31 Ocak 2021 Pazar

Kur'an ile İmtihanımız *

Bir konunun daha iyi anlaşılması ve akıllarda kalması için hayatın içinde bazen fıkraya, hikaye/kıssaya, mesele ve temsile başvurulur. Anlatımlarda ibret alsınlar diye Kur’an da çoğu zaman kıssalara yer verir. Bu yol ile kıssadan hisse almak murat edilir. Çünkü kıssalar taşı gediğine koyar ve anlatımlarda fazla söze hacet kalmaz. İmamı Gazali de temsili bir hikayeye yer verir. Birlikte okuyalım:

“Bir ağanın bir çiftliği varmış. Çiftlikte de bol sayıda maraba. Ağa ve marabalar, çoluk çocuk beraberce burada yaşıyorlarmış. Ağa, çok iyi bir insanmış. Çiftlikteki herkes, onu çok severmiş.

Bir gün ağa, kâhyayı çağırmış ve demiş ki: Ben bir sefere çıkacağım. Döner miyim, dönmez miyim; dönersem ne zaman dönerim bilmiyorum. Bu çiftliğin işlerinin nasıl yürüyeceğine dair bir talimatname yazdım. Her sabah kahvaltıda, vekilim olarak benim yerime sen oturacaksın ve bu talimatnameyi marabalara okuyacaksın, öylece işlerine başlayacaklar. Dönersem bu çiftliği aynen böyle bulmak istiyorum. 

Gece yarısı ağa, çiftlikten ayrılıp gider. Sabah kahvaltısında kâhya, ağanın yerine oturur ve ağanın sefere çıktığını ve bir talimatname bıraktığını söyler ve başlar talimatnameyi okumaya. Talimatnamede, çiftlikte günlük yapılması gerekenler yazılıymış. 

Günler geçip özlemler arttıkça, ağadan kendilerine hatıra kalan talimatları akşamları da okumaya başlarlar. Dinlerken ağlaşırlar, ağayla aralarında geçen hatıraları yâd ederler, bana şunu demişti, şunu yapmıştı vs...

Sonunda talimatnameyi, çocuklarına ezberletmeye karar verirler. Ve çiftlikte ağanın talimatnamesinin hafızları oluşur. Bir gün biri çıkar ve der ki: Çocuklarımıza ağanın mektubunu güzel okuma yarışması yaptıralım”. Yarışma yaptırılır. 1. 2. 3. gelen çocuklara ödül verilir.

Ağa, yıllar sonra günün birinde dönüp gelir. Fakat çiftlikten eser kalmamıştır. Hiç kimse talimatnameye uymadığı, işleri yapmadığı için çiftlik tarumar olmuştur; fakat talimatname yazılı olduğu, ezberlendiği, yarışma malzemesi yapıldığı ve güzel okuma seansları düzenlendiği için unutulmamıştır.”

Şimdi arkamıza yaslanalım. Bu hikayeyi zihnimizden bir daha geçirelim. Sanırım bu hikaye ile Gazali’nin ne anlatmak istediğini anlamışızdır. Her ne kadar konu anlaşılmış ise de bu konuda birkaç kelam etmek isterim. Malumunuz bu ülkede Kur’an okumayı bilenlerin sayısı, bilmeyenlerden daha fazladır. Çünkü Anadolu insanı, daha ilkokulda iken Kitabımızı okusun diye çocuğunu camiye, Kur’an Kursuna, İHO/İHL’ye; vakıf, dernek ve cemaatlerin açtığı kurslara gönderir. Ortaokul ve liselerde seçmeli ders olarak Kur’an-ı Kerim dersini seçtirir. Çoğu insanımız, hafız yapmak için çocuğunu bir yıl okula göndermez. Kimi liseyi dışarıdan bitirme yolunu seçer. Bu yol ile öğrenci, lise dersleri sınavlarına dışarıdan girerken değişik platformlarda hafızlık yapar. Son yıllarda Kur’an hafızlarının sayılarını artırmak ve hafız olanların hıfzlarını unutmamalarını sağlamak amacıyla hafız İHO ve hafız İHL okulları açılmıştır ve açılmaya devam etmektedir. Ramazan aylarında hafızlar hafızlıklarını sağlama yoluna giderken yüzünden okuyanlar da günlük 20 sayfa okumak suretiyle ramazan bitimi hatim inerler. Hatimle teravih kıldıran camilerimizin sayısı az değil. Biri vefat eder etmez ardından cüz dağıtmak suretiyle hatim okuturuz. Sosyal medyada bir konuyla ilgili ayetlere yer veririz. Çoğu zaman tezimizin doğruluğunu ispatlamak için ayetlere atıf yaparız. Okullarda Kur’an’ı Kerim’i güzel okuma, hafızlık ve ezanı güzel okuma yarışmaları yaparız. Son yıllarda ramazan aylarında TV ekranında Kur’an’ı güzel okuma yarışmaları da düzenliyoruz.

Hasılı, gecemiz gündüzümüz, ömrümüz Kur’an’la geçiyor. Onu (talimatlarını) daima okuyoruz. Nedense tüm bu iyi niyetli uğraşlarımıza rağmen Kur’an’ı hayatımıza tatbik edemedik ve dilimizden düşürmediğimiz Kur’an’ı tıpkı hikayede anlatıldığı gibi tarumar ettik. Maalesef bu durum sadece bize mahsus değil, ta Gazali zamanında da böyle imiş. Demek ki sadece bugün değil, dün de kâl ehli* imişiz vesselam!

*Sadece lâfını eder, konuşur ama yapmaz; teori sağlam gözükür, pratikleri sıfır.

*05/02/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

29 Ocak 2021 Cuma

Yol Arkadaşım


Ben giderim, o gider. Ben dururum, o durur. Bilin bakalım, bu ne?

Bilemediniz. Zira cevap, gölge değil. Resimdeki köpek efendim.

Bu köpek öğle arası yürüyüş yaparken hiç havlamadan sinsice arkama yaklaştı. Hoşt dedim, geri geri kaçar gibi yaptı. Sonra peşim sıra yine geldi. Ben gittim o gitti. Ben durdum o durdu. Tekrar hoşt dedim. (Hayvanseverler kusura bakmasın!) Gerisin geriye dönüp gider gibi yaptı. Sonra peşimden yine geldi.

Baktım zararsız. Sesimi çıkarmaz oldum. Zaten nafile. Yanımdan ayrılacağı yok. Bırakıverdim kendi haline. Kah arkamdan geldi kah benimle aynı hizada yürüdü kah önüme geçti. Bazen de tarlaların içinden dolaştı, tekrar peşime takıldı. Ben kendisini sevmesem de o beni sevdi gayri. Belli ki beni tanımıyor. Tanısa sevmezdi zaten.

Hasılı muhteşem bir ikili olduk ve öğle arasını birlikte geçirdik. Birlikte 6 binden fazla adım attık.

Cuma için abdest almak üzere daireye girince kayboldu. Ya birlikteliğimiz buraya kadar dedi ya da sen camiye gideceksin. Benim namazda gözüm yok. Zira beynamazın birisiyim dedi. Namaz sonrası bir daha görmedim. Acaba köylü, git şunu takip et, ne yapacak bir bak mı dedi. Baktı ki kendi halimde yürüyorum. Zararsız dedi, çekti gitti.

Cuma namazına geldiğimde imam da hayvan haklarından bahsetti. Acaba köpeğe hoşt dediğim için böyle bir hutbe mi seçildi? Benim için manidar oldu.

Bu arada buranın köpeği, yaklaşık bir saat benimle dolaştı. Hiç havlamadı. Sinsice yaklaşsa da sinsiliğini görmedim. Onun sinsiliği de benim sinsiliğe benziyor. Olur olmaz havlayarak da kendini yormadı. Hasılı Aşkan Mahallesinin, bahçede bağlı veya duvar gerisinde salık köpekleri gibi değildi. Aşkan'ın köpeklerini bir görseniz, yoldan geçerken geçme buradan, ne işin var burada dercesine avazı çıktığınca bağırıyor. Hele iki ayağını duvara tırmandırıp ah bir çıkabilsem, ben sana gününü gösteririm dercesine arka arkaya havlamaları, havlama sesini duyan diğer köpeklerin de tempo tutup havlamaya eşlik etmeleri yok mu? Sanki yedik yollarını. Efendileri de bizim köpek görevini iyi yapıyor, baksana her gelenden haberdar ve kimseyi geçirmiyor diye sevinir durur.

"Aslî Görevim Değilmiş!" *

Biri geldi yanıma. Her zamanki gibi şen şakrak değildi. Yüzünde bir şaşkınlık ve tedirginlik vardı. Neyin var, dedim. Yok, bir şey dese de vardı bir şeyler. Sakıncası yoksa anlat, rahatlarsın, dedim. Yine sessizlik. Üstelemedim. Çaylarımız geldi, yudumlarken konuşmaya başladı:

"Altı-yedi yıl öncesiydi. Bir dostum, gazetesinde güncel konulara dair yazmamı istedi. Şaşırdım buna. Köşe yazarlığı ve ben… Ne kadar da yabancıyız birbirimize. Bunun için öncelikle bilgi-birikim, ardından cesaret gerek. Kusura bakma! Olmaz, dedim. Ciddiye almadığım bu teklifi gazete sahibi birkaç defa daha tekrarladı. Bir iki sene olmaz dedikten sonra olmazsa yazayım bari. Yalnız biliyorsun ben, devlet memuruyum. Tam bilmiyorum ama sanırım kurumumdan onay almam gerek dedim. Hangi günler yazacağımı belirledikten sonra kurumuma geldim. Yardımcıma durumdan bahsettim. Yardımcım, "Yazacaksınız ama 'Gazetede yazmak için onay almak üzere yazışma yapılmaması' yazısı geldi" dedi. 

Ertesi günü yazının altında imzası bulunan şube müdürünün makamına çıktım. Kendisinden çıkan yazıdan bahsettim. Bunu anlamakta zorlanıyorum. Onay vermeyebilirsiniz, gazetede yazmanızı uygun görmüyoruz diyebilirsiniz. Ama öncesinde onay için yazı gönderilmemesi yazınızı anlayamadım dedim. "Bizlik bir şey yok. Kaymakam böyle istiyor." dedi. Kendisine ben yazmak için söz verdim. Bu durumda onaysız yazacağım, dedim. O da "Kendin bilirsin. Kurumla ilgili yazmayacaksan, özel ve gizli bilgilerden bahsetmeyeceksen, yazmanda bence de sakınca yok." dedi.

Uzatmayayım, gazetede onay almadan önce haftada bir, ardından iki ve üç gün olacak şekilde yazmaya başladım. Sonra dört güne çıkardım. Kelime hazinem, bilgi ve birikimim el verdiği müddetçe bu süreçte her konuya değindim. Yazma serüvenim beş yılı geçti. Bu zaman zarfında ne kurumumdan ne gazetemden ne de toplumdan bir tepki gördüm. Hatta yazılarımı takip edenlerden olumlu tepkiler aldığımı söyleyebilirim. 

Bir gün çalıştığım kurumun basın işlerine bakan yeni şube müdürü, "Gazetede yazıyorsun ama onayın var mı? Geçen gün kurum amirimiz sordu" dedi. Hayır, yok dedim. Önceki süreci anlattım. Onay alayım mı dedim. "Alsan iyi olur" dedi. 

Bir iki hafta sonrası, çalıştığım kuruma giderek "Asli görevimi ihmal etmemek şartıyla falan gazetede şu şu konularda yazı yazmak istiyorum" şeklinde bir dilekçe verdim. Sonuç ne oldu dersen, inanmazsın ama dilekçeme, "Gazetede yazmanız asli göreviniz olmadığı için uygun görülmemiştir." cevabı verildi. İnanmam deme! Durum aynen böyle oldu. Onay isterken siyasi yazılar yazacağım desem, uygun görmemekte haklılar. Kurumla ilgili bilgi vereceğim desem, özel ve gizli bilgiler açıklanamaz. Buna da onay verilmez. Basına bir konuda açıklama yapacağım desem, devlet memurunun izin almadan basın açıklaması yapması zaten yasak kapsamında. Aslında yapmaları gereken, "Asli görevini ihmal etmemek, siyasi yazılar yazmamak, kurumla ilgili özel bilgilere yer vermemek şartıyla gazetede yazmanızda sakınca yoktur" şeklinde bir cevap vermeleriydi. Garibime giden bir başka husus, "Asli görevim" olmadığını gerekçe göstermeleri. Mübarekler! Yazmak asli görevim olsa sizden niye onay isteyeyim. Öyle değil mi? İşin garibi, çalıştığım kurum, çalışanlarını okumaya ve yazmaya yöneltmek, yüksek lisans ve doktora yapmamız için teşvik ediyor. Yönetici olmak için müracaat edenlere ilave puan veriyor. Zaman zaman "İlinizde yazarlık yapanların ismini gönderin" şeklinde yazı gönderiyor. Bakanlık böyle düşünürken ilin sorumluları ne olur ne olmaz deyip onay vermeye yanaşmıyor. Aslında suç onlarda değil, bu konuda onlardan onay isteyende. Ki bu konuda onay almak gerekli mi değil mi, bunu da bir düşünmek lazım. Çünkü yaptığım basın açıklaması değil, yazı yazmaktır. 657 Sayılı Kanun, basına demeç vermeyi izne bağlarken gazete köşesinde yazı yazma konusunda bir yasağa yer vermemiş. Haliyle izin almaya da gerek yok diye düşünüyorum. Şayet böyle olsaydı, yani izin gerekseydi, sosyal medyada yazılıp çizilen, paylaşılan ve yazıların altına yapılan yorumlar izne tabi olması gerekirdi. Bugün sosyal medyayı kullanan o kadar çok devlet memuru var ki bunların hangi biri bu işi onayla yapıyor? İçlerinde bir partinin lehine veya aleyhine paylaşımlarda bulunan niceleri var. Bütün bunlar, devlet memuruna siyaset yapma yasağı varken yapılıyor ve yasağa rağmen kimsenin başına bir şey gelmiyor ve arkadaş! Sen ne yapıyorsun da denmiyor. Burada sorun, fiilen yaptığını onaya bağlamada sanki. Sorduysan olmaz denir. Çünkü hiçbir sorumlu sorun istemez. Bu demektir ki sormayacaksın ve "asli" olmayan işini göz göre göre yapacaksın. 

Bundan sonra ne yapacaksın dersen, hiç beklemedim bile. Daha önce bir başka gazetede de yazarken kullandığım müstear bir ismim vardı. Hiç ara vermeden müstear isimle yazılarıma devam ediyorum. Maksat yazmak değil mi? Ha asıl ismimle ha müstear, ne fark eder. “Asıl görevin değil” diyerek asıl ismime onay vermeyenler de bir köşe yazısına onay vermedik, biz ne kadar önemli bir yerdeyiz, biz onay vermeden kimse yazamaz diye kafalarını kuma gömüp kendilerini tatmin edip dursunlar. Bu arada, aynı durumda olan herkese onay vermeseler, bunlar prensip sahibi. İçime sinmese de prensiplerine saygı duyarım diyeceğim ama öyle değil. İstediklerine yazması uygundur onayı veriyorlar, istemediklerine de "Asli görevin değil" diyorlar. Merak ediyorum, onay verdikleri kişiler, halihazırda asli görevlerini mi yapıyorlar?  Demek ki adamına göre muamele yapıyorlar. Yesinler bunların adalet anlayışını!"

Tanıdığım köşe yazarı "yok bir şey" demişti. Bu kadar konuştuğuna göre varmış demek ki bir şeyler. Gördüğünüz gibi susmak bilmedi. O kadar doluymuş ki konuştukça konuştu ve içini boşalttı. Olan da bana oldu. Çünkü konuştuklarını dinlemek ve sonrasında yazıya dökme işi bana kaldı.

*01/02/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

28 Ocak 2021 Perşembe

Yoksa Ayakta İşeyenlerden misiniz? *

Kamu kurum ve kuruluşlarda, herkesin gelip geçtiği ve insan yoğunluğunun olduğu yerlerde, büyük iş merkezlerinde, insanların WC ihtiyacını gidermesi için yapılan kadın ve erkek tuvaletleri olmazsa olmazımızdır. Zira önemli bir işlevi yerine getirmektedir.

Eski WC’lerde alaturka tuvaletler vardı. Son yıllarda engelli, çömelme sorunu yaşayanlar ve tercih edenler için alaturka tuvaletlerin yanında klozet dediğimiz alafranga tuvaletlere de yer verilmeye başlandı. Tercihim, alaturka tuvaletlerden yana olsa da alafranga tuvalet alternatifi de güzel bir uygulama.

Umum tuvaletlerindeki alternatif bununla sınırlı değil. Bir de erkeklerin kullandığı, duvar kenarına yerleştirilmiş sidiklikler var. Buna pisuar deniyor.

Bir umum tuvalete giren, ihtiyacını ister alaturka ister alafranga ister pisuar yoluyla giderebilir. Gördüğünüz gibi hizmette sınır yok anlayacağınız.

Bu üç alternatiften, alaturka usulünü anlıyorum. Zira geçmişten günümüze değişik mimaride evlerimiz yapılsa da Türk usulü tuvaletler halen geçerliliğini koruyor ve kullanılıyor. Bu usulün yanında klozetler de bir ihtiyaç olarak evlerimizin banyolarında yerini almaya başladı. Buna da eyvallah. 

Umum tuvaletlerde yer verilen ayakta işeme yerlerine siz nasıl bakarsınız bilmiyorum ama ben sıcak bakmıyorum. Umum tuvaletlerde pisuara ihtiyacını gideren birini görsem, tövbe ya Rabbi! Ne günlere kaldık derim. Hayretim, ayakta işemesine değil, tuvalet ihtiyacını kapalı kapının ardında gideren biri, lavabonun önüne gelerek elini yıkarken arka tarafta birilerinin ihtiyacını ayakta giderdiğini aynadan görebiliyor. Bu görüntüden sen mahcubiyet duyarken ayakta işeyen kişilerin rahatlığına derman yetmiyor. Demek ki alışmışlar herkesin gözünün önünde böyle ayakta işemeye.

Büyük konuşmayayım ama iyice sıkıştığımdan dolayı üzerime çişimi yaparım, herkesin gözünün önünde yanımda birileri varken kolay kolay pisuara giderek ihtiyacımı gidermem. İyice naçar kalırsam, başka da alternatifim yoksa WC’de kimsenin olmamasına özen gösteririm.  

Ayakta işemeye sıcak bakmasam da birileri bu işi ayakta yapacaksa, pisuarların herkesin gözünün önünde değil de kapalı kapıların ardında olmasında fayda var. Tuvaletlere kabin yapılırken klozet seçeneği gibi pisuar seçeneğine de yer verilebilir.

Pisuar ve ayakta işeme işini abarttığımı düşünebilirsiniz. Ben abarttığımı düşünmüyorum. Ne ara bu duruma geldik, anlamakta zorlanıyorum. Ki bu toplum, tuvalete giderken bile utana sıkıla“Lavabonuzu kullanabilir miyim? Lavabonuz müsait mi? Ayakyoluna gidiyorum. Ayakyolundan geldim. Hacet giderdim. Küçük abdestimi bozdum…” derdi. Böyle bir üsluptan alenen ihtiyaç gidermeye geldik.

Gözle görülür yerlerde ayakta ihtiyaç gidermeyi eleştirdim ama en az bunlar kadar hatta bunlardan daha fazla eleştiriyi, umum tuvaletlere pisuar yaptıranlar hak ediyor. Pisuar olmasa pisuar severler, “pisuar yoksa ben ihtiyacımı gidermem” demez. Gider, paşa paşa kapalı kapılar ardına, işini bitirir ve kimse de görmez.

Bilmeyenler için söyleyeyim: Kuytu yerlerde ayakta idrar yapma varsa da herkesin gözü önünde ihtiyaç gidermek kültürümüzde yoktur. Dinimiz de ayakta işemeye sıcak bakmaz. Üstelik ayakta işemelerde idrarın bir kısmının mesanede kalma durumu söz konusudur. Yine de tercih insanımızın.

Tercih onların ise de bizim de ayakta işeyenlerden istediğimiz, bu işi kuytu yerlerde yapmaları. En azından Victor Hugo’nun gösterdiği hassasiyeti onların da taşımalarıdır: “Yıl, 1887... Gazetecinin biri, Victor Hugo’ya soruyor: “Eserleriniz ve siz bugüne kadar çok olumlu eleştiriler aldınız, çok övüldünüz. Bunlar arasında sizi en çok hangisi hoşnut etti?” Hugo anlatıyor: “Karlı bir kış gecesiydi. Eş dostla yiyip içmiştik. Mesafe kısa diye evime yaya olarak dönüyordum. Fena halde sıkışmıştım. Hızlı adımlarla, malikânemin bahçe kapısına vardım. Kapı kilitliydi. Var gücümle uşağıma seslendim: İgooooooor!..
Defalarca haykırmama karşın İgor’un beni duyduğu yoktu. İdrar torbam Atlas Okyanusu büyüklüğüne ulaşmıştı. Altıma kaçırmak üzereydim. Yaşlılık işte... Çaresiz, bahçe duvarına yanaştım, etrafa bakındım, görünürde kimse yoktu, fermuarımı indirdim ve su dökmeye başladım. Tam o sırada arkamda bir at arabası durdu. Hiç kıpırdamadan, sessizce işimi görüyordum. Arabacı nefret dolu bir sesle ‘Seni haddini bilmez, buruşuk o... çocuğu! O kirlettiğin, Sefiller’in yazarı Victor Hugo’nun duvarıdır!‘ dedi.
İşte, hayatımda duyduğum en iltifat dolu söz buydu.” (Durmuş Odabaşı, Habertürk)

*30/01/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

 

24 Ocak 2021 Pazar

Kalıbı Kabalık Olanlar *

Birbirine benzese de beş parmağın beşi de bir değil. İnsanoğlu da böyledir. Nazik olanları olduğu kadar kaba olanları da var. Kaba olanların bir kısmı okudukça, insan içerisine girdikçe zamanla kibarlaşabiliyorken, bazıları vardır ki bunlara ne aile ne okul ne çevre ne makam ne şöhret fayda eder.

Bunlar nereye girdiklerini, kiminle konuştuklarını, içeride kimler olduğunu asla hesaba katmazlar.

Girerken ahıra girer gibi girerler.

Neyi, nerede, nasıl konuşacağını düşünmezler.

Bulundukları ortamda pot üzerine pot kırdıklarını akıllarına bile getirmezler. Üçüncü şahsın yanında sana saygı göstermedikleri gibi üçüncü şahsı da takmazlar. Biraz konuşmasına dikkat eder mi diye yanımızda falan amir var desen bile kendilerine yine çekidüzen vermezler. Hatta “Olsun, hiç mi amir görmedik” derler.

Ayıp mı ettik şeklinde asla kendilerini sorgulamazlar. Lügatlerinde nezakete yer olmadığı gibi empatiye de yer yok.

Kaba ve sabalıkta sınır tanımayan bu tipler, hitap ederken lan-ulan ile başlarlar. Ara konuşmalarını saymazsan yine lan-ulan ile bitirirler. Lan-ulan, bunlar için “şey” gibidir. Bilirsiniz, dağarcığımız yeterli gelmediğinde “şey” bizim imdadımıza hep yetişir. Hayretini ifade etmek için bile “Lan nâran (ne aran) sen burda?” derler.

Hayat bunlara hep bir şey vermiştir. Bunlar ise hayattan hiçbir şey almadan yollarına devam ederler.

Dağdan inmiş, insan içine karışmamış kişilerden bahsetmiyorum. Ki nice dağdan inenleri bilirim, bunların yanında yunmuş yıkanmıştır. Bunlar; okumuş, mektep-medrese görmüş; içlerinde lise ve üniversite bitirmiş, belli makamlara gelmiş olanları bile var. Dünyaya sanırsın ki odun gelmişler, odun olarak gidiyorlar.

Bunlar eğitilemez mi? Çok zor diyeceğim ama imkansız bunların eğitilmesi. Deveye hendek atlatırsın. Bunları eğitmede bir arpa boy yol alamazsın. Çünkü kendilerinin ben niye kabayım, niçin başkaları gibi usulüne uygun konuşmuyor ve davranmıyorum gibi bir dertleri yok. Derdi olmayınca buna ihtiyaç da hissetmiyorlar. Hoş, ihtiyaç hissetseler bile nazik konuşmayı kişiliklerinden ödün verme gibi görürler. Bu yüzden alabildiğine kaba sabadırlar. Kabalıkları kişilikleridir artık. Zamanında yontulmamışlarsa belli bir yaştan sonra eğitilmeleri mümkün değil. Böyle gelmişler, böyle ömürlerini tamamlarlar kah kırarak kah dökerek kah ufalayarak. Çünkü görgü görenek bugünden yarına kazanılan bir şey değil.

Bu tipleri görünce “Herkes kendi mizaç ve karakterine göre iş yapar.” (İsra, 84) ayeti aklıma geliyor. Ayette “mizaç ve karakter” diye çevrilen şâkile kelimesi, “tabiat, âdet, din, ahlâk, niyet, seciye” gibi manalara gelir. (Elmalılı, V, 3197) “Buna göre ayet, önemli bir psikolojik gerçeğe işaret etmektedir. Zira insan davranışlarının temeli, onun ruhsal yapısındaki psikolojik eğilimlerdir.” (Kur'an Yolu Tefsiri Cilt: 3 Sayfa: 516)

Ben bu ayete kısaca “Herkes kalıbına göre iş yapar” anlamı veriyorum. Bu tipler de kalıplarına göre iş yapıyorlar. Kalıpları kişilikleri, kişilikleri de kalıpları olmuştur artık.

Bunlar çok mu kötü niyetliler? Değil. Belki de çok iyi niyetliler ve içten konuşuyorlar ama kabalıklarının farkında değiller. Yaptıklarının farkında olmayan böyle tipler için maalesef yapabilecek bir şey yok. Zira onlar kaba gelmişler, kaba gidecekler.

*27/01/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

 

22 Ocak 2021 Cuma

Aklını Kiraya Verenler Sadece FETÖ'cüler mi? *

Akşam sabah kızdığımız FETÖ'cüleri gözümüzün önüne bir getirelim. Bunların özelliklerine bir bakalım: Aklını kiraya veren, beyni yıkanmış, kendilerini birine adamış; adandığı kimsenin yanlışını sorgulamayan, sorgusuz sualsiz itaat eden, efendisinin her tasarrufuna vardır bir hikmeti diyen  kişiler akla gelir. Herhangi bir FETÖ'cüye siz böylesiniz deseniz, hayır biz öyle değiliz, der. Gerçi, hangi insan aklını kiraya verdiğini kabul eder ki…

Kabul etsek de etmesek de çoğumuzda FETÖ’cüler için söylenen özelliklerin olduğunu söyleyebilirim. Bu özelliklerin olması için illa bu örgüte mensup olmamız gerekmiyor. Doğu toplumlarının genel karakteristik özelliklerinden biridir bu yönümüz. Örnekler üzerinden giderek bunu biraz açalım:

-Bir tarikat veya cemaate mensubuz diyelim. Şeyhimiz bir konuda bir tasarrufta bulunduğunda ve bir şey söylediğinde içimize sinse de sinmese de "Vardır bir hikmeti" diyor muyuz? 

Şeyhimiz, "Seçimde falan partiye destek vereceğiz" dediğinde "Olur mu öyle şey?" deyip karşı çıkıyor muyuz veya "niçin efendim" deyip hikmetini sorgulayabiliyor muyuz? Bu durumda farklı bir partiye oy verebiliyor muyuz? Farklı bir partiye oy versek bile bunu deklare edebiliyor muyuz yoksa oy vermediğimiz halde vermiş gibi mi görünüyoruz?

-Bir siyasi lideri seviyoruz, ona oy veriyoruz. Sevdiğimiz bu liderin serdettiği görüşleri akıl süzgecinden geçirip "Olmaz, ben bunu kabul edemem. Bu görüşüne katılmıyorum. Bunun doğrusu şudur." diyebiliyor muyuz? Liderimiz dünkü savunduğunu bugün değiştirdiğinde hem dünkü görüşünü hem de bugünkü görüşünü savunmaya devam ediyor ve alkışlıyor muyuz?

-Siyasi liderimizin kötülediğini kötülüyor, övdüğünü övüyor muyuz?

-Parti, tarikat, cemaat, bir oluşum vs'yi savunmada fanatik miyiz? Farklı görüşlere açık mıyız?

-Başkasını eleştirdiğimiz gibi ölümüne bağlı olduğumuz kişileri de eleştirebiliyor muyuz?

-Başkalarının gözündeki çöpü görürken sevdiklerimizin ve savunduklarımızın gözündeki merteği görebiliyor muyuz?

-Savunduğumuz fikir ve görüşlerin yanlış, başka görüşlerin doğru olabileceği hususunda kendimize acaba sorusunu sorabiliyor muyuz?

-Eleştiriye kendimiz, ailemiz, çevremiz, bulunduğumuz mahalle, siyasi lider ve bağlı bulunduğumuz şeyhten başlayabiliyor muyuz?

-Bağlı olduğumuz ve kendimizi ait hissettiğimiz mahallemize aykırı bir görüşte bulunabiliyor muyuz?

-İki dostun arası bozulduğunda onların arasını bulmaya çalışma yerine, iki taraftan birinin yanında yer alıp öbürüne veryansın ediyor muyuz? Falan haindir diyor muyuz?

-Savunduğumuz değer ve görüşlerimizin ve yaptıklarımızın tenkidi konusunda eleştiriye açık mıyız?

-Kendimize ait bir görüşümüz ve gündemimiz var mı? Hep başkasının servis ettiği görüşleri savunuyor, onların gündeme getirdiği konular üzerine mi konuşuyoruz? Bir şey -hiç alakası yok iken- gündeme getirildiğinde, bunun perde gerisinde ne var diye düşünebiliyor muyuz? Akşam-sabah tüm konuşma ve paylaşımlarımızda birilerini övmek ve birilerini yermek zorunda mıyız? Sevdiklerimizin kötü ve eksik, yerdiklerimizin iyi yönü olamaz mı? Bir insan hep mi iyi olur ya da hepten kötü mü olur? Bugün kötü olarak gördüklerimizi yarın iyi görmeyeceğimize ya da iyi olarak gördüklerimizi kötü olarak görmeyeceğimize bir garantimiz var mı?

-Tüm sözleri dinleyip sözlerin en güzeline uyabiliyor muyuz ya da insanlara durdukları yer itibariyle önyargılı mı yaklaşıyoruz?

-Kutuplaşma ve tarafgirliğin doruğunu yaşadığımız bugünlerde her şeyiyle bir tarafın gönüllü amigosu muyuz? Eğer böyle ise takım tutmaktan ne farkı var bunun?

Gördüğünüz gibi örnekleri bu şekil çoğaltabiliriz. Özetlersek; ömrünü kişi, kurum, kuruluş, camianın yılmaz savunucu olarak geçiriyor, kendine ait bir şey söylemiyor, kendini geliştirmiyor,  başka görüşlere karşı sabit fikirli, kişilere karşı önyargılı isek çok aklımızı kullanmıyoruz demektir. Tüm bunların FETÖ'cülükten ne farkı var? İsterseniz olaylara bir de bu taraftan bakalım ya da başkasının bize baktığı pencereden bakalım, eğer değerlendirecek ve ölçecek bir birikiminiz kaldı ise...

*25/01/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Pierluigi Collina ve Hz Muhammed *

Bir zamanlar, İtalyanların Pierluigi Collina adında efsane bir futbol hakemi vardı. Yeni nesil pek bilmese de dünyaca meşhurdu hakemliği.

Yönettiği maçlar yanında, nevi şahsına münhasır bir tipi vardı: Geçirdiği alopesi hastalığı yüzünden, saçları kalıcı olarak dökülmüş; kel, iri ve masmavi gözleri onun alâmetifarikası idi.  Önemli ve kritik maçları yönetmede üstüne yoktu. Tereyağından kıl çeker gibi yönetirdi maçları.

Maçlarını yönetecek hakemin Collina olduğunu duyan kulüpler, futbolcular ve seyirciler derin bir oh çekerdi. Kimseyi korumaz, kimseyi de karşısına almazdı. Ondan ancak futbol oynama yerine başta faul olmak üzere futbolu çirkinleştirmeye çalışanlar ve maçta çirkefleşenler korkardı.  Şu futbolcu çok klas, şunu koruyayım, falan takım kaybederse tepki çekerim gibi bir derdi olmazdı. Kimse de böyle bir beklenti içerisine girmezdi. Çünkü gördüğünü çalar ve affı yoktu. Bu görüntüsüyle “Siz yeter ki futbol oynayın. Oyunu güzelleştirme adına her şeyi yapar, ter dökerim. Oynadığı futbolla ter dökenlerin hakkını kimseye yedirmem” mesajı verirdi. Babacan tavrıyla en kritik maçları yönetir, aleyhine düdük çalınan futbolcu da kolay kolay itiraz etmezdi. Bilir ki Collina, gördüğünü çalar. Durduk yere çalmadığına göre var bir şey.

Yönettiği maçlarda hata yapmış olamaz mı? Yapmıştır mutlaka. Ama kimse onu istenmeyen hakem ilan etmezdi. Çünkü cümle âlem bilir ki Collina kasten hata yapmaz. Bundandır ki 1998-2003 yılları arasında 6 yıl üst üste dünyanın en iyi futbol hakemi ödülüne layık görülmüştür.

Yönettiği maçlar sonrasında aleyhine kritik yapıldığına pek şahit olmadım. Çünkü sonuca etki edecek bariz hatalar onun lügatinde yoktu, kasıt asla.

Collina öncesinde ve sonrasında nice hakemler gelip geçmiştir. Çoğunun adı ve sanı unutulmuştur. Çünkü hiçbiri bir Collina kadar futbolda ve belleklerde iz bırakmamıştır. Anılan varsa da verdiği yanlış kararlarla anılmaktadır.

Collina'yı emsallerine göre bu derece meşhur yapanın, sahasında efsaneleşmesinin ve herkesçe sevilmesinin temelinde verdiği güven ve sahada uyguladığı adalet duygusudur. Bu da güven ve adalet çizgisinin ne derece önemli olduğunu ve milletin bu iki ögeye susadığını göstermektedir. Çünkü güven ile adalet birbiriyle yakın ilişkilidir hatta ayrılmaz ikilidir. Zira biri olmadan diğeri olmaz. Güven yoksa adalet olmaz, adalet olmazsa güven olmaz.

Güven ve adalet bu derece önemli ve herkes buna susamış ise çok mu zor bunları her alanda uygulamak? Aslında çok kolaydır. Bunun için fanatik ve tarafgir olmamak, olması gerekeni yapmak ve hakemlerin/hakimlerin vicdanlarının sesine kulak vermesidir.

İtalyan hakem üzerinden bugün en fazla ihtiyaç hissettiğimiz güven ve adalet duygusuna dikkat çekmeye çalıştım. Aslında bu iki kavrama örnek vermek için ta İtalya’ya gitmeye gerek yok. Bizim önümüzde bizim için numuneyi imtisal olan Hz Muhammed’in Kabe Hakemliği örneği var. Daha peygamber olmadan önce 35 yaşlarında iken Kabe’nin yeniden inşasında, Hacerül esved’in konması esnasında, Arap aşiretleri arasında “sen koyacaksın, ben koyacağım tartışması sonucu; çıkması ve kan akması muhtemel ve kan davasına dönüşecek bir problemi Hz Muhammed sorunsuz çözmüştür. Peygamberin hakemliğine hiç itiraz gelmediği gibi herkes derin bir oh çekmiştir. Çünkü o, emin biridir. Bunu da daha sonra kendisine düşman olacak düşmanları tescillemiştir.

Sonuç olarak hukuk, siyaset, maç vs hayatın her alanında güven ve adalet tesis edilmeden toplumlar ve devletler hiçbir sorunlarını çözemezler. Sorunlar ancak kartopu gibi büyümeye devam eder. Bugün istediğim, topluma güven vermeyen, işinde ve aşında adil olmayan kişilerin özellikle toplumlara yön verenlerin güven ve adalet kavramlarını ağızlarına almamalarıdır. Çünkü çok gülünç oluyorlar. Zira yaptıklarıyla söyledikleri örtüşmüyor.

*12/02/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

 

21 Ocak 2021 Perşembe

Bir Tabakhane Yolcusu *

Akşam 5 sularında Ahmet Özcan-Çeçenistan-Gazze caddelerini izleyerek Lastik Durağına doğru gidiyorum. Meram Belediyesinin önünden Meram Sanayi ışıklarında durdum. Akşam vakti olsa da öyle yoğun bir trafik yok. Trafik kendiliğinden akıyor. Kimse kimseyi rahatsız etmiyor. Akan trafiği durduran tek şey, birbirine yakın ışıklarda yeşil dalganın olmaması. Birinde kırmızıya yakalananın diğerinde de kırmızıya yakalanmasının değişmez kural olduğu ve değişmesinin teklif dahi edilemeyeceği.

Işıkları geçip biraz gittikten sonra daha önce sözleştiğimiz üzere beni yolun kenarında bekleyen ahbabıma emanetini evrakını vermek için öncesinde sola sinyalimi vererek usulüne uygun olarak yolun sağında durdum. Emanetin sahibi emanetini almak için arabanın sağ kapısını açar açmaz bir korna sesiyle dikiz aynasından geriye baktım. Benim baktığımı ve kapının biri tarafından açıldığını görmesine rağmen bir korna sesi daha. Çekil önümden diyor artık. Dedim, ağabey! Kapıyı kapat, kaldırıma çıkayım. Kapıyı kapatır kapatmaz arkamdaki beyefendiye yol açmak için aracımın iki tekerini kaldırımın üzerine çıkardım. Diğer iki teker de yola paralel çizgiyi çiğnemeyecek şekilde yolun kenarında kaldı.

Dostum kapıyı açtı. Daha önce hazır ettiğim evrakı uzattım. O kapıyı kapatırken ardımdaki insan azmanı ise kendisine yolu açmama rağmen uzun uzun kornaya çalarak yanımdan geçip gitti. Onun yaptığı bu tavra karşılık; ne oluyor, derdin ne, acelen ne demedim, yüzüne de bakmadım. Nasıl terbiye aldıysam…Tepki vermediğimi ve kendisini muhatap almadığımı görünce daha da sinirlenmiş ve hızını alamamış olmalı ki yanımdan geçip gittikten sonra da kornaya basmaya devam etti. İnanın, arkadan vurduğu için suçlu olmayacağını bilse arabamı çiğneyip geçecek.

Durakladığım yerde durmak ve duraklamak yasak levhası olsaydı, bu hanım evladının bana tepki göstermeyeceğine adım gibi eminim. Çünkü trafik kuralları çiğnenmek için vardır bizde. Ardından ben de hareket ettim. Lastik Durağında yakaladım onu. Birbiri ardı sıra sıralanmış araçlardan birinin ardına durmuş gördüm.

Kendisine yakışanı yapan bu insan evladını akşam akşam takdir ettim doğrusu. Bana kızıp sinirlenmekte de haklıydı. Öyle ya, ne hakkım vardı onun hızını kesmeye. Adam mecbur muydu frene basıp arkamda durmaya. O arabanın freni öyle vırt zırt basılmak için mi yapıldı sanki. Birbirine yakın ışıklarda fazlasıyla durmuştur zaten. Bari ışıklar sonrası adamı rahat bırakmak lazım. Sonra o yollar durulmak için değil, trafiğin akması için yapılmıştır. Dur bakalım, otuz saniyelik duraklamayla neler kaçırdı, kim bilir? Otuz saniye deyip de zamanı küçümsemeyelim. Bunu benim gibi zamanı bol biri anlamaz, ona sormak lazım aslında. Adamı engellemeyip Lastik Durağında onu bekleyen kırmızı ışıklara herkesten önce varsaydı fena mı olurdu? Işıklara ilk varacağı yere niçin ikinci, üçüncü varsındı sonra… Zaman hırsızlığı bu benim yaptığım.

Sizce iyi aile terbiyesi almış bu insan evladı nereye gidiyordu, acelesi neydi akşam akşam? Aklıma gelen, kendine Müslüman olduğu, dokuz aylık olmadığı ve anne karnında iken de annesine çok çektirdiğidir. Bu hızla ecele ne zaman gider bilmiyorum ama şimdilik tabakhaneye gittiği malum. Belki de tabakhaneye şu dakika ve saniyede varması gerektiğine dair kendisine söz verdi. Sayemde varamadı maalesef ve çok şeyler kaybetti. Neler kaybettiğini ve oraya neler götürdüğünü sizin takdirlerinize bırakıyorum.

Hasılı, üzüldüm akşam akşam böyle bir duruma sebebiyet verdiğime.

Siz siz olun, yolların bu tip efendilerinin hızını -benim gibi- kesmeyin. Benim yaptığım ayıbı siz yapmayın. Onlara yol açmak ve hızlarını kesmemek için gerekirse yasak olan kaldırımlara çıkın. Zira bu tip -hasta ruhlu- insanımızı mağdur etmeye hakkımız yoktur.

*23/01/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

 

19 Ocak 2021 Salı

Aha Bir Koltuk!

Salgın nedeniyle kendi tıraşımı kendim yapmaya başlayınca, berbere ihtiyaç hissetmez oldum. Zira kendimin berberi oldum. Üstelik tıraş parası da cebimde kaldı. Ama cebimde kalan paraya da sevinemedim. Nedendir derken acaba eskisi gibi berberden havadis alamadığımdan mı dedim. Değil. Zaten alası bende vardı o bilgilerin. Bir berberliğim eksikti.

Nice sonra belli aralıklarla oturduğum berber koltuğunun, koltuk hevesimi bir nebze de olsa dindirdiğini anladım.

O kadar da değil… Bunun için gidip bir koltuk alamazdım ya…

Sonunda oğlan imdadıma yetişti. Oturduğu sandalyeyi kırmış. Hoş, demir olsa dayanmazdı ya, neyse. Ona bir sandalye lazım artık. Tarihe, oğluna sandalye almamış bir baba olarak geçmeyi kim ister ki…

Aldım yanıma masrafzedeyi. Onunla mobilyacılara gittim. Şu sandalyeyi bir tamir ediverin, bu oğlana da bir koltuk verin. İyisinden, mümkünse demir olsun dedim. “Şu çok rahat” dedi. Oğlan çeşitlere baktı. En iyisini seçti. Taksit imkanınız var mı dedim. “İki adet alırsan olur, 9 taksit bile yaparım” dedi. Taksiti duyunca bayıldım. Adam can evimden vurdu beni zira. Her şeyden vazgeçerim ama taksitten asla. Ver iki tane dedim. Oğlana, hangi rengi alacaksın, istersen annene sor, dedim. Sormuş. Aldım başıma belayı. Çünkü rengin yanına bir de sehpa isteği geldi. Alalım onu da nasılsa taksitle değil mi? Aldık eve geldik.

Paraya kıyarak eve aldığım koltuk rahat mı rahat. Üstelik dönerli. Biri seslendiği zaman kafanı çevirmeden dönüveriyorsun. Üstelik yükseltip alçaltabiliyorsun. Arkaya da yaslanıyor üstelik. Hakiki deri değilmiş. Umurumdaydı sanki. Ha hakikisi ha sunisi. Ne fark ederdi sonra. Nerem hakiki idi sonra?

Ben böyle özlemimi gidermeye başlamıştım ki içimde bir eksiklik hissettim. Buldun, bunuyorsun. İstediğin bir koltuk değil miydi? Aha koltuk! Ha paralı ha parasız, ne fark eder? Daha ne istiyorsun, paralısı biraz dokundu ama olsun, bu da geçer yahu! Zaten taksitle değil mi dedim, kendi kendime. Sebebini epey düşündükten sonra eksikliğin, oturduğum koltuğu başkasının görmemesi olduğunu nice sonra anladım. Öyle ya, başkası görmeyecekse bu koltuk neye yarardı? Başkası görecekti ki amma da yakışmış diyecekti.

İmdadıma, 6 yıl önce karşıma çıkan ama istemem deyip yüzüne bakmadığım koltuk yetişti. Hem de boşmuş. Bir oturacak olanı bekliyormuş. Uzakmış. Umurumdaydı sanki. Koltuk değil mi? Ha yanımda ha uzağımda! Ne fark ederdi sonra. Gördüğünüz gibi yanı başımda vardı. Rahat olmasına rağmen kimse görmediği için içimde kapanmaz bir burukluk hissetmiştim. Biraz km yaparım, o kadar. Üzerine oturunca tüm yorgunluğum giderdi. Üstelik bu da dönerli. Yapacak hiç işim olmazsa döner dururum.

Bu sefer kaçırır mıyım hiç. Tam bana göre dedim. Gidip oturdum. Şimdi o koltukta oturuyorum. Üzerine oturunca tüm yorgunluğum gitti ve yılların özlemi sona erdi.

Koltuk hasretim sona ermişti ama bir sorun vardı. Evdeki koltuk ne olacaktı? Bir düşüncedir aldı beni. Bir kişiye iki koltuk israf değil miydi sonra? Tam bu ikilemi yaşarken nefsim, “Düşündüğüne bak! Sen değil misin yıllardır koltuk hasreti çeken. Allah’tan istedin bir göz pardon koltuk, Allah verdi sana iki koltuk. Sonra bu gevşek pardon esnek çalışma saatleri dolayısıyla oturduğunla kalktığın bir oluyor. Bir bakmışsın mesai dolmuş. Koltuğa yapışmadan kalkıyorsun. Akşam eve gidince de evdeki koltuğuna oturursun. Böylece yılların koltuksuzluğunu gece-gündüz oturarak telafi etmiş olursun” dedi. Düşündüm, nefis mefis ama mantıklıydı dediği.

Hasılı, gündüz göz önünde, akşam kapalı kapılar ardında koltuktayım. Biri evde biri işte. Sıkıldıkça koltuk değiştiriyorum anlayacağınız.

Koltuğu bulmuştum ama bir eksiklik gözüme çarptı. Beni ben olarak tanımayanlar için önümde bir de ismim olmalıydı. Ama kaç paradır şimdi onu yaptırmak, kim bilir? Tam böyle derken bir zamanlar, bir koltuğa oturduğumda bir dostum bana bir isimlik yaptırmıştı. “Altına unvan yazdırmadım. Çünkü bugün buradasın, yarın bir başka yerde olabilirsin. Öyle görünüyor” demişti. İyi ki atmamışım. Arayıp buldum onu. Anlayacağınız isimliği şimdilik bedavaya getirdim. Gördüğünüz gibi adım var, unvanım yok. Bu demektir ki ucunda koltuk olan her göreve talibim.

Tüm bunlar yani bu koltuk işi nasıl oldu, biz de bir gün böyle koltuğa oturabilecek miyiz diyen meraklıları varsa? Bunun için;

1.Bir şeyi çok isteyeceksiniz. (Ben çok istedim. Gördüğünüz gibi oldu.)

2.Getirisi koltuk olan her yazılı sınava gireceksiniz. (Akranların Üsküdar’ı geçse de o sınav puanını unutsan bile o puan bir gün gelir seni bulur.)

2.İsteğiniz ilk etapta olmuyorsa, paraya kıyıp bir koltuk alacaksınız. Arkası zaten çorap söküğü gibi geliyor.

3.Uzağa gitmeye razı olacak, rahatınızı bozacak ve ağrımaz başınızı ağrıtacaksınız.

4.Macerayı seveceksiniz, macera arayacaksınız ve varlık sebebiniz koltuk olacak. Aklınız yapma diyecek; nefsiniz, git git, iyi olur, tam sana göre diyecek.

Niye yazdım tüm bunları. Bir koltuğa sahip olmak isteyenlere, “Bu bile koltuk sahibi olmuşsa, ben hayli hayli olurum” morali vermek ve onları motive etmek için. Başka da bir amacım yok.

Haydi göreyim sizi!

 

 

17 Ocak 2021 Pazar

Miras Meselesi (2) *

Gelelim günümüze… Günümüzde kadın da evin geçimini sağlamada, anne babaya bakmada erkek kadar sorumluluk üstlenmiş durumda. Yani sosyal yapı değişmiştir. Bu durumda miras paylaşımı nasıl yapılacaktır? Erkek ve kadın hakkında Kur’an’ın öngördüğü 2’ye 1 oranı aynen korunmalı mı yoksa Türk Medeni kanununun öngördüğü şekilde eşit mi olmalı? Bu konu tartışılmalı diye düşünüyorum.

Burada Kur’an’ın öngördüğü ve “bunlar Allah’ın sınırlarıdır” dediği oranları değiştirelim iddiam yok. Bu benim ne hakkım ne de haddim. Şu da bir gerçek ki 2’ye 1 oranındaki paylaşım da dindar ve mütedeyyin ailelerin çoğunda uygulanmıyor. Bugün çoğunluk Medeni Kanunun oranını esas almaktadır. Bu durumda ne yapılmalı? “Zamanın değişmesiyle hükümlerin değişebileceğini” söyleyen Mecelle kaidesi burada uygulanamaz mı? Çünkü bugünkü toplum yapısı Kur’an’ın indiği toplumdan çok uzaktır. Kur’an, o günün toplum yapısına ve aldıkları sorumluluğa paralel olarak Nisa 11 ve 12’de bir paylaşım yapmış olamaz mı? Günümüz için uygulanabilecek şekilde Nisa 7.ayet baz esas alınamaz mı? Bu ayette biliyorsunuz, Allah bir orandan bahsetmemektedir: “kadın ve erkek az veya çok bir pay almalıdır” buyurur. Günümüzde bu ayeti esas alırsak mirastan pay alacak aile fertlerinin üstlendiği sorumluluk gözetilerek yeni bir paylaşım öngörülemez mi? Çünkü şartlar ve sorumluluklar değişmiştir.

Türk Medeni Kanununun öngördüğü miras paylaşımı adaleti değil, eşitliği esas almaktadır. Mirastan pay alacak kardeşlerin hepsi aynı oranda sorumluluğu üstlenmişse bu eşit paylaşım adil görülebilir. Yalnız kardeşlerin hepsinin aynı oranda sorumluluk aldığını söylemek zor. Buradan hareketle bu paylaşımın, içinde çok hakkaniyet barındırdığını düşünmüyorum. 

Bunu şöyle bir örnekle açıklayalım: İki erkek kardeşten biri okumuş, devlet memuru olmuş, Türkiye’nin değişik yerlerinde vazife yapıyor. Diğer erkek kardeş ise anne babasının yanında onlara bakıyor, ailenin işini yürütüyor ve büyütüyor. Hastalık ve sağlığında, iyi ve kötü gününde ailenin yanında. Aileden biri öldüğünde memur kardeş “Miras hak. Ben mirastaki payımı almaya geldim ve eşit paylaşacağız” derse bu paylaşım ne derece doğru olur? Görüldüğü gibi Medeni Kanunun miras paylaşımı da tartışmaya açık.

Sonuç olarak, hem Medeni Kanuna göre hem İslam Dinine göre miras haktır. Bu hak -ister erkek ister kadın olsun- vereselerin, aile içinde aldıkları sorumluluğa göre olmalı ve oranlar da farklı olmalı. Buna hak ediş diyebiliriz. Hak ediş, haktan ayrıdır. Hak, doğuştan gelen bir hak iken hak ediş, üstlendiği sorumluluğa göre elde edilen bir haktır. Benim bu anlayışıma göre aile içinde kadın-erkek, kadın-kadın, erkek-erkek üstlendikleri sorumluluğa göre mirastan pay alabilmelidir. Hepsi aynı oranda sorumluluk almışsa eşit almalılar. Eğer kız kardeş anne ve babaya bakma konusunda erkek kardeşlerinden daha fazla sorumluluk almışsa mirastan daha fazla pay alabilmelidir. Erkek kardeş, diğer erkek kardeşlerine veya kız kardeşlerine oranla daha fazla sorumluluk almışsa hepsinden fazla pay almalıdır.

Yazımı uzattım, farkındayım. Umarım meramımı anlatabilmişimdir. Yazıma son verirken şunu da söylemek isterim. Getirdiğim öneriler benim doğru kabul ettiğim ve son kararım değil. Doğrusunu Allah bilir. Bu hususta, bu konunun uzmanlarının söyleyecekleri sözler ve getirecekleri eleştiriler ufkumuzu açacaktır.

*22/01/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Miras Meselesi (1) *

15 Ocak tarihinde camilerde okunan cuma hutbesi, miras üzerineydi. Seçilen konuyu takdir ettim. Çünkü pek dillendirilmese de bu toplumda miras konusu, kanayan bir yaradır ve bu konuda insanımız ikilem yaşamaktadır.

Miras konusu derinlemesine incelenmesi gereken bir konu olmasına rağmen hutbede detay yoktu. Takdir edersiniz ki süresi belli bir hutbede başta paylaşma oranları olmak üzere mirasın tüm detaylarına girmek mümkün değil. Aynı zamanda bu konuda detaya girmek, bir tartışmanın fitilini de ateşleyebilirdi. Çünkü Medeni Hukuk, kadın-erkek arasında eşit paylaşımı öngörürken dinin bu konudaki oranı farklıdır.

Bundandır ki miras hukukuna genel hatlarıyla işaret edildi: “Dinimiz, hayatın her alanında olduğu gibi miras paylaşımında da adaleti öngören ayrıntılı hükümler getirmiştir. Miras taksim edilirken her hak sahibine hakkının verilmesi, kadın-erkek, büyük-küçük hiç kimsenin mağdur edilmemesi esastır. Kadınlara miras verilmemesine yönelik örf ve âdetler, dinimize göre adaletsizliktir, zulümdür, asla meşru değildir…”. "Anne babanın ve yakınların miras olarak bıraktıklarından erkeklere pay vardır; yine anne babanın ve akrabanın miras olarak bıraktıklarından kadınlara da pay vardır; azından çoğundan, belli pay." (Nisa, 7) “"İşte bu, Allah'ın koyduğu sınırlarıdır…” (Nisa, 13)

Diyanet’in bu hutbesinin muhatabı, öyle zannediyorum, bazı bölgelerde erkek kardeşlerin kız kardeşlerine mirastan zırnık koklatmaması olsa gerek. Çünkü kadının, hakkı olan mirası istemesi, bazı yerlerde aileden dışlanması için yeter sebeptir. Ki bu hutbeyle bile bu sorunun çözüleceğini sanmıyorum. Yerleşik adetler dinin emrinin önündedir maalesef. Bir de işin ucunda paylaşılması gereken, değeri büyük bir mal varsa, canın yongası olan maldan hangi bir erkek kolayca vazgeçer? 

Kız kardeşi mirastan mahrum etmenin yanında, paylaşımda bir başka sorun da karşımıza çıkıyor: Medeni hukuk, mirası vereseler arasında eşit bölerken Nisa 7.ayette “kadın olsun, erkek olsun, mirastan az veya çok pay alırlar” diyerek belli bir oran vermezken, 11 ve 12.ayetlerde kimin ne kadar pay alacağının oranları farklı farklı verilmiş. (Bu detaya girmeyeceğim.) Fakat Kur’an’ın kadına takdir ettiği oranın, erkeğin yarısı olduğu bir gerçektir. Müslümanların yaşadığı ikilem de burada başlıyor. Paylaşım, meri kanuna göre mi yapılacak yoksa dinin belirlediği orana göre mi? Eşit paylaşmaya bazı erkek kardeşler karşı çıkabiliyorken 2'ye 1 oranındaki bir paylaşıma da bazı kadınlar karşı çıkabiliyor. Bu konu pek sesli dillendirilmese de vereseler arasında bir sorun. Hatta birçok kardeş, miras yüzünden birbirine küs durumda. Burada erkek kardeşin hakkından feragat ederek kız kardeşine eşit veya fazla vermesinin önünde bir engel yok denebilir. Eyvallah. Fakat kaç erkek böyle bir paylaşıma razı olur? 

Burada amacım, yeni bir tartışma açmak değil. İsterim ki miras konusu enine boyuna konuşulsun. Tarafların razı olacağı ve adaleti esas alan bir orta yol bulunsun. Çünkü din, her konuda olduğu gibi mirasta da adaleti esas alır. Fakat sosyal yapının değiştiği günümüzde İslam dininin bu miras paylaşımının çok anlaşıldığını sanmıyorum. Hatta bazı kesimler böyle paylaşım mı olur diye tepki göstermektedir. İslam Dininin Nisa 11 ve 12.ayetlerde aile fertleri için farklı oran vermesinin temelinde, ailede fertlere verilen sorumluluğun önemli bir yer tuttuğunu düşünüyorum. Yani sorumluluğa göre mirastan pay vermiştir. Evini geçindirme ve çoluk çocuğunun geçimini sağlama görev ve sorumluluğunu erkeğe yüklediği için erkeğe mirastan daha fazla pay vermiştir. Erkeğe göre daha az sorumluluk verdiği kadına da mirastan pay vererek o günün Arap toplumunun kadına miras vermeme anlayışını yıkmıştır. Sonuç itibariyle erkek ve kadının evliliği esas alındığında kadının aldığı 1 pay ile erkeğin aldığı 2 pay toplandığında, karı-kocanın aldığı miras toplamı üç pay olmaktadır. Buradan, İslam Dininin mirasta eşit paylaşmayı değil, adil paylaşımı öngördüğü anlaşılmaktadır. Buna kamu ya da özelde çalışan kimselerin sorumluluk ve aldığı risk dolayısıyla emsallerinden fazla maaş aldığını örnek olarak verebiliriz. (Bu yazıya devam edeceğim.)

*20/01/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

16 Ocak 2021 Cumartesi

Cumamı Zehir Eden Cami *

15 Ocak Cuma günü günübirlik gidip gelebileceğim bir yolculuğa çıktım. İçeri Çumra’ya varınca namaz vakti geldi. Yolun kenarındaki görkemli görüntüsüyle; gel namazını burada kıl, rahat edersin diyen bir caminin önünde mola verdim. Cami hınca hınç doluydu. Ama bir anormallik vardı. Cami buz gibiydi. Dışarıdan fazla üşüdüm içeride. Dondum desem yeridir. O kadar kalabalık cemaatin nefesi bile ısıtamamıştı camiyi.

Bugüne kadar farklı birçok camide namaz kıldım. Hiç bu kadar üşümemiştim. Anlaşılan bu caminin ısıtma sistemi, kış girdi gireli hiç devreye sokulmamış. Termometrelerin 3-4 derece gösterdiği sıcaklık, cami içinde eksilerdeydi. Kılınan namaz, vakit namazı olsa üç beş cemaat için yakmaya gerek yok diyeceğim. Cuma namazında da bu caminin ısınma sistemi devreye sokulmayacaksa ne zaman devreye sokulacak?

Dişlerim takırdarcasına dinledim hutbeyi. Bu arada son yıllarda dinlediğim güzel hutbelerden biriydi hutbe konusu. Maalesef bu güzel hutbeyi, tam kendimi vererek dinleyemedim. (Bu konuya bir başka yazımda değineceğim inşallah.)

Cumanın son sünnetini kılmadan dışarı attım kendimi. Benimle beraber soluğu dışarıda alanların sayısı da az değildi. Adeta kaçıştılar. Neredeyse cami boşaldı. Belirtisini de akşam eve gelince hissetmeye başladım. Kah hapşırıyorum kah burnumu çekiyorum kah öksürüyorum. Boğazımda ise yanma var. Başımdaki ağrı da işin tuzu biberi. Hasılı gribin tüm belirtilerini taşıyorum ve ikide bir soluğu lavaboda alıyorum. Ne alt duruyor ne de üst. Bilirim bu, beni öldürmeyecek ama hafta sonumu zehir ettiği gibi etkisini birkaç gün sürdürecek. Bakalım kime satarım. Bu arada yok mu alan? Yok mu beni bu hastalıktan kurtaracak olan…

Böyle şifayı kapacağımı bilseydim, adıma çıkan grip aşısını vurdururdum. Nereden bilebilirdim, yolum bu camiye düşecek ve böyle bir havada bu cami yanmayacak. Ne bilirdim bu caminin, “Bir daha bana gelirsen görürsün gününü” diyeceğini.

Öyle zannediyorum, cemaatin önemli bir kısmı da benim gibi yolcu idi. Vakit gelince bu camiye girmişti. Bir daha bu camiye girerler mi bilmiyorum. Ben kendi adıma söyleyeyim: Bir daha yolum bu camiye düşerse herhalde namazımı bu camide kılmam. Hele kış günü, asla! Allah affetsin der, yoluma devam eder ve vebali imamın boynuna derim. Hatta bundan sonra yaz günü bile bu camiye girmem. Çünkü namaz kılarken bu yaşadığım, aklıma gelecek ve kendimi namaza veremeyeceğim. İyice naçar kalırsam yol üzerindeki diğer seçenekleri değerlendiririm.

Vaktim olsaydı, tüm cemaat dağıldıktan sonra görevliye, caminin ısınma sisteminin niçin devreye sokulmadığının hikmetini sormak isterdim:

-Caminin yakıtı karşılayacak imkanı mı yoktu? (Namaz kıldığım cami, kenar-köşe, fakir bir muhitin camisi değil. Aksine imkanı bol bir mahallin camisi. Şadırvanı, tuvaleti, minaresi ve büyüklüğüyle zaten kendini gösteriyor.)

-Caminin kalorifer sistemi arızaya mı geçti? (Caminin kalorifer sistemi, dünden bugüne arızaya geçmiş olamaz. Eğer öyle olsaydı yani daha önce bazen yanmış olsaydı, cami bu kadar soğuk olamazdı. Görünen, kış girdi gireli, bu cami, kışın bütün soğuğunu içine çekmiş.)

-Kaloriferi yakacak bir görevli yok muydu? (İmam, bu benim görevim değil düşüncesindeyse, bu durumu cemaatine söylese kaç tane gönüllü çıkacağından eminim.)

-Bu durum, imamın keyfi bir uygulaması mıydı? (Kim bilir? Bunu bilmek için görevlinin içine girmek lazım.)

-Nasılsa cemaat kalabalık olur. Cami, nefeslerle ısınır diye mi düşündü? (Eğer böyle düşündüyse kendisi de gördü ki o kadar kalabalık cemaate rağmen faydası olmadı.)

-İmam, tasarrufu mu düşündü? (Eğer böyle bir düşüncesi varsa, bu durumda şu soruları sormak isterim: Acaba odasında elektrikli soba var mı, yok mu? Kendisi, hutbe okumak ve namaz kıldırmak için cemaatin arasına karıştığında odasındaki elektrikli soba hala yanmaya devam ediyor muydu? Eğer böyleyse imamın bu hareketine ancak kendine Müslüman denir.)

-Bu soğukta kaç cemaat, hutbeyi bir güzel dinleyebildi ve namaza kendini verebildi? (Benimle beraber çoğunluk camiden çıktığına göre anormallik sadece bende değil.)

-İmam kaloriferlerin yakılmasını unutmuş olabilir mi? (Hutbenin sonunda yapımı devam etmekte olan camiler için yardım toplanmasını hatırlatmayı nasıl ki unutmuyorsa bunu da unutmamalıydı.)

-Sebebi her ne ise bu durumu hutbe bitiminde görevli bir güzel izah edebilir. Bu duruma kimse bir şey demezdi.ben de bu durumu yazı konusu edinmezdim.

Bu soğukta öğrenciler, kaloriferi yanmayan bir okulda ders işlemiş olsalardı, veliler isyan eder; okul yönetiminden şikayetçi olurlar ve okul yönetimi hakkında inceleme ve soruşturma başlatılmasına sebep olurlardı.

Burada Diyanet’e büyük görevler düşüyor. Bu iş sadece camiye görevli atamakla, haftada bir Cuma hutbesi hazırlayıp alın, bunu okuyun, demekle olmaz. Camilerin işleyişi sadece görevli kişilerin inisiyatifine bırakılmamalı. Camiler, insanımızın gönül huzuru içinde ibadetini yapabileceği yerler olmalı. Bunun için görevlilerin önce bilgilendirilmesi, takibi ve yerinde denetimi yapılmalı. Bu konuda il ve ilçe müftülüklerine büyük görevler düşüyor.


*18/01/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

 

 


13 Ocak 2021 Çarşamba

Sordun, Olmaz! *

Bu ülkede kimi zaman doğal kimi zaman da suni krizler çıkar ya da çıkarılır. Bu krizler bir müddet gündemi işgal eder, çözülür veya çözülmez sonra gündemden düşer. Çünkü fazla devam etmesinin bir anlamı yoktur. Zira bu vesileyle ya gündemden bir şeyler saklanmıştır ya da istenen olgu oluşturulmuştur. Kimi krizler bir daha gündeme gelmezken kimisi de ısıtılıp ısıtılıp tekrar önümüze konur. Bir krizimiz var ki değişmeyen kaderimizdir bu. Bunun adı ekonomik krizdir. Bu kriz bizi belirli periyotlarla yoklar. Her gelişinde de bazılarını ve fırsatçıları ihya etse de orta ve dar gelirliyi bitirir. Elinde avucunda ne varsa alır götürür.

Böyle bir kriz öncesi, ayağımı yerden kesecek LPG'li bir arabanın sahibi oldum. Hükümet, krizi aşmak için LPG'li araçlara medet bağlamış. Benzin ve dizel araçların dört katı MTV düzenlemesine imza attı. Bu karar, Anayasa Mahkemesinden döner düşüncesiyle çoğu LPG'li araç sahibi bu vergiyi yatırmadı. Ne olur ne olmaz, sonrasında bu katmerli verginin bir de faizini ödemeyeyim endişesiyle gidip gününde yatırdım. 

Bir duydum ki MTV'yi katmerli yatıranlar, dilekçe verdikleri takdirde Anayasa Mahkemesi ilgili düzenlemeyi iptal ettikten sonra fazla ödemelerini geri alabileceklermiş. Anayasa Mahkemesinin iptal kararları geriye işlemez ama bir umut deyip dilekçe yazmaya karar verdim. 

Dilekçe yazacaktım ama dilekçeyi kimin adına verecektim. Çünkü arabanın kaydını üzerime alamamıştım. Ne var ne yok, tüm artırdığımı bu eski modele vermiştim. Dilekçeyi kendi adıma mı vereyim, onun adına mı? Kendi adıma versem, araç üzerime kayıtlı değil. Arabanın resmi sahibinin adına versem, o kişiyle aynı ilde yaşamıyoruz. İlgili resmi kurum müdürünün yanına girip bu durumu izah ettim. Müdür bana “Arkadaş, bize bu durumu izah etmeden gelip dilekçe verseydin, kimin adına versen kabulümdü. Siz dürüstçe açıkladınız. Bu durumda olmaz" dedi. 

Müdür nezdinde dürüst olmam, dilekçemin işleme konmamasına sebep oldu. Gerçi katmerli vergiyi Mahkeme iptal etti. Dilekçe verenler de fazla ödemeyi geri alamadı. Üzerine bir bardak soğuk su içip hayatlarına devam ettiler. Bu vergiyi yatırmayanlar ise haliyle karlı çıktı.

*

2000’li yıllarda Adana’dayım. Aracımın muayene zamanı geldi. Günü geçtiği zaman faiz işlemese de bir kontrolde polisin aracımı bağlama durumu vardı. Yol bilmem, yolak bilmem, nereye gideceğim bilmem. Tanıdığım bir polise durumu söyledim. “Boş ver, binmeye devam et. Muayene yaptırmana gerek yok. Polis yakalarsa benim adımı söyle, yeterli” dedi. Abi, sağ olasın ama ben kaçak köçek işleri sevmem. Şunun muayenesini yaptıralım, dedim. “O zaman ruhsatı ver, ben hallederim,” dedi. İstasyon görevlileri, “Aracı bari görelim” demişler. Tanıdığım arabayı götürüp getirdi. Ödediğim cüzi miktar parayla aracım muayene edilmiş oldu.

Bir sonraki muayene zamanı geldiğinde tanıdığım polise tekrar yük olmaktansa bu sefer kendim yaptırayım dedim. Araç muayene istasyonunun yerini öğrenip gittim. Arabama bakılmadan aracımın muayenesi yapıldı. Ödemeyi yaptıktan sonra memur şurayı imzala diye önüme bir evrak uzattı. İmzalayacağım yerde ismim yoktu. Arabanın önceki sahibinin adı vardı. Çünkü hala aracı üzerime almamıştım. Polise, isim benim değil ama dedim. Polis bana, “Sordum mu? İmzala şurayı” dedi. Haklıydı adam. Sormamıştı zira. Şom ağızlığım, neredeyse pişmiş aşa su katacaktı. Hiç sesimi çıkarmadan imzaladım. Arkama bakmadan oradan ayrıldım.

Bu anekdottan anladığım, kamuda memura ve amire bir konuda “Efendim, mesele şöyle. Ben böyle yapabilir miyim” demeyeceksin. Çünkü kazara sorarsan zaten cevap hazır: Olmaz. Hazretli, sorarsa ancak o zaman cevap vereceksin. Sormuyorsa, ağzını açmayacaksın ve işini çıkaracaksın. Böyle yapmazsan, maazallah, sonucuna katlanırsın.


*03/02/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

 

 

 


12 Ocak 2021 Salı

Bu Öğretmen Milletinin İşi İş! *

Nagehan Alçı’yı ne okurum ne de TV kanallarına çıktığı zaman takip ederim. Kanalları gezinirken konuşur görürsem, es geçerim. Sayın Alçı,“Okulları kapalı tutarak bir nesli mahvetmek üzereyiz” başlıklı bir yazı kaleme almış. Yazısının içinde geçen “Öğretmenler rahata alıştı sanki” kısmı başta öğretmenler olmak üzere çoğu kimsenin tepkisine neden oldu. Ne demiş diyerek yazısını bularak okudum.

Kadın, baştan sona “Okulların kapalı tutulmasından dert yanıyor. Başka ülkelere göre en uzun süreli okul kapatmanın bizde olduğundan dem vuruyor. Çocuklar markette, her yerde ama okullara alınmıyor. Böyle giderse bir nesli yok ederiz” diyor özetle. Yazının tümüne birden bakarsak haklı bir haykırış var ve tespitleri doğru. Açıkçası bu kadar tepkiyi anlamış değilim. Hele bir cümleye takılıp kalmayı hiç doğru bulmuyorum. Çünkü o cümle yani “Öğretmenler rahata kavuştu sanki” cümlesi, yazıdan çıkarılabilecek bir ana fikir bile değil. Diyelim ki burada öğretmenlere bir sataşma var. Tepki göstereceğiz. “Sayın Alçı, okulların kapalı olmasının müsebbibi biz değiliz. Sizin gibi biz de bekliyoruz. Bunu MEB’e iletin. Bilim Kurulunu aşarak bunu başarabilirseniz bundan biz de memnuniyet duyacağız. Uzaktan eğitim derslerinde verimin ve geri dönüşün olup olmadığını gözünüzle görmek isterseniz, sizi derslerimize misafir kabul etmek isteriz.” şeklinde bir tepki daha şık olmaz mıydı? Eğitimcilere de böyle bir üslubun çok güzel yakışacağını düşünüyorum.

Gelelim çok tepki gösterilen “rahatlık” meselesine…

Bu rahatlık bakış açısına göre değişir. Öğretmenler hem rahat hem değil diye düşünebiliriz. Rahattır. Çünkü soğuk ve sıcakta belli bir mesafe kat etmeden evinden veya bulunduğu yerden okulunca belirlenen ders programına göre dersini veriyor. Bu, rahatlık değil mi? Burada zaman kaybı, fiziken yorulma ve derse yetişeceğim, trafiğe takılacağım telaşesi yok.

Öğretmenler rahat değil. Bunu derken öğretmen tıpkı okuldaki görevini evinde yerine getiriyor. Neler yapıyor?  

1.      Okulunun verdiği haftalık ders programını, EBA’daki “Harici canlı ders ekle” butonunu açarak işleyeceği dersin konusunu, sınıfını, saatini, dersi işleyeceği platformun linkini, şifresini, şubesini, ünitesini ve dersine girecek öğrencileri belirliyor ve kaydediyor. Tüm bunları yaparken sistem arıza verdiği zaman sorunu çözmek için okulların öğretmen grupları geç vakte kadar yazışma yapıyor ve sorunu çözüyorlar.

2.      İşleyeceği dersi öğrencilerine duyurmak için tüm sınıfın veli/öğrenci telefonlarını kaydederek bir iletişim grubu kuruyor, link gönderiyor. Buradan öğrenci ve velileriyle haberleşiyor. Dersine kimin katılmadığını anında veliye bildiriyor. Ödevini buradan veriyor. Dersine sürekli katılamayan öğrencinin velisine ulaşıyor ve niçin katılamadığını araştırıyor. Hepsi olmasa da çoğu öğretmen, planlanan dersinin dışında akşam, zoom üzerinden ilave ders yapıyor.

3.      Dersini saatinde açan öğretmen, tüm öğrencilerinin derse katılımını “Günaydın, hoş geldin” diyerek tek tek karşılıyor.

4.      Öğrenci çözemediği soru için öğretmenine whatsapp aracılığıyla soru gönderiyor, ödevini soruyor. Öğretmenler anında cevap veriyor.

5.      Hafta sonu geldiğinde öğretmen, ben tatilim demiyor. Milli Eğitim Müdürlüklerinin her cumartesi ve pazar günleri, farklı sınıflara yaptığı kazanım değerlendirme sınavlarına öğrencilerinin katılımını sağlıyor. “Şu katılmadı, bu katılmadı, şöyle katılacaksınız, şifreleriniz bunlar…” yazışmalarını yaptığına inanmazsanız, her şeyimizi kaydeden Whatsappa sorabilirsiniz. Sınav bittikten sonra da sınav analizi hazırlamak zorunda öğretmen.

6.      Öğretmenin işlediği canlı dersine, öğrencinin dışında evde olan herkes katılıyor. Yani sınıf mevcudundan fazla kişi dersi dinliyor. Bir öğrenciye soru sorduğunda, öğrenciden cevap alamazsa aynı anda Whatsappına anne, “Öğretmenim, sorduğunuz soruyu çocuğum biliyor. Yalnız mikrofonu bozuk” cevabını alan öğretmen sayısı az değil. Yani ders herkese alabildiğine açık ve şeffaf. Sayın Alçı da bu derslere katılabilir.

7.      Dersini vermeden önce öğretmenin ilgili konusuna hazırlığını, oluşturacağı ders materyalini saymaya gerek yok sanırım.

8.      Evinde işlediği derslerin yanında haftada bir gün de okuluna gidip yapılan toplantıya katılmak zorunda öğretmenler.

9.      Dersi, bire bir öğrencinin okumasına bağlı olan uygulama derslerinde ise öyle öğrenciler var ki “Öğretmenim! Ben ders okumak istiyorum, dersime hazırım. Beni okutmak için müsait misiniz?” mesajı gönderdiğini gecenin 11’inde öğretmenin zoomu açıp öğrencisiyle bire bir ders yaptığını öyle zannediyorum, çoğunuz gibi Nagehan Alçı da bilmiyordur.

10.  Teknik vs nedenlerle dersini işleyemeyen öğretmen, çocukların uygun olduğu bir saatte dersini yapıyor…

Hasılı, yüz yüze öğretimde olduğu gibi dersini ayakta işleyemeyen öğretmen, canlı derslerde de zamanla yarışarak bir koşuşturma içine giriyor ve en az yüz yüze eğitimde olduğu gibi yoruluyor.

Buna rağmen bu aşamadan sonra okulların açılması, çoğu öğrencinin ve öğretmenin işine gelir mi? Doğrusu açılması. Mantık da bunu kabul eder. Ama vücut ve insanların psikolojisi buna hazır mı? Buna pek hazır diyemeyeceğim. Çünkü vücut işe gitmeden evde iş yapmaya alışmıştır. Bu da doğaldır. Malumunuz çoğu öğrenci ve çalışanda pazartesi sendromu olur. Pazar gününden başlar bu sendrom. Pazartesi okul veya işe ölümüne gider ama akşamına alışır. Marttan bu yana bazı sınıf kademelerinin kısa süreli yüz yüze eğitim yapmasının dışında bu ülkede 10 aydır okullar kapalı. Dile kolay. Uzun süre işinden uzak olan öğrenci ve öğretmen elbette ilk etapta zorlanacaktır. Keşke açılsın da varsın tüm zorluk bu olsun.

Bu arada öğretmenlerim! Siz de pek alıngan olmayın. Bugüne kadar Nagehan Hanım’a gelinceye kadar yüz yüze eğitim yaparken bile az mı eleştiriye tabi tutuldunuz? Her şeyin müsebbibi olarak sizler gösterilmediniz mi? Maalesef toplumun bir kesiminde böyle bir algı var. Ağzınızla kuş tutsanız dahi bu kesime yaranamazsınız ve bu algıyı değiştiremezsiniz. Bırakın balık bilmezse Hâlık bilsin.

*13/01/2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.