30 Eylül 2024 Pazartesi

Durdurul-a-mayan Güç *

Belli ki birileri İsrail'e Ortadoğu'yu dizayn etme görevi vermiş. Büyük İsrail projeni gerçekleştir demiş. Belki de İsrail ya da Siyonizm kendine vazife edinmiş. 
İsrail de verilen görevi yerine getiriyor. 
İsrail bu işe kalkışmadan önce İsrail'e kafa tutacak çevrede ne kadar ülke varsa Arap Baharı adı altında devletsizleştirildi ya da etkisizleştirdi. Mısır, Irak, Suriye, Libya gibi. Bugün bu ülkeler ha var ha yok. Arkalarından Fatiha okuyacak kimseleri bile yok. 
Önünde kendisine karşı çıkacak bir güç kalmayınca, İsrail kah Gazze kah Lübnan kah Yemen kah İran saldırıp duruyor. Gazze ve Lübnan'ı hallettikten sonra sıra Ürdün'e mi gelir, Irak'a mı gelir, Suriye mi olur, Türkiye mi olur, bunu zaman gösterecek. 
Şu var ki İsrail'e yürü, parçala, yut, arkandayız diyen irade, arzımevuda kendini inandırmış. Kitaplarında, mülkleri gördükleri toprakları orantısız güç kullanarak kanlı bir şekilde ele geçiriyor. Girdiği yerden de çıkmıyor. 
Amacına ulaşmak için her yolu mubah görüyor. Yeri geliyor havadan bombalıyor. Bombalarken cami, kilise, hastane, sivil, çocuk, kadın gözetmiyor. Kah hava hareketi kah kara hareketi yapıyor. Hangi ülke olduğuna bakmaksızın nokta atış ölümler gerçekleştiriyor. Teknolojinin her türlüsünü kullanıyor. Gerekirse çağrı cihazını, telsizi silah olarak kullanıyor. İstihbaratı da güçlü. Öldürmek istediğini adım adım takip ediyor ve öldürüyor. Öldürmedim lider bırakmadı. 
Ateşkesi de kabul etmiyor. Saldırdığı yerleri toplasan bir devlet etmez ama hepsine saldırarak adeta yedi düvelle savaş görüntüsü veriyor. Karşı koyan da olmayınca istediği yerde istediği şekilde at koşturuyor. Saldırıyor, vuruyor, öldürüyor. Adeta topunuz gelin, topunuza yeterim diyor. 
Bu durumda görünen o ki İsrail durdurulamayan ya da durdurulmayan bir güç.
Nasılsa teknoloji onlarda, sermaye onlarda, savunma ve saldırı araçları onlarda. Arkalarında da dünyaya nizamat veren para babaları ve ülkeler var.
Kim dur diyecek onlara? İslam dünyası mı, çevre ülkeler mi? Hiçbiri. Çünkü her biri aman bana dokunmasın derdinde. Hoş karşı koyacak olsalar bile hiçbiri İsrail'in imkanlarına sahip değil. Hiçbirinde siber saldırı yapacak ne teknolojik alt yapı var ne de böyle bir irade. Bırakalım ortak bir iradeyi, bir araya gelip karar alacak, yaptırım ortaya koyacak cesaretleri bile yok.
Görünen o ki Ortadoğu'nun, çevre ülkelerin ve İslam ülkelerinin bir çaresizliği, politikasızlığı ve acziyeti söz konusu. 
Bu durumda mevcut durumu kabul edip boyun büküp oturacak mıyız yoksa kan, gözyaşı, ölüm ve tehcirle yaşamaya devam mı edeceğiz? 
Doğrusu, İsrail ile nasıl mücadele edileceğini bilmiyorum. Bilinen bir gerçek varsa hep kaybeden biziz. Buna rağmen gittiğimiz yol, yol değil, böyle mücadeleyle başa çıkmamız mümkün değil, mücadele şeklimizi değiştirelim demiyoruz. Ateş çemberi içindekiler ölüme gitmeye devam ediyor. 
Ateş çemberi dışındakiler ise slogan, hamaset, lanet, bol çene, meydan okuma, kabadayılık yapma, boykot, sürekli gündemde tutma, maddi destek vs. vermekle yetiniyor. 
Tarih bir gün bugünleri yazarsa, İsrail’in acımasızlığı kadar İsrail ile mücadele edenlerin çaresizliğini de yazacak.
*09.10.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Takkeli Dağ Serüvenim

Yan taraftaki bayrak Takkeli Dağ'ın Tepesindeki bayrak. 14 Eylül 2020 tarihinde çıkmıştım buraya. 

Salgın dolayısıyla yüz yüze eğitime ara verildiği, yavaş yavaş uzaktan eğitimin başladığı zamanlar. 

16.50'de canlı dersim var. Öğle vakti yürüyüşümü yapıp geleyim diye evden çıktım. 

Rotayı Yeni Meram Tıp Fakültesine çevirdim. Oraya varınca biraz geçtim. Saray Köy tabelasını gördüm. Dedim Saray Köy'e gideyim. 

Vardım oraya. Takkeli Dağ tüm azamet ve yüksekliğiyle kendini gösterdi. 

Bir çeşmeden yaşlı bir amca su dolduruyordu. Amca bu dağa nereden nasıl çıkılır dedim. Köyün yamacından dedi. Hiç çıktın mı dedim. Çocukluğumda dedi. Gel haydi bir de şimdi çıkalım dedim. Çıkamam bu yaşımda dedi. Kaç saatte çıkılır dedim. İki üç saatte ancak dedi. 

Saatime baktım. 13.00 suları idi. Dersimin başlamasına 4 saat var. Acaba dersi kaçırır mıyım dedim. Herhalde kaçırmam. Amca 2-3 saat dediğine göre ben daha erken çıkarım dedim ve köyün yamacından dağa tırmanmaya başladım. İlk hedefim su deposu idi. Oraya güç bela vardım. Sonra sağa doğru kah dik kah yan yürümeye devam ettim. Gerisin geriye yuvarlanmamak için dik yürümedim. Dağa doğru tırmanır gibi yaptım. Ot, taş ne bulursam, tutunmak için destek aradım. Çoğu zaman belediyenin ektiği fidanları takip ettim. Oralarda nefesledim. Yürüye yürüye dağın Sulutas'a bakan tarafına gelmişim. Çünkü dik çıkılmıyor. Ancak biraz yan biraz dik şeklinde yürüme imkanı buldum. 

Baktım ki çıkıp bitirmişim. 1720 metre yükseklikteki dağdayım. Bir anda yedi sekiz kişiyle karşılaştım. Kimsin dediler. Ziyaretçiyim dedim. Ziyaret yasak, güvenlik seni nasıl saldı dediler. Güvenliği görmedim. Ayrıca güvenlik kulübesi de yoktu. Şu yolun aşağısında güvenlik var. Güvenliği görmediğine göre nereden geldin buraya dediler. Dağın yamacından dedim. Amca, ne cesaret. Oradan çıkılır mı hiç. Hem sarp hem tehlikeli. Biri yukarıdan bir taş yuvarlasa ne olurdu dediler. Yoldan haberim yoktu. Aşağıda bir köylüye sordum. Şu yamaçlardan çıkacaksın dedi. Ben de öyle yaptım dedim. Geri dön, yasak buraya çıkmak dediler. Niye yasak dedim. Biz burada kazı çalışması yapıyoruz dediler. İyi, siz çalışmanızı yapın. Ben aşağıdan gelirken zirvede dalgalanan bayrak gördüm. İzin verin. Bayrağın yanına kadar varıp döneyim dedim. Olmaz amca, güvenliği çağırırız bak dediler. Valla, buraya kadar geldim. Güvenlik falan dinlemem. Zaten o gelinceye kadar ben bayrağa ulaşırım dedim. Ne bilelim senin buraya zarar vermek ve altın aramak için gelmediğini dediler. Gençler, saçlarıma bakın, altın sarısı saçlarım var benim. Altını nideyim ben. Ayrıca altın aramak için elde alet edevat olması lazım. Bakın, elimde sadece cep telefonu var. Bununla mı altın arayacağım ben dedim. Amca, izin versek bile o kadar çaba sarf ettik. Kazdığımız yerlere zarar verirsin dediler. Gençler, dikkat ederim, merak etmeyin dedim. Allah Allah çattık bugün dediler. 

İçlerinden sessizce bakan sakallı biri dikkatimi çekti. Delikanlı, sen iyi birine benziyorsun. Arkadaşlarına söyle de izin versinler dedim. O zamana kadar sessiz duran genç, amca ne iş yapıyorsun dedi. Öğretmenim dedim. Peki, biz senin sınıfına izinsiz girsek ne yaparsın dedi. Kızarım dedim. Bak gördün mü, kızarmışsın dedi. Delikanlı, kızarım ama kızmakla kalırım. Başka da bir şey yapmam. Siz de bana kızın, sonra izin verin dedim. Tamam amca, şu taraftan git, hemen gel, orada bayrağı görürsün dediler. Hah şöyle ya. Çok teşekkür ederim dedim. Gösterdikleri taraftan yürüdüm. Bayrağın yanına vardım. Hem bayrağı hem Konya'yı tepeden fotoğrafladım. Ama neye yarar. Çünkü eski mi eski bir telefondu. Çektiğim fotoğraflar mavi renginde çıkıyordu. Neyse hatıra olarak çekmiş oldum. Gençlere verdiğim söz gereği hemen geldiğim taraftan geri döndüm. Gençler, çok sağ olun, burada çalışan olduğunu bilseydim, yiyecek ve içecek bir şeyler getirirdim. Bir de buraya çıkan yol olduğunu bilseydim, oradan gelirdim. Kusura bakmayın. Size kolay gelsin dedim. Ayrıldım. 

İnişim yoldan artık. Yolu az inmiştim ki güvenlik karşıladı beni. Amca, niye böyle yaptın, yasak yere böyle girilir mi, senin kimliğini almam gerek normalde dedi. Delikanlı, kimliğimi almak istesen de yanımda kimlik namına bir şey yok. Yasak olduğunu bilseydim zaten çıkmazdım dedim. Araban nerede dedi. Arabam yok delikanlı. Ben ta Meram Yaka'dan buraya yürüyerek geldim. Yine yürüyerek gideceğim dedim. Tamam amca. Şu yolu takip et. Yalnız yılan eksik değil, önüne çıkabilir, dikkatli ol dedi. Eyvallah, sağ olasın diyerek inişe devam ettim. 

Önüme yılan da çıkmadı. Yol da birden bitti. Yoldan çıksam daha erken çıkarmışım zirveye. Gerçi güvenlik salmazdı o zaman. Ben de geriye dönmek zorunda kalacaktım. Yasal olmayan yoldan dağa çıkmak, yol varken yamaçlardan çıkmak akıl kârı değil ama konu ben olunca kapı varken bacadan girmek gibi oldu. 

Sulutas yoluna çıktım. Oradan Saray Köy'ün içinden hiç duraklamadan seri ve tempolu bir şekilde evin yolunu tuttum. 

Meram Tıp Fakültesi Hastanesinin önünden geçerek Hoca Fakıh yolunu takip ettim. Oradan Meram Yaka'daki başlangıç noktama geldim. Eve geldiğimde canlı dersimin başlamasına beş dakika vardı. 

Duş almadan terli terli bilgisayarın başına oturarak öğrencilere link gönderdim. Dersimi işledim. 

Dersten sonra duşumu olup tartıldığım zaman 67 kiloya indiğimi gördüm. 

Vay be. Bu şekil uzun tempolu yürüyüşüme, zannedersem Ramazan bayramı sonrası 29 Mayıs 2020 tarihinde başlamıştım. Yürüyüşe başlarken 83-85 kilo idim. Göbek de o biçimdi.

Aradan dört yıl geçse de bugün gibi hatırlıyorum o yürüyüşü. Toplam 4 saat sürmüştü Yaka-Takkeli Dağ gidiş ve dönüşüm. Ne kadar terlediğimi, atletimin göl olduğunu, başımdan aşağı terin aktığını, Takkeli Dağın tepesinde çokça sarnıç gördüğümü hiç unutmam. Bu yazıyı da sosyal medyada paylaştığım Takkeli Dağ fotoğrafları, yıl dönümünde önüme düşünce, Takkeli Dağ da arşivimde yerini alsın istedim. 

29 Eylül 2024 Pazar

Namaz Pislikleri Örtme Aracı Yapılmamalı *

Ölümünün ardından günler geçmesine, olayla ilgili ondan fazla kişinin tutuklanmasına rağmen küçük kız Narin'in ölümü hala gizemini koruyor. Çünkü sık sık ifade değiştiriliyor.

Gizli tanık, verdiği ifadelerini sık sık değiştirse de değişmeyen ifadelerden biri, Narin'in ölü bedeninin bir battaniye içerisinde amcası tarafından kendisine teslim edilmesi, gizli tanığın cesedi çuvalın içine koyması, dere yatağına koyduktan sonra cesedin üzerini 20 kilo taşla kapatması. Cesedi dere yatağına koyduktan sonra eve gelip namazını kılması, ardından herkesle beraber arama kurtarma faaliyetlerine katılması.

Narin niçin ve kimler tarafından öldürüldü üzerinde durmayacağım. Zaten bu konuda görsel ve yazılı basında konuşuluyor, yazılıp çiziliyor. Cesedi gömen kişinin hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi Narin'i araması üzerinde de durmayacağım. Bu ifadede en dikkatimi çeken ise bu kişinin cesedi dere yatağına koyduktan sonra görülmesin diye üzerini taşla kapatıyor, sonra da eve gelip namaz kılıyor.

Sonradan adı Bahtiyar olduğu söylenen kişinin, cesedi gömdükten sonra namaz kılması ilginç olduğu kadar içinde çelişki barındırıyor. Çünkü kızı başkası öldürse de delilleri karartma, jandarmayı yanıltma yönüyle suç ortaklığı yapıyor. 

Bahtiyar hem suç ortağı hem de kıldığı namazı örtüşmüyor. Çünkü burada "Namaz insanı fuhşiyattan ve kötülüklerden arındırır" ayeti ile taban tabana zıt bir durum söz konusu. Buna, bu ne perhiz ne lahana turşusu ve ne yaman çelişki denir Anadolu'da. 

Diyelim ki suç ortağı, tehdit ve para karşılığında ölen çocuğu gizledi. Sonra gelip niye namaz kılıyor. Namaz kıldı. İfadede niçin namaz kıldığını söylüyor?

Diyelim ki çocuğu gömdükten sonra eve gelip yaptığına pişmanlık duysa, sonra kalkıp namazını kılsa, ardından duasını ve tövbesini yapsa, sonra da gidip jandarmaya bu durumu haber verse, dersin ki adam yaptığının doğru olmadığını biliyor, pişmanlık duymuş ve gelip durumu haber veriyor. Ama böyle yapmıyor. Namazın ardından kamufle ettiği çocuğu arayan topluluğun içine katılıp çocuk arıyor. Yani dostlar alışverişte görsün ve kimse kendisinden şüphelenmesin. 

Anlamadığım, akıl almaz, izahı mümkün olmayan ve insanlıktan bihaber bu yaptığına namazı alet etmesi. 

Pisliğine namazı niye karıştırıyor?

Yoksa hem her türlü pisliğe imza atarım hem de namazımı kılarım, ben namazımı hiç geçirmem demeye mi getiriyor? 

Yoksa Narin’i kamufle ettiği gibi yaptığı pisliği örtmek için namazı emeline alet mi ediyor? Nasılsa işi kamufle. 

Sahi namaz yaptığı pisliği temizleme aracı mı? 

Bu yaptığıyla insanları kandırdığı gibi Allah’ı da kandıracağını mı düşünüyor? 

Yoksa bu günahı işleyene ortak olmaya oldum. Nasılsa öbür dünyada Narin’den önce ilk hesap namaz borcu olup olmadığına bakılacak. Günahkar olmaya oldum. Bari namaz borcum olmasın, zaten namaz borcu olmayınca Allah diğer günahları affeder diye mi düşünüyor? Ki bu düşüncede olan insanın sayısı az değil. 

Şu var ki yazıklar olsun bu tiplerin kıldığı namaza!

Yazıklar olsun dini sadece namaza indirgeyenlere!

Yazıklar olsun namazı kötü emeklerini örtmek için basamak kullananlara! 

Gönül ister ki bu tipler namaz kılmasın. Çünkü namazla yaptığı taban tabana zıt. Keşke bu tipler hiç namaz kılmasa ve yönünü kıbleye hiç dönmese...

*02.10.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

Kime Kulak Vermeli?

Akıl ve mantık çerçevesinde konuşana,

Ağzında fermuar olana,

Bin düşünüp bir konuşana,

Kâr zarar hesabı yapana,

Olayların perde gerisini okuyana,

Konuşurken sesini yükseltmeyene,

Ağzında hakaret olmayana,

İnsan onuruna önem verene,

Din, ahlak, milli ve manevi değerleri çıkar için kullanmayana,

Hamaset ve slogan yapmayana,

Nazik ve kibar olana,

Proje adamı ve gizli ajandası olmayana,

İçi, dışı bir olana,

Duruşu, omurgası ve prensibi olana,

Kin gütmeyene ve intikam peşinde koşmayana,

İnadım inat demeyene,

Zararın neresinden dönersem kâr diyene,

Kendi başının cezasını başkasına çektirmeyene,

Yerinde, zamanında ve kıvamında konuşana,

Herkese ayar vermeye çalışmayana,

Söz ve eylem çelişkisi yaşamayana,

Yaptıkları ve konuştuklarıyla etrafındakileri bezdirmeyene,

Bedeli ilk kendisi ödeyene veya ödemeye hazır olana,

Her şeyi kıvamında ve tadında bırakana,

Kendisini mükemmel ve Hint kumaşı görmeyene...

Kimden Uzak Durmalı?

Hep hamaset yapandan,

Sloganvari konuşandan,

Sesi yüksek çıkandan,

Konuştuğunun önünün arkasının nereye varacağını hesap etmeyenden, 

Durmadan konuşandan, 

Hep konuşandan, 

Bol keseden atandan, 

Mangalda kül bırakmayandan,

Ateşli konuşandan, 

Kırıp dökenden, 

Kırıp döktükten sonra kendisi bedel ödemeyip bedeli başkasını üzerine boca edenden, 

Geçmiş çöplüklerden beslenenden,

Korku yayanlardan,

Başkasını kötüleyip kendisini bulunmaz ve vazgeçilmez Hint kumaşı görenden, 

Söz ve eylem çelişkisi yaşayandan,

Konuşmasında akıl ve mantık olmayandan, 

Sürekli U dönüşü yapandan, 

Kâr ve zarar hesabı yapmayandan, 

Kutuplaştırmayı iyi becerenden,

İyi kin güdenden, 

Omurga, duruş ve prensip sahibi olmayandan, 

Dini, dini ve milli değerleri aksesuar olarak kullanandan, 

Hep din, dini değerlerden referans gösterenden,

Gizli ajandası olandan... 

27 Eylül 2024 Cuma

Tek Sermayeleri Çene Olanlar

Yaşını başını almış, yetmişine merdiven dayamış niceleri vardır. Bu tiplerin çoğu okur yazar değil. Dışarı çıkma imkanları yok. Çünkü yürümekte zorlanırlar. Çıksalar bile yol yolak bilmezler. Bir meşgaleleri de yok. TV falan izlemezler. 

Dört duvar arasına hapsolmuş bu kişiler hayata tutunmak, hastalanmamak ve bu halinden daha da geriye düşmemek için poşet poşet ilaç kullanırlar. Zaten çoğunun raporlu ilaçları vardır. Kullandığı ilaçtan kaç tane kaldığını sayar dururlar. 

Bu tip yaşlıların tek sermayesi;

Çene, 

Hep çene, 

Bol çene, 

Sadece çene, 

Çene çene çene. 

Ve

Tekrar, 

Bol tekrar, 

Hep tekrar, 

Sadece tekrar,

Tekrar tekrar tekrar. 

Çünkü başka sermayeleri yok. Yeter ki bir dinleyen bulsunlar. Kovanın içinde ne varsa onu her gün alt üst etmek suretiyle yinelerler ve anılarını tazelerler. Ne de olsa anılar yaşlıların koltuk değneğidir. 

Anlatırken çeneleri yorulmadığı gibi rahatlarlar. 

Anlattıkça rahatlasalar da bu çene;

Bezdirir. İllallah dedirtir insana. 

Ama yapılacak bir şey yok. Dediğim gibi tek sermayeleri çene döğmektir. 

Bunların dışında yine yaşını başını almış ama okumuş yaşlılar vardır. Bunların da tek sermayesi konuşmaktır. Bunlar da

Durmadan kafa ütüler ve kafayı ağrıtır. 

Çünkü temcit pilavı gibi tekrar edip dururlar. 

Bununla kalsa iyi. 

Telafisi mümkün olmayan maddi ve manevi zararlara imza atarlar. 

Çoğu zaman yol, su, elektrik, su olarak sana döner ve ceremesini sen çekersin.

Okumamış konuşan yaşlı ile okumuş konuşan yaşlıları karşılaştırır ve hangisi masum dersek, okumamış yaşlılar daha masum kalır. Çünkü çok konuşup kafayı ütüleseler de kimseye zararları yoktur.

Halbuki okumuş çok konuşanların zararlarını ise herkes çeker.

En iyisi bin düşünüp bir konuşmak. Yeri ve zamanı gelmeden konuşmamak. Konuşunca da kararınca konuşmaktır. Ötesi çevreye ve sağlığa zarardır. 

MESEM'in Sıra Dışı Öğrencileri

Bugün MESEM adı verilen çıraklık eğitim merkezlerinde genellikle ortaokulu bitirmiş, lise seviyesinde olan öğrenciler okumakta ise de sıra dışı öğrenciler de gözlerden kaçmıyor. Çünkü yaş sınırı yok. 

9.sınıf bir MESEM sınıfına girdim. 30 yaşın üzerinde bir hanımefendiyi sınıfta gördüm. Bu kadın veli olmalı. Ne arıyor burada derken kadının öğrenci olduğunu öğrendim. Takı tasarım alanında çalışıyormuş. Aynı kadın okulda veliymiş aynı zamanda. Çünkü diğer 9 MESEM'de muhasebe okuyan kızı varmış. Anne madem kızım okuyacak, ben de gideyim, meslek öğreneyim demiş. 

Diğer öğrencilere ismiyle hitap ederken anne öğrenciye bir şey soracağımda isminin yanına hanım eklemek suretiyle hitap ettim. 

Mesleki eğitim merkezinde koridorda dolaşan birini, nöbetçi öğretmen, ne arıyorsun burada dedi. Sınıfıma geçiyorum dedi. Ne sınıfı, veli misin dedi. Hayır şu sınıfta öğrenciyim dedi. Yaşını sordum. 37 yaşındayım dedi. Yeni mi aklına geldi okumak dedim. Öyle oldu. Şu kadar yıldır sigortam var. Çalışıyorum. Ama ustalık belgem yok. Belgeyi almak için yazıldım dedi.

11.sınıf motor bölümünde ders işlerken hem derse katkı yapan hem de sorduğum sorulara mantıklı cevaplar veren bir öğrenci dikkatimi çekti. Bilgi ve birikiminle dikkat çekiyorsun. Nereden öğrendin bu bilgileri dedim. Hocam, ben şu liseyi bitirdim. Sınava girdim. İstediğim bölümü tercih edecek puan alamadım. Babam benim tamir ustası. Onun yanında ona yardım etmeye başladım. Daha önceki yıllarda da gidiyordum dükkana. Sonunda babam, yanımda çalış, kalfalık ve ustalık belgesi al dedi. Ben de liseden sonra MESEM okumaya karar verdim dedi. İyi düşünmüşsün, iyi bir usta olursun inşallah dedim. Ona YouTubeda dinlediğim bir tamirci ustasını anlattım.

"

MESEM'lerdeki Ders Yükü ve Ders Saatleri

Biraz içinde olanlar bilirler ki Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) sanayi ve işyerlerinin çırak ve kalfa ihtiyacını gidermek için kurulmuş elzem kurumlardır. Haftanın 4-5 günü işletmede pratik eğitim alan bu öğrenciler, haftada bir gün mesleki eğitim merkezlerine giderek teori ve genel kültür derslerini alıyorlar. 9.sınıftan 12.sınıfı bitirinceye kadar bu öğrencilerin ücret/harçlık/maaşları devlet tarafından ödeniyor.

Yine içinde olanlar bilirler ki haftada bir gün kurum veya okula giderek yüz yüze eğitim gören bu MESEM öğrencileri 10 saat yüz yüze ders görüyor, gerisini aynı günün akşamında uzaktan bağlanmak suretiyle yapıyor. Yani bu çocuklar bir günde yüklü ders görüyor ve ders saatleri de diğer okul türleri gibi 40 dakika. 

Açıkçası haftada bir gün 10 saat yüz yüze, gerisini aynı gün uzaktan bağlanmak suretiyle ders yapmak ve her ders saatini 40 dakika olarak belirlemek çocuk ve öğrenci psikolojisini ve pedagojiyi göz ardı etmek demektir. Çünkü hem ders yükü hem de ders saati bu öğrenciler için çok ağırdır. Çünkü,

Bu öğrenciler tıpkı diğer okul türü öğrencileri gibi öğrenci olsa da veya kabul edilse de bu öğrenciler haftanın diğer günlerini işletme ve işyerlerinde geçirdiğinden, teşbihte hata olmasın, bu çocuklar sanayi veya işletme çocuğudur. Okula haftada bir gün misafir öğrenci gibi gelen kişilerdir. Dersle pek alakaları yoktur. Akademik başarıları düşüktür. Okumayı, kitap taşımayı, kalem bulundurmayı pek değil, hiç sevmezler. Ders dinlemek onlara çok zor gelir. 40 dakika sırada hareketsiz oturmak onlar için en büyük eziyettir. 

Haftada bir okul ya da kuruma getirttiğimiz bu sanayi çocuklarına, bir günde on saati yüz yüze, geriye kalanı ev ya da işyerinde uzaktan ders işlemek “Papaz ve Seyis” hikayesini aklıma getirdi.

Bilirsiniz, papaz vaaza hazırlanıp kiliseye geçmiş. Bakmış ki kilisede sadece bir kişi var. Şaşırır bu duruma. Halbuki kilisenin hınca hınç dolu olmasını bekliyormuş.

Tek cemaate, vaaza hazırlanıp burada konuşacaktım. Görüyorum ki sadece sen gelmişsin. Bu durumda ne yapayım, vaaz vereyim mi, vermeyeyim mi demiş.

Adam, efendim, ben seyisim. Atlardan anlarım. Vaazdan anlamam. Yalnız tüm aylar kaçsa geriye kalan bir ata yem vermemezlik yapmazdım deyince, papaz, o zaman anlatayım demiş.

Papaz anlatmış da anlatmış. Anlattıkça coşmuş. Vaazı bitirmek bilmemiş. Haliyle seyis de sıkılmış bu uzun vaazdan.

Papaz vaazını nihayet bitirir ve seyise, nasıl buldun vaazımı demiş.

Seyis, efendim, dedim ya ben seyisim. Vaazdan değil, sadece atlardan anlarım. Yalnız şu var ki tüm atlar kaçtı diye geriye kalan tüm yemi bir ata yedirmezdim demiş.

O hesap biz de haftada bir bulduk diye teşbihte hata olmasın, tüm dersleri öğrencilere bir günde vermeye kalkıyoruz.

Haliyle bu tür yoğun ders yükünden verim alınamayacağı açıktır.

Bu durumda ne yapmak lazım. Ders yükünü asgari seviyeye çekilmesinde ve ders saatlerini de 40 dakika yerine 30 dakikaya indirilmesinde yarar görüyorum.

Mesleki ve Teknik Liseleri ve MESEM'ler

28 Şubat sürecinde meslek liselerine katsayının konması ve ilköğretim okullarına sekiz yıl kesintisiz ve zorunlu eğitim getirilmesiyle birlikte hem meslek liseleri hem de sanayilerdeki usta çırak ilişkisi büyük darbe yedi.

Bu zaman zarfında meslek liselerinden kaçış başladı. Sanayide ise çırak ve kalfa kalmadı.

Meslek liselerine uygulanan katsayı farkının ortadan kalkmasının ardından nice yıllar geçmiş olmasına, devlet teşvik etmesine ve diğer liselere göre bu okullara daha fazla yatırım yapmasına ve masraf etmesine rağmen bu okullar hala belini doğrultabilmiş değil.

Bu okulların öğrencisi var ama istisnalar ve bazı bölümler hariç eski başarılı öğrenciler bu okulları tercih etmiyor. Tercih edenlerin çoğu ya sınavla öğrenci alan okulları kazanamamış olanlar ya da İHL'de okumak istemeyenler. Çoğunun da ortaokul dersleri vasat ya da vasatın altında. Bu okullarda okuyan öğrencilerin sayısal dersleri iyi olması gerekirken çoğunun yine sayısal yönü zayıf. 

Eskinin Çıraklık Eğitim Merkezleri, şimdinin MESEM şeklinde kısaltması olan Mesleki Eğitim Merkezleri de tıpkı mesleki ve teknik liseler gibi teşvik edilmesine rağmen pek tercih edilmeyen yerlerden idi. Çünkü birçok anne ve baba, çocuğu için eli sıcak sudan soğuk suya değmeyecek masa başı iş istedi. Öyle ya çocuğunun kir, pas içinde ne işi vardı. Bu çocuğu sokakta bulmamıştı. Kıymetlileri idi çocukları. Kendileri zamanında çekmişti ama çocukları çekmeyecekti. Bu yüzden sanayide işi yoktu çocuklarının. 

Çocuklar ebeveynler gözünde kıymetli olduğu için sanayici de çırak bulamadı. Sonunda devlet MESEM'e kayıt olan öğrencilere teşvik getirdi. Sanayi veya herhangi bir işyerinde çalışan öğrenciye asgari ücretin üçte bir ücretini harçlık olarak vermeye başladı. Yani devlet işyeri sahibinin çırağa vereceği parayı üstlendi. Bu yol ile işyeri sahibi külfete girmeyecek. 

Çocuklarımız MESEM'de haftada bir gün ders görecek, diğer günler işyerinde mesleğini öğrenecek. 11.sınıfta kalfalık 12.sınıfta da ustalık belgesi alarak aynı zamanda lise mezunu olabilecek. 

Devletin verdiği bu teşvikle MESEM öğrencisi çalıştırma şartlarını taşıyan esnaf, sanayici, işveren, yanında çocuk çalıştırmaya başladı. MESEM'ler öğrenciyle doldu taştı. Bugün MESEM'lerde aşağı yukarı her meslek her dal ve her bölümden öğrenci okuyor. 

Şimdi esnafın, işyerlerinin ve sanayicilerin yanında bol miktarda MESEM öğrencisi var. Devletin, dünyanın parasını harcadığı ve masraftan kaçınmadığı bu projesi devam ederse, yakın zamanda ülkenin çırak, kalfa ve usta ihtiyacı fazlasıyla giderilmiş olacaktır. Gecikmiş de olsa devletin bu projesi yerinde. Yalnız bu projenin ilanihaye devam etmesi isteniyorsa, yanında MESEM öğrencisi çalıştırma imkanı elde elden işverenlerin, devletin üzerinden yükü biraz almalarında, meslek öğrettikleri öğrencilere ödenen harçlığın bir miktarını üstlenmesinde fayda vardır.

Kısaca hem mesleki ve teknik liseler özellikle MESEM’ler bu ülkenin geleceğidir. Bu okullar ve MESEM’ler sayesinde buralarda okuyan öğrenciler daha küçük yaşta iken kollarına altın bileziği takmış olacaklar, okul bittiği zaman bir meslek sahibi olacaklardır. Okul bitince ya kendi işlerini açabilecek ya da bir başkasının yanında ücret karşılığı çalışabilecek. Bu da ülkenin ara eleman ihtiyacını bu yol ile gidermek demektir.

Yine bu okullarda okuyan ve bu okullardan mezun olanlar diğer liselerde okuyup üniversite bitiren çoğu öğrenciye göre daha şanslı. Çünkü bugün ülkenin en büyük sorunu okumuş genç işsiz sorunu. Çoğu üniversiteyi bitiren öğrenci, alanında iş bulamadığı için boşta ve önünü göremiyor. Okuduğuna Bi pişman. Halbuki mesleki teknik liseleri veya MESEM’leri bitiren öğrencilerin işleri daha okurken hazır.

Kısaca mesleki ve teknik liselerde veya MESEM’lerde okuyanlar, akranlarına göre daha şanslılar.

Diğer yazımda da MESEM’lerdeki ders yükünü ve ders saatlerini masaya yatırmak isterim.

26 Eylül 2024 Perşembe

İfrat ve Tefritin Sonuçları

Bir şeyin değeri ve önemi nasıl sağlanır ya da bir şeyin değer ve önemi nasıl düşürülür? 

Etki ve tepki ile ya da ifrat ve tefritle. 

Biraz açar mısın? 

Çok açmaya gerek yok. Zaten her şey açık. Yeter ki değer ve değer verilenler üzerinden olup bitenleri şöyle gözümüzün önüne bir getirelim. 

Sen yine de aç. Hatta örneklendirirsen hem daha iyi anlarım hem de aklımda daha kalıcı olur. 

Bir şeyin önem ve değerini artırmak istiyorsan, o değerlere saldıracaksın, baskı yapacaksın. Bu durumda insanlar kenetlendiği gibi saldırdığın şeylere dört elle sarılır. 

Peki, insanların değer verdiği ve önemsediği şeyler nasıl gözden düşürülür?

Değer verilen ve önemsenen şeyleri çoğaltarak ve dilinden hiç düşürmeyerek.

Biraz açar mısın?

Mesela, halk imam hatip okullarını çok mu sevdi, bu okullara aşırı bir talep mi var. Yapacağın şey, halk istiyor diye bu okulların sayısını aşırı bir şekilde çoğaltacaksın.

Halk hafızlığa büyük önem mi veriyor? Hafızlara saygı mı gösteriyor? Her yere hafız yetiştiren okul ve kurslar açacaksın.

İlahiyat fakülteleri için de aynı yolu takip edeceksin. 

Başörtüsünü gözden düşürmek mi istiyorsun? 

Başörtüsünü hiç ağzından düşürmeyeceksin. 

Din, dini değerleri, ahlakı, ayet ve hadisi gözden düşürmek mi istiyorsun? 

Bu değerleri hiç dilinden düşürmeyeceksin. Hep bunları referans göstereceksin. Oturup kalkıp din, iman, ahlak, ayet, hadis vs. konuşacaksın. Hep sureti haktan görüneceksin. 

Bunları konuşmak iyi olmaz mı? 

Yerinde, kıvamında ve kararınca konuşursan, bir de konuştuğunu ve referans gösterdiğini yaşarsan, pratiğe dönüştürürsen iyi olabilir. Yani söz ve eylem birlikteliği olursa, savunulan değerlerin değeri düşmeyebilir. Yalnız söz ve eylem çelişkisi olursa, başkasına telkin verilirken üzümler salkım salkım yenilirse, değerler hamaset ve slogan olarak kullanılırsa, başkasına sopa olarak ve Demokles’in kılıcı gibi kullanılırsa; İHO, İHL, hafızlık, başörtüsü vs'nin sadece satışı yapılırsa, buralar arka bahçe kabul edilir ve bu değerleri kendi mülkü veya tapulu malı gibi görürse, bil ki bu değerler ayaklar altına alınmış olur.  

Bu örnekleri verirken ciddi olamazsın. 

Hem de hiç olmadığı kadar ciddiyim. Zira bu ülkede olup bitenleri sonuçları itibariyle okuma yaparsan, yaptığım tespitlerin doğruluğuna hak verirsin. 

Herhalde baskı yapanlar bu değerler önem kazansın veya dilinden düşürmeyenler değeri düşsün diye yapmıyordur. 

Kimsenin içini bilemem. Zira niyet okuyucusu değilim. Birileri gözden düşsün veya değeri artsın diye belki bir amaç taşımamıştır. Bu değerlere baskı yapanlar, samimi olarak bu değerlerin yok olmasını istemiş olabilir. Aynı şekilde bu değerleri hakim kılmak isteyen de bu değerleri yüceltmek istemiş olabilir ama sonuç ortada. Yani tersi bir durum söz konusu. 

Bunu test için şöyle etrafına bir bak. Çoğunluk hiç olmadığı kadar dinden veya dini değerlerden uzak veya mesafeli. Halbuki dilden düşürülmeyen değerler, açılan İHO ve İHL'ler, ilahiyatlar, hafızlık okulları vs. kurumlar sayesinde, toplumda dindarlığın artması beklenirdi. 

Ne diyeyim, tespitlerinde haklısın galiba. 

Bir Zamanlar Ben

Tempolu, rutin ve rutin yürüyüş yapmaya sanırım 2020 yılının Ramazan bayramı sonrası başlamıştım. Her gün değişik güzergahlarda yürüdüm. Yürüdüğüm her günü sosyal medyada paylaşmadım. Pek azını paylaştım. Paylaştıklarım, seneyi devriyesinde sanal alem anılar bölümünde hatırlatıyor. İşte o yürüyüşlerimden bir tanesini daha 20/09/2020 tarihinde yapmışım. Bu yürüyüşü paylaşırken şöyle yazmışım:

"Bugünkü güzergahım:

Yaka-Hicaz Cad-Alemdar Cad-Erenköy-Kanal Boyu-Otogar.

Otogar-Tramway Yolu-Beyşehir Yolu-Fatih Caddesi-Yaka.

Kanal boyunda bol bol iğde ağaçları var. İğde severler kanal boyuna" .

Pandemi zamanıydı bu tarih. Zaten salgınla beraber yürüyüşe başlamıştım. Bir cumartesi günü imiş bu yürüyüşüm. 30.672 adım atmışım. 20,86 km yapmışım. Bu yürüyüş 4 saat 9 dakika sürmüş. 1 km'yi yaklaşım 12 dakikada almışım. 9 dakikada bir km yaptığım seri ve tempolu yürüyüşlerim de eksik değildi o zamanlar. 

Şimdi ise 8 bin ila 12 bin arasında biraz tempoyu düşürerek yürümeye devam etsem de o zamanlar haftalık ortalamam, 20.507 adım imiş. 

20 Eylül 2020 tarihli yürüyüşüme Meram Yaka'dan başlamıştım. Hicaz Yolundan Kanal boyuna çıkıp oradan Otogar'a yürümüştüm. Kanal boyunda yol boyu iğde ağaçları vardı. Ağaçtan iğde kopararak açlığımı gidermiştim. Km'nin 12 dakikaya varması da iğde ağaçları altında oyalanmamdan olsa gerek. 

Dönüşü, tramvay yolundan yürümüştüm. 10 km idi aklımda kaldığı kadarıyla. Kanal boyu ise 11 km idi. 

Kanal Boyu denilen yol şimdilerde bölünmüş yol. Adı da Abdulhamit Caddesi. Bugünlerde arabayla 5-6 kez geçmişliğim var. İğde ağaçları hala var mı, yoksa yeni yol yapımında kesildi mi, hiç dikkatimi çekmedi. 

Şu var ki pandemiden bu yana pek az gün hariç hep rutin yürüdüm. İlk iki senede aldattığım bir gün olmuş ise ertesi gün iki katı yürüyüş yaparak telafi etmiştim. 

Bazıları abarttığımı söylese de yürüyüş gibisi yok. Epey kilo verdim. 83-85 kilodan 67 kiloya kadar inmiştim kilo olarak. Göbek eridiği gibi sağlık yönünden de bana epey bir faydası oldu. 

Yürüyüş severlere duyurulur. 

Sanaldan Yardım Talebi

Facebook'tan biri arkadaşlık isteği göndermiş. İsmi çağrışım yapmadı. Belli ki tanımadığım biri.

Kimdir, necidir diye profiline baktım. Fotosu yok. İsim neyse de soyadı bildiğimiz soyadlarından değil. Belli ki takma isim kullanıyor.

Paylaşımlarına baktım. Hesabı kilitli değil. Üç beş paylaşımı var.

Ortak arkadaşlara baktım. Üç ortak arkadaş var. Ortak arkadaşları görünce arkadaşlık isteğini kabul ettim.

Arkadaşlığı kabul eder etmez Messenger aracılığıyla selam, hal hatır yazdı. 

Normalde arkadaş olduktan sonra Messenger aracılığıyla yazanlara pek cevap vermem. Hele tanımadıklarıma. 

Nasıl olduysa bu defa cevap yazmış oldum. 

Ardından, sana bir şey sorabilir miyim yazdı. Bir şey sormadan iki video gönderdi. Bir tanesinde "Sadaka ekmek parası 500 TL yazıyor. Altına da "Yiyecek, içecek gibi yardımlara muhtaç fakirlerimiz, yetimlerimiz var. Kusura bakmazsan kardeşim" yazdı. 

Bundan sonrasına cevap yazmadım. Çünkü dakika bir gol bir misali yardım talep etti. İyi de tanımam etmem. Kimdir, necidir bilmem. Yardımı fakir ve yetimlere mi topluyor, kendine mi bilmem. Böyle önüne gelen yardım topluyor.

İyi de maksat yardım ise niye özelden isteniyor? Bu alemde sayfa açmış, paylaşım yapıyor. Orada kendisini tanıtsın. "Ben şuyum desin. Şu işi yapıyorum. Şu bölgeye çalışıyorum. Bölgenin insanları çok fakir. Sizlerden topladığımız yardımları bu fakirlere şu yol ile ulaştırıyoruz. Yardım etmek isteyenler şu bankanın bu İbanına gönderebilirler" yazıp herkese açık paylaşım yapabilir.

Sahi yardım bu şekil niye özelden istenir? Tanışıklığın ve hukukun vardır. Özelden yazışırsın. Tanımadığın, sanalda arkadaş olduğun kimseden yardım istemek olacak şey değil. Bir defa sanalda başlayan arkadaşlık biraz mesafe alsın. Sen onu, o seni paylaşımlarınla tanısın. İnsanlara güven ver. Sonra konuyu açarsın.

Vakıf ve derneklerin yardım talebini anlarım. Tüzel kişilikleri vardır. Nereye gönderdiğini bilirsin. Sanalda kişilerin herhangi bir tüzel kişiliği olmadan yardım toplaması kötüye kullanmaya müsait.

Belki bu bana özel mesaj gönderen samimi, fakirleri ve yetimleri dert edinmiş duyarlı biri olabilir. Ama bunu test etme imkanımız yok. O yüzden kusura bakmasın.

Tanışıklığımız olan biriyle yıllar sonra karşılaştığımızda bile hemen borç istemesi bile insanı işkillendirir. Değil ki sanaldan yardım talebi işkillendirmesin.

Bu tür yardım işiyle uğraşan insanlar bence havanda su döğmesin. Kapalı kapılar ardında gizli kapaklı iş yapıp hayırseverliğe soyunmasın. Önüne gelen yardım toplamaya kalkmasın. Bıraksın bu işi tüzel yolla yapanlar yapsın.

24 Eylül 2024 Salı

Şeyda Polisin Ardından *

Çiçeği burnunda polisi şehit eden katilin suç dosyasını okudum. Uyuşturucu ticareti, uyuşturucu kullanma (8), kasten yaralama (2), cinsel taciz, yağma (2), gasp, çocuğa cinsel istismar (2), hırsızlık, mala zarar verme (2) gibi 26 suçtan kaydı varmış. 

19 yaşındaki biri daha bu yaşta suç makinesi olup çıkmış. Yok yok.

Bu kadar çok suç kaydına rağmen bu kişi hiç cezaevinde yatmamış. Öyle görünüyor ki her bir suç sonrası adli kontrol şartı ile salıverilmiş olmalı. 

Polisin şehit olmasının ardından, katil zanlısının annesinin yaptığı açıklamaya göre anne, “madde bağımlısı, madde satıyor” diye çocuğunu kaç defa şikayet ettiğini söylüyor. 

Polisin şehit olmasında öyle anlaşılıyor ki karakolda görev yapan polislerin ihmali söz konusu. 26 suçtan sabıkalı olan biri elini kolunu sallayarak bahçeye çıkarılmamalıydı. Çıkarıldı diyelim. Elinde kelepçe olmalıydı. Bahçeden kaçırılmamalıydı.

Kovalamaca esnasında katil zanlısı polisin belinden tabancayı alması da enteresan. Polisin belinden tabancayı alıncaya kadar bu kadar yakın temas olacak şey değil.

Burada polisleri suçlayacak değilim. İşleri zor bilirim. Suçluyla mücadelede hep kelle koltukta görev yapıyorlar. Bir kör kurşunun onları ne zaman götüreceği an meselesi. Bunu en iyi de polislerin bilmesi gerekir. Çünkü normal insanlarla değil, problem insanlarla işleri. Bu kadar zor ve kutsal bir görevi ifa eden polislerimizin en ufak bir ihmalleri hayatlarına mal olabiliyor. Nitekim bu katil zanlısında olduğu gibi. Ki bu zanlının ne tür suçlara karıştığının dosyası polis kaydında olduğunu yine en iyi polisler bilir. Suçu işlemeyi seriye bindiren bu tip için çok özel ve olağanüstü tedbirler almaları gerekirdi. Maalesef karakolda ki bu ihmal gencecik meslektaşlarının ölümüne neden oldu.

Polise gelinceye kadar katilin hiç mi suçu yok diyebilirsiniz. Elbette katil zanlısı suçlu. Ama bu zanlı, paranoya derecesinde suç işlemekten zevk alan biri. Bu tiplere fırsat verilmemeliydi, gözlerini dört açmalıydılar. Çünkü ne laftan anlar ne sözden.

Burada sorgulanması ve suçlanması gereken adli kontrol şartıdır. Çünkü her türlü suçta imzası olan 19 yaşında 26 sabıkası olan bu zanlının polisi öldürmesinde, uygulanan bu tedbir kararının payı büyüktür. Hatta ta kendisidir. 

Açıkçası bu adli kontrol şartına oldum olası sıcak bakamadım. İfadesini alıp haydi git demek, "Bu yaptığın suçu yeterli görmedim. Çünkü yarım yapmışsın. Ben işini yarım yapanı sevmem. Şimdi salıyorum. Git işini sağlam ve tam yap gel" demektir. Kanun koyucunun böyle bir kastı olmasa da sonuç bu kapıya çıkıyor ve bu anlama geliyor. Halbuki suçun karşılığı bir gün bile olsa suçlu o bir günü yatmalıdır.

Adli kontrol şartı ile salıverilenlerden kaç tanesinin tekrar suça bulaştığı ve kaç tanesinin hiç suç işlemediği bilgisi devletin elinde vardır. Pek azı hariç tekrar suç işlemiştir zannımca. Bu durumda kanun koyucu,  bu adli kontrol şartı uygulamasını yeniden ve acilen gözden geçirmelidir. 

*27.09.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır. 

22 Eylül 2024 Pazar

Pazar Günlüğüm

Sorumluluk sınavı vardı pazar günü. Belirtilen saatte kuruma giderek soru, cevap, sınav, sınav okuma ve evrakları doldurup teslim ettik.
Dönüşte markete uğrayıp birkaç kalem alışveriş yaptım. 
Eve geldikten sonra kahvaltımı yapıp çayımı içtim. 
Git gel kaç adım olmuş diye adımsayara baktım. 6 bin küsur olmuş. Azdı. En az 8-10 bin adım olmalıydı. 
Aldığım zeytin ve tereyağını beğenince biraz daha alayım, hem biraz daha adım atayım hem de ekmek alayım dedim.
Çıktım evden. Önce ekmeği mi alayım, markete mi gideyim derken önceliği ekmeğe verdim. 
Ekmek olarak kepeği alınmamış ekmek tüketiyorum. Aldım mı on tane birden alıyorum.
Bu ekmeği de her fırın yapmıyor.
Bir ara tam buğday ekmeğine yöneldim. Unu alıp bir fırına yaptırmaya başladım. Unu al, fırına ver, bir gün sonra yapılan ekmeği al biraz meşakkatli oldu. Her fırın bu ekmeği yapmadığı için fırıncı da beher ekmek başına baya tuzlu para aldı. Bu fırını bıraktım. 
Ali Kemal Sivaslı Caddesi üzerinde, unu verip ekmek yapan bir fırın olduğunu duydum. Bir ara uğradım. Un versek yapar mısınız dedim. Kendimiz yapıyoruz. Ayrıca dışarıdan un getirene ekmek yapmaya vaktimiz kalmıyor. İşte şunlar bizim yaptığımız ekmek dedi. Birkaç tane alıp tadına baktık. Beğenince un alıp ekmek yaptırmaktan vazgeçtik. Evde ekmek bittikçe bu etliekmek fırınına gidip sıcacık ekmeğimi alıyorum. Ev-fırın mesafeli olunca fazla fazla alıyorum. 
Ev ortada, market ile fırın ters mesafeli. Ama olsun. Yürüyüş için ideal. 
Ekmek almaya giderken ben de yürüyüş yapayım diye hanım da takıldı peşime. Yan yana yürüyoruz. Tam kolkola girme zamanı ama nasıl yapardım bunu. Yapmadık bugüne. Gören ne derdi ayrıca. 
Hanım en son koluma bir kış günü Ankara'daki girmişti. Yabancı memleketteydim. Kim görecekti sonra. Yine de bilinçaltıma işlemiş ki ne yapıyorsun demeye hazırlanırken ne yapayım, ayağım kayıyor dedi. Meğerse o da alışmış, koluma girmemeye. Ama işin ucunda yaban elde düşüp ayağı kırmak da var. Sende mi demeyin. Güvenlik amaçlı oldu. 
Yan yana iki yabancı gibi yürürken, güç bela yürüyen yaşlı bir teyze bize doğru yaklaştı. Evladım, şu sokak nerede bir bakar mısınız, daha önce geldim ama bulamadım, bir yardımcı olur musunuz, kulağım da ağır duyar, gözlerim de net görmüyor dedi. Bereket adresi yazıp eline vermiş teyzeyi bir başına gönderen. Sorduğu Ağırbaş Sokağı görmüştüm ama neredeydi? Buralarda olmalı ama dur teyze haritadan bakayım dedim. Ben haritaya bakarken sokaktan geçen bir gence daha sordu teyze. Ne kadardır arıyor bu sokağı, kimse bilmiyor. 
Gel teyze, yakın buraya dedim. Geriye dönüp aradığı sokağa teyzeyi bıraktım. Ardından fırına yöneldim tekrar. 
Yolda giderken şu belediyeler sokak isimlerinin yanına parantez içinde bir de sokak numarası yazsa ne iyi olur dedim. Çünkü Konya'da cadde isimleri bile bilinmez. Değil ki sokak bilinsin. Halbuki sokaklara numara verilse, harita kullanmayı bilmeyenler için numarayı takip ederek aradığı sokağı bulması daha kolay olur. 
Fırına girdim. Her zamanki gibi fırın faal. Küçücük fırında çalışan 4-5 kişi var. Bir lokantaya özel sipariş tırnaklı ekmek yapıyormuş. Benim aldığım ekmek ise az önce yapılmış, soğuması ve satışı için raflara konmuş. 
Selam verdim. Kolay gelsin. On ekmek alana on bir ekmek mi veriyorsunuz dedim şakasına. Senin canın sağ olsun dedi. 
Eleman ekmeği kağıda sarıp poşetlerken ekmek yapan ustaya, sizde çalışan MESEM öğrencisi yok mu dedim. Yok, çalıştırmıyoruz dedi. Niye dedim. Bir ara aldık. Bir gün geldi bir gün gelmedi. Geldiği zaman da doğru dürüst iş yapmadı. Diğer çalışanlara da kötü örnek oldu. O yüzden almıyoruz dedi. 
Bu arada ekmeklerimizi iki poşette uzattı görevli. Ben de parayı uzattım. Teşekkür edip çıkarken on bir ekmek koydum dedi. Olur mu? Ya ekmeğin birini geri al ya da parasını vereyim. Ben az önce şaka yapmıştım dedim. Olmaz, helali hoş olsun dedi. Israr ettim ise de yine olmaz dedi. Yaptığım şakaya mahcup oldum ama hoşuma gitmedi değil hani. Hasılı bir şaka benim için kısa günün kârı oldu. İlaveten bir ekmeğe daha sahip oldum. 
Ekmeği aldıktan sonra markete doğru yürüdük. Market de Ahmet Öksüz üst geçidinin orada. 
Biraz zeytin, biraz yağ daha aldık. Ödemeyi yapıp çıktım. 
Çıktım ama iki parça ürün elde zor taşınırdı. Çünkü biraz değil baya almışım. Ne yapacaktım şimdi? Ya eve telefon açıp araba gelecekti ya da güç bela elde götürecektik. Ev-market mesafesi de bin adım kadar. 
Sonunda market arabasının içinde götürmeye karar verdim. Ben götüreyim, oğlan geri getirsin dedim. 
Eve gelince, boş ver oğlanı. Şu emaneti teslim edeyim, bu vesileyle bir iki bin adım daha adımlarım dedim. 
Dediğimi de yaptım. 
Eve girdiğimde 14630 adım attığımı gördüm. Şura, bura derken oturunca yorulduğumu anladım. Hasılı hem pazarı değerlendirdim hem alışverişimi yaptım hem soyuldum hem de bir ekmek kazançlı çıktım. 
İyi pazarlar. 

21 Eylül 2024 Cumartesi

Eşeğimi Buldum Nihayet

"Çoğumuzun Parayla İmtihanı" başlıklı yazımda çoğumuzun TL yerine dolar ya da avro hesabı taşıdığından, benimse hiç böyle hesaplarım olmadığından, param olursa genelde altın aldığımdan bahsetmiştim.

Herkesin dövizi ve döviz hesabı olur da benim olmaz mı? Sende mi Brütüs demezseniz ben de bu kervana katıldım. Nihayet şeytanın bacağını kırdım.  Bu yazımda buna değineceğim.

Çocuk yurtdışına giderse lazım olur diye beş yüz dolar aldım. Cüzdanın bir tarafına koydum. 

Bir zaman geldi. Bir düğüne hediye olarak 200'ünü verdim. Kaldı 300 dolar.

Gel zaman git zaman dövizi yeniden beş yüze çıkarmak için tekrar bir iki yüz dolar aldım. 

Aldığım bu iki yüz doları, cüzdandaki diğer üç yüz doların yanına koymak için cüzdanı açtım. Yoktu para. Yandım Allah demeye kalmadan can havliyle cüzdanın bütün gözlerine, içine, dışına baktım. Baktığım yerlere tekrar tekrar baktım. Yoktu.

İyi de nereye gitti bu para. Eve koymuş olabilir miyim diye düşündüm. Sanmam. Hanım almış olabilir mi? Zannetmem. Birine borç vermiş olabilir miyim. Değil. O zaman cüzdandaki para nereye giderdi. Gel de çık bu işin içinden. Zenginlik böyle işte.

Eve koyduğumu hiç hatırlamasam da tek umudum ev kaldı bir de hanım.

Eve geldim, hanıma sordum. Ben görmedim dedi. Oğlana sordum. Yapma baba dedi. O zaman şuraya koymuş olabilir miyim, buraya koymuş olabilir miyim dedim. Her birine tek tek baktım. Yoktu.

Baktığım yerlere tekrar baktım. Uçup gitmişti. 

Üç yüz dolar yoktu. Geri de gelmeyeceğine göre geriye kendi kendimi ikna etmek kaldı. Zaten gavur parası değil mi, giderse gitsin. Daha önce yoktu zaten. Farz et ki almadın dedim ise de çaktırmadan TL'ye vurdum. Nereden baksan bir on bini geçiyordu o üç kağıt. İkna adına ne dedim ise de kendimi ikna edemedim.

Sofra hazırmış bu arada. Oturdum. Yiyorum ama belli etmesem de hiç tadı yok. O güzelim yemekteki lezzet de gitti. 

Yemekten sonra şuraya koymuş olabilirim dediğim, daha önce baktığım yere tekrar geldim. Oradaki olan zerzevatı bir kez daha alt üst ettim. Yine yoktu. Böyle alt üst etmekle olmaz. Burada ne var ne yok, hepsini tek tek elden geçirmeliyim dedim. Elime alıp yere koyarken benim üç yüz dolar önüme düştü. Gördünüz, tek tek bakacağım demem yetti de arttı bile.

İşte şu dedim üç para önüme kayıp gelince. Sevincimi sormayın. Anlatılmaz yaşanır bu. Nasrettin Hocanın eşeğini kaybettikten sonra bulması gibi bir şey oldu bu. Ha eşeği bulmuşum ha parayı.

Şu parayı ha yemekten önce bulsaydım da ağzımın tadıyla yemeğimi yeseydim dedim ama varsın olsun. 

Odadan çıkıp oğlanın yanına geldim. Babam, cüzdanımdan bu parayı sen almış olabilir misin dedim ciddi ciddi. Oğlan yüzüme bakmadan gülünce devam ettiremedim sorguyu. Bu işi anneyin üzerine yıkalım dedim. Hanıma, hanım, bu evde sen, ben, bizim oğlan var. Bu parayı ya sen ya ben ya oğlan aldı dedim. Bu söz bana tanıdık geldi dedi. Ardından parayı şuraya koymuşum dedim.

Hasılı ilk defa aldığım doları önce kaybettim. Sonra buldum. Siz buna eşeğini bulmuşsun deyin. 

Yalnız şu var ki zenginlik başa bela. 

Aklıma, bir ara hazinenin başına göz kırptığım geldi. Mübarek üç yüz dolara sahip çıkamıyorsun. Koca hazineye nasıl sahip çıkacaktın geldi. 

Konya Yerel Basını

"Beyşehir Müftü'sünün, belden yukarısı çıplak bir kadınla, polis tarafından bir aracın arka koltuğunda yakalandığı, kadının kimliğini söylemediği, olayın İl Müftülüğüne, oradan da Valiliğe intikal ettirildiği, Müftünün çarşaflı eşini İl Müftülüğüne getirerek eşinin 'Arabadaki benim" dediği, araya hatırlı kişilerin girmesiyle, bu olayın polis kayıtlarında kaldığı, savcılığa intikal ettirilmediği" bazı İnternet sitelerinde iddia ediliyor. 

Bu iddiayı ilk defa sosyal medya paylaşımında gördüm. Aslı astarı yoktur dedim. Sonra "Beyşehir" yazdım Google'a. Karşıma, daha önce "Beyşehir Müftüsü arabada" şeklinde aranmış bir yazı otomatik olarak çıktı. 

İddia diyorum. Çünkü bu olay Müftü'yü karalamak için asparagas da olabilir. 

Bu tür iddialar için nasıl ki her gördüğüme amca demiyorsam, bir sitenin yazdığına da "demek ki aslı varmış" deyip atlamam. En azından birkaç siteye göz atarak kendimce teyit yaparım. 

"Beyşehir Müftüsü arabada" şeklinde yazınca; "egedesonsoz", "onedio", "kayseriyerelhaber", "kulisinbaskenti", "cumhuriyet", "veryansintv", "bursahakimiyet", "agri04haber", "AHB Haber", "mynet", "iyigunler.net", "corumosmancik", "eksisozluk" Web sayfaları üç aşağı beş yukarı aynı şekilde iddiaya yer vermişler.

Gördüğünüz gibi Cumhuriyet, onedio, mynet, eksisozluk dışında diğer siteler mahalli siteler. Ege, Kayseri, Bursa, Ağrı, Çorum gibi her bölgemizden siteler iddiaya yer vermiş. Gözüm, Konya İnternet ve mahalli gazetelerinin İnternet sitelerini aradı. Öyle ya Beyşehir, Konya'nın hem gelişmişlik hem de nüfus yönünden önde gelen ilçelerinden biri. Ta Ağrı'daki bir site haber yaptığına göre Konya'nın güzide basını "Şöyle iddia ediliyor, haber asparagas, aslı var veya yok" şeklinde bir haber yapardı. Arama motorlarında Konya'ya ait yerel basında bir site maalesef önüme düşmedi. Birkaç tanesinin Web sayfasına girdim. Belki orada yer vermişlerdir diye. Heyhat ki heyhat. Aslı var veya yok, iddia ediliyor şeklinde tek kelime bile görmedim. Yer veren olduysa da ben rastlamadım. 

Konya'nın yerel basınının büyük bir eksikliği bu bence. Normal şartlarda Konya yerel basını bu iddiayı dile getirecek. Diğer basın da Konya basınını kaynak göstererek sayfasında yer verecek.

Bırakın böyle bir durumu. Tek kelime yer bulmamış bizim yerel basında. Araştırmacı gazeteciliğin kalmadığını biliyorum da bu kadar bigane kalınacağını hiç düşünmemiştim. Bunun sebebi hikmeti nedir? Birileri yer vermeyin mi dedi. Konya basını bu iddiayı önemsiz mi gördü? Bunun yerine daha önemli haberlere mi imza attılar? Korkuyorlar mı? Hepsi kafasını kuma gömmüş, siparişle gelen haberlere mi yer veriyor? Kol kırılır, yen içinde kalır diye mi düşünüldü? İnanın, anlamadım gitti. Yahu gelin şöyle bir iddia var. Bu haberin aslını astarını araştıralım bari de mi demezler. İlginç gerçekten.

Bizim Konya basını birbirinin aynısının, tıpkısının, benzerinin kopyası ise bu kadar farklı gazete ve İnternet sayfasına gerek var mı?

Siz Konya basını, burnunuzun ucundaki bir iddiayı araştırmaktan aciz misiniz? Siz gazeteciliği hep böyle mi yaptınız ya da yeni tür bir gazeteciliğe mi terfi ettiniz?

Valla, sebep her ne ise Konyalı olarak hem bu iddiadan hem iddianın yerelde dile getirilmeyişinden ve yok kabul edilişinden utandığımı belirtmeliyim.

Sahi Konya'da olup bitenler hakkında gerçek bilgiyi biz kimden öğreneceğiz? Ağrı haberden mi, Çorum haberden mi?

Ne olur, kış uykusundan uyanın, kafanızı kumdan çıkarın. Sağa, sola bakın, ne var ne yok görün. Nereden ne koku geliyor bir koklayın.

Ne olur, yaptığınız gazetecilik ise hakkını verin. Kınayanın kınamasına aldırmayın. Basın hürdür. Sansürlenemez olmazsa olmaz maddenizin hakkını verin. Gazetecilik yapın gazetecilik.

Daha ne diyeyim mübarekler size...

Not: Konya yerel basından bu iddiaya yer veren oldu da ben görmedi isem, kusuruma bakmasınlar, haklarını helal etsinler.

20 Eylül 2024 Cuma

Tahta Kılıçla Cihat *

Fakültede öğrenci iken Yusuf Işıcık’ın tefsir dersindeyiz. Konu nereden açıldı hatırlamıyorum. Bir arkadaş, "Biz Müslümanlar şöyle yapalım, böyle yapalım. Birlik olalım. Cihat yapalım. Niye cihat yapmıyoruz" türünden hamasi bir konuşma yapmıştı. Işıcık da "Tahta kılıçlarla cihat devri geçti arkadaşım" demişti.

Geçmişte de belki tahta kılıçla cihat ya da savaş yapılmadı ama Işıcık, zamanın silah teçhizatına sahip olmanın gerekliliğine dikkat çekmişti.

Evet, geçmişin savaşları at sırtında kılıç sallamakla, ok atmakla, mızrak kullanmakla olurdu. Göğüs göğse mücadele edilirdi ve geçmiş savaşlar insan gücüne dayanıyordu.  Sonra ateşli silahlar, tank, füze, uçak, bomba vs. aletler savaşlarda kullanılır oldu.

İsrail'in, Lübnan'da bulunan Hizbullah üyelerinin kullandığı çağrı cihazı ve telsizler üzerinden düzenlediği siber saldırıyı duyunca rahmetli Yusuf Işık'ı hatırladım.

Düşmanın silahıyla silahlanmadıkça, onlar gibi üretmedikçe, onların üretip satışa sunduğu ürünü aldıkça, her alanda onların pazarı oldukça, onlarla yapacağımız her türlü mücadele tahta kılıçla cihada benzer.

İsrail telsiz ve çağrı cihazlarını patlatarak bu yaptığıyla, kendisiyle mücadeleye girişenlere ve girişecek olanlara meydan okudu. Bakın, benim sadece askerim, topum, tüfeğim yok. Kullandığınız, yanı başınızdan ayırmadığınız haberleşme aracı diye bildiğiniz aletleri bile silah olarak kullanır, sizi öldürürüm. Aklınızı başınıza almazsanız, uslu durmazsanız, cep telefonları aracılığıyla da sizi yok ederim. Bu yaptığım, gücümü göstermek için yeter de artar bile mesajı vermiştir cümle aleme.

İsrail'in yaptığı bu siber saldırı karşısında, İsrail ile boy ölçüşmenin yolu, kendi çağrı cihazımızı, telsizimizi, cep telefonumuzu, uçağımızı, tankımızı vs. her şeyi yerli ve milli, öz sermaye ile yapmamız gerektiğini gösterdi diyeceğimiz yerde, bu siber saldırının ardından, sosyal medyada, "Telefona patlayıcı yerleştiren insanlık düşmanı siyonist, yediğin içtiğin ürünlere neler karar hiç düşündün mü? Boykota katıl, boykotun önemini anladınız mı?" türünden paylaşımlar yapılarak mücadele boykota indirgeniyor.

İyi ki elimizde bir boykot silahımız var. Bu da olmasaydı ne yapacaktık ki? Bilelim ki siber saldırıya karşı boykot silahını devreye sokarak boykota devam demek, bu asırda tahta kılıçla cihada devam demektir. İlla bu siber saldırıya karşı bir paylaşım yapılacaksa, bu ülke niçin kendi cep telefonunu yapmıyor paylaşımı yapmak gerekmez mi? Lütfen acizliğimizi boykota sarılarak örtmeye çalışmayalım. Unutmayalım ki İsrail aylardır ürünlerine boykot yapıldığı bir zaman diliminde, gücünden bir şey kaybetmediği gibi üzerine siber saldırı yapıyor.

Lütfen hamaset, sloganı, efelenmeyi, kuru sıkı meydan okumayı bir tarafa bırakalım. İsrail'in ve MOSSAD’ın müdahale edemediği telsiz, çağrı cihazı, cep telefonu vesairemizi üretelim.

*23.09.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.