28 Şubat 2019 Perşembe

Sigara Üzerine Bir Anekdot

İkindi namazı geçti geçiyor. Otobüsten indiğim gibi ikindiyi farzından kılayım diye Zafer'de bir camiye doğru yöneldim. Yürürken bir tane de sigara yaktım. Caminin kapısına geldiğimde sigaradan birkaç daha çektim. Ardından caminin havlusuna girdim.

Caminin havlusunda tek başına oturan ve akşam namazı vaktinin girmesini bekleyen tanıdık bir simayı gördüm. Onu görünce sigara içtiğimi gördü diye mahcup oldum. Çünkü gördüğüm dersimize girmemişti ama liseden bir öğretmenimizdi. 1984-1985 öğretim yılında üçüncü sınıfta iken bir saat boş dersimize gelmiş, bize dopdolu bir ders anlatmıştı. Hatırladığım kadarıyla eline tebeşiri aldı. Tahtanın en üstüne bir işaret koydu. Tahtanın altına da bir ırmak çizdi. "Bu ırmaktan pis su akıyor. Toplumun çoğu bu pis suyun içine girmiş durumda. Sizin göreviniz bu pisliğin içindeki insanları kurtarmak olmalıdır. Ne kadar kişiyi kurtarabilirseniz kar" demişti. Tahtanın en üstüne koyduğu işareti göstererek "Sizin gelmek istediğiniz hedef burası olmalı. Yani hedefinizi en yüksekten belirlemelisiniz. Bu hedefe ulaşmak için çaba sarf edeceksiniz. Hedefinize ulaşamasanız bile o hedefe ne kadar yaklaşırsanız kazançlı çıkarsınız" demişti. İşte o hocamızdı gördüğüm: Mustafa Akdedeoğulları. Saçları ağarmış, nur yüzlü bir piri fani idi gözümde. Okul bahçesinde onu gördükçe aklıma samimiyet gelir, Müslümanlık yaşansa yaşansa ancak bunun gibi yaşanır derdim. Allah rahmet eylesin.

Yanına mahcup bir şekilde varıp selam verdikten sonra halini hatırını sordum. Ardından "Galiba uzun süredir sigara içiyorsun, değil mi" dedi. Evet dedim. Dünya İslam Alimleri Birliği şu dört ayetten hareketle sigaranın haram olduğu hakkında fetva vermiştir. 
1."Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz. Allah israf edenleri sevmez."
2."Kendi kendinizi öldürmeyiniz." 
3. "Saçıp savuranlar şeytanın kardeşidirler."
4. "Kendi kendinizi tehlikeye atmayınız." Ayet meallerini orijinal metinleriyle birlikte okudu. Ardından "Bırakmak lazım. Ama birden bırakırsan sağlığına zarar verebilir. En iyisi yavaş yavaş azaltarak bırakırsan iyi olur," dedi. İnşallah hocam diyerek namaz kılmaya geçtim.

Son günlerde "Sigara haramdır, değildir" tartışmaları üzerine 1995 yılında Mustafa Akdedeoğulları ile aramızda geçen bu anekdotu hatırladım. Sigara haram mı, değil mi, tahrimen mekruh mu yoksa tenzihen mekruh mu ya da mubah mı? Karar sizin.

Daha Çalışmak İstiyorum


—Hala çalışıyor musun bu yaşta?
—Elbette!
—Yeter artık bırakıver!
—Sana ne zararı var çalışmamın?
—Zararı yok da gençlere yok açılsın. Sonra dünyayı sen mi kurtaracaksın?
—Faydalı olduğuma inandığım müddetçe çalışmak istiyorum. Dünyayı kurtaramam, doğru. Zaten böyle bir niyetim yok. Kendimi kurtarsam yeter. Ayrıca benim çekilmemle gençlerin önü açılmaz.
—Bugüne kadar çalıştığınla kazanmışsındır yeterince. Öbür dünyaya mı götüreceksin?
—Bu işe daha fazla kazanma olarak bakmıyorum. Vücuduma katkım olsun.
—Bu işin vücudunla ne alakası var?
—Boş duran, hareket etmeyen kişi, vücuduna en büyük ihaneti yapmış olur. Çünkü hedefi olmayan, yorulmayan vücut çabuk çöker. Bu arada sen ne yapıyorsun?
—Emekliyim. Günü gelince hemen ayrıldım.
—Şimdi ne iş yapıyorsun?
—Emekliyim ben artık. Daha ne iş yapacağım? Boşum.
—Nasıl vakit geçiriyorsun?
—Yiyorum, içiyorum. Geziyorum, tozuyorum. Namaz vakti camiye gidiyorum.
—Sonra?
—Daha ne yapacağım başka?
—Bu dediklerini çalışırken de yapabilirsin. Böyle yaparak yediğinden içtiğinden zevk almazsın. Çünkü vücudun yorulmaz.
—Bu yaştan sonra çalışmayı ne vücudum ne de gözüm çeker.
—Bu senin tercihin, saygı duyarım. Ama çalışmak isteyene de mahalle baskısı uygulama. İnsan faydalı olduğu müddetçe çalışmaya devam etmeli. Çünkü insan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.
*
—Hocam! Yarın itibariyle 65 yaşından gün aldığın için resmen emekli oluyorsun.
—Çalışmamda ve verimimde bir sorun mu var?
—Öyle bir şey yok. Allah var, birçok gence taş çıkartırsın. 
—E o zaman?
—Eesi, emekli olmak zorundasın. Çünkü kanun böyle. Bu yaştan sonra köşene çekilip ölümü bekleyeceksin, çalışamazsın. Çünkü bu yaşta bir katkın olmaz, verimli olamazsın.
—Başkası nasıl çalışıyor?
—Mesela?
—Mesela siyasete girenler için bir yaş sınırı yok. Parti genel başkanlarına bak, içlerinde vekili var, belediye başkanı var. Yaşları ilerlemesine rağmen ülkeyi yönetmek için koşturuyorlar. Madem bu yaştan sonra ben verimli olamam. Siyasiler nasıl verimli olacak?
—O mesele ayrı. Bizi aşar.
—Aşar biliyorum. Ama bu sınır niye? Madem sınır var, niçin herkesi kapsamıyor? 
—Ama onlar çalışıyor...
—Ben de çalışıyorum.
—Ama onlar başarılı.
—Başarı nerede? Hepsi devlet memuru gibi ne uzuyorlar ne de kısalıyorlar. İktidar yine iktidar, muhalefet yine muhalefet. Bu işler yıllar yılı böyle. Hatta içlerinde öyleleri var ki yürüyemiyor, yerinden kalkamıyor, vekillik görevini yapamıyor, ömrü hastanede tedavi ile geçiyor. “benim katkım yok, çekileyim kenara” demiyor. Çoğu, Mecliste öleyim, cenazem buradan kalksın diye bekliyor.
—İlahi hocam! Çok haklısın. Ama alacağın yok. Sen şu evrakı imzala. Ben de tebliğ etmiş olayım. Sen en iyisi buradaki eforunu bundan sonra siyasete girerek orada harca.
—Ama beni almazlar ki...tüm köşe başları tutulmuş, demirbaşlarla dolu.
—...





28 Şubat ve Biz (1)


Siyasi tarihimize “Postmodern darbe” olarak geçen 28 Şubat’ın bugün 22.seneyi devriyesi. 28 Şubat 1997 MGK toplantısında alınan tavsiye kararları bir bir uygulamaya konmak suretiyle dindar-mütedeyyin insanlara hayat zindan edildi. Kızlarımız başörtüleriyle okuyamadı, çoğu okullarından atıldı. Kamuda çalışan türbanlılar ihraç edildi. Birçok insanımız uyduruk gerekçelerle yargılanarak soluğu hapishanelerde aldı. Vatandaşın umut bağladığı İHL’lerin orta kısmı kapatıldı. Katsayı ucubesiyle başta İHL’ler olmak üzere meslek liselerine, bölümleri dışında neredeyse üniversite kapıları kapatıldı. Meslek liselerinin içi boşaltıldı, öğrenci sayıları ve verim düştü. Bu okullar kapatılmaktan beter yapıldı. Neler yapılmadı neler! Belli bir kesime hayat hakkı tanınmadı, kamusal alan kendilerine dar edildi dense yeridir.

Postmodern darbenin bize en büyük katkısı “Her şerde bir hayır vardır” ayetinde belirtildiği gibi bizi bize kenetletti, bir ve beraber olduk. Mücadele etmeyi öğrendik. Hatalarımızla yüzleştik. Sabrettik. Şikayetimizi Allah’a arz ettik. Âhımız arşı alaya yükseldi. Ardından Allah bize “Yürü ya kulum! Çok mağdur edildiniz. Dileyin benden ne dilerseniz” dedi. Hayalimizden bile geçirmediklerimizi fazlasıyla bize nasip etti. Halbuki 28 Şubat’ın mimarları, bu kararları üç-beş gün veya birkaç yıllığına almamıştı. Bin yıl devam edecek demişlerdi. Demişlerdi diyorum. Çünkü devam edemediler. Zira korku salan güçleri bir örümcek ağından ibaretmiş. 8-10 yıl sonra esemeleri okunmaz oldu. O gün yürürlüğe konan kara reçetenin izleri yıllara yayılarak bir bir kaldırıldı. Başörtüsü, okullarda ve kamuda serbest oldu. Rektörü de askeri de “başörtülüye selam durdu.” Katsayı eşitsizliği kalktı. Üniversitelerin kapısı her okul türüne ardına kadar açıldı.

Bugünden geçmişe dönüp bakıyorum, belli bir kesimin mağdur edildiği o sürecin üzerinden tamı tamına 22 yıl geçmiş. Bugün biz bu sürecin neresindeyiz? Dünün mağduruyduk. Samimiydik. Bunun sonucunda başarı geldi ve nice yıldır incitilen, mağdur edilen zihniyet başta. Şunu anladım. Mağdur edilen ve bunun bedelini ödeyene Allah, mutlaka bir şans ve imkan veriyor. Biz bugün o şansı kullanıyoruz. Ama şans veya imkanları yerli yerinde kullanabiliyor muyuz? Maalesef buna evet diyemiyorum. Çünkü 28 Şubat sürecinde elimizden alınan imkanları, fazlasıyla geri almamıza rağmen bugün çok değiştik, şımardık, rehavete kapıldık. Çünkü bizimle mücadele eden tüm kaleleri mücadele ede ede hepsini kazandık. Bugün her yerde etkin ve yetkin biz varız. Dün sorun olarak gördüklerimiz bugün yine sorun. Örnek verelim:
*Yumuşak karnımız başörtüsü dün sorundu, bugün de sorun. Çünkü çok garip başörtülüler çıktı. Örtünme şekli de sorun, örtünün altına giyilenler de sorun, davranışlarımız da sorun. Çoğu başörtülüyü görünce "Keşke şu kız, bu haliyle başörtülü olacağına, başörtüsüz olsaydı" noktasına geldik. Keşke dün sadece başörtüsü isteyeceğimize, biraz da huy güzelliği istesek iyi olacakmış. Çünkü Allah her istediğimizi verdi.
*İmam Hatip Ortaokulları yeniden açıldı, lisesindeki katsayı engeli kalktı, İHL'ler yeniden cazibe merkezi oldu, her yere bu okulları açtık. Ama kaliteyi bir türlü yakalayamadık. Çünkü bu okullar belini doğrultacağa benzemiyor, tıpkı diğer meslek liselerinin kalite yönünden yerlerde süründüğü gibi. Önce kaliteyi yakalayıp ardından bu okulları çoğaltalım şeklinde düşünmeyen, her yere İmam Hatip açan yetkililere duyurulur. Maalesef bu okullar kontenjanlarını bile dolduramıyor bugün. Eserinizle gurur duyun yetkililer!
*Ehliyet ve liyakati buzdolabına kaldırdık. Bugün bürokrasiye -sanki bu ülkede başkaları yaşamıyor gibi- bizden olanları veya bizden görünenleri doldurduk. Sözlü mülakatlar en büyük kozumuz. 
(Devam edecek)

Ekonomik Krizlerimiz

1980 öncesi 70 sente muhtaç bir ekonomimiz vardı. Stokçuluk had safhadaydı. Halk hep zamları konuşurdu. Halkın pek alım gücü yoktu. Hoş olsa da mal bulunmazdı. Bazı ürünleri almak için kuyruklara girmek gerekiyordu.

24 Ocak 1980 ekonomik kararlarıyla birlikte piyasa, bol enflasyonlu dönemi yaşadı. Ama vatandaşın cebi para da gördü.

1994 ekonomik krizini hatırlarım. Çünkü bizzat yaşadım. İliklerime kadar hissettim. Güçlükle geçindim. 94 krizinden hatırımda kalan, askere gitmeden önce Mark borç almıştım. Yanlış hatırlamıyorsam 100 Mark 5 bin lira iken iki ay sonra askerden geldiğimde 100 Mark 20 bin lira olmuştu. Paramızdan sıfırların atılmasıyla birlikte bin veya milyonu karıştırabilirim. Ama iyi bildiğim, paramızın Mark karşısında 4 kat erimiş olmasıydı. (O zamanlarda halk arasında Mark, Dolardan daha fazla yaygındı.) 

2001 krizi öncesi piyasada yaprak kıpırdamadığını söyleyebilirim. Paramız pul olmuş, dolar karşısında erimiş, fiyatlar uçmuş, işsizlik artmış, iflaslar baş göstermişti. Televizyonlarda çalışanların maaşlarını gününde alıp alamayacakları konuşulur olmuştu. Bu krizde dönemin başbakanına yazar kasa atılmıştı. Cumhurbaşkanı Sezer'in toplantıda Başbakan Ecevit'e Anayasa kitapçığını fırlatması, geliyorum diyen krizin fitilini ateşlemişti. Sonrası ortalık toz duman olmuştu.

Kriz ortamı demek maliyetlerin artması demektir. Fırsatçılara gün doğması ve daha fazla para kazanma hırsı demektir. Böyle ortamlarda bugün aldığımız ürünü ertesi gün aynı fiyattan almak mümkün değildi. Öyle de oldu. Çünkü fiyatlar yukarıya doğru durmadan değişiyordu. Krizi kucağında bulan veya gelecek krizi daha önce ön göremeyen veya tedbir almayan/alamayan hükümet ne yapacağını bilemez veya bir acizlik içine girer, para bulup piyasaya para süremezse fiyatlar uçar gider. Bu demektir ki piyasa hükümete güvenmiyor.

2001 krizi olduğunda ekonomiyi ayağa kaldırsın diye Dünya Bankasında çalışmakta olan Kemal Derviş'i ekonomiden sorumlu devlet bakanı yaptık.

2001 krizi yıkıcı etkisini iyice hissettirdiği dönemde "Bu aşamadan sonra oy kullanmada ideolojik yaklaşmayacağım. Eğer bir parti, bugünkü aldığım ürünü, yarın aynı fiyattan alabileceğim garantisini verirse oyum o partiyedir. İstersen bu partinin ideolojisi dinsiz-imansız olsun, oyumu o partiye vereceğim" demiştim.

Öcalan'ın paketlenip bize verilmesinin ardından oy patlaması yaparak koalisyon hükümeti olan partiler, ekonomik krizin ardından erken seçim kararı aldı. Krizi iyice hisseden ve krizle boğuşan halk, ekonomik krizin faturasını başta koalisyon ortağı partiler olmak üzere diğer merkez sağ partilere de çıkardı. Hepsini baraj altı yaptı. Meclis'e sadece iki parti girebildi.

2001 yılında yeni kurulmasına rağmen  aynı yıl girdiği ilk seçimde halkın teveccühünü kazanarak tek başına iktidara gelen parti; kolları sıvadı, ekonomiyi döndürülebilir noktaya getirdi. Hem enflasyonla mücadele edildi, hem yatırımlar yapıldı, ülke şantiyeye döndü.  Bütçe disiplininden ödün verilmedi. Enflasyon tek haneye indi. Vatandaşın parası bereketlendi, alım gücü arttı. Ürünlerin fiyatı değişmedi, uzun yıllar yerinde saydı, hatta geriledi.

2007 dünya krizi girdi araya. Fakat bu kriz bizi çok etkilemedi, teğet geçti.

Hükümete güvenen dış piyasa, ülkemizi sıcak paranın cenneti yaptı. Ülkeye para aktı. Zaman zaman inişli, çıkışlı bir seyir izlese de son üç beş seneye gelinceye kadar yatay seyir izleyen oturmuş bir ekonomimiz vardı.

Nihayet geldi geliyorum, epeydir geciktim diyen ekonomik kriz -biz her ne kadar kriz olarak kabul etmesek de- 2018'de geldi, bizi buldu. Şimdi 2019'dayız ve iliklerimize kadar hayat pahalılığını hissediyor ve yaşıyoruz. Bizi ne zaman terk eder, kanımızı daha ne kadar emer ve bizi ne kadar soyar, bize neye mal olur, bilinmez. Şimdiki krizin en büyük avantajı her şeye hakim tek başına bir hükümetin olması. Hükümet piyasaya müdahale edebiliyor, denetim yapabiliyor. Düşünün ki böyle bir krizde güçsüz bir koalisyon hükümeti olsun; piyasa alır, başını giderdi.

Kriz, vurucu etkisini iyice hissettirmeden genel seçimleri erkene alan hükümet, şimdi mahalli de olsa yine bir seçim sınavında. Ekonomideki iyileştirmelerinden dolayı bu partiyi kaç defadır iktidara taşıyan halk, bakalım bu seçimde ne yapacak? Önceki krizlerin faturasını hükümetlere çıkararak kırmızı kart gösteren halk, bu seçimde hükümete kart gösterecek mi yoksa bir şans daha verecek mi? Çünkü ekonomi, siyasette belirleyicidir. Vatandaşın cebine dokunursa kimsenin gözünün yaşına bakmaz. Bekleyip göreceğiz.

Allah bizi, altından kalkamayacağımız ekonomik krizlerle imtihan etmesin!

27 Şubat 2019 Çarşamba

Şemsiyem


Gördüğünüz şemsiye şahsıma ait bir şemsiye. Şemsiye deyip de geçmeyin. Adıyaman Kahta'da görev yaparken 1998 veya 1999 yılında Zafer Kırtasiye’den satın almıştım. Nereden bakarsanız 20-21 yıllık bir şemsiye. 

Zafer Kırtasiye hala aktif olarak kırtasiyecilik yapıyor mu, yapıyorsa da şemsiye satıyor mu ya da elinde aynı şemsiyeden var mı bilmiyorum. Bildiğim tek şey kaliteli şemsiye satmışlar. Ne kadara aldım, hatırlamıyorum. Hatırladığım fiyatının yüksek olduğuydu. Hatta alırken kırtasiyeci "Hocam, fiyatı yüksek olmaya yüksek. Bir defa almış olursun. Çünkü kaliteli bir şemsiye. Şu, şu özellikleri var. Yıllar yılı kullanırsın" demişti. Gerçekten dediği gibi bir şemsiyeymiş. Gördüğünüz gibi hala kullanıyorum. Üstelik sapasağlam. Aynı şekilde kullanmaya devam edersem menkul ve gayrimenkul mal varlığım olmadığına göre bu şemsiye, çocuklardan birine miras kalacak. Eşimin evde bana ait bir şey bırakacağını adım gibi bildiğim için kuvvetle muhtemel çocuklardan birine verir. Alın, götürün, gözüm görmesin der mi der.

Şemsiyem evden hazırlıklı çıktığım her yağışta bana eşlik etmiştir. Unuttum, geri döndüm, aldım veya ertesi gün gidip yerinden aldım. Bazı zamanlar unuttuğum yerde bir hafta kaldığı olmuştur. Unutmamak mümkün mü? Çünkü yağmur var diye eline şemsiyeyi alıp çıkarsın. Dönüşte yağmur yoksa bıraktığın yerde kalır. Bazen unuttuğum yere telefon açarak bir kenara kaldırmalarını da söyledim. Şükür bugüne kadar kaybolmadı, eskimedi, yırtılmadı, rüzgardan uçup gitmedi. Dile kolay 21 yıl gördüğünüz gibi bir ve beraberiz. O da, ben de dimdik ayaktayız. Ne o benden ne de ben ondan bıktım. O bana vefa gösterdi, ben de ona.

Normalde ben böyle pahalı şeylere para vermem. Benim alacağım ne çok iyisi olacak ne de kötüsü. Ortası ve makul olanıdır benim tercihim. Marka takıntım yok. Çünkü markada fahiş fiyat vardır, ucuz olanın ise yahnisi bile yenmez.

Var mı içinizde benim gibi 21 yıldır aynı şemsiyesini kullanan ve taşıyan? Sanmam. Varsa da o da benim gibi cins biri olur ancak. Gerçi sadece şemsiye değil, aldığım bir şey görev yapıyorsa ne kadar yıl geçtiği önemli değil, kullanmaya devam ederim. Kolay kolay atmam; ister ayakkabı olsun, ister giyim eşyası, ister kullandığım bir ev eşyası olsun, miadını tamamlayıncaya kadar kullanırım. Bu hassasiyetim, yeni bir şey almaya gücüm yetmediğinden değil, bir şey hala işe yarıyorsa onu atmayı veya kaldırıp kenara koymayı israf olarak görmemdendir. Hiç kullanmayacaksam kimin içine yararsa ona vermeyi yeğlerim.

Benim 21 yıldır aynı şemsiyeyi kullandığımı bir şemsiye satıcısı görse "Git başımdan! Senden müşteri falan olmaz" der, bana şemsiye satmaz. Satarsa da "Nasılsa bir daha satın almaya gelmez" diyerek yüksek fiyat çeker. En iyisi duymasınlar ve görmesinler. Bu şemsiye yazısını da okumasınlar...



Trenden İndim


—Adaylık için sırada bekleyen…gelsene kardeşim! Buraya beklemek için mi geldin?
—Şey efendim...
—Şey ne? Getir şu evrakını!
—Efendim, ben vazgeçtim?
—Niye? 
—Efendim, partinize adaylık müracaatı için gelmiştim. Ama görüyorum ki şartlarım tutmuyor.
—Nereden çıkardın bunu?
—Sıra beklerken cama astığınız yazıyı gördüm.
—Ne yazıyor orada?
—"Trenden inen aday yapılmaz" uyarısı.
—Ha o mu? Evet, var öyle bir şey.
—Sen trenden mi indin?
—Evet!
—Ne zaman inmiştin? Geçen seçim mi?
—Az önce.
—Ne demek az önce? Madem trenden indin, ne diye geldin buraya?
—Efendim nereden bilebilirdim partinizin böyle bir prensibi olduğunu? Bilseydim sabah sabah trene binmez, özel otomla veya otobüsle gelirdim adaylık müracaatına.
—Sen neden bahsediyorsun? Anlayamadım.
—Anlamayacak ne var efendim! Belediye başkanı aday adayı olmaya karar verdim. Süresi içinde adaylık evrakımı teslim edeyim diye yüksek hızlı trenden bilet aldım. Trene binince mecbur iniyorsun. Madem trenden ineni kabul etmeyecektiniz, o zaman ne diye bu hızlı trenleri hizmete soktunuz? Bu trenler, yolcusu olmadan mı gidip gelecek böyle? Neyse geçti artık... Keşke bindiğim trenden inmeseydim.
—Sen şimdi "Trenden inen adaylık başvurusunda bulunamaz" sözünden ulaşım için binilen treni mi anladın? O trenden mecburen ineceksin. Partimizin kastettiği bu değil ki? 
—Ya neyi kastetmişti? 
—Daha önce partimizde vekil veya belediye başkanı olarak görev yapmış, sonraki dönemde aday yapılmayınca küsüp başka partiye geçenler var ya...işte partinin kastettiği bu tipler.
—Şimdi anladım. O zaman tren bu işin neresinde? Treni niye karıştırıyorsunuz? Şu meseleyi niye açık açık anlatmıyorsunuz?
—Ne bilirdik senin gibi birinin çıkacağını? Ama bu demektir ki bundan sonra işin içine treni karıştırmayacağız. Senin anladığın dilden konuşacağız.
—İyi yaparsınız. O zaman şartlarım tuttuğuna göre adaylık evrakım buyurun...
—Tamam, ver bakalım. Ama bu anlayışla aday adaylığın, adaylığa dönüşmez.
—Anladım. Siz yine de kayda girin.
—Tamam, hayırlı olsun...
—Bu arada bir şey söyleyebilir miyim?
—Söyle!
—Bu kural ya da prensip herkes için mi geçerli? Yani trenden inen bir daha binemez mi? İstisnası var mı?
—Evet, bu kural herkes için aynı.
—Ama benim ilçemde aday adaylığı müracaatı yapan kişi daha önce trenden inmişti. Partinizin il teşkilatı onu yeniden aday yaptı.
—Nasıl yani?
—Bu kişi, daha önce partinizden belediye başkanlığı yapmış, ikinci dönem tercih edilmeyince bir başka partiye geçerek belediye başkan adayı olmuş biridir. O kişi şimdi partinize gelerek yeniden aday gösterildi. Bu kişi trenden inmekle kalmamış, treni ateşe vermiş...
—Suç, seni muhatap alanda! Çıkabilirsin. Sıradaki!






O İnci Gibi Dişlerinle Haydi Bir Elma Ye de Göreyim! *


Önceleri varsa da bilmiyorum ama son yıllarda ortodonti bölümlerine gidenlerin sayısında bir artış var. Her giden, sıranın  kendisine gelmesini bekliyor. Bu bölüme müracaat edenlerin ortalama beş yıl sıra beklemesi gerekiyor.

Bir beş yıl beklemenin ardından diş hekimliğinin yolunu tutan çocuk için uzun bir tedavi dönemi başlamış demektir.  Çünkü birbirine geçkin, önde veya arkada yamuk yumuk duran dişleri aynı hizaya getirmek için yerinden oynatmak gerekiyor. Dişlerine tel takıldıktan sonra ayda bir rutin diş kontrolüne gidiyor. 

Tedavi dönemi bittikten sonra başta anne-baba olmak üzere ortodonti tedavisi gören çocukta/öğrencide bir sevinç bir sevinç. Bir beş yıl beklediler ama beklediklerine değmiştir. Sonunda çocuğumuz inci gibi bir dişlere sahip olmuştur. Dişleri gören tebrik sırasına girer, "hayırlı olsun, çok güzel olmuş dişlerin, inci gibi" temennileri ardı arkasına gelir.

Bu ortodonti tedavisinde bir sorun var mı? Gördüğünüz gibi yok görünüyor. Üstelik çocuk, birbiriyle aynı hizada inci gibi bir dişlere sahip olmuştur. Bu inci gibi dişlere sahip olana benden başka kim ne diyebilir?

Müsaadenizle bu inci dişlere benim itirazım var. Bu tür ortodonti tedavisi, tamamen bir görüntüden ibaret. Yani seyirlik. Maalesef hiç kullanışlı değil. Bu tedaviyi gördükten sonra dişler asıl fonksiyonunu kaybediyor. Kişi doğru dürüst yiyemiyor, yavaş yavaş zorunda yemek zorunda kalıyor ve her istediğini yiyemiyor. Yiyeceği sert olmayacak. Bir şeyi ısıramıyor. Mesela bu tedaviyi gören biri, bir elmayı ısırarak yesin de göreyim. Ne mümkün! Ancak bıçakla kesip dilimleyecek, öyle yiyecek. Ha elma da yiyemesin ve ısıramasın diyebilirsiniz. Doğru. Bir insan elma yemediği için ölmez. Ama elmayı ısırarak yemenin zevki başka…

Niyetim ortodonti tedavisini küçümsemek, gereksiz görmek değil. Bu tür tedavi ile dişler maalesef hassaslaşıyor, eski gücünü ve işlevini yitiriyor. Kişi yerken zorlanıyor. Bu tür dişler başka tedavileri de beraberinde getiriyor. 

Sonuç itibariyle ortodonti tedavisi gören biri, dişlerini rahat bir şekilde kullanamıyorsa sadece görüntü güzel olsun diye bu tedaviyi yaptırmışsa o kadar sıra beklemeye, uzun süre tedavi görmeye, tedavi görürken masraf etmeye, acı ve sıkıntı çekmeye değer mi? 

Dişler estetik görünecek ve düzgün olacak diye hayatın bundan sonraki kısmını zindan etmenin gereği var mı? Dişler yamuk yumuk olmayacak diye sapasağlam dişleri yerinden sökmenin bir izahı olabilir mi? Sonra hangi işimiz çok düzgün de dişlerimiz düzgün olacak? Bırakalım dişlerimiz de bozuk olsun. Görüntü çirkin olsa da en azından dişlerimiz orijinal olur, yerinden oynatılmaz. İşlevini dört dörtlük yerine getirir.

*23/03/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



26 Şubat 2019 Salı

Bir TV Kanalı Kurmak İstiyorum


—Siyaset işin pek olmayacak gibi...
—Evet!
—Bir koltuk da mümkün görünmüyor. Bundan sonra bir yol haritan var mı?
—Bir TV Kanalı kurmak istiyorum.
—Nasıl kuracaksın? Bunun için yeterli birikimin var mı? Haydi onu da geçtim, kanal demek para demek. Sermayen var mı?
—Hele bir yola çıkalım. Hepsi olur gider.
—Para işini nasıl halledeceksin?
—Sermaye sahipleriyle, iktidar ve muhalefet partileriyle bir dizi görüşmeler yapacağım.
—Niye ki?
—Parayı kim verirse onun istediği yayını yapacağım.
—Haydi hepsini buldun. Kanalın yayın akışını nasıl sağlayacaksın? Çünkü 24 saat yayın yapıyor kanallar.
—En kolayı o.
—Nasıl?
—Sık sık canlı yayına bağlanarak...
—Sürekli canlı yayını nereden bulacaksın?
—Bol bol siyasi parti liderlerini takip edeceğim. Onlar nerede, ne açıklama yaparlarsa -muhabir bile göndermeme gerek yok- uydu aracılığıyla bağlanıp konuşmalarını baştan sonra canlı vereceğim. Zaten eksik değil. Biri konuşmayı bitirince diğeri başlıyor konuşmaya. 
—Haberleri nasıl hazırlayacaksın?
—Siyasilerin canlı verdiğim konuşmalarından kesitler sunarak.
—Başka haber yok mu?
—Diğer haberlere sıra kalırsa haber ajanlarından haber satın alırım. 
—Peki! Akşamları ne yapacaksın?
—Siyasi liderleri ekranıma konuk ederim. Diğer zamanlarda tartışma programlarına yer veririm. Geceleyin akşamki tartışma programlarının tekrarını girerim.
—İyi de her akşam tartışacak adamı nereden bulacaksın? Biliyorsun bu işler uzmanlık ister. Herhalde oraya köylü Ahmet Ağayı çıkarmayacaksın.
—Birkaç gazeteci, birkaç eski vekil, birkaç da akademisyen çıkarırım. Ekrana çıkıp tartışmak isteyen o kadar çok ki sırayla çıkarırım. Sonra bir işin uzmanı olmaları gerekmiyor. Öyle gazeteci, öyle akademisyen var ki kendilerini her konuda söz söyleme hakkını kendinde görüyor. Yeter ki karşıt görüşleri bir arada çıkar. Horoz dövüşü yapmayı da çok seviyorlar.
—Ya seyirci?
—Seyirci problemi yaşamayız. Horoz dövüşünün veya kayıkçı kavgasının nereye varacağını merak edip aval aval izleyen o kadar çok kişi var ki...
—Böyle yapmakla orijinal olamazsın. Çünkü senin yapacağın bu televizyonculuğu yapan o kadar çok kanal var ki haberlerine varıncaya kadar hepsi birbirinin kopyası.
—Çeşitlilik diyelim. Eğer kopya diyorsan o kopyalardan biri de bizim kanal olur.



Ebu Bekir ve Ömer İkilisinden Günümüze ***


Hz Ömer, Hz Muhammed'i çok severdi, tıpkı tüm Müslümanların sevdiği gibi. Ama Ömer'in sevgisi bir başkaydı ki peygamberin vefatını kabullenemedi ve "Kim Muhammed öldü derse onu kılıcımla iki parça ederim" dedi. Her fani gibi Hz Muhammed'e de ölümün bir gün geleceğini bilmesine rağmen Hz Ömer, ölümü birden kabullenemedi. Ömer'i teskin ve teselli etme görevini Hz Ebu Bekir üstlendi ve Ali İmran 144.ayeti okudu: "Kim ki Muhammed'e tapıyorsa bilsin ki Muhammed ölmüştür. Kim ki Allah'a tapıyorsa bilsin ki Allah, diridir ve ölümsüzdür." Peygamber sevgisi kadar ayete karşı da boynu kıldan ince olan Ömer, yere çömelerek ağladı ve peygamberin ölüm gerçeğini kabullendi.

Hz Muhammed'in vefatıyla birlikte peygamberlik sona erdi. Ama peygamberin devlet başkanlığı görevi yürümeliydi. Önce Ebu Bekir bayrağı devraldı, dört yıl bu görevi hakkıyla yerine getirdi. Onun da vefatıyla Hz Ömer vazifeden kaçmadı, on yıl boyunca peygamberin halifesi oldu. Üstelik Ömer, adının yanına "Hakkı, batıldan ayıran" anlamında Faruk unvanını  da aldı. Adaletiyle nam saldı. Ki gerçekten adalet timsaliydi. Peygamberin yolunu takip etti. Savrulmadı, ne Ebu Bekir ne de Ömer... 
  
İslam'ı yaşama, Peygamber sevgisi ve peygamber dostluğu üzerine kurulu sistemde peygamber ve yakın arkadaşları hep kol kola ve omuz omuza olmuşlar, birbirlerine ters düşmemişler, sırt vermişlerdi. Ne peygamber, arkadaşlarını yanından uzaklaştırmış ne arkadaşları peygamberi bırakıp gitmişler ne de arkadaşlar birbirine düşman olmuşlar. Usta-çırak ilişkisi içerisinde dostluklarına devam etmişler ve iyice pişmişlerdi.

Peygamberin vefatıyla devlet başıboş kalmayacaktı elbet. Ömer öne atılarak -kardeşim- “Ebu Bekir bu işe layıktır” diyerek ilk biat eden oldu. Ebu Bekir de ben seçileyim diye göz kırpmadı. Aralarında bir rekabet olmadığı gibi Ömer, devleti bir kaostan kurtardı. Ebu Bekir halife seçilince Ömer onun sağ kolu oldu. "Benim sayemde halife seçildin, ben olmasaydım, halifeliği rüyanda bile göremezdin" demedi ve başa kakmadı. Ebu Bekir de "Kardeşim, sayende bu koltuğa oturdum, sağ olasın" diyerek Ömer'e minnet duymadı ve diyet ödemedi. 

Ebu Bekir vefat etmeden önce yerine Ömer'i halife tayin etti. Ömer bu görevi bihakkın yerine getirdi. 

Ne Ömer, Ebu Bekir'e ne de Ebu Bekir, Ömer'e saygıda kusur etti. Birbirini nankör olarak görmediler. Etrafındaki sahabeler de Ömerci, Ebu Bekirci olarak ikiye ayrılmadı. Birbiri aleyhine çalışmadı kimse. Çünkü hiçbirinde kişisel bir siyaset tarzı yoktu, koltuk hırsı zaten düşünülemezdi. Her biri, başta olduğu süre içerisinde çocuklarına devlette iş vermedi. Çünkü devlet yönetiyorlar, kendilerine tevdi edilen görevi layıkıyla yerine getiriyorlardı. Tek gayeleri vardı, peygamberin yolundan gitmek, İslam’ı yaymak, adalet üzere bir devleti yönetmek, İslam sınırlarını genişletmek. Yaptıkları tasarruflarında eleştiriye açık oldular, istişareyi ihmal etmediler. Hele Ömer "Ben Ebu Bekir gibi halife olmayacağım, farklı bir halife olacağım" demedi. Yani laf sokuşturmadı.

Niyetim İslam tarihini anlatmak değildi. Zira hepimiz biliyoruz bu süreci. Yazıya başlarken niyetim Ömer'in, peygamberi aşırı sevmesinden dolayı ölümü kabullenememesi üzerinden aşırı sevginin gözümüzü kör edebileceğine ve gerçeği göremeyeceğimize işaret etmekti. Çünkü peygamber de olsa fani idi, bugün var, yarın yoktu. Ama bu bayrak dalgalanacaktı ve öyle de oldu. Kısa bir dalgalanmadan sonra prensipler etrafında yollarına devam ettiler. İslam'a ve Müslümanlara en büyük hizmetleri yaptılar. Biz de bugün böyle olalım diyecektim ki yazı Ebu Bekir ve Ömer'in devlet başkanı oluşlarına vardı dayandı. 

Teşbihte hata olmasın,  yüzde yüz benzemese de günümüzde, birbirine başbakanlık, cumhurbaşkanlığı fedakarlığı yapan iki kardeşe ne kadar benziyor. Başı benzese de maalesef sonu Ebu Bekir ve Ömer gibi bitmedi. "Kardeşim" dedikleri kardeşliklerin arasına kara kediler girdi ve yollarını ayırdılar. Yoksa amaç hizmet değil miydi? Keşke bunun sonu da iki güzide halifeye benzeseydi... Çok mu şey istiyorum. Sadece bir ve beraberlik…Çünkü “Birlikte rahmet, ayrılıkta azap vardır.”

***02/03/2019 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.


Hor Görme!

İyisin, hoşsun, bir numarasın. 
İyi bir karizman var. Cesur mu cesursun! Gözü peksin. Bir hedefe ulaşmak için bir bedel ödenmesi gerekiyorsa taşın altına vücudunu koymaktan kaçınmazsın. 
Azim ve kararlısın. Asla pes etmezsin. Mazlumun, fakirin umudusun. 
Dur-durak bilmezsin. Dört nala koşuyorsun. Ardından yetişebilene aşk olsun. Müthiş bir enerjin var.
Ufkun geniş, güzel bir hitabetin var. İkna kabiliyetin yüksek. Samimi ve içtensin, dertlisin. Yüreğinden konuşuyorsun. Belki de ikna kabiliyetin bundandır.
Kitleleri ardından sürükleyebiliyorsun.
Söz verdin mi yerine getirirsin. Bu millet, öncülüğünü yaptığın zihniyet sayesinde bugüne kadar görmediği hizmeti gördü. 
Halk sende kendini buldu. Seni kendisi bildi. O yüzden kimseyi sevmedi seni sevdiği kadar. Sana açık çek verdi. Zirveye çıkardı, zirveden indirmedi. Hala da zirveden indirmeyi düşünmüyor.

Ama? Son yıllarda işler ne senin istediğin gibi ne de seni sevenlerin istediği gibi gidiyor. Kazanırken bile zorlanmaya başladın. Eskiden güle oynaya kazandığın seçimleri şimdi ittifaklar sayesinde kotarıyorsun. Üstelik eski oyunu da alamıyorsun. Gittikçe mevzi kaybetmeye başladın.

Nedir bunun sebebi? Muhalefet mi güçlendi? Hayır! Bu işleri senden daha iyi yapacak başka bir alternatif mi ortaya çıktı? Hayır!
Yeni oy gelmiyor, mevcut oyu koruyamıyor oldun. Sakın bu durum erimeye başlama olmasın!
Siyasete atıldığın ilk günün heyecanı ile çalışıyor, koşturuyorsun. Buna rağmen bu düşüş niye? Herkesin gördüğünü sen de görüyor, herkesin sorduğunu sen de soruyorsundur. Ne buldun, bu erimenin sebebi neymiş, tespit edebildin mi?

Ne tespit ettin, bilmiyorum. Ama ben burada halka tercüman olacağım. Akıllı, lafını deliye söyletir misali bu konuda ben duygu ve düşüncelerimi aktarmaya çalışacağım: (Umarım hain ilan edilmem.)

Rakiplerini hor görüyorsun, küçümsüyor, hakaret ediyor ve onları ezmeye çalışıyorsun. Bence rakiplerini hor görmen sana yakışmıyor. Üstelik bu tavrın birbirine benzemezleri birbirine kenetliyor. Rakiplerin kim olursa olsun onlara saygıda kusur etme! Onları hor görme! Zira bu -tenzih ederim ama- kibir ve büyüklenmenin işaretidir. Bu ise sana yakışmaz.
Çok kızgın ve sinirlisin... Eskisi gibi sakin değilsin. Biliyorum ihanete tahammülün yok. FETÖ ihanet şebekesinin ihaneti, sakin ve soğukkanlı olmanın önüne geçti ve dengeni bozdu, hazmedemedin. Akabinde FETÖ ile mücadele yapacağım diye ehliyet ve liyakati elden bıraktın. Sözlü mülakat denen ucube bir karara imza attın, hala geri adım atmıyorsun. Sözlü mülakatlar birçok gencin umutlarını tüketiyor,  her geçen yıl mağdur sayısı artıyor. Atamalarda ehliyet ve liyakatin yerini sadakat, ahbap ve çavuş ilişkisi aldı, hakkaniyet ve adalet duygusu zedelendi. Bugün Türkiye güven problemi yaşıyor. İş, FETÖ ile mücadelenin ötesine geçti. FETÖ ile mücadele ediyoruz diye komisyonlar her önüne gelene vebalı muamelesi yapıyor.

Teşkilatların şımardı. Bugün hiçbirine ulaşılmıyor. Onlar yatıyor, sen koşuyorsun. Onlar sayende besleniyor, nimetlerden faydalanıyor. Onlar senden faydalanıyor ama sana hiçbir şey vermiyor, alıyorlar sadece. Farkında mısın bilmiyorum? Teşkilatların seni ayağından aşağıya çekiyor. Senin koyduğun prensipleri çiğniyorlar. Sen, trenden inene yol veririz diyorsun. Senin teşkilatların trenden ineni değil, treni ateşe vereni yeniden aday yapıyor.

Ekibini kaybettin... Dün beraber yol yürüdüklerin yanında yoklar. Hep ayrılıp gidenler mi suçlu? Yol arkadaşlarım beni neden bıraktı diye hiç sordun mu kendine? Unutma ki eski dosttan düşman olmaz, yolda bulduklarından da dost olmaz. Sonrakiler yüz ağartmaz. Eski kötü, yeni bulduğun iyiden daha iyidir. Bence eski dostlarını ve yol arkadaşlarını topa tutmaktan ziyade onları yeniden kazanmaya bak. Demek ki her birinin bir gönül kırgınlığı var. Hazır "Gönül Belediyeciliği" demişken işe eski yol arkadaşlarından başla. Zira eski arkadaşlarını yanına çekemeyen halkı yanına çekemez.

Çok tekrarlamaya başladın, durmadan kıyas yapıyor, yaptıklarını anlatarak başa kakıyorsun. Niye yeni şeyler söylemiyorsun? Yok mu yeni bir şey? Zira dün, geçmişte kaldı cancağızım! Unutma ki kıyasladığın dönemlerde hükümet olanların ortalama ömrü iki yıldır. Üstelik  bir tanesi hariç hepsi koalisyon hükümetiydi. Sen ise 17 yıldır tek başına hükümetsin. Yani kendi döneminle geçmişi kıyaslaman kabili kıyas değildir. Çünkü geçmiş dönemin sahibi yok. Zira yamalı bohça gibiydiler. Bugün birçoğu mevta oldu.

Etrafında hata yaptığın zaman seni uyaracak kimse kalmadı. Yanına seni 7/24 savunan ve öven değil, hata yaptığın zaman seni, yapıcı eleştirebilecek ve sana yol gösterebilecek kişilerden birkaç tane koy. Onlara göreviniz beni tenkit etmek, de. Tenkit ve eleştiriye açık ol. Unutma ki seni her eleştiren düşman değildir, her övenin ve yüzüne gülenin dost olmadığı gibi. Bilhassa içeriden eleştiriye kulak ver. Seni her eleştireni hain belleme.

Her ağzına geleni söyleme! Yeri geldiği zaman bin düşün, bir konuş...Benden sana, seni seven bir dost nasihati. Sen de kim oluyorsun? Haddini bil dersen, bari Şeyh Edebali'nin Osman Bey'e nasihatini bir kere daha oku! Oku, düşün ve iş işten geçmeden gereğini yap...











25 Şubat 2019 Pazartesi

Şeyh Edebali'nin Osman Bey'e Nasihati

 -Kıssadan Hisse-
Ey Oğul! Beysin, bundan sonra öfke bize; uysallık sana. Güceniklik bize; gönül alma sana. Suçlamak bize; katlanmak sana. Acizlik, yanılgı bize; hoş görmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize; adalet sana. Kem göz, şom ağız, haksız yorum bize; bağışlama sana.
Ey Oğul! Bundan sonra bölmek bize; bütünlemek sana. Üşengeçlik bize; uyarmak, gayretlendirmek, şekillendirmek sana.
Ey Oğul! İnsanlar vardır şafak vaktinde doğar, gün batarken ölürler. Unutma ki, dünya sandığın kadar büyük değildir. Dünyayı bize büyük gösteren bizim küçüklüğümüzdür.
Bu yolda nazarımızı sonsuzluğa dikip; büyük yürümek ve büyük ölmek gerek. Bu yolda hırs, diken; benlik ve kibir, engeldir oğul. Sakın hâ kendine takılmayasın ve kendinde boğulmayasın.
Teklik sadece Allah'a mahsustur, tek başına karara durup hoyrat dünyanın dayanılmaz ağırlığını kaldırmayasın. İşlerini ehil kişilerle, ehil kişilere danışarak tutasın. Danışırsan yol alırsın, danışmazsan yolda takılıp kalırsın oğul.
Oğul! Güçlüsün, akıllısın, söz sahibisin; ama bunları nerede, nasıl kullanacağını bilemezsen, sabah rüzgârında savrulup gidersin.
Bir dem gelir bir tekmeyle dünyaları yıkacak olursun. Bir dem gelir yerdeki karıncaya mağlup olursun.
Güç hayvanda bile mevcut. Akıl sadece anahtar. Anahtara takılmayasın. Aslolan anahtarın açacağı kapılardır. Kapıların ardında hazineler, kapıların ardında sır vardır. Sırlar ki, ebedî muştuları koynunda barındırır; sonsuza kavuşturur. Aklını kullanıp dünyadayken Cennet'in kapılarını aralayasın oğul.
Öfken ve benliğin bir olup aklını yener!
Dâima sabırlı, sebatlı ve iradene sahip olasın. Azminden dönmeyesin. Çıktığın yolu, taşıyacağın yükü iyi bil. Her işin gereğini vaktinde yap.
Öfke ateş, öfke âfet, öfke şeytandır oğul. İnsanoğlu dağları devirir; ama öfkesine mağlup olabilir. Öfkeyle savaşı daima taze tutmak gerekir.
Sabırsız olmaz oğul. Sabırsız menzile varılmaz. Kaf Dağı'na sabırsız ulaşılmaz.
Vazifen çetin, yükün ağırdır oğul. Hizmette önde, ücrette geride olasın. Vazifenin en ağırına tâlip olmaktan kaçınmayasın. Vazifenin ağırlığı Yaradan'ın kullarına ihsânıdır.
Oğul, açık sözlü ol!.. Her sözü üstüne alma, gördüğünü söyleme, bildiğini bilme, sözünü unutma, sözü söz olsun diye söyleme.
Bizler nefreti eritmek için, muhabbetin asâletini dünyaya yeniden hâkim kılmak için çıktık yola. Bu yolda utanacak bir şeyimiz yoktur. Muhabbet yolunun gizlisi saklısı yoktur oğul.
Ama altının değerini sarraf bilir; sözünü muhatabına göre ayarlayasın. Câhilin karşısında altınlarını çamura atmayasın.
Yiğit olan kördür, kötülüğü görmez. Sağırdır, kem sözü işitmez. Dilsizdir, her ağzına geleni demez. Bildiğini de her yerde ayaklar altına sermez. Yunus gibidir o; yüreği muhabbete, gönül ibresi hakikate ayarlıdır. O bir defa söz verdi mi, onu nâmusu bilir. (…)
Sevildiğin yere sıkça gidip gelme, muhabbetin kalkar, itibarın kalmaz. Düşmanını çoğaltma, haklı olduğunda kavgadan korkma! Bilesin ki; atın iyisine doru, yiğidin iyisine deli derler!
Her şeyin ortası makbuldür, sevginin de. Sevdiğini gereğinden fazla sevmeyesin. Sevgini de, sadece yüreğinin eline vermeyesin. En çetin imtihan "sevgi"yle olanıdır. "Kişi ne kadar bahâdır olsa da, muhabbete tuş olur" diyen atanın sözünü aklından çıkarmayasın. Böyle imtihan olmamak, istikbalde neslinden utanmamak için gecelerin bağrında, seherlerin aydınlığında duaya durasın. Senin ideallerin ve geleceğe dâir hedeflerin var oğul!..
Gönül adamı ömrünü boşa harcamaz, yüreğini ucuza satmaz, edep tâcını başından almaz. Gönül erinin her zaman yüzü yerde, gönlü göktedir. Haklı olduğunda kavga vermesini bilir. Kavgayı sadece bileğiyle değil, ilmiyle ve yüreğiyle yapmasını bilir.
İyiliğe kötülük, şer kişinin kârı,
İyiliğe iyilik her kişinin kârı,
Kötülüğe iyilik, er kişinin kârıymış oğul!
Ey Oğul! Üç kişiye acı: Cahillerin içindeki âlime... Zengin iken fakir düşene... Hatırlı iken itibarını kaybedene...
Şunu da unutma! İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın.
Osman! Sen bizim rüyâmız, sen bizim devâmız, sen bizim duâmızsın oğul. Dâima başın dik, alnın ak, gönlün pâk olsun.
Ey Oğul! Zümrüt-ü Ankâ'nı iyi seç ki, Kaf Dağı sana yakın olsun. Yolun ebediyete kadar açık olsun.
Ey Oğul! Yolun uzun, işin çetin, yükün ağır. Allah-û Teâlâ (cc) yardımcın olsun.
       

İmam Hatiplere En Büyük Zararı Kimler Veriyor?

Başlıktaki soruyu size sordum sayın ve cevap verin, kimler olabilir bunlar? İHL düşmanları şeklinde bir cevap vermeniz mümkündür. Bu cevapta haklı olabilirsiniz. Çünkü belli bir kesim İmam Hatipleri yok etmek için uğraşıyor. Ellerine imkan geçse belki de boğacaklar. Fakat benim istediğim cevap bu değil. Bir defa görünen düşmana karşı tedbirinizi alır ve yolunuza devam edersiniz; it ürür, kervan yürür misali.

İmam Hatiplere en büyük zararı İmam Hatipler yararına kurulmuş bazı vakıf, dernek ve STK'lar vermektedir. Bu tür kuruluşlar iyi niyetle kurulmuş; amaçları İmam Hatip okullarının daha iyi eğitim ve öğretim görmesini sağlamak, bu okullara maddi destek vermektir. Mesela Konya merkezli kurulan Türk Anadolu Vakfı, adında İmam Hatip geçmemesine rağmen başta İmam Hatiplerde okumakta olan öğrenciler olmak üzere üniversite öğrencilerine burs veren bir vakıftır. Geçmişten günümüze bu çizgisini değiştirmeden kuruluş amacına uygun olarak önemli bir görev yürütmektedir.  İmam Hatipler yararına çalışan bu vakıf gibi başka çalışan vakıf ve derneklerimiz de vardır. Ki olması da gerekir. Çünkü önemli bir ihtiyacı karşılamakta ve hayırlı bir işe öncülük etmektedirler.

İmam Hatipler yararına kurulmuş bazı vakıf ve dernekler vardır ki bunlar yardımdan ziyade başka işlerle anılmaktadır/uğraşmaktadır. Bunlar İmam Hatip yararı adı altında okullara müdür, müdür yardımcısı seçiyor. Çalışan müdür veya yardımcıların bu görevlerine devam edip etmemesi üzerine çalışma yapıyor. Hatta bunlardan birinin 2014 müdür atamalarında ve müdür elemelerinde aktif rol üstlendiği konuşulmaktadır. Yüzlerce müdür, bu vakıf/dernek dolayısıyla bir daha müdürlük alamamıştır, yani elenmiştir. Kapalı kapılar ardında hazırlanan müdür, müdür yardımcısı listesi şimdilerde dışarılarda konuşulmaktadır. Bir vakıf veya dernek binasında böyle bir liste hazırlandı mı, hazırlanmadı mı bilmiyorum. Vakfın veya derneğin yöneticileri, böyle bir şey yapmışlar veya böyle listelerin oluşturulması için binalarını açmışlarsa bu işi yapanlar veya alet olanlar katıksız kuruluş amaçlarına ihanet etmişlerdir.  Çünkü yaptıkları kelle avcılığıdır. Böyle bir şey üzerlerine vazife değildir. Halkımızın sonsuz kredi verdiği ve gönlünde ayrı bir yeri olan İmam Hatiplere, İmam Hatip şemsiyesiyle girerek buralarda yönetici listesi oluşturmak her şeyden önce İmam Hatip camiasını lekeler, halkın gözünden düşürür. Benim bildiğim vakıf veya derneklerin yönetici listesi hazırlama gibi bir görevleri yoktur.

Bu vakıf veya derneklerde görev yapanlar, kendilerini liste hazırlamada ehil görüyorlarsa bunun yeri vakıf veya dernek binası değil. Bu arkadaşlar il veya ilçe milli eğitimlerde yönetici atamadan sorumlu müdür yardımcısı/şube müdürü olarak görev yapsalar daha iyi olurdu. Bu durumda hazırladıkları listeye kimsenin bir itirazı olmazdı. Çünkü görevleri budur.

Bazı vakıf veya dernekler, İmam Hatip okulları yararına kurulmuş ve kuruluş amaçlarına uygun hareket ettiklerine inanıyorlar ve yönetici listesi oluşturmamışlarsa kamuoyunda şuyu bulmuş ithamlara cevap vermelidirler. Çünkü bir şeyin şuyuu, vukuundan beterdir. Bildiğim kadarıyla bu vakıf veya derneklerin "Bizim yönetici atama listesi hazırlama gibi bir görevimiz olmamıştır. Kamuoyunda vakfımızın/derneğimizin adının bu şekilde anılması bir iftiradan ibarettir" şeklinde bir açıklaması olmamıştır. Susmaları ikrardan mıdır yoksa?


Trump ve Nobel Barış Ödülü *

Kuzey Kore'nin nükleer silahlardan arındırılması konusunda Başkan Trump ile Kuzey Kore başkanı Kim Jong, 12 Haziran 2018'de bir araya gelmiş ve aralarında bir anlaşma sağlanmıştı. Dünya barışına yaptığı bu katkısından dolayı Japonya Başbakanı Abe, Trump'ı Nobel Barış Ödülüne aday göstermiş.

Barış için yanıp tutuşan ABD Başkanı Trump'ı, Japonya'nın Nobel'e aday göstermesi gözlerimi yaşarttı. Trump'ın yaptığı fedakarlık takdire şayan olmakla birlikte Japonya'nın bir hakkı teslim etmek istemesi unutulacak gibi değil. Keşke Japonya, Kuzey Kore'de yapılanlardan dolayı Trump'ı Nobel'e aday göstereceğine II.Dünya Savaşında ABD'nin Japon kentleri Nagasaki ve Hiroşima'ya attığı atom bombaları dolayısıyla ABD'nin yaşayan başkanını Nobel Barış Ödülüne aday gösterseydi. Hatta gerekçesine "Biz bu sayede savaşı bıraktık. Sayesinde belki binlerce insanımız öldü ama savaşın sona ermesiyle dünya savaştan kurtulmuş oldu.  Bu yüzden biz ABD'nin gelmiş geçmiş tüm başkanlarına minnettarız. ABD, iki atom bombası yerine keşke iki daha fazla atsaydı..." yazabilirdi. Anlaşılan Japon Başbakanı bunu düşünememiş olmalı. Yine bir hakkı teslim ediyor, Kuzey Kore dolayısıyla Başkanı Nobel'e aday gösteriyor. Katiline aşık dedikleri böyle bir şey olsa gerek.

NTV'nin verdiği habere göre Trump, Nobel'e aday gösterilmesini şöyle değerlendirmiş: "Eski ABD Başkanı Barack Obama'nın 2009'da, görevdeki ilk yılında bu ödülü aldığını hatırlatan Trump, "Ben muhtemelen hiçbir zaman kazanamayacağım ama olsun. Obama'ya verdiler, neden verdiklerini o da anlamadı. Ödülü verdiklerinde göreve geleli daha 15 saniye olmuştu. Nobel Ödülü kazandı, 'Bunu hak edecek ne yaptım ki' dedi. Bense, muhtemelen hiç kazanamayacağım" dedi."

Trump'ı sever veya sevmezsiniz, ödüle layıktı veya değildi. Ama gelin hep birlikte bir hakkı teslim edelim. Trump, bu ödülü Obama'ya da verdiler, niye verdiklerini o da anlamadı. Bana vermezler ama şayet verirlerse ben de hiç anlamayacağım demek istedi. 

Trump'ın bu açıklamasını görünce bir an için bizde niçin böyle başbakanlar yok diyecektim ki bizde de vardı böylesi dedim. Hatırlarsanız Öcalan derdest edilip Türkiye'ye teslim edilince dönemin Başbakanı, "Bize Öcalan'ı verdiler. Ama niçin verdiklerini anlamış değilim" demişti. Her ne kadar bizimki bu başarısından dolayı Nobel'e aday gösterilmemiş ise de bilmeme ve anlamama yönünden Obama ve Trump ile aynı kulvarda yer alıyor. Onlar barışa aday gösterildiklerini anlayamamışlar, bizimki de Öcalan'ın teslimini anlayamadı. Anlamasalar da Obama Nobel ödülünü almış, belki Trump da alacak. Bizimki de Nobel ödülü alamasa da en büyük ödülünü aldı. Çünkü akabinde yapılan genel seçimlerde partisi Türkiye'de birinci parti oldu.

Ülkeleri bazen anlamazlar mı yönetiyor ne? Yoksa tevazularından mı böyle söylüyorlar?


* 04/03/2019 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.



Kelle Paça (3)

Yolda giderken aldığım dört paça ve bir kilo işkembeyi düşündüm. Girdiğim dükkanda sakatatın her çeşidi vardı. Hayvanın kemiğini bile satıyor. 

Sakatatı sevmeyenler var, ölümüne sevenler var aramızda. Burun kaçıranlar yüzünden sevenlerin birkısmı sevdiğini söyleyemediği gibi yediğini de söyleyemiyor.

Sakatat dükkanında satılanları tekrar gözümün önüne getiriyorum. Kurban keserken kimsenin yüzüne bakmadığı, ulu orta atıldığı nimetler. Öyle ya, hayvanın kemiklerini de atıyoruz işkembesini de, yağını da, kellesini de. Ortaklardan bir iki kişi bizim evde yiyen yok, alacak olan alsın dediğinde ortakların ayıplar düşüncesiyle kimse yanaşmıyor. Madem senin evde yenmiyor, bizim evde hiç yenmez havası veriliyor. Olan da nimetlerin çöpe gitmesine oluyor. Sakatatı seven, lokanta lokanta dolaşıp çorbasını içenler de "Kim temizleyecek, meşakkatli bunların temizlenmesi" diyerek almaya yanaşmaz.

Hasılı kim temizleyecek diye kesim yerinde burun kıvırarak bıraktığımız nimetleri birileri sektörü haline getirip satıyor. Attığımız kemiklerin kilosu bile 10 lira. Kesim yerinden "Aman sakatat getirme, uğraşamam" diyen evin hanımları ayağa, dize iyi geliyormuş diyerek kesim yerinde bedava bıraktıklarımızı para vererek aldırmaya gönderiyor bizleri. Parası önemli değil ama para vererek alıp geldiklerimiz daha çok hoşa gidiyor ve lezzetli oluyor. 

Evin hanımından, erkeğine varıncaya kadar hazır yiyiciyiz. İllaki armut pişecek, ağzımıza düşecek. Dönüp bakmadığınız işkembeyi, paçayı birileri temizleyecek, biz onları alacağız, eve getirip kısık ateşte pişireceğiz.

Küçüklüğümde babalar kurbanı kesip parçalarken anneler de işkembeyi bir kenara çektirip içini temizlerler, kurbanın neredeyse hiçbir parçası boşa gitmezdi. Belki de yokluktu onlara o gün işkembeyi temizleten, belki de nimet atılmaz düşüncesiydi. Annelerimizin geçmişte tiksinmeden ve üşenmeden kelle paça ütmeleri, karın temizlemeleri belki de nimete şükür idi. Belki de geçmişin bereketi buydu. Bugün, dün burun kıvırarak yüzüne bakmayıp attıklarımıza para veriyoruz.

Garip değil mi bu? Bence nimetleri atarak nankörlük yaptık ve yapmaya devam ediyoruz. Bugün dize, ayağa, menisküs ağrısına iyi geliyormuş diye aldığımız sakatat bizden hıncını alıyor olmasın. Çünkü günümüzde ayak, diz ağrıları iyice arttı. Sanki sakatat "Siz misiniz benden tiksinen? Çekin benim gibi bir nimetten tiksinmenin ceremesini! Tedaviniz yine benden diyor gibi...

Kelle Paça (2)

Bir cuma günüydü. Akşamı ise mübarek bir gece. Herkes geceyi bir şekilde değerlendirirken biz ekran başında TİF işlemlerini girerek sabahladık. Sabaha doğru öğretmen evi müdürü sabah namazını kıldıktan sonra çorba içmeye gidelim dedi. Hem uykusuz hem de açız doğru. Ama sabah sabah daha gün ağarmadan ne çorbası içeceğiz? Sonra açık lokanta olur mu? Ayrıca lokanta sahibi "Sabah sabah burnunuz mu düştü" demez mi? Haydi adam esnaf, müşteri gelince hoşuna gider, bizi lokantaya giderken gören ne der? Adamlar deli dese haklılar dedim. Gidince görürsün, oturacak yer bulabilirsen şükret dedi.

Yorgun argın, üstelik gözümüzden uyku akıyor ve açız. Yanımızda öğretmen evi müdür yardımcısı da var. Çıktık yola. Kapu Camiinin orada bir yere götürdüler beni. İçeri utana sıkıla girdim. Gerçekten lokanta doluydu. Ailecek gelenler bile vardı sabahın köründe. Konya'da bizim gibi deli sayısı epey varmış dedim. Gülüştük.

Garson bizi bir yere oturttu. Ne alırdınız dedi. Epey bir çorba ismi saydı. Çoğunu o güne kadar tatmsmış, bir kısmının adını ise ilk defa duyuyordum.  Benim bildiğim ve içtiğim çorbalar yayla, mercimek, ezo gelin gibi klasik çorbalardı. Arkadaşlar bana baktı. Ne yerseniz, bana da o dedim. Kelle paça yiyeceğiz dediler. Nasıl bir şeyse ben de istiyorum aynısından dedim. Bir çorba hem de adı kelle paça olan bir çorba bu kadar mı güzel, bu kadar mı lezzetli olurdu. Tıka basa yedik.

Sonrasında yine kelle paça içmek için bir arkadaş grubuyla beraber pazar günleri sabah namazında Kapu Camiinde buluştuk.
                                     *
Adı kelle paça olsa da paçayı bilmem ama kelle dedikleri hayvanın başı olmalı dedim. Oymuş birkaç yıldır kestiğimiz kurbanın kellesini yüzüp temizlemeye başladım. Kesim yerine bırakmıyorum. Biraz uğraştırıyor ama değiyor.
                                     *
İçişleri bakanı çarşıya çıkarken dönüşte kelle paça, biraz da kuyruk yağı al gel dedi,  Emir demiri keser misali girdim bu işi satan esnafa. Kelle yok mu dedim "yok" dedi. Paça hangisi dedim. Şu dedi. Gördüğüm hayvanın ayağı idi. Yani kurban kestiğimizde kediler, köpekler yesin diye kenara bıraktığımız ayakların ta kendisiydi. Doğrusu paça deyince ayağın biraz üstü olmalı diye düşünüyordum. Ayak ve diz ağrılarına iyi gelen paça bu mu dedim. Evet dedi. İyi, ver şuradan bir kilo dedim. Bu, kilo ile verilmez, tane hesabı dedi. Kaça tanesi dedim. 2.5 lira dedi. Kaç tane almalıyım diye düşünürken yanındaki arkadaş, şimdilik dört tane al dedi. Baktım yanında işkembe de var. Bir kilo da bundan ver dedim. Evimin yolunu tuttum.