31 Mart 2021 Çarşamba

Hutbeler Üzerine *

Hutbe içerikleri üzerine bir değil, birkaç yazı kaleme aldım. Bu konuyu her gün ele alsam, hutbe konularını belirleyenlerin, minberde insanımızın derdini dert edinme gibi bir irade ortaya koyacaklarına dair ümidim kalmadı. Nice zamandır hutbeler, yatak ve yastığı eksik mışıl mışıl uyutma görevini yerine getiriyor.

Sizin böyle bir derdiniz var mı bilmiyorum ama ben, hutbe konularını yasak savma babından, dostlar alışverişte görsün türünden görüyorum. Gündelik siyasetin dışında, toplumu ilgilendiren her meselenin hutbe konusu yapılması gerekirken ibadet, taat ve belli ritüellere hapsedilmiş, aynı konuların temcit pilavı gibi önümüze konduğunu görüyoruz. Nedense Diyanet, belirli gün ve haftaları takip etmekten başka bir işlev görmüyor. Sanırsınız ki konu sıkıntısı çekiyor. Ne demek istediğimi çok geriye gitmeden örneklendireyim:

-12.02.2021 tarihli "Manevi huzur iklimine girerken" başlıklı hutbenin konusu; üç aylar, recep ve regaib üzerine,

-05.03.2021 tarihli "İsra ve Miraç" başlıklı hutbenin konusu, İsra ve Miraç üzerine,

-12.03.2021 tarihli "İstiklal Marşı" başlıklı hutbenin konusu, İstiklal Marşının kabulü üzerine,

-26.03.2021 tarihli "Berat Gecesi" başlıklı hutbenin konusu, adı üzerinde Berat gecesi üzerine...

Verdiğim dört örneğin üçü, üç ayların başlamasıyla birlikte recep ve şaban aylarında, belirli aralıklarla gelen gece ve kandillere, bir tanesi de İstiklal Marşına ayrılmış. Üçü, dini günlerden bir tanesi de milli günlerden. Kısaca belirli gün ve haftalara ayrılmış hutbeler. 

Burada, bu konular önemsiz ve gündeme alınmasın anlamı çıkarılmasın. İnsanımızın belirli günler ve haftalar dışında öğreneceği ve ele alınmasını istediği başka konu yok mu da hutbeler ağırlıklı olarak bugünlere ayrılıyor? İllaki bugünler takip edilecekse, pekala toplumu ilgilendiren bir konu seçilir ve bir güzel işlenir. Hutbenin bitiminde belirli gün için bir paragraf ayrılabilir: "Muhterem Müslümanlar, perşembeyi cumaya bağlayan gece Regaib/Miraç/Berat gecesidir. Bugünün gündüzü ve gecesi, Müslümanlar nezdinde önemlidir. Bugünlere ait belli bir namaz olmamakla beraber gündüzünü oruçlu, gecesini ibadetle geçirmek faydalıdır. Gecenizi şimdiden kutluyorum" gibi. Böyle yapmakla hem farklı bir konuya değinilmiş hem de gece hatırlatılmış olur. Hutbeyi bitirirken de "İnşaatı devam etmekte olan muhtelif cami ve Kur'an kurslarına yardım talep ediyoruz" denmese, böyle bir hutbenin tadına doyum olmaz. Hele hutbelerde rutini yerine getirmekten ziyade Müslümanı bilinçlendiren, dert ve tasalara parmak basan, sorunlara çözüm önerileri getiren, bu olay hakkında Müslümanların alması gereken tavra dikkat çeken bir konu işlenirse, tüm cemaat, hatibi dikkatli bir şekilde dinlemeye odaklanır. 

İsterim ki işlenen konu, o haftalık Müslümanların gündemine girsin. Cumayı kılıp çıkan cemaat evinde, işinde, çarşı ve pazarda bu konuyu irdelesin. Bir sonraki cumanın konusu ne olabilir diye haftayı iple çeksin. Konuyu iple çekmeye gerek yok. Konu ilgi çekmediği gibi haftanın hutbesi de hafta içinde dijital ortama yükleniyor. İsteyen vatandaş cumaya gitmeden önce açıp hutbeyi okuyabiliyor. Halbuki haftanın hutbesi hazırlandıktan sonra hutbe metni il müftülüklerinin yazışma sayfasına, müftülüklerden de cami görevlilerinin e-posta adresine gönderilmeli. Görevli hatip de e-posta adresinden veya çıktısını alarak hutbeyi irat etmeli. Cumaya gidemeyenler veya cuma hutbesini camide dinledikten sonra yeniden okumak isteyenler olur düşüncesiyle cuma namazından sonra o haftanın hutbesi İnternet ortamına yüklenebilir. Kısaca şunu demek istiyorum: Hutbe, cuma kılındıktan sonra dijital ortama aktarılmalıdır.

Yazımı sonlandırırken şu konuya tekrar vurgu yapmak istiyorum. Diyanet hutbe konularını belirlerken çok seçici olmalı. Seçilen konular Müslümanlar için sadra şifa olmalı. Tez elden belirli gün ve haftaları mevzubahis etmekten imtina etmelidir. Her sene aynı günlere değinmekten vazgeçmelidir. Sadece bazı günleri hatırlatmakla yetinmelidir. Bu da hutbede bir cümlelik bir yer kaplar.


*02.04.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

 

 


28 Mart 2021 Pazar

Savaşın Çocukları *

Cumartesi günü Mehmet Beğen Ortaokulunun yanındaki Beril Düğün Salonunun önünden geçiyorum. Hacı Fahri Kulu Yüksek Öğrenim Erkek Öğrenci Yurdu ihata duvarının köşesinde, yere gömülü çöp konteynırının önünde, biri diğerlerine göre biraz daha büyük 10-12 yaşlarında iki kız çocuğu dikkatimi çekti. Ne yapıyorlar diye merak ettim. Yürüyüş tempomu biraz düşürerek yavaş yavaş yürümeye başladım. Az ilerledikten sonra dikkat çekmeden izlemeye koyuldum. Arkaları dönük oldukları için beni görmediler. Kendilerini öyle kaptırmışlardı ki zaten beni görmeleri de mümkün değildi, kah gülüyorlar kah konuşuyorlar.

Kapağı açık çöp kutusundan çöpün içindeki birine sesleniyorlar, elleriyle bir şeyleri gösteriyorlar, aynı zamanda konuşuyorlardı. Tam ne konuştuklarını anlayamasam da konuştukları lisan Türkçe değildi, Arapça konuşuyorlardı.  Belli ki Suriyeli çocuklardı bunlar.

Çöpün içindeki bir şeyler uzatıyor, yukarıdakiler alıyorlar. Ne aradıklarını tam seçemesem de ellerine uzatılanlar, basit çocuk oyuncağına benziyor. Her uzatılana da öyle seviniyorlar ki görülmeye değer. Sanki altın buldular sanırsınız.

Çöpe indirdikleri çocuk, tüm poşetleri bir bir açıp işlerine yarayacak olanı alıp yukarı uzattıktan sonra işi bitmiş olmalı ki ellerini uzattı. Yukarıdakiler de onu çekip dışarı çıkardılar. Çöpten çıkan çocuğa baktım. O da yukarıdakilerin yaşında bir çocuktu. Elinde ne eldiven vardı ne de poşetleri deşeleyecek bir demir çubuk. Hoş, çöp kutusuna ellerini süren yukarıdakilerin de ellerinde eldiven yoktu. Üçü birden gözlerini çöp kutusundan ayırmadan yine çöpün içine bakmaya devam ediyorlardı. Yürek paralayan bu manzara karşısında daha fazla oyalanmadan uzaklaştım oradan.

Savaşın çocuklarıydı bunlar. Bizler, çöp konteynırının yanından geçerken burnumuzu tıkadığımız ve kokusundan tiksindiğimiz; çöpe, çöp poşeti atarken kapağı açık çöp kutusu aradığımız, bulduk mu uzaktan basket oynar gibi attığımız, kapağı açık değilse ya konteynırın yanına çöpü bırakarak uzaklaştığımız ya da kapağı peçete ile açtığımız çöp konteynırı, bu savaş çocuklarının yuvası gibiydi sanki. Bizler, artık bu işimize yaramaz deyip çöpe attıklarımızdan kendilerine hazine arıyorlar, ellerini tiksinmeden konteynıra sürüyorlar ve çöpün içine giriyorlar. Niçin tüm bunlar? Bulduklarıyla oynayıp bir nebze de olsa sevinecekler.

Gördüğüm bu çocuklar ve hiçbir çocuk, çöpten bir şeyler aramayı hak ediyor değiller. Bu çocuklar da diğer/bizim çocuklar kadar temiz ve konforlu ortamlarda yaşamaya müstahaklar. Ama savaş, onları bu hale düşürmüş. Bu hale düşmeleri onların suçu mu? Ne mümkün. Tıpkı bizim çocuklar kadar masumlar onlar. Çocukluklarını yaşayamamış, geleceğe dair tüm umutlarını yitirmiş bu çocuklar, Suriye’yi kendi mülkü bilen Beşşar Esat’ın eseri. Hala Suriye’nin resmi devlet başkanı olan ve Rusya sayesinde ayakta duran Esad’ın eseri, bu kadarla sınırlı değil. Büyük-küçük her Suriyeli nasibini aldı bundan. Çoğu; malını-mülkünü, evini-barkını, işini ve aşını bırakarak terki diyar etti ülkesini. Bugün Suriye’de yaşayandan fazla Suriyeli var yurt dışında. Çoğu da bizde sığınmacı olarak yaşıyor.

2011’den beri süren ve daha ne zaman biteceği belli olmayan kirli savaşın bu çocukları ve ebeveynleri, herhalde hiç böylesini düşünmemişlerdi. Birileri, ileride siz ülkenizi terk edeceksiniz, çöpü karıştırıp bir şeyler arayacaksınız deseydi hiç inanmazlardı. Allah kimseyi bu hale düşürmesin, vatanından etmesin, çöpten bir şey aratmasın, kimseye özellikle namerde muhtaç etmesin. İnsanını bu hale getiren ve muhtaç eden Esat, işbirlikçileri, bu savaşın devam etmesini isteyenler ve bu savaşa çanak tutanlar, ne bu dünyada ne de öbür dünyada huzur bulsunlar. Dileğim, iş ahirete kalmadan, bu dünyada iken çöpten ekmek ve erzak arar hale gelmeleridir. Kim bilir? Düşmez kalkmaz bir Allah.

*31.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

 

22 Mart 2021 Pazartesi

Mobil Mesai *

Bir zamanlar bu ülkenin kırsalda yaşayan nüfusu, şehir merkezlerine oranla daha fazla iken her geçen yıl kırsaldan şehre göç olduğu için kırsalda yaşayan nüfus, gittikçe azalıyor. 2019 yılında il ve ilçe merkezlerinde yaşayanların oranı 92,8’e çıkarken köy ve kasabalarda yaşayanların oranı 7,2’ye kadar gerilemiştir. Sebebini söylemeye gerek yok. Göçün en büyük sebebi işsizlik ve istihdam sorunudur. Bu sorunu çözemezsek köy, kasaba hatta kırsaldaki ilçeler iyice boşalacak ve bu yerleşim yerleri hayalet köye dönüşecektir.

Kırsaldan şehre taşınma, başka sorunları da beraberinde getiriyor: Şehirlerimiz yanlamasına ve dikine genişleyerek beton yığını haline geliyor. Belediyeler kentsel dönüşüm ve yeni yerleşim yerleri açmak için planlarında değişiklik yapıyor. İş bulamayanlara sosyal yardım adı altında yardımlar yapılıyor. Yeni okul binalarına ihtiyaç duyuluyor. Çünkü sınıf mevcutları köylerde düşerken şehir merkezinde artıyor. MEB de sürekli öğretmen normunu öğrenci sayısına göre güncellemek zorunda kalıyor ve bazı köy okullarını kapatarak taşımalı eğitime geçiyor. Büyük şehirler nüfus yoğunluğuna paralel olarak sorunlarla boğuşurken kırsal nüfus azalmasına rağmen devlet, buralara da hizmet götürmeye çalışıyor. Çünkü sayı düşse de buralarda yaşayanlar var. Hasılı, tüm sorunlarına ve hava kirliliğine rağmen çoğunluk, şehirde yaşamayı seçiyor ve yerleşiyor.

Diyelim ki istihdam sorunu ve çocuğunu okutma gibi nedenlerle insanlar şehir merkezlerinde toplanmayı yeğliyor ve gülü seven dikenine katlanıyor. Bir kesim daha var ki şehirde yaşıyor ama kırsala mesaiye gidip geliyor. Bunlar da şehirde yaşamayı seçiyor ama kırsaldan kurtulamıyorlar. Bunların sayısı da azımsanamayacak kadar çoktur. Sabahın köründe şehir merkezinden çıkıyorlar, mesaiden sonra akşamın karanlığında geri dönüyorlar. Üstelik bu şekil günlük gidilip gelinen yerler, yakın yerler falan değil. Konya için örnek verirsek, Konya merkezde oturduğu halde Çumra, Akören, Güneysınır, Bozkır, Sarayönü, Kadınhanı, Ilgın, Karapınar, Ereğli, Altınekin, Cihanbeyli, Kulu vs ilçe merkezlerine ve köylerine günlük gidiş geliş yapıyorlar. Konya’dan Karaman’a gidip gelenler bile var. İçlerinde daire amirleri, memurlar, işçiler, öğretmenler, yöneticiler, hizmetliler, doktorlar, hemşireler hatta esnaf bile var. Çoğu ilçeler, ilçelerinde görev yapan bu şekil gidiş geliş yapanlar için servis gibi araç bile koyuyor. Kimi bu şekil servis, otobüs ve dolmuşla gidip gelirken kimi de birkaç kişi bir araya gelerek özel arabalarıyla gidip geliyorlar.

Konya merkezde ikamet ettiği halde kırsala bu şekil gidiş geliş yapanların işine ben, mobil mesai diyorum. Mobil, “taşınabilir olan, devinen ve devingen” demektir zaten. Bu şekil mesai yapanların yaptığı da budur. Sabah bir yerden bir yere, akşam bir yerden bir yere taşınıp duruyorlar. Bazıları bu şekil git-gel mesaiden çabuk kurtuluyor ama bazılarının git-gel yapması yıllar yılı devam ediyor. Geçen gün birisini gördüm, 14 yıldır il merkezinden ilçe merkezine git-gel yapıyormuş.

Mobil mesai garibimize gitse de bu şekil bir mesai ve çalışma, Türkiye’nin bir gerçeği maalesef. İşin garibi git-gel yapmak zorunda olan da bu yolu seçiyor, hiçbir mazeret ve gerekçesi olmadığı halde kırsalda sosyal hayat yok diye bu yolu tercih edenler de var. İnsanımız bir ev kirası kadar parayı yol parası olarak veriyor veya harcıyor. Bu işin kaza riski de var. Yazı var, kışı var. Araçlarının yıpranması da işin bir başka yönüdür. Diyelim ki giden para kendilerinin, yıpranan araba kendilerinin. Herkes sonucuna katlanır. Burada sormak lazım: Bu şekil mesai verimli mi? Bana göre verimli değil. Çünkü git-gel yapanlar, diğer mesai arkadaşlarına göre işe yorgun başlarlar. Neden derseniz, diğer mesai arkadaşlarına göre en az bir saat yol gidiyorlar. Haydi, bu yolu seçenler yorulmak nedir bilmiyorlar. Git-gel yapanların ne yaşadıkları yere ne de çalıştıkları yere yeterince katkısı olur. Parayı bir yerde kazanıyorlar, harcamayı bir başka yere yapıyorlar. İşe de tam kendilerini veremezler. Çalıştıkları yerle de pek alakaları olmaz. Kolay kolay bir çevre edinemezler. Çünkü kalıcı değildir hiçbiri.  

Sonuç olarak, insanımızın istihdam ve çocuğunu daha iyi ortamlarda okutmak amacıyla kırsaldan şehre göçünü anlayabiliyorum. Çünkü mücadele ede ede bir müddet sonra şehrin bir ferdi, bir sakini oluyorlar. Çocuğu iyi bir okulda okuyan ya da başka nedenlerle mobil mesai yapanları da anlayabilirim ama şehirde evi olmayan, çocuğu olmayan ve evli bile olmayan kişilerin git-gel yapmasını maalesef anlayamıyorum. Yine de kendileri bilir. Zira hayat onların.  

*27.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

21 Mart 2021 Pazar

Andımıza Dair *

18 Mayıs 1933 tarih ve 1749/42 sayılı “Talebenin Her Gün Tekrar Edeceği İbare Hakkında” yayımlanan Bakanlık Genelgesinde açıklanan ve ilkokullar yönetmeliğinde yer alan, 1972 ve 1997 yıllarında değişikliğe uğrayan Öğrenci Andı’nın okullarda okunması, 2013 yılında kaldırılmış, 2018 yılında Danıştay 8.Dairesi bu kaldırma kararını bozmuştu. MEB verilen bu kararı temyize götürdü. Nihayet Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulu 13 Mart 2021 tarihinde oy çokluğuyla 8.Dairenin kaldırma kararını bozdu. Bu bozma kararıyla birlikte Öğrenci Andı, artık okullarda okunmayacak.

Yukarıda içeriğini verdiğim bilgileri biliyoruz. Bildiğimiz bir şey daha var: Bu ülkenin okullarında 2013 yılından beri bu Ant okunmuyor. Buna rağmen kamuoyunda ve sosyal medyada olay sıcağı sıcağına tartışılmaya devam ediyor. Her konuda olduğu gibi toplum yine bu konuda ikiye bölündü:

"Okunsun", "Hayır, okunmasın", "Şimdi biz Türk olduğumuz halde 'Ne mutlu Türküm diyene!' diyemeyecek miyiz?", "Türküm yerine 'Ne mutlu Müslüman’ım' diyelim" ve hızını alamayıp "Türküm, doğruyum, çalışkanım..." diyerek Andımızı okumalar vs.

Tüm bunlar ve daha fazlası gözümüz önünde cereyan etti. Yazımın bundan sonraki kısmında Andımızla ilgili bazı hususlara değinmek istiyorum:

1. Bir yönetmelik maddesiyle ilgili yargı sürecinin bir 8 yıl sürmesi, yargımızın işleyişini ve hızını göstermesi bakımından manidar. Bu mesele çok önemli bir mesele ise yargı süreci bir 8 yıl sürmemeliydi. 

2. Andımızın okunmayacak olmasına tepki gösterenlere bir sözüm var: Ant, okullarda okunmayacak. Evde, çarşıda, pazarda isteyen Andımızı okuyabilir. Hatta çocuğumuz okula biz işe gitmeden önce ailecek evimizde topluca Andımızı okuyabiliriz. Samimi olanlar bu önerimi yerine getirebilirler. Belki bu vesileyle kahvaltısını yapmadan evinden ayrılanlar Andımızdan önce veya sonra kahvaltımızı da yapalım bari diyebilirler. 

3. Andımızla ilgili "okunsun, okunmasın" diye genelde hep büyükler konuştu. Halbuki bu Andı, okullar açıkken sabahın köründe, soğuk ve sıcak demeden okullarda ayakta okuyan çocuklardır. Bu mesele, büyüklerden ve yargıdan önce okunsun mu, okunmasın mı diye çocuklara sorulmalıydı. 

4. Andımızın okunması ve okunmamasıyla ilgili bu kadar tepki yerine “Okullar niye kapalı” tepkisini göstermeliydik. Çünkü bu ülkede salgın gerekçesiyle okullar 1,5 yıldır kapalı. Kah açıldı, kah kapandı. Okula gidenler de iki gün gidiyorlar. 5.6.7. ve 9.10.11. sınıflar ve üniversite öğrencileri neredeyse okulların yolunu unuttu. Ne yapıp ne edip okulların tüm öğrencilere açık tutulmasıyla ilgili ortamın oluşması için çaba gösterebilirdik. Tüm öğrencilere tam zamanlı açamasak bile en azından “Okullarımız kapalı” üzüntüsünü yaşayabilir, bunu dert edinebilirdik. Hiç yapamasak, Andımıza ayırdığımız zaman kadar okulların açık-kapalı durumunu mesele edinebilirdik. Maalesef okullarımız kapalı. Biz büyükler siyasi ve ideolojik kavgamızı Andımız üzerinden veriyoruz.

5. Bir madde ile de Andımızın içeriğindeki bazı değerlere değineyim. Andımızın içinde geçen “…doğruyum, çalışkanım…” gibi kavramlara küçükler mi daha muhtaç, biz büyükler mi? Bana göre küçükler, hiç olmadığımız kadar biz büyüklerden hem doğru hem çalışkanlardır. Biz de küçükken doğru ve çalışkandık. Sahtekarlık ve kaytarma nedir bilmezdik. Büyüklere baka baka doğruluğumuzu ve çalışkanlığımızı kaybettik. Doğruluk ve çalışkanlığımız Andımızı okumamızdan değil. Çocuk demek özünde saf, dürüst ve çalışkan olmak demektir. Şimdiki çocuklar da Andımızı ister okusun veya okumasın, yaşadıkları doğruluk ve çalışkanlığı büyüdükçe kaybedecekler. Çünkü üzüm üzüme baka baka kararır. Andımızın içindeki değerleri özümsemeyi ve özümsetmeyi samimi olarak istiyorsak, önce biz büyükler doğru ve çalışkan olmalıyız ki ardımızdan gelen nesiller de her halükarda Andımızı okumadan da dürüst olacaklardır.

Ayrıca bir insan niçin “…doğruyum, çalışkanım…” der. Halbuki bunu biz değil, çevremizdekiler “Falan ne kadar doğru ne kadar çalışkan” demeli, değil mi? Sonra niçin “Türküm” demeye ihtiyaç hisseder, bunu yüksek sesle terennüm ederiz? Türklük, kişinin Türk olduğunu duyurması için yüksek sesle bağırması değil, bir kimliktir. Kimliğimizi sorana Türküm demek daha doğru değil mi? Bize Türk olup olmadığımız sorulmadığı halde “Türküm” demek normal mi? Türklükten şüphemiz mi var? Aslını inkar eden mi var? Unutmayalım ki aslını inkar eden haramzadedir. Aynı şekilde “Ne mutlu Türküm diyene” gibi “Ne mutlu Müslüman’ım diyene” demek de aynı kapıya çıkar. Üstellik bu ikisi, birbirinin zıddı, alternatifi ve cevabı değildir. Kendimizi ne hissediyorsak hissedelim, hangisini öncelersek önceleyelim, uygulamaya koyduğumuz değerlerimizle bir başkası gıpta etsin. “Türkler/Müslümanlar ne doğru ne çalışkan” desinler. Yaşantımızla başka ırk ve inanç sahiplerine örnek olalım.

Hasılı, içini dolduramadığımız sözleri, sloganları ve hamaseti bir tarafa bırakalım, kafamızı kumdan çıkaralım, yaşantıda biz neredeyiz, ona bakalım.

Birileri kızsın veya yanımda olsun, andımızla ilgili görüşüm budur.

 *26.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

17 Mart 2021 Çarşamba

Silecek Kaldırma Fiili *

Konyalı ya da Konya’da yaşıyorsanız, bilirsiniz. Fetih ile Ahmet Özcan Caddelerinin kesiştiği yerde bir üst geçit var. Bu üst geçidin olduğu yerde daha önce 6 yol vardı. Bu yüzden halk burayı Altı Yol diye bilir. Karatay ile Meram ilçelerinin sınırında olan bu yol, trafik yönünden işlek bir cadde. Karatay’dan Meram’a, Meram’dan Karatay’a gidenlerin önemli bir kısmı bu yolu kullanır. Burayı takip eden sürücüler 60 hız sınırıyla gittikleri takdirde kolay kolay kırmızı ışığa yakalanmazlar. Çünkü yeşil dalga uygulaması var hem Ahmet Özcan hem de Fetih Caddelerinde. Üst geçit ise Karatay (Eski Garaj) Terminali tarafından gelip çevre yolu izlemeyenlerin çoğu, bu üst geçidi kullanır. Bu yol da işlek ama yeşil dalga uygulaması yok. Pek alternatifi olmayan bu yolu izleyenler, Karaman Yoluna çıkıncaya kadar her kırmızı ışıkta durmayı göze almalılar. İşlek, bir o kadar da dar olan bu yol nedense bir türlü genişletilemedi. Yolun sağına park edilen araçlar yüzünden yol, çoğu zaman tek şeride düşüyor. Burada sabır devreye giriyor. Bu sabır, öyle zannediyorum, solun sağı ve soluna yüksek katlı binalar yapıldıkça binalar içe çekileceği için o zamana kadar sürecek. Bunu da sanırım yeni nesil görür. Çünkü yıkım ve yapılaşma kaplumbağa hızıyla sürüyor.

Neyse konum bu değil. Önce yol ve mevkii tanıtayım ki sonra sadede geleyim istedim. Uluırmak ve Karaman Yolunu günübirlik kullanan önemli bir kesim daha var. Bunlar; Çumra, Akören, Güneysınır, Bozkır, Karaman gibi yerlere günlük mesaiye gidip gelenlerdir. Üç-beş kişinin bir araya gelerek tek araçla mesaiye gidenlerin çoğunun toplanma merkezi, Üst Geçidin olduğu bölgedir. Buraya kadar bireysel aracıyla gelenler, araçlarını buralarda uygun bir yere park ederler, ekibine dahil olup yola çıkıyorlar. Bu şekil mobil çalışanların sayısı az değil. Bu kişiler, araçlarını köprünün Meram tarafındaki eteğine koyarlar. Çünkü belediye buraya uygun park yerleri yapmış.

Aracını sabah köprünün eteğine koyan sürücü, akşamında aracının başına geldiği zaman sileceklerinin kaldırıldığını görüyor. Bu durum yani silecek kaldırma eylemi, gün be gün yapıldığına göre belli ki bunu yapan trafik polisi, zabıta görevlisi ve fahri müfettiş değil. Çünkü araçlara ne ceza yazılıyor ne de aracın çekilme gibi bir durumu söz konusu. Umuma açık, kimseyi engellemeyen, trafiği aksatmayan bu park yerine konan araçlar nedense birilerini rahatsız ediyor. Üstelik park yapılan bu yerde;

*“Buraya park etmek yasak” levhası yok.

*“Burası özel mülktür, park yapılmaz” levhası yok.

*”Garaj kapısı önüdür. Lütfen park etmeyiniz” levhası yok.

*“Yabancı araç park edemez” uyarısı yok.

*“Bu park x site sakinlerine aittir” levhası yok. Çünkü buraya site sakinleri de park yapmıyor. Çünkü bina sakinleri, sitelerinin bahçesine araçlarını park ediyorlar.

*Bu araçlar, 8-10 metre ötesindeki binanın zemin katında kahvehane (kapalı), boş dükkan, kırtasiye, sağlık kabini vs işyerlerinin görüntüsünü de bozmuyor. Onların dükkanlarının önünü de kapatmıyor. Çünkü esnaf kendi dükkanının, diğerleri de yola bakar şekilde araçlarını park ettikten sonra karşılıklı iki araç geçebilecek şekilde bir mesafe kalıyor.

Bu silecek kaldırma eylemini bıkıp usanmadan her gün kim yapıyor olabilir? Kimin yaptığını bilemem ama aklıma, yapsa yapsa yüksek katlı binanın altında küçük dükkanlarda ticaret yapan bazı esnaf geliyor. Eğer bunu esnaf yapıyorsa yaptığı işgüzarlıktan başka bir şey değil. Zira orası babasının mülkü değil, orası ücretli park da değil. Araçlar oranın güvenliğini de tehdit etmiyor. Çoğu esnafı tenzih ediyorum ama bazı esnaf, dükkanı kiralayınca sanıyor ki dükkanın önü de kaldırım da yol da kendisinin. Hiçbir esnafın böyle düşünmeye ve böyle davranmaya hakkı yoktur ve yapılan ayıptır. Şayet bu park edilen araçlar, esnafın ekmek kapısına mani oluyor, trafiği tehlikeye atıyor ve trafikte bir keşmekeşlik meydana gelmesine sebebiyet veriyorsa, bu durumda bu işgüzar esnafa düşen, trafiği arayıp gereğinin yapılmasını istemektir. Zaten park yeri usulsüz ise görevliler gelip gereğini yapar ve gerekirse silecekleri kaldırır. Belediye “Buraya park yasak” levhası koyar ama bu silecek kaldırma işi esnafın işi değil, haddi hiç değil.

Burada bir silecek kaldırma işine niye bu kadar kafa yoruyorsun, diyebilirsiniz. Basit gibi gelebilir ama silecek kaldırma hem mide bulandırır hem de tehdit içerir: “Bu aracını bir daha burada görürsem, bu silecekleri bir daha yerinde bulamazsın”, “Arabanın lastiklerini patlatırım”, “Arabanı çizer ve zarar veririm, şakam yoktur” anlamına gelir. 

Buradan belediye ve trafik yetkililerini göreve davet ediyorum.

*20.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

 

16 Mart 2021 Salı

Yanık Ekmeği Yedim, Parayı Kaptım

                       -İşte azmin zaferi!-


Resimde gördüğünüz 50 papeli dün kaldırımın üzerinde buldum. Ben buradayım, gel al der gibiydi.

Bir sevindim bir sevindim. Sağıma soluma baktım, kimsecikler yoktu. Salgın riskine rağmen alıp para koymadığım cebime emaneten koydum. Bu parayı cebime koyarken tek üzüntüm, düşürülen paranın yanında bir dezenfektan makinesinin olmamasıydı. Halbuki oraya bir de el temizleme makinesi koyabilirdi. Neyse düşürenin düşüncesizliği... Yine de çok kızamıyorum. Ne de olsa ne yaptığını bilmiyor. 

Her ne kadar bu lukatayı düşüreni bulamayacaksam da bu para bir ihtiyaç sahibine gidecekti. 

Bu parayla birlikte zamanında "Yanık ekmek yersen, para bulursun" diyenlere kulak vermemin semeresini görmeye başladığımı düşünüyorum. Buna hep inandım ve başardım nihayet. Benim için azmin zaferidir bu.

Azmimin zafere dönüşmesinde, zorunlu olmadıkça arabaya  binmememin, fırsat buldukça yürümemin, yürürken karşıya değil, önüme bakmamın payı büyük burada. Oradan arabayla geçmiş olsaydım, bu paraya konamayacaktım. Bir de "Çok dolaşırsan, ayağına tavuk pisliği bulaşır" derler. Gördüğünüz gibi tavuk pisliği bulaşmadığı gibi para buluyorum.

Aslında ilk para buluşum değil bu. Bir ara 25 kuruş bulmuştum. Zaman zaman 5-10 kuruş da görüyorum. Sermayeyi kurtarmaz diyerek eğilip almıyorum. Sonra her bir parayı alınca elime nereden dezenfektan sıkacaktım? Bir vakit iki beşlik buldum.

Hasılı bugüne kadar bulduğum en büyük rakam bu elli kayme. Hedefte önce 100, ardından en büyük paramız 200 TL banknot bulmak. Üzmeyin bu garibi. Atın cebinizdeki fazlalıkları. Unutmayın ki ne atarsanız yere, o gider sizinle. Haydi göreyim sizi. Bu arada bu iyiliği yaparken diğer iyiliği unutmayın. Bir iyilik yaparken diğer iyiliği es geçmeyin. Lütfen para düşürdüğünüz yere bir dezenfektan koyun.

Not: Paranın sahibi kardeşim, yardımın yerine ulaşmıştır. Allah hayrını kabul etsin.

15 Mart 2021 Pazartesi

Harç mı Haraç mı? *

Dört çocuktan üçünü baş göz edip evden çıkardım. Yanımda kalan son numara da 18'ini doldurur doldurmaz, ehliyet al evlat dedim. Birlikte bir sürücü kursuna giderek 900 lira karşılığında anlaştım.

Salgın sebebiyle teori derslerini uzaktan aldı. Yazılı sınava da yine salgın kaynaklı ertelemeli girdi. Sınavın ardından direksiyon eğitimleri bir müddet askıya alındı. Bugün, yarın derken direksiyon eğitimini de aldı ve ehliyet sınavına ilk girişte B sınıfı ehliyet almaya hak kazandı.

Sıra geldi hak ettiği ehliyetini çıkarmaya. Sürücü kursuna giderek hazırlanan dosyayı aldı. Yatırılması gereken 1.090,10 TL "kurum tahsilatı" ücretini, mobil üzerinden Ziraat Bankasına yatırdı. Aynı gün nüfus müdürlüğüne giderek geçici nüfus belgesini aldı. Düzenlenen belge de iki gün sonrasında eve teslim edildi. 

Oğlan, aldığı ehliyete sevince dursun. Bende de ilk girişte ehliyet işi bitti, iş uzatmaya kalmadı diye bir sevinç oluştu. Kısa bir sevinçten sonra kursa yatan 900 liranın ardından devlete ödenen para beni yakmaya başladı. İçime oturdu dense yeridir. 

Kısa bir süre dut yemiş bülbüle döndükten sonra kendime geldim ve kurum tahsilatının ayrıntısına, özellikle küsurata bir bakayım dedim. Baktıkça devlet maliyesindeki ciddiyete hayran kaldım. Var mısınız ayrıntıya birlikte bakalım:

Değerli Kağıt Bedeli: 225 TL

Sürücü Belgesi Harcı: 820,10 TL

Polis Vakfı Tutarı: 45 TL

Toplam Tahsilat Tutarı: 1.090,10 TL

Gördüğünüz gibi devlette her şey şeffaf. Ne kadar parayı niçin aldığını, paranın nereye gittiğini kuruşu kuruşuna hesaplamış ve toplamı bulmuş. Dikkatinizi çektiyse toplamı bulduktan sonra da yuvarlama yoluna gitmemiş, 10 kuruşluk alacağından bile vazgeçmemiş. Belki de o 10 kuruş, maliyetlerin ardından devlete kalan olmalı. Maşallah, ne alacağı küsurattan vazgeçiyor ne de vereceğinden. Hak geçmesin dedikleri bu olsa gerek. 

Neyse, 900+1.090,10 =1.990,10 TL karşılığında oğlan B sınıfı ehliyetin sahibi oldu. Beni teselli eden, oğlanın yazılı ve uygulamada bir kazaya kurban gitmemesiydi. Bir de kalsaydı, ödediğimiz para katlanacaktı. Stres de işin cabası olacaktı.

Şimdi izninizle devlete ödenen kurum tahsilatındaki kalemler üzerine birkaç kelam edeceğim: 

225 lira olarak tahsil edilen "Değerli Kağıt Tutarı" evrakını görmediğimiz için bu kağıt nasıl değerli, acaba altın kaplamalı, değerine paha biçilmez bir kağıt mı, bilmiyoruz. Sanırım bu kağıt, noterlerin, adına değerli kağıt dedikleri normal kağıt olsa gerek. 

820,10 TL olarak ödenen "Sürücü Belgesi Harcı" ise adı üzerinde harç* imiş.  Bana bu harç, haraç** gibi geldi. Zira tuzlu mu tuzlu. 

45 liralık "Polis Vakfı Tutarı" ise içinde vakıf geçtiğine göre  bu ödeme bağış olmalı. Benim bildiğim bağış, gönüllülük esasına dayalı olur. "Polis Vakfına bağışta bulunmak ister misin" gibi sorulur. Bu bize sorulmadığına göre burada  zorunlu bir bağış söz konusu. Polis Vakfına giden bu bağışı, diploma almak, diploma kayıp belgesi almak için okula gelen bir öğrenciden veya veliden, bir okul istese, okul yöneticisinin başına ne gelir, bir düşünün derim. Ki vatandaş, sayısız diplomasını kaybetme hakkına sahip. Okul da meccanen kayıp belgesi çıkarmak zorunda. Ne de olsa diploma dediğin değerli kağıt değil. Bence değer ve kıymet bilinsin diye kayıplarda bağıştan ziyade bir bedel alınmalı. Bir bedel ödenmeyince kadir kıymet de bilinmiyor. Haydi, bir vatandaş aldığı ehliyeti kaybetsin de yenisini bedava alsın da göreyim. Maalesef okullar ile diğer kurumlar arasında bağış konusunda bir çifte standart uygulanıyor. Bunda MEB yetkililerinin payı büyük. Sonra da okul, bir konuda ödenek talebinde bulunduğunda, yazıya "Yerel imkanlarla yapın" cevabı veriliyor. Maalesef bu ülkede diğer kamu kurum ve kuruluşlarından alınan her bir belgeye, içinde bağış da olan zorunlu ödeme yapılırken, iş MEB okullarına gelince her şey beleş oluyor. Bunu da vatandaş bildiği için bir okul, vatandaştan bir kuruş istese,  bu parayı niye alıyorsun diye sorar. Aynı vatandaş nüfus, tapu, emniyet vs. hangi kurum olursa olsun, yekûnu epey tutan para istendi mi, niye demeden vatandaş paşa paşa ödüyor. Eğitim ve öğretim ücretsiz dedikleri bu olsa gerek. Neyse bu konuda ayrı bir konu.

Yeniden devlete giden kurum tahsilatına gelirsek; adı, değerli kağıt, sürücü belgesi harcı ve polis vakfına yapılan bu ödeme, bir ehliyet için yüksek mi yüksek. Hasılı devlet bildiğiniz gibi. Kaşıkla verdiğini kepçeyle almaya devam ediyor. İnşallah, ödenen bu vergiler yerli yerinde kullanılır. İşin garibi ehliyet alımında, bildiğim kadarıyla devletin yaptığı bir masraf yok. Devlete giden bu paradan daha fazlasını sürücü kursları alsa gam yemem. Çünkü teori dersi, direksiyon eğitimi, yapılan sınavlarda görev alanlara ödenen ücret sürücü kursunun sırtından çıkıyor…

* Harç: 1.harcanan para, masraf.

 2. Resmi işlerde devlet veznesine ödenen para, vergi.

**Haraç:1.Bir kimseden ya da bir yerden zorbalıkla alınan para.

 *17.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

12 Mart 2021 Cuma

Ahbap-Çavuş İlişkisi Sona Erecek mi? *

12/6/2018 tarihli ve 30449 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanan Öğretim Üyeliğine Yükseltilme ve Atanma Yönetmeliğinin 3. maddesine, 09/03/2021 tarih ve 31418 sayılı Resmi Gazete’de aşağıdaki fıkra eklenmiştir:

“(3) İlana başvuru koşulu olarak adayların lisansüstü tez veya uzmanlık tezi adlarının bir kısmı veya tamamı yazılamayacağı gibi ilanda sadece belirli bir adayı tanımlayan özel şartlara da yer verilemez.”

Eklenen bu madde, bugüne kadar öğretim görevlilerinin üniversitelere ne şekil yerleştiğini ortaya koyması bakımından manidardır. Çünkü suçüstü yakalanma halidir. Demek ki bugüne kadar -istisnalar hariç- adrese teslim ilanlara çıkılmış, alımlar da bu şekil olmuş. Zaten adrese teslim ilana çıkılınca bir başkasının, öğretim görevlisi olmak için müracaat edebilmesi bile mümkün değil. Bu gösteriyor ki üniversitelerde tepeden tırnağa aynı zihniyet/cemaat/grup vs. akademisyenin atanması tesadüf değil. Bu şekil atama yoluyla öğretim görevlisi olanlar da derslere girdiğinde haktan, adaletten, dürüstlükten, ehliyet ve liyakatten bahsetsin dursunlar. Öğrenciler de ne dürüst hoca desinler. Aslında bu yapılan, "Hamili kart yakınımdır"ın kritere dönüştürülmüş ve resmi kılıfa uydurulmuş halidir. Ahbap çavuş ilişkisinden başkası değildir. Sağır sultanın bile bildiği bu durum ayyuka çıkmış olmalı ki eklenen bu madde ile bu tür alımların önüne geçme murat edilmektedir.

Eklenen bu 3.madde dolayısıyla şu sorulara cevap almak isterim. Tabi, muhatap bulabilirsem...

1.Öğretim görevlisi alımında bu şartın/maddenin eklenmesi için niçin bu zamana kadar beklenmiştir? YÖK bu durumdan yeni mi haberdar olmuştur yoksa adrese teslim alımlar bitti, bundan sonra böyle alıma ihtiyaç kalmadı diye mi bu madde eklendi?

2.Bugüne kadar kaç öğretim görevlisi bu şekil atanmıştır? Aynı üniversitede kaç öğretim görevlisi birbirine akrabadır? YÖK'ün elinde böyle bir istatistik var mı? Varsa bu şekil alınanların, öğretim görevliliğinden düşürülme yoluna gidilecek mi? Ki hakkaniyet bunu gerektirir. İlan şartlarını, adrese teslim şeklinde hazırlayan üniversite sorumluları için YÖK bir işlem ve tasarruf yapmayı düşünüyor mu? Üniversitesini birilerine peşkeş çeken sorumlular, kötüye kullandıkları görevlerine devam edecekler mi? Ki en azından görevlerini kötüye kullanmaktan el çektirilmeleri gerek. Zira yapanın yanına kar kalmamalıdır. Burada geçmişe dönük işlem yapmak zor iş. Üstelik bugüne kadar bu ülkede bunun emsali yok. Çünkü bu ülkede yapanın yanına kar kalmıştır hep. Bunun için geçmişe bir sünger çekelim. Bundan sonra önümüze bakalım, en azından bundan sonra düzgün alım yapalım mı denecek?

3.Adrese teslim öğretim görevlisi alımında kaç siyasi "Bunu üniversitenize alacaksınız" dedi? Bir siyasi böyle dediği zaman kaç rektör olmaz deyip “affını” istedi ve siyasilere rağmen bir başkasını aldı? Bu maddeye rağmen siyasiler bir üniversite rektörünü arayıp “Şunu üniversitenize alın” demekten vazgeçecek mi?

4.Eklenen bu madde ile her türlü torpil ve kayırmacılığın, kişiye özel alımların önüne geçilebilecek mi?

Sonuç olarak, bu ülkede bırakın bir üniversiteye öğretim görevlisi alımını, her türlü alımda şu ya da bu şekil maalesef torpil işliyor. Eğer bu tür alımlardan şikayetçi isek, her şeyden önce başta siyasiler olmak üzere torpil yapanlar ve torpil yaptıranlar samimi olmalıdırlar. Her türlü alımlar, ölçülebilir objektif kriterlere göre ve şeffaf olmalıdır. Unutmayalım ki torpilin olmadığı ve işlemediği yerde herkes hakkına razı olur ve torpil arayışına girmez.

Şunu da söyleyerek yazıma son vereyim: Bu ülkenin sorunu yeni anayasa ya da bir konuda mevzuatın olmaması değil. Esas sorunumuz kafa yapısını değiştirmektir. Bu değişmediği müddetçe ister öğretim görevlisi alımında ister başka alımlarda en uygun kanun ve anayasa bize fayda etmez. Çünkü mevzuata rağmen biz işimizi çıkarmaya devam ederiz. Hasılı, taşıdığımız kafa yapısını değiştirmeden eklenen 3.madde de işe yaramayacaktır. Zira biz başka yolunu bulur, istediğimizi alırız, vesselam…

*15.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

 

 

 

 

 


11 Mart 2021 Perşembe

Olmaz Olsun Böyle Babalar! *

Bir yıldır devam eden, daha ne zaman çekip gideceğine dair bir öngörüde dahi bulunulamayan, hayatımızı zindan eden salgından iyice bunalmıştık ki biri Zonguldak’tan, diğeri de Konya’dan gelen iki haber “Ne oluyoruz, nereye gidiyoruz yoksa bir cinnet haline doğru sürükleniyor muyuz” dedirtti bize. Zira okuduklarımız salgına rahmet okutan cinsten.

Bir baba, ormanlık alana götürdüğü 16 yaşındaki çocuğunu, boynundan bıçakla yaralayarak gidip polise teslim oluyor. Verdiği ifadede “Bir gün öncesinde rüyasında çocuğunu Allah yolunda kurban etmesi istendiğini, bu yüzden onu Allah yolunda kurban ettiğini, bu yaptığından dolayı pişman olmadığını, intihara kalkıştığını fakat kravatın kopmasıyla başarılı olamadığını ” söylüyor. Kravat kravat değil ki sanki pamuk ipliği. Niye koptu da babanın son isteğine mani oldu. İlginç gerçekten. Üzüldüm babanın bu son isteğinin yerine gelmemesine. Maazallah, ben intihara kalkışsam bilin ki benim kravatlarım kopmaz, direk götürür. Keşke baba benden emanet kravat isteseydi, gardırobumdaki tüm kravatlarımı bu hayır işi için meccanen verirdim. Keşke geri dönüşü olmayan intihar eylemini çocuğunu kurban etmeden önce deneseydi…Kendisini İbrahim peygamber yerine koyan babanın “Seni kurban edeceğim” (babanın ifadesine göre) sözüne karşılık, bu masum (!) isteği kabul eden 16 yaşındaki çocuk da kendisini İsmail peygamber yerine koymuş olmalı. Pes doğrusu. Bu patolojik vaka, bana baştan sona manidar gelse de olayın en manidar yönü, çocuğunu Allah yoluna adayan babanın, olaydan sonra karakola gidip “Ben çocuğumu öldürdüm” diyerek teslim olmasıdır. Bu son yaptığı, olacak şey değil. Madem bir hayır işledin, çocuğunu Allah yoluna adadın.  Ne diye gidip teslim oluyorsun. Karakola kim gider? Suçlular. Halbuki sana göre sen, suçlu değil, bu işi Allah için yaptın. Söyler misin, suç nerede burada? Bu son yaptığınla, bil ki çoğu kimsede bulunmayan o nadide aklınla çelişmişsin.

Diğer olaya geçelim şimdi. Çünkü ikinci bir baba da pusuda bekliyormuş.

Bu baba da “Çocuğunu öldürdüğünü” telefonla polise bildiriyor. Verdiği ifadede, “Kendisinin geçmişte çok günah işlediğini, çocuğunun büyüyerek günah işlemesine ve cehenneme gitmesine gönlünün razı olmadığını, bu yüzden ayaklarının arasına alarak 10 yaşındaki çocuğunu boğduğunu, boğmadan önce de çocuğuyla helalleştiğini, yaptığından dolayı pişman olduğunu” belirtiyor. Bu baba da önceki baba gibi yaptığıyla çelişiyor. Hem böyle yaparak çocuğunu cennete gönderdiğini söylüyor hem de pişmanlık duyuyor. Olacak şey değil. Demek ki özrü kabahatinden büyük, evlat katili babalar da pişmanlık duyabiliyormuş. Kendisinin geçmişte yediği herzeleri, çocuğunun da yiyeceği gayb bilgisine sahip, kendisini Hızır (As) yerine koyan bu babaya da yazık olacak. Çünkü geri kalan ömrü cezaevinde geçecek. Bari, devlet, bu iki babaya da özel bir statü verse de cezaevinde bunlar krallar gibi yaşatılsa. Çünkü bir haftada ardı ardına meydana gelen bu olaylar sanmayın ki sürekli oluyor. Devlet, diğer suçluları içeride beslediği gibi bunları da beslesin. Sofralarında mümkünse kuş sütü bulundursun. Bunları kısa bir süre içeride besledikten onlar da içeride heveslerini aldıktan sonra şartlı salıverme ya da infaz yasasında yapacağı bir değişiklikle dışarı salıverse de çocuğuna kıyamayan diğer babaların çocuklarını da aynı yol ve yöntemle temizleseler. Aslında tüm babalar bu iki baba gibi (kimi çocuğunu kurban etse kimi de suç işlemesin diye yok etse) olsa kısa zamanda dünya nüfusu yok olmaya doğru gider ve çocuklar büyümeyeceği için dünyada suç oranları sıfıra iner. Alın size güllük gülistan bir dünya.

Acınacak halimize, sen ne diyorsun, kendinde misin yoksa bu da bir başka cinnet hali mi, böyle olaylar karşısında biraz ciddiyet dediğinizi duyar gibiyim. Haklısınız, ağlanacak halimize böyle yaklaştım. Maalesef sözün bittiği yerdeyiz. Bundan sonra sadede geleyim. Hepimizin ürpererek dinlediğimiz ya da okuduğumuz bu iki olay, gerçekten ürpertici. Allah böyle olayla bizi bir daha sınamasın. Allah böyle babaları düşmanımıza bile nasip etmesin. Geride kalan acılı annelere sabırlar diliyorum. Teknolojide çok ilerleyen insanlıktan son isteğim de bu şekil cinnet hali yaşayan, etrafına ve ailesine özellikle masum çocuklara kıyacak bu psikolojideki kişileri, etrafına zarar vermeden tespit edecek, bu tiplerin beynini okuyacak bir icada imza atsın. Atsın ki bir daha çocuklarımız hasta babaların keyfine kurban gitmesin.

*13.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Gazeteciliğin ve Gazetecilerin İtibarı *

İtibar: “Saygı görme, değerli bulunma ve güvenilir olma” anlamlarına gelir ve önemli bir kavramdır. Zira her insan bu dünyada itibar kazanmak için çalışır ve çabalar. Herkesin en büyük endişesi itibar kaybına uğramaktır. İtibar kazanma ve kaybetmede dış etkenlerin katkısı olsa da esas etken, kişinin kendi itibarını kendisinin kazanması ve kendisinin kaybetmesidir. Yani kendi kazanır ve kendi kaybeder. Çünkü kimse kimseye itibar elbisesi giydirmez. Kimse de itibarlı bir kimsenin itibarını yüzde yüz sıfırlayamaz.

Kişilerin itibarı olduğu gibi mesleklerin de itibarı vardır. Meslekler de itibar kazanır ve kaybeder. Bunda meslek çalışanlarının kişiliği ve iş ahlakı önemlidir.

Son yıllarda her meslek grubunun itibar kaybına uğradığı bir gerçektir. Gazetecilik de bu mesleklerden biridir. Hatta gazetecilik her geçen yıl,  en hızlı itibar kaybına uğrayan meslek gruplarının başında gelmektedir. Yasama, yürütme ve yargı erkinin ardından bir zamanlar, dördüncü kuvvet olarak kabul edilen gazeteciliğin, bu derece önemsizleşeceğini, etkisiz eleman olacağını ve itibarını kaybedeceğini hiç düşünmemiştim. Gerçekten bir zamanlar sekiz sütuna verdikleri haberlerle, verdikleri haberler ve yaptıkları programlarla gündem oluşturan yazılı ve görsel medya, onca çeşitliliğe rağmen şimdi niçin bu durumda? Bir zamanların araştırmacı gazetecileri şimdi nerede? Yolsuzlukları ve haksızlıkları ortaya çıkaran, haber izi süren, rakiplerine haber atlatan, siyasilerin yaptıklarına eleştirel yaklaşan, kurum ve kuruluşların korkulu rüyası gazeteciler yetişmiyor mu, kayıp mı oldular yoksa onlar da araziye mi uydular ya da gazetecilik önemsizleşti mi?

Her meslek grubunda olduğu gibi gazetecilik mesleğini icra edenler arasında da mesleğinin gereklerini yerine getiren gazeteciler vardır. Bunları istisna tutuyorum. İzninizle mesleğinin gereklerini yerine getirmeyen ve meslek etiğine uymayan gazetecileri burada eleştirmek istiyorum. Eleştiriye geçmeden önce gazeteci kimdir, gazetecinin meslek etiği nedir? Önce bu sorulara cevap arayacağım. Sonra eleştirimi getireceğim.

“Haber ve bilgi kaynağına çabuk ulaşmak ve bu kaynaklardan edindiği bilgi ve haberleri okurlara sunma işini üstlenen kişiye” (Wikipedia) gazeteci deniyor. Gazeteci, “Dünyada olup bitenlere ilişkin olabildiğince fazla ve doğru bilgi vermek amacındadır. Gazetecilik, haberi doğru kaynaktan almakla yükümlüdür. Gazetecilik kulaktan dolma bilgilerle yapılmaz. Şantaj, karalama, kirletme, yalan haber, yıpratma gibi unsurları içermez. Gazeteci kanunlara saygılı, ahlaklı, namuslu, dürüst, çalışkan kişilerdir.” (Wikipedia). Meslek etikleri arasında gazetecinin “Herhangi bir menfaat grubuna bağlanmadan, açık fikirli, dürüst, ön yargılardan uzak ve kişilik haklarına saygılı olmak, gazeteciliğin olmazsa olmaz koşullarındandır. Gazetecilik mesleği ve gazetecilik sektörü (gazete, radyo, televizyon, İnternet gibi kitlesel yayın organları) demokratik toplumlarda, anayasanın öngördüğü üç devlet gücü yanında (yasayıcı-meclis, yürütücü-hükûmet, yargılayıcı-mahkemeler) dördüncü denetleyici devlet gücü olarak anılır”. (Wikipedia)

Gazeteci ve gazetecilikle ilgili bu kısa alıntıdan sonra gelelim günümüz gazetecilerinin durumuna. Yukarıda tanım ve etiklerine yer verdiğim bu mesleğin hakkını veren kaç gazeteci var bugün? Kaç gazete ve televizyonumuz  Türkiye'de olup bitenlere eleştiri yapabiliyor, "denetleyici devlet gücünü" yerine getirerek amme hizmeti yapıyor? Tamam, eskisi gibi hükümet yıkıp hükümet kurmasınlar, siyasileri eşofmanla karşılamasınlar, birilerinin tetikçiliğini ve darbe şakşakçılığı yapmasınlar, insanları ve kurumları gerçek dışı bilgi ve beyanlarla karalamasınlar, birilerinin hayatını karartmasınlar, ortamı germesinler, irtica avına çıkmasınlar, darbenin alt yapısının oluşmasına zemin hazırlamasınlar ama günümüzdeki gibi de silik ve etkisiz eleman olmasınlar. Halkı doğru bilgilendirsinler. Çünkü onların böyle bir görevi var. Böyle derken adına Kartel denilen geçmiş medyayı övdüğüm ve o tür gazeteciliği özlediğim anlamı çıkarılmasın.  Geçmiş medyanın bir itibarı olmasa da bir etkileme gücü vardı. Üzerine gittiği konularda, devletin kurumlarını harekete geçirme misyonu vardı. Hasılı geçmiş medya sektörü ve buralarda çalışan gazeteciler iyi bir sınav vermese de İSKİ yolsuzluğu, Civangate, Türkbank, Parsadan olayı, İlksan skandalı gibi olaylar, geçmiş gazetecilerin ortaya çıkardığı yolsuzluklara verebileceğim örneklerdendir.

Tekrar günümüz gazeteciliğine gelirsek, onca çeşitliliğine rağmen gazetelerinde, internet sitelerinde ve TV haberlerinde farklı haber görebiliyor musunuz? Ben göremiyorum. Bir tanesine bakınca diğerlerine bakmaya gerek kalmıyor. Çünkü haberler aynı yerden çıkmış gibi noktası, virgülüne aynı. Bir bakmışsınız TV kanallarının kahir ekseriyeti bir kişiyi dinlemek için aynı anda canlı yayına bağlanıyorlar. Görüntü, tüm medyanın tek elden yönetildiği, hangi haberin ne şekilde verileceğinin tek merkezden servis edildiği yönünde. Tüm bunlardan da geçtim. TV’lerin canlı yayın programlarına katılan çoğu gazeteciyi tanımakta zorlanıyorum. Onları dinleyince gazeteci mi yoksa bir partinin basın sözcüsü mü diye düşünmeden edemiyorum. Düpedüz bir parti lehine veya aleyhine çalışıyorlar. Savunduğu partiye gelen eleştirilere tahammül edemiyorlar, hemen açıklama yapma yoluna gidiyorlar. Sanırsın ki mesleği gazetecilik değil, parti tarafından gönderilmiş bir görevli ve maaşlarını da gazete patronundan değil, partiden alıyorlar. İnanın, savunduğu partinin genel başkanı kendisini ve partisini bu kadar savunamaz. Güya, gazeteci dediğimiz tarafsız olacaktı. Tamam, tarafsız olmasınlar. Zira hangi birimiz tarafsızız ki. En azından doğruya doğru, yanlışa yanlış diyebilsinler. Haydi bunu da yapmasınlar. Hiç olmazsa gülünç duruma düşecekleri yanlışları bari doğru bir şeymiş gibi savunmasınlar. Gazeteci görünümünde siyaset yapmasınlar. Şayet böyle yapacaklarsa sunucu kendilerini tanıtırken “X, aynı zamanda hem gazeteci hem de Y partisinin üyesi” şeklinde tanıtsın.

Sonuç olarak, günümüz gazeteciliği –istisnaları hariç tutuyorum- yerlerde sürünüyor ve etkisiz eleman durumundadırlar. Bu da bu meslekte ne itibar bırakır ne de halkı etkileme gücü verir.

Her meslek grubunda olduğu gibi gazetecilik mesleğini de hakkıyla yerine getiren gazetecileri buradan selamlıyorum.

*19.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

9 Mart 2021 Salı

MEB'in Prens ve Prensesleri *

Size MEB’in prens ve prensesleri kimdir desem, bilir misiniz? Sanmam bileceğinizi. Bunu bilmek için ya prens ya prenses olmanız ya da işleyişi biraz bilen biri olmanız gerekir. Siz, kim bunlar diye biraz merak ededurun. Ben, önce MEB’de kaç öğretmen var, MEB’de öğretmen atamaları nasıl olmaktadır, bunlar hakkında kısaca bilgi vereyim.

Resmi ve özel eğitim kurumlarında, MEB’e bağlı olarak görev yapan öğretmen sayısı, 23 Kasım 2020 itibariyle 1 milyon 148 bin 514’tür. Bu sayının pek azı özelde, bir milyondan fazlası ise MEB’de kadrolu veya sözleşmeli olarak görev yapmaktadır. Bu sayı, öyle zannediyorum, orduda görev yapan er ve erbaş toplamından daha fazladır. Tek farkı, ordudakilerin silahı, eğitimcilerin kaleminin olması.

MEB’de adına ilk atama, özür, aile birliği, zorunlu hizmet, isteğe bağlı il içi ve il dışı atamalarda öğretmen adayı ve öğretmen, MEB’in daha önceden ihtiyaca göre belirlediği ve norm adı verdiği yerlere tercihte bulunur. Öğretmen, tercih yaparken puanını göz önünde bulundurur. Çünkü her türlü atama, puan üstünlüğüne göre yapılır. Öğretmen “Tercih dışına atanmak istiyorum” seçeneğini işaretlemişse, sistem, öğretmeni tercihleri dışında uygun bir yere atar. Şayet “Tercih dışına atanmak istemiyorum” seçeneğini işaretlemiş ve puanı da yeterli değilse tercihlerine atanamaz, mevcut yerinde kalır. Öğretmen, tercih dışına niçin atanmak istemez? Çünkü tercihine açılan yerlerin bir kısmı köy, belde ve uzak ilçelerdir.

Öğretmen, tercih veya tercih dışına atandıktan sonra gönüllü veya gönülsüz atandığı yere süresi içinde göreve başlar. Kimi, gidiş geliş imkanı varsa göreve başladığı yerde ikamet etmez, şehir merkezinden gidiş geliş yapar, kimi ev tutarak eşyasını taşır ve görev yaptığı mahalde ikamet eder. Kimi de tercih ve puanına göre atandıktan sonra süresi içinde göreve başlasa da atandığı yerde görev yapmaz. Çünkü burası ulaşımı zor bir yerdir ve burada çalışmayı gözü kesmez. Bu durumda olanlar ne yapıyor? Bunların anne-babası, kayınpeder ve kayınvalidesi, amca ve dayısı vs. devreye girer. Bunlar; kızının, oğlunun, gelininin ve yeğeninin bu kahrolası (!) yerde çalışmaması için güç, imkan ve çevresini harekete geçirir. Bunun için siyasilerle veya üst düzey bürokratlarla dirsek temasına geçerler: “Efendim, bugüne kadar sizden bir talepte bulunmadım. Kendim için de bir şey istemiyorum. Bizim kız/oğlan, gelin/damat, yeğen vs. falan köye atandı. Bunu merkeze alamaz mıyız? Çocuğumuz öğretmenliği de pek seviyor.” gibi.  Siyasi/bürokrat, hemen ilin milli eğitim müdürünü veya vali veya vali yardımcısını arar. “Size bir yakınımı gönderiyorum, bunun işini halledin” der. Bu aramayı siyasi yapıyorsa bu bir emirdir, bürokrat arıyorsa bu bir ricadır. Merkeze alacağımız torpilli öğretmenin branşında, o ilde norm veya ihtiyaç olması önemli değildir. Bir yolu bulunacaktır artık. Çünkü emir ve rica demiri keser. Üstelik araya giren, telefon açan da pek hatırı sayılır kişidir. Bunun işini yapmayacak da kimin işi yapılacaktı.

Uzatmayayım, taşrada görev yapmak istemeyen ve arkası olan öğretmenler, bir yolunu bulup merkezdeki bir okula görevlendirilir. Buna geçici görevlendirme diyoruz. Bu kişinin görevlendirildiği okulda, branşında okutabileceği ders veya sınıf olsun veya olmasın, fark etmez. Okul ona branş dışı dersler verebildiği gibi girmesi gereken sınıfının dışında da bir görev verebilir. Bu da önemli değil. Köyden ve ücra yerden kurtuldu ya, bu yeter ona. Üstelik sevincine diyecek yoktur.

Merkezde görevlendirilen kişinin kadrosu, eski okulunda kalır. Maaş, ek ders ve diğer özlük hakları, görev yapmadığı eski okulu tarafından yapılır. Kendisi de ulaşımı kolay merkezde görev yapar. Bu görevlendirme, eğitim ve öğretim boyunca geçerli olduğu gibi çocuğumuzun merkeze gelecek puanı yetinceye kadar aynı yöntemle her yıl geçici olarak tekrarlanır. Kadrosunun bulunduğu okulda görev yapmayarak bir yolunu bulup merkezde görev yapan bu kadın ve erkek öğretmenlere MEB’in prens ve prensesleri diyorum ben. Çoğunluğun içinde bu şekil görevlendirilen öğretmen sayısı az olsa da var böyleleri. Bu arada MEB’de veya devletin diğer kurumlarında arkası olan diğer prens ve prensesler de var. Onlar şimdilik konumuz değil.

Atandığı yerde görev yapmayıp her yıl görevlendirme ile merkezde çalışan bu kimselerin kadrosunun bulunduğu yerde o okulun öğrencileri ne yapar? Bunları kim okutur? Buraya bir atama yapılır mı? Buraya yeni bir atama yapılmaz, nakil yoluyla da kimse gelmez. Çünkü MEB, geçici görevlendirme ile merkeze gidenin yerine yeni öğretmen vermediği gibi norm kadro yönetmeliğine göre de burayı açık göstermez. Açık gösterilmediği için burası dolu görünür. Yani buranın kadrolu öğretmeni var ama öğretmen yok orta yerde. Buradaki öğrencileri okutsun diye o okulun bağlı bulunduğu ilçe, buraya ücretli öğretmen görevlendirir. Ücret karşılığı görevlendirilen bu öğretmenlerin önemli bir kısmı da girdiği dersin ve sınıfın öğretmeni değil. Devlet, torpilli öğretmeni ihtiyaç olmayan yere çekerek hem ona maaş ve ücret ödüyor hem de yerine görevlendirdiği ücretli öğretmene ücret ödüyor ve sigortasını yapıyor. Devlet zarar ediyormuş, ücretli kişi ehil değilmiş, bunlar çok önemli değil. Önemli olan prens ve prenseslerimizi memnun etmektir. Onların memnuniyetinin ve huzurunun yanında, devletin zarar görmesinin, bu paranın vatandaştan çıkmasının lügatimizde yeri yoktur. Bu tür görevlendirmeler, bazı kişilere özel olarak yıllar yılı yapılmaya devam ediyor, buna kimse dur demiyor. Bu şekil görevlendirilen kişiler, “Emsallerim köyde görev yapıyor, benim geçici görevlendirme ile merkezde görev yapmam doğru değil” demiyorsa, torpil yaptıran, “Bu yaptığım hakkaniyete sığmaz,” demiyorsa,  torpile alet olan MEB yetkilisi ve atamaya yetkili valisi, buna boyun eğiyorsa ve tarafların hepsinin vicdanı bu durumdan rahatsız olmuyor ise demek ki bu işin normali bu olsa gerek.

Bu geçici görevlendirmeler maalesef bu ülkenin bir gerçeği. MEB veya devletin diğer kurumları, arkası olan bazı kişileri hoş etmek için bulundukları makamı kötüye kullanmaya devam edeceklerse, bari, geçici görevlendirme ile aldıkları prens ve prensesleri, kadrolarıyla birlikte merkeze çeksinler. Çeksinler ki boşalttıkları yere, orada görev yapacak birileri gelsin de o muhitin çocukları mağdur olmasın. Onlardan istediğim bir şey daha var: Geçici görevlendirme taraflarının hiçbiri asla dürüstlükten bahsetmesinler.

Yazım uzadı, biliyorum. Burada bir cümle ile de proje okullarına görevlendirilen öğretmenlere değinmek istiyorum. Zira proje okul adı altında bir okuldan alınan öğretmenin yerine de yenisi verilmiyor. Bu okullara seçilen öğretmenlerin kadrosu da boşaltılırsa çok iyi olur kanaatindeyim. Çünkü aynı mağduriyet, öğretmeni proje okuluna alınan okullarda da yaşanıyor.

Son bir cümle de ülkenin en ücra yerinde çalışan öğretmenlere olsun. Merkezde çalışmak varken hala uçsuz bucaksız, kuş uçmaz ve kervan geçmez yerlerde çalışıyorsanız, bu demektir ki siz asla prens veya prenses olamazsınız. Talihinize yanın.

*12.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

 

 

7 Mart 2021 Pazar

Yardımın Cılkını Çıkarmamak Lazım *

Yardım denince İslam, İslam denince de yardım akla gelir. Çünkü İslam dini bir yardım dinidir. İhtiyaç sahiplerini görüp gözetmek bu dinin bir emri ve tavsiyesidir. Zekat, sadaka, infak, fıtır, fitye gibi çeşitleri vardır. Kur’an’ın çeşitli ayetlerinde bu tür yardımlara sık sık değinilir. Din, zor durumdaki birine borç vermeyi (karzı hasen) bile Allah’a borç verme olarak görür. Din, yardıma muhtaç insanların elinden tutmayı emir ve tavsiye ettiği gibi aynı zamanda insanların faydasına olan yol, çeşme, hamam, cami, okul, cami, hastane gibi yerler yapmayı da ölmez eser olarak kabul eder ve buna sadakayı cariye adını verir. Hadisi şerifte bu hayrı yapanların, buna sebep olanların öldükten sonra dahi amel defterlerinin kapanmayacağı bilgisi verilir.

Bundandır ki bu millet, yakınlarından başlayarak ihtiyaç sahiplerini görür gözetir. Aynı zamanda herkesin faydalanacağı binaların yapımına öncülük eder. Bu tür yerlerin yapımı için çoğu zaman cuma ve bayramlarda sergi açılır. İçine gidip ibadet ettiğimiz camiler ve Kur’an öğrenmek için gittiğimiz Kur’an kursları da bu şekilde yapılmıştır ve hala yapılmaktadır. Şimdilerde bir kısmının yapımını devlet üstlense de İmam Hatip Okullarının kahir ekseriyeti geçmişte aynı yol ile yani toplanan yardımlarla yapılmıştır.

Bu yardım şekil ve çeşitlerine şimdilik bir virgül koyalım. Şimdi gelelim günümüze… Malumunuz son bir yıldır salgınla boğuşuyoruz. Salgın riskinden dolayı birçok esnafın işyerini açmasına izin verilmiyor. Bazı sektörler kapalı olduğu için buralarda çalışan niceleri işini kaybetti. Dükkanı açık nice esnaf da hafta yasakları ve diğer kısıtlılıklardan dolayı doğru dürüst iş yapamıyor. Yani dün zekatıyla, sadakasıyla ihtiyaç sahiplerinin elinden tutan; cami, kurs, okul yapımında kesenin ağzını açan, her daim kapısına müracaat edilen ve daima veren el olan esnafımızın çoğu, bu salgından dolayı kan ağlıyor. Kafe, kahvehane, kantin, lokanta esnafı, yurt işletenler…bu sektörlerde çalışan niceleri, evine ekmek götüremiyor ve yiyecek ekmeğe muhtaçlar. Bunlara belediyeler, defaten yardım ediyor ama taşıma suyla değirmen döner mi? Elden gelenle öğün olur mu? Olursa da zamanında gelir mi? Hasılı, ismine yer verdiğim ve vermediğim nice esnaf, veren el iken halihazırda alan el durumuna düştü. Geçen ay işyeri kapalı birçok esnafa -Konya için söylüyorum- üç yardım kuruluşu gıda yardımı yapmak zorunda kaldı. Aldığım bilgiye göre önümüzdeki ay da bir başka üç yardım kuruluşu yine gıda yardımı yapacakmış.

Dün cami, kurs ve İHO/İHL yapımında kapısını çaldığımız ve az veya çok yardımını aldığımız esnaf bu durumda iken bugün yardım işleri ne âlemde? Devlet geçen yıl bir yardım seferberliği başlatmış, toplanan yardımları ihtiyaç sahiplerine defaten ulaştırmışsa da bunun arkası gelmedi ve salgın hala etkisini sürdürüyor. Durum bu iken mesela cami ve kurs yapımı için her cuma hutbesinde “Yapımı devam etmekte olan muhtelif cami ve Kur’an kurslarına yardım” talebinde bulunan Diyanet, bu zor durumdaki esnafımız için ne yapıyor? Bildiğim kadarıyla böyle bir inisiyatif almadığı gibi sanki ülke normal bir zamandan geçiyormuş gibi cuma hutbelerinde hala cami ve Kur’an kursları için yardım talep ediliyor. Vatandaş aç iken Diyanet’in cami ve kurs yardım talebine tek kelimeyle pes diyorum.

İsterdim ki bu süreçte Diyanet İşleri Başkanlığı, cami ve kurs yardım taleplerine bir virgül koysun ve müftülükleri harekete geçirsin. Her müftülük, kaymakamlıklardan mahalli yardım onayı alsın ve her cami imamı, muhitindeki ihtiyaç sahipleri yani cemaatinden muhtaç olanlar (işyeri kapalı ve işini kaybetmiş kişiler) için bir yardım talebinde bulunsun. Hutbede “Aziz cemaatimiz, malumunuz salgın dolayısıyla birçok esnaf siftah yapamıyor ver bazı esnafın işyerleri kapalı. Bunlar ne yer ne içer? Hiç düşündük mü? Biz düşündük, taşındık. Cemaatimizden bir komisyon oluşturduk. Bu komisyon, cami cemaatimizi ve muhitimizde ikamet eden insanımızı araştırdı ve mahallemizde ikamet eden zor durumda olan şu kadar esnaf ve bu kadar işini kaybetmiş kişi tespit etti. Namazdan sonra bu kardeşlerimiz için sergi açıyoruz. Ne verirseniz elinizle, o gider sizinle” dese, daha iyi olmaz mı? Toplanan yardım bu kişilere pay edilse nasıl olur? Bence çok güzel olur. Müslüman kardeşimizin derdiyle dertlenmiş oluruz. Bu insanlar da der ki “Cemaatimiz bize zor zamanda kucak açtı. Allah onlardan razı olsun.” der mi der. Bu yardım toplamayı salgın devam ettikçe ve bu esnafa kısıtlılık hali devam ettikçe ara ara tekrarlasak çok iyi olur.

Yardımsever yönü olan milletimizin, bu yardıma canı gönülden destek olacağına inanıyorum. Yeterince yardım toplanmasa da en azından yiyeceğe muhtaç bu insanların yanında olduğumuzu, onların derdiyle dertlendiğimizi ortaya koymuş oluruz. Hasılı, Diyanetimizin böyle bir inisiyatif almasını bekliyorum.

*10.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Çarşı İzlenimlerim *

Çarşıya en son ne zaman çıktığımı hatırlamıyorum. En azından üç aydır gitmiyorum. Hafta içi gitme imkânım olmadı ancak hafta sonu gidebilirdim. Hafta sonlarım ise kısıtlılıklara takıldı. Hafta sonu yasağının kalktığı ilk cumartesi, saatimin pilinin bitmesi dışında önemli bir işim olmamasına rağmen yine de çıkasım geldi. Görüp geleyim, bakalım çarşıda ne vardı ne yoktu. Balkondan dışarıya baktım. Hava kapalı olsa da üşüten bir hava yoktu.

Çarşıya gitmek için yürümeyi tercih ettim. Hangi güzergahı izleyeceğimi de kafamda belirledim. Kayalıpark’a kadar gidecektim.

Öğle ezanları okunduktan sonra düştüm yola. Fatih Caddesi, Meram Yeniyol ve Yeni Orduevi’nin yanından geçerken 14.00 sularında o bölgedeki sokak lambalarının güpegündüz yandığını gördüm. Ardından araç trafiğine kapalı olan Zafer’de buldum kendimi. Zafer her zamanki gibi kalabalık günlerinden birini yaşıyordu. Esnaf ise dükkanını açmıştı. Karşıma gelen, sağım ve solumdan geçen herkes maskeliydi. Yan yana yürüyenlerde, belirlenen sosyal mesafe olmasa da dikkat çekecek bir yakın temasa şahit olmadım. Birkaç tane genç gördüm yüzünde maskesi olmayan. Onlar da bir eline içecek, diğer eline de atıştırmalık almışlar. Yiyerek yürüyorlar. Ayakta ve yürürken yemelerini garipsemedim. Zira aldıkları yerde yeme imkanları yoktu. Ya bir kenara çömelip yiyecekler ya da yürüyerek yiyecekler. Gençler ikincisini tercih etmişler.

Camlıköşk’ün etrafı, aylar öncesinde gördüğüm gibi yine kapalıydı. Işıklara varmadan, Camlıköşk’ün güneyinde, görüntüsü derme çatma, iğreti ve basitçe yapılmış yaya üst geçidine benzer bir üst geçit dikkatimi çekti. Böyle bir yerde, böyle bir üst geçit nasıl olur, ne diye yapmışlar derken Camlıköşk’ün güneyinde bir bina gözüme ilişti. Sanırım tadilat yapılıyor binada. Binadan çıkan molozları Camlıköşk’e dökmek ve binaya gerekli malzemeleri buradan taşımak için bu üst geçide ihtiyaç duyulmuş olmalı. Böyle kalabalık bir yerde bu tadilat başka türlü de yapılamazdı zaten.

Kalabalığın içerisine girmeden tramvay yolunu atladım. Alaeddin Tepesi’ni soluma alarak tenha yerden yürümeye başladım. Nihayet Kayalıpark’ı geçerek Fatih Çarşısında bir esnafı ziyaret ettim. Kısa süreli bir muhabbetin ardından Kadınlar Pazarı’na vararak birkaç ihtiyacımı aldım.

Eski Larende Caddesine girip eve doğru adımlamaya başlamışken Vakıflar Çarşısının yanına gelince bir başka dostum aradı. Onunla da görüşmek için Tevfikiye Caddesine saptım. Kapı Camiini geçmiştim ki bir zabıta arabası yolun ortasındaydı. İçinden birkaç tane zabıta indi. Zabıtalar, kadın ayakkabısı satan bir seyyar satıcının arabasını, üzerindeki ayakkabılarıyla birlikte arkası açık bir zabıta arabasına koydular. Satıcıya da “Sen de tablanın yanına bin” dediler ve gözden uzaklaştılar. Bu durumu gören genç bir kadının “Yazık! Yapmayın, dayanamıyorum bu duruma” serzenişini duydum.

Burada kısaca seyyar satıcılığa değinmek isterim. Seyyar satıcılık, Türkiye’nin bir gerçeği. Zabıtalar seyyar satıcıların, seyyar satıcılar da zabıtaların başının belası. Fi tarihinde bir zabıta dairesi başkanı dostumla görüştüğümde, seyyar satıcı-zabıta konusunu açtığımda başkan şöyle dert yanmıştı: “Ağabey, durum göründüğü gibi değil. Çoğu esnaf, seyyar satıcılar konusunda ikili oynuyor. Dükkanımın önünde seyyar satıcı var, bunu buradan kaldırın”, telefonu açıyor. Bizim görevliler, şikayet üzere seyyar satıcının yanına varıp satıcının sattığı ürüne ve aracına el koymaya kalktığı zaman az önce şikayet eden esnafın dışarıya çıkarak “Yazık ya, ne istersiniz Allah’ın garibinden. Sizin başka işiniz yok mu?” dediğine şahit oluyoruz. Biz de ne yapacağımızı şaşırdık.” demişti. Neyse bu konu ayrı bir konu.

Dostumla bir yarım saat oturduktan sonra dönüşüm gecikeceği için Adalhan’dan dolmuşa bindim. Ödemeyi yaptıktan sonra boş tek koltuğa oturdum. Ardımdan biri “Öğretmenim, merhaba” dedi. Geriye dönüp baktım. Eski bir öğrencimdi bana seslenen. Yanında babası ve ilkokul üçe gittiğini öğrendiğim kardeşi vardı. Hal-hatırdan sonra III. Organizede bir şirkette mali müşavir olarak çalıştığını söyleyen babaya, masraftasın, dedim. “Poşetlerden belli olmuyor mu hocam” dedi. İlkokul üçe giden çocuğun sevincine diyecek yoktu. Yol boyunca döndü döndü babanın 200 lira vererek aldığı ayakkabıya teşekkür etti durdu. Çocuğa hangi okula gidiyorsun dedim, “Bilmiyorum, unuttum” dedi. Okulunu baba söyledi. Müdürünün adı ne dedim. “Onu da bilmiyorum” dedi. Bereket öğretmenini biliyordu. Benim sormam sonucunda çocuk, döndü döndü bana ablamın öğretmenliğini niye bıraktın hocam, dedi. Öyle icap etti desem de inmeden önce “Hocam, diyorum. Çünkü adını bilmiyorum” dedi. Bu tip yerlerde hitap için hocam hitabı çoğumuzun imdadına yetişiyor. Çocuk bile bu yaşında öğrenmiş bunu.  Bu arada çocuk iyi ki bilmiyor. Bilse, belki de adımla hitap edecekti bana.

Öğrencim ve ailesi benden önce indiler. Okulunun adını dahi unutan konuşkan ve her halinden zeki olduğu anlaşılan ilkokul üçüncü sınıf öğrencinin durumuna üzüldüm doğrusu. Çocuk unutmayıp da ne yapacaktı. Çünkü birinci sınıfı okuyup ikinci sınıfın ilk dönemini okulunda yüz yüze okuduktan sonra bu çocuk, martın ortasından itibaren, bu sene üçüncü sınıfı okumasına rağmen okulunun yüzünü bir daha görmedi. Uzaktan ders yapıyorlar hala. Belki okumayı da unutmuştur. İlk, orta, lise ve üniversite hangi aşamada olursa olsun, öyle zannediyorum, bu nesle pandemi nesli diyeceğiz ve bu nesil, sosyalleşmeden ve çoğu bilgiyi öğrenmeden ya bir üst sınıfa geçiyor ya da mezun oluyor. Yazık olacak bu nesle…

*08.03.2021 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.