31 Mayıs 2022 Salı

Niye Hep Beni Eleştiriyorsun? *

—Baba, derdin ne benimle?

—Ne derdim olacak evlat seninle.

—Ne bileyim, bana öyle geldi.

—Çıkar şu dilinin altındaki baklayı.

—Hep beni eleştiriyorsun. Tamam, yap bunu. Ama başkasının yanında da yapıyorsun bunu. Yetmedi, durmadan beni yazı konusu da ediniyorsun. Haliyle hep eleştiri hep eleştiri.

—Kasap sevdiği postu yerden yere vurur evlat. Bunu böyle bil.

—Bunu kol kırılsa da yen içinde kalacak şekilde yapsan olmaz mı?

—Kol mu kaldı, yen mi evlat? Malumun ilamı benimkisi. Zira sağır sultan duydu ve mızrak çuvala sığmaz oldu. Ben kral çıplak diyorum.

—Bu kadar mı ya?

—Maalesef. Sanma ki eleştiri hoşuma gidiyor. Tüm bunları söylerken de içim kan ağlıyor. Ama dost acı söyler ve yüze söyler.

—Hiç mi iyi şeyler yapmıyorum?

—Bir zamanlar iyi şeyler yaptığını sanıyordum. 

—Ama ailede beni destekleyen, ardındayım diyen sendin. Şimdi ne oldu böyle?

—Haklısın, bir zamanlar seni destekledim. Desteklemekle kalmadım, korudum kolladım. Kimseye vermediğim açık çeki verdim. Zira çok güvenmiştim sana. Ama yanılmışım. "Allah beni affetsin".

—Eee, ne oldu? Başka güvenecek birini mi buldun? 

—Kimseyi bulmuş değilim. Ama şu var ki güvenimi boşa çıkardın. Çünkü sen "kurtuluş biletimdin". 

—Ne yaptım ki? 

—Sorun da bu ne yaptım ki zaten. Oğlum, şu kafanı kumdan çıkar da bir bak. Bir zamanlar övüne övüne anlatıp bitiremediğin ne varsa hiçbirini ağzına almıyorsun artık. Çünkü ayıpladığın ne varsa ölmeden hepsi üzerinde gerçekleşti. Aslında kendin de işlerin iyi gitmediğinin farkındasın. Gel gör ki yokmuş gibi kabul ediyorsun. Bu da işin bir başka acı yanı. Ama her şeye sinirlenerek kendini ele veriyorsun. 

—Başkası benden iyi mi yapacak? Ben senin oğlunum ne de olsa. 

—Başkası iyi mi yapar bilemem ama sen tüm umutları, idealleri bitirdin. Dün boynum büküktü ama onurluydum. Bir zaman yaptıklarınla başım dik hale geldi. Gurur duydum. Nicedir başım öne eğik. Sayende kimsenin yüzüne bakamıyorum. 

—Hayret bir şey ya. Size de iyilik yaramıyor. Başkası gelsin de gör gününü. 

—Ne olur, bana iyilikten bahsetme. İyilik bize haram oldu. Huzur ise nicedir semtimize uğramıyor. Eğer bu yaptıklarını iyilik diye yapıyorsan, ne olur, Allah rızası için bize bundan sonra iyilik yapma. Gölge etme ne olur. Hatırını yıkarım yoksa. Ayrıca başkası gelse ne yapabilir. Sayende dert küpü olduk ve hepsini gördük. Acıların çocuğuyuz artık. 

—Bu kadar karamsarlığı anlamıyorum. Lafların kurşun gibi. Sanırsın ki düşmana kurşun atıyorsun. 

—Oğlum, ne karamsarlığı. Ümit vermiyorsun artık. Verdiğim tüm kredileri hoyratça kullanarak bitirdin. Ne kurşunu. Az bile söylüyorum. Gözüm açıldı artık. Bundan sonra şu ana kadar verdiğim çek sevapsa bu sevap bana yeter. Yok, günah ise daha fazla vebalin altına girmek istemiyorum. Ayrıca bana gönül koymana gerek yok. Sana desteği veren de benim, çeken de. Bu da normaldir. Nerde görülmüş ilanihaye destek olunacak diye. Ben bir başıma yaparım diyorsun. Buyur yap.

—Son sözün? 

—Sözüm falan yok. Zira sözün bittiği yerdeyiz. Nicedir hayret, ibret, dehşet ve üzüntüyle umutsuz vaka olarak izliyorum seni. İnandırıcılığını kaybettin ve bize oynadığın bu oyunun sonu feci bitecek. Bir intihar söz konusu. Ama bu intihar bildiğimiz intiharlardan değil. Sen ölmüyorsun, hep başkası ölüyor. Yani ölümlerden ölüm beğen dercesine süründürüyorsun. Zira her yaptığın ve yapamadığın; üzüntü, tasa, dert garantili. 

*04/06/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

27 Mayıs 2022 Cuma

Umum Tuvaletleri Kullanma Adabı *

Yesek, içsek de hiç WC. ihtiyacımız olmasa ne iyi olurdu ama vücut sistemimiz buna izin vermiyor, fazlasını atmamız gerekiyor. Bu yüzden tuvalet bizim için olmazsa olmazdır. Sabah-akşam ve ihtiyaç duydukça sair zamanlarda kullanmak zorunda olduğumuz tuvalet adabını ne kadar uyguluyoruz? Bir kısmımız uygulasa da büyük çoğunluğun tuvaletler konusunda sınıfta kaldığını söyleyebilirim. Yanlış anlaşılmasın, kimseye edep dersi verme gibi bir niyetim yok. Burada tuvaletlerde yapmamız gerekenleri hatırlatmak istiyorum. Tuvalet derken de çarşı-pazarda, cami müştemilatlarında ve işyerlerinde olan umum tuvaletleri kastediyorum. Ev tuvaletlerini söylemeye gerek yok. Zira oralar tertemiz zaten. Çünkü evin hanımı tarafından günde üç-beş defa derlenir, toparlanır ve dezenfekte edilir.

Gelelim umum tuvaletlere. Başında görevlisi varsa buralar temiz olur, buralara sözümüz olmaz. İstisnalar hariç cami tuvaletlerine zaten girilmez. Çünkü kokudan ve pislikten içeri girilecek gibi değil. Diyanet İşleri Başkanlığı bu cami tuvaletlerine bir önlem alsa veya bir proje geliştirse çok iyi olacak. Çünkü cami tuvaletlerinin görüntüsü yakışmıyor. Hoş, Diyanetin böyle bir derdi yok. Olsa şu ana kadar herhalde bir şeyler yapardı. (Cami tuvaletlerini daha önce konu edindim. Kendim yazdım, kendim okudum.)

Tuvaletlerin kirliliğine ve temizliğine değinmeyecektim ama kısa da olsa bahsetmiş oldum. Gönül ister ki umum tuvaletlere hiç gereksinim duymasak.

Yazımın bundan sonraki kısmında, bu umum tuvaletleri kullanan bireylerin dikkat etmesi gereken hususlara dikkat çekmek istiyorum. Diyelim ki bir umum tuvaleti kullanmak zorunda kaldınız. Ne yapmamız gerekiyor?

Tuvalet ihtiyacımızı gidermek için son raddeye kadar beklemeyin. Olur ya üzerinize bırakacak şekilde tuvalette sıra beklemeniz gerekebilir.

Tuvalet kabini boş diye hemen kapıyı açıp içeriye dalmayalım. Belki içeride biri olabilir. Bu yüzden içeride kimse olmasa bile kapıyı çalmayı alışkanlık haline getirelim.

Kabine bak. Girilecek gibi ise ihtiyacını gidermek için gir.

Tuvalete girdiniz. Lütfen kapıyı iyice kapatalım ve arkasında sürgüsü varsa kilitleyelim. Kim gelecek veya kim açacak diye yarı açık bırakmayalım. Bakarsınız biri, bu kabin boş diyerek içeriye dalabilir. Ondan sonra öksürmeye, boğaz temizlemeye veya dolu demeye kalkarsınız ya da iş başında iken ayağa kalkmaya davranırsınız. Ne gerek var tüm bunlara. Kapat kapıyı, rahatına bak. Ben tuvalet kapısına dokunamam, buralar mikrop yuvası. Dur bakalım, kim ne şekil kullandı diye bir vehme kapılma. Çünkü içinden çıkamazsın. Şayet böyle bir vehmin varsa bu tür yerleri kullanmayacaksın. Üzerime bırakamam, mecburum kullanmaya diyorsan, gerekirse cebinde kağıt peçede bulundur, kapı kollarını o kağıt mendille aç ve kapa.

Tuvalette rahatladım diye kendini kaybetme. Dışarıda bekleyen olabileceğini hesaba kat ve fazla oyalanmadan hemen çık. Kabız isen, geçmiş olsun ama Allah seni bildiği gibi yapsın.

Çıkarken geriye dön bak. Ortamı bulmak istediğin şekilde bırak. Sifonu da çek. Zaten ben girdiğimde pis idi deyip o şekil bırakma. Çünkü senden sonra gelen, o ortamı senin bıraktığın şeklinde değerlendirir, amma da pis adammış der.

Mümkünse kabinleri kullan. Pisuarları pek kullanma.

Tuvaletten çıktıktan sonra lavaboya yönel. Elini bir güzel yıka. Sıvı sabun varsa sabunla. Yoksa kalıp sabun kullanma. Elimde bir şey yok. Ben sadece bir ihtiyacım için girdim deme. Çünkü senin lavaboya uğramadan çıkıp gittiğini gören, içeride ne yaptığını bilmez ve ardından bu adam elini bile yıkamadı der. Ben kendimi bilirim deme. Çünkü senin ne olduğun değil, kişilerin seni ne şekil gördüğüdür. Bir de hem tuvalet çıkışı ve sair zamanlarda elimizi temiz tutalım. Çünkü az sonra bir tanıdığın karşına gelir, tokalaşmak için elini uzatabilir… (Şaka maka, tuvalet adabıyla ilgili dikkat edeceğimiz baya malzeme çıktı bu arada.)

*26/10/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Milletin Azrail’i Olmaya Ne Dersin? *

—Üstat, şöyle kafamı ağrıtmayacak, fazla sorumluluğu olmayan bir iş söyle de onu yapayım. Para, makam ve şöhrete doyayım, gül gibi geçinip gideyim. Kırıp döksem de bunda benim hiç vebalim olmasın. İnsanlar sebebi hep başka yerlerde arasın. Onlar beni hep el üstünde tutsunlar. Yediğim önümde, yemediğim arkamda olsun. Kendim köşe olduğum gibi çevremi de ihya edeyim ve bunlardan dolayı da hiç bedel ödemeyeyim.

—Bu istediğine uyan benim bildiğim bir siyaset var. Bence siyasete atıl.

—Ama orada bu imkanlardan faydalanmam için başarılı olmam gerek. Bu da kolay değil. İktidar olmayı kolay mı sanırsın sen?

—Elbette kolay değil. Yalnız dediğin bu imkanlardan tam faydalanman için iktidar olmak ve iktidarda tutunmak önemli ise de suyunun suyu da yeter sana. Bunun için ana muhalefet, muhalefet olman da yeterli. Hatta kurduğun parti tabela partisi bile olsa gül gibi geçinip gidersin.

—Diyelim ki iktidar oldum. Ama iktidar demek sorumluluk demek. Koca ülkeyi yöneteceksin. İşler tıkırında giderse, tamam. Ya gitmez ise ya da ağzıma yüzüme bulaştırırsam…

—Düşündüğün şeye bak. Hiç böyle şeyleri aklına getirme.

—Bu durumda ne yapmalıyım?

—Sana önce halk arasında Allah ile Azrail arasında geçtiği söylenen bir diyalogdan bahsedeyim. Bir çıkarımda bulunamazsan daha da konuşuruz.

—Sizi dinliyorum.

—İnsanoğlunun canını alma görevini Allah, Azrail’e verince Azrail, “Ya Rabbi, ben insanların canını aldıkça onlar bana düşman olurlar” şeklinde bir endişesini dile getirir. Allah da “Canlarını sen aldığın halde ölümler oldukça onlar “kazadan öldü, kanserdi, kalp yetmezliği vardı, kalp krizinden gitti gibi sebeplerin arkasına sığınacaklar ve hiç sen akıllarına gelmeyeceksin” der. Konu anlaşıldı sanırım.

—Siyasetle bir ilgisini kuramadım.

—Hala ilgisini kuramadıysan, senden siyasetçi olmaz ama burası Türkiye olunca, kimler siyasetçi olmuş kimler…

—Biraz daha açık konuşur musun?

—Sözün fazlası ahmağa söylenir ama yine de anlatayım. Bak kardeşim, şimdi sen iktidara geldin, ülkeyi yönetiyorsun ya. Baktın ki işler sarpa sardı. Hayat pahalılığı aldı başını gitti. Her şey bundan nasibini aldı.

—Hah, tam bu. Bu durumda ne yapacağım. İnsanlar beni suçlamayacak mı?

—Önce şurada anlaşalım. Ülkede iyiye dair ne varsa senden, kötü olan ne varsa başkasından. İyi şeyleri ben yaptım ben diye dilinden hiç düşürmeyeceksin. Kötü şeyleri başkasına yıkacaksın. Temel felsefen bu olsun.

—Yani?

—“Dış güçler bize operasyon çekiyor” diyeceksin, “Brent Petrol yükselişe geçti” diyeceksin, Dünyada ham madde sıkıntısı var” diyeceksin. “Emtia fiyatları şöyle” diyeceksin, “Dünyada her ülkede enflasyon var, biz yine iyiyiz, başkası mal da bulamıyor” diyeceksin, “Salgın var salgın” diyeceksin. “Biz enerjide dışa bağımlıyız” diyeceksin… diyeceksin oğlu diyeceksin.

—Sonuç?

—Sonuç şu: Nasıl ki ölümlerde Azrail hatırlanmıyor, kimse onu düşman bellemiyorsa -ki zaten o onun görevi- ülkeyi yönetirken de kimse sana toz kondurmayacak. Şayet kondurmaya kalkan olursa da onlara, “beğenmiyorsan daha kapı orada. İstediğin ülkeye git, nankör herif…”gibi şeyler söyleyeceksin. Bir de bunları sen söylemeyeceksin. Etrafındaki sempatizanların ve beslediklerin yeter. Bunu onlar sen demeden yapar zaten.

—Yani şimdi ben temizim değil mi?

—Hem de anandan doğduğun gibi…

—Şimdi anladım.

—Hele şükür… Unutma ki bu ülke ağustos böcekleri için vazgeçilmezdir.

—Ağustos böceğini anlamadım.

—Bunu da anlama artık. Çünkü yeniden başa dönmüş oluruz. Zira sana bunları anlatıncaya kadar deveye hendek atlatsam çok daha iyiydi.

*03/06/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

24 Mayıs 2022 Salı

İnsanın Çiği

İnsanı pişmiş ve çiğ olarak ikiye ayırabiliriz. Pişmiş insan; hayatın her türlü cenderesinden geçerek düşe kalka tecrübe kazanmış, olaylara soğukkanlı yaklaşabilen, hayatın her safhasında her türlü insan tipiyle karşılaşmış, yaşının üzerinde bir olgunluğa sahip kişi diyebiliriz. Ham ya da çiğ insana gelince; “Yaşının, konumunun gerektirdiği görgüye ve olgunluğa erişmemiş olan; yerine göre davranmayı bilmeyen” kimsedir. 

Çalışma ve gündelik hayatta bu iki tip ile de karşılaşırsınız. Zaman zaman bir vesileyle muhatap da olursunuz. Görmüş geçirmişi ile karşılaşır, teşriki mesaide bulunursanız, muhabbetine doyum olmaz. Bu muhataplık bitmesin, iş ilişkisi devam etsin dersiniz. Çünkü ondan alacağınız o kadar şey vardır ki onunla her karşılaştığınızda hayata dair yeni bir şeyler öğrenirsiniz.

İnsanın çiğine gelince Allah böyleleri ile karşılaştırmasın, Allah'a yakın, sizlerden uzak olsun diyeceğim işin başında. Ama karşılaşmamak ne mümkün. Nereye gidersen burnunun dibinde biter böyleleri. Çiğ olduklarını kabul etseler, pişmeye geldim deseler, dersin ki öğrenmeye meyilli. Bundan zarar gelmez. Çünkü iyi niyetli biri dersin. Ya çiğ olduğunu bilmezse, işte o zaman yat ağla, kalk ağla. Çünkü problem mi problem. Kendisini problemin kaynağı olarak bilmeyene zaten verebileceğin bir şey yoktur. Çünkü alıcıları kapalıdır. Öğrenme gibi niyeti de olmaz. Hoş, olsa da buna ihtiyaç hissetmezler. Zira kendilerini mükemmel görürler.

Şimdi bu tip çiğler nasılmış bir bakalım. Mesai kavramları yoktur. Bu da bir şey mi demeyin. Bunun gibileri diğerlerinden farklı. Sabah ve öğle en az 15'er dakika iç eder. Bir o kadar da akşam erken çıkarak mesainin içine eder. Dairenin en üst amirlerinden sonra gelmeyi ve erken çıkmayı meslek haline getirir. Geciktim deme nezaketini zaten bulamazsın. Benim amirlerime ve mesai arkadaşlarıma karşı bir sorumluluğum var gibi bir derdi yoktur. Yani kafasına göre takılır. Göreve gelmesi lütuf gibi bir şey. Geldiği zaman da işe hemen koyulmaz. Kahvaltısını yapması lazım. Öyle ya kim yapacak sabah sabah evde kahvaltıyı. Daire ne güne duruyor. Kazara yazması gereken bir yazı olursa öyle berbat bir sayfa düzeni karşına gelir ki acemi insan bile uğraşsa beceremez bunu. İşin garibi düzeltemezsin de. Sağını düzeltsen, solda sorun olur, solunu düzeltsen sağda. Yazdığı her kelimede yazım ve imla yanlışı saymakla bitmez. Böylelerine iş buyuracaksın, ardından sen yapacaksın. Yazılara biraz özen göster desen, nasıl oldu ben de bilmiyorum der.

Hiç işi yoksa vurur kafayı yatar. Daha olmadı, kulaklık takarak müzik dinler. Kazara seslensen top atsan duymaz. Birinin bir şey demesine gerek yok. Kimse rahatsız etmez onu. Çünkü çevresi ve mesai arkadaşlarıyla pek iletişimi yoktur.

Mesaiye riayet konusuna biraz dikkat etmesi ve diğer arkadaşlarına emsal olmaması gibi konularda kazara bir hatırlatmada bulunsan, her şeye söyleyeceği bir mazereti olmasına rağmen mesaiye şükür ki riayet eder. Etkisiz eleman olarak zamanında gelmeye devam eder ama bir bakmışsın ki içine kapanmış, selamı-sabahı kesmiş, amirlerine ve arkadaşlarına mesafe koymuş görürsün. Belli ki görevini hatırlatmak zoruna gitmiştir. İşte kendisine görevi hatırlatılınca tavır alanları ben çiğ insan olarak görürüm. Be mübarek, uyarılmak zoruna gidiyorsa, görevine zamanında gelip gideceksin. Bulunduğun yerde bir katma değer üretmenin yoluna gideceksin. Ya değilse emekliliğin geldi ise -ki gelmiştir- vereceksin dilekçeni. Keyfine göre takılacaksın. Hoş bunu da yapar bazen. Toplamda en az 1,5 saat mesaiye riayetsizliği olmasına rağmen uyarıların akabinde “Ben yıllık izinlerimi kullanıp ardından emekli olacağım” kozunu oynar. Yok ya, iyiydik şöyle denmeyince emekli olmaktan da vazgeçer. Adam niye emekli olsun ki. Bulmuş kebap gibi işi. Çiftlik gibi gelip gidiyor. Kim verir ona bu devirde böyle bir işi, öyle değil mi?

Son söz olarak bu tip çiğler laftan ve sözden anlamaz ya onlar için şunu söyleyeyim. Uyarıya gelmeyeceksen görevini tam yapacaksın. Aksatıyorsan özür dilemeyi bileceksin. Görevini tam yapamıyor, özür de dileyemiyorsan, uyarı ve hatırlatmalara tavır almayacaksın. Bu arada böyle tavır sahiplerine çok da tın demek lazım. Allah'a yakın, bizden ırak olsunlar. 

23 Mayıs 2022 Pazartesi

21 Görgü Kuralı *

 Nezaket ve görgü kurallarıyla ilgili aşağıda yazdığım 21 kural, 1960’lı yıllarda ilkokullarda okutulan adabımuaşeret dersinden alıntılanmıştır. Bu ve diğer kurallarda çok mesafe aldığımız söylenemez. Çünkü bu görgü kurallarını hala anlatmaya çalışıyoruz. Böyle giderse bu kuralları anlatmaya çok devam ederiz. Bakalım bu 21 kural ne imiş?

1.Emanet eşyalar fazla geciktirilmez.

2. Başkasının kusuru ile dalga geçilmez.

3. Ayakta bir şeyler yiyip içilmez.

4. Eller pantolon cebine sokulmaz.

5. Telefon eden kişi önce kendisini tanıtır. 

6. Pazarlık yapılırken mal kötülenmez.

7. Kusurlar yüze karşı açık açık söylenmez.

8. Kalabalık yerlerde sakız çiğnenmez.

9. Sigara ile bir yere girilmez.

10. Alay ve kötüleme ima ile bile olsa yapılmaz.

11. Sokak ortasında durarak konuşulmaz.

12. Yerlere tükürülmez ve çevre kirletilmez.

13. Aksırırken ve öksürürken el veya mendille ağız kapatılır.

14. Bencillik ancak çocuklarda ayıplanmaz.

15. Uzun zaman kalan misafire oda ayrılır.

16. Toplu yerlerde yüksek sesle konuşulmaz.

17. Başkasının yanında ayakları uzatarak oturulmaz.

18. Yemek davetinde yemekler geciktirilmez.

19. Sıra olan yerlerde sıraya geçilir. 

20. Başkasının lafı kesilmez, devamlı da konuşulmaz.

21. Bir konuyu reddederken terbiyeli ve ciddi olunur.

Not: Bu 21 kural 1960'lı yıllarda ilkokullarda okutulan adabımuaşeret dersinden alıntılanmıştır.

*29/10/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

22 Mayıs 2022 Pazar

Torpil mi Yapmak İstiyorsunuz?

Yeni nakil gittiğim okulda, lise birinci sınıfta dersine girdiğim bir öğrencinin ortalaması 31 idi. Bu demektir ki karnesine 1 (bir) düşecek. Öğrenci aynı zamanda sınıfın başkanı idi. Okul idaresinden hepsi onu tanırdı. Bu öğrencinin bir müdür yardımcısının yanında ayrı bir yeri vardı. Kendisine geçer not vermem için müdür yardımcısı, falan sınıftaki N. iyi çocuktur gibi şeyler söyledi. Diğer söylediklerini unuttum ama edindiğim intiba, bu çocuğa zayıf vermesen iyi olur der gibiydi. 

Ne yapayım, ne edeyim. Bu çocuğa bu puanıyla geçer not vermem mümkün değil. Haydi bu çocuğa geçer not verdim. Diğer torpili olmayan çocuklar ne olacaktı. Onlara yazık olmayacak mıydı? Bu, haksızlık değil miydi ayrıca? Dersi zayıf olan diğer öğrencilerin suçu torpillerinin olmaması olmamalıydı. 

Sonunda kararımı verdim. N. isimli öğrencinin notunu baraj notu olarak kabul ettim. İki yazılı notu ortalaması 31 ve yukarısı olanlara geçer not verecektim. Puanı 30 ve altı olanların karnesine zayıf düşecekti. Öyle de yaptım. 31 ve yukarısını karneye iki düşecek şekilde sözlü notuyla 45'e tamamladım. 

Bana niye zayıf verdin diye gelen öğrenci olmadı. Şayet olsaydı, bir kriter koydum. Senin notun geçme kriteri değildi diyecektim. 

Ardından müdür yardımcısını araya koyan N. isimli öğrenciyi yanıma çağırdım. Bir daha birini hele müdür yardımcısını torpil yapması için gönderirsen, notun geçer not bile olsa seni asla geçirmem, haberin olsun dedim. Tamam hocam, özür dilerim diyerek bir daha kimseyi araya koymadı. 

Notu 31 olan bir öğrenciye torpil yapmam doğru mu? Değil ama torpile, torpili olmayanları da dahil etmem, bir nebze de olsa beni adalet dairesi içerisinde tuttu.

Bugün birilerine torpil yapanlara şunu söylemek isterim. Torpil mi yapmak istiyorsunuz? Torpil yapmayın, herkesi hakkıyla sınav yapın. Sınavı kazanan hakkıyla geçsin, kaybeden de hakkıyla kalsın, herkes hakkına razı olsun. Bunun için de objektif kriterlere uygun sınav yapmanın gerekliliğini herhalde söylememe gerek yok.

Objektif kriterlere uygun yaptığınız sınavda diyelim ki iki kişi tüm şartlarda eşit.  Bu durumda kuraya başvurmak, adayların önünde kura çekmek gerek.

Diyelim ki kriterler arasında kura yok. Bu durumda illa torpil yapmak zorunda kalırsanız, iki eşit seviyedeki insanın torpillisini alın. Bu durumda insanlara; arkadaş, falan kimseyle puanınız, şartlarınız, kriterleriniz vs. hep aynı idi. İkinizden birini alıp diğerini elemem gerekiyordu. Tercihimi tanıdığımdan yani torpili olandan yana kullandım, kusura bakma demek suretiyle söyleyecek bir sözümüz olur.

21 Mayıs 2022 Cumartesi

Adalet Duygusu Zedelenmeye Gelmez

Kahta'da üç ayrı binada eğitim yapan bir okulda çalışırken bir son sınıfın tefsir derslerine giriyorum. Aşırı talepten dolayı okul ikili öğretim yapıyor. Teneffüslerimiz beş dakika. Teneffüste ihtiyaçlarını gidermeye zorlanan öğrenciler ister istemez dersime benden sonra geliyor. Bir böyle iki böyle bir gün öğrencilere; arkadaşlar, bundan sonra dersime benden sonra gelenleri yok yazacağım. Lütfen zamana riayet edelim diyerek bir tavır belirledim. 

Koyduğum kuralın ilk öğrencisi Ali isminde bir öğrenci oldu. İlk dersime benden sonra geldi. Ali, kusura bakma. Koyduğum kuralı çiğnemek istemiyorum. Seni yok yazacağım. İster derse gir ister bu şekil kabul edersen, derse buyur dedim. Öğrenci, tamam hocam. Benim için kuralınızı bozmayın. Yok, yazıldığım için devamsızlığımı kullanacağım. Size iyi dersler diyerek derse girmedi. 

Yoklamayı aldıktan sonra derse geçtim. Dersin sonlarına doğru Vedat isimli bir öğrenciyi başını sıraya koymuş uyurken gördüm. Teneffüs ziliyle birlikte Vedat'a, sanırım uykun geldi. Teneffüste elini yüzünü yıka. Biraz da bahçede dolaşarak hava al. Biraz rahatladıktan sonra derse gel. Derse benden sonra gelebilirsin dedim. Öğrenci dediğimi yaparak derse benden sonra geldi.

Devir kredili sistemdi o zamanlar. Öğrenciler ders bazında yok yazılırdı. Aldığımız yoklamayı ay bitimi sisteme işlemesi için okul idaresine verirdik. Devamsızlık çizelgesini okul idaresine vermeden önce yanlışlık var mı diye öğrencilere okurdum. Buna özellikle dikkat ederdim. Öğrencilere de devamsızlığınızı yazın. Birlikte teyit edelim. Sizin için devamsızlık önemli, yanlışlık olmasın derdim. 

Ay sonu sınıfın devamsızlıklarını okuduğumda, sınıftan kimseden itiraz gelmezken Ali isimli öğrenciden; yanlış yazmışsınız, ben bu ay hiç devamsızlık yapmadım, itirazı geldi. Devamsızlığını not almış mıydın dedim. Evet, yazdım diyerek itirazını sürdürdü. 

Nasıl olur dedim. Geriye dönük ders günlerini zihnimden geçirmeye başladım. Düşüne düşüne benden sonra gelenlere uygulamaya koyduğum muamele geldi. Ali, ayın başında hani benden sonra gelmiştin de derse almamıştım. Hatırladın mı dedim. Anaaa, tamam hocam. Şimdi oldu. Hatırladım. Yoklamanız doğru dedi. Bir de aynı gün seni yok yazdım, arkadaşınız Vedat da benden sonra gelmesine rağmen onu yok yazmadım, haberin olsun dedim. Öğrenci, biliyorum hocam biliyorum. O gün benden sonra geleni alacak mı diye takip ettim. Vedat'ı aldığınızı gördüm dedi. Vedat'a, nasıl olduğunu anlatır mısın dedim. Vedat meseleyi anlatınca; hocam, iyi ki konuyu açıp mesele açığa kavuşmuş oldu. Ben, beni almadı ama başka birini dersine aldı. Öğrenciler arasında ayrım yapıyor diye hakkınızda bir yargıya varmış, bu öğretmen öğrenci kayırıyor diye düşünmüştüm. Çok teşekkür ediyorum dedi. 

Bu anekdotta beni sevindiren yönler: Birincisi, yanlış yapmadığım ortaya çıktı. İkincisi, hafızamdan dolayı Allah'a şükrettim. Üçüncüsü, zaman tünelinde seyahat ederek öğrencinin yanlışını kendisinin fark etmesini sağlamış oldum. Dördüncüsü ve en önemlisi, öğrencimin kafasında oluşan kayırmacılık yaptığım zannı yok olmuş oldu. Bu sonuncuyu önemsiyorum. Çünkü çok adil olmamakla beraber kimsenin adaletsiz olduğum şeklinde bir kanaate sahip olmasını istemem. Buna elimden geldiği kadar riayet etmeye çalışırım. Çünkü bana göre dünya adalet üzerine kurulu. Adaleti yok ettin mi, dünya yıkılır. Güvenin esası da adalettir. Zira adaletin olmadığı yerde güvenden bahsedilemez. Adalet ve güven bu hayatın olmazsa olmazıdır. Bir yerde bu ikisi varsa telafi edilebilir. Bu ikisinin olmadığı yerde ise barış ve huzur olmaz. Bu da toplumun temeline dinamit koymak demektir. Allah kimseyi adaletten ayırmasın.

MEB’de Şube Müdürü mü Olmak İstiyorsun? *

MEB'de şube müdürü olmak istiyorum.

Bunun için sınava girmen gerekli.

Girdim hem de iki sefer. Ama başarılı olmadım. Yazılıyı bile geçemedim. 

O zaman ısrar etme. Olamazsın.

Yok mu bunun bir yolu? Çok istiyorum. 

Var aslında.

Nedir o?

Gördüğüm kadarıyla geniş bir çevren var.

Olduğunda?

Onları devreye koyacaksın.

Ama sınav var diyorsun?

Sınav; gücü, kuvveti ve çevresi olmayan zayıflar içindir.

Şöyle şunun sırrını…

Çevreni devreye sokarak bir ilçeye milli eğitim müdürü olarak atanacaksın. Çünkü bu ülkede milli eğitim müdürü olmak şube müdürü olmaktan daha kolaydır. Yeter ki çevren olsun. 

Sonra?

Orada biraz görev yapacaksın.

Sonra?

Amirlerine gelip gidip -bunu çevren de yapabilir- ben ne olacağım? Önemli ve verimli yıllarım hep ilçede mi geçecek? Kaç yıldır bu görevi yaparak davama hizmet ediyorum. Bedelse bedel ödedim. Çocuklarım da büyüdü. Git-gel de olmuyor… Böyle olmayacak. Ben ayrılmak istiyorum. Yalnız en verimli çağımda ayrılmak da istemiyorum. Edindiğim tecrübe ve birikimimi devletime hizmet ederek devam ettirmek istiyorum diyeceksin. Bunu gelip gittikçe alttan alta yapacaksın. 

Beğenmiyorsan istifa et derlerse...

Demezler. Çünkü sen onların taşradaki eli ayağısın. Haydi vazgeçtin. Onlar da bunu kabul ettiler. Onlar geniş çevrene ne diyecekler? Buna cesaret edemezler.

Ama ben şube müdürlüğü istemiştim. Sen bana ilçe milli eğitim müdürlüğü öneriyorsun.

Az sabır. Dokuz ay nasıl bekledin?

Pardon, buyur.

Şimdi sen uzak ya da yakın bir ilçede ilçe MEM müdürü olarak görev yaptın değil mi?

Evet.

İşte bundan sonra amirlerinle iyi geçinmenin ve geniş çevreye sahip olmanın meyvelerini toplayacaksın.

Nasıl? Ben hala taşrada ilçe müdürüyüm.

Bundan sonra işi kılıfına uydurmak için prosedürü uygulayacaksın. Vereceksin bir dilekçe. Dilekçende emsal veya bir alt görev istiyorum diyeceksin. Bunu yani içerikte neler yazacağını amirlerin iyi bilir.

Sonra?

Sonrası ihya oldun demektir. Yani senin için 76.maddeyi işletecekler.

Kim yapacak bunu?

Çevren, amirlerin... 

Hızlan biraz.

Çevren siyasileri devreye sokacak. Siyasiler bakana ulaşacak. Bakan da 657 sayılı DMK'nin 76.maddesinin kendisine verdiği yetkisini kullanarak seni merkezdeki boş şube müdürlüklerinden birine atayacak.

Bu kadar kolay mı? Ama ben şube müdürlüğü sınavlarını kazanamamıştım.

Sen hala orada mısın? Şube müdürü oldun, haberin yok. Git odana. Hayırlı olsun çiçekleri gelmiştir bile.

Oh be şükür! Bu, en büyük hayalimdi.

Burada bir sorun olacak ama kafana takma. Olur, böyle mide bulandıran şeyler. Bunlara hazmedeceksin.

Beni şube müdürlüğünden mi alacaklar?

Ne alaka. 76.maddeden atandığın için kimse sana bir şey yapamaz.

O zaman ne?

Sınavsız atandığın bu şube müdürlüğüne, orada gözü olanlar seni çekemeyecekler. Seni ve seni atayanları eleştirecekler. Varsın eleştirsinler, varsın konuşsunlar. Haksızlık bu desinler.

Haksızlık nerede burada? Anlamış değilim.

Efendim şöyle: Taşrada sınavla atanmış şube müdürleri var. Hani senin girip de kazanamadığın sınav. İşte onlar 6.5.4.3.2.bölgelerde yıllardır görev yapıyorlar. En büyük hayalleri diğer bölgeleri bitirip merkez ilçede şube müdürü olarak çalışmaktır. Sen ve senin gibi çevresi genişler bu boş kadroları hülle yoluyla sınavsız doldurunca, onlar merkeze gelemiyorlar. Tüm mesele budur.

Bu bir mesele değil ki... Kim dedi onlara sınava girin kazanın diye. Üstelik ben o sınavlılara müdürlük yaptım. Ayrıca sınav her şey değildir. Keşke sınava hazırlanacaklarına, bu eforlarını geniş çevre edinmeye ayırsalarmış. Hâsılı, onlar çevresizliklerine yansınlar.

Son sözün bu mu?

Bu.

Böyle bir koltukta yani başkasının hakkı olan bir koltuğa oturunca vicdanın rahat edecek mi?

Hem de hiç olmadığı kadar. Altta kalanın canı çıksın.

O zaman hayırlı olsun. Gönül huzuru içinde o koltuğa oturabilirsin.

Sağ ol da bir şey daha soracağım. Bu 76.madde nasıl bir madde ki gökte aradığımı yerde buldum?

Bu madde, ben yaptım oldu maddesidir. Hak etmeyenlerin, hak edenlerin hakkını gasp ettiği maddedir. Sınavla öğrenci alan okulda boş kontenjan oluşunca sınavı kazanamamışlardan sınavsız öğrenci almak gibidir.

Yani kötü bir madde, öyle mi?

Maddede kötülük yok. İçin rahat olsun. Zira senin ve sana teşne olanların kötülükle işi olmaz. Esas kötülük, o maddeyi hoyratça kullanan insanlardadır.

Anladım ama alacağın yok tıpkı hak edenlerin alacağının olmadığı gibi. Müsaadenle.

Nereye, hayırdır?

Namaz geçiyor. Namazımı kılacağım. 

Allah kabul etsin. Üzerine iyi gider.


*23/05/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

Maliyeti Yüksek Düğünlerden Sade Düğünlere *

20 Mayıs 2022 Cuma gününün hutbesi evlilik üzerine idi. Zaten DİB her yıl düğün sezonuna girildiğinde evlilik üzerine bir hutbe irat ettirir. Yerinde bir hutbe midir, evet. Önemine binaen dinlemeye koyuldum. Konu baştan sona evliliğin önemi üzerine idi. Bekledim ki uygulamaya yönelik ve evliliği kolaylaştıracak sadra şifa şeylerden bahsedilsin. Merak ediyorum, evliliğin gerekli ve önemli olmadığını söyleyen mi var bu toplumda? Hâsılı, topluma sorumluluk yükleyecek bir içerik göremedim.

Neden derseniz, her geçen yıl evlilikler anne-babaların ve evlenecek adayların belini bükmeye devam ediyor. Evlenmeyi göze alan aileler büyük masraf veya borcun altına girmek zorunda kalıyor. Bu hayat pahalılığında bir damat adayı nasıl mihr verebilir nasıl makul fiyata kiralık ev bulabilir, tepeden tırnağa evi nasıl döşeyebilir, bir düğün için ihtiyaç olan şeyleri nasıl alabilir, nasıl düğün yapabilir? Pekala, bunlara dair yani evliliği kolaylaştıran şeylerden bahsedilebilirdi. Şayet bu hayat pahalılığı böyle devam ederse ve her evlilikte tepeden tırnağa tüm ihtiyaçlar karşılanma yoluna gidilecekse önümüzdeki yıllarda evlenemeyen adayların sayısı çoğalacaktır.

İçerik nelerden oluşabilirdi?

1.      Evliliklerde, erkeğin kıza verdiği veya vermeyi taahhüt ettiği mihr için “Bundan sonra mihr konuşulmasın, mihr senedi düzenlenmesin” denebilirdi. Şayet mihr konuşulacaksa asgari bir miktar belirlenebilir. Çünkü mihr, nikahın şartlarından değildir. Ayrıca mihr vermeyi gerektiren şartlar bugünün dünyasında ortadan kalkmıştır. Çünkü mihr kadın için bir nevi sosyal güvence idi. Bugünün dünyasında, evlilikle beraber kazanılan her şey ortak olduğuna ve boşanmalarda erkek eşine nafaka vermekle yükümlü olduğuna göre alın size sosyal güvence. Durum bu iken ayrıca mihr konuşmanın ve erkeği ağır bir yükün altına sokmanın âlemi var mı? 

2.      İnsan bir defa evlenir ve bu aşamada ne lazım ise alınmalı anlayışından vazgeçilmeli. Evlilik ve düğünlerin en asgari ihtiyaçla karşılanması yoluna gidilmeli. Masrafın aşağı yukarı tüm yükü erkek tarafına yüklenmemeli, kurulacak olan bu yuva ortak bir yuva olacağına göre düğün vb masraflar kız ve erkek tarafından ortaklaşa karşılanmalı. Özellikle gelin ve kız annesi çocukların her şeyi olmalı, ileride sıkıntı çekmesinler, şayet her şey alınmazsa başkası ne der, anlayışını terk etmeli. Asgari ve olmazsa olmaz ihtiyaçlar alındıktan sonra diğer ihtiyaçların zamanla ve bütçeye uygun karşılanması taraflarca benimsenmeli. 

3. Bu hayat pahalılığında düğün yemeği vermekten vazgeçilmeli. Verilecekse de sınırlı sayıda davetli davet edilerek sade bir yemek verilmeli. Çünkü bir kişilik düğün yemeği 60-70 liradan aşağı değildir. Yemeğe verilecek bu para ile gençlerin başka ihtiyaçları pekala karşılanabilir.

4. Düğün davetiyesi bastırmaya ve dağıtmaya gerek yok. Whatsapp gibi iletişim yollarıyla insanlara davetiye gönderilebilir. Zaten davetiyelere kimse bakmıyor. Davetli, düğün tarihini cebine gelen mesajdan takip edebilir.

5. Düğüne gelen davetliler, düğün hediyesi olarak stoklarında bol miktarda olan zücaciye ürünü getirmemeleri, yerine zarf içerisinde para vermeleri şiddetle önerilmeli. Çiçek, çelenk vb. hediyelerden vazgeçilmeli. Zarf içerisinde para verirken veya takı takarken makul olan yapılmalı. Hediye, düğün sahibinin işini görmeye yardımcı olmalı. Özellikle takıyı aşırı abartmak tarafları zor durumda bırakabilir. Çünkü her ne kadar karşılıklı değil dense de takılar karşılıklıdır.

6. Düğünler salon tutulmadan yapılmalı. Evden eve makul araçla gelin alınmalı. Konvoy oluşturulmamalı. 

7. Ağız tadı, nişan, kına ve düğün merasimlerinde gelinin giydiği tek giyimlik elbiselerden kaçınılmalı. Buralarda giyilecek elbiseler, gelinin sair zamanlarda da giyebileceği türden olmalı. 

8. Düğünde yemek verilecekse veya pasta türü ikram yapılacaksa ya da hiçbir ikram yapılmasa bile düğüne gelinip gelinemeyeceği, gelinecekse kaç kişi ile gelineceği bilgisi düğünden önce düğün sahibine haber verilmeli. Bunun için kart veya sanal kartın altına LCV (Lütfen Cevap Veriniz) yazılarak iletişim telefonu yazılmalı. Bu, düğünün daha sağlıklı, izzet ve ikramda aksamaya meydan vermemesi için gerekli. Her şeyden önce nezaketin bir gereğidir. 

     Bu örnekleri çoğaltabiliriz. Burada düğünlerden birçok sektör ekmek yiyor. Bunları da korumak lazım diyebilirsiniz. Kimsenin ekmeğine ve kazancına takoz koyma gibi bir niyetim yok. Birileri bu sektörden ekmek yiyecek diye düğün sahiplerini ödeyemeyecekleri veya uzun yıllar ödemek zorunda kalacakları bir yükün altına sokmamak lazım. Burada demek istediğim, sade bir düğünle evlilikleri gerçekleştirmek, düğün ve evlilikleri kolaylaştırmaktır. Şayet sade düğün yapar, abartıya kaçılmaz ise maliyetler düşeceği için evlenemeyenler evlenecek, aşırı borcun altına girmeyecekleri için aileler, damat ve gelin daha huzurlu olacaktır. Kurulmakta olan bir ailenin temeli de huzur değil mi zaten. 

      Hasılı, düğün masraflarını düşürelim. Düğünleri alabildiğine sade yapalım, ayağımızı yorgana göre uzatalım; evlilikleri, yıkılmayan sağlam temellere oturtalım, huzurumuzu hiçbir şey bozmasın. 

*328/05/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

20 Mayıs 2022 Cuma

MEB Şube Müdürü Atamalarında Mağduriyet ve Kollanma Var mı? *

Millî Eğitim Bakanlığında şube müdürü olarak görev yapan bir tanıdığım var. Konuşurken söz döndü dolaştı, şube müdürleri atamasına geldi. “Oradan buradan, bir şeylerin kenarından köşesinden yazıyorsun. Bir de şube müdürü atamalarına değin” dedi. Hangi hizmet bölgesinde ne kadar çalışacağınız, sonrasında nereleri isteyeceğiniz mevzuata göre belirlenmiş. Bunun neyini yazacağım, neyiniz var dedim. “Senin olup bitenlerden haberin yok galiba. Neler dönüyor neler…kimler ihya edilirken kimler mağdur oluyor kimler” dedi. Haydi derdiniz ne ise yaz bana gönder de köşemde aynen yayımlansın dedim. “Ben yazar mıyım” dedi. Ben yazar mıyım sanki. Buna rağmen yazıyoruz. O zaman derdini yazıp gönder de bir yazı konusu edinelim dedim. Aşağıdaki metni göndermiş:

“Bugünlerde Milli Eğitim taşra teşkilatlarında görev yapan şube müdürü atamaları dillerden düşmüyor. Çünkü bu teşkilatta görev yapan ve yapacak şube müdürleri için ülke genelinde il ve ilçeler beş bölgeye ayrılmış. Bunlar şu şekildedir: 1.bölgede 6, ikinci ve üçüncü bölgelerde 4, dördüncü ve beşinci bölgelerde ise 2 yıldır. Tayin isteyen şube müdürleri atama döneminde iki alt, iki üst bölgeyi isteyebiliyorlar. Buraya kadar her şey normal. Çünkü kimin, ne kadar süre ile hangi bölgede çalışacağı mevzuatta belirlenmiş. Anormal olan, 657 sayılı DMK’nin 76.maddesinin devreye sokulması. Bunda ne sakınca var diyebilirsiniz. Sakınca, bu 76.madde atamaları ile 1.bölge boş kadrolar doldurulunca 2. ve 3.bölge hizmetini tamamlayan şube müdürleri, hak ettikleri 1.bölgeye tayin isteyemiyorlar. 1.bölgedeki boş kadrolar birilerine bu şekil peşkeş çekilince burada bir hak gaspı söz konusu olmaktadır. Haliyle birileri ihya edilirken birileri mağdur ediliyor. Bu da çalışma zevkini yok ettiği gibi adalet duygusunu da zedelemektedir”.

Çok vakıf olduğum bir konu değil ama dediği gibi ise şube müdürü bu isyanında, bu serzenişinde haklı mı? Haklı. Alacağı var mı? Ki olması gerekir ama mevzubahis olan bu ülke ise maalesef alacağı yok. Çünkü adamına göre iş yapıldığı, birileri birilerine karşı kollandığı, ben yaptım oldu mantığı güdüldüğü müddetçe, tüm bu olup bitenlere karşı da toplumsal bir tepki ve refleks olmadıkça, çok özel durumlarda kullanılması gereken bu 76.madde, genel bir atama maddesi olarak kullanılmaya devam edecek ve mağduriyetler oluşacaktır. Durum böyle olunca siz bu 76.maddeye torpil maddesi de diyebilirsiniz.

Örnek mi istersiniz? Verelim. Tabir yerinde ise kuş uçmaz, kervan geçmez, kimse tarafından cazip görünmeyen, ulaşımı sorunlu, merkeze uzak ilçelerde ilçe milli eğitim müdürlüğü yapan bazıları, belli bir süre buralarda görev yaptıktan ve asaleti elde ettikten sonra merkeze gitmenin/gelmenin yolunu arıyor. Bunun yolu da milli eğitim müdürü iken bir alt görev diyebileceğimiz şube müdürlüğüdür. Yapılan görüşmeler sonucunda bu kimseler için 76.madde işletilerek bunlar il merkezindeki boşalan kadrolara atanıyorlar. Bu yol ile prensimiz merkeze gelebiliyorken gelmek için gün ve yıl sayan birilerinin önü de tıkanıyor. Yani bir taşla iki kuş vurulmuş oluyor. Burada bir haksızlık yok mu? Var maalesef. Bir alt birim diyebileceğimiz şube müdürlüğüne gelen/getirilen ilçe milli eğitim müdürü, zamanında şube müdürlüğünü kazanmış ve belli bir süre şube müdürü olarak çalışmış, sonrasında da uygun görülerek ilçe milli eğitim müdürü olarak atanmış olsa, bu şartlarda şube müdürlüğüne dönenlere kimsenin bir diyeceği olmaz. Zaten şube müdürü idi, asıl görevine döndü denir. Herkes için söylemiyorum ama atanan ilçe milli eğitim müdürlerinin çoğu, zamanında şube müdürlüğü sınavına girmiş ve başarılı olamamış kişilerdir. Bu yol ile yani haklarında 76.madde işletilmek suretiyle sınavsız şube müdürü olmuş oluyorlar.

Bu konuda ne diyelim? Başkalarının önüne geçerek ve onların hakkını gasp ederek oldukları bu şube müdürlüğü kendilerine hayırlı olsun. Merkeze gelmek isteyenlere de sabırlar dilerim. Gerekirse isimlerini sabrettin olarak değiştirebilirler.

*21/05/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.

18 Mayıs 2022 Çarşamba

Doktor Olacak Adammışım *

Prof. Dr. Canan Karatay, “Kolesterolün görevleri arasında vücudu derinin altındaki mikroplara karşı korumak, alyuvarları ve sinir dokularını güçlendirmek, vücuttaki su dengesini ayarlamak” olduğunu, sağlıklı bir yaşam için kolesterol düzeyinin, olması gereken seviyede tutulması gerektiğini ve kötü kolesterolün dengelenmesi için büyük önem taşıdığını” açıkladıktan sonra konuyu zeytin çekirdeğine getirir ve zeytin çekirdeği ile ilgili olarak şunları söyler:

      ·     Zeytin çekirdekleri çöpe atılmamalı,

      ·      Günde 5-6 tanesi yutulmalı,

      ·      Çünkü mide ülseri, gastrit, reflü gibi sindirim sistemi rahatsızlıklarına karşı zeytin çekirdeği ilaç niyetine kullanılmalı.

Çekirdeğin sadece kötü kolesterol için değil, insan vücudu için birçok faydalarının olduğunu belirtir:

Çünkü zeytin çekirdeği;

·         Mide asidini düzenleyen önemli besin kaynakları arasındadır.

·         Ülser, gastrit ve reflü gibi mide rahatsızlıklarının tedavi edilmesi için büyük önem taşımaktadır.

·         Baş ve diş ağrısını engellemektedir.

·         Sindirimi kolaylaştırmaktadır.

·         Kanserojen hücre oluşumunu engellemektedir.

·         Vücudun bağışıklık sitemini güçlendirmektedir.

Sizler için derlediğim bu yazdıklarımı gazetelerden okumuş olmalısınız. Sizler gibi ben de okuyunca, sen neymişsin be zeytin çekirdeği… her derde deva imişsin dedim. Ardından, ben neymişim be abi, tam doktor olacak adammışım diyerek kendime pay çıkardım.

Sayın Karatay’ın tıp bilgisi ile bu ulaştığı bu faydalı bilgileri okuyanlar sizler, uygulasam olur mu, acaba işe yarar mı, haydi yararlı. Üzüm çekirdeğini bile yutamıyoruz, koca zeytin çekirdeğini nasıl yutalım diye düşünedurun. Karşınızda, küçüklüğünde bu tedavi yolunu bilfiil uygulamış biri var. Tek farkı, tedavi amaçlı kullanmadığım. Şöyle ki: Kalabalık bir ailenin üçüncü çocuğuyum. Ailede kimsenin sosyal güvencesi yok. Kıt kanaat geçinen ve yokluk içerisinde, olmayan şeylerin özlemini duyarak büyüdüm.

Her gün kahvaltıda çay içmek lükstü bizim için. Haftada bir veya iki gün kahvaltıda çay içerdik. Şimdiki çoğu çocuk ve gençlerin beğenmediği zeytin de her zaman olmazdı sofrada. Şu zeytin iyi veya kötü diye bir seçenek aklımızın ucundan bile geçmezdi. Baba bakkaldan ne almışsa, oydu bizim katığımız. Sofraya konduğu zaman zeytini bir defada yemez, iki-üç ısırışla tüketirdik. Küçük kardeşlerim; kim, kaç tane zeytin yemiş bakar ve göz ucuyla sayarlardı. Çoğu zaman sen şu kadar, ben bu kadar, o şu kadar yemiş diyerek çekirdeğinden yediğimiz zeytinler sayılırdı. İşte burada benim aklım devreye girerdi. Abim, şu kadar yemiş demesinler diye zeytin çekirdeklerinin bazılarını yutardım. Fazla yediğim belli olmasın diye yaptığım bu eylemin Canan Karatay’a göre tıpta her derde deva olabileceğini nereden bilebilirdim. Hasılı, bilmeden başka saiklerle tıbbi davranmışım, vesselam.

Hoş, yediğim zeytinin çekirdeğini sayan olmasa da şimdilerde de yutarım zaman zaman.

*25/05/2022 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde Barbaros ULU adıyla yayımlanmıştır.