30 Ekim 2018 Salı

İstanbul Havalimanı ***


Tamamlandığında 6 bağımsız pisti, 500 uçak kapasitesi ve yıllık 200 milyon yolcu kapasitesiyle dünyanın en büyük ve en modern havalimanı olacak yeni havalimanının açılış töreni gerçekleştirildi. Açılış ise Cumhuriyetin 95.yılını kutladığımız 29 Ekim gününe denk getirildi. İsmi merak edilen bu yeni havalimanının adını da Cumhurbaşkanı açılışta söyledi: İstanbul Havalimanı. Tüm etapları 2028 yılında tamamlanacak.

Ülkemize büyük katma değer getirecek olan yeni havalimanı açıldı. Göğsümüzü kabarttı. Ama milletçe bu sevinci, bu gururu yeterince yaşayamadık. Çünkü açılan havalimanı bir tartışmayı da beraberinde getirdi. Tartışma da yeni havalimanının adı üzerine yoğunlaştı. “Niçin Atatürk adı verilmedi? Atatürk’ün adı unutturulmak isteniyor” deniyor. Daha doğrusu niyet okuyuculuğu yapıyorlar. Tartışmayı başlatanların çoğu da zamanında böyle bir havalimanına karşı çıkanlar. Merak ediyorum yeni havalimanına Atatürk adı verilseydi tartışma olmayacak mıydı? Bence olurdu. Ne de olsa burası Türkiye! Bu ülkede bir iş yapılır da tartışma olmaz mı? Kendimizi inkar gibi bir şey bu! Hatta bir TV kanalında bir vekil, “Açılışın 29 Ekim’e denk getirilmesi Cumhuriyet Bayramı kutlamalarını gölgede bıraktı. Kasıtlı olarak bu güne denk getirildi, bunu tasvip etmiyorum” açıklamasını yaptı. Şaşırdım doğrusu. Ki şaşırılmayacak gibi değil. Önemli bir açılışın tüm milletçe bayram kabul edilen anlamlı bir günde yapılması takdire şayan karşılanması gerekir. Adam eleştirecek, bir âmâ bulacak ya ağzından çıkanı kulağı işitmiyor. Keşke milletçe göğsümüzü kabartacak, ülkemize bir katma değer getirecek tüm açılışlar böylesi önemli günlerde yapılsa! Hatta her 29 Ekim’de yeni bir açılış yapılsa fena mı olur. Bence aliyyülâlâ olur.

Şimdi gelelim yeni havalimanının adının İstanbul Havalimanı olmasına. İtici bir isim mi İstanbul? Uğruna nice savaşların yapıldığı, almak için ülkelerin ağzının suyunun aktığı tarihi bir şehir. Sonra bir havaalanına o ilin adını vermede ne sakınca vardır? Ayrıca Atatürk’ün adı verilmemek suretiyle Atatürk adı niçin unutturulmaya çalışılsın? Atatürk’ü yaşatmak sadece ismini koymaktan mı ibaret? Ayıp değil mi böyle bir gerekçe? Atatürk’e saygısızlık değil mi? Şundan herkes emin olsun ki dünya bir araya gelse bir ismi unutturmaya çalışsa bu millet istemediği müddetçe kimse o ismi unutturamaz. Yine tüm dünya bir araya gelse bir ismi unutturmayacağız dese bu millet istemediği müddetçe kimse o ismi bu milletin hafızasına kazıyamaz. Bence yeni havalimanını eleştirmek için kendini dünden hazırlayanlar başka gerekçeler bulsalar daha iyi bir iş yapmış olurlar. Ayrıca kimse kendi ideolojilerine, hazımsızlıklarına Atatürk’ü alet etmeye kalkmasın.

Bir başka husus, bir yere isim vermede kim söz sahibidir? Herhalde o yerin yapılmasında en büyük katkıyı sağlayana ait bir hak olsa gerek. Yapan başkası, yaptıran başkası, düşünen başkası, planlayan başkası, ihale eden başkası, para ve kaynak bulan başkası; biz kalkmış bir ismi dikte etmeye çalışıyoruz. Ayıp oluyor ama! Bizim bu durumumuz evlendirdiğimiz çocuklarımızın doğan çocuklarına kendi ismimizi veya kendi istediğimiz bir ismi vermeye kalkmamız yahut bu konuda çocuklarımızın kendisini baskı altında hissetmesine benziyor. Çocuğu doğuran başkası, emek sarf eden başkası, büyüten başkası, sıkıntıyı çeken/çekecek başkası; biz ise kendi adımızı vermeye kalkıyoruz. Bırakalım da çocuklarına ne isim vereceklerse anne ve baba versin, hazıra konmayalım. Bizim bu baskımız çocuklarımızın ismini uzattı. Zira çoğu çocuk biri kullanılmayacak şekilde iki ismi birden taşıyor. Bu da bizim eserimiz maalesef.

Konu İstanbul Havalimanı idi. İsmini tartışırken nasıl olduysa -gördüğünüz gibi- çocuklarımıza isim vermeye kadar vardı. Biz konuyu dağıtsak da yazımızı yeni havalimanıyla bağlayalım: Adı ne olursa olsun, göğsümüzü kabartan bu yeni havalimanı ülkemize hayırlı olsun! Zira ismi çok da önemli değil. Havalimanının yapılışında pay sahibi olanlara teşekkürü bir borç bilir, her 29 Ekim’de iki bayram birden yapacak şekilde yeni ve önemli açılışlar temenni ediyorum.



*** 01/11/2018 tarihinde Barbaros Ulu adıyla Pusula Haber gazetesinde yayımlanmıştır.

29 Ekim 2018 Pazartesi

Tüm Mesele Bardağı Yere Bırakabilmekte *


Bazı insanlar vardır vücudu günümüzde ama beyni, zihni hep geçmiş zamandadır. Çünkü geçmişin insanıdır. Bir türlü günümüze gelmez. Hep geçmişle yaşar. Daha doğrusu geçmiş sendromu yaşar. Geçmiş problemlerle boğuşur durur. Kafasından atıvermez. Geçmişten kurtulup günümüze gelemediği için ne kendisi huzur bulur ne de etrafına huzur verir. Aslında kafasında oluşturduğu problemlere bir sünger çekiverse kendi de rahat edecek, çevresini de geçmişle uğraştırmayacak.

Konumuzun daha iyi anlaşılması için yazımın bu kısmında Uzman Psikolog Saadet Elevli’nin sayfasından alıntıladığım bir hikâyeyle sizi baş başa bırakmak istiyorum:

Bir gün bir profesör sınıfa elinde su dolu bir bardakla girer. Profesör elinde su dolu bardağı sınıftaki tüm öğrencilerin görebileceği şekilde yukarıya kaldırır ve sorar:
“Sizce bu bardağın ağırlığı ne kadardır?”
“50 gr!”, “100gr!”, “125gr!” şeklinde farklı cevaplar verir öğrenciler.
“Bardağı tartmadıkça gerçekten ağırlığını ben de bilemem” der Profesör.  Sonra öğrencilerine yeni bir soru daha yöneltir:
“Bu bardağı böyle bir kaç dakika tutarsam ne olur?”
“Hiçbir şey!” diye yanıtlar öğrenciler.
Bu kez de profesör “peki bu bardağı bir saat boyunca tutsaydım ne olurdu?” diye sorar.
Öğrencilerden biri “kolunuz ağrımaya başlar.” der.
Daha sonra profesör şu soruyu sorar “peki bu bardağı bir gün boyunca elimde tutsaydım ne olurdu?”
Öğrenciler; “kolunuz ağrırdı, kol kaslarınız kas spazmı vb geçirirdi” şeklinde yanıtlar verirler.
Bu sefer de profesör öğrencilerine “ peki tüm bu sorunlar olurken bardağın ağırlığında bir değişme olur muydu?” sorusunu yöneltir.
“Hayır!” der tüm öğrenciler.
Profesör, “Peki o zaman kolun kas spazmı geçirecek kadar ağrımasına neden olan şey neydi? Acıdan ve ağrıdan kurtulmak için bu durumda ne yapmam gerekir?” sorusunu yöneltir.
Öğrencilerden biri “Bardağı yere bırakın, düşsün!” diye yanıt verir.
“Evet” der profesör ve devam eder. “Hayatın problemleri de böyle bir şeydir. Onları kafanda birkaç dakika tutarsın. Bir sorun yokmuş gibi görünür. Uzun bir süre düşünürseniz bu sefer başınız ağrımaya başlar. Biraz daha uzun düşünürseniz, artık sizi bitirmeye başlar ve hiçbir şey yapamaz duruma gelirsiniz. Hayatınızdaki problemleri düşünmek önemlidir. Fakat çok daha önemlisi her günün sonunda, uyumadan önce elinizdeki bardak gibi onları yere bırakmaktır. Ertesi sabah bardağı yine bıraktığınız yerden alabilirsiniz. Böylece güne sabah daha taze uyanır, gün içinde karşınıza çıkabilecek problemlerle mücadele edebilecek güçte olursunuz. Bu nedende bugün eve gittiğinizde “ELİNİZDEKİ BARDAĞI YERE BIRAKIN!”

Sanırım tüm mesele elimizdeki bardağı bırakabilmekte. Ne zamanki bardağı elimizden bırakırız, kafamızdaki tüm problemleri de çözmüş oluruz.

* 31/10/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

28 Ekim 2018 Pazar

"Çok Akıcı Bir Üslubun Var!"

İlkokul dördüncü sınıfa geçtikten sonra yaz tatili bitimi okula gittiğimde dersimize bir başka öğretmenin geldiğini görünce sınıfcak şoke olmuştuk. Çünkü üç yıl boyunca dersimize giren, bize ilk okumayı öğreten öğretmenimiz yoktu. O bizim her şeyimizdi. Tayin isteyip gitmişti ya da tayin istemek zorunda kalmıştı.

4. ve 5. sınıflarda sayısını unuttum dersimize giren öğretmenin. O zamanlarda bilmediğim kah ücretli öğretmen girdi dersimize, kah geçici biri. Bazı zamanlar iki sınıfı birleştirerek okul müdürü girdi. 5.sınıfta da bir başkası. 5.sınıfta dersimize girenden aklımda kalan şeyler: Öğrencilerin kulağını çektiğinde kulaklarından kan geldiği. Bir de bir güzel döğdüğü. 4.sınıfta dersimize giren öğretmenlerden aklımda bir şey kalmadı.

İlk üçü okutan öğretmenimden çok şey kaldı aklımda. Farklı bir öğretmendi. Hem okumayı öğrendim ondan hem de namaz kılmayı. Baktım cuma namazına gidiyor, ardından ben ve bazı arkadaşlarım da giderdi. Saz eşliğinde söylediği "Çırpınırdı Karadeniz" hala kulaklarımda. Bazen bir hikayeden bölümler okurdu. Hikayedeki kahramanlardan "Hayri Dede" hala aklımda. Şairdi kendisi. Beldemizle ilgili yazdığı şiiri baştan sona ezberlemiştim. 

Benim ve arkadaşlarımın yanında ayrı bir yeri vardı ilk öğretmenimizin. 1974 yılında kaybettiğim öğretmenimle ilk irtibatım 43 yıl sonra oldu. Cep numarasını buldum aradım. Ardından ziyaretine gittim. Emekliliğinin ardından yıllar geçmiş olmasına rağmen şiir yazmaya devam ettiğini öğrendim. Telefonla da olsa zaman zaman ararım. Ben geliştirirsem de sağ olsun beni arar.

Dün hocam beni aramadan ben arayayım halini hatırını sorayım, hayır duasını alayım istedim. Telefonda şiirlerinin iki kitap halinde yayıma hazır olduğunu söyledi. Hatta kitaplarının isimlerini bile koymuş. Maşallah heyecanından hiçbir şey kaybetmemiş, yazmak ve okumaktan uzaklaşmamış. Görüşmemizin sonlarına doğru bana "Ramazan! Sen bir yerde yazı mı yazıyorsun" dedi. Evet dedim. Nerede yazıyorsun dedi. Yazdığım yerlerin adını, ayrıca "dilin kemiği yok" adında bir blogum olduğunu söyledim. "Bana bir ara benim oğlan senin bir yazını getirdi. Bu Ramazan Yüce senin öğrencin mi dedi, evet dedim. Yazını okuduk. Çok akıcı bir üslubun var, sıkmıyor, sürükleyici" dedi. Kendisine çok teşekkür ederim. Sayenizde dedim.

Öğretmenimle görüşmeyi bitirdim. İçim içime sığmadı. Nasıl sığsın ki sevinç ve mutluluktan dört köşe oldum. Her ne kadar zaman zaman yazılarımı okuyanlardan "Çok farklı bir üslubun var...konuşma diline benziyor...çok akıcı yazıyorsun...çok farklı konulara değiniyorsun" şeklinde değerlendirmeler duyduğumda memnun olsam da ilkokul öğretmenimin söylemesi beni fazlasıyla mesrur etti. Hocamdan geçer not almıştım ne de olsa.

Not:Son paragrafta kendimi biraz övdüm mü yoksa bana mı öyle geldi? Sanırım övdüm. İnsan kendini övmezse çatlar ölür dedikleri böyle bir şey olsa gerek. Siz ne dersiniz bilmiyorum ama gördüğünüz gibi akıcı bir üslubum varmış!




Adalet Duygusunu Zedelememek Lazım!


Nice zamandır görüşmediğim bir arkadaşımla whatsapp aracılığıyla yazıştım. Yazdıklarıma verdiği cevaplardan ben gerçekten eski tanıdığım kişiyle mi yazışıyorum? Çünkü verdiğin cevaplar benim tanıdığımın verdiği cevaplara benzemiyor diye yazdım. "Son olaylar böyle olmama sebep oldu" diye cevap verdi. Nedir senin derdin, son olaylar nedir dedim. Kısaca anlattığı şu idi:

“Sene başındaki öğretmenler kurulu toplantısında bana okulu münazaraya hazırlama görevi verildi. Münazaraya katılacak öğrencileri seçtim, onları hazırladım. Münazara konusuna göre diğer meslektaşlarımdan zaman zaman yardım aldım, görüşlerini aldım. Yapılan münazaralarda rakiplerimizi geride bırakarak ilçeyi ilde temsil etme hakkı elde ettik. Çocukların başında ilin münazaralarına katıldık. İlde yapılan yarışmada okulumuz ikinci tura kadar yükseldi.  Okulumuzun gösterdiği bu başarıyı duyurmak için yazdığım metni de gazeteye göndermek suretiyle elde ettiğimiz bu başarımızdan kamuoyunun bilgilendirilmesini sağladım. Nice sonra duydum ki elde edilen bu başarıdan dolayı bir başarı belgesi gelmiş. Ama bana değil, bir başka meslektaşım adına düzenlenmiş. Belgeyi alma gerekçesi de ‘Münazarada elde ettiğiniz üstün başarıdan dolayı’ olduğunu öğrendim. Derdim başarı belgesi almak değil, bir başka arkadaşa verilmesine de değil. Burada garip olan sorumluluğunu üstlendiğim, emek sarf ettiğim bir yarışmadan dolayı belgenin bana değil de bir başkasına verilmiş olması. Hak ve adalet bunun neresinde anlayamadım. Hak, içinde senin olmadığın kararlardan ibaret adalete deniyor sanırım. Tüm bunlardan dışlandığımı, sevilmediğimi, ayrımcılığa tabi tutulduğumu hissediyorum. Niçin böyle oldu soruma ‘Kendilerinin böyle uygun gördüğünü, hem senin daha önceden alınmış bir başarı belgen olduğu için’ cevabını aldım. Bu konuda hakkım varsa helal etmiyorum. İşte moralim buna bozuk. Kırgınlığım da bu.” dedi. Geçmiş olsun dedim kendisine.

Geçmiş olsun dedim ama geçti mi geçmez. Başımdan geçmemesine rağmen benden geçmediğine göre eşekten düşen biri olarak bu psikolojiden kurtulması oldukça zor. Çünkü arkadaşım dertli mi dertli idi. Keşke sadece dert olsa bir müddet sonra derdine derman bulunur. Aynı zamanda alınmış ve kırılmıştı. Kırılmanın kolay kolay telafisi olmaz. Hele bir de beklemediği kişilerden böyle bir muameleye maruz kalmışsa kırılganlık daha da derinleşir.

Aslında vuku bulan olay küçük bir olay. Tıpkı sineğin küçük ama mide bulandırdığı gibi! Burada verilen bir belge. Yanlış adrese gidiyor. Bir hak yenme, hakkın çiğnenmesi olayı söz konusu. Zira hak, birine hakkını tastamam vermektir. Sanırım dostumun zoruna giden de bu. Bu durum sadece bu arkadaşın değil, herkesin zoruna gider. Zira bu toplum her şeye eyvallah, olabilir der ama işin ucunda adalet ve hakkaniyet varsa bu değerler yerini bulmaz ve doğru adrese teslim edilmezse orada sosyal barıştan bahsedilemez. Çünkü sosyal barışın köküne dinamit konmuş olur.

Arkadaşımı tek taraflı dinledim. Kesin bir yargı için karşı tarafı da dinlemek lazım. Eğer durum bu şekil cereyan etmişse -ki arkadaşımın olanı olduğu şekilde anlattığına inanırım- mide bulandıran bu durumun savunulacak bir tarafı yok. Bu anekdottan, değişik kurum ve kuruluşlarda görev yapan yöneticilerin hak konusunda daha dikkatli olmaları gerektiğini çıkarıyorum. Eğer yaptıkları işte adil olamayacaklarsa sapla-samanı karıştıracaklarsa bu tür görevleri üstlenmemeleri daha yerinde olur. Bir saniye bile o koltukları işgal etmemeleri gerekir. Çünkü daha sonradan belgeler verilse de gönüller alınsa da bu itilmişlik ve dışlanmışlık hissi kolay kolay geçmez. İnsanın içinde bir ukde olarak kalır. nin olmadığın kararlardan ibaret adalete denir.




27 Ekim 2018 Cumartesi

Cumhuriyet Bayramı Sadece Öğrenci ve Öğretmenlerin Bayramı mıdır?*


Bayramlar bir milleti ortak değerler etrafında buluşturan kıvanç ve mutluluk günlerimizdir. 29 Ekim, 23 Nisan, 19 Mayıs, 15 Temmuz, 30 Ağustos gibi milli, ramazan ve kurban gibi dini olanları vardır. İster milli ister dini olsun her ikisi de bu milletin bayramlarıdır: Kutlanmalıdır ve kutlanmaktadır.

Gözlemlerime göre dini bayramlara katılım milli bayramlara oranla halk nezdinde daha önemli bir yere sahip. Eskiye oranla dini bayramları kutlamada bir azalma söz konusu olsa da yine de bir bayram havası oluşmaktadır. Milli bayramlara katılım ve kutlama ise sönük geçmektedir. Yeterince halkın katılımı sağlanamamaktadır. Dini bayramlarda yediden yetmişe bir bayram havası oluşurken milli bayramlar merkez ve taşra teşkilatında protokolün katıldığı devlet töreninin ötesine geçememiştir. Sanki halk ile devlet arasında “Dini bayramları kutlamak benim, milli bayramları kutlamak senin görevin” şeklinde adı konmamış bir anlaşma var gibi.

Protokolün yanında milli bayramları kutlayan bir kesim daha var: Öğretmen ve öğrenciler. Yani okullar kutluyor. Salonu olan salonda, salondan mahrum kalanlar ise okul tören yerinde ayakta kutlama yapıyor. Kutlanan bayram ister şehir meydanında, ister okullarda olsun buralarda halk yok denecek kadar azdır.

Bayramlar bizim için bir anlam ifade eden kıvanç günlerimiz olması gerekirken çoğunluk için bayramlar özellikle milli bayramlar “tatil” ifade ediyor. Adana'da lisede çalışırken bir Cumhuriyet Bayramı haftasında konuyu bayrama getirdim. Bayram sizin için ne ifade ediyor dediğimde aldığım cevap “tatil” oldu. Tatil diyenlerin sayısı sınıfın çoğunluğunu oluşturduğunu gördüm.

Cumhuriyetin 95.yılını kutladığımız bu günde bu bayramı kutlayanlar protokol, öğrenci, öğretmen ve kutlama programında görev alan çocuğunu izlemek için gelen az sayıda veli. Bayrama katılanların çoğu da zorunluluktan dolayı katılıyor. Gerisi tatil yapıyor. Merak ettiğim bu bayram, bu Cumhuriyet sadece öğrenci ve öğretmenlerin bayramı mıdır? Halk bu işin neresinde? Bugünlerde tatil keyfi yapan devlet memurları nerede? 

Burada niyetim milli ve dini bayramları karşılaştırmak değil. Zira her ikisinin de yeri ayrıdır. Pekâlâ, bugünde “Cumhuriyetimiz ilan edileli 95 yıl oldu, yüzüncü yılına doğru emin adımlarla doludizgin gidiyor, herkes sevinç ve kıvanç içerisinde, bu bayram başta okullar olmak üzere yurdun değişik yerlerince coşkuyla kutlanıyor” şeklinde hamasi bir yazı da yazabilirdim. Böyle yazmak yerine bir özeleştiri yapmayı tercih ettim. Zira herkesin bildiği ama dillendirmediği bu realiteyi Cumhuriyetin 95.yılını kutladığımız böyle bir günde dile getirmeyi uygun gördüm.

Bir yönetim şekli olan Cumhuriyetin anlamına uygun bir şekilde devlet yönetiminde, TBMM’de içselleştirilmesini ve hayata geçirilmesini arzu ettiğimi ifade etmek istiyorum. Bugün itibariyle 95.yılını kutladığımız Cumhuriyet Bayramının hayırlı olmasını temenni ediyorum.

* 29/10/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.




Çözüm Yerine Sorun Üreten Siyasetimiz *

Ülke yönetimi diyebileceğimiz siyasetin görevi sorun çözmektir, sorun olmak değil. Sorunu çözemiyorsa bile en azından sorunu yönetmeyi bilir, sorun üretmez. Çünkü her türlü sıkıntıya çözüm üretme gibi bir misyonu vardır siyasetin. En azından ben böyle görmek istiyorum. Dünyada nasıldır bilmiyorum ama bizim ülkemizde siyaset her şeye bir çözüm üreteceği yerde maalesef durmadan sorun üretiyor. Çünkü kendisi sorunun kaynağı. Bu durumu gördükçe bırakın bir sorunu çözmeyi, sorun olmasınlar yeter diyorum.

Bizde siyaset problem üretme yeri gibi çalışıyor. Bu işi deruhte edenler nasıl beceriyorlarsa ellerini attıkları her şey problem olup çıkıyor. Konunun iç veya dış siyasetle ilgili olması fark etmiyor. Biri kara diyorsa diğeri ak der. Bir şeyin doğru olup olmaması önemli değil. Önemli olan karşı kulvarda yer almak, aynı karede yer almamaktır. Bir konuda aynı düşünseler varlık sebeplerini inkar etmiş olurlar. Tüm hesap seçmene mesaj vermek sanki. Seçmene mesaj vermek amacıyla yapılan açıklamalar halkı kutuplaştırmaktan başka bir işe yaramıyor. Belki siyasetimizin en başarılı olduğu alan bu. Halkı ne kadar gerersek bu işten daha çok ekmek yeriz düşüncesinde olmalılar. İşin garibi kahir ekseriyeti aynı dili konuşuyor.

Çözüm yerine hep sorun üreten siyasetimizin hiç iyi yönü yok mu derseniz olmaz olur mu? İsterseniz biraz beyin jimnastiği yapalım. Siyasetimizin en başarılı olduğu alanlar:

●Özlük haklarını koruma ve iyileştirme konusunda bir ve beraberler. Aralarında asla tartışma çıkmaz. Çıkarılması gereken mevzuatı bir gece de çıkarırlar.

●İstisnasız hepsi iyi bir demagogdur. 

●Görevleri hep birbirini eleştirmektir.

●Kendi partilerine asla toz kondurmazlar.

●Liderleri için canlarını verirler.

●Her konuda söyleyecek sözleri vardır. Mazeret üretmede, bahane ve gerekçe bulmada üstlerine yoktur.

●Yapsın veya yapamasın seçim zamanlarında vaat üstüne vaat vermede kimse ellerine su dökemez.

●İktidara hangisi gelirse gelsin işe adam alımında kayırmacılık yapılır. Kısa yoldan kadrolaşma yoluna gidilir.

●Hepsi iyi bir niyet okuyucusudur. Senin ne dediğin değil, onların ne anlamak istediğidir önemli olan.

●Çamur atmada mahirdirler.

●Dün söylediklerini bir çırpıda revize edip “u” dönüşü yaparlar.

●Hepsinin kırmızıçizgileri vardır. İzledikleri çizgilerinin yanlış olduğu ortaya çıksa bile o kırmızıçizgiyi devam ettirirler. Bu konuda bir istikrar abidesidirler.

●Seçimi kaybederlerse genelde ya halkı suçlu bulurlar ya seçimde şaibe var derler ya da istatistiklere boğarak kendilerini başarılı gösterirler.

●Hiçbirinde uzun vadeli bir siyaset yoktur. Günübirlik yaşarlar. Günlük veya seçimlik kazanımı kazanım sayarlar.

●Kendi icraat ve yapacaklarını anlatacakları yerde rakibini kötüleyerek çamur atarak oy avcılığına soyunurlar.

●Yaptıkları erdem, fazilet siyaseti değil, algı siyasetidir.

●Hepsi için her seçim ölüm kalım meselesidir, en önemli seçimdir.

●İktidar veya memleket rakibinden kurtarılması gereken bir olgudur.

●Çoğu, asla bir öz eleştiri yapmaz. Çünkü hata yaptığını kolay kolay kabullenmez.

●Hepsi ülkeyi kurtaracağım, uçuracağım, memleketime ve insanına hizmet edeceğim diye gelir, bir daha gitmemek üzere çabalar, giderken de gelene enkaz devreder.

●Hepsi kendisini olması gerekenle değil, kendinden öncekiyle kıyaslar.

●Demokrasi, özgürlük, fikir ve vicdan hürriyeti diye iktidara gelenlerin yaptığı ilk iş, gücünün yettiği herkese gözdağı vermektir.

●Parti liderleri başarılı olsa da olmasa da özellikle başarısız olduğu durumlarda kendi istemediği müddetçe kurultay yoluyla asla değiştirilemez. Çünkü lider, seçimi kazanmaktan ziyade ilk önce delege ve üye yapısıyla oynayarak parti içinde hakimiyetini pekiştirir.

●Çoğunun memleket sevgisi kedinin ciğeri sevmesi gibidir. Önce canan değil, candır. Siyaset halk için değil, kendileri içindir.

●İktidara gelen kendi zenginini oluşturur.

●Tabanını tutmak için hepsi gerilim siyaseti izler, ortamı gerer, halkı kutuplaştırır.

●Siyasete giren kolay kolay bırakmaz. Orada tutunmak için her yol denenir. Çoğunun gönlünde mezarda emekli olmak vardır. Çünkü bizde siyaset bir meslek gibi görülür. Kim deruhte ettiği mesleği bırakabilir ki...

●Siyasetin hangi kademesinde olursa olsun siyasetçinin ihya olmayanı yoktur. Kendi köşe olduğu gibi çoluğu-çocuğu ve akrabaları da ihya olur...

Gördüğünüz gibi ülkemizde izlenen siyasetin kendisi başlı başına bir problem olsa da bu tür siyasetin başarılı olduğu alanlar da epey varmış. Bu kadar başarı beklemiyordum. Bizdeki bu siyasetin istisnası yok mu? Var diyorsan vardır, yok diyorsan yoktur. Nereden, nasıl baktığına ve kimi tuttuğuna bağlı.

*01/11/2021 tarihinde Barbaros ULU adıyla Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

 


26 Ekim 2018 Cuma

Beddualar değişiyor artık!


Suudi Konsolosluğu aranmasına rağmen Cemal Kaşıkçı olayı hala gizemini koruyor.  Resmi bir açıklama olmayınca Kaşıkçı hakkında “öldürüldü, cesedi parçalandı, cesedi Suud’dan getirilen özel bir makine vasıtasıyla içine asit dökmek suretiyle ceset yok edildi, Konsolosluğun içinde bir kuyu bulundu; Kaşıkçı’nın önce parmakları koparıldı, ardından kafası kesildi, cesedi parçalara ayrıldıktan sonra getirilen uçakla kaçırıldı…” iddiaları yazılıp çiziliyor günlerce. Garibimin başına geleni ancak Konsolosluğun içindekiler biliyor. Konuşurlarsa ne ala. Konuşmazlarsa kayıp ceset olarak tarihe geçer. Eğer Kaşıkçı öldürülmüşse Konsolosluktan birileri bunu üstlenebilir ve konu bu şekilde kapatılabilir. Bunu da zaman gösterecek. Bekleyip göreceğiz.

Kaşıkçı olayı gizemini korurken net olan durum Kaçıkçı’nın Konsolosluğa girdikten sonra bir daha çıkmadığıdır. Savcılarımız istihbaratımız feci olayı araştıra dursun ben bu olaydan zamanla yeni beddualar ortaya çıkabilir diye düşünüyorum. Ben bunun üzerinde duracağım. Çünkü bu olay dünyada eşi ve benzeri görülmemiş bir olay olarak tarihe geçecek. Kişiler nefret ettiği, görmek istemediği kişileri Konsoloslukla ilişkilendirebilir. 

Şimdi günümüzde hala kullanılmakta olan beddualar şu şekilde değişebilir:
●Gidişin olsun da dönüşün olmasın→ Suud Konsolosluğuna gidesin.
●Burası Kadıköy! Buradan çıkış yok→ Burası Suud Konsolosluğu!
●Eceli gelen cami duvarına işer→ Eceli gelenin yolu Suud Konsolosluğuna düşer.
●Canına susadın galiba!→ Seni Suud Konsolosluğuna gönderelim.
●Cesedin kurtlara ve kuşlara yem olsun!→ Suud Konsolosluğunun eline düşesin.
●Cesedin kim vurduya gitsin→ Suudluların eline geçsin!
●Allah belanı verecek senin→ Son durağın Suud Konsolosluğu olsun!
●Bir mezarın bile olmasın!→ Suud Konsolosluğuna teslim edilsin.
●Kimsenin başına gelmeyen senin başına gelsin!→ Suud Konsolosluğunun eline düşesin.

Uyarı amaçlı da kullanılabilir:
Dikkat, içeri girmek tehlikeli ve yasaktır!→ Dikkat, Suud Konsolosluğu!





MEB'in Önceliği Nedir?

—Sana bir soru: MEB'in önceliği nedir?
—Bunu bilemeyecek ne var! Eğitim ve öğretim tabii ki!
—Bilemedin.
—Dalga geçme!
—Dalga geçtiğim falan yok. Keşke öyle olsaydı.
—Eee o zaman?
—Ben sana önceliğini sordum.
—Adamı deli etme! Önceliği de eğitim ve öğretim olur. Başka ne olabilir.
—Tamam sinirlenme. Eğitim ve öğretim MEB'in asli görevleri arasında ama önceliği değil. MEB'in önceliği öğretmenlere yönelik kurs, seminer, konferans, toplantı vb. etkinliklerdir.
—Şaka yapıyor olmalısın!
—Hiç şaka yapıyor tarafım var mı? Çocuğun var mı okula giden?
—Olmaz olur mu? Hem de kaç tane!
—Hiç sordun mu çocuklarına günde özellikle bazı günlerde kaç saat dersinin boş geçtiğini?
—Oluyor bazı zamanlarda. Öğretmenlerin mazereti vardır.
—Öğretmen hastadır, raporlu olabilir veya mazereti vardır, izinlidir. Böylesi durum fazla değildir. Ama genellikle görevli izinli olur.
—Ne demek görevli izinli olmak?
—Kendi iradesi dışında öğretmenin okul dışında görevlendirilmesidir.
—Ama dersi var o saatte.
—Dersi olsa da şayet bir kurs, seminer, toplantı vb. etkinlik düzenlenmişse öğretmen bu tür aktivitelere katılmak zorundadır. Şayet katılmazsa mevzuat gereği suç işlemiş olur. Hakkında inceleme ve soruşturma açılır, savunması alınır. Geçerli bir mazeret sunamazsa disiplin cezası alır.
—Seminere gitmeyip derse girse de mi?
—Evet!
—Ama olmaz ki! Ders ne olacak? Çocukların dersi boş geçecek.
—Ama olmaz ki deyip durma bana! Sana iki saattir ne anlatmaya çalışıyorum ben? MEB'in önceliği eğitim ve öğretim değil. MEB öğretmenlere kurs, seminer vb bir etkinlik yapmayı kafaya koysun, istersen çocuğun kaç dersi boş geçerse geçsin; dersleri boşaltır, öğretmeni seminere alır.
—Olur mu öyle şey?
­­----Olur, hem de bal gibi!
----Ders dışında yapamaz mı bunu?
----Ders dışında yapmaya kalksa ayyuka çıkıyor, angarya görülüyor. Bu yüzden eğitim ve öğretim sezonunda yapıyor bu işi. Yani bir şeyi yaparken diğer bir şeyi yıkıyor. Yıkıyor, yapıyor. Bu, hep böyle.
----Bu işin başka yolu yok mu? Çocuklarımız mağdur oluyor.
----Var aslında. Öğretmenlerin iki hafta haziran, iki hafta da eylül döneminde seminer/mesleki çalışma takvimi var. Pekala bu tür kurs vb aktiviteler bu zaman diliminde olacak şekilde planlanabilir. Böyle olursa ne öğrenci mağdur olur ne de eğitim ve öğretim aksar. Çocukların dersi boş geçmez. MEB öğretmenini eğitmiş, öğretmenler de zamanı daha verimli kullanmış olur.



25 Ekim 2018 Perşembe

2023 Eğitim Vizyonu Andımız Kadar Gündem Oluşturmadı *

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk bakanlık koltuğuna oturur oturmaz üç yıllık bir yol haritası belirlemek amacıyla kendisine bir ev ödevi verdi. Bunun için “Problemimiz nedir? Çözüm önerileriniz nelerdir” şeklinde sorular sormak suretiyle teşkilatındaki çalışanlardan ve kamuoyunda ilgili ve ilgisiz kişilerden görüş alma yoluna gitti.  Üç aylık bir uğraşın ardından ev ödevine hazırlanmış bir şekilde kamuoyunun karşısına geçerek “Güçlü Yarınlar İçin 2023 Eğitim Vizyonu” başlığı ile bir sunum yaptı. Her bir cümlesi üzerinde bir emek sarf edilerek hazırlanan bu “2023 Eğitim Vizyonu” 140 sayfadan oluşuyor.

Hazırlanan eğitim vizyonunun dolu dolu olduğu, eğitim-öğretimdeki birçok probleme parmak basıldığı ve çözüm önerilerinin sunulduğu görülecektir. Üç yıllık bir zaman dilimi içerisinde eğitim vizyonunda yazılanların hepsinin uygulamaya konulması zor görünüyor. Yine kısaca değinilen bazı konuların altının ne şekilde doldurulacağı konusu net değil. Ancak uygulama imkanı bulduğu zaman aksayan yönlerini görmemiz mümkün olacaktır.

Burada niyetim 2023 Eğitim Vizyonunun maddelerini ele almak, içeriğine girmek değil. Zaten sayfamız da tüm bunları değerlendirmek için yeterli olmaz. Konunun uzmanlarından detaylı görüşlerini açıklamalarını bekliyoruz. Eğitim vizyonu başarılı olur veya olamaz. Ama verilen emek ve gösterilen iyi niyet takdire şayandır. Beni fazlasıyla memnun eden ortaya konan felsefesidir. Satır aralarına bakıldığı zaman hazırlanan bu yol haritasının insanı merkezine aldığı görülecektir. Sayın Bakanın “Bizim bir gayemiz, amacımız var ve bu amacımız göz aydınlığımız olan çocuklarımızı geleceğin dünyasına hazırlamakmana ve maddeyi kuşatan çift kanatlı bir perspektiften hareket etmekbizden ama bizden farklı olan çocuklar yetiştirmek.” sözü eğitim vizyonunun felsefesini göstermesi bakımından önemlidir. Bakanın bu açıklamasından tek tip öğrenci yetiştirilmeyeceğini, çocukların kökeni itibariyle bu toprağın çocuğu olacağını fakat bizden farklı olmaları gerektiğini hedeflediğini görüyoruz.  

Sunum esnasında siyasi iradenin ve devletin de yer alması bu vizyon belgesinin güçlü bir desteği arkasına aldığı anlaşılıyor. Hazine Bakanının “Mesele eğitimse biz her türlü kaynağı buluruz. Hiç merak etmeyin” demesi desteğin sadece sırtı sıvazlamaktan ibaret kalmayacağını da göstermektedir. Yine hazırlanan bu metinde bir ideoloji, bir dayatma yok. Olması gereken de bu idi zaten.


Burada bir üzüntümü dile getirmek istiyorum. Herkesin “Ne olacak bu eğitim ve öğretimin hali” dediği bir ortamda Sayın Bakan’ın açıkladığı eğitim vizyonu -belki de yoğun gündemden olsa gerek- kamuoyunda yeterince ilgi görmedi. Sık sık değişen ve yoğun gündeme rağmen 2023 Eğitim Vizyonu üzerine bir gündem oluşturup tartışamadık ama Andımız bolca tartışıldı, hala da tartışılmaya devam ediyor, yakın zamanda biteceğe de benzemiyor. Benimki de iş mi yani? Tartışmak için ilk önce 140 sayfalık metni okumak ve anlamak için kafa yormak lazım. Kim okuyacak? Zaten okuma özürlüyüz. Andımızı okumak için emek sarf etmeye gerek yok. Çünkü Andımız hem kısa hem de kutuplaştırması yüzde yüzdür. Kutuplaştırma yapmayan ve yapmayacak 2023 Eğitim Vizyonunu ne yapalım biz?

* 27/10/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.

24 Ekim 2018 Çarşamba

Çocuklarımın Anası


Düğünümüze gelen eş ve dostun “Allah başa kadar sürdürsün ve aynı yastıkta kocayın” temennileri gereğince 1988 yılında aynı yastığa baş koyduğumuz evliliğimizin üzerinden bugün itibariyle bir otuz yıl geçmiş. Dile kolay! Çeyrek asırdan bir beş sene daha fazla! Yarım asra doğru yol alıyoruz.

İki yabancı idik, dinin yarısı denen evliliğimizle bir araya geldik. Bir aile olduk. Zaman zaman birbirimizi üzdük, kırdık, sevindik; üzüntü ve mutluluğumuzu paylaştık tıpkı ekmeğimizi paylaştığımız gibi. Kol kırıldı, yen içerisinde kaldı. Evimizi ev, eşimizi eş bildik. Gözümüzü birbirimizde açtık. Temennimiz aynı evde, aynı yastıkta kocamak ve kimseye yük olmadan bu dünyayı terki diyar eylemek. Zira pamuk ipliğine bağlı değil evliliğimiz.

Öğrenci iken başlamıştı evliliğimiz. Yokluk en büyük imtihanımızdı. Okulum bitinceye kadar şu iş, bu iş demeden öğrencilikten arta kalan zamanlarda bulabildiğim en iyi işim vasıfsız bir işçi olarak inşaatlarda çalışmak oldu. Kendi kendimize yettik. Zira ayağımızı yorganımıza göre uzattık, aza kanaat getirdik.

Ben baba, eşim de anne olma duygusunu evliliğin 9.ayında tattık. Biz onu büyütelim derken “Bu işi toptan halletseniz daha iyi olur” dercesine ilk çocuğun ardından ikizlerimiz oldu iki buçuk yıl içerisinde. “Nasıl bakacaksınız” diyenlere aldırış etmeden büyüdüler. Bugün en büyüğü 29, ardından gelen ortancalar 27 yaşında. Ortanca diyorum, ikiz ağabeylerinden 12 yıl sonra kambersiz düğün olmaz diyerek evin en küçüğü de geldi. O da büyüdü, boylandı, hepsini bastırdı. Lise 3’de okuyor şimdi.

Büyüdüler ama anneleri de onlarla beraber büyüdü. Özellikle ilkin bakıma muhtaç olduğu bir durumda ardından gelen ikizlerle beraber üçüz büyüttük dense yeridir. Bunu annelerine sormak lazım. Şimdiki gibi hazır bez ya yok, ya da çok lüks idi. Varsa da biz bilmiyorduk. Zira evimize girmedi. Anneleri üçüne birden bez hazır etmek ve bağlamak için durmadan bez yıkadı durdu banyoda her gün. Yemek yeme zamanları gelinceye kadar en büyük gıdaları sütle veya suyla karıştırılarak yapılmış pirinç unu idi. İlk üç Amerikan bezi ve pirinç unu ile büyürken küçükleri bunlardan mahrum kaldı. O hazır bez gördü ve mama ile beslendi. Anlayacağınız sona kalan dona kalmadı. Hazıra kondu, hazır büyüdü. İlk üçe kıyafet alırken birkaç sene giysinler diye bol ve uzunca aldık. Dediğimiz gibi kıyafet ihtiyacı olmadan yıllarca giydiler. Ama sonuncu ağabeylerinin hıncını aldı benden. Masrafsa masraf! Çünkü son tekne kazıntısı tam vücuduna göre aldı hep. Giydiği mevsimlik oldu neredeyse. Zira boylandıkça kilo aldıkça yenisini aldık. İlk üçü bez, pirinç unu ve bol elbise derken bedavaya geldi.

Birken iki, ikiyken üç, üçken beş, sonra altı kişi olmuştuk. Kalabalık bir aile idik artık! Zaman geldi kalabalık aileyi dağıtmaya başladık. Çünkü işlerini aldıktan sonra dinlerinin yarılarını tamamlamaları gerekiyordu. Önce 2014 yılında ilk göz ağrımız, 2017 yılında da ikizlerimiz evlenerek -sanki kız çıkarır gibi- evden uçup gittiler. İlkinden ilk torunumuz dünyaya geldi 2015 yılında. İlk çocuğumuz ve gelinimiz tıpkı bizim 1989’da tattığımız babalık ve annelik duygusunu tattılar. Böylece eşim babaanne, ben de dede oldum bu arada.

Bu yaştan sonra karı-koca olarak en büyük isteğimiz çocuklarımızın ve eşlerinin de babalık ve annelik duygularını tatmaları. En büyük dileğimiz onların evliliklerinin de tıpkı bizim evliliğimiz gibi uzun ömürlü, huzurlu ve mutlu, hayırlı ve bereketli olması. Mutluluk ve üzüntülerini paylaşmaları, bir yastıkta kocamaları! Asrımızın hastalığı diyebileceğimiz pamuk ipliğine bağlı evliliklere inat evliliklerini ömürleriyle taçlandırmaları. Darısı 4 numaramız tekne kazıntısına!

30.evlilik yılına mahsus ne mi yaptım? Lahmacun ile ucuzundan hallettim bu işi. 

Nice yıllara inşallah hem bana, hem de çocuklarımın anasına!





Güçlü Yarınlar İçin 2023 Eğitim Vizyonu ***


---Eğitim ve öğretimle ilgili 3 yıllık yol haritası diyebileceğimiz 2023 eğitim vizyonu nihayet açıklandı.
---Başlığı bile çarpıcı: “Güçlü Yarınlar İçin 2023 Eğitim Vizyonu.”
---Açıklanan bu vizyon hakkında ne dersin?
---Öncelikle şunu söyleyebilirim. Sayın Bakan geldiği andan itibaren önümüzdeki üç yılın bir yol haritasını belirlemek için kamuoyundan biraz süre istemişti. Bu zaman zarfında “Bir milyon öğretmen, bir milyon fikir” başlığı adı altında öğretmen camiasından eğitim ve öğretimin problemleri ve çözüm önerileri ile ilgili fikirlerini aldı. Sadece öğretmenlerle yetinmedi; tüm kamuoyundan görüş istedi. Eğitimin iç ve dış paydaşlarını bu sürece dahil etmesi güzel her şeyden önce.
--- Açıklamanın ardından gelen yorumlar “Hep -cek, -cak ile dolu” şeklinde.
---“cek, cak” ile alıp veremediğimiz nedir? Önümüzdeki üç yılı kapsayan bir yol haritası açıklanan. Elbette -cek, -cak olacak. Başka türlü nasıl açıklanır? Adı üzerinde bir plan ve program ortaya konmuş. Merak ediyorum mişli zaman kipi olan -miş mi diyecekti? Burada kısa bir zaman zarfı içerisinde bir emek sarf edilmiş. İlgili-ilgisiz herkesten alınan görüşler okunduktan sonra 140 sayfalık bir vizyon belgesi hazırlanmış ve bir irade ortaya konmuştur. Her şeyden önce verilen emeğe saygı gösterilmesi gerekir.
---İçerik hakkında görüşün nedir?
---İçerik hakkında konuşabilmek için 140 sayfayı bir iyi okumak lazım. Yalnız ilk etapta açıklanan bu eğitim vizyonunu –beklentilerin altında olsa da- genel hatlarıyla olumlu buluyorum. “Müfredatın yeniden düzenlenmesi, zorunlu ders saati ve çeşitlerinin azaltılması… Sözleşmeli öğretmenlerin görev süresinin 3+1 yıla indirilmesi, okul yöneticilerinin; yetki ve sorumluluklarının artırılması, özlük haklarının iyileştirilmesi, yönetici atamada ehliyet ve liyakatın esas alınacak olması… Okullara bütçe verilecek olması… İlkokullarda not yerine beceri temelli değerlendirme yapılacak olması, liselerde ders saatlerinin yarıya yakın azalacak olması, alan seçiminin 9.sınıftan itibaren başlatılması, mesleki eğitime önem atfedilmesi, farklı meslek liselerinin açılacak olması” gibi maddeler kulağa hoş geliyor.
---Peki başarılı olabilecek mi? Ortaya konan plan ve program üç yıl içerisinde sonuç verir mi?
---Eğitim ve öğretim uzun soluklu bir maratondur. Bugünden yarına bir sonuç vermesi mümkün değil. Burada takdir edilmesi gereken ortaya konan iradedir. Ben bu iradede bir iyi niyet görüyorum. Halihazırda birçok şey genel hatlarıyla soyut şekilde ifade edilmiş. Altı dolduruldukça ve uygulandıkça eğitim vizyonunun başarılı olup olmadığı görülecektir.
---Siyasi irade Bakan’ın ardında duracak mı?
---Bakan, hazırlamış olduğu eğitim vizyonunu sunarken siyasi iradenin orada olması, birlikte açıklama yapmaları desteğin olduğunu gösteriyor. Hem de devlet desteği!
---Okullara nasıl bütçe ayrılacak? Ülkenin mali durumu belli!
---Hazine Bakanı “Mesele eğitimse biz her türlü kaynağı buluruz. Hiç merak etmeyin” demiş.
---Bakan’ı nasıl buldun? Sence başarılı mı?
---Ne yapacaksın, Bakan’ı iyi bulmadım desem beni Bakan mı yapacaksın?
---Yok öylesine sordum.
---Sayın Bakan konuşmasına başlarken “Bana çantadan tavşan çıkaracakmış gibi bakmazsanız sevinirim…bu işi birlikte başaracağız” dedi. Şu cümlesi bile Bakan’ın neyi hedeflediğini gösteriyor: “Bizim bir gayemiz, amacımız var ve bu amacımız göz aydınlığımız olan çocuklarımızı geleceğin dünyasına hazırlamak, mana ve maddeyi kuşatan çift kanatlı bir perspektiften hareket etmek, bizden ama bizden farklı olan çocuklar yetiştirmek. Burası da önemli çünkü bizim gibi olduklarında zaten gelecek tasavvurlarını da kısıtlamış oluyoruz.” Açıkçası Bakan ne yapmak istediğini biliyor, ev ödevine iyi hazırlanmış. İyi bir liderlik özelliği sergiliyor. Bilgi ve donanımıyla birlikte samimiyet ve tevazuunu da ortaya koyuyor. Tüm bu hazırlık ve iyi niyetlerin boşa gitmemesi için eğitimin iç ve dış paydaşlarının aynı iyi niyeti taşımaları, sorumluluklarını üstlenmeleri ve verilen/verilecek ev ödevlerine iyi hazırlanmaları gerekiyor. Yoksa plan ve hedeflenen amaçlar kadük kalır, ölü doğar.
---Ne diyelim, hayırlı olsun 2023 Eğitim Vizyonumuz!

*** 25/10/2018 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.

21 Ekim 2018 Pazar

Burnumuza Gelen Kokuları ancak Kral Giderir *


Günlerdir Suud Konsolosluğunda kaybolan Suudlu Gazeteci Cemal Kaşıkçı ile yatıp kalkıyor bizim basın. TV’ler ilk haberlerini merhum gazeteci ile başlatıyor. Merhum diyorum nihayet 18 gün sonrasında Suud Hanedanı “Konsoloslukta çıkan bir arbede sonucu Kaşıkçı’nın öldüğünü” duyurdu tüm dünyaya. Daha doğrusu dünyaya lütuf bahşetti.

Suud'un bu lütuf bağışlaması dünya kamuoyunda bıyık altında gülüşmelere sebebiyet verirken Mısır, BAE, Yemen, Filistin, Cibuti, Ürdün, Bahreyn ve Arap Birliği açıklamayı yeterli görüp destek açıklaması yaptı. Bozacının şahidi şıracı misali Suud'un yanında yer aldıklarını söyleyen bu ülkeler, nasıl ikna olduklarını dünyaya bir açıklasalar çok iyi olacak. Bir açıklama yaparken adaletten ne anladıklarını da bir zahmet açıklasalar dünyayı büyük bir dertten kurtarmış olacaklar.

Son yazısında Arap ülkelerinde fikir hürriyeti yok, en özgürü Tunus diyen yazar bu topraklarda fikir hürriyetinin olmadığını bedeniyle ödedi. Bundan sonra Ortadoğu’da biri devletine rağmen bir fikir serdetmeye kalkarsa akıbetim Kaşıkçı gibi olur şeklinde düşünmesinde fayda var. Fikrini izhar edecekse kellesini koltuğuna almalı. 

Kaşıkçı muhalif olmasının, devletine rağmen olaylara eleştirel yaklaşmasının bedelini bedeniyle ödedi. Ödedi ama orta yerde ceset yok. Adam sırra kadem bastı. Olan da bizim Türk polisine ve savcımıza oldu. Günlerdir Kaşıkçı ile ilgili ne olduğu üzerine inceleme yapan; delil toplayan polis, tanıkları dinleyen savcı şimdi de cesedi arıyor. Nereye baksalar ceset yok.

Cesedin nerede olduğunu en iyi Suudî yetkililer biliyor ama açıklamıyorlar maalesef. Suudi yetkililer dünya kamuoyuna bir lütuf daha bahşetseler de polisimizi, savcımızı ve devlet yetkililerini bu dertten bir kurtarsalar. 

Suud yetkililerinin bu gizemli aymaz tavrını görünce aklıma bir hikaye geldi. Hikayeyi anlatmaya çalışacağım izninizle. Köyde oturan yeğen şehirde oturan amcasını ziyarete gelir. Yatma vakti gelir. Herkes odasına çekilir. Gece yeğenin tuvalet ihtiyacı gelir, fakat bunu söyleyemez ve kendisine tahsis edilen odanın dışına çıkamaz. Ne yapayım, ne edeyim derken yeğen güç-bela da olsa odada büyük çişini yapar. Rahatladı rahatlamaya ama orta yerde bir vukuat var. Bunu ne yapacaktı? Sonunda akıl eder, kakasını pencerede duran çiçek saksısının içine doldurur ve üzerini toprakla örter. Ertesi gün kendisi için yaptıklarından dolayı amcasına teşekkür ederek ayrılır yeğen.

Yeğen gitmiştir ama evde bir koku var. Amca evdeki kokuya bir türlü çözüm bulamaz. Evden olsa gerek deyip kaç defa oturduğu evi değiştirir. Ama nedense ev değişiklikleri evde var olan kokuyu gideremez.

Sonunda amca yeğenini aramış son çare olarak. “Yeğenim! Kaçtır ev değiştirip duruyorum ama evdeki koku bir türlü gitmedi. Gel Allah’ının aşkına şu pisliği nereye gömdün bir söyle” der. Yeğen suç aletini çiçek saksısının içine gizlediğini nihayet amcasına söyler ve amca da çiçek saksısını çöpe atarak hem kokudan hem tekrar tekrar ev taşımaktan ve sürekli kara kara düşünmekten kurtulur.

Kaşıkçı olayının üzerinden yazıyı yazdığım bugün itibariyle 20 gün geçti. Hala burnumuza pis kokular gelmeye devam ediyor. Olayın üzerindeki sır perdesi hala kalkmadı ve düğüm çözülemedi. Şükür ki 18.günde öldürüldüğünü öğrendik. Açıklamanın arkası gelmediği için biz hala saksının içine saklanan ve etrafı kokutan suç aletini arar gibi Kaşıkçı’nın naşını arıyoruz. Biz böyle aramaktansa tıpkı amcanın son çare yeğenini aradığı gibi Suud Kralı'nı veya Veliaht Prens'i arasak sanırım sorunu çözer, iyi bir oh çekeriz. Bence kesin çözüm bu! Çünkü Kral'ın tuzu kuru. Kokuyu o çekmiyor, biz çekiyoruz tıpkı yeğenin pisliğini yeğenin değil; amca ve ev halkının çektiği gibi. 

* 24/10/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.


Ürküttüğümüz Kurbağaya Değecek mi? ***


---Haberin vardır umarım Andımız geri geliyor.
---Maalesef haberim var!
---Maalesef diyorsun, iyi olmadı mı? Çocuklarımız göğsünü gere gere sabah erkenden “Türküm diyecek, “Ne mutlu Türküm diyene” diyerek and içecek. Böylece çocuklarımız Türklüğünü unutmayacak.
---Bana göre iyi olmadı.
---Niye ki? Sevineceğini sanmıştım. Sonra sen Türk değil misin?
---Aslını inkar eden haram zadedir. Türküm, hem de Türkoğlu Türküm!
---Eee o zaman?
---Sen, ben, o Türk’üz de yüzölçümü bakımından küçücük olan ülkemiz koca bir dünya oldu artık! Ülkemizde yok yok. Bizimle birlikte yıllardır içimizde yaşayan Suriyelisi, Afganlısı, Somalilisi, Etiyopyalısı, Kürdü vs var. Anlayacağın Türkiye, bünyesinde dünyayı barındırıyor ve bunların çocukları okullarımızda eğitim ve öğretim görüyor. Okullarımızı gez dolaş, her sınıfta farklı ırktan insanlar görürsün.
---Olsun! Onlar ve tüm dünyaya haykıracağız kim olduğumuzu!
---Haykıralım haykırmaya da… Bu sözler sosyal barışı zedelemeyecek mi? Birlik ve beraberliğimize halel getirmeyecek mi? Ben “Ne mutlu Türküm diyene” diyeceğim. Yanımdaki ise “Ne mutlu Kürdüm/Afganlıyım/Arabım diyene” derse ne yapacağız. Ya da “Biz Türk olmadığımız için mutlu değil miyiz, mutluluğa hakkımız yok mu diye düşünmeyecek mi? Sonra kimse ırkını, anne veya babasını seçme hürriyetine sahip değil. Beni Türk, bir başkasını Kürt, Arap, İngiliz, Ermeni, Rum vs yaratmış.
---Dikkatini çekerim, burada geçen Türk “Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağı ile bağlı olanları kastediyor, bir ırkı kastetmiyor.
---Biz öyle diyoruz, Anayasamızda da öyle yazıyor. Ama bir başkası burada geçen Türk’ü bir ırk olarak anlıyor. Bence birlikte yaşamak zorunda olduğumuz toplumsal barışa katkı sağlamaz bu sözler.
---İşin bu yönünü hiç düşünmemiştim.
---Valla düşünsek iyi olacak. Sadece sen, ben değil; hepimiz düşünmeliyiz. Özellikle bu kararı alanların iyi düşünmesi lazım. Her ne kadar biz Türk kelimesini kullanırken “Ne mutlu Türküm diyene derken ayrıştırıcılığı kastetmiyoruz ama bir başkası yanlış anlayabilir. Bir şeyi yapmak isterken attığımız taş ürküttüğümüz kurbağaya değecek mi bunu iyi hesaba katmak gerek. Benden söylemesi!


*** 23/10/2018 tarihinde Pusula Haber gazetesinde Barbaros Ulu adıyla yayımlanmıştır.

Arbedede Darbe Almak! **


—Üstat! Şu dünya ne garip değil mi?
—Ne varmış dünyada?
—Kimi doğarken kimi ölüyor…
—Hayatın bir gerçekliğidir bu. Bir taraftan doğacağız, bir taraftan da öleceğiz.  Nasıl ki doğum haksa ölüm de haktır. Her canlı doğar, büyür ve ölür. Her nefis tadacaktır bunu. Baki olan odur sadece.
—Ölmeye öleceğiz de Allah hayırlı ömür ve hayırlı ölümler verse keşke! Çünkü ölümler de epey çeşitlendi.
—Ölüm değil mi? Öldükten sonra ha hayırlı olmuş, ha şer! Yüzü soğuk zaten ölümün, ne fark eder?
—Öyle deme! Öyle ölümler var ki yürek dağlar! Ölen acı çeke çeke öldüğü gibi geride kalanlara da unutulmaz acı verir.
—Ben öldükten sonra geri tufan olmuş bana ne? Katılmıyorum bu görüşüne. Ayrıca senin hayırlı ölüm dediğin ne?
—Eşinle dostunla helalleşerek kimseye yük olmadan, gözün arkada kalmadan son iki üç günü yatakta geçirmek, iraden ve bilincin yerindeyken kelimeyi şahadet getirerek son nefesi vermektir en iyi ölüm bana göre.
—Böyle ölenin sayısı azaldı iyice. Ölümler çeşitlendi.
—Evet öyle oldu. Kimi kalp krizinden, kimi teröre kurban gidiyor. Kah canlı bomba oluyor; üzerindeki pimi çekiyor, kimi mayına basıyor, kimi pusuya düşürülüyor. Bazısı taammüden, bazısı işkence ile öldürülüyor. Kimi tedavisi mümkün olmayan bir hastalık sonucu ölüyor. Kimi de arbedede aldığı darbelerle can veriyor.
—Arbedede can vermek…Bu nasıl olur, olur mu böyle şey?
—Oldu bile! Haberin yok galiba! Bir konsoloslukta meydana geldi.
—Nasıl yani?
—İlgili ülke tarafından yapılan açıklamaya göre “Konsolosluğa gelen Kaşıkçı orada bulunan o ülke vatandaşlarıyla girdiği tartışma sonucu çıkan arbedede hayatını kaybetti.”
—Bir insan bir arbedede bu şekilde can verir mi? Bu nasıl açıklama böyle? Hiç ikna edici gelmedi bana. Kamuoyunu keriz yerine mi koyuyor bunlar?
—Yersen…Noktası virgülüne açıklama bu şekilde.
—Diyelim ki arbede çıktı. Kişi kafasından, burnundan darbe alır. Kafa yarılır, burun kırılır. Ötesi var mı?
—Var, olmaz mı? Ölüm var işin ucunda!
—Adam neresinden darbe almış bu arbedede?
—Nereden darbe aldığı belli değil.
—Niye?
—Çünkü ceset yok ortada!
—Nere gitmiş bu ceset?
—Malum hengamede ceset de kaybolmuş olmalı.
—Eee?
—Eeesi ceremesini Türk polisi çekiyor. Günlerdir ceset şurada olabilir, burada olabilir arayıp duruyor.
—İlgili konsolosluk ne yapıyor?
—Ne yaptığını bilmiyorum ama sanırım devletiyle birlikte gerekçe üstüne gerekçe hazırlıyordur.
—Nasıl?
---Kaşıkçı’nın öldürüldüğü haberini bir 18 günde verdiler. Cesedin nerede olduğunu açıklamaları da sanırım bir 18 günü bulur.
---Ne yapmak istiyor bunlar? Dünyayla dalga geçiyor olmalılar. Aymazlığın böylesi! Yahu ceset nereye gider?
---Dedim ya işin ucunda arbede var. Arbede deyip geçme! Hem ölüm var hem de cesedinin kaybolması.
---Arbede?
---Evet arbede! Basite alma arbedeyi. Hem canından ediyor, hem de cesedin uçup gidiyor, sırra kadem basıyorsun. Sana dedim hayırlı ölüm diye. Ama sen ne fark eder ben öldükten sonra şu ya da bu şekilde ölmem dedin durdun. Al sana ölüm.
---Haklısın! Allah’tan hayırlı ölüm istemek lazım tıpkı hayırlı ömür istediğimiz gibi. Özellikle arbedesiz ölüm istemek lazım.
---Allah kimseye böyle acılar vermesin! Böyle devletlerin de vatandaşı etmesin!

** 21/11/2018 tarihinde Kahta Söz'de yayımlanmıştır.





Ürküttüğümüz Kurbağaya Değse Bari!

İnsanın iki tür kaderi var: Kendi eliyle yapıp ettiği kaderi, diğeri de kendi iradesiyle dışında oluşan kaderi. Hangi anne ve babadan doğacağım, rengimin ne olacağı, hangi millet ve milliyetten olacağım benim iradem dışında gelişen bir kaderimdir.

Türkiye sınırları içerisinde Ahmet ile Hatice'den doğan ben, Türkoğlu Türküm. Aslımı asla inkar etmem. Zaten aslını inkar eden haram zadedir. Türk olduğumu söylemekten asla gocunmam. Mazlumların sesi olacak, ülkeme ve dünyaya adalet başta olmak üzere tüm insani ve ahlaki ilkelerde öncü olacak güçlü bir devletim olsun isterim. Ülkemin ve milletimin kalkınması için elimden gelen gayreti göstermeye çalışırım. Bu yönümle kendimi milliyetçi görürüm. Türk olmam benim için ne bir övünç kaynağıdır ne de yergi sebebidir. Bir başkasını da ırkından dolayı yermem. Kendi ırkımı veya bir başka ırkı yekdiğerine üstün görmem. Çünkü milliyetim benim irademle oluşmuş değildir. Allah vergisidir. Pekâlâ, başkalarını Arap, İngiliz, Ermeni, Rum, Kürt, Çingene vs bir başka ırktan yarattığı gibi beni de bir başka ırktan var edebilirdi. Rab Teala farklı kavimlerden yaratılmamızı birbirimizle tanışmamız için olduğunu, Allah katında esas üstünlüğün sorumluluk bilinciyle oluşacağını Hücurat süresinde açıklar.

Bu kısa açıklamadan sonra konuyu Andımıza getirmek istiyorum. Malumunuz ilk ve ortaokullarda derse girmeden önce öğrenciler tarafından okunan Andımız beş sene öncesinde Yönetmelikten çıkarılmıştı. Danıştay 8.Dairesi kaldırılan bu madde hakkında iptal kararı verince bu karar üzerinden son günlerde Andımız okunsun/okunmasın tartışması başladı. Anladığım MEB farklı bir düzenleme yapmaz ise Andımız yeniden okunmaya başlanacak.

Burada Andımız'ın kaldırılması yanlıştı, Danıştay'ın verdiği iptal kararı yerinde ve okunması gerekir tartışmalarına girecek değilim. Andımız -okunur veya okunmaz- içeriğinde tüm halkımızda olması gereken güzel değerler var: Doğruluk, çalışkanlık... yurdumu, milletimi özümden çok sevmek, yükselmek, gibi. Bunlar her hâlükârda çocuklarımıza işlenmesi gerekir. Fakat metnin içerisinde -olmayan- birlik ve beraberliğimize halel getirecek -olmayan- barış ortamına zarar verebilecek kelime veya yargılar var. Mesela “Türküm…Ne mutlu Türküm diyene!” gibi.

Aranızdan ne var bunda? Biz Türk değil miyiz? Türklüğümüzden utanacak mıyız? Göğsümüzü gere gere “Ne Mutlu Türküm diyene” diyemeyecek miyiz gibi eleştiri getirecekler çıkacaktır. Andımızdaki bu ibareleri gören bazı kimseler şimdiden “Ne mutlu Müslümanım diyene demeye başladı bile! Haydi bunu da geçtim, Türkiye tamamen Türklerden oluşmuyor. İçimizde Suriyeli var, yüzyıllardır bizimle birlikte yaşayan Kürtler var, Afgan var, Somalili vs var. Bunların okulları ayrı değil, hepsi Türklerle beraber aynı okullarda okuyor. Sınıflarımızda farklı ırklarda çocuklar eğitim ve öğretim görüyor. Andımızı söylerken Türk olmayan kişiler “Türküm” diye başlayacak, “Ne mutlu Türküm diyene” diye bitirecek. Bunları kenara alıp siz söylemeyeceksiniz, zira siz Türk değilsiniz mi diyeceğiz? Haydi söylediler. Bu söyleyiş içten olacak mı? Arkadaşlarının içinde bunlar kendilerini dışlanmış hissetmeyecekler mi? Söylemeleri konusunda kendilerine baskı yapılmayacak mı?

“Burada kastedilen Türk bir ırkı ifade etmiyor, vatandaşlık kastediyor” denebilir. Biz böyle desek de bunu bu şekilde olduğunu kabul etmeyen ve bizi asimile edecekler diyen milyonlar var bu ülkede. Bana göre bu sözler pamuk ipliğine bağlı birlik ve beraberliğimize katkı sağlamaz. Ürküteceğimiz kurbağaya değmez. Ayrıca burada maksat çocuklarımıza güzel değer ve ilkeleri aşılamak ise bunu başka türlü yapalım derim. Sonra bu değerlere sadece çocukların değil hepimizin ihtiyacı var. Eğer bu değerler okumakla kazandırılacaksa bunu tüm kamu-özel her kurum ve kuruluşta günlük büyüklerimiz de söylemelidir. Söylemekle kalmayalım, hayatımızın her safhasında bunu uygulayalım.



19 Ekim 2018 Cuma

Andımız Geri mi Geliyor? *


1933 yılından itibaren okullarda öğrencilerin derse girmeden önce okudukları “Andımız” 2013 yılında İlköğretim Kurumları Yönetmeliği'nde yapılan değişiklikle kaldırılmıştı. Türk Eğitim Sen'in ilgili Yönetmelik maddesinin iptali hakkındaki başvurusunu 18 Ekim 2018 tarihinde görüşen Danıştay 8.Dairesi, İlköğretim Kurumları Yönetmeliği'nin kaldırılan 12.maddesinin kaldırılmasını iptal etti.

Danıştay'ın bu kararı 5 yıl önce yürürlükten kaldırılan Andımız'ın ilkokul ve ortaokullarda yeniden okunmaya başlanacağı anlamına geliyor. Burada niyetim Andımızın kaldırılması isabetiydi/değildi değildir. Kaldırılan Andımız hakkında mahkemenin 5 yıl sonra karar vermesi. Yine bu karar demektir ki 5 nesil 5 yıl boyunca Andımızı okumaktan mahrum kalmıştır.  Bir Yönetmelik maddesinin görüşülmesi için herhalde 5 yıl beklenmez. Maalesef mahkemelerimiz “Geciken adalet adalet değildir” sözüne bir defa daha muhatap oldular ve sağ olsunlar bizi yine yanıltmadılar.

Şimdi gelelim Andımız meselesine! Nice zamandır kamuoyu oluşturmak için uğraşanlar, görünür yerlere “Milletimizin Birliği, Vatanımızın Bütünlüğü İçin Andımızı Geri İstiyoruz” afişleri asanlar Danıştay’ın bu kararına çok sevinecekler. Kazandık, başardık diyecekler. Bu karara sevinenler olduğu gibi üzülenler de olacak elbet. Özellikle öğrenciler bu karara üzülecek. Çünkü her gün içtima olacak demektir bu. Nice zamandır öğrenciler pazartesi dışında diğer günlerde sıraya girmeden direk sınıflarına geçiyordu. Erken gelen öğrenci sınıfına girdikten sonra zil ile birlikte tekrar dışarıya çıkacak. Soğuk, sıcak ve karanlık demeden Andımızı söylemek için dışarıya çıkacak. Mikrofon vasıtasıyla söylenecek Andımızdan mahalleli uykusundan uyanacak. Çünkü birçok yerde halen ikili öğretim devam ediyor. Öğretmenlerin çoğu da bu yeni durumdan pek memnun olmayacak. Çünkü daha önceden sınıflara giren öğrencileri boşaltacak ve onları sıraya alacak. 

Andımız konusu netameli bir konu. Umarım yazım yanlış anlaşılmaz. Bu konuyu ele almam Andımızın kendisine, içeriğine ve okunmasına karşı olmak değil. Okunur veya okunmaz. Mahkeme karar verdiğine göre sanırım MEB Karara uygun yeni bir düzenleme yapacak.

Andımız okunacak okunmaya. Sonuç? İçeriğindeki “...doğruyum, çalışkanım... küçüklerimi korumak, büyüklerimi saymak, yurdumu, milletimi özümden çok sevmektir. Ülküm; yükselmek, ileri gitmektir...” sözlerini 1933’den beri son beş yıla gelinceye kadar okumayanımız kalmadı. Biz bugün bu sözlerin ne kadarını özümseyip hayatımıza tatbik ettik? Çok doğru ve çalışkan olmadığımız, büyük-küçük konusundaki tavrımız, yükselme ve ileriye gitmediğimiz hepimizin malumu. 5 yıllık bir aradan sonra okumaya başladığımız zaman da yukarıda saydığımız değerlerin yerine getirilmesinde pek bir değişiklik olmayacak. Maalesef bu değerleri veremedik, veremiyoruz. Yine burada Andımızın geri gelmesi için kamuoyu oluşturmak amacıyla bastırılan afişlerde yazıldığı gibi Andımızın okunmasının “Milletimizin birliği ve vatanın bütünlüğüne” pek katkısı olmayacaktır. Andımız okunurken birlik ve bütünlüğümüz ne ise okunmayan zaman diliminde de aynı. Bu demektir ki sadece okumuş olacağız.

Burada bir öneride bulunmak istiyorum: Andımızın okunması konusunda mücadele eden, Yönetmeliğin kaldırılan 12.maddesini geri getirmek için mahkemeye müracaat eden ve afiş bastıran vatandaşlarımızı evlerine yakın okullara giderek çocuklarıyla beraber Andımızı okumalarını istiyorum. Hep birlikte sesimiz sabah sabah daha gür çıkar. Madem bir öneri getirdik. Bir öneri daha getirelim:  Eğer sakıncası yoksa 1930’larda yazılmış Andımızın içeriğinde birlik ve beraberliğimizi pekiştirecek  değişiklikleri de yapalım.

* 22/10/2018 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.