31 Mayıs 2020 Pazar

Cami İnşaatları Üzerine *

Salgın dolayısıyla camilerin kapanması, camilerde cemaatle namaz kılınamaması, 2,5 ayın ardından bahçesi müsait olan az sayıdaki yerlerde sosyal mesafeye riayet ederek cuma kılınması, cami müştemilatının dışında geniş mahallerde namaz kılınması bize gösterdi ki mevcut camiler ve yeni yapılacak camiler üzerine kafa yormamız gerekecek. 

Daha önce cuma kılınan irili-ufaklı mevcut camilerimize bir göz atarsak camilerin çoğu, ileriden görünmeyecek şekilde -sanki ülkenin yer sorunu varmış gibi- yüksek binaların arasına sıkışmış/sıkıştırılmış ya da dört bir köşesinden yol geçirmek suretiyle kuşa döndürülmüş durumda. En iyi caminin müştemilatı, namaz kılınan yer yani cami; minare, görevli lojmanı, tuvalet, gasil hane ve şadırvandan ibaret. Maalesef çoğu camimizin doğru dürüst geniş bir bahçesi yok. Halbuki cami dediğimiz yer mesire yeri, çarşı merkezi, insanların buluşma ve minare ve ağaçlarının gölgesinde oturduğu yer  ve aracıyla gelen insanların aracını rahat bir şekilde park edip ibadetini yapabileceği yerler olmalı. Cami ve müştemilatı sadece camiye gelenlere değil, tüm halka hizmet eder şekilde, bahçesinde oturanın hoşça vakit geçireceği şekilde düzenlenmeli. Caminin oturduğu alan ve bahçesi öyle planlanmalı ki cemaatle kılınan namazlar, cami içinde veya bahçesinde kılınacak şekilde mevsimine göre ayarlanmalı. Bunun için cami yapılacak yerin çok büyük bir alanı kapsaması gerekiyor. 

Mevcut camiler için halihazırda bir şey yapılamaz. Bu camiler binaların arasında işlevlerini yerine getirmeye devam edecekler. Sadece birbirine yakın ve cemaat sayısı fazla olmayan camilerin bir tanesinde cuma kılacak şekilde planlama yapılabilir. Diğer camilerde sadece vakit namazları kılınabilir.

Bundan sonra yapacağımız yeni camiler için çok geniş yerler tahsis etmek lazım. Öyle her arsasını bağışlayanın istediği yere cami yapımından vazgeçilmeli. Birbirine yakın camiler arasında belli mesafe olması şartı getirilmeli. Aynı mahallede birbirine yakın, birbirine sesi duyulan, aynı yürüyüş mesafesinde çok sayıda küçük cami yapımından vazgeçilmeli.

Belirlenen geniş bir yere öyle cami yapılmalı ki yapılan bu cami, mahallenin  -tek- camisi olmalı ve cami, her türlü müştemilata sahip olmalı. Cami, hava şartlarına ve salgın gibi olağanüstü durumlara göre planlanmalı. Yerine göre namaz içeride kılındığı gibi dışarısında da kılınmalı. Çünkü havaların sıcak olduğu sair zamanlarda cami içinde namaz kıldığımızda sıcaktan sırılsıklam oluyoruz ya da içeriyi serinletmek için durmadan klima çalıştırıyoruz. Halbuki bahçede kılınsa ne terleme olacak ne de klima çalışacak. Doğal yollarla serinleyemediğimiz klimalar, çoğu zaman hastalığa da sebebiyet vermektedir. Üstelik hem klima alırken hem de kullanırken giden elektrik masrafı da ayrı bir konu.

*05/06/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



Bayram Yasağının Faydaları

Bu bayram garip bir bayram oldu. Zira bugüne kadar kutlamadığımız bir bayramdı. Daha doğrusu yapmadığınız bir bayram oldu. O yüzden bu bayram tatsız ve tuzsuz bir bayram olarak hafızamızda hep yer alacak. Tüm olumsuzluklarının yanında bayramın iyi yönleri yok muydu? Bence istemediğimiz kadar bu bayramın iyi ve hayırlı yönleri de vardı. Zira bir ilk olan bu bayram ilklere imza atmasıyla da hatırlanacak. Bu yazımda bunlara yer vermeye çalışacağım:
1.Şehirlerarası yolculuklar ve tatil beldesine gitme olmadığı için her bayram olan can pazarı bu bayram yaşanmadı. Bu bayram, bayram tatili boyunca trafik kazalarının olmadığı bir tatil olarak istatistiklerdeki yerini aldı. 
2.Bu bayram masrafsız bir bayram olarak hatırlanacak. Çünkü bayram hazırlığı çerçevesinde ne bayramlık aldık ne lokum, şeker aldık ne de baklava. Almışsak da eve yetecek kadar aldık. Sılayı rahme veya tatil beldesine gidilmediği için yakıt, yol veya otel masrafı olmadı. 
3.Yorgunluk ve koşuşturma olmadı. Çünkü ziyaretleşme yapılmadı. Haliyle eşi, dostu bayramlayacağım, hepsini yetiştireceğim telaşesi olmadı.
4.Biz bayram yapamasak da midemiz en iyi bayramını yaptı. Çünkü ikramlardan mahrum kalınca midemiz bozulmadı.  Önceki bayramlarda özellikle ramazan bayramlarında orucun arkasından yediğimiz tatlı türü yiyeceklerde fazla kaçırınca ve karıştırınca midemiz bozuluyordu. Haliyle biz de bayram yapmış olduk sayesinde. Değilse midenin verdiği sıkıntıyı biz çekecektik. 
5.Cadde, sokak ve meydanlar hiç olmadığı kadar sessizdi. Gürültü nedir, bilmedik.
6.Evde çok doğal yaşadık. Zil çalacak, biri gelecek heyecanı ve endişesi yaşamadığımız için bayramlıklarımızı bile giyme gereksinimi duymadık.
7. Bayram ziyaretine gidemediğimizden dolayı kimse ziyaretime gelmedi diye gönül koymadı. Biz de gidemedik pişmanlığı duymadık.
8. Yemekli misafir gelir düşüncesiyle evin hanımları fazlaca yemek yapma zahmetine girmediği için yorulmadı. Herhalde böyle bayrama sevinenlerden biri de onlardı.
9.Bayram ziyareti olmadığı için karşılıklı ziyaretleşme de olmadı. Başka yerleri bilmem ama Konya'da diğer zamanlarda gidilecek yerleri bitiremedim diyenlerin çoğu, karşılıklı tebrikleşme yaparak fazla sayıda ziyaret yapmayı daraltmaktadırlar. Yani ben sana, sen bana ziyareti. Halbuki olması gereken önce davranan ziyaretini yapar. Ziyaret yapılan da gelmeyene gidecek şekilde yapılan bayramlaşma daha makul olanı.
10.Bayramlaşmaya gitmediğimiz için ev sahibini bulamadığımız için boş dönmedik.
11.Kimse bizi bayram günü arayarak evde misiniz demedi. Zira herkes evindeydi.
12. Telefonla bayramlaştığımız kimse "Büyüdün gayri. Telefonla kutlar oldun" demedi.
13.Telefonla bayramlaşma dolayısıyla sair zamanlardakinden daha çok kişiyi arayarak gönüllerini aldık.

Daha neler neler... Say say bitmez bu bayram yasağının faydaları....

Küçük Hesaplar ***

Bir GSM operatörüne girmek veya eve İnternet bağlatmaya kalktığın zaman firmalar, karşına bir yıllık veya iki yıllık bir taahhütname çıkarıyorlar. İhtiyaca binaen bu sözleşmeyi ya bizzat imzalıyorsun ya telefonla onay veriyorsun ya da mesajla taahhüdü kabul ettiğini bildiriyorsun. Taahhütten amaç süresi içinde çıkmamanı sağlamaktır. Taahhüt olsun. Zira firmalar düzenledikleri kampanyalarla müşteri çekip müşteriyi 1/2 yıl kendilerinde tutmak istiyorlar. Buna bir sözüm yok.

Ya aldığın hizmetten memnun değilsen? Hattın her yerde özellikle ihtiyacın olduğu yerde çekmiyorsa veya aldığın hizmet sık sık kesintiye uğruyorsa ya da firma, 16 Mb hizmet vereceğim diye söz verdiği halde hızın 4 ila 8 Mb kadar bir hıza sahipse, bu durumda "Verdiğiniz hizmet ile taahhüt ettiğiniz arasında uçurum var. Ben verdiğiniz bu hizmet-sizliğ-inizden memnun değilim, çıkmak istiyorum" dediğin zaman karşına yüklü bir fatura çıkarılıyor. Çıkardığınız bu fatura yüksek değil mi dediğinde "Efendim, siz kampanya dahilinde bu hizmeti şu fiyattan alıyorsunuz. Normalde aldığınız bu hizmetin fiyatı şu kadar. Vazgeçtiğiniz zaman normal fiyat üzerinden hesap yapılır" cevabı alıyorsun. Güya sözleşmede taahhütten vazgeçme halinde müşteri lehine olacak bir ödeme yansıtılacaktı. Müşteri lehine durum bu ise müşteri aleyhine olacak taahhüdü varın, siz düşünün. Halbuki ticarette esas olan müşteri memnuniyeti değil miydi... Bu durumda doğru dürüst hizmet alamasan da ya taahhüt sürenin bitmesini bekleyip geri kalan zaman diliminde de sağılmaya devam edeceksin ya da her şeyi göze alarak çıkarılan yağlı faturayı ödeyip kurtulacaksın. Yani hangi yolu tercih edersen et, yolunan sen oluyorsun. Memnun olmadığın bu durumla ilgili hakkını aramak için tüketici hakem heyetine müracaat etsen, uzun iş. Zira kim uğraşacak…

Taahhüt işleri, iki tarafı da bağlayan bir sözleşme iken nedense Türkiye'de bu işler sadece tüketiciyi bağlamaktadır. Çünkü hiçbir firma, verdiği hizmete yoğurdum ekşi, "Söz verdiğim hizmeti yerine getiremiyorum, bunun karşılığında sözleşmeyi feshedelim" demiyor.

Türkiye'de müşteri aleyhine işleyen bu taahhüt işleri, bazı küçük esnafı aklıma getirdi. Bir zamanlar daha çok yaygın olsa da şimdilerde az da olsa devam ettiren esnaflar var. Bu tür esnafların işyerinin görünür yerinde "Satılan mal geri alınmaz" yazar. Bazısında da "değiştirilir" ilavesi olur. Bu yazıyı görür görmez moralin bozuluyor. Ya almadan çıkıyorsun ya da almak durumunda kaldı ise geri vermek veya değiştirmek mesele. Çünkü kırk dereden su getirir  sana esnaf. Malı satarken ki kibar halini ara ki bulasın. Üzerine de bozuk çalar. Halbuki sair zamanlarda esnaf "Müşteri veli nimetimizdir", "Müşteri memnuniyeti esastır", "Şikayetinizi bize, memnuniyetinizi dostlarınıza iletin" der. İş başa düşünce yani aleyhine bir durum ortaya çıkınca maalesef felsefesi değişiveriyor. Bu yüzden bu tür küçük esnaf, durmadan müşteri kaçırır ve büyüyemez. Çünkü vatandaş büyük mağazalara yönelmektedir. Vatandaşın büyük mağazaları tercih etmesinde ürün çeşitliliği, ürün kalitesi, fiyatının görünür olması, taksit imkanının olması gibi nedenler sayılabilir. Ama en önemli nedeni de aldığı ürünü şartsız geri verebilme seçeneğinin olmasıdır. Bu düşünceyle çalışan büyük mağazalar daha da büyürken küçük hesap yapan küçük esnaf da küçük olarak kalmaktadır.

Verdiği daha doğrusu veremediği hizmet dolayısıyla önüne "Daha şu kadar taahhüdünüz var" diye müşteriye aba altından sopa gösteren ne kadar firma varsa nazarımda, günü kurtarmaya çalışan ve küçük hesap yapan esnaf gibidir. Bu alanda hizmet(!) veren bazı firmaların büyük göründüğüne bakmayın. Rekabet ortamı olmadığı için büyüktür. Tekelcilik kırılıp karşısına daha iyi hizmet verecek bir başkası çıksa büyüklüğü falan kalmaz. Hasılı tüm imkanları kendi lehine olacak şekilde hesap yapanlar küçük hesap peşinde olanlardır. Er veya geç önce küçülür, sonra yok olur giderler.

***02/06/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.


30 Mayıs 2020 Cumartesi

Gördüklerimden Utandım *

Malum süreç dolayısıyla eve kapanalı, bir taraftan hayatı eve sığdırmaya çalışırken diğer taraftan da yemeye kendimi vermiş olmalıyım ki hareket de olmayınca göbek çıktı. Sanırım sığdırmaya çalıştığım hayatın bir kısmı göbeğime yerleşti. İş başa düştü, göbeği eritmek için mahallemdeki sokakları arşınlamaya başladım bugünlerde. Günlük bir saat kadar yürüyorum. Benimle beraber göbeğim de yürüyor. Ara ara göbeğimde erime var mı diye bakıyorum. Benden önde yürüdüğüne göre aynı duruyor. Göbeğin bu halinden rahatsız olsam da bana göre tek iyi yanı, gelip geçerken görenler ayakkabıma değil, göbeğime bakıyorlar: Yürü! Anca gidersin, daha çok yürürsün ve bu göbeği zor eritirsin der gibi.

30 Mayıs günü hem ekmek alayım hem de rutin yürümemi yerine getireyim, sokağa çıkma yasağını bir çiğneyen de ben olayım diye mahallemin sokaklarında elimde ekmek yürümeye koyuldum. Her yer ıpıssız ve tenha. Herkes evine kapanmış durumda. Nadir de olsa tek tük araç geçiyor, birkaç çocuk bir araya gelmiş, birlikte bisiklet sürüyorlar, kargo arabaları gözüme çarpıyor. Ekmek almış, evine doğru yürüyen birkaç kişi gördüm. Bütün sokaklar benim anlayacağınız.

Bir saat kadar yürüdüm, yürüyüşümü nihayete erdirmek için yönümü evime doğru çevirdiğimde karşı kaldırımda bir kadın, yanında da elindeki bisikletle kadına eşlik eden bir erkek gördüm. Giyim kuşamlarından ve yaşlarından anladığım kadarıyla kaçamak yapan genç aşıklar olmadıklarına göre sanırım karı kocalar. Yanlarına yaklaşırken aralarında bir anlaşmazlık çıkmış olmalı ki erkek, yanındaki eşinin yüzüne tükürdü. Tükürük şiddetine maruz kalan kadın, böyle bir tepki beklemiyordu ki bulunduğu yerde kala kaldı. Can havliyle kadın bir şey söyledi ama işitemedim. Erkeği, hiç istifini bozmadan yürümesine devam etti. Ne yapacağını bilemez bir durumda bir müddet daha bekleyen kadın, önce yüzüne gelen tükürüğü bir eliyle sildi. Sonrasında, önden gitmekte olan eşine doğru yürümeye başladı çaresiz.

Yanlarından uzaklaştıktan sonra ne yaptılar, kavga büyüyecek mi diye geriye dönüp baktım. Kadın, kendisini beklemekte olan eşinin yanına vardıktan sonra, yaptığından dolayı kocası, özür dileyeceği yerde kadına kızdı. El kol işaretleri yaptı. Bir şeyler söyledi. Sesi bana kadar ulaştı. Ama ne söylediğini anlayamadım. Anladığım, ilkinde hepsini, eşinin yüzüne boşalttığından dolayı tükürüğü kalmamış olmalı ki bu sefer tükürmedi. Bunun yerine B planını uyguladı. Sonrasında ne yaptılar bilmiyorum. En son gördüğüm, kadının kocasının işaret ettiği tarafa doğru önden yürümeye devam ettiğiydi.

Gördüklerimden onlar adına ben utandım. Kızdım da. Kadın adına da üzüldüm. Kendisine yapılan bu muameleyi benim gördüğümü gören kadın da utandı. Öyle zannediyorum üzülmüştür de. Yüzüne tükürülmesine kim üzülmez ki… Tükürmek, en hafifiyle kişinin onurunun ayaklar altına alınmasıdır. Hem benim hem kadının utanması ve üzülmesi normaldir. Çünkü utanma ve haya duygusu insani bir durumdur. Burada esas utanması ve üzülmesi gereken erkekti ve erkeğin kendi kendine “Ben ne yaptım, hayatı paylaştığım eşimin yüzüne tükürdüm, üstelik bunu bir başkasının gördüğünü bile bile yaptım” dercesine pişmanlık duyması gerekirdi. Eşine kızmaya devam ettiğine göre maalesef ne utanma gördüm kendisinde ne de haya. Edep dediğin, parayla satılmıyor ki gidip alsın.

Yazımda ara ara erkek dedim. Aslında gücü sadece hanımına yeten bu tiplere erkekten ziyade soğan erkeği demek lazım. Böylelerine kadın hakları ne yapsın, insanlık ne yapsın, sonuçları itibariyle eleştirdiğimiz 6284 sayılı kanun ne yapsın.

*03/06/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


Anlamsız Yasaklar


1 Hazirandan itibaren normalleşme adımları çerçevesinde hemen hemen tüm kısıtlılıklar kaldırılacak. Bize bu durumda hayırlı olsun, inşallah adımla kalmayıp eski normal günlerimize döneriz. Bu yazımda, normalleşme adımlarından amacını anlayamadığım bazı hususlara işaret etmek istiyorum.

1.Dört günlük bayram kısıtlamasının ardından, üç gün dışarı çıktıktan sonra özgürlüğe 2 kala, 30/31 Mayıs günlerinde hafta sonu sokağa çıkma yasağı uygulamanın makul izahı ne olabilir? Bilen varsa izah ederse sevinirim. (Vekil olsaydım, İçişleri veya Sağlık Bakanlarının açıklaması için Mecliste yazılı soru önergesi verirdim.)

2. 1 Hazirandan itibaren aşağı yukarı herkese ve her şeye bir serbestlik gelirken 0-18 yaş arasına uygulanan sokağa çıkma yasağının 2 gün dışında devam edecek olmasının, ne izahı olabilir?

Bildiğim kadarıyla işi-gücü olan 65 yaş üzerindekiler işlerinin başına dönebilecek. Durum bu iken çocuklara yasağın devamını nasıl açıklarız? Bu yasağın amacı, çocukları virüsten korumak ise -bildiğim kadarıyla bu virüs- çocuklara pek uğramıyor. Bırakalım da bu çocuklar cadde, sokak ve parklara çıkabilsinler. Çünkü çocuk dediğin sokaklarda büyür.
Onlara az da olsa sorumluluk verelim. Ekmek almaya, ufak tefek alışveriş yapmaya gitsinler.
Böyle giderse bu çocuklar dışarı çıkmayı unutacaklar, dışarıya çıkmaya ihtiyaç hissetmeyecekler. İyice tembelleşecekler.
Çocuklar, evde durdukça vakit geçirmek için verecekler kendilerini dijital oyun oynamaya. Bu, çocukları iyice asosyalleştirecek. En azından dışarıda durduğu müddetçe dijital ortamdan biraz uzak durmuş olurlardı.
Bir diğer konu, şimdinin ana babaları, dışarıda başına bir şey gelir; ben çektim çocuğum çekmesin düşüncesiyle çocuklarına aşırı korumacı davranıyorlar. Çocukları eve kapatmaya devam etmek, daha da hazır yiyici bir neslin yetişmesine sebebiyet verecek. Bence bu yasak hiç pedagojik değil. Yeniden gözden geçirilmeli.

3.Kısıtlılığın başladığı andan itibaren 1 Hazirana gelinceye kadar vatandaşın piknik yerlerine de gitmesi yasak kapsamındaydı. Bunu da çok anlamış değilim. Halbuki piknik yerleri salgın riskinin en az olduğu, temiz havanın bol olduğu ve stresin atıldığı yerlerdir. Çünkü insanımız piknik yapmaya giderken ailesiyle birlikte gider, piknik yeri seçiminde de tenha olmasına dikkat eder. Siz hiç piknik yerlerinde ailelerin başkasıyla iç içe piknik yaptığını gördünüz mü? Yani piknik yerleri temasın olmadığı veya en az olduğu yerlerdir. Bana göre başından beri insanımızın şehir merkezinde kalabalık yerlerden ziyade piknik yerlerine gitmesi teşvik edilmeliydi. Devletin burada sadece yapacağı piknik kurallarını koymak olmalıydı: Aile ile piknik yapmaya izin verilirken arkadaş, eş, dost ile piknik yapılmasına yasak getirebilirdi.

Yetkililerimizin bir bildiği olmalı…Bizimki sadece anlamaya çalışmak…


29 Mayıs 2020 Cuma

Cuma İzlenimlerim *

*Cuma namazı kılmak için belirlenen yerlerden bir tanesi de Aşkan Mahallesindeki İlahiyat Camii bahçesi idi.
*Girişte görevliler karşıladı gelenleri. Maskesi olmayana maske, seccadesi olmayana seccade verdiler. Malzemesi olanları da kontrol ettiler. Çoğunluk hazırlıklı gelmişti. Maskesini takmayanlara uyarılarını yaptılar. Kapı girişine konan dezenfektandan ellerini dezenfekte etmeleri için herkesi uyardılar.
*Namaz kılmak için belirlenen bahçe, her şerit arasına bir kişi oturacak şekilde önceden şeritle çevrilmiş. Ön tarafa imamın hutbe okuyacağı seyyar bir minber konmuş. Minber olduğuna göre seyyar bir mihrap da konmuştur. Konmuşsa da ağaçlardan göremedim. 
*Cuma için gelenler, kontrolden geçtikten sonra boş bulduğu iki şerit arasına seccadesini serdi. Kimi güneşli yeri kimi de gölge yeri tercih etti. Ayakkabısını çıkaran seccadesine oturdu. Ayakkabıların sair zamanlarda olduğu gibi çalınma riski yoktu. Çünkü ayakkabıları da herkesin yanındaydı. 
*Herkes ezanın okunmasını beklerken kimi telefonuna davrandı, ortamın fotoğrafını çekti. Kimi de "Bu yaşıma geldim, ilk defa böyle cuma kılacağım, ne günlere kaldık" şeklinde serzenişini dile getirdi.
*Normal zamanlarda camilerde cuma kıldığımız zamanlarda camiye gelenlerin çoğu selam vermeden boş bulduğu yere otururdu. Şimdi boş yere oturan yanındakine selam verdi.
*Yerlerine oturanların çoğu maskelerini çıkarmadı. Nizami bir şekilde maskesini taktı. Tek tük de olsa bazıları burnunu gösterecek şekilde maskesini indirdi. Böyleleri olmazsa olmazdı. Her yerde karşılaştığımız bir durumdu. Bunlar, doğuştan gelen nefes alma haklarının yasak ve kurallarla engellenemeyeceği düşüncesinde olanlar olmalı. Gerçi alışveriş merkezleri gibi kalabalık yerler dışında sosyal mesafeye riayet edildiği müddetçe maske takma konusunda biraz esnek olmada bence bir sakınca yok. Çünkü her şeridin arasında en az 1,5 metrelik bir mesafe vardı. Maske takma ve maske takmama ya da nizami takmama işini biraz abarttığımızı düşünüyorum.
*Daha önce hazırlanan ses düzeninden, bahçenin her tarafına sesin gidip gitmediği konusunda ezan okunmadan önce ses kontrolü yapıldı.
*Ezanı dinledik sessizce. Bitiminde görevlinin sesli yaptığı ezan duasına amin dendi. Ezan duası niçin cemaate bırakılmaz da bu şekilde toplu yapılır, çok anlamış değilim. Başta ezan duası olmak üzere her türlü dua, kişilerin kendisine bırakılmalı diye düşünüyorum.
*Cumanın ilk sünnetini kılarken -başkasında da oldu mu bilmiyorum- içimden okurken maske de hareket etti durdu. Demek ki nefesim güçlü. 
*Sair zamanlarda yanımda saf tutan kişinin, içinden okuduğu süre ve duaları bu sefer işitmedim. Ya sosyal mesafeye riayet ederek namaz kıldığımızdan olsa gerek ya da yanıma güya sessiz okuyan birileri oturmadı. Okuduysa da bana kadar gelmedi. Belki de kulaklarım az işitmeye başlamıştır. Hasılı kimin ne okuduğunu işitemedim.
*Namaz kıldığımız yer, çimlerin üzeri olunca secdeye vardığım zaman alın ve burnum sert zeminle temas etmedi. Yani yumuşacık yere secde ettim. İlmihal kitaplarında secde mahallinin sert zemin olması gerektiği yazar. Secdem olmadı ise namaz da olmayacağı için vay benim halime! Burada bir zorunluluk var. Başka da yapılacak bir şey yok.
*Okunan iç ezan, irat edilen hutbeden sonra yapılan kametle birlikte farz için kalktığımızda sair zamanlardaki alışkanlık gereği imamdan, "Safları sık ve düzgün tutun" şeklinde bir uyarı bekledim. Olmadı. Zira imam temkinliydi. 
*Farzın akabinde imanın hutbede iken "Sünneti evde kılın" uyarısından olsa gerek. Çoğunluk cumanın son sünnetini kılmadan seccadesini toplayarak bahçeden ayrıldı. Bir kısmı son sünneti kılmaya kalktı. Kılanlara da bir uyarı gelmedi.

Burada bir temennimi dile getirerek yazımı nihayete erdireyim. Özellikle havaların iyi olduğu zamanlarda, bahçesi uygun olan camilerin bahçelerinde cuma kılınmalı. Camilerin bahçeleri uygun değilse uygun olan başka park, bahçe, pazar alanı, stat, meydan gibi yerler cuma günleri cuma namazı kılmak için hazır hale getirilmeli diye düşünüyorum.

*01/06/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



28 Mayıs 2020 Perşembe

Cumamız Mübarek Olsun! *


Bir gün cuma mesajı yazar gibi “Cumanız Mübarek Olsun” başlıklı bir yazı kaleme alacağımı hiç düşünmemiştim. Bir şeyin kıymetini yokluğunda öğrenmiş olduk. Zira 20 Marttan beri bu ülkede salgın riski nedeniyle cumaya gidemedik. Cuma bize, biz cumaya hasret kaldık. Tamı tamına 10 hafta boyunca cuma kılamadık ve cumasız olduk. Ezanlar okundu, müezzinin ”haydin namaza”, haydin kurtuluşa” çağrısı evlerimizde çınladı. Evet, kurtuluş orada dedik ama gidemedik.

Nihayet birçok alanda atılan normalleşme adımlarından camilerimiz ve cumalarımız da nasibini aldı. Uzun bir aradan sonra, sanki bayram namazına gider gibi bir heyecan duyarak gideceğiz bugün camilere. Allah bu sevinci, cumadan ve ortamdan duyacağımız hazzı hiç eksik etmesin. Tüm camilerde olmasa da bazı camilerimizde sosyal mesafeye riayet etmek ve maske takmak suretiyle bugün(29 Mayıs), camilerin bahçelerinde buluşuyor ve 2,5 ayın ardından ilk cuma namazımızı eda ediyoruz.

Camiye, cemaate ve cumaya kavuşmamız nedeniyle bugün ne kadar sevinsek azdır. Keremine şükür! Allah bir daha bizleri cumasız ve cemaatsiz bırakmasın. İnşallah en kısa zamanda normal saf düzenine geçer, tüm camilerimizde cuma kılınmaya başlar, beş vakit namazın tamamını, camilerde cemaatle kılmak için ortam, müsait hale gelir.

Bakarsınız nice sonra kılacağımız bu ilk cuma namazı, bizim ve ülkemizin kurtuluşu olur. Neden olmasın. Zira bazı rivayetlerde cuma namazının farziyeti ile ilgili ayet, Mekke’de nazil olduğu halde, müşriklerin baskısı yüzünden Mekke’de cuma kılınamamış ve hicret esnasında Ranuna Vadisinde beraberindekilerle birlikte ilk cuma namazını kılmıştır peygamberimiz. Ranuna, Medine’ye üç km’lik mesafede bir vadinin adıdır. Niçin burada kılınmıştır? Çünkü burada müşriklerin sözü geçmez, Müslümanlara baskı uygulayamazlar. Müslümanlar için emniyetli bir yerdir burası. Belki de zorluklardan, şiddet, baskı ve boykottan kurtuluşun ilk cumasını kıldı peygamberimiz o zaman.

Temennim odur ki İstanbul’un Fethinin 567.yıldönümünde uzun bir aradan sonra kılacağımız bu ilk cumanın, bizim için bir anlamı olur ve en azından koronavirüssüz günlere merhaba dememizin başlangıcı olur.  Bu aşamada bize düşen, bu süreci daha kolay ve daha çabuk atlatmak için salgın riskine karşı azami tedbirleri uygulamaya devam etmemizdir.

Bu vesileyle bayramını yapamadığımız ramazan ayının sonrasında kılacağımız bu ilk cuma namazı, bizim için çifte bayram olsun. Zira cuma, müminlerin haftalık bayramıdır aynı zamanda. Allah ibadetinizi kabul etsin. Nice cuma bayramlarına bizleri ebeden kavuştursun inşallah. Bayramınız mübarek ve gözünüz aydın olsun…

*29/05/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.





Kara Gün Dostu Meslek Liseleri ***

28 Şubat sürecinin en büyük zararı, şimdilerde mesleki ve teknik lisesi adı verilen meslek liselerine olmuştur. Zamanın aktörlerinin, İHL’lere öğrenci teveccühünün önünü kesmek amacıyla getirdikleri katsayı ucubesi, tüm meslek liselerine öğrenci akınını durdurduğu gibi bu okulların da işlevlerini yitirmesine sebep oldu.

1998 yılından itibaren uygulamaya konan katsayı adaletsizliği, 2012 yılında kaldırılmış olmasına ve MEB’in onca teşvikine rağmen bu okullar hala eski öğrenci sayısına ve eski görkemli günlerine ulaşabilmiş değil. Bu okullar belli sayıda sınavla öğrenci almaya başlamış olsa da tercih eden öğrencilerin çoğunluğunun, katsayı öncesindeki başarılı ve yetenekli öğrencileri tam çekebildiği söylenemez. Meslek liselerinin dününü ve bugününü bilenlerin ilk akıllarına gelen; yıkmak kolay, yapmak zor sözüdür. Çünkü adamlar budamamış, yıkmışlar. Post modern darbenin üzerinden 23, okullar arasındaki katsayı farkının kaldırılmasının üzerinden 8 yıl geçmiş olmasına rağmen bu okullar hala kendine gelemedi maalesef.

Birilerindeki İHL fobisi hatta düşmanlığı, ülkenin geleceği olan bu okulları, bir daha belini doğrultamayacak şekilde tarumar etmiştir. Gerçekten tek dertleri İHL’ler mi idi yoksa bu ülkeye düşmanlık etmek miydi? Düşünmek lazım. Bu ülkeye, bu ülkenin geleceği olan, gençliğinin baharındaki çocukların önünü keserek bu ülkeye en büyük düşmanlığı yapan sürecin aktörleri, geciken adalet adalet değil misali yıllar sonra yargılandılar. 103 sanıklı davada sanıklardan 21 tanesine, darbeye teşebbüs etme suçundan dolayı ağırlaştırılmış müebbet verildi. Bu ceza müebbede çevrildi. Yaşlarından ve sağlık durumlarından dolayı haklarında kontrol uygulandı ve içeride yatan yok. Sadece üzerlerinde yurtdışına çıkış yasağı var. Ödül gibi ceza ancak buna denir. Keşke, yıllar sonra verilen ve uygulanmayan bu ceza yerine onları, katsayıdan dolayı mağdur ettikleri öğrencilerin önüne çıkarıp öğrenciler onların yüzlerine tükürseydi onlar için en güzel ceza olurdu.

Aslında bu yazıya oturduğumda niyetim, 28 Şubat sürecini yazmak değildi. Konu meslek liseleri olunca ister istemez, bu sürece uzandım. Toplum olarak tam farkına varmasak da çocuklarımızı bu okullara pek göndermek istemesek de meslek liseleri önemli gerçekten. Çünkü bu okullar bu ülkenin yarınıdır. Aynı zamanda bu okullar kara gün dostudur. Eski şaşalı günlerinden eser olmasa da yaşadığımız bu olağanüstü süreçte bu okullar, arı gibi çalıştı, zor zamanda en fazla ihtiyaç hissettiğimiz ürünleri üretti ve iyi gün dostu değil, kara/kötü gün dostu olduğunu gösterdi.

Koronavirüs sürecinde bu okullar neler yaptılar? Miktarlarını yazmadan kısaca bir göz atalım:
*Temizlik malzemeleri ve dezenfektan üretimi,
*Kolanya üretimi,
*Cerrahi/tıbbi maske üretimi,
*Sağlık çalışanlarının korunabilmesi için yüz koruyucu siper,
*Tek kullanımlık önlük üretimi,
* Cerrahi maske makinesi, solunum cihazı ve N95 maske makinesi üretimi, 
*Yoğun bakım yatağı üretimi gibi.

Mesleki ve teknik liselerinin zor günde ortaya koydukları bu performans, geleceğimiz adına ümitlendirdi beni. Bizim ölümüz bu, dirimizi görün siz dedirtti bize. Ölüsü bu ise varın dirisini siz düşünün. Yeter ki biz bu okullara güvenelim, gereken ilgiyi gösterelim, bu okullara her türlü imkanları sunalım.

Sağ olsunlar, var olsunlar. İyi ki varlar. Hepsine minnettarız ve müteşekkiriz. Bu okulların eski günlerini yeniden görmek dileklerimle…

***30/05/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.



27 Mayıs 2020 Çarşamba

Sürümleri Batsın! *

5-6 sene oldu, bir cep telefonu aldım. Adına cep telefonu diyorsak da aslında bir el telefonu. Cebe girmiyor. Girse de zaten cepte durdurmuyoruz. Zira elimiz ve ayağımız bu telefonlar şimdi. Oturduğumuz yerde her işimizi bu aletle yapıyoruz. Öyle bir alet ki sesli ve görüntülü görüşüyor, uzakları yakın ediyoruz, mesajlaşıyoruz, fotoğraf ve video çekimi yaparak ânı ölümsüzleştiriyoruz, adres buluyoruz, konum paylaşıyoruz, ödeme yapıyor, sanal âleme giriyor; Türkiye’de ve dünyada neler olmuş, onları öğreniyoruz. Kimimiz bununla oyun oynuyor. Ben de ortamını buldukça ilave olarak yazı yazarım.

Aldığım bu telefonda saydığım bu özelliklerin tümü var. Alıp alacağım en son telefon bu olsun. Ötesini istemem. Zira bana yeter de artardı bile. Hatta beni öbür dünyaya bile götürür. Bu yüzden gözüm gibi baktım bu telefona. Bunca yıl geçmesine rağmen kırığı yok, çıkığı yok. Sapasağlam duruyor. Üstelik her bir özelliği işlevini görüyor hala.   Benim üzerime başkası kaç defa telefon eskitti. Eskitmediyse de model yükseltmek için sürekli yeniledi. Böylelerine de “Yazık, bir çuval dolusu parayı verip paralarını dışarı atıyorlar” diye serzenişte bulunurum.

Ben böyle serzenişte bulunayım, ayakkabı eskitir gibi telefon değiştiriyorlar diye birilerine kıza durayım. Kızdığı/ayıpladığı insanın başına gelmeyince ölmezmiş. Koronavirüs sürecinde -çok abartanları değil- yerinde ve zamanında ihtiyaca binaen model yükseltmek amacıyla telefon değiştirenlere kısmen hak verdim.  

Malumunuz koronavirüs dolayısıyla hemen hemen her alanda gündelik yaşantımızı değiştirerek çoğunda B planını uygulamaya başladık. Eğitim ve öğretimde de B planına geçtik. Canlı ders vereceğim. Telefonuma Milli Eğitim Bakanlığının “Eğitim Bilişim Ağı” olan EBA’yı telefonuma indirmem gerek. Google Play’i açtım. İndirmeye kalktığımda karşıma kırmızı yazı ile “Cihazınız bu sürümle uyumlu değil.” uyarısını aldım. Hasılı cepten canlı ders yapamadım. Mecburen masaüstü bilgisayara geçtim. Sadece EBA’yı indiremesem yine gam yemeyeceğim. MEB, öğrencilerin günlük yapacağı bir takvim hazırladı. Öğrencilere hatırlatmak için bu takvimi telefonuma indirmeye kalktım. Karşıma tekrar aynı uyarı çıktı. Malum süreç dolayısıyla eş, dost, arkadaşla görüşemeyince hiç olmazsa dijital ortamda birbirimizi görerek karşılıklı konuşalım teklifi alıyorum. Gönderilen davete icabet etmek için Google Play’den program indirmeye kalkıyorum. Yine “Cihazınız bu sürümle uyumlu değil.” uyarısı alıyorum.

Tüm bu olup bitenlerden benim anladığım, telefonumun modelinin eskidiği, bazı işlevlerini yerine getirse de çağa ayak uyduramadığı, ıskartaya çıkartılması gerektiği ve değiştirilme zamanının geldiğidir. Maalesef aldığımız her teknolojik ürün, aldığımız anda veya kısa zamanda demode oluyor. Daha doğrusu birileri eskitiyor. Üzüldüm bu duruma. Cihazım basmatik olsa tarih oldu diyeceğim. Mevcut işlevlerini yerine getirmese tamam, artık bunun değiştirilme zamanı geldi diyeceğim. Yok, böyle bir durum. Yazık gerçekten. Demek ki birileri, çıkardıkları her modeli bu şekilde piyasaya sürüyor. İnsanımız da model yükselteceğim, telefonum her türlü özelliğe sahip olacak diye durmadan telefon değiştirmek durumunda kalıyor.

Teknolojik gelişmelere göre telefonlarda yeni özellikler bulunsun. Buna diyeceğim bir şey olamaz. Ama piyasaya yeni sürülen sürümler, kullandığımız cihazlara niçin uyumlu bir şekilde sürülmüyor? İsterlerse yaparlar. Ama yolmak için yapmıyorlar. Bu yaptıklarıyla bize mevcudu kullan at, telefonunu yenile ve sürekli bize çalış, her yeni telefonla bir taraftan keyif çatarken diğer taraftan da sürüm sürüm sürün, denmek isteniyor. Yoksa başka türlü nasıl tüketim toplumu yapacaklar bizi… Sürümleri batsın, bitmek bilmeyen emelleri de… Allah onların gözlerini doyursun! Nasıl bir şey ise sürüm kadar başlarına taş düşsün…(Bu arada yeni cep telefonu almamak için direneceğim. Eskiye devam gittiği yere kadar…)

*30/05/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.




26 Mayıs 2020 Salı

O Ramazan, Ben Ramazan Değildir!

Sosyal medya, birkaç gündür Diyarbakırlı Ramazan Hoca ile gündemde. Bazıları bu konuyu paylaşırken Diyarbakır'ı es geçerek sadece "Ramazan Hoca" diye paylaşım yapıyor. Bu tür paylaşımları görünce ben bile bazen acaba benden mi bahsediyorlar diye düşünmeden edemiyorum. Başkası da aynı düşüncelere sahip olabilir, ben Ramazan ile o Ramazan'ı karıştırabilir ve yanlış anlaşılmaya sebebiyet vermemek için aşağıdaki açıklamaya ihtiyaç duyulmuştur.
Benzerliklerimiz:
1.İkimizin de adının Ramazan olması benim o Ramazan olduğum anlamına gelmez. Nasıl ki her sakallıya amca demiyorsanız adı Ramazan olan herkes de O Ramazan değildir. Adaşız sadece. Ramazanda doğduğum için başka isim aranmadan bana bu ismi vermişler. O Ramazan'ın dedesinin adı Ramazan değilse kuvvetle muhtemel o da ramazanda doğmuştur.
2.İkimize de Ramazan Hoca diyorlar. Videolarına bakınca O, derin ve meşhur bir hocaya benziyor. Benimki yüzeysel hocalık.  Zira o derinlik bende yok. Öğretmencilik oynuyorum sadece. Üstelik ben bu görevi maaş karşılığında yapıyorum. O ise meccanen bu görevi yerine getiriyor. Ayrıca bu ülkede hocadan çok ne var? Nizip'te ismini bilmedikleri ve tanımadıkları kişilere "Hocam" diye hitap ederler. Hocam diye hitap edildikçe sen de beni ne çabuk tanıdılar diye işin aslını öğreninceye kadar bir müddet sevinirsin.
3.Fotoğraftan gördüğüme göre ikimizin de burnu büyük. Belki de tek benzer yönümüz bu. Ama bu ülkede burnu büyük çok kimse var. Ölçmedim ama sanırım benimki daha büyük. Ayrıca her burnu büyük olana Ramazan diyeceksek her Karadenizliye Ramazan demek lazım.
Farklılıklarımız:
1.O, Diyarbakır'da yaşayan bir Diyarbakırlı, ben ise Konya'da yaşayan  bir Konyalıyım. Onun ömrü Diyarbakır'da geçmiş. Bana gelince, ömrü hayatımda Adıyaman-Kahta’da çalışırken Diyarbakır'a bir defa(2001) gittim. O da sınav için. Sınavdan sonra WC'ye gittim. Orada kapalı kaldım. Kapıya vurdum, seslendim. İmdadıma kimse gelmedi. Veli dedikleri bu Ramazan da gelmedi. Veli olsaydı gelir beni kurtarırdı. Nasıl kurtuldun WC'den demeyin. Zira konumuz bu değil. Konumuz, O Ramazan. (Meraklısı için bakınız: https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2016/10/bedava-sirke-baldan-tatl-olmad.html)
2.O Ramazan camiden çıkmaz, durmadan tebliğ görevinde bulunurmuş, ben ise kolay kolay camiye girmem. Kaç aydır cumaya bile gitmedim, bayram namazına da. Sürekli gittiği Diyarbakır Ulu Camiyi de Diyarbakır’a gittiğim zaman ziyaret etmedim.
3.O Ramazan 43 yaşında imiş, ben ise 57 yaşındayım. Yaşımı söylüyorum ki O Ramazan’a çeksin diye bana bu ismi vermediler.
4.Resmine bakarsanız, O Ramazan esmer ve saçları siyah, ben ise sarışınım. Benim saçlarım turuncu. Bakmayın şimdi ağardığına.
5.Basından izlediğim kadarıyla O Ramazan, Diyarbakır'da sevilen biri. Hatta sosyal medyada "RamazanHocaYalnızDeğildir" şeklinde kendisine çığ gibi destek var. Benim ise sevenim yok. Hatta kendimi, kendimin bile sevdiği şüpheli. O Ramazan'ın başına gelen, benim başıma gelse bırakın desteği, "İçeri girmeye" ya da akıl hastanesine yatırılmaya geç bile kalındı" denirdi. Yani O Ramazan yalnız değil, ben Ramazan ise bir başınayım.
6.O Ramazan’ın soyadı Böçkün, benimki Yüce. Yani bırakın aynı Ramazan’dan bahsetmeyi, gördüğünüz gibi aramızda bir akrabalık bağı bile yok. Belki de tek akrabalığımız hepimiz gibi ikimiz de Adem’deniz. Müslüman olduğu için de din kardeşiyim.
7.O Ramazan meşhur ve medyatik oldu. Videoları tıklanma rekorları kırıyor. Ben ise sosyal medyaya takılarak meşhur olmaya çalışan ama bir türlü meşhur olamamış kendi halinde biriyim. Ayrıca paylaşımlarım sinek avlıyor. O Ramazan’ı herkes tanırken beni tanıyan, bir elin parmaklarını geçmez.
8.O Ramazan hakkında kamuoyu her konuda olduğu gibi ikiye bölünmüş durumda. Kimi veli diyor, kimi de deli. Sizi bilmem ama Diyarbakır’da tuvalette mahsur kaldığımda gelip beni kurtarmadığını düşünürsek, bana göre O Ramazan bir veli değil. Ben de bir veli değilim. Benim veliliğim, lise son sınıfta okuyan çocuğum dolayısıyla MEB nezdinde o çocuğumun velisi olmaktan ibarettir. O Ramazan şizofren hastası bir deli mi? Hekim olmadığım için ona deli diyemem. Şöyle konuşmasında normal gibi. Yalnız sahte veya doğru, elinde tapu gibi bir deli raporu varmış. Bana göre benim akıl sağlığım yerinde. Elimde deli olduğuma dair bir raporum bile yok. Ama bir doktora gitsem hakkımda ne der, şimdiden bir şey söyleyemem.
9.O Ramazan yerli ve yabancı turistlere Kur’an’dan ayetler okuyarak tebliğ görevinde bulunuyor. Anladığım kadarıyla dini bilgisi gibi turistlerle de konuştuğuna göre yabancı dil bilgisi de olan biri. Benim İngilizce bilgim “what is your name, where are you from” demekten ibaret. Üstelik İngilizceyi yazıldığı gibi okurum. Yani telaffuz sorunum yok.
10.Konuşmasından O Ramazan’ın Kürt olduğu anlaşılıyor, ben ise rengimden dolayı kimi Avrupalılara, kimi de burnumdan dolayı Karadenizlilere benzetse de Türk’üm.

Gördüğünüz gibi O Ramazan ile ben Ramazan arasında dağlar kadar fark var. Aynı ülkede yaşamanın dışında hemen hemen pek bir benzerliğim yok. Allah O ramazan’ın yardımcısı olsun, benim ve sizin de.

Konu; O Ramazan, ben Ramazan’dan açılmışken bir de şunu söyleyeyim. Ben şu Ramazan da değilim: https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2016/11/ramazan-yuce.html Ayrıca bu zorunlu basın açıklama metnimde sıkça Ramazan’dan bahsettim. Konumuzun, bayramını evlerde yaptığımız ramazan orucuyla bir alakası yok.

Kamuoyuna saygıyla duyurulur…


Üzerine Bir de Sarılmışlar! *

Bayram bitti. Uygulanan sokağa çıkma yasağı ile birlikte çoğunluk evlerinde bayram(!) yaparken özellikle kırsal kesimdeki bazı insanlarımız, konan yasağı hiçe sayarak eski günlerdeki gibi bir bayram kutladılar. Daha doğrusu kutladıklarını telefonla ifade ettiler. Ben bana anlatılanların yalancısıyım.

Anlatılanlara göre birçok kırsal kesimde, var olan yasak uygulanmadığı gibi ziyaretlerde sosyal mesafeye de riayet edilmemiş. Hatta üstüne üstlük üzerine bir güzel de sarılmışlar. Belki de dönüp dönüp sarıldılar. Sarılma olduğuna göre el öpmenin de alasının yapıldığını söylemek mümkün. Bu anlayışa cahil cesareti mi, aymazlık mı, bir geleneği ödün vermeden yerine getirme coşkusu mu, bir samimiyet göstergesi mi yoksa bize bir şey olmaz mı, bayram yapamayıp evine kapananları çatlatmak arzusu mu dersiniz, bilmiyorum. Adını siz koyun.

Devletin -Zonguldak dahil- tüm illerde uygulanmak üzere koyduğu sokağa çıkma yasağı, şehir merkezlerinde gizli-kaçak yollarla kısmen, kırsalda ise hepten çiğnendi. Zira adı üzerinde yasak. Birçoğumuza göre yasaklar çiğnenmek için vardır. Çünkü yasakların hem cezp edici yönü hem de hava atma yönü var: “Efendim, yasak falan dinlemedim. Yakalandığım takdirde gözüm, kesilecek para cezasını bile görmedi. Adı üzerinde bayram bu ya!” diyecek. İster şehir merkezlerinde kaçak bayram ziyareti yapanlar ister kırsal kesimde güpegündüz rahat bir şekilde bayramlaşanlar için yasağa uymamalarından geçtim. Kendi sağlıklarını da mı hiç düşünmediler? Haydi kendi sağlıklarını düşünmediler, başkasının sağlığını da mı hesaba katmadılar? Haydi her şeyi göze alarak ziyaretleşme yaptılar, sosyal mesafeye niçin riayet edilmiyor? Bunu da geçtim. El öpmek ve sarılmak da neyin nesi… Bu düşünce yapısına sahip kafalar ne yasak dinler ne de devlet bunlara bir şey yapabilir. Devlet hangi birimizin kapısının önüne polis-asker diksin.

Diyelim ki kırsalda bayramlaşanlar birbirlerini biliyorlar ve bulundukları yerleşim yerinde testi pozitif çıkan kimse yok. Bölge tertemiz. Böyle bir yere dışarıdan kimse gelmese, yasağa rağmen normal bayramlarını yapsınlar. Hatta bu tür yerlerde yasak uygulamaya bile gerek yok. Bildiğim kadarıyla şehir merkezinde oturan bazı kimseler, bayram yasağı başlamadan bayram yapmak için soluğu köyünde, kasabasında aldı. Yani şehirde ikamet edenlerle kırsaldakiler bayram dolayısıyla karıştı. Sarılma esnasında “Sen şehirden geldin, bizden uzak dur, sizinle sarılmayalım” diye kaç kişi söyleyebilir?

Sanmayın ki yasağa rağmen yüz yüze bayramlaşanları kıskandım ve onlara gıpta ettim. Hiç gözüm yok. Dilediklerini yapsınlar. Ama yarın hastayım diye hastanenin yolunu tutmasınlar. Bu aymazlığın üstüne bir de devleti hastane masrafına sokmasınlar. Hepsinden geçtim, bu tür muameleler yani aymazlıklar, normalleşme adımlarını ötelemekten başka bir işe yaramayacak. İnşallah bayram dolayısıyla şehirden kırsala oluşan bu sirkülasyon, yok yere vaka sayısını tetiklemez. Şayet böyle olursa o zaman ayıkla pirincin taşını!

Burada vatandaşa serzenişte bulunduğum kadar bir serzeniş de devlet yetkililerine yapalım: Bre mübarekler! Bayram öncesi şehirden köye gidiş gelişlere niçin izin verdiniz? Siz, izin verirseniz biz, yani içimizden birileri izni böyle tepe tepe kullanır. Bayram sonrası yapılan testlerde anormal artış olursa bunda vatandaş kadar sizin de vebaliniz var. Bunu da hiç hatırınızdan çıkarmayın.

*27/05/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.




25 Mayıs 2020 Pazartesi

Fiili Dua mı yoksa Minare Duası mı? ***

Bu yıl din alanında ihtisas yapmış ve bir ağırlığı olan bazı din bilginleri, zaman zaman yaptıkları konuşmalarında fiili duaya dikkat çektiler. Son yıllarda din alanında duyduğum en güzel sözlerden biridir bu fiili dua sözü. Koronavirüs sürecinde işini kaybedenler için yardım kampanyalarının düzenlenmesi, ihtiyaç sahiplerine yardımların yapılması, oluşturulan Vefa Grubu (Diyanet ve MEB personeli, muhtarlar, askerler ve polis vb) vasıtasıyla, yaşı ve risk durumu nedeniyle evinden çıkamayanların ihtiyaçlarının evlerine kadar götürülmesi, maske dağıtılması gibi karşılıksız yapılan nice eylemler fili duaya örnek olarak verilebilir.

Dua, kulun darda kaldığı zaman değil, aynı zamanda şükreden bir kul olmasının bir gereği olarak yapılan, dinde önemli bir yere sahip olan bir ibadet şeklidir. Aynı zamanda dua, kulun acizliğini itiraf etmesidir. Tabir yerinde ise bir -dilekçe ile ellerini açarak- Yaradan’a müracaatıdır. Duanın kabul şartları, yeri ve zamanı önemli olmakla birlikte bir konuda sebebi işlenmeden veya elinde yapabileceği imkânlar olduğu halde bunları tamamen kullanmadan el açmak suretiyle Allah'a emirler yağdırırcasına yapılan dualar, bana sonucu değiştirmeyen kuru dualar gibi gelmektedir. Diyanet öncülüğünde minarelerde yatsı ezanından sonra okunan dualar, fiili olmayan duaya verebileceğim en güzel örnektir. Ben bu tür duaya minare duası diyeceğim izniniz olursa.

Minarelerden edilen bu dualar, ardından getirilen salavat; milletin maneviyatını yükseltmek, hastalara moral vermek, sağlık çalışanlarına manevi destek olmak anlamında birkaç günlüğüne sembolik olarak yapılsa veya haftada bir cuma vaktinde tekrarlansa olabilir diyeceğim. 23 Martta okunmaya başlanan minare duasının üzerinden iki ay geçtiği halde hala dua edilmeye devam ettiğine göre sanırım virüsle yaşamaya devam ettiğimiz sürece okunmaya devam edecek görünüyor.  Bu minare duasının öyle beklendiği gibi halk nezdinde de bir karşılığının olduğu söylenemez. Üstelik okunan dualarda ne söylendiğini anlamak da ayrı bir mesele.

Kültürümüzde, örfümüzde ve dinimizde alışık olmadığımız minareden edilen bu şekil dua, Diyanetin eski köye getirdiği bir adet. Tadında ve kıvamında bırakılmadığına göre ileride herhangi bir afette, minarelerden yine dua yapılması istenecek veya böyle bir beklenti içerisine girilecek. Bu da bizi bidate götürür. Çünkü bu durum alışkanlık haline gelecek demektir. Dinimizin içine girdirilmiş haddinden fazla bidat varken Diyanetin kendi eliyle böyle bir bidate kapı aralaması kanaatimce uygun değildir.

Bu durumda Diyanet, “Tüm dünyayı ve ülkemizi etkisi altına alan ve insanlığı aciz bırakan koronavirüs tehlikesine karşı Teşkilatımız da diğer kurum ve kuruluşlar gibi üzerine düşen kamu görevini yerine getirmiş, çoğu personelimiz Vefa Gruplarında aktif rol üstlenmiş ve devletin verdiği diğer görevleri yapmış, hala da yapmaya devam etmektedir. 23 Marttan itibaren hastalarımıza ve sağlık çalışanlarına moral-destek vermek amacıyla minarelerden personelimiz tarafından okunan dualar amacına ulaştığından dolayı şu tarihten itibaren minarelerden dua yapılmayacaktır. Zaten aslı olan fiili duadır. Halkımız bir taraftan salgın riskine karşı tüm tedbirlere uyarken diğer taraftan da kendi kendine duasını yapabilir.” açıklaması yaparak minare duasına bir son vermelidir.

***28/05/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.



24 Mayıs 2020 Pazar

Ramazanın Bitmesine Sevinilmez mi?


Üniversiteyi Kayseri’de okuduğum yıllarda bir dersin -Tefsir Usulü- vizesinden öğrencilerin büyük bir çoğunluğu düşük puan almıştı. Puanı düşük gelen o öğrencilerden biri de ben idim. Çalışmamış mı idim? Ne münasebet! İsmail Cerrahoğlu’nun Tefsir Usulü isimli kitabını o kadar okumuştum ki neredeyse sular seller gibi ezberlemiştim. Kitapta bakmadığım yani es geçtiğim tek yer, eser isimleri ve eserlerin müelliflerinin kim olduğu idi. Bir de kitabın dipnotlarına bakmadım. Ders Hocamız Celal Kırca, haftada iki saat olan bu dersin vizesinde bize 60 puanlık eser ve eser müelliflerinin isimlerini sormuştu. Haliyle öğrenciler dökülmüştü. Benim puanım da 14 ya da 16 idi. İkinci vize sonucu da bu şekil geldiği takdirde finale girememe durumu söz konusuydu. Bundandır ki notu düşük olanları bir düşüncedir almıştı.

Sınav sonuçlarının okul panosunda açıklanmasının ardından Hocamız derse geldiği zaman parmak kaldırıp söz aldım: Hocam, vize sınavında sorduğunuz sorular üzerine bir değerlendirmede bulunabilir miyim, dedim. Elbette dedi, sağ olsun. Kendisine, biz haftada iki saat olan bu dersi görmekle tefsiri tüm ana hatlarıyla öğrenmeyeceğiz. Sadece Tefsir Usulü hakkında genel bilgi edinmiş oluruz, öyle değil mi, dedim. Evet dedi. Tefsir Usulü konusunda bilgilenmek amacıyla sizi Ankara’da bir konferansa davet etseler, siz oradaki hâzirûna; tefsir ile ilgili yazılmış şu eser şuna ait, falan müfessirin kitabının adı şudur diye konferans boyunca eser ve müellif ismine mi yer verirsiniz yoksa tefsir hakkında genel bilgi mi verirsiniz, dedim. Kendisine bir eleştiri getireceğimi anlayan hocamız, duruma göre değişir, dedi.  Yine de içimdekini söylemeden edemedim: Hocam, sınavınızda değişik sorular görmek isterdim. Siz ağırlıklı olarak maalesef eser-müellif ismine yer verdiniz. Sizin bu yaptığınıza Müslüman’ın Müslüman’a zulmü diyebilir miyiz, dedim. “Nasıl düşünürseniz” dedi ve derse geçtik.

Sınav sonucu kötü gelenlerden biri gülerek yanıma geldi. Bana, “Hemşerim, sınav sonucu kötü geldiği için herkes üzülüyor, ben ise üzülmediğim gibi seviniyorum” dedi. Cevap vermedim. Sessiz kaldığımı görünce “Bir şey demedin” dedi. Kendisine hemşerim, sınav puanı kötü geldiği zaman normal olanı üzülmektir. Bu durumda olanlar da normal olanı yapmışlardır, dedim. Benden kendisine destek çıkmayınca “O zaman anormal olan benim galiba” dedi. Nazım da geçtiği için ha şunu bileydin, dedim; gülüştük.

Sadede gelmeden bir anımı anlatayım dedim. Gördüğünüz gibi anım yarım sayfayı kapladı. Şimdi gelelim sadede. Sosyal medyadan izlediğim bazıları “Ramazanın gitmesine üzülüyorum, keşke hiç gitmese” diye paylaşım yapıyor. Yine gündelik hayatta bazıları “Ramazan birden bitti. Keşke daha da tutsak” diye temennilerini dile getirirler. Bu tür paylaşım ve temennide bulunanlara saygı duymakla beraber garipsediğimi dile getirmeliyim burada. Ramazanın bitmesine üzülmek yerine sevinilmelidir. Çünkü imsak vaktinden, iftara kadar ibadet niyetiyle yemeden ve içmeden durmaya, oruç ibadeti adı versek de bu yaptığımız eylem, nihayetinde bir imtihandır. Başta oruç olmak üzere tutulan ve yerine getirilen tüm ibadetlerin sona ermesi bizi sevindirmelidir. Şükürler olsun üzerime farz olan ramazan ibadetini kazasız-belasız atlattım, sınavı geçtim ve bir bayramı hak ettim düşüncesi bana daha sağlıklı ve normal olan gibi geliyor. Orucun bitmesine üzülmeleri gerekenler ise bu ibadeti yerine getirmeyen ve bu imtihanda başarı gösteremeyenler olmalıdır. Tıpkı eğitim ve öğretimin herhangi bir safhasında girdiğimiz sınavlarda başarılı olduğumuzda sevindiğimiz, başarısız olduğumuzda üzüldüğümüz gibi.

Ne dersiniz yoksa siz de mi garip buldunuz bu düşüncemi?

Allah hem oruç sınavında hem diğer ibadetlerin sınavlarında hem de hayata dair her türlü sınavda ikmale kalanlardan değil, başarılı olanlardan eylesin. Bayramınız mübarek olsun…




23 Mayıs 2020 Cumartesi

Şimdi “Nerede O Eski Bayramlar” Demenin Tam Zamanı! **


Önceki ramazanlar gibi bir ramazan iklimini yaşayamasak da, cemaatle namazı camilerde eda edemesek de, teravihe gidemesek de, cumaları kılamasak da, camilerde mukabele okuyup dinleyemesek de, her bölgede az sayıda insanımız, ramazanın son on gününü camide geçirip itikafa giremese de, iftar daveti veremeyip iftara gidemesek de çoğunluk evinde, bir kısmımız ise işinde iken üzerimize farz olan ramazan orucumuzu tuttuk, aynı zamanda anlamak ve hayatımıza tatbik etmek için Yüce Kitabımız Kur’an’ı Kerim’imizi okuduk ve ödül olarak bir bayramı hak ettik.

Hak ettiğimiz bu bayram maalesef önceki bayramlar gibi olmayacak. Çünkü eski bayramlarda olduğu gibi birbirimize ziyaretleşme yapamayacağız, büyüklerin ellerini öpüp gönüllerini alamayacağız. Evlerimiz şenlenmeyecek, başkasının evlerini de şenlendiremeyeceğiz. El yapımı ikramlarımızı eşimize, dostumuza ikram edemeyeceğiz. Tıpkı oruç gibi bayramımız da sessiz, sedasız ve buruk geçecek eğer buna bayram denirse. Çünkü salgın riskini en aza indirmek amacıyla bayramı evlerimizde bir başımıza geçireceğiz. İşte bu bayramı görünce “Nerede o eski bayramlar” demenin tam zamanı.

Bayramı evlerimizde bir başına geçirirken ne yapacağız? Böyle bayram olur mu diye karalar bağlayıp sızlanacak değiliz. “Bana bir şey olmaz” deyip gizli kaçak yollarla sokağa çıkma yasağını delerek konu komşuyu bayramlaşmaya gidecek halimiz de yok. Bu yaşadığımız/yaşayacağımız bayram, ayrıca dünyanın sonu değil. Zira beterin beteri var. Nasıl ki mart ayından beri birçok alanda B planını devreye koyup hayatımızı idame ettirmeye ve dünyayı eve sığdırmaya çalışmışsak bu bayramı da evlere sığdıracağız ve bayram B planını hayata geçireceğiz. Böyle bir ortamda en iyi bayram, bir türlü elimizden düşürmediğimiz el, pardon cep telefonlarını bol bol kullanmak olacaktır. Yakınlık ve uzaklığa göre tanıdıklarımızın kimini görüntülü, kimini telefonla arayıp bayramlarını kutlayacağız. Kimine kısa mesaj göndereceğiz, kimine whatsapptan mesaj yazacağız. Başkasından gelen mesajlara cevap vereceğiz. Sosyal medyayı kullanıyorsak yazdığımız bayram mesajını profilimizde paylaşacağız ya da başkasının paylaşmış olduğu mesajları kah beğenerek kah yorum yazarak kutlayacağız.  

Göndereceğimiz bayram mesajlarının eş, dost ve tanıdıklar nezdinde bir anlam ifade etmesini istiyorsak, yazdığımız mesajların kendi el emeği, göz nuru mesajlarımız olmasına dikkat etmemizde fayda var. Başkasının hazırlayıp servis ettiği resim formatındaki mesajlar veya başkasından gelen bu şekil mesajları başkasına iletmek bana kuru ve yavan gelmektedir. Bu tür mesajlar yasak savma babından mesajlardır. Bana göre kişiye özgü yazılan yazı formatındaki mesajlar daha bir anlam ifade eder. Yine de tercih tebrikleşenlere ait.

Bu vesileyle bir ay boyunca tuttuğumuz oruçlarımızın kabul edilmesini, okuduğumuz Kur’an’ın ufkumuzu açıp hayatımıza yön vermesini, oruç ve Kur’an ile hemhal olmak suretiyle yaşadığımız ramazan ikliminin diğer aylarda da devam etmesini, yerine getirdiğimiz ibadetlerin ahlakımıza yansımasını; idrak ettiğimiz bu olağanüstü bayramın size, ailenize, ülkemize, İslam dünyasına ve tüm insanlığa huzur getirmesini Yüce Mevla’dan niyaz ediyorum. Bayramınız mübarek olsun…

**23/05/2020 tarihinde Kahta Söz'de yayımlanmıştır.


22 Mayıs 2020 Cuma

Tatsız Tuzsuz Bir Bayram ***

Arife gün ile birlikte bayramı da kapsayacak şekilde bayramda dört gün sokağa çıkma yasağı uygulanacağı için bu bayramı evde kendi kendimize geçirmeye başladık. Birlikte yaşamadığımız eş-dostun, hısım-akrabanın, konu-komşunun ve diğer tanıdıkların bayramını gerek görüntülü görüşerek gerek telefonla arayarak gerek kısa mesaj veya whatsapptan yazarak ya da sosyal medya aracılığı ile sanal olarak kutlamış olacağız. Yani sanal bayram yapacağız.

Her şeyin bir ilki olduğu gibi kutlayacağımız/kutladığımız bu sanal bayram, bugüne kadar kutlaya geldiğimiz bayramların ilki olacak. Belki de ilk defa “her günün bayram tadında geçsin” diye temennide bulunmayacağız. Çünkü tatsız-tuzsuz bir bayram olacak bu bayram. Maalesef elimiz mahkum böyle bir bayrama. Ne diyelim, Allah’tan hayırlısı. Bunda da vardır bir hayır deyip yolumuza devam edeceğiz. Allah beterinden saklasın.

Tatsız tuzsuz bayram dedim. Çünkü bizde bayram demek şeker, lokum gibi tatlıları ikram etmek ve tatmak demektir, sılayı rahim demektir, hatır bilmektir, sayıp sevmek demektir. Bu bayramda karşılıklı gelip gitme olmayacağı için çoğumuz, bayram hazırlığı yapmadı. Ne şekerini aldı ne lokumunu ne de baklavasını yaptı. Hâsılı, bu bayram kendimiz bayram yapmayacağı gibi midemiz de bayram yapmayacak.

Diğer bayramlarda olduğu gibi eş-dostu ziyaret edeceğim, hepsiyle bayramlaşacağım telaşı ve yorgunluğu olmayacak. Evlerimizin zilleri çalmayacak. İzzet, ikram olmayacak. Evde edi ile büdü varsa çocuk, bir başına bayram geçireceğiz. Yani kendimiz çalıp kendimiz oynayacağız. Salgın dolayısıyla dünyayı eve sığdırdığımız gibi bayramı da eve sığdıracağız. Gelen mesaja, çalan telefonumuza sevinmekle yetineceğiz ve belki de ilk defa, gelen her mesajı okuyup mukabilinde cevap yazacağız.

Tatsız ve tuzsuz bu bayramın iyi yönü yok mu? Var elbet. Nereden baktığına bağlı. Ziyaretleşmelerde ikram geri çevrilmez diye tadımlık aldığımız şeker ve tatlı türü yiyeceklerden dolayı midemiz bozulmayacak. Bu haliyle midemiz bayram yapacak denebilir. Bu bayramda bayram yapacaklardan bir tanesi de evin kadınlarıdır. Çünkü misafir gelmeyeceği için Konya’nın vazgeçilmezi dolma, sarma, bamya gibi yemekleri yapmak için evin kadınları, oruç oruç emek sarf etmediler. Yemek yaptılarsa da kendilerine yetecek kadar yaptılar. Aile reisi için de bu bayram iyi bir bayram sayılır. Çünkü doğru dürüst bayram alışverişi yapmadı. Çocukları bayramlık istemedi. Evin hanımı baklava yapacağım, ceviz lazım demedi. Çünkü isteseydi, içi cız edecekti. Zira birçok üründe olduğu gibi cevizin de fiyatının yanına varılamıyor.

Çocuklar için de bu bayram çok tatsız tuzsuz olacak. Çünkü bayram demek, çocuklar için harçlık demektir. Amca, dayı gibi akrabalar evlerine gelmeyeceği gibi kendileri de onlara gidemeyecekler. Haliyle bayram harçlığından mahrum kalacaklar, sevinemeyecekler ve harçlık biriktiremeyecekler.

Salgın kaynaklı yaşadığımız bu olağanüstü durumun, bir B planı olarak kutladığımız/kutlayacağımız bu tatsız tuzsuz sanal bayram, kutladığımız ilk ve son bayram olur inşallah. Hepinizin bayramını tebrik ediyorum. Nice bayramlara…

***23/05/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Sanal Bayram *



Salgın dolayısıyla gündelik yaşantımızdan ödünler vererek B planlarımızı uygulamaya koyduk. İleriye dönük ne kadar planımız varsa öteledik. Çoğumuz işine gidemedi veya işini yapamadı. Normalleşme adımlarına rağmen hala aynı durum devam ediyor.

Camiyi, cemaati ve cumayı unuttuk. Ramazan orucuna buruk bir şekilde girdik ve nihayet bugün yine buruk bir şekilde uğurluyoruz.

Virüsün etkisini kırmak amacıyla sokağa çıkma yasaklarıyla tanıştık. Bayramda uygulanacak olan sokağa çıkma yasağı ile birlikte evlerimizde geçireceğimiz yasak toplamı 21 gün olmuş olacak. Bu demektir ki virüs dolayısıyla birçok alanda nice ilkleri gerçekleştirdiğimiz gibi bu bayramda da bir ilki gerçekleştireceğiz ve bayramı da sanal kutlayacağız. Eşimizi-dostumuzu, hısım-akrabamızı ve tanıdıklarımızı telefonla arayarak veya mesaj göndererek bayramlaşacağız.

Sanal bayrama yabancı değiliz aslında. Kaç bayramdır sosyal medya, whatsapp, kısa mesaj yoluyla gidilebilecek mesafede olanlara bile bayram tebrikleri göndererek bir nebze de olsa tanıdıkların gönlünü alıyorduk. Daha doğrusu işin kolayına kaçıyorduk. Bu bayramda yapacağımız sanal tebrikleşme zorunluluktan olacak. Belki de bu zorunluluktan dolayı bu bayramda göndereceğimiz mesajlar veya telefon açarak yapacağımız bayramlaşmalar, ilk defa bir anlam ifade edecek ve daha fazla tanıdığımıza mesaj göndermiş olacağız. Kimse “Evi şurada, gelmeye tenezzül etmedi, işi mesajla geçiştirdi” deyip gönül koymayacak. Hiçbirimiz “Efendim, o kadar ziyaret edeceğim yer vardı ki üç günde bitiremedim, çoğuna gidemedim” diyemeyecek.

Kutlayacağımız bu sanal bayram elbette diğer bayram kutlamaları gibi olmayacak ve eski bayramların yerini tutmayacak. Göndereceğimiz mesajlara ne kadar dikkat edersek edelim, karşılaştığımız bu durumu garipseyeceğiz. Ama bu durumda yapılabilecek başka da bir şey yok. Zira zorunlu bir durumla karşı karşıyayız.

Herkesin kendine göre bir mesaj gönderme veya tebrikleşme yöntemi olmakla beraber kutlayacağımız bu sanal bayramın kuru ve yavan olmaması, dilek ve temennilerimizin daha içten olması için tebrikleşmelerde şu hususlara dikkat edebiliriz:

Resim formatında tebrikleşmenin gönderilmemesi. Çünkü bu yol ile gelen veya gönderilen mesajlar, cep telefonlarının hafızalarını doldurmaktan öte bir anlam taşımıyor ve kişiye hitap etmiyor. Kişi, yeni mesajlara yer açmak için gelen mesajı silmek durumunda kalabiliyor. Bunun yerine göndereceğimiz mesajların yazı formatında olması, kendi mahsulümüz olması ve mesajlarda kişinin ismine yer verilmesi, gönül alma ve hatır bilme yönünden daha uygun olur kanaatindeyim. Yani kişi, aldığı mesajla bu mesaj bana hitaben yazıldı mesajını almalı.

Kutlama grubu oluşturmak suretiyle tek basmada toplu mesajın gönderilmemesi. Bu yöntem işimizi bir defada halletmekle beraber gruptakilerin çoğu, birbirini tanımadığı için bir gruba eklendiğini gören hemen gruptan çıkmaya davranıyor. Kutlama da başlamadan bitiyor.

Hepimizin dahil olduğu ortak whatsapp gruplarımız olabilir. Bu gruplara da tek mesaj göndererek bayramlaşma yerine gruptakilerin hepsine özelden tebrik yazmak aramızdaki samimiyeti artırabilir.
Büyük-küçük kimden gelirse gelsin gelen her bayram mesajına usulünce cevap vermek uygun olanıdır. Yani gönderilen mesaj havada kalmamalı, iadeyi ziyaret sadedinde olmalı.

Burada herkese mesaj yazmak veya cevap vermek zamanımızı alabilir diye bir eleştiri gelebilir. Mesaj yazmak ne kadar vaktimizi alırsa alsın, oturduğumuz yerden yazmak herhalde fiili bayram ziyaretinden daha kolay olur.

Bu vesileyle tuttuğumuz oruçlar kabul etmesini, okuduğumuz Kur’an’dan anladığımızı hayatımıza tatbik etmeyi Allah bizlere nasip etsin. Ramazandan aldığımız manevi hazzın, kendimize ve nefsimize çekidüzen vermemizin ramazandan sonra da devam etmesini temenni ediyorum. Salgın dolayısıyla yaşamakta olduğumuz bu olağanüstü halin bir an evvel sona ermesini, bu şekilde kutladığımız sanal bayramı bir daha bizlere göstermemesini Yüce Allah’tan niyaz ediyorum. Hepinizin Ramazan bayramını en içten dileklerimle kutluyorum. Nice bayramlara inşallah…

*23/05/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


21 Mayıs 2020 Perşembe

Çeşitli Ayet Meallerinden Bir Kesit *


Sayfam elverdiği kadar bugün size, Kur’an’ı Kerim’in 28.cüzünde geçen bazı ayet meallerine yer vermeye çalışacağım:

Allah, (eşi, kendisini boşadığı için) kocası hakkında seninle tartışan ve Allah'a şikayette bulunan kadının sözünü işitmiştir. Allah, sizin sürdürdüğünüz konuşmayı (zaten) işitmekteydi. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir.” (Mücadele, 1) Zıhar (eşini annesinin sırtına benzetme) ayetleri diye bilinen bu boşama şekli, bizim örfümüzde “Anam avradım olsun” şeklinde ifade edilir. Hanımını boşayan kocayı Allah 2.ayette eleştirirken kadını haklı bulur, 3. ve 4.ayetlerde de erkeğe verdiği cezayı açıklamaktadır. Peygamberle tartıştığı için hakkında ayet inen özgüven sahibi bu kadına (Havle) ancak şapka çıkartılır.  Bu arada hiçbir caydırıcılığı ve yaptırımı olmayan dini nikah ve erkeğin iki dudağına emanet dini boşanma, dini otoriteler tarafından tartışılıp bir karara bağlanmalıdır.

Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyleri niçin söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük gazap gerektiren bir iştir.” (Saf, 2-3) Söylediğiyle yaptığı çelişenler dikkat etmeli, özellikle seçim öncesi vaat üzerine vaatte bulunup mavi boncuk dağıtıp seçim sonrası sözlerini tutmayan siyasilere duyurulur.

Tevrat'la yükümlü tutulup da onunla amel etmeyenlerin durumu, ciltlerle kitap taşıyan eşeğin durumu gibidir...(Cuma, 5) Bildiğini yapmayanlar ve inandığı şeyleri yaşamayanlar, sırtında çokça kitap taşıyan eşeğe benzetilir. Nasıl ki sırtında taşıdığı kitaplar eşeğe bir fayda sağlamıyorsa beyin ve zihinde tutulup da uygulamaya geçmeyen bilgi ve inanç da kişiye fayda sağlamaz. Ancak bilgiyi taşımış ve kendine yük edinmiş olur.

“Onları(münafıkları=İçten inanmadığı halde dıştan inanmış gibi yapanları) gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider. Konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin. Onlar sanki elbise giydirilmiş kereste gibidirler. Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar…” (Münafikûn, 4Olup biten her şeyi kendi aleyhlerine sanan kişilerin, ayette geçen “Her kuvvetli sesi kendi aleyhlerine sanırlar” cümlesine kulak vermelerinde fayda vardır.

Mallarınız ve çocuklarınız ancak birer imtihandır…” (Teğâbün,15) Mal ve çocuk övünç meselesi değil. Allah’ın imtihanları farklı farklıdır. Çocuk, eş, makam, şöhret vb de birer imtihan vesilesidir.
Eğer siz Allah'a güzel bir borç verirseniz Allah onu size, kat kat öder ve sizi bağışlar. Allah, şükrün karşılığını verendir…” (Teğâbün,17) Zor durumda olan birine borç vermeyi Allah, kendisine borç verilmiş gibi değerlendirmektedir. Buna karzı hasen denir.

“Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan ateşten koruyun…” (Tahrîm,6)
Ey iman edenler! Allah'a içtenlikle tövbe edin. Belki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter ve peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar…” (Tahrîm,8) Bu tövbe şekline nasuh tövbesi denir. Yani işlenen günahı bir daha yapmayacak şekilde terk etmek demektir.

Sonuç olarak Allah, hepimize aile saadeti versin. Yine yapmadığımız şeyleri söylememeyi, bildiklerimizi yaşamayı, münafıklar gibi içi farklı, dışı farklı olmamayı, mal ve çocuk başta olmak üzere imtihan edildiklerimizden alnımızın akıyla çıkmayı, darda kalan insanlara -onlardan bir karşılık beklemeksizin elleri rahatlayıncaya kadar onlara- borç vermeyi, kendimizi ve ailemizi cehennem ateşinden koruyacak ameller yapmayı, günahlarımızdan dolayı bir daha işlemeyecek şekilde gönülden tövbe etmeyi bizlere nasip etsin.

*23/05/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.