun, benden bu rakam çıkmaz. Sizden çıkarsa da bilemem. Ama bilirim ki sizden de çıkmaz hatta Ekrem İmamoğlu'nun cebinden de çıkmaz. Ben, sen, o; hiçbirimizden bu rakam çıkmazsa o zaman başkasının sırtından özellikle belediyenin sırtından ağalık yapmanın bir alemi yoktur. 
Bu ülkede devletin malı yetim malı olarak görülmedikçe; belediye başkanı, kimin malını kime yedireceğim demedikçe; davetliler, "Sayın başkan bu yemek belediyenin sırtına binecekse bu doğru değil. Biz yemeyiz demedikçe; devletin ilgili iç ve dış denetim kurumları; yerinde, zamanında ve gereğince gelir gider tablosunu inceleyip gereğini yapmadıkça, fahiş harcama karşılığında harcayan kimseye bir müeyyide gelmedikçe bu harcamalar şu ya da bu şekilde kılıfına uydurularak yapılmaya devam edecektir. Maalesef bu şekil harcama dendiği zaman da akla ilk gelen yerler, belediyelerdir. Belediyeler bu ülkenin sırtında en büyük kamburdur. Çünkü bu ülkede belediyelerin kasası "Yağma Hasan'ın böreği"dir. Dileyen dilediği şekilde bir yolunu bulur, harcar. Birilerini zengin eder ve karşılığında da bir bedel ödemeden ya çeker gider ya da yoluna devam eder. Bu konuda siyasi partilerimiz de tencere kapak gibidir. Birbirlerini israf yapıyorsun diye siyaseten ayıplasalar da bu konuda yok aslında birbirlerinden farkları. Yeter ki ellerinde büyük veya küçük bir belediyeleri olsun. Belediyeler siyasi partilerin arpalığıdır, altın yumurtlayan tavuğudur. Hangi belediye başkanı bu duruma karşı çıkarsa partisi tarafından istenmeyen adam ilan edilir. Bir sonraki seçimde de yeniden aday gösterilmez. Bu da siyasi hayatına mal olur. Maalesef ben bu durumu böyle okuyorum. İstisnaları yine hariç tutuyorum. Hangi partiden olursa olsun devletin/belediyenin kasasını yetim malı görenlerin sayısının çoğalması dileklerimle...

*24/07/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

17 Temmuz 2020 Cuma

Dilenciliğin Yeni Türü *


Biz, "Dün ne idiysem bugün de oyum" diye zaman zaman övünsek de değişmeyen tek şey, değişimdir" sözü gereğince ayakta durmaya çalışan birçok sektör, kendisini çağın şartlarına göre yeniliyor. Yenilemeyen önce yerinde sayıyor, sonra  küçülmeye gidiyor, ardından yok olmaya yüz tutuyor. Kendisini durmadan yenileyen sektörlerimizden bir tanesi de dilenciliktir.
Yakın zamana kadar dilenciler,
"Allah rızası için bir ekmek parası…”,
“Allah rızası için bir sadaka…”,
“Allah, çoluk çocuğuna bağışlasın. Ha bir ekmek parası…” şeklinde para isterlerdi.
Elinde bir piknik tüpü olduğu halde “Bunu dolduramadım”, “Çocuğumun ilacını alamadım” , “İl dışına gideceğim, otobüs parası olmadığı için gidemiyorum” derlerdi.
Kimi eline kağıt mendili alır, "Bir tane almaz mısın" der. Fiyatını sorduğun zaman adı, "Ne verirsen" olur.
Kimi, insan yoğunluğunun çok olduğu yere sergiyi ya da avucunu açar. Gelen geçenden ister. Kimi, dükkan dükkan esnafı dolaşır, kimi de çarşı pazar dolaşır ve dilenir. Kimi de bir şey soracakmış gibi  "Bir saniye, bir şey diyebilir miyim" diyerek yanına yaklaşır. Ardından "Yanlış anlamayın, dilenci değilim" diye söze girer. Kimi, ailecek farklı farklı yerlere tezgahı açar. Kim ne kadar toplarsa artık.
Bunları ve daha fazlasını gördük. Dilenciliğin farklı yönleri olsa da şimdilerde daha yaygın kullanılan  bir versiyonuyla karşı karşıyayız. Bu tür yeni değil. Epeydir dolaşımda. Önceki dilenciler pejmürde bir kıyafetle karşına çıkarken yeni nesil dilencilerin giyim kuşamı daha düzgün. Yaşları da genç. Geçerken seni durduruyor: "Yanlış anlamayın. Dilenci değilim. Falan yere gideceğim. Gideceğim yer uzak. İki dolmuşluk mesafe. Bana dolmuş parası verebilir misin" diyor. Kısaca dolmuş parası isteniyor. 
Sizi bilmem ama bu yeni nesil dilencilik bana makul geldi. Demek ki dilenciler 5, 10, 25 kuruş ve 1 lira atılmasından bıkmış olmalı ki rayici dolmuş fiyatına çıkartarak çıtayı yükseltmişler. Bir dolmuş indi-bindi fiyatı, şehirden şehre değişse de Konya'da 2,5 lira. Adam yardım yapacaksa ona göre hesap yapmalı. Dilenci, iki dolmuşa bineceğine göre en az 5 lira vermeli. Dilenci, gittiği yerde kalmayıp geri döneceğine göre hayırsever 10 lira vermeli. Bu hesaba göre dilenci, bir kişiden daha fazla yardım alacak, bozuk paradan kurtulmuş olacak ve daha fazla para toplamış olacak. Ayrıca kolay mı bozuk parayı cepte taşımak? Sonra dilenciye verir gibi 5, 10, 50 kuruş vermeler ayıp değil mi? Alenen söylüyorlar ben dilenci değilim diye. Anlamanız ve gereğini yapmanız için daha ne desin dilenciler…
Nasıl beğendiniz mi dilenciliğin bu yeni türünü?
Dilencilik yapacaksınız ve yol yordam bilmiyorsanız, benden bunun yolunu öğrendiniz. Yok, ben dilenci değilim. Bu taraklarda bezim yok diyorsanız, bu durumda yapacağınız pamuk elleri cebe atmak ve en azından bir dolmuş parası çıkarıp vermektir. “Allah versin” demek ya da “Cebimde bozuk para yok” demek, dilencilerin en hoşlanmadığı sözlerden olsa gerek. Unutmayın! Bozuk para yok, “Bir dolmuş parası…”
Dilencilerden kaçı, ne kadar ihtiyaç sahibi bilmiyorum. Biri bırakıyor, diğeri yakalıyor seni. Ama sayıları o kadar çok ki sanırım bir sektör haline geldi. Hem öyle sektör ki kendisini durmadan yeniliyor. Durmadan kendisini yenileyen bu sektöre bir çözüm bulmak lazım ama nasıl? En azından devlet, STK’lar ve yardım kuruluşları bunlara bir el atmalı. Devlet bunlara göz açtırmazken yardım kuruluşları da tek çatı altında bunlara el uzatabilir. Bu mesele uzun ve ayrı bir yazı konusu.
Not: Yazmış olduğum bu yazıyı hazırlayıp göndermek için taslaklara kaydettim. Dilenciler gibi dolmuşa falan binmedim. Bir görüşme için yürüyerek çarşıya gittim. Bir GSM operatörünün önünde beklerken elinde ekmek poşeti olduğu halde tesettürlü ve mazbut bir kadın yanıma yaklaştı: “Mutfağımda yiyecek bir şey yok. Oğlum hapishanede” dedi. Cebimden çıkarıp bir 5 lira verdim. Parayı aldı ama azırgandı. Halbuki gidiş ve gelişe yetecek iki dolmuş parasıydı verdiğim. “Şurada market var. Gel, alışveriş yapıver, bir şeyler al” dedi. Bir görüşmeye geçeceğim için market alışverişine gidemedim. Epey bir ısrardan sonra benden uzaklaştı. Yan taraftaki dükkanın kapısından bir şey söylemesiyle uzaklaşması bir oldu. Esnaf dolmuş parası da vermedi ama ısrarcı da olmadı. Sanırım kendilerini dinleyen, az veya çok bir şeyler verenlere ısrarcı oluyorlar.

*25/07/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


16 Temmuz 2020 Perşembe

Dünyadan Kopuk Dünyalılar *

Dünya, içinde yaşayıp nimetlerinden faydalanmaya çalışan ama dünyayı ve hemcinsi dünyalıları okuyamayan dünyadan kopuk dünyalılarla dolu. Sayılarını bilmiyorum ama şu özelliklere bakarak sayıları hakkında bir kanaate varabilirsiniz. (Belki kendimiz de bunların arasında olabiliriz.)
*Lügatlerinde üretim yoktur. Patenti alınmış, dünyaya servis edecekleri bir ürünleri yoktur. Başkalarının ürettiklerini alıp satan tüketicidirler.
*Çalışma yerine konuşmayı, bol keseden atmayı, hamaset yapmayı, geçmişi kötülemeyi ve geçmişle övünmeyi severler.
*Güçsüzken sesleri çıkmaz. Korkaktırlar. Bu süreçte kendilerini ifade edebilmek için alabildiğine nazik ve kibardırlar. Kavgacı değildirler. Adil, dürüst ve güvenilirdirler. Taşradan merkeze yürümek için ah bizi bir anlasalar, biz göründüğümüz kadar kötü değiliz derler. Merkez bunları kabul edip gücü ele geçirdikleri zaman tüm naziklikleri gider. Alabildiğine saldırganlaşırlar. Asla eleştiriye gelmezler. Kim eleştirmeye kalkarsa vatan hainidir, satılmıştır. Hain ve satılmışların yapacağı tek şey bunlara boyun etmektir. Yaptıklarına ses çıkarmamaktır. Rakiplerine karşı acımasızdırlar. Bunun için her şeyi göze alırlar. Tüm savundukları değerleri ayakları altına alırlar. Çünkü bunlara göre tüm kişi, kurum ve kuruluşlar fethedilmesi ve teslim alınması gereken kişi ve yerlerden ibarettir. Tüm bunları yaparken yine eskisi gibi din, iman, vatan, dürüstlük ve adalet gibi kavramları kullanmaya, dürüst ve âdil görünmeye devam ederler. Çünkü hem buna kendilerini de inandırmışlardır. 
*Referansları hep dindir, söylemleri dindir. Dinle yatarlar, dinle kalkarlar. İnsanları sınıflandırırken de dini olup olmadıklarına bakarlar. Dini, emirleri gereğince dört dörtlük yaşayamasalar da birkaç ritüelin dışında dini, emirlerine alıp tepe tepe kullanırlar ve dinden beslenirler. Başka da malzemeleri yoktur. Sanki bir kendileri Müslüman’dır. Bunlarla mücadele etmeye kalkan dinle, dini değerlerle mücadele etmiş gibi kabul edilir.
*Sloganlar ve hamasetlerle yaşarlar. Pek değil, hiç okumazlar. Ayakları hiç yere basmaz. Önyargılıdırlar. İftira atmaktan korkarlar ama iyi birer niyet okuyucusudurlar. Fanatik derecesinde tarafgirdirler. Asıp kesmede üzerlerine yoktur. Sürü psikolojisi ile hareket ederler, algılarla yönetilir, algılarla yaşarlar. 
*Akıllarını kullanmazlar. Bir şeye kafa yormazlar. Bir lidere veya şeyhe bağlı olarak yaşarlar. Tüm bildikleri ve savundukları akıllarına yatmasa da lider ya da akıl hocalarının söylemleridir. Hayatları bunları tekrardan ibarettir. Çünkü lider/şeyhin bir bildiği vardır. Bunların tüm yaptığında bir hikmet vardır. Lider/şeyhlerine aşırı bağlıdırlar. Onun bir dediğini iki etmezler. Sözle de olsa onun için ölümü göze alırlar. Yapılan her olumsuz konuşmayı, vuku bulan her olumsuz olayı lider veya şeyhlerine yapılmış, onların hayatına kastedilmiş bir tehlike olarak görürler.
*Kendilerinden başka kimsenin Müslümanlığını beğenmezler.
*Kendi aralarında bitmez tükenmez tartışma Kur'an-sünnet/hadis kavgasıdır. Birbirlerini sapık, kafir, müsteşrik, hurafeci, gelenekçi, indirilmiş ve uydurulmuş din mensubu olarak itham ederler. Tüm bunları "Din kardeşim, aramızdaki bu sorunu bir araya gelip çözelim" demezler. Arkalarında kendilerini destekleyenlere mesaj vermek için uzaktan atış yaparlar. Birbirlerini anlamaya asla yanaşmazlar. Korkak olmasalar ya da ellerine imkan geçse katli vacip deyip birbirlerini öldürmeyi de göze alırlar. Bunu da kendi emelleri için değil, "Allah rızası" için yaparlar.
*Sadaka kültürüne bağlı olarak yaşarlar. Balık tutmayı öğretme yerine balık yemeyi ve yedirmeyi severler. İçlerinde pek azı hariç yapılan sadakanın balık tarafından bilinmesini pek önemserler ve yardım edilen kişinin bunu takdir etmesini, kendilerini sayıp sevmesini beklerler. Fakir fukaranın yaşantısına, ne yiyip ne içeceğine dahi karışırlar. Fakir ama kendisine dikkat etmeyen fakir bir daha yardım yüzü göremez. Yakından uzağa en ihtiyaç sahibi akraba ve komşular tercih edileceği yerde uzaktaki fakiri görüp gözetirler. Çünkü yakındakiler yardımı hak etmiyor bunlara göre. Uzaktakine yardım götürmek için vakıf ve derneklerin çoğu aracı kurumdur. Aynı amaca hizmet eden, aynı yerlere hizmet götüren o kadar yardım kuruluşu var ki saymakla bitmez. Yardım kuruluşlarının yönetim ve başında olanların çoğu da "Ben bu kadar hizmet ettim. Bu hizmetten biraz da başkası nasiplensin” demez. Hizmette sınır yok deyip ömrünün sonuna kadar hayır/hizmet yapmaya devam ederler. 
*Özgür bir birey olma yerine kendilerini bir grup ya da camianın içine atarak aidiyet kazanmaya çalışırlar. Camia bunları, bunlar camialarını beslerler. Çoğu zaman bu aidiyet dinlerinin önüne geçer. Bir oy verecekleri zaman bile yukarıdan gelecek talimatla hareket ederler.
*Makam, mevkii, şöhreti ve parayı çok severler. Böyle bir yere gelince de çıktığı yeri beğenmezler, sınıf atlarlar. O makamda durmak daha da yükselmek için takla atılması gerekiyorsa atarlar. Birilerini makamdan el çektirmek isterlerse dedikodu kültürüyle hareket ederler. Birini bir makama getirmek için o kişinin kendilerinden olup olmamasına dikkat ederler. Çünkü kendilerinden olan herkes ehliyet ve liyakat sahibidir. Öyle ya, onlardan olan gelmeyecekse bunca destek niye veriliyor, niçin bedel ödeniyor.  Sanki başkası, bunları zamanında bir yerlere getirdi mi?
*Dün ayıplayıp eleştirdikleri ne varsa hepsini fazlasıyla yaparlar. Bunu da çelişki olarak görmezler. Öyle gerekçeler sunarlar ki dudağın uçuklar.
*Dünyayı tanımak, okumak ve anlamak, dünyaya kendilerini anlatmak, evreni keşfetmek, icatlar ortaya koymak gibi bir dertleri yok. Dünya bunları tanısın. İnsan kazanma, insana dokunma gibi de bir dertleri yok. Kendi kendilerine yeterler çünkü. Kendileri çalar, kendileri oynarlar.
*Dünyada bir tek doğru bunlar vardır, en iyi bunlar düşünür, en iyisini bunlar yaparlar.
*Varlıklarını devam ettirmek, söz sahibi olmak için kendilerine mutlaka bir düşman bulurlar. İnsanları bu düşmanla korkuturlar. Bu düşman sayesinde bir ömür boyu ekmek yerler...
Ne de çokmuş dünyadan kopuk yaşayan dünyalıların özelliği! Neyse bu kadarla yetineyim. Kimse kusura bakmasın -katılır veya katılmazsınız, doğrudur ya da yanlıştır- görüp hissettiklerimi okumaya çalıştım. Bu dünyadan olup da savunduklarında samimi olanlara, dedikleriyle yaptıkları örtüşenlere, olup bitenleri dert edinenlere sözüm olmaz. Allah onların yolunu açık etsin.

*20/07/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


15 Temmuz 2020 Çarşamba

Tatil Cenneti Ülkem *

Başka ülkeleri bilmem ama benim ülkem tatil cenneti. Tatilleri eleştireceğim ama tatilleri de aslında çok severim. Nasıl ki deliye her gün bayram idiyse bana da her gün tatil olsun isterim. Zira işte, çalışmakta hiç gözü olmadı içimdeki benden bir parça olan nefsimin. Yiyeyim, içeyim, gezeyim, tozayım. Hayattan kam alayım. Tüm bunları yaparken de cebimde param olsun. Hayatım boyunca hiç parasızlık çekmeyeyim. Atım-arabam, evim-barkım olsunu saymama gerek yok. Bunlar zaten olmazsa olmaz.
Tatil olsun, zira vücut ve zihin bunu istiyor. Ama kıvamında olsun.
Nefsime hoş gelse de izninizle tatilleri masaya yatıracağım.
Tatiller bizim için önemli günlerdir. Zira bu günlerde önemli olaylar cereyan etmiştir. Hiçbirini önemsiz görmüyorum. Önemli diye illaki tatil yapmamız mı gerekiyor? Pekala, bugünler tatil yapılmadan da anılıp kutlanabilir ve önemli olduğu cümle aleme gösterilebilir. Haydi tatilsiz olmaz diyelim, niçin hepsi için tatil düşünülüyor?
Bu ülke yeraltı ve yerüstü kaynaklarıyla yeterli olsa, ihracatımız ithalatımızdan fazla olsa, cebimiz para dolu olup harcayacak yer arasak, devletimiz mali yönden o kadar zengin ve tüm yeraltı ve yerüstü hizmetleri bitirmiş, hatta kasası dolu olduğu için bizi dolaylı ve dolaysız vergilerden muaf kılmış olsa, zenginliğimizden dolayı tüm dünya bize gıpta etse; eh, bu durumda çalışmaya ne gerek var diyebilir ve yatabiliriz. Hepinizin bildiği gibi bunların hiçbiri bizde yok. O halde bize düşen, bir plan ve program dahilinde bilinçli bir şekilde hafta sonları dışında çalışmak değil midir?
İzninizle tatillere bir göz atalım.
1 Ocak, (Bu tatili hiç anlamış değilim. Bir yılın yorgunluğunu atmak için niçin o yılın son günü tercih edilmez de yeni yılın ilk günü tatil yapılır? Bu, işe giden işçinin daha çalışmaya başlamadan istirahata çekilmesine benzer. Benim çalışmada gözüm yok. Bir yıl böyle gitsin demektir.)
23 Nisan, (TBMM açıldı diye bir ülke tatil edilir mi? Madem tatil yapılacak. Bırakalım, ismine uygun bir şekilde sadece ilk ve ortaokul öğrencileri tatil yapsın.)
1 Mayıs, (Bugünde işçi tatil yapsa gam yemeyeceğim. İşçiler çalışıyor, devlet memurları tatil yapıyor.)
19 Mayıs, (Kurtuluş Savaşının startının verildiği bugün tatil yapılıyorsa daha önemli kararların alındığı Amasya Genelgesi, Erzurum ve Sivas kongrelerinin yapıldığı günler niçin tatil yapılmaz? Madem 19 Mayıs tatil. Adına uygun bir şekilde bırakalım lise ve üniversite öğrencileri tatil yapsın.)
27 Mayıs, (Bir zamanlar bugün bayram olarak kutlandı. Bereket bu yanlıştan çabuk dönüldü.)
15 Temmuz, (Uyuduğumuzun, devletin kadrolarını hain, sinsi ve eli kanlı bir örgüte teslim etmemizin bedeli ve sonucudur 15 Temmuz. Bedel ödeyerek ülke bugün geri alınmıştır. Uyumamak ve devleti başka zihniyetlere teslim etmemek için uyanık duracağımıza ve daha çok çalışacağımıza bugünü uyumak için tatil yapıyoruz. 
29 Ekim, (Yeni bir rejimin ilan edildiği bugün tüm vatandaşlara tatil olmalı. Bugün, 23 Nisan ve 30 Ağustos'u da kapsayacak şekilde aynı gün bir gün olarak kutlanmalı. Ayrıca bir gün öncesinden yarım gün tatile gerek yok. Yok, ayrı ayrı kutlanacak denirse 30 Ağustos sadece er ve erbaşa tatil olmalı.)
Ramazan ve Kurban Bayramları, (3 gün olan Ramazan Bayramı tatili 2 güne, 4 gün olan Kurban Bayramı tatili 3 güne indirilmelidir. Arife günleri öğleden sonra uygulanmakta olan yarım gün tatilleri kaldırılmalı. Ayrıca iki tatil arasına denk gelen mesaileri de eklemek suretiyle tatiller 9 güne çıkarılmamalı. Bu, diğer tatil aralarına denk gelen tatiller için de geçerli olmalı. Tatil arasına gelen mesailerde mutlaka çalışılmalı.)
Hasılı, mevcut tatiller azaltılsın istiyorum. Belirli periyotlarla yapılan tatiller, bizi tembelleştiriyor ve tatil öncesi ve sonrası mesailere de tempo düşüklüğü yönünden sirayet ediyor. Her ne olursa olsun, yeni tatiller eklenmemeli. Çünkü her önemli gün, tatil yapılacak olursa 365 gün bize borçlu çıkar. Gerçi, pek bir şey üretmeyen bu çalışma tempomuzla tüm günler tatil olsa devlet daha mı karlı çıkar? Bu da işin bir başka yönü.
Bu yazım hoşunuza gitmemiştir. Haklısınız. Benim de gitmedi.

*18/07/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


13 Temmuz 2020 Pazartesi

Sakal Koymamıştım ki Dinlenilsin! *

Yazılarımı takip edenler bilirler. Yılın bir gününde, bazen bir yılda birden fazla olmak üzere düğün sezonlarında Konya düğünleri üzerine çokça yazı kaleme aldım. (Bkz. https://anadoludabugun.com.tr/yazarlar/ramazan-yuce/ortak-kaba-kasik-sallamak-2571
https://www.pusulahaber.com.tr/yine-konya-dugunleri-9790yy.htm
https://anadoludabugun.com.tr/yazarlar/ramazan-yuce/yine-konya-dugunleri-3497)
Birden fazla yazıda bu konuya değinmemin nedeni, sorun olarak gördüğüm hususların düğünlerde aynen devam etmesiydi.
Konya düğünlerine dair yazılarımda ağırlıklı olarak davetlilerin düğünlerde hediye olarak getirdiği kap kacağa ve ortak yenen düğün yemeklerine dikkat çekmeye çalışmış; mutfak eşyası yerine para verilmesinin, ortak kaba kaşık sallama yerine tabldot usulü yemeğe geçmemiz gerektiğini önermiştim.
Hediye konusunda son yıllarda özellikle köy derneklerinin öncülüğünde yardım sandığına para atılmasının özendirilmeye çalışılması sevindirici olmakla beraber daha bu alanda almamız gereken mesafe olduğunu düşünüyorum.
Yemek konusunda çok az düğün sahibinin sınırlı sayıda davetlisine, alakart usulü yemek vermesinin dışında yemeklerin kişiye özel verilmesi uygulamasına maalesef bir türlü geçilememişti. Çünkü alakart usulü yemeğin bir kişilik maliyeti 45-50 lira. Davetli sayısı göz önüne alınırsa bunun altından ne düğün salonları ne de düğün sahibi kalkabilir. Tabldot usulü yemeğe ise "Olur mu öyle şey? Biz Konyalıyız ve ortak kaptan yeriz" denilerek kimse sıcak bakmıyordu.
Uzatmayayım, nihayet tabldot usulü bir düğün yemeğiyle Konya'da ilk defa cumartesi günü katıldığım bir düğünde müşerref oldum. Hah işte dedim ve sevindim. Bunun böyle olması benden ve yazılarımdan değil elbet. Zira sakal koymamıştım ki sözüm dinlenilsin. Bizi koronavirüs yola getirdi. Salgının onca kötülüğünün ve olumsuzluğunun yanında belki de tek katkısı, düğünlerde kapların ayrılması olmuş. Sağ ol, var ol koronavirüs dedim gayri ihtiyari.
Katıldığım düğünde verilen tabldotlu yemeğe, diğer düğünlerde de emsal olması bakımından kısaca değinmek istiyorum.
1500 davetlinin katıldığı düğünde her masaya 6 kişi oturacak şekilde sandalye konmuş ve servis açılmış. 6 sayısı beklenmeden oturan herkese yemek servisi yapıldı. Menüde bir tabldot içinde yayla ve bamya çorbaları ve etli pilav vardı. Haricen kapalı şeffaf iki ayrı kapta zerde ve irmik helvası, ayrıca aromalı içecek, su ve naylonla kaplı ekmek kondu. Kapalı bir ambalaj içinde plastik kaşık, ıslak mendil ve kağıt mendil verildi. Yemeğimizi yedik. İlave yemek isteyip istemediğimiz soruldu. Masamızda oturan sadece bir kişi ilave pilav istedi. Gerisi verilenle doydu. Duamızı ederek kalktık. Ardından çay içilen masalara geçerek kağıt bardaklarla çayımızı yudumladık.
Gözlemlerime göre yemek menüsü herkesi doyurdu. Karışıklık yoktu, kargaşa yoktu, beklemek yoktu, ardında bekleşen yoktu, yemek artığı yoktu, ortak kaba kaşık sallamak yoktu, tıka basa yemek yoktu, aç kalkmak da yoktu… Düğünde gördüğüm tek eksiklik, servis yapan çocukların baş parmakları bamya ve yayla çorbası yiyemedi. Üzüldüğüm nokta burası oldu.
Sair düğün yemeklerinde gördüğüm tüm yemek ve hizmetleri bu tabldot usulü yemekte de gördüm. Üstelik daha hoş ve temiz oldu.
Merak edip beher kişinin maliyetini düğün sahibine sordum. 19 liradan anlaşmışlar. Bana fiyat çok makul geldi. Şu anda ortak yemek yok. Şayet olsaydı bu fiyattan aşağı olmazdı.
Temennim odur ki pandemi tedbirleri çerçevesinde geçilen bu yeni usul tabldotta yemek âdeti, salgın bize veda ettikten sonra da devam eder, âdet haline gelerek kalıcı olur. Yeni düğün yapacaklara ve düğün yemeği vereceklere duyurulur.

*15/07/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


Pusula'ya Veda ***

Pusula'da ilk yazım 19 Eylül 2018 tarihinde "Girizgah" başlığıyla çıkmıştı. O günden bugüne salı, perşembe ve cumartesi olmak üzere dini bayramlar dışında hafta da üç gün yazdım. Bu kısa zaman zarfında toplamda 276 yazı yazmışım.
İki yıla yaklaşan bu yazı hayatımda ilk yazımda "Başta toplumsal konular olmak üzere siyasi, ekonomi, dini, eğitim ve öğretim, ahlak ve görgü kuralları vb alanlarda Allah ne verdiyse dağarcığım el verdiği müddetçe yazıp çizeceğim. Yani neyi dert ediniyorsam onu" demiştim.  Aşağı yukarı her konuda yazı kaleme aldım. Gündem ya da gündem dışı neyi dert edinmişsem ele aldım. Bir olay, bir hareket hoşuna gitmiş ise övdüm, gitmemişse eleştirdim. Eleştiri ile yetinmedim. Nasıl olması gerektiği konusunda öneriler sunmaya çalıştım. Tüm bunları yaparken olayları asla kişiselleştirmedim. Zira kişilerle işim olmadı hiç. Nabza göre şerbet vermedim. Hem nalına hem mıhına demedim. Doğruya doğru, yanlışa yanlış dedim. İstedim ki dokunsun ve gereği yapılsın. Dokundururken "Sözüm meclisten dışarı" demedim, "içeri" dedim. 
Yazılarımı kaleme alırken kah diyalog yolunu seçtim kah mizah, bazen de hiciv denedim. Bazen üstü kapalı bazen de açık yazdım. Tüm bunları yaparken insanların onurunu ön plana aldım. Kırmadan, dökmeden, yapıcı ve yumuşak bir üslup kullandım. 
Yazılarım bazen teknik hata, yoğunluk ve unutmadan kaynaklı sebeplerle kimi vakit gününde yayımlanmasa da gazetemiz, ertesi gün yayımlamak suretiyle telafi yoluna gitmiştir. Yazılarım; içerik, üslup vs sebeplerle gazete yönetimi tarafından üstü kapalı da olsa bu yazı, bu şekil olmaz şeklinde bir çizik yememiştir. İstediğimi istediğim şekilde özgürce yazdım.
Her girizgâhın bir bitişi olduğu gibi yazmam için bize emanet edilen bu köşeyi de yeni sahiplerine teslim etmek, biraz dinlenmeye çekilmek istiyorum. Bu yazımla da bunu yapıyorum ve Pusula Haber gazetesinde yayımlanmakta olan yazılarıma veda ediyorum. 
Bu zaman zarfında yazı yazmam için gazetesinde bana bir köşe açan gazetenin sahibi Harun Akgül Bey'e hassaten teşekkür ediyorum. Bu süreçte Pusula ailesinin bir ferdi olmaktan bahtiyarlık duyduğumu ifade etmek istiyorum. Gazetemize bundan sonraki yayın hayatında başarılar diler, şehrimize soluk olmaya devam etmesini istiyorum.
Son sözlerim de okuyucu kitleme olsun. Zira Pusula'yı birçok gazeteden ayıran en büyük özelliği, okuyucu kitlesidir. Her yazıyı titizlikle okuyan bu okuyucu kitlesi, zaman zaman yorumlarıyla yazılarıma katkı sunmuşlardır. Bazı yazılarım eleştirilmiş, bazı yazılarım tasvip görmüştür. Hem eleştirilen hem de tasvip gören yorumların hepsi birer geri dönüttür. Hepsi bakış açıma ve ufkumun açılmasına zemin hazırlamıştır. Tüm yorumlara yorum olarak cevap yazmaya çalıştım. Tüm okuyucularıma, özellikle yorum yazan okuyucularıma sonsuz teşekkür ediyorum.
Yazarken kimseyi kırmamaya özen gösterdim. Olur ya, bilmeden hata etmiş, kalp kırmış ve maksadımı aşan bir cümle sarf etmiş ve zülfü yare dokunmuşsam af ola...

***16/07/2020 tarihinde Pusula haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.

12 Temmuz 2020 Pazar

Ayasofya İmamlığı Şartlarım


1.En yüksek devlet memuru maaşı üzerinden maaş,
2.Denize nazır bir lojman. Yıldız Köşkü, (Dolmabahçe Sarayı tercihimdir.)
3.Temsil ettiğim makam itibariyle Cumhurbaşkanından sonra protokol yeri,
4.Zırhlı araç tahsisi, yeterince şoför ve güvenlik temini,
5.Maaşımın dışında herhangi bir yüksek kurul ve komisyonların birinde yönetim kurulu üyeliği, (Görevimin sorumluluğu itibariyle bir başkanlık istemiyorum.
6.Ayasofya'ya gelen yabancıların sorularına cevap verebilmem için yeryüzünde konuşulan her dilden birer tercüman, (Tercümanın biri izinli veya hasta olmasına karşın tercümanların yedekleri de olması lazım ama devlete maliyet getireceği için birer tercüman yeterli.)
7.Namazları diğer imamla beraber dönüşümlü kıldırırım. O kıldırırken camiye ben gitmem. Ben kıldırırken de o gelmesin. 
8. Mesai arkadaşım olacak imam ve müezzinleri kendim seçerim. Bir başkasının müdahalesine tahammül edemem. Merak etmeyin. Hepsi ehil olacak. Tek şartım, bilgi ve donanım bakımından benden aşağıda olmalarıdır. Önceliği damadıma vermek isterim ama damadım yok. Bu arada kardeşimin sesi fena değil. Aile şirketi gibi orada kadrolaşmak isterim.
9.Camiyi ziyarete gelen üst düzey için teşrifatçılık, onları karşılama yapmam.
10. Ali Erbaş camiye geldiği zaman sarık ve cübbeyi vermem. 
11. Din İşlerinin hazırladığı hutbeyi okumam. Hutbeyi kendim hazırlarım.
12.Camimde merkezi ezana izin vermem. Benim görevlik okurken diğer cami imamlarının keyif çatmasına engin hoşgörüm izin vermez. İlla senin caminde okunacak denirse ben uyumlu bir insanım. Olur derim ama diğer camilerin görevlileri sırayla gelip benim camimde ezan okuyacaklar.
13. Öğle ve ikindi namazlarından önce koronavirüs tedbirleri çerçevesinde "Değerli vatandaşlarımız! Salgıla mücadelede yeni bir döneme giriyoruz..." şeklinde bir uyarıyı yapmam. Bana kimse dayatamaz bunu. Valilik, kendi odasından anons ettirebilir.
14. Cuma akşamları yatsı namazında minare duası yapmam.
15. Camimde yapımı devam etmekte olan muhtelif cami, Kur'an Kursları ve vesair yerler için sergi açtırmam.
16. Beni bu camiye atayacaklara asla minnet duymam. Kimse de benden bunu beklemesin.
17. Ölünceye kadar bu camide görev yaparım. 65 yaş bana işlemez. TBMM gerekirse bana özel kanun çıkarsın. 
18. Ölürken yerime geçecek kişiyi ben seçerim. Devlet ayrıca atama yapmaz. Devletin bu konuda yapacağı benim vasiyetimi yerine getirmektir. 
19. Devlet ayrıca sair isteklerimi şartsız yerine getirme yükümlülüğünü kabul eder.

Şartlarım ilk etapta bu kadar. Daha başka şartlar da öne sürebilirim ama tevazuumdan bu kadarla yetiniyorum. Göreve başladıktan sonra çalışma şartlarına göre yeni şartlar koyma hakkım bakidir ve devredilemez. Şartlarımdan bazılarını esnetebilir, ilaveler yapabilirim. Herhangi bir anlaşmazlıkta İstanbul Adliyeleri yetkilidir.
Tüm bu şartlarımı okuyunca kendini ağırdan satıyor diye düşünebilirsiniz. Tüm bunları görev yapacağım caminin önemine dair istiyorum. Kendim için bir şey istemiyorum. Çünkü ben orada bir makamı temsil edeceğim. Ne istiyorsam makamın ağırlığı adına istiyorum. 

Kamuoyuna ve devlet erkanına duyurulur.

Not: İlk defa bir şartname hazırladım. Acemiliğim olabilir. Dostların beni bu konuda mazur görsün.  Bu göreve kendini çok ucuza satmışsın, şunları da şart koş, derslerse önerilere açığım. Şartnameye ilave ederim.

Danıştay'ın Ayasofya Kararı *


Sürekli Vakıflar Tarihi Eserlere ve Çevreye Hizmet Derneğinin, Ayasofya'nın müze statüsüyle ilgili 24 Kasım 1934 tarihli Bakanlar Kurulu kararının yürütmesinin durdurulması ve kararın iptali için yaptığı başvuruyu 2 Temmuzda görüşen Danıştay, 10 Temmuzda kararını açıklayarak müze kararını veren 34 tarihli Bakanlar Kurulu kararını iptal etti. Aynı gün Cumhurbaşkanı, mahkeme kararının gereğini yaparak Ayasofya'nın cami statüsünün gereği için Diyanet İşleri Başkanlığını bir yazısıyla görevlendirdi. Ayasofya 24 Temmuzda ilk cuma kılınacak şekilde cami olarak hazır hale getirilecek.
Ayasofya'nın müze statüsünden camiye dönüşmesi için yıllardır hukuk mücadelesi veren ilgili dernek yetkililerine, 34 tarihli kararı iptal eden Danıştay 10.Dairesi üyelerine, mahkeme kararının gereğini yerine getirmek ve cami olarak açılması için aynı gün Diyanet'e görev Cumhurbaşkanına teşekkür ediyorum. Yeniden cami statüsüne kavuşan Ayasofya'nın da hayırlara vesile olmasını temenni ediyorum.
Yazımın bundan sonraki kısmında idari yargı ve yargı kararlarının uygulanması üzerine birkaç hususa işaret edeceğim. Şunu buradan söyleyeyim. Danıştay’ın iptal kararını önemsiyorum. Olması gereken ve halkın beklentilerini karşılayan bir karara imza attı. Keşke aynı Danıştay, bu davayla ilgili daha önce açılmış iptal davalarında bu yönde bir karar verseydi de bu mesele bu kadar sürüncemede kalmasaydı. Ayasofya ile ilgili yargısal sürece baktığımız zaman 34 tarihli kararın iptali için 2005 ve 2016 yıllarında dava açılmış ama Danıştay, hukuka bir aykırılık görmediğinden açılan davaları reddetmişti.
İdari yargı bir konuda bir karar verdiği zaman gereğini 30 gün içinde yürütme yerine getirmekle yükümlü. Sayın Erdoğan da Danıştay’ın verdiği kararı yerine getirmek için jet hızıyla hareket etti. Bu da çok güzel bir tasarruf. Ki olması gerekendir. Yargı kararları içimize sinse de sinmese de yürütmeye düşen, yargı kararlarının gereğini yerine getirmektir. Bundan sonra da yürütmeden beklenen, her türlü idari yargı sonuçlarını yerinde ve zamanında harfiyen yerine getirmek olmalıdır. Maalesef bu konuda gelmiş ve geçmiş hükümetlerin sicili pek iyi değildir. Mahkemenin verdiği karar hoşa gitmeyince yükümlülüğü ve müeyyidesi olmasına rağmen hükümetler tarafından zaman zaman keyfi davranılmıştır.
Burada üzerinde duracağım bir diğer husus, ülkeyi yöneten ve yönetmeye talip siyasilerin özellikle tartışmalı konularda -Ayasofya konusunda olduğu gibi- işi bağımsız yargıya havale etmeleri ve yargı sonucuna göre hareket etmeleridir. Bu, hükümetlerin elini güçlendiren bir yöntemdir. Çünkü yargı kararları eleştiri konusu edilse de yargının gereği yapılır ve tartışma biter. İçeriden ve dışarıdan bir baskı geldiği zaman hükümetler, özellikle diplomaside “yargı kararını yerine getirdim” diyerek yargının arkasına sığınır. Bunu birçok gelişmiş ülke çok iyi yapıyor. Aynı yol ve yöntem bizim ülkemizde de niçin yapılmasın. Mahkeme kararı beklenmeksizin siyasetin aldığı kararlara gelince, bitmez tükenmez bir tartışmayı beraberinde getirebiliyor. Hükümetler değiştiği zaman uygulamaya konan kararlar yeni gelen hükümet tarafından yürürlükten kaldırılabiliyor ve tekrar başa dönülebiliyor.
Hasılı,
1.Önemli konularda karar alınacağında son merci yargının karar vermesi beklenmelidir.
2.Yargının verdiği karar içimize sinse de sinmese de hatta aleyhimize de olsa yerine getirilmelidir.
3.İster idari ister adli yargı, bir konuda karar alırken bağımsızlığından ödün vermeyecek, kamuoyunda, baskıdan böyle karar verdi şeklindeki değerlendirmelere pabuç bırakmayacak şekilde mevzuat çerçevesinde, kamuoyunun beklentilerini de gözeterek vicdanlarına göre karar verdiği hissini vermeleri gerekir. Yargıya güven için bu elzemdir. Güç odakları ve siyaset bırakın baskıyı, yargılama esnasında ihsası reyde dahi bulunmaktan kaçınmalıdırlar. Yargı ne siyasetin yanında ne de karşısında bir rol üstlenmelidir. Ne siyaseti kilitlemeli ne de siyasetin noteri olmalıdır. Herkesin hakkını aldığı, adalet dağıtan güven kapısı olmalıdır.
Bu konularda alacağımız epey mesafe var diye düşünüyorum.

*13/07/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



Yeni Usul Düğün Yemeği

Konya'da yeni usul düğün yemeği (tabildot)
Kişiye özel yemek menüsünde:
1.Yoğurt çorbası,
2.Bamya,
3.Etli pilav
Ağzı kapalı plastik kabın içinde:
1.Zerde,
2.İrmik helvası.
3.Aromalı meyve suyu.
Bir ambalajın içinde:
1.Plastik kaşık,
2.Kağıt mendil,
3.Islak mendil
4.Su ve
Ekmek.
Bu yemek menüsünde:
1 Her masaya 10 kişi oturacak kuralı yok. Bir masaya en fazla 6 kişi oturacak şekilde sandalye konmuş.
2.Masaya oturan her kişiye 6 kişi beklenmeden yemek servisi yapılıyor.
3.İlk servisi yapan görevliler ilave yemek isteyenlere tekraren ilave yemek getiriyor.
4.Masamda oturan bir kişi dışında ilave yemek isteyen olmadı.
5.Gelen menü herkesi doyurdu.
6.Plastik bardakta çay.

Karışıklık yok, kargaşa yok, ardında bekleyen yok, yemek artığı yok, ortak kaba kaşık sallamak yok, tıka basa yemek yok, aç kalkmak yok...

Nasıl buldunuz bu yeni usul Konya yemeğini?

Not: Konya düğünlerinde ortak yemeği birçok yazımda eleştiri konusu yapmış, tabildot usulü yemeği önermiştim. Sakalım olmadığı için Konyalılar beni dinlemedi ama küçücük virüs bizi yola getirdi.

10 Temmuz 2020 Cuma

Ayasofya Camii ve İmamı

Ayasofya'nın yeniden camiye dönüşmesi hiç bu kadar ciddi olmamıştı. Hep konuşulur konuşulur kalırdı. Ayasofya nihayet camiye dönüşüyor. Sorunun çözümüne katkı sunan, sebep olan, inisiyatif kullanan herkese teşekkür ediyorum. Temenni ediyorum ki Ayasofya şu ya da bu şekilde bundan sonra tartışmaların odağı olmaz.

İyi de burası cami olarak açılacak. Namaz için cemaat de geleceğine göre haliyle buraya bir de imam lazım. 
Burada görev yapacak hiç imam bulunamaz, mevcutlar da burada imamlık yapmaya yanaşmayıp cami imamsız kalırsa, nasıl ki geçmişte Küçük Ayasofya Camii imamlığına geçen bir Bekri Mustafa ortaya çıkmış ise Büyük Ayasofya Camii imamlığına geçecek ikinci bir Bekri Mustafa niçin çıkmasın. 

Hasılı talibim bu göreve. Şanım da yürür bu arada. Ayasofya'nın ilk imamı unvanını elde ederim. Torumlarıma "Ben Ayasofya'da imam iken..." şeklinde başlayan geçmişimi anlatır dururum. Torunlarım da "Eyvah dedem! Şimdi yine Ayasofya diye başlayacak" deyip kaçışacak. Neyse bu kısım sonra.

Ardımda namaz kılacak sizler de "Burası, bunun için mi açıldı" şeklinde hayıflana hayıflana bağrınıza taş bastırarak ardımda namaz kılmaya devam edersiniz. Yapacağınız tek şey, "Uydum hazır olan imama" demek. Bu arada söz, kendime çekidüzen vermeye çalışırım. Hala bunun arkasında namaz olmaz derseniz, başka ne yapabilirim ki...Sultan Ahmet'e gidin. Bakın sizi uzağa göndermiyorum. Mesela "Suudi Arabistan'a gidin" demiyorum.
Yok, biz oraya dört başı mamur, cevval birini atayacağız denirse Ali Erbaş'tam önce burada ilk cumayı kıldırmak isterim... Bu arada Ayasofya'da ilk cumanın 24 Temmuzda kılınacak olması, Lozan Barış  Antlaşmasına bir gönderme olabilir mi?

İşin latife boyutu bir tarafa. Alınan bu karar, ortaya konan bu irade hayırlı olsun. İçinde samimiyetle namaz kılanlardan olmak temennisiyle... Bu arada cemaati de bol olsun. Burası, tüm cami işlevini gören bir takva mescidi olsun inşallah.

Bekri Mustafa'yı bilmeyenler için:
"Bekri Mustafa, yoksul bir mahallede “Küçük Ayasofya Camii”nin önünden geçmektedir... O sırada musallada bir tabut vardır, fakat namazı kıldıracak imam ortalarda yoktur.
Cemaatin, beklemekten canı sıkılır ve başında kavuğu, sırtında cübbesiyle oradan geçen Bekri Mustafa’yı “hoca” zannederek namazı kıldırmasını söylerler.
“Yok, ben hoca değilim” dese de, dinlemezler ve zorla öne geçirirler.
Bekri Mustafa namazı kıldırdıktan sonra tabutun örtüsünü açar ve ölünün kulağına bir şeyler fısıldar.
Cemaat, ölüye ne söylediğini merak eder.
Bekri Mustafa gülerek cevaplar:
“Sen şimdi aramızdan ayrılıp ahirete gidiyorsun. Eğer orada, bu dünyanın ahvalini sana sorarlarsa, Bekri Mustafa Ayasofya’ya imam oldu dersin. Onlar durumu anlar, dedim" der.

Not: Ayasofya ile ilgili 20.53 ulusa sesleniş konuşması yaparken Sayın Erdoğan'ın, yanına beni de alıp elimi havaya kaldırarak "Ayasofya'nın ilk imamı da hepinizin yakından tanıdığı yanımdaki zatı muhteremdir. İmamımız da hayırlı olsun" demesini Sayın Erdoğan'dan beklerdim. Kırıldım doğrusu. Sanırım heyecandan unutmuş olmalı.

"Kaç Oğlum Kaç..." *

Sabah namazından sonra tenha bir ortamda, serin bir havada biraz yürüyüş yapayım diye Evliya Çelebi Parkına gittim. Akşam kalabalığı yoktu parkurun. Tenha mı tenha. Birkaç kadın yürüyüşlerini yapıp bir kamelyaya oturmuşlar. Kahvaltı yapmak için ellerinde nevaleleriyle iki kadın bir kamelyaya oturdu. 800 metrelik parkur neredeyse bana ait.
Girdim parkura. Kimse olmadığı için maskeyi de boynuma indirdim. Terledikçe boynumdaki maskeyi elime aldım. Yürüyüşü sonlandırmak için başladığım noktaya gelmiştim ki ihtiyar bir amca belirdi önümde.  Yürümüyor da. Parkurun kenarında bekliyor. "O maskeyi elinde tutma, tak yüzüne. Az önce polis şurada maske takmadığı için bir gence ceza yazdı" dedi. Cevap vermeden parkuru terk ettim. Belli ki maske kontrolüne gelmiş.
*
Bir pazar yürüyüş için güzergah olarak Meram Dere'yi seçtim. Aşkan Mahallesinde başlayan yürüyüşüm Meram Dere'yi geçtikten sonra iki-üç sıra dağı geride bırakacak şekilde iki saat sürdü. Geri dönerken meskûn mahallin dışında yolun solunda sürekli akan çeşmenin suyundan içmek istedim. Dağın başındaki suyun başında karı, koca ve bir oğuldan ibaret bir aile vardı. Evden koca aracın içine, buldukları ne kadar 5 litrelik pet şişe varsa doldurup geldiklerine göre buranın suyu meşhur olmalıydı.
Maskemi, gözlüğümü, şapkamı ve cep telefonumu bir kenara koydum. Ailenin iki metre gerisine durdum.  İstedim ki müsaade ederler, suyumu içer, yoluma devam ederim. Epey bekledim. Genç birini doldurdu, diğerini koydu musluğun altına. Su içmek için izin vermedikleri gibi kenarda bekleyen baba ile aramızda şu diyalog geçti:
 —Ne olacak böyle? Hasta sayısı iyice arttı.
—Ne yapacağız, virüsle yaşamayı öğreneceğiz.
—Yoğun bakımdaki hastaları ne yapacağız  ya. Hiç gördün mü? Nasıl nefes alıyorlar...(Sanki görmüş gibi. Yoğun bakıma kimseyi almazlar.)
—Hastaların çoğu da yaşlı ve kronik hasta imiş. Covit-19'da çalışan tanıdıklarım var. Bundan biliyorum durumlarını.
Buraya kadar konuşma normal seyrinde gidiyor. Ben de adamı normal biri sanıyor ve normal bir şekilde cevap veriyorum. Ağzındaki baklayı çıkardı sonunda. Bir karın ağrısı varmış meğer.
—Sordum mu yoğun bakımda tanıdığın olduğunu. Sende maske yok, bende maske yok. Aramızda mesafe yok. Hastalık artmayıp da ne yapacak? Bakan ne yapsın bu durumda? Ulan kardeşim, az ötede dur şöyle. (Az ötesi vızır vızır aracın geçtiği dar yol. Yani bizden uzak dur da gerekirse arabanın altında kal demekti bu.)
—Aramızdaki mesafede ne var? Şu dağın başında şu mesafede birbirimize temas etmeden birbirimizden virüs bulaşacaksa bırakalım virüs bulaşsın. Evden niye çıkıyoruz ki? Eve kapanıp çıkmayalım o zaman.  İki saattir yol yürüyorum. İki yudum su içip gideceğim. Maskeli mi içeceğim suyu. Siz su doldurmaya devam edeceksiniz anlaşılan. İzin verin suyumu içip gideyim.
—Çekil oğlum kenara. Suyunu içip gitsin.
Şükür ki oğlu çekildi. Ben de suyumu içip ayrıldım.
*
Maske boynumda. Yanımda kimse yok. Ahmet Özcan Caddesi kaldırımında bir başıma bir tempo tutturmuş, yürüyorum. 8-10 metre öteden yüzlerinde maskeleri olan, alışveriş yapıp gelen bir baba ile oğlu geliyor. Caddenin bazı kaldırımları dar olsa da geçmekte olduğum kısım geniş. Adam ağız ve burnumu kapatmadığımı görür görmez oğluna, "Kaç Oğlum kaç! Bu adamın maskesi yok" demez mi? Hiç istifimi bozmadan ve duraklamadan acı acı gülümseyerek yoluma devam ettim.
Anlattığım bu üç olay da maske ile ilgili. Belki içinizden bazıları, adamların bu hassasiyetini doğru buluyor da olabilir. Doğru olan; dışarı çıkıldığı, insanların arasına girildiği durumlarda nizami bir şekilde maskeyi takmaktır. Bir başına yürünürken maske takılmasını abartı buluyorum. Sanılmasın ki maskeyi önemsemiyorum ve maske takmıyorum. Kendi sağlığımı düşündüğüm kadar başka insanların da sağlığını düşünüyorum. Evden çıkarken boynuma taktığım maskeyi kalabalık yerlerde, alışveriş merkezlerinde, insanlarla muhatap olduğumda usulüne uygun takıyorum. Yürüyüş yaparken de hızımı kesmeyecek tenha yerleri seçiyorum. Bu anekdotlarda garibime giden temasın, kalabalığın ve iletişimin olmadığı yerlerde de maske takılmasıdır. Beni esas düşündüren, bu koronavirüs bugünden yarına gideceğe benzemiyor ama bir gün gidecek ve normalleşeceğiz. Ama bu tiplerin normalleşmesi zor. Kendine güvenen bunları normalleştirsin de göreyim.

*11/07/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

9 Temmuz 2020 Perşembe

Alacağın Olsun Konya! *

Konya dendi mi Selçukluya başkentlik yapmış; Alaeddin Keykubat Camii, İnce Minare, Karatay ve Sırçalı medreseleri, Alaeddin Tepesi, Mevlana Müzesi ve Meram Bağları ve Tavus Baba gibi tarihi ve doğal güzellikleri,
Bamya çorbası, yoğurt çorbası, etli pilav, irmik helvası ve zerdeden müteşekkil düğün yemekleri,
Etli ekmeği, fırın kebabı, Mevlana böreği, saç arası, 
Tahıl ambarı ve KOP,
Yüzölçümü en büyük şehir,
Muhafazakar şehir ve muhafazakar partilerin kalesi,
Mevlana festivalleri ve Şebiarus törenleri vs. akla gelir.
Kartpostallara girecek şekilde “Gez dünyayı, gör Konya’yı” denir.
Tüm bu tarihi, doğal güzellikleri ve yemek kültürünün yanında Konya, laikliğin katı bir şekilde uygulandığı yıllarda bir kesim nezdinde irticacı şehir olarak bilindi.
6 Eylül 1980 yılında Konya’da yapılan “Kudüs Mitingi” 80 ihtilalının gerekçeleri arasında sayıldı.
17/25 Aralık yargı darbesi dendi mi akla ilk Konya gelir. Çünkü hükümet erkanı Konya’da Mevlana festivallerinde iken darbe teşebbüsü başlatıldı.
Yukarıdaki örnekleri çoğaltabiliriz. Niyetim, hepinizin yaşayarak bildiği Konya’yı anlatmak değil. Anlatmak istediğim, Konya şu ya da bu şekilde adından sıkça söz ettirmiş bir şehirdir. Bunların hepsine eyvallah. 
Konya bugünlerde adından bir başka türlü söz ettiriyor ve gündemden de düşmüyor. Zira açık ara önde gidiyor. Tutabilene de aşk olsun…
Neden mi bahsediyorum? Malumunuz, koronavirüs ülkemize girdiği andan itibaren salgın yönüyle Konya ilk beşi hiçbir şehre kaptırmadı. İlk başlarda “Umreciler ve yurt dışından gelenlerin çoğu, Konya’daki yurtlarda karantinaya alındığı için Konya bundan dolayı salgınla anılıyor. Ah şu yurt dışından gelenler yok mu?” dedik durduk. Gerçek payı olsa da kendimizi böyle avuttuk. Şimdilerde, şehrimizde ne umreci kaldı ne de diğer ülkelerden gelen misafirler. Buna rağmen Sağlık Bakanı Sayın Koca’nın açıkladığına göre Anadolu’daki illerimiz piki henüz tamamlamadı. Konya ise 17.haftada zirveye ulaştı. Yani Konya zirveyi zorlamakla kalmamış, zirveyi görmüş. Vakanın en çok görüldüğü şehirlere gelince İstanbul, Ankara ve Gaziantep'in ardından Konya dördüncü sırada. Bu demektir ki 5.likten 4.lüğe terfi etmişiz.
Hasılı biz bu işi uzattık ve pandemi ile anılır olduk. Ayıp ediyoruz. Zira şehrimizin bu şekilde anılması, sanırım hiçbirimizin hoşuna gitmez. O zaman bize düşen, vaka sayısını düşürmeye katkıda bulunmaktır. Bunun için de azami gayret sarf etmek ve kurallara harfiyen uymak gerekir.

*17/07/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.