29 Şubat 2020 Cumartesi

Siyasal İslam Çöktü mü? ***

Ülkede zaman zaman siyasal İslam veya İslamcılık çöktü mü tartışması yapılır. Kimine göre çökmüştür, kimine göre ise İslamcılık çökmez. Yine tartışmalar arasında İslamcılık, Batı menşeli olarak bize pazarlanmıştır denirken kimine göre de İslamcılığın kökeni bizde. 

Değerlendirme yapmadan önce İslamcılık nedir, önce buna bir bakalım: "İslamcılık ya da Siyasi İslam, İslam'ın kişisel hayat dışında sosyal ve politik alanlarda da yol gösterici kılınmasını hedefleyen "politik-ideolojik hareketler" olarak tanımlanmaktadır. Modern dönemlerde İslam dini üzerinden hareket edilerek ortaya konulan ideoloji." denilmektedir.

Burada siyasal İslam'ın dış menşeli veya köklerimizden gelen bir ideoloji olduğu üzerinde durmayacağım. Tanıma bakınca İslam'ın, bireysel bir din olmadığı, aynı zamanda sosyal ve siyasi hayatta da referans kabul edilmesi gerektiği anlamı çıkar. Bu tanıma ve içeriğine karşı çıkmak mümkün değildir. Çünkü İslam, ilahi dinler içerisinde Yahudilik gibi tamamen dünyaya, Hıristiyanlık gibi ahirete hasredilmiş bir din değildir; hem dünya hem de ahiret içindir. Aynı zamanda İslam, Allah ile kul arasına hapsedilmiş bireysel bir din olmayıp toplumsal bir dindir. İnsanın doğumundan ölümüne ve ölümünden sonrasına da sözü olan bir dindir. Her şeyimize karışır dense yanlış olmaz. Hasılı -cı ya da -cılık eklerinden hoşlanmasam da tanımdaki İslamcılık tanımı benim kulağıma hoş geliyor. Uygulanabildiği takdirde insanlığa huzur getirir.

Asrı Saadet dediğimiz peygamberimizin ve ilk iki halifenin dönemi hariç İslam, yeryüzünde hakim olmuş mudur? Hakim olduysa da yönetilenlere ve çevresine huzur vermiş midir? Buna gönül huzuru içerisinde evet demek mümkün değil. Bireysel olduğu kadar toplumsal ve yönetimde İslam, bugün tüm kurallarıyla uygulansa sonuç ne olur? Bugün İslam, bireysel, toplumsal, siyasal ve hayatın her alanında geçerli olsa huzur verir mi? Buna da maalesef gönül rahatlığı içerisinde evet diyemiyorum. İslam’ın huzur vermemesinin müsebbibi İslam mı? Değil. Sorun İslam’da değil, bizdedir. Çünkü bizden çektiği kadar İslam hiçbir şeyden çekmemiştir. İslam'ı kendi emellerimize alet ettiğimiz kadar hiçbir şey alet edilmemiştir. 

Diyelim ki dünya bize haydi şu inandığınız İslam’ı hayatınıza tatbik edin, referans olarak İslam’ı alın, başta kendiniz olmak üzere dünyaya adalet dağıtın, huzur verin dese ve İslam bu topraklara ve İslam dünyasına hakim olsa hangi İslam’ı referans alacağız? Çünkü İslam bir tane olmasına rağmen farklı farklı İslam anlayışlarımız var. Kimse kusura bakmasın, bu bölünmüşlük, bu sığ düşünce ve bu bakış açımızla zaten İslam bu topraklara hakim olmaz, olsa da yüz ağartmaz. Ne dünyaya huzur veririz ne de kendimize dirlik veririz. En hafifiyle birbirimizi tekfirle suçlar, boğazımızı keseriz ve siyasal İslam’ı kendi ellerimizle çökertiriz. Söylediklerimin olacağını söylemek için bir bilgi sahibi olmamıza gerek yok. Şu anda bile elimizde imkan ve güç yok iken birbirimizi öldürüyoruz, gücü ele geçirince neler yapmayız…

Bugün siyasal İslam'ı savunan siyasal İslamcıların çoğunun İslamcılık konusunda samimi olduklarını düşünmüyorum. Savunduğumuz İslam, içi doldurulmayı bekleyen slogan İslam’dır. Bunu yaşantımızla gösteriyoruz zaten.

Hasılı anlamı itibariyle siyasal İslam, hayatımızda  bir söylem olarak yer almaya devam eder, uygulanma imkanı olmadan bir ideal olarak yaşar. Ötesi bizim için lükstür, zira buna kumaşımız  el vermez.

***05/03/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.


28 Şubat 2020 Cuma

Sözün Bittiği Yerdeyiz *

Perşembe gecesi Hatay Valisinin yaptığı açıklamaya göre İdlip’te askerlerimize yapılan saldırıda 33 askerimiz şehit oldu. 32 askerimiz de yaralı. Şehitlerimize Allah'tan rahmet, yaralılara acil şifalar, yakınlarına sabırlar diliyorum. Türkiye’nin başı sağ olsun. Umarım şehit sayısı artmaz. Milletçe temennimiz bu yönde.

Türkiye bu büyük saldırıdan sonra ne yapar ne eder, nasıl bir siyaset izler bilmiyorum. Şu aşamada şöyle olsaydı, böyle olsaydı demenin veya kızmanın da bir anlamı yok. Hal böyle olunca ne yazmak istiyorum ne de bir şey söylemek istiyorum. Çünkü sözün bittiği yerdeyiz maalesef. Olay sıcaklığını koruyor ve hiç olmadığı kadar zor durumdayız. Acımız büyük.

Şu anda zamanı veya değil ama Suriye ve yürüttüğümüz dış politikamız ile ilgili tespitlerde bulunmak istiyorum: Gördüğüm, Suriye bataklığı bizi iyice içine çekti. Suriye bizim iç meselemiz oldu ve çetrefilli bir hal almaya başladı. Bu demektir ki Suriye’de çok bilinmeyenli bir denklem ile karşı karşıyayız ve biz bu denklemi çözemedik. Çünkü çok bilinmeyenli denklemin çözümü bizim elimizde değil. ABD ve Batı'nın düşmanca tavırlarından dolayı Rusya'ya yaklaşmamız işe yaramadı. ABD'den sonra Rusya da bize düşmanca tavırlar içerisine girdi ve gerçek yüzünü gösterdi. Ayıdan post, Rus’tan dost olmaz, sözü bir kez daha gerçek oldu. Rusya önce bizi Batı'dan kopardı, yanına çekti. Sonra da tekme vurdu. Sonuç olarak ne Suriye’ye yarandık ne Rusya’ya ne İran'a ne Batı'ya ne ABD'ye ne de Araplara ve dünyada yapayalnızız. Üstelik bu yalnızlık, onurlu bir yalnızlığa benzemiyor. Bu yalnızlıkta kendi göbeğimizi kesecek gücümüz de yok.

Yaşadığımız bu olaylar göstermiştir ki Suriye politikamız iflas etmiştir. ABD ve Batı liginden Doğu Blokuna yönelme politikamız da işe yaramamıştır. Mısır'la sorunluyuz, Arap ülkeleriyle sorunluyuz, İsrail ile sorunluyuz, Batı ile zaten köprüleri atalı çok oldu. ABD ile kanlı bıçaklıyız.

Suriye konusunda ve diğer devletlerle ilişkilerin bu noktaya gelmesinde irade ortaya koyanların, sorunların çözümünde iyi niyetli olduğundan şüphem yok. Ama gel gör ki iyi niyet tek başına işe yaramadı. Bu aşamadan sonra, 
*yürüttüğümüz dış politikayı önyargısız bir şekilde masaya yatırmak ve gözden geçirmek, yanlışlık varsa politika değişikliğine giderek yanlıştan vazgeçmek,                               
*tansiyonu yükselten söylemlerden kaçınmak, gerilimi düşüren konuşmalar yapmak ve konuşmalarımızda diplomatik dil kullanmak,  
                                         
*yeni politika belirlenirken siyasi partilerin görüşlerini almak ve partileri bilgilendirmek,

*soğukkanlılığı korumak, sinir ve kızgınlıkla hareket etmemek,  

*dış politikada hamaseti terk etmek ve çıkar ilişkisine dayalı politikalar geliştirmek,                                                                          
*Suriye’den en az zararla nasıl çıkılır üzerine, savaş dışında başka seçenekler ortaya koymak gerekiyor.    
                  
Milletçe bir sükunet içinde şehitlerimize son görevlerinizi yapalım, yaralarımızı saralım, bir taşkınlığa sebebiyet vermeyelim. Allah yardımcımız olsun. 

*29/02/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Dış Politikamızı Gözden Geçirme Zamanı ***


Küçüklüğünüzde, Sadık Şendil tarafından yazılmış, tiyatrolarda sahnelenmiş, sinemaya da uyarlanmış “Yedi Kocalı Hürmüz” filmini izlemişsinizdir. Filmde, Hürmüz değişik meslek erbabından altı kişiyle gizlice evlenmiştir. Evlendiği her erkeği haftanın bir günü ağırlayan ve onları hoş eden Hürmüz’ün gözü ve gönlü yedinci kocadadır. Berber kocasının dükkanında gördüğü doktora aşık olur. Bir hastalığını bahane ederek doktorun da evine gelmesini sağlar. Doktor da Hürmüz'e aşık olur. İkili, tüm engelleri aşarak evlilik yolunda adım atarlar.

Mizahi bir şekilde işlenen bu tür bir evlilik şeklinin ne dinde ne ahlakta ne de örfte yeri vardır ve tasvip edilmez. Çünkü bu tür bir evlilik aile yapımıza terstir. Değil yedi kişiyi idare etmek, bir başkası ile aldatmak bile affedilemez. Böyle bir evliliğin en hafif sonucu boşanmadır. Ki çoğu aldatmalar öldürme ile sonuçlanır.

Yedi Kocalı Hürmüz filmindeki Hürmüz'ün yedi kişiyi idare etmesini unutmadan, bu filmi şimdilik bir tarafa bırakalım. Dış politikaya gelelim. Zira ben dış politikamızı Yedi Kocalı Hürmüz'e benzetiyorum. Ne alaka demeyin.

Birinci Dünya Savaşından sonra savaşın galipleri, sadece Osmanlı’yı parçalamakla kalmadılar. Bizden kopardıkları topraklar üzerinde, küçük küçük devletçikler kurdurarak kendilerine bağladılar. Bize de bu küçük Anadolu toprağını bırakırken tam bağımsızlık vermediler. Yönümüzü Batı'ya çevirmemizi, kendileriyle birlikte hareket etmemizi bizden istemediler, dayattılar. İkinci Dünya Savaşından sonra oluşan iki kutuplu dünyada, başını Sovyetlerin çektiği Varşova Paktına karşı ABD'nin başını çektiği Batı blokunda saf tutma rolü verildi bize. Bu rol “Ben bu rolü beğenmedim, ben oynamıyorum artık, rolümü değiştiriyorum” şeklinde bize bırakılmış ihtiyari bir rol değildir.

Bakmayın siz, sınırları belli bir vatanımız ve üzerinde dalgalanan bir bayrağımız olduğuna... Biz bağımsız bir ülke falan değiliz. Göbeğimize kadar Batı'ya ve ABD'ye bağlı ve bağımlıyız. Kendi göbeğimizi kendimiz kesecek şekilde kendi kendine yeten ne güçlü ekonomimiz var ne savunma sanayimiz yeterli ne teknolojimiz ne de bize kol kanat gerecek güçlü bir ülkeyiz. Kısaca bize biçilen rol, sınır ötesinde inisiyatif alan lider ülke olmak değil, uydu devlet olma rolüdür. Onların ürettiğini alan, onların verdiğiyle yetinilmesi gereken bir pazar olmaktır. Hal böyle iken sınır ötesinde inisiyatif almak, bölgesel güç olmaya çalışmak, haksızlıklara karşı çıkmak, bölgede ben de varım demek, bizim için ateşten gömlek giymektir. Aynı zamanda bize biçilen bu rolü  beğenmeyip kutup ya da cephe değiştirmeye kalkmak da kefen giymektir. Yakın tarihimizde yapılan 60 ihtilalinin, Batı'dan/ABD'den umduğunu bulamayıp yönünü Sovyetlere/Rusya'ya çevirmeye yönelen Adnan Menderes'e karşı yapıldığı söylenir.

Bütün bunları niye anlatıyorum. Türkiye son yıllarda Batı'dan ve  yeterince ilgi ve alaka görmedi. Yalnız bırakıldı. “Stratejik ortağımız” tarafından defalarca hançerlendi. ABD/Batı/NATO zor günümüzde yanımızda yer almadı. Türkiye yönünü Rusya’ya çevirdi, ikili ilişkileri artırdı. Sonuç, ABD ve Batı'dan sonra İdlip konusunda Rusya'dan da büyük bir darbe yedik. İdlip sahasındaki askerlerimize yapılan saldırı sonucunda yazıyı kaleme aldığım saatlerde Hatay Valisinin açıkladığına göre 33 askerimiz şehit düştü. 32 askerimiz de yaralı. Türkiye, geç saatlerde “Ülkemizde yaşayan Suriyeli göçmenler kara ve deniz yoluyla gitmek isterlerse engel olunmayacağını” açıkladı. İdlip sorunu nasıl çözülür, bize bedeli ne olur, bizi bir savaşın içine çeker mi? Bunu zaman gösterecek.

Görünen o ki dış politikada Türkiye’nin ABD ve Rusya arasında izlediği denge politikası çökmüştür ve yalnızız. Maalesef hem Rusya hem Batı ile hareket etmek bize yaramadı.  Ben işte bu durumumuzu -kızacaksınız ama- “Yedi Kocalı Hürmüz'e benzetiyorum. Tekrar ediyorum, teşbihte hata olmaz...

Allah rahmet eylesin şehitlerimize. Yaralılara da acil şifalar diliyorum. Başta ateşin düştüğü haneler olmak üzere milletimizin başı sağ olsun. Allah ülkemizin yardımcısı olsun.

***02/03/2020 tarihinde Pusula haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

27 Şubat 2020 Perşembe

Türkiye'nin Aile Fotoğrafı ***


TÜİK, 2019 yılı evlenme ve boşanma istatistiklerini açıkladı. Buna göre,
2019 yılında evlenenler bir önceki yıla oranla yüzde 2,3 azalmış. Boşananların oranı ise bir önceki yıla göre yüzde 8,0 artış göstermiş. 

Önceki yıllara göre evlenme yaş ortalaması da artmış: Evlenen çiftlerden erkeklerin yaş ortalaması 27,9’a, kadınlarda ise 25’e çıkmış. Bu demektir ki evlenenler de daha geç evlenir olmuş.

Evlenmeler içinde yabancı uyruklularla evlilik oranlarına gelince, yabancı gelinlerle evlilikler, toplam gelinlerin yüzde 4,3’ünü oluşturuyormuş. Yabancı uyruklu erkeklerle evlilikler ise toplam erkeklere oranla 0,8’de kalmış. 

Yabancı uyruklu erkeklerle evlenen kadınlarda ilk üç sıra: Yüzde 31 ile Alman, 16,4 ile Suriyeli, 6,8 ile Avusturyalı damatlar olmuş.

Yabancı uyruklu kadınlarla evlenen erkeklerimizde ilk üç sıra ise, yüzde 14,5 ile Suriyeli, 11,7 ile Azerbaycanlı, 10,5 ile Alman gelinlermiş.

Boşanmalarda en yüksek üç il; binde 2,95 ile İzmir, 2,88 ile Antalya, 2,71 ile Muğla başı çekiyor. Boşanma oranlarının en düşük olduğu ilk üç il ise binde 0,25 ile Hakkari, 0,33 ile Siirt ve Muş.

Evliliklerle oranın en fazla olduğu üç ilimiz, binde 7,89 ile Aksaray, 7,86 ile Adıyaman, 7,77 ile Kilis olmuş.

Evlilik süresine göre boşanmaların oranı(yüzde): 2,6’ı 1 yıl dolmadan, 33,4’ü 1-5 yıl, 20,6’ı 6-10 yıl, 15,8’i 11-15 yıl, 10,8’i 16-20 yıl, 7,9’u 21-25 yıl, 8,8’i 26 ve üzeri yıllar arasında boşanıyor. 

Son bir yıl içinde meydana gelen boşanma olaylarından 139.660 çocuk etkilenmiş. Çocukların velayeti yüzde 76 oranında anneye verilirken yüzde 24’ü de babaya verilmiş.

Evlilik ve boşanmalarda bir de Konya'ya göz atalım: 2019 yılında şehrimizde evlenen çiftlerin sayısı bir önceki yıla göre yüzde 0,7 azalarak 15.30’a düşmüş. Boşananların sayısı da bir önceki yıla göre 2,1 artış göstererek 3.823’e yükselmiş. 

TÜİK'in evlenme ve boşanma istatistiklerini vererek sizleri rakamlara boğmuş olabilirim. Özetlersem, evlenmeler azalırken boşanmalar artıyor, yabancı uyruklarla evliliklerde artış var. Evlenme yaşı gittikçe yükseliyor, boşanmaların çoğunluğu evliliğin ilk beş yılı içerisinde meydana geliyor. Ekonomik durumu iyi olan illerde boşanmalar daha fazla iken geliri daha zayıf olan illerimizde boşanma oranı daha az. Boşanmalardan dolayı etkilenen çocuk sayısı da az değil. Tüm illerimiz Mersin'e giderken Konya tersine gitmemiş. Türkiye ortalamasında olduğu gibi Konya’da da evlenenler azalırken boşananlar artmış.

Kısaca Türkiye’nin aile fotoğrafı bu. Bu fotoğrafa, geçinemediği için ayrı yaşayan, resmiyete girmemiş, parçalanmış aileleri de dahil edersek karşımıza korkunç boşanma oranları çıkar. Siz ne dersiniz bilmiyorum ama Türkiye'nin bu medeni hali içimizi karartan cinsten. Bu görüntü kimseye huzur vermez. Çünkü mevzubahis olan toplumun en küçük parçası ailedir. Ailelerde huzur yoksa toplumda da huzur olmaz. Aileler çatırdıyor maalesef. Gidişat odur ki her yeni yıl, bir önceki yılı aratacağı ve boşanan aile sayısının daha da artacağını gösteriyor.

Evliliklerin ilk beş yılında bitmesini anlayabiliyorum. Çiftler birbirini denedi, olmadı diyelim. 20.ve 25.yılında biten evlilikler var. Çok anlaşılır gibi değil. Her boşananın kendince haklı bir sebebi olabilir. Ama evliliğin meyvesi olan çocuklar olduktan sonra “Anlaşamıyoruz, ayrılalım” durumunu anlamakta zorlanıyorum. Zira orta yerde kalan çocuklarımızın, bu durumu anlaması daha bir zor olsa gerek. Onlara bunu yaşatmaya hakkımız yoktur diye düşünüyorum.

Eskiden bir tanıdığımızla karşılaşınca hal hatırdan sonra çoluk çocuk nasıllar, ne yapıyorlar diye sorardık. Bu gidişle soramayacağız. Çünkü dün evli olan çiftler bir bakmışsın, yollarını ayırmışlar. Sormakla yaralarını depreştirmiş oluyoruz... Allah kimsenin aile saadetini bozmasın.

***04/03/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

26 Şubat 2020 Çarşamba

Bir Sevindim Bir Sevindim!

Birkaç kalem ihtiyacım için bir alışveriş merkezine gittim. Alelacele alacaklarımı aldıktan sonra kasaya yürüdüm. Yaptığım alışveriş 130 lira tuttu. Ödeme için kartı uzattım. Bir poşet ver demeden kasiyer: Size bir de poşet vereyim” dedi, rafın masanın altından iki poşet verdi, bir taraftan da ödememi çekti.

Birkaç kalem eşya için kartımdan çekilen 130 lirayı düşünmedim. Önüme konan iki poşete bir sevindim bir sevindim. Sormayın. Hem de iki defa birden. Çünkü önüme konan iki poşet. Poşete sevinilir mi demeyin. Poşeti bedavaya getirdim ne de olsa. Elli kuruş cebimde kaldı. 

Birkaç kalem eşya için karta çekilen 130 TL'nin “Sonra bir de ödemesi var” diye düşüneceğim yerde ederi 50 kuruş olan bedava poşete sevindiğimi garipseyebilirsiniz. Siz garipseseniz de edindiğim bu iki sirke, pardon poşet bana  bal gibi geldi. Kasiyer bana o anda aldıklarımı koymam için  poşet yerine boş mezar bile verse hayır demezdim. Bu, anlatılmaz ancak yaşanır.

Gördüğünüz gibi gani gönüllüyüm. Azla sevinebilen birisiyim. Fazlasında gözüm yok. Bir poşet bana 130 lirayı unutturdu, yarama merhem oldu. 

Bu arada poşeti paralı hale getirenlere de bir teşekkürü borç bilirim. Çünkü onlar poşeti paralı hale getirmeselerdi, ben bana verilen poşetlere sevinebilecek miydim? Karamsarlığın hakim olduğu, gülmeyi unuttuğumuz, yarınlara güvenle ve umutla bakamadığımız bugünlerde iki poşet bir nebze de olsa dertlerimi unutturup mutlu etti.

Siz de beni memnun etmek ve sevindirmek isterseniz büyük olsa da fena olmaz ama gördüğünüz gibi küçük şeylere sevinebilen birisiyim.  


Racülün Yes'a *

Konyalı iseniz Zafer'deki Nasuh Bey Camiini biliyor olmalısınız. Bugün size bu camide görev yapan cami imamından bahsetmek istiyorum. Tanımadığım bu imamın İnternette 22 dakikalık bir videosunu izledim. (Meraklıları için adresi veriyorum: https://youtu.be/GmOKsYdZr34)

İlahiyat ön lisans mezunu olan Ahmet Sardoğu, İHL'yi de dışarıdan bitirmiş. Aynı zamanda hafız olan imam Ahmet, imamlıktan önce 6 yıl kadar zabıta olarak görev yapmış. Çevresinin "Sana çok yakışır, niye imamlık yapmıyorsun" demesiyle Diyanet'e geçerek Konya Ereğli'de imam-hatip olarak göreve başlar. 5-6 ay önce de Nasuh Bey Camiinde göreve başlar. 

Konya'da o kadar cami ve din görevlisi varken bu imamı, diğerlerinden farklı kılan ve beni hakkında yazı yazmaya iten neden, hocanın heyecanı, gayreti ve kendisini tamamen mesleğine adamış olmasıdır. 

Çiçeği burnundaki imam; kendisini tanıtmak, muhitini tanımak, mahallelisini camiye çekmek, onlara ve çocuklarına dini konularda yardımcı olmak amacıyla -hakkında çekilen videodan anladığım kadarıyla- geldiği andan itibaren dur durak bilmiyor, koşuşturuyor: Mahallesindeki esnafı ziyaret ediyor, size ve çocuğunuza Kur'an okutayım, sizi camiye bekliyorum, sizinle tanışmaya geldim, diyor. Akşam namazından sonra yatsı ezanı okununcaya kadar evlerin zillerine basıyor, kendisini tanıtıyor, okuyup faydalanmaları için ücretsiz kitap hediye ediyor. 80 kadar öğrenciye Kur'an dersi veriyor, dini bilgiler anlatıyor. İçlerinde hafızlık yapan öğrencileri de varmış. Cami cemaati de artmış.  Ev ziyaretlerinde, muhitinde çokça olan Suriyelilerle iletişim kurabilmek amacıyla yanında kendisine eşlik eden Arapça bilen bir tercüman da bulunduruyor. 

Kendisiyle en yakın zamanda tanışmak, yaptıklarını ağzından dinlemek ve arkasında namaz kılmak istediğim Nasuh Bey Camii imamı Ahmet Bey, yaptıklarında ne kadar samimi, yükselme veya şöhret olma niyeti mi var, muhitine güven verdikten sonra insanlardan maddi olarak faydalanma yoluna gider mi bilmiyorum. Umarım yaptıklarında samimidir ve bozulmadan aynı şekilde devam eder. Belki bu şekil veya başka şekil görev yaptığı muhitinde etrafına ışık saçan bizim bilmediğimiz başka meslektaşları da vardır. Vazifesini devlet memuru ötesine taşıyan, bir kişinin yüreğine dokunmaya çalışan ve yaşantısıyla etrafına örnek olan, yaptığı ve söyledikleriyle amel eden bu tür hizmet aşıklarının sayısını Rabbim artırsın inşallah.

Nasuh Bey Camii İmamı Ahmet Bey ile röportaj yapan kişi, Ahmet Bey'e "Bu işleri yapmadaki amacın nedir" diye sorunca "Racülün yes'a olmak istiyorum" cevabı veriyor Ahmet Bey. Bu cevabı duyunca Sayın Sardoğu'nun görevini dert edindiğini ve gereğini yapmaya çalıştığını anlıyorum. Yazıma başlık olarak verdiğim bu kelime sıfat ve mevsuf olarak Yasin Süresi 20.ayette geçiyor. Ayetin meali "Şehrin öbür ucundan bir adam, koşarak geldi ve  'Ey kavmim, bu elçilere uyun' dedi". Ayette geçen Racülün yes'a, koşan adam veya koşarak gelen adam, demektir. Allah kendisinden razı olsun, karşılığını sadece Allah'tan bekleyen misyon sahibi kişilerin sayısını artırsın.

Not: Yasin Süresi ikinci sayfada "Racülün yes'a" şeklinde geçen kişinin; Hatay'da medfun bulunan, adına cami yaptırılan, ve günümüzde önemli ziyaret yerlerinden sayılan Habib-i Neccar olduğu bazı tefsir kitaplarında geçmektedir. Habib-i Neccar, şehirlerine gelen üç elçiyi kurtarmak isterken şehir halkı tarafından şehit edilir. Allah rahmet eylesin.

*28/02/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

24 Şubat 2020 Pazartesi

Doğu Toplumlarında Oğul ve Damatlar *

Doğu toplumlarında kız çocukları hep ikinci plandadır. Oğulun ayrı bir yeri vardır. Bir hanede arka arkaya kız çocuğu dünyaya gelse morali hep bozulan ailenin en büyük muradı, soyunu devam ettirecek, ele ve ayağa düştüğü zaman kendilerine bakacak bir oğlan çocuğudur. 

Nihayet birkaç kızın ardından bir oğlan çocuğu dünyaya gelir. Dünya onların olur. Ablaları dahil tüm aile bayram eder. Hepsi oğlanın üzerinde titrer. Evin küçüğü şımartılır. Her istediği alınır ve yapılır. Oğlan kısa zamanda evin kelek keseni olur. Ablalarını evire çevire gerekirse döver. Bir günde kırdığı yumurta kırkı geçer. Kızlar bu durumdan dert yansa da evin bu kelek kesenine kimse bir şey diyemez. Çünkü dokunulmazlığı vardır. 

Kızlar genellikle ailede ikinci plandadır. Ağızlarıyla kuş tutsalar da aileye kendilerini beğendiremezler. Nihayet evlenirler. Oğuldan sonra evin ikinci üçüncü, dördüncü oğulları olur damatlar. Çünkü damatlar da evin tek oğlu gibi kıymetlidirler. Aile, oğul üzerinde titrediği kadar damatların üzerinde de titrer. Evin bir ferdi olmuşlardır artık. Oğul kadar damatlar da memnun edilecektir.

Evin imkanlarından oğul kadar damatlar da faydalandırılır. Oğula verilen damatlara da verilir. Ailenin şirketi, holdingi varsa oğul ve damatların her biri bir koltuğa oturtulur. Ailenin böyle bir imkanı yok, evin reisi devletin en üst mertebesinde ise oğul ve damatlar boş kalacak değiller ya... Her birine makamsa makam, şöhretse şöhret ayağının altına serilir. Bir dedikleri iki edilmez. Baba ben şu makamı istiyorum derlerse ikiletilmez; yapar mısın, yapamaz mısın, el alem ne der, denmez; o makama getirilir. Oğul çok yaramaz çıkar ise damat üzerine yoğunlaşılır. Makamlar damatlara bir bir teslim edilir. Damadın başarılı olması önemli değildir. Önemli olan kızımızın gönlünü hoş tutmaktır. Kızımızın gönlü hoş tutulmaz ise ailede huzursuzluk olur. Ailenin saadeti bozulacağına ülkenin saadeti bozulsun varsın. Tipik bir Doğu toplumu klasiğidir bu. Sık sık tekrarlanır. Ülke kısa zamanda damatlar saltanatına döner. 

Hayal aleminde değilim, bir ütopyadan bahsetmiyorum. Osmanlı tarihine bir göz atarsak damatların etkisini fazlasıyla görürüz. Damat veya damatların ağırlığını iyice hissettirdiği yönetimlerin başarılı olup olmadığını sizin tarih bilginize bırakıyorum. Bana göre damatlar pek yüz ağartmamıştır. Bedelini damatlar değil, kayınpederler değil, devlet çekmiştir.

*26/02/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

Doğa Bize Diyor ki ***

Doğa: "Bakın hele, benim şakam yok. Beni ciddiye alın, tedbirlerinizi alın. Zira tahammülüm kalmadı" diye diye 2020'ye geldi. 

Geldi gelmeye ama 2020'nin ilk ayları yüzümüzü güldürmedi. Depremle yatıp depremle kalkıyoruz diyeceğim ama çoğu zaman yerimizden kalkamıyoruz. Çünkü her deprem can almaya devam ediyor. Deprem sadece bizde değil, dünyada da oluyor. Ama dünyada olan depremler, can kaybına sebebiyet vermezken her ne hikmetse bizde es geçmiyor. Hatta depremin merkez üssü komşu olsa bile ölüm yine gelip bizi buluyor. 

Deprem diyor ki bize:
*Ben kıyametin küçük bir provasıyım. Tedbir ve ibret alın diye zaman zaman bir doğa olayını gerçekleştiriyor, biriken enerjimi boşaltıyorum. Siz nasıl ki nefes alamasanız, yaşayamazsanız ben de enerjimi boşaltarak nefes alıyorum ve deşarj oluyorum. Yalnız benim nefes almam sizin nefes alıp vermenize benzemez. Yıkıcı yönüm büyüktür. Ne de olsa kıyametin küçük bir provasını icra ediyorum. 

Ama siz ne yaptınız? Sırtıma bindiniz, inmeyi bilmediniz. Asırlardır üzerimde yaşıyorsunuz. Tamam, bana verilen misyon gereği sizi sırtımda taşımak benim görevim. Ama tıpkı sizin gibi ben de bir can taşıyorum. Ama siz beni hoyratça kullandınız: Doğayı kirlettiniz, ıslah ederiz diye akıp gitmem gereken doğal yolları kapattınız. Tıkanıp kaldım. Sonunda sizi boğdum. Bana uygun şehirler ve yerleşim yerleri kurmadınız, ayağınızın altındaki fay hatlarını bildiğiniz halde paradan puldan kaçırarak derme çatma evler yaptınız. Bu evleri yıktım geçtim. Kurtulan kurtuldu ama aldığım canlar benim oldu. Yıkıcı darbemi gördüğünüz ve şakamın olmadığını bildiğiniz halde her deprem sonrası korktunuz ve "Depremlere hazırlıklı olmalıyız, kendimizi depremlere hazırlamalıyız" muhabbetleri yaptınız hep. Ben biraz kabuğuma çekilince yine unutup gittiniz, hayatın normal akışı içine kendinizi kaptıtarak gereğini yapmadınız. Maalesef benimle beraber yaşamayı öğrenemediniz. Siz böyle yaşamaya devam edin, ben de sünnetullah gereği görevimi yapmaya devam edeceğim, her depremim size gününüzü gösterecek. Daha bu, iyi günleriniz.

Sizin bu durumunuza üzülüyor ve size acıyorum biliyor musunuz? Hayatı ve yaşamayı çok seviyorsunuz, ölümü aklınıza bile getirmek istemiyorsunuz fakat orta şiddetindeki bir doğa olayıma bile teslim oluyor ve kendi elinizle yapıp ettiğiniz enkazın altında can veriyorsunuz. Aslında enkaz altında kalan vücudunuz değil, dürüstlüğünüzdür. Maalesef bugüne kadar dürüstlük sınavını ne siz ne de devletiniz geçebildi. Hele o ellerinizle kurup büyüttüğünüz devletinizi Allah, bildiği gibi yapsın. Devlet olarak deprem öncesi ülkesini hazır edeceği yerde deprem sonrası deprem mahalline damlamayı marifet sanıyor. Bak ben geldim, o gelmedi, acınızı paylaşıyorum, diyor. Halbuki ona düşen, deprem sonrası organizasyondan önce deprem öncesi vatandaşını depreme hazırlamaktır. Ben onun yerinde olsam depreme dayanıklı olmayan bir ev kalmayıncaya kadar Kanal İstanbul gibi projelerden vazgeçerim. Tüm Türkiye'yi bir şantiyeye çeviririm. Depreme dayanıklı olmayan evlerin yerine yenisinin yapılması için bir seferberlik başlatırım. Parası olmayana uzun vadeli kredi açarım. Evler yenilendiği gibi durgun olan inşaat sektörünü de canlandırırdım.

Bir söz de size söyleyeyim. Zira tek suçlu devletiniz değil. Her işinizi kadere bağlamayın. Kader bir ölçüdür ve yapıp ettiklerinizdir. Ölçüye göre hayatınızı dizayn etmezseniz boyunuzun ölçüsünü alırsınız. Benim yaptığım doğa olayı deprem de bir kaderdir. Benim bu kaderimden Allah'ın bir başka kaderine kaçın ve tedbirinizi alın. Böyle yaparsanız benim kaderimden ölmezsiniz. Sadece kısa süreli bir heyecan yaşarsınız, o kadar.

***27/02/2020 tarihinde Pusula haber gazetesinde "Deprem Bize Diyor ki" başlığında Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.




23 Şubat 2020 Pazar

Sınıfta Kalma Yeniden *


90’lı yıllardan itibaren Milli Eğitim Bakanlığı koltuğuna hangi bakan oturursa otursun, yaptığı ilk icraatlardan biri ortaokul ve liselerdeki sınıf geçme sistemi ile oynamak oldu. Kısa bir süre yürürlükte kalan kredili sistem uygulamasının dışında, derslerinde başarılı olamayan öğrenciler için bütünleme diyebileceğimiz ek sınav hakları verdi. Öğrenci yeni sınav hakkında da başarılı olamadıysa öğretmenler kurulu kararıyla bir üst sınıfa geçirilmesi murat edildi. Hepsinin yaptığı, sınıf geçmeyi daha da kolaylaştırmak oldu. Mesajı almayıp sınıf tekrarına karar verilen öğrencilerin yeniden öğretmenler kurulunda görüşülmesi yinelendi. Bakanların bu niyetini geç de olsa anlayan öğretmenler “Benim dersimden başarılı olamayan öğrenci, nasılsa kurul kararı ile geçirilecek. Bu durumda veli ve öğrencinin gözünde ben niye kötü olayım? En iyisi zayıf vermeyeyim” deme yoluna giderek öğrencisine pek zayıf vermez oldu. 1999 yılından itibaren çıkarılan yönetmeliklerle devamsızlık haricinde neredeyse sınıfta kalma kaldırıldı.

Halen yürürlükte olan yönetmeliklere göre ilkokulda sınıfta kalma yok. Ortaokulda başarılı olamayan öğrenciler, şube öğretmenler kurulu kararı ile bir üst sınıfa geçirilmekte. Lisede ise zayıf dersi ne kadar olursa olsun 50 ortalamasını tutturan öğrenci bir üst sınıfa geçebiliyor. Mesela Matematik dersinden bir öğrenci dört yıl boyunca sıfır çeksin, diğer derslerin ortalamasıyla hiç Matematik bilmeden mezun olabiliyor. Sadece Dil ve Anlatım(Türk Dili ve Edebiyatı), İHL’lerde ilaveten Kur’an-ı Kerim dersleri ortalama ile geçilemeyen derslerdendir. Öğrenci, üst sınıfa bu derslerden sorumlu olarak geçebiliyor. Bu demektir ki nice yıllardır ilkokul birinci sınıfa başlayan öğrenciler liseyi bitirinceye kadar sınıf arkadaşlarını hiç kaybetmediler. Böyle bir politikanın güdülmesinde sınıf tekrarına kalan bir öğrencinin devlete maliyeti hesabı yapıldı hep.

Bir devlet politikası haline gelen bu maliyet hesabı bize pahalıya patladı.  Haliyle başarılı olan da başarılı olamayan da liselerden mezun olunca ÖSYM’nin yaptığı sınavlarda sıfır çeken öğrenci sayısında artış oldu. Bugün öyle bir noktadayız ki ne okulların bir değeri var ne öğretmenlerin ne de okunan üniversitelerin. Üniversiteler liselere, liseler ortaokullara, ortaokullar da ilkokullara kızıyor: Çocukların temeli yok diye. Bilenin ve bilmeyenin ayırt edilmeden sınıf geçtiği bir sistemde temel mi olur mübarekler! İşin garibi öğrencinin sınıfta kalmaması adına sınıf geçme sistemiyle oynamanın en ağır faturasını okullarda başarılı birçok çocuk ödedi. Nasılsa kalma yok. Arkadaşım kaç dersten zayıf olmasına rağmen sınıf geçti, ben niye çalışayım dedi, ders çalışmayı bıraktı. Bir yaptırımı olmayınca birçok öğretmen ortaokul ve liselerde sınıfa hakimiyet sorunu yaşadı.

Her gelen iktidarın sınıf geçme üzerinde oynamasının sonucu olarak eğitim ve öğretimimiz yerlerde sürünür oldu. Müsebbibi olarak da herkes öğretmenleri suçladı. Halbuki suçlu aranacaksa esas suçlu, sınıfa giren herkesi mezun etme hastalığına tutulan devlet politikamızdı.

Eğitim ve öğretimimize bir neşter vurmasını beklediğimiz müjde, nihayet Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’tan geldi. 2020-2021 öğretim yılından itibaren ortaokul ve liselerde sınıfta kalmanın yönetmeliklere gireceğini söyledi. Bu açıklama, edindiğim izlenime göre kamuoyundan tam puan aldı. Bu açıklamanın ardından, lise öğretiminin zorunluluktan çıkarılması da kamuoyunun en büyük beklentisidir. Umarım buna da sıra gelir. Bu arada inşallah Bakanlık, yönetmelik çıktıktan sonra sınıfta kalmanın arkasında durur. Eskiden olduğu gibi “Bir seneye mahsus” istisnaları getirerek sınıfta kalanları bir üst sınıfa geçirme yoluna gitmez. Bu kapı bir açılırsa her sene “Bir defaya mahsus”ların arkası kesilmez.

*24/02/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



20 Şubat 2020 Perşembe

Bazı Şeyler Şüphe Götürmez *

Bazı şeyler vardır ki şüphe götürmez. Para da bunlardan biridir. Para kişinin kendi öz sermayesi ise parayı nasıl, ne şekilde, nereye harcayacağını kendi bilir, kimse karışamaz. (Aslında buna da karışılır ama şimdi konumuz bu değil.) Para kamunun veya kamu yararına çalışan bir kurumun ise buralarda olanlara düşen yoğurdu üfleyerek yemeleridir. Çünkü buralar halkın ortak malıdır, halkın yardımlarıyla ayakta dururlar ve amme adına iş yaparlar. Sadece kullanımı için buralar birilerine emanet edilmiştir.

Kamu malının veya kamu yararına toplanan yardım paralarının yerli yerince harcanıp harcanmadığı zaman zaman tartışma konusu olur. Vatandaş sorar ve merak eder: Bu ödenek nereye harcandı, toplanan yardım paraları ne kadar, acaba para yerine vardı ve yerli yerince kullanıldı mı diye. Vatandaşı böyle düşünmeye iten sebep geçmiş kötü örneklerdir. Böyle konularda para musluğunun başında olanların daha bir duyarlı olması gerekir. Devlet yetkilileri ve yardım paralarının toplanma ve harcanmasına ön ayak olanlar, toplanan paralar konusunda hem şeffaf hem de hesap verebilir olmalı. Bu konu, harcanması gereken yere harcandı denip kestirip atılamaz.

Hepinizin bildiği gibi okullarda okulların para pul işlerine bakmak için yönetmeliğe uygun bir şekilde Okul Aile Birlikleri kurulur. Birliğin geliri -varsa- kantin geliri, spor salonu varsa salonun geliridir. Bunun yanı sıra birlik okula gelir elde etmek için kermesler düzenler. Birliklerin esas geliri bağışlardır. Her bağış makbuza bağlanır. Toplanan paralar daha önce açılmış banka hesabına yatırılır. Okulun bir ihtiyacı olduğunda beş kişiden(veli) oluşan birlik yönetimi karar alır. Alınan bu karar, karar defterine yazılır ve imzalanır. Alınacak mal için en az üç esnaftan teklif alınır. İhale en uygun teklifi verende kalır. Ödeme için birlik başkanı ve birlik muhasibinin imzalı dilekçesiyle para bankadan çekilir ve ödeme yapılır. Aynı zamanda gider makbuzu kesilir. Birliğin gelir ve giderleri üç ayda bir, ayrıntılı bir şekilde veli ve öğrencilerin göreceği yerlere asılır. Birliğin gelir gider hesabı yılsonu itibariyle kontrol edilir. Gelir ve giderler yeni yıla aktarılır. Birliğin gelir ve gider hesapları iki öğretmen ve bir veli tarafından belirli periyotlarla denetlenir. Herhangi bir şikayet söz konusu olduğunda veya okul, bir denetim geçirdiğinde birliğin gelirleri de incelenir. İnceleme yapılırken banka cüzdanı, birlik karar defteri ve gelir gider defteri birlikte incelenir. Herhangi bir usulsüzlük tespit edildiği takdirde yönetim kurulunda olmamasına rağmen okulun müdürü hakkında gerekli inceleme ve soruşturma başlatılır. Her yıl ekim ayı içerisinde birlik genel kurulu toplanır. Bu toplantıda okulun gelir gideri ibra edilir. Yeni yönetim kurulu seçilir. Genel kurulda ayrıca izleyen yılın bütçesi karara bağlanır.

Bu yazımda okul aile birliklerinin işleyişinden bahsetmek değildi niyetim. Ama yukarıda yardım ve bağış paralarının kullanımından bahsedince para pul işlerinin şeffaf ve usulüne uygun bir şekilde yürütüldüğü okul aile birliklerini örnek vermek istedim. Bir yerde şeffaflık, hesap verebilirlik ve denetim olunca şaibe de o kadar az olur. Çok az paranın döndüğü okul aile birlikleri şeffaf olabiliyorsa niçin diğer kurumlarımız da şeffaf olmasın? Kurum ve kuruluşlarımız niçin töhmet altında kalsın? Özellikle büyük paraların döndüğü yardım kuruluşlarımızın belirli periyotlarla kamuoyunu bilgilendirmelerinde fayda var. Çünkü mevzubahis olan paradır. Bir yerde varsa orada imtihan var demektir ve herkesin gözü de oradadır. Para pul işlerine bakanların çoğu da bu imtihandan alnının akıyla çıkamaz, altında ezilir.

Halkımızın yardımlarıyla ayakta duran, büyük paraların döndüğü, kötü gün dostu yardım kuruluşlarımızın yıpranmaması ve halkımızın yardımseverliğinin devam etmesi için kurum ve kuruluşlarımız, her tür töhmet ve şaibeden uzak olmalı ve uzak tutulmalıdır. Çünkü bir şeyin şüyuu, vukuundan beterdir. Kurumlarımız güven sorunu yaşarlarsa vatandaş elini eteğini çekiverir.

*21/02/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

19 Şubat 2020 Çarşamba

Bazıları Sadece Şemsiye İşiyle Uğraşmalı! ***

Sosyal medyada, sanal alemde ve köşe yazılarında din üzerine yazıp çizmeyen yok gibi. Yazan yazana, paylaşan paylaşana… Buralarda dini bir konu enine boyuna ele alınıyor. Kah fetva veriliyor kah ahkam kesiliyor. 

Dini konularda görüş belirten bazılarına yazdıkları yakışıyor. Çünkü ayakları yere basarak yazıyor, meseleyi derinlemesine analiz ediyorlar. Umum bakış açısına aykırı da olsa yazılanlar okunuyor, tasvip görüyor, ufuk açıyor. Bazıları vardır ki dini bilgi diye yazdıkları, dinden ziyade toplumda oluşan dini gelenektir. Görüşünü desteklemek için malzeme sıkıntısı da çekmiyorlar. Mevzu(uydurma) olduğu erbabınca belirtildiği halde yazılarında uydurma hadisleri mesnet olarak kullanmaktan da çekinmiyorlar. Yeter ki tezlerini ispatlamada işlerine yarasın. Dine sonradan sokuşturulmuş bidat ve hurafeyi dinin kendisi diye öyle emin yazıyorlar ki şaşırıp kalıyorsun. Bu tiplere göre din budur. Yersen... İtiraz ve eleştiriye de gelmezler. Çünkü imanını sorgulamaktan da geri kalmazlar. Seni hemen İslam dairesinden çıkarırlar. Ne de olsa ellerinde iman terazisi var.

Dini bir konu üzerine yazıp çizmenin, üzerinde ahkam kesmenin, köşesinde dini bir konuyu işlemenin önünde bir engel yok. Herkes dağarcığını boşaltabilir. Zira İslam'da ruhbanlık ve din adamı sınıfı yok. Din kimsenin tekelinde değil. Kendisine, ufkuna, bilgi birikimine güvenen, olay ve konulara bütüncül bir pencereden bakabilen herkes yazıp çizebilir. Düşüncesi sığ olan, bilgi birikimi kulaktan dolma bilgiden ibaret olan, hayata tek pencereden bakan insanların kendi alanlarında yazmasında fayda vardır. Dine ve dini değerlere en büyük zararı da bunlar veriyorlar. Ama farkında değiller. Kazara bu tiplere işin doğrusunu söylemeye kalksan seni sapık, bilmem ne düşmanı ya da din dışına çıkmış, müsteşriklerin yolunda giden bir kişi olarak lanse eder.

İnsan din, tıp, mühendislik vb her alanla ilgili az veya çok bilgisi olabilir. Ama kimse bir din bilgininden daha bilgin, bir doktordan daha doktor, bir mühendisten daha mühendis kesilmemeli. Alanı dışında ne kadar bilgili olursa olsun yazıp çizerken haddini, yerini ve sınırını bilmeli. Bu konuda Shakespeare ile ilgili anlatılan bir anekdotu bu tiplere sıkça hatırlatmakta fayda var: “Bir şemsiye tamircisi, yazmış olduğu şiirleri incelemesi için Shakespeare'e gönderir. Ünlü yazarın cevabı: “Dostum siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın...” olur.

Yanlış anlaşılmasın, kimse alanı dışında konuşmasın, yazıp çizmesin, başka konularda görüş, tasvip ve tenkitlerini dile getirmesin demiyorum. Elbette alanı dışında yazılıp çizilenlerle ilgili görüş bildirecek, yazılıp çizilenlere eleştirilerini dile getirecek. Ama tüm bunları yaparken kendi alanını bir tarafa bırakmadan yapacak. Hele dini alanla ilgili yazarken yalan-yanlış ve uydurma hadisleri emellerine alet etmemeli. Zira bu, peygambere yapılan en büyük kötülüktür.

Sahi çok mu zor bazılarının sadece şemsiye yapım ve tamir işi ile uğraşmaları? Bence günümüzde şemsiye tamir işini yapacak kişilere ne çok ihtiyacımız var…
***27/02/2020 tarihinde Pusula haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır. 

Gezi Davasının Düşündürdükleri ***


2013 yılının 28 Mayısında İstanbul'da başlayan, kısa zamanda birçok ile sıçrayan, yakın tarihimize Gezi Olayları diye geçen protesto eylemleri 30 Ağustosa kadar sürmüştü. Bu eylemlerde biri polis olmak üzere 10 kişi vefat etmiş, 10 bine yakın insan da yaralanmıştı. Bu eylemler sonucunda;
*Dönemin Maliye Bakanı Sayın Şimşek'e göre olayların faturası 1,4 milyar dolar oldu.
*Borsa İstanbul'da işlem gören şirketlerin piyasa değeri 164 milyar geriledi.
*Gezi olayları akabinde 8 milyarlık yabancı sermaye ülkeden çıkış yaptı.
*Borsa düştü, faiz ve döviz fırladı.
*Yüzde 6,13 olan yıllık enflasyon 8,88'e çıktı. Haliyle hayat pahalılığı arttı.

Devleti aylarca uğraştıran ve ülkeye ağır bir ekonomik fatura bırakan bu eylemin faillerine ilk mahkeme, sanıkları mahkum edecek yeterli delil bulamadığından, yargılanan sanıkların beratına karar vermiş. İlk aşaması beraatla biten bu yargılama, Yargıtay tarafından onanır mı yoksa karar bozulur mu? Bunu zaman gösterecek.

Burada yargılama adildi veya değildi demeyeceğim. Zira bu ülkenin adalet anlayışına ve yargılamasına inanmıyor ve güvenmiyorum. Mahkeme kararı mahkumiyetle sonuçlansaydı da yargıya güvensizliğim değişmeyecekti. 2013'de meydana gelen bir vukuatın yargılaması yedi yıl sürüyorsa zaten geciken adalet, adalet değildir. Canlı yayında Türkiye ve dünyanın izlediği bu kalkışmada ölen insanlarımızın olduğu, eylemlerin ülkeye ağır ekonomik maliyet getirdiği,  araçların ve kamu binalarının yakılıp yıkıldığı ayan beyan belli iken mahkemenin yeterli delil bulamaması manidar. Hakimlerimiz, bir kişiyi mahkum etmek için başka ne delil arıyorlar? Bunu da düşünmek lazım.

Hangi dönemde olursa olsun bu ülke hiç adalet dağıtmadı. Adaleti sorun olan, adaleti yerlerde sürünen bir ülke, kolay kolay iflah olmaz. Belki de dert ve sorunlarımızın bitmemesinin, her geçen günün bir önceki günü aratmasının sebeplerini adalet dağıtmayan yargılama mantalitemizde aramak lazım. 

Geriye dönüp bir bakalım. Birileri 28 Şubat süreci ile bir kesimi mağdur etti, lise çağındaki çocuklarımızın, kat sayı ucubesiyle geleceklerini kararttılar. Açılan 28 Şubat davasında ceza alan kimse yok. Ergenekon Terör Örgütü diye aylarca, yıllarca yayınlar yapıldı, çok kişi yargılandı. Yüce mahkememiz "Ergenekon diye bir terör örgütünün varlığına ulaşılamamıştır" diyerek bu davada yargılanan herkesin beraatına karar verdi. Mahkemelerin tek iş çıkardığı ve hızlı karar verdiği, çoğunluğu mahkumiyetle sonuçlanan FETÖ davalarıdır. Üç yıl içerisinde neredeyse kararı verilmeyen FETÖ dosyası kalmadı. 28 Şubat, Gezi ve Ergenekon davalarında beraat veren mahkemelerimiz, FETÖ davalarında ceza yağdırdı. FETÖ darbesine katılmasalar bile FETÖ üyeliğinden veya iltisaklığından birçok sanık ve zanlıya 8'er yıl ceza verdi. Birkaç yıl sonra bu FETÖ yargılamalarının seyri değişir, ceza alanlar yeniden yargılanır ve beraat ederlerse şaşırmayacağım. Türk yargısı ne de olsa. Çünkü biz böylesi filmleri geçmişte çok gördük.

Sahi siz, bugüne kadar özellikle kolektif, organize ve örgütlü suçlarda yargılanıp da adalet yerini buldu, dediğiniz bir dava oldu mu? Maalesef her yargılamanın sonucu ya mağduriyet üretti ya kahraman icat etti ya da uzun bir yargılamanın ardından pardon dendi. Neden böyle oluyor derseniz? Bizde yargılamalar intikam alma üzerine yapılır, had bildirmek için yapılır. Yargılamalarımızda duygusallık ve hissiyat vardır, kızgınlık vardır. Bir müddet sonra hevesimiz geçer…
Adaletinizi sevsinler sizin!

***20/02/2020 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.


18 Şubat 2020 Salı

Pazar Alışverişi İçin Tüyolar

Evdeki hesap çarşıya, pazara uysun istiyorsanız, Diyanet Aile dergisine kulak verin:

Tasarruflu pazar alışverişi için,

1.Pazara akşam saatlerinde gidin. Çünkü akşama doğru fiyatlar düşer.

2.Alışverişe çıkmadan önce mutlaka bir liste yapın. Alışveriş esnasında listenize sadık kalın. (Şu, hesaplıymış, buna canım çekti, şunu da alayım demeyin.)

3.Pazara gidince tüm fiyatlara göz atın. (Pazarı baştan sona gezeceksiniz. Gözün kapalı alışveriş yapmayacaksınız.)

4.Aynı pazarcı tezgahından düzenli alışveriş yaptığınız takdirde pazarcı, taze ve kaliteli ürünleri seçip verecektir. (Merak ettiğim, madem aynı tezgahtan alacağım. Niçin tüm pazarı gezip fiyatlara göz atacağım? Burası bana çelişki gibi geldi.)

5.Yaptığınız alışverişi taşımada kolaylık olsun, zorluk olmasın, daha konforlu bir alışveriş yapayım diyorsanız, mutlaka bir pazar arabası edinmelisiniz.

Gördüğünüz gibi Diyanet sadece din işleriyle ilgilenmiyor. Sizin kesenizi de düşünüyor. Diyanet'in bu kıyağını unutmayın. Diyanet'in bu önerisini bugüne kadar uygulamadıysanız öneriler dikkate değer.

Diyanet'in bu kıyağına ilave olarak bir kıyak da benden olsun: Pazar alışverişi için TÜİK yetkililerinin gezdiği pazarları tercih edin.

Dünden Bugüne Pek Bir Şey Değişmemiş

Payitaht Abdülhamit dizisine bakıyorum: Padişahın birlikte çalıştığı, iş verdiği, burnunun dibindeki bir hain, Abdülhamit'in paşalarından ve akrabalarından aldığı destekle Abdülhamit, tren yolunu yapamasın ve memurlarına maaş veremesin diye darphaneyi basıyor. 

Etrafı kuşatılan hainler, darphenedeki nakitleri ateşe veriyor, altınları eritecekleri sırada Abdülhamit operasyon emri veriyor. 

Darhanedeki hainlerin dışarıdaki uzantıları, devlete karşı terör eylemine kalkışan hainleri kurtarmak ve onların deşifre olmasını önlemek amacıyla "Paralarınız yanıyor, maaş alamayacaksınız" propagandası yaparak halkı ve devlet memurlarını darphaneyi yağmalamaya çağırıyorlar. 

Darphaneyi işgal eden hainlerin etrafı çembere alındığı halde kalabalıklar arasından hainler yakalanmadan kurtulur, yani kurtarılır. Elebaşları soluğu Abdülhamit'in yanında alır ve kendisine padişah tarafından yeni bir görev verilir. 

Darphane işgalinde 107 kişi tutuklanır. Tutuklananlar arasında devlet memurları da var. Fakat bunların darphane işgalinde rol oynayıp oynamadığı, suçlu olup olmadığı bilinemez. 

Nümayişçiler, yargılanmadan haklarında karar Abdülhamit tarafından verilir: Devlet memuru olanların devletle ilişiği kesilsin. 

Hasılı suçlular kaçtı, padişahla iş yapmaya devam ediyor ve pek masumlar. Devlet memurlarının ise memurluğuna son veriliyor. 

Diziden  aktardığım bu anekdot, günümüzde olup bitenlere ne kadar benziyor değil mi? Yakalanan 107 kişiden kaçı masum, kaçı suçlu? Hani kopya çekmek günahtı? Hani taklitçilik iyi bir şey değildi?

Siyasi Ayak Ortaya Çıkmaz! ***


—Efendim, terör örgütünün siyasi ayağı tartışmaları yeniden alevlendi. Kimse yoğurdum ekşi demiyor. Ne dersiniz, bu sefer siyasi ayak ortaya çıkar mı?
—Bu bir kayıkçı kavgasıdır. Kayıkçı kavgalarında gerçek ve doğrular ortaya çıkmadığı gibi taraflara da bir zarar gelmez. Boş ver, sen siyasi ayağı! Ben sana bir fıkra anlatayım:
“Şehrin kadısı içki müptelasıdır ama mesleğine halel gelmesin diye halka açık yerde içki içmez. İçmek için şehir dışını mesken edinir.
Yine bir gün içmek için kadı, şehrin dışına çıkar. O kadar içer ki sarığını bir tarafa, cübbesini diğer tarafa atarak sızıp kalır. Oradan geçmekte olan Nasrettin Hoca, cübbeyi sırtına geçirdiği gibi şehrin yolunu tutar ve cübbeyi giymeye devam eder.

Nice sonra ayıkan kadı, cübbesini bulamaz, evinin yolunu tutar. Adamlarına da cübbesini çalanı yakalayıp getirmelerini ister. Sırtında kadının cübbesi ile yakalanan hoca, kadının huzuruna çıkarılır. Yargılama başlar. Kadı hocaya sorar:
—Be adam! Sırtındaki cübbe kimin?
—Efendim! Bu cübbe benim değil.
— Yaşından başından utan! Utanmıyor musun başkasının cübbesini alıp giymekten?
—Şehrin dışında dolaşırken sizin gibi piri fani birisini içkiyi fazla kaçırmış gördüm. Sarığını ve cübbesini sağa sola fırlatarak sızıp kalmış zavallı. Çalınmaması için bu cübbeyi alıp giydim. Şu anda vermek için sahibini arıyorum. Şayet sahibi ortaya çıkar, bu benim derse cübbesini kendisine vereceğim.
Bu cevap karşısında kadı, hafifçe öksürür ve:
—Hoca, hoca! Bu gidişle  bu cübbenin sahibi çıkmayacak. Sen en iyisi bu cübbeyi, bir güzel giymeye devam et, diyerek davayı sonlandırır ve sesini keser.”

Güzelim cübbesini kaybeden kadının içi gider ama bu benim diyemez. Nasıl desin? Cübbe benim dese içki içtiği ortaya çıkacak ve şehirdeki itibarını kaybedecek. Belki de makamından olacak. Şehirdeki itibarını ve makamını kaybedeceğine, cübbesini kaybetmeye razı olur. Hoca da başkasına ait cübbeyi bu şekil zimmetine geçirerek giyinmeye devam eder. Hasılı kadı razı bu durumdan, hoca razı bu durumdan. Adalet yerini bulmamış, adalet yanıltılmış, kime ne? Sonra adalet dediğin nedir senin? Ayrıca adalet ilk defa mı yanıltılıyor?
—Bu fıkradan benim anladığım siyasi ayak falan ortaya çıkmayacak.
—Hele ki şükür, anladıysan…
—Kayıkçı kavgası ne?
—Çok cahil kalmışsın ama anlatayım:
“İstanbul'da Eminönü-Karaköy arası yolcu taşıyan kayıkçılar, yolcu beklerken yolcu kapmak için durup dururken kendi aralarında kavgaya tutuşur; kürekler havaya kalkar, sesler yükselir, bir itiş-kakış başlarmış. Kavga eden kayıkçıların bağırış ve çağırışlarını gören ve duyan halk, kayakçıların etrafında toplanırmış.

Kavgada havaya kalkan kürekler etrafta toplanan halkın başına, gözüne değer; yaralanırlarmış. Nedense havada uçuşan kayıkların hiçbiri kayakçılara değmezmiş. Kayıkçılar bu şekil muradına ererken halkın başının yarıldığı da yanlarına kâr kalırmış.  

İstanbul’da kayakçıların kendilerine zarar vermeden yaptığı bu kavga, tarihimize kayıkçı kavgası olarak geçmiştir. Tarih tekerrürden ibaret derler, dünyada ve Türkiye'de olup bitenler tam bir kayıkçı kavgasıdır. Bu tür kavgalarda kavga eden taraflara bir şey olmuyor. Olan hep halka oluyor. Zaten bu yüzden hep onların anası ağlıyor. 

***22/02/2020 tarihinde Pusula haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.


Ne Yiyip Ne İçtiğimizi Ne Kadar Biliyoruz? *

Tarım ve Orman Bakanlığı 2020 yılına ait ilk tağşiş(bir şeyin içerisine başka bir madde karıştırma) listesini (229 firmaya ait 386 ürün) yayımladı: Buna göre gazlı içecekten bala, çaydan zeytinyağına, çikolatadan ete kadar birçok üründe tağşiş ortaya çıktı. Ürünlerinde hile yapan firmaları Bakanlık, 2012 yılından beri kamuoyuna teşhir ediyor. Bugüne kadar 1443 firmaya ait 3202 parti ürünü deşifre etti. Bakanlığın "Şu firmalar ürünlerinde belirlenen kriterlere uymuyor, şunları yapıyor" listesi yayımlamaya devam ettiğine göre demek ki firmalar Bakanlığın dediğini değil, bildiklerini okumaya devam ediyorlar. 
Bazı firmaların daha önce de ceza almasına rağmen aynı isimle ürünlerini piyasaya sürmeye devam ettiği görüldüğünden Tarım ve Orman Bakanlığı, taklit ve tağşiş yapan firmalarla etkin mücadele için kanun teklifi vermeye hazırlanıyor. Bu demektir ki şu ana kadar firmalara verilen cezalar caydırıcı değil. Hazırlanan teklife göre hileli gıda satan firmalara idari ve para cezasının yanında hapis cezası da verilebilecek. Aynı suçu iki sene içinde iki defa tekrarlayan işletmeciler, hem faaliyetinden menedilecek hem de demir parmaklıkların arkasına gönderilecek. İsim değişikliği yapanlar da sıkı takibe alınacak. Bakanlık, bu etkin mücadelede vatandaşlardan kendilerine yardımcı olmalarını isteyerek "Usulsüzlük görürseniz şikâyette bulunun" çağrısı yaptı.
Bakanlığın ürünlerine hile katan firmaları teşhir etmesindeki amacının, gıda güvenilirliğini sağlamak, gıdalarda hileyi önlemek, kişilerin sağlığını ve tüketicilerin menfaatini korumak ve sektörde haksız rekabeti engellemek olduğu anlaşılmaktadır.
Bakanlığın hileli ürünleri teşhir etmesinin ardından Tüketici Hakları Derneği Başkanı Turhan Çakar, “Firmalara yönelik denetimlerin periyodik bir şekilde artarak devam etmesi gerektiğini, sadece marketleri veya tüketiciye satılan yerleri denetlemenin yeterli olmadığını, önemli olanın üretim yerlerinde düzenli denetim yapmak olduğunu, aynı zamanda ifşa etmenin zamanlamasına dikkat edilmesi gerektiğini, piyasadan alınan ürünlerin analiz edilip açıklanmasında ayları bulan bir gecikme söz konusu olduğu için bu süre zarfında tüketici bu şekil hileli ürünleri kullanabildiği” açıklamasında bulundu.
Gıda üzerine yapılan denetimler Tüketici Hakları Başkanının dediği gibi yapılıyorsa vay halimize! Çünkü sağlığımız ve canımız firmaların vicdanına emanet…Bu açıklamaya göre denetimler, üretim yerlerinden ziyade ürünler tereklerde yer aldıktan sonra denetleniyor. Bu demektir ki hileli ürünler tespit edilip açıklanıncaya kadar tüketici bu ürünleri alıp afiyetle yiyor veya içiyor. İyi ki ölmüyor ve iyi ayakta duruyoruz. Çünkü anladığıma göre Bakanlık sahte ve hileli ürünlerin imal edildiği yerleri denetleyip bataklığı kurutacağı yerde sivrisinekle uğraşıyor. Hileli ürünlerin önüne geçemeyen Bakanlık, bu ürünleri kamuoyuyla paylaşmakla mücadeledeki acizliğini göstermiş oluyor. “Başınızın çaresine bakın. Bu sahtekarların hakkından gelemiyorum ben” demektir bunun adı. Firmalara kesilen para cezaları yeterli değilse bu cezalar caydırıcı olacak şekilde Bakanlık bugüne kadar niçin bekledi? Teklif edilen yasaya göre aynı suçu iki yılda iki defa yapan firma, faaliyetinden men edilecek ve hapis cezası alacakmış. Bu ne demektir şimdi? Halbuki halkın sağlığını hiçe sayarak hileli mal üreten bir firma, bu işi bir defa bile yapmış olsa, asla faaliyetine devam edememeli, yaptığına yapacağına pişman olmalı. Sonra vatandaşa “Usulsüzlük görürseniz şikayette bulunun” ne demek? Tüketici ne bilsin bir üründe hilenin yapıldığını? Vatandaş hileyi tespit için evinde laboratuar mı kuracak?
Hasılı hileli ürünleri kamuoyuna duyurmakla bu iş çözümlenmez. Hileli ürünlerle mücadelede Bakanlık adam gibi görevini yapmalı. Gıda teröründe ne eksikse boşluklar acilen kapatılmalı. Gerekli mevzuat caydırıcı olacak şekilde çıkarılmalı, yerinde ve zamanında denetimler yapılmalı. Bu mücadelede kimsenin gözünün yaşına bakmamalı. Ürün, piyasaya sürülmeden önce Bakanlığın incelemesinden geçmeli. Tereklere gelen ürünü tüketici gönül rahatlığıyla alıp tüketebilmeli. Bir devler için bu zor olmamalı. Yeter ki devlet bu konuda samimi olsun.
*19/02/2020 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

17 Şubat 2020 Pazartesi

Hubris Sendromu (5)

(İletişimin Önemi ve Hubrisi Önleme Etkisi)
“Yönetim sürecinde, kendini koruyabilen sistemler, yöneticilerin hataya düşme olasılıklarını azaltır. Doğası gereği liderler, zaten değişim oluşturan kimselerdir. O yüzden, liderlerin hubris sürecinde, kendini deyim yerindeyse, dizginleyebilecek sistemleri; kendi yoluna, yönüne doğru değiştirmeleri bazen kaçınılmaz olur.

Hubrisi engelleyebilmek, liderin içindeki “şey” (virüs, hulk, yaratık) ortaya çıkıp bünyeyi ele geçirmeden önce ve o süreçte yapılması gerekenleri yapmaktır. Hubris, liderin bünyesinde söz sahibi olduğunda, öfke gibi, kontrol edilmesi oldukça zor, hatta imkansız bir güce dönüşecektir.

Hubris hastalığına yakalanmış bireylerde görülen en belirgin özellikler; kendini aşırı beğenme, yalnızca kendi fikirlerini değerli kabul etme, başkalarının fikirlerine karşı iletişimi kapatma, yalan söyleme ve kendi yalanına inanma (mitomani), başarıları dolayısıyla gücü kendinden bilme ve gücün baş döndürücü etkisinden kurtulamama gibi olumsuz davranışlardır. Kişiliğin büyük oranda ailede şekillendiği düşünüldüğünde, aile içerisindeki iletişim, bireydeki birçok davranışın temelini oluşturmanın yanında, gelecekteki yerini de belirlemesi açısından önemlidir.

Aile içerisindeki pozitif ve etkili iletişim, bireyin kişiliğinin sağlam temellere oturtulmasını sağlayacaktır. İletişim sanatını ailede öğrenen birey, yaşam süresi boyunca etkili iletişim kuracaktır. Bu döngü, olumlu etkileşimle bireyi sürekli olumlu gelişim sürecinin içerisinde tutacaktır. Güçlü kişiliğe sahip birey, yaşam sürecinde iyi ilişkiler geliştirerek iletişim becerisini güçlendirecek; iletişim kurmayı ailede öğrenen birey, iyi ilişkiler kuracak ve bu döngü birbirini destekleyen olumlu dokunuşlarla devam edecektir.

Yetişkinlik dönemine ait bazı kavramların açıklanması, davranışlar, birbirleriyle etkileşimi, değişen koşullara uyum sağlama ve kişiliği uyarlama gibi hayatın ilerleyen yıllarına, bireyin kendi öğrenimine bırakılmış konulara karşı hazır ve yetkin olabilmek de aile içi iletişimle zemini hazırlanması gereken konulardır.

Yönetme fırsatı eline geçtiğinde ve olağanüstü bir güce sahip olduğunda bile, otorite kurabilme adına sertliğe hakkı olmadığı, asla kimsenin kalbini kırmaması gerektiği, kötü davranışların hak gaspı ve zulüm olduğu, telafisinin çok zor olduğu, tevazuun dünyadan el çekmek demek olmadığı, hırslı ve başarılı kimselerin de alçakgönüllü olabileceği ve yükselirken gücü hazmedebilme becerisini de geliştirmesi gerektiği, başarısının her türlüsünün “mubah” olmadığı, başarı kaybederken bedel olarak sağlık, huzur kaybedilmesinin zorunlu olmadığı, bilakis bunlar feda edilerek kazanılan başarının değer taşımayacağı ve her ne ortamda ve pozisyonda olursa olsun, etkileşim alanı içerisindeki herkesle sürekli etkin, pozitif iletişimde olması gerektiği; ancak ailede kazanılabilecek, öğretilebilecek şeylerdir.

Sürekli başarı nedeniyle oluşacak aşırı güç olgusunu kaldırabilecek güçlü bir kişilik inşasında ve hayatın ilerleyen yıllarında iletişimi olumlu kullanabilecek bir iletişim becerisinin oluşumunda aile içi iletişim çok önemlidir. İletişim becerisi yüksek olan ve güçten ziyade iletişimin öneminin bilincinde olan liderler; işbirliği yapmayı, paylaşmayı, konsensüs aramayı daha iyi yapacak, yönettiği topluluğun mutluluğundan da kendisi mutluluk elde edecektir ve böylelikle zirvelerde kendi başlarına yalnız kalmanın olumsuz ve hubrise adım adım götüren kaçınılmaz etkenlerinden korunmuş olacaktır.”

Allah insanımızı hubris sendromuna yakalanmaktan korusun. Bu hastalığa yakalananlar varsa en yakın zamanda kurtulsun.

Not: Yazının tamamını bir bütünlük içerisinde okumak isteyenler için adresi veriyorum: https://dergipark.org.tr/tr/pub/egitimvetoplum/issue/32109/355935

Hubris Sendromu (4)

(İletişimin Önemi ve Hubrisi Önleme Etkisi)
Güç zehirlenmesi yaşayan, aşırı kibre kendini kaptıran kişiler, genelde diktatör eğilimli liderlerdir. Ama hubris sendromuna yakalanma ihtimali yüksek kişiler, sadece diktatör eğilimli liderler değildir; demokratik seçimlerde sürekli başarı yakalamış parti başkanları da hubrise yakalanma eğilimi taşır. Hubrise götüren etkenlere maruz kalma konusunda, liderin çevresindeki insanlar büyük önem taşır. Bu süreçte lideri eleştirebilen, doğruları söyleyebilen kişiler var ise, başka bir deyişle lider böylesi yapıcı iletişimi çevresine kapatmamış ise, liderin hatalarını görebilme ve kendini dizginleme; dolayısıyla hubrise yakalanmama fırsatı var demektir.

O halde hubris sendromunda iletişimin önemi büyüktür ve bu iki açıdan incelenebilir: Kişilik oluşumunda ve ilerleyen yıllarda gelişiminde etkili olan aile içi iletişim ve güç artışıyla birlikte hubrise götüren süreçteki iletişim.

İletişim becerilerindeki yetersizlikler; psikolojik yıldırma atmosferinin doğup gelişmesine zemin hazırlamaktadır. Sosyal hayatı devam ettirmek için gerekli olan iletişim becerilerinden yoksunluk, kişileri saldırganlığa eğilimli hale getirmektedir.

Bu kişilerin öncelikle önyargılı, kötü niyetli ve sürekli güçlü olmanın peşinde oldukları gözlenmektedir. Bu ruh hali nedeni ile başkalarını baskı altına alma, itaat ve disiplin isteme, korkutma, sürekli kuralları hatırlatma, yeni kurallar getirerek koşulları zorlaştırma davranışlarını göstermeleri söz konusu olmaktadır (Kok,2006: 437).

Hubrise giden sureci kontrol altına alabilmenin en önemli yolu, yöneticiler ve çalışanlar arasında ve çalışanların kendi aralarındaki çift yönlü iletişim sürecini işler hale getirmektir. Bu sürecin en önemli nedeni iletişim kanallarındaki aksaklık olduğu göz önüne alındığında, iletişim akışını iyileştirmek, psikolojik yıldırma surecinin önüne geçmede atılması gereken bir adım olarak değerlendirilmektedir.

Psikolojik yıldırmayı azaltmak için, hiyerarşik yapıdaki katılığın ve iletişim kanallarındaki zayıflığın önüne geçilmelidir (Eğinli, Bitirim, 2010:45).

Yönetim sürecinde lider, iletişime kapalı ise, hatalarını söyleyebilecek kişilerin eleştirilerinden kendini mahkum bırakacak yalnızlığa, kendi eliyle kendisini itmiş ise, hubrisin kıskacından kendini kurtarması ve sağlıklı bir kişiliğe dönüş yapabilmesi oldukça zor olacaktır.

Hubris Sendromu (3)

(Narsizm, Güç ve Hubrise Neden Olan Etkenler)
İnsanların davranışlarındaki bazı değişmeler, hayatlarındaki değişmeler ekseninde değişiklik gösterir. Özellikle güç ve iktidar, bazı davranışların keskin şekilde değişimine neden olur. Bu değişim, güç ekseninde kişiliğin gelişmemesi olabileceği gibi yönetim alanındaki diğer unsurlar da olabilir.

Davidson, Connor ve Swartz tarafından, 1776 yılından itibaren görev yapmış 37 ABD Başkanı üzerinde yapılan araştırmada, başkanların ruhsal hastalık biyografileri incelenmiştir. Depresyon (% 24), anksiyete (% 8), bipolar bozukluk (% 8), alkol bağımlılığı (% 18) gibi bulgular elde edilmiş ve başkanların az ya da çok, psikiyatrik rahatsızlık oranlarının % 49 olduğu sonucuna ulaşılmıştır. Bu rahatsızlıkların birçoğu, belki tamamına yakını da görev süresinde kazanılmış rahatsızlıklardır (Davidson, Connor, Swartz, 2006:147). Acaba kişide mevcut bulunan bazı rahatsızlıklar, yönetimde ortaya mı çıkar; yönetim süreci bireye rahatsızlık mı kazandırır?

Hubris sendromunda şu 3 kişisel bozukluk mevcuttur; narsistik, anti-sosyal ve histriyonik (davranışsal, aşırı duygusal vs) bozukluklar (Russell, 2011, 144). Narsistik, anti sosyal ve histriyonik kişilik bozuklukları içermekle birlikte, 14 belirleyici davranışından 7’si, narsistik kişilik bozukluğu kriteridir. İnsan egosu, güç artışı yaşanılan her anda, narsizme doğru kayma eğilimi gösterir ve bünyede yer almaya başlayan narsizm; rütbe, güç, hakimiyet, politikalar, kriz ve savaşların lidere ekstra etkileri sonucunda kibre karşı savunma mekanizmasını etkisiz hale getirebilir (Danubina, 2011: 136).

Narsizm, kişinin kendisini beğenmişliği, kendisini sevmesi, hatta aşık olması durumudur. Narsizm karizma ve kişisel güç kullanımı ile ilişkili olup egemenlik, büyüklük, kibir, kendini haklı görme ve zevklerinin peşinde koşmayı içerir (Padilla, Hogan ve Kaiser, 2007:181). Fakat sağlıklı narsizm iyidir; narsist yöneticiler, örgütsel politika konusunda iyidir, üstlerini etkileyebilir, güçlü ilişkiler kurabilir, otoriter kararlar alabilirler (Rijsenbilt & Commandeur, 2013; 413). Sorun “doz”dur; narsistik eğilimler arttıkça, suda kendini görüp aşık olan Narkissos gibi, kendinden başkasını önemsememeye başlayınca, problemler ortaya çıkmaya başlar; “benliğe duyulan ilgi ve verilen önemin, psikiyatrik tedavi gerektirecek şekilde yoğunlaşması, bir kişilik bozukluğu olarak patolojik narsisizmi ortaya çıkarır” (Timuroğlu, İşcan, 2008:240). Narsistler kendi özgüvenlerini yükseltmek ve egolarını tatmin etmek için, diğer insanlara karşı acımasız ve umursamaz davranışlarda bulunmayı kendilerine hak görür (Tutar, 2004: 46). Korkuyu esas alan liderlikte, liderin bir numaralı kişi oluşu, konsensüs arayışının giderek azalması, diğer kişilerin kendi doğrularını söyleme konusundaki çekingenlikleri, cesur olamamaları söz konusudur. (http://www.msnbc.msn.com/id/38206989/ns/business-us_business/t/tensigns-
you-work-fear-based-workplace/).

Narsistler saldırgandır, eleştiriye tahammül edemezler. Başkalarından sadece kendi mükemmeliyetlerini duymak isterler. Narsistlerin empati kurmak gibi bir düşünceleri yoktur, bu yüzden sürekli başarı elde edemezler. Günümüzün ihtiyacı olan yönetim sistemi; katılımcı, özgür, esnek, baskıcı olmayan, yenilikçi ve sürekli gelişmeyi organizasyondaki tüm bireylere aşılayabilecek olandır. Bu da narsist liderlerle mümkün değildir.

Hubris Sendromu (2) *

(Göstergeleri)
Hubris, sözcük anlamı itibariyle aşırı gurur, kibir demektir. Yunan mitolojisinde kahramanın kendini beğenmişlik haliyle başlayıp küstahlığa dönüşen hırs ve kibrinin, kendi yok oluşuna sebep oluş sürecini anlatan ifadedir. Yıllarca, belki uzun yıllarca iyi işler yapmış, başarılı ve “faydalı” liderlerin, hubrise yakalanılan an sonrasında yıkıcı, zarar verici ve hatta yok edici liderlik surecine dönüşmesi; kişinin kendi ve kurumu için oldukça kötü bir durumdur. Gücün, ölçülemeyen, önceden tahmin edilemeyen ve kişiye göre değişen o noktası, bütün yöneticiler için hubris riskinin var olduğunun göstergesidir; yani her güçlü lider hubrise yakalanmaya adaydır. Öyleyse, yılların kazanımlarının bir anda yok olması talihsizliğinin yaşanmaması için, hubrise götüren sürecin dikkatle ele alınması gerekmektedir.

Hubris, aşırı derecede kendini beğenme, aşırı gurur ve güç zehirlenmesi kavramlarını içerir. İlk kez 2010 yılında “Brain” adlı psikoloji dergisinde Jonathan-Davidson ve LordDavinOwen tarafından incelenmiştir. Kavram, Yunan mitolojisindeki “Nemesis”e dayandırılır; “liderin başarı ya da başarısızlığı kötü sonuçlara bağlı değildir”. Yunan Edebiyatında lider-kibir ilişkilerinin farklı bakış açıları da mevcuttur; liderler bazen kendi kibirlerini oluşturur: Agamemnon gibi. Bazen de Xerxes gibi, gecmiş nesilin zaferlerinin kibirlerini alır (çalar); Ikarus efsanesi gibi (Beinart, 2010:3). Her ne şekilde olursa olsun kibir; liderin efsaneye giden başarı öyküsünün trajediye dönüşümüdür.

Hubrise yakalanmış olmanın 14 adet göstergesi vardır. Bu göstergeler;
1.Dünyayı, gücünü sergileyebileceği bir alan olarak görme,
2.Kişisel imajını sürekli artırma eğilimi,
3.Hareket ve söylemlerinin aşırı derecede endişe içeren görünüm içermesi,
4.Konuşmalarında, kendisinin “Mesih, seçilmiş kişi” olduğunu ima etmesi,
5.Kendisini, millet ve devletle özdeşleştirmesi, toplumun kaderini kendi kaderine bağlaması.
6.Söylemlerinde, kutsal bir kaynağa bağlı “biz” kelimesini kullanması,
7.Aşırı özgüven göstermesi,
8.Kendinden olmayanları “öteki”leştirme ve onları açıkça aşağılama,
9.Kendini sadece ustun bir güce hesap verecek biri olarak gösterme (kendine kutsallık atfetme),
10.Ve bu alanda yargılandığında mutlaka haklı çıkacağına inanma,
11.Gerçeklerden uzaklaşma, sanal dünyasına inanma ve inandırmaya çalışma,
12.Pervasızlaşma, her şeye karışma, huzursuzluk, istikrarsızlık, bilinç çatışması yaşama,
13.Yanlışlarını doğru göstermek için din, kutsallıklar ve dürüstlüğe dayandırma,
14.Aşırı özgüvenin vermiş olduğu “asla yanlış yapmama” düşüncesinin sonucu sergilediği kişilik bozukluğu davranışları (Russell, 2011, 143-144).

Bu maddelerden en az 3 veya daha fazlasına sahip kişilerde hubris sendromunun belirtileri gözükür. Owen ve Davidson’a göre, bu maddelerden 5,6,10,12, ve 13.maddeler tamamlayıcı maddelerdir ve bunlardan en az birinin, 3 madde içerisinde yer alması gerekir (Russell, 2011, 144).

Liderin, sahip olduğu gücü, başkalarının hayatlarını tehlikeye atacak derecede nasıl kullanabileceği, insan olmanın doğasına ters gibi gözükebilir. İrlandalı Noropsikolog Ian Robertson, “The Winner Effect: The Science of Success and How to Use It” isimli kitabında, “Gücün beyin üzerindeki etkilerinin kokain benzeri uyuşturucularla benzerlikler taşıdığını belirtir; beynin ödül ağında dopamin faaliyetlerini artırarak beynin işlevini belirgin şekilde değiştirir, bu değişiklik korteksi etkileyerek düşünce yapısında büyük farklılıklara yol açabilir” demektedir. (https://professorianrobertson.wordpress.com/books-by-ian/).

O halde güç, uyuşturucu madde gibi dozu aştığında zararlı bir maddeye dönüşebilecektir. İster politikacı, işletme yöneticisi, isterse askeri ya da akademik; liderlerin, özellikle yönettiği insanlara zarar verebilecek ama risk alma acısından değerlendirildiğinde anlaşılabilir davranışlarında ölçüyü aşan boyut, “narsisizm”le açıklanabilir.

*20/06/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.