17 Mart 2026 Salı

Hayatın İçinden Bir Seminer Programı

Öğretmenler iki ara tatil, sene sonu ve sene başı olmak üzere mesleki çalışma adı altında seminere tabi tutulur. 

MEB seminerleri bazen yüz yüze yapmakta. Bazısını da uzaktan eğitim yoluyla yapmaktadır.

Kasım ayında uzaktan yapılan seminer öğretmenler için bir Çin işkencesiydi. Gereksiz detaya inilmiş, aralarda değerlendirme yapan, bölüm sonlarında sınava tabi tutan bir seminerdi. Hepsinden öte öğretmenine güvenmeyen bir seminer programı görüntüsü vardı. Mesleki çalışma yapan öğretmen, bir eliyle semineri dinlerken diğer eliyle de ilerle butonuna basmak zorundaydı. Sisteme girmek mesele idi, devam etmek hakeza, bitirmek de öyle. Sistemin sık sık atması, tekrar girmek başlı başına sorun idi. Donması da eksik değildi. 

Kasımdaki bu seminer sosyal medyaya düşmüş, MEB eleştiri yağmuruna tutulmuştu. 

MEB tüm bu eleştirilere kulak vermiş olmalı ki Mart 2026 seminer programını çok güzel hazırlamış. İçeriğinin güzelliği kadar faydalı üstelik. Bu mesleki çalışma sadece öğretmenlere değil, aynı zamanda veli, öğrenci ve vatandaşa da faydalı olur. Ben olsam, şifresiz bir şekilde MEB'in ana sayfasına bu semineri koyarak tüm vatandaşların izleyip dinlemesine imkan sağlardım. 

Kadir gecesi günü 00.00 gibi başladım semineri dinlemeye. 2,5 saat kadar sürdü. Kopmadan, sistem atmadan elimde telefon bir solukta dinledim. 

Gereksiz detaya inmeden ve bilgiye boğmadan hayatın içinden bilgiler içeren bu mesleki çalışmayı çok beğendim ve MEB'i takdir ettim. Buradan bu seminer programını, bu içeriği hazırlayan, planlayan, onay veren, sunuma hazır hale getiren tüm iç ve dış paydaşlar nazarımda bir teşekkürü hak etmiştir. 

Bu konuya değinmişken seminer başlıklarına da yer vermek isterim: 

1.Dijital çağda öğretim, 

2.Eğitim ortamlarında dijitalleşme, 

3.Dijital öğretim süreçleri ve aktif öğrenme, 

    A-Yenilikçi öğrenme alanları spektrumu, 

    B-Öğrenme ortamlarını bugünü ve yarını. 

4.Eğitimde yapay zeka

 A-Eğitimde yapay zeka ve yapay zeka okuryazarlığı 

    B-Eğitim ve yapay zeka ilişkisi

5.Dijital etik ve güvenli iletişim

   A-Veri koruma ve gizlilik yöntemleri, 

   B-Siber güvenlikte etik konular. 

Özellikle 5. bölümde işlenen konular bu dijital çağda her birimizi yakından ilgilendiren önemli bilgiler içeriyor. Güvenli İnternet kullanımı, bilgilerin korunması ve çalınması, şifre alma, siber şiddet ilk aklıma gelen içerikler. Hepsi bizi korumaya yönelik bilgiler.

Bundan sonra yapılacak tüm seminerlerin bu şekil hayatın içinden olması en büyük temennimdir. 

16 Mart 2026 Pazartesi

Maden Suyu Şişesine Maden Suyu İçirmenin Yolu

Arabanın yıllık bakımını yaptırdım. Karşılığında 4.600 lira bayıldım.

Parayı aldıktan sonra tamir ustası, "Vaktin varsa bir de motorunu yıkayıvereyim" dedi. Olur, beklerim dedim. Bu vesileyle yıllardır yıkanmaya motorum da yıkanmış oldu.

Eve uğramadan, altımda araba varken markete uğradım. Sıradaki market arabasını alarak birkaç kalem ihtiyacımı aldım. Bir de 24'lük maden suyu aldım. Ödemeyi yapıp çıktım.

Kaldırım üzerinden arabanın olduğu yere kadar aldıklarımı götürürken bir gürültüyle irkildim. Önüme bir şeyler düştü. Bulunduğum yer karanlık bir yer olduğu için ne olduğunu anlayamadım. 

Telefonun ışığını yakarak market arabasıyla önüme düşene baktım. Düşen, aldığım 24'lük maden suyu idi. Bulunduğum yer de ıslanmış idi. Belli ki maden sodaları kırılmış, akan su da maden suyu idi.

Koca 24'lük maden suyu her bir yeri kapalı market arabasından nasıl düşerdi? Yine telefonun ışığıyla baktığımda gördüm ki market arabasının arka tarafı açılmış. Kaldırım üzerinden öne doğru market arabasını sürerken maden suyunun ağırlığı arka tarafa basınca, kapalı görünen market arabasının arkasının açılmasıyla, maden suyu kendini yerde bulmuş. 

O kadar market arabasının içinden arkası açık olanı almışım meğer.

Görünmez kaza dedikleri böyle bir şey olsa gerek. İnsan uğraşıp didinse bunu beceremez. Bu beceri de bana ait. Bir de bende beceri yok dersiniz. 

İlk işim, maden suyu kolisinin naylonunu cebimdeki anahtar marifetiyle yırtmak oldu. İçinde kırılmayan kaldı ise onları seçip alacağım. Kırılanları ise yakınımdaki çöp konteynerine atacağım. 

Karanlıkta el yordamıyla maden suyu şişelerini yokluyorum. Sağlam olanları boşalttığım poşetlerden birinin içine koyuyorum. 5-6 tanesi kırılmış. Yalnız kırılmakla kalmamış. Suyu aşağıya kaldırıma boşalan şişelerden fırlayan cam kırıkları sağlam şişelere sıvanmış. Elimi cam kırıklarına kestirmesem de zaman zaman cam kırıklarının elime batmasına mani olamadım. 

Poşete koyduğum maden suyu şişelerini ve diğer aldıklarımı arabanın bagajına koydum. Kırılan maden suyu camlarını da maden suyu naylonunun içine doldurdum. En yakın çöp kovasına attım. Market arabasını da marketin önüne koyduktan sonra evin yolunu tuttum. 

Eve vardıktan sonra mutfak lavabosunun önüne maden suyu poşetini koydum. Hanım sordu ne yapıyorsun diye. Aldığım maden suyu şişelerini yıkayacağım. Sadece temiz olan siz misiniz dedim. Musluğu açarak şişelerin her birini teker teker yıkadım. Çünkü maden suyu şişelerinin her biri kırılıp dökülen maden suyundan nasibini aldığı için ıslaktı. Islakla beraber hepsine de un ufak olan cam kırıkları belenmiş. Bu vesileyle maden suyu şişeleri sayemde maden suyu içmiş oldular. Üstelik beleşe kondular. Amma da sakarsın demeyin. Maden suyu şişelerine maden suyu içirmek de bir yetenek. Bu da bende fazlasıyla var. 

Şişeleri tek tek yıkarken elime cam kırıkları yine battı ama o kadar da olsun. Sağ işaret parmağımın içine cam gitmiş gibi birkaç gün parmağımı sürttüm durdum. Çünkü sanki cam kırığı girmiş gibiydi. Sonrasında kaybolup gitti. 

Maden suyu aldınız. Nasıl taşınacağını bilmiyorsanız. Taşımaya kalktınız. Bir sanat örneği göstererek yere düşürdünüz. Ne yapacağınızı şaşırdınız. Hiç endişe etmeyin. Bir telefon kadar yakınım. Çünkü karşınızda tecrübe konuşuyor. 

Bir Market Arabası

İki aydır daha önce hiç yapmadığım bir şeyi inat ve israrla yapıyorum. Evden elime beş litrelik dört tane pet şişe alıp tatlı su çeşmesine gidiyorum. Şebeke suyu ile pek farkı yok dense de içmede ve çay demlemede kullandığım tatlı suyun tadına vardım. İçmesi de güzel, çayı da. Aynı tadı marketlerden aldığım hazır suda bulamadım. 

Bu vesileyle suyla pek arası olmayan ben su içer oldu.

Bu işe başlarken yüksek gelen su faturasına çözüm niyetim de vardı. Ocak ayında gelen yüksek su faturasının şubat ve martta düştüğüne de şahit oldum. 

Sudan tasarruf etmem beni daha da kamçıladı. Pet şişeler bittikçe akşam ve gece su doldurmaya gidiyorum.

15 Mart 2026 Pazar akşamı yine su doldurmaya gittim. Tatlı su çeşmesinde bir kadın yanında iki çocuğuyla beraber su doldurdular için kenarda beklemeye koyuldum. 10 kadar beşlik pet şişe vardı getirdikleri.

Bu kadar pet şişeyi nasıl getirmişler diye bir soru sorsam ne cevap verirsiniz bilmem. Belki aklınıza pazar arabası gelebilir, taksiyle diyebilirsiniz. İkisi de değil. Market arabasıydı yanlarındaki.

Hepsini doldurup market arabasının üzerine üstüste istif etti kadın. Market arabası hangi markete ait diye okumaya çalıştım. Elle tutulan yerde bir yazı vardı ama hem mesafeli olduğum için hem de hava karanlık olduğu için okuyamadım.

Bu market arabası bunların satın aldığı öz mülkü olabilir mi? Olabilir. Bu market arabalarını marketler dışında kullanmak için alanı pek görmedim. Kişilere özel sayılır mı, satılırsa nerede satılır bunu da bilmiyorum.

Günahlarını almayayım ama bu market arabası bir markete alt olmalı. Belki bir zaman marketten alışveriş yaptılar, aldıklarını taşımak için bu market arabasıyla evlerine kadar bu arabayı götürdüler, sonra da geri vermemiş olabilirler. Bu şekilde su doldurmak için kullanıyorlar diye aklıma geldi.

Bilmeden konuşma, günaha girme diyebilirsiniz. Yalnız marketlerdeki market arabalarını iç etmek çok kolay. Çünkü market arabaları marketlerin dışında oluyor çoğu zaman. Müşteriler alavere yaptıktan sonra yerine koymadan gelişigüzel kaldırımın bir kenarına bırakıp gidiyor. Alıp götürmek isteyenleri market çalışanlarının her zaman takip edebilmesi mümkün değil.

Belki de market arabalarını getireceğim diye evine kadar götürenlerden dönüş olmayınca marketler bir dizi tedbir almış. Bir iki defa fazla eşya aldığımdan marketten eve kadar götürüp getireyim diye araba istedim. Karşılığında kimlik istediler. Kimlik bıraktım. Hoş, kimlik bırakmadan verdikleri de oldu. Geri götürüp verdim. 

Görünen o ki bazıları market arabasını kendi malı edinmiş. Ben güç bela her elimde ikişer beşlik pet şişeyle su doldurup gelirken bu kardeşimiz kolayca on kadar pet şişeyi market arabasıyla taşıyor.

15 Mart 2026 Pazar

Ayaklı Büfe

Bir cumartesi 75 km uzaklıkta bir ilçeye cenazeye gitmek için evden çıktım. Giderken de bir arkadaşa telefon açtım. Cenazeye katılacaksan beraber gidelim diye. Olur, beni al dedi. Eski Garaj'dan alayım. Şu saatte oraya çık dedim.

Saat 15 sularında Yeni Larende Caddesini takip ederek dur kalk yoğun trafikten güç bela Eski Garaj'a vardım. 

Arkadaşı aldım. İkindiye cenazeye yetiştik. Cenaze namazı, defin, taziye derken saat 17.00'I geçti. İftara yetişelim diye arabaya binip yola çıktık. 

Hem giderken hem de dönerken çarşı trafiğinden dert yandım. Gündüz vakti böyle ise iftar vakti çarşı trafiğine girmek, bu trafikten çıkmak mesele. Akşama başka bir yere iftara yetişmem lazım. Seni Karaman çevre yolunda bıraksam, dolmuşla gitsen olmaz mı dedim. Hiç oralı olmalı. "Nereden aldıysan oraya bırak. Dolmuş olmaz o saatte" dedi. Dolmuş yoksa belediye otobüsüne binersin dedim. "Bende el kart yok" dedi. Otobüslerde kredi kartı da geçerli. Kart tutarsın dedim. "Kart yok bende" dedi. O zaman birinin el kartına tutturursun dedim. Sessiz kaldı. "Bu saatte dolmuş olmaz" dedi durdu. Ben o trafikten çıkıp iftara yetişemem. Evim olsa geç varsam da olur. Başka bir yere davetliyim. Onları iftar vakti bekletmem olmaz. Ailemi almak için bile eve geçmeyeceğim. Çevre yolundan basıp davetli olduğum yere geçeceğim dedim ise de Nuh dedi peygamber demedi.

Tam çevre yoluna geldiğimizde, "Tamam ineyim. Dolmuş olmaz ama bu yaptığın olmadı. Bunu herkese söyleyeceğim" dedi. İyi, söyle dedim. İsteksiz arabadan indi. 

Arkadaşı indirdikten sonra eve geçmeden çevre yoldan misafirliğe geçtim. 

Bir hafta sonra yanımda bir arkadaşla beraber bu yol arkadaşımın yanına uğradım. Yanında bir başka arkadaş vardı. Selam verip içeri girerken küsmüsün dedim. Küs değilim dedi ama eski havası ve güler yüzü yoktu. Belli ki baba kırgındı. "O gün dolmuş gelmedi. İftar öncesi dolmuşlar çarşı tarafına geçmez. Ben dedim sana. Başkasına yük oldum" dedi. Kime yük oldun dedim. "Oğlanı çağırdım" dedi. 

Yanında oturan arkadaş da bu süreçten haberdar idi. Çünkü az önce anlatmış ona. O arkadaş aldı eline sazı. "Böyle yapacağına götürmeseydin" türünden epey bir laf saydı. Belli ki ben gelmeden önce bu arkadaşa benden dert yanmış, onu doldurmuş. Ağzımı açıp şöyle böyle demedim. Az oturduktan sonra müsaade alıp ayrıldım. Bu yaptığına ben de alındım. 

Anladığım kadarıyla arkadaşı çevre yolda bırakarak ayıp etmişim. Arkadaş buna alınmış. Ne diyecekse yanımda söylese gam yemezdim. Güler geçerdik. Yük oldum dediği de oğluymuş. Bir evlat için babası niye yük olsun anlamadım gitti. 

Hoş, oğlunu çağırmasına da gerek yoktu. 8-10 duraklık mesafe gideceği yer. Bıraktığım güzergahta otobüsler vızır vızır arka arkaya işler. Dolmuş hakeza. 

El kartım yok, kredi kartı kullanmam diye sadece özel arabaya ya da dolmuşa mahkum olmak neyin nesi? İnsan yola çıkarken alternatif düşünmeli. Dolmuş gelmese otobüse, otobüs gelmese dolmuşa binmeyi tercih etmeli. 90'lı yıllarda fakültede öğrenci iken Dinler tarihi dersimize giren rahmetli Osman Cilacı, "Dışarıya çıkarken ayaklı büfe gibi olacaksınız. Cebinizde jeton, otobüs bileti, para, mendil, peçete, bozuk para vb. her şey olmalı. Ben hepsini cebimde taşırım. Size de tavsiye ederim" derdi. Aradan yıllar geçmesine rağmen bu vesileyle hocamızı bir kez daha hatırlamış oldum. Hocamız çok haklı imiş.

Hele dolmuşlar beklediğin zaman geçmez. İşin acele diye binsen dolmuş dolu değilse kağnı gibi gider. Yeri gelir bazı duraklarda beklemeye koyulur. Çok acelem yok. Yavaş yavaş gideyim diye dolmuşa binersin, jet hızıyla gider. Yolcu yoksa sefere çıkmazlar. 

Şehirde yaşıyorsan araban olsa bile yeri geldiği zaman yolda kalırsın, dolmuş güzergahı olmayan bir yerde bulunmak durumunda kalırsın. İnsanın cebinde el kart olmalı. Hele kredi kartı bu devirde niye olmaz. Haydi ikisi de yok diyelim. Kişi otobüse binse, içerideki yolculardan birine el kartım yok. Biriniz benim yerime basabilir mi dese en azından bir yolcu çıkar, parasını verirsin. Kimse çıkmasa, şoförler, bir dahakine iki kez tutarsın deyip otobüse alır. Gördüğünüz gibi insan isterse pekala alternatif bulur ve işini çıkarır. Ama illa dolmuş illa taksi illa biri bırakacak illa aldığı yere bırakacak derse birini aramak durumunda kalır. Çünkü aklına başka bir şey gelmez. Ben onun yerine olsaydım, oğlanı çağırmazdım. Oğlan gelinceye kadar zaten çarşıya bir şekilde varırdım.

Bir şekilde evine varmış. Bunu mesele edinip başkasına anlatması da hiç hoş olmamış. Böyle yapacağını, surat asacağını bilseydim, sırtımda taşır, yolda bırakmazdım. Zaten indirdiğim yerde vasıta olmasa iftara gitmez, yine onu bırakırdım.

Güya, yalnız gitmeyeyim. Bu arkadaş da giderse iki araba gitmesin, ben onu götüreyim diye iyilik yapmıştım. Ne yakıtı beraber çekelim diye para istedim ne de böyle bir beklentim vardı. Evimden çıkıp Gazze Caddesi üzerinden çevre yola çıkıp ilçeye gitmek varken onu almak için trafiğin yoğun olacağını bile bile Eski Garaj'a geçtim. İftar ve iftara davetli olmasam, yine Eski Garaj'a bırakırdım. Ama zaman daraldı. Üstelik ben ona seni şurada indireyim deyinceye kadar onun bana, "Sen şuradan geç git. Ben başımın çaresine bakarım. Bu saatte kırmızı ışık ve araç yoğunluğu çok olur" diye teklif etmesini beklerdim. Böyle demediği gibi gündüz vakti trafik bu derece yoğunsa iftar öncesi trafik daha yoğun olur demesi gerekirken, "Gündüz yoğun olur. İftar öncesi o kadar yoğun olmaz" dedi.

Hasılı bu olayı anlamadım gitti. Anlaşılan o ki kimseyi aramadan basıp kendi başına gitmek varmış. O kadar yolu tep, toplamda 150 km taşı. Menzile ramak kala indirince buna gönül koy. Tekrar söylüyorum, işin bu raddeye geleceğini bilseydim, gerekirse sırtımda taşırdım.

Hülasa hata ve kusurlar hiçten doğar ama hatalar hiç değildir dedikleri böyle bir şey olsa gerek. Yaşayıp göreceğim varmış. Bu da benim kulağıma küpe olsun.

Şunu da belirteyim. Çok arabaya binen biri değilim. Eşin, dostun yanına binecek olsam, onların geçeceği güzergaha çıkarım. Oraya kadar yürürüm, vaktinde çıkarım. Evden alırım demelerine de izin vermem. Hatam, herkesi kendim gibi görmemde sanırım. 

Tek Kişilik Servis Aracı Sevdamız

İftara 40 dakika kala hem vakit geçireyim hem de yürüyüş yapayım diye evden çıktım.

Yürüyüşümü yapıp iftara yetişeyim diye 15 dakika kala eve doğru dönerken Meram Yeniyol ışıklarına (Lastik durağına) takıldım.

Akşam trafiğini yönetmek için bir polis de yönlendirme yapıyor. 

Tankın önünden gelip kırmızı ışıkta bekleyen araçların birbiri ardı sıra korna çalmaları dikkatimi çekti. Çarşıdan gelen araçlara geçiş veren polis de bu korna sesinden rahatsız oldu. Polis az sabır dercesine eliyle işaret yapmasına rağmen korna çalanlar bildiğini okumaya devam etti. Bu duruma içerlenen polis çarşı tarafından gelen araçlar bitmesine rağmen tank yönünden gelen araçlara geç komutu vermedi. Yeşilin yanmasını bekleyin diyerek ışığı gösterdi. 

Tank yönünden gelen trafiğe baktım. Işıkta beklerken araçlar, tankın önündeki kavşağa kadar uzanmıştı. 

Az sonra yeşil yandı. Araçlar geçmeye başladı. Bu araçların içinde kaçar kişi var diye merak ettim. Tek tek araçlara baktım. Taksilerin kahir ekseriyetinde sadece şoför koltuğunda oturan tek kişi vardı. Bazısında iki kişi vardı. Koca otobüs de vardı geçen. Sanırım servis aracı olmalı. Bu otobüste kaç kişi var diye baktım. Bunda da sadece şoför vardı. Korna çalanlardan biri de bu otobüs şoförüydü. Belli ki yolcularını bırakıp evine iftara yetişeceklerden biri de bu. Yalnız sakız çiğniyor gördüm. Belli ki oruç tutmuyor. Oruç tutmaması kendi bileceği bir şey. Yalnız iftar vakti iftara yetişecekmiş gibi üç arabalık yeri de işgal etmesi anlaşılır gibi değil. Nasılsa oruç tutmuyorsun. Yolcunu bıraktıktan sonra bir kenarda biraz beklese diğer araçlar daha çabuk evlerine varabilirdi. 

Bundan da geçtim. Işıkta iftara yetişmek için bekleşenlerin çoğu tek kişi. Araçlarda üç dört kişi olsa hiç gam yemeyeceğim. İftar vakti yolların ve kavşakların bu derece yoğun olması da bundan. Bizim millet kadar evden işine, işinden evine servis aracı olarak özel otosuyla tek kişi seyahat eden başka millet var mı, inan çok merak ederim. Toplu taşıma yerine her işine giden bu şekilde trafiğe çıksa, durmadan yeni cadde açsak bu trafik yoğunluğunun önüne geçmek mümkün değil. 

Dizel, LPG veya benzinin bu derece pahalı olmasına rağmen insanımızın toplu taşımayı tercih etmeyerek rahatından ödün vermeden bu derece araca binmesi, en büyük israfımız diye düşünüyorum. Bu durumda insanımızın pahalılıktan dem vurmasının bir anlamı yok. 

İnsanımızın pahalı gelmesine rağmen özel otosuyla işe gidip gelmesinde, toplu taşımaların kalabalık olması, güzergahların uygun olmaması, metronun yaygınlaşmaması, çoğunun gideceği yere iki araçla intikal ediyor olması da bir sebep olmalı. 

Her ne sebep bulursak bulalım, pazarlamacılık yapmayan, zamanla yarışmayan, işine gittikten sonra işyerinde sabahtan akşama işyerinin önüne veya yakın bir yere aracını park eden insanların, rahatından biraz ödün vermesinde, işine giderken toplu taşıma seçeneklerini tercih etmesinde fayda var. İnanın sabahtan akşama cadde ve sokaklarımız park edilmiş araçlarla dolu. Her yer araba yığını. 

Ha işe iki, üç, dört kişi giderler. O zaman araba elzem derim. Ama tek kişiden ibaret araba sevdamız cadde ve sokakları, yolları, kavşakları hınca hınç arabayla dolduruyor. Trafiği ve hayatı felç ediyor. Her aracın egzozundan çıkan zararlı maddeleri de insanımıza solutmamız, havayı kirletmemiz de işin bir başka yönü. 

14 Mart 2026 Cumartesi

Suriyeli Gözüyle Devletsiz Kalmak

2016-2021 yılları arasında kiracı olarak bir villaya taşınmıştım. Aynı sitenin içinde beş yıl boyunca komşuluk yaptığımız, gidip geldiğimiz iki Suriyeli kardeş vardı. "Bir Taşınma Hikayesi" başlıklı yazımda bu iki kardeşten bahsedeceğim demiştim.

İki kardeş aynı villada kalıyordu. İkisi de evli idi. Sanırım bacanak idiler aynı zamanda. Villanın bir katında biri, diğerinde öbürü oturuyordu. Villanın giriş katında büyükçe bir salon, wc ve mutfak vardı. Giriş katı ortak kullanıyorlardı zannedersem. 

Bu iki kardeş, iç karışılık dolayısıyla Suriye'den Konya'ya göç etmiş, binlerce Suriyeliden ikisi idi. 

Babaları doktormuş. Ayrılmasına izin vermemiş Beşşar Esad. Babalarını bırakarak Şam'dan Konya'ya gelmişler. 

Her iki kardeş de ilahiyat fakültesinde Arapça derslerine giriyordu o zaman. Bir tanesi güzel Türkçe konuşurken, abisi, konuştuğumuzu anlar fakat Türkçe cevap veremezdi. Kardeşi yokken bizimle bir konuyu konuşması gerektiğinde tercümanlık yapsın diye küçük çocuğunu yanında getirir, o şekilde anlaşırdık. 

Pandemi döneminde dükkan açmak için çalışanlarına izin almaları gerekiyormuş. Bunun için resmi makamlara dilekçe ve bazı evrakı sunmaları gerekiyormuş. Türkçe konuşan kardeşi aradı, hocam yazıcı var mı diye. Var dedim. Abim, yarın gelse de yazıcıdan çıktı alabilir misin dedi. Yarın değil, şimdi gelsin, yardımcı olayım dedi. Akşam 23.00 suları idi. Oğluyla beraber geldi Türkçe konuşamayan. Rahatsız ettiğine dair birkaç defa özür diledi oğlu aracılığıyla. Problem yok, sıkıntı etme dedim ise de rahatsızlık verdiğine dair mahcubiyet yüzünden okunuyordu. Flaştan evrakları açıp dilekçe ve evrakı düzenledim. Kaç nüsha istedi ise çıktı alıp verdim. Borcunu sordu. Para vermek için israr etti. Borcunuz yok. Bunun lafı olmaz dedim. Giderken tekrar özür dileyince, oğluna, şu babana söyle bir defa daha özür dilerse problem olduğunu ve rahatsız ettiğini söyleyeceğim dedim. Elini göğsüne götürerek yarım Türkçesi ile tamam, teşekkür ederim deyip ayrılmıştı.

Bu iki kardeşin, çocuklarının ve TEOG sonucuna göre yeğenlerinin okullara yerleşmesinde ne zaman bir teşriki mesaim ve katkım olsa nezaketlerine ve efendiliklerine hayran kaldığımı ve takdir ettiğimi belirtmeliyim. 

Bu iki genç Şamlı Suriyeli ile birkaç yıl komşuluk yaptık. Konuşmaları, hal ve tavırları çok efendice idi. 

Yolda beni gördükleri zaman dururlar, gideceğim yere kadar götürürlerdi.

Evlerine misafir olduk, evimize misafir geldiler.

Kestiğim kurban etinden pay verdim. Kabul etmediler. 

Bir süre sonra Türk vatandaşlığına geçtiler. Vatandaşlığa geçtikten sonra Şam usulü tatlı dükkanı açtılar. 

İlahiyatta öğretim üyeliği görevini niye bıraktınız dediğimde, "Daha önce yabancı statüsünde sözleşmeli olarak derslere girdik. Ne zaman ki Türk vatandaşı olunca, fakülte," Siz artık derslere giremezsiniz. Türk vatandaşı oldunuz. Burada ders okutmak için Ales'e girmeniz gerekir" demiş. "Ales de bize göre değil" deyip tatlı dükkanı açtılar. 

Çarşıdan geçerken beni gördükleri zaman dükkandan çıkıp dükkanlarına oturttular, tatlı ikram ettiler. Sattıkları tatlıları da birinci sınıf. Bizimki gibi şerbetli değil. Tatlının her bir tarafı Antep fıstığı ile dolu. Elini batırmadan, eline çatal almadan çerez yer gibi yiyorsun. 

Kısa zamanda önce birine ev alıp eşyasını taşıdılar, sonra diğeri de aldı, villadan taşındılar.

Bir defasında Meram Bağlarında piknik yapacaklarmış, karşı komşuyla beni de çağırdılar. Piknik sonrası çay içmeye gelelim dedik. 

Yanlarına vardığımızda, pişirdikleri etten bir parça tadımlık aldık. Çayımızı içmeye başladık. Piknik için seçtikleri yer ücra bir yerdi. Hafif karanlıktı. 10-15 kişi varlardı. Tanıştırdılar. Hepsi Suriyeli idi. Hepsinin işi vardı. İçlerinde toptancılık yapan bile vardı. İmkan yönünden gördüğümüz Suriyelilerden daha iyi durumdaydılar. 

Çaylarımızı içip muhabbetimizi yaptık. Kalkmadan önce bizi pikniğe davet eden iki kardeş ayağa kalktı. Üç dört tane çocuğu da yanlarına aldılar. Ellerine birer poşet alıp bir güzel mıntıka temizliği yaptılar. Bu yönlerini de takdir ettim. 

Sonrasında iadesi ziyaret yaptık komşuyla birlikte. Yanlarında dedeleri de vardı. Komşu sordu. "Suriye'nin bugün bu duruma geleceğini yani iç karışıklığa sürükleneceğini bilseydiniz nasıl davranırdınız" dedi. "İlk başlarda demokratik hak olarak meydanlara çıktık. Elimizde hiçbir şey yoktu. Şiddete başvurmadık. Ne zamanki üzerimize uçakla bombalar atılmaya başlanınca neye uğradığımızı şaşırdık. Kendimizi burada bulduk. Sonucun böyle olacağını bilseydik bu yola kalkışmazdık" dedi. Bombayı kim attı dediğimizde bilmiyoruz dediler. 

Yine komşu, "İleride Suriye'ye dönmek ister misiniz" diye sordu. "Suriye şimdiden üçe bölünmüş durumda. Bir kısmında ABD var bir kısmında Rusya var bir kısmında da Türkiye var. Bu durumda nasıl gideriz" dedi. (Bu konuşmayı yaptığımız zaman Suriye'de şimdiki yönetim yoktu. ABD ve Rusya'nın işgali söz konusuydu. PYD ile mücadele için Türkiye'nin Suriye'ye operasyon yaptığı yıllardı.) 

Bu konuşmada en dikkatimi çeken "Bu duruma geleceğimizi bilseydik demokratik tepkimizi göstermek için meydanlara çıkmazdık" cümlesi idi. 

Öyle ya bunun sonucunda ülkeyi terk edip göçmen durumuna düşmek varsa demokratik haklar yerine, mevcut durumu kabullenirlerdi. Çünkü en kötü ülke devletsiz ülkedir. En kötü devlet yönetimi devletsiz olmaktan iyidir. 

Bu durumu Iraklılar, Libyalılar da çok iyi bilir. 

Çıkardığım sonuç, en kötü devlet yönetimi bile devletsiz olmaktan iyidir. 

FB'ye Yazık Ediliyor

Futbol hakkında zaman zaman kalem oynatsam da hiçbir takımın fanatiği değilim. Benim spora ilgim yediden yetmişe bu ülkenin çoğunda olan futbol kadardır.

Hafta sonları geldiğinde şampiyonluğa oynayan kulüplerin skorlarına bakarım. Konyaspor, GS ve FB'nin sonuçlarını merak ederim. Ayrıca maça gitmem, TV'de bu takımların maçlarını da izlemem. GS, FB'nin Avrupa maçlarını fırsat bulursam izlerim. Bir de Milli Takımın maçlarına bakarım.

Zaman zaman kısa videolara bakarken önüme gelen FB ve GS takımlarına alt yorumcu analizlerini izlerim. 

Bazen futboldan koparım. Sadece sezon sonu şampiyon olan, Super Ligden düşen ve Super Lige çıkan takımları merak ederim.

Küçüklüğümde FB'li idim. Mahalle arası maçlar yaparken kendi aramızda her birimize futbolcu isimlerini verirdik. Bana da Engin demişlerdi.

Bir gün benden iki yaş büyük amca oğlum, "Takım değiştiriyoruz. Bundan sonra GS'li olacağız" dedi. Türklerin Müslüman oluşu gibi mahalledeki çoğumuz topluca GS'li olduk. Niye GS'li olduk, o yıl GS şampiyon oldu da amca oğlum takım mı değiştirdi? Bunun sebebini de bilmiyorum.

Kendi aramızda maç yaparken çoğu akran yeni takımımız GS'li futbolculardan isim seçti. Benimki yine Engin olarak kaldı. Yanlış hatırlamıyorsam, FB'de oynayan Engin de GS'li futbolcu olmuştu. 

Hem GS hem de FB tıpkı BJK ve Trabzonspor gibi köklü kulüp. Şampiyonluklar bu kulüplerde daha fazla. Bu dört kulübün Türkiye'nin her bir tarafından taraftarı var. Bu dört kulüp rekabette olmazsa olmaz kulüplerdir. 

Takım olarak GS'yi tutsam da ülke futbolunun gelişmesi bakımından iyi oynayanın şampiyon olmasını isterim. Aralarında rekabet olsun isterim. Ülke şampiyonluğunun yanında kulüplerimizin Avrupa arenasında başarılı olmasını isterim. 

Kulüplerimizin alt yapıya önem vermesini, olur olmaz yabancı futbolcu transfer etmemesini, ülke parasının yabancılara gitmemesini isterim. Alt yapıya ne kadar önem verilirse Milli Takıma daha fazla futbolcu seçeneği söz konusu olacak. Bu ülke de yabancı futbolcuya cennet olmayacak. Yabancı futbolcu alınacaksa da gelecek vadeden, giderken kulüplerine para kazandıran olmasını isterim. Ahı gitmiş, vahi kalmış, elde kalacak futbolcu transferlerinin yapılmamasını isterim. 

Bu ülkeye esas başarı getirecek olan alt yapıdan yetişen futbolculardır. Bunun örneği de 2000'li yılda UEFA ve Super Kupayı müzesine götüren GS'dir. GS'yi başarıya götüren de üç dört yabancı dışında alt yapıdan yetişen futbolculardı. 

Belki güleceksiniz belki çok saçma bulacaksınız ama FB deyince isminden hareketle Fener Rum Patrikhanesi, GS deyince Fransızların açtığı Galatasaray Lisesi aklıma geliyor. Kısaca iki isim de bana bu çağrışımları yapıyor. 

Buna rağmen önce FB'li sonra da GS'li oldum. Ne Fenerbahçe Rum Patrikhanesi'nin ne de GS Fransızların. Her ikisi de bu ülkenin takımı. Zaman zaman GS'nin ismi FETÖ ile anılsa da bunun da GS'ye haksız bir itham olduğunu düşünürüm. 

Yazıya koyduğum başlığa bakarsanız, bu yazı FB yazısı olacaktı. Bir girdim, çıkamadım gördüğünüz gibi. Malumunuz FB ligin sonuncusu ve düştü gözüyle bakılan Fatih Karagümrükspora 2-0 yenildi. Bu sonuçla sezonun ilk yenilgisini aldı ve şampiyonluk adaylığında en büyük yarayı aldı. 

Bir GS'li olarak FB'nin şampiyon olmasını istemem. Yenilmesi açıkçası sevindirdi. Aynı duygular FB'liler de de vardır. Sevinmenin ardından üzüldüm. Şampiyonluğa oynayan bir kulüp bu sonucu almamalıydı. Meydanın GS'ye bırakılması, futbolda rekabetin zayıflaması demektir. Takımlar öyle iyi olmalı ki bir seyir zevki olan futbolumuz gelişsin. Rekabet ortamı kalkarsa takımlarımız annelerinin liginde birbirlerine horozlanırlar dururlar.

Geleyim FB'ye. FB'ye yazık ediliyor. Bu takıma en büyük zararı da FB'ye başkan olanlar veriyor. Hem Aziz Yıldırım hem Ali Koç bu kulübü kendi çiftlikleri gibi yönetti. Saran biraz farklı diye düşündüm. Görünen o ki bu da selefi olan kişileri aratmayacak.

FB'nin yönetim sorunu var. FB zenginler kulübü. Parası olan bu kulübe başkan yapılıyor. Parayı veren de takım kuruyorum diye parayı har vurup harman savuruyor. Geldiler mi, gitmeyi de bilmiyorlar. Tıpkı bizim siyasi liderlerimiz gibi. Bu kulüp GS gibi ekiple yönetilmiyor, adeta tek kişiden oluşan bir yönetim görüntüsü var. Parayı veren bu kulüpte düdüğü çalıyor.

FB'liler başarılı olmak istiyorlarsa ilk önce bu tek kişi yönetiminden kurtulmalı. Takımı ekibe havale etmeli. Bu takım zenginlerin oyuncağı olmamalı. Kulüp iş bilen ehil insanlara teslim edilmeli. 

Bildiğim kadarıyla FB'nin para sorunu yok. Yönetim sorunu var. FB kulübü üyeleri ilk önce zengin başkan klasiğine neşter vurmalı. Kulübü ortak akıl yönetmeli. Bir futbol politikası olmalı. Her sene futbolcu ve teknik direktör değiştirmekten vazgeçmeli. 

Bir de her başarısızlığa kulp bulmaktan, mazeret ve gerekçe üretmekten bu kulüp sevenleri vazgeçmeli. Başarısızlığa kılıf bulmaktan uzaklaşmalılar. GS ile rekabet etmeleri güzel ama GS ile yatıp kalkmaktan da vazgeçmeliler. Fazla haset iyi değildir ancak kendisine zarar verir. 

Eğer dediğim yapılmazsa FB kolay kolay belini doğrultamaz. Bu günleri mumla arar. Bu da hem FB'ye hem de ülke futboluna zarardan başka bir şey değildir. 

13 Mart 2026 Cuma

Geçmişi Kaşımanın Ne Gereği Var?

ABD ve İsrail'in Ortadoğu'da sırayla ülkeleri dizayn ettiği bir gerçek. Dizayn derken bazısını bölüyor bazısını zayıflatıyor bazısını iç karışıklığa sürüklüyor. Irak, Suriye, Lübnan, Libya bunun en bariz örneği. Şimdi bu ülkelere devlet demeye bin şahit lazım.

Günümüzün Ye'cüc ve Me'cüc'ü olan bu iki ülke şimdi de İran'a ayar veriyor. Bir taraftan İran'ı bombalarken diğer taraftan İsrail'in Lübnan'a kara harekatı başlatmış olması, asıl hedefin Lübnan'a yerleşmek olduğunu gözlerden kaçırmıyor.

Asrın Ye'cüc ve Me'cüc'ü adım adım hedeflerine doğru ilerlerken biz tuzu kurular oturduğumuz yerden ahkam kesiyoruz. Mezhepçilik yapıyoruz. "İran şöyle böyle diyoruz. Bunların dini anlayışı bozuk. Sahabeye şöyle dil uzatıyorlar, Hz Aişe annemize neler söylüyorlar neler. Hamaney Esed'in tarafını tuttu. Şehit falan değil" diyoruz.

Din farklılıklarını ve mezhep anlayışlarını gündeme getirmenin zamanı değil, esas zalime karşı kenetlenmek lazım dediğinde, seni İrancı olmakla itham ediyorlar. Eğer böyle ise kendileri Amerikan ya da İsrail tarafını tutuyor anlamı çıkmaz mı?

Bu durum yani din ve mezhep anlayışını gündeme getirmek trafik kazası geçiren, ölümle pençeleşen birine ilk müdahaleyi yapmak gerekirken kaza geçirenin geçmiş yaptıklarını konuşmak gibidir.

Şu anda asrın Ye'cüc ve Me'cücü rolünü üstlenmiş, zalimliği su götürmez gerçek iki devlete karşı tavır almak varken mağdur ve mazlumu sorguluyoruz. Halbuki mazlumun dini sorulmaz ve sorgulanmaz. "Her doğan fıtrat üzere doğar. Daha sonra ailesi onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" hadisinde olduğu gibi herkes dinini ve mezhebini içinde bulunduğu toplumdan alır. İçine sinse de sinmese de durum budur. İran'da doğup büyüyen biri olsaydık bizler de Şii olacaktık, Caferi olacaktık. Sahabeye hakaret edecektik, Hz Ayşe'ye ağza alınmayacak söz söyleyecektik. Aynı şekilde bir Acem Türkiye'de büyüseydi, Sünni olacaktı. Kısaca her ülke ve bölgede yaşayan din, inanç ve mezhebi atalarından miras olarak kucağında bulur. 

Bir Alevi'yi Sünni, bir Sünni'ui Alevi, bir Şii'yi Sünni yapamazsın. Herkes bulunduğu mahalle ve ülkesinin rengine bürünür. 

Yazdıklarımdan, sakın ola ki İranlılar sahabeye hakaret ederek doğru yapıyorlar anlamı çıkarılmasın. Zira böyle bir şeyi ihsas bile etmem. Yapılanları saygıyla da karşılamıyorum. Sadece anlamaya çalışıyorum.

Hülasa, İran yanlış dini ve mezhep anlayışında olabilir. Ki öyledir. Esed'in yanında yer alarak Suriye'de binlerce kişiyi katletmiş de olabilir. Ki öyledir. İran dinsiz, putperest de olabilir. Şu anda tüm zalimliği ve izlediği politikası yanlış olsa bile bu zalimden daha büyük katmerli zalim olan ABD ve İsrail'dir. Bizlerin tüm dini farklılıkları, inancı bir tarafa bırakarak katmerli zalimlere karşı tavır almamız gerekir.

Dün olduğu gibi ABD ve İsrail asrın zalimidir. Saldırgan ve saldıran onlardır. Bunlara dair sözümüz olmalı. Gücümüz küçük zalime değil, büyük zalime olmalı. Çünkü geçmişi kaşımanın, dini ve mezhebi farklılıkları gündeme getirmenin ne yeri ne de zamanı. Hiçbir şey yapamıyorsak bari susalım. 

Fıtrat Hadisi

Buhari, Ebu Davut ve Tirmizi'de geçen, "Her doğan fıtrat üzere doğar. Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" hadisi meşhurdur.

Bazıları bu hadisteki fıtrat kelimesinin başına "İslam fıtratı" eklese de hadisin orijinal metninde İslam yoktur.

Bazıları "Müslüman" doğar şeklinde fıtrata Müslüman anlamı verse de yine fıtrat kelimesinden Müslüman anlamı çıkmaz.

Önce fıtrat nedir TDK'ye bir bakalım. 

1. "Bir kimsede doğuştan bulunan vücut ve ruh özelliklerinin tümü; tıynet, cibilliyet".

2. "Bir şeyin yaratılırken kazanmış olduğu özellikler bakımından durumu; hilkat".

Görüleceği üzere TDK iki tanımda da fıtrata İslam/Müslüman anlamı vermemiş.

Fıtrata, doğuştan gelen yetenek, her insana doğarken verilen meleke, inanma ve Allah'ı bulma yetisi, bozulmamış hal, orijinallik, safilik gibi anlamlar da verilebilir.

Fıtrata dair bu anlamlara yer verdikten sonra hadisin ikinci cümlesi olan, "Sonra anne babası onu Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar" kısmına gelelim.

Bu kısmı, çocuğun bir inanca ve düşünce yapısına sahip olmasında; anne baba, çevre, toplum, arkadaş çevresi, eğitim gibi faktörlerin etkili olduğu şeklinde anlıyorum.

Kişi, toplumun içinde hiç bozulmadan ya da hiçbir şeyden etkilenmeden büyüse, yani kendi başına kalsa doğuştan gelen bu yeteneği sayesinde deneme yanılma yoluyla inancını bulur, tıpkı Hz İbrahim'in yıldız, ay ve güneşi bir anlığına Rab edindikten sonra gerçek Rabbini bulduğu gibi.

Katılır veya katılmasınız, bu hadisle ilgili bir yöne daha değineceğim. Hadise göre çocuğu anne babası, Yahudi, Hristiyan veya Mecusi yapar kısmı dikkatimi çekti. Bu kısımdan kişilerin inancında Allah'ın verdiği akıldan ziyade çevrenin etkili olduğu, kişilerin inancında, bulunduğu toplumun çok önemli olduğu anlaşılır.

Ülkelere göre dinlere baktığımız zaman o ülkede baskın din hangisi ise o ülkenin yurttaşlarının o dinde yoğunlaştığı görülecektir. Dinler ister evrensel ister mahalli ya da ister ilahi ister insani olsun her din belli bölgelerde taraftar bulmuş. Öyle zannediyorum insanlar yaşadığı ülkenin din rengi ne ise o renge bürünmüş. Girilen din de sorgulanmaz. 

Yine kahir ekseriyetinin araştırarak, aklını kullanarak, sorgulayarak bir dine girmediği anlaşılır. Mesela Türkiye'nin kahir ekseriyeti Müslümandır. Biz Türkiye'de doğup büyüyen değil de Hindistan'da doğup büyüseydik, büyük ihtimalle ya Hindu ya Sih ya Budist da Müslüman olacaktık. Çin'de doğup büyüseydik Konfüçyanizm, Budizm ya da Taoizm dininden olacaktık. En azından kahir ekseriyetimiz böyle olacaktı. Pek azımız araştırarak bir dine müntesip olacaktı. Yine Anadolu'ya Türkler gelip buranın baskın unsuru olmasaydı, belki de Hristiyan olacaktık. Eğer böyleyse, dinlerin evrensel olsa bile yerel olduğu, toplumun baskın unsurlarından etkilendiği anlamına gelir diye düşünüyorum. 

Kabak Çekirdeği Hikayem

Ramazanın bir pazarında adımlayalım diye komşuyla çıktık. Ne tarafa gidelim derken İstasyon, Anıt, Zafer, Alaaddin, Kayalıpark derken Aziziye'ye yürüdük. Oradan Yeni Larende Caddesinden mahalleye doğru yöneldik. 

Muhacir Pazarı civarına gelince pazara girelim dedik. Kabak çekirdeği bulabilir miyiz dedim komşuya. Daha önce birinden aldım. İyiydi dedi. Köylülerin satış yaptığı daracık sokağa girdik. 

Gözümüz kabak çekirdeğindeydi. Birinin sattığı kabak çekirdeğini biraz nemli gördük. Az daha gittikten sonra bir başkasının sattığı çekirdek gözümüze güzel göründü. Görüntüye göre alacağız. Çünkü oruçlu oruçlu tatma imkanımız yok. ikişer kilo aldık. 

Eve giderken, "bu bölgedeki satıcılar bizim bölgenin insanı. Konuşmalarından belli. Ben genelde bunlardan alırım" dedi komşu. Ardından evlere geçtik. 

Kayın biraderin ablası çekirdeği görünce, "Bu çekirdek iyi değil. Fazla almasaydın keşke" dedi ama almış bulundum. 

Evde kabak çekirdeğini eksik etmem. Sezonunda alırım her sene. Bu sene de 8 kilo almıştım birinden. Bir başkası 2 kilosuna göz koydu. Bana kaldı 6 kilo. 

Akşam çay içerken çitlerim. Son aldığımın çitlemesi de tadı da güzeldi. Bitmesin, sezonu geçirsin diye gözüne baktım durdum ama ramazandan bir gün önce bitmişti. 

Bakalım bu yeni aldığım nasıl çıkacaktı. İki, üç gün misafir, davet derken yeni kabak çekirdeğinin tadına bakamamıştım. 

İlk defa çarşamba akşamı kaseye doldurup çayla çitlemeye başladım. Çitlerken tadını alamadım. Çayı bitirip çitlemeyi de bırakınca ağzımın içi zehir gibi oldu. Dişlerimi fırçaladım. Üzerine bol su içtim. Nafile. Gece boyunca ağzım bu nahoş tadı hissettim durdum. 

Belli ki çekirdek eskiydi. Eski değilse de yaşken düzgün kurutulmamış. Acımaya yüz tutmuş. Daha doğrusu acımış. 

Bir de iki kilo almıştım. Kayın validenin kızını dinlesem iyiymiş. 

Ertesi günü komşuyu aradım. Çekirdeği beğendin mi diye. Öyle ya belki de benim ağzımın tadı bozuktu. Çekirdeği de komşu beğenmişti, pazarlığı da kendisi yapmıştı. Birer kilo alalım demişti de madem ki beğendi. Bir kilo dediğin nedir ki birden biterdi. Sonrasında tekrar çekirdek arayışına girmeyeyim düşüncesiyle ikişer kiloya çıkarmıştım. 

Komşu, daha tadına bakmamış. Eşime bir sorayım dedi. Daha dönüş yapmadı. Kendisine, çekirdek acı geldi bana dedim. "Acıysa pazar günü gidip geri verelim" dedi. 

Pazar günü gidince çekirdek aldığımız adamı bulabilecek miyiz? Bulsak adamı tanıyacak mıyız? Sürekli geliyor mu? Geliyorsa da her daim aynı yerinde mi sergi açıyor? Haydi bulduk diyelim. Adam geri alacak mı? Şayet pazar günü gidersek, Satıcı ne yapacak göreceğiz. Şu var ki geri para iadesi almaktansa çekirdek dışında sattığı bir şey varsa ihtiyaç olsa da olmasa da değiştirme, geri almasa ya da değiştirmese kabak çekirdeğini kendisine bırakıp gelme niyetim var. 

Hasılı, bir kez daha pazarcı esnafına kanmış oldum. Bu deliğe kaç defa girip çıkacağım, bilemedim gitti. Belli ki onlar beni kandırmaktan ben de kanmaktan bıkıp usanmadan ömrümü tamamlayacağım. 

Türkiye'nin kronik sorunu pazarcı sorunu. Bu ülkenin her bir sorunu çözülse bu sorun çözülmez. Artık hiç umudum kalmadı. Ne zaman ki bu pazarcı esnafı düzelir, bu ülke de düzelir. Böyle derken tüm pazarcılar sahtekardır demiyorum. İçlerinde temiz satan, helalinden satanlar da var. Her zaman böyle dürüstlere rastlamak mümkün değil. Düzgün esnafın içine karışmış pirincin içindeki beyaz taş bunlar. 

Ben pazarcı olsam, bozuk ürüne para verip evime sokmam. Misafirime de ikram etmem. Yemediğim ya da yiyemeyeceğim bir şeyi de satmam. Pazara bile getirmem. Pazara getirsem bile müşteriye, "Geçen senenin çekirdeği, biraz acıma var. Yaşken düzgün kurutulmamış. Bu şekilde alırsanız siz bilirsiniz" şeklinde doğrusunu söylerim.

Sattığım ürününün bozuk olduğundan haberim olmaz da bir müşteri, ürünümden şikayetçi olsa özür diler, geri iade alırım. Bu ürünü de zarar etsem bile kaldırır, çöpe atarım.

Pazar günü pazara gidip çekirdeği geri verir miyim ya da çöpe atar mıyım, pazarcı nasıl davranacak şimdiden kestirmek mümkün değil. Yalnız değiştirme ve geri iadeyi sevmeyen biriyim. Bu işi yaparken de utana sıkıla yanaşırım. Bakalım pazarcı, sattığı çiğ kabak çekirdeği gibi çiğ mi davranacak yoksamahcup mu olacak ya sa satılan geri alınmaz mı diyecek? Bunu da pazar günü anlayacağım. Son durumu da bu yazının sonuna not yazarım.

Kabak çekirdeğinden zarar etsem de kısa günü kârı olarak o gün 2 saat yürümüşüm. 12.167 adım atmışım. 7 km yapmışım.

Not: Elime çekirdek poşetini alarak pazarın yolunu tuttum. Çekirdek aldığımız adamı buldum. Arkadaş, bu çekirdeği beğenmedik. Bunu yerine şu önündeki cevizle değişelim dedim. "Olur da bu çekirdek benim sattığım değil. Bak bu kararmış, benimki böyle değil. Benim çekirdek Karaman Kılbasan çekirdeği. Benim olsa alırım. Çünkü müşteri memnuniyeti diye bir şey var" dedi. Senden almıştık geçen hafta. Geçen hafta yok muydun dedik. "Evet, ben geçen hafta yoktum" dedi. Hasılı çekirdeği götürdüğümüz gibi geri getirdik. Zaten değiştirseydi, geri alsaydı şaşardım. Adam benden almadın dşye inkar etti. 

12 Mart 2026 Perşembe

Bir Ramazan Panosunun Düşündürdükleri

Ramazan etkinlikleri genelgesi çerçevesinde bir okulun koridorundaki panoya hazırlanmış bir pano örneğini fotoğrafladım.

Öncelikle panoyu hazırlayanı tebrik ediyorum. Çünkü bir emek var. Görsel yönü de güzel. Ramazan ayına uygun yapılacaklar da bir güzel sıralanmış. Panonun hazırlanışında estetik ve güzellikten ödün verilmemiş. Sanatını adeta ilmek ilmek işlemiş. Sahurla özdeşleşen Ramazan davuluna bile görselde yer verilmiş.

Fotoğraf karesinde yer alan yazılar küçük göründüğü için panodaki yazılara da yer vermek istiyorum. 

Ortaya, hoş geldin ramazan yazısı yazıldıktan sonra panonun her iki tarafında birer dörtlüğe yer verilmiş:

Bu aya hürmet gerek

Nimete şükür gerek

Mübarek ramazanda

Hakk'a ibadet gerek


Göz aydın hepimize 

Mübarek günler bize

On bir ayın sultanı 

Hoş geldin evimize 

Şiirlerin arasına da ramazanda yapılacaklara yer verilmiş: "Her gün bir iyilik yapmak, teravih namazı kılmak, Kur'an'ı Kerim okumak, sadaka vermek, sahur yapmak, cemaatle namaz kılmak, bol bol zikir çekmek, yardım kampanyalarına katılmak, büyüklerimize yardım etmek, iyilikleri devamlı hale getirmek". 

Panoya dair takdir ve içeriğine dair bilgiler verdikten sonra bu ramazan etkinliğine daha doğrusu bu panonun içeriğine dair birkaç kelam etmek isterim.

Ramazanda yapılacaklar listesine tekrar göz atıyorum. Dar ve geniş anlamda ibadete yer verilmiş. Sahur yapmaya bile yer verilmiş ama oruç tutmaya yer verilmemiş. Halbuki ramazan demek oruç tutmaktır. Ramazan etkinliği demek orucu merkeze almaktır. Sünnet olan teravihe, kalkılmasa oruca halel getirmeyen sahura yer verilmiş. Nedense oruç unutulmuş. Belki de sahur yapmak nasılsa oruç tutmak anlamına gelir diye düşünülmüş olmalı. Bir diğer husus, ramazanda yapılacaklar listesinde; zikir çekmek, teravihe gitmek, sahur yapmak, Kur'an okumak gibi her şey düşünülmüş. İyi, güzel. Yalnız tüm bu yapılacakların arasında çalışmak, üretmek, işimizi ihmal etmemek, işimizi düzgün yapmak, oruç tutarken işimizi de yerine getirmek, aksatmamak gibi hususlara yer verilmemiş. Elbette oruç tutan için sair zamanlardaki verim ve tempoyu görmek mümkün değil. En azından elden geldiği ve vücut el verdiği müddetçe işimize kendimizi vermek gerekir denebilirdi. 

En azından okul panosunda derslere çalışmak, okula devam etmek, dersleri dinlemek, kitap okumak denebilirdi. 

Kısaca, ibadeti hayatın merkezine alarak hayatın diğer alanlarını geri plana itmemek gerekir diye düşünüyorum. Hem dünya hem de ahiret işlerini dengede götürmek, birini yaparken diğerini ihmal etmemek lazım. Hele üretim asla geri planda kalmamalı. 

Bir Taşınma Hikayesi

Ev küçük diye kayınpederin kızının aklına uyarak bir ara oturduğum evden çıkıp kiraya taşınmaya karar verdim.

Birkaç eve baktık. İçimize sinmedi.

Bir evi beğendik. Dubleks idi. Hem soğuk olur hem kışın evi ısıtamayız hem temizliği zor olur hem de merdivenden in, çık zor olur diye vazgeçtik.

Öğretmen ama gayri resmi emlakçılık yapan biri "Şu daireye bakın" diye mesaj göndermiş. Bir oğlan ve annesiyle birlikte eve bakmaya gittik. Oğlanla annesi evi beğendi. Tutalım dediler. Ciddi misiniz? Bol merdivenli diye dubleks evi tutmadık. Burası tripleks. Daha çok merdiven var. Benim için bol merdivenli ev problem değil. Yağmurlu havalarda dışarıda yürüyüş yapma imkanı olmazsa bu üç katın merdiveninde günlük yürüyüşümü tamamlarım. Benim için aliyyülala olur. Bu işin evi ısıtamama ve temizlik problemi olur. Temizlikten bıktım, yetişemiyorum. Temizlikçi çağıracağım demeyin. Yarın bana merdivenden in çık, ayaklarımıza kara sular indi. Ah ayağım, vah kaderim, çıkalım buradan demeyin. Geniş bir ev alıncaya kadar burada oturacağız. İyi düşünün dedim. "Tamam, idare edeceğiz" dendi.

Ev sahibi yurtdışında imiş. Telefonla aradım. Evinizi tutmak istiyorum. Dört, beş sene oturmayı düşünüyorum. Bir yıl sonra ben geleceğim. Yakınım oturacak der misiniz dedim. "Şu anda yurtdışındayız. Yakın zamanda dönmeyi düşünmüyoruz. Oturabilirsiniz" dedi. Evi telefonla tuttum.

Hasılı, Allah'tan bir göz istemiştim. Allah bize verdi üç göz.

2016-2021 arası bu evde oturdum. İki katın koridoruna sensor taktırdım. Aşırı rüzgarlı, soğuk ve yağışlı havalarda bu merdivenlerden inip çıkarak yürüyüşümü yaptım. Sensor olunca her katta lamba tak, söndür derdi yoktu.

Merdivenden dert yananlara hiç kulak asmadım. Hele ayağım ayağım, bıktım şu merdivenlerden diyenlere hiç prim vermedim. Nasıl gaddar biri olduğumu bilesiniz diye bu kısmı da yazmış bulundum.

Beş yılın sonunda döviz patlamadan bir gün önce eski de olsa geniş bir daire alarak kendi evime taşındım.

Niyetim taşınma ve tripleks evde oturmayı anlatmak değildi. Ama gördüğünüz gibi tripleks eve girip çıkamadım. Bu arada kimin nerede olduğunu öğrenmek ve haberleşmek için cep telefonuyla birbirimizi aradığımızı da söyleyip neler çektiğimi anlaşılsın, sonra sadede geleyim.

Bu tripleks eve taşındığımda, aynı villalardan birinde kiracı olarak oturan iki Suriyeli kardeş, daha önce haber vererek, ellerine tatlı paketi almışlar, evime ziyarete geldiler. “Siz herhalde hayırlı olsun diyorsunuz” diyerek tatlıyı uzatmışlardı. Bu iki Suriyeli kardeşle ilgili yazımı da bir başka yazımda ele alayım.

11 Mart 2026 Çarşamba

Ye'cüc ve Me'cüc'ün Değirmenine Su Taşımak

ABD ve İsrail emellerini gerçekleştirmek için yıllara yayarak Ortadoğu'da yakıp yıkmadığı ve kana bulamadığı ülke kalmadı. Nereye girmişse kan ve gözyaşından başka bir şey bırakmadı. Harap edilen yerlerin yönetimleri bir tarafa hepsi İslam beldesi. Görünen o ki bu süfli ve kirli emellerine ulaşmak için yaptıkları planları bir bir ve sırayla uyguluyorlar.

Gözü dönmüşlük onlarda. Kan içicilik onlarda. Orantısız güç kullanmak onlarda. 

Haksız olduklarını cümle alem biliyor ama bu iki gücü hiçbir ülke karşısına almıyor, alamıyor. 

Engel gördükleri ve suyunu bulandırdıkları neresi varsa acımasızca saldırıyorlar. En büyük destekçileri bana dokunmayan yılan bin yaşasın sessizliğinde olan ülkeler.

ABD ve İsrail'in yerinde ben de olsam bu sessizlikten yararlanarak gözüme kestirdiğim ve kurban seçtiğim her bir yeri yakar yıkarım. Nasılsa güç onlarda, sermaye onlarda, teknoloji onlarda, silah ve teçhizat onlarda.

Bu iki terör devletine karşı acizlik başka bir şey. Bu iki terör devletinin saldırdığı ülkelere dair abuk sabuk, evlere şenlik ve sam başında saksağan şeklinde değerlendirme başka bir şey. Bu kafayı anlamıyorum bir türlü. Neyin kafasını taşıyorsak artık.

Bu iki Ye'cüc ve Me'cüc devlet kendi menfaati için Irak, Libya, Suriye'yi istikrarlaştırarak, Türkiye'den önceki son öküze yönelmişken ve bu uğurda her yolu mübah görürken biz ne yapıyoruz? Saddam zalimdi, Beşşar Esat zalimdi, Kaddafi Zalimdi. Hamaney ise Beşşar gibi birine destek verdi diyerek Ye'cüc ve Me'cüc'ün değirmenine su taşıyoruz. Evet, bunlar Katmerli zalim. Ama şimdi sırası değil. 

Hızımızı alamayıp "Allah bir zalimi başka bir zalimle cezalandırıyor" diyoruz. Burada bir hakkı teslim edeyim. Şükür ki İran'a saldıran ABD ve İsrail'i zalim olarak görmeleri. Bu objektif yönleri itibariyle bu kafada olanları tebrik ediyorum. Pekala İran ve Suriye gibi dinsizin hakkından imansız geldi diyebilirlerdi. Hatta ABD ve İsrail'i sütten çıkmış ak kaşık ilan edebilirlerdi. Vah yazık... Belli ki Suriye ve İran'ın mezhep tassubu bu tiplerin de gözlerini kör etmiş. Aynı mezhep tassubunu yaşıyorlar. Bu kafadakiler ne yiyorlar ne içiyorlar ne okuyorlar ne ile besleniyorlar? Anlamadım gitti.

Büyük ve katmerli zalime sesi ve gıkı çıkmayanların küçük zalimlere söz söylemeye hakkı yok. 

10 Mart 2026 Salı

Karadenizliler Çay Ocağı

Konya merkez PTT'nin arka tarafında şimdilerde adı değişmiş Ulusan İşhanı vardı. Bu hanın içinde sol köşesinde bir çay ocağı vardı. Çay ocağının adı Karadenizliler Çay Ocağı idi.

Penceresi yoktu çay ocağının. Gündüz vakti bile ışık yakılırdı aydınlatmak için. Tavanında bir havalandırması vardı bildiğim kadarıyla. 

Bu çay ocağını diğer çay ocaklarında ayıran özellikleri vardı: Birkaç gazete gelirdi her gün. Masalara konur. İsteyen gazete okurdu. Her masada satranç takımı vardı.

Buranın müşterileri hep tanıdık sima idi. Çoğu üniversitede okuyan öğrencilerden ibaretti.

Satranca merakımdan dolayı bu çay ocağına lise üç ve lise dördüncü sınıfta iken gitmeye başlamıştım. Üniversite boyunca da hafta sonları ve ders bitimi gitmeye devam ettim.

Birkaç el değiştirdi bildiğim kadarıyla. En son işleten Ali Bey'den önce Adnan isminde biri çalıştırıyordu.

Adnan ya da önceki işleten, belki de ilk bu çay ocağını açan Karadenizli olmalı ki bu çay ocağına bölgesinin adını vermiş diye düşünüyorum. 

Birkaç el değiştirse de değişmeyen özelliği, çayının güzel olması. Gelen müşteriye çay içiyor musun, ne alırsın diye sorulmaması, müşteri isterse çay verilmesi, içilen çayın yazılmaması, çay parasını ödeyen öder, parası olmayan ödemeden gider, sonraki gelişinde verirdi. Ocağı işleten diğer esnafa da çay verdiğinden zaman zaman yerinde olmazdı. Çay parasını verecek olan içtiği çayın meblağını masaya ya da para kutusuna koyardı. Sahipleri, çay içen var mı, şu kadar çay içtin, içmedin hesabı yapmazdı.

Müşterilerin çoğu öğrenci olduğu için çoğunun cebinde yeterince para olmazdı. Buraya gelen satrancını oynar, gazetesini okur, sigara içen sigarasını içer, sohbetini yapar. Çoğu da namazını kılardı. Namazını kılmaya arkadaşlarıyla camiye gider, birlikte namazlarını cemaatle eda ederdi.

Havasız bir yer olmasına rağmen içerisi genelde dolu olurdu. O kadar doluluğuna rağmen aşırı ses olmazdı. Gelenler zaten satranç oynamaya geliyor, satranç ise sessiz oynanan bir oyun. Buna bir de gelenlerin seviyesi eklendiğinde oturmaya doyum olmazdı.

Müdavimlerin çoğu fakir Anadolu insanının evladı. Buralarda dostluklar edinilmiş. İsimcek bilmeseler de müdavimleri birbirini simasından bilirdi. Fakülte bittikten sonra Obruk bölgesinde vekil öğretmenlik yapmıştım. Çocuğun bir tanesinin kulağı akıyordu. İşittim ki köye doktor gelmiş, muayene ediyor. Çocuğu götürdüm. Doktor beni görür görmez, ben seni tanıyorum dedi. Nereden tanışıyoruz dediğimde, Karadenizliler Çay Ocağından demişti.

İlk atamam Gaziantep'e çıktığında hangi ilçeye atanmam iyi olur derken Gaziantepli Mustafa isminde bir mühendislik öğrencisi vardı. "Abi, Nizip iyidir. Ben Nizip İHL'de okudum. Dayım il milli eğitimde müstahdem. İstersen söyleyeyim. Mümkünse Nizip olsun" demişti.

Bir zaman sonra Nizip İHL bahtıma çıktı. Gaziantep'e varınca Mustafa'yı aradığımda, "Abi, dayım izinde olduğu için daha senin tayini konuşamadı" demişti. Gerek kalmadı. Zaten Nizip İHL geldi demiştim.

Gaziantep ve Adıyaman'da çalışırken de yaz dönemi Konya'ya geldiğimde Karadenizliler Çay Ocağı yaz dönemleri yine uğrak yerim oldu. Çay ocağını uzun süre işleten Ali Bey ile hukukum da oluştu.

Sonraları bu çay ocağının bulunduğu İşhanı yıkılıp yerine yenisi yapıldı. Ali Bey yan tarafta bir başka yere yine aynı isimle açtı ama çay ocağının eski havası yoktu. Sonunda Ali Bey de bu çay ocağını kapatarak Karadenizliler Çay Ocağı zihnimizde ayrı bir yer olarak kaldı. 

Sahibi Ali Bey emekli olduktan sonra hala çalışmaya devam ediyor. İşe giderken zaman zaman karşılaşırız. "Çalışmayıp da ne yapacağım Ramazan Abi. Elim mahkum. Vücut tamam deyinceye kadar çalışacağım" dedi. Bu yeni işini bulan da zamanında bu çay ocağının müdavimlerinden olan, sonraları işadamı olan Harun adında bir arkadaştı. Her karşılaştığımızda, "Sağ olsun, bu işi bana Harun buldu" diye dua eder.

Buranın müdavimlerinin bu çay ocağına dair anıları vardır. Müdavimlerinden dinlemek lazım. Nereden aklıma geldiyse bu çay ocağı aklıma geldi. Bu şekilde kayda geçirmek nasip oldu. 

ABD ve İsrail'in Acziyeti

Trump, "Savaş büyük ölçüde bitti. İran'a büyük zarar verdik" açıklaması yaptı. 

Bu demektir ki savaşın son demleri. 

Yine bu demektir ki ABD ve İsrail'in İran'a başlattığı 12 gün savaşının ardından aynı ikilinin tekrar başlattığı savaşın 10. gününde yaptığı bu açıklamayla Trump havlu atmış görünüyor.

Çünkü ne 12 gün ne de 10. gününde İran'ı dize getirmiş durumdalar. İran yakılıp yıkılsa da yönetimiyle dimdik ayakta. Ne yönetim değişti ne de ülkede iç karışıklık çıktı.

Bakmayın Trump'ın zafer naraları attığına. İran'a verdikleri zarar İran'ın sakalını kesmekten ibaret.

Bu ikilinin hesapları tutmadı. Ne İran halkını yönetime ayaklandırabildiler ne körfez ülkelerini savaşa dahil edebildiler ne kendileri adına kara savaşı yapacak figüran bulabildiler.

Bir enkaz bırakarak arkalarına bakmadan çekip gidecekler. 

Bu gidişle cesaret edip üçüncü defa İran'a saldırı akıllarını ucundan geçmeyecek. Rezil olduklarıyla kalacaklar. Oturup biz bu haltı niye yedik deyip duracaklar.

Bir defa savaş orantısızdı. ABD ve İsrail son silah teknolojisine sahip olmasına rağmen yıllardır ambargo altındaki İran'ı dize getiremedi. Üstelik İngiltere ve Fransa başta olmak üzere adeta bütün NATO arkasındaydı bu ikilinin. Buna rağmen başarılı olamadılar. 

Trump ve İsrail'in üstünlüğüne rağmen bu savaşta başarılı olamaması, bir anekdotu aklıma getirdi. 

Üniversitede okurken Merkez PTT'nin arkasında bulunan Ulusan İşhanı'nın içinde, Karadenizler Çay Ocağı isminde bir çay ocağı vardı. Buranın müşterileri genelde üniversite öğrencisiydi. Buraya gelenler satranç oynar, çayını içer, gazetesini okurdu. 

Beni kendine rakip gören biri vardı. Beni yenmek için karşıma çıkar, her defasında yenilirdi. Bana yenilmeyi bir türlü hazmedemezdi. Oyun bittikten ve ben gittikten sonra "Ben bunun oyununa değil, çenesine yeniliyorum" dermiş. 

Yenildikçe, yenilen güreşe doymaz misali beni yenmek için benimle oynamaya can atardı. Yine bir gün teklif etti. Oynamaya başladık. Oyunda benim sadece bir filim kaldı. Onunsa aşağı yukarı tüm taşları duruyordu. Normalde taşım azalınca, oyun senin der, oyunu bırakırım. Bu defa demedim. O benim filimi yemek için uğraştı durdu. Ben de kaçtım. Tam pat pozisyonuna gelince, yemesi için fili önüne koydum. Epey bir düşündükten sonra "yerim" dedi. Fili yedi. Pat dedim. Oyun pat olmasına rağmen hiç konuşmadan satranç tahtasından başını kaldırmadan bir 15 dakika düşündü. 

Ne düşünüyorsun? Oyun pat dedim. Bu sözüm üzerine yine uzunca düşündü. Ardından, "Olsun. Oyun yine benim sayılır" demez mi. Böyle demesine, oyun niye senin sayılır? Bunca taşın varken, oyun üstünlüğü sende iken bu oyunu pat yapman ve beni yenememen senin acizliğini gösterir dedim. Hiç cevap veremedi. 

O hesap bu orantısız savaşta ABD ve İsrail, İran'a karşı o kadar güçlü olmalarına rağmen İran'ı yenemediler. Adeta acizliklerini göstermiş oldular. 

Ümit ederim ki bu savaş ABD ve İsrail'in zayıflamasına, ardından yok olup gitmesine vesile olur. 

9 Mart 2026 Pazartesi

İran, Yedi Düvele Karşı

Beğensek de beğenmezsek de İran kadim ve köklü bir devlet. Bildim bileli ambargo uygulanıyor bu ülkeye. Tüm ambargoya rağmen dimdik ayakta ve kendi yağıyla kavrulmaya devam ediyor.

İran, bize ambargo uygulanıyor diye yatmamış. Herhangi bir saldırıya karşı tedbirini almış. Füzenin her türlüsünü almış ya da yapmış.

Her şeyden önce bir Irak bir Libya bir Suriye bir Venezuela olmadığını gösterdi. Çünkü bu dört ülkenin ordusu, ülkelerini işgal eden güçlere tek kurşun atmadı. Savaşın ilk gününde dini lideri ve üst düzey komutanları öldürülmesine rağmen İran'ın ordusu dağılmadı. Yönetim zafiyeti ortaya çıkmadı. Füze rampaları yerle bir edilmesine rağmen İsrail'e füze göndermeye devam ediyor. Komşu ülkelerdeki ABD askeri üslerini nokta atış vurdu, vuruyor.

Gözle görülür ve açıkça destek veren bir ülke olmamasına rağmen İran, tek başına ve yapayalnız. Adeta yedi düvele karşı mücadele ediyor. Dünyanın süper gücü ABD'ye ve dünyanın saldırgan ve şımarık çocuğu İsrail'e boyun eğmiyor.

Sonuçta belki ülkesi yerle bir olacak. Ülkesini imar için yıllarını verecek. Belki savaşı kaybedecek belki binlerce insanı ölecek belki yeni yaptırımlara maruz kalacak belki ülkesinde iç karışıklık çıkacak belki ülkesi ikiye, üçe bölünecek ama kolay lokma olmadığını cümle aleme gösterdi. Savaşın onuncu günü itibariyle başını dik tutuyor. Ne ABD'ye ne İsrail'e ne Batı'ya eyvallah diyor.

Ülkesi ağır bombardıman altında iken yeni dini liderini seçiyor. ABD'nin bu lideri kabul etmiyorum demesini iplemiyor bile.

ABD ve İsrail'in savaşı komşu ülkelere yayma stratejisini suhuletle savuşturuyor. "Komşu ülkelere saldırı niyetlerinin olmadığını, ABD üslerini vurmakla yetindiğini" ifade ederek diplomasiyi de iyi yönetiyor. Burada komşu ülkelerin de ABD ve İsrail'in savaşı yayma emellerine alet olmamasını da takdir etmek gerek.

Bu yazı İran'ı övme, güzelleme yapma, İran doğru yolda, İran sütten çıkmış ak kaşık yazısı değil. Bir durum tespiti. Benim için İran'ın başka devletler eliyle ayakta duran, destek çekilince çöken bir devlet olmadığını göstermesi önemli. Dini lider ve üst düzey komutanlarının öldürülmesine rağmen ordusunun görevinin başında olması ve mücadele etmesi takdire şayan.

Bu savaş nasıl sonuçlanırsa sonuçlansın. Bu savaşın şu sonuçları ortaya çıkarmasını istiyorum. İran gibi böyle birkaç ülke daha olsa ABD ve İsrail'in bir hiç olduğunu tüm dünyanın anlaması. ABD ve İsrail'in saldırgan tutumlarını gözden geçirmesi. Haydi deyince bir ülkeye saldırmaması. Yoğurdu üfleyerek yemesi.

Bu savaş uzadıkça zararı en fazla biz çekeceğiz. Çünkü petrol ve doğal gazda dışa bağımlıyız. Savaş devam ettikçe petrolün varil fiyatı iyice yükselecek. Belki bize hayat pahalılığı ve enflasyon olarak dönecek ama şu durumda yapılacak bir şey yok.

Temenni ediyorum ki İran savaşı ABD ve İsrail'i zayıflatsın. ABD ve İsrail'in güç kaybetmesi, çekeceğimiz enflasyon ve hayat pahalılığına değer.

Nasıl Bir Ülke İsterdim?

Ülkemi, başka ülkelere muhtaç etmeyecek şekilde kendi kendine yeten olması için çabalardım.

Ar-Ge'ye büyük önem verir. Katma değeri yüksek, marka değeri olan mal ve ürün üretirdim.

Gelir ve gider dengesini sağlar, cari fazla vermesi için çabalardım. Kolay kolay borçlanmaz, durmadan faiz ödemezdim. 

ABD, İngiltere, Rusya gibi ülkelere topraklarımı açmaz, ülkemde askeri üs açmalarına izin vermezdim. 

Eğer bir ülke, ülkemde üs açmak isterse karşılıklılık ilkesi çerçevesinde izin verirdim. Burada amaç iki ülkede karşılıklı üs kurulacak. İrade ve inisiyatif üssün bulunduğu ülkede olmak şartıyla kurulan bu üsler iki ülkeyi düşmanlara karşı koruyacak. 

Ülkemde askeri üsse izim verirsem de bu üssü komşu ülkelere karşı kullandırmazdım. İstihbarat desteği de vermezdim.

Caydırıcı olması bakımından zamanın ruhuna uygun her türlü silah ve teçhizatı yapar, savunma sanayimi güçlendirirdim. Sömürgeci devletlerden savunma sanayiine ait hiçbir şey almazdım. Kendi yağımla kavrulma yolunu tercih ederdim. Fazlasını diğer ülkelere ihraç ederdim. Bunun için ülkenin yeraltı ve yer üstü kaynaklarını ve insan kaynağını iyi yönetirdim.

Erken emeklilik adı altında oportinist davranmaz, SGK yaşıyla oynamazdım. Ülkede emekli sayısını değil, çalışan sayısını artırırdım.

Hangi kurumda, statüsü ne olursa olsun bankamatik memurunu barındırmazdım.

Siyaset adamı değil, devlet adamı olmayı tercih ederdim. 

Ülkemin menfaati neyi gerektiriyorsa siyasi hayatıma mal olsa da radikal karar almaktan ödün vermezdim.

Ülke menfaati ile kendi çıkarım örtüşmezse, kendimi ülkeme feda ederdim. 

Yanımda çalışan, iş verdiğim üst düzey insanların kendimden kapasiteli olmasını tercih ederdim.

Hamaset ve slogana dayalı bir politika izlemezdim. 

İzlediğim politikadan dolayı Ülkemi zarara uğratmışsam, ilk bedel ödeyen kendim olsun isterdim.

Adaleti üstün tutar, haklının yanında yer alırdım.

İnsanları kutuplaştırmazdım. 

Görüşümden dönersem, bunu ilk ben açıklamak isterdim. Zikzak çizmemeye çalışırdım. Gittiğim yolun yanlış olduğunun farkına vardığım zaman hiç oyalanmadan yanlışımı düzeltirdim.

Neysem o olurdum. Kendimi olduğundan farklı göstermezdim. 

Düğünümden Bir Karenin Hatırlattıkları

Yan taraftaki fotoğrafı 09 Mart 2015 yılında sosyal medyada paylaşmışım. Anılar bölümüne göz attığımda karşıma çıktı. 

Bu fotoğraf karesi beni 23 Ekim 1988 gününe götürdü. Zira bu fotoğraf o gün çekilmişti.

Düğünümden bir kare idi bu foto.

Düğünüm, Çumra'ya bağlı Karasınır beldesinde yapılmıştı. Fotoğrafta yer alanlar ise Karasınır'dan, Konya'dan ve Kayseri'den katılanlardan bir kare. 

Sağdan sola oturanlar: Abdurrahman Aygül, Şoför (Konya'dan düğünüme teşrif eden arkadaşlar dolmuş kiralayıp gelmişlerdi.), Ali Coşkun, Harun Büyükgülcü, Mesut Solak, Mustafa Limon. 

Sağdan sola ayaktakiler: Seyfettin Yavaş, ? (Kayseri'den gelen arkadaşın yanında gelen misafir), Duran Aydıner (vefat etti), Mustafa Bahar, Ali Osman Koç, Ömer Dür, Ramazan Yüce, Sefer Akmaz, Ahmet Güneş, Mahmut Pıçak, 

En arkadakiler: Bekir Tekkaymaz, Osman Uyanık, İbrahim Gültekin, Haşim Akın, Musa Kazım Özcan, Tevfik Yüce, Mehmet Yılmaz. 

Bu mutlu günümde düğünüme katılan, katılamayan ve fotoğraf karesinde yer alan akraba ve arkadaşlarıma buradan teşekkür ediyorum. 

Kayseri'den bir arkadaşıyla düğünüme katılan yakın zamanda aramızdan ayrılan Duran Aydıner arkadaşıma Allah'tan rahmet dilerim. Halen sağ olanlara sağlıklı, huzurlu ömürler diliyorum. 

Fakülte ikinci sınıfta okurken evlenmiştim. Konya ve Kayseri'den katılanlar da öğrenci idi. Hatır bilip katılmışlardı düğünüme. 

Daha okulu bitirmeden, öğrenci iken evlenmek hiç akıl kârı değildi. Ama şartlar bunu gerektirmişti. Üçüncü sınıfta bir, son sınıfta finallerde doğan ikizlerle birlikte üç çocukla bitirmiştim okulu. 

Yokluk içinde düğün yapmıştık. Eş dostun desteği ile yuva kurmuştum.

O günkü düğünlerin vazgeçilmezi, bir çift Demirci Halısı ve 12 duvar yastığı idi. Bunlar da bir şekil alındı. Bu ikisi varsa  bir ev kurmak ve düğüne kalkışmak için yeterliydi. Diğer kap kacak eş dostun getirdiği hediyelerden karşılandı. 

Düğün yemeksiz olmaz, gelen aç gitmesin, bir yemek dökelim diye babam bir arsayı bir milyona satmıştı. Et için de ahırdaki ineği kestirmişti. Düğünüme yakından, uzaktan katılanlara mütevazı bir sofra kurmuştuk. 

Bazı şeyler anlatılmaz, yaşanırsa da aklımda kaldığı kadarıyla bazı hatıralar zihnimde canlandı: 

Kayseri'den kalkıp gelen arkadaş, arkadaşlardan topladığı paralarla çokça kitap alıp düğün hediyesi olarak kitap getirmişti. 

Konya'dan dolmuş kiralayarak gelen arkadaşlar kuzine soba almışlardı. 

Fakültede iken çokça masa tenisi oynadıkları için top kafalılar dediğim Mustafa Bahar ve Ömer Dür, üzerine top kafalılar yazdıkları bir duvar saati getirmişlerdi. 

Sonraları sobayı bir ihtiyaç sahibine, kitaplığımda kitaplarla birlikte gelen kitapları bir okula verdim. Ama top kafalıların getirdiği HISLON marka saat hala oturma odamda saat görevi yapıyor ve o günün hatırasını yaşatmaya devam ediyor. 

Fotoğraf karesinde arka taraflarda sol elini kaldırarak zafer işareti yapan Bekir Tekkaymaz'ın, içinde ısırılmış ayva hediyesi olan hediye paketini de burada anmaya değer. Ayvayı yedin demiş anlayacağınız bana. 

Öğrenci olduğumdan Konya'da ikamet etme zorunluluğum olmasına rağmen Zabıta amcam, "Gelin bu köye gelecek" diyerek ağırlığını koymuş, amcamın dediği olmuştu. 

Gelini Konya'dan Karasınır beldesine almıştık. 

İki odamız vardı. Bir tanesi benim için döşenmişti. 

Konya'dan gelini getirmek için oluşturulan konvoyda, amcamın belediyeden istediği bir otobüs, iki de Şahin marka taksi vardı. O zamanlarda herkeste şimdiki gibi taksi yoktu. Amcaoğlum Ömer'in taksisi gelin arabası olmuştu. Diğer araba da arkadaşım Mustafa Gezici'ye ait idi. 

Belediye otobüsünü veren belediye başkanımız seçim zamanı beni Konya Muhacir Pazarında yakalamış. Kendisine oy vermem için epey dil dökmüştü. Siyasi düşünce olarak yabancı olduğumdan, başkanım, kusura bakma. Partinden dolayı sana oy veremem demiştim de kulakları çınlasın, zamanın belediye başkanı bu sözümden dolayı birkaç sene bana mesafeli durmuştu. 

Hafta içi okulda, hafta sonu Karasınır'da olacak şekilde bir, bir buçuk ay git gel yaptım. Hafta içi Haşim Akın'ın kardeşiyle birlikte kaldığı bekar evinde kaldım. 

Düğünümün ardından 1-2 ay geçince rahmetli Kadifeli'nin kamyonuna eşyayı yükleyerek Konya'ya göç etmiştim. Nakliye ücreti olarak yanlış hatırlamıyorsam on bin lira vermiştik. 

Okul bitinceye kadar üç yıl kayınpederin evinin alt katında oturdum. 

Yaz dönemleri, zaman zaman hafta sonları inşaatlarda çalışarak evi geçindirmeye çalıştım. Şimdiki Beşyüz Evler mevkiinde her yaz dönemi inşaatlarda çalıştım. Üç aydan üç aya kredi alıyordum. Bir de Bekir Doğanay rahmetli'nin aracılığıyla Türk Anadolu Vakfından burs almıştım. 

Son fotoğraf karesi de gelin geldiğinde evin damından sağdıcım Sefer Akmaz ve amca oğlum Fayık Yüce ve teyzeoğlum Ali Coşkun'dan ibaret bir enstantane. Gelin geldiğinde sağdıç testiyi atar, damat da kabın içine konmuş şeker ve bozuk paraları serperdi.

Düğünümden bu yana aradan 38 yıl geçmiş. Hatıralarda kalmış bir fotoğraf karesi, bana o gün ve sonraki günlere dair bunları hatırlattı.

Muhacir Pazarı ve Trafik

Cumartesi günü ilçemde vefat eden bir cenazeye katılmak için saat 15.00 sularında evden çıktım. Karatay Terminalinden bir arkadaşı alıp ikindi namazına ilçeye yetişeceğim.

Eski Stat'ın güneyinde bulunan okullar güzergâhından giderken trafik durdu. Dur, kalk, kalk dur, dur dur, kalk yaptım. Kaç defa yaptım bilmem. Kambumbağa yürüyüşünden beter bir hızla Balık Hali önündeki kavşaktan geri dönüp arabaya yakıt aldım. Ödeme yaparken pompa görevlisine, bu saatte bu trafiğin derdi ne böyle dedim. "Pazar var abi. Görmüyor musun?" dedi. İyi de bugün daha cumartesi. Esas pazar yarın değil mi dedim. "Pazar, cumartesi gününden itibaren kuruluyor. Bugün de cumartesi. Her hafta böyle" dedi. Daha saat 15.00 suları. İftar vakti buranın trafiği nasıl olur dedim. Ödemeyi yapıp ayrıldım.

Anıt tarafından dolaştım. Tekrar Balık Hali kavşağından Yeni Larende Caddesini takip etmek zorundayım. Anıt tarafından Larende'ye giden yoldan da gitmek ne mümkün. Araçlar dur kalk yapa yapa gıdım gıdım ilerliyor. Kavşakta centilmenlik geçerli. Kim centilmenlik yaparsa oranın trafiği kilitleniyor. Arabalar arka sıra sıralanıyor. Diğer taraftan arabalar biraz nefes alıyor.

Kavşak boş bırakılmadığı için Eski Garaj, İl Tarım Müdürlüğü, Anıt ve Orman Müdürlüğü tarafından gelen araçlar kavşakta kilitleniyor.

Hoş, kavşak açık olsa bile okulları sağına alarak Eski Garaj tarafına gidecek araçlar Muhacir Pazarı'nın kuzeyine gelişigüzel park yaptığından dolayı bu güzergah iyice tıkanıyor. Buraya park eden araçların pek azı pazara gelen müşterilere ait olsa da çoğu araç pazarcı esnafının aracı. Pazarcı esnafı aracını yola paralel park etse yoldan iki araç gidebilir. Ama araçlar yola dik bir şekilde park ediliyor. Yolun çoğu yerinde trafik tek şerit işliyor. Park eden ve parktan çıkan araçların girip çıkmasıyla geriye kalan tek şerit de işlemiyor.

Ağır aksak, dur kalk Eski Garaj'a gecikmeli bir şekilde geldim. Arkadaşı alıp Karaman Caddesinden çevre yola çıktık.

İkindi namazına yetiştik. Cenaze namazı, defin işleminin ardından musallanın önünde okunan aşrı şerifin ardından diğer bekleyenlerin önüne geçerek cenaze yakınlarına başsağlığı diledik.

Saat 17'00'i geçtikten sonra yola çıktık. İftara bir şekilde yetişmemiz gerek. Akşama da Harmancık tarafında iftar yapacağım. Şehir içi trafiğine girersem iftara yetişemem, ev sahibini de bekletmek zorunda kalırım endişesi yol boyunca aklımın bir köşesindeydi. Evden telefon açtılar. "Şehir içi trafiğine girme. Biz buradan geçeriz" dediler.

Saat 18.05’te KaramanYolu Kavşağına geldik. İftara 35-40 dakika kaldı.

Yanımda benimle birlikte cenazeye katılan arkadaşa, gündüz 15 sularında çarşı trafiği felç. İftar vakti daha kalabalık olur. Davetli olduğum iftara da yetişememe durumum var. Ben çevre yoldan Antalya Çevre Yoluna dönsem, seni de burada indirsem, buradan dolmuşla Eski Garaj'a gitsen dedim. Olurdu, olmazdı, dolmuş geçmez bu saatte dese de tamam ineyim dedi. Arkadaşı indirip iftara yakın misafirliğe yetiştim. Çünkü çevre yolu da kalabalıktı. Sait zamanlardaki yeşil dalga işlemedi. Tüm kırmızılarda durdum.

Arkadaşa ayıp ettiğimin farkındayım. Zira onu aldığım yere bırakmam gerekirdi. Fakat güpegündüz karşılaştığım trafik yoğunluğu gözümü korkuttu.

Tekrar Muhacir Pazarı'ndan kaynaklı trafik sıkışıklığına geleceğim. Çünkü pazar günü trafik yoğunluğunu anladım da cumartesi günü de bu pazardan kaynaklı trafik keşmekeşliği söz konusu.

Macur Pazarı’ndan kaynaklı bu trafik yoğunluğu yıllardır bilgim bileli böyle. Pazarın altına otopark yapılacak dendi. Pazar yıkıldı. Sonra her ne sebepten ise kapalı otoparktan vazgeçildi. Pazar eski haline tekrar getirildi. Her cumartesi ve pazar Konya'nın en büyük pazarı olarak hizmet vermeye devam ediyor.

Şu var ki pazarcı esnafı satış yapacak, pazara gelenler de buradan alışverişini yapacak diye trafiği bu derece işlemez noktaya getirmeye kimsenin hakkı yok. Cumartesi ve pazar günleri bu caddeden ambulans, itfaiye vb. araç geçecek olsa yolun açılması epey zaman alır. Çünkü ne itfaiye aracı ne de ambulans geçebilir.

Alternatifi olmayan bu güzergahı rahatlatmanın yolu ne olabilir?

Bugün Konya'nın her bir semtinde semt pazarı kurulmakta. Pazardan alışveriş yapan insanımız pazar ihtiyacını mahallesinden karşılayabilir. Pekala bu pazar kaldırılabilir. Bu pazar kalkarsa bir eksiklik hissedilmez.

Pazarın tarihi özelliği var. Pazar buradan kalkmaz denirse, pazar kurulan yerin altına kapalı otopark yapılabilir. Mezarlık ya da tarihi buluntular var gerekçesiyle kapalı otopark yapma imkanı yoksa;

Bu pazar az geri tarafa kaydırılabilir. Çünkü pazarın arka tarafı kentsel dönüşüm uygulamaya müsait.

Pazar yerinde duracaksa, pazarın önündeki gidiş ve geliş caddeye araç parkı yasaklanabilir. Araçlar pazarın arka tarafındaki uygun yerlere park için yönlendirilebilir.

Pazarın önündeki caddeye araç parkı yapılacaksa, park eden araçların yola paralel park yapması sağlanabilir. Bu durumda trafik iki şerit akar.

Balık Hali önündeki kontrolsüz dönel kavşak trafik sıkışıklığına sebebiyet veriyorsa bu kavşağa trafik ışığı konabilir. Yeşil yanan taraf saniyeler içinde boşalabilir. Bekleyen yol, kırmızı ışıktan dolayı bekler.

Aklıma gelen çözüm önerileri bunlar. İstenirse hafta sonu bu güzergâhın trafiği rahatlatılabilir. Yeter ki Macur Pazarı'ndan kaynaklı bu trafik sıkışıklığını yetkililerimiz dert edinmiş olsun. Mutlaka çözüm yolu bulunur.

Bir diğer husus, pazar günü Konya'nın en büyük pazarı diye soluğu bu pazarda alanlara da bir sözüm olacak. Muhacir Pazarı'nın müşteriler için hiç avantajı yok. O kadar yolu tepmeye gerek yok. Evet, bu pazar büyük olmaya büyük. Her çeşit ürünü burada bulmak mümkün. Pazarcı esnafı da çok. Yalnız Muhacir Pazarı esnafının çoğu, nasılsa bu pazara her yerden insan gelir diye müşteriye çürük çarık ne varsa doldurup veriyor. Aynı pazarcı diğer semt pazarlarında tanındığı ve haftalık aynı müşterilere satış yaptığı için bu pazar kadar çürük çarık vermiyor. Çünkü çürük, çarık verse öbür hafta müşteri kendisine gelmeyeceği için müşteri kaybına uğrar. Halbuki Muhacir Pazarı'na ise her semtten gelen müşteriye kalitesiz ürün verse, bu müşteri haftaya gelmese bile başka yeni müşteri düşüyor tezgahına ve pazarcı işini çıkarıyor.

Bence pazar müşterilerinin evlerine yakın semt pazarlarından alışveriş yapmalarında fayda var. Hem o kadar yolu tepmezler hem trafiği kilitlemezler hem yakıt yakmazlar hem kanmamış olurlar. Belki kendi semt pazarlarında üç beş kuruş fazlaya sebze ve meyve alırlar ama bilsinler ki Muhacir Pazarı'ndan aldıkları sebze ve meyveye değer.

7 Mart 2026 Cumartesi

Yalnızlara Oynayan Güruh

Yaşadığımız çevrede hayatını dolu dolu geçirenler var. Bunlar işine kendini adamış. İşiyle haşır neşir olan insanlar. İşleri başlarından aşkın olduğundan sosyal medya gibi platformlarda pek arzı endam etmezler. Bu aleme girmedikleri için de kendilerinde bir eksiklik hissetmezler. Böyle hayatını dolu yaşayanların sayısının çok az olduğunu düşünüyorum. 

Büyük çoğunluk, kamudan erken yaşta emekli olmuş, emekli olduktan sonra da bir işle meşgul olmayıp kendilerini bir yere bağlayan meşgaleleri de olmayınca boşlukta kalmış durumda. Bu boşluk yalnızlara oynama olarak kendini gösteriyor. Çoğu, içlerindeki bu açlığı gidermek için sosyal medya platformlarında boy gösteriyor.

Facebook, İnstagram, WhatsApp'ı aktif bir şekilde kullanıyorlar. 

Hiç cuma mesajını sektirmezler.

Cuma mesajı gönderirken resimli format tercih ederler. 

Perşembe akşamından başlarlar cuma mesajı göndermeye. Cuma akşamına kadar devam eder bu mesaj gönderme.

Hem özelden hem kurdukları ya da dahil edildikleri WhatsApp grubuna gönderirler. Hem de sosyal medyada paylaşırlar.

Hele herkesin dahil edildiği bir grup varsa çoğu birden resimli cuma mesajı göndermede yarışırlar. Birinin gönderdiği cuma mesajına cevap verseler ya da bu mesajın altına değişik emojiler bıraksalar hiç gam yemeyeceğim. Her birinin resimli cuma mesajı arka arkaya gelir. Adeta benim resimli cuma mesajım seninkini döver misali. Halbuki birinin "Hayırlı cumalar" dileğinde bulunması, birkaç kişinin de "Size de hayırlı cumalar" anlamında emoji bırakması yeterli. Bu durum selam verenin selamını bir kişinin alması gibi olması lazım. Ayrıca herkesin selam vermesine ve selamı almasına gerek yok. 

Bu durum sadece cuma mesajından ibaret değil. Mübarek üç ayların başlamasıyla belirli aralıklarla gelen kandillerde de kandil mesajını es geçmezler. Bayram hakeza.

Bu kadar mesaj bazılarını keser mi? Zira tüm günleri boş. Günlük ayet, hadis ve günün sözünü de paylaşırlar. Hem sosyal medyadan hem de WhatsApp aracılığıyla. 

Ölen kimselerle ilgili cenaze merasimleri de aynı şekilde paylaşılır.

Ölen kimselere dair bilgiye eyvallah. Çünkü haberdar oluyorsun en azından. Ama cuma, bayram, mübarek günlere ait paylaşımlardan gerçekten gına geldi. 

Gel gör ki bunu bu paylaşım yapanlara anlat. Belli ki boşluktan kendilerine iş bulmuşlar. İşlerinin gereğini yerine getiriyorlar. Belli ki içlerindeki açlığı ve yalnızlığı böyle gideriyorlar.

Belli ki buldukları bu işten sevap kazandıklarına inanıyorlar. Fakat resimli bu cuma mesajlarının arasında bazı önemli bilgiler de gözden kaçıyor. Çünkü resimli cuma formatını gören okumuyor. Yine resimli cuma mesajları telefonun hafızasını dolduruyor. Ayrıca cuma mesajı göndermek dinin bir emri olmadığı gibi tavsiye ettiği bir şey de değil. Hayırlı cumalar demekle cuma ayrıca hayırlı olmaz.

Cuma mesajı ağırlıklı grupları sessize alsan bile bu grubu tıklamak zorunda kalıyorsun. 

Birileri, el boş, gönlü hoş, işi ve gücü olmayan, kendisine meşgale arayan bu kişilere, Allah rızası için mesaj gönderme demeli. Hoş, desen bile seni dinlemiyor bu tipler. Artık neyin kafasını taşıyorlar, bilemedim. En iyisi eli telefon tutan bu kişileri günlük işe koşacaksın. Akşama kadar yorulunca ellerine telefonu alacak takatleri kalmaz. Rahat bir uyku uyurlar. Bu iyiliği bunlara yapmak lazım. Bu vesileyle biz de cuma mesajı bombardımanından kurtulmuş oluruz.