30 Ağustos 2020 Pazar

Gurur Tabloları *

ÖSYM tarafından 26 Ağustosta üniversite yerleştirme sonuçlarının açıklanmasının ardından okullar ve kurs merkezleri, öğrencilerinin isim ve kazandığı bölümleri gurur tablosu adı altında sanal alemde paylaştılar. 
Kimi, kazanılan gözde bölümleri ön plana çıkarırken kimi de yerleşen öğrenci sayısını vermektedir. Bazı bölümlere isim ve sayı bakımından yer verilirken bazıları da "diğer" olarak yer bulabilmektedir. Tablonun en başında da genellikle tıp fakültesini veya gözde bir üniversitenin bölümünü burslu kazanan öğrencilere yer verilmektedir. Türkiye derecesi yapmış öğrencileri varsa haliyle bu öğrencilerin tercih ettiği bölümler listenin en üstünde kendine yer bulduğu görülmektedir. Bana gurur tablolarını tek tek saydırmayın. Zira hepimiz görüyoruz bu paylaşımları. 
Bu adam lafı bir yere getirecek ama lafı ağzında eveleyip geveliyor. Bir türlü sadede gelmiyor dediğinizi duyar gibiyim. Hakkınız var. Ağzımdaki baklayı çıkarayım artık. Sosyal medyada paylaşılan gurur tablolarından birini, liseyi bu sene bitirmiş, çiçeği burnundaki bir üniversiteliye gösterdim. Bitirdiğin okulun başarısına bir bak dedim. Vara demez olaydım. Bana "Beyefendi! Bu tablodaki şu öğrenci geçen yılın mezunu. Şu öğrenci sene başında açık liseye geçiş yaptı. Şu, senenin başında özel okula gitti" demez mi? Nasıl, olur mu öyle şey? Gurur tablosunun altında 2019-2020 başarımız yazıyor. Bu tablodan ben, bu öğrencilerin hepsinin o okuldan bu yıl mezun olduğunu anladım dedim. Dedim ama bu görüntü beni geçmişe götürdü.
Fî tarihinde lisede görev yaparken yerleştirme sonuçları açıklanır açıklanmaz, mevcut ve bir önceki yıl mezun ettiğimiz öğrencilerin sonuçlarını TC'leri ile sorguladım. Kazanan öğrencilerin adını, soyadını, kazandığı üniversite ve bölümünü Excel formatında hazırladığım bir listeye kopyaladım. Sayfanın sağ tarafına "açıklamalar" başlığıyla açtığım kısma da kazanan öğrencinin mezuniyet yılını yazdım. Yani bu öğrenci, okulumuzun geçen yılın mezunu bilgisine yer verdim. Gurur listeme son şeklini verdim. Listenin birkaç çıktısını alıp masamın üstüne koydum.
Birkaç gün sonra okulumda çocuğu olan kendisi de akademisyen olan bir velim geldi. Kazananlar listesine baktı. Önce tebrik etti. Ardından açıklamalar bölümündeki "geçen yılın mezunu" şeklinde 2007-2008 mezunu gibi- bir bilgiye yer vermemi eleştirdi: "Yazmaman gerekir. Listeyi gören hepsi bu yıl mezun olmuş bilmeli. Bu, senin okulunun reklamını yapman için en iyi yol. Açıklama kısmını silmelisin" dedi. Bense bu yapacağım doğru olmaz dedim. "Siz böyle yaparak okulunuzun reklamını yapamaz ve kendinizi de gösteremezsiniz" dedi. Mevcut hali göstererek olmayacaksam, varsın olmayayım. Olanı farklı gösteremem" dedim. Bu konuşmamdan hoşnut olmadı tabi.
Hasılı okul ve kurs merkezlerinin gurur tablosu adı altında paylaşım yapmaları, kazanan öğrencilerinin başarılarıyla gururlanmaları, en doğal haklarıdır. Zira okuttukları öğrencileri, başarı göstererek bir yere yerleşmişlerdir. Kim olsa gurur duyar bundan. Aynı zamanda bu paylaşımlar ile okul ve kurs merkezleri yeni ve başarılı öğrenci çekmek için bir güzel de reklamlarını yapmış olurlar. Ama gurur tablosu adı altında paylaşım yaparlarken okullarımızın şeffaf olmalarında fayda var. Listede önceki yıllarda mezun olan öğrencilerine de kendilerinden son sene ayrılan öğrencilere de yer versinler. Öğrencileri ne de olsa. Ama bunu belirtmeleri daha dürüstçe olur kanaatindeyim. Okullarımızın çoğunun tablo hazırlarken şeffaf olduğuna yürekten inanmak istiyorum. İsterim ki hepsi böyle olsun. Bu vesileyle tüm okullarımızın, tablolara sığmayacak şekilde gurur tablolarının olmasını ve başarılarının artarak devam etmesini temenni ediyorum. 

*02/09/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

29 Ağustos 2020 Cumartesi

Kapalı Camiler ve Seccade Meselesi *

Bazı zamanlar namaz vakti dışında vakit namazımı kılmak için gördüğüm bir camiye yönelirim. Ya geldiğim gibi geri dönerim ya da cami girişinde ayakkabıların konduğu, gelip geçenin ayağını bastığı yerde namazımı kılar, çıkar giderim. Çarşı merkezindeki tarihi camiler ne durumda bilmiyorum ama kenar-köşe ve mahalle aralarında bulunan camiler, görevli imam nezaretinde cemaatle kılınan namazdan sonra kapatılıyor. Yani camilerimiz kilitli. Bu fiili durum nice zamandır böyleydi. Koronavirüs tedbirleri çerçevesinde de aynı tasarruf devam ediyor.
Merak ettiğim, camilerimiz vakit namazları dışında niçin kapalı? Bu kadar caminin tüm mesaisi ve tüm işlevi namaz vakitlerinden  mi ibarettir? Görevli eşliğinde kıldırılan vakit namazı dışında camilerde namaz kılmaz caiz değil mi? Namaz kılanların çoğu, okunan ezanla birlikte cemaate katılamadığına göre bu kimseler ev ve işyerlerinde de değiller ise namazlarını nerede kılacaklar? Namaz kılacak açık cami bulamadığı için namazını geciktirenin ya da kılamayanın sorumluluğunu böyle bir tasarrufa imza atanlar "Vebali bize ait" diyebiliyorlar mı? Cemaate katılmayanın kıldığı namazdan zaten hayır gelmez diye mi düşünülüyor? Gerçekten camiler niçin kapalı? Vakit namazı dışında camiye gelenler camilere zarar verir diye mi düşünülüyor? Böyle bir şeyi düşünmek bile akıllara ziyandır. Çünkü düşüncesi ne olursa olsun bu millet camilere zarar vermez. Hırsızlık olaylarının önüne geçmek için mi yapılıyor ya da camiye gelenler, camileri namaz kılmanın dışında başka amaçlarla kullanabilir endişesi mi taşınıyor? Sebep veya hassasiyet ne ise bunu önlemenin yolu camileri kapatmak değildir. İnsanları mağdur etmeye ve camileri mahzun bırakmaya kimsenin hakkı yoktur. 
***
Camilerle ilgili değinmek istediğim bir başka husus da vakit ve cuma namazlarına seccade ile gelinmesi. Seccade ile camiye gelinmesi uygulamasına da bir son verilmeli artık. Camilerin ibadete açılmasının ardından açık havalarda cuma kılınmaya başladığında namaza seccade ile gelinmesini anlarım. Çünkü dışarıda uygun bir yere seccade serilerek namaz kılınması gerekiyordu. Aynı uygulamanın cami içindeki halılara seccade sermek şeklinde devam etmesini anlamıyorum. Bildiğim kadarıyla cami halıları, pandemi ortamına uygun bir şekilde temizlendi. Yani halılar tertemiz. Temiz halı üzerine ayrıca seccade serilmesi garip. Çünkü cami halıları zaten seccade görevi görüyor. Böyle yapmakla, seccade üzerine seccade seriyoruz. Halılar kirleniyorsa ancak evden getirip serdiğimiz seccade ile kirlenebilir. Çünkü aynı seccade bir hafta önce veya az önce bahçedeki beton veya çimin üzerine serilmiş, az sonra o seccade kaldırılıp cami içindeki halı üzerine serilmiş olabiliyor. Ayrıca herkes vakit ve Cuma namazına evinden gitmiyor. Çoğu insan, dışarıda ezanın okunduğu camiye gidip namazını kılabiliyor. Bu durumda olan insanlar seccadeyi nereden bulacaklar? Herkes yanında seccade taşımayabilir. 
Neyin hassasiyeti taşınıyorsa artık bu hassasiyetten vazgeçilmeli. İnsanımız camiye seccadesiz gidebilmeli.

*31/08/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



28 Ağustos 2020 Cuma

Sıradaki Görev Gelsin! *


—Efendim! Bu süreçte Sağlık Bakanı olmak ister miydiniz?
—İsterdim elbet!
—Ama efendim, bu süreci yönetmek zor değil mi?
—Zorluk derken
—Mesela her akşam covit 19 sonuçlarını açıklamak bile başlı başına zor bir iş.
—Neresi zor bunun?
—81 ilde yapılan test sayısını, testi pozitif çıkan hasta sayısını, yoğun bakım ve entübe hasta sayısını, iyileşen hasta sayısını ve ölen sayısını kastediyorum.
—Ne var bunda?
—Ne demek ne var bunda? Kolay mı bu istatistikleri toplamak ve açıklamak?
—Tutturduğun rakamlar üzerinde her gün biraz değişiklik yapacaksın.
—Neye göre değişiklik yapacaksın?
—Belli bir yüzdeyi geçmeyecek şekilde rakamlarda bir ileri iki geri ya da iki ileri bir geri yapacaksın.
—Yani?
—Verdiğin bilgileri izleyenler hayretinden şaşırıp kalacak.
—Ama efendim olur mu?
—Niye olmasın? Bal gibi olur hem de...
***
—Diyanet İşleri Başkanlığına ne dersin? Buna da kolay demezsin herhalde?
—DİB başkanlığı en kolayı. Kebap kebap!
—Sana göre de her şey kolay maşallah! Sanırım zor görev yok. Mesela her hafta hutbe konusu belirlemek bile zorun zoru. Bunu kolay mı sanırsın sen?
—Mübarek! Bundan kolay ne var?
—Nasıl?
—Yılda 52 hafta var. Her haftada birden fazla belirli gün ve haftalar var.
—Eee?
—Eeesi, bu günlerden istediğini seçip hazırlatacaksın. İşte sana hutbe.
—Haydi bir yıl böyle yaptın ya ertesi yıl ve sonrası.
—Be kardeşim! Bu belirli gün ve haftalar her yıl tekrarlanır. Sen de önemine binaen tekrar edersin.
—Olur mu öyle şey?
—Niye olmasın kardeş? Böyle olmuyor mu zaten?
—Ama millet sıkılır, dinlemez.
—Dinleyen kim zaten. Zaten dinlenilsin diye okunmuyor ki...Çoğu, sessiz bir şekilde dinler gibi yapıyor. Kazara dinlemeye kalkan çıkarsa biraz homurdanır. Bu da problem değil. Varsın homurdansın. Ateş olsa cürümü kadar yer yakar. Kim dinler onu.
—Bazı cumalarda belirli gün ve haftalar takip edilmiyor ama...
—O zaman da namaz, oruç, hac, zekat, sünnet/hadis, mübarek geceler gibi rutin konulara değinirsin, olur biter.
—Teşekkür ediyorum.
—Ben teşekkür ediyorum. Var mı bana tevdi edeceğin başka görev? Gördüğün gibi hepsine hazırım.

*04/09/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.




27 Ağustos 2020 Perşembe

“Allah taksiratını affetsin!” *

Bir sala duyduğumuzda cenazeyi tanımasak bile “Allah’tan geldik, yine ona döneceğiz” anlamına gelen “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn” ayetini dilimizden düşürmeyiz. Bir yakın ve tanıdığımızın cenazesine katıldığımızda veya bir taziyeye gittiğimizde “Allah rahmet eylesin”, “Mekanını cennet eylesin”, “Allah sabırlar versin”, “Başınız sağ olsun” şeklinde taziyelerimizi bildiririz.
Bugünlerde bu duaları daha çok yapıyoruz. Çünkü salgın nedeniyle bugünlerde ebedi aleme daha fazla kişi gönderiyoruz.
Cenaze ve taziyelerde yaptığımız bu dualara ilaveten dilimizden düşürmediğimiz bir dua daha var: “Allah taksiratını affetsin!”
Kusurlar, suçlar anlamına gelen; taksir kelimesinin çoğulu olan taksirat, vefat edenin ardından halkımız tarafından dua niyetine sıkça söylenir. “Allah kusurlarını/hatalarını/günahlarını affetsin” anlamına gelir.
Vefat edenin ardından yapılan ve yazılan duaların en güzeli belki de. Çünkü duada kullanılan taksirat kelimesinde aynı zamanda bir incelik var. Taksir, “Bir işi eksik yapma, kusurda bulunma ve kusur işleme” demektir. Kusur ise eksiklik, noksan, hata, özür gibi anlamlara gelir. İşlenen kusur, kasıt olmadan, istemeyerek yapılan hata demektir. Bildiğiniz gibi hata/kusur ile yanlış arasında fark vardır. Kusur, bilmeden yapılan iken yanlışta kasıt vardır. Halkımız bu duayı yaparken “Yaşarken bilmeden ve farkına varmadan hatalar işlemiş olabilirsin. Allah bunları inşallah affeder” demek istemektedir. İncelik de buradadır. Gerçekten hangi birimiz, hiç suç işlemese bile hata ve kusur işlemeden bu dünyadan çeker gider. Her birimizin sayısız kusurları vardır. Hatta kasten işlediğimiz suçlarımıza göre taksirli suçların lafı bile olmaz.
Konumuz maden kusurlarımız. Çok uzağa gitmeden taksirat kelimesini kullanırken de maalesef çoğumuz, bilmeden ölenin ardından yapılan bu güzel duada kusurlar işlemektedir. Çünkü taksirat kelimesini doğru telaffuz eden bir elin parmaklarını geçmiyor. İşittiğim ve gördüğüm taksirat yazılışı ve söylenişleri şöyle:
"...tahsilatını..."
"...taksilatını..."
"...tahsiratını..." vs.
Sanırım, taksirat kelimesi dile gelse "Ne ya, sizden benim bu çektiğim. Benim adım şu. Lütfen doğru kullanın" der herhalde.
Kelime genellikle yanlış yazılmak ve söylenmekle beraber ne kastedildiği anlaşılmış olsa da en güzeli, kelimeyi doğru kullanmaktır. Çünkü bu şekilde yanlış kullanımlar, bilenler nezdinde kulakları tırmalamakta ve dikkat çekmektedir. Bu vesileyle bir kez daha tekrarlamak istiyorum. Doğrusu, "Allah taksiratını affetsin" şeklinde olacaktır.

*05/09/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

26 Ağustos 2020 Çarşamba

Kabak Tadı Veren Söz ve Eylemler *

Bir şey yerinde, zamanında ve kıvamında söylendiği takdirde faydalıdır. Bu faydalı olan şeyi olur olmaz tekrarlamak, rutine bindirmek o şeyin değerini düşürür. Bir müddet sonra insanlar tınlamamaya ve önem vermemeye başlarlar. Bir şeyi olduğundan fazla tekrar, aynı zamanda kişiyi bezdirir. Hatta "Tamam, anladık. Geri zekalı değiliz. Yetti artık! Papağan gibi tekrarlayıp durma. Biraz da farklı bir şeyler söyle" dedirtir.
Ne demek istediğimi vereceğim örneklerle izah etmek isterim:
√ Bir anne veya babanın çocuğuna "Ödevin var mı? Ödevlerini yaptın mı? Derslerine çok çalış" sözlerini sıkça tekrarlaması.
√ Salgın dolayısıyla;
Hemen hemen her yerde "Maske takalım, sosyal mesafeye riayet edelim, el temizliğine özen gösterelim" sözlerinin sıkça tekrarlanması.
Her perşembe yatsı namazı vaktinde minarelerden dua okunması ve salavat yapılması, (Marttan beri devam eden bu uygulamaya ben, minare duası diyorum.)
Her gün öğle ve ikindi namazı öncesi minarelerden yapılan "maske, mesafe ve el temizliği" uyarısı…
Bilim Kurulu üyelerinin her birinin her gün bir kanala çıkıp salgınla ilgili içimizi karartan açıklama ve uyarıları.
√ Başka şehir ve muhitleri bilmem ama Meram ilçesinde yere gömülü, ağzı kapaklı çöp konteynerlarının kapaklarının bu süreçte kapalı tutulması. (Çöp atmaya gelen çöpünü atmak için kapağı eliyle açması gerekiyor. Bu demektir ki akşama kadar aynı kapağa kaç kişinin eli değiyor. Halbuki bu dönemde temas olmaması için evlere mesafeli çöp kutularının kapağının açık tutulmasında fayda var.)
√ Kullanılmış maskeleri, ulu orta atmayın uyarılarına rağmen gözle görülür her yerde  atılmış maskelerin göze çarpması.
√ Kalabalık ve kapalı mekanlarda burun dışarıda görünecek şekilde maskenin takılması.
√ Düğün, taziye gibi yerlerde hastalığı başkasına satma veya kapma seanslarının devam etmesi. (Hastalık düğün, nişan, kına, ağız tadı, cenaze ve taziyeden ziyade temastan geçmektedir. Vatandaşımız mesafesini korusa bu tür organizasyonlarda da şifayı kapmayız. Ama biz sarılmadan duramayız ki... Samimiyetiniz batsın sizin! Bereket, bu tür organizasyonlara geç de olsa yasak gelmiş oldu.)
√ Aynı evde yaşamayan bireylerin çarşı, pazar ve cami gibi yerlerde bir tanıdığını gördükleri zaman tokalaşma ve sarılmak eyleminden vazgeçmemesi.
√ Bazıları, güya tokalaşmıyorum, ben bu konuda duyarlıyım dercesine getiriyor dirseğini, dirseğine değdiriyor. Ben buna dirsekleşme diyorum. (Üstüme iyilik sağlık! Bu da bir temas değil mi? Ne anladık biz bu işten. Üstelik bu eylemle sosyal mesafe de çiğneniyor. Duyarlılığınız batsın sizin!)

*29/08/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

23 Ağustos 2020 Pazar

Olmaz Olmaz Demeyin!*


—Alo, müdür bey!
—Buyrun Hocam!
—Basından okuduğuma göre yarın okulda olacakmışız, doğru mu?
—Doğru okumuşsun. Yarın okuldasınız.
—Anladım.
—Sizden bir şey istesem olur mu?
—Hayırdır hocam!
—Size zahmet okulun bir konumunu gönderebilir misiniz?
—Yarın zaten okuldasınız. Konumu ne yapacaksınız?
—Okula konumla geleceğim.
—Bir şey anlayamadım.
—Okula konumla geleceğim dedim ya...
—İyi de okulun yeni öğretmeni değilsin ki... Kaç yıldır bu okuldasın.
—Haklısın. Okulun gediklilerinden biriyim. Ama marttan beri okula uğramayınca insanlık hali unuttum. Unutamaz mıyım?
—Hakkın var. Gönderiyorum hemen. Ayrıca okulun whatsapp grubuna da bir konum göndereyim. İyi ki hatırlattın. İnsanlık hali belki başka unutanlar da çıkabilir.
—Teşekkür ederim müdür bey. Sizden bir şey daha isteyebilir miyim?
—Buyrun hocam.
—Okulumuzun adı neydi?
—Hocam, dalga mı geçiyorsun? Ne yapacaksın okulun adını?
—Aksine, hiç olmadığı kadar ciddiyim. Zira okulumun adını da unuttum. Olur ya konumdan okulu bulamazsam, gelip geçen birine 'Falan okul nerede' diye soracağım.
—Yav hocam!
—İnsanlık hali unutamaz mıyım hocam. Marttan bu yana kaç ay geçti. Unutamaz mıyım? Ki ben dün akşam ne yediğimi hatırlamıyorum.
—Anladım. Başka bir isteğin var mı?
—Çok teşekkür ediyorum hocam bu anlayışınız için. Zira bir üçüncüsünü sorma cesareti gösterememiştim. Okulumuzun oradan hangi numaralı otobüs geçerdi?
—1047 numaralı otobüs.
—Yolun sağından mı bineceğim yoksa solundan mı?
—Sağından.
—Hocam, otobüse binersem şifayı kapar mıyım? Ortam malum.
—O risk var elbet.
—Bu durumda ne yapacağım ben?
—Hocam, istersen evinin konumunu at. Seni sabahtan evinden alayım.
—Çok iyi olur hocam. Hemen atıyorum.
—Başka bir isteğin var mı?
—Canının sağlığı...
—Hocam, kusura bakmazsan bir soru da ben sorabilir miyim?
—Buyrun müdür bey!
—Bu salgın sürecinde otobüse binip hiç çarşıya gittiniz mi?
—Gittim de ne alaka?
—Çarşıya otobüsle gittiğinize göre okula gelirken de otobüse binip gelebilirdiniz.
—Aynı şey değil hocam. Lütfen karıştırmayalım. Mevzubahis olan eğitim ve öğretimdir. Başka şeye benzemez. Teessüf ediyorum.
—Tamam hocam. Soruyu sormamış kabul edin. Sabah gelip sizi alacağım.

*Hayal ürünüdür. Aslı astarı yoktur.

21 Ağustos 2020 Cuma

Mânâsız Mahlaslı Şair Mustafa Varel *


İnsanın unutamadığı kişiler vardır hayatta. Hiç içinden çıkmaz. Hep içinde bir özlem duyar: Ah bir görsem, bir araya gelsem, der durur. Her daim onu hayırla yâd eder. Çünkü gözünü ilk onda açmıştır; ilk okumayı, ilk yazmayı ondan öğrenmiştir. Küçük yaşta kendisine bir ufuk çizmiştir. Her şeyden öte sevmiş ve sevdirmiştir.
Kendisini ilk defa 1970-1971 öğretim yılında öğretmenim olarak tanımıştım. Dünyamız ondan ibaretti. Hem anamızdı, hem de babamız. İlkokul 1-3'ü onda, 4.ve 5.sınıfları ise başka öğretmenlerde okumuştum.  4 ve 5'te beni okutan öğretmenler bende bir iz bırakmadı. İlk öğretmenim ise bende  olumlu ve derin izler bıraktı. İlk sazı onda gördüm. Saz eşliğinde bize "Çırpınırdı Karadeniz/ Bakıp Türk'ün bayrağına…" marşını ilk ondan dinledim. O çalar biz sınıf olarak ona eşlik ederdik.
Adını unuttuğum bir hikaye kitabından zaman zaman bize bölümler okurdu. Kitaptan tek aklımda kalan hikayenin kahramanı Hayri Dede idi. O, koşa koşa cuma namazına gider, arkasına takılır ben de namaza giderdim. Namaz çıkışı hızlı adımlarla okula gider, ben de ardından ona eşlik ederdim.  
Evimize gelir biz de ona giderdik. Büyükle büyük, küçükle küçüktü. Ne kibir vardı, ne de enaniyet. Akşamleyin mahallelinin bir araya geldiği baranalara katılır, onlarla hemhal olurdu.
Karasınır'la ilgili “Destanı Karasınır” başlıklı, "Karasınır'ı dolan da gör bey/Ondaki her şey boldur ha boldur" dizeleriyle başlayan şiiri, herkesin dilindeydi.  Öğrencisi olarak bu şiiri ezberlemiştim. Gittiğim her yerde haydi bir oku derler, ben de seve seve okurdum.
Bir bayram dolayısıyla okumamı istediği Arif Nihat Asya'nın, "Yelkenler biçilecek, yelkenler dikilecek" şiirini kürsüye çıkarak ezberden okumuş, dünyalar benim olmuştu.
1973 yılından beri görüşmediğim öğretmenimin 2017 yılında numarasını bularak önce telefonla görüşmüş, ardından üç arkadaşla Karaman’a giderek evinde ziyaret etmiştim. Telefonla haberleşip buluşmasaydık onun beni, benim de onu tanımam mümkün değildi. Çünkü ne bendeki sarı saçlar kalmıştı, ne de onun küçüklüğümdeki siması. Yaşını sordum 69 yaşındayım demişti. Çocukluğumda gördüğüm sinekkaydı tıraşının yerini bembeyaz sakallar almıştı. Öğrencisi iken kendisinin okuyup bizim dinlediğimiz hikayenin kahramanı 'Hayri Dede' gibi göründü bana. Zira o da tıpkı hocamız gibi nur yüzlü, piri fani birisi idi. "Size şiir okuyayım mı" dedi bize. Elbette dedik. Biri 80 öncesi anarşi ortamını anlatan şiir olmak üzere kendi yazdığı iki şiirini kendi sesinden dinledik.
Ziyaretten sonra irtibatımız telefonla devam etti. Ben aramasam o beni arardı. Bazen müsait olup olmadığımı sorar. Hocam, müsaidim deyince “O zaman sana bir şiir okuyayım” der, bana telefonda şiir ziyafeti verirdi.
Öğretmenim bir şairdi zira. Nerede bir müsvedde kağıt bulmuşsa onun arkasını değerlendirip şiir yazmaya devam etmiş. Mânâsız mahlasıyla 600’den fazla şiire imzasını atmıştı. En büyük hayali üç bölüm halinde şiir kitaplarının yayımlanması, okumaları için eşe-dosta hediye etmesi idi. Maalesef kitabını bastıramadı. Zira dövizin dalgalanmasıyla birlikte baskı fiyatları artınca maddi imkansızlıktan dolayı kitabın yayımlanması askıya alındı.
4 Şubat 2020 günü Meram Tıp Fakültesine kontrole geldiği gün beni aradı. “Şiirlerimi fotokopi ederek kitap haline getirdim. Hastaneye uğrarsan bir tanesini sana hediye edeyim” dedi. 360 sayfadan ibaret şiir kitabını ve bilgisayar ortamına aktarılmamış çok sayıda el yazması şiirini “okursun” diye hediye etmişti bana.
En son bayramını kutlamak için Kurban Bayramının birinci günü aramıştım. Daha önceki görüşmelerimizden farklı olarak konuyu babam rahmetliye getirdi.  Babamın samimi bir Müslüman olduğundan ve kendisini çok sevdiğinden bahsetmişti.
Bu görüşmemizin ardından görüşmediğim öğretmenimiz, 12 Ağustos günü covid 19’a yakalanarak yoğun bakıma alınmış ve 20 Ağustos günü de bu hastalığa yenik düşerek 72 yaşında iken maalesef vefat etmiştir. Üzüntüm büyüktür gerçekten. Unutamayacağım insanlardan biri olarak hayatımda yer almaya devam edecektir. Aynı şekilde yazdığım bu yazı da benim için zor yazılardan biri olarak aklımda kalacaktır.  
Erken yaşta kaybettiğim muhterem hocama bu vesileyle Allah’tan rahmet diliyorum. Hastalığında ve kontrollerde her daim yanında olan eşi Hatice Teyze’ye, oğlu Ali Haydar’a ve ailesine başsağlığı diliyorum. Allah onlara sabır versin inşallah. Öğretmen camiasının, tüm şiir severlerin ve Karamanlıların da başı sağ olsun.
Hocam! Biz senden razıydık. İnşallah Allah da razı olur. Mekanın cennet olsun inşallah.
Not (Oğlu Ali Haydar’ın 14 Ağustos tarihli paylaşımından alıntıdır): “Belki de bazılarınıza maske takmak zor geldiği için babam, yoğun bakımda yatıyor şu an. Emin olun bunun vebalini ödeyemezsiniz. Bu duruma vesile olan ve acı çekmemize sebep olan kim varsa üzerinde, zerre hakkım varsa hiçbirine hakkımı helal etmiyorum. (Bu sözler kural tanımayan ve kul hakkına riayet etmeyenlere efendim! Duyurulur.)

*22/08/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

20 Ağustos 2020 Perşembe

Siz Olsaydınız Bu İhaleyi Kime Verirdiniz?


Bir tanıdığım, fi tarihinde resmi bir kurumda satın alma işlerinden sorumlu iken kurumuna yüklü miktarda araç lastiği alınması gerekir. 

Tanıdığım, ihale için gerekli evrak ve şartnameyi hazırladıktan sonra hazırladığı teklif mektuplarını, teklif vermeleri için firmalara verir. 

Verdiği teklif mektuplarını geri alırken daha önceki lastik ihaleleri hep kendisinde kalan bir firma sahibi tanıdığıma "Sen ne dolaşıp duruyorsun, başkasından teklifler alıyorsun? Nasılsa ihtiyacınız olan lastikleri benden alacaksınız" diyor.

Tanıdığım, "Olur mu öyle şey? En uygun teklifi kim verirse ihale onda kalır” der. Firma sahibi "Sen görürsün" cevabını verir.

Gelen teklif mektupları açıldığı zaman görülür ki en uygun teklifi bir başkası vermiştir.

Lastikler ihalenin kaldığı kimseden alınacağı zaman kurumun amiri, satın alma işlerini tevdi ettiği tanıdığımı çağırır: "Lastikleri daha önceki aldığımız falan firmadan niçin almıyoruz" sorusunu sorar. Tanıdığım, "Efendim, dediğiniz firmanın teklifi yüksek. Şartname gereği en uygun teklifi veren firmadan almamız gerekiyor" der.

Kurum amiri, "Verdiği teklif uygun olmasa da biz lastikleri bizim adamımıza vereceğiz. İhale onda kalacak" deyince tanıdığım, "Efendim, bu durumda kurum zarara uğrar. Çünkü lastikleri pahalıya almış oluruz" şeklinde itiraz eder. Kurum amiri "Pahalı olursa olsun. Dediğim yerden alınacak. İhaleyi ona göre düzenleyelim" talimatı verince buna ortak olmak istemeyen tanıdığım, bu talimatı hazırlama yerine, hazırladığı emeklilik dilekçesini kurum amirine sunar ve o gün emekli olur. 

Tanıdığım genç yaşında emekli olduktan sonra lastik ihalesi kimde mi kalmış? Herhalde kitabına uydurularak kurum amirinin dediği yerden alınmıştır. Gördüğünüz gibi ihaleye fesat karıştırma durumu yok. Yani işlem temiz... Bu temiz işe fesat karıştırsa karıştırsa tanıdığım karıştırmış olur.

Bana göre bu ihale sürecinde tanıdığımın takındığı tavır yanlış. Bizim adam varken bizden olmayan birinden lastik almak da neyin nesi? Nerede görülmüş böyle bir şey. Bizimki aklı sıra eski köye yeni âdet getirecek... Bizimkinin hesaba katmadığı bir şey daha var: Emekliliği de gelse işinde acemi gayri, belli. Kurum amirinin bir bildiği var, değil mi? İşte bunu hesaba katmıyor. Ah bizim insanımız! Bunu akıl etse hazırladığı o kadar evrak boşa gitmezdi. Yazık değil mi o kağıtlara! Boşa giden her bir evrak milli bir servet. Maalesef cebimizden çıkıyor. Bir lastik için yorgan yakılır mı hiç? Sonra ne diye emekli oluyorsun? Sallasan başını, alsan maaşını olmaz mıydı? İhaleyi yabancıya vererek göğe mi erecektin? Hasılı kurum amirlerinin işi zor. Bu tür memurlarla bu işler nasıl yürüyecek? Sonra da millet iş yapmıyor diye kurum amirine kızıyor. Ah işin iç yüzünü bir bilseler...

Sanırım bu satışta siz de benim gibi düşünüyorsunuz? Teşekkür ediyorum. Biliyordum...

18 Ağustos 2020 Salı

Soyadı Gibi Adildi! *


Gazeteye göndereceğim yazıyı yazıp tam gönder tuşuna basmaya hazırlanırken sevip saydığım bir büyüğümün vefatını öğrenince göndereceğim yazıyı rafa kaldırdım. Büyüğüm hakkında yazmak istedim. Nedense elim klavyeye gitmedi. Yazdım yazdım, ardından sildim. Zira nereden başlayacağımı, ne yazacağımı bilemedim. Ölümün hak olduğuna ve sıra takip etmeden bir gün kapımızı çalacağına inanmış olsam da değer verdiğim biri hakkında kalem oynatmak zormuş meğer. Hüseyin Adil Abiden bahsedeceğim bugün size.
Kendisini ilk defa 1981 veya 1982 yılında Konya İHL’nin karşısına yeni açılmış küçük bir lokantada tanımıştım. Halen Konya Kahveciler, Çay Ocakları ve Büfeciler Esnaf Odası Başkanı olan oğlu Mehmet Adil’e “Arkadaşlarını okulun yakınındaki şu lokantaya getir, onlara bir yemek ikram edeyim, hem onları tanımış olurum” demiş. Bir öğle arası birkaç arkadaşla beraber lokantada bizi bekler bulduk. Kısa bir tanışma faslından sonra önümüze önce bir çorba, ardından halen adını bilmediğim üzeri yoğurtlu, altı etli bir yemek geldi. İlk defa içtiğim bu çorbanın adının Ezogelin Çorbası olduğunu sonradan öğrendim. Hem çorba hem de ana menü nefisti gerçekten. Sonraki yıllarda ne zaman bir lokantaya girsem uzun yıllar hep bu çorbadan içtim. İçtikçe de cebimde metelik yokken Hüseyin Abinin ikram ettiği bu çorba aklıma geldi hep.
1986 yılında üniversiteyi okumak için Kayseri’ye gideceğim zaman hem barınma hem iaşede yardımcı olmaları ve görüp kollamaları için oradaki tanıdıklarına bir mektup yazarak cebime sıkıştırmıştı.
Okulları bitirip başka yerlerde çalıştıktan sonra Konya’ya geldiğimizde iki sofralık kalabalık bir arkadaş grubuyla birlikte yılda en az bir defa evine yemekli misafir olduk. İzzet ve ikramın sınırı yoktu. Tüm çoluk çocuğu bize hizmet etmek için seferber olurdu. Kendisi pek yemeyi sevmese de sofrada bize eşlik ederdi. Zengin biri olmasa da yedirmeyi severdi. Zira sahavet ehli biriydi.
Yemekten önce veya sonra “Ramazan’ım, Osman’ım, Mustafa’m, Ahmet’im, Bekir’im, Ali Osman’ım, Ömer’im… diyerek her birimize ismimizle hitap eder, halimizi hatırımızı sorardı. Daha önceden görmediği bir arkadaşımız aramıza katıldığı zaman “Sizi ilk defa görüyorum. Tanışalım” derdi. Bizi unutmadığı gibi yeni tanıştığı kişinin de adını unutmazdı. Müthiş bir hafızası vardı ama hafızadan ziyade karşısındaki, çocuğunun yaşında da olsa herkese değer verirdi. Tanışma faslından ve hal hatırdan sonra konuyu Müslümanların dertlerine getirir. Bunun üzerine neler yapılabilir diyerekten kafa yorar, her birimizin görüşünü dikkatli bir şekilde dinlerdi. Ardından ”Evimizi şereflendirdiniz, hepinize çok teşekkür ediyorum. Allah sizden razı olsun. Siz oturmaya devam edin. İzninizle ben kalkacağım” der, biz de oturması için ısrar etmemize rağmen “Fazla gevezelik yaptım, kafanızı ağrıttım, hepinizden özür diliyorum” diyerek müsaade alır giderdi.
Ne mezunu, nereden mezun bilmem. Sorma gereksinimi de duymadım. Zira her yönüyle dopdolu bir insandı. Kendisini hem dinen hem ilmen hem görgü yönünden yetiştirmiş, hayatın her safhasında pişmiş,  ömrünü inandığı değerlere hizmet etmeye adamış birisi idi. Nerede bir hareket, bir miting, bir toplantı ve etkinlik varsa “Benden geçti” demez bir nefer olarak oradaydı. Tam bir aksiyon adamıydı. Onun aksiyonluğu; hamasete, vurmaya, kırmaya dayalı bir aksiyonluk değildi. Ayakları yere basan, düşünen, yanlışa yanlış, doğruya doğru diyen, inandığı değerler uğruna son ana kadar pes etmeden çorbada tuzum olsun diyerek çalışan birisi idi.
İnandığı değerleri aynı zamanda yaşayan birisi idi: Kimsenin aleyhinde konuşmaz, gıybet nedir bilmezdi. Mütevazılığı, beyefendi kişiliği ve nezaketi hiç elden bırakmadı. İbadetlerine devamlılığının yanında bir Müslüman’da olması gereken tüm ahlaki özelliklere sahipti. Kurumunda, fahri olarak çalıştığı vakıf ve derneklerde veya hayatın içinde gördüğü bir haksızlığa usulünce müdahale etmeye çalışır, gücü yetmez ise oradan uzaklaşır ve haksızlık yapanlara gönül koyardı. Gönül koyduklarına da Allah affetsin diye duasını eksik etmezdi. Bunlar böyle yaptı deyip köşesine çekilip oturmazdı. Soluğu, daha düzgün çalıştığına inandığı yerlerde alırdı. Düşünce olarak son ana kadar Milli Görüş çizgisini terk etmeyen, kavgalarda taraf tutmayan, tarafları anlamaya çalışan ve dinini dört dörtlük yaşayan nevi şahsına münhasır, samimi birisi idi. Kısaca her yönüyle örnek bir Müslüman, soyadı gibi adildi dense yeridir.
Tebliğ ve irşat görevini yaparken önce ailesinden başlayarak çevreye açılmayı yeğlerdi:
Oğlu Mehmet, Oda başkanı olduğunda hayırlı olsun ziyaretine gitmiştim. “Hüseyin Abi geldi mi ziyaretine” demiştim. “Geldi sağ olsun. Bu yaşında buraya kadar gelip ‘Oğlum, buralar insanın ayağını kaydırır, aman dikkatli ol, doğruluktan ayrılma…’ şeklinde bana bir saat nasihat etti gitti. Allah kendisinden razı olsun” demişti.
Bir yerde öğrenci yetiştiriliyorsa Hüseyin Ağabeyi orada bulabilirdiniz. Değişik vakıf ve derneklerde rol üstlenmişti. Dizlerinde bir ağrı olmasına rağmen son yıllarda hafızlık yapan bir derneğe kendini adamıştı. Bu salgın döneminde “Ben riskli gruptayım” demeden, buradaki öğrencilere katkı olsun diye bayramın ilk günü, kendisini deri ve kelle toplamaya adamış, akşama kadar tek başına hatırı sayılır bir deri toplamıştı. Akşamında yorgun, bitkin eve gelen Hüseyin Ağabeyin vücudu daha fazla dayanamadı ve kimseye yük olmadan 17 Ağustos günü 74 yaşında iken hayata veda etti. Dün de kendisini ebedi istirahatgahına defnettik.
Allah kendisinden razı olsun. Mekanı cennet olsun. Rabbim ona gani gani rahmet eylesin. Zira biz kendisinden razıyız. Kendisi gibi dürüst yetiştirdiği oğulları Mehmet ve Osman’a, diğer Adil ve Küçükbüğrü ailelerine baş sağlığı diliyorum. Tüm Konya’nın ve ihtiyaç sahibi öğrencilerin başı sağ olsun.

*19/08/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

17 Ağustos 2020 Pazartesi

Hamaset Nereye Kadar Olmalı? *

Yiğitlik, kahramanlık ve cesaret  takdir edilen güzel değerlerimizdendir. Bu değerlere hamaset diyoruz. Erkekliğin onda dokuzu kaçmaktır dense de korkaklık, toplumda yerilirken yiğitlik ve kahramanlık övülür. Yine toplum, hamasetin kendisi olan cesurluğu ve gözü pekliği takdir ederken hamaset yapmayı veya hamaset edebiyatı yapmayı “hamaset yapma” veya hamaset yapıyorsun” diyerek eleştirir. Çünkü hamasetin bu yüzü, bol keseden atmaktan, yıkama-yağlamaktan, gaz vermekten, sevenlerin ayaklarını yerden kesmekten ibarettir. İş başa düşünce bu tiplerin kahramanlığı karton kahramanlığı olduğu ortaya çıkar.
Hamaseti, kitleleri arkasında sürüklemek isteyen kişiler özellikle siyasi liderler çok kullanır. Amaç, miting alanlarını doldurmak, seçmenini arkasında kenetlenmiş görmek ve yaptığı bu gövde gösterisiyle rakiplerine “gücümü gör”, “benden kork” derken henüz kararını vermemiş aradaki seçmenlere de göz kırpar. Bu durum sadece siyasette değil, tarihimizde de böyle. Bundandır ki ne siyasetimiz bir arpa boyu yol alır ne de tarihi gerçeklikleri tam anlamıyla öğrenmiş oluruz. Çünkü bu tür hamaset gerçekle yüzleşmemek, olanı olduğundan farklı göstermek demektir.
Hamaset sadece bize mahsus hasletlerden değildir. Bir toplumun yumuşak karnı üzerine bir devlete yön veren liderler kitleleri arkasında görmek, onları motive etmek, onları arkasından sürüklemek için zaman zaman hamasete başvururlar. Çünkü bu tür hamaset kitleler üzerinde prim yapar. Bu da hamaset edebiyatı yapanlar için geçer akçedir. Buna Naziler örnek olarak verilebilir. Maalesef bu örnek, kaybedecekleri bir savaşa ülkelerini sokmakla sonuçlanmıştır. Bugün kimse Adolf Hitler’i ağzına almıyor. Övmeye kalkan olursa da lanetleniyor.
Hamasetin bizi sevenler nezdinde bir karşılığı olsa da nereye kadar yapılması gerekir? Çünkü hamaset iki tarafı keskin bir bıçak gibidir. Kullanmayı bilmek lazım. Bence hamaset yerinde, zamanında ve kıvamında olmalı, bir yere kadar yapılmalıdır. Bana göre bunun ölçüsü, yemeğe konan tuz kadardır. Nasıl ki yemeğe tuz atmayınca tatsız, tuzsuz bir yemek karşımıza çıkıyorsa hamaset olmadığında moral motive olmaz. Aynı şekilde yemeğe fazla tuz atmak yemeği yedirmez. Zorla yersen bu yemek içini yakar. Çünkü fazlası zarardır. İçine hiç tuz atılmamış yemeğe tuz takviyesi yaparak telafi edebilirsin. Fazla tuzlu yemeğin ise telafisi yok. Anlatmak istediğim önü, arkası ve sonuçları hesaba katılmadan haddinden fazla yapılan hamaset, ayakları yerden keser. Yere basmayan ayaklar ise yerden güç almadığı için asla son vuruşu yapamadığı gibi bir müddet sonra da mevcut kazanımlara zarar vermeye başlar. 
Sözün özü; bu ülkede siyaset yapanlar, geçmiş tarihimiz üzerine konuşan tarihçiler, söylemlerinde hep dini referansa başvuranlar; vatan, millet, din, bayrak, Atatürk diyenler, işleri ters gittiği zaman sağda-solda, içeride ve dışarıda düşman arayanlar, bu ülkeye bir iyilik yapmak istiyorlarsa bu ülkenin ortak değerlerinden ellerini çekmeliler. Hala hamaset yapacaklarsa kendilerine başka malzeme bulsunlar. Değilse bunun bedelini millet olarak çok ağır öderiz. 

*26/08/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.





16 Ağustos 2020 Pazar

"...Namaz Olmaz" *


"Gömleğin kolunu katlarsan namaz olmaz."
"Kısa kollu kılarsan namaz olmaz."
"Başın açık olursa namaz mekruh olur."
"Çıplak ayakla namaz kılınmaz."
"Eşofman ve pijama ile kılarsan namaz olmaz."
"Ön safta boşluk varken arkada kılarsan namazın olmaz".
"Caminin içi boşken dışarıda kılarsan namazın olmaz."
"Caminin dışında namaz kılarken aradan yol geçiyorsa namaz olmaz."
"İçinden okurken okuduğunu kulağın duymaz ise namaz olmaz."
"Hutbe okunurken konuşursan namazın olmaz".
Yukarıda verdiğim daha da verebileceğim örnekleri; camiye gider, cemaate karışırsanız; imamdan, müezzinden, cemaatin ileri gelenlerinden zaman zaman duymanız mümkün. Bu konuda alnı secdeye değen çoğu kimse, bilir bilmez sana bu şekilde fetvalar verir. Camiye gitmekle sadece namaz kılmış olmaz aynı zamanda istemeden bu şekil fetvalar almış olursun. Kısa günün karı.
Bilir bilmez bu kişilerin verdiği bu atmasyon fetvaları duyunca moralin bozuluyor, camiye geldiğine geleceğine pişman oluyorsun. Acaba bunların bildiği, benim bilmediğim bir şey mi var diye tereddüde düşüyorsun. Daha da ötesi, namazın özüne dair olmayan bu söylemler, bir kolaylık dini diye bildiğimiz İslam dinini zorlaştırmaktan başka bir amaca hizmet etmiyor. Allah adına konuşmak, namazın olup olmadığı hakkında ileri geri konuşmak, mektep medrese görmüş gibi işkembeyi kübradan atmak ancak bir cahil cesareti olsa gerek. Maalesef bu konuda vatandaşımız sınır tanımıyor ve haddini bilmiyor.
Tüm bunları sade vatandaş yapsa duyduğunu din diye sana satıyor diyeceğim. Maalesef değil. Bunu mürekkep yalamış bazı cami görevlisi de yapıyor. İki hafta önce cuma için camiye gittim. Namazı içeride mi kılayım, bahçedeki çimler üzerine mi seccademi sereyim derken cami girişinde maske kontrolü yapan müezzini gördüm. Dışarıya ses geliyor mu dedim. "Kapıya yakın yerlere gelebilir, diğer yerleri bilmiyorum ama içeride boş yer varken dışarıda namaz olmaz" demez mi? Mübareği sanırsın ki fetva kurulu başkanı. İlmihalde okuduğunu bana din diye satıyor. Üstelik salgın dolayısıyla olağanüstü günlerden geçtiğimiz bugünlerde devlet, avlusu uygun camilerin bahçelerinde yani açık alanlarda namaz kılmayı önerirken bizimki, önce caminin içini doldurmaya çalışıyor. Fetvası da hazır: Namaz olmaz. Halbuki az kafayı çalıştırıverse "Bu pandemi dolayısıyla saflara bile mesafe kondu. Artık yan yana saf tutulmuyor. Dışarısı namaz kılmak için daha uygun" şeklinde düşünebilirdi. Ama böyle düşünse kafasındaki ezber bozulur.
Sonra bu namaz nasıl bir ibadet ki bunlara göre şöyle olursa olmuyor, böyle olursa olmuyor. Bir defa müezzin efendi böyle fetva vermeyi bırakmalı. Yapacağı ilk iş, caminin dışına sesin gelip gelmediğini uygun bir zamanda öncelikli olarak test etmek olmalı. Çünkü ilk ve öncelikli görevi budur. Çünkü cemaatin kalabalık olduğu sair zamanlarda içeride yer olmayınca vatandaş dışarıda namazını kılıyor. 

*28/08/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


Benim de Bir Baskülüm Oldu Artık

Hemen hemen herkesin evinde olan bir baskülüm yoktu. Olması için de pek dert edinmedim. Kilomu da dert edinmedim. Ne zamanki yürüyüşe başladım. Göbeğin biraz eridiğini görünce önceleri meraktan tartılan ben, tartılmak için terazi arar oldum. Kimin evine gitmişsem teraziniz var mı, bir tartılabilir miyim dedim. Kimseye gitmemişsen zaman zaman ilaç aldığım eczaneye uğradım. Bir tartıldım. İki, üç, beş derken eczacıya "Ya hep gelip böyle tartılacağım ya da bu baskülü bana vererek kurtulacaksınız" dedim. Sadece gülümsediler. Yani baskülü vermediler.
Bir, iki haftada her tartıldıkça kilomun düşmesi beni memnun etmeye başladı. Bu beni daha da kamçıladı. Yürüyüşümü artırdım. Dere, tepe, düz, yokuş, iniş, cadde, sokak demedim, yürüdüm. "Senin göbek gitmiş" diyenleri duydukça yürüyüş süresini ve tempoyu daha da artırdım. Ama tartılmam lazım. Neredeyim? Zira önümü görmeliydim. Her zaman eczaneye uğramak da olmazdı. Bir baskülüm olmalıydı.
Hangi marka baskül almalıydım, hangisi daha güzel tartar, hangisinin fiyatı daha uygun olurdu? Nihayet 80 lira vererek birine bir baskül aldırdım. Sabahı bekleyemedim. Gecenin onunda yürüyerek baskülü almaya gittim. 75 dakikada gittim. Elime baskülü aldıktan sonra bir an evvel eve varıp tartılmalıyım diyerek başka bir yoldan 55 dakikada evime geldim. 
Eve girer girmez baskülü ambalajından açıp kurdum. Bir sevindim bir sevindim. Sormayın. Nasıl sevinmeyeyim. Zira benim de bir baskülüm olmuştu. Hemen üzerine çıkıp tartıldım. Yine bir sevinç bir sevinç! Bu sefer neye sevindin demeyin. 80-82 kilo ile başlayan yürüyüş serüvenim, meyvesini vermiş ve kilom 72-73 bandına inmişti. 
Şimdi girip çıkıp tartılıyorum. Yiyorum, tartılıyorum. İçiyorum, tartılıyorum. Niye tartılmayayım ki... Kilom indikçe, göbek eridikçe moralim yerine geliyor. Üstelik tartı bedava. Bedeli peşin ödenmiştir. 
Hala bir baskülünüz yoksa almanızı ve girip çıkıp tartılmanızı öneririm. Tartılırken aç karna tartılmanızı tavsiye ederim. Çünkü kilonuzu daha düşük gösteriyor. Yok, ben tokken tartılırım diyorsanız o zaman kilonuzu sorun edinmeyeceksiniz. Sorun ederim diyorsanız o zaman yürümek için benim peşime takılacaksınız. 

Türk Telekom Ses Verdi *

Cumartesi günü gazetemizde yayımlanan "Türk Telekom'a Açık Mektup" başlıklı yazım üzerine, Türk Telekom aynı gün aradı. D... isimli müşteri yetkilisi "Bize yazdığınız açık mektup üzerine aradığını, yardımcı olmak istediğini söyledi. Kendisiyle yaklaşık 26 dakikalık bir görüşme yaptım. Görevliye, yazımda dile getirdiğim hususları kısaca izah ettim. 

Bu kısa girizgâhtan sonra temsilcinin verdiği cevaplara geçmeden önce bir hususu belirtmek isterim. Hem cumartesi ve bugün yayımlanan yazım, her ne kadar benim şahsi meselem olsa da cumartesi günkü yazımı sosyal medyada paylaşınca sorunun, sadece benim sorunum olmadığını, bu vb. konularda GSM operatörü müşterilerinin sorunlarının da ortak olduğunu yazdıkları yorumlarından anladım. Yazmış olduğum açık mektupla mağdurlara tercüman olmuş oldum. Bu açıklamadan sonra müşteri temsilcisinin yazıma ve söylediklerime binaen verdiği cevaplara kısaca yer vermek istiyorum:

Herhangi bir taahhüdüm bulunmamasına rağmen tahakkuk ettirilen 29 lirayı sorduğumda, “Bu bedelin bir cayma bedeli değil, son bir aya ait indirim bedeli olduğunu, şayet 19 Haziranda değil de 21 Haziranda geçiş yapmış olsaydım bu bedel de yansıtılmayacaktı” dedi. (Daha önceki müşteri temsilcileri bunun cayma bedeli olduğunu söylemişlerdi. Sonunda bu parayı ödemiş olsam da en azından cayma bedeli adı altında ödememiş oldum. İndirim-bindirim meselesi sanırım.)
Aynı anda geçiş yaptığım iki hattımdan birine 17, diğerine 19 lira gelen “telsiz ücreti”ndeki farkı sordum. “Devletle yaptıkları anlaşma gereği telsiz ücretinin peşin alındığını, iki hattaki farklılık ise hatlar faturalı iken bir tanesinin telsiz ücretinin daha önceki faturaya yansıtıldığını, diğerinin ise yansıtılmadığını, aradaki iki liralık farkın buradan kaynaklandığını” söyledi. (daha önceki müşteri yetkilileri farkı açıklama yerine fatura ayrıntısını tekraren okumuşlardı.)
“Fatura ayrıntıları ve yaptığım açıklamaları size yazılı olarak gönderebilirim” dedi temsilci. İstemedim. Zira gerek de görmedim. Yalnız aynı firmanın temsilcilerinin verdiği farklı cevaplar beni düşündürdü. Daha önceki müşteri temsilcileri, “kayıtlı e posta adresim olmadığı için yazılı cevap veremeyeceklerini, fatura detayını gönderemeyeceklerini, teknik olarak e posta adresimi kaydedemeyeceklerini” ifade etmişlerdi. Demek ki istenince gönderilebiliyormuş.
Hasılı 45+77 lira olarak ödediğim faturalardan bana herhangi bir geri dönüş olmasa da yazım üzerine arayan D…isimli müşteri temsilcisiyle verimli bir görüşme yaptım. Önceki temsilciler ile kendisinin verdiği cevaplar arasında nüanslar vardı. Kendisini, aynı işi yapan emsallerine göre daha donanımlı gördüm. Kendisine de “Arkadaşlarınız bu durumu bana böyle izah etmiş olsalardı, ayrıca açık mektup yazmaya ihtiyaç duymazdım” dedim ve kendisine teşekkür ettim.
Burada bir teşekkür de Türk Telekom’a olsun. Hakkında herhangi bir şikayet oluşturulduğunda hemen dönüş yapan Türk Telekom, yazılan bir yazıya da tatil demeden aynı gün dönüş yaptı. Gösterdiği hassasiyet ve duyarlılığından dolayı Türk Telekom’a ayrıca teşekkür ediyorum. Aynı hassasiyeti Ulaştırma Bakanlığından da beklerdim. Zira yazımda “Faturalı hattan faturasız hatta geçildiğinde devletin, yılbaşına kadar telsiz ücretini peşin almasını, belki ben yılbaşını beklemeden hattımı kapattırıp kullanmayacağımı, bu peşin işine aklımın yatmadığını ifade etmiştim.  Ulaştırma Bakanlığından “Şundan dolayı böyle alıyoruz” şeklinde maalesef bir cevap alamadım. Merak ediyorum, Türk Telekom, ayrı bir hatta geçiş yapmış olsa bile eski müşterisini arayıp cevap veriyor. Vatandaşına daha fazla değer vermesi gereken devlet bunu niçin yapmıyor? Niye cevap versin ki… Devlet sadece aldığı vergiyi bilir. Bu konuyu CİMER’e yazsan, sana “Falan kanunun şu maddesine göre bu ücret alınmaktadır” cevabı verilir, iş kapanır.
Buradan Türk Telekom ve diğer GSM operatörlerine bu vesileyle şunu söylemek isterim. GSM’ler arasında vatandaş ne zaman geçiş yapmış olsa çoğunluk şu ya da bu şekilde bir mağduriyet yaşamakta ve hesaba katılmayan bir ücretle karşı karşıya kalmaktadır. Geçişlerde servis ve bayilerin tek yaptıkları, nüfus cüzdanının fotokopisini almak, numaranı yazıp okutmadan altına imza attırmak... Bence bir mağduriyet yaşanmaması için geçiş işlemi yapılırken vatandaş ayrıntılı bir şekilde bilgilendirilmelidir.

*17/08/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

15 Ağustos 2020 Cumartesi

Kadının Fendi Erkeği Yener *

İstanbul Sözleşmesi üzerine Dilipak'ın yazdığı yazı, gündem olmaya devam ediyor. Yazdığı yazıdan dolayı Dilipak hakkında 81 ilde suç duyurusunda bulunuldu. Sayın Cumhurbaşkanı da yaptığı açıklamayla Dilipak'ı kınayarak tarafını seçmiş oldu. Gördüğünüz gibi kılıçlar çekildi. Kılıcını geri kim çeker, bunu zaman gösterecek.

Bana göre İstanbul Sözleşmesi eksisi ve artısıyla masaya yatırılıp bir güzel tartışılmalıydı. Görüyorum ki Sözleşme üzerinden başlayan tartışma, başka alanda devam edecek. Kimi Dilipak'ın yanında yer alarak karşı tarafı eleştiriyor, kimi söylediğinden dolayı Dilipak'ı eleştiri bombardımanına tutuyor, kimi zamanı mı aranızda sulh yapın diye üzülüyor, kimi de ne haliniz varsa kendi aranızda halledin, hatta birbirinizi kırın diye bıyık altından gülüyor.

Kendi adıma burada şunu söylemek isterim. Bu savaşta bir sulh olmazsa bu kavganın bir galibi olur ama sonuçları itibariyle bu savaşın bir kazananı olmaz. Galip taraf güçlü taraf olur. Halihazırda güçlü görünen, devleti elinde bulunduran iktidardır. Kadınların ekseriyeti de bu konuda hükümetin yanında yer aldığına göre hele kadınlara karşı erkeklerin galip gelmesi söz konusu olamaz. Çünkü kadının fendi erkeği daima yener.

Burada değinmek istediğim bir başka husus, bazıları Dilipak ile erk aynı düşüncelere sahipler. Bu yüzden tartışmayı büyütmeye gerek yok. Bu iş tatlıya bağlansın istiyor. Bana göre bir zamanlar aynı yerden beslenmiş olsalar da bugün aynı düşünmüyorlar. Biri sivil ve özgür düşünürken diğeri devleti temsil ediyor ve devlet refleksi ile hareket ediyor. Erk, imza attığı sözleşme yanlış bile olsa savunur. Aynı zamanda tartışmada nerede duracağı konusunda manevra yapar. Çünkü sandıkta getirisi ve götürüsü ne olur, onun hesabını yapar. Dilipak'a karşı daha çoğunluğu temsil eden kadınları tercih eder. Dilipak'ın bir kesim nezdinde özgül ağırlığı olsa da kadınların oy ağırlığı daha fazladır. Siyaset dediğimiz de böyle bir şeydir. Sonunda ölüm ya da intihar olsa da oy için kızılcık şerbeti içilir.

Yazıma son vermeden önce kısaca İstanbul Sözleşmesine de kısaca değinmek isterim. İkiden fazla cinsiyete kapı aralaması yönüyle bu sözleşmeyi uygun görmem mümkün değil. Toplumun kahir ekseriyetinin kabul etmediği bir cinselliğe resmiyet kazandırılması kabul edilemez. Sözleşmenin kadına şiddeti önleme yönüne gelince, bir sözleşme ve bu sözleşmeye dayalı olarak çıkarılan 6284 sayılı kanunun kadına şiddeti önleyeceğini düşünmüyorum. Kanundan hareketle erkeğe, kadına yaklaşmama ve evden uzaklaştırma cezasının verilmesi, şiddeti ve kadın cinayetlerini tetiklediğini düşünüyorum. İstanbul Sözleşmesi ve bu sözleşmeye dayalı olarak çıkarılan 6284 sayılı kanun bu haliyle devam etse de kaldırılsa da kadına şiddetin artarak devam edeceğini düşünüyorum. Çünkü bu durum kültürle alakalı bir durumdur. Bizde bu kültür anlayışı olduğu ve bu kültür devam ettiği müddetçe bize ne dinin emri ne ahlak ne de kanun söker. Sonunda ölüm de olsa yapacağımızı yine yaparız.

Bir diğer husus kadına şiddet tartışmaları da yanlış. Bunun adını doğru koymak lazım. Bu ülkede kadına şiddetten ziyade insana şiddet vardır. Bu şiddeti de güçlü olan daha güçsüz olana uygular. İster kadın ister erkek olsun, hangisi güçlü ise yekdiğerine şiddet uygular. Bedenen daha zayıf olan kadın daha fazla şiddete maruz kalıyor. İnanıyorum ki kadınlar bedenen daha güçlü olsunlar, şiddette erkeği aratmazlar. Çünkü biz şiddet toplumuyuz. Kimin gücü kime yeterse artık... Maalesef bizim adı konmamış kanunumuz budur.

Bir diğer husus her türlü şiddet ve cinayette hep sonucu tartışıyoruz. Bence sonucu tartışmak kadar şiddet ve cinayete giden yolların sebepleri de önemlidir. Sebeplerin üzerine yoğunlaştırsak şiddet ve cinayetleri en aza indirgeyebiliriz. 

*24/08/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


14 Ağustos 2020 Cuma

Okullar Açılmalı *

Bilim Kurulunun tavsiyesi üzerine okullar 31 Ağustos'ta uzaktan, 21 Eylülde de aşamalı ve seyreltilmiş eğitime geçecek. Uzaktan eğitimi mart ayından itibaren gördük. Aşamalı ve seyreltilmiş ile ne kastedildiğini uygulama aşamasında öğrenmiş olacağız. 
İlerleyen zaman diliminde salgının artma ve azalma seyrine göre Bilim Kurulunun tavsiyeleri çerçevesinde MEB epey bir değişikliğe gideceğe benziyor. Öncelikle alınan karar ve takvimin ülkemize hayırlar getirmesini temenni ediyorum.
Bilim Kurulunun aldığı bu tavsiye kararında, salgının daha da yayılmasını önlemeyi ve çocukların sağlığını korumayı önemsediği anlaşılmaktadır. Sağlık önemli elbette. Hele bu, çocuklarımızı ilgilendiriyorsa akan sular durur ve durması lazım.
MEB, Bilim Kurulunun tavsiyesine uyarak yüz yüze eğitimi 21 Eylüle aldı. Ümit ediyorum ki sonbahara doğru artacağı öngörülen salgın gerekçe gösterilerek yüz yüze eğitimde tekrar bir erteleme yapılmaz. Tamam, çocuklarımızın sağlığı önemli ve onları korumalıyız. Ama çocukları korumanın yolu sadece okulları kapatmakla olmaz. Çünkü çocuklar cadde-sokak, çarşı-pazar, düğün-dernek, park-bahçe her yerde. Ailesi ile birlikte tatil yerlerine de gidiyorlar. Üstelik çoğu sosyal mesafeye riayet etmediği gibi maske de takmıyor. Hiçbirine de bir şey olmuyor. Büyüklerden sağlıklılar. Büyüklerine göre vücut bağımlılık sistemleri daha güçlü. Tek tehlikeleri, salgını kapmışlarsa bunu büyüklerine satmaları. Korkacak biri varsa büyükler okullu çocuklardan korkmalılar. Büyükler kendilerini çocuklarına karşı korumaya almalılar.
Hasılı çocuklar için endişeye mahal yok. Aşırı korumacılıktan vazgeçmek gerek. Okullar bir daha ertelenmeyecek şekilde 21 Eylülde açılmalı. Çünkü çocukları virüse karşı koruyacağız diye birçok sektörü bu uğurda kurban vereceğiz. Bilelim ki okullar sadece çocuklardan ibaret değil; okullardan ekmek yiyen kantinci, servisçi, kırtasiyeci ve okul kıyafetleri satan sektörler de var. Mart ayından beri bu sektörler yatıyor.
Bu durumda yapılması gereken,
*Her halükarda 21 Eylülde yüz yüze öğretim başlamalı.
*Maske, mesafe ve temizliğe özen gösterilmeli.
*Bağışıklık sistemi zayıf ve kronik hasta olan öğretmenler evinden çıkmamak şartıyla idari izinli sayılmalı.
*Öğrencilerden hasta ve kronik hasta olanlar evde eğitime tabi tutulmalı.
*Haftalık ders saati fazla olan Matematik ve Türkçe gibi derslerden birer saat indirilmeli.
*Seçmeli dersler bu süreçte okutulmamalı.
*Kalabalık sınıf mevcutlarında sosyal mesafeye riayet ve teması önlemek amacıyla sınıf mevcudu ikiye bölünerek bir kısmı bahçede oynarken diğer kısmıyla ders işleme yoluna gidilmeli. 20 dakika dersten sonra içerdekiler dışarıya, dışarıdakiler sınıfa alınmalı.
*Okullar fiziki şartlara göre gerekirse ikiye bölünerek sabahçı ve öğlenci olmalı.
*31 Ağustosta başlayacak uzaktan eğitime öğrencinin katılımı zorunlu olmalı. Uzaktan eğitime katılım imkanı olmayan öğrenciler için MEB, ücretsiz İnternet imkanı sağlamalı.

*21/08/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

13 Ağustos 2020 Perşembe

Akyokuş Seyir Tepesi *

Günübirlik yürüyüşlerimde biraz yokuş tırmanayım, tırmanırken ter atayım diye rotamı zaman zaman Akyokuş Seyir Tepesine çeviririm.
Buraya tırmanmanın, 24 saat dalgalanan ay yıldızlı bayrağa ulaşmanın, sonrasında inişe geçmenin ve püfür püfür esen bir havada yürümenin, yürürken ayağının altındaki Konya'yı temaşa etmenin zevki bir başka. Ayaklarıma kara sular inse de yürürken hış-mış bıraksa da macera arayan yürüyüş severlere tavsiye ederim.
Bu kısa girizgâhtan sonra Seyir Tepesinde birbirinin tekrarı olarak gördüğüm bir hususa değinmek istiyorum. Büyükşehir Belediyesine ait en az iki zabıta aracını görürüm bu tepeye çıktığım her akşam. Bazen bunlara takviye olarak gelen trafik polis aracını da görürüm. Polis ve zabıta görevlilerinin görevi, aşağıdan yukarıya uzanan seyir tepesinin sağına, bisiklet yoluna park edilmiş araçları yerinden kaldırmak. Durmak ve park etmek yasak levhalarına rağmen soluklanmak, fotoğraf çekmek/çekinmek ve şehri temaşa etmek için duran araçları kaldırmak, görevliler için büyük bir meşgale. Anons, siren sesine ve "....aracınızı kaldırmadığınız takdirde plakanıza cezai işlem uygulanacaktır" uyarılarına rağmen aracını kaldırmamakta direnen insanımızın ayağına kadar gidiyor görevliler. Tam yolu boşaltıp resmi aracı sağa park ediyorlar. Ardından biri daha gelip yasak yere park yapıyor, sonra öbürü, az sonra diğeri. Hasılı gecenin yoğunluğu bitinceye kadar ilin zabıtası Akyokuş'da görev yapıyor, hem de içinde yeterince görevliler ve araçlarla birlikte.
Kısaca anlatmaya çalıştığım bu durum her akşam mütemadiyen böyle. Gördüğüm kadarıyla belediye burada mesai yapsın diye özel bir ekip görevlendirmiş ama yapılan bu görev sorunu çözmüyor. Çünkü adı üzerinde seyir tepesi burası. Tepe, şehri seyretmek için Konya'dan gidenlerle dolu. Buna Beyşehir tarafından gelirken katılanları da eklemek lazım. Zaten seyredilsin diye belediye 1 lira karşılığında dürbünler de koymuş. Gelip geçen kah fotoğraf çekiniyor kah şehrin fotoğrafını çekiyor. Kimi de çayını getirmiş, ailecek çay içmeye çalışıyor. Bu arada içkisini içenler de eksik olmuyor. Bir ara eski Meram Tıp binalarının oradan yukarı tırmanmıştım. İzlediğim yol bitti. Ne yapayım derken baktım Seyir Tepesindeki bayrak dalgalanıyor ve üstelik bana çok yakın. Cahil cesaretiyle tepeye diklemesine emekleyerek tırmandım. Tırmandım ama gelin bana sorun. Yukarıdan içilip atılmış ve kırılmış içki şişelerinin un ufak olmuş cam parçalarının içinden, dikenlerin arasından kendimi yaralamadan nasıl çıktım, bunu bir ben bilirim. Bizim seyirzadeler dertten ve zevkten içip içip şişelerini aşağıya yuvarlamışlar. 
Fazla dağıtmadan tekrar konumuza dönelim. Seyir tepesinde otopark yok mu? Bayrağın dalgalandığı yerde büyükçe bir ücretsiz otopark var. Vatandaş aracını oraya koyup sonra seyretse diyeceğim. Ama park dolu. Kolay kolay park yeri bulunmuyor. Çünkü tepedeki lokantaya gelenlerin araçlarıyla dolu park. Bu durumda vatandaş ne yapsın, belediye zabıtası ne yapsın. Vatandaş yasak dinlemeyip koymaya devam ediyor. Trafiği tehlikeye atmakla kalmıyor, aynı zamanda toplu halde bisiklet süren bisiklet severlerin yolunu da kapatıyor.  Zabıta da yolu açacağım diye didiniyor. Bu durumda ne yapılabilir?
Gördüğüm kadarıyla tepeye çıkan yolun sağına yapılmış kaldırım, 6-8 kişinin aynı anda geçebileceği şekilde geniş. Belediye kaldırımın bazı yerlerini biraz daraltıp seyir için gelenlerin araçları için cep yapabilir. Gelen araç bir beş dakika aracını park edip Konya’yı temaşa edebilir ya da kaldırımı tümden daraltıp burasını ücretli park haline döndürebilir. Zaten belediye yol kenarlarını ücretli park olarak çalıştırmakta çok maharetli. Burasını da ücretli park yapsın. Araç durur durmaz da park ücreti işlesin. Aracını park ederek Konya’yı seyretmek isteyen vatandaş bedelini ödesin. Bundan belediye de kazanmış olur. Belediye böyle bir düzenlemeyi düşünmüyorsa burada ayrıca zabıta görevlendirmesine gerek yok. Koyacağı kamera veya mobeseler vasıtasıyla duran aracın plakasına park cezası adı altında cezai işlem uygulayacak. Plakaya ceza yazıldığını bilen bir vatandaş kolay kolay gelip buraya park etmez. Böylece sorun çözülmüş olur. Buralarda görev yapan zabıtalar da başka yerlerde değerlendirilmiş olur. Bunların hiçbiri olmayacaksa belediye mevcut otoparkı nasıl büyütecekse büyütecek.

*14/08/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

12 Ağustos 2020 Çarşamba

Görün Maharetimi ve Yazın Bir Kenara!

Bugün kendimle gurur duydum. İşte kabiliyet, işte yetenek dedim kendi kendime. Tamam, pek göstermiyorsun ama sende müthiş yetenek var. Tek eksiğin keşfedilmeyi beklemek dedim. İstedim ki bu gurur kendimde kalmasın, siz de haberdar olun ki kiminle sosyal medyada aşık attığınızı bilin.
Alışverişten çıkıp aldığım eşyaları bagaja koydum. Bagajı kapattıktan sonra aldığım yetmezmiş gibi bir başka markete uğramak için arabama bindim. Yola çıktım. Sağ, sol, geri geri derken ışıkta durdum. Belediyemizin hizmetlerinden kasislere çıkıp indim.  Dakikalar sonrasında yeni marketin parkına aracımı park ettim.
Araçtan inip markete yönelirken bagajın üzerinde simsiyah bir şey dikkatimi çekti. Bir telefondu. Bir an için biri aracımın üstüne bir telefon koymuş. Sanırım bana hediye etmiş olmalı dedim. Bir sevindim bir sevindim. Sonra cebime davrandım. Cebimde telefonum yoktu. Bagajın üstünde gördüğüm benim emektar telefondan başkası değildi.
Market çıkışı tuzlu ödemem aklımı başımdan almış olmalı ki telefonu bagajın üstünde bırakmışım. Yine bir sevindim bir sevindim sormayın. Nasıl sevinmem. Bir marketten diğer markete; sen kalk, o kadar yol tep. Telefonum bagajın üstünde düşmeden seyahat etsin benimle birlikte. Hareket edince düşse, arkadan gelen bir araba çiğnese yoktan başıma iş alacak, yeni bir masrafa girecektim. Tamam eski, pek işe yaramıyor, yeni bir telefon al, ben seni daha fazla çekemem diyor ama dövizin dalgalı günlerinde yeni bir telefon almak öyle market alışverişine falan benzemez. Adamı yere yıkar, hele beni. Hasılı eşeğini kaybeden Nasrettin Hocanın duyduğu üzüntüyü hissetmeden eşeğimi bulmanın sevincini yaşadım.
Markete girmeden şu bagaj üstündeki telefonumun fotoğrafını bir çekeyim, sonra paylaşayım, cümle alem maharetimi görsün dedim. Nasıl çekecektim? Çekmek için cep telefonumu almam gerekiyor. O zaman sadece bagajı çekmemin bir anlamı kalmazdı.
Market alışverişini yaptım, ardından bir başka markete gittim. Eve ne ihtiyaç varsa fazlasıyla aldım. Çünkü ne alırsam alayım hepsi bir telefona vereceğim paranın onda biri etmezdi.
İçimde hissettiğim tek üzüntü telefonumu çekip haber yapamamak.
Ama mutluluğum ve kendimle gurur duymam devam ediyor. Zira içim içime sığmıyor, nasıl bir iç ise. Artık kendi kendime konuşuyorum: Bravo Ramazan! Bir de kendini beğenmezsin. Tamam, unutmuşsun. Bu da bir kusur ama bu kadar kusur herkeste olur. (Sakarlığım aklınıza gelmesin. Zira çekemem.) Ama bu yaşta bu kabiliyet...helal olsun sana! Kolay mı arabanın üstündeki cep telefonunu düşürmeden seyahat etmek. Bir de şoförlüğünü beğenmezsin. Benim araba sürüşüm pek iyi değil dersin. Değme şoförler bu kabiliyeti gösteremezler. Kendini küçümsemeyi bırak, hatta kendinle gurur duy, dedim. Bu arada içimden size de bir taş attım: Bir de aracımı beğenmezler, muayeneden ilk defa da geçemedi derler dedim.
Sakın ola ki ne var bunda. Bunu ben de yaparım deyip moralimi sıfırlamayın. Benim için araç üstünde telefonu düşürmeden seyahat etmek, içi simit dolu tepsiyi düşürmeden başında götürmek gibidir.
Ne alaka demeyin. Siz başınızda simit tepsisi, düşürmeden yürüyebilir, bu şekilde simit satabilir misiniz? Ben bir ara düşündüm. Satma aşamasına geçmeden gözümün önüne sağa sola serpilmiş simitler geldi. Haliyle tangır tıngır düşen tepsi de. Sağdan soldan bakışmalar... Baktım rezil olacağım. Simit satma işine hiç girişmedim. Zira gözüm kesmedi.
Yıl 1987 veya 88 idi. Kayseri'de öğrenciyim. Cepte para suyunu çekti. Gelecek param da yok. Talas Öğrenci Yurdunda (Şimdiki adı Erciyes Öğrenci Yurdu) herkes okula gştmeye hazırlanırken ben de otobüse binip Kayseri amele pazarını boyladım. Pazarda benden başka çokça bekleşen vardı. En arkalarına geçip beklemeye koyuldum. Öndekiler iş bulup gidecek, sıra bana gelecekti. Saatlerce bekledik. Gelen giden olmadı. Az sonra biri geldi. Öndekilerle bir şeyler konuştu. Sonra çekip gitti. Öne geçip ne diyor bu amca dedim. Simit satacak birini arıyor dediler. 
Amele pazarında iş çıkacak gibi değil. Zira bana para lazım. Neye niyet neye kısmet. Gerekirse simit de satarım, şu amcayı kaçırmayayım bari dedim. Amca önde, ben arkada epey bir yürüdük. Cesaret edip amca simidini ben satayım diyemedim. Çünkü ya amca bana, içinde simit dolu bir tepsi verip bu tepsiyi başına koy, çarşı-pazar dolaş, simitçiii diye bağır ve sat gel dese -ki der- nasıl bağıracaktım. Haydi bağırdım. Tepsiyi başımda nasıl tutacaktım. Haydi tuttum. Biri simit alacağında başımı eğince tüm simitler düşerse işte o zaman ne yapacaktım. Baktım simit satmak, öyle göründüğü gibi kolay değil. Vazgeçtim. Gerisin geriye dönüp o gün okula mı gittim yoksa iş bulmak için Talas ilçesine mi gittim. Şimdi hatırlamıyorum. 
Gençliğimde cesaret edip satamadığım simit satışına bugün cesaretim geldi. Araba üzerinde düşürmeden cep telefonu dolaştırdığıma göre simidi hayli hayli satardım. 
Hasılı, gençliğimde -gerçi hala gencim- keşfedemediğim yeteneğimi 58 yaşımda keşfettim ve dedim, sen neymişsin be Ramazan...(Kendimi övmeseydim çatlayıp ölürdüm. Zira sizin göreceğiniz yok. Düşünün bir kere, bu yazıyı yazıncaya kadar kaç simit satardım, paraya para demezdim.) Ama yasağa takılırım şimdi de. Çünkü bugün simit satmaya kalksam dışarıda simit satmak, hele başa konan tepsi içinde simit satmak belediyece yasak. 
Not:Bagaj üstündeki cep telefon resmini görünce telefonun yokken bu resmi nasıl çektin derseniz, eve gelip alışverişi eve çektikten sonra evden bir telefon istedim. Telefonumu bagaj üstüne koyup çektim efendim.

11 Ağustos 2020 Salı

Rektöre Altın Öğütler

Bir rektörümüz daha sistem kurbanı oldu diyeceğim ama sistem işliyor. Sayın rektör, sistemden ziyade acemiliğinin kurbanı oldu. Gördüğüm kadarıyla rektör, eşini işe yerleştirmede acemilik yaptı. Benim rektörlük tecrübem yok ama hayat tecrübem var. Eş ve akraba yahut bir tanıdığını bir yere atamanın kurallarını çok iyi bilirim. Arasaydı "Abi, şu bizimkine bir iş ayarlayacağım, bu işler nasıl oluyor" deseydi yaşça bir büyüğü olarak kendisine yardımcı olmak isterdim. 
Eşekten düştükten sonra akıl veren çok olur ama atama kıstaslarını buraya yazacağım. Her ne kadar iş işten geçmiş olsa da rektörün önü açık. Bugün düştü, yarın tekrar ayağa kalkabilir. Önerilerim işte o zaman işe yarar. Yaptığım sadece rektöre yardımcı olmak değil, diğer üst görevde bulunan insanımıza da bir yol gösterici niteliğindedir. Zira böyle basit şeyler için yetişmiş değerlerimizin düşmesine gönlüm razı olmaz. Çünkü kolay yetişmiyor böyleleri. 
Şimdi rektör oğlumuz nezdinde oğlumuza, kızımıza, eşimize, gelin ve damadımıza, diğer akraba ve tanıdıklarımıza atamalar nasıl yapılır, bunu anlatacağım ki kızımız da dinlesin. Benim de ülkeme katkım bu olsun.
Sayın rektörüm!
Koltukta oturmak ve ikinci dönemi garantilemek ve sonrasında daha da yükselmek için ya yardan vazgeçeceksin ya da serden. Burada ser koltuğu ifade etmekte. Koltuk yardan önce gelir. Ölüm iksiri içip eşine iş vermeyip o koltukta oturmaya devam edecektin. Eşin zaten üniversitenin 'first lady'isi. Senin makamını o da temsil ediyor. Böyle bir temsil varken ne diye daire başkanı yapmaya çalışarak eşinin değerini düşürüyorsun? Ama görüyorum ki aşk senin gözünü kör etmiş. Üniversite yönetiminde duygulara yer yoktur.
Belki de eşine iş vermek suretiyle eve çift maaş girsin istedin. Bunu anlıyorum. Bir rektörlük maaşıyla geçinmek zordur. Ama bunun yolu, yanında eşine iş vermek değil. Tamam, taşıdığı şartlar dolayısıyla eşinizin evde ev hanımlığı yaparak eriyip gitmesine gönlünüz razı olmadı. Onu yanınıza alarak ülkeye bir katma değer üretsin ve ülke faydalansın istedin. Seni anlıyorum ama bunun yolu bu değil ki...
Yahu sen, koskoca bir ilin üniversitesinin bir numaralı adamısın. Protokolde en üst seviyedesin. Eşine üniversitende değil, başka kurumlarda iş ayarlayacaksın. Anladığım kadarıyla eşiniz Arapçayı sular seller gibi biliyor, çatır çatır Arapça konuşuyor. Eşinin, çoğu kimsede olmayan özelliklerine bakınca Göçler İdaresi Müdürlüğü eşin için biçilmiş kaftandır. Çünkü Göçler İdaresi denince bu ülkede Suriyeliler akla gelir. Sizin ilinizde de ikamet eden Suriyeliler vardır. Onların dilinden anlayan, onların sorunlarına çözüm üretmede eşiniz çok faydalı olabilirdi. Hemen Göçler İdaresi bana bağlı değil, hem orada bir müdür var deme. Dinle biraz. Bu durumu bir yemekli toplantıda ilin valisine o değilden açacaktın. Yetinmeyip ilin yetkili sendika temsilcisine bildirecektin. Bununla da yetinmeyip rektör atanmada sana referans olan vekil ve partililere, eşinizin cv'sini yine bir yemekli toplantıda verecektin. Gerisi onların bilebileceği bir şey. Senin hatırını mı yıkacaklardı? Bir bakmışsın, eşin Göçler İdaresi müdürü olmuş, Göçler İdaresindeki müdür de senin üniversitende daire başkanı. Var mı bu işte bir anormallik. Bu atamaya kim ne diyebilir? Burada kazan kazan politikası gütmen gerekirdi.
Yok, ben eşime üniversitemde iş vermek istiyorum diyorsan ilana çıktığın, adrese teslim şartlar akademik personel alımında geçerli. Bu şartlarla eşini üniversitene öğretim üyesi alabilirdin. Kim ne diyebilirdi buna?
Yok, ben illa eşimi başkan yapacağım diyorsan bunun da yolu şartlara ilave olarak sözlü mülakat idi. Biliyorsun, personel alımlarında bugünlerde kıstas sözlü mülakattır. Bunun için tek yapacağın, il bünyesinde bir sözlü mülakat komisyonu kurmaktı. Komisyon seçiminde üyelerin haktan ve adaletten ayrılmayan, ehliyet ve liyakata önem veren kişilerden olmasına özen gösterecektin. Nerede bulacağım böylelerini deme. Ararsan bulursun. Mesela MEB bu konuda çok maharetli. İl MEM'den yardım isteyebilirdin. Müdür de sana 2014 yılından beri müdür ve yardımcı alımlarında epey mesafe kat etmiş şube müdürlerinden istemediğin kadar verebilirdi. Komisyon, işi sıkı dokuyarak adrese teslim alım yapardı. Belki eşinize tam yüz vermeyebilirdi ama puanın 99 küsur olacağından ve bu puanın emsallerine fark atan bir puan olacağından emin olabilirdin. Eşinin birincilikle kazanmış puanı önüne geldiğinde eşinin FETÖ vb yapılarla bağının araştırılması için YÖK'e, emniyete, MİT'e bir yazı yazacaktın. Buralardan temiz raporu geldikten sonra eşinin, üniversitende göreve başlatılmasının önünde bir engel kalmazdı. 
Gördüğün gibi tereyağından kıl çeker gibi oldu. Zaten istediğin de bu değil miydi? Gecikmiş de olsa adalet böylece yerini bulmuş olurdu. Tüm bu sürece kim ne diyebilirdi? Ama sen kestirmeden gitmek istedin, devletin yerleşmiş ve yerleştirilmeye çalışılan atama kültürünü görmezden geldin. Kusura bakma ama devlet, kendisini çiğneyen ile çalışmaz.


9 Ağustos 2020 Pazar

Gençler Yol Ayrımında *

Gençlerin okul öncesi, ilk, orta ve lise okuma serüveninden bahsetmeyeceğim. Bunlar her çocuğumuzun okumakla yükümlü olduğu öğretim kademeleridir ve zorunludur. Bu, ayrı bir yazı konusudur. Burada liseyi bitirmiş üniversite tercihinde bulunacak çocuklarımız üzerine birkaç kelam etmek isterim. Üniversite tercihlerine gelmeden önce bazı bilgilere yer vereceğim:
*2020 yılı itibariyle 129’u devlet, 77’si vakıf olmak üzere 206 üniversitemiz var.
*Üniversitelerde okumakta olan öğrenci sayısı, (2019 Mayıs itibariyle) 1 milyon 492 bin 277’dir.
*Çoğu bölümler tercih edilmediği için kontenjanını dolduramamıştır.
*2020 YKS’ye 2,5 milyona yakın öğrenci müracaat etmiş; TYT’ye 2.296.138, AYT’ye 1.672.376, YDT’ye 105.579 aday katılmış, sonuçlar 28 Temmuzda açıklandı.
*Üniversiteli olmak isteyen adaylar 6-14 Ağustos tarihleri arasında tercih yapmak zorundalar.
Bilgilerden anlaşılacağına göre üniversite sınavına giren öğrenci sayımız çok, aynı zamanda her öğrencinin okuyabileceği üniversite sayımız da bir o kadar çok. İki yıllık ve dört yıllık üniversite tercih edebilecek barajı aşan çocuklarımız, puanlarına göre tercihte bulundukları takdirde üniversitelerimizde okuyabilecekleri bölümler mevcut. Yani açıkta kalan çocuğumuz pek olmayacak gibi.
Tercih edip okuyabilecekleri bölümler olmasına rağmen gençlerin moralleri bozuk ve kara kara düşünüyorlar. Çünkü ilk 20 binin üzerinde öğrenci alan hangi bölüme bakarlarsa baksınlar,  mezuniyet sonrası işsizlik mukadder görünüyor. Kara kara düşünmeleri de bundan. Niye düşünmesinler ki…Sağlık alanı, özellikle tıp fakülteleri dışında diş hekimlikleri, mühendislikler, eczacılık, hukuk, PDR gibi puanı yüksek bölümlerde bile bir tıkanmışlık durumu söz konusu. Hemen hemen her bölüm istihdam alanından fazla mezun verdiği için piyasada, iş bulamamış üniversite mezunları, gelecekten umut kesmiş bir şekilde umutsuz bir vaka olarak dolaşıyorlar. Bugün hangi birine “Arkadaş, yeni mezun oldun. Senin bitirdiğin bu bölümü tercih edeceğiz. Ne dersin” diye bir soru sorsan bir dokunup bin ah işitiyorsun. Aralarında anlaşmışlarcasına “Aman yazma, yazacaksan falan bölümü yaz” diyorlar. Tavsiye ettiği bölümden mezun olan birini bulup görüşünü almak istediğinde o da “Aman bizim bölümü yazma” uyarısında bulunuyor.
Yazdıklarımı abartı bulabilir. O kadar da değil, diyebilirsiniz. Hatta bana, moral vermiyor, pozitif enerji dağıtmıyor, felaket tellallığı yapıyorsun da diyebilirsiniz. Gerçekler acıdır. Durum maalesef böyle. Bu durumda olan öğrenci sayısı da az değil. Şu anda tercihte bulunacak 2 milyona yakın öğrencinin kahir ekseriyeti (derece yapanlar ve ilk 20 binde olanlar hariç) aynı haleti ruhiye içerisindedir.
Burada bana “Efendim, her mesleğin ve bölümün önü açık. Alanında iyinin iyisi olacaksın. Böyle olduğun takdirde iş bulma sorunu yok” şeklinde bir eleştiri getirilebilir. Doğrudur. İyinin iyisi olduktan sonra bir meslek, yok olmadığı müddetçe mezunlar piyasada iş bulabilir ve aranan eleman olurlar. Ama kaç kişi iyinin iyisi olabiliyor. Her çocuk akranlarının içerisinde iyinin iyisi olmak için yola çıkıyor. Yolun bitiminde kaç kişi zorlu maratonu başarıyla tamamlıyor. Üniversite sınavına hazırlanan her çocuk “en iyi olacağım, derece yapacağım” diye yola çıkar.  Sonuçta alanlarına göre 4-5 kişi ipi göğüsler. Diğerleri bunların arkasına sıralanır gider.
Elhasıl, üniversite adaylarının önünde fazla bir seçenek yok. Ya tercih yapmayıp bir yıl daha hazırlanacaklar ya da umut ve gelecek vaat etmese de doyuma ulaşmış bölümleri yazıp 4-5 yıl sonra şimdiki işsiz üniversiteliler gibi aynı kaderi paylaşacaklar. Önce bir yere girmek için uğraşacak. Baktı olmuyor, 25-26 yaşından sonra yabancısı olduğu meslekleri öğrenip şansını denemek istiyor.
Sonuç olarak şunu söyleyebilirim ki bizde üniversite kapısı veya üniversiteli olmak problem çözmüyor, problem üretmeye devam ediyor ve gelecek vaat etmiyor. Problemi daha da büyütüyor. Normalinden fazla üniversite ve bölüm açmanın ve makulün üstünde öğrenci almanın, ihtiyaç olmamasına rağmen birçok bölümün ikinci öğretimlerini devam ettirmenin, plansızlık ve programsızlığımızın ceremesini maalesef gençler çekiyor ve çekecekler. Tüm iyi niyetimize rağmen maalesef bu gençlere kötülük yaptık, yapmaya devam ediyoruz. Unutmayalım ki yarını olmayan gençlerin bu ülkeye verebileceği bir şey olamaz. Burada suç gençlerin değil, maalesef biz büyüklerindir.
Son sözüm de üniversite adayı gençlere olsun: Gençler! Size umut vermek isterdim. Ama gördüğünüz gibi umut veremedim. Tercihlerde ne karar verirseniz verin, hakkınızda hayırlısı inşallah. Allah yardımcınız olsun...

*12/08/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.