1 Ağustos 2026 Cumartesi

Türkiye'nin Değişmeyen Devlet Politikası

"Türkiye'de enflasyon devlet politikasıdır. Ülkeyi yönetenler enflasyonu politika haline getirmişlerdir ve onun için enflasyon vardır.

Bir zamanlar enflasyonu hava şartlarına bağladılar.

Bir zamanlar Elbistan-Afşin santraline bağladılar.

Şimdi de enflasyonu Türkiye'nin alt yapı noksanlarının tamamlanmasına bağlandığını görüyoruz.

Hiç alakası yok. Çünkü alt yapı noksan olarak yapa yapa bir şey yapmamışlardır ki.

Kaç tane liman yapmışlardır da altyapı eksiğini tamamlamışlardır?

Kaç tane hava alanı yapmışlardır da altyapı eksiğini tamamlamışlardır?

240 km otoyol yapılmıştır 10 senede. Bu da dış parayla yapıldı. Binaenaleyh altyapı eksiğini bağlayarak enflasyonun izahı mümkün değildir.

Efendim, telefon koyduk. Eh, dünyanın her tarafında telefon var. Telefon koyduğunuz için enflasyon olduysa bu anlaşılır bir şey değildir. Bunların hiçbirisi doğru değildir.

Doğru olan şu: Enflasyonun sebebi gayri safi milli hasıladan alacağınız borçlanmak ihtiyacıdır. 

Eğer bir ülkede 1991 yılında olduğu gibi gayri safi milli hasılanızın yüzde 12,6'sı kamu borçlanma gereği olarak kullanılıyorsa o ülkede enflasyonun yüzde yetmiş ile yüzde yüz arasında olmaması mümkün değildir.

İngiltere'de ve Fransa'da yüzde üçler, beşler civarında enflasyon oluyor da bizim ülkemizde yüzde 70, 80 ve 90'lar civarında oluyor. Çünkü biz devletin hesabını, kitabını dağıttık. 

Evvela devletin bir bütçesi yok. 166 fonlu, neyin nereden gelip neyin nereye gittiği meçhul bir mali düzen içindeyiz. 

Binaenaleyh ilk yapılacak iş, bence Türkiye Cumhuriyeti devletinin mali düzeni, mali disiplinini sağlamak ve muhasebe tekniğini getirmektir. Bir denk bütçe...". 

Süleyman Demirel’e ait bu sözleri önüme düşen videodan aldım. Belli ki konuşmanın devamı var. Çünkü denk bütçe dedikten sonra kesilmiş. 

Öyle zannediyorum, Demirel bu sözleri muhalefette iken siyasi liderlerle yapılan bir açık oturumda söylemiş. Diğer liderler ve o günün iktidarın da olan ne cevap verdi bilmiyorum. 

Şimdilerde iki liderin bir araya gelerek memleket meselelerine dair fikir teatisinde bulunmadıklarına ve tartışmadıklarına bakmayın. 90’lı yıllarda seçim öncesi siyasi liderlerin bir araya getirilerek canlı yayında açık oturum yapması gibi bir gelenek ya da teamül vardı bu ülkede. 

Bir bilen ve kurt siyasetçi olarak bilinen Süleyman Demirel’in ülkemizdeki enflasyon tespiti manidar. Sorunun çözümü belli olmasına rağmen bu sorunu ne kendisi iktidarında ne öncekiler ne de sonrakiler çözebildiler. Niçin çözülemediği de anlaşılıyor. Fazla söze hacet yok. Çünkü enflasyon bu ülkede devlet politikası imiş.

Görünen o ki enflasyon ve buna bağlı olarak oluşan hayat pahalılığı bu ülkenin değişmez kaderi. Şunun, bunun gelmesi bir şey ifade etmiyor. Babadan evlatlarına geçen miras gibi bir iktidar öncekinden bu enflasyonu devralıyor, kendisinden sonrakine devrediyor. Tek fark, ya üç beş puan aşağıya çekip teslim ediyor ya da üç beş puan azdırıp teslim ediyor. 

Not: Demirel’in telaffuz ettiği denk bütçeyi Sayın Erbakan yaptı. Ama bu denk bütçe belki de Erbakan’ın siyasi hayatına mâl oldu. Anlaşılan o ki Erbakan devlet politikasına aykırı hareket etmiş. Öyle ya devlet politikasına aykırı hareket edilir mi? Bir de ben milliyim dedi durdu. 

31 Temmuz 2026 Cuma

Üroflowmetri

Başlığa yazdığım üroflowmetri nedir, ne işe yarar bilir misiniz? Nerede bileceksiniz. Yaşlanıp bir üroloji doktoruna gitmediyseniz nereden bileceksiniz. Bilmenizden geçtim. Doğru dürüst telaffuz bile edemezsiniz ve bakmadan da yazamazsınız. Bunu kendimden biliyorum. 

Bu yazıyı kaleme almamın sebebi de hem bu kelimeyi bakmadan doğru yazmak hem de okunuşunu öğrenmek. Biraz zor olacak ama yaza yaza öğreneceğim nihayet. 

Muayene eden doktor sizden bir üroflowmetri isteyeceğim dediğinde, bu da ne ki dercesine doktorun yüzüne bön bön bakarsanız, doktor insafa geliyor. İdrar efor testi diyor. Namı diğer çiş testi. 

Bu test sayesinde idrar yaparken idrar akış hızı, toplam idrar miktarı ve mesanenin boşalma süresi ölçülüyor. İdrarın miktarını ölçmek dedikleri herhalde metrekareye kaç kilo yağmur düştüğünü tespit gibi bir şey olsa gerek. Var gör siz yağmur ölçme aletini de bilmezsiniz. Bu iyiliğimi de unutmayın. Buna plüvyometre deniyor. 

Bu testi ayakta yaptırıyorlar size. Bundan önce mesaneyi iyice doldur, sıkışık vaziyette gel deniyor. 

Seni bir odaya alıyorlar. Hazırım dediğinde başla komutuyla yarışa başlıyorsun. Bitince tamam diyorsun. Görevli seni yan tarafta bir yatağa alıyor. Ultrasonla mesanede idrarın kalıp kalmadığına, kaldıysa ne kadar kaldığını ölçüyor. Buna bazen üroloji doktoru da eşlik ediyor. Sonunda şu kadar mililitre kaldı raporu tutuyor. 

Doktora, sıkışınca mesanede bu şekil kalıyor, bugün daha sık wc'ye giderim deyince wc'ye gönderip sonrasında tekrar ölçüyor. 

Ultrason, elbisenin altında ne kadar idrar kaldığını nasıl görüyor? Burası benim için muamma. Kapalı kapılar ardında mahrem diye herkesten kaçındığım mal bu şekilde orta dökülünce, ultrasonun keramet sahibi olduğu zehabına kapılıyorum. Bu alet bunu ölçüyorsa var gör cebimde ne kadar para olduğunu da görüyordur. 

Tüm tahlil, tetkik, ultrason ve üroflowmetri sonucuna bakıyor. Bu durumda gece tuvalete kalkman gerekir diyor. Hayır kalkmıyorum deyince, normal şartlarda bu durumda tazyik olmaması lazım ama sizde tazyik var. Gece tuvalete kalkmanız gerekir ama siz kalkmıyorsunuz diyerek hayretini ifade ediyor. Başkasından görüş alma yoluna gidiyor. 

Sonuçta aynı prostat ilacına devam deyip seni gönderiyor. 

Her ne kadar ben kabul etmeye pek yanaşmak istemesem de buraya kadar yazdığımdan prostatın bir yaşlılık gerçeği ve erkeklerin korkulu rüyası olduğu su götürmez bir gerçek. Gel de sen bunu bana anlat. 

Yaşlanınca ne çenen kapanıyor ne de alt. Motor su kaynatmaya başlıyor. Belli ki motor rektifiye istiyor. 

Bundan sonra işin yoksa en az yılda bir kontrol için üroloji doktoruna git. PSA’nı ölçtür. 

Bununla kalsa iyi. Prostatın iyi ya da kötü huylu kansere dönüp dönmeyeceğini bekle dur. Tuvaletleri yol yap. Eskiden tuvalete girip çıkman bir olurken mesaneyi boşaltacağım diye tuvalette bekle dur. 

Ne diyelim. Allah beterinden saklasın. Bundan geri koymasın. 

Görevden Alındı İfadesi

Alt ve üst düzey memurluk ve yöneticilikte kişinin verimine, başarısına, vizyon ve misyonuna göre terfi ve tenzili rütbe durumu söz konusu olabilir. Bu görevde yerinde sayma da vardır.

Üst düzey yöneticilik atamaya yetkili siyasi iradenin tercihindedir. Siyasi, çalışmak istediği kişiyi kendi seçip atamasını yapar. Atanan kişiden beklediği verim ve eforu alamayan atamaya yetkili irade, atadığı kişiyi değiştirir, yerine uygun bulduğu bir başkasını getirir. Çünkü atama, değişiklik, nöbet değişimi, kızağa çekme, tercih, terfi ve tenzil atamaya yetkili iradenin uhdesindedir. Herkes bu iradenin tercih ve inisiyatifine saygı duymalıdır.

Atanan üst düzey bürokrat işinde başarılı olursa bu başarı atayan iradenin başarısına yazar. Tersi, aynı iradeye yazar ve eleştiriyi hak eder. 

Diyelim ki atanan üst düzey bürokrat makamının hakkını veremedi, temsil zaafı var. Hal ve hareketleri atayan makama halel getiriyor. Bu durumda atama yetkisini elinde bulunduran yetkisini kullanır.

Buraya kadar yazdıklarım genel bir açıklama. Sorun olarak gördüğüm bundan sonrası. Daha doğrusu "Görevden alındı" denmesi ve yazılması. Bu ifadeyi çok doğru bulmuyorum. Çünkü bu ifade, görevden alınan bürokratı yaralar, onu incitir. 

Burada göreve getirirken iyi, alırken kötü mü? Onu getiren de o, götüren de o denebilir. Hatta mahkeme kadıya mülk değil, kimse anasından üst düzey yönetici doğmadı denebilir. Buna da eyvallah. Çünkü kimse bulunduğu yerde bulunmaz Hint kumaşı, vazgeçilmez ve evladiyelik değildir. O zaman mesele ne denebilir? Mesele bu işleri kırmadan dökmeden, usul ve yordam bilerek yapmaktır. Kişilerin onurunu her şeyin üstünde tutmaktır. İncitmeden yapmaktır. Kısaca empati yapmaktır. Kendimize yapılmasını istemediğimizi başkasına yapmamaktır. Getirirken nasıl onure ediyorsak götürürken de onure etmektir.

Bu nasıl olacak denebilir? Unutmayalım ki görevden alınanın sadece ünvanı değişiyor, işine son verilmiyor. Mesela bir ildeki valinin yerine bir başkası vali olarak atanıyor. Merkeze çekilen vali mülkiye başmüfettişi oluyor. Bu bir nöbet değişimidir. Bunu görevden alındı şeklinde devlet dili haline getirmek yerine "Şu ilimizde görev/nöbet değişimi oldu" şeklinde ifade etmek daha şık olur diye düşünüyorum. Unutmayalım ki merkeze çekilerek mülkiye başmüfettişliği kadrosuna atanan bir vali, bir başka zaman yeniden bir başka ile vali olarak atanabiliyor. 

Gençleştirme Furyası

Bir tanıdığımın işi düzgün iken nasıl olduysa düzeni bozuldu. Dükkanını kapattı, şehre taşındı. Mesleğini yapacağı bir iş arıyor.

Tanıdığım bir meslek erbabına, elemana ihtiyacın var mı dedim. "Var. Hatta yanıma ortak bile alabilirim" dedi. Tamam, söyleyeyim de görüşün dedim. "Yalnız tek şartım var. Yanımda çalışacak kişi benden yaşlı olmayacak" dedi. Senden yaşlı olmaya yaşlı. Ama yaşı pek göstermez. Dediğini de yapar. Uyumlu çalışırsınız dedim. "Tamam abi de ben yeri geldiği zaman ismiyle hitap edeceğim, şunu yap bunu yap diye emir vereceğim. Ben benden büyük birine emir veremem, ismiyle de hitap edemem. Olmaz" dedi. Hasılı işini, aşını kaybetmiş birine tam iş buldum, işe yaradım derken yaşı yüzünden bu iş olmadı.

*

Fî tarihinde bir arkadaşım bir ilçede yönetici olarak göreve başladı. Bana, "Abi yanımda çalışmak istersen sana yöneticilik görevi vereyim. İlçeye beraber gider geliriz" dedi. Teşekkür edip olmaz dedim. Niye dediğinde, bir defa ben senden yaşlıyım. Aramızda hukuk var. Yaşımdan dolayı bana emir vermenden ben gocunmam ama sen zorlanırsın. Yönetici arıyorsan kendinden küçük birini yanına al. Bir de arkadaşınla çalışma. Yarın anlaşamaz, aranıza kırgınlık girebilir dedim. "Tamam abi" deyip konuyu kapattık.

*

Bir bakanlığın değişik kurumlarında kurumun üst yöneticisinin altında yardımcı olarak çalışan bir tanıdığım var. Zaman zaman görüşür, muhabbet ederiz. Nerede çalışırsa çalışsın; gelene, gidene yardımcı olan, yüzünde güler yüzü eksik olmayan, kibir taşımayan, çocukla çocuk, büyükle büyük olan biri. İlgi ve alakası yüzünden odası pek boş kalmaz. Her gelene de ilgi alakasını, izzet ve ikramını esirgemez. Gittiği yerdeki personel ve mesai arkadaşlarına tepeden bakmaz. Kurumuna da zorluk çıkarmayan uyumlu biri.

Bu kişi mesleğinin ilk yıllarında belki de üç beş yıl mesleğini icra etmiş. Geri kalanını bu şekil yardımcı olarak geçirmekte iken bir duydum ki kurumuna gençten bir yönetici atanmış. 

Aradan üç beş ay geçtikten sonra bir haber daha aldım. Mesleğini icra etmekten çok idareci görevini deruhte eden bu kişi kızağa çekilmiş. Doğrusu duyunca üzüldüm. Bir o kadar da şaşırdım. 

Ziyaretine gittim. Kendisine boş bir oda vermişler. Oraya taşınmış. Daha oturur oturmaz kurum içinden iki ayrı kişi ziyaretine geldi. Kızağa çekilmiş olmasına rağmen saygınlığından bir şey kaybetmemiş. 

Daha önce kendisine saha üst düzey görevler teklif edilmişken kabul etmeyip yardımcılıkla devam eden bu kişiyle baş başa kalınca bu durumun sebebi hikmetini sordum. Gerekçe olarak "Gençleştireceğiz. Kusura bakma. Sana saygımız sonsuz" demişler. Geçmiş olsun deyip müsaade alıp çıktım. Yolda giderken yazıma başlık olarak verdiğim "Gençleştirme Furyası" zihnimden geçti. 

Çok anlamış değilim bu gençleştirme furyasını. Gören de futbol takımı kuruluyor sanır. Gençleştirme işini bedenen çalışma gerektiren işlerde anlarım ama işi beden gerektirmeyen hususlarda gençleştirme gerekçesini hiç doğru bulmam. Haydi ilk örneğinde olduğu gibi özel sektör bildiğini okur, gençleştirme yoluna gidebilir diyelim. Devlet kurumunda gençleştirme ne demek? Üstelik emeklilik yaşı 65'e çıkarılmışken bu gençleştirme de neyin nesi? Ki arkadaş daha altmışını bile bulmamış biri. Madem gençleştirme yoluna gidilecek. Bu durumda bu karara imza atanlar, tercihte bulunanlar önce kendi yaşlarına baksın. Zira bu durumda kurumlarda yaşlı kimse kalmamalı. 

Unutmayalım ki bedenen efor sarf etmeyen yer ve makamlarda tecrübe, kurum hafızası, bilgi ve birikim yabana atılmamalı. Çünkü bunlar parayla alınıp satılmaz. Hele ki tecrübe, yılların emeğidir. 

İkinci örneğinde olduğu gibi kurum yeni kuruluyordur. Üst yöneticinin tercih hakkı vardır. Tercihini gençlerden yana kullanır. Buna eyvallah. Ama doğru dürüst mesleğini ifa ettirmeden hepten yöneticilik yaptırdığımız kişileri bu şekilde kızağa çekmek o insanları incitir. Unutmayın ki inciten bir gün incinir. Çünkü yarın kendileri de yaşlanacak. Başlarına gelen gençten biri de gençleştireceğiz diye kendilerini kenara atacak. 

Ha bu demek değildir ki her yönetici ömrünü yönetici tamamlayacak. Elbette kimse anasından yönetici doğmadı. Gerekirse gider, mesleğini paşalar gibi yapar. Ki bu kadar yönetici görevinin ardından kızağa çekilen bu kişilere, gidin mesleğinizi icra edin de denmiyor. Bir nevi iş verilmeyerek bankamatik görevi yapacak. Yerine bir başkası görevlendirilecek. Ülkede sayısı bilinmeyen çok sayıda üst düzey kızağa çekilmiş, pasif göreve atanmış kişi varken hala kızağa çekme eylemine imza atmak ne derece doğru? Yazık değil mi memleketin parasına. İnsanımızı bu şekil küstürmek ne derece doğru? İnsanımızı bu şekil küstürme yerine onlara emsal görev verilemez mi? Tecrübelerinden faydalanma yoluna gidilemez mi? 

Ha yaşını başını almış, ne dediğini bilmiyor, kırıp döküyor, işini beceremiyorsa buralar kişileri idare etme yeri değil, elbette böylelerine yol verilmeli. Ama işini yapıyorsa, ne dediğini biliyorsa yaşından dolayı yol verilir mi? El insaf. 

Madem böyle gençleştirme furyasına kendimizi kaptırdık. İleride kızağa çekilmiş insan ordusunu görmektense şimdiden tedbir almada fayda var. 

Ne yapılmalı? Yönetici olma yaşı ve kıdemi getirilmeli. Bir kuruma atanan şu kadar yıl mesleğini icra etmeli. Sonrasında kurumuna yönetici olabilir denmeli. Devlet en azından on, on beş yıl branşından faydalandıktan sonra geri kalan yıllardan, emekliliğe kadar yöneticilik düşünülebilir. Bu, kimseyi kızağa almadan, insanımızı memnun eder. Bu şekil olursa insan kaynağı planlamamız olur, insanımız heba edilmemiş olur. 

Bir de hangi kurum olursa olsun, yöneticilerin çalışan personelden yaşlı ve kıdemli olmasında fayda var. Yaşlı yönetici olgun ve babacan olur. Tecrübeyi söylemeye gerek yok zaten.

Gelin yol yakınken ülkede adına uzman, araştırmacı, bankamatik görevi, pasif görev her ne dersek diyelim, bu şekil ne kadar insanımız varsa hepsini memnun edecek, onları onure edecek, onlardan faydalanılacak bir orta yol bulalım. Hepsine emsal aktif görev verelim. Unutmayalım ki kamu malı yetim malıdır. Kamunun parasını bu şekil çarçur etmeyelim. İsraftan kaçınalım. İsraf denince akla sadece ekmek israfı gelmesin. İş vermeyip kızağa çektiğimiz her insan da israftır. Boşta kalan hiç üst düzey yönetici kalmasın. Kiminin bedeninden kiminin tecrübesinden kiminin bilgi ve birikiminden kiminin kuruma kattığı pozitif enerjisinden yararlanalım. 

30 Temmuz 2026 Perşembe

Okullara Yönetici Olarak Görevlendirilme

Milli Eğitim Bakanlığına bağlı okullarda yöneticilik yapanlar, tercihlerine göre 4 yıllığına okullara görevlendiriliyor. Bulunduğu okulda 4 yılını dolduran yönetici, aynı okulunu tercih ederek bir 4 yıl daha çalışabiliyor. Yani ünvanı müdür ya da müdür yardımcı olan aynı okulda 4+4=8 yıl görev yapabiliyor.

Okul kültürünün oluşması yönünden olumsuzluk görsem de okul yöneticilerinin belli bir sürenin ardından okul değiştirmesini uygun görüyorum. Okulun yöneticileri iyiyse giderken kubbede hoş bir seda bırakırlar. Aynı başarıyı gittiği okulda da tekrar ederek yeni okula taze kan olmuş olurlar. Şayet yer değiştiren idareci problemse okul rahat bir nefes alır. Geride kalanlar oh be dünya varmış der. Okul, yeni yöneticiyle daha uyumlu bir okul ortamı oluşturabilir. 

Bu şekil okul değişikliği okul yöneticileri için de bir şans. Çünkü mevcut okulda yaptığı yanlışlarla yüzleşmek suretiyle yeni okulunda temiz bir sayfa açar, kendine yeni bir heyecan ve çalışma azmi gelir. 

Yalnız bu okul değişikliği sadece okul yöneticilerinden ibaret olmamalı. Okulun hizmetlisi, memuru ve öğretmeni aynı okulda yıllar yılı çalışabiliyorken iş okul yöneticisine gelince, 4+4 şeklinde sınırlandırmayı çok doğru bulmadığımı ifade etmek isterim. Aynı sirkülasyon okulun tüm personelini kapsaması lazım. Öğretmen ve diğer personelin hancı, müdür ve yardımcısının daima yolcu olduğu bir değişikliği hakkaniyete çok uygun görmem.

Okul yöneticilerinin 4+4 şeklinde görevlendirilmesinde gözlerden kaçan bir başka husus daha var. Bir yöneticinin, dört yılını doldurur doldurmaz okulda kalacağı da muamma. Çünkü puanına güvenen bir başka yönetici bu okulu isteyip gelebiliyor. Mevcut yönetici de başka okulları istemek zorunda kalıyor. Gördüğüm kadarıyla puanına güvenen yönetici, benim hakkım, isterim deyip tercih ediyor. Elbette böyle bir hakkı var. Ama böylesi durumlarda nezaket ve centilmenliğin devreye girmesi gerekir diye düşünüyorum. Şayet o okulun yöneticisinin bir dört yıl daha çalışma imkanı varsa nezaketen o okulu arayarak "Hocam, aynı okulunda ikinci dördü tamamlamak istiyor musun" diye sorulması, eğer cevap düşünüyorum ise o okulun tercih edilmemesini daha şık bulurum. Mevzuat böyle demese de okul yöneticilerinin kendi aralarında böyle bir centilmenliğe imza atmasını mesleki dayanışma olarak görürüm. Fakat böyle bir centilmenliği maalesef göremiyoruz. 

Bir diğer husus, bazı okullarda kız, erkek veya okul türüne göre bazı branşların üstünlüğü söz konusu. Puanın ne kadar yüksek olursa olsun, cinsiyet veya branşına güvenen, puanı düşük olsa bile o okula atanabiliyor.

Geçenlerde dört yılın ardından ikinci dördünü çalışamadan okulundan ayrılmak zorunda kalan bir müdür yardımcısını gördüm. "Hocam, 90 puanım vardı ama kendi okuluma atanamadım. Çünkü benim branşım Türkçe. Çalıştığım okul İHO olduğu için branşı din kültürü olan 40 puanlı biri atandı.

Anlaşılan o ki ilk dört yıllığına görevlendirilirken bu okulu din kültürü branşından olan biri tercih etmediği için branşı Türkçe olan bu arkadaş atanmış. Tamam, kural bu diyelim. Bu yönetici bu okulu ilk isterken branşı din kültürü olan biri isterse o atansın. Adam dört yıl çalıştıktan sonra ikinci dört hakkı da verilmeli diye düşünüyorum. Ayrıca bu şekil branş ya da cinsiyet üstünlüğünü de anlamış değilim. Tamam, okul türüne ve branşına uygun tercih edene beş ya da on puan verilsin. Ama bu puana rağmen diğerinin puanını geçemiyorsa bırakalım da o kişi o okula atanamasın.

Görünen o ki ikinci dört yılını çalışamadığı için içinde bir ukde kalarak okulundan ayrılan epey bir kişi var. Bunun da önüne geçmenin yolu, şayet ilk dördünü çalışan kimsenin, üzerinde bir soruşturma, bir uyumsuzluk söz konusu değilse, o yöneticinin aynı okulda çalışma önceliği ve üstünlüğü olmalı.

Anlaşılan o ki Bakanlık ilk dört yılı ikincisinden bağımsız değerlendiriyor. Böyle olunca da yer değişikliğinden hoşnut olmayan yöneticilerimiz olabiliyor.

Katılır veya katılmasınız, son söz benden olsun. Okulların yöneticiliğini birileri yapacak elbet. Ama bilirim ki okul yöneticiliği hamallıktan, evrak memurluğundan, kişinin kendisini sabahtan akşama bir yere bağlamasından başka bir şey değil. Sorumluluğu da cabası. Bu sorumluluk mesai dışında da yöneticiyi rahat bırakmaz. Adı atama ve kazanılmış hak bile olmayan, görevlendirmeden ibaret bu sorumluluk için bunca istek ve hevese değer mi? Hür general olmak varken kişilerin bir koltuk ve üç beş getirisi uğruna kendini bu şekilde bağlaması da düşündürücü. Neyse bunu da idarecilerimiz düşünsün. Ne diyelim, kendi düşen ağlamaz. 

Keseri Kendine Yontmanın Yolu

Annesi, babası ölen bir kadın miras paylaşımı için kardeşleriyle bir araya gelir. Atadan kalan ne varsa erkek kadın eşit bir şekilde paylaşırlar.

Ardından tapu işlemleri için tüm vereseler tapuda buluşur, imzalar atılır. Herkes vedalaşırken, kadın kocasının ne dediğini kardeşlerine söyler. Kocası ne demiş olabilir? "Eşit paylaşın. Eğer eşit paylaşmazlarsa imza atma" demiş. Öyle ya medeni hukuk eşit paylaşın diyor. 

Görünen o ki koca, kanun ve nizama riayet ediyor. Hak ve hukuku gözetiyor. Karısının hakkını koruyor. 

Gören de kardeşleri hanımına yarım pay vermiş sanır. 

Gel zaman git zaman kocasının da babası vefat eder. Kocası da kardeşleriyle mirası paylaşır. Bu koca kardeşleriyle mirası nasıl paylaşmış olabilir? Duyduğuma göre erkek kardeşler olarak kendileri iki pay almışlar, kız kardeşlerine de bir pay vermişler. Öyle ya Amerika'yı yeniden keşfe gerek yok. Dine göre kız kardeş bir, erkek iki alır. Hesap kitap belli. Medeni Hukuka göre bölüp de kendisi niye eksik alsın. Din ne diyorsa öyle olmalı. İnsan dediğin bu şekil hakkını korumalı.

Hanımı tarafından iki, kendi tarafından iki pay almak suretiyle bu miras sahibi dört dörtlük bir mirasa böylece konmuş olur. Öyle ya kız kardeşine bir pay vermiş olsaydı, bu miras paylaşımı dört dörtlük olmazdı. 

Hanımına eşit paylaşın deyip kız kardeşine bir payı uygun gören, bildiğim kadarıyla dini bütün biri. Beş vakit namazı camide cemaatle kılar. Hak ve adaleti de kimseye bırakmaz. 

Burada bir çelişki bulabilirsiniz. Adam bulunduğu ve durduğu yere göre kah medeni olmuş kah dini. Görünen o ki medeni hukuk ile dini hukuku kendisinde birleştirmiş. Dili bir o tarafa dönmüş, bir bu tarafa. Öyle ya hayata hep tek pencereden bakmak olmaz. Hele kişinin çıkarı söz konusu ise hayata çok yönlü bakabilmeli insan.

Siz siz olun, mirasta ikilem içerisinde kalmayın. Çelişkiye düşerim diye endişe etmeyin. Mevzubahis olan vatan ise pardon hanımınız ise eşit olacak diye diretin. Mevzubahis olan vatan, pardon kız kardeşiniz ise ona mirastan yarım pay verin. Kardeşin, "abi, olur mu eşit paylaşalım" derse, "kardeşim, biz Müslümanız. Dinimize göre kadın bir, erkek iki alır. Bunu ben koymadım. Yoksa biz Müslüman değil miyiz deyin". Kardeşiniz susar kalır.

Kardeşiniz alo fetva hattını arar, soluğu müftülükte alırmış. Bu sizin değil, onun meselesi. Kardeşiniz küsüp gönül koyarmış. Çok da tın. Siz aldığınıza bakın ve keseri daima kendinize doğru yontun. Allah'ın verdiği nefesi boşa tüketmeyin. Kesenizi doldurmaya bakın. 

Kültürpark Kafem

Büyükşehir ya da ilçe belediyelerine ait Kafemler şehrin belli bölgelerinde var. Buralar belediyeler tarafından işletilmekte. Bunlardan bir tanesi de Kültürpark içinde Hacıveyiszade Camisinin güneybatında yer alıyor.

Kültürpark Kafem'in yeri çok güzel. Yemyeşil parkın içinde tam kafa dinlendirmelik bir yer.

Sair kafelere göre fiyatı da çok makul. Özellikle çayın fiyatı. Haliyle müşteri yoğunluğu sabahtan akşama devam ediyor.

Büyükşehir Belediyesi burayı kiraya verse birileri burayı almak için sıraya girer. Yüksek teklifte tutar, Belediye de paraya para demez. Anladığım kadarıyla Belediye dar gelirli vatandaş buralardan faydalansın diye kendisi çalıştırıyor, ücretlerini de makul tutuyor. Böyle bir yeri vatandaş işletse her vatandaş gidip buralarda oturup buranın imkanlarından yararlanamaz.

Kafe ilgili bu tespitlerin ardından bu Kafe'ye dair bazı eleştiriler getirmek istiyorum.

Zaman zaman bu Kafe'ye gider, oturur, mis gibi havada çayımı yudumlarım. 

Gördüğüm kadarıyla Kafem'in çay bardakları bulaşık makinesinde yıkanıyor. Sorun makinede mi, kullanılan deterjanından mı bilmiyorum, temiz çay bardaklarında leke ve kir izi gözlerden kaçmıyor.

Para alanla çay ve diğer talepleri ocakta yerine getiren, aynı kişi ve tek kişi. Bu da ister istemez kuyruğun oluşmasına sebebiyet veriyor. Tek kişi hummalı bir şekilde çalışıyor. Çayım biraz demli ya da açık olsun dediğini bile duymuyor. Çünkü aynı anda birkaç işi yapıyor ve zamanla yarışıyor. Gördüğüm kadarıyla bu Kafem’de boşları toplayan, masaları temizleyen fazlaca görevli var. Pekala bir planlama yapılabilir. O kadar çalışanın içinde para kasasına bakanla, ocağa bakan ayrılabilir. 

Kafem'de iki ayrı yerde iki ayrı ocak ve diğer ihtiyaçların karşılandığı büfe olmasına rağmen zaman zaman talepler karşılanmıyor. Ya kasa sayma ya devir ya da başka sebeple büfenin biri açık olursa diğeri bir süre hizmet vermiyor. Tam sıra size gelince öbür taraftan alın ya da beş dakika sonra gibi bir şeyle karşılaşıyorsun.

İsterim ki tüm çalışanların başında işleyişi takip eden, aksayan yere müdahale eden ve takviye yapan bir görevli olsun. Dış masalarda bir aksaklık olup olmadığını kontrol etsin. Gerçi müşterinin bol olduğu böyle bir yerde mutlaka bir görevli vardır. Müdahale ediyordur. Belki de bana denk gelmemiştir.

Kafem'in sandalyeleri demirden. Demir olunca sağlam ve ağır da. Mümkünse bu demir sandalyelerin değiştirilmesini istiyorum. Çünkü sandalye demir, zemin de sert olunca; otururken, kalkarken, yer değiştirirken, bir yerden bir yere sandalye götürürken demir sandalyeler müthiş ses yapıyor. Ortamın sessizliğini bozuyor. Oturanları rahatsız ediyor. Kafa dinlendirmeye gidenin hazırında kafası şişiyor. Muhabbetin de içine ediliyor. 

Aslında insanımız sandalyeyi iki eliyle alıp götürse yani sürümese bu sorun kendiliğinden çözülür ama gel de bunu bizim insanımıza anlat. Bu sorunun giderilmesi için sandalyelerin değişme imkanı olmazsa sert zemine halı ve benzeri yumuşak bir şeyler döşenebilir ya da demir sandalyelerin ayaklarına yumuşak bir aparat takılabilir. 

Burada şu hakkı da teslim etmek isterim. Evliya Çelebi Kafem'i de Büyükşehir çalıştırıyor. Burası da müşteri yönünden yoğun. Müşteri yoğunluğuna rağmen bu Kafem'de bir düzen var. Ocağa bakanla, kasaya bakan ayrı. Bir aksaklık sezmiyorum. Çay bardakları da temiz. Çayı şöyle istiyorum isteğin anında cevap buluyor. Devir teslim ya da para sayma var denerek hizmetin durduğuna şahit olmadım. Dışarıdaki sandalyeler de plastik olunca havuzun su sesinden başka ses yok. Kültürpark Kafem'in de böyle olmasını istiyorum. 

Mahkumiyetin ve Bedelli Askerliğin Bedeli

"haberdairesi.com" sitesinde üzücü bir haber okudum. 

Bir tamir atölyesinde, bir ay önce işe başlayan 15 yaşındaki çocuk, geri geri manevra yapan kamyon ile duvar arasında kalarak can vermiş. 

Bilirkişinin hazırladığı rapora göre kamyon sahibi aslî kusurlu, iş yeri sahibi de tali kusurlu bulunmuş. 

Yapılan yargılamada aslî kusurlu bulunan kamyon sahibi, 2 yıl 6 ay, iş yeri sahibi de 1 yıl 8 ay hapse mahkum edilmiş. 

Aslî kusurlu bulunan kamyon sahibi, iki ay tutukluluğun ardından ilk duruşmada tahliye edilmiş. 

"Taksirle ölüme neden olma" gerekçesiyle mahkumiyet alan sanıklara iyi hal indirimi de uygulanmış. Kamyon sahibinin cezası 2 yıl 1 aya indirilmiş. Kalan 760 gün mahkumiyet 76 bin lira para cezasına çevrilmiş. İlgili kişi bu 76 bin lirayı 20 taksit halinde ödeyecekmiş. 

Meraklısı için 76 bin lirayı 20'ye böldüm. Sanık ayda 3.800 TL ödeyecek. Bu para taksitle değil de defaten ödenirse bu miktar aşağıya düşüyor mu? Bunu bilmiyorum. 

Mahkemenin verdiği bu karar istinafa taşınmış. Bakalım istinaf mahkemesi bu kararı bozacak mı, uygun bulup onaylayacak mı? Bunu da zaman gösterecek. 

Görünen o ki olan yeni işe başlayan 15 yaşındaki çocuğa olmuş. Bundan sonra bunun acısını ailesi hep derinden hissedecek. Kolay kolay üzerinden atamayacak. 

Atölyede çalışan çocuk 15 yaşında olduğuna göre öyle zannediyorum, çocuk yeni adı MESEM olan eskinin çıraklık eğitim öğrencisi. Bu çocuk haftada bir gün teori öğrenmek için mesleki eğitim merkezlerine giderken diğer günler tamir atölyesinde meslek öğrenmek için çalışan biri olmalı. Ama iş kazası işin başında kendisini bulmuş. Ailesinin ve kendisinin hedef ve hayalleri suya düşmüş. Nereden bakılırsa acı bir durum. 

Ölenle ölünmeyecek elbet. Hayat acı ve tatlı bir şekilde devam edecek. Ailesine sabırlar diliyorum. 

Beni üzen bir diğer husus, yargılama sonucu. Aslî kusur denerek verilen bu ceza ve cezanın paraya tahvili benim içime sinmedi. Elbette kamyon ve iş yeri sahibi asılsın, kesilsin demiyorum. Ama verilen ceza da geride kalan kederli ailenin yüreğine su serpmeli diye düşünüyorum. Aile zaten cezayı az bulmuş olmalı ki bu sonucu istinafa taşımış. 

Oldum olası mahkeme esnasında zanlının veya sanığın duruşu dikkate alınarak uygulanan iyi hal indirimini anlamış değilim. İyi hal indirimi neye göre belirleniyor, inanın anlamış değilim. Yargılanan her bir zanlı mahkeme salonunda sakin sakin durur. Kimseye saldırmaz. Hakime, savcıya el kol işareti yapmaz. Savunmasını yapar, edeplice yerine oturur. Pişman ve üzgün durur. Başka türlü durması ve davranması beklenmez. Bu hareketi ceza indirimi için yeterliyse buna şerh koymak isterim. 

Haydi ceza indirimi uygulandı. Ceza niçin paraya çevrilir? Haydi çevrildi diyelim. 760 günlük mahkumiyetin karşılığı 76 bin mi olmalı? Zira çok düşük geldi bana bu para. 76.000:760= 100 TL. Bu hesaba göre hapiste bir gün yatmanın bedeli 100 lira. Olacak şey değil. 

Görünen o ki mahkum ödediği her 100 lira ile bir günlük mahkumiyetten kurtuluyor. İnan, mahkeme salonunda hakim sorsa hapiste yatmamak için aldığın bu hapis cezasına kaç para verirsin dese mahkum daha yüksek bir meblağ söyler. Belki de servetini ortaya koyar. Hatta üste borç bulur. Çünkü hapiste yatmak kolay değil. 

Haydi yürürlükteki mevzuat 2 yıl bir aylık ceza için bu kadar para cezası öngörüyor. Bu para için niçin taksit imkanı verilir. Bu para niçin günümüze uyarlanmaz. 

Hasılı, neresinden bakılırsa çocuğun ölümü elem verici bir durum. Ölüm sonrası takdir edilen ceza da bir o kadar komik. Bilinsin ki kamuoyu vicdanı ve kederli aile bu ceza ile tatmin olmaz. 

Yeri mi değil mi bilmiyorum. Artık nereden aklıma geldiyse. 760 gün mahkumiyete takdir edilen 76 bin lirayı duyunca, bedelli askerlik ücreti aklıma geldi. Malumunuz 1 Temmuz-31 Aralık 2026 arası bedelli askerliğin bedeli, 472.653,60 lira. 

Bedelli askerliğe müracaat eden kişi 1 ay askerlik yapıp geriye kalan beş ayın parası olarak bu kadar para yatırdığına göre 150*30=150 gün daha askerlik yapmayacak. Yani bedelliye müracaat eden 150 günlük askerlik yapmamak için 473 bin lira yatırıyor. 473.000:150=3.153,33 lira. Bu demektir ki askerliğin bir günlük bedeli 3.153 lira. 

Kıyas ne derece doğru olur bilmiyorum ama izninizle ben kıyas yapacağım. Hapiste bir gün yatmamanın bedeli 100 lira iken bir gün askerlik yapmamanın bedeli ise 3.153 lira. 

Yine bu demektir ki hapiste yatmayacak olan aylık taksitle 3.800 ödeyecekken bedelli günlük 3.153 lira ödeyecek. 

Bir diğer husus, hapiste kalmayana taksit imkanı verilirken bildiğim kadarıyla bedelli parasına taksit yapılmıyor, defaten ödeniyor. 

Görünen o ki hapiste yatmamanın bedeli çocuğa verilecek harçlık bile değilken bedelli askerliğin bedeli büyük bedel ister. 

Ki askerlik bedelli ya da bedenen olsun her Türk vatandaşının boynunun borcu iken bedelliliği tercih edenden esirgenen müsamaha, mahkeme ve suçlu bulunandan esirgenmiyor. 

Hapisle askerlik aynı değil elbet. Ama bedelliden günlüğüne istenen, mahkumdan fazlasıyla istenmeliydi bence. 

Siz siz olun, kendiniz ve çocuğunuz için bedelli askerlik düşünmeyin. İlla bir şey düşünecekseniz, tavsiye etmem ama suç işlerseniz ve de sonucunda mahkum olursanız, alacağınız mahkumiyet paraya tahvil edilir türden olsun. Çünkü ödemesi kolay. Üstelik taksit imkanı var. Üstüne özgür oluyorsunuz. Özgürlük için değer. 

29 Temmuz 2026 Çarşamba

Siyasette Varlık Gösteremeyenler Ne Yapmalı?

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı resmi kayıtlarına göre 189 siyasi partimiz var. Bu partilerin çoğu tabela partisinden ibaret. Seçime bile girmeyenleri çok. 

Gözle görülür bir oy alamamasına rağmen her seçim, seçim pusulasında boy gösteren parti sayısı da az değil. Oy alamayacaklarını bilmelerine rağmen bu tür küçük partiler seçim pusulasının daha da uzun olmasına sebebiyet vererek siyaset arenasında varlık göstermeye çalışıyorlar. Birkaç seçime girdikten sonra "Seçmen bizi tercih etmiyor. En iyisi kendimizi feshederek ülkeye bir katkımız olsun" diyen parti de pek çıkmıyor. 

Şu var ki ülke için bu kadar parti çok. Bu kadar parti sayısı bile ülkenin siyaseten bölünmüşlüğünün bir göstergesidir. 

Seçmen, belli partileri tercih ederek parti sayısını azaltsa da parti sayısının azalmasında yarar görürüm. Önüne gelen, ben farklıyım diyen, birilerine kızıp parti kurma yoluna gitmemeli. Kişiler kendini yakın hissettiği partilerde siyaset yapmayı benimsemeli. Gel gör ki insanımız bir umut deyip bu yola çıkıyor. 

Diyelim ki insanımız kendine güveniyor, parti kuruyor. Birkaç seçime girdikten sonra beklediği oy oranını alamayan fesih yoluna gitmeli. Birkaç seçimde varlık gösteremediği halde varlığını sürdürmek isteyene inisiyatif bırakılmamalı. Siyasi Partiler Kanunu'nda değişiklik yapılarak "Bir genel bir de mahalli seçime girdiği halde şu oy oranına ulaşamayan partinin tüzel kişiliği otomatikman sona erer" denmeli. 

Siyasi tarihimizde kendini feshetmeye yanaşan parti pek çıkmasa da Ahmet Davutoğlu ve ekibi, 2019 yılında kurdukları ve Gelecek Partisi adını verdikleri partilerini feshetme kararı almışlar. Bu yazıyı da bu fesih kararından dolayı ele aldım. 

Fesih kararı almalarında, "...kirlenmiş siyasi iklimin bir parçası olmamak..." gerekçe gösterilmiş olsa da yedi yıl önce kurulan bu partinin, beklenen oy oranına ulaşamadığı için fesih kararı aldığı bir gerçek. Yine de "kirlenmiş siyasetin bir parçası olmamak”, gerekçesini de yabana atmamak lazım. 

Sebep ve gerekçe her ne olursa olsun fesih kararı almalarından ötürü Ahmet Bey ve ekibini tebrik etmek lazım. Ahmet Bey ve ekibinin aldığı bu fesih kararının, siyasi parti kurup birkaç seçime girdiği halde varlık gösteremeyen diğer siyasi parti organlarına emsal olmasını temenni ediyorum. 

Not: Burada bir hakkı teslim edeyim. Parti kurup varlık gösteremediği için fesih kararı alan ilk parti Gelecek Partisi değil. Siyasetimizde nadir görülse de fesih kararı alan partilerimiz var. Bunlardan biri de 1970-1980 arası siyaset arenasında yer alan Demokratik Partidir. 

Bildiğim kadarıyla 1970’lerde Ferruh Bozbeyli ve arkadaşlarının kurduğu Demokratik Parti, ilk girdikleri 1973 seçimlerinde % 12’ye yakın oy alarak 45 vekille Meclise girmiş. 1977 seçimlerinde büyük oy kaybı yaşayınca Ferruh Bozbeyli istifa ederek siyaset arenasından çekilmiştir. Partisi, 1980 yılında fesih kararı almıştır.

Burada başarısız olduğu için partisinden ve genel başkanlıktan istifa ederek genç yaşta siyasete veda eden rahmetli Bozbeyli’yi de hayırla yad ediyorum. Darısı, varlık gösteremeyen, tabela partisi olarak siyasetimizde yer alan diğer partilerimize. 

28 Temmuz 2026 Salı

İşsizliği Öteleyen Üniversiteler ve Bölümleri

Çocuğumuz Lise Giriş Sınavına (LGS) veya üniversite sınavına girmiş olabilir. Eğer sınavların sonucu, çoğu öğrencinin hayalindeki gözde okul ve bölümleri tutuyorsa akademik başarı için çocuğunuz tercihte bulunsun ve kazandığı lise ve üniversiteyi okusun.

Çocuğunuzun sınav başarısı vasat veya vasat altı ise sırf liseyi bitirsin veya üniversite okusun diye tercihte bulunmayın. Varsın çocuğunuz lise okumasın ve lise mezunu olmasın. Yol yakınken çocuğunuzun geleceğini kurtaracak bir karara imza atın.

Ne demek istiyorum. Malumunuz Türkiye’nin en büyük sorunu genç işsizler sorunu. Gençlerimiz, lisenin üzerine üniversite okumuş. Yaşı 24-25 olmuş, evlilik çağı gelmiş ama iş bulamadığı için evlenme yoluna da gitmiyor. Çoğu kafeler üniversite mezunu genç işsizler ordusu ile dolu.

Bu genç işsizler ordusu her sene veya her iki senede bir yapılan AGS veya KPSS’ye hazırlanıyor, sınava giriyor, hatırı sayılır puan da alıyor. Gel gör ki bu tür sınavlara giren o kadar çok ki alınan puan atanmak için yeterli gelmiyor. Gençlerimiz her geçen yıl umutları azalarak bir sonraki sınavlara hazırlanıyor.

26 Temmuz günü iki oturum şeklinde yapılan Akademi Giriş Sınavı’na (AGS) giren öğretmen adaylarını gözlemledim. Çoğu 30-35’ini geçmiş. Saçı ağarmış ve saçı dökülmüşler bile vardı.

Sadece öğretmen adaylarında değil, kamunun alacağı tüm sektörlerde bir istihdam daralması söz konusu. Çünkü ihtiyaçtan fazla mezunumuz var. Öyle zannediyorum tıp fakülteleri dışında okuyan ve mezun olan kimseler için iş bulmak çantada keklik değil. Geçmişte işe girmek için aslanın ağzındaki lokmayı almak gerekirken şimdilerde lokma aslanın midesine inmiş durumda.

Görünen o ki dün okumamak sorunken bugün okumak sorun.

Burada sanayi ve fabrikalarda eleman sıkıntısı var. Çalışmak isteyene iş var denebilir. Elbette sanayide eleman sıkıntısı olabilir. Yalnız üniversiteyi bitirmiş birine hiçbir sanayici iş vermez. Verse de üniversiteli genç çalışmaz. 

Bu durumda ne yapılmalı? Çocuğumuz nasıl işsiz kalmaz? Bu devirde çocuğumuzun iş bulmasını ve önünü görmesini istiyorsak ortaokulu bitiren çocuklarımızı mesleki eğitim merkezlerine (MESEM) yönlendirmede fayda var. Çünkü bu okulları bitiren hiçbir çocuk ve genç işsiz kalmaz. Ekmeğini taştan çıkarır.

Çünkü eskinin çıraklık günümüzde MESEM adı verilen okullarda okuyan çocuklar hem lise mezunu oluyor hem meslek sahibi oluyor hem kalfa ve usta belgesi alabiliyor. 

Çocuğumuz bu okulları bitirince piyasada iş bulabiliyor, kendi işini alabiliyor. Bu okullardan mezun olan çocuklar iş beğenmezlik yapmıyor. Hayata daha erken atılabiliyor. 

Ezcümle, günümüzde MESEM’ler çocukların geleceğini kurtaran okullardır. Çocuğumuz, lise ve üniversite bitirerek işsizler ordusuna katılacağına, MESEM’ler aracılığıyla hem kendini kurtarsın hem ailesini hem de ülkesini.

Unutmayalım ki lise ve üniversitelerin çoğu bölümleri, işsizliği öteleme işlevi görüyor. Bu öteleme sorunları halının altına süpürme keten başka bir şey değildir. Sorarım size: Liseyi ve üniversiteyi bitirdikten sonra çocuğunun işsizler ordusuna katılmasını hangimiz isteriz? 

Kafeye Gidecekleri Mağdur Etmeyelim!

Fî tarihinde öğrenci, öğretmeni ve muhitiyle farklı bir okulda çalıştım.

Okulda mescit yoktu. Ramazan ayının geldiği hiç belli olmazdı. 

10-12 kadar namaz kılan ve oruç tutan öğrencisi vardı. Öğretmenlerin pek azı dindar ve mütedeyyin idi.

Okulda öğle arasında dışarıya çıkış yoktu. Namaz kılacak öğrenciler ya okul sırasında namaz kılardı ya da ihata duvarından atlayarak okulun yakınında inşaati devam eden alt katında namaz kılınan camiye giderek namazını eda ederdi.

Bu öğrencilere, bahçe ve dış kapı nöbetçi olduğum zamanlarda duvardan atlamayın. Gelin çıkmanız için size yardımcı olurum dedim.

Bir defasında dış kapı nöbetçisi iken namaz kılmak için izin istemeye gelen öğrenciyi gören okulun bir görevlisi, "Yalan söyleme. Ne namazı? Bugün cuma mı" dediğine şahit oldum.

Bugün cuma mı denmesi bile okulun, okul çalışanlarının çoğunun dine mesafeli olduğu hakkında bir bilgi verir sanırım. 

Bu böyle olmayacak. Namaz kılan öğrenciler için bir şey yapmalıyım dedim. Biraz hukukum olan müdür başyardımcısına gittim. Hocam, 10-12 kadar namaz kılan öğrenci var. İsimlerini versem de öğle arası bu çocuklara dışarı çıkmaları için izin verilse dedim. "Bunu müdür beyle görüşmem lazım" dedi. Hocam, siz inisiyatif alsanız olmaz mı? Çünkü bu konu müdür beye giderse müdür bey izin vermez. Bu sorun çözüme kavuşmaz dedim. "Müdürle görüşmem lazım" dedi tekrar. Peki dedim. 

Okulun müdürü ise İHL mezunu, daha önce müdür yardımcısı olarak İHL'lerde çalışmış biri. Böyle olmasına rağmen ne namaz kılarken gören var ne cumaya gittiğini ne de oruç tuttuğunu. Kimsenin inancını sorgulama imkanım yok ama gözlemim içeriden biri olmasına rağmen bu konulara mesafeli biri idi. 

Müdür başyardımcısı bu konuyu müdür beye iletmiş. "Namaz kılacaklara izin verirsek, kafeye gitmek isteyenlere de izin vermemiz gerekecek" demiş. Yani olmaz demiş. Ben de hocam, kafeye gidecekler bari mağdur olmasın. Namaz kılacaklar bir şekilde halleder. Onlara izin verilsin dedim. Başyardımcının odasından çıktım. 

Bu anekdotu bırakıp buradan bir başka konuya geçeceğim. Malumunuz bu ülkenin geçmişten günümüze terör meselesi var. PKK, DHKPC, FETÖ gibi.

Bu ülke PKK'den çok çekti. 15 Temmuz 2016 tarihi itibariyle FETÖ ile tanıştı. FETÖ gerçek yüzünü kanlı bir şekilde 15 Temmuzda gösterirken PKK, 1980'lerden beri bu ülkede terör yaptı. Asker, öğretmen, sivil, öğretmen, çoluk çocuk demeden sinsi bir şekilde öldürdü. 

İster PKK ister FETÖ ister başka bir örgüt olsun, elini kana bulaştıran bu tür örgütlerin masumu olmaz, ehven olanı da. Yine de karşılaştırmak gerekirse PKK demek kan ve gözyaşı demek. FETÖ ise 15 Temmuzda darbeye kalkışmış. 252 kişinin ölümüne sebep olmuş bir örgüt. Başarılı olamayınca elebaşıları efendilerinin yanına kaçtılar. Suçüstü yakalananlar ise yargılanıp mahkum oldular. Çoğu kimse de bu terör örgütünün üyesi gerekçesiyle işinden, aşından oldu. 

Devlet, zamanında PKK ile mücadele ettiği gibi elbette FETÖ ile de mücadele edecek. Şu var ki FETÖ kapsamında terörist kabul edilenlerin çoğunu halkın bir kesimi pek ikna edici bulmuyor. Çünkü bu yapının bir cemaat boyutu var, bir de örgüt boyutu. Bu yapı ile irtibatı olanlar için toptancı bir yaklaşım söz konusu. Darbeye kalkışanla, cemaatin içinde yer alanlar aynı kategoride ele alındı. 

Neyse bu konu çok su götürür. En iyisi sadede geleyim. 40 bin kişinin katili dediğimiz Abdullah Öcalan'la şimdilerde bir süreç yürütülüyor. Terör mensupları için düzenleme düşünülüyor. Bu düzenleme içine darbeye teşebbüs etmeyen, darbe şakşakçılığı yapmayan, eline silah almamış FETÖ iltisaklısı ve üyesi kabul edilenleri de dahil etmek gerekir diye düşünüyorum.

Yok bu olmaz, yapının cemaat içinde olanlar da affedilmez denirse en azından vakit kaybetmeden PKK mensupları için bir şey yapılmalı. Onlar salıverilmeli. Çünkü onlar bari mağdur edilmemeli. 

26 Temmuz 2026 Pazar

Her Yeni Eskir

Kadının kocasının adı eşekmiş. Zamanında kendi iradesi olmadan ana babasının verdiği bu isimle yaşamak adama zor gelmiş. Çünkü herkes eşek gel, eşek git demiş durmuş, eğlence konusu olmuş. Hanımı, bu ismi değiştir demiş. Kocası, iyi bildin hanım. Bu isimden kurtulmalıyım demiş.

Zaman kaybetmeden isim değişikliği için muhtarlığa müracaat etmiş. İhtiyar heyeti toplanmış. Şu isim bu isim derken heyet adama yeni bir isim vermiş. 

Yeni ismini alır almaz koca sevinçle koşarak evine gitmiş. Hanım, müjde. İsmim değişti. Artık eşek değilim demiş. Yeni ismin ne oldu diye sormuş hanımı. "İhtiyar heyeti oy birliğiyle yeni adımı sıpa koydu" demiş. Hanımı, "Be akılsız herif be akılsız  kocam! Şu aldığın isme bak. Bu gidişle sen eşeklikten kurtulamayacaksın. Çünkü büyüyünce yine eşek olacaksın" demiş.

*

En büyük hayalimiz sıfır ev alıp oturmak, evin içini birinci sınıf eşya ile donatmak. Gün gelir nasip olur. Aynı şekilde sıfır km araba almak da hedeflerimiz arasındadır. Bu da bir gün nasip olur. Kısaca her şeyi yenileriz. 

Sonra? Aldığımız her yeni ev ve araba bir gün yeni özelliğini kaybeder. Yani eskir. Çünkü her yeni olanın eskime özelliği vardır. O yüzden her yeni eskimeye mahkumdur. O yüzden ne çocuklarımıza ne firmamıza ne herhangi bir şeye yeni adını vermemek lazım.

Burada kurulan Yeni Parti'ye gelmek istiyorum. Çünkü Türk siyasi hayatına yeni bir parti daha eklendi. Adı da Yeni Parti imiş. Yeni Parti adıyla kurulan bu partinin adı Yeni olsa da aslında bu isimle bir parti Turgut Özal'ın kardeşi Yusuf Bozkurt Özal tarafından 1990 yılında kurulmuş, bu parti fazla varlık göstermeyince 1997 yılında Demokrat Parti ile birleşerek hukuki varlığı sona ermişti. 

CHP'den ayrılan 91 vekilin Yeni Parti adıyla kurduğu bu partinin ne derece varlık göstereceğini, başarılı olup olamadığını zaman gösterecek. Şu var ki vekil sayısı yönünden Meclisin 2.büyük partisi. 

Yeni Parti'ye siyasi yönüyle bakmayacağım. İsim yönünden ele alacağım. İsim bana çok sıradan geldi. Her şeyden önce eski tabirle ifade edersek, bu ülkede bakkal dükkanı açar gibi yeni parti kuruluyor. Kurulan yeni yeni partilerin çoğu da tabela partisi olarak kalıyor. Böyle giderse yarın bir başkası yeni bir partiyle karşımıza çıkabilir. Bu durumda mevcut Yeni Parti'den sonra kurulacak bir parti, bu Yeni Parti'nin yeni özelliğini yok eder. Bu durumda bu Parti olur eski bir parti. Yani yeniliği kalmaz. Sadece ismi Yeni kalır. Çünkü her yeni eski olmaya her daim adaydır. Nasıl ki sıpa eninde sonunda eşek olacağı gibi bu Yeni Parti de eski parti olacak. 

25 Temmuz 2026 Cumartesi

Parmak Uçları Burundan Büyük Olsa

Eş dostla oturup hasbihal etmek ve çay içmek için ara ara takıldığım bir çay ocağı vardı. Epeydir uğramazdım. 

Yolum üzeri geçerken eski yerimde nefeslenip bir çay içeyim. Ocak sahibine de bir merhaba diyeyim istedim.

Çay ocağı her zamanki gibi doluydu. Boş yer bulabilir miyim diye bakındım. Boş sandalye olsa da boş masa yoktu. 

Beni gören ocak sahibi sandalye masa arayışına girdi. Ben de ne yapayım diye kenarda beklerken yanında çalışanını kapıda dikilirken gördüm.

Dikilmekle de kalmıyor. Kapının bir kenarına sırtını yaslamış. Eli burnuna gidip gidip geliyor. Belli ki burnunda maden arıyor. İş iştir, ne diyeyim. Daha fazlasını yazmayayım. Çünkü ne sizin mideniz götürür ne de benim. 

Arkama bakmadan uzaklaştım o çaycıdan ve o bölgeden. Bir daha da gelmemeye söz verdim. 

Yaşını başını almış bu çay dağıtandan oldum olası haz almamıştım zaten. Ciddiliği, güler yüzü, güzel çayı, ilgi ve alakası ve temizliğiyle müşteri toplayan bu ocak sahibi bunu nasıl arayıp da buldu. Hiç anlamış değilim. 

Eyyamcı gibi orta yerde dolaşır. Seslenir, çay istersin. Yüzüne bakmaz. Baksa da duymaz ya da duymazdan gelir. Birkaç defa söylersin. Çay getirişi faul, boşları götürüşü faul, yürüyüşü faul. Kimin çay istediğini unutup masa masa dolaşır, bu çay size miydi diye. Uğramadığı tek masa çayı söyleyen kişilerin masası. Bizimdi diyenlere de kulak asmaz. Sonunda elinde çay dolaşa dolaşa, "Sizindi ya" deyip bardağı bırakması görülmeye değer. 

Midemiz götürmese de bu toplumda burunla oynamak, burnun içini çöp sepeti gibi karıştırmak, lavabo işlerini ulu orta yerde yapmak maalesef vakay-ı adiyeden. 

Böyle burnuyla oynayanları görünce şu parmak uçları burun deliğinden keşke büyük olsaydı, böylece elimizi olur olmaz burnumuza sokmaz, burunla bir imtihanımız kalmazdı diyorum. Burun da rahat ederdi, biz de. 

23 Temmuz 2026 Perşembe

En Nem Kapan Familya

İçimizde; alıngan, her şeyden nem kapan, paratöner gibi üzerine çeken, her şeyden anlam çıkaran, çıkardığı her anlamı kendisine bir sataşma ve saldırı olarak gören insanlar vardır.

Bu tiplerden toplum içinde az veya çok var. Bunlar birbirinden habersiz olarak yaşarlar ve organize değildirler. 

Alıngan tiplerin organize bir şekilde yaşadığı alan siyaset alanıdır. Bunlar en nem kapan familyadır. 

Bu alıngan familyanın biraz hoşgörülü olanı elinde iktidar gücü ve imkanı olmayan siyasetçi kesimidir. Bu kesim iktidara göz kırptığı için çoğu şeyi içine atar ve haklısınız efendim der. 

Alınganlığın zirvesinde olan kesim, iktidarı elinde bulunduran siyasilerdir. Bunlar, 

Kendilerini ülkenin ve devletin sahibi görür.

Kendilerini dünyanın merkezine koyarlar. 

Her yaptıklarının en iyisini yaptığına halkın inanmasını ister. İyi yapmadılarsa da görülmesin, dile getirilmesin isterler. 

Kendilerini desteklediğin ve alkışladığın müddetçe senden iyisi yoktur. Vefalı insansın. Tehlike anında gemiyi terk eden fare gibi değildir derler. 

Kazara üstü kapalı da olsa bazı eksikliklere değinmeye kalkarsan, kıssadan hisse alınsın diye bir fıkra anlatmaya kalksan, bil ki eceline susamışsın demektir. Huzurunu bozmak için elinden geleni ardlarına koymazlar.

Hemen FETÖ'cü ilan edilirsin. En insaflı olanı FETÖ'cü ağzıyla konuşuyorsun der.

Açıklama üstüne açıklama yaparlar. Bununla da kalmaz saldırıya geçerler. Sana had bildirmeyi marifet bilirler. Pireyi deve yaparlar. Seni protesto ederler. Bununla kalsa iyi. Dışlarlar, 
hedef gösterirler, fanatiklerinin önüne atarlar. Gücü yeterse ekmeğine bile mani olurlar.

O yüzden siz siz olun bu en nem kapan kesimden uzak durun, arayı iyi tutun. Ağrımaz başınızı ağrıtmayın. Değilse sizi ben bile kurtaramam. 

Vatan Haini Liderlerin 10 Özelliği *

1.Kendi iktidarın devletin geleceğinden üstün tutar.

Ülke zarar görse bile koltuğunu korumaya öncelik verir.

2.Devletin kaynaklarını yakın çevresine dağıtır.

Halkın malını kendi gücünü büyütmek için kullanır.

3.Yabancı güçlere ülkesinin çıkarlarını pazarlık konusu yapar.

Kişisel güvenliği için devletin bağımsızlığından taviz verir.

4.Toplumu bilinçli olarak kutuplaştırır.

Halkı birbirine düşman ederek yönetimini sürdürür. 

5.Eleştiriyi düşmanlık, itaati vatanseverlik görür.

Kendisini eleştiren herkesi hain ilan eder.

6.Hukuku kendi çıkarlarına göre şekillendirir.

Adaleti halkı korumak için değil, rakiplerini susturmak için kullanır.

7.Devlet kurumlarını liyakatsiz kişilere teslim eder.

Ehliyet yerine sadakati ödüllendirerek ülkenin gücünü zayıflatır.

8.Gerçekleri gizler, propagandayı devlet politikası haline getirir.

Başarısızlıklarını yalanlarla ve hayali düşmanlarla örter. 

9.Ülkenin geleceğini borçlandırır ve değerlerini satar. 

İktidarı uğruna gelecek nesillerin kaynaklarını tüketir. 

10.Devletle kendisini aynı şeymiş gibi gösterir. 

Kendi iktidarının sona ermesini ülkenin çöküşü gibi anlatır. 

*Akın Gözükan isimli birinin Youtube'ndan alıntıdır. 

Küçük İlçelerin Kaderi

Nüfusu bir belde ya da köy kadar olmayan ilçelerimiz var. Buraların çoğu 2000’li yıllarda siyasilerin üç beş oy uğruna ilçe yaptığı yerler.

Sonraları nüfusu belli bir sayının altına düşen beldelerin belediyelikleri düşürülürken nedense bu küçük ilçelere dokunulmadı.

Küçük ilçenin ne zararı var, varsın olsun, zamanla büyür ve gelişir diye düşünen çıkabilir. 

Bir köy ya da belde ilçe yapılmakla kalmıyor. İl ve ilçelerde ne kadar taşra teşkilatı varsa bu küçük ilçelere de açılıyor. 

Hepsinin başına bir daire amiri ve yeterince çalışan atanıyor.

Kaymakamlık ve belediye binası yapılıyor. 

Kaymakamlık binası yeterli değilse her taşra teşkilatı için müstakil bina yapılıyor. 

Buralara yıllık ödenek gönderiliyor. 

Kaymakam atanıyor, belediye başkanı ve encümeni seçiliyor. 

Hele büyükşehir kapsamına alınmış şehirlerdeki küçük ilçe belediyelerinin varlığını anlamak hiç mümkün değil. Çünkü çöp ve ruhsat dışında ilçe belediyelerinin sorumluluğunu zaten büyükşehir üstleniyor. 

Kısaca, köyden hallice olan bu ilçeler devletin sırtında bir kambur, devlet maliyesine bir külfettir.

Bundan geçtim. Bu küçük ilçeler devletin birilerine makam, mevki ve mansıp dağıttığı yerler. Çoğu birim de çözüm mercii değil. İlçelerdeki birimlerin tek yaptığı, ilin gönderdiği yazılara cevap vermek, ilçelerin çözüm bekleyen sorunlarını ile iletmek. 

Bu tür küçük ilçelerde belediye başkanlarının doğru dürüst işi ve sorumluluğu yok. Nasılsa çoğu işi büyükşehir yapıyor. Seçilmiş belediye başkanları da işsizlikten iş arıyor. Hatta bazılarının tek yaptığı, her cumayı farklı bir mahalle camiinde kılmak ve cemaatten önce cami dışına çıkarak camiye gelen cemaatle tokalaşmak, bunu da işmiş gibi sosyal medyada paylaşmak. 

Devlet bu tür küçük ilçelere kaymakam atamak durumunda kalıyor. Çoğu da vekaleten bu göreve atanıyor. Kaymakam adayı olarak görev yapıyor. Görev süreleri de genelde bir yılı bulmuyor. İlçe belediyeleri ve daire amirlerinin en büyük ve birincil görevi yeni atanan kaymakamı karşılamak ve uğurlamak oluyor. 

Küçük bir ilçede bir süre çalışan birine kaç kaymakamla çalıştın demiştim de 42 demişti. 

İlçede devleti birinci derece temsil eden kaymakamların ilk kaymakamlık deneyimleri bu küçük ilçeler. Buralar onların kaymakamlığı öğrendiği acemi ocakları gibidir. Kaprisli olanların kaprisini attığı, egosunu tatmin ettiği, kırıp döktüğü yerlerdir. Hele bazılarının yaptığını çocuk bile yapmaz. Herkes alışmış olmalı ki buraların kaymakamı böyle olur, buralarda böyle böyle kaymakamlığı öğrenir diye bu durumu benimseyip kabullenmiş bile. 

Muhtarlıklara Bir de Böyle Bakalım

“Türkiye’de İçişleri Bakanlığı Muhtar Bilgi Sistemi güncel verilerine göre tam olarak 50.428 muhtar görev yapmaktadır. Bu muhtarların yaklaşık olarak 32.000’i mahalle, 18.000’i ise köy muhtarı olarak hizmet vermektedir.

Asgari ücret alan muhtarların devlete maliyeti: 1.414.606.256

Soru şu: Her türlü resmi evrakın E-Devlet üzerinden temin edilebildiği bir zaman da “Muhtara gerek var mı?”

Muhtarlık kaldırılırsa hangi hizmet aksar? ”

Sosyal medyada arkadaş olduğum bir gazeteci profilinde böyle bir paylaşım yapmış. En sonunda da muhtara gerek var mı? Muhtarlık kaldırılırsa hangi hizmet aksar diye sormuş. 

Kendisine üşenmeyip yorum yazdım. Yazdığım yoruma, “Valla epeyce yazmışsın Ramazan bey. Neredeyse ikna olacaktım” yorumunu yazmış. Bakalım sizi ikna edebilecek miyim? 

Muhtar ve muhtarlık olmazsa, 

1.Mahalle veya köy başsız kalır.

2. Kaymakam, belediye başkanı, vali, siyasi bir köye geldiğinde muhatap bulamaz.

3.Ayçiçeği stoku yapanlardan haberdar olamayız.

4.Beştepe'de yapılan rutin muhtarlar buluşması gerçekleşmez.

5.Mahalle ve köydeki ihtiyaç sahiplerini kaymakamlara bildiren olmaz.

6.Kişi adresinde olmadığı zaman tebligatlar muhtara bırakılır. İlgili kişi muhtara gidip alır. Muhtarlık olmasaydı kişi PTT'ye kadar gitmek zorunda kalırdı.

7.Kaymakamların emrinde olan seçilmiş kişi sayısı azalır. Kaymakam muhtarlara toplantı yapamamış olur. Bu da kaymakam emrinde çalışan personel sayısının azalmasına sebebiyet verir. 

8.Mahalle ve köyünde yanmayan sokak lambası, çukurları belediyeye ileten olmazdı.

9.Beş yılda bir yapılan seçimlerde muhtara oy atılamayacağı için seçimde heyecan ve gerilim olmazdı. Sandıkta görevli olanlar muhtar ve ihtiyar heyetini tek tek tutanağa geçirmeyeceği için sandık görevlilerinin seçim iş ve işleyişi erken biterdi. Sandık görevlileri o kadar para alıyor, müsaade edin de geç vakte kadar çalışıp aldıklarını hak etsin.

10. Muhtarlıkların kalkması demek kişilere ikinci bir iş ve maaş vermemek demektir.

11.Muhtarlıklarını kalkması, kişilerin seçimle kazandığı unvanı kullanmaması demektir. Eski ve yeni muhtar diye bir unvan olmayacak. Bu da muhtarım dendiğinde muhtarların sevincini elinden almak demektir.

12. Milli bayramlarda protokol tribününün dolmaması demektir.

13.Muhtarların silah ruhsatı alamaması demektir.

14.Muhtarlığı kaldırmak genel bütçeden daha az para çıkması demektir. Bu da tasarruf demektir. Unutmayalım ki itibardan tasarruf edilmez.

15. Park ve bahçelerde bulunan muhtarlık hizmet bürosunda sabahtan akşama muhabbeti kesmek demektir.

Hasılı kardeş, muhtarlık olmazsa olmazımız, kırmızıçizgimizdir. Olmasalardı halimiz nice olurdu? Bir düşün. Meseleye bir de lütfen bardağın dolu tarafından bakalım. 

Kaplıca Odalarının Kullanımı

Ne işe yaradığını, faydasının ne olduğunu bilmesem de yılda bir kez yaz aylarında üç dört günlüğüne kaplıcaya giderim.

Yakın diye Afyonkarahisar bölgesindeki kaplıcaları tercih ederim. 

Bir gittiğim tesise tekrar gitmemekle birlikte ikinci defa aynı termale gittim.

Gittiğim termal müşteri çekmek için yapılması gereken ve ihtiyaç olan her şeyi odalara ve tesisine yapmış.

Tesis isimleri farklı olsa da hepsi birbirinin kopyası gibi. Bir yatak odası, banyoda bir termal havuzu, mutfak ve oturma odası, bir de balkon.

Oturma odasının büyüklüğüne göre bir ya da iki kanepe konmuş. Duvara monte edilmiş bir televizyon olmazsa olmaz.

Bize tahsis edilen odanın kanepesine baktım. Kanepe yepyeni. Geçen yıl farklı bir odada kalmıştım. Oradaki malzemeler de yeni idi.

O güzelim yepyeni kanepelerin kaç yerinde sigara yanığı gördüm. Üzüldüm de. Nedense bizim insanımız bir adım atarak balkonda içebileceği sigarasını kanepeye oturarak içmiş. İçeriyi kokutmakla kalmamış, içmeyi de becerememiş, kanepeyi yakmış.

Görünen o ki bizim insanımız üç kuruş vererek faydalandığı odayı kendisinin malı sanıyor. Parasını verdim. İstediğim gibi kullanırım diye düşünüyor. Üç kuruş vererek beş kuruşluk masraf çıkarıyor. Hoş, kendi evi ve malı olsa böyle hor kullanmaz. En azından kanepeyi yakmaz. 

Bugüne kadar kaç yıldır kaplıcalara giderim. Kaldığım odayı teslim ettikleri şekilde teslim etmişimdir. 

Dört gecenin sonunda pılıyı pırtıyı toplayarak eşyaları arabanın bagajına koydum. Odanın anahtarını resepsiyon görevlisine verirken odaya bakacak mısınız dedim. "Hayır efendim. Odalara bakmıyoruz" dedi. Hoşça kalın deyip ayrıldım.

Yolda giderken resepsiyondaki görevli kızın "Odalara bakmıyoruz" sözünü düşündüm. Halbuki oda tesliminde odalara o değilden bakılması iyi olurdu. Odalara bakılacağını, zarar verilmişse tazmin ettirileceğini bilen kaplıcanın geçici sakini, kendisi için tahsis edilen odayı yerli yerinde kullanır, eşyaya zarar vermez. Ne şekilde almışsa o şekilde teslim eder. Kendisinden sonra bu odayı tutacak kişiye de sigara yanığı olmayan kanepe teslim etmiş olur.

Kaplıca, otel her neresi olursa olsun tesisler müşteri kaçırırım endişesine kapılmamalı bence. Tesise gelen kimseye odası gösterilmeli. "Size teslim ettiğimiz eşyalar bu şekil. Çıkışta da aynı şekilde istiyoruz. Eğer farklı bir durum oluşursa yani kişinin kullanımından kaynaklanan bir zarar durumu söz konusu olursa bedeli çıkışta tazmin edilir. Bu da odanın içindeki malzemeleri teslim aldığınızda dair tutanak" denmeli.

Çıkışta resepsiyon görevlisi tarafından odadaki eşya ve malzemelerin kontrolü yapılmalı. Odadaki eşyalara zarar verilmemişse teşekkür edilmeli. Şayet sigara yanığı gibi durumlar oluşmuşsa kanepenin yeni fiyatı odayı kiralayandan alınmalı. Böyle bir muameleyi hoş karşılamayan müşteriden varsın kaplıca mahrum kalsın. 

Kaplıca ve otellerde bu şekil bir kontrolün yapılması, odadaki eşyalarının kullanımında azami gayret gösterilmesini beraberinde getirecektir. Böylece eşyalar uzun ömürlü ve tertemiz olur. Odayı devralan da gönül rahatlığı içinde kalır. 

Keramet Elbisede Olmalı

Makam, mevki ve mansıp sahiplerinin kulağına küpe olsun:

1.Resmiyeti sevin, ciddiyete hayran olun.

2.Görev yaparken içinizdeki çocuğu dışa çıkarmayın. İçinizdeki çocuğu gerekirse öldürün. 

3.Olduğunuz gibi görünmeyin. Göründüğünüz gibi olun. Resmiyet ve ciddiyetten asla ödün vermeyin.

4.Farklılığınızı göstermeye çalışmayın. Eski köye yeni âdet getirmeyin. Örf, âdet, gelenek ve teamüller yol haritanız olsun. 

5.Sosyal medyayı çok kullanmayın. Hep yaptığınızı her görüntünüzü paylaşmayın.

6.Halktan biri olmayın. Halkın içine girmeyin. Halkı arkanıza almayın. Halktan biriyim mesajı vermeyin. Arkamda yüz binler var zehabına kapılmayın. Ben de sizden biriyim imajınız, unutmayın ki sizi halkın içine gönderir. Şekil A da görüldüğü gibi onlardan biri olursunuz. 

7.Bu makam ve mevkie geldiğinize göre arkanıza kimi almanız gerektiğini çok iyi bilmeniz gerekir. Çünkü sizi oraya halk getirmiyor. 

8.Temsilden ödün vermeyin. Keramete inanmasanız da giyim kuşam, kılık kıyafet ve elbisenin kerametini yabana atmayın. Zira bu ülkede dış görünüş ve kaporta en iyi temsildir. Elbise sizin itibarınızdır. İnsan itibarı için yaşar, itibarı için ölür. 

9.Elbette halkın içinde yer alacaksınız. Ama bu ortamda bulunurken bağrınıza taş bastıracaksınız. Resmiyet ve ciddiyetten ödün vermeden, gerekirse sahte gülücükler dağıtacaksınız. Çünkü siz temsil makamısınız. 

10.Kısaca işi bileceksiniz. Yol yordam bileceksiniz. Gerekirse yatağa kravat* ve takım elbise ile gireceksiniz. 

Değilse sizi ben bile kurtaramam. 

*Aynı yurtta kaldığım bir arkadaşım vardı. Kaldığımız yurdun yatakhanesi en üst katta, dolaplarımız ise bodrum katta idi. Bodrum kata inip pijama giymek ve üst kata yatmaya gitmek mesele idi. 

Bu meseleye arkadaşım çözüm buldu. Sabahleyin kravat takmak derdi olmasın diye yatağa kravatını çıkarmadan yatardı. Bizler sabahleyin üst kat, alt kata in çık, pijama çıkar, gömlek giy, kravat tak işiyle uğraşırken ve zamanla yarışırken arkadaşım peşin satan gibi yanımızda dururdu. Okula gitmek için herkesten önce hazır olurdu. Bize de “Haydin ya sizi mi bekleyip duracağım” diye kızardı. 

O zamanlar bu arkadaşın kravat, gömlek ve pantolonla yatağa yatmasını garip görürdüm. Şimdi o arkadaşı çok daha iyi anladım. Meğer benim arkadaş ta o zamandan ben her türlü makam, mevki ve mansıba hazırım diyormuş. Kıymetini bilemedik vesselam. 

Yön Bildiren İşaretler Niçin Vardır?

Trafik işaretleri hayatımızın bir parçası. İnsanın toplu yaşadığı her yerde bu trafik işaretlerini görmek mümkün. Bu işaretler kuralları belirtmekle birlikte düzen ve işleyişi sağlar, kaosu önler. 

İşaretler koymak önemli. Asıl önemli olan da işaretlere uygun davranmaktır. İşaretlere pek uyulmayınca işaretlerin pek bir anlamı kalmıyor. 
*
Fî tarihinde biyoloji ve beden eğitimi öğretmenlerinin girmesi gereken trafik ve ilk yardım dersi öğretmen yetersizliğinden bana verildi. Haftada bir saat son sınıf öğrencilerinin dersine giriyorum. 

Dersin kitabı yoktu. Gidip kırtaciyesiden dersin kitabını bulup satın aldım. Konuya bakıp derste öğrencilere anlatıyorum. Trafik işaretlerini tahtaya çizip gösteriyorum. 

Bir gün okulun müdür yardımcısı çağırdı. "Hocam, trafik dersinde ders işliyormuşsun" dedi. Evet, işliyorum. İşlememem mi gerekiyor dedim. "Evet" dedi. Niye dedim. "Biz o dersi öğrenciler üniversiteye hazırlansınlar" diye koyup sana verdik. Konuyu deftere yazıp öğrencileri serbest bıraksan, onlar da test çözseler, olmaz mı" dedi. İşlemediğim dersin konusunu yazmamı mı bekliyorsun benden. Bu ders bana verilmişse dersin öğretmeni kadar olmasa da ben dersimi işlerim. Ben ötesinde yokum. İsterseniz bu dersi benden alın, ders işlemeyecek birine verin dedim. "Dersi almaya almayız. Ders senin. Öğrencilerden 'ders işliyor, bizi bırakmıyor' şikayeti geldi. Bunu sizinle konuşmak istedim. Benden söylemesi. Karar senin" dedi. 

O sınıfın dersine girmeye devam ettim, ders anlatmaya da. Ancak müdür yardımcısıyla yaptığım konuşmadan da etkilenmedim değil. Öğrencilere, çocuklar, konunun önemli kısımlarını özellikle trafik işaretlerini kısaca anlatıp dersin geri kalan vaktinde test çözmeniz için sizi serbest bırakacağım. Yalnız okulda test çözmenizi pek tavsiye etmem. Evde sessiz bir ortamda daha verimli test çözebilirsiniz. Burada sadece kafa dinlendirin dedim. 45 dakikalık dersin 20-25 dakikasını işleyip geri kalanını öğrencilere verdim. 

Öğrenciler test çözerken ben de aralarda dolaşıyorum. Testini bitiren çocuklara, çözdüğün testin bu kısımları niye fazlaca eksi diye sorardım. "Hocam, bu kısımlar sınıfta çözdüğüm kısımlar. Sınıfta test çözmeyin dediğinizde size kızardık. Bu kısımları yanlış yaptığımızı görünce sınıf ortamında test çözmenin çok verimli olmadığını anladık" şeklinde cevaplar aldım. 

Sınav zamanı geldi. Özene bezene çoktan seçmeli test sınavı hazırladım. O zamanlar bilgisayar da olmadığı için tüm soruları A4 kağıdına elle yazdım, trafik işaretlerini de çizdim. 

Bir soruda daire çizdim. Bunu çizmek için bozuk bir liradan faydalandım. "Sağdan gidiniz" anlamına gelen trafik işaretini ok olarak gösterdim. "Mavi renkli bir daire içinde beyaz renkle gösterilen bu işaret ne anlama gelir?" şeklinde bir soru sormuştum. Seçenekler arasında şunlara yer vermiştim:
A Sağdan gidiniz. 
B Soldan gidiniz. 
C Sağa dönünüz. 
D Sola dönünüz. 
E İleride ok atışı vardır. 

Cevap net olarak A şıkkı idi. E şıkkını da öğrenciler sınavda gülümsesin diye koymuştum. Delgeçle cevap anahtarını delerek sınav kağıtlarını okudum. 

Bir öğrenci bu soruya hangi cevabı vermiş diye cevap anahtarını kaldırarak baktım. E şıkkını işaretlemiş benim öğrencim. Gülmekten kendimi alamadım. Sınıfın en saf öğrencisi idi. Anlayışı biraz kıt idi. 

Sonuçları okurken de C..., bu soruya ne cevap verdiğini ben mi söyleyeyim yoksa sen mi söylersin dedim. "Ben söyleyeyim hocam. İleride ok atışı vardır seçeneğini işaretledim" demişti de tüm sınıf gülmüştük. 

2000 öncesi başımdan geçen bu anımı Evliya Çelebi yaya yolunda yürüyüşümü yaparken hatırlarım. 

Meram Yeniyol Caddesi üzerinde yer alan bu parkı Konyalı olanlar bilir. Yaya yolu mesafesi 800 metre. Bu park hiç boş kalmaz. İçinde bulunan Kafem'e oturmak için gelenler, kamelyalarında oturanlar, yürüyüş için gelenler hiç eksik olmaz. 

Bu güzel parkın en eksik yönü yaya yolu genişliğinin dar olması. Yan yana üç kişi ancak yürür. Yürüyüş yapanlar aynı yöne yürüyüş yapsalar yolun darlığı da önemli değil. Büyük çoğunluk ters yürüyor. Ters yürüyüş olunca ister istemez yürüyüş tempon düşüyor. 

Ters yürüyüşü önlemek ve ne tarafa yürüneceğini göstermek için belediye, yaya yolunun içine ok çizmiş. Bu oku bir değil, çoğu yere çizdirmiş. Kaç metre yürüdüğün belli olsun diye her yüz metrede 100, 200, 300 rakamlarını yazmış. Yani yaya yolunu başlangıcı, sonu ve ne tarafa yürüneceği işaretlerle bir güzel belirlenmiş. Belediyenin tek yapmadığı yaya yolunun ortasından çizgi çizmemek olmuş. Bunu çizmenin de bir anlamı yok. Dediğim gibi yaya yolunun genişliği dar. Bu durumda yürüyüşseverlere düşen, yaya yolu işaret, çizgi ve kurallarına uymak. Gel de bunu yayalara anlat. Çünkü kuralsızlık, kuralları çiğnemek içimize işlemiş. 

Bir gün bu ters yürüyenleri durdurup yürüyeceğin yönü gösteren oku göstererek, bu ne anlama gelir diye sormak lazım. Endişem benim C... isimli öğrenci gibi "İleride ok atışı var" anlamını vermeleri. Hoş, böyle düşünseler, en azından ok atışına gitmek için okun yönüne doğru yürürler. Bu durumda benim trafik ve ilk yardım dersindeki öğrencimi hatırlamamam mümkün mü? Meğer C... bir tane değil, sürüyle imiş. Hepsi birer C... imiş de haberim yokmuş.