30 Temmuz 2016 Cumartesi

Bir yalnız adam **


94 yılında yapılan mahalli seçimlerde seçim öncesi TV'lerde yapılan açık oturumlarda gördü millet ilk önce. Bedrettin DALAN, İlhan KESİCİ, Zülfü LİVANELİ...gibi ağır topların arasında öylesine çağırılmış biri görüntüsü hakimdi ekranlarda. Sunucusundan, adaylara varıncaya kadar herkes küçümseyerek bakıyordu tepeden. Anlaşmışçasına ezmeye çalışıyorlardı. Gücüne bakmadan kendi fikrini zikrini anlattı ekranlardan. Horlamaya çalışanlara karşı dik durdu. Ezdirmedi kendini ve savunduğu fikri. Sonunda başardı Türkiye'nin en büyük şehrine başkan oldu. Reis idi artık adı.

İşe hamdele ile başladı. Şehrin su ve çöp sorununu çözdü ilk önce. 5 yıllık süresini tamamlamadan Siirt'te Ziya GÖKALP'e ait "Minarelerimiz süngü..." şiirini okuduğu için soluğu hapishanede aldı ve bir daha muhtar bile olamayacak şekilde siyasi yasaklı oldu. Arkasından gittiği Hocasının partileri bir bir kapatılıp iktidardan indirildiği 28 Şubat sürecinde belki de Hocasının: "Evladım, iktidara gelsek de bizi muktedir yapmayacaklar, özünüzü kaybetmeden gömleğinizi çıkarın, elmanın bir yarısı olun, farklı bir kulvarda mücadele edin" sözüyle yeni bir parti kurdu. Genel başkanı olduğu partisinin milletvekili olamadı. Partisi iktidara geldi kendisi siyasi yasaklı oldu. Aslan düştüğü yerden kalkar misali, okuduğu şiirden dolayı siyaseten yasaklı hale geldiği Siirt'ten vekil seçilerek hükümetin başına geçebildi.

İktidara gelen bu saralı zihniyeti muktedir yapmamak için YÖK'ü, SEZER'i, Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Yargıtay, Askeriye, İstanbul dukaları vb devletin tüm kurumları harekete geçti... Başbakan oldun ama seni Çankaya'ya göndermeyeceğiz dendi, 367 garabeti o zaman ortaya çıktı. 2008-2009 yıllarında partisi kapatılmaktan gücün kurtuldu. Tabir yerindeyse devletin köşe başlarını tutmuşları savaş açtı kendisine. Her biriyle teker teker mücadele etti, asla başını eğmedi, boyun bükmedi.

2009 yılında dünyanın en büyük terörünü uygulayan devlete 'One minute' dedi. Yavaş yavaş yalnızlaştırılmaya başlandı. Etrafındaki dost devletler bir bir yanından uzaklaşmaya başladı. Hızını kesmedi 'Dünya beşten büyük' dedi. İyice yalnızlaştırıldı. Doğu sorununu çözmek için çözüm sürecini başlattı. 2011 yılından beri hem içerideki düşmanlarla uğraştı hem de dışarıyla. 1970'den beri beslenen içimizdeki uyuyan hücreler harekete geçirildi. Ardı arkasına 'Gezi olayları, 17-25 Aralık olayları, 6-7 Ekim PKK olayları...' birbirini izledi. 3 milyon Suriyeli mülteciye kucak açarken Güneydoğu'nun birçok il ve ilçesinde hendek savaşları başladı...

Faili meçhul cinayet ve olaylarıyla karşı karşıya geldi. Muhsin YAZICIOĞLU, Danıştay saldırısı, Uludere olayı, Suriye ve Rusya'nın uçağının düşürülmesi gibi olaylar birbirini takip etti. 2002 yılından itibaren iç ve dış güçlerle uğraşırken diğer taraftan ülkenin ekonomi ve alt yapısını geliştirdi.

Hiç yılmadı, hiç boynunu eğmedi, kimseye eyvallah demedi. İçi ne ise dışı o oldu. En yabancısı olduğu alan diplomatik dil idi… Daraldığı  zaman hep meydanlara çıktı sevenleriyle buluştu. Meydanların dilini iyi kullandı. "Kefenimle çıktım yola" dedi hep. "Kaderin üzerinde bir kader var" sözü eksik olmadı hiç dilinde.

17-25 Aralık'tan sonra iç düşmanları anlatmak için meydanlarda hep o hainleri anlattı. Herkes dinledi ama kimse anlamadı. Derdini kendi partisine bile anlatamadı. Kimse tehlikenin farkına varmadı belki de varmak istemedi. Kimse inanmasa da o, “Muhtar bile olamaz artık” dedikleri muhtarları toplayarak derdini anlatmaya devam etti, belki de olamadığı muhtarlığa özlem duyarak. Bir musibet bin nasihatten iyidir misali 15 Temmuz gecesi olunca herkesin kafası dank etti. Topla, tüfekle, tankla, uçakla geliyorlardı üzerimize son vuruşu yapmak için. Kendisini öldürmeye gelenlere aldırmadan, tehlikeyi göze alarak kalkışmanın en fazla olduğu iki ilden birine indi kefeniyle. Halkı meydanlara çağırdı, milyonlar kulak verdi ona. İçeride ve dışarıda yalnızdı, kimse onu anlamıyordu ama onun milyonları vardı. Meydanlar ona kol kanat gerdi, kimi şehadet şerbetini içti, kimi de yaralandı, çoğu da dur durak bilmeden uykuya meydan okurcasına sahayı terk etmedi. Haklılığını  herkes anladı, ama  bu anlama bize pahalıya mal oldu maalesef.

Hasılı yalnız adamdı hep. Haklılığı ortaya çıkınca farklı kulvarlarda yürüyenler de kol kanat gerdi kendisine. Çünkü mesele vatan ise gerisi teferruattı zira. Tarih yalnız adamın tek başına meydan okuyuşunu, mücadelesini, başarısını yazacak; başını eğmediğini, pes etmediğini konuşacak. Analar ne evlat(lar) doğurmuş diyecek. Dünyanın zulmüne meydan okudu diyecek...

Başka devletler 50-100-150 yıllık hesap ve planlar yaparken biz ülke olarak hep günü birlik yaşadık. O gelerek bu milletin ufkunu açtı. 2023 diye hedef koydu, hızını alamayıp 2053 dedi. Yetmez  2071 dedi. Sanki büyük devlet böyle olunur dercesine. Ülkemiz ve dünya mazlumlarının tutan eli, yürüyen ayağı, gören gözü, işiten kulağı oldu. Kim tutar bundan sonra onu. Allah ondan razı olsun. Onun ve milletin yolu hep açık olsun.

Bu millet  seviyor yalnız adamı…samimiyetini, içtenliğini, dobralığını, olağan halini seviyor. Bakmayın bazılarının düşman gibi göründüklerine. İç hainleri temizledi ya, helal olsun ona! Gücüne güç katsın Rabbim. Memleketimize dirlik ve birlik versin. 30/07/2016

** 02/09/2016 tarihinde Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.

"Tavşana kaç tazıya tut" demişler *

Kendimi bildim bileli devlet hep dindar-mütedeyyin insanlara soğuk baktı. Bir irtica paranoyası hakimdi ülkede: Laik ve anti laik şeklinde. Gerici-yobazdı dindarın adı bazı kesimler nezdinde. 70'lerin 2.yarısından itibaren çocuklarını okutmaya başlayan Anadolu insanı 80'lerle birlikte başörtüsü mücadelesinin içerisinde buluyordu kendisini. Kimi başını açarak okuyabildi, kimi okulunu bıraktı, kimi  okuluna bile gidemedi. 90'lı yıllarda 'İkna odalarına' sokulan  kız öğrencilerinin sayısı az değildi. Saralı gibi görüldü nedense kızların başörtüsü. Helalinden bir iş bulmak için okuyan çocukların önleri kesildi bulunan katsayı ucubesi sayesinde. Çünkü onlara göre, İHL'lerde okuyan çocukların tercih ettikleri bölümlerin başında hukuk ve siyasal fakülteleri geliyordu: ‘Yarın bize laikliği bunlar savunacaklar korkusu sardı onları.’ Katsayı adaletsizliği sayesinde vatandaşın hem okusun ekmeğini kazansın, hem de dinini öğrensin, arkamdan bir Fatiha okusun diye teveccüh gösterdiği okullara  kibrit suyu döküldü... İlköğretimi bitirmeyen çocukların yaz tatilinde cami ve kurslarda Kur'an öğretimine yasak getirildi.

Yükselme umudunu taşıyan asker ve mülkiye erkanı başı açık eşler aradı hep. Çünkü 'Disiplinsizlik nedeniyle' ‘YAŞ’ tahtaya basıp kapının önünde bulabilirlerdi kendilerini. Askeriyenin nizamiyelerine başörtülüler ve sakallılar alınmadı. 2000'li yıllarda başörtülü eşleriyle birlikte devlet erkanını karşılayamadı devletin tepesindeki yetkili kişiler. Eşli-eşsiz davetiye türü çıktı bu zaman diliminde. Kurdukları partiler 'İrticanın odağı' olmaktan bir bir kapandı.

Küçük çocukların 'Kutlu Doğum' haftasında okuduğu ilahiler 23 Nisan'a alternatif gibi gösterilmeye başlandı. Okul ve iş yerlerinde insanların ibadet edeceği bir yeri bulabilmeleri nadirattandı. Paranın dini imanı olmaz sözünü nakzedercesine bu süreçte 'Yeşil sermaye' avına çıkıldı.

Din Kültürü dersleri olsun mu olmasın mı, vay efendim laik bir ülkede bunlar olur mu olmaz mı, dinin eğitimi değil, öğretimi yapılmalı... gibi tartışmalar hiç eksik olmadı. Yıllar yılı kamusal alan ile yattık, kamusal alanla kalktık maalesef.

Kamusal alanda dine, dini yaşantıya, dini kılık kıyafete yer yoktu. Okullar da nasibini aldı bundan. 1000 yıl devam edecek dedikleri bir süreci başlattılar devlet aklıyla. Hem dini ilmi hem de müspet ilmi öğrensin diye vatandaşın tercih ettiği okulların önü, katsayı adaletsizliğiyle kesilmesi sonucunda: "Ben cahil kaldım, cehaletten çok çektim, başımıza ne gelirse cehaletten diyen insanımız çocuğunu okutmaktan yılmadı. Alternatif yollara yöneldi. 80'lerden itibaren kendini gösteren bir yapı ile kesişti mütedeyyin insanların çoğunun yolu. Devlete egemen yapının bir kesime hayatı dar ettiği dönemlerde vatandaş 15 Temmuz'da harakiri yapan bir başka yapının kucağında buldu kendisini yıllar önce. Yağmurdan kaçarken doluya tutulma misali...

Horlanmış ve dışlanmış Anadolu insanı iktidara gelince devlet, tüm kurumlarıyla savaş açtı. İktidara gelseler de muktedir olmalarının önüne geçmek için ellerinden geleni yaptılar. 367 ucube kararı, iktidar partisi hakkında kapatma davası birbirini izledi. Böyle bir ortamda yıllar yılı devlet içinde kadrolaşmış bu yapı iyi rolde sağdan yaklaştı. Denize düşen yılana sarılır misali...


Dine soğuk bakan devlete egemen olanların dönemlerinde sakıncalı piyade muamelesi gören bu yapının her dönemde hızı kesilmeden emniyet, askeriye ve adalet mekanizmalarında kadrolaştığı göz önüne alınırsa bu yapı 80'den bu yana neredeyse tüm siyasi iktidarlar tarafından korunup gözetilmiştir. Burada devlete ve millete iyi bir oyun oynanmıştır. Bu oyunu biz 15 Temmuz'da kanımızla ödedik maalesef. Bu yapının doğumu, gelişmesi ve zirve yapmasında 70'ten günümüze neredeyse tüm iktidarlar pay sahibidir. Sanki oyun kurucular: "Biz mütedeyyin insanlara hayatı zindan edeceğiz, onları biz kovalayacağız, onlar kaçıp size gelecekler, siz onları istediğiniz şekilde yetiştireceksiniz" demişler gibi. Buna biz "Tavşana kaç, tazıya tut" diyoruz. Kamusal alanı mütedeyyin insanlara zindan edenlerin hepsinin niyeti budur demek istemiyorum. Bu işte rol alanlar bilerek ya da bilmeyerek bu yapıya hizmet etmiş oldular maalesef. 30/07/2016

* 03/08/2016 günü Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

29 Temmuz 2016 Cuma

Tarih ne yazacak?

BİR HAİNİ YAZACAK:
-Bir hainin içimizden oluşturduğu hainler şebekesini yazacak.
-Devletin bütün kilit noktalarının hainler tarafından işgal edildiğini yazacak.
-2016 yılında emir subaylarının ve yaverlerin darbeye kalkışmasını yazacak.
-Hiç olmadığı kadar bu ülkede güvenin zedelendiğini yazacak.
-Bir örgütün kripto duruşunu yazacak.
-Barış ve hoşgörü mesajı verenlerin nasıl canileştiğini yazacak.
-40 yıl boyunca deşifre olmadan devletin içerisinde  nasıl yerleştiklerini, kadrolaştıklarını yazacak.
-Emperyalist devletlerin maşası bir örgütün kendi halkına nasıl mermi attığını, meclisini bombaladığını, halkın üzerine tankları sürdüğünü yazacak.
-Hiç olmadığı kadar insanların Allah ile aldatıldığını yazacak.
-Bir yapının 1970'lerden beri tüm devlet yapısı içerisinde yuvalandığını, siyasilerin hepsinin göz yumduğunu yazacak.
-Bir milletin süper, zeki beyinlerinin nasıl esir alındığını, beyinlerinin yıkandığını yazacak.
-Devletin içerisine çöreklenen bu örgütü çözemeyen devleti yazacak.
-Bu yapının devletiyle, milletiyle herkesi ayakta uyuttuğunu yazacak.
-Bir milletin himmet adı altında hizmet maksadıyla aktardığı paralarının nerelerde, kimlere hizmet amacıyla kullanıldığını yazacak.
-Ülkemizde emelleri olan emperyalist devletlerin en az 50 yıl planlar yaptığını, bizi içimizdeki beyinsizlerle yola getirme planları yaptığını yazacak.
-Bizim bizden başka dostumuzun olmadığını yazacak.
-İçlerindeki onca gizli haine rağmen yıkılmadan ayakta duran büyük bir devlet olduğunu yazacak.
-Bir ülkeye okumamış cahilinden ziyade okumuş insanlarının nasıl zarar verdiğini yazacak.
***
KAHRAMANLIKLARI YAZACAK:
-Bir milletin yediden yetmişe hainlerle nasıl mücadele ettiğini yazacak.
-Birinin ak dediğine, siyah diyen; birbiriyle her alanda ayrışmış bir milletin vatan söz konusu olunca gerisi teferruattır dediğini yazacak.
-Darbeye karşı meydanlar nasıl indiğini, tankların altına nasıl atladığını, günlerce nasıl nöbet tuttuğunu yazacak.
-Bileti kesilmiş yalnız bir adamın kefenini giyerek nasıl meydanlara çıktığını, halkı nasıl meydanlara davet ettiğini, şapkasını alıp nasıl kaçmadığını yazacak.
-İçlerindeki sayısız hainlere rağmen bir milletin hala nasıl dimdik ayakta olduğunu yazacak.
-Birbiriyle kıyasıya mücadele eden siyasilerin kırgınlıklarını bir tarafa bırakarak nasıl birleştiğini yazacak.
-7'den 70'e bir milletin nasıl destan yazdığını yazacak.
-2016'dan önce uyuyan bir milletin nasıl uyandığını yazacak.
-Bir milletin darbeci hainlere ve arkalarındaki süper güçlere karşı nasıl Osmanlı tokadı indirdiğini yazacak… 29/07/2016







28 Temmuz 2016 Perşembe

Bence hangi tür müdürlük daha iyiydi?

-Üstat, sen 2014 haziranından önce ve 2014 haziranından sonra yöneticilik yaptın. İki müdürlüğü bir değerlendirir misin?
-2014 haziranına kadar yürüttüğüm müdürlük sınava dayalı bir müdürlük idi. Sonrasında yaptığım müdürlükte ise sınav kriteri yoktu.
-Ne demek istiyorsun?
-2014 öncesinde elde ettiğim müdürlük bir emeğin, bir çabanın mahsulü idi. Sonrasında bir emeğim olmadı.
-Biraz daha açar mısın?
-Fıkra sever misin?
-Elbette.
-Gencin birisi bir kızı sever. Kız da onu. Müstakbel kayınpederinden kızını istemeye gider. Kayınpederi: "Damat, kızım da seni istiyor. Önce bizim usullere göre seni sınamam lazım. Geçersen kızım senin. Biliyorsun biz geçimimizi dilencilikle sağlarız. Git akşama kadar dilen. Kazandığını bana getir gel" der. Genç için kolay bir sınavdır bu. Çünkü babası çok zengin. Akşama kadar yatar, akşam babasının parasından biraz para götürür. Kayınpederine teslim eder. Kızın babası: " Bu olmadı damat tekrar topla gel" diyerek getirdiği parayı avucuna aldığı gibi serpiştirir. Oğlan ertesi gün aynı yöntemle biraz daha fazla para getirir. Adam tekrar elindeki parayı atar. Damadına: "Sen gerçekten benim kızımı istiyor musun? Eğer istiyorsan bana baba parasını getirme. Az olsun ama emeğimin karşılığı olsun. Sana son kez bir şans daha vereceğim" der. Damat bakar ki pabuç pahalı. Çıkar akşama kadar dilencilik yapar, çarşıda ve cami önlerinde. Yolda görse elinin tersiyle iteceği bozuk üç-beş kuruşu kayınpederinin avucunun içine döker. Parayı alan kayınpeder elini kaldırıp atacağı zaman damat, kayınpederinin bileğini yakalar: "Sen ne yapıyorsun, benim akşama kadar anam ağladı, onu toplamak için" diyerek parayı attırmaz. Kayınpederi: " Şimdi oldu evlat, sınavı kazandın. Çünkü az da olsa bana kendi emeğini getirdin. Artık kızımla evlenebilirsin" der ve damat mutlu sona ulaşır.
-Yani?
-El hasılı doğru ya da yanlış, iyi veya kötü, isabetli ya da isabetsiz belirlenen bir kritere göre girilen bir sınav için bir emek vardı birincide. Şimdikinde ise belirlenmemiş bir kıstas, CV veya referans var. Birincide koltuğuna oturan daha kendinden emin, daha öz güven sahibi iken ikinci de kişi koltuğun kendisine bahşedildiğini hisseder. Sınava dayalıda koltuk sahibi kimseye minnet etmezken sınavsızda kendisini o makama getirenlere karşı kişi minnet borcu hissedebilir. Başa kakma söz konusu olabilir. Kişi oturduğu koltukta rahat edemez. Beğenmezlerse alınırım/alınacağım endişesi taşır. Bu kıyaslamayı yaparken sınava dayalı gelenler çok iyi müdürlük yaptı, sınavsız gelenler yapamadı anlamı çıkmasın. Sınavlı gelip ağzına yüzüne bulaştıranlar olabildiği gibi sınavsız gelip çok iyi becerebilenler çıkabilir. Ya da tersi. Hem sınava dayalıda hak edenler olabileceği gibi sınavsız seçimde bu işi layıkıyla yapanlar çıkabilir. Bu işlerde iyi veya kötü objektif kriterler belirlenmeli. Kriteri geçen atanabilmeli. Devletin her kademesinde görev yapanlar özellikle koltuk sahipleri önce rehberlik ardından teftiş amaçlı sürekli iyi bir denetimden geçmeli. Denetimler sonucu başarı kriterini yakalayamayanlar asli görevine döndürülmeli. Kamu görevi yapanlar şucudur, bucudur, şunun adamı gibi etiketlerle yaftalanmamalıdır. Objektif kriterlerle ortaya konmayan hiçbir şeyde kamu yararı ortaya çıkartılamaz. Ancak 'yandaş, muhalif, karşı' kişiler algısı oluşur. İnsanlar, 'bizden' ya da 'bizden değil' damgası yer. İnsanları bir yerden alırken de bir yere getirirken de onların onurlarını korumada azami hassasiyet gösterilmelidir. Emek sarf edilmeden elde edilen veya verilen bir şey bedava gelen ulufe gibi bir şey gibi geliyor bana. Piyangodan çıkma gibidir. Bir yere gelmek için birilerini bulma dönemine tekrar girme gibidir.
-Sonuç?
-Demem odur ki, 2014 öncesi ve 2014 sonrası hiç bir koltuk bana zevk vermedi. Oturduğum koltuk bana hep eğreti geldi. Kendimi yabancı hissettim. Mizacıma, kişiliğime tersti bana göre koltukların hepsi. 11 yıldır koltuk mu beni taşıdı, ben mi koltuğu taşıdım bilemedim.
-Bir tercih yaparsan eğer hangi müdürlük dersin?
-Basit veya zor bir emek sarf edilmeden elde edilen koltuk bana daha şık daha etik gelmedi. İşin hülasası budur.
-Eyvallah!... 06.07.2016

Kulağımıza küpe olsun!..*

Yarım asrı devirdim şu fani dünyada. Hayatın içinde her şeyi gördüm. Bana dünya nedir deseniz:  "Oyun ve eğlenceden" ibaret olan bu "imtihan" dünyasını menfaatperest insanoğlunun kaygı, tasa, dert, kan, gözyaşı, ölüm vb. işkenceye çevirerek hemcinslerine dar ettiği bir dünyadır derim.

15 Temmuz 2016 itibariyle yaşattıkları ise her şeyin tuzu- biberi oldu. Ölümlerden ölüm beğendirdi. Dünyayı iyice yaşanmaz kıldırdı bize. Dünya kuruldu kurulalı böylesini görmedi. Çekememezlik hastalığına yakalanarak yeryüzünde ilk kanı akıtan Kabil yapmadı bunların yaptığını. O; daha mertti, seni öldüreceğim demişti kardeşine. Öldürdükten sonra da hemen pişmanlık duymuştu yaptığına. Hz Adem'in otoritesini kabul etmeyerek üstünlük ve egemen olma nöbetine yakalanan İblis: Senin salih kullarını kandırıp yoldan çıkaracağım demişti Yaratanına karşı. Kıyamete kadar mühlet istemişti. Açıkça meydan okumuştu: Ben kötüyüm, benden çekinin, kendinizi koruyun diye. Eğip bükmedi hiç, saman altından su yürütmedi.

Günümüzde kendisini gizleyen; duruşu, oturuşu, konuşması ve davranışlarıyla insanlara güven veren bir tip daha çıktı ortaya. Kabil'den daha cani, İblis'ten daha sinsi. Kanlarımızda ve damarlarımızda dolaşan şeytana rahmet okutacak şekilde. Allah'la aldattı bizi. Sarığını, cübbesini giydi. Çıktı kürsüye. Allah, peygamber, Kur'an, hadis dedi. Barış, hoşgörü ve kardeşlik dedi. Hep ağladı. İki ceketim yok dedi, acındırdı kendisini. İnsanlığı kurtarmak lazım bu bataklıktan, bunun için eğitim, eğitim dedi. Kendim için bir şey istiyorsam namerdim, en büyük hayalim 'Kıtmîr' olmak dedi. Her farklı düşüncedeki devlet adamlarıyla iyi geçindi. Millete karşı farklı bir maske taktı. Biz o maskeye aşık olduk devletiyle, milletiyle. Malımızı-mülkümüzü, paramızı-pulumuzu verdik. Devasa binalar yaptı millet 'Allah rızası ve himmet' adı altında. Cennet böyle kazanılırdı zira. Yetmedi oğlumuzu- kızımızı da verdik iyi yetişsin diye. Çünkü eğitim, dini yaşantı bizim kırmızı çizgimizdi. Devlet de dine mesafeliydi zaten. Millet oluk oluk akıttı. Parayı ve serveti gören insanoğlu yerinde durur mu? Her sektörde varız artık diyerek devasa bir güç oldular.

Anadolu insanının tırnaklarıyla meydana getirdiği eğitim yuvaları para basmaya başladı bir süre sonra. Basında, medyada, ticaret sektöründe de kendilerini gösterdi. Para o kadar fazlaydı ki, dünyanın kanını emen sömürgeci bir devletin kendisine tahsis ettiği sırma köşklerde 17 yıldır ikamet ediyor hastalığını bahane ederek. Karargah merkezi orası artık. Oranın ekmeğini yiyor. Kim kimin ekmeğini yiyorsa bir müddet sonra onun kılıcını sallamaya başlar. Güven vererek kendisine emanet edilen Anadolu’nun zeki beyinleri devletin kilit noktalarına da yerleştirilmişti nasılsa. Üç yüz yılı aşkın bir şekilde Ashab-ı Kehf’in ayakları ucunda bekleyen kıtmirin vefası bir tarafa bırakılarak ihanet düğmesine basıldı. Hedefe ulaşmak için gerekirse taş üstünde taş kalmayacaktı. Çünkü efendileri kendilerine öyle emrediyordu. Bakmayın siz kendisine ‘Efendi’ dendiğine. Bunun ‘Efendi’ görünümlü durumu ise tam bir kölelikmiş, ‘Hizmet’ adını verdiği hareketi ise efendilerine hizmetmiş. Bir kölenin en büyük hayali, özgür olduktan sonra bir köle edinmekmiş. Bizde efendi, bir kurumda çalışan en alt birimdeki insanlara verilen unvandı. Kendisi ve adanmışları bu lakabı gururla taşıdılar hep. İsmiyle zikredenleri düşman bellediler. Kin, intikam ve başarma hırsı gözünü o kadar bürümüştü ki, kırk yıldır kazandığını  bir bir heba etti. Nasılsa cebinden tek kuruş koymamıştı. Mirasyedi idi zira.


Adam baştan beri, “Ben efendilerimin bendesi bir ‘Efendiyim’ demiş, biz yine anlayamamışız. Zira o, Nas süresinde geçen “Cinlerden ve insanlardan oluşan; insanların kalplerine vesvese veren -Şeytan’ın kardeşi- hannas” imiş. Şükürler olsun bu milletin verilmiş sadakası varmış. Geç de olsa bedel ödeyerek ihaneti anladı ve tek vücut oldu. Bundan sonra bizi “Allah’la aldatanlara karşı bu hareket kulağımıza küpe olsun. Tekrar girersek aynı delikten herkes bize: “Deli deli tepeli, kulakları küpeli” desin. 28/07/2016

30/07/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

27 Temmuz 2016 Çarşamba

"Bizim geri vitesimiz yoktur"

TEKNOLOJI VE BİLİM NE KADAR ILERLERSE DE HEP HADDINI BİLDİ: HER DEDIGINE VE YAPTIGINA BIR GERI VITES KOYDU. SAHABE ALLAH VE RASULU DAHA IYI BILIR DEDI, MUFESSIR VE FAKIHLERIMIZ DE GÖRÜŞÜNÜ SÖYLEDIKTEN SONRA: "ALLAHÜ A'LEM" DEDİ. ANADOLU INSANI KESİN BILDIGI BIR SEYE BILE, "ALLEM" =ALLAHÜ A'LEM DER. YANI HADDİNİ BİLİR.

"Bizim geri vitesimiz yoktur" diyen güruh, ihanetinizle birlikte intihar ederek ölüme gidiyorsunuz. Hem de pisi pisine... Bir insan, bir güruh kendi istemedikce itibarı yok olmaz. Kazandigi itibarini yok etmek isterse de kimse engel olamaz. Rahmet, bereket ve gufran ayi bitiyor. Bu ayda Şeytan bile zincire vurulur. Cünkü bu ay muhasebe ayidir ayni zamanda. Sizin şeytanınız pardon akil hocaniz, lideriniz size sagdan yaklasiyor haberiniz ola. Allah mustakimden ayirmasin. Unutmayin ki öz elestiri, tevbe etmek bir erdemdir. Ademi adam yapan tevbesidir, Iblisi Şeytan yapan ise hatasini kabul etmeyip, yaptigina mazeret bulup burnunun dikine gitmesidir. O, dün ben üstünüm diyordu, bu gün de sana ben dogru yoldayım dedirtiyor. Kendini ne sanır isen san, milletin algiladigi kadarsin. Bu millet yanlista isabet etmez. Dün vezir yaptı, bu gün ise rezil... Unutulmamalı ki, kimse bulunmaz Hint kumaşı değildir. Allah isteyeni izzet ve şereflendirir, isteyeni de zelil eder. Allah hata ve kusur yapanı hemen yok etmez, mühlet verir...Teşbihlere takilmayalim, bir dost hatirlatmasidir sadece. Maksat üzüm yemekse bağcı önemli degil... 27.07.2014

25 Temmuz 2016 Pazartesi

Bu kafayı nasıl bilirsiniz? *


Hz Ali ile Muaviye'nin arasında yapılan Sıffın Savaşı esnasında ortaya çıkan Hakem Olayında Hz Ali'ye "Sen hakem tayin ettin, halbuki Emir Allah'ındır ve kafir oldun" diye karşı gelip Halife Ali'nin safından ayrılarak 'Çıkanlar' anlamına gelen Hariciler adıyla meşhur bir siyasi grup var İslam tarihinde. İnsanları çabuk tekfir eden, ibadet etmeleriyle tanınan sloganik yaşayan, fikirleri basit, tasavvurları dar çöl Araplarından oluşur. Hz Ali bunlarla savaşmak zorunda kalmıştır. İslam dünyasında % 2’lik bir orana sahip.

Önemli bir gündemimiz varken bu Hariciler  konusu da nereden çıktı diye düşünebilirsiniz. 25/07/2016 tarihli Yenişafak gazetesinde Mehmet ACET’in darbeci bir subaya ait manidar bir yazısını okuyuncaya kadar benim de hiç gündemim de yoktu bu Haricilik meselesi: “Türksat'ta o akşama tanık olanlardan dinlediğim bir başka hikaye daha var…Ve çok ürkütücü. Görevli olmadığı halde, o akşam çalıştığı kuruma koşup gelen, kendisinin de İmam Hatip mezunu olduğunu öğrendiğim Tesisler İşletme Müdürü Ahmet Özsoy, nizamiye girişinde aracının içinde vurulup şehit ediliyor. Bir süre sonra, Özsoy'u katleden askerlerden(subay ya da ast subay) biri yanındakilerden su getirmelerini istiyor. Eline bardağı aldıktan sonra çömeliyor ve besmele çekip üç yudumda suyunu içiyor..” Suyla olur mu bre şerefsiz! Öldürdüğün insanın kanını içseydin bari… İnsanın nutku tutulur, akıl ve hafsalası durur değil mi? Bu 21.asırda daha fırından yeni çıkmış bir hikaye.

Haricilerle ne alakası var diyebilirsiniz. O zaman bir de Haricilerden anlatayım ki bağlantı daha iyi anlaşılsın. Hakem olayından sonra Hz Osman’a, Hz Ali’ye ve Muaviye’ye düşman kesilen bu kesimden bir grup, bir hurma ağacının altında beklerlerken karşıdan gelen karı-kocayı durdururlar: ‘Ali’yi mi, Osman’ı mı, Muaviye’yi mi tutuyorsun? Bunlar hakkında ne düşünüyorsunuz, çabuk söyleyin’ diye sorguya çekerler. Adam: ‘Efendim bunların her üçü de Müslüman, biz bunların kafir olduğunu kabul edemeyiz.’ Şeklinde açıklama yapmaya çalışırken ‘Siz de kafir oldunuz’ diyerek karı-kocayı öldürürler. Hatta hamile olan eşinin karnını dahi deşelerler. İki masum can, kanlar içerisinde yatarken bu dar kafalılar: “Gelin bu hurma bahçesinin sahibini bulalım, acıkınca habersiz yediğimiz bu hurmaların parasını verelim’ diyorlar. Alın bu hikayeyi nereye koyarsanız koyun.  Suyu oturarak üç yudumda içen darbecinin  bir sünneti veya bir adabı yerine getirirken diğer taraftan “Bir mümini bile bile öldüren kimsenin yeri ebediyen Cehennemliktir” ayetini bilmemesi mümkün değildir. Harici de yediği hurmayı ‘Haram yedik’ diyerekten helalleşmek için sahibini arıyor, diğer taraftan kıydığı iki masum cana aldırmadan.

İslam dünyasında Haricilik mensubiyet bakımından yok denecek kadar az. Ama fikirleri 1.asırdan beri günümüze kadar devam ediyor. İslam’ı bu şekilde sığ düşünen dar görüşlü, fanatik ve bağnaz insanların sayısı maalesef İslam dünyasında hala var. Kimi zaman, kimi zaman Haşhaşilik, kimi zaman Taliban, kimi zaman IŞİD, kimi zaman DAİŞ, kimi zaman el-Kaide, kimi zaman Boko Haram, kimi zaman şimdi olduğu gibi ‘Hizmet Hareketi’ vs olarak farklı isimlerle karşımıza çıkıyor. Hariciler, İslam’ı yüzeysel anlayan cahil kişilerden oluşuyordu, şimdi ise İslam’ı kendilerine doğru yontan ve kullanan, ‘Vardır bir hikmeti’ diyerek kendini ‘adayan’ okumuşlar var. Asırlar geçmiş mantalite değişmemiş gördüğünüz gibi.


Bir cevher olan İslam’ı devlet gözetiminde doğru yerlerden, doğru kaynaklardan, emin ellerden öğrenmemiz lazım vesselam…

* 27/07/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

24 Temmuz 2016 Pazar

Burnumuzun ucunu görememek **

Dünyadaki en tehlikeli insan tipi sorgulamayan, aklını kullanmayan, aklını kiraya veren; “Neden, niçin, niye” soruları lügatinde olmayan insan tipidir. Birçok örgüt liderinin, grubun, dini cemaatin istediği ve yanlarında bulundurduğu kişiler bu özellikte olan kişilerden oluşur genelde.  Canlı bomba olanlar, terör eylemine katılanlar, kerameti kendinden menkul bir hoca efendiye bağlanıp, “Vardır bir hikmeti” deyip sorgulamayan insanlar hep buralarda istihdam edilmiştir.

Sorgulamayan, karşı gelmeyen, her dediğini "Amenna ve saddakna, emredersiniz efendim" diyen tip tüm emir verici durumundaki amirlerin istediğidir. Çok hoşumuza gider böylesi emir erleri. İtiraz edeni, efendim şöyle olsa olmaz mı, bu yapacağımızın şu şekilde riski var diyeni hiç sevmeyiz. Hepimiz için en iyi yönetme şekli emir-komuta zinciridir. Sanki hepimiz kendimizi komutan gibi görürüz. Emrimiz altındakilerin de bize itaat etmesi.

Doğru mu bu? Asla değil. Allah hep aklımızı kullanmamızı istemiştir. "Ben ölüleri dirilteceğim" buyurduğu zaman Allah'a: "Nasıl yaratacaksın" diyen bir İbrahim'e Allah: "Bana inanmıyor musun" sorusuna Peygamber: "İnanıyorum ama beni ikna et, kalbim mutmain olsun" der. Sonra Allah ölüleri nasıl yaratacağını İbrahim'e göstererek ikna eder. İbrahim kim? Allah'ın, "Babası adına yaptığı duanın dışında her şeyiyle bir örnektir" dediği seçilmiş biridir. Putçuluk yapan babasına karşı çıkan biri. Öz güven sahibi, Nemrut'a karşı gelip ateşe atılmayı göze alan gözü pek biri. Tek başına bir ümmet... Kendi peygamberimizden örnekler verelim: Bedir Savaşında ordunun konakladığı yeri bir sahabi uygun görmez. Peygambere gelerek bu karargah Allah'ın bir emri mi sorusuna Peygamber hayır cevabı verir. O halde ordunun su kuyularının yanında konaklatılması daha uygun olur der arkadaşı. Peygamber de ordunun yerini değiştirir... Hurma ağaçlarına aşı yapanları tasvip etmeyen peygamberimiz, "Efendim, aşı yapmayınca mahsul azaldı" diyenlere "Bildiğiniz gibi yapın" diyerek bu konuda serbest bırakmıştır sahabesini... Uhud ve hendek Savaşlarında istişare etmiştir Peygamberimiz hep. Örnekleri çoğaltabiliriz. Peygamber yine "Ben de sizin gibi bir insanım, bana sadece vahiy geliyor, geleceği bilmem " deyip ömrü ayakları yere basarak mücadele etmiş ve bizim için örnek denmiş biridir. Siz hiç, " Ben emrediyorum, bunu şöyle yapacaksın, ben sizin bilmediğinizi bilirim" dediğini duydunuz mu Peygamberin? Bize ne oluyor da özellikle hacı-hocadan aldığımız emirleri 'Vardır bir hikmeti' diyerek yapıyoruz?

Değinmek istediğim husus: Kurum ve kuruluşlarımızın yönetiminde ortak aklın, istişarenin iyi işletilmesi gerekir. Emir, demiri keser düşüncesini aklımızın bir köşesine yazalım ama emredileni de sorgulayalım. Kurumumuzdan aldığımız bilgileri bağlı bulunduğumuz akıl hocamıza vermeyelim. Birlikte çalıştığımız amire ve kuruma ait gizli bilgileri başkasına vererek kurumun içini oymak nasıl bir ruh hali gerçekten. Kölenin bile bir efendisi olur. Sizin kaç efendiniz var Allah aşkına! Bir sorgulayın kendinizi. Ne kadar da köleliğe hevesli imişsiniz yahu!


Kurumların  amirleri! Size itiraz eden, size görüşünü söyleyen emriniz altındaki insanlardan korkmayın. Isıracak köpek dişini göstermez. Siz asıl; size karşı gelmeyen, her dediğinize tamam deyip saman altından suyu yürüten silik şahsiyetlerden, satılık beyinlerden korkun!.. Seçme hakkınız varsa kişilikli insanlarla çalışın. İstişareye önem verin. Biraz insan sarrafı olun, yanınızda hainleri barındırmayın. Evet! Haini tespit etmek zor biliyorum. Ama devleti yönetiyorsunuz. Bu yaşadıklarımız hepimizin kulağına küpe olsun. Lütfen burnumuzun ucunu görelim... Allah yar ve yardımcınız olsun. 24/07/2016

** 29.07.2016 tarihinde Kahta Söz gazetesinde yayımlanmıştır.

23 Temmuz 2016 Cumartesi

Herkesten şüphelenme zamanı

Birinci Dünya  Savaşı ve Kurtuluş Savaşından sonra ülkemiz 15 Temmuz gecesine şahit olmadı. Ülkemiz içeriden ve dışarıdan olmadığı kadar düşmanla dolu. Hainler burnumuzun ucuna kadar yerleştirilmiş, kuyumuzu kazmak  ve gözümüzü oymak için hareket zamanını beklemişler. Emir gelince de sonu nereye varır demeden mahremimize saldırdılar. Halkı birbirine düşürmek ve iç savaş çıkarmak için ellerinden geleni yaptılar. Ekonomimizi felç ettiler. Nice canlarımızın kanına girdiler. Darbecilerin onca yıkımına rağmen en büyük faydaları ülkemizin insanını birleştirmek oldu. Hiç hesaba katmadıkları da bu idi. Onları kahırlarından öldürürse bu birlikteliğimiz öldürür.

Milletini yanında bulan devlet  ülkemizdeki tehlikeyi atlattıktan sonra şimdi içine sızmış, devletini oymaya çalışan, vatandaşları birbirine düşürmeye çalışan bu örgütten temizlenmeye çalışıyor. Özellikle devlet kurumlarına sızmış örgüt üyelerini açığa alarak haklarında inceleme ve soruşturma işlemi başlatmıştır. Kendini devleti ve ülkeyi yok etmeye  adamış hiçbir zümreye devlet müsamaha gösteremez. Darbeye katılan, destek veren, teşvik eden, ekonomik katkıda bulunan, istihbarat toplayan, darbe çığırtkanlığı yapan, devletin istihbaratını başkalarına veren, devletin istihbaratını karartan, bağlı olduğu amirinden değil de kurum dışında başkasından emir ve talimat alanlar bu süreçte mutlaka temizlenecektir. 

Devlet aklı bu örgütle resmi bağlantısı olan vakıf, dernek, sendika gibi yerlere üye olanlardan başladı açığa almaya. Herhangi bir yere üye olmadan kurum ve kuruluşlarda görev yapan kripto denilen üyeleri de vardır. Nerede bir insan topluluğu varsa bu örgüte ait adanmış birileri vardır. Devletin başının yaverliğine, Genel Kurmay Başkanının yaverliğine kadar sızmış bir yapı var karşımızda. Her şeyi sık dokuyan devlet maalesef bunu görememiştir. 70'li yıllarda ortaya çıkmış 90'larda okul, dershane, olimpiyat, evler, yurtlar, üniversiteler açmış, basın ve medya sektörüne girerek devlete ve vatandaşa kendini pazarlamayı bilmiş, merkezi sınav birincileri çıkararak kendini göstermiş ve herkese marka gibi görünmeyi bilmiş, başta siyaset olmak üzere her kesim ile iyi geçinmeyi becermiş, tedrislerinden geçen milyonlar var karşımızda. Olimpiyatlar vasıtasıyla devleti de arkasına almış bu kesime karşı eğitime susamış milletimizin ekserisi de çocuklarını legal olan bu yapıya verdi. Öyle bir zaman geldi ki, birçok insan çocuğu başarsın diye abi ve abla arama yoluna bile gitti. Gizli çalıştıkları göz önüne alınırsa bu yapıya samimi bir şekilde gönül vermiş insanların sayısı azımsanamayacak kadar çoktur. 17-25 Aralık ve 15 Temmuz olaylarında ne kadarı bu yapının içerisinde kaldı araştırılmaya değerdir. Bu yapıyla şu ya da bu şekilde yolları kesişmiş insanımız az değildir. Pekiyi bunları ne yapacağız? Her birini içeri alacak mıyız? Aldığımız takdirde hapishanelerimiz yeterli gelecek midir? Yollarının önünden geçmiş herkes suçlu mu ilan edilecek? Askeriyeye gidecek olanları kendi okul ve dershanelerinde okutmadıkları hesaba katılırsa bu yapıyı çözmek gerçekten zor.

O zaman ne yapmak lazım? 15 Temmuz itibariyle devlet, en güvendiklerinden başlayarak herkesten şüphelenmelidir. Yoğurdu üfleyerek yemelidir. Suçluyu-suçsuzu belirlemenin yollarını bulması lazım. Bu esnada Ergenokon ve Balyoz yargılamalarında suçlu suçsuz ayırımı yapmadan kendilerine yer açmak için mahkeme kararlarıyla vatanseverlerin mahkum edildiği gibi bir kumpasın içerisine girilerek sap ile saman karıştırılmamalıdır. Bu konuda sürek avına çıkılmamalıdır. Sayın Cumhurbaşkanının bu yapı ile ilgili tasnifi esas alınmalıdır: "Altı ibadet, ortası ticaret, tepesi ihanet " şeklinde. İbadet boyutunda kalanları oradan kurtarmak gerek. İçlerinde kalmış, onlara inanmış-kanmış, olayların içerisinde yer almayan saf Anadolu insanını ayırt etmek ve kelle avcılığı yapmamak lazım. Bundan sonra herhangi bir okula, kurum ve kuruluşa eleman alındığında başarı ve liyakat esas alınmalıdır. Sınavı geçen kimse kılı kırk yararcasına araştırılmalıdır. Devlete ait hiçbir kurum ne kadar iyi olurlarsa olsun asla tek kesime ihale edilmemelidir. Kurum ve kuruluşlara bu toprağın mozaiği olan her kesimden kişi görev alabilmelidir. Farklı kesim ve düşünceden olanlar o kurumda asla bir hiyanete kalkışamazlar. Çünkü tekdüze değildir. Birbirlerini dengelerler. Özellikle askeriye, emniyet, MİT gibi kurumlara eleman alımında azami titizlik gösterilmelidir. Hangi cemaat olursa olsun hiçbir cemaate mensup bir kişi alınmamalıdır. Çünkü bugün iyi olan bir hareket yarın bir isyana kalkışabilir. Eğer alınacaksa bu tür yerlerde bu toplumda var olan Alevi, Sünni, ateist, dindar, milliyetçi vb her renkten kişi alınmalıdır. Amirinden ziyade hocasından, hacısından emir alan emir kullarına devletin tüm kademesi kapatılmalıdır.

Devlet böyle bir ortamda dış ülkelerle menfaat ilişkisine dayalı diplomasi yürütmeli, istihbarat ve ekonomik ortaklıklar yapmalıdır. Dost ülke sayısını artırmalıdır. Meydanlarda konuşurken dış devletlere karşı diplomatik bir dil kullanmalıdır. Ülke içinde ise halihazırda darbeye karşı son yıllarda görülmediği kadar bir birliktelik söz konusudur. Bir taraftan yaraları sararken bir taraftan da farklı siyasi vb düşüncedeki insanlara karşı zeytin dalı uzatılmalı, onları dışlamamalı, kamuya eleman alımında diğer kesim içerisindeki vatansever, işine aşık insanlara da yer açmalıdır. Darbeye teşebbüs eden yapının içerisinde suç işlememiş, pasif görevde kalmış, bu örgütün isyanını gördükten sonra pişmanlık duymuş insanları kazanmak için bir çalışma yapmalıdır. Biliyorsunuz Fatır Süresinde Allah: “Eğer Allah, insanları yaptıkları (kötülükler) yüzünden (hemen hesaba çekip) cezalandıracak olsaydı, yer üzerinde hiçbir canlı bırakmazdı. Ne var ki, onları belirli bir süreye kadar erteliyor. Nihayet süreleri gelince (gerekeni yapacak). Çünkü Allah, kullarını hakkıyla görendir” buyurulmaktadır.  Yine burada Hz Muhammed’in Mekke’yi fethedeceğini gizlice bildiren Hatıp bin Ebi Belta’yı burada akla getirmek lazım. Yazdığı mektup yakalandıktan sonra niçin böyle yaptığını söyleyen Peygambere Hatıp: “Ya Rasülallah! Bu mektubu yazarak orada bulunan ailemi, malımı mülkümü kurtarmaya çalıştım, başka bir niyetim yoktu” deyince, Peygamber ashabına: “Hatıp, Bedir ashabındandır” der. Yaptığına pişman olan Hatıp’a herhangi bir işlem yapmaz. Hatıp bu şekilde kazanılmış olur.


Birlik beraberliğimize halel gelmeyecek şekilde sosyal barışı sağlayalım. Bu ülkeyi yeniden inşa edelim. Suç işlemiş hainlere mutlaka gereken cezayı verelim. Güvendiğimiz insanlara her şeyimizi emanet edelim ama tedbir ve teftişi asla ihmal etmeyelim. Yaptıklarımızla yeni suç makinelerinin oluşmasının önüne geçelim. Doğru bilgi ve doğru davranışla gafil olanların gafletlerinden uyanmalarına imkan verelim... 23/07/2016

Başarısız darbenin görünen ve görünmeyen kahramanları

15/07/2016 gecesi girişilen cinnet, deli saçması, intihar, harakiri...adına ne derseniz deyin ülkemizin ekonomik kaybını bir tarafa bırakırsak 250'nin üzerinde şehadet şerbetini içmiş ve 1500'ün üzerinde de yaralımız var.

Şehit ve yaralılarımız gözünü budaktan sakınmadan azimeti tercih etmişlerdir. Darbeyi haber alır almaz nerede bir tank, uçak, asker, subay varsa darbeyi önlemek için kendilerini feda etmişlerdir. Kimi tankın önüne yatmış, kimi tankın üzerine çıkmış, kimi tankı hareket edemez hale getirmek için didinmiştir. Görgü şahitleri, olayın içine bizzat katılan insanların yaşadıkları ve mobese görüntüleri ortaya çıktıkça daha nice canını hiçe sayan insanımızın kahramanlıklarına şahit olacağız.  Bu savaş ortamında en fazla takdiri hak eden kişiler onlardır. Yine darbeyi akamete  uğratan kişilerin başında ordunun içerisindeki bu kalkışmaya karşı koyan asker ve subaylarımızı, emniyetin büyük bir çoğunluğunu saymak gerekiyor. Belediyelerimiz iş makinesi ve otobüsleriyle nizamiyelerin önünü kesmiş, tehlike olabilecek yerlerin her bir yerinde gerek mahalli idareler gerekse vatandaş nöbet beklemiştir. Cumhurbaşkanının ölümü göze alarak şapkasını alıp gitmeyip İstanbul'a hareket etmesi ve vatandaşı meydanlara çıkmaya çağırması olayın kırılma noktasıdır. Darbe kalkışmasının ilk anından itibaren muhalefet darbe karşıtı açıklamalar yaparak darbeye geçit vermemiştir. Görsel medya sabaha kadar canlı yayında darbe karşıtı yayınlarıyla vatandaşı bilgilendirmiş ve yönlendirmiştir. Yine  her düşüncedeki Anadolu insanının adına ister demokrasi nöbeti, ister okçular tepesi deyin  meydanları boş bırakmayıp nöbet tutmasını da anmak gerek burada.

Basın ve mobeselere yansımayan bir kahramanlıktan size bahsetmek istiyorum: Meram Yeni Yol hattında dolmuşçuluk yapan bir kişi, darbe kalkışması gecesi yolcularını birer birer indirirken aracında tek kalan bir kişinin telefon konuşmasına kulak misafiri olur: "Nasıl öldüremezler, eline kelepçe de mi takamamışlar, vay beceriksizler.." şeklinde. Şoförün: "Arkadaş sen ne iş yapan" sorusuna kızgın bir şekilde "Sanane lan" cevabı verir ve elindeki çantayı yere bırakınca 'Tın' diye bir ses duyar. Çantanın içerisinde ne olduğunu sorar yine kaptan. Bu arada adamdan iyice şüphelenir aracın kapısını kilitler ve eline bıçağı alır. Adamsa çantasından çıkardığı silahı şoföre doğrultur. "Arabayı durdur, aç kapıyı" sözüne ve arkasından kendisine doğrultulan silaha aldırmadan aracını gördüğü polislere doğru sürer, adamı polise teslim eder. Polisin gözaltına aldığı adamın asker olduğu anlaşılır. Kanlı darbe teşebbüsünün üzerinden bir hafta geçmiş duymadığınız bir olay işte size. Bu kanlı darbe teşebbüsünün bastırılmasında görünen ve görünmeyen, isimlerini zikrettiğim ve zikretmediğim nice kahramanları vardır. Allah hepsinden razı olsun.

Kısaca vatandaş bir ve beraber hareket etmiştir. Hala birlik ve beraberlik tüm hızıyla devam ederken sanal alemi iyi kullanan bazı kişilerin paylaşımlarına dikkat etmelerinde fayda vardır. Çünkü bu tür paylaşımlar bizi birliğe değil, ayrışmaya, yalnızlaşmaya götürür. Bu paylaşım sahipleri genelde meydanlarda nöbet tutan kişiler. Baştan söyleyeyim uykularından feragat ederek meydanda bu arkadaşlar. Kendileri yine teşekkür ve tebriği hak edenlerden. Bu arkadaşların içerisinde bir kısmı var ki; meydanlara çıkanı-çıkmayanı, sanal alemde paylaşımda bulunan ve bulunmayanı, sessiz kalanı, meydanlara geç çıkanı sorgulama yoluna gidiyor, niyet okuyuculuğu yapıyor. İlk iki gece çıkmayanı tu kaka yapıyor, sonra çıkana, tehlike geçtikten sonra çıkıyor, hiç çıkmayanı korkak olarak değerlendiriyor, darbeyi destekliyor, darbeyi yeren paylaşım yapanı, bak kendini gizlemeye çalışıyor, takiye yapıyor…gibi paylaşımlar dikkatimden kaçmıyor. Eğer bu arkadaşlar darbe gecesi şehit olup gitseler, paylaşım ve eleştiri yapamadıkları için herhalde kahırlarından çatlarlardı, şunu diyemedim bunu diyemedim diye. Şehit olan konuşamaz da siz hiç yaralanıp da kimse çıkmadı ben çıkıp yaralandım dediğini duydunuz mu? Kanaatimce bazı şeyleri kişiselleştirmemek lazım. Aklını kiraya vermemişse, eğer hain değilse, darbeyi teşvik etmemişse, ikili oynamıyorsa kişilerin görüntü ve açıklamalarını hayra yormak lazım. Niyet okumak bize yakışmaz. Herkesi şöyle böyle diyerek ötekileştirmekten başka bir şey yapmayız. Bu süreçte her şeyden önce tıpkı darbeye karşı birleşildiği gibi bu birlikteliğin olayların soğumasıyla da devam etmesini sağlanmak esas olmalıdır. Ayıplamak, dışlamak, ötekileştirmek hele böyle bir süreçte hiç akıllıca gelmiyor. Herkesin niyetini Allah biliyor.

Alın size bir örnek daha: Ben bu yazıyı yazmaya karar verip içeri geçerken “Bu vatan bizimdir, bizim de kalacak” sözleri kulağıma geldi. Dışarı çıkıp baktım 6-7 yaşlarında 3 çocuk arkalarına bayrağımızı gömlek gibi gitmişler, ellerinde bayrak mahalleyi tur atıyor. Mübarekler yorulmadılar da. Saatlerce devam etti bu aynı hizada yürüyüşleri ve sesleri.

Hasılı darbe karşıtı olan samimi insan sadece sen değilsin be kardeş! Unutma bunu. Nasıl azimeti tercih edip şehit olanlarımız ve yaralanan gazilerimiz varsa, senin gibi ruhsatı tercih eden yüz binler meydanlara çıkıp nöbet tutuyorsa evinde, köşesinde, işinde, gücünde iken gönlü sizinle olan milyonlar var, haberiniz olsun. Bu süreçte milyonlar  elinden geleni yapmıştır: Kimi kötülüğü eliyle, kimi diliyle, kimi de kalbiyle buğzetmiştir, imanın en zayıf noktası olsa da.


Kim yaptığını Allah rızası için yapmışsa sevabını alacaktır. İşlediğin sevabı, yaptığın iyiliği başa kakma olmaz mı kardeşim. Bu vatanı seven sadece sen değilsin…

Unutma ki, darbeyi yenen; sen, ben, o değil: Birlikteliğimizdir yani...23/07/2016

22 Temmuz 2016 Cuma

"Darbeye darbe yapan tek milletiz"*

Yazımın başlığına verdiğim bu ibareyi geçen gece Mevlana meydanında demokrasi nöbeti tutanlardan  birinin elinde gördüm. Anlamı büyük,  böylesi orijinal bir cümleyi bulanı tebrik etmek lazım. Malumunuz 15/07/2016 tarihli içimize sızmış uzaktan kumandalı beyinsizlerin darbe teşebbüsü, milletin topyekûn ayağa kalkıp bir destan yazmasıyla püskürtüldü. Çocuklarımız, bir karanlık geceyi bu vatanın evladının nasıl aydınlığa çevirdiğini dilden dile gelecek kuşaklara anlatacak.

Darbe başarısız oldu elbette. Fakat tüm Türkiye  hala meydanlarda demokrasi nöbeti tutmaya devam ediyor. Bir ilimizde nerede bir stratejik alan, nerede uygun bir alan var; halk orada sabahlıyor. Kalkışmayı naylon darbe gören bazıları bu meydanlardaki görüntüyü küçümseyip, abartıldığını düşünse de, ucuz kahramanlık gibi görse de,   bu milli toplumsal refleks küçümsenecek bir hareket değildir. İşini, gücünü, gezmesini, dolaşmasını bir tarafa bırakıp uyku durak bilmeden istirahatinden ödün vererek meydanları mesken edinmek her babayiğidin harcı değildir. İnsanları organize etsen, hatta para versen meydanlarda bu kadar tutamazsın. Gerçi darbe gecesi yediden yetmişe kadını, erkeği; tanka, tüfeğe, savaş uçağının bombasına  karşı göğsünü siper ederek ölümün kendileri için  “Şeb-i Arûz” olduğunu kimi ‘Aynel yakîn kimi hakk’al yakîn olarak yaşadı ve cümle aleme gösterdi. Her kesimden vatandaşın hala meydanlarda olması tehlikenin giderilmediği, başarısız olanların bunu hazmedemeyip  gafil anımızda tekrar   bu işe kalkışacakları kanaatinde olsa gerek. Meydanlardaki bu insan seli: Biz, bir ve beraberiz, işlediğiniz herzeye karşı canımızı verdik, gerekirse tekrar veririz, aklınız varsa tekrar denemeyin demek istiyor. Yani bir gövde gösterisi. “Hervele” yani.

Bu millet son yıllarda ilk defa kenetlendi, bir araya geldi. “Dahili ve harici bedhahlara” karşı “göğsünü siper etti.” Mobeselerden yeni görüntüler geldikçe, her ildeki kalkışmalar ortaya çıktıkça işin vahametinin küçümsenemeyecek kadar büyük olduğunu gösteriyor. Küresel güçlerin ta Haçlı Seferlerinden beri ülkemizdeki emelleri hiç bitmedi, biteceğe de benzemiyor. Tekrar gelecekler. Ama “Geldikleri gibi gidecekler” hem de arkalarına bakamadan…Eskiden topla tüfekle dışarıdan saldırı gelirdi. Şimdilerde içimizde yetiştirdikleri urlarla bitmeyecek bir savaşı başlattılar. Savaşın en tehlikelisi de bu. Savaş diyorum evet. Yaptıkları bir savaştı. Bakmayın biz darbe teşebbüsü dediğimize. Uçaktan bombaların atılması, tankların insanları çiğnemesi ancak savaşlarda görülür. Gerçi savaş hukukunda sivillere bomba yağdırılmadığına, tanklar sürülmediğine göre bizdeki bu görünen, savaştan da öte bir şey. Allah bir daha bizi böylesiyle imtihan etmesin. Keçecizade Fuat Paşa’yı rahmetle nasıl anmazsın burada. Hani o, Osmanlı’nın bir sefiri olarak Avrupa’da  bir toplantıya katılmıştı da: “En güçlü devlet hangisi” sorusuna: “Osmanlı” cevabı verdiğinde oradakilerin gülmesine karşılık: “Evet Osmanlı daha güçlüdür. Çünkü sizinkiler dışarıdan, bizimkiler içeriden yıkmaya çalışıyorsunuz, hâlâ yıkamadınız” cevabını verir. Demek ki, içerideki ve dışarıdaki düşman her zaman maalesef bu topraklarda hiç eksik olmamıştır. Kötü gününde birbirine kenetlenmiş, etrafı düşmanla kuşatılmış  bir halkın yaşadığı bu ülke gerçekten büyük ve güçlü bir devlettir onca düşmana rağmen. Bu ülkenin komutanı da ne güzel komutan, askeri(halkı) de ne güzel asker.” Ne de olsa yedi düvelin yıktığı bir devletin torunları olarak mirası üzerinde oturuyoruz. Asla mirasyedi olmayacağız.

Akif: “Girmeden tefrika bir millete, düşman giremez/Toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez” diyordu ya. İşte biz şimdi o haldeyiz. İnşallah birlik ve beraberliğimiz bu şekilde devam eder, ayrılığa düşmeyiz. Soğukkanlı bir şekilde içimizdeki hainlere hadlerini bildiririz. Darbe başarısız oldu diye sinirinden patlayanlar, “Gayzınızdan (öfkenizden) geberin.”

 Şimdi ayrışma değil safları sık tutma  zamanı. Gazamız mübarek olsun. Meydanlara selam… 22/07/2016

* 23/07/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

20 Temmuz 2016 Çarşamba

Dua

Ya Rabbi, aklımı kiraya vermekten, başkasının şakşakçılığını yapmaktan, yanlışı körü körüne savunmaktan, menfaatim için başkasına eğilmekten,hissetmeyen kalpten, görmeyen gözden, işitmeyen kulaktan, başkası ne der endişesine kapılmaktan, kul hakkı yemekten, kamu malını heder etmekten-başkasına peşkes çekmekten, başkasına şirin görünmekten, samimiyet ve ihlastan uzaklaşmaktan, bulunduğu pozisyonu kendi menfaatine döndürmekten, mağdurlara karşı körler ve sağırlara oynamaktan, zalime ses çıkarmamaktan, başkasının dolduruşuna gelmekten, haksızlık karşısında susarak dilsiz şeytan olmaktan,gayretullaha dokunan bir şeyi yapmaktan sana sığınırım...Amin


19 Temmuz 2016 Salı

İhanetiniz tescillendi!..**

 Sureti haktan görünerek bir halkın karşısına çıktınız uzun yıllar önce. Dediğinize  göre sadece bir ceketiniz vardı.  Din dediniz, diyanet dediniz, eğitim dediniz, dershane dediniz, olimpiyat dediniz... Dediniz de dediniz. Halkın ekseriyeti duruşunuzu beğenmese de para musluklarını açtı. Hep verdi size. Görüşlerinize katılmasa da: "Namaz kılıyorlar, Allah diyorlar, peygamber diyorlar." İçlerine sinmese de "Belki bir bildikleri vardır" dedi. Devletin her kademesinde kadrolaşma yoluna gittiniz. Gittiğiniz yerde hep kendinizi gizlediniz: "Kendilerini kötü düşünceli insanlardan korumaya çalışıyorlar" şeklinde algılar oluştu ekseriyette.

Peygamberi hiç dilinizden düşürmediniz, rüyalarınızdan eksik etmediniz, yaptığınız her türlü işte peygamberi alet ettiniz. Eğitim diye girdiniz; basın, ekonomi, ticaret gibi her alanda boy gösterdiniz. Hep barış havarisi gibi bir görüntü çizdiniz, dinler arası diyalog gibi bir fikrin öncülüğüne soyundunuz, ülkede ve dışarıda iyi bir propaganda ve reklam yaptınız. Ceketinizle çıktığınız yolda dünyanın her bir yerinde okullar açtınız. Bu okulların kim için, ne için açıldığı bile hala muamma... Eğitim ve olimpiyatlar vasıtasıyla bu milletin tüm parası himmet adı altında sizin hesaplarınıza aktı.

Anadolu insanının okumaya susadığını iyi tespit ettiniz, yaptığınız reklamlarla insanımızın zeki çocuklarının kahir ekseriyetini istediğiniz şekilde yoğurdunuz. Yaptığınız her işe 'Hizmet' adı verdiniz. En iyi becerdiğiniz süper çocuklarımızın beyinlerini esir almak, kendinize bağlamak, ailesinden uzaklaştırmak oldu. Çünkü sizin için kullanabileceğiniz en iyi çocuk ailesine mesafe koyan çocuktu. Size itiraz eden, aklını kullanan insan lazım değildi. Elde ettiğiniz tüm çocukları koyun gibi yetiştirerek kendi emrinize aldınız. Size güvenen halkın,  parasıyla çocuklarını okutarak hangi alanda elemana ihtiyaç varsa o alana yönlendirdiniz. Emniyetinden, askeriyesine ve adalet kurumu başta olmak üzere tüm alanlarda görev almalarını sağladınız. Görev alan çocukların devlete çalışmasından ziyade emir- komutayı sizden almasını sağladınız.

Girdiğiniz her yerde bukalemun gibi oldunuz. Dindarın yanında dindar, ateistin yanında ateist, içkicinin yanında sarhoş, laikin yanında laik oldunuz. Hep nabza göre şerbet verdiniz. Hep kendinizi gizlediniz, sinsi hareket ettiniz, halk size çocuğunu emanet ettiği gibi devlet de tankını, tüfeğini, uçağını emanet etti. Siz ne yaptınız 30 yıldır sureti haktan görünme foyanız ortaya çıktı. Çünkü başarıya, devleti ele geçirmeye o kadar susamıştınız ki en sonunda tankla, tüfekle, savaş uçaklarıyla bu millete silah çekip gerçek yüzünüzü gösterdiniz. Ne içindi bütün bunlar? Dünyalık ukba için değer miydi bu kadar gözü dönmüş cani bir tavır almaya?

1979 yılında çıkardığınız derginize ben 'Sıkıntı' derdim. Tam da kişiliğinize uygun bir isim  vermişsiniz. Parolanız her alana sızmakmış meğer. Milletten  'Himmet' adıyla aldığınız para hep 'Hebbena' imiş, büyüdüğünüz harekete adını verdiğiniz isim ise 'Hizmet'ten ziyade bir 'Rezalet' hareketiymiş. Tarih sizi hep hain olarak anacak. Kökü dışarıda gövdesi bu ülkenin kanını emen bir hareket olarak tanıyacak. Bu toprağın yabancısı bilecek. Siz bu toprağın insanı olsaydınız bu kadar hain olamazdınız. Bu ülkeyi dışarıya karşı oyuncak yapmazdınız. Bu ülkenin ekmeğini yiyip nankörlük yaptınız.  Bir ceket sahibi olan sizi bu millet besledi. Siz de karga rolünüzü iyi oynayarak oydunuz bu milleti.

Dış güçlerin oyuncağı ve maskarası olan sizleri bu millet asla affetmeyecek. Çünkü bu millet size malını, mülkünü ve canı bildiklerini emanet emişti. Siz ne yaptınız? İhanet ettiniz. Bu milletin evlatları arasında nefret ve kin tohumları ektiniz. Ülkeyi kan ve gözyaşına boğdunuz. Kaos ortamı oluşturdunuz. Bana yar olmayan, bana hizmet etmeyen ülkenin ve insanının canı Cehennem'e dediniz. Her yeri ateşe verdiniz. Güven ortamını yok ettiniz. Sayenizde kimse kimseye güvenmiyor artık. Kına yakın.

Hainden, ihanet şebekesinden bir şey istenmez ama sizden istediğim var: Deşifre oldunuz, gerçek yüzünüz çıktı ortaya. Biz gerçekte bu idik, dünyalık emellerimiz için böyle böyle yaptık, biz aslında kökümüz dışarıda yabancı devletlerin emrindeydik, bizden bu kadar deyin. Çekin gidin buradan. Gitmek istemiyorsanız özrünüz kabahatinizden büyük olacak şekilde gözyaşı dökün samimiyetle. Nedamet duyun. Bilin ki hatadan dolayı özür dilemek, tövbe etmek de bir erdemliliktir. Yok biz hata yapmadık, doğru yoldayız, geri vitesimiz yok bizim... çünkü biz peygamberi rüyamızda gördük, peygamber bizim arkamızda diyorsanız, o gördüğünüz kabus bilesiniz. İşinize, aşınıza, ihanetinize peygamberi karıştırmayın. Dini emellerinize alet etmeyin. Ağzınıza Allah'ı, peygamberi almayın olmaz mı?

Son kez onurluca bir iş yapın, takiye yapmayın. Darbeyi biz yaptık. Kanı biz akıttık, cezamıza razıyız deyin. Ama yapamazsınız. Belki de utanmadan darbeyi eleştireceksiniz, bizimle bir alakası yok diyeceksiniz utanmadan. Bir hakkı teslim etmek lazım. Dünya Hasan Sabbah'tan sonra sizin gibi sinsi haini görmemişti. Dünya yaşadıkça tıpkı o hain gibi anılacaksınız. Beddua seansların gibisini bu millet yapacak bundan sonra.

Gözyaşınız dahil her şeyiniz sahte imiş sizin ey takiyeciler. Rabbim bildiği gibi yapsın. Rezilliğinizin beterini göstersin. İnsan içine çıkamaz olun... Kökünüz kurusun. Bu topraklarda sizin gibi zakkumlar yetişmesin bir daha... 19/07/2016

** 21/07/2016 tarihinde Kahta Söz  gazetesi ve ladik biz sitesinde  yayımlanmıştır.

Gözü dönmüş bir cani topluluğunun cinnetini izledik milletçe *


15/07/2016 gecesi  canlı yayında aksiyon filmlerini aratmayacak bir korku, bir heyecan, kaos ve macera ortamını yaşadı tüm Türkiye. Gözü dönmüş bir grubun tankla, tüfekle, uçakla Türkiye’nin altını üstüne getirmek için çılgınca hareket ettiğini gördü millet. 16 yaşında 80 ihtilalini, 97 post modern  darbesini yaşadım. Böylesini de ilk defa gördüm.  Hayretle ve ibretle izledim gözümü kırpmadan sabaha kadar.

Savaşlarda dış düşmanlara karşı kullanın diye milletin emanet ettiği  F-16 uçaklarının; tüm stratejik noktaları bombaladığı, kendi  insanımıza bomba yağdırdığı,  sivil vatandaşa rastgele silah çektiği, insanların üzerine tankları sürdüğü, kendi mesai ve meslektaşlarını etkisiz hale getirdiği ve öldürdüğü, milletin meclisini bombaladıkları bir geceyi yaşadık milletçe. Bir olaya, bir fikre katılmasam da kendimi karşı tarafın yerine koyar, anlamaya çalışırım çoğu zaman. Ben bu geceyi anlayamadım, cehaletime verin. Küçük dilimi yuttum desem yeridir. Akıl tutulmasıydı bu görünen. Aklını kiraya veren emir erlerinin intihar eylem planı idi. Kendisi intihar ederken milyonları da peşinden sürüklemeye çalışan bir intihar.

Anlayamadığım sadece kendi vatandaşına silahın çekilmesi, bombaların yağdırılması değildir. Türkiye’ye içeriden ve dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı önlem almak ve deşifre etmek için kurulmuş olan istihbarat teşkilatlarımızın uyumasını da anlayamadım. Gerçekten son ana kadar neredeydi bu birimler? Bu ülke haini bol bir ülke biliyorsunuz. Uyuma ve gaflette bulunma gibi bir lüksleri olabilir mi? Eğer uyuyacaklarsa bırakın bu görevinizi. Bu millet bu görevi layıkıyla yapar. İnanmıyorsanız bakın günlerce millet meydanlarda nöbet tutuyor. Üstelik meccanen… 

Hiç anlayamadığım bir diğer husus, aklını kiraya veren insanların çokluğu. Allah’ın insana verdiği, diğer varlıklardan ayırt eden en önemli özellik olan bu nimeti elinin tersiyle iten, bir başkasının aklına ram olmuş milyonlar var. Bu başarısız darbeyi yapanlar işin nereye varacağını hesaba katmadan; neden, niçin, niye demeden  “Vardır bir hikmeti” diyerek akılsızca hareket eden beyinsizlerdir. Bana en zararlı insan kimdir deseniz; aklını kiraya veren, sorgulamayan insan derim. İçimizdeki bu beyinsizler yüzünden tüm millet helak ediliyor. Bu toprağın insanı olmayan bu hainlerin kökü dışarıda gövdesi bizde maalesef. İlk günün bilançosu: 145’i sivil olmak üzere 208 şehit, 1491 yaralı. Ekonomik ve mal kaybını saymıyorum bile. Değer miydi bir ikbal kazanmak için bu kadar cana kıymaya? Okumuş bir yere gelmişler ama adam olamamışlar insan görünümlü bu heyula yaratıklar. Bu yaptıkları bu millete yapılmış bir ihanettir. Hain insana kucak açanın ihaneti,  bir gün mutlaka kendisini de bulur. Çünkü hain hep ihanet üzere yaşar.

Bu menfur olayda beni derinden memnun eden olaylara da şahit oldum. Son yıllarda bir araya gelemeyen, ortak bildiri hazırlayamayan siyasilerimiz darbeye karşı ortak bildiri yayımladılar. Olayların başladığı ilk andan itibaren  meydanları boş bırakmayan; tankın üzerine çıkan, ölümü göze alan ve  ölen  her düşünceden insanımızın mücadelesi sevindiriciydi gerçekten. Basın bu sefer darbe şakşakçılığı yapmadığı gibi darbeye karşı bir tavır sergiledi, halkı yönlendirdi ve bilgilendirdi. Darbenin içerisinde yer almayan ve darbeye karşı çıkan, ölümüne mücadele eden askeri erkanı ve emniyet güçlerini de  takdir etmek gerek gerçekten. Şapkasını alıp gitmeyen, mücadele için halkı  meydanlara çıkmaya davet edip ölümüne mücadele eden cumhurun başını alkışlamak lazım darbenin önlenmesinde.  

Darbe konusundaki bu birlikteliğimiz devam ettiği müddetçe, başarısız olan bu darbe süreci tam anlamıyla atlatılırsa eğer;  bundan sonra bu ülkede ne  asker içinden bir cunta, ne de  emir-komuta zinciri içerisinden bir asker darbeye teşebbüs edebilir…

Şehitlerimize Allah’tan rahmet, yaralılarımıza acil şifalar diliyorum. Allah birliğimizi daim eylesin. Beterinden korusun bu ülkeyi. 19/07/2016

* 20/07/2016 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

15 Temmuz 2016 Cuma

Egosuna teslim olmuş acınası insan tipi

Ne kadar kendimizi anlatmaya çalışsak da, benim egom yok desek de her birimizin içinde kimsenin anlayamadığı, kendimizin de çözemediği, zaman zaman kendimizi sıkıntıya sokan egolarımız vardır.

Bu egonun en büyük destekçisi nefistir. Hani şu kötülüğü emreden var ya. İşte o. Bu nefis destekli enaniyetimiz çoğu zaman eşimizle, dostumuzla, kardeşimizle, çalıştığımız yerdeki diğer insanlarla karşı karşıya getirir. Etrafımızda kimse kalmasa da bu ego hep: "Sen haklısın" dedirtir insana. hatta insanlar bu nefis takviyeli ego ile karşı karşıya gelmemek için çalıyı dolanmaya karar verip yolunu değiştirse yine ego: "Bak, gördün mü, sana bir şey diyemiyor, çünkü utanıyor, demek ki sen doğru yoldasın" dedirtir insana. Hatta had bilmezlik içerisinde sana ulu orta şeyler de söyletir. İnsanlar sustukça bunun egosu tavan yapar. Hep insana, "Bak gördün mü haklısın, doğru yoldasın" dedirtir insana. Hatta etrafında bulunan eş, dost, çalışan uzaklaşsa kimse kalmasa da "Bana ne oluyor, herkesi küstürdüm" bile dedirtmez. İnsanın önünü perdeler. Gerçekleri görmesinin önüne engeller çıkartır. İşleri ters gitse de, yaptığından iç huzuru duymasa da insana kendini dinletmez, kişiyi kendi haline bırakmaz. 

Dediğim dedik, çaldığım düdük misali gerekirse pire için yorgan yakar, etrafına ışık vermez. O değilden kendisiyle konuşan insanlarla tatmin bulmaya çalışır. Asla bir başkasının gönlünü alayım yoluna gitmez. Çünkü kendi haline kaldığı zaman duyduğu aşağılık kompleksini etrafındaki insanlardan çıkartma gibi bir tiğniyete bürünür. Kimsenin yaptığı işi beğenmez. hep "Ben olsam, şöyle yaparım" şeklinde "Ben, ben, ben" der. Gururu öz eleştiri yaptırmaz. Burnunun dikine gitmeye çalışır. battıkça çıkıyorum, çıkacağım sanır. Çünkü gururu ona hep" Aslında sen şurada olmalıydın, insanlar senin hakkını yediler, ben en iyi yerlere layığım, insanlar bir yerlere bir şey bilmeden geliyorlar, bendeki yetenek kimsede yok" havasıyla yoluna devam eder gider. Eğer buna yol denirse.

Bu tipler kendiyle de barışık değildir. Hayattan kolay kolay da zevk almazlar, Gururu esas mesleğini yapmasının da önüne geçer. İnatçıdır, aynı zamanda kincidir. Kendi yaşantısından kendisinin bile memnun olmadığı kritiğini vicdanının yapmasına imkan vermez. 

Kendisine aşık denebilir böylelerine. Hem de gözünün önünü göremeyecek kadar. 15/07/2016

"Bıraktığın zaman evinin yolunu biliyorsa o kimse geri zekalı değildir..."

Teog tercihleri başladı. Lisede iyi bir okulda okuyabilmek için tercih yapmaya gelen veli ve öğrencilere rehberlik yapmaya çalışıyor bir çok okul yönetimi. Konya merkezde en düşük yüzde ile alan okulun geçen yıl ki yüzdelik dilimi 24,21 olarak görünmektedir.

Yüzdelik dilimi 40-60 aralığında olan öğrencilerden büyük bir kısmı genel Anadolu Liselerini tercih etmek istemektedirler. En düşük Anadolu Lisesi yüzdesi % 24 lerde olduğu dikkate alınırsa bu öğrencilerin Konya merkezindeki herhangi bir Anadolu Lisesine yerleşebilmeleri mümkün görünmemektedir. Puan ve yüzde aralığına göre öğrencilerimizin İmam hatip Liselerini tercih etmelerini istediğimizde öğrenci ve veli istememektedir. Ya da veli istese de öğrenci istememektedir. Niçin istemiyorsun dediğimizde: "Ben o okulu yapamam, orada ezberler varmış, benim ezberim iyi değil, o okulda Arapça var. Ben yapamam. Zaten o okulu zor diyorlar. Bu yüzden gitmek istemiyorum" cevapları alıyoruz. Dilimin döndüğü kadarıyla öğrenciye, zor beynimizde oluşturduğumuz algılardan ibaret. Ben de o okullardan mezunum, hiç zorluğu yok. Zaten Kuran okumayı biliyorsun. Senin için o okul daha kolay olacak, üstelik sana da yakışır" dememe rağmen ikna edebildiğim öğrenci ve veli olduğu gibi ikna edemediklerimin sayısı da epey var.

Bugün her bölgede öğrencilerin ulaşım yönünden  gidebileceği evine yakın okullar olmasına rağmen ailesi istese de bu okulları bazı öğrenciler niçin tercih etmeye yanaşmamaktadır? Öyle zannediyorum ki, İmam Hatip Liselerine halihazırda devam eden, dersleri iyi olmayan vasat ya da vasata yakın bazı öğrencilerin yaptıkları kötü propaganda etkili oluyor  diye düşünüyorum. Geçen yıl yapılan bir müdürler kurulu toplantısında İHL müdürlerinin mevcut öğrencilerine bu durumu anlatması ve tedbir alması yönünde bir konuşmam olmuş, yetkililer de notları arasına almışlardı. Anladığım kadarıyla pek etkili olmamış ya da üzerinde durulmadı. İkinci bir neden bu okullarda K. Kerim ve Arapça gibi dersleri veren meslektaşlarımın bu dersleri sevdiremediğidir. Bildiğiniz gibi bir dersi sevmenin birinci yolu kişinin kendisini sevdirmesi ve dersin önemini izah etmesidir. yani iletişi eksik etmemesidir. Öğrencilerin seviyesine inebilmesidir. Öğrenci milleti öğretmenini sevdi mi dersi de sever. Ölümüne o derse çalışır. Dersi başaramasa da öğretmeninin emek sarf ettiğini, kendisinin iyiliği için çaba gösterdiğine inanır, dersi zayıf da olsa öğretmene ve bu okullara karşı tavır almaz. Üçüncü bir neden dersin bazı öğretmenler tarafından zorlaştırılmasıdır. Sınıfın seviyesine göre sınavlarda soru hazırlayabilmek önemlidir. Bir desten sınıfın büyük bir çoğunluğu zayıf almışsa öğrencinin "Zaten bu ders herkesinki zayıf. Kimse iyi not alamıyor" gerekçesini söylemesine imkan verebiliyor.

Bu konunun etkili-yetkili ve işin mutfağında olan kişiler tarafından iyi incelenmesinde fayda vardır. Bu okula geldikten sonra öğrenci bu okullardan ayrılmamalıdır. Ayrılmak isterse de o okullarda görev yapan meslekçilere gönül koymadan ayrılmalıdır. Niçin ayrılıyorsun diyenlere: Ben bu okulu seviyorum, ama derslerini yapamadım, o yüzden ayrılıyorum" diyebilmelidir.

Bu okullarda öğrencilere adam adama markaj diyebileceğimiz şekilde bireysel danışman öğretmenlik sistemi uygulanmalıdır. Herhangi bir derdi olan öğrenci ilk önce danışman öğretmenine derdini anlatabilmelidir. Öğretmen öğrenci ile belirli periyotlarla bir araya gelebilmeli, durum değerlendirmesi yapabilmeli, öğretmen gıyabında öğrencisini izleyebilmelidir. Öğrencisinin velisi ile irtibatı kesinlikle bırakmamalıdır.

Bu okullarda baskı şiddet, hakaret olmadan, öğrencinin öz güveni yok edilmeden  okul ruhu oluşturulmalıdır. Kuru nasihatten öte uygulamalı örneklik ön planda olmalıdır. Giyim-kuşam konusunda  akran eğitimi, zamana bırakma tedriciliği esas alınmalıdır.

Öğrencilerden hiçbir şey olmaz, başarıları düşük, ahlakı iyi değil düşüncesinde olan öğretmenler var ise onları bu düşüncesinden vazgeçirmek gerekmektedir. Öğrencini akademik başarısı iyi olmayabilir, pekala huy güzelliği kazandırılabilir. Bu tür öğrencilere bakış açımız Süleyman Hilmi TUNAHAN'ın "Bıraktığınız zaman evinin yolunu bulabiliyorsa o kişi geri zekalı değildir, bizim öğrencimizdir, alın getirin, eğitelim" bakış açısı hakim olmalıdır. Çocuğun bir alanda başarılı olamaması işe yaramaz düşüncesine sevk etmemelidir. Mutlaka çocuğun başarabileceği alanlar vardır. Öğrenciyi bu alanlara kanalize edebilmek ve bu konuda rehberlik yapabilmek önemlidir.

Bu okullarda çalışanlar öz verili çalışmalı, ibadet niyetiyle çalışan olmalıdır. Çocuklarda görmek istediğimiz başarı ve davranışın hemen olmasını beklememek lazım. Çünkü eğitim uzun soluklu bir süreçtir. Meyveleri çok sonra yenebilir. 15/07/2016

Pişmiş tavuğun başına gelmedi bu okulların başına gelenler

Cumhuriyet döneminde 1924 yılında açılmış, istihdam imkanı olmadığından 1930 yıllarında öğrencisi kalmadığından kapatılmış, "Cenaze yıkayacak hoca kalmadı" raporunun yayımlanmasıyla 1949-1951 yılları arasında   "Din hizmeti görevlisi yetiştirme" amacıyla MEB'e bağlı 10 aylık kurslar açılmış, 1951-1972 yılları arasında sayısı 72'ye ulaşmış, 1973 yılında lise fark derslerini vermeden üniversitelerin edebiyat bölümlerine gidebilme hakkı verilmiş, diğer bölümlere gidebilmek için liselerdeki fark dersleri vermek suretiyle ikinci bir lise diploması alınmış, 1980'den sonra üniversitelerin tüm bölümlerine gidebilme hakkı elde edilmiş, 1990'lara gelindiğinde sayısı 390'lara ulaşmış, üniversite yerleştirmelerinde iyi başarılar elde edebilmiş, Anadolu Liseleriyle yarışır hale gelmiş, bazı yerlerde sınavla öğrenci alınma yoluna gidilmiş bir okul türü.

1997'lere gelindiğinde okul sayısı 601 olmuş, öğrenci sayısı ise yarım milyonu geçmiş durumdaydı. O günün gazetelerinde: "Bu okullardan mezun olanlar genelde hukuk ve siyasala gidiyorlar, ileride laikliği bize bunlar savunacak, tedbir alınmalı" yazıları haber yapılmaya başlandı. Getirilen kesintisiz eğitim dolayısıyla ortaokul kısımları kapatılmış, lisesini bitiren mezunlarına konulan katsayı dolayısıyla okullar kapatılmaktan beter yapılmış bir okul oldu bu okullar.

1998 yılına gelindiğinde mezunlarının % 75 i 4 yıllık fakülteye gidebiliyor iken katsayı uygulamasıyla birlikte öğrenci sayısı 192 bine kadar düşmüş ve mezunlarının artık % 25'i 4 yıllık fakülteye gidebilir olmuştu. 2011 yılından itibaren katsayı farklılığı tamamen ortadan kaldırılırken 2015-2016 öğretim yılına gelindiğinde bu okulların sayısı 1149, öğrenci sayısı ise 555.000'lere ulaşmıştır.

Devletin arsasını vermediği, binasını yapmadığı, vatandaşlar tarafından kurulan dernekler marifetiyle yardımların toplanarak arsalarının bulunduğu, binalarının vatandaşların yardımıyla yapıldığı okullar bunlar. Devlet yardım etmedi ama sıkı denetimini de hiç eksik etmedi bu okullardan. Bu okulların başına gelenler pişmiş tavuğun başına gelmedi dense yeridir. Önleri zaman zaman hep kesilmek istendi.  Öğrenci sayısı itibariyle inişli çıkışlı bir grafik izlese de vatandaş yine pes etmedi.

Genelde Anadolu'nun mütedeyyin insanları, köy ve kasabalarda ikamet edenler tercih etti bu okulları. 90'lı yıllarda bir çok lise ile yarışır bir duruma geldiği zaman okul türüne sıcak bakmamasına rağmen tutturduğu kalite dolayısıyla  bu okulları tercih eden kesimler de olmaya başlamıştı.

2000 yılından önce devletin diğer okullara oranla istenmeyen üvey evladıydı bu okullar tabir yerindeyse. 2011 yılında katsayının kalkması ve 2012 yılından itibaren zorunlu eğitimin 12 yıla çıkarılıp 4+4+4 sisteminin gelmesiyle birlikte İmam Hatip ortaokullarının yeniden açılması sonucu bu okulların ve öğrenci sayılarının arttığı, 90'lı yıllardaki gibi yeniden tercih edilen okullar olduğu göze çarpmaktadır. Dünün üvey evladı bugün öz evladı haline gelmiş; bina yapımında, arsa tahsisinde devlet imkanlarından hiç olmadığı kadar yararlanmaya başlamış, bir çok ilde proje okullar açılmaya başlanmış, fen ve sosyal bilimler ağırlıklı statüleri verilmiştir. Dün önü kesilmeye çalışılan, bugün tamamen önü açılan okul görünümündedir.

Vatandaşın istemesi ve yetkililerin destek vermesi sonucu neredeyse okulu olmayan yerleşim merkezi yok gibidir halihazırda.

Devletin her türlü imkanı vermesiyle birlikte bu okul türünün 90'lardaki başarıları halen yakalayamadığı göze çarpmaktadır. Şimdilerde TEOG tercihleri başladı. Okulların bir yıl önce yüzdelik dilim bazında aldığı oranlara bakıldığı zaman Konya gibi bir ili incelersek en iyi okulun % 10 yüzdelik dilimle öğrenci aldığı görünmektedir. Bir çok yerleşim yerinde % 95 yüzdelik dilimle öğrenci alan okullar bile var maalesef. Bir zamanların en düşük  yüzde ile öğrenci alan Mesleki ve Teknik Liselerinin yerini almış durumda. Yüzdelik dilim olarak en düşük seviyede olmasının sebeplerinden bir tanesi de sayısının normalden fazla açılmış olması düşünülebilir.

Geçmişten günümüze birçok badireler atlatmış olmasına rağmen başarılarından övgüyle söz edilebilen bu okul türüne şimdiler de iyilik mi yapıyoruz, yoksa kötülük mü? Bu konunun iyi incelenmesinde fayda vardır.  Bu okul türünü isteyenlerin ve açma yetkisi verenlerin iyi niyetinden ve bu okul türünü sevdiklerinden asla şüphe duymuyorum. Fakat bu sevgimiz ve iyi niyetimiz iyi sonuç verecek mi? Kaliteyi yakalayabilecek mi? Diğer okul türleriyle yarışabilir olabilecek mi? Görünen köy kılavuz istemez. Tercih eden öğrencilerin puanlarıyla oluşan okulların taban puanlarına bakıldığı zaman yarışabilme imkanı görünmemektedir. Tabir yerindeyse bugün bu okul türleri dün devletin bıkıp usandığı için dönüştürdüğü genel liselerin işlevini yerine getirmektedir. Bu okulları açanlar, lütfen ellerini başlarına koyarak yeniden bir düşünsünler. En iyi okulunun % 10 yüzdelik dilimle aldığı, % 95'lere varıncaya kadar yüzdelik dilimlerinin oluştuğu bu okul türünün % 1 yüzdelik dilimle öğrenci alan diğer bir çok okullarla başarıda yarışabilmesi mümkün müdür? Bir iki okulumuz dışında diğer okullarımızın genel lise görevi yapması bu okul türüne yaptığımız en büyük kötülük olsa gerek. Çünkü hiç bir kalite tesadüfi değildir. Hesapsız, kitapsız, mantar gibi açılan bu okullar maalesef diplerdedir. Bir şeyin sayısını ne kadar çoğaltırsanız kaliteyi o kadar düşürürsünüz. Bu okul türünü artırmada acele edildi diye düşünüyorum. Uygun bir yerde açılan bir okulun belli bir kaliteyi yakaladıktan sonra yeni okul/ların açılmasına imkan verilmeliydi diye düşünüyorum. En düşük yüzdelik dilimle öğrenci alan bir okul yönetiminin, öğretmeninin öğrenciye verebileceği bir şey yoktur. Çünkü hedefi olmayan hiçbir öğrenciye kimse bir şey yapamaz. % 95 yüzdelik dilimle öğrenci alan bir okulun %  1 yüzdelik dilimle öğrenci alan bir okul ile yarışabilmesi mümkün müdür? Aradaki makas katsayı adaletsizliğinden daha fazladır.

Gelin hep beraber bu okullara iyilik mi yaptık, kötülük mü? İsterseniz yeniden bir düşünelim. Ne yapılması gerekir, buna kafa yoralım. Yol yakınken tedbir alalım. 15/07/2016