29 Nisan 2022 Cuma

Bazı Hoşnutsuzluklara Kısa Kısa *

Sosyal medyada şu paylaşımı yapmıştım: "Devlet, evlerin kullandığı doğal gazın yüzde 78'ini sübvanse ediyormuş. Devletin kasasında fazla parası var da mı böyle bir destek veriyor? Şayet böyle ise bu uygulamaya devam etsin. Hatta gazı vatandaşa bedava versin. Şayet böyle değilse, devlet daha da borçlanıyor demektir. Devletin bu yaptığı eşitlikçi anlayıştır. Devlet nedense bu eşitlikçi anlayıştan hiç vazgeçmiyor. Aynı şeyi ücretsiz ders kitabında da yapıyor. Zengine de fakire de ücretsiz veriyor. Bilelim ki eşitlikçi anlayışta herkese eşit davranma vardır ama bu anlayışta adalet yoktur. Bu konularda adalet herkesin imkan, bütçe ve gelirine göre davranmaktır. 

Devlet böyle yapacağına, insanların gelir durumuna göre sübvanse yapsa daha iyi olmaz mı? Geliri iyi olandan gazın fiyatını tam alır, geliri düşük olan kimselere sübvanse eder. Böyle yapması adaletin bir gereğidir".

Bu paylaşımı okuyan bir takipçim şu yorumu yazmış: "Hocam bir de şu Diyanet İşlerini yaz. Hac mevsimi geldi. Şimdi milletin sırtına bir dünya görevliyi, üstüne üstlük harcırah vererek hacca götürüyor. Vatandaş zar zor bir şekilde parasını biriktiriyor. Bu görevliler onların sırtından bedava hac yapacak hem de Türkiye'deki maaşı çalışırken bir de yurtdışı harcırahı alacak. Böyle bir şey olur mu? Esasen bu işe gönüllülük esasına göre atama yapılması lazım. İslam dini para ile yaşanmaz ve yaşatılmaz. Mevki ve makam için İslam'ı merdiven basamakları olarak gören din görevlileri olduğu müddetçe ümmetin yüzünün yerden kalkması mümkün değil. Sırf bu harcırah için yurtdışına giden Diyanet, Maarif Vakfı ve TİKA'da görev alan insanlar var. Sanma ki vatan için dava için. Hepsi bir an önce zengin olmak için devleti sömürüyor. Bu işlere neden işsiz olan memleket evlatları seçilmiyor? Hem daha az ücrete çalışacak işsiz gençler gitse, işsizlik oranı düşmez mi? Bir kişi kaç yerden maaş alıyor? Kamuda huzur hakkı alan yöneticilere hakkımı helal etmiyorum. Bırakın da işsiz gençler görev alsın. Kimseye işinden başka bir görev verilmesin". 

Kendisine şu açıklamayı yazdım: O kadar konuya değinmişsin ki hepsi de üzerinde durulması gereken önemli hususlar. Bu konularda yazalım yazmaya da bir çözüm bulunacağını sanmıyorum. Bunun için hem devletin hem de vatandaşın mantalitesinin değişmesi lazım. İster hac, umre ister öğretmen, polis ve askerin vs. yurtdışına görevlendirilmesinde yolluk, yevmiye ve harcırah mutlaka masaya yatırılmalı. Masaya yatıralım ama bunların hiçbiri gönüllülük esasına göre de yürütülemez. Çünkü gönüllülük, Allah rızası ve fahri olarak yapılan işlerde hizmetler sağlıklı yürümez. Zaten görev yapacak kimseyi de bulamazsın. Çünkü bizim en büyük sorunumuz parayla imtihanımızdır. Bunu aşmanın yolu, her meslek grubunun yönetmeliğine, “meslek hayatı boyunca zorunlu olarak yurtdışı görevi yapar. Devlet yol, barınma ve iaşe dışında ayrıca ödeme yapmaz” şeklinde bir madde konabilir. Böyle bir madde olduğunu bilen kişi mesleğini seçerken bunu da kabul etmiş olur. 

Diyanetin hac ve umreye görevli götürmesinin dışında masrafları artıran, bir yıl boyunca kiraladığı otellerin kirasını vermesi, sağlık ve kurban kesme hizmeti vermesi, uçak fiyatının sair zamanlara göre yüksek olması vs. Çünkü hac ve umre zamanı Türkiye'den yolcu götüren uçaklar Suudi Arabistan'dan genellikle boş dönüyor. Bu da bilet fiyatlarını, haliyle maliyetleri artırıyor.

Buralarda işsiz insanlara iş verilmesi düşünülebilir. Ama bu insanlar, sahasında yeterli donanıma sahip olabilecek mi? Ayrıca bu yolun da maliyetleri düşüreceğine ihtimal vermiyorum. Çünkü bunlara da maaş, yolluk ve yevmiye vermek zorunda.

Kamuda birden fazla yerden maaş alınmasına gelince bunu ben de tasvip etmiyorum. Özellikle yönetim kurulu üyeliklerini arpalık olarak görmemek lazım. Bunu da birden fazla görev verilen kişi, maaşı en yüksek olan yerin maaşını alır. Başka da ödeme yapılmaz denebilir.

Huzur hakkı adı altında ödenen para veya belediye öncülüğündeki kooperatiflerden daire verme konusu ise tam bir facia. Bu, yasal olsa bile etik değildir".

Bu konulara eleştiri getiren takipçimin bu konuda yalnız olduğunu düşünmüyorum. Halkın kahir ekseriyetinde bu konulara dair eleştiriler var. Umarım yetkililer bu konuları ve sorunları gündemlerine alır ve herkesi memnun edecek bir hal yolunu ortaya koyarlar.

*30/05/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Oruç Mesaisi *

"Ramazan geldi, geliyor, oh be şükür! Nasıl tutacağız? Ben açlığa dayanırım ama susuzluğa dayanamam. Hele sigara içmeyince kafam duruyor. Ramazanda kendimi işe veremiyorum. İlaç kullanıyorum. Sınavlarım var. Derse kendimi veremem. Oruç bir şey değil de uykumu alamıyorum..." gibi sözleri çevrenizden duyarsınız. Böyle sözleri duysak da ramazan geldi ve bitti. Bayram arifesindeyiz. Bir daha ki ramazana Allah kerim.

Tüm bu sözlerden anladığım, sabahtan akşama açlık ve susuz kalma ibadeti dediğimiz ramazanda bir psikolojinin yattığını, oruç tutanlarda bir tedirginliğin olduğunu söyleyebiliriz. Kafasından bu psikoloji ve tedirginliği atanın ve tutma iradesi gösterenin orucunu rahat bir şekilde tuttuğunu söyleyebiliriz.

Toplumun ne kadarı oruç tutuyor, bilmiyorum. Daha doğrusu çok da merak etmiyorum. Ama görünen o ki oruç tutan ve tutmayanların oranı baya yüksek. Belli bir kesimin oruç tutmadığı halde dışarıda yiyip içmeyerek ve oruçlu göründüğü de bir aşikar.

Bilelim ki kim, ne derse desin, oruç zor bir ibadettir. Beyninde orucumu tutacağım diyenler ilk başlarda pazartesi sendromu gibi oruç tutsalar da zamanla vücutları oruç tutmaya alışıyor. Oruç tutanların orucunu Allah kabul etsin. Tutmayanların da tutmalarını gönül istiyor.

Son yıllarda hastalık, iş, duyarsızlık vb gerekçelerle oruç tutmayanların sayısında gözle görülür bir artış olsa da bu ülkede ramazanın geldiği belli olur. İnsanımız, çoluk çocuğumuz oruç tuttuğu gibi sokak ve caddelerimiz de oruç hüviyetine giriyor. Çünkü orucun bireysel nefis terbiyesi kadar toplumsal yönü de vardır. Aynı zamanda uyku düzenimiz, yemek yeme saatlerimiz ve yemek menümüz bile değişiyor. Yani sair zamanlardaki rutin hayatın dışında bir hayat yaşanıyor ramazanlarda.

Burada değinmek istediğim husus, orucun verdiği ve getirdiği psikolojiye binaen oruç tutmak isteyenleri psikolojik yönden rahatlatmak için ramazan aylarında bir kolaylığın sağlanmasıdır. Burada kamu düzenini bir ibadete göre ayarlamak laikliğe aykırı itirazları gelebilir. Toplumsal bir olgu olan ramazanda gerekli kolaylığı sağlamak inanın laikliğe bir halel getirmez.

Sözü fazla uzatmadan bu konuda neler yapılabilir, bunun üzerine bazı önerilerde bulunmak istiyorum:

*Mesailer ramazana mahsus biraz azaltılabilir. Mesela 6 saat düşünülebilir.

*Mesai, imsak vaktinin başlamasından bir saat sonra başlatılabilir. Eskiler bunu bilir. İnsanımızın köylerde yaşadığı, tarımla uğraştığı zamanlarda oruç hasat zamanına denk geldiğinde, anne babalarımız sahurdan sonra mesaiye başlar, öğleye kadar çalışırlar, öğleden sonra istirahate çekilirlerdi. Böylece iş aksamadığı gibi sahurdan sonra yatılmayacağı için midemiz zorlanmaz, uyku düzenimiz de bozulmaz.

*Okullarda ders saati fazla olan derslerden azaltma yoluna gidilerek daha az ders görme yoluna gidilebilir. 40 dakika olan ders saati otuz dakika şeklinde işlenebilir.

*Merkezi sınavlar ramazanda yapılmaz. Oruç öncesi veya sonrası yapılacak şekilde planlama yapılabilir. Bu da hayat memat sınava girecek öğrencileri rahatlatabilir. En azından bu önemli sınavda oruç tutayım mı, tutmayayım mı ikilemi yaşanmaz. Sınavı kötü giden öğrenci oruca bahane bulmaz.

Ramazan ayına mahsus önerileri çoğaltabiliriz. Yeter ki oruç tutanlara kolaylık düşünülsün. Burada oruç tutmayanların mesaisi ne olacak denebilir. Oruç tutsun veya tutmasın, herkes belirlenen mesaiden faydalanır. Bu konunun yani oruç mesaisinin Türkiye gündemine gelmesini, bunun artısının ve eksisinin ne olabileceğinin tartışılması gerektiğini düşünüyorum.

Bayrama bir kala yazımı bitirdiğimiz ramazana ayırdım. 2-3 ve 4 Mayısta idrak edeceğimiz Ramazan Bayramınızı tebrik eder. Bayramların insanımıza huzur ve selamet getirmesini temenni ediyorum.

*30/04/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

28 Nisan 2022 Perşembe

Kamu Sırtından Olmayan Bir İftar *

ABK Holding Yönetim Kurulu Başkanı, İdeal Yurtları’nın ve Anadolu’da Bugün gazetesinin sahibi Ahmet Baydar’ın 27 Nisan Kadir gecesi akşamı gazete ve holdingin yeni binasında düzenlemiş olduğu iftar yemeğine davet edildim. Bu davete icabet etmeliyim deyip davetiyenin altında Lütfen Cevap Veriniz (LCV) iletişim telefonuna ismimi yazdırmak istedim. Ben daha aramadan görevli tarafından "Kaç kişi katılacaksınız" telefonu aldım. Bir kişi dedim. İftar programına lise sınıf arkadaşlarının da davet edildiğini öğrenince güzergahıma uygun dört arkadaşla iletişime geçerek iftara beraber gitmek üzere kavilleştik.

Davetin yapılacağı Yazır Mahallesindeki gazete binasının önüne geldiğimizde, girişte Ahmet Baydar ve ekibinin sıcak ilgi ve alakası ile karşılandık. Görevlilerin yönlendirmesiyle alt kata inerek adımıza ayrılmış masamıza oturduk. Farklı kesim ve sektörlerden katılım sağlayan 150 kişi ile birlikte sessizce akşam ezanının okunmasını beklemeye koyulduk.

Ortam, sesiz ve sakindi. Hazırlanan menü mükemmeldi. Yemekler nefisti.

Masada hurmasından zeytinine, tatlısından çay ve diğer içeceklere varıncaya kadar her şey vardı.

Farklı kesim ve sektörlerden iftara katılanlardan birbirlerini tanımayanlar tanışma imkanı bulurken, birbirini tanıyanlar da uzunca süredir görüşemediklerinin hasretini kimseyi rahatsız etmeden gidermiş oldu.

Yemeğin ardından akşam namazını kılacaklar binadaki mescide giderek namazlarını kıldılar.

Vedalaşmak için kalkanlara daha önceden hazırlanmış -diş kirası diyebileceğimiz- hediyeler görevliler tarafından takdim edildi.

Çıkışta gazetenin sahibi ve ekibi uğurlamak için yine bina önündeydi. Yorgunluk ve telaşa rağmen girişteki sıcakkanlılık ve güler yüzden bir şey kaybedilmemişti.

Hasılı, her şeyiyle iyi düşünülmüş ve planlanmış mükemmel bir iftar programı oldu. Bu iftar programının her aşamasında görev yapmış holding ve gazete çalışanlarına, ekibine, bu nazik davetiyle bize mübarek kadir gecesinde bir ziyafet sunan Ahmet Baydar’a teşekkürü bir borç bilirim. Kesesine bereket. Allah kabul etsin. Helalinden bol bol versin.

Şimdi geleyim sadede. Hepiniz şu ya da bu şekilde farklı yer ve ortamlarda benzeri iftarlara katılmış olabilirsiniz. Bundan dolayı da tamam bir iftara katılmışsın, anladık, bu kadar da uzatmaya gerek yok diyebilirsiniz. Hakkınız var ama alacağınız yok. Yalnız bu vesileyle önemsediğim iki hususa değinmek için bu iftarı yazı konusu edindim. İlki, bu tür davetlerde çoğu davetiyelerin altında LCV, yanında ise iletişim numarası yazar. Bu demektir ki “Sizi ben bu organizasyona, etkinliğe, düğüne, iftara vb. davet ediyorum. Düzenleyeceğimiz bu programa katılıp katılmayacağınızı, katılacaksanız kaç kişi ile katılacağınızı bildirin. Bunun için lütfen bize dönüş yapın” demektir. Aslında bu tür organizasyonlarda bir aksamanın meydana gelmemesi, organizatörün ve sahibinin sıkıntı yaşamaması ve işini daha güzel yapabilmesi için geri dönüş güzel ve göz ardı edilmemesi gereken bir ayrıntıdır. Yemekli her davetiyenin altına mutlaka yazmak ve dönüş de yapmak lazım. Çünkü özellikle yemekli toplantılarda, gelir dersin gelmez, gelmez dersin gelir, bir kişi gelir dersin, üç kişi gelir gibi durumlar söz konusu olabiliyor.

LCV benim için önemli ama ikinci değineceğim husus daha önemlidir. Genelde böyle büyük iftarları kamu adına birileri düzenler. Yani kamuya ait kurum ve kuruluşun başında olan kişi iftar verir ama masraflar devlet tarafından karşılanır. Bu, kamu sırtından ağalık demektir. Bu konuyu geçmişte epey yazı konusu edindim ama maalesef bu yara her ramazanda devam ediyor. Çünkü kamu sırtından ağalık yapmaya birileri devam ediyor. İşin garibi halkın kahir ekseriyetinde bu tür iftarlara tepki gösterecek duyarlılık da kalmadı. Ya özümsendi ya bu tür iftarı yapan bizden biri ise caiz gözüyle bakılıyor ya da yapılan görmezden geliniyor.

ABK Holding adına verilen bu iftarın tüm masrafı Ahmet Baydar’a ait. Yani kendi öz sermayesinden. İşin özü Ahmet Bey, kendi kazancından ağalık ve ikram yapmıştır. Ki olması gereken de bu. Bundandır ki işten gelerek davete icabet ettim ve gönül huzuru içinde afiyetle yedim. Bravo ve tebrikler Baydar. Allah sana bereketiyle fazlından versin inşallah. Allah’tan kendi parasıyla kalabalıklara iftar veren, bunun için kamu imkanlarını peşkeş çekmeyen kişilerin sayısını artırmasını isterim. Vatandaşlardan da özellikle mangalda kül bırakmayan, Müslümanlığı kimseye vermeyen dindar ve mütedeyyin insanlara da kaybettikleri duyarlılığı yeniden kazanmalarını nasip etsin.

*29/04/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

27 Nisan 2022 Çarşamba

Bilginin Kaynağı

Bazı ünlüler veya bir konunun uzmanları adına açılan sahte hesaplar sanal alemin bir cilvesi. Birileri, ünlü üzerinden algılar oluşturmaya çalışıyor. Bu ayan beyan ortada iken görüşümü destekliyor diyerek asparagas haberi ve görüşü paylaşanların yani algıya teslim olanların sayısı da az değil bu alemde. Paylaşan paylaşana. En masumu da "Eğer doğruysa" diye kendince bir ekleme yapıyor. Paylaşan varsa beğenip yorum yazanlar da eksik değil.

Merak ettiğim, bizim insanımız niçin seçici değil? Acaba bu paylaşım bu kimseye ait olabilir mi diye niçin düşünmez? Niçin görüşümü destekliyor diye balıklama atlıyor? Kapasitemiz bu kadar mı gerçekten? Bence zeki, akıllı ve birazcık birikimi olan biri adına hesap açılıp paylaşım yapılan ünlüyü fikir yönünden birazcık tanıyorsa, onun böyle bir paylaşım yapmayacağını bilir. Bilmiyorsa zekasına ve algılamasında bir problem var demektir. Zeki insan bir şeyi iyi bilen değildir, olaylar arasında bağlantı kurabilendir, olayın perde gerisini düşünebilendir.

Yine bu tür paylaşımlar bu şekilde dolaşımda oldukça bu görüşler o kişinin görüşüymüş gibi aktarılacak. Bir kişiye mal edilen yalan haberler de böyle oluşur. Çünkü dilden dile dolaşıyor, yazılarak kayda geçiriliyor.

Merak ettiğim, bir insan, doğruluğundan emin olmadığı ve yalan olduğu aşikar iken niçin her gördüğünü paylaşır? Unutmayalım ki bir insana her duyduğunu aktarması günah olarak yeter. Aynı zamanda her gördüğü paylaşımı acaba demeden ve test etmeden paylaşması da kendisine günah olarak yeter de artar bile. Özellikle troller, aman dikkat!

Ne olur, başkalarının yalanlarını servis ederek algılara hizmet etmeyelim. Hiçbir şey yapamıyorsanız, kendinize ait özgün bir cümle yazın. Varsın, yalan, yanlış ve eksik olsun. Bunda en azından bir emek vardır. Herhalde bu, o kadar da zor olmasa gerek.

Unutmayalım ki doğrular sağlam temeller üzerine bina edilir. Binanın temeli çürük ise üst katların sağlamlığı bir işe yaramaz. Bilgi ve havadis de böyledir. Menşei doğru olmalı ki üste doğru bilgiler eklenebilsin. 

26 Nisan 2022 Salı

Hayata Kim, Hangi Açıdan Bakıyor?

"Bir gün New York'ta bir grup iş arkadaşı, yemek molasında dışarıya çıkar. Gruptan biri, Kızılderili’dir. Yolda yürürken insan kalabalığı, siren sesleri, yoldaki iş makinelerinin çıkardığı gürültü ve korna sesleri arasında ilerlerken, Kızılderili, kulağına cırcır böceği sesinin geldiğini söyleyerek cırcır böceğini aramaya koyulur. Arkadaşları, bu kadar gürültünün arasında bu sesi duyamayacağını, kendisinin öyle zannettiğini söyleyip yollarına devam eder. Aralarından bir tanesi inanmasa da onunla aramaya devam eder. Kızılderili, yolun karşı tarafına doğru yürür, arkadaşı da onu takip eder. Binaların arasındaki bir tutam yeşilliğin arasında gerçekten bir cırcır böceği bulurlar. Arkadaşı, Kızılderili’ye "Senin insanüstü güçlerin var. Bu sesi nasıl duydun?" diye sorar. Kızılderili ise; bu sesi duymak için insanüstü güçlere sahip olmaya gerek olmadığını söyleyerek, arkadaşına kendisini takip etmesini söyler. Kaldırıma geçerler ve Kızılderili cebinden çıkardığı bozuk parayı kaldırımda yuvarlar. Birçok insan, bozuk para sesini duyunca sesin geldiği tarafa bakarak, onun ceplerinden düşüp düşmediğini kontrol eder. Kızılderili, arkadaşına dönerek: 'Önemli olan, nelere değer verdiğin ve neleri önemsediğindir. Her şeyi ona göre duyar, görür ve hissedersin' der ve yollarına devam ederler".

Bu kıssadan alacağımız hisse, sanırım son cümlede bir güzel ifade edilmiş. Hayata hangi açıdan baktığımıza ve neyi önemsediğimize bu hikayeden hareketle bazı örnekler vermek istiyorum:

Öyle insanlar var ki tüm dünyası tuttuğu, oy verdiği parti lideridir. Onunla yatar, onunla kalkar. Biri liderini eleştirdi mi, ağzını bozar, önce savunmaya, ardından saldırıya geçer. Olup biten ne kadar olumsuzluk varsa liderinin hayatına, siyasi geleceğine saldırı amacı güdüldüğü zehabına kapılır ve buna da kendini inandırmıştır. Kendine ait bir görüşü yoktur. Lideri ne derse görüşü odur. Lideri görüşünü değiştirirse o da değiştirir. Tüm paylaşımları liderine övgü, rakiplerine zem üzerinedir.  Anne ve babasını o kadar övmez. Kendisine o kadar güvenmez. Annen, baban mı yoksa liderin mi dense, annem babam ona feda olsun diyecektir. Çünkü tüm penceresi lideridir. Hayata bakışı ve dünyası lideridir. Ötesi yalan. Kendisini ve ülkesini düzeltecekse yani bir kurtarıcı olacaksa bu ancak lideri olur. Bu tiplerin en masumu hani alternatifi mi var demesidir. Beni düşündüren, toz kondurmadığı lideri öldüğü zaman hayata nasıl tutunacağıdır. Çünkü lideri ölünce kolu, kanadı kırık bir kuş veya sudan çıkmış balığa benzeyecektir.

Bazılarının dünyası dini lideri, şeyhi veya cemaatidir. Tüm paylaşımları şeyhi üzerinedir. Çünkü tek ve tüm doğru şeyhinde tebarüz etmiştir. O bir Allah vergisidir. Söylediği bazı şeyler aklına yatmasa da onun bir bildiği vardır.

Bazılarının dünyası dindir ve dini söylemdir. İşlerin ters gitmesi dinden uzaklaşmadan dolayıdır. Dinin kuralları uygulansa hiçbir derdimiz kalmaz.

Bazılarının din deyince aklına sadece fıkıh ve ilmihal bilgisi geliyor. Bu tiplerin dinden anladığı geçmişte verilmiş fetvaları paylaşmak ve yaşamaktır. Yeni fetvaya da karşıdır. Çünkü bu konuda söylenmesi gereken geçmişte söylenmiştir.

Din deyince bazılarının anladığı dinin belli ritüelidir. Özellikle namaz. Varsa yoksa namaz paylaşımı yapar. Çünkü din onlar için namazdan ibarettir. Allah namazı kaldırdım dese, merak ediyorum, dine dair söyleyecekleri ve yapacakları ne vardır?

Bazılarının hayatı cuma, kandil vb. belirli gün ve haftalarda mesaj göndermek ve ceplere davetsiz misafir olmaktan ibarettir. 

Hayata makam, mevki, kadın, para gözüyle bakanları burada söylemeye gerek yok. 

Verdiğim örnekler önemsizdir anlamı çıkarılmasın. Elbette her biri önemlidir. Yalnız din bundan ibaret değildir. Din, kuralların bazısına önem verip bazısına önem vermemek değildir. Burada ölçü dozajı iyi ayarlamak, birini yaparken diğerini ihmal etmemektir. Dini bir çorbaya benzetirsek, çorbanın içine, olması gerekenleri kararınca koymaktır. Birinden fazla koymak, ötekinden koymamak, çorbanın tadını bozar.

Tüm bu örnekler hayata nasıl ve hangi pencereden baktığımıza bir örnektir. Buna dervişin fikri ne ise zikri odur, diyebiliriz. Bu ise hayata tek pencereden bakmak demektir, tekdüze hayat istemektir, hayatı tek çiçeğe indirgemek demektir. Bu ise hayatı çekilmez ve yaşanmaz kılar. Halbuki hayat tüm çiçeklerden faydalanmak demektir. 

24 Nisan 2022 Pazar

Fakirlerin Ne Kadarı Görüp Gözetilebiliyor? *

“Bugün bir aileye iftara gittik. Evde eski üç sünger minder, bir soba ve bir televizyon var. Baba hurdacılık yapıyor. Bir balyozu, bir demir makası ve bir üçtekerli arabası var. Araba itelemeli, hurda toplama arabası.

Sokaklardan, inşaat artıklarından demir toplayıp satıyor. Anne ev hanımı. 5, 9, 11 yaşlarında üç çocukları var.

Etli ekmek yaptırdık. Yanında ayran, kola, tulumba tatlısı alıp götürdük. Beraber iftar yaptık. Çocuklara 50’şer lira, anneye 200 lira harçlık verdik.

Adam bana ‘Yaşım 41, ilk defa evime misafir geldi’ dedi. Utandım bir şey diyemedim. Benim sigaraya verdiğim paraya onlar geçinmeye çalışıyor herhalde.

Bana en çok dokunan da ‘şimdiye kadar evime herhalde fakiriz diye hiç misafir gelmedi, ilk siz geldiniz’ demesi… Allah bizler affetsin. Hesabı çok zor veririz veya verebilir miyiz acaba?”

Yukarıdaki alıntı yaptığım yazı Meram Milli Eğitim Müdürlüğünde görev yapan bir şube müdürüne ait. Bir özel grupta paylaştığı bu duygularının ardından kendisini aradım. Bu aileyi nasıl bulduklarını sordum. Aklımda kaldığı kadarıyla şunları söyledi: Meram Kaymakamlığı, Vakıftan yardım alan aileleri, ilçesindeki kurumlara paylaştırarak bu fakir ailelerin evlerinde bir iftar yapılmasını planlar. Meram MEM’e de altı aile ve bir şehit yakını düşer. Bir tanesine de bu şube müdürü gider. Kaymakamlığın hazırlattığı ramazan paketi ve akşam yemeğinin yanında yukarıda bahsettiği gibi kendileri de etli ekmek ve yanında içecek götürürler. Verdiğiniz harçlıkları da kaymakamlık mı verdi dedim. Hayır, biz kendimiz takdir ettik, dedi.

Bu iftar programının ardından günler geçmiş olmasına rağmen ailenin durumu hala gözünün önünden gitmemiş ve merhamet duygusu tavan yapmış. Ailenin telefonunu almış. Bundan sonra bu aileyi bırakmam. Eşten, dosttan ne bulursam, bu aileyi gözeteceğim, dedi. Konuşmanın arasında aile reisinin yani itelemeli üçtekerli ile hurdacılık yaparak evinin geçimini sağlamaya çalışan baba ile geldikten birkaç gün sonra telefonla konuştuğunu, adamın en büyük hayalinin motorlu bir üçtekerli araç sahibi olmak istediğini, çünkü bu yol ile topladığı hurdaları sanayiye giderek gerçek değerine satabileceğini, bunu yapamadığı için hurdasını daha ucuza verdiğini eğer böyle bir aracı olduğu takdirde her ay kazandığından 900-1000 lira civarında bir ödeme yapabileceğini ifade ettiğini söyledi. Yani babanın istediği bana peşin para ile bir üçtekerli bulursanız, ben size her ay taksitle ödeme yaparım diyor.

Müdürlüklerine düşen diğer ailelerin durumunu dairesinden soruyor. Onların durumu da kendi gördüğü aileden farklı değil. Hepsinin acınacak hikayesi var. Şube müdürü bu aileye sahip çıkmaya çıkacak da onu düşündüren, daha bu durumda kaç ailenin olduğu, bu ailelerin kaçına ulaşılabildiği. Allah bu şube müdürü gibilerinin sayısını artırsın. Böyle bir hayra sebebiyet verdiği için Meram Kaymakamlığı da bir takdiri hak ediyor. Teşekkürler Meram Kaymakamlığı.

Konu fakire el uzatmak ve gerçek ihtiyaç sahiplerini bulmak ise bu vesileyle yardım konusunda birkaç kelam etmek isterim. Bu ülkenin il, ilçe ve mahallelerinde ne kadar fakir var? Bunların bir listesi çıkarılmış mıdır? Bu fakirlerin ne kadarı evveliyatla gözetilmesi gerekiyor? Acil yardıma muhtaç olanların hepsi aynı oranda görüp gözetiliyor mu yoksa sadece isteyen, derdini anlatanlara mı el uzatılıyor? Devlet ve diğer yardım kuruluşları bunların ne kadarına ulaşabiliyor? Ulaştı diyelim, taşıma su ile değirmen dönmeyeceğine göre ramazan vb günler dolayısıyla elden gelenle ne kadar öğün olacağı da bizi düşündürmelidir.

Gördüğüm kadarıyla özellikle ramazan dolayısıyla devlet ve halkımız şu ya da bu şekilde fakir ve fukaraya elini uzatıyor. Yalnız bu yardımların aynı oranda tüm fakirlere ulaştığı konusunda tereddüdüm var. Çünkü fakir ve fukarayı gözetmek için yardım toplayan envaiçeşit vakıf, dernek, cemaat, STK’lar mevcut. Belediyeler, kaymakamlıklar, valilikler yardım dağıtıyor. İnsanımız tespit ettiği fakirlere sosyal medya aracılığıyla yardım topluyor. Kimi de tanıdığı eş dosttan yardım almak suretiyle belirlediği fakirlere yardım istiyor. Anlatmak istediğim, tespit edilen fakirlere bu yardımlar niçin tek elden yapılmaz da herkes ayrı ayrı yardım toplar ve yardım dağıtır? Bence bu kadar çeşitli yardım toplayan kuruluşların olması, toplanan yardımların tam yerine ulaşamama sıkıntısını beraberinde getirebilir. Çünkü belki de aynı fakir her yardım kuruluşundan yardım alabiliyorken bazıları görüp gözetilmeyebilir. Fakir fakirdir. Dinine ve inancına bakılmaz ve herkese el uzatılması lazım. Keşke her ilin fakir listesi hazırlansa, özel vakıf ve derneklerin topladıkları yardımlar da kendilerinden birer temsilci olacak şekilde valilik veya kaymakamlıklar gözetiminde tek elden dağıtılabilse, bence çok daha güzel olur.

 *27/04/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır. 

Hayattan Kopuk Açıklamalar

İktidar partisinin Genel Başkan Yardımcısı Hamza Dağ, asgari ücrete ek zam tartışmalarına ilişkin, "gelen verilerin enflasyonun altında kaldığını görürsek, gerekirse müdahale yapmaktan çekinmeyiz" açıklamasını yapmış.

İyi de be kardeşim, hesap ortada değil mi? Asgari ücretliye yüzde elli zam yapılmıştı. Halihazırda yıllık enflasyon, Çavuşesku Termometresine göre yüzde 61 olduğuna göre daha ne verisi bekliyorsunuz da müdahaleden çekinmeyeceğinizi söylersiniz? Şimdiden yüzde 11 asgari ücretli alacaklı. Hele Bakan Nebati'nin açıklamasına göre Aralık ayına kadar enflasyon düşmeyeceğine göre enflasyon 8-9 ay daha yükselmeye devam edecek. Bu demektir ki bu bol enflasyonlu hayatta bu asgari ücretli, verilen bu rakamla sene sonunu getirirse, ne ala. Bunlara meşhur termometre ölçeğine göre yeniden bir zam veririz. Yok, ölüp giderlerse, bu ekonomik dar boğazda ülkeye yaptıkları katkıdan dolayı arkalarından hayır dua ederiz.

Durum bu iken yok, kimseyi enflasyona ezdirmeyeceğiz teranelerini bir tarafa bırakalım. Asgari ücretliye ek zammı acilen konuşalım.

Dersiniz ki bütçenin durumu belli. Yeni bir zammı işveren kaldıramaz. Bu, enflasyonu daha da azdırır. Biz işçimizden ve diğer sabit gelirliden sabır bekliyoruz. Önümüzdeki yıl bu mağduriyeti gidereceğiz. Bu daha makul bir açıklama olur. Değilse güven zedelenmesi artarak devam eder ve dost da acı acı söylemeye devam eder.

Siz gerçekten başta asgari ücretli olmak üzere sabit gelirliyi enflasyonun altında ezdirmek istemiyor ve bunda samimi iseniz, izleyen ayda enflasyon farkını verirsiniz. Gerisi lafı güzaftır. Yoksa ayağınıza sıkmaya devam eder ve milletin aklıyla alay ettiğiniz için gönüllü intihara doğru gidersiniz de ardınızda ağlayanınız bile olmaz.

Hasılı, yetkililerin pot kıran açıklamalarını görünce bunların ya bu toplumdan kopuk yaşadıkları akla geliyor ya da olup bitenin vahameti anlaşılmasın diye gerçekleri örtmeye yönelik açıklamalarla günü kurtarmaya çalışıyorlar. Sebep hangisi ise ikisi de vahim bir durumdur ve affı yoktur. Bu demek oluyor ki işler ters gitmeye görsün, yetkililerin nasıl pot kırdıklarını ibretle izlersin ve bu kafayla mı bunlar sadra şifa olacak dersin.

Şubat Soğuğu Bana Acıdı

Yorgun argın işten geldim. Gözüme doğal gaz faturası ilişti. Gözlerim fal taşı gibi açıldı. Oyalanmadan miktarına baktım. 710 lira okudum. Yanlış görmüş olabilirim diye bir daha baktım. Bedelden emin olunca içimi bir sevinç kapladı. Çünkü beklediğimden ve geçen aydan düşüktü.

Bir düşüncedir aldı beni. Acaba neden düşük geldi?

1. Bu ay acaba tasarruf etmiş olabilir miyiz dedim. Mümkün değil. Zira itibarımdan ne ödün veririm ne de tasarruf ederim.

2. Cemre bereketi olabilir mi dedim. Değil. Çünkü cemreler de bereketli geçen kıştan yana tavır aldı.

3. Acaba devlet yüzde 18 olan KDV'yi bana söylemeden sıfırlayarak sürpriz yapmış olabilir mi dedim. İhbarnameye yeniden baktım. Gazı bedava veririm ama yüzde 18'den vazgeçmem dercesine KDV oranı yine 18'di.

4. Kombi bana acıyıp insafa geldi de yavaş mı döndü bu ay dedim. Değildi. Zira insanda kalmayan insaf kombide niye olsundu.

5. Tüm bunlar değilse o zaman ne derken aklıma, acaba Enerya ayı doldurmadan bu ay erken okumuş olabilir mi dedim. Enerya da bunu yapmazdı. Çünkü Enerya da Allah Allah diyor ve fatura okumayı dört gözle bekliyor.

6. Sonunda jeton düştü. Bu ay şubat ayı idi. Malumunuz şubat diğer aylara nazaran az çekerdi ve şansıma bu şubat da 28 çekmişti. Hasılı bana merhamet eden ve insafa gelen şubat ayıymış.

Sonuç olarak doğal gazın bu ay beklediğimden düşük gelmesi, şubat ayından kaynaklı olduğunu sonunda buldum. Ama bu buluş, yorgunluğumun üzerine beni yordu. Ama tüm yorgunluk böyle olsun ve keşke her ay şubat gibi az çeksin ki biz de bu ekonomik dar boğazda az çekelim.

23 Nisan 2022 Cumartesi

Benim de Elektriğim Kesilmişti *

Üç aydır elektrik faturasını ödemediği için CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun evinin elektriği kesilmiş. Parası yoktu da mı ödemedi, vakit mi bulamadı? Belli ki parası da var, zamanı da. Elektriğe yapılan zamları gerekçe göstererek ödemeyeceğini açıklamıştı. Elektrik dağıtım şirketi de bu kişi bir siyasi lider, basının diline düşeriz dememiş, diğer vatandaşlara uygulanan prosedür ne ise aynısını Sayın Kılıçdaroğlu’na da uygulamış.

Bu iş nereye varır? Elektrik dağıtım şirketi prosedürü uyguladık. Bu kadarı yeter deyip elektriği açar mı? Kılıçdaroğlu gerekli tepkimi gösterdim. Bunu tüm Türkiye duydu. Artık borcumu ödeyip elektriği açtırayım ya da geri adım atmayıp karanlıkta oturmaya devam edeyim der mi? Bunu zaman gösterecek. Ama bu meselenin çözümü Kemal Bey’in elinde. Ya gidip borcunu ödeyecek. Ardından açma-kapama bedelini yatıracak ya da karanlıkta oturmaya devam edecek. Çünkü ocak ayında yapılan elektrik zammının bu aşamadan sonra geri alınmayacağı ortada. Zaten kimse de böyle bir şey beklemiyor. Milletin şu aşamada tek istediği, turpun büyüğünün heybeden çıkmaması. Basından duyduğumuzda göre Genel Başkan bir hafta karanlıkta oturup ardından biriken faturaları ödeyecekmiş.

Elektrik borcunu ödememenin sonucunda başa ne geldiğini bilirim. Bildiğim bu konuda Kılıçdaroğlu ne ilk ne de son. 91 yılında benim de başıma gelmişti. Kılıçdaroğlu ile aramdaki fark, benimki zamlara tepki gösterme sadedinde değildi. Sayacım okunmadığı için kesilmişti benim elektriğim. Öyle tepki falan benim neyime.

Şöyle ki: 91 yılında öğretmenlik yeterlilik sınavına giren son nesildik ve yedeklerde idim. Vekil öğretmenliğe müracaat ettim. Vekil öğretmen olabilmek için mülakata alındım. Komisyonda şube müdürü olarak orta üçüncü sınıfta matematik dersime giren hocam da vardı. Sayesinde, Konya’ya 70 km uzaklıktaki Obruk havzasındaki Kemerli Kolça mezrası İlkokuluna müdür yetkili vekil öğretmen olarak görevlendirildim. Bu nasıl bir unvan diyenler için okulun müdürü de sensin, 1.sınıftan 5.sınıfa kadar öğrencileri okutacak olan öğretmen de sensin, hizmetlisi de. Yani her şeyisin.

Uzak demedim, iş beğenmezlik yapmadım. İş iştir dedim ve mezraya nasıl gidilir, bir araştırma yaptım. Obruk bölgesindeki mezraları dolaşarak getirdiği yolcuları geri götürmek için Eski Garaja getiren otobüs öğleden sonra Konya’dan kalkıyormuş.

Eylül ayının 26’ında Kemerli Kolça’ya gittim. O gün kendi kendimi göreve başlattım. Başlama yazısını Karatay İlçe Milli Eğitim Müdürlüğüne götürdüm.

Gidiş geliş imkanı olmadığı için mecburen okulun bahçesindeki lojmanda kalıyorum.

Bir gün öğle ya da ikindi namazı için camiye gitmiştim. Çıkışta MEDAŞ’ın elektriğimi kesmeye gittiği söylendi. Koşa koşa geldim. Altlarında bir araçla Konya’dan elektriğimi kesmeye gelen iki kişiye; ne hayır, niye kesiyorsunuz? Üstelik lojmana yeni taşındım, borcum olmamalı dedim. “Borcunuz yok ama lojman kapalı olduğu için üç aydır sayaç okunmamış ve bundan dolayı elektriğinizi kesmek zorundayız” dediler. Kendilerine, elektriğimi keserseniz, Konya’ya gidinceye kadar elektriği açtıramam. Siz en iyisi elektriği kesmeyin. Keserseniz karanlıkta kalırım. Hafta sonu şehre gider, son endeksi alıp borcumu yatırırım. Yok, illa kesmeniz gerekiyorsa kesmiş gibi yapın. Çünkü bir de açmak için bu araçla 70 km.lik yolu tekrar tepeceksiniz. Devletin yakıtına yazık değil mi dedim. Gelir açarız, emir böyle dediler ve elektriğimi kestiler.

Üç dört gün boyunca kah lamba kah mum ışığında hafta sonunu getirdim. Hafta sonu şehre gidip haftanın ilk günü MEDAŞ’a uğradım. Son endeksi verdim. Borcumu hesapladılar. Ardından açma-kapama parasını da eklediler ve toplam borcumu ödedim. Aynı gün görevliler gelerek elektriğimi açtılar.

Hasılı bu devirde elimiz, ayağımız ve her şeyimiz olan elektrik yokluğunda karanlıkta oturmanın ne mene şey olduğunu ve zorluğunu bilirim. Bu yüzden Kılıçdaroğlu’nu eşekten düşen biri olarak çok iyi anlıyorum. Beni düşündüren, Kılıçdaroğlu dışında ödeme imkanı olmadığı için elektriği kesilmiş ve karanlıkta oturan bu ülkede ne kadar fakir ve fukaranın olduğudur. Temennim olmaması ve kimsenin özellikle imkanı olmadığı için ödeyemediğinden dolayı elektriğinin kesilmemesidir. Çünkü bir evde elektrik yoksa o evde hayat durur. Allah bu hayat pahalılığında kimseyi, kimseye muhtaç etmesin.

*25/04/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

20 Nisan 2022 Çarşamba

Hz Ömer ve Mum *

Tarihte yaşanmış mıdır yoksa adaletiyle nam salmış Hz Ömer'in ne kadar adil olduğunu göstermek için uydurulmuş bir hikaye midir, bilmiyorum. 

Bildiğim bir gerçek var. Dindar, mütedeyyin, İslamcı, İslamcı geçinenlerin ve İslam'dan ekmek yiyenlerin geçmişte sıkça duyduğu ve anlattığı, şimdilerde anlatılmayan ve çoğumuzca riayet edilmeyen, hepimizin bildiği bir anekdota yer vereceğim. 

Bu hikaye kamu malını yönetenlerin kamu malını nasıl görmeleri gerektiğine dair güzel bir örnektir:

Hz Ömer mumunu yakmış, gece karanlığında makamında çalışıyor. 

Sahabeden bir veya birkaç kişi kendini ziyarete gelir. Selâm verirler. 

Beklerler ki Halife selamlarını alsın, kendileriyle ilgilensin. 

Heyhat ki heyhat. Hazretin Allah'ın selamını alması geciktikçe gecikir.

Nihayet Hz Ömer işini bitirir. 

Yanan mumun yanına bir başka mum daha yakar ve önceki mumu söndürür. 

Misafirlerinin beklediği selamı alır ve kendilerine ilgi gösterir. 

Olup bitene bir anlam veremeyen ama sebebini de öğrenmek isteyen sahabe sorar: Biz selamı vereli ne oldu. Nihayet şimdi aldın. Bu yaktığın mum ve söndürdüğün mum da neyin nesi? 

Halife, söndürdüğüm mum beytülmale aitti. Onunla devlet işini yürütüyordum. Siz geldiğinizde işimi bitirmek üzereydim. Siz ziyarete geldiniz. Sizinle ilgilenmek için kamuya ait mumu söndürerek şahsi mumumu yaktım. Ardından selamınızı aldım. Tüm mesele bundan ibarettir, cevabını verir. 

Bu anekdotu duyup da etkilenmeyen Müslüman yoktur. Bu anekdotla kamu malının şahsi emeller için kullanılamayacağı işlenmeye çalışılırdı. 

Nedense küçüklüğümde sıkça duyduğumuz ve anlattığımız bu anekdot nicedir kullanılmamak üzere rafa kaldırıldı. Bugün anlatılan da bizi etkilemiyor ve bu güzelim hikaye bir nostalji olarak tarihteki yerini aldı. Çünkü bizim için kamu malı "Yağma Hasan'ın böreği", "Devlet malı deniz, yemeyen domuz" mesabesindedir. Ye ye yetmiyor maşallah. 

Şu aşamada bu hikaye, duyarlıları tarafından uygulanmayacaksa, devlet malı hoyratça kullanmaya devam edilecekse, biz bu olup bitenlere sesimizi çıkarmayacaksak, bundan dolayı artık vicdanımız sızlamıyorsa, hatta başka kötü örnekleri vererek savunur duruma gelmişsek; ya bu anekdotun aslı yoktur, uydurulmuştur ya da kusura bakmasın ama Hz Ömer de pek pintiymiş diyelim ve işimize bakalım ki deniz de bizim olsun, kumu da. 

Yiyelim, içelim, yedirelim, içirelim. Şanımız yürüsün ve vicdanımız da rahat etsin. 

Hem böylece dini ve dini anekdotları emellerimize alet etmeyerek Anayasa güvencesi altındaki laikliği de korumuş oluruz. 

En azından din ve dini değerler elimizden kurtulmuş olur. 

*23/04/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

19 Nisan 2022 Salı

Abdullah b. Sebe *

Zaman zaman münafıkların lideri Abdullah Ubey b. Selül ile karıştırılsa da İslam tarihinde başta Cemel Vakası ve Sıffın Savaşı olmak üzere her türlü fitne ve fesadın arkasında her ne hikmetse Abdullah b. Sebe ismi geçer. Siyer yazarları İslam tarihini öyle bir anlatırlar ki karşılıklı savaşan, birbirinin boynunu vuran Müslümanlara hiç toz kondurmazlar. Zira onların hiçbir günahı yok. Neredeyse tüm kötülükler, bela ve musibetler Abdullah b. Sebe kaynaklıdır. Cemel'de karşı karşıya gelen iki ordu savaşmamak üzere anlaşmışlardı ki b. Sebe taraftarları karşılıklı ok atmak suretiyle barıştan yana olan iki orduyu savaştırmışlardır. Bu adam olmasaydı, İslam tarihinde ne fitne olacaktı ne de fesat. Müslümanlar kardeş kardeş geçinip gideceklerdi. 

İşin garibi yılanın başı ve her türlü kötülüğün anası olarak piyasaya sürülen Abdullah b. Sebe'nin yaşayıp yaşamadığı muamma. Yani böyle bir kişiliğin tarihte yaşadığı meçhul. Nedense Müslümanlar birbirine düşüren bu önemli aktörün varlığı sadece bir kişiden gelen rivayetlere dayandırılır. Tüm kötülükler, olmayan ve yaşamayan bir şahsiyete niçin yıkılır? Burada, Müslümanlara özellikle sahabeye toz kondurmamak amacı güdüldüğü anlaşılmaktadır.

Geçmişte üretilmiş bu şahsiyet, tarihteki yerini almış ama tarihte kalmamış. Günümüzde de geçer akçe olarak kullanılmaktadır. Tek farkı var. Günümüzde her türlü kötülüğün menşei olarak gösterilen gerekçe ve bahanelerin adı farklı sadece. Dün Abdullah b. Sebe, bugün ise dış güçlerdir. Ekonomide sıkıntı mı yaşıyoruz? Sebebi, bizim onmamızı istemeyen dış güçlerin bize çektiği bitmez tükenmez operasyonlardır. Geri kalmışlığımızın, dünyaya dair kayda değer bir değer üretemeyişimizin perde gerisinde dış güçler vardır. Birbirimizi eleştirirken muhatabımızı, dış güçlerin aklıyla hareket ettiğini bile söyleriz. Bizden ayrılıp gidene dış güçlerin maşası deriz. Bir ülke ile bir gerilim yaşasak, dış güçlerin bitmek bilmeyen ihaneti deriz. Müslüman Müslümanı öldürse, Müslümanların içinden birbirleriyle savaşan olsa, Müslümanların içinden terörist çıksa, bunların arkasında dış güçler vardır. Yani dış güçlerle kafamızı bozmuşuz. Onlarla yatıp onlarla kalkıyoruz. Onmayışımızın tek müsebbibi onlardır. Bize kalsa yani bizi bize bıraksalar biz her şeyin en iyisini yaparız. Dünyanın en ileri devleti oluruz. Ah şu dış güçler... Hasılı Abdullah b. Sebe eşittir dış güçlerdir bizde.

Nedense tüm olumsuzlukları dış güçlere bağlayarak kendimize ve yönetimimize hiç toz kondurmuyoruz. Acaba, ekonomide, siyasette vs. yanlış politika uygulamış, kötü bir yönetim sergilemiş olabilir miyiz diye kendimizi hiç sorgulamıyoruz. 

İyi şeyleri kendimize kötü şeyleri dış güçlere bağladığımız bu yol, gerçekleri ters yüz etmekten başka bir yol değil. Gerçeklerden kaçınmaktır. Beceriksizliğimizi dış güçlere yıkmaktır. Kendimize toz kondurmamaktır. Bu izlediğimiz yolun çıkmaz sokak olduğu bilinmesine rağmen her başımız sıkıştığında bu yolu niçin izleriz? Niye izlemeyelim? “Muaviye ve Dişi Deve” hikayesinde olduğu gibi nasılsa dış güçler bahanesine inanan milyonlar var. Böyle hazır ve her şeye teşne hazır müşterimiz varsa bu yolu niye kullanmayalım. Nasılsa sorgulama yok. Ağzına yüzüne bulaştırdın diyen yok. Acaba tüm bu olup bitenlerde milyonda bir olasılık da olsa senin bu işte bir payın var mı diyen yok. Ben olsam, her devirde geçer akçe olan bu sihirli değneği ben de kullanırım. Nasılsa ülkeyi düze çıkarma gibi bir düşüncemiz ve becerimiz yok. Kullan kullan, bir daha kullan.

Abdullah b. Sebe misali her şeyi dış güçlere bağlama hastalığımızı sorgulayıp terk etmedikçe başkası bize gülerken biz bizi kandırmaya devam ederiz ve bizden bir cacık olmaz.

Şunu unutmayalım ki dün Abdullah b. Sebe kişiliğinde birileri, bugün dış güçler veya başka saikler peşimizi bırakmaz. Çünkü kimse kimsenin onmadığını istemediği gibi devletler de birbirinin onmasını istemez. Bizi zayıf düşürmek için çaba gösterebilirler. Bize düşen, gelebilecek her türlü tehlike, fitne ve fesada karşı hazırlıklı olmaktır. Onlar bir şey yapmaya çalıştığında elimiz armut toplamayacak. Hiçbir zaman tedbir elden bırakılmamalıdır. Tehlikeleri en az hasarla atlatmanın yolları bulunmalıdır. Yine unutmayalım ki tüm başımıza gelenler kendi yapıp ettiklerimizden veya yapmamız gerekirken yapmadıklarımızdandır. Hiç öyle suçu başkasına yıkarak zeytin yağı gibi üste çıkmayalım. Bilelim ki biz doğru yolda isek başkasının/dış güçlerin sapıklığı bize zarar veremez.

Ne olur, Abdullah b. Sebe uydurmasında olduğu gibi her beceriksizliğimizi dış güçlere bağlama hastalığından bir vazgeçelim. Bir şeyi yapamadıysak, ağzımıza yüzümüze bulaştırmış isek bunu da söylemekten kaçınmayalım. Zira bu bir erdemdir. Erdemli biri olmak mı isteriz yoksa Rabbine isyan eden ama bu isyanını savunmacı bir refleksle gerekçe ve bahanelerin arkasına sığınarak örtmeye çalışan İblis gibi biri mi olmak isteriz? Sanırım kimse hele inanan insan, İblis'in yolundan gitmek istemez. Lütfen, ne söylersem, inanıyorlar dercesine bize inananların kredilerini şeytani mantıkla kendi emellerinize alet etmeyelim. Tek suçu bize güvenen insanların güvenini yok etmeyelim. 

*20/05/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

18 Nisan 2022 Pazartesi

Türkiye'nin İki Ayıbı *

Hasan Mezarcı, Refah Partisinden bir dönem milletvekilliği yapmış sıra dışı bir vekildi. Vekilliği döneminde hiç gündemden düşmedi. Türkiye'nin değişik illerine giderek büyük kitlelere konferanslar verdi. Konferanslarının ana konusu yakın tarih üzerine idi. Atatürk'ü eleştirmekle kalmadı, zaman zaman hakaret etti. Kürsü dokunulmazlığını bu şekilde kullandı. Yakın tarihle ilgili tartışmalı konuları Meclis gündemine taşıdı. Mecliste verdiği araştırma önergeleriyle Ali Şükrü Bey cinayetinin araştırılmasını istedi. Soyadı gibi mezardakilerle uğraştı. Onun bu konuşmaları tepki çekti. Gelen tepkiler üzerine partisi kendisini ihraç etti. Vekilliğinden sonra yargılandı ve kısa bir süre hapis yattı.

Hapis hayatı kısa idi ama etkileri belki de hayatına mal oldu. Cezaevine giren Hasan Mezarcı'dan, cezaevinden çıktıktan sonra eser yoktu ve dağlar kadar fark vardı. Savunduğu fikir ve görüşlerinden dolayı cezaya çarptırılan Mezarcı gitti, kendisini İsa Mesih gören ve bunu ilan eden biri olup çıktı. Fikirleriyle birlikte kıyafet ve şekli şemaili de değişti. Yıllarca beslendiği fikirlerinden üç aylık bir cezaevi macerasından sonra bu kadar ani dönüş olacağını söyleseler inanmazdım. Beni düşündüren, bu üç aylık cezaevi döneminde Mezarcı'ya ne yapıldığı. Ne içirildi ne yedirildi ne zerk edildi yoksa bir proje adamı mı idi? Anlayabilene aşk olsun. Beni bu yazıyı yazmaya sevk eden de son günlerde verdiği fetva ile oruçlulardan su yasağını kaldırmasıydı. Oruçlu iken su içebilirsiniz dedi. Kim oluyor da böyle bir cesareti kendinde bulabiliyor. Din konusunda kırdığı potlar sadece oruçla ilgili olanlardan ibaret değil. Bence Hasan Mezarcı'nın bugünkü hali Türkiye'nin bir ayıbıdır. Bir araştırma yapılmak suretiyle ona cezaevinde ne yapıldığının enine boyuna araştırılması gerekir. Yeter ki bu meseleyi birileri dert edinsin. Dönemin hakimi, savcısı, cezaevi yönetimi ve infaz memurlarının bilgisine başvurularak bu mesele araştırılabilir. Hükümet bu meseleye el atarsa Mezarcı'daki bu iki kişiliğin künhüne de vakıf olmuş oluruz. 

Yazımın başlığında iki ayıptan bahsetmiştim. Bu ülkenin ikinci ayıbı da cezaevi öncesi ve sonrası kişiliğinde hiçbir değişiklik olmayan, çoğu kimsenin değer verdiği, acıların çocuğu Muhsin Yazıcıoğlu'dur. 25 Mart 2009'da bir helikopter kazasına daha doğrusu cinayetine kurban gitti. Cinayetin ardından 13 yıl geçmiş olmasına, toplumun kahir ekseriyetinin cinayet olarak gördüğü bu ölümün ardındaki azmettirici faillerinin hala ortaya çıkarılamaması Türk yargısının ve siyasetinin bir ayıbıdır. Türkiye ve sevenlerinin her ölüm yıldönümünde katilleri ortaya çıkarılacak nutuklarını fiiliyata dönüştürmek lazım. Gerçekten çok mu zor bu cinayeti çözmek? Bu ülke bu kadar mı aciz? İstenirse Türkiye bu ayıptan kurtulur. Azmettiriciler de cezasını çeker. Kimsenin yaptığı yanına kar kalmaz. Öyle zannediyorum, bu olayın faili meçhul kalması, bundan ekmek yemesi birilerinin işine geliyor. İktidar bu meselenin çözülmesi için ağırlığını koyarsa öyle zannediyorum, bu mesele çözülür. Değilse bu ayıpla yaşamaya devam ederiz. 

*22/04/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Kişi Siyaseti *

Tarihler 17 Nisan 1993 Cumartesi gününü gösterdiğinde önemli bir maçı izlemek için bir arkadaşın evinde toplanmıştık. Maç öncesi değerlendirmeleri izliyoruz. Dört gözle maçın başlamasını beklerken Turgut Özal'ın vefat haberi ajanslara düştü. Acaba maç ertelenir miydi? Çünkü vefat eden ülkenin Cumhurbaşkanı idi. Nihayet maçın ertelendiği haberi alt yazıda geçti. Heyecanla beklediğim maçın ertelenmesi ve ülkenin Cumhurbaşkanı'nın vefatı beni üzdü. 

Tarif edilmez iki üzüntüyü birlikte yaşarken Özal'a rahmet dilemeli miydim? Beni bir düşüncedir aldı. Benimle birlikte aynı düşünceleri paylaştığım, maç seyretmek için toplandığımız arkadaşlar da aynı ikilemi yaşadı. Normal şartlarda ölene ölümünün ardından rahmet dilenir. Bir an için tereddüt yaşamamın sebebi, yıllarca oy verdiğim parti liderinin Özal'ı kıyasıya eleştirmesiydi. O zamanın kafasıyla her şeyiyle desteklediğim parti liderimin gözünde Özal kötü biriydi. Böyle kötü birine rahmet dilememin vebali olmaz mıydı? Çünkü siyasi liderime göre Özal, sol partilerden daha tehlikeli idi. O zamanlar neyin ne, kimin kim olduğunu sorgulamadan aklını kiraya veren biri olarak rahmet dileyip dilememe ikilemi yaşamam normaldi. Ama içimdeki üzüntü ne idi. Belki de sevinç duymalıydım. Kısa bir sendelemenin ardından içten Allah rahmet eylesin dedim. Arkadaşlar da aynı düşünceleri paylaştı. 

29.ölüm yıldönümünde sevenleri tarafından anılan Özal'ın haberini ajanslardan görünce ölümünün ardından yaşadığım bu haletiruhiye gözümde yeniden canlandı. 

Kutuplaşan Türkiye'de her kişi gibi Özal da sağlıklı değerlendirilmeyenlerden. Özal nasıl biriydi? Kimine göre ilk sivil Cumhurbaşkanı, alnı secdeye değen, halktan biri. Türkiye'ye çağ atlattı. Kimine göre ülkeyi batırdı. Zam üstüne zam yaptı. Enflasyon, döneminde tavan yaptı. Benim memurum işini bilir ya da Irak’la ilgili bir verip üç alma sözleri bir kesimin belleğinde yer etti. Gerçekten kimdi Özal? Hatasıyla sevabıyla gelip geçti. Şimdi iyiydi, kötüydü demenin çok bir anlamı yok. Bana göre Özal ülkenin ufkunu açtı. Birçok yeniliklere imza attı. Türkiye'yi teknoloji ve telekomünikasyonda ileriye taşıdı. Birbirine zıt dört eğilimi tek potada eritti. Sayesinde sol, sağ, milliyetçi ve muhafazakarlar birbirlerini daha iyi tanıdı. Birbirleriyle iletişim kurabildi. 80 öncesinin takım tutar gibi parti tutma alışkanlığı sona erdi ve partiler arasında geçişler başladı. Sayesinde milliyetçi muhafazakar insanlar siyaset ve bürokraside görev alabildi. 141, 142 ve 163.maddeleri kaldırarak özgürlüklerin kapısı aralandı. 82 Anayasasının getirdiği yüzde 10 barajıyla Türkiye, 80 öncesinin hükümet krizlerinden ve koalisyonlarından kurtuldu. Bir bakanını rüşvet aldığı gerekçesiyle Yüce Divana göndermesinin yanında hükümet yolsuzluklarla ve hayali ihracatla anılır oldu. Anayasa bir defa delinmekle bir şey olmaz demek suretiyle bazılarının nezdinde Anayasa hiçe sayıldı. Damadıyla ve ailesiyle yıprandı. Eşi siyasete soyunarak İstanbul il başkanlığına getirildi. Her iktidar partisi gibi kendi zenginlerini çıkardı. Ülke ilk defa KDV adı altında dolaylı bir vergiyle tanıştı. Özelleştirme Türkiye'nin gündemine oturdu. 

"İcraatın İçinden" programlarıyla TRT'ye konuk olarak icraatlarını anlattı. Gündem belirlemede üstüne yoktu. Ortaya attığı konular günlerce toplumda konuşuldu. 

Burada Özal'ın icraatlarının bir kısmına, olumlu ve olumsuz yönlerine kısaca değinmeye çalıştım. Hepsini anlatmaya ne bilgi dağarcığım ne de sayfam el verir. Cumhurbaşkanı seçilinceye kadar iki dönem iktidar olan Özal'ı iki yönden ele almaya çalışacağım. İlk dönemi başarılı, ikinci dönemi ise başarısızdır. Bana göre ilk döneminde Özal iktidara hazırlıklıydı. Ne yapacağını biliyordu. İşini yaparken sadece işine ve yapacaklarına odaklandı. Muhalefet çok istemesine rağmen onları pek muhatap almadı. Bu da başarıyı getirdi. İkinci dönemine geldiğinde, icraat adamı Özal gitmiş, muhalefetle didişen, onlarla bilek güreşine giren ve yatıp kalkan, tabir yerindeyse kişi siyaseti yapan bir Özal ortaya çıktı. Bu, muhalefetin istediğiydi. Bu siyaset anlayışına partisinin yolsuzlukları da eklenince ikinci döneminde de iktidar olmasına rağmen Özal oy kaybetti. Partisi kan kaybetmeye devam etti. Bunda Özal'ın ikinci dönemine hazırlıklı olmayışının ve izlediği kişi siyasetinin payı büyüktür. 

Özal hatasıyla ve sevabıyla gelip geçti. Önemli olan onun yapıp ettiklerinden ve döneminden günümüze dair pay çıkarmaktır. Ama çok ibret aldığımız söylenemez. Bugün Özal'ın ikinci dönemine dair izlediği siyaset daha baskın. Bakıyorsunuz, iktidar muhalefetle yatıp muhalefetle kalkıyor. Sanırsınız ki ülkeyi iktidar değil, muhalefet yönetiyor. Her kötülüğün anası muhalefet. Halbuki muhalefetin iktidara gelmek için iktidarı ve liderini eleştirmesi kadar doğal bir şey olamaz. Tüm imkanlar elinde olan iktidara düşen ise icraatını, yapıp ettiklerini ve yapacaklarını anlatmasıdır. Şayet bir iktidar, yapacaklarından ziyade muhalefeti diline doluyor ve onları tefe koyuyor, halkı muhalefetle korkutuyorsa, bu iktidar tıpkı Özal'ın ikinci dönemi gibi erimeye doğru gidiyor demektir. İktidar dediğin, muhalefetle ve muhalefete dedikleriyle değil, yapacaklarıyla adından söz ettirir. Bundan hem kendisi hem de ülke kazançlı çıkar. 

Yazımı sonlandırırken ilk paragraftaki psikolojiden biraz bahsetmek isterim. Çünkü bizim siyasiler üç beş oy devşirme uğruna kutuplaştırma geleneğini devam ettiriyor. Birbirlerine belden aşağı vurmayı ve hakaret etmeyi kendilerine mubah görüyorlar. Birbirlerine yapmadık hakaret ve demedikleri laf bırakmıyorlar. Bunun sonucunda, oluşturdukları fanatikler rakiplerine düşman gözüyle ve ön yargıyla bakabiliyorlar. Ölünce de ben de olduğu gibi rahmet dilenir mi, dilenmez mi ikilemi yaşayanlar çıkabiliyor. Buna hakkımız olduğunu düşünmüyorum. Bugünkü yönetim modeliyle partiler birbirlerine muhtaç. Bazı partiler dün kanlı bıçaklı ve birbirinin yüzüne bakamazken bugün aynı ittifakın içinde yer alabiliyor ve kardeş kardeş geçinebiliyor. Bu örnekten de anlaşılacağı üzere öyle siyaset yapılmalı ki birbirlerinin yüzüne bakmaya yüzleri olsun. 

Özal'a gönülden rahmet diliyorum. 

*22/04/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

17 Nisan 2022 Pazar

Borçlanmalarda Yazmanın Önemi *

Kur'an'ı Kerim'in en uzun süresi Bakara Süresi, bu ve diğer sürelerin en uzun ayeti ise yine Bakara Süresindeki 282.ayettir. Tamı tamına bir sayfalık bir ayet. Bu ayete borç ayeti de diyebiliriz. Bu uzun ayetin mealini buraya yazmayacağım. Yalnız şu kadarını söyleyeyim. Ayet az veya çok olsun belirli vade ile borçlandığınız zaman bu borcu karşılıklı yazın, iki şahit tutun vs. demek suretiyle borçlanmalarda borçlular arasında ileride ortaya çıkabilecek sorunların önüne geçmeyi hedeflemektedir. Günümüzde kayda alınmayan veya tek taraflı yazılan borçlanmalarda ortaya çıkan sorunlar göz önüne alındığında ayetin önemi daha iyi anlaşılmaktadır. 

Burada başımdan geçen bir anekdota yer vermek suretiyle karşılıklı yazışmanın, ortaya çıkabilecek problemlerin önüne nasıl geçtiğine, bunun karşılıklı güveni yok etmediğine işaret etmeye çalışacağım.

1994 veya 95 yılı olsa gerek. Kahta'da Karşıyaka adında bir mahallede oturuyorum. Devir şimdiki gibi bol enflasyonlu bir devir. Kredi kartı kullanımı fazla yaygın değil. Sende varsa her esnafta post cihazı olmaz. Esnafta olursa da her müşteride olmazdı. Kredi kartı almak için bankalar iki memur kefil isterdi.

Çarşıya gitmediğim zaman bazı alacaklarımı mahallemdeki bakkaldan büyük bir marketten yapıyorum ve yazdırıyorum. Marketi iki kardeş işletiyordu. Birinin adı sanırım Mehmet olmalıydı.

Market sahiplerinden iki kardeşten hangisi olursa olsun, ne almışsam, aldığım ürünleri tek tek yazar. Karşısına da miktarlarını yazardı. Birkaç defa market sahibine, abi tarih ve toplamını yazsanız olmaz mı? Yazık değil mi? Hem vakit kaybı hem de elinize yazık dedim. Her defasında da olsun hocam, ne olur ne olmaz. Biz yazalım şeklinde cevap verirlerdi. Sahipleri, ürün çeşidi ile birlikte yazmaya devam ettiler, ben ise toplamını kendi tuttuğum kağıda not ettim.

Ay başında miktarı bende belli borcumu ödemeye gittim. Marketçinin söylediği miktar bendekinden 500 lira daha fazlaydı. Toplamda bir yanlışlık olmasın. Bendeki farklı dedim. Markette olan bir başka kişi, ben senin iki katın ödedim. Sizinki benden düşük. Öde gitsin dedi. Ona, yapmışsın ki ödeyeceksin. Ben bu kadar alışveriş yapmadım dedim. Marketçi, hocam yaptığın alışveriş burada. Buyur bir de sen bak dedi. Baktım. Omo Matik ve beş paket küp şeker dikkatimi çekti. Burada Omo Matik ve küp şeker var. Ben evimde bunları hiç kullanmıyorum ki alayım. Bunlar bana ait değil dedim. Marketçi, hocam! Şu Omo Matiği ve küp şeker toplamını çıkardığımızda sizin hesap tam dediğin gibi olur. Bu kısımdaki yazı bana ait değil. Biraderimin. Gelince bir sorayım. Hesap netleşinceye kadar siz ödeme yapmayın dedi.

İkinci gelişimde marketçi, "Hocam, dediğim gibi fazla dediğin miktarı biraderim yazmış. Belediyede sizin isminizde bir çalışan var. Ona telefonla, bizden Omo Matik ve küp şeker aldın mı diye sorduk. Aldım dedi. Almış ama onun borç hanesinde bu ürünler yazılı değil. Hasılı sizin hesabınız doğru. Biraderim isimleriniz aynı olunca böyle bir yanlışlık yapmış. Kusura bakmayın. Bir daha olmaz" dedi. Ben de sizi uğraştırdım. Siz de kusura bakmayın. Önemli olan doğrunun ortaya çıkması. Bu vesileyle sizi tebrik ediyorum. Ben size ürünleri niye yazarsınız dememe rağmen siz yazmaya devam ettiniz. Şayet siz ürünleri borç defterine yazmasaydınız, bu sehven yazılma bilinmeyecek ve doğru ortaya çıkmayacaktı. Siz bana bakmayın, yazmaya devam edin dedim. Borcumu ödeyerek vedalaşıp ayrıldım.

Bu anekdottan sonra sanırım fazla söze hacet yok. Borçlanmalarda tek taraflı yazmanın yanında, sağlamasını yapmak için karşılıklı yazmanın, yazarken alınan eşyanın cinsinin de yazılması önemli. Şayet böyle olmasaydı, esnafa güvenim kalmayacaktı. O da bana güvenmeyecekti. Alırken alıyor. İş ödemeye gelince yan çiziyor diyecekti. Siz siz olun işinizi sağlam yapın. Tedbiri elden bırakmayın ve karşılıklı yazın.

*27/05/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

16 Nisan 2022 Cumartesi

Abuzer Kaya

Kendisini Kahta'da çalışırken tanımıştım. Makro Market isminde bir marketi çalıştırıyordu. Sonraları ismini Onakro şeklinde değiştirmiş, iki şube daha açarak marketçiliği geliştirmiş. 

Kasada otururdu. İşinin ehli, işine kendini veren, sessiz, sakin, fazla konuşmayan ve dürüst biri idi. İlk bakışta soğuk bir yapısı göze çarpardı. Kasaya gelene hoş geldin, nasılsın, şeklinde hal hatır sorduktan sonra işine odaklanırdı.

Abuzer Kaya'dan bahsediyorum. 

Burası marketti ama bakkal gibi yazardı aynı zamanda. Her müşteri için bir sayfa açar. Her sayfanın da numarası vardı.

Evime uzak olmasına rağmen çoğu alışverişimi buradan yapardım. Benim numaram 36 ya da 37 idi.

Her yaptığım alışveriş miktarını, verdiği fişten hareketle o günün tarihiyle birlikte yazardım. 15'inde ödemeye gittiğimde ne kadar borcumun olduğunu bilirdim ve her ay borcumu kapatırdım. Ertesi gün tekrar yazdırmaya devam ederdim. 

Kasada da sürekli Abuzer Abi vardı. Belki yaşça benden küçük olmasına rağmen kendisine Abuzer Abi diye hitap ederdim.

Yazdıracağımda veya borcu kapatacağımda çoğu müşterilerin numaraları da hafızasındaydı. Numarayı söylemeden sayfamızı açardı.

Ödeme yapacağımda, Abi borcuma bakar mısın dediğimde, birkaç ay peşi sıra bendeki toplam ile defterdeki toplam tutmamıştı. Benim hesabıma göre örneğin, 3 bin lira borcum varsa 2500 lira çıktı. Hocam 2500 lira derdi. Abi, benim hesabıma göre 3000 olması gerekir. Doğrusu da bu. Siz 3000 alın derdim. Hocam, bizde borcun 2500 lira. 3000 ödemek zorunda değilsin derdi Abuzer Abi. Böyle böyle defterdeki hesaptan daha fazla ödedim.

Bir ay geldi yine borcumu ödemeye gittim. Bu sefer bendeki hesap tutmadı. Şu anda miktar aklımda değil ama bende 3000 lira borç görünürken iki katı kadar bir borç söyledi Abuzer Abi. Beklemediğim bu hesap beni şaşırttı. Abi fazla diyemedim. Moralim bozulsa da cebimde neyim varsa çıkarıp borcumu ödedim. Bir ay boyunca ayırdığım harçlığım da gitti.

İzleyen günlerde yine alışverişe geliyorum ama kafamda hala fazla ödediğim miktar var. Her zamanki şen şakraklığımı göremeyen Abuzer Abi, birkaç defa, hocam, neyin var diye sorduysa da söyleyemedim. Bir gün yine alışveriş yaptıktan sonra kasaya yanaştığımda Abuzer Abi, hocam, bugünlerde sende bir şey var. Moralin bozuk. Ne olur söyle. Yapabileceğimiz bir şey var mı? Yoksa bizden kaynaklanan bir durum mu var dedi. Bu açık çek karşısında, abi, bu ay ödediğim miktar benim hesabımdan yüksek geldi deyiverdim. Ne kadar hocam dedi. Fazlalığı söyledim. Olmaz demedi. Kasayı açtı. Söylediğim miktarı sayarak verdi. Ardından, hocam, oldu mu bu yaptığın? Kaç ay boyunca düşük yazmışsınız diye gelip bize fazla fazla verdin. Bizim hesap seninkinden fazla olunca niye söylemiyorsun. Bu senin hakkın dedi. Haklısın abi. Söyleyemedim dedim. Teşekkür ederek ayrıldım. Meteliğe kurşun atan cebim para görünce moralim de yerine geldi. (Ayrılmadan önce Abuzer Abi bana, Hocam, senin sayfanın karşısında değişik insanların alışveriş yaptığı, aynı hesaba yazdırdığı bir sayfa var. Sanırım numarayı yanlış söylüyorlar. Dalgın ve yorgun olduğumuz zamana denk geliyor olmalı. İyisi mi sana yeni numara verelim diyerek başka bir kart çıkararak yeni bir numara vermişti. Bundan sonra da hesaplarımızda bir yanlışlık olmadı.)

Ben Kahta'dan ayrıldıktan sonra beni tanıyanlara beni sorar, çok dürüst biri dermiş. Böyle olmadığım halde bu iltifat kulağıma geldiğinde beni dürüst bilen biri var diye dünyalar benim olmuştu. (Siz beni dürüst görmeseniz de beni dürüst gören biri vardı. Bunu ispatlayamam. Çünkü Abuzer Abi vefat etti. İnşallah dediği gibi olurum ya da olmaya çalışırım da öbür dünyada Abuzer Abi bana şahitlik yapar.)

İşini ibadet aşkı seviyesinde ciddi yapan Abuzer Abi'nin 2020 yılında Covid 19'dan vefat ettiğini sanal alemi karıştırırken öğrenince üzüldüm vefatına ve aramızda geçen bu anekdot aklıma geldi. Allah gani gani rahmet eylesin.

Söz Makro Marketten (Ankara merkezli Makro değil) açılmışken iki anekdota daha yer vermek isterim.

Abuzer Bey'in ağabeyi idi sanırım. Güleç yüzlü, sıcakkanlı manav reyonuna bakan galiba Osman adında bir ağabeyi vardı. Bir gün markete gelmeden önce tablacıdan dağ armudu almıştım. Marketin içine poşetle girmeyeyim diye siyah poşetteki armudu dış kapının önünde uygun bir yere koydum. Alışverişi yapıp çıkarken koyduğum armudu yerinde bulamadım. Baktığım yere bir daha baktım. Bendeki bu telaşı gören Osman Abi, hocam ne arıyorsun dedi. Şuraya başka yerden aldığım armut poşetini koymuştum. Bulamadım dedim. Kaç kiloydu hocam dedi. Önemli değil dedimse de ısrar etti. İki ya da üç kaç kilo ise söyledim. Kasadaki güzel armuttan ne kadar dedimse tartıp vermişti. Yaşıyorsa kulakları çınlasın. Vefat etti ise Allah rahmet eylesin. Bu arada kaybolan armudumdan iyi idi bana tartılıp verilen armut.

Kahta'da iken örgü makinası almıştım. 2000 öncesi enflasyonlu hayatta ayakta tutunmak için eşim patik örerdi. Ördüğümüz bu patiklerden numune getirdim. Abuzer Abi, burada satabilir misiniz dedim. Olur hocam, şuraya koy. Sen ördükçe getir. Satılsın dedi. Patik bittikçe yerine yenisini getirirdim. Saymadan hocam kaç tane getirdin derler, parasını verirlerdi. Bunu yaparken de hiç kar almadılar. Allah kendilerinden razı olsun.

Bu vesileyle Kahta'daki anılarımdan bir kısmını tazelemiş oldum. Tüm Kahta'ya  kucak dolusu selamlar. 

11 Nisan 2022 Pazartesi

Tünelin Ucu Göründü *

Bakan Nebati, Aralık ayından itibaren enflasyonun her ay düştüğünü göreceksiniz, demiş. Eksik olmasın. Daha aralığa çok var ama olsun. Bugünlerde iyi bir morale ihtiyacımız vardı. Moral moraldir. Zira tünelin ucu göründü. Şurada aralığa ne kaldı?

Bakan olmak böyle bir şey olmalı. Baktı mı geleceğe, aylar sonrasına bakabiliyor. Kendisini kıskandım doğrusu. Çünkü ben, değil aralığı, yarınımı göremiyorum. Demek ki bana bakanlığı bundan vermiyorlar. Zira 8-9 ay sonrasını görecek gözlerimde parıltı yok. 

Gelelim konuşmaya. Çünkü konuşmanın künhü satır aralarında gizli. Bu konuşmadan, bu yılı yüksek enflasyonla geçireceğimiz anlaşılıyor. Satır aralarında kapalı kalan, enflasyonun aralığa kadar yüzde kaç yükseleceği. Kaba hesapla ve Çavuşesku Termometresi ölçeğiyle nisandan aralığa, her ay enflasyon yüzde beş çıksa, yüzde 61'in üzerine 40 daha eklemek gerekecek ki bu, yıllık enflasyon yüzde 101 olacak demektir. Böylece üç haneli resmî enflasyonu da görmüş oluruz. Bu oranı açıklayacak TÜİK başkanının başına ne gelir, bunu şimdiden kestiremiyorum. Büyük bir ihtimalle zamanında kaldırılan idam cezası jet hızıyla çıkarılır. İlk müşterisi de TÜİK başkanı olur. 

Burada kafama takılan bir hususa daha değinmek isterim. Bu enflasyon niçin daha önce veya sonra değil de aralıkta inmeye başlayacak? O zaman bir gömü mü bulacağız, doğal gazı o zaman mı çıkarmaya başlayacağız ya da geçen 20 Aralıkta dövize yapılan operasyon gibi enflasyona da bir ayar mı yapılacak veya dışarıdan bol sıcak para mı gelecek? Çünkü döviz iner de çıkardı. Aynı şekilde enflasyon da çıkardı inerdi. Nitekim füze gibi çıkan döviz bir gecede alaşağı olmuş, devlet dahil kimse ne olduğunu, nasıl indiğini anlayamamıştı. Enflasyonun da emir ve direktif ile inme durumu varsa, ne olur, aralık beklenmesin. Şu enflasyona gününü bir göstersinler ki biz de bayram edelim. 

Sebep ve hikmet her ne ise aralıkta enflasyonun emir veya diğer saiklerle düşecek veya düşürülecek olması güzel. Böylelikle asgari ücretli ve diğer bordro mahkumlarının zam oranları da onları enflasyona ezdirmeyecek şekilde bir güzel ayarlanmış olur. Oldu olacak bir de enflasyon garantisi verilirse, keyfimize diyecek olmaz. Kur Garantili TL, Altın Garantili TL ve Kur Garantili yap-işlet-devret uygulamasından sonra bir de Enflasyon garantili maaş garantimiz olur.

Yazımı bitirirken 8-9 ay sonrası enflasyonun akıbetinin ne olacağını bir uzman edasıyla mı diyelim yoksa müneccim edasıyla mı diyelim, her neyse bilen Sayın Nebati hakkında da birkaç kelam edelim. Gönül ister ki çocuklarının başı öne eğilmeyecek şekilde Bakanımız başarılı olsun. Kendisinden, atsın da biraz küçük atsın ki civcivler de yesin isteriz. Hem böyle müjdeler öyle pat diye söylenmez. Zira yürek mi dayanır buna. Ayrıca biraz da dersine çalışıp mantıklı moral verse iyi olacak. Çünkü kış aylarında enflasyon azar. Mesela sebze ve meyvenin çıktığı, yerli ürünlerin pazarlarda satışa sunulduğu yaz aylarında enflasyonda düşüş bekliyoruz dese, adam bu işin kitabını okumuş ve kitabın ortasından konuşuyor deriz. Neyse Nebati'nin elinde bereket B planı daima var. Baktı ki aralıkta da enflasyon inişe geçmezse, öngörüsünü revize eder, olur biter. Endişem, üç haneli enflasyonu açıklayan TÜİK başkanının başına gelen, Sayın Nebati’nin başına gelmez. Bu durumda boynu büküklüğü çok arar. 

*16/04/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Kamu Sırtından Ağalık *

Üstadım, eskiden kendi evinde, ailenle birlikte mütevazı bir sofrada iftarını açarken belediye başkanı olduktan sonra çok değiştin. Şimdi ramazanın her günü bir kesime yemek veriyorsun. Verdiğin yemekler de dillere destan. Üstelik her bir yerden davetli çağırıyorsun. Yemeğin yanında bu misafirlerin ulaşım ve otel masraflarını da çekiyorsun. Belediye başkanlığı maaşın bu davetleri kaldırmaz. Bildiğim kadarıyla başkan olmadan önce de çok variyetli ve cömert değildin. Ailenden miras kaldı desem, ailen de kıt kanaat geçinen biri idi. Nereden bunun kaynağı? Yoksa bir yerden gömü mü buldun ya da birileri bu masrafların sponsoru mu oluyor? Bu kadar cömertlik neyin nesi? 

İlahi arkadaşım! Ne gömü buldum ne ailemden miras kaldı ne sponsorum var ne cömerdim ne de tüm bu iftar masrafları karşılamaya maaşım yeter.

O zaman bu değirmenin suyu nereden, söyler misin? Haydi deyiver. Aramızda, bilesin.

Niye deşeliyorsun? Üzümünü ye, bağını sorma.

Olur ya senden sıra gelir, bu şehir halkı döner şaşar, aklını peynir ekmekle yer ve beni bir gün bu şehre başkan yaparsa, bu işler nasıl yapılır, acemilik çekmeyeyim diye soruyorum. Yarın ben vermem. Senden önceki başkan yedirirdi derler. 

Bu değirmenin suyu belediyeden. Tüm masrafları belediye çekiyor.

Yani belediyenin sırtından şehrin ileri gelenlerine ağalık yapıyorsun.

Evet.

Oldu mu ya şimdi bu yaptığın?

Olmayacak nesi var? Mevzuatta temsil ve ağırlama giderleri diye bir ödenek var. O kalemden karşılanıyor. Yani kanunda yeri var.

Tamam, kanunda yeri vardır. Bunu anladım. İşi kılıfına uydurursun. Buna kimse de bir şey diyemez. Zira her şey mevzuata uygun. Peki, bu yaptığın doğru mu?

Niye doğru olmasın. Bu vesileyle belediyemizin reklamı oluyor. İftar öncesi veya sonrası mikrofonu alarak belediyemizin hizmetlerini anlatıyor ve mesajımı veriyorum.

Bu hizmetleri anlatmak için illa birilerinin karnını doyurman mı gerekiyor?

Misafirperverlik bu milletin genlerinde var. Ben bu hasleti devam ettiriyorum.

Kendi paranla bu kadar kişiye her akşam böyle mükellef sofra hazırlayıp yedirir miydin?

Ne münasebet! Milletin parasını millete yediriyorum. Cebimden niye vereyim. 

Fakire, fukaraya, yetim ve gurabaya yedirsen, eh diyeceğim. Ama gördüğüm kadarıyla kelli felli makam sahiplerini ağırlıyorsun. Yani bize yer yok oralarda.

O dediğin fakir kesime de belediyemiz çay, şeker gibi yardımlar yapıyor. Yani onları da es geçmiyorum. Tüm bunları sosyal belediyecilik adına yapıyorum.

Tüm bu dediklerin içime pek sinmedi ama diyelim ki yapılması gerekiyordu. Yaptın. Peki senin belediyen borçsuz bir belediye mi? Yani tüm hizmetleri yaptın. Bu ikramlar harcayacak yer bulamadığın fazla para mı?

Yok ya... Belediye olup da borcu olmaz mı? Borçla döndürüyoruz belediyeyi. Çoğu iş yaptırdıklarımıza bedelini zamanında veremiyoruz. Öteliyoruz durmadan. İhtiyaçları karşılamak için zaman zaman kredi çektiğimiz de oluyor.

Desene devlet bütçesi gibi kara delikli bir bütçeniz var.

Aynen öyle.

Be kardeşim, madem borçlusun. Başkasına kamu sırtından ağalık yapacağına, önce borçlarını kapatmayı denesen ya da bu yemek masraflarını daha acil olan harcamalara ayırsan olmaz mı? 

Ama herkes öyle yapıyor. Dünyada da bunun örnekleri var. 

Kardeşim, başkası yaparsa yapsın. Hem başkasının yapması bunu meşru göstermez. Sonra kimin parasını kime yediriyorsun. Senin bu yaptığına yağma Hasan'ın böreği denir. Bilesin ki kamu kaynağı yetim malı gibidir. Bunu da unutma. İstersen ben ayrıldıktan sonra yetim malı yiyenlerin durumuna bir göz at. Çünkü bildiğim kadarıyla dindar mütedeyyin birisin. Her şeyde dini referans alıyorsun. Din bu yaptığına ne kadar cevaz veriyor, bunu bir irdele. Dinde yeri varsa tüm bu yaptığın helali hoş olsun. Değilse vebalinin altından kalkamazsın. Zira gittiğin yol, yol değildir. Bu da benden sana bir dost tavsiyesi olsun.

*15/04/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.