Okuluma şubat tatilinde bir öğretmen atandı. Tam karneyi dağıttığım gün yanında yaşlı bir beyefendi ile birlikte girdi odama. "Okulunuzun yeni Matematik öğretmeniyim,göreve başlamaya geldim" diyerek personel nakil belgesini uzattı elime. Hoş geldiniz, hayırlı olsun dedim. Göreve başlatma işlemlerine koyuldum. Babası olduğunu öğrendiğim kişi "Masandakilerden yiyebilir miyim" dedi. Başımı kaldırıp masaya baktım yiyecek ne var masada diye. Masada poğaça, kek, yaş pasta, börek vb yiyecekler vardı. Buyurun lütfen dedim.
Karne günleri öğrenciler için hem bir etkinlik olsun hem de onları biraz daha oyalayayım diyerekten yıllardır uyguladığım ve gelenek haline gelen kahvaltı gününden öğrencilerin odama bırakıp gittikleri ikramdı masadakiler. Demek ki ben dışarıda iken gelen bırakmış, giden bırakmış.Kime niyet kime kısmetmiş. Ne iş yaptığını sordum. "Ben de öğretmenim" dedi. Emekliliği mi yaşıyorsun dedim. "Evet" dedi.
Kızını göreve başlatmak için başlama yazısı ve doldurulması gereken bilgileri yazmaya başladım. Zaman zaman da kendisine sorular sordum. Mebbis şifresini alarak bilgilerinin bazısını sistemden alayım istedim. Öğretmen bir önceki görev yerine eş durumundan gelmiş yazıyordu. Getirdiği personel nakilde ise medeni hali 'Bekar' yazıyordu. Hoca hanım! Bu nasıl iş, eş durumundan tayininiz çıkmış, ama bekar yazıyor, yanlışlık mı var dedim. "Hayır yanlışlık yok" dedi. Durumu tam anlayamadan baltayı taşa vururcasına ağzımdan gayri ihtiyari 'O zaman dul musunuz' dedi. "Bekar" denmesini tercih ederim" dedi. Kızı böyle derken babası da "Dul, dul" diye cevap verdi, bir taraftan da benim yemediklerimi yemeye devam ediyordu.
Yeni öğretmenimiz eski çalıştığı yerden ocak maaş farkını almadan gelmiş, onu talep etti benden. Hoca hanım, çok bir kıymeti yok. İstersen hiç uğraştırma beni. Yok istiyorum dersen bil ki beni uğraştırırsın. Ya da uğraşmayıp kendi cebimden veririm, çünkü farkları yapmayı bilmiyorum, keşke oradan alıp da gelseydin dedim. O esnada okulun hizmetlisi öğrenciler için çektiği fotokopilerden aldığı bozuk paraları getirdi. Babası, "Şu bozuk paraları ver istersen farkın yerine" dedi. Gülümsedik birlikte.
Hoca hanımı göreve başlattım, kendisine hayırlı olsun dedim. Şimdi siz tatile çıkacaksınız, sizinle beraber üç Matematikçi oldunuz, 20 saat ders yükünüz var, siz tatilde iken biz ilçede müdürler kurulu toplantısı yaparız. Eğer 21 saatten fazla derse girmek isterseniz haberim olsun dedim. "Girerim" dedi. Hoca hanım okulumuzda ders yükün 20 saat. Eğer istiyorum diyorsan diğer okullara büyük bir ihtimalle ÇPL veya İHL'de girersiniz. Oradaki öğrenciler bizim okulun öğrencilerine benzemez, hem bayansınız, üstelik ilköğretimden geliyorsunuz, zorlanabilirsiniz, isterseniz bu dönem okulumuzda ortama bir alışın dedim. Olsun "30 saate kadar girerim" dedi. Pekiyi Matematik, Geometri ve Analitik Geometri fark eder mi dedim. Hayır girerim dedi. Hoca hanım genelde Matematikçiler, Analitik Geometri dersine pek girmek istemezler. Siz kendinize çok güveniyorsunuz, tebrik ederim sizi dedim. Kızı bana cevap verirken bile telefonunu elinden düşürmedi. Hem baktı, hem de bana cevap verdi. Bu esnada babası, "Kızım! Beyefendi sana yardımcı olmaya çalışıyor, sen her söylediğine 'Girerim' diyorsun, iyi dinle dedi. "Olsun hangi okulun, hangi sınıfında, hangi ders olursa gireceğim. Çünkü ek dersin baya bir getirisi var şimdilerde" dedi. Tamam demekle yetindim, hiçbir şey diyemedim.
Onları uğurladım. ama yeni Matematikçimizin dediği "Getirisi var" ve "Kendime bekar denmesini" tercih ederim sözünü hiç unutmadım.
Not: Sonraları hoca hanıma baban ne yapıyor, emekliliği nasıl gidiyor diye sordum. "Hocam! Babam emekli değil, hala çalışıyor, üstelik öğretmen değil müfettiş" demez mi? Kendi kendime oğlum Ramazan o gün amma da baltayı taşa vurmuşsun dedim. Adam müfettiş. Kendisini hiç tanıtma gereği bile duymamış... Helal olsun! Ama hakkını yemeyelim, adamcağız iyice acıkmış. Yaptığı bir şey vardı: Gidinceye kadar masadakilerden yedi durduydu... Ha unutmadan, hoca hanımın maaş farkını yapmadım, bozuk paralardan da vermedim. O da istemedi bir daha. 30/09/2016
30 Eylül 2016 Cuma
Bu öğretmene dilekçe yazmayı öğreten nedir acaba?
18 Mart Şehitler Günü münasebetiyle bir kulüp öğretmenimiz* Çanakkale Savaşı ile ilgili okulun tüm öğrencilerine 2 saati aşkın bir belgeselin izlenmesini sağladı. Okulun bir salonu olmadığından koridora sıralar çıkartılarak günün anlamına uygun güzel bir etkinlik oldu.
Program sona erdikten sonra öğretmenimizin yanına giderek öğretmenim, çok güzel bir program oldu. Sizi tebrik ederim. Bir ara bu etkinlikle ilgili şu gün şu saatte okulun koridorunda şu belgeselin tüm öğrencilere izlettirilmesi için izin ve onayın verilmesi... şeklinde bir dilekçe yazalım ki işi onaya bağlayalım olmaz mı dedim. "Ben formalite, kağıt kürek işlerini sevmem hocam, isteme benden bunu" dedi. Hocam işi resmiyete girdirmemiz lazım, öğretmenler ders defterlerine 'Çanakkale ile ilgili program yapıldı yazdılar. Sonra bak uzman öğretmenlikte yapılan etkinliklere de puan veriyorlar. Yarın benden etkinlik yaptım şu kadar, belge olarak ekleyelim dersin bulunamaz haberin olsun dedim. "Tamam hocam bir ara yazar getiririm" dedi.
Etkinliği yapalı bir ay oldu, iki ay oldu, istediğim dilekçe bir türlü gelmedi. Yanımdan geçerken sayın hocam dilekçe verecektiniz, unuttunuz galiba. Lütfen yazıp getirir misin dedim. "Ben dilekçe yazmayı bilmiyorum ki" dedi. Hocam yanıma uğra birlikte yazalım, ben de yardımcı olayım dedim. Tamam dedi. Yine bir kaç ay uğramadı yanıma.
Lisede okumakta olan öğrencilerin dilekçe yazamadıklarına şahit olmuştum da lisansı bitirmiş, alanında yüksek lisansı okumuş ve doktora yapmakta olan bir öğretmenden "Dilekçe yazmayı bilmiyorum" dediğine ilk defa şahit olmuştum.
4 ay sonra medyada "Askerliğini er öğretmen ve yedek subay olarak yapanlara geriye dönük 500 TL ödeme yapılacak. Bu durumda olanların kurumlarına dilekçe ile başvurmaları" şeklinde bir haber yer aldı. Bizim ki şimdi ne yapacak bakalım, çünkü dilekçe yazmayı bilmiyor dedim içimden. Baktım ertesi günü elinde bir kağıt ile odama girdi. Hak ettiğim paramın ödenmesini istiyorum dedi. Ne parası hocam dedim. Uzattığı kağıdı aldım. Baktım bir dilekçe. "Falan tarihte falan yerde askerliğimi er öğretmen olarak yerine getirdim. Hakkım olan 500 TL'nin yapılarak hesabıma yatırılması" şeklinde bir dilekçe idi. Hocam dilekçeyi siz mi yazdınız dedim. Evet dedi. Tebrik ederim dedim. "Dilekçeye niye teşekkür ediyorsunuz ki " dedi. Teşekkür edilmez mi hocam! Nihayet dilekçe yazmayı öğrenmişsiniz dedim. "Ne alaka" dedi. Jeton düşmedi tabii. Hafifçe gülümsedim. Hocam işleme koyuyorum, hayırlı olsun diyerek işime koyuldum.
Sahi 2-3 ay önce dilekçe yazamadığını söyleyen bu öğretmenimize dilekçe yazmayı öğreten etken neydi acaba? Şimdilerde üniversiteye öğretim görevlisi olarak girmiş. Oraya müracaat ederken de ben dilekçe yazmayı bilmiyorum dedi mi acaba? Ha benimki de merak doğrusu. Her ne sebep olursa olsun o arkadaşa dilekçe yazmayı öğreten Rabbime şükürler olsun...
* Bugün okuldan gelirken 10 yıl önce başıma gelen bu olay aklıma geldi. Oturup özene bezene yazdım, yayınla butonuna basarak çıktım evden. Yolda yazıya bir göz gezdirmek istedim. Yazımı 7 kişi okumuş fakat sayfa yeniden taslağa dönüşmüş ve üstelik yazının yarısı da silinmiş. Nasıl oldu bir türlü anlamadım. Yoksa dilekçe yazmayı bilmiyorum diyen, bilişim teknolojisini çok iyi bilen bu değerli kişi, uzaktan sayfama müdahale mi etti yoksa?
Öğretmenliğe ilk başladığım zamanlarda yıl sonu fişlerini dolma kalemle tek tek yazardım, silinti ve kazıntı olmayacaktı. Tam bitirdim derken sınıfın en problemli öğrencisinin notunda yanlışlık yapar, listeyi sil baştan yenilerdim. Bu da öyle mi oldu acaba? Maalesef yazıyı yeniden kaleme almak zorunda kaldım. 30/09/2016
Program sona erdikten sonra öğretmenimizin yanına giderek öğretmenim, çok güzel bir program oldu. Sizi tebrik ederim. Bir ara bu etkinlikle ilgili şu gün şu saatte okulun koridorunda şu belgeselin tüm öğrencilere izlettirilmesi için izin ve onayın verilmesi... şeklinde bir dilekçe yazalım ki işi onaya bağlayalım olmaz mı dedim. "Ben formalite, kağıt kürek işlerini sevmem hocam, isteme benden bunu" dedi. Hocam işi resmiyete girdirmemiz lazım, öğretmenler ders defterlerine 'Çanakkale ile ilgili program yapıldı yazdılar. Sonra bak uzman öğretmenlikte yapılan etkinliklere de puan veriyorlar. Yarın benden etkinlik yaptım şu kadar, belge olarak ekleyelim dersin bulunamaz haberin olsun dedim. "Tamam hocam bir ara yazar getiririm" dedi.
Etkinliği yapalı bir ay oldu, iki ay oldu, istediğim dilekçe bir türlü gelmedi. Yanımdan geçerken sayın hocam dilekçe verecektiniz, unuttunuz galiba. Lütfen yazıp getirir misin dedim. "Ben dilekçe yazmayı bilmiyorum ki" dedi. Hocam yanıma uğra birlikte yazalım, ben de yardımcı olayım dedim. Tamam dedi. Yine bir kaç ay uğramadı yanıma.
Lisede okumakta olan öğrencilerin dilekçe yazamadıklarına şahit olmuştum da lisansı bitirmiş, alanında yüksek lisansı okumuş ve doktora yapmakta olan bir öğretmenden "Dilekçe yazmayı bilmiyorum" dediğine ilk defa şahit olmuştum.
4 ay sonra medyada "Askerliğini er öğretmen ve yedek subay olarak yapanlara geriye dönük 500 TL ödeme yapılacak. Bu durumda olanların kurumlarına dilekçe ile başvurmaları" şeklinde bir haber yer aldı. Bizim ki şimdi ne yapacak bakalım, çünkü dilekçe yazmayı bilmiyor dedim içimden. Baktım ertesi günü elinde bir kağıt ile odama girdi. Hak ettiğim paramın ödenmesini istiyorum dedi. Ne parası hocam dedim. Uzattığı kağıdı aldım. Baktım bir dilekçe. "Falan tarihte falan yerde askerliğimi er öğretmen olarak yerine getirdim. Hakkım olan 500 TL'nin yapılarak hesabıma yatırılması" şeklinde bir dilekçe idi. Hocam dilekçeyi siz mi yazdınız dedim. Evet dedi. Tebrik ederim dedim. "Dilekçeye niye teşekkür ediyorsunuz ki " dedi. Teşekkür edilmez mi hocam! Nihayet dilekçe yazmayı öğrenmişsiniz dedim. "Ne alaka" dedi. Jeton düşmedi tabii. Hafifçe gülümsedim. Hocam işleme koyuyorum, hayırlı olsun diyerek işime koyuldum.
Sahi 2-3 ay önce dilekçe yazamadığını söyleyen bu öğretmenimize dilekçe yazmayı öğreten etken neydi acaba? Şimdilerde üniversiteye öğretim görevlisi olarak girmiş. Oraya müracaat ederken de ben dilekçe yazmayı bilmiyorum dedi mi acaba? Ha benimki de merak doğrusu. Her ne sebep olursa olsun o arkadaşa dilekçe yazmayı öğreten Rabbime şükürler olsun...
* Bugün okuldan gelirken 10 yıl önce başıma gelen bu olay aklıma geldi. Oturup özene bezene yazdım, yayınla butonuna basarak çıktım evden. Yolda yazıya bir göz gezdirmek istedim. Yazımı 7 kişi okumuş fakat sayfa yeniden taslağa dönüşmüş ve üstelik yazının yarısı da silinmiş. Nasıl oldu bir türlü anlamadım. Yoksa dilekçe yazmayı bilmiyorum diyen, bilişim teknolojisini çok iyi bilen bu değerli kişi, uzaktan sayfama müdahale mi etti yoksa?
Öğretmenliğe ilk başladığım zamanlarda yıl sonu fişlerini dolma kalemle tek tek yazardım, silinti ve kazıntı olmayacaktı. Tam bitirdim derken sınıfın en problemli öğrencisinin notunda yanlışlık yapar, listeyi sil baştan yenilerdim. Bu da öyle mi oldu acaba? Maalesef yazıyı yeniden kaleme almak zorunda kaldım. 30/09/2016
"Tüyü bitmemiş yetimin hakkını yedirmem kimseye..."
Şehir merkezinde bir okulda bölüm şefi iken vekillik yapan bir akrabasının gücüyle bir ilçeye ilçe milli eğitim müdürü olarak atandı. İlçe şehir merkezine 35-40 km'lik bir mesafede. Çalışan öğretmenlerin ve yöneticilerin % 80'i şehir merkezine gidiş geliş yapıyordu. Kerameti, siyasi akrabasından menkul bölüm şefi de MEM olduktan sonra diğer personel gibi gidiş geliş yapmaya başladı.
Her şubat ve yaz dönemi eş durumundan ya da normal tayinden ataması yapılan öğretmenler yeni görev yerine gitmek için ayrılacakları zaman yolluk talebinde bulunurlar. Gidiş geliş yaparak görev yapanlara "Size yolluk ödemesi olmaz. Çünkü siz ikamet ettiğiniz yere gidiyorsunuz. Eğer isterseniz bir günlük gidiş-geliş ücreti alabilirsiniz" şeklinde cevap verirdi sayın ilçe milli eğitim müdürü.
Personel ayrıldıktan sonra arkasından "Ben burada tüyü bitmemiş yetimin hakkını koruyorum, bu konuda çok hassasım, babamın oğlu gelse ona yolluk ödemem" derdi yanındakilere. Zaman zaman böylesi konuşmasına ben de şahit olur ve şu dünyada ne dürüst insanlar var derdim.
Ben ayrıldıktan nice sonra sayın ilçe milli eğitim müdürünün akrabası vekil listesine giremediği için bizim şef görünümlü müdürün de görevlendirilmesi uzatılmamış. Şu kapı, bu kapı derken daha önce açılan kapılar kendisine bir bir kapanmış. Gelirken ben bu görevi hak ediyor muyum, dayım olmasaydı ben burada olur muydum diye düşünmeyen bizim şef, bu durumu bir türlü hazmedemez. İlçe için neler neler yaptığını anlatır durmadan. Nihayet yerine bir başkası görevlendirme olarak gelir, kendisine de eski asli görevine geri gitme kalır. Doğaldır bu. Biri gelir, öbürü gider. Kişi nasıl geldiyse öyle gider.
Şefimiz ayrıldıktan sonra ilçede çalışan biri ile bir vesileyle karşılaştım. "Ayrılırken ne kadar para aldı biliyor musunuz" dedi bana. Hayır dedim. "16 bin lira aldı" dedi. Bu ne parası deyince "Geçici görevlendirme ile geldiği için çalıştığı her gün için yolluk ve yevmiye almış" dedi. İyi de kardeş, bu adam oraya kendi isteğiyle gelmedi mi, hatta yolluk yevmiye almayacağına dair yazı da almışlardır kendisinden dedim. "Aynen öyle olmuş, verilen dilekçenin herhangi bir anlamı yokmuş, kişi belediye sınırları dışarısında görevlendirildiği zaman 'Yolluk-yevmiye istemiyorum' dese de alabiliyormuş" dedi. Arkadaş, bu yolluk yevmiye alan kişi o ilçede görev yapmış gidiş geliş yapan hiç kimseye yolluk ödemedi, hatta tüyü bitmemiş yetimin hakkını koruyorum derdi. Kendisi de gidiş geliş yapıyordu. Şimdi ne değişti deyince dostum: "Görevlendirme uzatılmayınca o dediğini yaladı be hocam, tüyü bitmemiş yetimin hakkı kalmadı, anla artık" dedi.
Alınan paranın teyidini bir kaç kişiye daha sordum. Maalesef doğru imiş...
Afiyet olsun müdürüm! 30/09/2016
Her şubat ve yaz dönemi eş durumundan ya da normal tayinden ataması yapılan öğretmenler yeni görev yerine gitmek için ayrılacakları zaman yolluk talebinde bulunurlar. Gidiş geliş yaparak görev yapanlara "Size yolluk ödemesi olmaz. Çünkü siz ikamet ettiğiniz yere gidiyorsunuz. Eğer isterseniz bir günlük gidiş-geliş ücreti alabilirsiniz" şeklinde cevap verirdi sayın ilçe milli eğitim müdürü.
Personel ayrıldıktan sonra arkasından "Ben burada tüyü bitmemiş yetimin hakkını koruyorum, bu konuda çok hassasım, babamın oğlu gelse ona yolluk ödemem" derdi yanındakilere. Zaman zaman böylesi konuşmasına ben de şahit olur ve şu dünyada ne dürüst insanlar var derdim.
Ben ayrıldıktan nice sonra sayın ilçe milli eğitim müdürünün akrabası vekil listesine giremediği için bizim şef görünümlü müdürün de görevlendirilmesi uzatılmamış. Şu kapı, bu kapı derken daha önce açılan kapılar kendisine bir bir kapanmış. Gelirken ben bu görevi hak ediyor muyum, dayım olmasaydı ben burada olur muydum diye düşünmeyen bizim şef, bu durumu bir türlü hazmedemez. İlçe için neler neler yaptığını anlatır durmadan. Nihayet yerine bir başkası görevlendirme olarak gelir, kendisine de eski asli görevine geri gitme kalır. Doğaldır bu. Biri gelir, öbürü gider. Kişi nasıl geldiyse öyle gider.
Şefimiz ayrıldıktan sonra ilçede çalışan biri ile bir vesileyle karşılaştım. "Ayrılırken ne kadar para aldı biliyor musunuz" dedi bana. Hayır dedim. "16 bin lira aldı" dedi. Bu ne parası deyince "Geçici görevlendirme ile geldiği için çalıştığı her gün için yolluk ve yevmiye almış" dedi. İyi de kardeş, bu adam oraya kendi isteğiyle gelmedi mi, hatta yolluk yevmiye almayacağına dair yazı da almışlardır kendisinden dedim. "Aynen öyle olmuş, verilen dilekçenin herhangi bir anlamı yokmuş, kişi belediye sınırları dışarısında görevlendirildiği zaman 'Yolluk-yevmiye istemiyorum' dese de alabiliyormuş" dedi. Arkadaş, bu yolluk yevmiye alan kişi o ilçede görev yapmış gidiş geliş yapan hiç kimseye yolluk ödemedi, hatta tüyü bitmemiş yetimin hakkını koruyorum derdi. Kendisi de gidiş geliş yapıyordu. Şimdi ne değişti deyince dostum: "Görevlendirme uzatılmayınca o dediğini yaladı be hocam, tüyü bitmemiş yetimin hakkı kalmadı, anla artık" dedi.
Alınan paranın teyidini bir kaç kişiye daha sordum. Maalesef doğru imiş...
Afiyet olsun müdürüm! 30/09/2016
29 Eylül 2016 Perşembe
Vakit geçiremiyorum, iş arıyorum diyenlere... Alın tam size göre bir iş
Kurban bayramı sonrası ilk iş günü üzerime kayıtlı elektrik aboneliğini sona erdirmek için öğle vakti merkez MEPAŞ'a gittim. İçerisi ve dışarısı insan kaynıyordu ama sıramatik diye bir şey var, gider alır, sıramı beklerim. Sonra bu bekleşenlerin derdi başkadır dedim. Sıramatikteki abone işlemlerine bastım. Sol resimdeki sırayı verdi bana. Rakam yüksek ama o kadar çalışanın olduğu yerde 616.sıra ne olur ki dedim.
Hava almak için bahçede bulduğum küçük bir boşlukta kendime bir yer buldum. Kağıda tekrar baktım. Ne de olsa bekliyorum. Bu bekleme esnasında cebimdeki lüzumsuz kağıtları da atarım, daha başka meşgale de bulabilirim dedim kendi kendime. Evet 616.sıramın altındaki bekleyen 336 kişi sayısını görünce nutkum tutuldu. Bir saat kadar oyalandım. İçerideki sıraya ara ara göz attım. 10-15 kişi ancak ilerleyebilmişti. Böyle olmayacak, hiç olmazsa suyu kapatayım diyerek KOSKİ binasına yürüdüm.
KOSKİ'deki kalabalık da MEPAŞ'ı andırıyordu. Şansımı deneyeyim, buradan da bir sıra alayım. Arası 500 metre kadar. Bir elektriğe, bir suya giderim. Bugün bu ikisini halledersem doğal gaz da bir başka güne kalsın dedim. Sıramatikte daha önce basılmış, ama kağıdı alınmamış bir abonelik işlemleri buldum, onu alıp bulabildiğim bir kenara dineldim.
Beklerken numara sırasına baktım. 409 yazıyordu. Boş diye aldığım kağıdın sırası geçmiş anlaşılan diyerekten sıramatiğe giderek yeniden bir sıra aldım. Bu sefer 108 numarayı verdi. Rakam 400'ün üzerinde. MEPAŞ'taki gibi bekleyen sayısı da yazmıyor. Bu işte bir anormallik var dedim kendi kendime. Bir taraftan da hemen çağırılabilirim düşüncesiyle görevlinin isteyeceği belgeyi doldurmak için bir masa arıyorum. Küçük bir sehpa buldum. Onu aldım. Hemen doldurdum. Ara ara da hem ekrandaki sıramatiğe bakıyorum, hem de elimdeki sıra kağıdına. Yanımdaki ihtiyar amca, sen daha benden sonrasın. Sana sıra çok dedi. Amcanın sırası da 80.sıralarda. Bu rakamlar hiç yazmıyor, sıra geçmiş olmalı dedim. Yanlışlık yok, ekran her 500'de sıfırlıyor, sonra yeniden birden başlıyor, sana daha iki yüz kişiden fazla sıra var dedi. İkinci kez nutkum tutuldu yine. Ne diyeceğimi şaşırdım. Ne yapayım diye düşünürken amca, Avrupa'da böyle değil, orada sıra bekleyenler olunca müdürüne varıncaya kadar tüm görevliler gelir, iş yapar, sırayı hemen eritirler dedi. Ardından da nerelisin diye sordu. Memleketimi söyledim. Asker arkadaşı varmış bizim oradan amcanın. Tanır mısın derken amca sordukça sormaya, anlattıkça anlatmaya başladı. Garibim ne kadar süredir bekliyor kim bilir. Sıkılmış vakit geçirecek birini arıyor. Zaten nerelisin dendi mi bil ki arkası gelecek demektir. Amca ben sana bir çay getireyim deyip kalktım. Ona bir çay getirdim. Amca benim elektrikte de bir sıram var ona bir bakayım diye müsaade aldım. MEPAŞ'a geldim. Saat 16.00'yı geçmiş olmasına rağmen ekrandaki sıra hala 400'lere varmamıştı.
Ne elektriği ne de suyu kapatabilirim, doğal gaza gitsem aynı durumla karşılaşırım diye düşünürken saat 16.30 oldu. Ayaklarım geri geri giderek Enerya'ya vardım. 2200'lerde bir sıra aldım. Buırası diğerlerine rahmet okutacak diye içimden geçirirken ekrandaki sıranın çok hızlı hareket ettiğini gördüm. Çalışan sayısı diğerlerine göre daha fazla idi. 10 dakika içerisinde sıram geldi. Hele şükür! Doğal gazı kapatma işini bari becerebilmiştim akşama kadar. Yarım günde bir iş yapabilmenin sevinci ve mutluluğu içerisinde evimin yolunu tuttum, elektrik ve su abone işlemlerini bir başka gün yaptırırım diye.
9 günlük bayram tatili herkesi ilk iş gününe toplamıştı anlaşılan. Ben de abone işlemlerini yapacak bir başka gün bulamamışım gibi tatil sonrasına denk getirmişim nedense. Siz siz olun. Abonelik işlemleriniz olursa sakın ola ki tatil sonrası ilk iş günü halletmeye kalkmayın. Yok benim işim yok, beklerim, bu iş tam bana göre, zaten vakit geçirecek yer arıyorum, hem bekleşen insanlarla tanışırım diyorsanız Amerika'yı yeniden keşfe gerek yok, arife tarif gerekmez. Lütfen MEPAŞ'a, KOSKİ'ye uğrayın.
KOSKİ'deki kalabalığı anlarım devlettir, hantaldır, doğasında vardır derim de. Özelleşen MEPAŞ'taki kalabalığı hiç anlayamam. Yoksa özelleştirme dedikleri bu mu?
Arkadaş! Nereden aklına geldi bu sıramatik numaralarını fotoğraflamak derseniz, benim gibi sıra beklerseniz avarelikten siz de çekersiniz...
Size iyi hoşça vakit geçirmeler!... 29/09/2016
Hava almak için bahçede bulduğum küçük bir boşlukta kendime bir yer buldum. Kağıda tekrar baktım. Ne de olsa bekliyorum. Bu bekleme esnasında cebimdeki lüzumsuz kağıtları da atarım, daha başka meşgale de bulabilirim dedim kendi kendime. Evet 616.sıramın altındaki bekleyen 336 kişi sayısını görünce nutkum tutuldu. Bir saat kadar oyalandım. İçerideki sıraya ara ara göz attım. 10-15 kişi ancak ilerleyebilmişti. Böyle olmayacak, hiç olmazsa suyu kapatayım diyerek KOSKİ binasına yürüdüm.


Ne elektriği ne de suyu kapatabilirim, doğal gaza gitsem aynı durumla karşılaşırım diye düşünürken saat 16.30 oldu. Ayaklarım geri geri giderek Enerya'ya vardım. 2200'lerde bir sıra aldım. Buırası diğerlerine rahmet okutacak diye içimden geçirirken ekrandaki sıranın çok hızlı hareket ettiğini gördüm. Çalışan sayısı diğerlerine göre daha fazla idi. 10 dakika içerisinde sıram geldi. Hele şükür! Doğal gazı kapatma işini bari becerebilmiştim akşama kadar. Yarım günde bir iş yapabilmenin sevinci ve mutluluğu içerisinde evimin yolunu tuttum, elektrik ve su abone işlemlerini bir başka gün yaptırırım diye.
9 günlük bayram tatili herkesi ilk iş gününe toplamıştı anlaşılan. Ben de abone işlemlerini yapacak bir başka gün bulamamışım gibi tatil sonrasına denk getirmişim nedense. Siz siz olun. Abonelik işlemleriniz olursa sakın ola ki tatil sonrası ilk iş günü halletmeye kalkmayın. Yok benim işim yok, beklerim, bu iş tam bana göre, zaten vakit geçirecek yer arıyorum, hem bekleşen insanlarla tanışırım diyorsanız Amerika'yı yeniden keşfe gerek yok, arife tarif gerekmez. Lütfen MEPAŞ'a, KOSKİ'ye uğrayın.
KOSKİ'deki kalabalığı anlarım devlettir, hantaldır, doğasında vardır derim de. Özelleşen MEPAŞ'taki kalabalığı hiç anlayamam. Yoksa özelleştirme dedikleri bu mu?
Arkadaş! Nereden aklına geldi bu sıramatik numaralarını fotoğraflamak derseniz, benim gibi sıra beklerseniz avarelikten siz de çekersiniz...
Size iyi hoşça vakit geçirmeler!... 29/09/2016
Milli meselemiz: Eğitim ve öğretim (1) *
Yeni eğitim ve öğretim yılının başlaması
sebebiyle eğitim ve öğretimdeki eksikliklere dikkat çekmek; öğrenci, veli ve
öğretmenin birbirlerine karşı
beklentilerine işaret etmek için gazetemizde “Eğitim ve öğretimde
nakısalar meydana gelmesin,” “Bugün okullu oldum,” “Çocuğumu çocuğunuz bilin,”
ve “Emanetiniz emanetimdir” başlıklı peşi
sıra dört yazı kaleme aldım. Aynı konuda arka arkaya yazılan yazılar belki biraz
sıkıcı gelebilir ama eğitim ve öğretim
bizim milli meselemiz ne de olsa.
Ülkemizde her konu uzmanına bırakılırken
tıp, eğitim-öğretim ve din alanında herkesin konuştuğunu görmekteyiz. Hele
bir hasta olmaya gör: Şu doktor iyi, şu kötü, ameliyat ol veya olma, şu şu otu
şöyle kaynatacaksın...gibi tavsiyelere muhatap olursun. Hem de ücretsiz
muayene... Eğitim ve öğretim alanında: Eğitim şöyle olmalı, öğretmenler
iyi değil, şu kadar tatil yapılıyor, durmadan para istiyorlar, okullar temiz
değil, zaten müdür de iyi değil, ben öğretmen olsam bundan daha iyi yaparım...
gibi nutuk ve serzenişlerin sayısı belli değil. Hepimiz eğitimin uzmanıyız
görünürde. Din alanında örnek vermeye gerek yok, bu konuda da hepimiz allame-i
cihanız zaten...
Devlet-millet, anne-babalar, eğitimciler geçmişte olmadığı
kadar öğretime önem verdiğimiz bir süreci yaşıyoruz. Hepimizin ortak görüşü eğitimde
sıkıntıların olduğudur. Bunun farkında olan devlet okulları fiziki olarak
iyileştirmek, derslik ihtiyacını gidermek ayrıca okulların temizlik, kırtasiye,
yakıt, su ve hizmetli sorununu çözmek için kesenin ağzını açtı nice zamandır. Teknik
alt yapıda gözle görülür iyileştirmeler yaptı. Sistem değişikliğine giderek haftalık
ders saatlerini artırdı. Derslerin öğretim programlarını ve sınav sistemini değiştirdi.
Atamalarla yöneticilerini yeniledi. Vatandaş da çocuğunun iyi bir eğitim ve
öğretim alabilmesi için saçını süpürge etmektedir. Eğitimin içinde olan-olmayan
herkesteki ortak kanaat eğitim ve öğretim iyi değil, iyileştirilmesi lazım. Gördüğüm
kadarıyla herkesin güzel temennileri ve beklentileri var. Fakat nedense bu kadar bileşenlerin önem verdiği bir eğitim ve öğretimden maalesef istenildiği
kadar verim alınamamaktadır.
Toplumda yine bir furyadır gidiyor. Herkes bulunduğu yerde
kendisini bulunmaz Hint kumaşı sanıyor. Kendisini vazgeçilmez görüyor. Söze “Ne
iş yapıyor ki” diye başlayarak hep başka meslek erbabını kötülüyor. Ne devlet adına iş yapan yetkililer kendini
sorguluyor, ne vatandaş kendisini hesaba çekiyor, ne de öğretmen ve okul
yöneticisi nerede eksiklik yapıyoruz şeklinde bir öz eleştiri yapıyor. Hep
kendimizi temize çıkarıp başkasını suçlamaya çalışıyoruz. Hiç birimiz burnundan
kıl aldırmıyor. Halbuki bir yerde başarı-başarısızlık varsa suçu tek tarafa
yıkmaktan ziyade eğitim ve öğretimin içinde ve dışında tüm paydaşların az veya
çok olumlu-olumsuz bir etkisi/katkısı vardır. Başarının sahibi çoktur. Fakat
başarısızlığın sahipleneni maalesef yoktur. Toplum olarak başarısızlığa kılıf
bulmada, gerekçe hazırlamada ve suçlu bulmada yine üstümüze yoktur. Mazeret
bulma sadece o an için egomuzu tatmin eder. Başkasını ikna ettik derken aslında
kendimizi kandırıp topu taca atıyoruz. Yukarıdan aşağıya bir suçlama, aşağıdan yukarıya
bir suçlamadır gidiyor hep. Keşke suçlama ve eleştiriyle birlikte başarı
gelseydi gam yemezdim gerçekten. Suçladığımız insanların onurlarıyla oynarız.
Onuru incinen insandan hiçbir zaman verim beklenemez. Suçlanan insan hata
üstüne hata yapmaya devam eder.
Devlet, vatandaş, öğretmen, yönetici, öğrenci kim olursak olalım,
iyi bir eğitim ve öğretim bekleyen hepimiz ilk önce taşın altına elimizi koyarak bulunduğumuz
mevkideki sorumluluğumuzu vicdani sorumluluk çerçevesinde en iyi şekilde ifa edelim. Kendimiz yaptığımız
işi düzgün yapalım, birbirimize güvenelim, gizli ajanda taşımayalım, öğretim
için gösterdiğimiz gayretin birazını da hep ihmal ettiğimiz eğitime verelim. Eğitim sistemi üzerinde sonuç almadan sık sık
değişiklik yapmayalım. İyi arayan,
iyinin peşinde olan herkes aynaya bakarak ilk önce kendimiz iyi olalım. (Bir
sonraki yazımda -fırsat bulursam- eğitim ve öğretimde çözüm önerilerine
değinmek istiyorum.)
* 01/10/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
* 01/10/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
Perdenin Cemaziyel Evvelini Hatırlayanınız Var mı?

Resimde eski perde örneklerini görebilirsiniz. Yeni nesil pek bilmez.
●Masrafsız, aileye yük getirmeyen, kullanışlı bir perdedir.
●Perdenin en boy uzunluğu pencere büyüklüğü kadardır.
●Perdeyi açmak için özel kurs görmek gerekmez. 7'den 70'e açabilir. Günde istenildiği kadar aç-kapa yapılabilir.
●Yıkamak ve ütülemek aileye sıkıntı vermez.
●Dışarı bakmak-seyretmek istenildiğinde perdeyi kaldırıp rahatça bakılabilir.
●Pencerenin iki tarafına çakılmış iki çiviye takılır. Takması da kolaydır.
●Perde fazla kalın değildir. Pencere açıldığı zaman rüzgarla birlikte perde havalanarak içeriye serinlik verir.
●Perdeyi açınca çiviye, pencere üstüne kolayca konur. Ya da bağlanır.
Şimdiki perdelere gelince ne sen sor ne de ben söyleyeyim.
●Masrafın üst limiti yoktur.
●Eni ve boyu duvardan duvarı kaplar. Tavan-taban perdedir.
●Açılması, çıkarılması, takılması işkencedir. Kazara yıkanacaksa ya da takılacaksa mutlaka merdiven gerekir.
●İstediğin tarafa perde açılmaz.
●Her istediğin zaman perdeyi açamazsın. Çünkü ayrı bir tören gerekir. Açmaya uğraşmaktansa karanlıkta ve sıcak ortamda oturma genelde tercih edilir.
●Duvardan serinlik gelir ama asla perde bölgesinden esinti gelmez. Biraz serinlik gelsin diye pencereyi acarsan perdeden hic esinti geçemez. En iyisi isilik olmak dersin.
Sonuç: İnsanlık yokluk içerisinde kolay, pratik, kullanışlı ve hesaplı bir çözüm bulmuş. Şimdi ise insanımız varlık içerisinde sıkıntı çekmek için çaba sarfediyor.
İyi çaba sarfetmeler. 29/09/2015
28 Eylül 2016 Çarşamba
"Onlarla en güzel şekilde mücadele et!"... Vusulsüzlüğümüz usulsüzlüğümüzdendir *
"Sert ve kaba konuşan kişilerin çoğu, muhatabı korkutmaktan ziyade içlerindeki korkuyu dindirmek için bu yola baş vururlar.
Muhalif saftaki insana söylenecek sert bir söz veya yanlış bir tavır, onu durduğu yere daha da sıkı bağlar. Sosyal medyada da buna dikkat edilmeli. Küfür, hakaret, alay vb şeyler bir müslümana yakışmaz.
Hiç bir peygamber muhataplarına bağırmamıştır. Koyu bir putperestlik içinde oldukları halde 'Ey kavmim!' diye onlara hitap etmişlerdir.
Muhatabımızın yanlışını, onu ezmenin, ifşa edip rezil etmenin bir fırsatı olarak değil, ona ulaşmanın bir kapısı olarak değerlendirmek gerekir.
İletişimi başlatan da bitiren de SÖZ'dür.
Müminin en güçlü silahı, onun hoş sözü ve güzel ahlakıdır.
'Müslüman, eliyle ve diliyle başkasına zarar vermeyendir' demiş Rasulullah(sav).
O halde, elimiz hep sıkılmış yumruk, dilimiz de sokmak için hareket halindeki yılan gibi olmamalı.
Her insan müslüman olmak için adaydır. Allah'ın temiz fıtrat üzerine yarattığı insan oğlu çevresinin yanlış etkileri sebebiyle değişir, özüne yabancılaşır. CİHAD; o insanın elinden tutmak, özüne döndermek, onu sahil-i selamete çıkaracak gemiye buyur etmektir. Müslümanlar, insanlığı kurtaracak geminin hem kaptanı hem de hizmet personeli olmalıdırlar.
Bilmeliyiz ki, el uzatamadığımız insanların akibetinden bizler de sorumlu tutulacağız.
Müslümanlar, saldırmak için değil, saldırganı engellemek için güçlü olmalıdırlar. 'CİHAD', böylesi temiz bir amaç uğruna yapılan mücadelenin adıdır. Gerisi boş bir kavgadır.
İslam dünyasında gerçek bir fikir özgürlüğü vardı. 'Sizin dininiz size, benim dinim bana' hakikati hükümferma idi. Zamanla yaygınlaşan cehalet, başka fikirlere karşı korkuyu ve peşinden de tahammülsüzlüğü doğurdu.
Aykırı fikir ve inançlardan korkmamalıyız; korktukça tehlikesi daha da artar çünkü."
* Kahta İHL'de birlikte çalışmaktan onur duyduğum saygıdeğer meslektaşım Mehmet CÖMERT'in facebook sayfasında kesik kesik paylaştığı cümlelerinin tarafımca derlenmesinden ibarettir. Sadece yazının başlığı bana aittir. Altına imzamı atıyorum. Müslümanlığı kimseye bırakmayıp geleni azarlayan, gideni azarlayan bizim mahallenin yol bilmez, yordam bilmez, samimi insanlarına ithaf olsun bu yazı... Eline sağlık Mehmet Hocam... 28.09.2016
Muhalif saftaki insana söylenecek sert bir söz veya yanlış bir tavır, onu durduğu yere daha da sıkı bağlar. Sosyal medyada da buna dikkat edilmeli. Küfür, hakaret, alay vb şeyler bir müslümana yakışmaz.
Hiç bir peygamber muhataplarına bağırmamıştır. Koyu bir putperestlik içinde oldukları halde 'Ey kavmim!' diye onlara hitap etmişlerdir.
Muhatabımızın yanlışını, onu ezmenin, ifşa edip rezil etmenin bir fırsatı olarak değil, ona ulaşmanın bir kapısı olarak değerlendirmek gerekir.
İletişimi başlatan da bitiren de SÖZ'dür.
Müminin en güçlü silahı, onun hoş sözü ve güzel ahlakıdır.
'Müslüman, eliyle ve diliyle başkasına zarar vermeyendir' demiş Rasulullah(sav).
O halde, elimiz hep sıkılmış yumruk, dilimiz de sokmak için hareket halindeki yılan gibi olmamalı.
Her insan müslüman olmak için adaydır. Allah'ın temiz fıtrat üzerine yarattığı insan oğlu çevresinin yanlış etkileri sebebiyle değişir, özüne yabancılaşır. CİHAD; o insanın elinden tutmak, özüne döndermek, onu sahil-i selamete çıkaracak gemiye buyur etmektir. Müslümanlar, insanlığı kurtaracak geminin hem kaptanı hem de hizmet personeli olmalıdırlar.
Bilmeliyiz ki, el uzatamadığımız insanların akibetinden bizler de sorumlu tutulacağız.
Müslümanlar, saldırmak için değil, saldırganı engellemek için güçlü olmalıdırlar. 'CİHAD', böylesi temiz bir amaç uğruna yapılan mücadelenin adıdır. Gerisi boş bir kavgadır.
İslam dünyasında gerçek bir fikir özgürlüğü vardı. 'Sizin dininiz size, benim dinim bana' hakikati hükümferma idi. Zamanla yaygınlaşan cehalet, başka fikirlere karşı korkuyu ve peşinden de tahammülsüzlüğü doğurdu.
Aykırı fikir ve inançlardan korkmamalıyız; korktukça tehlikesi daha da artar çünkü."
* Kahta İHL'de birlikte çalışmaktan onur duyduğum saygıdeğer meslektaşım Mehmet CÖMERT'in facebook sayfasında kesik kesik paylaştığı cümlelerinin tarafımca derlenmesinden ibarettir. Sadece yazının başlığı bana aittir. Altına imzamı atıyorum. Müslümanlığı kimseye bırakmayıp geleni azarlayan, gideni azarlayan bizim mahallenin yol bilmez, yordam bilmez, samimi insanlarına ithaf olsun bu yazı... Eline sağlık Mehmet Hocam... 28.09.2016
Hiç kimse bize itibar elbisesi giydirmeyecek öğretmenim!
Dersime girmek için ayağa kalktığımda bugün yanıma bir bayan yaklaştı. Bana "Hocam bir saniye, adınız ne idi sizin" dedi. Adımı söyledim. Sonra size bir şey göstereceğim dedi. Naylon bir poşetin içerisini açtı. İçerisinden bir merhem çıkardı. "Bu ilacın romatizma, diz ve bel ağrıları ve bel fıtığı için kullanıldığını, bunun satışını yaptığını, Konya'da bu merhemin satış temsilcisi olduğunu, elinde fazla kalmadığını, daha önce kredi kartlarına çektiğini, artık kredi kartları ile satış yapmadığını, bu işi de kredi kartı borçlarını kapatmak için yaptığını, çok ucuza vereceğini...söyledi. Sattığı ilacın fiyatını da sormadan ihtiyacım yok, teşekkür ederim dedim. "Başka tanıdıklarınız için" dedi. Yakınlarımdan isteyen olursa sizinle irtibat kurarım deyim ayrıldım.
***
Baştan söyleyeyim: Kimsenin sattığı merhemde, kazanacağı parada gözüm yok, kimseyi de ayıplamıyorum. Belki de dediği gibi ihtiyaç sahibidir. İsteyen ticaret yapar, isteyen yapmaz. Ama bu işi işinin ehli bir pazarlamacı yapsa nasıl olur? Fena olmaz sanırım. Memur görünümlü, öğretmen görünümlü kişiler yapmasa ne olur? Kıyamet mi kopar sanki?
***
Haydi bu işi yapıyorsun sayın öğretmenim! Madem sana müşteri lazım. Ben bu kurumda göreve başlayalı tamı tamına 2 ay oldu. Haydi yaz dönemiydi görmediniz. Bayramdan önce 7 gün o okulda birlikte mesleki çalışma yaptık. Haydi seminer döneminde il dışından seminer alan yabancılar vardı, beni tanıyamadınız. Okul açıldıktan sonra bugün 8.gün. Ben o okula 8 gündür gidip geliyorum. Derslere girip çıkıyorum. Öğretmenler odasında karşı karşıya geliyoruz. Bir defa başınızı kaldırıp "Hoş geldiniz, nereden geldiniz, branşınız ne idi" diye sorup bir aşınalığımız olsaydı, olmaz mıydı sayın hocam. Bu işi kaç yıldır yapıyorsunuz bilmiyorum ama gördüğüm kadarıyla hala acemiliğiniz devam ediyor. Benim bildiğim pazarlamacı kaz gelecek yerden tavuğu esirgemez. Önceden alt yapısını oluşturur, alttan girer, üstten çıkar, satmaya çalışır. Biz de ihtiyacımız olmasa da en azından bir tane alırız. Kullanmasak da, yaptığın içimize sinmese de hatır için yaparız bunu zaman zaman. Görgü, dışarıdan gelen bir yabancıyı ilk gördüğünüzde hoş geldin demek ile başlar.
Siz yanıma yaklaşıp adımı sorduğunuzda ne yalan söyleyeyim aklıma ne geldi biliyor musun? Merak ediyorsan anlatayım: Okula geldiğim andan itibaren okulun idarecileri dahil bu okulda hoş geldin diyen meslektaşımın sayısı bir elin parmaklarını geçmedi. 80-100 kadar öğretmenin arasından 8-10 kadar kişi yaptı bu medenice hareketi. Siz bana yaklaşınca ne yalan söyleyeyim: Bir kaç gündür okulda bir yabancı görüyorum, galiba bu adam bir öğretmen. Kaç gün boyunca ayıp ettim. En azından bir hoş geldin diyeyim diyeceksin sandım. Ya da bir tanıdığımdan selam getirmiş olmalı diye düşündüm. Ama ne yazık ki böyle bir şey olmadı. İnsanlık denen şeyin maalesef mektebi yok, pazarda da satılmıyor. Eğitim yuvasında bile biz bunu öğrenemediysek nerede öğreneceğiz bir düşün istersen. Bana hoş geldin demediğin için bir eksiklik hissetmiyorum, diyenlerde de bir eksilme meydana gelmedi bilesin. Ama sana tavsiyem iyi satıcı olacaksan önce nezaket, kibarlığı elden bırakmayacaksın ve adabı muâşerat ve protokol kurallarını iyi bileceksin, satıcılıkta iletişim yollarını iyi kullanacaksın. Ayrıca bir tercihte bulunacaksın. Ya öğretmenlik ya da pazarlamacılık. Atalarımızın sözünü hiç duymadın mı? Bir koltukta iki karpuz gitmez diye. Yine tereciye tere satmak gibi olmasın ama "Bir şemsiye tamircisi, yazmış olduğu şiirleri incelemesi için
Shakespeare'e gönderdiğinde, ünlü yazarın cevabı:
- Dostum siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın.." olur. Siz de bir tercihte bulunun ya öğretmenlik yapın, ya da tüm ağrılara iyi gelecek ucuz ilacın pazarlamasını yapın. Hem milletin ağrıları dinerse hayır dualarını da alırsınız emin olun.
Ayrıca haddim değil ama. Bu kadar kredi kartı ya da kredi borcunu niye yaptın, yarın öğrencilere ayağını yorganına göre uzat diye nasıl söyleyeceksin. Bayan olarak bu işi yaptığınıza göre kocanızın da bir işi vardır mutlaka. Siz çift maaşla geçinemeyip ekstreden krem satışı yapıyorsanız bu ülkede işi olmayan, işi olup da asgari ücretle çalışan, maaşını düzenli alamayan, evine tek maaş girenler ne yapacak sayın öğretmenim. Biraz empati yapalım lütfen! Yok ben daha fazla kazanmak için bu işi yapıyorum diyorsan insanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa ikinci vadiyi ister, onun gözünü ancak toprak doyururmuş öğretmenim!
Kusura bakma! Derdim sen değilsin. Senin gibi böyle ikinci iş yapan binlercesi var maalesef. Bu yapılanlar bizde itibar zedelenmesine sebebiyet verir. Dünyada hiç kimse, kimseye itibar elbisesi giydirmez. İnsanlar kendi itibarını kendi kazanır ve kendine yakışanı yapar.
Hoş bulduk öğretmenim! Sana iyi satışlar... Bol kazançlar. İnşallah bu satışın esas işini aksatmaz. 28/09/2016
***
Baştan söyleyeyim: Kimsenin sattığı merhemde, kazanacağı parada gözüm yok, kimseyi de ayıplamıyorum. Belki de dediği gibi ihtiyaç sahibidir. İsteyen ticaret yapar, isteyen yapmaz. Ama bu işi işinin ehli bir pazarlamacı yapsa nasıl olur? Fena olmaz sanırım. Memur görünümlü, öğretmen görünümlü kişiler yapmasa ne olur? Kıyamet mi kopar sanki?
***
Haydi bu işi yapıyorsun sayın öğretmenim! Madem sana müşteri lazım. Ben bu kurumda göreve başlayalı tamı tamına 2 ay oldu. Haydi yaz dönemiydi görmediniz. Bayramdan önce 7 gün o okulda birlikte mesleki çalışma yaptık. Haydi seminer döneminde il dışından seminer alan yabancılar vardı, beni tanıyamadınız. Okul açıldıktan sonra bugün 8.gün. Ben o okula 8 gündür gidip geliyorum. Derslere girip çıkıyorum. Öğretmenler odasında karşı karşıya geliyoruz. Bir defa başınızı kaldırıp "Hoş geldiniz, nereden geldiniz, branşınız ne idi" diye sorup bir aşınalığımız olsaydı, olmaz mıydı sayın hocam. Bu işi kaç yıldır yapıyorsunuz bilmiyorum ama gördüğüm kadarıyla hala acemiliğiniz devam ediyor. Benim bildiğim pazarlamacı kaz gelecek yerden tavuğu esirgemez. Önceden alt yapısını oluşturur, alttan girer, üstten çıkar, satmaya çalışır. Biz de ihtiyacımız olmasa da en azından bir tane alırız. Kullanmasak da, yaptığın içimize sinmese de hatır için yaparız bunu zaman zaman. Görgü, dışarıdan gelen bir yabancıyı ilk gördüğünüzde hoş geldin demek ile başlar.
Siz yanıma yaklaşıp adımı sorduğunuzda ne yalan söyleyeyim aklıma ne geldi biliyor musun? Merak ediyorsan anlatayım: Okula geldiğim andan itibaren okulun idarecileri dahil bu okulda hoş geldin diyen meslektaşımın sayısı bir elin parmaklarını geçmedi. 80-100 kadar öğretmenin arasından 8-10 kadar kişi yaptı bu medenice hareketi. Siz bana yaklaşınca ne yalan söyleyeyim: Bir kaç gündür okulda bir yabancı görüyorum, galiba bu adam bir öğretmen. Kaç gün boyunca ayıp ettim. En azından bir hoş geldin diyeyim diyeceksin sandım. Ya da bir tanıdığımdan selam getirmiş olmalı diye düşündüm. Ama ne yazık ki böyle bir şey olmadı. İnsanlık denen şeyin maalesef mektebi yok, pazarda da satılmıyor. Eğitim yuvasında bile biz bunu öğrenemediysek nerede öğreneceğiz bir düşün istersen. Bana hoş geldin demediğin için bir eksiklik hissetmiyorum, diyenlerde de bir eksilme meydana gelmedi bilesin. Ama sana tavsiyem iyi satıcı olacaksan önce nezaket, kibarlığı elden bırakmayacaksın ve adabı muâşerat ve protokol kurallarını iyi bileceksin, satıcılıkta iletişim yollarını iyi kullanacaksın. Ayrıca bir tercihte bulunacaksın. Ya öğretmenlik ya da pazarlamacılık. Atalarımızın sözünü hiç duymadın mı? Bir koltukta iki karpuz gitmez diye. Yine tereciye tere satmak gibi olmasın ama "Bir şemsiye tamircisi, yazmış olduğu şiirleri incelemesi için
Shakespeare'e gönderdiğinde, ünlü yazarın cevabı:
- Dostum siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın.." olur. Siz de bir tercihte bulunun ya öğretmenlik yapın, ya da tüm ağrılara iyi gelecek ucuz ilacın pazarlamasını yapın. Hem milletin ağrıları dinerse hayır dualarını da alırsınız emin olun.
Ayrıca haddim değil ama. Bu kadar kredi kartı ya da kredi borcunu niye yaptın, yarın öğrencilere ayağını yorganına göre uzat diye nasıl söyleyeceksin. Bayan olarak bu işi yaptığınıza göre kocanızın da bir işi vardır mutlaka. Siz çift maaşla geçinemeyip ekstreden krem satışı yapıyorsanız bu ülkede işi olmayan, işi olup da asgari ücretle çalışan, maaşını düzenli alamayan, evine tek maaş girenler ne yapacak sayın öğretmenim. Biraz empati yapalım lütfen! Yok ben daha fazla kazanmak için bu işi yapıyorum diyorsan insanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa ikinci vadiyi ister, onun gözünü ancak toprak doyururmuş öğretmenim!
Kusura bakma! Derdim sen değilsin. Senin gibi böyle ikinci iş yapan binlercesi var maalesef. Bu yapılanlar bizde itibar zedelenmesine sebebiyet verir. Dünyada hiç kimse, kimseye itibar elbisesi giydirmez. İnsanlar kendi itibarını kendi kazanır ve kendine yakışanı yapar.
Hoş bulduk öğretmenim! Sana iyi satışlar... Bol kazançlar. İnşallah bu satışın esas işini aksatmaz. 28/09/2016
Vodafone'a açık mektup
Avea
görünümlü Vodafone olan faturalı bir hattım var. Tarifemin adı “Esnek tarife” sanırım. Toplamda her ay 26.60 TL gibi bir ödeme
yapmakta idim son iki aya gelinceye kadar. Ağustos ayı fatura bedeli: 54.50
geldi. Olabilir belki telefon ya da internet aşımı yapmış olabilirim dedi.
Eylül ayı bedeli : 68.59 TL geldi. Galiba
limiti aştım yine diyerek fatura detay bilgilerine baktım. Her herhangi bir
aşım göremedim.
Müşteri
hizmetlerine bağlanmak istedim. Ne mümkün efendim! Karşına elektronik bir
ses çıkıyor: Aradığınız numara ile işlem
yapmak istiyorsanız: 1’i, başka bir numara için işlem yapmak istiyorsanız 2’yi,
tuşlayınız. Tuşlayınca karşınıza kampanyalar hakkında bilgi almak istiyorsanız
şu numarayı, faturayı ödediyseniz bu numarayı, faturanızı açtırmak istiyorsanız
şunu, güncel fatura bilgilerinizi öğrenmek için bunu... şeklinde ardı arkası
kesilmeyen yerlere sizi yönlendirmeye çalışıyor. Karşına bir türlü müşteri
hizmetleri çıkmıyor. Tüm numaraları tek tek tuşlasanız bile size hemen bir
uyarı geliyor: Yanlış rakam tuşladınız diye. Haklarını yemeyelim aradığımız 542
hattın ücretli olduğu uyarısını yapıyor. Hatta isterseniz 7000’i arayarak sesli
yanıt sistemimizden ücretsiz faydalanabilirsiniz uyarısı da yapılmaktadır. 7000’i
çeviriyorsun faturanın güncel bilgilerini sayıp döküyor sana. Kapatıyorsun
ardından Vodafone’dan bir mesaj geliyor. Sesli yanıt sistemimizle aldığınız
cevaplar sizin için yeterli oldu mu, sıfırdan 10’a kadar puan verip yanıtlar
mısınız diye. Web sayfalarına girdim. “Vodafone
destek” ismiyle oluşturdukları Twitter adreslerine “Size ulaşamıyorum, benim fatura ile ilgili
bir derdim var, lütfen yardımcı olur musunuz” diye tweet gönderdim. Bana “Fatura kalem detaylarınızı Online Self
Servis üzerinden kontrol edebilirsiniz. vftr.co/online ^GB” şeklinde bir bilgi geldi. Kendilerine fatura detaylarında bir şey gözükmüyor
şeklinde tekrar yazdım. Bana “Bizesosyalmedyadestek.vodafone.com.tr/LeadForm/index… adresinden ulaşabilir misiniz? ^BZ” şeklinde bir mesaj geldi.
Dedikleri adresten istedikleri forma numaramı ve derdimi anlatan bir yazı daha
gönderdim. “Sosyal Medya Destek Formu ile göndediğiniz form tarafımıza
ulaşmıştır, bu formu kullandığınız için teşekkür ederiz. Kısa zamanda sizinle
irtibata geçilecek” açıklaması geldi sayfama. Bu formu doldurarak kaç defa göndermişsem de ne arayan
oldu ne de soran.
Üşenmedim çarşıdaki Vodafone bayisine girdim.
Bu numarama bakabilir misin, bu yüksek faturanın derdi nedir diye. Sağ olsun
biri baktı: “İçerik servis ücreti” ödüyorsun, iptal ettirmez isen her ay gelir,
bunu da ancak müşteri hzmetleri yapar” dedi. Çıkınca tekrar ücretli olan
müşteri hizmetlerini aradım. Dakikası 60 kuruşmuş. Sudan ucuz. Ama nafile. Yine
rakamlarla boğdu beni. Müşteri hizmetlerine bağlanamadan tekrar kapattım. Yolda
giderken bakkal dükkanından daha fazla olan bir başka servisine uğradım. “Kardeş müşteri hizmetlerne
bağlanabilmem için hangi numara ya da numaraları tuşlamam lazım” diye. Müşteri
hizmetlerine hangi numara ile bağlanılacağını bilmeyen acemi olduğu belli olan
eleman yardımcı olmaya çalıştı. İçerideki bir bilene sordu. Bilmem telefon yönlendirir:
1-3-5, veya 1-3-8 olabilir, ben bilmem dedi yanındaki kaşarlanmış olan.
Eve gelip tekrar “Sosyal medya destek formuna”
yazdım yazdım gönderdim. Maalesef geri dönen olmadı. 54.50’dan sonra 68.59’u da
ödedim. Güncel faturamın daha ortasına geldim, fatura bedelim 38.50 gösteriyor.
Oturup üşenmedim 150 sayfadan fazla detay olan faturamın hepsini tek tek
inceledim:
Tarih Tür Numara/İsim Açıklama Sure Ücret
13/09/2016 Diğer 6670 cellenity Yurt içi - 14.00 TL yazıyor
Kim olmuş, nasıl olmuş bilmem ama 6670
cellenity’e üye olmuşum. Ne işe yarar bilmem. İnternete girince gazete haberlerini
okumaktan başka da bir iş yapmam... İnternetten bir araştırdım. Grup oluşturup
grubuna kısa mesaj gönderiliyormuş. İşin garibi tarifem dahilindeki 4000
mesajımdan 3-4 tane göndermişim. Başka yere üye olarak mesaj göndermeyi ne
yapayım ben.
Uzattım uzatmasına. Ne bulunmaz Hint Kumaşı
imiş bu firma. Ulaşabilirsen aşk olsun. Ödediğim yüksek meblağa mı üzüleyim,
ulaşamadığıma mı, ya da ne işe yaradığını bilmediğim 6670 cellenity’e mi
bilemedim gitti. Beni tanıyanlar sosyal medyadaki paylaşımlarımı takip edenler
bilir. Yazılarımda yer, şahıs ve kişilere yer vermem. Hep olayları bir prensip
çerçevesinde eleştiririm. Vodafone’nin sosyal medya destek formuna: “Benimle
lütfen iletişime geçin, yoksa sosyal medyada bu mağduriyetimi kaleme alacağım” dedimse de
yine tık yok. Ciddi firmalar hep der ya: Memnuniyetinizi dostlarınıza
şikayetinizi bize bildirin” diye. Ben kendilerine anlatmak istedim. Ama olmadı.
Mecbur kaldım burada yazmaya.
Sayın firma! İsmini değiştirerek satın aldığınız
bu GSM operatörünün sahibi bir zamanlar siyasete atılmış, mitingine gelenlere
dürüm ve kontör dağıtan ve miting meydanına
getirdiği sanatçılara şarkı söylettirerek propoganda yapan biri idi. Yabana atılmaz,
hatırı sayılır bir oy oranına ulaşmıştı. Sonradan ortaya çıktı ki bu şahıs,
aynı hattı kopyalayarak insanlara satmış, sattığından daha az bir gelir
göstererek devletten vergi kaçırmış biri olarak lanse edildi medyada. Bizde eskiler: Bir insan yedisinde ne ise
yetmişinde de o olur.. Kırk yıllık kani olur mu yani... Bir insanın mayası
bozuksa ondan her şey beklenir...” derlerdi.
Ben bu görüşlere tam katılmasam da
sizin bu yaptığınızı ve aymazlığınızı görünce ister istemez bu GSM
operatörünün eski sahibi aklıma geldi. Acaba aslına mı çekti diye... Şunu bil
ki, son üç ayda ödediğim meblağ ne beni öldürür, ne de sizi ondurur. Firmalar
itibarları ile uzun ömürlü olurlar. Sosyal medyaya baktığım zaman firmanız
hakkında yazılmış binlerce olumsuz mesaj görebilirsiniz, eğer görmek
isterseniz.
Sahi sizi arayan size niçin ulaşamaz? 542’li
müşteri hizmetleri hattınız niçin ücretli? Tarifemiz dahilinde her yöne
ücretsiz konuşabiliyor iken sizin hattınızın özelliği nedir? Bulunmaz Hint
Kumaşı mısınız? Yoksa her arayan mağdurdan bıktınız da acaba aramasınlar diye
mi düşünüyorsunuz? Yaptığınız hizmetten utanıyor musunuz? Haydi ücretinden
geçtim. Niçin müşteri hizmetlerinden birine bağlanılamıyor. Elektronik bantla insanları
avutuyorsunuz. Yoksa bu ülkede milyonlarca
telefon müşterisi var. Her sezonda vurduğumuz kişi sayısı bize yeter
diye mi düşünüyorsunuz? Tabela renginizin kırmızı olması: Dikkat tehlike
anlamına geliyor da biz mi bilmiyorduk yoksa? Lütfen sosyal medyada açmış olduğunuz ve bir
işe yaramayan “Sosyal medya destek formu”nun
adını “Sosyal medya köstek formu” olarak değiştirin daha iyi... Ya da hiç gölge
etmeyin...
Bu açık mektubumdan sonra şahsımla iletişim
kurarsanız, ilgi ve alakanızı yine bu sayfadan duyurmak isterim...28/09/2016
27 Eylül 2016 Salı
Bir başkadır benim memleketimin insanı
Çıkrıkçılar içindeki umum tuvalete girdim. Göründüğü kadarıyla epey
müşterisi var. Kapıların önünde sıra bekleyenler var. Boş bir kapının önünde
beklemeye koyuldum. Sırasını beklediğim kapı hafifçe oynadı. Galiba içeride
kimse yok, kapı rüzgardan oynadı. Boşu boşuna beklemeyeyim diyerek kapıya
hafifçe vurdum içeride kimse var mı diye. Kapıya keşke vurmasaydım. İçeriden 75
yaşlarında bir amca çıktı: Çok sıkıştın galiba? Allah Allah şuna bak ya"
dedi. Cevabımı beklemeden homurdanarak yürüdü gitti.
***
Aydınlık Evler semtinden aracımla 60-70 hızla İstanbul Yoluna doğru hareket
halindeyim. Yolun karşı tarafından gelmekte olan 70-80 yaşlarında 5-6 kişi
ellerini kaldırdı "Dur" diye. Anormal bir durum var galiba. Belki
kaza oldu, belki araç lazım diye düşünürken durdum. Durduğum yerde yaya geçidi
varmış. Aracın içerisinden özür diler gibi elimi göğsüme koydum, kusura
bakmayın diye elimi kaldırdım. Buyurun geçin dedim. Yaşlı amcaların hepsi
geçmeye başladı. Bir tanesi; eliyle- koluyla bana işaret etmeye başladı. Elini
yere doğru götürüp yaya geçidini gösteriyor, sonra baş parmağıyla işaret
parmağını yuvarlak yapıp gözüne götürüyor. Ağzı da durmuyor. Tekrar elimi
kaldırıp özür diliyorum. Ama nafile amca yine bildik hareketlerini yapmaya
devam ediyor.
***
Derse girdim. Yerlere kağıt atılmış, duvarlarda yazı var. İşi temizliğe ve
sınıf ortamını temiz kullanmaya getirdim. Ardından hangi birimiz evindeki
masayı karalar ve oturduğu yere kağıt atar dedim. Sınıfın geneli atmayız dedi.
Bir tanesi: Ben ders çalıştığım yere atıyorum dedi. Niye atıyorsun, kim
temizleyecek deyince, temizleyen var: annem ve ablam cevabını verdi. Bu
yaptığın doğru değil, önüne kül tablası koysan da onun içine bari atsan dedim.
Kağıdı buruşturma işiyle kim uğraşacak dedi. Geriye kalan kısmında ders geçmek
bilmedi ilk defa. Zil ile beraber kendimi attım dışarıya. Ertesi hafta katta
nöbetçiyim. Teneffüste sınıfına girip adını öğrenmek istedim. Hangi çocuk
dediler. Hani evinde yere kağıt atan çocuk vardı ya, o dedim. İsmini öğrendim
ne işe yarayacaksa. Az sonra teneffüsünü yapıp gelen öğrenci yanıma geldi.
Adımı sormuşsun niye diye. Hiç öğrenmek istedim dedim. Öğrenip de ne
yapacaksınız dedi. Tanışmak istedim dedim. Tanışınca ne olacak dedi. Tanışmak
iyidir dediysem de beni disipline verecek misin dedi. Hayır dedim. uzaklaştı
gitti. Nereden de sordum adını. Niye temizlikten bahsetti isem. Çocuk atsın
dursun evine. Hatta evi kağıttan çöp yığını hale gelse. Sonra gidip adını niye
soruyorsun bre mübarek. O abla, o anne olduğu müddetçe anlayacağınız bu çocuk
daha başka neler yapar kim bilir. Ben mi şimdilik şükür kurtuldum.
***
İstanbul'da
bir metrobüste bir yolcu ile şoför arasında tartışma yaşandığı, şoförün
kafasına şemsiyeyle vurulduğu, aracın kontrolden yola girdiği, çift
katlı bir halk otobüsüne çarptığı, 3 aracı da altına aldığı, meydana gelen bu
şemsiye kazasından 11 kişinin yaralı olarak kurtarıldığı
belirtiliyor. 27/09/2016
25 Eylül 2016 Pazar
Kisme yok mu?
Hava muhalefeti olmasına rağmen bir dağcı arkadaşlarıyla birlikte dağa tırmanır. Ayaklarının kaymasıyla birlikte beraber tırmandığı tüm arkadaşları bir bir düşer ve ölür. Kalan son dağcı kayarak yuvarlanırken ince bir dala tutunur. Dal kırıldı kırılacak. Ölümü burnunda hisseden dağcı avazı çıktığı kadar bağırır: "Kisme yok mu? Kisme yok mu? Kisme yok mu?" diye.
Gaipten: "Ver kulum elini" şeklinde bir ses verir. Daha da sesini yükselten dağcı: "Başka kisme yok mu? Başka kisme yok mu" diye var gücüyle bağırmaya devam eder.
Not: 1- Fıkrayı anlatan "Kisme yok mu" şeklinde anlattığı için orjinaline dokunulmamıştır. Doğrusu "Kimse yok mu" şeklinde olmalıdır.
2- Dal kırıldı mı, kırılmadı mı, adam düşüp öldü mü bilinmemektedir.
3. Fıkra Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi yıllık planı düzenlenirken istenen yardımdan sonra kaleme alınmıştır. 25/09/2016
Gaipten: "Ver kulum elini" şeklinde bir ses verir. Daha da sesini yükselten dağcı: "Başka kisme yok mu? Başka kisme yok mu" diye var gücüyle bağırmaya devam eder.
Not: 1- Fıkrayı anlatan "Kisme yok mu" şeklinde anlattığı için orjinaline dokunulmamıştır. Doğrusu "Kimse yok mu" şeklinde olmalıdır.
2- Dal kırıldı mı, kırılmadı mı, adam düşüp öldü mü bilinmemektedir.
3. Fıkra Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi yıllık planı düzenlenirken istenen yardımdan sonra kaleme alınmıştır. 25/09/2016
Emanetiniz emanetimizdir *
2016-2017 öğretim yılı geçen hafta
başladı. Çocuklarımız okullu oldu. Çocuklarınız ve siz veliler ilk
günden tatlı bir telaş ve heyecan içerisinde idi. Çoğunuz ilk haftadan
servis, okul elbisesi ve kırtasiye ihtiyaçlarını gidermek için çaba sarf etmeye
başladı bile. Çünkü Eylül ayı eğitim ve öğretimin başladığı yani masraf ayı.
İnşallah bu yolda yapılan harcamalar boşa gitmez.
Okullar açılmadan önce şu okul, bu okul derken kararınızı
verdiniz. Umarım kararınız isabetli olmuştur. İnşallah ilk gün sizde ve
çocuğunuzda gördüğümüz bu heyecan sezon boyu devam eder. Heyecan devam etmeli
ki geleceğe umutla bakabilelim. Eğer kafanızda bu okul iyi değil, öğretmenleri de iyi ders anlatamıyor, çocuğum çok
zeki, sınıfını-okulunu değiştirmem lazım ikilemi varsa önce bu yargıdan
kurtulmaya çalışalım. Yoksa çocuğunuzun yıl boyunca çektiği sıkıntı ve sizin
yaptığınız masraf yanınıza kar kalır. Çünkü bu olumsuz bakış açısının size ve
çocuğunuza hiç faydası olamaz.
Okulları okul yapan birinci faktör öğrencinin kendisidir.
Başarıda rehberlik ve disiplin yönüyle öğretmen ve yönetimin katkısı % 10-20,
arkadaş ve çevrenin katkısı % 10, geriye kalan % 60 ise öğrencinin
kendi gayret ve çabasıdır. Şundan emin olun ki biz iyi bir terziyiz. Yeter ki
elbise olmaya aday kumaş bulabilelim. Çok zeki öğrenci istemiyoruz. Öğrenci
eksikliğinin ne olduğunu, nereden-nasıl giderebileceğini bilebilsin.
Ardından düzen ve tertip içerisinde bilinçli bir şekilde çalışabilsin. Başarı
için elimizde sihirli deynek yoktur. Ama çabamız vardır. Başarılı olmaması için
hiç bir sebep yoktur. Çocuğunuz
başarılı olursa en az sizin kadar biz de gurur duyarız, başarısız olduğu zaman
da yine en az sizin kadar üzüntü duyarız.
Öğrencimizin başarabilmesi için her şeyden önce
sizin ve çocuğunuzun yapması gereken vecibeleri vardır. Öğrenci kahvaltıyı
evinden yaparak okula zamanında gönderilmelidir. Ders dinleme gayreti
içerisinde olmalıdır, ödevini zamanında yapmalıdır, verimli ders çalışma
yöntemini kendisi tespit etmelidir, bilmiyorsa okulun rehber öğretmeninden
yardım almalıdır, ders çalışmak için günlük bir plan dahilinde hareket
etmelidir, gördüğü dersi evinde tekrar etmeli, ertesi günün ders konularına göz
atarak gelmelidir. Her akşam yarım saatten az olmamak şartıyla roman, hikaye
türü kitap okuması sağlanmalıdır, gerekirse o esnada aile bireyleri olarak siz
de seviyenize uygun bir kitap okumalısınız. Cebine yeterince harçlık
konulmalıdır. Çocuklar; bu çağın cep telefonu, sanal alem, tv ve dijital
oyunlarından denetimli serbestlik çerçevesinde -fazla olmamak şartıyla-
yeterince faydalandırılmalıdır. Öğrenciye alınan cep telefonları iletişim
amaçlı olmalı, çok fonksiyonlu olmamalı, velilerimiz saçlarını süpürge
ettikleri çocuklarını aşırı korumacılıktan kaçınmalıdır. Maalesef bu çağın en
önemli hastalığıdır aşırı korumacılık. Zira bu tavır çocuğu önce
şımarıklığa, ardından hazır yiyiciliğe ve başarısızlığa itmektedir. Çocuğun her
istediği alınmamalıdır. Çabuk doyuma ulaşır, mutlu da olamaz. İstekleri
bitmez, belki de hayatınız boyunca sırtınızdan inmez. Hep
çekersiniz. Çocuklarınıza gücü nispetinde sorumluluk vermenizde fayda vardır.
Çocuğunuzun okul, ev ve öğretmenle ilgili bir sıkıntısı
olursa soruna çözüm aramak için -veli toplantıları dışında- okula
gelerek -yangına körükle gitmeden- okul ve öğretmenlerle birebir
görüşmenizde fayda vardır. İlk başta hemen soluğu "Bilgi Edinme",
"Alo 147" gibi yerlerde almayalım. Eğer sorun okulda iletişim yoluyla
çözülmezse hak aramak için sonra okul dışı yollara tevessül edilmelidir. Dersin
ahengini, huzurunu bozan çocuğunuza karşı her türlü nasihat, uyarı,
ikaz yollarını denedikten sonra öğretmenin çocuğunuza uygulayacağı eğitim amaçlı
yaptırımının karşısında değil yanında olmanızda fayda vardır.
Öğretmen olarak bizler sorumluluğumuzun
farkındayız. Çocuğunuz çocuğumuz, emanetiniz emanetimiz, derdiniz
derdimiz, hedefiniz hedefimizdir. Yeter ki iletişim ve
empatiyi elden bırakmayalım, bize inanın ve güvenin. İlk
haftalarda bizden, ya da bizim dışımızdan kaynaklanan bazı aksaklıklar
olabilir. Bu, asla sizin moralinizi bozmasın. Çocuğunuzun iyi bir eğitim ve
öğretim alması için gayret etmekte olduğunuzun bilincindeyiz. İçiniz rahat olsun.
Hata ve yanlışlarımız olabilir. Hangi birimiz hata yapmayız ki. Önemli olan her
hatadan dersler çıkarabilmektir. Her meslek grubunda olduğu gibi bizim içimizde
de işinin ehli olmayan ve işini savsaklayan meslektaşlarımız olabilir. Her
konuda olduğu gibi bu konuda da bir empati yapalım. Başarı ve başarısızlık tek
taraflı değildir. Paydaşların her birinin az veya çok olumlu-olumsuz katkısı
vardır. Önemli olan hatada ısrar etmemektir.
Eğitim ve öğretim uzun soluklu bir süreçtir, kısa zamanda
sonuç alınamaz. Her şeyden önce sabırlı olmak ve birbirimize tahammül
göstermekte fayda vardır. Çocuklarımızın vatana, millete hizmet edecek birer
nefer olmaları temennisiyle yeni eğitim ve öğretim yılımız hepimize hayırlı
olsun... 24/09/2016
* 28/09/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
* 28/09/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
22 Eylül 2016 Perşembe
Usta dediğin böyle olur
Bir zamanların bağlatmak için aylarca sıra beklendiği ev telefonları neredeyse tarih oldu. Telefon makineleri ya atıldı ya da evin zula bir yerine kaldırıldı. Evlere döşenen telefon tesisatları da atıl durumda bekliyor. Artık gündemimizden düşmeyecek şekilde cep telefonları girdi hayatımıza hem de yediden yetmişe. Bir taraftan kolaylık diğer taraftan başımızın belası. Bu da ayrı bir yazı konusu.
Eve internet bağlatmam gerekiyor, ilgili firma ile görüştüm. Sözleşme imzalandı. İki gün içerisinde randevu vermek için bizimle irtibat kurulacağı belirtildi. İki gün içerisinde alt yapısını sağlamakla yükümlü firmanın elemanları geldi. Dışarıdan bağlantıyı yaptılar. Ardından anlaşma yaptığımız firmanın elemanı geldi. Bağlantıyı kurmak için evin içindeki telefon hatlarını inceledi. Birini açtı, diğerini kapattı. Evin her yerindeki tüm telefon prizleri kontrol edildi. Bir türlü hattın ana merkezine ulaşamadı. "Ben içerideki hattın ana merkezini bulamadım. Bunu bulsa bulsa elektrikçi bulur. Siz bir elektrikçi bulun, elektrikçi hattı bulur, bulamasa da dışarıdan kablo çeker" dedi gitti.
Elektrikçi buldum, fakat merdiveni yokmuş, 4 metreyi aşan bir merdiven buldum 2 gün sonra. elektrikçi geldi. Evin içine, olmadı dışına baktı nafile. Hattın ana merkezini maalesef o da bulamadı. İstersen dışarıdan kablo çekelim ama yanımda matkabım ve kablom yok, kablo alırsan yarın çekelim diyerek ayrıldı. Her ne kadar ana merkezi bulamasa da emek sarf etti. Kendisine de servis ücreti ödedim. Kapıya kadar uğurladım.
İnternet firmasıyla anlaşma imzalayalı 7 gün oldu. Evimize internet gelmese de en azından anlaşmamız var. Tek mutluluk kaynağımız bu idi. 7.gün firmanın bir başka elemanı geldi. "Elektrikçi nerelere baktı, bir de ben bakayım, belki bulurum" dedi. Aman kalsın kardeş, siz en iyisi pencereden kabloyu geçirip bağlayın dedim. Sağ olsun. Dışarıdan bağlantıyı yaptı, pencereden daha önce elektrik kablosu için matkapla açılmış yerden kabloyu geçirip evime internetin gelmesini sağladı. Değdi mi, değmedi mi bilmiyorum ama evimizde internetimiz var artık.
İkinci bir mutluluk kaynağım da evin telefon hattını döşeyen arkadaşa oldu tabii. Helal olsun adama. Telefon kablolarını kim döşer? Bilmem, elektrikçi bulur dediklerine göre sanırım bu telefon hatlarını döşeyenler de onlar olmalı. Tanımıyorum ama gıyabında takdir ettim adamı. Koca evde hattın ana merkezini nereye saklamış, gerçekten hayran kaldım. adam gerçek bir usta. Boşuna söylememiş eskiler: "Ustanın iyisi işin püf noktasını öğretmez" diye. Ustam emeğinin karşılığını almış, başka canlar yakmak için rızkının peşinde olmalı şimdi. Ama izi hiç kaybolmadı maşallah. Kaç kişi gelip gitmişse onun ustalığının püf noktasını tespit edemedi. Her gelenin açması, kapatması esnasında meydana gelen döküntüleri temizlemek de bize kaldı.
Anlayacağınız böyle derin ustaların yeteneklerini bulabilmek için geriden gelen çıraklar daha kaç fırın ekmeği yiyecekler? Bunu da zaman gösterecek. Belki de ülkenin hala ayakta kalmasının sebebi bu derin ustalardır, kim bilir? Hayır dualarımız seninle be kardeş! Yatağında rahat uyu. 22/09/2016
Çocuğumu çocuğunuz bilin... *
Uzun
bir aradan sonra çocuğum bu hafta okula başladı. Baştan söyleyeyim, ben
yeterince okuyamadım. Pişmanlığını duyuyorum hep. Çünkü bana yeterince
rehberlik yapılmadı. Çocuğumun; vatana, millete hayırlı hizmetler yapacak
şekilde okumasıdır muradım.
Biliyorum,
siz kutsal bir görev ifa ediyorsunuz. İşiniz zor. Çünkü biz evde 2-3 çocukla
başa çıkamazken siz yüzlercesiyle muhatap oluyorsunuz. Elleri öpülesi
insanlarsınız. Öğrettiğiniz her bir harf için gerekirse köleniz olurum. Bir
veli olarak sizlerden bazı isteklerim olacaktır. Umarım anlayışla karşılarsınız
beni. Öncelikle yeni eğitim ve öğretiminiz müdürüyle, yardımcısıyla, öğretmeni
ve personeliyle hayırlı olsun. Baştan söyleyeyim: Çocuğum başarılı- başarısız
olabilir, hatta kötü de olabilir. Ama ne yaparsınız ki benim çocuğum. Atsan
atılmaz, satsan satılmaz. Çocuğum akranlarının yanında farklı bir hüviyete
bürünebilir, onlara uyup yaramazlık
yapabilir, derslere ilgisiz olabilir, ders çalışmayabilir, hatta anlamayabilir.
Bu, onun kapasitesinin olmadığı anlamına gelmez. Mutlaka onda da -tespit
edilmeyi ve işlenmeyi bekleyen- bir cevher vardır. Niyetim onu topluma
kazandırmak ve faydalı bir birey olmasını sağlamaktır. Eğer kazanılamaz,
dışlanırsa onun sıkıntısı mutlaka topluma ve belki de senin çocuğuna sirayet
edebilir. Unutmayın ki canlı bomba olan bir kişi ama öldürdüğü insanlar yüzler
olabiliyor bazen. Bu yüzden çocuğum size
emanettir. Onu kendi çocuğunuz bilin. Her ne kadar eskilerin dediği "Eti
senin kemiği benim" bakış açısı -aşırı korumacılıktan olsa gerek-
şimdilerde kalmasa da, çocuğuma kendi
çocuğunuza yapılmasını istediğinizi yapın. Yapılmaması gerekeni de yapmayın.
Şiddet ve hakaretin dışında davranışlarına olumlu katkıda bulunacak, açıklanabilir her türlü makul yaptırım ve
cezai müeyyidenizin yanındayım, karşısında değil. Yeter ki bir amaca hizmet
etsin… Size akıl vermek gibi olmasın ama öncelikle çocuğumu tanıyın, ona ilgi
ve alaka gösterin. Ona zaman zaman fırsatlar verin. Dersinizi sevdirmek
istiyorsanız önce kendinizi sevmesini sağlayın. Sizi severse ölümüne ders
çalışır. İlk dersten son derse kadar dersleriniz dolu dolu geçsin. Özel
sektörde yapamayacağınız devamsızlığı devlet sektöründe yapmayın. Her ne
sebeple olursa olsun çocuğumun dersleri boş geçmesin…
Bizden
istediğiniz makul isteklere kapımız hep açık. Ben size, siz de bana ve çocuğuma
güvenin. Birbirimize güvenelim ki okul dışında başka alternatif yollara
tevessül etmeyeyim. Kafamdaki okullardan bir şey olmaz algısını kaldırayım. Siz
de bu çocuktan bir cacık olmaz yargısından vazgeçin. Derslerine takviye olması
için yardımcı kaynak tavsiyesinde bulunabilirsiniz. Ama ‘Şu yazarın kitabını,
şu kitapçıdan alacaksınız. Çünkü ben dersleri bu kitaptan takip edeceğim’
şeklinde nokta atış yaparsanız -kalbinizde bir kötü niyet olmasa da- ben bunda
bir Çapanoğlu ararım. Lütfen pazarlamacı ve yayınevlerinin tutsağı olmayın…
Güya eğitim ücretsiz. İnanın ücretli olsa bundan daha iyi. Çünkü bir veli
olarak yardımcı kaynaklara verdiğimi, etüt merkezi ve temel liseye ödediğimi,
servise verdiğimi, cebine koyduğum harçlığı bir araya getirsem hayatı boyunca
yaşayabileceği bir iş yeri açabilirim. Yine de
eğitim ve öğretime giden param helal olsun. Ben buna hazırım. Yeter ki
sonuç alabilelim.
Bir
veli olarak ben de sizi tanımak, evimde misafir etmek isterim. Veli
toplantısına geldiğim zaman bana, e-okul ortamından görebileceğim notunu
söyleyip “Çocuğunuz çalışmıyor” demeyin. Çocuğumun yeterince çalışmadığını ben
de biliyorum. Çocuğumun benim bilmediğim yönlerini söylemenizi isterim. Kaç ay
geçtiği halde “Sizin çocuğunuz hangisiydi, çıkartamadım derseniz bilin ki o
zaman yıkılırım.
Okulunuzun
imkanları yeterli olmayabilir. Mevcut imkanları iyi değerlendirelim. Okul ve
sınıf ortamları temiz olsun. Çocuklarımıza sınıfı, sırayı, duvarları hor
kullanmama bilincini aşılayalım. Gerekirse kirletenlere temizletelim. Yeterli
elemanınız yoksa temizlik yapacak personelin ücretini veliler olarak biz
ödeyelim. Her şeyi kabul ederim ama ders işlenen yerin kirli olmasını asla
kabul edemem. Kaldığı yeri sorumsuzca kullanan: “Nasılsa temizleyen var”
diyerek yarın kamusal alanları da fütursuzca kirletir.
Bir
veli olarak çocuğumun okuyup başarılı olması, başarılı olamasa da en azından
topluma yararlı bir birey olması için
gerekirse saçımı süpürge ederim. Eğitim ve öğretim konusunda benim ve
çocuğumun üzerine düşecek maddi ve manevi sorumluluğu üstlenirim. Bildiklerimi
yapar, bilmediklerimi de sizden öğrenmek isterim. Sizden de görev ve sorumluluk
bilinci çerçevesinde ibadet aşkıyla çalışmanızı istirham ederim.
Öğrenci-veli,
öğretmen, idare ve personel olarak birbirimizi suçlamadan –taşın altına elimizi
koyarak- çalışmak bizden, tevfîk Allah’tan diyelim. Allah yar ve yardımcımız
olsun. 21/09/2016
24/09/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde 26/09/2016 tarihinde ladik.biz sitesinde yayımlanmıştır.
24/09/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde 26/09/2016 tarihinde ladik.biz sitesinde yayımlanmıştır.
20 Eylül 2016 Salı
Sevdim ben bu öğretmenliği
04.02.1992
yılında başlamıştım öğretmenliğe. 13 yıl boyunca Gaziantep-Nizip,
Adıyaman-Kahta, Adana-Seyhan ilçelerinde liselerde öğretmen olarak görev
yaptım. Ortalama 25-30 saat derse girdim haftada. Öğretmenliğimin en zevkli, en
heyecanlı, en idealist yıllarıydı.
Öğretmenlik
hayatım boyunca idarecilik yapmayacağım dememe rağmen branşıma memleketim
kapalı olduğundan, ikinci bir tayin
hakkım olsun diye hiç aklımda yok iken müdürlük sınavına girdim. 24.01.2005
tarihinde müdür koltuğuna oturdum. 11 yıl boyunca lise,
ilköğretim ve ortaokullarda yönetici
olarak görev yaptım. Toplantılardan fırsat buldukça 2-6 saat arasında derse
girdim, eğer buna ders denirse. Kafam meşgul ve iş yoğun iken girdiğim
derslerdi. Zira yöneticilerin girdiği derslerden hayır gelmezdi. Bu yüzden bu
aşamada girdiğim derslerden hiç haz almadım.
Koltuğa
oturduğum andan itibaren yönetici olarak yaptığım görevden hiç hoşlanmadım.
Çünkü yaptığımız idarecilikten ziyade evrak memurluğu idi. Yetkisi olmadan her
türlü sorumluluğun verildiği bir makamdı zira. Öğretmenini, öğrencini, velini,
servisçini, kantincini, personelini, muhitini, milli eğitimini aklına
gelebilecek her kesimi memnun ve hoşnut edeceksin. Sen hep içine atıp dişini
sıkacaksın. Sana kimse derdin nedir diye sormayacak, herkes hizmet bekleyecek,
işinin olduğuna bakacak. Sürekli değişen
sisteme, mevzuata ayak uyduracaksın.
Fincancı katırlarını ürkütmeyeceksin. Sabahtan akşama okula kendini
bağladığın gibi yeri geldiği zaman hafta sonu ve akşamları da okulda
bulunacaksın. Okuldan ayrılsan da aklın orada kalacak... Sonu gelmeyen resmi
yazılara süresi içerisinde cevap vereceksin... Gerekli gereksiz istekleri
yaptıktan sonra fırsat bulabilirsen müdürlük yapacaksın...
Müdürlüğe
geçtiğim andan itibaren sırtımdaki bu yumurta küfesinden bugün kurtulacağım,
yarın kurtulacağım derken 2005'ten bugüne 11 yıl geçmiş. Dilimle söylediğimi
2016 yılında beynimde de bitirerek 22/07/2016 günü itibariyle öğretmenliğe
döndüm. Yıllardır yapmadığım yaz tatilini de doya doya yaşadım.
01/09/2016
tarihi itibariyle mesleki çalışma için okulda bulundum. 19/09/2016 günü
itibariyle bayramdan sonra öğretmenliğe yeniden adım attım. İlk günde 6 saat
derse girdim. Okuldan ayrılırken öğretmenlik yıllarım gözümün önüne geldi. İçim
huzurluydu, zevk de aldım girdiğim derslerden. Ben içten içe huzur duyarken biz
sabahçı grubu savan idarecilerimiz öğlenci grubu almaya hazırlanıyorlardı.
Acıdım hallerine gerçekten. Sabahtan beri odasında, koridorda gördüğüm
yöneticilerin yüzü gülmüyordu. Kim onları nerede yakalamışsa bir şey istiyordu kendilerinden.
Birinin işini yaparken diğeri sıra bekliyordu arkasında. Allah hepimizin
yardımcısı olsun, hele de idarecilerin. Yanlarına gelenlerin kaçını memnun
ettiler, kaçı kırgın ve kızgın ayrıldı kim bilir? Yaptıkları evrak memurluğu ve
idarecilik dolayısıyla kaç dost edinebilecekler zaman gösterir. Çünkü
idarecinin dostu olmaz. Bakmayın siz bir hevesle çoğu kimsenin yönetici olmak
için çaba sarf ettiğine. Çünkü davulun sesi uzaktan hoş gelir hep.
İdareciliğe
son noktayı koyarken, kafamda taşıdığım
bunca aradan sonra acaba yapabilir miyim endişesinin yersiz olduğunu anladım.
İlerlemiş yaşıma rağmen ilk gün girdiğim dersten zevk aldım. Sınıflarda gözleri
parıldayan öğrenciler gördüm, sorduğum sorulara cevap veren ve soru soran.
Bundan önce 11 yıl boyunca iyi-kötü genelde büyüklerin işini yapmaya çalıştım.
Şimdi sıra almaya meyilli küçük dimağlarda. Verimli olacağıma da inanıyorum.
Daha ilk günden diyorum ki iyi ki dönmüşüm asıl mesleğime. Darısı isteyenlere...
Oh be! Dünya varmış... 19/09/2016
Oh be! Dünya varmış... 19/09/2016
19 Eylül 2016 Pazartesi
Bugün okullu oldum*
Biliyorum; ailem,
akrabalarım, öğretmenlerim, yöneticilerim, büyüklerim ve çevrem benden ve benim
gibi okula başlayanlardan çok şey bekliyorlar. Bu da doğaldır. Bilin ki ben
bunun farkındayım. Zaten bunun için buradayım. Uzun bir tatilin ardından
başlangıçta biraz zorluk çekeceğim ama alışacağım. Çünkü okumaktan başka çarem
yok. Ben gemileri yaktım da geldim buraya. Biliniz ki yaz boyunca kafam
boşaldı. Doldurmaya geldim. Fotokopi
makinesi gibi her şeyi alırım. Ben bu okulun müşterisi ve iç paydaşı olarak
yoğurulmaya hazırım. Dedim ya. Ben her şeyin farkındayım. Pekiyi büyüklerim siz
ne istediğinizin ve ne yapmak istediğinizin farkında mısınız? Bana bir şeyler vermeye hazır mısınız?
Dedim ya beynim boş.
İyi-kötü her şeyi alırım. Bakmayın siz benim ilgisiz gibi göründüğüme. Siz
belki farkındasınız ya da değilsiniz. Benim de sizden istek ve beklentilerim
olacaktır. Hani siz, ilk gün yapmamız
gerekenleri sayarsınız ya. Teşekkür ederim ilgi ve alakanıza.
Pekiyi ben sizden neler bekliyorum. Niçin hiç sormuyorsunuz? Kusura bakmayın. İşin
başında benim de sizlerden isteklerim olacaktır. Dediklerime “Daha sen
çocuksun, bilmezsin” diye kızacaksanız, sözümü ağzıma tıkayıp “Yaramaz bu
çocuk” diye beni kara listeye alacak iseniz,
hiç konuşmayayım... Hazırsanız, söylüyorum:
Bana yasakladığınız hiç
bir şeyi kendiniz de yapmayın, hem de gözümün önünde. Çünkü faydası olmaz.
Yasaklara riayet ederim belki. Ama fırsatını bulduğum ilk anda yasakları
çiğnerim… Siz büyükler serbest giyinirken bana bir numara küçük gelen, tek tip, aynı renk formaları giymeye beni zorlamayın.
Burası asker ocağı değil bir kere. Ben bir bireyim. Lütfen bu kıyafet
düzenlemesini -artı ve eksileriyle birlikte- bir kere daha düşünün.
Toplumsal hayatta
gücüme göre görev alayım. Bana sorumluluk verin, her şeyden önce bana güvenin. Takibi de elden bırakmayın. Beni
hazır yiyici olarak yetiştirmeyin. Yarış atı gibi sadece sınavlara
hazırlamayın. Hayata da hazırlayın. Çocukluğumu da yaşayayım biraz. Sadece
bilgi yüklemeyin. Analiz yapmama, beynimi kullanmama ve analitik düşünmeme de fırsat
verin. Seçenekleri verilmiş, test tekniğine dayalı, bol soru çözdürmekten
ziyade açık uçlu sorularla zorlayın beni… Bana evde, okulda sadece nasihat
etmeyin. Çünkü bir kulağımdan girer, öbüründen çıkar gider. Hepiniz bana
yaşantınızla örnek olun. Benim aklımda kalacak olan sadece davranışlarınızdır.
Öğretmenim not vermede ve öğrencilere davranışlarında adil olmazsa ben de adil
olamam. Evimde kavga varsa benden uslu bir davranış beklemeyin. Yaptığım
davranışı görünce “Nereden öğrendi bu çocuk bunu” demeyin. Ben aklınıza
gelebilecek her türlü kötülüğü yaşadığım ortamdan yani annemden, babamdan,
arkadaşlarımdan, öğretmenlerimden, çevremden, görsel ve yazılı medyadan…
alıyorum bilesiniz. Çünkü ben iyi bir alıcıyım.
Derslerime düzenli,
tertipli çalışmam isteniyorsa çalıştığım odanın yanında gecenin bir vaktine
kadar dizi izlenmesini istemiyorum. Beşikten mezara ilim öğrenilecekse buyurun
beraber öğrenelim. Takviye ders, özel ders ve yardımcı kaynaklarla boğmayın
beni. Alacağım kadar yük yükleyin bana. Siz hafta sonu tatilinizi yaparken beni
erkenden etüt merkezi gibi yerlere göndermeyin. Eğer bilgiyi dışarıdan
alacaksam bu okullar niye var, bana söyler misiniz? Okulları, dışarıdan takviyeye
ihtiyacım olmayacak şekilde donatın o zaman. Siz akademik ve din eğitimini
olması gereken yerin dışına ihale ederseniz biz daha nice nice 15 Temmuzlara
maruz kalırız, haberiniz olsun.
Okuluma sabah erkenden
gitmek, akşamın geç vaktinde gelmek istemiyorum. Giderken üzerime Güneş doğmalı,
gelirken de hava aydınlık olmalı. Şu ikili öğretimden bıktım usandım artık.
Okul mu kiralarsınız… Ne yaparsınız? Bilmem.
Ama lütfen bir çözüm bulun.
Ben derslerime
hazırlıklı geleyim. Yeter ki durmadan “Çalış, çalış” demeyin. Ama siz de
hazırlıklı gelin. Derse gelince “Nerede kalmıştık çocuklar? Haydi sen oku”
demeyin. Adımla hitap edin bana. Zira geçen
yıl öğretmenim bir sene boyunca adımı öğrenemedi maalesef.
Haftalık ders toplamı
biraz fazla değil mi? Hiç azaltmayı
düşünüyor musunuz? Hazmedilmeden öğrenilen çok bilgi, bilgi yığınından ibaret
olsa gerek. El insaf Bakan Amca!
Servisçi amca! Aracı
kurallarına göre sür, başkasıyla rekabet etme, fiyat belirlerken de biraz
insaflı ol… Kantinci amca! Kantini yüksek kiraya tuttum diye hıncını benden
çıkarma, fiyatların makul olsun, temiz olsun, kaliteli olsun. Kazancın bol ve rızkın helal olsun.
Büyüklerim! Yazdıklarımdan dolayı
kızmayın bana. Biliyorum siz benim iyiliğimi istiyorsunuz. İnanın ben de çok iyi
niyetliyim. Bu kadar iyi niyetten doğru ve doğrular ortaya çıksın artık… Kazanan
ülkem olsun. Hepinizin yeni eğitim ve öğretimi hayırlı olsun. 19/09/2016
* 21.09.2016 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayınlanmıştır.
* 21.09.2016 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayınlanmıştır.
18 Eylül 2016 Pazar
Tabiat boşluk kabul eder mi?
2001-2002
yıllarında Adana’da çalışırken bir vesileyle yolum Yehova Şahitleriyle kesişti.
Temsilcisini davet ettim. Eşiyle beraber geldi evime. Tanıştık. Sigorta
işleriyle uğraşan kendisinin ve eşinin
adı Müslüman ismiydi. Her ikisi de Türkçe konuşuyorlardı. Temsilcinin
aksanından yabancı olduğunu anladım. Ama eşi Türk idi. Geçmişini sordum eşine.
“Namaz kılar oruç tutardım sonradan Yehova oldum” dedi. Bana kendi inançlarını
anlatan bir-kaç risale hediye ettiler. Biraz oturduktan sonra Kitabı
Mukaddes’ten bazı bölümler okuyabilir miyim” dedi temsilci. Elbette dedim. Daha
önceden fosforlu kalemle çizilmiş İncil’in bazı bölümlerinden cümleler okudu
bana. Okuma işi bittikten sonra Kitabı Mukaddes’ten -daha önce okuyup notunu
aldığım- bazı bölümlerle ilgili sorular sordum. Kitabınız peygamberlere
hakaretlerle dolu soruma “İsa dışında tüm peygamberler günahkar” cevabını
verdi. Sonra vedalaşıp ayrıldık.
***
Bir
kaç ay sonra okulumun müdür yardımcısı: “Biriyle tanıştıracağım” diye odasına
çağırdı. Misafir, Güney Koreli biri idi. Adana’da misyonerlik çalışması için
bulunuyormuş, adını da değiştirmiş Musa ismini almış. Kendisine daha önce hangi
inançta olduğunu sordum. Konfüçyüs olduğunu söyledi. Sonradan araştırarak
Hristiyan olduğunu belirtti. İslam’ı da araştırdın mı dedim. “Araştırdım” dedi.
Neyini beğenmedin İslam’ın deyince, “Çok evlilik içime sinmedi” dedi. O devirde
birden fazla evlilik bir realiteydi. Batıda da vardı. Eğer İsa peygamber de
yaşasaydı o da birden fazla evlenebilirdi” cevabıma “Belki” dedi. Adana’da kaç
tane kilise eviniz var dedim. 50 tane dedi. Ayrıldık.
***
Adana’da
bir başka okulda ders tamamlamaya gittim. Ramazan ayı idi. Okulda az sayıda
oruç tutan öğrencilerden biri geldi yanıma. “Hocam ben Hristiyan olmaya karar
verdim” dedi. Çok mu beğendin Hristiyanlığı, derdin ne? Çünkü sen orucunu bile
tutuyorsun, dini bilgin de ileri derecede dedim. “Yok hocam Hristiyanlığı
beğendiğimden değil. Ben Güneydoğuluyum. Ailem orada. Ben burada ağabeyimin
yanında kalıyorum. Geçen gün bana ‘Başının çaresine bak, sana bundan sonra
bakamayacağım, kendine yer bul’ dedi. Şimdi ne yapacağım bilemiyorum. Niyetim
yurt dışına gitmek. Bunun için de Hristiyan olacağım. Çünkü dışarıya başka
türlü gitmem mümkün değil. Geçen gün bir arkadaşım kiliseye gidip hristiyan
olunca ona pasaport çıkarttılar. Dinimi değiştirirsem bana da yardımcı
olacaklar” dedi. Dilimin döndüğünce yaptığının yanlış olduğunu izah etmeye
çalıştım. Daha lise çağındaki genç ne
yaptı sonraları bilmiyorum.
***
2000’li
yıllarda başımdan geçen üç tane üzücü anekdot. Güzel ve mükemmel dinimizi
anlatamıyoruz, belki de yaşayamıyoruz. Ülkem yabancıların cirit attığı bir yer.
Batılılar iyi bir saha çalışması yaparak ülkemde faaliyetlerde bulunuyor.
Anlattığım anekdotlarda yabancıların bizim Müslüman insanımızı kendi
inançlarına döndürme çalışması var hep. İlk iki olayda muhatap olduğum kişiler
özel olarak yetiştirilip ülkeme gönderilmiş kişiler. Konuşması, giyimi,
davranışları çok insancıl. Konuşacağı alanları biliyorlar, kitaplarından
okuyacağı yerleri biliyorlar. İşini bırakıp ayağına kadar da geliyorlar. Üçüncü
olayda; kalacak yeri olmayan genci ne şekilde kendilerine çekeceklerini de
biliyorlar. Düşündüm de kendi ülkemin insanı sahipsiz. Tabiat boşluk kabul
etmiyor. Adamlar boşluğu buldu mu affetmiyorlar. Biz kendi insanımıza sahip
çıkmaktan aciziz. Biz hep aynı kulvar ve menzile giden insanımızı kendimize çekmeye çalışıyoruz,
yeni insanları kazanacağımız yerde. Tıpkı GSM operatörlerinin yaptığı gibi.
Farklı
kulvardaki insanlara yaşantımızla örnek olarak ulaşmamız lazım. Belki de adam
adama markaj yaparak... Güzel bir üslupla, güzel bir iletişim ve ikna edici bir
yöntem kullanarak yeni insanları
İslam’la buluşturmamız lazım hem de ayağımıza beklemeden biz onlara giderek...
18/09/2016
Çözülmedik meselemiz kalır mı bizim?
Türkiye’de yaşayan
insanları genelleme yaparken -her ne
kadar- % 99’u Müslüman dense de bu ülke;
her kesimden, her düşünceden, her inançtan toplulukların bulunduğu bir
mozaikler ülkesi. Çoğu insan da düşüncesini söyleyemeden yaşar bu ülkede. Çünkü
kimi baskıdan, kimi ayıplanmaktan, ya da dışlanmaktan endişe eder. Düşüncelerin
rahatça söyleneceği ortamlar olmayınca her kesim birbirine karşı körler ve
sağırlara oynar. Herkes yekdiğerini yüzeysel tanır ve birbirine karşı ön
yargılıdır. Her kesim kendi inanç ve düşüncesinin doğru, diğerlerinin yanlış
olduğuna kendini inandırarak kendi düşüncesindekileri korumaya çalışır. Diğer
kesimin kendi düşüncesine gelmesini, kendi gibi düşünmesini ve yaşamasını
ister.
Farklı yapı ve
dokuların birbirlerine karşı iletişim, üslup ve güven sorunu vardır. Genelde ya saldırganızdır, ya
da savunmadayız. Ortası yok bu ülkede. İletişim
ve üslup sorunumuzu halletmeden, birbirimize güven vermeden bu ülkede birbirimize ve inançlarımıza karşı saygılı bir şekilde
yaşayamayız. Barış iklimi de asla gelmez. Bazı zamanlarda ortaya çıkan barış
görüntüsü de yalancı bahar gibidir. Her kesim bu üç sorunu çözmeden kimseyi
ikna edemez. Her şeyden önce farklı düşünceye sahip insanlara karşı empati yapabilmeyi
bilmeliyiz. Fikirlerimizi medenice tartışamıyoruz. En ufak bir durumda en sakinimizin
hemen sesi yükselir. Hemen belden aşağıya vurmaya başlarız. Birbirimizi de
dinlemeyiz. Yüksek sesle hakaretlerimizi bir bir sıralarız. Araya girilmezse
eğer gerekirse kavga bile ederiz. Maalesef birbirimize tahammülümüz yok.
“Benim oğlan bina okur,
döner döner bir daha okur” misali farklı kesimler birbirinin hep niyetini okur
bu ülkede. “Yok, sen böyle diyorsun ama aslında sizin niyetiniz bu” şekilde.
Çünkü her kesim diğerlerine karşı şeffat değil, maalesef genelinin bir gizli
ajandası var. Bu ikinci ajandadan vazgeçmeden ya da açığa çıkarmadan asla karşı
tarafa güven veremeyiz. Gizli ajandamız yoksa da bu gizli ajanda algısından
kurtulmamız lazım. Karşı tarafa yemin billah etsen de mümkün değil
inandıramıyorsun. Çünkü “Öküzün altında buzağı arıyoruz” hepimiz anlaşılan.
İletişim, üslup, güven ve gizli ajanda konusunda birbirimizin eline su
dökemeyiz. Aslında tencere-kapak gibiyiz farkında olmasak da.
Yaşayacak başka ülkemiz
yoksa bu sorunu nasıl çözeceğiz? Sorunu tespit edip her kesim kendi öz eleştirisini
yaparsa çözüm de kendiliğinden gelir aslında. Eğer birbirimize karşı:
·
İletişim ve diyalog yolunu hep açık
bırakırsak,
·
Şeffaf olup, gizli ajanda taşımazsak,
·
Güzel bir üslupla medenice
tartışabilirsek,
·
Güvenirsek,
·
Şiddet, baskı ve yıldırma olmadan, aba
altından sopa göstermeden saygılı olabilirsek,
·
İyi günümüzde, kötü günümüzde empati
yapabilirsek,
·
Fikir, düşünce ve inancımızı birbirimizi
rahatsız etmeden ayıplamadan, dışlamadan özgürce savunup yaşayabilir ve
birbirimize hayat hakkı tanırsak,
·
Bu ülkeyi birbirimizden kurtarmaya
çalışmaz, içinde bulunduğumuz yapıdan beslenmezsek,
·
İşimizi düzgün yapıp ülkenin kalkınması
için çabalarsak,
·
Konuşma ve davranışlarımızda
birbirimizin hassasiyetlerine riayet edersek...
Bu
ülkenin çözülmedik meselesi kalmaz inanın... 18/09/2016
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)