31 Ocak 2016 Pazar

Yazma ve konuşma özürlülüğümüz*

Yazma ve konuşma özürlülüğümüz
Gazetemizin Genel Yayın Yönetmeni Sayın EKMEKCİOĞLU 26/01/2016 tarihli “Gençlik ve Akıllı Telefonlar” başlıklı yazısında, “Gençliğin dilekçe yazmaktan aciz olduğunu, varsa yoksa akıllı telefonla  oynama ve sanal alemi takip etmek olduğunu, neredeyse yazmayı unuttuklarından…” bahsederken malumu ilan etmiştir. Bizim kanayan yaramızdır. Maalesef sayıları da az değildir.
İlkokul birinci sınıftan itibaren üniversiteyi bitirinceye kadar Türkçe, Türk Dili Edebiyatı, Dil ve Anlatım isimleriyle haftalık ders saatlerimizde çocuklarımıza Türkçe dersleri gösteririz. Haftalık ders saati özellikle ilkokul ve ortaokullarda ortalama 5-6 saatten aşağı değildir. Buna rağmen Türkçe'miz yine öğrenilmiyor/öğretilmiyor. İngilizce hakeza. Birkaç yıldır ilkokul ikinci sınıftan başlamak üzere İngilizce dersleri de kondu. Ne İngilizce, ne Arapça, ne  başka bir dili; biz asla öğrenemiyoruz. İşin garibi Türkçe'mizi de bilmiyoruz. Bırakın yazmayı, konuşmada da sınıfta kaldık. Türkçeyi en iyi bilenimizin kullandığı kelime sayısı 300-500’ü geçmez. 100.000 kelimemiz var biliyorsunuz.
Hepimizin kullandığı bir “Şey” var. O da olmasa yandık. Sıkıştığımız zaman başvurduğumuz kelime. Hele bir borç isteyişimiz var. Bize özgü; evlere şenlik: “Arkadaşım, şimdi sen bana şey etsen (şîtsen), daha sonra da ben sana şey etsem (şîtsem) olur mu?” gibi. Öğrenememe sebepleri çoktur. Çok bilgi, müfredat ağırlılığı, sınavlarda test sisteminin uygulanması, haftalık ders saatinin yoğunluğu, kitap okuma alışkanlığımızın olmaması, öğrendiklerimizi pratiğe dökemeden yani hazmetmeden yeni bir üniteye geçilmesi, cep telefonu, tablet gibi teknolojinin vazgeçilmez önceliğimiz oluşu, dilimizde yazım ve imlada kural çokluğu vs. Ben bir tanesinin üzerinde durmak istiyorum.
Yazım ve imla kurallarında, kelime yazılışlarında normalinden daha fazla bir kurala boğulduğunu gördüm. Bugün birçoğunu maalesef kullanmıyoruz. Ya da kullanamıyoruz. Kural koymada üstümüze yoktur. Ama gelin görün; biz bu kuralları uygulayamıyoruz. Uygulayayım diyen insanın bile içinden çıkabilmesi mümkün değildir. Kanaatim odur ki, biz dilimizi zorlaştırmışız. Bir yazı yazacak olan; kuralı mı düşünecek, ya da o yazıda fikrini mi belirtecek. Diğer dillerle ilgili sorunumuz da Türkçeyi iyi bilip bilmediğimizle alakalıdır. Bir insan kendi dilini iyi bilirse diğer dilleri çabuk öğrenir. İngilizce ve Arapçayı öğrenemeyişimizin  temelinde kendi dilimizi iyi bilmediğimiz yatıyor.
Suriyeliler daha dün içimize girdiler. Çatır çatır Türkçe konuşuyorlar. Onlar bizden çok mu zeki? Asla. Sorun nedir öyleyse? Sorun: Kuralla yatıp kuralla kalkıyoruz. Kurallarla uğraşmaktan yazım ve konuşma pratiğine zamanımız kalmıyor. Bakanlık, pratiğe önem vermek için özellikle İngilizcede ve Arapçada epey bir değişikliğe gitmiş olmasına rağmen maalesef yine bir arpa boyu yol alamadık. Biz dersleri pratiğe dönük işlesek de her türlü yapılan sınavlarda karşımıza kurallar çıkmaktadır. Arapçada nahiv bilgisinden, İngilizcede zamanlardan, Türkçe'mizde ögelerine ayırmaktan  kurtaramıyoruz kendimizi.
Kayseri’de okurken Arapça dersimize eğitimini yurt dışında almış bir okutman girdi. Adam su gibi Arapça konuşuyordu. Ama “Arapçayı bilmiyor”  diye biz adamı beğenmedik. Konuşurken harekelere dikkat etmiyordu. Biz ise üstünü, esre, esreyi ötre okumasına takılıyorduk. Mübarek sanki namazda Kur’an okuyor da hareke yanlışından namazımız bozulacak. Bizim Türkçeyi ben Memurların Kılık Kıyafet Yönetmeliğine benzetirim. “…Kulak ortasından aşağıda favori bırakılmaz. Saçlar, kulağı kapatmayacak biçimde ve normal duruşta enseden gömlek yakasını aşmayacak şekilde uzatılabilir, temiz bakımlı ve taranmış olur. Her gün sakal tıraşı olunur ve sakal bırakılmaz. Bıyık tabii olarak bırakılır, uzunluğu üst dudak boyunu geçemez. Üstten alınmaz, yanlar üst dudak hizasında olur, alt uçları dudak hizasından kesilir… Gördüğünüz gibi bıyık koymanın bile kuralları  var. Uygulama imkanı olmadı hiç, tıpkı yazımızda koyduğumuz kurallar gibi.

TDK, hiç üşenmeden Türkçe'mizin kurallarıyla ilgili sadeleştirmeye gitmelidir. Sadeleştirilecek kurallar yazı ve konuşma gibi hayatın her aşamasında kullanılmalıdır.
31/01/2016 tarihinde Anadoludabugün gazetesinde yayınlanmıştır.

29 Ocak 2016 Cuma

Kız istemenin böylesi

 Kız istemenin böylesi

Kız istemenin kendine has farklı farklı isteme şekilleri var. Nasıl istenirse istensin. Nasipse oluyor. Nasip değilse bir başka kapıda nasip aranıyor. Buraya kadar her şey normal. Aşağıda anlatacağım kız isteme şekli  her türlü kız istemeye şapka çıkartır cinsten.

Anne oğluna eş adayı için bir kapıyı çalar. Kız tarafı yakın ilgi gösterir. Hoşbeşten sonra damat adayının annesi: “Kızınıza talibiz, oğlumuz da liseyi bitirdi. Üniversiteyi kazandı. Biraz okuduktan sonra terk etti. Yani okumak istemedi. Askerliğini yaptı geldi. Halen …firmasında çalışıyor. Orada çalışanlara …ci deniyor. Gerçi …cide çalışanlara kimse kız vermiyormuş ama siz ne dersiniz?” şeklinde konuyu açar . Kızın annesi de “Nasipse olur. Hayırlısı olsun. Kız-oğlan birbirini görsün” cevabı verir.

Bir hafta sonrası kız-oğlan birbirini görür. Görüşme olumlu  bir seyir izler. Halen her iki taraf da bir haftalık sürede birbirini araştırmakla meşgul. İşler tıkırında gidiyor. Hayırlısıysa olacak gibi, bir aksilik olmazsa eğer.

Gördünüz mü kız isteme şeklini. “Benim oğlum şurada çalışıyor. Orada çalışanlara …ci deniyor. Kimsede kız vermiyor denmesine rağmen işler olumlu bir şekilde ilerliyor.


Sen sen ol. Oğlumu evereceğim. Kız nasıl istenir diye düşünme. Al sana bir isteme şekli. 29/01/2016

25 Ocak 2016 Pazartesi

Tanrı misafirini bir gece misafir etmenin bedeli=5 bin lira

Tanrı misafirini bir gece misafir etmenin bedeli=5 bin lira

2001-2002 yılı ocak ayı idi. Adana’da çalışırken bir akşam Konya’dan bir yakınım aradı: “Misafir kabul eder misin diye.” Olur dedim. Akşam iki aile çocuklarıyla beraber evime misafir oldu.

 Misafirlerim Gaziantep’den  Konya’ya  gitmek için  yola çıkmışlar. Konya’dan “Aman gelmeyin Pozantı- Konya yolu buzlu, don, yollar çok tehlikeli. Adana’da kalın” şeklinde bir telefon gelince Adana’da geceyi geçirmek zorunda kalmışlar. Misafirlerime evde olanı  ikram ettik. 2+1 olan evimin 2 odasını misafirlerime ayırdım geceyi geçirmeleri için. Bir odada da 6 kişilik bir aile olan Yüce ailesi kaldık.

Sabahleyin hava raporlarına baktım. Hava şartlarının yolculuk yapmalarına müsait olmadığını, bu gün de kalmalarını teklif ettimse de kabul etmeyip yola koyuldular. Vedalaştık.

2005 yılında Konya’ya nakil oldum. Kiralık eve bakacakken bir dostum: “Kiraya oturursan bir daha ev alamazsın. 20-25 bin liralık bir ev bul. Eş-dosttan borç alarak sana bir ev alalım” deyince hafta sonları satılık evlere bakmaya başladım cebimde harçlığım dışında para olmadan.

Çevremdekilere ev lazım, satın alacağım dediğimde, “Ne kadar paran var” dediler. Param yok, önce evi bulacağım sonra da parayı deyince gülüp geçtiler. Giderken de arkalarına bakmadan gittiler. Değişik muhitlerde farklı evlere baktım. Aşkan mahallesindeki vereseli bir evin satılık olduğunu duydum. Yaşlı bir teyze oturuyordu evde. Vereselerinden muhatap olduğum kişi, “25-27 bin liraya satarız. Yaz gelsin, konuşuruz dedi.

Gel zaman git zaman yaz mevsimi 10 verese bir araya gelip evi satmaya karar vermişler. O anda Yalova’da seminerdeydim. “Evi satıyoruz. 35 bin lira istiyoruz” diye bir telefon geldi. Kendilerine 30 bin olursa alırım dedim.  Varisler kendi aralarında epey konuşmuşlar 35 binden aşağı olmaz demişler. Çünkü bazı vereseler akşam eve gelirken bazı emlakçılara uğramışlar: “Evinizi 40 binden aşağıya satmayın” şeklinde piyasayı araştırmışlar. Vereselerin en yaşlısı: “Evi satacağınız adamı tanımam, o da beni tanımazdı. Gece vakti iki aileyi yani bizi tanımadan evinde misafir etti. Üçü, beşi aramayın. Kiminin parası, kiminin duası. Ben yatsı namazına gidiyorum. Evi 30 bine satma konusunda anlaşın.” Demiş ve namaza gitmiş, namaz dönüşü tüm vereseler arasında evin, 30 bine satılması konusunda fikir birliği sağlanmış. Ardından beni aradılar: “Ev 30 bine senin, hayırlı olsun” diye.

Kendimde toplam 7 bin lira para çıktı. Geri kalan 23 bin lirayı da bana ev alma konusunda teklifte bulunan dostumun, dost ve arkadaşlarımdan bulduğu borç parayla evi satın almış olduk.

Yolda kalmış bir aileyi bir gecelik evimde misafir etmenin bedelini 2 yıl sonrasında 5 bin lira alarak almıştım. Ederi 40 bin lira olan evi 35 binden aşağısına satmamak üzere anlaşan vereseler , evimde misafir ettiğim bir amcanın sözü üzerine 5 bin lira birden inerek 30 bine razı olmuşlardı. Benim yaptığım iyilikse ben onu denize atmıştım Halık bilsin diye. Boşuna dememiş atalarımız: “Evlenenle, ev alana Allah yardım eder” diye.

Ev almama öncülük yapan, evi teklif eden, bana süresiz borç veren, alacağım ev için teklif ettiğim fiyata vereselerini razı eden, evi satmaya razı olan  herkesten Allah razı olsun. 25/01/2016


Bahane bulmak

İnsanoğlu çözülmesi zor bir muammadır. Fiziki özellikleri itibariyle birbirimizin aynısıyız. Ama iç halini çözmek için insanlığın ve dünyanın ömrü yetmez. Farklı farklı insan tipleri vardır. En dikkat çekenlerden biri de mazeret üretenler, her şeye bir kılıf bulanlar, savunma refleksi güçlü insanlardır bunlar.  Bir diğeri de ön yargılı olanlar. Burada üzerinde durmak istediğim tip, bahaneci tiptir.
Hepinizin çevresinde vardır mutlaka böyleleri.  Bu tiplere asla laf/söz anlatamazsın. Her şeye söyleyecek sözleri vardır. Mazeret ürete ürete laf ebesi olup çıkarlar. Kendilerine de asla toz kondurmaz, burunlarından kıl aldırmazlar. Her şey senin bir cümlene bağlı. Senin cümlenden sonra lafı ağızlarına bir alırlar. Sustur susturabilirsen. Konuştuğuna konuşacağına pişman olursun. Bir daha mı tövbe dersin. Abarttığımı düşünebilirsiniz. İsterseniz deneyin. Denemesi bedava. Alın size örnekler:
-Efendim biraz geç kaldınız görev yerinize… Ama efendim! Otobüs gelmedi… Otobüs arıza yaptı…Ama efendim ben ta nereden geliyorum… Ama efendim çocuğum hastalandı…Ama efendim ben hastaneye gitmiştim…Eşim hastaydı…Otobüs geç geldi…vs.
-Girdiğin sınavda başarılı olamamışsın…Çalışmadım. Çalışsaydım yapardım… Kopya çeksem ben de yüksek alırdım… Ben iyi yapmıştım aslında, düşük vermişler...Zaten iyi anlatamıyor öğretmen… Kendisi de bilmiyor...
-Efendim biraz kitap okusanız iyi olur…Aman efendim benim zamanım mı var… Benim işim yoğun, sizin ki gibi hafif değil… Bir de çocuğum var, Çocuklar  bir şey yaptırmıyor ki…
Bu tür örnekleri çoğaltabiliriz. İş yapmayan ya da yapmayacak olanın bulamayacağı mazereti yoktur. Böylesi soğuk bir havada yaşlı biri parktaki aracına biner. Yanına da çalışanları. Araca bindikten sonra nefesten aracın ön camları buharlanır. Arabayı çalıştırmasıyla sürmesi ve önündeki araca çarpması bir olur. Çarpılan aracın sahibi kahvehanede oturmaktadır. Bakar ki kendi aracı. Sürücü  suçlu. Ama suçu hiç üzerine almaz. Adama: “Kardeşim, sen niye arabanı hava rengine boyattın” diye üste çıkmaya çalışır.
Her hangi bir konuda mazeret üreten, savunma yapan aslında sadece kendisini kandırmış demektir. Sadece egosunu tatmin eder böyleleri. Başkasını ikna ettim diye düşünür. Aslında sadece kendi kendini tatmin eder. 
Olaylar ve sonuçlarında   Adem- Havva gibi olmak gerekir. Yasak ağacın meyvesinden yeme sonucunda biliyorsunuz yeryüzüne indirilmişlerdi. İndirildikleri zaman: “İkisi birden: «Ey Rabbimiz! Kendimize haksızlık ve yazık ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve merhamet etmezsen herhalde zarara uğrayanlardan oluruz» dediler.Aslında her ikisi de “Ya Rabbi! Bizi İblis kandırdı. Bizim altımızdan girdi, üstümüzden  çıktı” diyerek suçu İblis’e atabilirlerdi. İblis ne yapmıştı ta ilk baştan onu da bir hatırlayalım: “Allah, “Sana emrettiğim zaman seni saygı ile eğilmekten ne alıkoydu?” dedi. (O da) “Ben ondan hayırlıyım. Çünkü beni ateşten yarattın. Onu ise çamurdan yarattın” dedi. Görüldüğü gibi Adem’e saygı etmemeyi İblis, kendisinin daha üstün olduğuna bağlayarak savunmaya geçti. 
Size iki örnek: Yaptığı hatayı sahiplenmeyen ve savunmaya geçen İblis ile, yaptıkları hatayı kendilerinden bilen ve özür dileyen Adem ile Havva. Sorarım size, sonuçta kim kazandı? Tevazu göstererek hatasıyla yüzleşen elbette. Kibir göstererek savunma yapan ve gerekçe gösteren İblis ise kaybetti.
Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığım husustan sakın ola ki, mazeret beyan edenler, savunma yapanlar Şeytan’ın yolundan gidiyorlar anlamı çıkmasın. Biliyorsunuz, “Teşbihte hata olmaz” diye bir söz vardır. Yeri geldiği zaman elbette savunacağız, yaptığımız iş için gerekçemiz olacak. Ama meslek haline getirmemek lazım. Her birimiz başımıza gelen şeyler için öncelikle öz eleştiri yapmalıyız. Öz eleştiri yapmayanlar sadece topu taca atmış olurlar. Asıl olan topu sahada tutmaktır.

Hayat şu ya da bu şekilde devam ediyor. Öz eleştiri, ya da her olayda kendisiyle hesaplaşması kişiyi daha da mükemmelleştirir. Tercih sizin…25/01/2016

24 Ocak 2016 Pazar

“Altta kalanın canı çıksın”

Müstakil evlerden apartman hayatına taşındık nice yıllardır. Bu yapılaşmayla bahçeli, sadece ev sahibinin girdiği özel mekanlar pek kalmayacak gibi.

Apartman hayatı; birlikte yaşadığımız, çok kişinin girip çıktığı ortak yerlerimiz oldu artık. Buralardan geriye dönüş yok. Fakat çok kişinin yaşadığı bu apartman hayatlarının çoğunda maalesef ortak apartman kültürümüz oluşmadı. Kendimizi başkasının yerine koyup düşünmedikçe de pek oluşacağa benzemiyor. Çünkü önceliğimiz ve vazgeçilmez olan parolamız kendimizdir. Dünyanın merkezine kendimizi koyuyoruz. Ben merkezli olaylara bakıyoruz. Hayat: Kendi işimizin olmasından ibarettir artık. Başkasının canı çıksın. Hele altta kalanın.

Apartmandaki her hizmet, her konfor üstteki komşunun mutluluğudur artık. Altta oturan/kalan sanki yukarıdakine hizmet için yaratılmıştır.

Üst komşun sofra altını/halısını çırpacak. Tozunu, toprağını sen çekeceksin. Bir olumlu yönü var, ne yediğini tespit edip merakını giderebiliyorsun. Merakını giderdikten sonra  kalkıp eline süpürgeyi alacaksın ve süpüreceksin.  Mesele bu kadar basit. Yani o mu aşağıya inip senin balkonuna döküleni ya da aşağıya saçılanı temizleyecek. Allah’tan kork.

O çamaşırını serecek, suyu balkondan seni bulacak. Halısını serecek, penceren ve balkonun kapanacak, gündüzken gece hayatı yaşayacaksın. Bir gün bir çamaşır da ben sereyim dersin, serdiğine sereceğine pişman olursun. Çünkü ya onun da seresi gelmiştir. Ya da yukarıdan bir şey çırpası. Görev yeniden alt kattaki sana  geçer: Çamaşırları makinaya yeniden atmak. Bir taraftan da bildiğin tüm duaları okumak.

Yukarıdaki zıplayacak, hoplayacak, misafir ağırlayacak, süpürge çalıştıracak sen aşağıdan onu dinleyeceksin. Yukarıdaki klimasını çalıştıracak, sen aşağıdan yağmur yağıyor diyeceksin önce. Sonra klimanın gözyaşları olduğunun farkına varacaksın. Onun gözyaşları seni ıslatmaya devam edecek. Sen de böylece serinlemiş olacaksın. Ne demişlerdi bir hatırla: “Komşuda pişer, bize de düşer” diye. İşte düşüyor yavaş yavaş.

Kış gelir. Şimdi sıra yukarıdakileri ısıtmanda. Sen yakacaksın onlar alt ve üst daire sayesinde ısınacaklar. Doğalgaz parasını da tabii ondan 4 katı daha fazla sen ödeyeceksin. Bu günlerde hava epey soğuk: Dondurucu soğuklar var. Aman komşunu üşütme bakalım. Kombinin derecesini biraz daha yükselt.

Yukarıdaki komşuların dış kapının anahtarlarını unutmuştur. İçeri girmeleri gerekir. Ya da misafiri gelmiştir. Dışarıda kalacak değiller ya. Hem insan unutamaz mı? Hemen zile basar. Sen de açarsın. Çünkü kapıcı dairesinin görevlerinden bir tanesi de budur. Gelen kargo ve postacı da zaten üst komşuların gibi düşünüyor. Demek ki aklın yolu birdir.

Komşunun “Kanuni” isimli motosikleti vardır. Dışarıda kalacak değil ya. Hemen girişte en uygun yer senin girip çıktığın yerdir. At gibi motorunu koyacak, o koyunca diğerleri de bisikletini koyacak. Sen de girip çıkarken düz geçeceğine yan yan geçersin, Bu kadar basit.

Tek eksik kaldı: Balkon ya da çatıda mangal yakmalar. Dumanı ve kokusu gelir. Sen bekle dur. Komşu getirip verecek diye: Çatla emi. O görgüsüzlüğü yapan sana getirip et mi ikram edecek. Dua et badem ve ceviz pahalı. Balkona badem kırmak için çıkmadı hala. Bu sene bol olan kayısının çekirdeğini kırarak yetiniyor.

Altta kalarak umarım komşunu rahatsız etmemişsindir. Sen rahatsız olmuş olabilirsin. Bu önemli değil. Önemli olan üstteki komşunun mutluluğudur. Sen onu mutlu etmeye bak. Bir defa senin rahatsız olma gibi bir lüksün olamaz. Bir defa burada suçlu, senin altta oturmandır. Bu anlayış, bu kültürle senin kaderin bunu çekmektir. Eğer çok rahatsız olursan bu alt daireden çık. Bir başka yerde üst daireye taşın. Sen de alttaki kalana yap yapacağını. Bende merhamet var. Vicdanım el vermez deme. Unutma ki merhamet maraz doğurur. Sakın acemiyim  deme. Epey staj gördün yukarıdakinden.

Sahi neydi o söz: “Altta kalanın/oturanın canı çıksın.” 24/01/2016


Apartman kültürsüzlüğümüz


Tek katlı müstakil evlerden hızlı bir şekilde apartmanlara taşınmaya başladık. Beraberinde de bazı sorunları  taşıdık.

Dışarıdan bakınca tertip ve düzeni kendini gösteren, kapıcı, güvenliği ve yöneticisi olan siteleri kastetmiyorum. Site olmadığı halde oturanlar tarafından bir kültürün oturtulduğu apartmanlarımız da var. Düzen ve tertibi olan az sayıdaki apartman hayatının dışında kalan sayısı az olmayan sorun yumağı apartman hayatını ele almak istiyorum. Birçok apartmanda;

1. Komşuluk ilişkileri yok denecek kadar azdır. 
2. Yol geçen hanı gibidir. Giren-çıkan belli değildir.
3. Gürültü-ses-tepinme, alt ve üst komşuyu rahatsız etme... Kavga-dargınlık ve küskünlük...
4. Ceset kokusundan dolayı apartmanda ölenden haberdar olunur ve polis aranır.
5. Asansörde ve koridorlarda sigara içilir, izmariti yere atılır.
6. Temizliği sorundur. Kirletmede üstüne yok. Temizlikte ise arazi olur.
7. Ortak kullanımdan kaynaklanan aidatı toplamak zordur. Vermemek için direnir. Günler, aylar birbirini kovalar.
8. Bisiklet, mobilyet girişe demire düzensiz bir şekilde bağlanır. Gelip geçenler rahatsız olur mu hesabı yapılmaz.
9. Yakıt ortaksa sıcaktan dolayı kapı-pencere açılır. Asla petek kısma ve kapatma yoluna gidilmez.
10. Yakıt ayrı ise bir iki oda yakılır. Alt ve üst komşudan faydalanılma yoluna gidilir.
11. Asansör varsa asla merdivenlerden inilip çıkılmaz. Asansör çağrılır. Kilo vermek için yürüyüşe inilir.
12. Her apartmanda olmasa da bazı apartmanlarda balkonda veya çatıda mangal yakılır.
13. Balkonda badem-çekirdek kırma olmazsa olmaz geleneklerimizdendir.
14. Balkona çamaşır astığın zaman üst komşu görevi devralır; Halı, kilim Allah ne verdiyse çırpmak için.
15. Toplantı pek yapılmaz, yapılırsa da katılım olmaz. Ortak karar da çıkmaz. Herkes başına buyruktur. Her bir sakin kendi aklına ve zekasına hayrandır. Ortak akla ihtiyacı yoktur.
16. Senin yatma saatin komşunun  matkap çalıştırma vakti olur.
17. Bayramlarda apartman ölü sessizliğine bürünür. Çoğu memleketine gider. Kalırsa da zaten pek bayramlaşma olmaz. Girişte karşılaşılırsa “ Komşu iyi bayramlar” temennisi en güzel mutluluk kaynağıdır.

Tanıdık geldi mi? Bu şekil apartmanlar… 24/01/2016

Kooperatif maceram*


-Üstat, bunca yıl çalıştın. Ne kadar birikim yaptın? Söylesene.
-Birikimlerimin 5 yılını toprağa gömdüm bitmesi için. Bir ayrık otu bile çıkmadı.
-Hayırdır, yoksa kooperatife mi girdin?
-Maalesef.
-En iyi kooperatifin % 60 kapasiteyle çalıştığı söyleniyor. Ne dersin?
-Bilmem ne kadar kapasiteyle çalıştıklarını. Bildiğim bir şey var. Benin girdiğim kooperatif % 1 kapasiteyle bile çalışmadı.
-Olur mu öyle şey? Abartıyorsun.
-Keşke öyle olsaydı.
-Sen böyle bir girdabın içerisine nasıl girdin? Biliyorsun kooperatifler, uzun ince bir yoldur. Sen bittiğin zaman sana evi teslim ederler.
-Bizimkisi teslim de olmadı.
-Nereden buldun bu kooperatifi?
-Ben bulmadım. Onlar beni buldu.
-Sen de girdin öyle mi? Sen şu işi baştan bir anlat hele.

-Sanırım 97 yılı idi. Yaz dönemi köydeydim. Ev telefonundan sınıf ve sıra arkadaşım beni aradı: “Ben bir kooperatife girdim. Adamlar çok iyi, dobra insanlar. 5 yılda evi teslim edecekler. Kooperatifin yeri de çok iyi. Önünden Antalya/Seydişehir  çevre yolu geçecek. 30 daireli küçük bir kooperatif. Seninle komşu olmaktır muradım. Kaçırma derim.  Düşün, bana haber ver. Hatta ben kooperatif başkanıyla seni görüştürebilirim. Niyetim ev sahibi olmandır. ” dedi.  Hanım, “Girelim, başka türlü ev sahibi olamayız, amcam da bu şekilde ev sahibi oldu” dedi. Kooperatif kurulalı, aidatlar ödenmeye başlayalı 7 ay olmuş, birikmiş paramız yok dedimse de kayın peder, “Ben bulurum bir yerden, sen yeter ki gir” dedi. Beni düşünenlerin bu kadar olması beni memnun etti. Amma da sevenim varmış. Hepsi benim iyiliğimi istiyor dedim. Arkadaşım kooperatif başkanıyla  görüştürdü  beni. Başkana, “ Haydi 5 yılda bitiremezseniz, üyeler aidat ödeyemezse inşaat ne olacak dedim. “Ben ve ekibim inşaat ustasıyız. Binayı kendimiz bitirir, teslim ederiz evelallah” sözünü arkadaşımdan sonra bir de başkandan dinledim.

Okuldan beri tanıdığım dostum yaş yere yatmazdı. Gözü açık birisiydi. Bu güne kadar her işi rast gitmişti. Ben  Gaziantep, Adıyaman gibi gurbet ellerde  öğretmenlik yaparken o arkadaşım görev için Konya dışını görmemişti. En uzak mesafe olarak görev yaptığı yer Konya’nın Ankara’ya yakın bir ilçesiydi.
-Sonra ne oldu? Girdin mi?
-İsteksiz de olsa, vicdanımın sesini bastırarak etrafımdaki benden hevesli kimselerin yardım sev er davranışları sayesinde girdim maalesef. 4 yıl isteksiz ve hevessiz bir şekilde ödedim. Ben gurbetten dostlarıma para gönderdim onlar sağ olsunlar Etibank’a yatırdılar. Etibank’taki memurun her ödemede: “Yücetaş kooperatifi size ait değil mi efendim” dediğini de gıyabında ezberlemiştim.  Yaz dönemlerinde birkaç defa da ben yatırdım Etibank’a aidatı. Zaman zaman çarşıya çıktığımda yanımdaki çocuklarıma: “Oğlum ben öldükten sonra kooperatifin parasını şu gördüğünüz bankaya yatıracaksınız, tamam mı” derdim.
-Şimdi öyle bir banka yok biliyorsun.
-Biliyorum banka da battı. Kooperatif de.
-Sonra?
-Her yaz dönemi beni kooperatife girdiren arkadaşım inşaatla ilgili bilgi veriyordu. Ben onunla yetiniyordum. 4.yılın sonunda önünden Antalya yolunun geçeceği, geleceği parlak kooperatifimin yerini görmeye gittim. Mal sahibine ait ayrı bir binanın kargası yapılmış, tuğlaları örülmüştü. Üyelere ait iki  bloktan birinin su basmanı betonu atılmış, diğer blokun su basmanı kalıpları çakılmış betonları dökülmemişti.

Yanımdaki arkadaşlarımla istişare ettim. Bu kooperatif bu hızla asla bitirilemezdi. En iyisi çıkmak dedim. Çıkarsan zarar edersin. Sen önümüzdeki yıla kadar ödemeye devam et. Kooperatif hisseni bir başkasına satalım dediler. Ödemeye devam ettim. Ödemede de zorlandım. Anayasa kitapçığının fırlatılmasıyla birlikte 2001 krizi çıktı, devalüasyon oldu. Döviz çıldırdı. Maaşlar ödenir mi, ödenmez mi noktasına gelindi. Hayat pahalılığı arttıkça arttı. Ne yapmak gerekiyordu. Yola,  “Dünyada mekan, ahirette iman” parolasıyla çıkmıştık. 10 yıllık çalışmamın sonucunda kötü günlerde bozdururuz diye bir bilezik yapmıştık. Kooperatifin aidatını ödemek için de o bileziği bozdurduk. Yatırılması için Konya’ya gönderdim. Yaz geldi. Önünden Antalya çevre yolu geçecek kooperatifimi görmek için tekrar uğradım. Bir yıl önceki orjinalliğini aynen koruyordu.

Benim kooperatife girmemi, başkanla görüşmemi sağlayan dostuma geldim. Kardeş ben kooperatif ortaklığından çıkacağım. Senin kayınpederin “Aman damat hissenden çıkma, sizin yerin geleceği parlak, müthiş değerlenecek. Arkadaşın çıkarsa çıksın, hatta onun hissesini de ben alabilirim” demişti. İşte kayın pederine fırsat doğdu, haydi alsın benim hissemi dedimse de hissemi ne kayın pederine ne de bir başkasına teklif edebilmiştim. Kendimin memnun olmadığını bir başkasına nasıl satabilirdim. Benim o kadar memnuniyetsizliğime rağmen dostumun : “Ramazan çıkarsan çık arkadaş, ben kooperatiften memnunum” demesi beni öldürmüştü. Bende bir anormallik vardı anlaşılan. Bu kooperatifin neresinden memnun olunabilirdi ki. Sonunda  sorunun benden kaynaklandığını, göz numaramın büyüklüğünden  gözüm, onun gördüğünü yıllarca göremedi belki de diyerek suçu yine kendimde buldum. Ama önünden geçecek Antalya yoluna rağmen bu kooperatiften çıkmalıydım.

Birlikte kooperatif  başkanının yanına gittik. Arkadaş, kooperatifin gidişatından memnun değilim. Hele son bir yıldır bir tane dahi çivi çakılmamış. Zaten ben de son iki ayın aidatını yatıramadım, çıkacağım dedim.
-Çıkacağım deyince adam ne dedi ya?
-“Sen yatırmazsan ben yatırmazsam bu kooperatif nasıl yürüyecek arkadaş, elbette yürümez” dedi.
Kooperatifte esas sorunun benim son iki ay ödemeyi yapmamam olduğu tespiti yapıldı. Dilekçemi verdim. Yatırdığım banka dekontlarına göre hesap kitap yapıldı. 5 yılda toplam 2160 TL yatırdığım tespit edildi. Yerime üye bulup ondan aldıklarını bana vereceklerini söylediler. Tamam dedim ayrıldım. Birkaç ay sonra yerime, 5 yıldır toprağa gömdüğüm paradan bir ayrık otu bile bitiremediğim kooperatifime  yanmayı kabul eden birisini bulmuşlar. 5 yıl içerisinde o enflasyonlu dönemde karşılığı 10000 mark olan 2160 liramı 6’şar aylık ara ile iki taksitte ödediler. Benim “Dünyada mekan, ahirette iman” olan gönülsüz aşkım,  ev sahibi olamadan 5 yılın sonunda sona erdi.
-Senin o arkadaş devam etti mi kooperatife?
-Bir yıl sonra o da çıkmış.
-Nasıl olur, hani o arkadaşın memnundu gidişattan?
-Ben de ona;  niye çıktın, hani memnundun, ne oldu diye sordum. Bana o zamanlar memnundum. Sonra ben de memnun kalmadım ,  yatırmıyorum. Üyeler başkanı mahkemeye verdiler. Kooperatifte muhatap yok, öylece kaldı. Ah senin gibi paramı bir de ben alabilsem dediyse de pek dert edinmedi, ya da belli etmedi. Kendini rüzgara bıraktı ama kilosundan rüzgar onu istediği yere sürükleyemedi.  Yemeye, içmeye verdi kendini. Atandığı okulun 15 metre ötesinden bir ev aldı. Zaman zaman en yakınlarıyla kaplıcalara gitti geldi.
-Kooperatif el değiştirdi o zaman? Akıbeti ne oldu o kooperatifin?
-Çıktıktan 14  yıl sonra merak ettim ben de senin gibi. Araya araya buldum kooperatifimi. Benim 2002 yılında bıraktığımda gördüğüm pozisyon aynen duruyordu. Betonunu dökmedikleri kalıpları dahi çıkarmamışlar. “Yücetaş kooperatifi” levhası dimdik ayaktaydı. Soyadım yaşıyordu. Tek sevincim de bu.
-Önünden Antalya yolu geçtiyse çok değerlenmiştir oralar şimdi?
-Kooperatifin önünden bir yol geçmiş, ama geçen yol Antalya yolu değil. “500 Evler” adındaki Konya’nın bir semti olan meskun mahal yolu var sadece.
-Sonuç?
- İnşaat sahası atıl bir şekilde duruyor. 5 yıl boyunca zorlanarak yaptığımız tüm birikim o dobra insanlara gitti. Olan da dünyada mekan sahibi olmayı düşünen üyelere oldu. Yani biz 5 yıl o insanların karnını doyurduk. Afiyet olsun, ne diyelim.
-Kandırılmışsın be kardeş.
-Doğru. Ama kandıran olmaktan iyi değil mi? 24/01/2016

*Bu uzun yazıyı kooperatife giren ya da girmek isteyen hevesliler okusun.


e-Okul sistemi ve karne heyecan(sızlığı)*

e-Okul sistemi ve karne heyecan(sızlığı)

Eskiden okulların her birinde  özel firmaların sattığı programlar vardı: Notların girildiği yazılımlar, maaşların hesaplandığı programlar, haftalık ders programını yapan yazılımlar… Okullar, firmalara yüklü miktarda yıllık ücret öderlerdi.

e-okul, 2007 yılından itibaren kullanıma açılmış olan bir okul yönetim sistemidir: Öğrenci notlarının girildiği, diplomasının verildiği, notlarının otomatik hesaplandığı, ödül ve cezaların işlendiği, öğrenci belgelerinin verildiği, sahte diplomaların önüne geçildiği bir sistemdir. Bakan Hüseyin ÇELİK’in Milli Eğitim Bakanı olduğu yıllarda okullarımıza kazandırdığı ücretsiz ve güvenilir bir sitemdir. Okullar arasında birliğin sağlandığı, hata yapma riskinin sıfıra indiği, öğrenciye, veliye, öğretmene ve okul yönetimine kolaylıklar ve hızlı erişim imkanı sağlayan bir programdır.. Bu ve benzeri yazılımlar sayesinde okullarımız firmalardan her yıl satın alma ve lisans yenileme adı altında ödedikleri yüklü miktarlardan da kurtulmuş oldular.

Bu sistem sayesinde veli, çocuğunun sınav tarihinden, sınavlarda aldığı puanlardan, yaptığı devamsızlıklardan anında haberdar olabiliyor. Eskiden karne gelince zayıflardan, devamsızlıklardan haberdar olurduk. Karnelerin eski gizemliliği kalmadı artık. Bu konularda çocuklarımız yalan da söyleyemiyor. Yalancının mumu yatsıya kadar yanardı. Şimdilerde mum hiç yanmıyor artık. Çünkü Halep orada ise e-okul burada artık. e-okul sistemiyle birlikte nerede o eski karne günleri demeye başladık.

Geçtiğimiz Cuma karneleri verdik. Ne bir heyecan vardı? Ne de bir korku ve endişe. Karneler artık malumun ilanı oldu. Bu sistemle olan da başarısız çocuklarımıza oldu. Karnedeki notları değiştirme imkanları da kalmadı. Eskiden karneyi alır almaz, kritik olan derslerimizin notlarına bakardık; geçtik mi, kaldık mı diye.

Karnelerin heyecanı kalmadı ama yine eski sistem karneler basılmaya, yazılmaya, dağıtılmaya devam ediyor. Karne deyince  aklıma 3 çeşit karne gelir:
1-Ekmeğin karne ile verildiği II. dünya savaşı yılları,
2. Sağlık karnesi,
3.Okul karnesi.


 Ekmek karnesi ve sağlık karnesi kalktı. Bir zamanlar ihtiyaç olduğu için getirilmiş ve ihtiyaç ortadan kalkınca da tarihteki yerini almışlardır. Bildiğim son karne, okul karneleri kaldı. Bunun da kaldırılma zamanı geldi de geçiyor artık. Hem heyecanı , hem anlamı kalmadı, hem de masraf ve külfet. Gelin el birliğiyle son karnenin de cenazesini kılıp defnedelim. Ne dersiniz?
*24/01/2016 tarihinde anadoludabugün gazetesinde 27 Ocak 2016 tarihinde ladik.biz sitesinde  yayınlanmıştır.

23 Ocak 2016 Cumartesi

Bir zamanlar bir şubat soğuğu geldi geçti bu ülkeden**

Türkiye son yıllarda görmediği bir şubat soğuğunu yaşadı bundan 19 yıl önce. Nelere karışılmadı ki. Bir kesimin bir kesime dünyayı dar ettiği yıllardı.

Bir kesime dünyayı dar edecek ihaleyi alan otorite de: "Siyasi hayatıma mal olsa da" diyerek mücadelesine  başladı. İlk iş olarak başörtüsü avına çıkıldı. Özellikle üniversitede okuyan kız öğrenciler kampüslere alınmadı. Kazara girenler de amfilerden çıkartıldı. İkna odaları kuruldu. Günler, aylar ve yıllarca süren demokratik eylemler yapıldı. Kimi atıldı, kimi okulu bıraktı, kimi perukla girdi okula. Kimi de içi kan ağlayarak başını açtı. Yetmezdi.

Meslek liseleri kapatılmaktan beter yapılmalıydı. 1999 yılında kat sayı getirildi. Aynı sınava giren öğrencilerden meslek liselerinin katsayısı 0,3 ile çarpılırken diğerlerinin katsayısı 0,8 ile çarpıldı. Okuduğu okula göre öğrenciler avantajlı- avantajsız hale getirildi. Meslek liseleri boşaltıldı. En büyük haksızlık da mevcut devam eden öğrencilere yapıldı. Kazanılmış hak kavramı işletilmedi. Ne başka bir okula geçişine izin verildi, ne de katsayıda kademeli geçiş  uygulandı. Meslek liselerinden genel liselere geçiş yasaklandı. Nakil alan okul müdürleri bile  görevden alındı. Meslek liselerindeki en başarılı öğrencinin tıp kazanacak puanıyla girebildiği en iyi bölüm Fen Bilgisi öğretmenliği oldu. Dünya kuruldu kurulalı böyle zulüm görmedi. Niyetleri boğmaktı. Halbuki mevcut öğrencinin hakkı korunmalıydı. Konan kural yeni okula başlayacak öğrencilerle başlatılabilirdi. Maalesef kin, intikam hırsı gözlerini bürümüştü. Bir nesli yok ettiler. Hayallerini de. Önlerini kapatan, hayallerini yok edenlere karşı o günün mağdur başarılı öğrencilerinin derinden çektikleri bir âh, Arş-ı Âlâ’ya yükseldi. Öbür dünya için en büyük kazançları da bu mağduriyetleri olacak.

Kahta İHL’de en arka sırada oturan Yasin* isminde  başarılı bir öğrencim vardı. Arkadaşlarına boş zamanlarında tahtada sayısal dersleri anlatan bir öğrenci. Son sınıfta katsayı mağduru oldu. Tıp kazanacak puanıyla bir yıl sonrası Fen Bilgisi öğretmeni olabildi... 2010 yılında Konya’da aynı kurumda  çalıştığım Fen Bilgisi öğretmenim vardı Gülhan isminde. Onun da hikayesini dinledim bir gün. O da, okulunun birincisi ve tıp puanıyla öğretmen olabilmişti… Kimi okumak için yurt dışını mesken edindi. Milli servetimiz bu dönemde dışarıya aktı. Gurbet ellerde ne sıkıntılar çektiler kim bilir?  Bunu eşekten düşenlerden dinlemek lazım.   Binlerce başarılı öğrenciden sadece ikisini paylaştım sizlere ... 

Bir zamanların adından söz ettiren başarılı meslek liseleri cenaze evlerine döndürülmüştü. 17 yıl geçmiş ama hala meslek liseleri belini doğrultamadı. İHL’lerini yok edeceğim diyen zihniyet diğer meslek liselerini de yok etmişti.

Kahta’da birlikte çalıştığımız  A.E.S. isimli Fen Bilgisi öğretmenimiz askere gitmişti.  Askerlik dönüşü bize: “Arkadaşlar, siz ‘İHL’lere zulmediliyor, mağdur ediliyor dediğinizde abarttığınızı düşünürdüm. Bakın askerde başıma ne geldi? Orada  asker çocuklarına ders verecek öğretmenleri belirlemek için bir sınav yaptılar. Ben de bu sınava girdim. Sınavda birinci oldum. Ders vermek için seçildim. Sonra iptal edildi. Niçin dediğimde de ‘Sen İmam Hatip Lisesinde çalışıyorsun, biz bunu tespit ettik. O yüzden olmaz’ dediler. Benim babam ve kayın pederim asker. Biliyorsunuz ben de dini duyarlılığı olmayan biriyim. Buna rağmen sırf devletin bir okulu olan İHL’de çalıştığım için elendim, varın siz gerisini düşünün, şimdi sizi daha iyi anlıyorum” demişti… 

Bu süreçte okul disiplin kurulu üyesiydim. Başörtülü derse giremeyen öğrencilerimiz bahçede yarım saat kadar bir eylem yapmışlardı. Eylem bittikten bir-iki hafta sonra müdür odasına çağrıldım. İki tane müfettiş ifademi aldı.  Disiplin kurulu üyesi olarak suçum, başörtülü sınıfa giren ve bahçede eylem yapan öğrencilere niçin ceza vermediğimizdi. İfadem alındı. Savunmam yeterli görülmedi. Uyarı cezası ile tecziye edildim.

Hedef koymuşlardı 1000 yıl devam edecek diye. Görüyorsunuz hedefleri tutmadı. Kurdukları örümcek ağı kısa zamanda darmadağın oldu. Çünkü zulüm ile âbâd olunmazdı.


*02/03/2016 Çarşamba günü bu sürecin mağduru olan Yasin’in,  duygu ve düşüncelerini anlatan yazısına yer vereceğim. Tüm mağdurlara armağan olsun.

**27/02/2016 tarihinde Anadoluda Bugün gazetesinde ve ladik.biz web sayfasında  yayımlanmıştır.

20 Ocak 2016 Çarşamba

“Harç bitti, inşaat paydos”*

“Harç bitti, inşaat paydos”

2015-2016 öğretim yılı I. döneminin son haftasına girdiğimiz bu günlerde öğrenciliğimde yaz dönemi inşaatlarda çalıştığım günler göz önüme geldi. Eğitim ve öğretimin son haftasıyla inşaat günlerinin arasında ne gibi bir bağlantı kurulur? Belki şaşırabilirsiniz ama ben kurdum.

Öğrenci iken yaz dönemlerinde inşaatlarda çalışırdım. Mesaimiz sabah güneşin doğmasıyla birlikte başlar. 10.00 gibi çay molası. Öğle ezanıyla beraber yemek molası. İkindi çayı. Sonra akşam hava kararıncaya kadar devam ederdi çalışmamız. İkindiden sonra havanın serinlemesiyle birlikte güçten ve takattan düşerdik.  Biz akşamın olmasını beklerken patron da havanın serinlemesiyle birlikte, “Oh, oh. Tam çalışacak hava oldu. Haydin aslanlarım” şeklinde bizi motive etmeye çalışırdı. Ama gel bir de sen onu bize sor. Bir taraftan çalışırken diğer taraftan da ara sıra güneşe gözümüzü dikerdik, ne zaman batacak diye. İnşaatta az bir yer kalmışsa bitirinceye kadar çalışılırdı. Eğer inşaatta iş ertesi güne sarkacaksa mesainin bitmesi harcın bitmesine bağlıydı. Akşama yakın harç bitti mi inşaat paydos edilirdi. Yeniden harç karılmazdı. Tecrübeli büyüklerimiz, “Harç bitti, inşaat paydos” derlerdi. Bu sözle birlikte bütün yorgunluğum geçer giderdi.

Eğitim ve öğretimin son haftasına sınavlar bitirilmiş, notlar teslim edilmiş bir ortamda girilir. Öğrenciler tıpkı  “Harç bitti, inşaat paydos” moduna girer. Hedef sınavlardı. Sınavlar bitmiş, notlar sisteme girilmişse ders işlemenin bir mantığı olmazdı artık. Kazara öğretmen ders işlemeye kalksa  “Hocam son hafta da ders işlenir mi?” diye itiraz korosu harekete geçer.  Ders materyali zaten gelmemiştir.  Ders işlemeyi istemeyen öğrenciyi sınıfta tutmak zaten ayrı bir mesele. Sınıfta tutan öğretmen en başarılı öğretmendir. Kimi okula gelmez, kimi gelir; okulun dışında dolaşır. Okula gelip sınıfa girmeyen öğrenciler ise dersi asarak  ders bitimine kadar park ve bahçelerde akşamı yapar. Akşamında evlerine vardıklarında aile, “Niçin okula gitmiyorsun? “ dediğinde “Zaten ders işlenmiyor ki, boşu boşuna niye gideyim?” mazeretlerinin ardı arkası kesilmez.

Akşamın olmasına ramak kala nasıl ki inşaat işçilerinde bir isteksizlik ve yorgunluk baş gösteriyorsa personel ve öğrencilerde de bir bıkkınlık, bezginlik ve zihinsel yorgunluk baş gösteriyor. Hem I. dönem, hem de ikinci dönem karne haftalarını eğitim ve öğretimin  ölü haftaları olarak değerlendiriyorum. 180 iş gününün içinden sayılan bu günlerimiz maalesef berhava olmuş haftalarımızdır.

Ortaokul II.sınıfta okurken karne günü ders işleyen bir öğretmenimiz vardı: Türkçe öğretmenimiz Orhan DEMİRÖZ. Kulakları çınlasın. Vefat etmişse Allah rahmet eylesin. Sınıfcak, “Hocam! Bugünde, bu saatte ders işlenir mi?” dediysek de aldırmadı. Ders işlemeye devam etti. Allah sayılarını çoğaltsın.

Milli Eğitim Eski Bakanı Ömer  DİNÇER bakan olduğunda: “Üniversitede öğrenci iken seçmeli ders olarak İngilizce dersini seçmiştim. 80-100 kişilik sınıfımız kısa zaman zarfı içerisinde iyice azaldı. Sonunda sadece devam eden ben kaldım. Bir gün derse gidemedim. İngiliz uyruklu hocam ertesi günü bana: ‘Ömer sana kırgınım, seni gelecek diye ders boyunca seni sınıfta bekledim’ deyince bir daha devamsızlık yapmadım. Birebir ders işledik. Öğrendiğim ekstra İngilizce’yi ona borçluyum” şeklinde açıklamada bulunmuştu. Tek kişiyle ders işlemek,  bize ne kadar da yabancı. Bu uygulama bize özgü değil maalesef. Zaten o hoca da yabancıymış.


Eğitim ve öğretimde metodumuz, kompozisyondaki giriş, gelişme ve sonuç bölümü gibi olsun. Hangi kademede olursak olalım, zamanı verimli geçecek şekilde değerlendiren kişiler olmamız temennisiyle… Allah bizi affetsin... 20/01/2016
27/01/2016 tarihinde Anadoluda Bugün gazetesinde yayınlanmıştır.

Düğünlerimiz-II

Düğünlerimiz-II***

Günümüzde en makul düğün 60.000’den başlar oldu. 600.000’e kadar abartıp çıkaranlar var. Bizde bir atasözü vardı unuttuğumuz: “Ev alanla*, evlenene Allah yardım eder” diye. Eskiden düğün yapacak olana; komşu, akraba ihtiyacı ne ise onu hediye getirirdi. İstisnalar kaideyi bozmaz ama kanaatimce düğün yapanın en fazla nakit paraya ihtiyacı olduğu böyle mutlu bir anında, zarf içerisinde makul bir para desteği sağlamak gerekir.  Göreneğimiz olan mutfak eşyası hediyeleşmesinden vazgeçelim artık. Damlaya damlaya göl olur misali, zarf içerisine konacak borcam bedeli bile düğün yemeğinin maliyetini karşılar.
Düğünlerde insan bir defa evlenir diyerekten özellikle damadın ailesine iğneden ipliğe her şey aldırılıyor. Birçok aile yıllar boyu ödeyecek şekilde borç batağına dûçâr oluyor. Sahi ihtiyaç olan her şey babaya aldırılacaksa bu yeni çiftler kazandığı/kazanacağı** parayı ne yapacaklar? Merak ediyorum gerçekten. Eğer tedbir alınmazsa bu gidişle çocuklarımız bekar kalır. Çünkü maliyetler arttıkça ailelerin beli bükülüyor. İşin garibi beklediğimiz mutluluk da bu kadar harcamaya rağmen çoğu zaman gelmiyor. Borçları ödemede zorlanıldıkça aileler arasında huzursuzluklar da baş gösterebiliyor.
Peki, ne yapmalı düğünlerde? Ben kısaca maddeleştirmek istiyorum:
1. Makul bir mehir bedeli belirlenmelidir.(100-200 gram altın gibi)
2. Çiftlerin ihtiyaç duyabileceği her şey alınmamalıdır. Bazı ihtiyaçlarını da düğünden sonra hesap- kitap yaparak  kendilerinin alabileceği bir sorumluluk yüklenmelidir.
3. Düğün alış verişlerinde satıcının “Ev alanla, evlenene Allah yardım eder” atasözü gereğince vicdani sorumluluk çerçevesinde hareket etmesi sağlanmalıdır.
4. Kız anneleri,  “Her şeyi aldırayım da kızım rahat etsin” korumacılığından vazgeçmelidir. Eşya insana mutluluk getirmiyor maalesef.
5. Damat tıraşı ve gelin yaptırmalarda kuaför, “Tıraşınız benden düğün hediyesi” diyebilmelidir veya makul bir ücret almalıdır.
6. Düğün yemeği verilecekse, israf ve abartılı yemenin önüne geçmek için tabldot usulü, self servis sistemine geçilmelidir. Servis açanların önünde sıraya giren davetli, yiyeceği kadar yemek almalı, doymadığı takdirde yeniden almalıdır.
7. Ortak yemek yenecekse de yemek masasının etrafında sıra beklemenin önüne geçilmelidir. Bu durum bekleyen için de yemek yiyen için de eziyettir.
8. Davetli, hediye takdim edecekse üstünde ismi yazılmış, kapalı zarf içerisinde para takdim etmelidir.
9. Nişan, nikah, kına düğün, yemek tek salonda bir defa da olacak şekilde planlanmalıdır. Hem maliyeti düşürür. Hem de davetli ve düğün sahibinin iki ayağı bir pabuca girer.
10. Gelin almalarda konvoy oluşturulmamalıdır. İlla oluşturulacaksa sayı sınırı getirilmelidir. Konvoy oluşturmadan gelin salondan alınmalıdır.
11.  Düğün davetiyesinin altına, “Çiçek gönderilmemesi ve para-altın dışında hediye getirilmemesi rica olunur"  notu davetiyelerin altına yazılmalıdır.
Bu maddeleri çoğaltabiliriz. Görüşlerime katılmayabilirsiniz. Eğer tedbir almazsak  “Bineriz bir alamete, gideriz kıyamete” haberiniz olsun. Yok bu tür düğün, bizim Konya'ya has. Biz değiştirmeyiz. Değiştiremeyiz. Böyle gelmiş, böyle gider” dersek şunu bilelim ki, bizim bize yaptığımız eziyeti  kimse kimseye yapmaz.“İnsan bir defa evlenir, benim ahdım var, benim çocuğumun hiçbir şeyi eksik olmayacak. El âlem ne der. Yapılmazsa olmaz” düşüncesinden, kınanırız endişesi taşımaktan vazgeçmemiz lazım.
Kınayanın kınamasına aldırmadan  sade ve huzurun kapısını aralayacak düğünlere ne dersiniz, zamanı gelmedi mi hâlâ? Yoksa Gayretullah'a dokunur maazallah!...
*En makul düğüne yaptığımız/yapacağımız düğün masrafının üzerine biraz daha ilave yaparak yeni çiftlerin başını sokabileceği küçük bir ev alınabilir.

**Yeni çiftler, düğünden sonra kazanacakları parayı kiradan kurtulmak amacıyla konut kredisi çekerek uzun yıllar kredi borcu ödemekle meşguller maalesef.
***21/01/2016 tarihinde anadoludabugün gazetesinde yayınlanmıştır.

19 Ocak 2016 Salı

Cezanın böylesi

                                                           
2009 yılında lise son sınıf öğrencisi iken bir hafta sonu dershanesine yetişmek için Meram Yeni Yol'daki alt geçitten (Konyalıların deyimiyle namı diğer Battı Çıktı) bisikletiyle ters yola girer bizim mahdum.

Araç trafiği kurallarına uymayan sürücüyü bir polis durdurur; ters yola girdin diye. Bisikletin plakası olmayınca görevli nüfus cüzdanını ister. TC numarasına 55 lira ceza yazar. Bereket bizim çocuktan ehliyet ve ruhsat istemez.

Cezayı komik ve insafsız görebilirsiniz. Maazallah aracın bağlanması, parka kaldırılması, park parası ödeme, ehliyetsiz araç kullanma cezalarını düşünürsek bizim işine düşkün, cevval ve kahraman görevlinin öğrenciye acıdığını, en az cezayı yazdığını söyleyebiliriz.

Ters yolun kenarından kurala uymayana haddini bildiren bizim polis, yazdığı ceza çeşidiyle tarihteki yerini almıştır. Bizim çocuk da uysal, munis yönüyle ilk ceza yiyen olarak tarihe geçti tabii.

Olayın iki kahramanının görevi, gönül huzuru içerisinde bana tevdi edildi. Ben de elime ihbarnameyi alarak malmüdürlüğünün yolunu tuttum. Tek derdim hazmetmeye çalıştığım böylesi cezayı erken ödeyerek içimdeki sönmeyen ateşin alevini bir nebze düşürmek. Ceza kağıdındaki böylesi cezayla ilk defa karşılaşan yetkililer, kendi aralarında uzun bir müzakere yaptıktan sonra ceza tahsilini Kabahatler Kanununun bir maddesine  dayandırdılar. 


Malmüdürlüğündeki görevlilerin şaşkınlığı devam ede dursun. Erken ödeme indiriminden yararlanarak 55 liradan 42 liraya inen cezam dolayısıyla benim sevincime diyecek yoktu.

Gel zaman git zaman bisiklet ve öğrenci düşmanı polisin icat ettiği cezayı tahsil eden malmüdürü, çocuğunun kaydı için okuluma geldi. Kaydı yaptıktan sonra bağış istedim. “Ne bağışı hocam, bağış almak yasak değil mi? Kalkmadı mı hâlâ?” dedi. Onu benden ceza tahsil ederken düşünecektiniz deyince güldü ve 50 TL bağış yaptı.

Ben bu cezayı unutmuştum. Dün akşam bizim ceza zede, “Baba YGS'ye müracaat edeceğim, para yatması lazım, kartını verir misin? 55 TL yatıracağım” deyince içimdeki kor yeniden alevlendi. Hemen bisiklet cezası olan 55 lira aklıma geldi.


A benim oğlum, polis seni çağırdığında kaçsaydın olmaz mıydı? Sanki plakan var da ardından plakana mı yazacaktı? Sonra kimliğini niye veriyorsun? Haydi verdin en azından sesini yükselterek kendini savunsaydın. Biliyorsun bizde sesini yükselten haklı oluyor. Sen tam polisin istediği vatandaşsın; sesini çıkarmayan.


Polis kardeşim, anladım ki çok idealistsin. Konan kuralı uyguluyorsun. Ha bu cesaretini biraz da trafiği felç eden, “S” çizen, park yasağı olan yerlere aracını park ederek trafiğin akışını engelleyen yerlerde gösterseydin olmaz mıydı? Sen oralarda ne yapıyorsun? Yaptığın tek şey eline mikrofon ya da megafonu alıp “Bilmem ne plakalı araç sahibi aracınızı lütfen kaldırınız. Kaldırmazsanız cezayı işlem uygulanacaktır” diyerek anons etmekle meşgulsün. Ardından bir de çaldığın siren sesi  kurala uymayan sürücülerden ziyade etrafı rahatsız etmeye yöneliktir bilesin. 

Senin gücün zayıfa yetiyor. Ama ülke ile uyumlusun bilesin. Çünkü ülkemizde de zayıf ezilir. Yani sen, doğru yoldasın. Yolun açık olsun. 19/01/2016

18 Ocak 2016 Pazartesi

Özel ders

Özel ders*

1985 yılında lise 3.sınıf öğrencisi iken yaz döneminde sabahleyin bir öğrenci yurdunda hafızlık sağlıyordum. Öğleden sonra bir Kur'an Kursunda Kur'an-Kerim dersi okutuyordum. Akşamleyin ise Kursta belletmenlik yapıyordum.

 Çocuk okutma karşılığında bir vakıf, aylığı 20  TL ücret ödüyordu bu görevi benimle birlikte ifa edenlere.

Belletmenlik yaptığım esnada çocuğu Kursta yatılı olan Mersinli bir veli yanıma geldi: “Hocam ben ....çocuğun babasıyım.  Şu parayı alır mısın?” dedi. Niçin deyince, “Benim çocuğu gör gözet. Biraz fazla ilgilen” dedi. Yurtta kalan tüm çocuklar bize emanettir. Diğer çocuklarla ne kadar ilgilenirsem sizin çocuğunuza da o kadar ilgi gösterebilirim, kusura bakmayın, paranızı da alamam dedim. “Olsun, sen yine de al” dediyse de almadım. Veli benimle vedalaştı. Bir başka arkadaşa çocuğunu emanet etti.

Toplam iki ay çalışıp 40 lira alacaktım. Adam çocuğu için biraz özel ilgiye bir çırpıda 50 lira uzatmıştı. İhtiyacı olan bir öğrenci için iyi paraydı.

İşte benim özel ders vermem başlamadan bu  şekilde sona erdi.

*Meraklısına not: Anlatım kolaylığından dolayı bu yazıda 1.tekil şahıs kullanılmıştır. Olayın şahsımla yakından uzaktan bir alakası yoktur. Adam parayı bana verseydi herhalde havada kapardım. 18/01/2016

17 Ocak 2016 Pazar

Düğünlerimiz-I*

                                    Düğünlerimiz-I
Günümüzde yeni evlenecek çiftlerimiz için yapılan düğün harcamaları ailelerin dudaklarını uçuklatmaya başladı. Her düğün sahibi uzun süre kendisine gelemeyecek şekilde bir harcama ve borcun altına girmektedir. Hatta birçok düğün sahibi düğünü yapabilmek için kredi çekme yoluna bile gidebiliyor.

Düğünlerde evlenecek çiftler için kiralanan/alınan evler iğneden ipliğe döşeniyor. Beyaz eşyasından oturma gruplarına, yatak odasından halı ve perdesinde varıncaya kadar alınıyor. Alınan elbiseler, nişan, nikah, kına ve düğünde bir defalık giyilecek elbiseler, bilezik, set, küpe, yüzük vb. takılar. 250 gramdan 500 grama varıncaya kadar altın mehir belirlemeler ...

Bir de tanıdık bir esnafa  dostunun selamıyla kalabalık bir şekilde elbise görmeye  gidersin. Esnaf sizi; “Efendim, hayırlı bir iş mi” diye kapıda karşılar. Siz gelin kızın beğendiğini almak zorundasınız. Pek pazarlık şansınız yok. “Efendim biraz ikram etseniz” der demez; “ Efendim, kızımız çok güzel bir elbise beğendi. Ben de gerekli ikramı yaptım. Bakınız, etiket fiyatı 800 TL. Ben 380 TL yazdım. Bunu her adama da yapmam. Çünkü siz bir dostumun selamıyla  geldiniz” diyerek pazarlık kapısını da kapatır.

Bir kuaförden diğerine baş yaptırmaya gitmeler... Beyaz eşya aldığınız esnaf; “Efendim baş yatıracağınız zaman bize gelin, 250 TL hediye çeki veriyoruz. Bizim gönderdiğimiz yere giderseniz” diyor. Sahi bu başlar ne kadara yapılıyor? Anlayamadım gitti. Gelinin kuaför masrafı damadın damatlık tıraşının ucu bucağı belli değil. Bunlara bir de damat ve gelinin akrabalarının tıraş masrafını  ekleyin...

Araba süslemesi, yüz görümlüğü verme, sandığa oturana para verme, kapıyı tutana para verme, arabanın önünü kesene para verme, nişan, nikah, kına ve düğün için salon kiralama, buradaki ikramlar, düğün davetiyesi bastırmalar, fotoğraf ve video için kameraman kiralama, albüm oluşturma vs...

Sıra geldi ucu bucağı açık düğün yemeğine. Maddi olarak düğün sahibinin bittiği andır. Düğün sahibi düğüne gelen misafirleri karşılaya dursun. İçinden dokuz doğurur, “Acaba yemek yeter mi” diye. Sofralara 10’ar kişi oturulur. Servis açılır: Yoğurt çorbası, etli pilav, zerde, irmik helvası, bamya çorbası, pilav, meyve suyu ikram edilir. Tüm yemekler ortak kaba kaşık sallanarak yenir. Pilavın biri gelir biri gider. Pilav bitmeden diğer pilav istenir. “Pilav etli olsun, denizaltı olsun” diyerek geri gönderilir. Yenen pilavın haddi hesabı olmaz. Pilavdan dönenin kaşığı kırılsın. Haydi düğün sahibi düşünülmüyor, midemize düşmanlığımız nereden anlayamıyorum. Konyalılar olarak sıralamada ikinci olduğumuz obezitelikte hedef birinci olmak herhalde.  Hem de kenarımızda ayakta sıra bekleyenlere aldırmadan. Kalkınca da soluğu maden suyu aramaya gitmekte buluruz.

Şimdi sıra geldi düğün sahibi için hasat toplamaya. Az sayıda akrabanın karşılık olarak getirdiği çeyrekleri saymazsak diğer gelen hediyelerin hepsi mutfak eşyası. Ekseriyeti de borcam. Yani Konya'nın milli hediyesi. Sanki damat işsiz de züccaciye dükkanı açacak. Bu mutfak eşyasını, düğünlerin 12 duvar yastığı ve bir çift halıyla yapıldığı zamanlarda olsa anlarım. Şimdi zaten düğünden önce her türlü eşya alınıyor. Düğün sahibi bu aşamada sadece para desteğine ihtiyaç duyar. Ne yapacak mutfak eşyasını. Alsan alınmaz, satsan satılmaz. Eve götürmek de cabası. Hediyelerin yeni sahibi de borcam ağırlıklı bu hediyeleri götürüp ambalajından açmadan -varsa- evinin çatısına koyuyor. Kendisi de bir düğüne davet edildiğinde sıradan bir tanesini alıp o da hediye olarak götürüyor; “Ben yandım sen de yan” der gibi.          
*17/01/2016 tarihinde anadoludabugün gazetesinde yayınlanmıştır.                           

15 Ocak 2016 Cuma

Eyvah, Denetim Var!

—Efendim, yeni yönetici oldum. Bir de denetim falan yapıyorlarmış. Teftiş esnasında neler istiyorlar. Bana yardımcı olur musun?
—Bir defa protokol kurallarını iyi bileceksin. Onları kurumun dış kapısında karşılayacaksın. Önlerinden yürümeyeceksin. Ceketin ilikli olacak, elinde de ajandan. Eşinden görmediği ilgi ve alakayı onlardan esirgemeyeceksin. Onlara hitap ederken “Efendim” diyeceksin. Sana “Müdür Bey, bize çalışma odası olarak nereyi ayarladın” dedikleri zaman sakın ola ki memur odasını ayarladım falan deme.
—Ne olacak da orayı ayarladığımda?
—“ İyi sen oraya git, biz burada çalışacağız” diye senin odanı işgal ederler.
—Sonra ne yapayım?
—Sakın ola ki, “Efendim, ben de yeni atandım, hiç denetim geçirmedim. Bizim de rehberliğe ihtiyacımız vardı” falan deme. Çünkü, “ Ben denetime geldim arkadaş. En nefret ettiğim şeydir rehberlik” cevabını alırsın.
—Başka?
—Ne isterse vereceksin. Eksik bulduğu her şey için “Tamam efendim, hemen düzeltelim. Bundan sonra buyurduğunuz gibi yapayım” de. Bir taraftan da ajandana yazmaya çalış. Önün yine ilikli olsun.
—Doğru yaptığım bir şey varsa hakkımı savunurum.
—İşte o zaman hapı yutarsın. Bir defa denetlenen insanın doğrusu olmaz. Denetleyenin yanlışı da doğrudur, doğrusu da. Eğer senin yanlışını bulduğu zaman “Efendim benim ki doğru, ya da bu şekilde de olamaz mı” falan deme.
—Doğru olduğuna inandığımı savunursam ne olur?
—Ben ısrar ettim doğru diye. Bana “Getir delilini” dedi. Kendisi de kendisine ait olan sitesini açmaya davrandı. Bir taraftan da “Ben matematikçiyim. Yanlış diyorsam yanlıştır. Şimdi sana sitemden göstereceğim“ dedi. O, sitesini açarken ben de ilgili tebliğler dergisindeki öğretim programını getirdim. İşte hocam dedim. Beyefendi de o esnada kendi sitesine bakmakla meşguldü. Bana, “Bir dakika müdür, amma sabırsızsın” dedi. Sonra “Bu benim dediğim önümüzdeki yıl uygulanacak. Sana yardımcı olması için masaüstüne kopyalıyorum” dedi.
—Yani senin görüşün mü doğru çıktı?
—Maalesef. Vara doğru çıkmayaydı. Sonra başıma gelmedik kalmadı.
—Ne yaptı?
—Bana branşımı sordu. Din Kültürü dedim. “Getir” zümreleri dedi. Zümrelerin içerisinden Din Kültürü zümresini seçip çıkardı. Okudu. Sonra “Din öğretmenini çağır” dedi. Çağırdım. İkimiz de ayaktayız. Bizim zümreyi önümüze attı, “Bu ne diye?” Ne oldu hocam dedim. “Birinci dönem zümresi ile ikinci dönem zümre gündemine aynı maddeleri almışsınız. Kopyala yapıştır yapmışsınız. Siz kimi kandırıyorsunuz” dedi. Din kültürü öğretmenim, “Hocam bir daha dediğiniz gibi yaparız inşallah” dedi. “İnşallah, maşallah diyorsunuz da bu işler böyle olmaz. Biz de Müslümanız, siz kimi kandırmaya çalışıyorsunuz, bunu tekrar yapacaksınız” dedi. Gittik zümreyi dediği gibi yaptık, yanına pardon huzuruna vardık. “Hocam yaptık” diye. “Siz ne zaman yaptınız. Bir defa müdür bey gündem maddeleri yazılı bir şekilde seni şu gün, şu saat toplantıya çağırdı mı” dedi din kültürü öğretmenime. “Hayır efendim, aciliyete binaen hazırladık” cevabına karşılık, “Olmaz efendim. Toplantının, gündem maddeleriyle beraber müdür tarafından resmi yazıyla duyurulması gerekir” dedi. “Biz de tamam dedik.
—Bu beyefendi takmış size desene.
—Hem de ne takma efendim. İşin garibi din Kültürü öğretmenimin kendisinin hazırladığı zümreyi İstanbul’daki müfettişler gittikleri okullarda öğretmenlere örnek zümre diye göstermişlerdi.
—Sonra ne oldu efendim?
—Beş katlı binayı yardımcı olmadan tek hizmetliyle ödenek sıkıntısı çekerek nasıl yönetiyorsun demeden, 3,5 sayfa eksik yazdırdı. Eksik buldukça sevindi. Yardımcı müfettişlerine emir ve talimatlar verdi durmadan.
—Ne kadar durdular?
—10 gün
—Soruşturma falan açtı mı?
—Açmadı. Vedalaşırken “Müdür Bey işimizi bitirdik, biz o kadar eksik yazdık ama endişe edecek bir durum yok. İçin rahat olsun. Şimdi içeceğimiz çaylar senden” dedi.
—Nasıl yani. Daha önce bir şeyler yiyip içmediler mi?
—Yediler, içtiler ama kendi paralarıyla yediler içtiler. Bizim “Bizden olsun” teklifimize, “Teşekkür ederiz müdür bey ama bizim prensibimiz değil” diyerek nazikçe geri çevirdiler.
—Valla helal olsun. Yediklerinin içtiklerinin parasını vermeleri takdire şayan.
—Dahası var. Okuldan ayrıldıktan sonra hem kendi okuluma ait hem de başka okula ait benden bir evrak istediler. Götürdüm. Ayrılırken hakkını helal et müdür bey dedi, sarılıp vedalaştı. 15/01/2016

13 Ocak 2016 Çarşamba

Evlenmede tercihlerimiz*

Toplumun temeli ailedir. Sağlıklı toplumlar için iyi bir aile ortamı olması gerekir. Her geçen yıl evlenenlerde bir azalma, boşanmalarda ise bir artış göze çarpmaktadır.

“TÜİK’in 2014 verilerine göre geçen yıl evlenenlerin sayısı bir önceki yıla göre yüzde 0.1 azalırken, boşanan çiftlerin sayısında ise yüzde 4.5’luk artış oldu.”

Evlenmelerdeki azalmanın, boşanmalardaki artışın sebebi nedir? Bunun üzerine kafa yormamız lazım. Çünkü aile yapımızdaki bu bozulma topluma da olumsuz sirayet edecektir. Evlenme ve boşanmalarda çok değişik etkenler vardır. Ben burada boşanma nedenlerinin arkasında evlilik tercihlerimizin yattığına işaret etmek istiyorum.

Eskiden eş aranırken -gönlümüzde ne beslersek besleyelim- “Nasıl bir eş arıyorsun” dediğimizde “Hayırlı bir nasip” cevabı  ön plana çıkardı. Şimdilerde ise  eş adayı arama kriterleri değişti. Buna paralel olarak boşanmalar da arttı.

Eş adayı arayanlara “Kriterin nedir? Adayda hangi özellikler olmalıdır?” dediğin zaman “Çalışan olmalıdır.”  cevabını alırsınız. “Efendim ücretli çalışan var. Olur mu?” dediğimizde “Biz kadrolu arıyoruz.” Cevabıyla karşılaşırsınız. Güneydoğu’da çalışan biri zorunlu hizmetten kurtulmak için Batı’da zorunlu hizmete tabi olmayan bir aday aramaktadır.  Çevremiz evlenmiş-boşanmış, evlenmemiş/evlenememiş, yaşı ilerlediği halde bekar kalanlarla dolu. Boşanmalar arttıkça evlenecek adaylarda da “Acaba ben de geçinemez, boşanır mıyım” endişesi bilinç altlarına yerleşmeye başladı.

Gidişat böyle devam ederse toplumun mihenk taşı olan aile diye bir kavram kalmayacaktır. Eşler tercihini yapıyor, boşanmada aceleci davranıyor. Ya orta yerde kalan çocuklar, işte esas darbeyi bu parçalanmış aile çocukları yemektedir. Konya’nın merkez bir okulunda çalışan bir dostum, “500 öğrencisinden 400 tanesinin parçalanmış aile çocuğu” olduğunu söyleyince içim paralanmıştı gerçekten.

Halbuki eski düşüncemiz ne güzeldi: Allah'tan hayırlı bir nasip diye. Şimdilerde sanki eş aramıyoruz. Maaşlı birini arıyoruz. Çünkü çift maaş girerse bir eve, daha çabuk ev sahibi oluruz. En iyi modelli arabalara kavuşuruz. Standardı yüksek bir yaşantımız olur. Çocuğumuza en iyi imkanları sağlar ve bırakırız. Mutluluğu çok parada arıyoruz.

Tercihimizi yapıp çift maaş girmeye başlayınca beklediğimiz mutluluğun bir türlü gelmediğini gördüğümüzde bileğimize taktığımız altın bileziğe güvenerek çocuğumuz var demeden hemen ayrılma yolunu seçiyoruz. Çünkü kendimizin zaten bir sosyal güvencesi var. Ardımızda ise dağ gibi bize çocukluktan beri kol kanat geren, korumacı  bir annemiz var.

Eskiden kız evden giderken baba; ” Kızım, gelinlikle girdiğin evden kefeninle çıkarsın” diyerek kızının evliliğin zorluklarına katlanmasını, yuvayı dişi kurdun yaptığını ifade etmek isterdi. Şimdiki ailelerde özellikle kız annelerinde çocuğuna karşı aşırı bir korumacılık olduğu göze çarpmaktadır. Yazımdan sakın ola ki, boşanmalarda hep bayan eş ve annesi suçlu anlamı çıkarılmasın. Her boşanmanın kendine göre özel sebepleri vardır. Bir yerde sorun varsa tek taraflı olmaz. Sadece oranları farklıdır. Aşırı korumacılık ve sosyal güvence bu nahoş durumu tetiklemektedir. Bu boşanmalar maalesef sadece karı-koca çalışanlarda değil, çalışmayanlar da artışa sebebiyet vermektedir. Ben tekrar ediyorum nedenlerin en önemlisi, çocuğumuza karşı aşırı korumacılık.

Burada her ne şekil ve şartta olursa olsun evliliğini devam ettiren aile bireylerini özellikle çalışan eşleri tebrik ediyorum.

Eş adayı aramalarda yine eskisi gibi, ”Helal süt emmiş, Allah'tan hayırlı bir nasip” isteyen ve arayan adaylara, anne babalara selam olsun.

Gelin “Allah’ın en hoşlanmadığı helal: boşanmadır” helaline karşı çıkalım.

*13/01/2016 tarihinde Anadolu’da Bugün Gazetesinde yayımlanmıştır.


Hayata dair kopyalar= Altın öğütler


Dünyaya tekrar gelinmez, bunu biliyorsunuz. Ama farz edelim ki tekrar geldiniz. Ne yapacağım, ne işle iştigal edeyim diye hiç düşünme.

Faraziye üzerine konuşma. Gerçeklerden hareket et dersen. Mutlaka oğlun, kızın vardır. Ya da torunun. Bu söyleyeceklerim onlar için bir ışık kaynağı olabilir.

İş için devlete kapağı atmaya çalış. Emekli oluncaya kadar rahat edersin. Hiç sırtın terlemez. İş garantin var. Geleceğin patronun iki dudağı arasında olmaz. Gelmek istemediğin zaman önce yıllık izinlerini kullan. Sonra 10+10 mazeret iznini. İşe gelmek istemediğin zaman hastaneye git muayene ol. Tahlilleri öğleden sonra al. Bu muayene işini de zaman zaman kullan. Ardından 20+20 tek hekimden rapor al. Sonra istediğin kadar heyet raporu. Bütün bunları kullandın mı? Ardından bakmakla yükümlü olduğun birine yılda toplamda 6 ay refakat izni al. Geriye daha çalışacağın zaman kalırsa çalıştığın müdürün sana kafa izni versin. Seni idare etsin.

Mesai kavramı da çok önemli değil. Geç gelip erken çıkabilirsin. Kurumunda bulunmak zorunda olduğun zaman iş yapmana gerek yok. Her kurumda azim ve gayretli olanlar var. Onların sayesinde bir parazit gibi yaşamaya devam edersin. Kazara iş yapman gerekti mi? İşini düzgün yapma. İşini düzgün yaparsan ihale hep sende kalır. Hep yanlış yap. Böylece amirin sana iş vermez. Kurumunda yerin vardır. Git orada otur. Doğruluk ve dürüstlüğü de kimseye verme.

Sana amirin bir şey söylerse hep mazeret uydur. “Arabam bozuldu, otobüsü kaçırdım. Çocuğum hasta. Eve kayın validem geldi. Taksitlerimi ödeyeceğim” gibi  her güne farklı bir mazeret uydur. Biliyorsun “İki günü eşit olan ziyandadır” hadisi çerçevesinde her güne yeni, farklı bir mazeret ve gerekçeyle uyan.

Zaman zaman bir densiz çıkar seninle uğraşmak isterse; “Ben bu davaya yıllar yılı hizmet ettim, karşılığı bu mu olacak de. Yok mevcut yönetime aykırı bir duruşun varsa; benim görüşüm,, sendikam, dünya görüşüm ve partim farklı olduğu için bana bunu yapıyorlar “ diyerek ortalığı velveleye ver.


Emekli olduktan sonra da “Devlete 25 yıl hizmet ettim” diye göğsünü kabarta kabarta gez.

Ben böyle yaparsam işler ne olacak diye düşünme. Devletin malını hep deniz bil. Sen musluk akarken testini doldurmaya bak. Devleti sırtlayanlar asgari ücretlilerdir. Hepimiz onların tepesinde tepiniyoruz. Üretenler de onlar. Çalışanlar da. Terleyenler de.

Sana zaman zaman bu dünyanın ötesi de var. İşlerimizi doğru yapalım diye cins ve gıcık birileri çıkar. Onların sayıları azdır. Zaten sevenleri de olmaz. Kulak ardı et gitsin. Çünkü onlar anlayışsızdır zaten.

Aman sen alnını falan terletme. Boşa gitmesin. Senin nefes alman bile bir nimet. Bu dünya senin kıymetini bilmiyor. Sen gününü gün etmeye çalış.


Biliyorum senin aklın Şeytan'da bile yok. Bunları sen zaten yapıyorsun. Benimkisi hadsizlik. Sana akıl vermek benim ne haddime.13/01/2016