30 Eylül 2024 Pazartesi
Durdurul-a-mayan Güç *
Takkeli Dağ Serüvenim
Yan taraftaki bayrak Takkeli Dağ'ın Tepesindeki bayrak. 14 Eylül 2020 tarihinde çıkmıştım buraya.
Salgın dolayısıyla yüz yüze eğitime ara verildiği, yavaş yavaş uzaktan eğitimin başladığı zamanlar.
16.50'de canlı dersim var. Öğle vakti yürüyüşümü yapıp geleyim diye evden çıktım.
Rotayı Yeni Meram Tıp Fakültesine çevirdim. Oraya varınca biraz geçtim. Saray Köy tabelasını gördüm. Dedim Saray Köy'e gideyim.
Vardım oraya. Takkeli Dağ tüm azamet ve yüksekliğiyle kendini gösterdi.
Bir çeşmeden yaşlı bir amca su dolduruyordu. Amca bu dağa nereden nasıl çıkılır dedim. Köyün yamacından dedi. Hiç çıktın mı dedim. Çocukluğumda dedi. Gel haydi bir de şimdi çıkalım dedim. Çıkamam bu yaşımda dedi. Kaç saatte çıkılır dedim. İki üç saatte ancak dedi.
Saatime baktım. 13.00 suları idi. Dersimin başlamasına 4 saat var. Acaba dersi kaçırır mıyım dedim. Herhalde kaçırmam. Amca 2-3 saat dediğine göre ben daha erken çıkarım dedim ve köyün yamacından dağa tırmanmaya başladım. İlk hedefim su deposu idi. Oraya güç bela vardım. Sonra sağa doğru kah dik kah yan yürümeye devam ettim. Gerisin geriye yuvarlanmamak için dik yürümedim. Dağa doğru tırmanır gibi yaptım. Ot, taş ne bulursam, tutunmak için destek aradım. Çoğu zaman belediyenin ektiği fidanları takip ettim. Oralarda nefesledim. Yürüye yürüye dağın Sulutas'a bakan tarafına gelmişim. Çünkü dik çıkılmıyor. Ancak biraz yan biraz dik şeklinde yürüme imkanı buldum.
Baktım ki çıkıp bitirmişim. 1720 metre yükseklikteki dağdayım. Bir anda yedi sekiz kişiyle karşılaştım. Kimsin dediler. Ziyaretçiyim dedim. Ziyaret yasak, güvenlik seni nasıl saldı dediler. Güvenliği görmedim. Ayrıca güvenlik kulübesi de yoktu. Şu yolun aşağısında güvenlik var. Güvenliği görmediğine göre nereden geldin buraya dediler. Dağın yamacından dedim. Amca, ne cesaret. Oradan çıkılır mı hiç. Hem sarp hem tehlikeli. Biri yukarıdan bir taş yuvarlasa ne olurdu dediler. Yoldan haberim yoktu. Aşağıda bir köylüye sordum. Şu yamaçlardan çıkacaksın dedi. Ben de öyle yaptım dedim. Geri dön, yasak buraya çıkmak dediler. Niye yasak dedim. Biz burada kazı çalışması yapıyoruz dediler. İyi, siz çalışmanızı yapın. Ben aşağıdan gelirken zirvede dalgalanan bayrak gördüm. İzin verin. Bayrağın yanına kadar varıp döneyim dedim. Olmaz amca, güvenliği çağırırız bak dediler. Valla, buraya kadar geldim. Güvenlik falan dinlemem. Zaten o gelinceye kadar ben bayrağa ulaşırım dedim. Ne bilelim senin buraya zarar vermek ve altın aramak için gelmediğini dediler. Gençler, saçlarıma bakın, altın sarısı saçlarım var benim. Altını nideyim ben. Ayrıca altın aramak için elde alet edevat olması lazım. Bakın, elimde sadece cep telefonu var. Bununla mı altın arayacağım ben dedim. Amca, izin versek bile o kadar çaba sarf ettik. Kazdığımız yerlere zarar verirsin dediler. Gençler, dikkat ederim, merak etmeyin dedim. Allah Allah çattık bugün dediler.
İçlerinden sessizce bakan sakallı biri dikkatimi çekti. Delikanlı, sen iyi birine benziyorsun. Arkadaşlarına söyle de izin versinler dedim. O zamana kadar sessiz duran genç, amca ne iş yapıyorsun dedi. Öğretmenim dedim. Peki, biz senin sınıfına izinsiz girsek ne yaparsın dedi. Kızarım dedim. Bak gördün mü, kızarmışsın dedi. Delikanlı, kızarım ama kızmakla kalırım. Başka da bir şey yapmam. Siz de bana kızın, sonra izin verin dedim. Tamam amca, şu taraftan git, hemen gel, orada bayrağı görürsün dediler. Hah şöyle ya. Çok teşekkür ederim dedim. Gösterdikleri taraftan yürüdüm. Bayrağın yanına vardım. Hem bayrağı hem Konya'yı tepeden fotoğrafladım. Ama neye yarar. Çünkü eski mi eski bir telefondu. Çektiğim fotoğraflar mavi renginde çıkıyordu. Neyse hatıra olarak çekmiş oldum. Gençlere verdiğim söz gereği hemen geldiğim taraftan geri döndüm. Gençler, çok sağ olun, burada çalışan olduğunu bilseydim, yiyecek ve içecek bir şeyler getirirdim. Bir de buraya çıkan yol olduğunu bilseydim, oradan gelirdim. Kusura bakmayın. Size kolay gelsin dedim. Ayrıldım.
İnişim yoldan artık. Yolu az inmiştim ki güvenlik karşıladı beni. Amca, niye böyle yaptın, yasak yere böyle girilir mi, senin kimliğini almam gerek normalde dedi. Delikanlı, kimliğimi almak istesen de yanımda kimlik namına bir şey yok. Yasak olduğunu bilseydim zaten çıkmazdım dedim. Araban nerede dedi. Arabam yok delikanlı. Ben ta Meram Yaka'dan buraya yürüyerek geldim. Yine yürüyerek gideceğim dedim. Tamam amca. Şu yolu takip et. Yalnız yılan eksik değil, önüne çıkabilir, dikkatli ol dedi. Eyvallah, sağ olasın diyerek inişe devam ettim.
Önüme yılan da çıkmadı. Yol da birden bitti. Yoldan çıksam daha erken çıkarmışım zirveye. Gerçi güvenlik salmazdı o zaman. Ben de geriye dönmek zorunda kalacaktım. Yasal olmayan yoldan dağa çıkmak, yol varken yamaçlardan çıkmak akıl kârı değil ama konu ben olunca kapı varken bacadan girmek gibi oldu.
Sulutas yoluna çıktım. Oradan Saray Köy'ün içinden hiç duraklamadan seri ve tempolu bir şekilde evin yolunu tuttum.
Meram Tıp Fakültesi Hastanesinin önünden geçerek Hoca Fakıh yolunu takip ettim. Oradan Meram Yaka'daki başlangıç noktama geldim. Eve geldiğimde canlı dersimin başlamasına beş dakika vardı.
Duş almadan terli terli bilgisayarın başına oturarak öğrencilere link gönderdim. Dersimi işledim.
Dersten sonra duşumu olup tartıldığım zaman 67 kiloya indiğimi gördüm.
Vay be. Bu şekil uzun tempolu yürüyüşüme, zannedersem Ramazan bayramı sonrası 29 Mayıs 2020 tarihinde başlamıştım. Yürüyüşe başlarken 83-85 kilo idim. Göbek de o biçimdi.Aradan dört yıl geçse de bugün gibi hatırlıyorum o yürüyüşü. Toplam 4 saat sürmüştü Yaka-Takkeli Dağ gidiş ve dönüşüm. Ne kadar terlediğimi, atletimin göl olduğunu, başımdan aşağı terin aktığını, Takkeli Dağın tepesinde çokça sarnıç gördüğümü hiç unutmam. Bu yazıyı da sosyal medyada paylaştığım Takkeli Dağ fotoğrafları, yıl dönümünde önüme düşünce, Takkeli Dağ da arşivimde yerini alsın istedim.29 Eylül 2024 Pazar
Namaz Pislikleri Örtme Aracı Yapılmamalı *
Ölümünün ardından günler geçmesine, olayla ilgili ondan fazla kişinin tutuklanmasına rağmen küçük kız Narin'in ölümü hala gizemini koruyor. Çünkü sık sık ifade değiştiriliyor.
Gizli tanık, verdiği ifadelerini sık sık değiştirse de değişmeyen ifadelerden biri, Narin'in ölü bedeninin bir battaniye içerisinde amcası tarafından kendisine teslim edilmesi, gizli tanığın cesedi çuvalın içine koyması, dere yatağına koyduktan sonra cesedin üzerini 20 kilo taşla kapatması. Cesedi dere yatağına koyduktan sonra eve gelip namazını kılması, ardından herkesle beraber arama kurtarma faaliyetlerine katılması.
Narin niçin ve kimler tarafından öldürüldü üzerinde durmayacağım. Zaten bu konuda görsel ve yazılı basında konuşuluyor, yazılıp çiziliyor. Cesedi gömen kişinin hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi Narin'i araması üzerinde de durmayacağım. Bu ifadede en dikkatimi çeken ise bu kişinin cesedi dere yatağına koyduktan sonra görülmesin diye üzerini taşla kapatıyor, sonra da eve gelip namaz kılıyor.
Sonradan adı Bahtiyar olduğu söylenen kişinin, cesedi gömdükten sonra namaz kılması ilginç olduğu kadar içinde çelişki barındırıyor. Çünkü kızı başkası öldürse de delilleri karartma, jandarmayı yanıltma yönüyle suç ortaklığı yapıyor.
Bahtiyar hem suç ortağı hem de kıldığı namazı örtüşmüyor. Çünkü burada "Namaz insanı fuhşiyattan ve kötülüklerden arındırır" ayeti ile taban tabana zıt bir durum söz konusu. Buna, bu ne perhiz ne lahana turşusu ve ne yaman çelişki denir Anadolu'da.
Diyelim ki suç ortağı, tehdit ve para karşılığında ölen çocuğu gizledi. Sonra gelip niye namaz kılıyor. Namaz kıldı. İfadede niçin namaz kıldığını söylüyor?
Diyelim ki çocuğu gömdükten sonra eve gelip yaptığına pişmanlık duysa, sonra kalkıp namazını kılsa, ardından duasını ve tövbesini yapsa, sonra da gidip jandarmaya bu durumu haber verse, dersin ki adam yaptığının doğru olmadığını biliyor, pişmanlık duymuş ve gelip durumu haber veriyor. Ama böyle yapmıyor. Namazın ardından kamufle ettiği çocuğu arayan topluluğun içine katılıp çocuk arıyor. Yani dostlar alışverişte görsün ve kimse kendisinden şüphelenmesin.
Anlamadığım, akıl almaz, izahı mümkün olmayan ve insanlıktan bihaber bu yaptığına namazı alet etmesi.
Pisliğine namazı niye karıştırıyor?
Yoksa hem her türlü pisliğe imza atarım hem de namazımı kılarım, ben namazımı hiç geçirmem demeye mi getiriyor?
Yoksa Narin’i kamufle ettiği gibi yaptığı pisliği örtmek için namazı emeline alet mi ediyor? Nasılsa işi kamufle.
Sahi namaz yaptığı pisliği temizleme aracı mı?
Bu yaptığıyla insanları kandırdığı gibi Allah’ı da kandıracağını mı düşünüyor?
Yoksa bu günahı işleyene ortak olmaya oldum. Nasılsa öbür dünyada Narin’den önce ilk hesap namaz borcu olup olmadığına bakılacak. Günahkar olmaya oldum. Bari namaz borcum olmasın, zaten namaz borcu olmayınca Allah diğer günahları affeder diye mi düşünüyor? Ki bu düşüncede olan insanın sayısı az değil.
Şu var ki yazıklar olsun bu tiplerin kıldığı namaza!
Yazıklar olsun dini sadece namaza indirgeyenlere!
Yazıklar olsun namazı kötü emeklerini örtmek için basamak kullananlara!
Gönül ister ki bu tipler namaz kılmasın. Çünkü namazla yaptığı taban tabana zıt. Keşke bu tipler hiç namaz kılmasa ve yönünü kıbleye hiç dönmese...
*02.10.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
Kime Kulak Vermeli?
Akıl ve mantık çerçevesinde konuşana,
Ağzında fermuar olana,
Bin düşünüp bir konuşana,
Kâr zarar hesabı yapana,
Olayların perde gerisini okuyana,
Konuşurken sesini yükseltmeyene,
Ağzında hakaret olmayana,
İnsan onuruna önem verene,
Din, ahlak, milli ve manevi değerleri çıkar için kullanmayana,
Hamaset ve slogan yapmayana,
Nazik ve kibar olana,
Proje adamı ve gizli ajandası olmayana,
İçi, dışı bir olana,
Duruşu, omurgası ve prensibi olana,
Kin gütmeyene ve intikam peşinde koşmayana,
İnadım inat demeyene,
Zararın neresinden dönersem kâr diyene,
Kendi başının cezasını başkasına çektirmeyene,
Yerinde, zamanında ve kıvamında konuşana,
Herkese ayar vermeye çalışmayana,
Söz ve eylem çelişkisi yaşamayana,
Yaptıkları ve konuştuklarıyla etrafındakileri bezdirmeyene,
Bedeli ilk kendisi ödeyene veya ödemeye hazır olana,
Her şeyi kıvamında ve tadında bırakana,
Kendisini mükemmel ve Hint kumaşı görmeyene...
Kimden Uzak Durmalı?
Hep hamaset yapandan,
Sloganvari konuşandan,
Sesi yüksek çıkandan,
Konuştuğunun önünün arkasının nereye varacağını hesap etmeyenden,
Durmadan konuşandan,
Hep konuşandan,
Bol keseden atandan,
Mangalda kül bırakmayandan,
Ateşli konuşandan,
Kırıp dökenden,
Kırıp döktükten sonra kendisi bedel ödemeyip bedeli başkasını üzerine boca edenden,
Geçmiş çöplüklerden beslenenden,
Korku yayanlardan,
Başkasını kötüleyip kendisini bulunmaz ve vazgeçilmez Hint kumaşı görenden,
Söz ve eylem çelişkisi yaşayandan,
Konuşmasında akıl ve mantık olmayandan,
Sürekli U dönüşü yapandan,
Kâr ve zarar hesabı yapmayandan,
Kutuplaştırmayı iyi becerenden,
İyi kin güdenden,
Omurga, duruş ve prensip sahibi olmayandan,
Dini, dini ve milli değerleri aksesuar olarak kullanandan,
Hep din, dini değerlerden referans gösterenden,
Gizli ajandası olandan...
27 Eylül 2024 Cuma
Tek Sermayeleri Çene Olanlar
Yaşını başını almış, yetmişine merdiven dayamış niceleri
vardır. Bu tiplerin çoğu okur yazar değil. Dışarı çıkma imkanları yok. Çünkü
yürümekte zorlanırlar. Çıksalar bile yol yolak bilmezler. Bir meşgaleleri de
yok. TV falan izlemezler.
Dört duvar arasına hapsolmuş bu
kişiler hayata tutunmak, hastalanmamak ve bu halinden daha da geriye düşmemek
için poşet poşet ilaç kullanırlar. Zaten çoğunun raporlu ilaçları vardır.
Kullandığı ilaçtan kaç tane kaldığını sayar dururlar.
Bu tip yaşlıların tek sermayesi;
Çene,
Hep çene,
Bol çene,
Sadece çene,
Çene çene çene.
Ve
Tekrar,
Bol tekrar,
Hep tekrar,
Sadece tekrar,
Tekrar tekrar tekrar.
Çünkü başka sermayeleri yok. Yeter
ki bir dinleyen bulsunlar. Kovanın içinde ne varsa onu her gün alt üst etmek
suretiyle yinelerler ve anılarını tazelerler. Ne de olsa anılar yaşlıların
koltuk değneğidir.
Anlatırken çeneleri yorulmadığı
gibi rahatlarlar.
Anlattıkça rahatlasalar da bu çene;
Bezdirir. İllallah dedirtir
insana.
Ama yapılacak bir şey yok. Dediğim
gibi tek sermayeleri çene döğmektir.
Bunların dışında yine yaşını başını
almış ama okumuş yaşlılar vardır. Bunların da tek sermayesi konuşmaktır. Bunlar
da
Durmadan kafa ütüler ve kafayı
ağrıtır.
Çünkü temcit pilavı gibi tekrar
edip dururlar.
Bununla kalsa iyi.
Telafisi mümkün olmayan maddi ve
manevi zararlara imza atarlar.
Çoğu zaman yol, su, elektrik, su
olarak sana döner ve ceremesini sen çekersin.
Okumamış konuşan yaşlı ile okumuş
konuşan yaşlıları karşılaştırır ve hangisi masum dersek, okumamış yaşlılar daha
masum kalır. Çünkü çok konuşup kafayı ütüleseler de kimseye zararları yoktur.
Halbuki okumuş çok konuşanların
zararlarını ise herkes çeker.
En iyisi bin düşünüp bir konuşmak.
Yeri ve zamanı gelmeden konuşmamak. Konuşunca da kararınca konuşmaktır. Ötesi
çevreye ve sağlığa zarardır.
MESEM'in Sıra Dışı Öğrencileri
Bugün MESEM adı verilen çıraklık eğitim merkezlerinde genellikle ortaokulu bitirmiş, lise seviyesinde olan öğrenciler okumakta ise de sıra dışı öğrenciler de gözlerden kaçmıyor. Çünkü yaş sınırı yok.
9.sınıf bir MESEM sınıfına girdim. 30 yaşın üzerinde bir hanımefendiyi sınıfta gördüm. Bu kadın veli olmalı. Ne arıyor burada derken kadının öğrenci olduğunu öğrendim. Takı tasarım alanında çalışıyormuş. Aynı kadın okulda veliymiş aynı zamanda. Çünkü diğer 9 MESEM'de muhasebe okuyan kızı varmış. Anne madem kızım okuyacak, ben de gideyim, meslek öğreneyim demiş.
Diğer öğrencilere ismiyle hitap ederken anne öğrenciye bir şey soracağımda isminin yanına hanım eklemek suretiyle hitap ettim.
Mesleki eğitim merkezinde koridorda dolaşan birini, nöbetçi öğretmen, ne arıyorsun burada dedi. Sınıfıma geçiyorum dedi. Ne sınıfı, veli misin dedi. Hayır şu sınıfta öğrenciyim dedi. Yaşını sordum. 37 yaşındayım dedi. Yeni mi aklına geldi okumak dedim. Öyle oldu. Şu kadar yıldır sigortam var. Çalışıyorum. Ama ustalık belgem yok. Belgeyi almak için yazıldım dedi.
11.sınıf motor bölümünde ders işlerken hem derse katkı yapan hem de sorduğum sorulara mantıklı cevaplar veren bir öğrenci dikkatimi çekti. Bilgi ve birikiminle dikkat çekiyorsun. Nereden öğrendin bu bilgileri dedim. Hocam, ben şu liseyi bitirdim. Sınava girdim. İstediğim bölümü tercih edecek puan alamadım. Babam benim tamir ustası. Onun yanında ona yardım etmeye başladım. Daha önceki yıllarda da gidiyordum dükkana. Sonunda babam, yanımda çalış, kalfalık ve ustalık belgesi al dedi. Ben de liseden sonra MESEM okumaya karar verdim dedi. İyi düşünmüşsün, iyi bir usta olursun inşallah dedim. Ona YouTubeda dinlediğim bir tamirci ustasını anlattım.
"
MESEM'lerdeki Ders Yükü ve Ders Saatleri
Biraz içinde olanlar
bilirler ki Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) sanayi ve işyerlerinin çırak ve
kalfa ihtiyacını gidermek için kurulmuş elzem kurumlardır. Haftanın 4-5 günü
işletmede pratik eğitim alan bu öğrenciler, haftada bir gün mesleki eğitim
merkezlerine giderek teori ve genel kültür derslerini alıyorlar. 9.sınıftan
12.sınıfı bitirinceye kadar bu öğrencilerin ücret/harçlık/maaşları devlet
tarafından ödeniyor.
Yine içinde olanlar
bilirler ki haftada bir gün kurum veya okula giderek yüz yüze eğitim gören bu
MESEM öğrencileri 10 saat yüz yüze ders görüyor, gerisini aynı günün akşamında
uzaktan bağlanmak suretiyle yapıyor. Yani bu çocuklar bir günde yüklü ders görüyor
ve ders saatleri de diğer okul türleri gibi 40 dakika.
Açıkçası haftada bir
gün 10 saat yüz yüze, gerisini aynı gün uzaktan bağlanmak suretiyle ders yapmak
ve her ders saatini 40 dakika olarak belirlemek çocuk ve öğrenci psikolojisini
ve pedagojiyi göz ardı etmek demektir. Çünkü hem ders yükü hem de ders saati bu
öğrenciler için çok ağırdır. Çünkü,
Bu öğrenciler tıpkı
diğer okul türü öğrencileri gibi öğrenci olsa da veya kabul edilse de bu
öğrenciler haftanın diğer günlerini işletme ve işyerlerinde geçirdiğinden,
teşbihte hata olmasın, bu çocuklar sanayi veya işletme çocuğudur. Okula haftada
bir gün misafir öğrenci gibi gelen kişilerdir. Dersle pek alakaları yoktur.
Akademik başarıları düşüktür. Okumayı, kitap taşımayı, kalem bulundurmayı pek
değil, hiç sevmezler. Ders dinlemek onlara çok zor gelir. 40 dakika sırada
hareketsiz oturmak onlar için en büyük eziyettir.
Haftada bir okul ya da
kuruma getirttiğimiz bu sanayi çocuklarına, bir günde on saati yüz yüze, geriye
kalanı ev ya da işyerinde uzaktan ders işlemek “Papaz ve Seyis” hikayesini aklıma
getirdi.
Bilirsiniz, papaz vaaza
hazırlanıp kiliseye geçmiş. Bakmış ki kilisede sadece bir kişi var. Şaşırır bu duruma.
Halbuki kilisenin hınca hınç dolu olmasını bekliyormuş.
Tek cemaate, vaaza hazırlanıp
burada konuşacaktım. Görüyorum ki sadece sen gelmişsin. Bu durumda ne yapayım, vaaz
vereyim mi, vermeyeyim mi demiş.
Adam, efendim, ben seyisim.
Atlardan anlarım. Vaazdan anlamam. Yalnız tüm aylar kaçsa geriye kalan bir ata yem
vermemezlik yapmazdım deyince, papaz, o zaman anlatayım demiş.
Papaz anlatmış da anlatmış.
Anlattıkça coşmuş. Vaazı bitirmek bilmemiş. Haliyle seyis de sıkılmış bu uzun vaazdan.
Papaz vaazını nihayet
bitirir ve seyise, nasıl buldun vaazımı demiş.
Seyis, efendim, dedim
ya ben seyisim. Vaazdan değil, sadece atlardan anlarım. Yalnız şu var ki tüm atlar
kaçtı diye geriye kalan tüm yemi bir ata yedirmezdim demiş.
O hesap biz de haftada
bir bulduk diye teşbihte hata olmasın, tüm dersleri öğrencilere bir günde vermeye
kalkıyoruz.
Haliyle bu tür yoğun
ders yükünden verim alınamayacağı açıktır.
Bu durumda ne yapmak lazım. Ders yükünü asgari seviyeye çekilmesinde ve ders saatlerini de 40 dakika yerine 30 dakikaya indirilmesinde yarar görüyorum.
Mesleki ve Teknik Liseleri ve MESEM'ler
28 Şubat sürecinde
meslek liselerine katsayının konması ve ilköğretim okullarına sekiz yıl
kesintisiz ve zorunlu eğitim getirilmesiyle birlikte hem meslek liseleri hem de
sanayilerdeki usta çırak ilişkisi büyük darbe yedi.
Bu zaman zarfında
meslek liselerinden kaçış başladı. Sanayide ise çırak ve kalfa kalmadı.
Meslek liselerine
uygulanan katsayı farkının ortadan kalkmasının ardından nice yıllar geçmiş
olmasına, devlet teşvik etmesine ve diğer liselere göre bu okullara daha fazla
yatırım yapmasına ve masraf etmesine rağmen bu okullar hala belini
doğrultabilmiş değil.
Bu okulların
öğrencisi var ama istisnalar ve bazı bölümler hariç eski başarılı öğrenciler bu
okulları tercih etmiyor. Tercih edenlerin çoğu ya sınavla öğrenci alan okulları
kazanamamış olanlar ya da İHL'de okumak istemeyenler. Çoğunun da ortaokul
dersleri vasat ya da vasatın altında. Bu okullarda okuyan öğrencilerin sayısal
dersleri iyi olması gerekirken çoğunun yine sayısal yönü zayıf.
Eskinin Çıraklık
Eğitim Merkezleri, şimdinin MESEM şeklinde kısaltması olan Mesleki Eğitim
Merkezleri de tıpkı mesleki ve teknik liseler gibi teşvik edilmesine rağmen pek
tercih edilmeyen yerlerden idi. Çünkü birçok anne ve baba, çocuğu için eli
sıcak sudan soğuk suya değmeyecek masa başı iş istedi. Öyle ya çocuğunun kir,
pas içinde ne işi vardı. Bu çocuğu sokakta bulmamıştı. Kıymetlileri idi
çocukları. Kendileri zamanında çekmişti ama çocukları çekmeyecekti. Bu yüzden
sanayide işi yoktu çocuklarının.
Çocuklar ebeveynler
gözünde kıymetli olduğu için sanayici de çırak bulamadı. Sonunda devlet MESEM'e
kayıt olan öğrencilere teşvik getirdi. Sanayi veya herhangi bir işyerinde
çalışan öğrenciye asgari ücretin üçte bir ücretini harçlık olarak vermeye
başladı. Yani devlet işyeri sahibinin çırağa vereceği parayı üstlendi. Bu yol
ile işyeri sahibi külfete girmeyecek.
Çocuklarımız
MESEM'de haftada bir gün ders görecek, diğer günler işyerinde mesleğini
öğrenecek. 11.sınıfta kalfalık 12.sınıfta da ustalık belgesi alarak aynı
zamanda lise mezunu olabilecek.
Devletin verdiği bu
teşvikle MESEM öğrencisi çalıştırma şartlarını taşıyan esnaf, sanayici, işveren,
yanında çocuk çalıştırmaya başladı. MESEM'ler öğrenciyle doldu taştı. Bugün
MESEM'lerde aşağı yukarı her meslek her dal ve her bölümden öğrenci
okuyor.
Şimdi esnafın, işyerlerinin
ve sanayicilerin yanında bol miktarda MESEM öğrencisi var. Devletin, dünyanın parasını
harcadığı ve masraftan kaçınmadığı bu projesi devam ederse, yakın zamanda ülkenin
çırak, kalfa ve usta ihtiyacı fazlasıyla giderilmiş olacaktır. Gecikmiş de olsa
devletin bu projesi yerinde. Yalnız bu projenin ilanihaye devam etmesi isteniyorsa,
yanında MESEM öğrencisi çalıştırma imkanı elde elden işverenlerin, devletin üzerinden
yükü biraz almalarında, meslek öğrettikleri öğrencilere ödenen harçlığın bir miktarını
üstlenmesinde fayda vardır.
Kısaca hem mesleki ve
teknik liseler özellikle MESEM’ler bu ülkenin geleceğidir. Bu okullar ve MESEM’ler
sayesinde buralarda okuyan öğrenciler daha küçük yaşta iken kollarına altın bileziği
takmış olacaklar, okul bittiği zaman bir meslek sahibi olacaklardır. Okul bitince
ya kendi işlerini açabilecek ya da bir başkasının yanında ücret karşılığı çalışabilecek.
Bu da ülkenin ara eleman ihtiyacını bu yol ile gidermek demektir.
Yine bu okullarda okuyan
ve bu okullardan mezun olanlar diğer liselerde okuyup üniversite bitiren çoğu öğrenciye
göre daha şanslı. Çünkü bugün ülkenin en büyük sorunu okumuş genç işsiz sorunu.
Çoğu üniversiteyi bitiren öğrenci, alanında iş bulamadığı için boşta ve önünü göremiyor.
Okuduğuna Bi pişman. Halbuki mesleki teknik liseleri veya MESEM’leri bitiren öğrencilerin
işleri daha okurken hazır.
Kısaca mesleki ve teknik
liselerde veya MESEM’lerde okuyanlar, akranlarına göre daha şanslılar.
Diğer yazımda da MESEM’lerdeki
ders yükünü ve ders saatlerini masaya yatırmak isterim.
26 Eylül 2024 Perşembe
İfrat ve Tefritin Sonuçları
Bir
şeyin değeri ve önemi nasıl sağlanır ya da bir şeyin değer ve önemi nasıl
düşürülür?
Etki
ve tepki ile ya da ifrat ve tefritle.
Biraz
açar mısın?
Çok
açmaya gerek yok. Zaten her şey açık. Yeter ki değer ve değer verilenler
üzerinden olup bitenleri şöyle gözümüzün önüne bir getirelim.
Sen
yine de aç. Hatta örneklendirirsen hem daha iyi anlarım hem de aklımda daha
kalıcı olur.
Bir
şeyin önem ve değerini artırmak istiyorsan, o değerlere saldıracaksın, baskı
yapacaksın. Bu durumda insanlar kenetlendiği gibi saldırdığın şeylere dört elle
sarılır.
Peki,
insanların değer verdiği ve önemsediği şeyler nasıl gözden düşürülür?
Değer
verilen ve önemsenen şeyleri çoğaltarak ve dilinden hiç düşürmeyerek.
Biraz
açar mısın?
Mesela,
halk imam hatip okullarını çok mu sevdi, bu okullara aşırı bir talep mi var.
Yapacağın şey, halk istiyor diye bu okulların sayısını aşırı bir şekilde
çoğaltacaksın.
Halk
hafızlığa büyük önem mi veriyor? Hafızlara saygı mı gösteriyor? Her yere hafız
yetiştiren okul ve kurslar açacaksın.
İlahiyat
fakülteleri için de aynı yolu takip edeceksin.
Başörtüsünü
gözden düşürmek mi istiyorsun?
Başörtüsünü
hiç ağzından düşürmeyeceksin.
Din,
dini değerleri, ahlakı, ayet ve hadisi gözden düşürmek mi istiyorsun?
Bu
değerleri hiç dilinden düşürmeyeceksin. Hep bunları referans göstereceksin.
Oturup kalkıp din, iman, ahlak, ayet, hadis vs. konuşacaksın. Hep sureti haktan
görüneceksin.
Bunları
konuşmak iyi olmaz mı?
Yerinde,
kıvamında ve kararınca konuşursan, bir de konuştuğunu ve referans gösterdiğini
yaşarsan, pratiğe dönüştürürsen iyi olabilir. Yani söz ve eylem birlikteliği
olursa, savunulan değerlerin değeri düşmeyebilir. Yalnız söz ve eylem çelişkisi
olursa, başkasına telkin verilirken üzümler salkım salkım yenilirse, değerler
hamaset ve slogan olarak kullanılırsa, başkasına sopa olarak ve Demokles’in
kılıcı gibi kullanılırsa; İHO, İHL, hafızlık, başörtüsü vs'nin sadece satışı
yapılırsa, buralar arka bahçe kabul edilir ve bu değerleri kendi mülkü veya
tapulu malı gibi görürse, bil ki bu değerler ayaklar altına alınmış olur.
Bu
örnekleri verirken ciddi olamazsın.
Hem
de hiç olmadığı kadar ciddiyim. Zira bu ülkede olup bitenleri sonuçları
itibariyle okuma yaparsan, yaptığım tespitlerin doğruluğuna hak verirsin.
Herhalde
baskı yapanlar bu değerler önem kazansın veya dilinden düşürmeyenler değeri
düşsün diye yapmıyordur.
Kimsenin
içini bilemem. Zira niyet okuyucusu değilim. Birileri gözden düşsün veya değeri
artsın diye belki bir amaç taşımamıştır. Bu değerlere baskı yapanlar, samimi
olarak bu değerlerin yok olmasını istemiş olabilir. Aynı şekilde bu değerleri
hakim kılmak isteyen de bu değerleri yüceltmek istemiş olabilir ama sonuç
ortada. Yani tersi bir durum söz konusu.
Bunu
test için şöyle etrafına bir bak. Çoğunluk hiç olmadığı kadar dinden veya dini
değerlerden uzak veya mesafeli. Halbuki dilden düşürülmeyen değerler, açılan
İHO ve İHL'ler, ilahiyatlar, hafızlık okulları vs. kurumlar sayesinde, toplumda
dindarlığın artması beklenirdi.
Ne
diyeyim, tespitlerinde haklısın galiba.
Bir Zamanlar Ben
"Bugünkü güzergahım:
Yaka-Hicaz Cad-Alemdar Cad-Erenköy-Kanal Boyu-Otogar.
Otogar-Tramway Yolu-Beyşehir Yolu-Fatih Caddesi-Yaka.
Kanal boyunda bol bol iğde ağaçları var. İğde severler kanal boyuna" .
Pandemi zamanıydı bu tarih. Zaten salgınla beraber yürüyüşe başlamıştım. Bir cumartesi günü imiş bu yürüyüşüm. 30.672 adım atmışım. 20,86 km yapmışım. Bu yürüyüş 4 saat 9 dakika sürmüş. 1 km'yi yaklaşım 12 dakikada almışım. 9 dakikada bir km yaptığım seri ve tempolu yürüyüşlerim de eksik değildi o zamanlar.
Şimdi ise 8 bin ila 12 bin arasında biraz tempoyu düşürerek yürümeye devam etsem de o zamanlar haftalık ortalamam, 20.507 adım imiş.
20 Eylül 2020 tarihli yürüyüşüme Meram Yaka'dan başlamıştım. Hicaz Yolundan Kanal boyuna çıkıp oradan Otogar'a yürümüştüm. Kanal boyunda yol boyu iğde ağaçları vardı. Ağaçtan iğde kopararak açlığımı gidermiştim. Km'nin 12 dakikaya varması da iğde ağaçları altında oyalanmamdan olsa gerek.Dönüşü, tramvay yolundan yürümüştüm. 10 km idi aklımda kaldığı kadarıyla. Kanal boyu ise 11 km idi.
Kanal Boyu denilen yol şimdilerde bölünmüş yol. Adı da Abdulhamit Caddesi. Bugünlerde arabayla 5-6 kez geçmişliğim var. İğde ağaçları hala var mı, yoksa yeni yol yapımında kesildi mi, hiç dikkatimi çekmedi.Şu var ki pandemiden bu yana pek az gün hariç hep rutin yürüdüm. İlk iki senede aldattığım bir gün olmuş ise ertesi gün iki katı yürüyüş yaparak telafi etmiştim.
Bazıları abarttığımı söylese de yürüyüş gibisi yok. Epey kilo verdim. 83-85 kilodan 67 kiloya kadar inmiştim kilo olarak. Göbek eridiği gibi sağlık yönünden de bana epey bir faydası oldu.
Yürüyüş severlere duyurulur.
Sanaldan Yardım Talebi
Facebook'tan biri arkadaşlık isteği göndermiş. İsmi çağrışım
yapmadı. Belli ki tanımadığım biri.
Kimdir, necidir diye profiline baktım. Fotosu yok. İsim neyse de
soyadı bildiğimiz soyadlarından değil. Belli ki takma isim kullanıyor.
Paylaşımlarına baktım. Hesabı kilitli değil. Üç beş paylaşımı var.
Ortak arkadaşlara baktım. Üç ortak arkadaş var. Ortak arkadaşları
görünce arkadaşlık isteğini kabul ettim.
Arkadaşlığı kabul eder etmez Messenger aracılığıyla selam, hal
hatır yazdı.
Normalde arkadaş olduktan sonra Messenger aracılığıyla yazanlara
pek cevap vermem. Hele tanımadıklarıma.
Nasıl olduysa bu defa cevap yazmış oldum.
Ardından, sana bir şey sorabilir miyim yazdı. Bir şey sormadan iki
video gönderdi. Bir tanesinde "Sadaka ekmek parası 500 TL yazıyor. Altına
da "Yiyecek, içecek gibi yardımlara muhtaç fakirlerimiz, yetimlerimiz var.
Kusura bakmazsan kardeşim" yazdı.
Bundan sonrasına cevap yazmadım. Çünkü dakika bir gol bir misali
yardım talep etti. İyi de tanımam etmem. Kimdir, necidir bilmem. Yardımı fakir
ve yetimlere mi topluyor, kendine mi bilmem. Böyle önüne gelen yardım topluyor.
İyi de maksat yardım ise niye özelden isteniyor? Bu alemde sayfa
açmış, paylaşım yapıyor. Orada kendisini tanıtsın. "Ben şuyum desin. Şu
işi yapıyorum. Şu bölgeye çalışıyorum. Bölgenin insanları çok fakir. Sizlerden
topladığımız yardımları bu fakirlere şu yol ile ulaştırıyoruz. Yardım etmek
isteyenler şu bankanın bu İbanına gönderebilirler" yazıp herkese açık
paylaşım yapabilir.
Sahi yardım bu şekil niye özelden istenir? Tanışıklığın ve hukukun
vardır. Özelden yazışırsın. Tanımadığın, sanalda arkadaş olduğun kimseden
yardım istemek olacak şey değil. Bir defa sanalda başlayan arkadaşlık biraz
mesafe alsın. Sen onu, o seni paylaşımlarınla tanısın. İnsanlara güven ver.
Sonra konuyu açarsın.
Vakıf ve derneklerin yardım talebini anlarım. Tüzel kişilikleri
vardır. Nereye gönderdiğini bilirsin. Sanalda kişilerin herhangi bir tüzel
kişiliği olmadan yardım toplaması kötüye kullanmaya müsait.
Belki bu bana özel mesaj gönderen samimi, fakirleri ve yetimleri
dert edinmiş duyarlı biri olabilir. Ama bunu test etme imkanımız yok. O yüzden
kusura bakmasın.
Tanışıklığımız olan biriyle yıllar sonra karşılaştığımızda bile hemen
borç istemesi bile insanı işkillendirir. Değil ki sanaldan yardım talebi işkillendirmesin.
Bu tür yardım işiyle uğraşan insanlar bence havanda su döğmesin. Kapalı kapılar ardında gizli kapaklı iş yapıp hayırseverliğe soyunmasın. Önüne gelen yardım toplamaya kalkmasın. Bıraksın bu işi tüzel yolla yapanlar yapsın.
24 Eylül 2024 Salı
Şeyda Polisin Ardından *
Çiçeği burnunda polisi şehit eden katilin suç dosyasını
okudum. Uyuşturucu
ticareti, uyuşturucu kullanma (8), kasten yaralama (2), cinsel taciz, yağma
(2), gasp, çocuğa cinsel istismar (2), hırsızlık, mala zarar verme (2) gibi 26
suçtan kaydı varmış.
19 yaşındaki biri daha bu yaşta suç
makinesi olup çıkmış. Yok yok.
Bu kadar çok suç
kaydına rağmen bu kişi hiç cezaevinde yatmamış. Öyle görünüyor ki her bir suç
sonrası adli kontrol şartı ile salıverilmiş olmalı.
Polisin şehit olmasının ardından,
katil zanlısının annesinin yaptığı açıklamaya göre anne, “madde bağımlısı,
madde satıyor” diye çocuğunu kaç defa şikayet ettiğini söylüyor.
Polisin şehit olmasında öyle
anlaşılıyor ki karakolda görev yapan polislerin ihmali söz konusu. 26 suçtan
sabıkalı olan biri elini kolunu sallayarak bahçeye çıkarılmamalıydı. Çıkarıldı
diyelim. Elinde kelepçe olmalıydı. Bahçeden kaçırılmamalıydı.
Kovalamaca esnasında katil zanlısı polisin belinden
tabancayı alması da enteresan. Polisin belinden tabancayı alıncaya kadar bu
kadar yakın temas olacak şey değil.
Burada polisleri suçlayacak
değilim. İşleri zor bilirim. Suçluyla mücadelede hep kelle koltukta görev
yapıyorlar. Bir kör kurşunun onları ne zaman götüreceği an meselesi. Bunu en
iyi de polislerin bilmesi gerekir. Çünkü normal insanlarla değil, problem
insanlarla işleri. Bu kadar zor ve kutsal bir görevi ifa eden polislerimizin en
ufak bir ihmalleri hayatlarına mal olabiliyor. Nitekim bu katil zanlısında
olduğu gibi. Ki bu zanlının ne tür suçlara karıştığının dosyası polis kaydında
olduğunu yine en iyi polisler bilir. Suçu işlemeyi seriye bindiren bu tip için
çok özel ve olağanüstü tedbirler almaları gerekirdi. Maalesef karakolda ki bu
ihmal gencecik meslektaşlarının ölümüne neden oldu.
Polise gelinceye kadar katilin hiç
mi suçu yok diyebilirsiniz. Elbette katil zanlısı suçlu. Ama bu zanlı, paranoya
derecesinde suç işlemekten zevk alan biri. Bu tiplere fırsat verilmemeliydi,
gözlerini dört açmalıydılar. Çünkü ne laftan anlar ne sözden.
Burada sorgulanması ve suçlanması
gereken adli kontrol şartıdır. Çünkü her türlü suçta imzası olan 19 yaşında 26
sabıkası olan bu zanlının polisi öldürmesinde, uygulanan bu tedbir kararının
payı büyüktür. Hatta ta kendisidir.
Açıkçası bu adli kontrol şartına
oldum olası sıcak bakamadım. İfadesini alıp haydi git demek, "Bu yaptığın
suçu yeterli görmedim. Çünkü yarım yapmışsın. Ben işini yarım yapanı sevmem.
Şimdi salıyorum. Git işini sağlam ve tam yap gel" demektir. Kanun
koyucunun böyle bir kastı olmasa da sonuç bu kapıya çıkıyor ve bu anlama
geliyor. Halbuki suçun karşılığı bir gün bile olsa suçlu o bir günü yatmalıdır.
Adli kontrol şartı ile salıverilenlerden kaç tanesinin tekrar suça bulaştığı ve kaç tanesinin hiç suç işlemediği bilgisi devletin elinde vardır. Pek azı hariç tekrar suç işlemiştir zannımca. Bu durumda kanun koyucu, bu adli kontrol şartı uygulamasını yeniden ve acilen gözden geçirmelidir.
*27.09.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
22 Eylül 2024 Pazar
Pazar Günlüğüm
21 Eylül 2024 Cumartesi
Eşeğimi Buldum Nihayet
"Çoğumuzun Parayla İmtihanı" başlıklı yazımda
çoğumuzun TL yerine dolar ya da avro hesabı taşıdığından, benimse hiç böyle
hesaplarım olmadığından, param olursa genelde altın aldığımdan bahsetmiştim.
Herkesin dövizi ve döviz hesabı
olur da benim olmaz mı? Sende mi Brütüs demezseniz ben de bu kervana katıldım.
Nihayet şeytanın bacağını kırdım. Bu yazımda buna değineceğim.
Çocuk yurtdışına giderse lazım olur
diye beş yüz dolar aldım. Cüzdanın bir tarafına koydum.
Bir zaman geldi. Bir düğüne hediye
olarak 200'ünü verdim. Kaldı 300 dolar.
Gel zaman git zaman dövizi yeniden
beş yüze çıkarmak için tekrar bir iki yüz dolar aldım.
Aldığım bu iki yüz doları,
cüzdandaki diğer üç yüz doların yanına koymak için cüzdanı açtım. Yoktu para.
Yandım Allah demeye kalmadan can havliyle cüzdanın bütün gözlerine, içine,
dışına baktım. Baktığım yerlere tekrar tekrar baktım. Yoktu.
İyi de nereye gitti bu para. Eve
koymuş olabilir miyim diye düşündüm. Sanmam. Hanım almış olabilir mi?
Zannetmem. Birine borç vermiş olabilir miyim. Değil. O zaman cüzdandaki para
nereye giderdi. Gel de çık bu işin içinden. Zenginlik böyle işte.
Eve koyduğumu hiç hatırlamasam da
tek umudum ev kaldı bir de hanım.
Eve geldim, hanıma sordum. Ben
görmedim dedi. Oğlana sordum. Yapma baba dedi. O zaman şuraya koymuş olabilir
miyim, buraya koymuş olabilir miyim dedim. Her birine tek tek baktım. Yoktu.
Baktığım yerlere tekrar baktım.
Uçup gitmişti.
Üç yüz dolar yoktu. Geri de
gelmeyeceğine göre geriye kendi kendimi ikna etmek kaldı. Zaten gavur parası
değil mi, giderse gitsin. Daha önce yoktu zaten. Farz et ki almadın dedim ise
de çaktırmadan TL'ye vurdum. Nereden baksan bir on bini geçiyordu o üç kağıt.
İkna adına ne dedim ise de kendimi ikna edemedim.
Sofra hazırmış bu arada. Oturdum.
Yiyorum ama belli etmesem de hiç tadı yok. O güzelim yemekteki lezzet de
gitti.
Yemekten sonra şuraya koymuş
olabilirim dediğim, daha önce baktığım yere tekrar geldim. Oradaki olan
zerzevatı bir kez daha alt üst ettim. Yine yoktu. Böyle alt üst etmekle olmaz.
Burada ne var ne yok, hepsini tek tek elden geçirmeliyim dedim. Elime alıp yere
koyarken benim üç yüz dolar önüme düştü. Gördünüz, tek tek bakacağım demem
yetti de arttı bile.
İşte şu dedim üç para önüme kayıp
gelince. Sevincimi sormayın. Anlatılmaz yaşanır bu. Nasrettin Hocanın eşeğini
kaybettikten sonra bulması gibi bir şey oldu bu. Ha eşeği bulmuşum ha parayı.
Şu parayı ha yemekten önce
bulsaydım da ağzımın tadıyla yemeğimi yeseydim dedim ama varsın olsun.
Odadan çıkıp oğlanın yanına geldim.
Babam, cüzdanımdan bu parayı sen almış olabilir misin dedim ciddi ciddi. Oğlan
yüzüme bakmadan gülünce devam ettiremedim sorguyu. Bu işi anneyin üzerine
yıkalım dedim. Hanıma, hanım, bu evde sen, ben, bizim oğlan var. Bu parayı ya
sen ya ben ya oğlan aldı dedim. Bu söz bana tanıdık geldi dedi. Ardından parayı
şuraya koymuşum dedim.
Hasılı ilk defa aldığım doları önce
kaybettim. Sonra buldum. Siz buna eşeğini bulmuşsun deyin.
Yalnız şu var ki zenginlik başa
bela.
Aklıma, bir ara hazinenin başına göz kırptığım geldi. Mübarek üç yüz dolara sahip çıkamıyorsun. Koca hazineye nasıl sahip çıkacaktın geldi.
Konya Yerel Basını
"Beyşehir Müftü'sünün, belden yukarısı çıplak
bir kadınla, polis tarafından bir aracın arka koltuğunda yakalandığı, kadının
kimliğini söylemediği, olayın İl Müftülüğüne, oradan da Valiliğe intikal
ettirildiği, Müftünün çarşaflı eşini İl Müftülüğüne getirerek eşinin 'Arabadaki
benim" dediği, araya hatırlı kişilerin girmesiyle, bu olayın polis
kayıtlarında kaldığı, savcılığa intikal ettirilmediği" bazı
İnternet sitelerinde iddia ediliyor.
Bu iddiayı ilk defa sosyal medya
paylaşımında gördüm. Aslı astarı yoktur dedim. Sonra "Beyşehir"
yazdım Google'a. Karşıma, daha önce "Beyşehir Müftüsü arabada"
şeklinde aranmış bir yazı otomatik olarak çıktı.
İddia diyorum. Çünkü bu olay
Müftü'yü karalamak için asparagas da olabilir.
Bu tür iddialar için nasıl ki her
gördüğüme amca demiyorsam, bir sitenin yazdığına da "demek ki aslı
varmış" deyip atlamam. En azından birkaç siteye göz atarak kendimce teyit
yaparım.
"Beyşehir Müftüsü
arabada" şeklinde yazınca; "egedesonsoz", "onedio",
"kayseriyerelhaber", "kulisinbaskenti",
"cumhuriyet", "veryansintv", "bursahakimiyet",
"agri04haber", "AHB Haber", "mynet",
"iyigunler.net", "corumosmancik", "eksisozluk"
Web sayfaları üç aşağı beş yukarı aynı şekilde iddiaya yer vermişler.
Gördüğünüz gibi Cumhuriyet, onedio,
mynet, eksisozluk dışında diğer siteler mahalli siteler. Ege, Kayseri, Bursa,
Ağrı, Çorum gibi her bölgemizden siteler iddiaya yer vermiş. Gözüm, Konya
İnternet ve mahalli gazetelerinin İnternet sitelerini aradı. Öyle ya Beyşehir,
Konya'nın hem gelişmişlik hem de nüfus yönünden önde gelen ilçelerinden biri.
Ta Ağrı'daki bir site haber yaptığına göre Konya'nın güzide basını "Şöyle
iddia ediliyor, haber asparagas, aslı var veya yok" şeklinde bir haber
yapardı. Arama motorlarında Konya'ya ait yerel basında bir site maalesef önüme düşmedi.
Birkaç tanesinin Web sayfasına girdim. Belki orada yer vermişlerdir diye.
Heyhat ki heyhat. Aslı var veya yok, iddia ediliyor şeklinde tek kelime bile
görmedim. Yer veren olduysa da ben rastlamadım.
Konya'nın yerel basınının büyük bir
eksikliği bu bence. Normal şartlarda Konya yerel basını bu iddiayı dile
getirecek. Diğer basın da Konya basınını kaynak göstererek sayfasında yer
verecek.
Bırakın böyle bir durumu. Tek
kelime yer bulmamış bizim yerel basında. Araştırmacı gazeteciliğin kalmadığını
biliyorum da bu kadar bigane kalınacağını hiç düşünmemiştim. Bunun sebebi
hikmeti nedir? Birileri yer vermeyin mi dedi. Konya basını bu iddiayı önemsiz
mi gördü? Bunun yerine daha önemli haberlere mi imza attılar? Korkuyorlar mı?
Hepsi kafasını kuma gömmüş, siparişle gelen haberlere mi yer veriyor? Kol
kırılır, yen içinde kalır diye mi düşünüldü? İnanın, anlamadım gitti. Yahu
gelin şöyle bir iddia var. Bu haberin aslını astarını araştıralım bari de mi
demezler. İlginç gerçekten.
Bizim Konya basını birbirinin
aynısının, tıpkısının, benzerinin kopyası ise bu kadar farklı gazete ve
İnternet sayfasına gerek var mı?
Siz Konya basını, burnunuzun
ucundaki bir iddiayı araştırmaktan aciz misiniz? Siz gazeteciliği hep böyle mi
yaptınız ya da yeni tür bir gazeteciliğe mi terfi ettiniz?
Valla, sebep her ne ise Konyalı
olarak hem bu iddiadan hem iddianın yerelde dile getirilmeyişinden ve yok kabul
edilişinden utandığımı belirtmeliyim.
Sahi Konya'da olup bitenler
hakkında gerçek bilgiyi biz kimden öğreneceğiz? Ağrı haberden mi, Çorum
haberden mi?
Ne olur, kış uykusundan uyanın,
kafanızı kumdan çıkarın. Sağa, sola bakın, ne var ne yok görün. Nereden ne koku
geliyor bir koklayın.
Ne olur, yaptığınız gazetecilik ise
hakkını verin. Kınayanın kınamasına aldırmayın. Basın hürdür. Sansürlenemez
olmazsa olmaz maddenizin hakkını verin. Gazetecilik yapın gazetecilik.
Daha ne diyeyim mübarekler size...
Not: Konya yerel basından bu iddiaya yer veren oldu da ben görmedi
isem, kusuruma bakmasınlar, haklarını helal etsinler.
20 Eylül 2024 Cuma
Tahta Kılıçla Cihat *
Fakültede öğrenci iken Yusuf Işıcık’ın tefsir dersindeyiz. Konu
nereden açıldı hatırlamıyorum. Bir arkadaş, "Biz Müslümanlar şöyle
yapalım, böyle yapalım. Birlik olalım. Cihat yapalım. Niye cihat
yapmıyoruz" türünden hamasi bir konuşma yapmıştı. Işıcık da "Tahta
kılıçlarla cihat devri geçti arkadaşım" demişti.
Geçmişte de belki tahta kılıçla cihat ya da savaş yapılmadı ama
Işıcık, zamanın silah teçhizatına sahip olmanın gerekliliğine dikkat çekmişti.
Evet, geçmişin savaşları at sırtında kılıç sallamakla, ok atmakla,
mızrak kullanmakla olurdu. Göğüs göğse mücadele edilirdi ve geçmiş savaşlar
insan gücüne dayanıyordu. Sonra ateşli silahlar, tank, füze, uçak, bomba
vs. aletler savaşlarda kullanılır oldu.
İsrail'in, Lübnan'da bulunan Hizbullah üyelerinin kullandığı çağrı
cihazı ve telsizler üzerinden düzenlediği siber saldırıyı duyunca rahmetli
Yusuf Işık'ı hatırladım.
Düşmanın silahıyla silahlanmadıkça, onlar gibi üretmedikçe,
onların üretip satışa sunduğu ürünü aldıkça, her alanda onların pazarı oldukça,
onlarla yapacağımız her türlü mücadele tahta kılıçla cihada benzer.
İsrail telsiz ve çağrı cihazlarını patlatarak bu yaptığıyla,
kendisiyle mücadeleye girişenlere ve girişecek olanlara meydan okudu. Bakın,
benim sadece askerim, topum, tüfeğim yok. Kullandığınız, yanı başınızdan
ayırmadığınız haberleşme aracı diye bildiğiniz aletleri bile silah olarak
kullanır, sizi öldürürüm. Aklınızı başınıza almazsanız, uslu durmazsanız, cep
telefonları aracılığıyla da sizi yok ederim. Bu yaptığım, gücümü göstermek için
yeter de artar bile mesajı vermiştir cümle aleme.
İsrail'in yaptığı bu siber saldırı karşısında, İsrail ile boy ölçüşmenin yolu, kendi çağrı cihazımızı, telsizimizi, cep telefonumuzu, uçağımızı, tankımızı vs. her şeyi yerli ve milli, öz sermaye ile yapmamız gerektiğini gösterdi diyeceğimiz yerde, bu siber saldırının ardından, sosyal medyada, "Telefona patlayıcı yerleştiren insanlık düşmanı siyonist, yediğin içtiğin ürünlere neler karar hiç düşündün mü? Boykota katıl, boykotun önemini anladınız mı?" türünden paylaşımlar yapılarak mücadele boykota indirgeniyor.
İyi ki elimizde bir boykot silahımız var. Bu da olmasaydı ne
yapacaktık ki? Bilelim ki siber saldırıya karşı boykot silahını devreye sokarak
boykota devam demek, bu asırda tahta kılıçla cihada devam demektir. İlla bu
siber saldırıya karşı bir paylaşım yapılacaksa, bu ülke niçin kendi cep
telefonunu yapmıyor paylaşımı yapmak gerekmez mi? Lütfen acizliğimizi boykota
sarılarak örtmeye çalışmayalım. Unutmayalım ki İsrail aylardır ürünlerine boykot
yapıldığı bir zaman diliminde, gücünden bir şey kaybetmediği gibi üzerine siber
saldırı yapıyor.
Lütfen hamaset, sloganı, efelenmeyi, kuru sıkı meydan okumayı bir tarafa bırakalım. İsrail'in ve MOSSAD’ın müdahale edemediği telsiz, çağrı cihazı, cep telefonu vesairemizi üretelim.
*23.09.2024 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.