28 Şubat 2026 Cumartesi

Cuma Günlüğüm

28 Şubat soğuğundan bir gün önce Cuma günü Konya soğuk mu soğuktu. Hava raporuna göre hafif karlı olsa da kar yüzü görmedik. 30 km hızındaki rüzgar, artı beş hava sıcaklığını buz gibi yapmıştı. 

Cumaya gidip geldim. Rüzgarın verdiği soğuktan dolayı gözüm çarşıya çıkmayı kesmedi.

Nasılsa yarım saat sonra kameracı gelecek diye üzerimi çıkarmadan evin bir köşesine uzandım. Üçe doğru gelen telefondan, kameracının bu soğukta donarız" endişesi olduğunu öğrendim. Upuzun oturuşuma devam ettim. Siz deyin buna, orucu uykuya tutturuyor.

Uyku da bir yere kadar. Yarı uyur yarı uyanık yarı video dinledikten sonra orucu uykuya tutturmuşsun diyeceklere, o kadar da değil şeklinde bir itirazım olsun diye evden çıktım. 

Dümeni ne tarafa kıracağıma karar veremedim. Alışveriş yapsam diye düşündüm. Evden herhangi bir sipariş almadım. Yine de marketlere bakayım diye direksiyonu marketlere doğru kırdım. 

Hava ise gündüzün sert rüzgarı biraz düşünce yerini normale bırakmış.

Ne yapayım ne edeyim. Markete girersem, seyirle kalmam. Yok yere alışveriş yaparım. Bugünün yürüyüşünü de yapmadığıma göre bari Meram Sanayideki Doğan Yatağanlı'dan ramazanın ilk pidesini alayım. Oradan Atezbazı Veli Türbesi, NEÜ İlahiyat Fakültesi, Meram Yeniyol, Evliya Çelebi Parkı, Lastik Durağı derken akşamı yaparım. Böylece hem yürüyüşümü yapar hem de vakit geçiririm dedim.

Nicedir gelmediğim fırının önünde uzun kuyruk vardı. Geçtim en arkaya. Bir taraftan da pide kaç paradır diye düşündüm. Çünkü ramazanın 9.günü pide ilk siftahım olacaktı. Basından da pide fiyatlarını takip etmemiştim.

Sıra birden geldi. 300 gram pide 25 lira imiş. Ekmeği elime aldım. Kafamda çizdiğim güzergahı yürümek için karşı caddeye geçerek Meram Eskiyol'u takip ettim.

Ateşbazı Veli Türbesine yakın trafik ışıklarına yaklaşırken yoldan geçen bir dolmuş, önce korna çaldı. Ardından geri geri geldi. Yanımda durdu. Ya adres soracaktı ya da bu soğukta yürüme, gel götüreyim diyecekti. Kapıyı açtım. Beni almak için durduğunu öğrendim. Teşekkür ediyorum. Ben yürüyüş yapıyorum dedim. Hayırlı iftarlar temennisiyle kapıyı kapattım. O yoluna basıp gitti, ben de yoluma revan oldum. 

Belli ki işinden evine giden bir esnaftı. Hoşuma gitti insanımızın yaptığı bu davranış. Pek arabaya binmesem de güzergahım üzerinde yürüyüp gidenler için durur, arabama alır, bazen güzergahımı da değiştirerek onları gidecekleri yere bıraktığım olur. Belli ki bu insanımız da benim kafadan. Kendi kendime işte yurdum insanı bu dedim. İnsanımızın yaptığı bu jest o kadar ahlaki yozlaşma yaşadığımız günümüzde gönlüme su serpti. Ne kadar bozulsa da mayamızda iyilik yapma, yolda kalmışa elimizi uzatma var diyorsun. Bu tür örnekleri gördükçe ülkenin geleceğine, insanımızın gidişatına dair kafamızda oluşan endişe birden olumluya dönüveriyor. Bu milletin özü temiz diyorsun ve geleceğe daha ümitle bakıyorsun. Ne diyelim, bu tür güzel örneklerin sayıları artsın.

Basıp giden insanımızın ardından, içimde oluşan olumlu havayla birlikte yürüme aşkım daha bir depreşti. Unutmayın ki yürümek aynı zamanda kafa dağıtır, insanı rahatlatır. 

Meram Yeniyol'u takip ederek Havzan ışıklarından evime yöneldim. Eve 50-60 metre kala ezanlar okunmaya başladı. Kapıyı açıp girdiğimde sofra hazır, ev ahalisi beni bekliyordu. "Elinde ekmek vardı. İftarını açaydın" dendiğinde, elimdeki ekmek hiç aklıma gelmedi dedim. 

Bir iştahla iftarımı yaptım. Üşümem ısınmaya döndü. 

İftar öncesi pideyi ad ederek yaptığım yürüyüş 1.30 saate yakın sürmüş. 9500 adım atmışım. Ben buna kısa günün kârı ve ayakların zekatı derim. 

İftar öncesi yürüyüşü herkese öneririm. Aç karna yürümek güzel, vakit geçirmeye de birebir. 


Bir Başka Açıdan 28 Şubat

28 Şubat sürecine dair birkaç yıldır yazı konusu edinmesem de daha önce hakkında çokça yazdım. Bugün nedense bu sürede dair kalem oynatmak geldi içimden.

Post modern darbe olan 28 Şubat sürecinin içeriğine girmeyeceğim. Katılır veya katılmasınız, süreçten hareketle bir tespitte bulunmaya çalışacağım.

İçeriğine girmesem de tek kelimeyle bu süreç, dindar-mütedeyyin ve İslamcılara kök söktürüldüğü bir dönemin adıdır. İnancından, inancına dair kılık kıyafetten ve okuduğu okuldan dolayı insanların ve öğrencilerin mağdur edildiği bir dönemin adı aynı zamanda.

Kısaca dindar ve mütedeyyin insan mağdur edildi bu süreçte. Sürece giderken okullardaki etkinliklere yer verildi. Toplu namazlara ekranlarda yer verildi. Farklı giyim ve kuşamlar ön plana çıkarıldı. Bazı kişilerin geçmiş konuşmalarından kısa bölümler gösterildi durdu.

İşlenen tema, Türkiye nereye gidiyordu. Önlem alınmazsa Türkiye irticaya teslim edilecekti. Bin yıl devam edecek diye örümcekten bir sistem kurdular. Kısa zamanda köşelerine çekilmek zorunda kaldılar. O gündür bugündür ellerindeki gücü kaybettiler. Bir daha kendilerine gelemediler.

Bu süreci sonuçları itibariyle değerlendirmek lazım. Bir insan bir güç bir zihniyet neyin mücadelesini verir? Gücü elinde bulundurmak ve yerini sağlamlaştırmak için. Bunlar ise ellerindeki bulgurdan da oldular ve mücadele ettikleri zihniyeti iktidar yaptılar.

Burada sormak lazım. Bu sürecin kudretli aktörleri bunu düşünemediler mi? Yoksa umdukları gibi gitmedi mi süreç? Acaba bu süreç bir oyundan mı ibaretti?

Sürecin aktörlerinin oyun oynadığını, danışıklı dövüş yaptıklarını sanmıyorum. Ama sonucun kime ve hangi zihniyete yaradığına bakarak haksız yere oluşturulan mağduriyetin ters teptiğini düşünüyorum. Oyunun aktörleri biz bunları mağdur edelim de bunlar iktidar olsun diye düşünmemiş olabilir. Aktörler de hazırlanan senaryoyu oynamış olabilir. Akıbetin ne olacağını, kime ve hangi zihniyete yarayacağını da ancak senaristler bilir. Çünkü bu ülkede ön planda oyun kurucu rolü üstlenenler gerçek oyun kurucu değildir. Oynadıkları rolün de kime yarayacağını hesaba katmazlar.

Dindar ve mütedeyyin insanların üzerinden silindir gibi geçen bu süreç, Mahir Kaynak'ın faili meçhul cinayetlerle ilgili söylediği şu sözü aklıma getirdi. "Faili meçhul bir cinayetten kim kazançlı çıkarsa o cinayeti onlar işlemiştir" anlamına gelen bir sözdü. Burada 28 Şubat sürecinde dindar ve mütedeyyin insanlar oyun kurucu değildi, bu süreci yapma güçleri yoktu denebilir. Doğrudur. Dindar ve mütedeyyin insanların bu zulmü yapmaları ve kendi kendilerine eziyet etmeleri mümkün değil. Yalnız o süreçte derin devlete hakim olanlar süreçle oluşturdukları mağduriyetle, kimin kazançlı çıkacağını hesaba katmış olabilir.

Şunu da unutmayalım. “Memleket komünist olacaksa onu da biz yaparız” sözü her ne kadar dönemin Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’a atfedilse de bir dönemin zihniyetini ifade etmek bakımından bu söz önemlidir. Ülkeye ya da derin devlete hakim olan zihniyet, kimi iktidar yapmak isterse bir şekilde bunun alt yapısını hazırlıyor.

Halihazırda 28 Şubatta mücadele edilen zihniyetin, bu sürecin ardından iktidar olması ve bu iktidarın yıllar yılı iktidarda devam etmesi düşündürücü değil mi? 

Acaba dönemin senaristleri dindar ve mütedeyyin ve de İslamcıların iktidar olmasını murat etmiş olabilir mi? Şayet böyle değilse kime niyet kime kısmet denir buna. 

Salih Amel

Salih amel; iyi, hoş, güzel davranış anlamına gelir. Eşittir ibadet demektir. 

Allah'ın rızasına uygun, insanların yararına olan her türlü davranış salih amel kapsamına girer.

Adına ister salih amel ister ibadet diyelim. İki çeşit ibadet vardır. Dar anlamda ibadet, genel ya da geniş anlamda ibadet.

Dar anlamda ibadet dendiği zaman namaz, oruç, hac, zekât, kurban gibi ibadetler akla gelirken, geniş ya da genel anlamda ibadet dendiği zaman insanın toplum içinde yaptığı her türlü olumlu hareket akla gelir: Güler yüz göstermek, hal hatır sormak, yardım etmek, insanlar hakkında güzel şeyler düşünmek, empati yapmak, işimizi düzgün yapmak, dürüst olmak vb... Kısaca toplum içinde toplumun faydasına olan her türlü amel diyebiliriz buna. 

İbadeti ya da salih ameli kapsam yönünden dar olan ve geniş olan şeklinde ayırmak ne derece doğru olur bilmiyorum. Zira ibadet ibadettir. Birini, diğerinden ayırt etmemek gerektiğini düşünüyorum.

Yalnız dar anlamda ibadetin din görevlileri ve de toplum tarafından daha çok öne çıkarıldığını düşünüyorum. Bana kalırsa geniş anlamda ibadetin daha öne çıkarılması en güzeli. Çünkü dar anlamda ibadet olan namaz, oruç, hac gibi ibadetler kişinin Allah'a olan borcunu yerine getirmesinden ibarettir. Kişinin, kıldığı namazı, tuttuğu orucu övünç meselesi yapması, hayatının merkezine koyması bana çok doğru gelmiyor. Çünkü namaz ve oruç, kişinin birine olan borcunu ödemesi gibidir. Bu borç ilişkisi, alacaklıyı ve borçluyu ilgilendirir. Borcun zamanında verilmesi bir övünç meselesi değildir. Aynı zamanda bu borcun yerine getirilmesinin ya da yerine getirilmemesinin topluma bir faydası ve zararı olmaz.

Topluma esas faydası ve zararı olan ibadet ise geniş anlamdaki ibadettir. Tüm eylemlerimiz Allah'ın rızasına uygun ve toplumun yararına olursa bu ibadet toplum için bir anlam ifade eder. Çünkü insan toplumsal bir varlıktır. Salih amel ise topluma dokunmak demektir. Herkes salih ameli ön plana çıkaracak şekilde bir davranış içerisine girerse, bundan toplum yararlanır, toplum kendiliğinden düzelir. Çünkü geniş anlamda ibadet, eşittir güzel ahlak demektir. 

Tamam, ibadeti dar ve geniş şeklinde bir tasnif tabi tutmayalım. Birini diğerinin önüne geçirmeyelim. Ama dar anlamda ibadeti çok öne çıkarıp geniş anlamda ibadeti geri planda bırakmayalım. 

27 Şubat 2026 Cuma

Bir İftarın Ardından

Perşembe günü ABK Holding'in iftarı vardı. Bir grup liseden sınıf arkadaşıyla bu iftara eşlik ettik. Yedik, içtik. Görmediğimiz arkadaşlarla ayaküstü de olsa muhabbet giderdik.

Bu vesileyle arkadaşlarla bir arada toplanmışken fırsatı değerlendirdik. Holding binasına evi yakın bir arkadaş evini açarak hem çaya doyduk hem de muhabbete.

ABK Holding'in, Holding binasında verdiği bu iftar ilk değildi. Nicedir gelenek haline getirdi Baydar. Davetlilerin sayısını tam bilmiyorum ama 150-200 kişiden az değildi iftara eşlik eden.

Basından izlediğim kadarıyla bir ramazanda ABK Holding'in verdiği tek iftar değil. Belki de ramazanın yarısını burada farklı farklı kişileri ağırlayarak iftar veriyor.

Her iftarın eksiksiz geçmesi için ABK Holding çalışanlarının çoğunun, bu ziyafetlerde kol kanat gerdiğine şahit olurum.

Davetliler iftarını yaparken Baydar ailesinin her masayı dolaşarak davetlilerine hal hatır sorması, hoş geldin demesi ve afiyet olsun dileğinde bulunması ve güne hatıra bırakacak pozlar vermesi görülmeye değer.

O kadar davetliyi kapıda karşılamaları, girişte hatıra fotoğrafı çekilmesi, misafirleri yönlendirmek için çalışanların gayretleri, tüm bu atmosferde yüzlerinden gülücüklerini eksik etmemeleri, günün buz gibi havasını ısıtan enstantanelerden.

İftar sonrası, iftara ailesiyle katılan çocuklar da düşünülmüş. Bir görevli bahçede çocuklara ikram verdi durdu. Yanına yaklaşıp bu nedir diye baktım. Bir arkadaş, gel gel, çocuklar için dedi. Ben de çocuk sayılırım dedim ama görevli, çocuklarla ilgilenmekten benim bu dediğimi işitmedi bile. Belli ki adını bilmediğim bu çocuk ikramından benim nasibim yok. Çünkü büyüğüm. İşin garibi çocukluğumda görmedim. Büyüdüğümde de sana göre değil muamelesine maruz kalıyorum. Vah ki bana vah.

İftarını yapıp vedalaşıp gidenlere diş kirası da eksik edilmiyor. Görevliler, daha önce herkes için hazırlanmış, içinde çam sakızı çoban armağanı hediyelerin bulunduğu geleneksel hediye çantasını vermeyi de ihmal etmiyorlar.

Kısaca, her sene olduğu gibi bu iftar ziyafetinin de tadı damağımızda kaldı. Açısından, misafirlere mihmandarlık yapan ABK Holding çalışanlarına, her yıl ziyafetini eksik etmeyerek eşini, dostunu Holding bünyesinde ağırlayan Baydar ailesine teşekkürü bir borç bilirim. Keselerine bereket.

Yazımı nihayete erdirirken şunu da ifade etmek isterim. Günümüzde o kadar insanı ağırlamak, onlara iftar vermek, bunu geleneksel hale getirmek, çıkışta herkesi hediyeyle uğurlamak, sayısız iftar düzenlemek, iftar maliyetinin altından kalkmak kolay değil. ABK Holding Yönetim Kurulu Başkanı Sayın Baydar tüm bu iftarları kendi öz sermayesi ile yapıyor. Kazancında ne baba parası var ne miras ne de kamu kaynağı. Tüm yaptığı, çocukluğundan beri çalışıp çabalayarak dişinden tırnağından artırdığını; eşine, dostuna ikram etmek. Belediye ve kamu kaynağı olmadan, kısaca başkasının sırtından olmayan böyle ağalıklara can kurban. Davet dediğin böyle olmalı.

Sayın Baydar ailesine, helalinden bol kazançlar, huzur ve mutluluklar diliyorum. Verdiği iftarların ve yaptığı hayır hasenatın yakın zamanda kaybettiği annesinin ruhuna değmesini temenni ediyorum.

İlahili Ramazan

Bir Roman vatandaşın başlattığı ilahi okuma tüm ramazanı kapladı. Sosyal medyanın her bir yerinde ilahi okuyan okuyana. Siyasetçinin ağzında ilahi. Çocukların ağzında ilahi. Okullarda ilahi. Açığında ilahi, kapalısında ilahi. 

İlahi söyleyenlerin ne kadarı samimi ne kadarı rol yapıyor bilinmez ama bu ramazan ilahiye doyduk dense yeridir.

İleride bu ramazan ilahili ramazan diye anılırsa hiç şaşırmam. 

Bu vesileyle insanımızın çoğunda bir cehver olduğu ortaya çıktı. Çoğunun sesi güzel, makamı da iyi yapıyor. 

Beni üzen de bu ses bu yetenek bu aşk varken insanımız şimdiye kadar neredeydi? Bizi niçin ilahiden mahrum bıraktılar? Tüm yeteneklerin ortaya çıkması için illa bir Roman vatandaşın fitili ateşlemesi mi beklenmeliydi? Zamanında ortaya çıksalardı da kulaklarımızın pası bir güzel silinse olmaz mıydı?

Zamanında ortaya çıksalardı hem ortalık birkaç ilahi okuyana kalmazdı hem biz ilahi ziyafetine doyardık hem onlar zamanında meşhur olurdu hem de bu meşhurluktan mütevellit paraya para demezlerdi. 

Şu gösterdi ki bu milletin genlerinde din geni var, sanat geni de var. Bu millet sanattan anlamaz diyenler bu yetenekleri görünce sanat bu milletin geninde varmış, biz tanıyamamışız diye öyle zannediyorum, mahcup olmuştur. 

Hazır iş bu raddeye gelmişken içinde sanat ruhunu barındıranların, amatörce ilahi söylemeyi bırakıp üçü beşi bir araya gelerek ilahi korosu oluşturmasında ve ekip ekip tüm Türkiye'yi dolaşarak sanatlarını icra etmesinde fayda görüyorum. Gecikmiş de olsa bir yerden başlamaları gerekir. 

Havzan'da Sahur Sükûneti

Okulda teneffüs arası laflarken bir öğretmen, "Davul sesi niye duymuyorum" dedi. Bir başkası "Orucun haftası dolarsa iftar vakti zilinin çalması yakındır. O zaman anlarsın davulcunun olduğunu" dedi. Bu cevabı diğerleri de "Doğru" diyerek tasdikledi. 

Babası, Havzan'da ikamet eden bir öğretmen de bana dönerek, "Hocam, Havzan'da bu ramazan davulcu yok. Haftası dolunca da iftar vakti evine gelmezler. Muhtar bu sene davulcu kabul etmemiş" dedi. Bu benim için güzel bir haberdi. Helal olsun muhtara. Gidip muhtarı tebrik etmem lazım dedim. 

Bu sene zaman zaman uyumayıp sahuru bekledim. Bazen de sahura kadar uyudum. Ne uyanıkken ne de uykuda iken davul sesi duydum. Davul sesi niye duymuyorum diye de hiç merak etmedim. 

Gündüzünde bu konuşmanın geçtiği gece sahura doğru davul sesi duydum ama ses çok uzaklardan geldi. Belli ki komşu mahallelerde davulcu var. Bu gelen ses de o mahalle davulcularının sesi. Şu var ki uzaktan gelen bu davul sesi beni hiç rahatsız etmedi. 

Davuldan niye rahatsız oluyorsun. Ramazanda davul eşliğinde kalkma geleneğimizi ben seviyorum. Bu gelenek devam etsin diyenler olsa da bir zamanlar önemli bir işlev gören bu geleneğe günümüzde pek değil, hiç ihtiyaç kalmadığını düşünenlerdenim. İhtiyaç kalmadığına göre bu geleneğin devam etmesinin bir anlamı yok. Olsa olsa nostalji olur. Ramazanda davul çalarak üç beş kuruş harçlık almayı uman davulculara katlı sağlar. Başka da bir faydası yok. Çünkü bugün günümüzde kimse davulcu ile sahura kalkmıyor. 

Davulcuya niye ihtiyaç kalmadı? Günümüz insanının çalışma şekli değişti. Eskiden herkes gündüz çalışır, gece uyurdu. Çoğu evlerde insanımızı sahura kaldıracak çalar saat yoktu. O zamanlarda insanımızı sahura kaldırmak için bulunan bu davul bir ihtiyacı gideriyordu. Halbuki günümüzde herkeste cep telefonu var. İstediği saate kurup sahura kalkabiliyor. 

Yine günümüz insanının azımsanmayacak oranda vardiya usulü çalıştığı da malum. Bizim uyanık olduğumuz saatte onlar uyuyor, bizim yattığımız vakit onlar çalışıyor. 

Bir diğer husus, oruç tuttuğu halde uykum bölünmesin diye sahura kalkmayanlar var. Kimi yatmadan önce sahuru yapıp yatıyor. Çünkü günümüzde herkes evine yakın yerde çalışmıyor. İlçelere günlük gidip gelenler var. Bu insanlar çok erkenden yola düşmek zorunda. Bu insanlar sabah işe dinç gitmek için uykularını almaları gerekiyor. Sahur her halükarda uykuyu ikiye bölüyor. Bu kış günlerinde sahurlar uykuyu bölse de erken yatılsa uyunan süre yeterli olur ama hangi insanımız erken yatar. Toplum olarak geç yatma alışkanlığımız var. 

Bir diğer husus, sahurlar eskisi gibi aynı vakitte yapılmıyor. Üstelik son yıllarda Diyanet'in imsak vaktinden farklı olarak Süleymaniye Vakfının daha geç vakitte imsakı başlattığı alternatif bir imsakiye daha var. Bu iki takvim arasında mevsime göre değişse de 45 dakikalık bir fark var. Belli oranda insanımız Süleymaniye Vakfına göre sahur yapıp oruca niyetleniyor. 

Eskiye oranla oruç tutmak istediği halde oruç tutamayan insanımızın sayısı da az değil. Çünkü şeker hastası olup doktoru tarafından oruç tutması yasaklananlar var. 

Bir diğer husus dine mesafeli olduğu için oruç tutmayan insanımızın sayısı da az değil. Her geçen yıl daha da artıyor. 

Davula ihtiyaç olmadığına dair verdiğim örnekler ne derece isabetli bir gerekçe olur bilmiyorum. Bana kalırsa davulla sahura kalkma geleneği tarihteki yerini almalı. 

Kendi adıma söyleyeyim. Bu sene mahallemde davulun çalmamasıyla, sahura kalkamama sorunu yaşamadım. Davul çalmadı diye bir eksiklik hissetmedim. Üstelik davul sesi duymayınca mahallem sakindi. Bir yerde sakinlik varsa orada huzur olur diye düşünüyorum. 

25 Şubat 2026 Çarşamba

Esnafın Yüz Karası

Fî tarihinde öğrencilere okul kıyafeti belirlemek için öğretmenlerle bir toplantı yaptık. Üç kişilik bir ekip belirledik.

Ekip olarak Konya merkezde buluştuk. Okul kıyafeti satan firmaları gezip kıyafet belirleyeceğiz. Bir yere bağlı kalmayalım. Girdiğimiz yerden beğenip çıkmayalım. Hepsini gezelim diye aramızda konuştuk.

İlkine girdik. Şu olsun, bu olsun, şu rengin şurasında şu renk çizgi olsun, erkek kıyafeti şöyle, kız kıyafeti böyle olsun şeklinde görüş bildirdik. Daha doğrusu içimizden biri seçti, biz de olur dedik. Ne dediysek firma sahibi de "ooo çok güzel" dedi durdu. Okulların açılmasına az kaldı, bu dediklerimizde karar kılarsak okul açılmadan istediğimiz kıyafetler hazır olur mu dedim. "Ayıp oluyor hocam. Bu iş bizim işimiz. Okul açılmadan okul sezonu kıyafetleriniz hazır" dedi. Firma sahibinin her şeye olur demesi bizim ekibin hoşuna gitti. Başka firmaları gezip dolaşmaya, vakit harcamaya gerek yok. Burada kalalım dediler.

Ardından çay içmeye geçtik. Firma sahibine, okul açılmadan kayıt döneminde kız ve erkek numune kıyafet istiyorum. Getirir misin dedim. "Elbette hocam. O iş bizde. Numunesi olmaz" dedi.

Başka konulara girdik. Konuştukça konuştuk. Firma sahibine, bizim çaylar ne oldu dedim. "Hemen geliyor" dedi. Biraz daha bekledik. Çayımız bir türlü gelmedi. Firma sahibine, sizin çaycının adı Dursun mu dedim. "Yok, şu" dedi. Biraz daha konuştuk. Çayın geldiği geleceği yoktu. Çaycının adı Dursun mu dedim. Nihayet jeton düştü. Güldü. Bir daha hatırlattı, çaylar gelsin diye. 

Biraz daha geçti. Dilimiz damağımız kurudu. Çaylar yine gelmedi. Bizim okul kıyafetleri sizin çay işine dönmez. Okul sezonuna yetişir değil mi dedim. Güldü. "Olur mu hocam. Sözümüz söz. Kıyafet de hazır olur, numune de" dedi. 

Nice sonra çayı içip çıktık. Ekibin yüzü gülüyordu. Başka yere gitmemize gerek yok. Haydin dağılalım dendi. Ayrılmadan, bu firma sahibini gözüm pek tutmadı. Okul sezonu bizi mağdur eder endişesi taşıyorum dedim. Bu endişem yersiz görüldü. Çok ince düşünme dediler. Ayrıldık. 

Okul sezonu geldi. Ne numune geldi ne kıyafetimiz hazırdı. Kaç defa telefonla görüştüm. Bugün, yarın, haftaya dedi durdu. 

Kayıt yaptıran öğrenci ve veli, okul kıyafetini sordu. Şu renk dedik ama ortada numune yok.

Firma sahibine, çayların gecikmesinden belliydi, senin kıyafetleri hazır etmeyeceğin. Hani numune dedim. "Ben numune getirecek kadar enayi miyim. Benim numunemi görecek olan, gider başka bir firmadan alır. Siz öğrencileri bize yönlendirin. Kıyafetleriniz, istediğiniz şekilde hazır" dedi. O zaman, zamanında numune getireceğim diye niye yalan söyledin dedim. Dedim ama dediğimle kaldım. Çünkü karşımda facia mı facia biri var. 

Bu iş hiç içime sinmedi. Acemiliğin kurbanı olmuştuk. Kıyafet sorana dilimizin döndüğü kadar tarif ettik. Utana sıkıla falan firmaya giderseniz, kıyafetinizi alırsınız dedik. Dedik ama gören de bu okulun firma ile bir alaveresi var düşüncesini hep içimizde taşıdık. Yine de bu firmaya gidip okul kıyafetini gördükten sonra oradan almak zorunda değilsiniz. Diğer firmalara da bakıp oradan alabilirsiniz dedik. Firma ismini soranın çoğu da "Keşke o firma ile anlaşmasaydınız, neyse" şeklinde görüş bildirdi. Belli ki firma mimli biri. Çoğunun ağzı yanmış. 

Öğrenciler, dediğimiz yerden kıyafetlerini aldı. Alınan kıyafetleri öğrencilerin üzerinde gördüğümüzde, şurada şu renk çizgi tercihimizi göremedik. Elinde olanı vermiş firma. Buna da istemeyerek razı olduk. 

Okul açıldıktan sonra bazı öğrencilerde farklı renk okul kıyafeti gördüm. Niçin böyle aldınız?Bu renk bizim seçtiğimiz renk değil dedim. Öğrencilere, firma sahibi demiş ki "Biz okul müdürünüzle görüştük. Sizin kıyafetiniz bu" deyip eline geçeni vermiş. Gidin değiştirin dedikten sonra da birkaç defa böyle yapma. Ayıp ediyorsun. Çocukları mağdur etme şeklinde telefonda serzenişimi söyledim. Bazen de "Tamam, müdürüm, çocuklar yanlış vermiş. Gönder, değiştirelim" dedi. 

Müdahale ede ede öğrenciler renk tonları farklı olsa da okulun kıyafeti şöyle böyle oturdu. 

Okul sezonunun ortasında firma sahibi, "Müdürüm, gelip gitmiyorsun. Buyur gel çay ikram edeyim. Okuyan çocukların gelsin. Kıyafetlerini vereyim. Paranın lafı olmaz aramızda" telefonu açtı. Beni ve okulumu mağdur ettin. Hiç sözünde durmadın. Ben senin gibi esnaf görmedim. Çayını içmeye gelmem. Hele çocuklarımın kıyafetini almak için asla uğramam. Gider başkasından alırım. Senin gibi sözünde durmayan birinin değil çayını, kıble olsa senin tarafına dönüp namaz kılmam dedim.

Çocuklarımın kıyafetlerimi gidip başkasından aldım. 

Bu esnaf yıllar yılı bu sektörde. Kah küçülür kah büyür. Her okul sezonu "Tüm okul kıyafetleri burada" şeklinde büyük afişler bastırır dükkanının önüne asar. Bu sahtekarlığıyla yıllar yılı bu sektörde nasıl ekmek yer, inanın anlamış değilim. Belli ki her okul sezonunda bizim gibi birkaç acemiyi tokatlayarak yoluna devam ediyor. 

Firmanın bu yaptığını kıyafet seçen ekibime birkaç defa, firma bizi mağdur etti dedim. Hiç oralı olmadılar. Olur böyle şey deyip geçip gittiler ve hiç umursamadılar. Nasılsa uğraşan bir amele vardı. Niye üzerlerine alsınlar. Öyle değil mi? Zira sıkıntı çekip strese giren, o firmayla telefonla da olsa uğraşan kendileri değildi. 

Sitenin bir işini yapan kişinin sözünde durmamasını görünce yıllar önce başımdan geçen bu anıyı hatırladım. Belli ki her sektörde sözünde durmayan, yapmam demeyen, ama zamanında gelmeyen, hep yarın diye erteleyen kişiler var. Taşıdıkları mide nasıl bir mide ise anlamış değilim. 

Doğu Türkistan'da Neler Oluyor?

Karar gazetesinin verdiği habere göre "Çin hükümeti, Ramazan’ın gelişiyle birlikte Türkiye başta olmak üzere İslam ülkelerinde “Uygurlar oruç ayını özgürce yaşıyor” şeklinde bir propaganda kampanyası başlattı ama bölgeden gelen haberler ve uluslararası gözlemcilerin raporları durumun bu yıl da değişmediğini, hatta baskıların arttığını ortaya koydu.

Çin Komünist Partisi tarafından yayımlanan bildiriyle;

Kamu personeli, öğrenci, öğretmen, devlet kontrolündeki şirket ve kuruluşlarda çalışanların ramazan boyunca oruç tutmalarının yasaklandığı,

Müslümanlar tarafından işletilen dükkan ve restoranlara ay boyunca oruç tutulan saatlerde açık kalma zorunluluğu getirildiği,

Doğu Türkistanlılar tarafından işletilen dükkan ve restoranlara ay boyunca sigara ve alkol satmaya devam etme ve oruç tutulan saatlerde açık kalma zorunluluğunun getirildiği, bu zorunluluğu yerine getirmeyen iş yerlerinin tamamen kapatılacağının belirtildiği,

İnsanların ibadetlerini gizlice yerine getirdiği,

Bir kişinin oruç tuttuğuna dair herhangi bir işaret ‘aşırılık’ kapsamında değerlendirildiği, bu ‘suçları’ işleyenler tespit edilirse derhal ‘toplama’ kamplarına gönderildiği, bu yüzden sahur vakti ışık yakmanın bile risk sayıldığı,

Oruç tutulmasını, vakit namazları ile teravihlerin eda edilmesini zorlaştırmak için çalışma şartlarının ağırlaştırıldığı, mesai saatlerinin değiştirildiği,

Belirtiliyor.

Görünen o ki Çin Komünist Partisi Uygurlara yönelik bir kültürel soykırımı katı bir şekilde uyguluyor.

Gazetenin verdiği habere göre Uygurlara uygulanan bu baskı ve şiddet karşısında İslam dünyasının genelinde bir sessizliğin hakim olduğu, bu sessizlikte Pekin’in siyasi ve ekonomik ağırlığının etkili olduğu belirtiliyor.

Görünen o ki Doğu Türkistan halkı Çin’in baskısı karşısında yalnız. Bir başına kalmışlar.

Gerçekten diğer yerlerde uygulanan baskı bir şekilde gündeme geliyor ve gündemde tutuluyor ama Çin’in Doğu Türkistanlı insanımıza uyguladığı orantısız baskı pek değil, hiç gündeme gelmiyor.

Haydi İslam dünyası her türlü zulümde sessiz. Türkiye’ye ne oluyor? Güya biz mazlumların hamisi ve sesiyiz.

Çin’in siyasi ve ekonomik baskısı ne olabilir diye düşündüm. Çin olsa olsa bize ihracatı durdurur. Mal göndermez. Hatta biz de Çin’in ucuz ve adi ürünlerinden kurtulmuş oluruz diye düşündüm.

Bırakalım Çin’in ihracatı durdurmasını. Bizim Çin mallarını almamamız gerekir. Yahudi mallarını nasıl ki boykot ediyorsak, Çin’in mallarını da boykot edebiliriz. Bundan zararlı çıkan Çin olur. Çünkü Çin ürettiğini satmak ve pazar bulmak zorunda.

Sebep ve netice ne olursa olsun, mazlumun yanında olmamızda fayda var.

Öcalan'ı Daha Fazla Mağdur Etmeyelim

Terörden ve şehit cenazelerinden yıllar yılı her seçimde ekmek yiyen, Türk milliyetçiliğini tekelinde bulunduran partinin, işaret fişeği ile birlikte cin şişeden çıktı. Cinin tekrar şişeye girmesi mümkün değil.

Terörden ve Kürt milliyetçiliğinden yıllar yılı ekmek yiyen, Türkiye partisi olamayan, kamuoyunda Kürtlerin temsilcisi olarak bilinen ve Kürt oylarını çantada keklik bilen ve tekelinde bulunduran parti de başı Türk milliyetçisinin çektiği sürece destek veriyor. 

Dünkü düşmanlığın ardından Türk ve Kürt temsilcilerinin karşılıklı destek açıklamaları göz yaşartan türden. Hayreti zaten söylemeye gerek yok. Düşman çatlatan bir kardeşlik, birlik ve bütünlük gözden kaçmıyor. İleride bu iki zıt kutbun tek partide birleşip iktidara yürümesi işten bile değil. Kamuoyu bunu da görürse, bilin ki kimse şaşırmayacak. Öyle ya "terör devam etsin mi? Düşmanlık nereye kadar". Dünya diyecek ki dünya kuruldu kurulalı, dünya böyle kardeşlik görmedi diyecek. 

Görünen o ki "Terörsüz Türkiye" sloganıyla başlatılan süreç, Öcalan'ın özgürlüğe kavuşmasıyla neticelenecek. Çünkü geçmişte kader mahkumlarına özgürlük sloganları hep afla sonuçlandı. Yeter ki ağızdan çıkmayı görsün, arkası gelir.

Madem ki netice Öcalan'ın özgürlüğüyle sonuçlanacak. İpe un sermenin, süreci zamana yaymanın bir gereği yok. Kurucu Önderi daha fazla tutsak etmenin alemi yok. Bir an evvel salalım. Hatta bunca yıl bir hiç uğruna içeride yatırmaktan dolayı özür dileyelim. Yattığı her gün için kendisine tazminat ödeyelim. Üzerine yasal faizini de ekleyelim. Hakkını helal et kardeşim diyelim. Biz ettik, sen bizi affet. Büyüklük sende kalsın. Hatta 40 bin kişi sana feda olsun diyelim.

Özgürlüğe kavuşturduktan sonra onun mürüvvetini de görelim. Geçimini sağlaması için milletvekili emekliliği üzerinden kendisine emekli maaşı bağlayalım. Düğününü devlet yapsın. Kendisine düğün hediyesi olarak genel bütçeden bir ev hediye edelim. TOGG markayı kabul ederse arabasını da verelim. Düğününde kendisini yalnız bırakmayalım. Tüm devlet ve siyaset erkanı, PKK'nin dağ kadrosu düğünün özel davetlileri olsun. Nikah şahitliğini Türk milliyetçiliğini tekelinde bulunduran devlet büyüğümüz ile Kürt milliyetçiliğini eş başkanları yapsın. Hatta çifte düğün bile yapılabilir. Öcalan da onun şahitliğini yapar. 

Kürt partisi de eş başkan modelini bırakarak bayrağı asıl sahibine teslim etsin. Kürt ve Türk partileri seçim ittifakı yapsın. Biri Türklerden, diğeri Kürtlerden oy alsın.

Yeter demeyin. Bence yetmez. Öcalan için geçmişte, halihazırda bazılarının söylemeye devam ettiği, "Bebek katili, terörist başı" gibi hakaret ve iftira sözlerinin söylenmesi yasaklansın. Kendisine Sayın kurucu önder densin. Olmadı, Nobel Barış Ödülü için kendisini teklif edelim. Ödülü alması için Türk heyeti diplomasi yürütsün. Öcalan, bizim milli meselemizdir. Biriz, beraberiz, hepimiz Öcalan'ız desin.

Benden bu kadar. Biraz da siz deyin. Hiçbir şey aklınıza gelmiyorsa kamuoyu oluşsun, özgürlük bir an evvel gerçekleşsin diye benim önerilerimi kamuoyuna yayın. Bunu barin yapın. Daha ne diyeyim. 

Alırsın Ford, Olursun Lord

ABD'li otomotiv şirketi Ford'un, SUV modeli Explorer'ın arka süspansiyonundaki bağlantı çubuklarındaki kırılma riski nedeniyle ABD genelinde 400 binden fazla aracını geri çağıracağı bildirildi".

"Şirket, ayrıca 40 bin 655 aracını da batarya arızaları ve kusurlu fren pedalları nedeniyle geri çağıracak".

"Açıklamada, bu parçanın kırılmasının, sürücünün direksiyon kontrolünü kaybetmesine ve ciddi kazalara yol açabileceği ifade edildi".

"Tüm onarım ve parça değişim işlemlerinin yetkili bayilerde ücretsiz olarak gerçekleştirileceği belirtildi".

İnternethaber sitesinin verdiği bu haber dikkatimi çekti. Marka ismini görünce, bir zamanlar halk arasında sıkça söylenen, "Alırsın Ford, olursun lord" sözü aklıma geldi.

Ford, 1950'lerin en iyi otomobil markalarından biri.

Birçok markaya göre nasıl bir araba bilmem ama 1950'lerden bu yana 76 yıl geçmiş. Üzerine koyarak üretip sattığı araçlarında ortaya çıkan risk nedeniyle, satılan araçları geriye çağırıp ücretsiz değişim yaptıracak olması, otomobil firmasının ne derece güven veren bir marka olduğunun bir göstergesi.

Öyle zannediyorum, belirtilen seri araçların geri çağrılması ve gerekli değişikliğin yapılacak olması, otomobil firmasına pahalıya patlayacak ama verdiği güven daha fazla otomobil satacağı anlamına gelir.

Bu haberi okuyan, öyle zannediyorum, bu marka almayı düşünürse, gözü kapalı bu aracı alır. Niye almasın ki. Çünkü firma, sattığı araçlarda ortaya çıkan riski önemsemiş ve insan sağlığına değer verdiğini göstermiştir. Ford alan, aracın aksayan yönü ortaya çıkarsa, firma nasılsa araçları geri çağırıyor diye düşünür.

Bence bu haber aynı zamanda Ford'un reklamını yapar. Dünya kadar para verse bu derece etkili olamazdı.

Doğrusu, bu haberi okuyunca otomobil firmasına gıpta ettim. Niye bizim de böyle marka değeri olan, tanınmış ve tutulan, uzun yıllardır seri üretim yapan ve dünyaya ihraç eden bir otomobil markamız olmasın.

Görünen o ki kalite tesadüf değil. Hele güven dünden bugüne olacak ve alınıp satılan bir şey değil.

Bizde olsa, öyle zannediyorum, satılan mal geri alınmaz, garantisi bitmiştir denir. Risk ortaya çıksa bile firma üzerine yatar. Batar ama sattığı araçları geri çağırmaz. Çağırmayı aklının ucundan bile geçirmez. 

Bitek Topraklarımız

Kutuplaşmanın, karpuz gibi ikiye bölünmede, ülke olarak üstümüze yok. Çünkü korku salmak, rakibi belden aşağı vurmak, insanları safımıza çekmenin ve bundan rant elde etmenin yolu, kutuplaştırmaktan geçer bu ülkede.

Bu kutuplaştırmak öyle bir şey ki seçim kazandırır, başkasına seçim kaybettirir. Bu yönüyle çok bitek alanlarımız var. Öyle bitek ki hiç boş geçmeyiz. Çok ekmek yedik, yemeye de devam ediyoruz.

Bitek alanlarımıza örnek vermek istiyorum:

Solcu-sağcı (Şimdilerde pek bir anlam ifade etmese de geçmişte bundan çok ekmek yenmiştir.)

Milliyetçi, muhafazakar-laik seküler (Her daim taraflar bundan ekmek yer.)

PKK, 

FETÖ, 

Laik, seküler-mürteci, irticacı, 

Seküler-dindarlık, 

Türkçülük-Kürtçülük, 

Alevilik-sünnilik, 

Dindar, mütedeyyin, İslamcılık-laik, seküler, 

Atatürkçülük-dindarlık, 

Dini değerler-Batı değerleri,

Hamaset, slogan-gerçeklik,

Olgudan algı-algıdan olgu,

Çamur atmak, 

Dini ve milli değerleri siyasete alet etme-Atatürk'ü alet etme,

Şehit cenazeleri,

Başörtüsü-çağdaş giyim, 

İHL, 

vs. vs. 

24 Şubat 2026 Salı

Ekmek Kafalı Ülkem

İnternethaber sitesi, ülkelerin yıllık ekmek tüketimine* yer vermiş.

Ülkelere göre yıllık ekmek tüketim ortalaması (kg);

Türkiye 199,6

Sırbistan 135

Bulgaristan 131,1

Ukrayna 88

Kıbrıs 74

Arjantin 72

Yunanistan, Portekiz, Polonya, Danimarka 70

İrlanda 68

Hollanda, Macaristan 60

Almanya 57

Lüksemburg, Finlandiya 55

Rusya, İsveç 54

Norveç 52

Fransa 50

İsviçre 48

Belçika 47

Avusturya, İspanya 46

İtalya 44

Listede yer verilen en fazla ekmek tüketen 25 ülke içerisinde, 200 kg ekmek tüketimiyle en yakın takipçimiz Sırbistan'a 65 kilo fark atmışız. Bu demektir ki fert başına düşen günlük ekmek tüketimimiz, 199,6:365=0,5468 gram. Yani günlük yarım kilodan fazla ekmek yiyoruz. 

Sıralamada açık ara önde olduğumuzu görünce aklıma ilk gelen ifadeyi de başlığa koydum: Ekmek Kafalı Ülkem. 

Hiç lamı cimi yok. Konyalılara, "Etli ekmek Kafalı Konyalılar" dendiği gibi ülkemiz insanına da "Ekmek Kafalı" demede bir sakınca yok. 

Nedense tüm zararlarına rağmen ekmek tüketimimizi aşağıya çekemiyoruz. Çünkü ekmeği çok seviyoruz. Bulgur ve pirinç pilavını bile "ben ekmeksiz yiyemem" diyerek ekmekle yiyen bir toplumuz. Bir zamanlar yufkaya şehir ekmeğinin içine sıkıp kayık yaptığımızı zaten söylemeye gerek yok. 

Ekmeğe manevi değer de yüklemişiz, kutsal kabul ediyoruz. "Ekmek, mushaf çarpsın" diyoruz. Rızkımızı temin işine bile "Ekmek parası, ekmek kavgası, ekmek teknesi" şeklinde ifade ederiz. 

Geçmişte yokluktan olsa gerek. Sofralarımızda fazla çeşidin olmadığı zamanlarda tok tutsun, öğün savsın, sofraya konan tek kap yemekle doyulsun düşünce ve endişesini anlarım. Bugün en fakirin sofrasında bile birden fazla çeşidin olduğu günümüzde hala ekmeğe yüklenmemizi bir türlü anlayamadım gitti. Herhalde yiye yiye içki ve sigara gibi bağımlılık yapmış olmalı ki ekmek alışkanlığını bırakamadığımız gibi azaltayı dahi düşünmüyoruz. 

İşin garibi, ekmek mideyi doyurmaya doyurur. Fakat ekmek mideyi büyütür, daha fazla yedirir, hazmı zorlaştırır, kilo yapar, çabuk acıktırır. 

Durum bundan ibaret olsa da işin sevindirici yanı, Guinnes rekorlar kitabına girip ilk sırada yer almamız. Bu başarı da tesadüf değil. 

*Kaynak: GUİNNESS WORLD RECORDS, AIBMA

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Dersi

Ramazan öncesi bir pazar günü ilçeden gelen bir arkadaşla çay içip ardından Etnografya müzesini gezdik.

Çaylarımızı yudumlarken konu dönüp dolaştı, okullarda ders olarak okutulan din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin ismine. 

Arkadaş, "Dinin kültürü olmaz, ahlakın da bilgisi olmaz. Ahlakın yaşantısı olur. Bu dersin ismini verenler isim vermede isabet etmemişlerdir" dedi.

Düşündüm. Arkadaşın yorumu bana isabetli geldi. Çünkü dinin bilgisi olur, ahlakın da uygulaması.

Bir toplumda yaşayan kişi dini yaşamak isteyebilir. Yaşamak istemese bile o toplumun içinde pot kırmaması için dini bilgiye sahip olması gerekir.

Ahlaka gelince, bugün ahlakın içine giren ne kadar konu varsa hiç mektep yüzü görmemiş olan biri bile ahlaka dair bilgiye sahip. Neyin iyi, güzel, neyin kötü ve çirkin olduğunu bilir. Mesela adalet, ehliyet, liyakat, doğruluk, dürüst ne dersek diyelim, bunların hepsinin iyi ve olması gerektiğini herkes bilir. Aynı şekilde hırsızlık, rüşvet, yalan vb. şeylerin de kötü olduğunu yine herkes bilir. Kısaca hırsızlık iyidir diyen yok.

Durum bu iken ahlak bilgisi diye bir dersin okutulması olsa olsa abesle iştigal olur. Çünkü bilgiye dayalı ahlak bilgisine sahip kişi ve bir toplum ahlaklı olmaz. Ancak uygulandığı takdirde kişi ve toplum ahlaklı olur.

Bir diğer husus bilgiye dayalı ahlakın uygulamasının tavsiye edilmesinden, yani kişilerin vicdanına bırakılmasından olsa gerektir ki ahlakta bir arpa boyu yol gidemediğimiz gibi gerisin geriye gidiyoruz. Çünkü ahlakın yaptırımı yoktur. Yaptırımı olmayan bir değerin toplumda yerleşmesi mümkün değildir.

Yol yakınken Anayasada ismine yer verilen ve okutulması Anayasa gereği olan din kültürü ve ahlak bilgisi dersinin adının kısaltılarak değiştirilmesi uygun olacaktır. Dersin adı din dersi ya da din bilgisi olabilir. Ahlak da etik adı altında ayrı bir ders olarak okutulabilir. Bu dersi de sadece din kültürü öğretmenleri değil, tüm öğretmenler okutabilir. 

Yeni Seçimin Teması

Eski ramazanlardan eser kalmasa da ramazan iklimi bu toplumda yaşıyor.

Eskiye oranla oruç tutanlarda azalma olsa da oruç tutan sayısı azımsanmayacak seviyede.

Ramazanın gelmesiyle birlikte kurum ve kuruluşlar da kah önemsediğinden kah bir şeyler yapmak için değişik etkinliklere imza atmakta.

Bazı kurumlar da ramazan dolayısıyla çalışanlarına mesaide esneklik ve kolaylık sağlar.
Özel veya kamu kurum ve kuruluşların oruç tutanlara dair sağladığı kolaylığın öğrencilere de sağlanmasını isterdim. Pekâlâ, 09.00-14.00 arası ders yapılacak şekilde bir ders programı uygulanabilirdi. Büyük çalışanlar için düşünülen bu kolaylık nedense öğrenciler için düşünülmedi.

Esneklik sağlansa da sağlanmasa da sayılı günler kolay, zor geçiyor. Kimi oruç tutuyor kimi tutmuyor. Ne oruç tutanlar oruç tutmayanlardan rahatsız ne de oruç tutmayanlar oruç tutanlardan.

Dikkatimi çeken, huzur ve sükunet içerisinde geçmesi gereken ramazan ayında, Milli Eğitim Bakanlığının ramazan iklimine dair yayımladığı bir genelge üzerinden fırtına koparılarak gerilimin tırmandırılması. İçeriği, okullarda ramazan etkinliği yapılmasının istenmesi. Bu genelgeyi gören laik ve seküler kesim bize gün doğdu deyip sesini yükseltti. Laiklik elden gidiyor yürüyüşü bile yapıldı. Bir Roman vatandaşın okuduğu ilahi bile mesele edildi.

Laiklik tartışması ve laikliğin elden gitmesi, irtica korkusu 90'lı yılların seçim öncesi aparatı idi. Nicedir laiklik üzerinden tartışma yapılmayınca, bende laik seküler kesim laiklik üzerinden kutuplaşmayı elden bıraktı düşüncesi hakim olmuştu. Bir genelge üzerinden laiklik tekrar gündeme gelince anlaşılan o ki suni gündem olan laiklik meğer buzdolabına kaldırılmış. Bu ramazanda yeniden servis edildi.

Laik ve seküler kesim hiç ders almamış ki kazanamayacağı bir tartışmanın fitilini ateşledi.

Şu unutulmasın ki ibadet yapmakla, oruç tutmakla, okullarda ramazan etkinliği yapmakla laiklik falan elden gitmez. Etkinlik yapılan okulda etkinlikten dolayı oruç tutanlarda bir artış da olmaz, azalma da olmaz. Gel gör ki bir zamanlar laiklikten ekmek yiyen bir kesim bir umut tekrar laikliğe sarıldı.

Bunlar laikliğe sarılınca karşı kesim durur mu? Sonuçta ortaya bir kutuplaşma çıktı.

Kanaatim, bu tür suni gündemle bir şeyler köpürtülüyor. Belli ki kutuplaşmanın tarafları bir şeylerin peşinde. Belki de yeni seçimde laiklik ve dindarlık kutuplaşması köpürtülecek. Seçim bunun üzerine yürüyecek. Çünkü kutuplaşma olmadan, korku salmadan, düşman bulunmadan bizde seçim startı verilmez. Bir önceki seçim PKK korkusu üzerinden yürütülmüştü. Hazır PKK tehlikesi kalmadığına göre FETÖ de eskisi gibi pek gündem olmadığına göre yeni düşman bulunmazsa geriye laiklik ve dindarlık gerilimi yeni seçimde bizi bekliyor.

Reklam Kokan Görüntüler

Son yıllarda amme adına iş yapanlar her yaptıklarını kameraya aldırıp sosyal medyada paylaşır oldu. Belediye başkanları, valiler ve siyasetçiler ağırlıklı olarak böyle yapıyor. 

Bu olayı iki yönüyle almak istiyorum.

İlki, halkın içinden, halkın içine giren, halkın sorunlarına duyarlı, bu sorunları çözme iradesi gösteren, büyükle büyük, küçükle küçük doğal görüntüler. 

Bu görüntülerine yer verilen kişilere yeni versiyon başkan, vali, siyasetçi denebilir.

Yine bu görüntüler, başkalarına örnek olma yönünden faydalı görülebilir.

Valinin, kaymakamın, siyasetçinin halktan biri gibi davranması, kibirden bir izin olmaması, muhitindeki sorunları çözmek için çaba sarf etmesi takdire şayandır ve olması gerekendir.

Yalnız bu video ve görüntülerde benim merak ettiğim bir yön var. Sosyal medyada paylaşılan bu görüntüler ve videolar amatör kişiler tarafından spontane çekildikten sonra paylaşılan görüntüler mi yoksa vali ve kaymakamın, belediye başkanı, bakan veya siyasetçinin planlı bir şekilde yaptırdığı mıdır? Üçüncü şahısların çekimi ise buna yürekten eyvallah der ve takdir ederim. Ama üst makamdakiler bu tür her etkinliği planlı bir şekilde videoya alıp sosyal medyaya servis ettiriyorsa işte burada biraz durmak gerek.

Bilinsin ki bir videonun özellikle yardım ve insancıl videoların planlı bir şekilde çekilip servis ediliyorsa bu görüntüde ne kadar tevazu örneği sergilenirse sergilensin, burada reklam var, pazarlama var, şöhret olmak var, riya ve gösteriş var, şov yapmak var. Bunlar varsa bilinsin ki bu işlerden hayır gelmez.

Unutulmasın ki yapılan her şeyden balığın haberdar olması gerekmez. Halık bilsin yeter.

23 Şubat 2026 Pazartesi

Ramazanın 5.Günü Ramazan

Ramazanın 5.günü pazartesi günüydü malumunuz. 

Hafta sonu odanın şurası, burası, otur, uzan derken sabah mesaiye dinç girmek için erken yatsam da gözler bana mısın demedi. 

Nice sonra galip gelen ben oldum. Uykuya dalmışım. Diyanetin imsakına yarım saat kala uyanıp bir şeyler atıştırdım. 

Mesaiye kadar bir saat daha uyuyayım diye uzandım. Akşamki aynı terane. Tam canım geçmişti ki telefonun alarmına güç bela uyandım. 

Bir taraftan uykusuzluk bir taraftan haftanın ilk gününün pazartesi sendromu bir taraftan açlık ve susuzluk bir taraftan 10 saat ders ve nöbet psikolojisiyle giyinip evden çıktım. 

Daha gün doğmadı ama belli ki puslu ve kapalı bir hava var. Rüzgar hızıyla birlikte soğuk, berenin içindeki kulaklarımı okşadı durdu. Bir taraftan da tek tük atan yağmur damlacıkları yol boyunca bana eşlik etti. 

İstiklal Marşı'nın ardından ilk derse girdim. Yoklamayı alırken gördüm ki ramazan öncesi mevcuttan eser yoktu. Devamsızlığına güvenen gelmemişti. 

Dersin teneffüs zili çaldığında 40 dakikada ne kadar uzun bir süreymiş dedim.

Bahçede öğrencilere refakat ederken bahçeyi soğuk ve puslu havada arşınladım durdum. Anladım ki 10 dakikalık teneffüs de uzadıkça uzadı. 

Soğuk zaten o biçim. Şubat soğuğu desem, sanırım kafi gelir. 

Diğer teneffüslerde puslu, kapalı ve küskün hava yerini güneşli havaya bırakır mı diye hilali gözetler gibi güneşe baktım durdum ama bana mısın demedi. Adeta güneş dedi ki bugün beni mumla ararsın. 

Kaplumbağa yürüyüşünden daha yavaş ilerledi saatler, dakikalar ve saniyeler. 

Beşer dakikalık teneffüsler bile uzadıkça uzadı. Bildiğimiz sair zamanki dakika ve saniye değildi. Adeta zaman durdu. 

İlerleyen saatlerde de hava inat etti. Hiç yumuşama emaresi göstermedi. Belli ki hava, oruç, ders, bahçe nöbeti, gözden akan uyku, sabrımı ölçmek için kavilleşmişlerdi. 

Bahçe nöbeti demek diğer katlarda sarf edilen eforun birkaç katı efor sarf etmeyi gerektirir. 

Bereket kapının önü her zamanki gibi anam babam günü değildi. Kimi okula gelmemiş, gelenlerden önemli bir kısmı oruç tuttuğu için dışarıya çıkmaya gereksinim duymamış. Tek tük sigara içen öğrenci vardı. Sair günlerde sigara içenlerden bir kısmı da bahçenin önünde sigara içen arkadaşlarının yanında içmeden onlara eşlik etti. 

Teneffüste yanıma gelen bir öğrenci, sigara içenleri göstererek "Gençlik nereye gidiyor böyle" dedi. 

Bir başkası yine sigara içenleri kastederek "imansız bunlar" dedi. Yok, öyle deme dedim. 

Böyle böyle kaplumbağa yürüyüşüyle akşamı yaparak son zil sesiyle birlikte 16.15 gibi evimin yolunu tuttum. 

Uzun ve yorucu bir gün idi benim için. Şükür ki eksik olmayan bahçe kavgası olmadı. Pazartesi sendromunu da bu şekilde atlatmış oldum. Ama bugünün soğuğu sair günlerin soğuğu gibi değildi. İliklerime kadar soğuğu hissettim. Akşama kadar üzerimdeki montu hiç çıkarmadım. 

22 Şubat 2026 Pazar

Kendine Yazık Eden Gençler

Başlığı böyle koydum ama gençler sadece kendine yazık etmiyor. Aynı zamanda kendilerinden beklentileri olan ailelerine de yazık ediyorlar.

Gençlere ilk başta yazık eden devletin insan kaynağı planlaması. Daha doğrusu plansızlığı. Zira gençleri geleceğe hazırlama görevi olan devletin bu görevini yaptığını söylemek safdillik olur. Adeta "Saldım çayıra, Mevlam kayıra" politikası  yürütüyor devlet.

Okumuş, fakülte bitirmiş gençlerden bahsediyorum. Bu gençler zeki mi zeki. Ama okumuş işsiz çoğu. İçlerinde pek azı şanslı. Ama büyük çoğunluğu okuyup emek sarf ettiği bölümünden iş bulamıyor. 

Çoğu içine kapanmış vaziyette. 

Çoğu plansız, programsız. 

Hepsi patlamaya hazır bir bomba. 

Çoğu dijital oyun bağımlısı. Zira boşlar. Şeytan bunların etrafında dönüp duruyor. 

Fatih'in İstanbul'u fethettiği yaşı devirmiş, otuza doğru koşan bu gençler, ev bark kurmayı düşünmüyor. Çünkü ev bark geçindirecek işleri yok.

Hepsi beyaz yakalı bu çocuklara sanayi kapalı. Öyle ya kimin işine yarar bu gençler. Sanayiciye masa başında oturan değil, makine başında çalışacaklar lazım. 

İş olmayınca bu gençleri mutlu etmek de mümkün değil. 

Hiçbiri sorumluluğa yanaşmıyor. 

Toplumdan, büyüklerden kaçar gibi yaşıyorlar. Olur ya bir tanıdıklarıyla karşılaşsalar hal hatır sormadan ne iş yaptıklarını soracaklar. Bu gerçekle yüzleşmek istemeyenler kendileri gibi işsiz birkaç kafadarı yanına alarak hepsi kendileri gibi işsiz kişilerden oluşan kafelerde soluğu alıyorlar. 

Kah piknikteler. 

Kah bilgisayar başına geçip oyun oynuyorlar. 

Halı saha maçı düzenliyorlar. 

Salon sporuna yazılıyorlar. Kendimize hayrımız yok. Bari vğcudumuza bakalım diyorlar. Adeta burada stres atıyorlar. 

Geç vakte kadar oyun oynadıktan sonra yatağa bir atıp saatlerce uyuyorlar. 

Mesai kavramları olmayan bu gençlerin planlı bir hayatları da yok. 

Tüm yaptıkları etkinlikler esas dertten kurtulma üzerine kurulu. Gerçeklerle yüzleşmekten kaçarak bir nebze mutlu olmak. 

KPSS'ye hazırlanmaya bile odaklanamıyorlar. Çünkü en yüksek puanı alsalar bile önlerine mülakat çıkacak. Çoğu da mülakatta eleneceklerini iyi biliyorlar. 

Hasılı, pek azı hariç genç okumuş kitlenin geleceği yok. Kara kara düşünüyorlar. Bu yüzden bir şeye odaklanamıyorlar. 

Bu haleti ruhiye onlara mutluluk getirmez. Ne kendileri mutlu olur ne de bunları seyreden anne babaları. 

Yarını olmayan bu gençlerin zeki olmaları neye yarar? 

Mutluluğa hasret bu gençler mutluluğu bulamaz, önlerini göremezse bu ülkenin yarınları olmaz. Yarını olmayan gençliğin ülkeye yararı da olmaz. Ülke de emanet edilmez. Zaten böyle bir talepleri de yok. 

Bu zeki gençleri çok anladığımızı da sanmıyorum. Ne onlar bizi ne de biz onları anlıyoruz. 

Neden zevk alırlar, bunu da bilmiyoruz. 

Ne konuşurlar, gündemleri ne bunu da bilmiyoruz. Kafedeki masaların dili olsa da bir dinlesek. 

Maalesef bu çağın bu nesli bu toplumun yitik neslidir. Bunun müsebbibi de anne babalar, devlet, yanlış ve plansız eğitim politikamız, insan kaynağı plansızlığımızdır.

Çözüm mü? Bilmiyorum. Varsa bir önerisi olan, buyursun. 

Balık Yedirmek Nereye Kadar?

Toplumda imkanı yerinde olandan daha çok imkanı yerinde olmayan ve kendi kendine yetmeyen var.

Ramazan ayı geldiği zaman kendi yağıyla kavrulamayan insanların ihtiyacını bir nebze de olsa gidermek için inisiyatifi eline alan insanımızın sayısı da az değil.

“Efendim, bir tanıdığım var. İhtiyaç sahibi. Fitrelerinize talibiz, zekatını, sadakanı verebilirsin” diyen eksik değil.

Camiye gidiyorsun. Her cuma cami çıkışında biri resmi, diğerleri gayri resmi yardım isteyenle dolu. Aralarından kapıdan çıkmak ne mümkün.
Okula varıyorsun. “İhtiyaç sahibi olarak belirlediğimiz öğrenciler var. Bunlara hediye çeki vereceğiz. Kim ne gönderebilirse denip İban paylaşılıyor.

Kur’an kursları yardım bekler. Camiler yardıma muhtaç.

Çarşı pazarda köşe başında yolunu kesip yardım isteyen eksik olmuyor.

Markete gidiyorsun. Yardım istemek için buraları mesken tutanlar var.

Esnafta veya bir çay ocağında otururken yine yardım için gelen hiç eksik olmaz.

Milli Eğitim Bakanlığı “Maarifin Kalbinde Ramazan” adı altında okullara genelge göndererek “öğrencilerin paylaşma bilincini geliştirmeye, yardımlaşma ve dayanışma duygularını güçlendirmeye ve birlik ruhunu pekiştirmeye yönelik çalışmalar yapılmasını” istiyor. Etkinliklerde adalet, merhamet ve vatanseverlik gibi millî ve manevi değerlerin öğrencilere kazandırılması hedefleniyor. Bakanlığın etkinlik temasının merkezinde paylaşma bilinci ve yardımlaşma duygusu ön plana çıkıyor.

Ramazan paketleri hazırlanıp ihtiyaç sahiplerine gönderiliyor.

Vakıf ve cemaatler halkı fakir ülkelerin insanlarına yardım etmek amacıyla gruplar halinde ülke ziyaretleri yapıyor. Ülkeden toplayıp götürdüklerini oralarda dağıtıyor.

Sosyal yardım anlamında devlet, belirlediği kişilere harçlık mesabesinde maddi yardımda bulunuyor.

Kaymakamlıklar bünyesinde bulunan Sosyal Dayanışma ve Yardımlaşma Vakfı, ilçesinde tespit edilen ve yardım talebinde bulunanların ihtiyacını gidermek için harıl harıl çalışıyor.

Vakıflar, cemaatler ve dernekler bir taraftan yardım toplayıp diğer taraftan dağıtıyor.

Kurban bağışları genelde Afrika vb. ülkelere vakıf ve dernekler aracılığıyla gidiyor.

Zekât, sadaka, fitre verecekler, bildiği ve tanıdığı ihtiyaç sahiplerine yardım ediyor.

Belediyeler muhtaç kişilerin karnını doyurmak için iftar çadırları kuruyor. Vesaire vesaire. Adeta ramazan ayı geldi mi tüm ülkede bir yardım seferberliği başlıyor. Artık ne kadar kişiye ulaşıyor bu yardımlar? Bunların ne kadarı ihtiyaç sahibi, ne kadarı değil? Her ihtiyaç sahibine ulaşılıyor mu yoksa bilinen belli kişilerle mi sınırlı kalıyor? Bugüne kadar yardım görüp de yardım eden sınıfına geçen kaç kişi var ya da her yardım alan, hep yardım almaya devam mı ediyor? Yapılan yardımlar zamanında ulaşıyor mu?

Soruları çoğaltabilirim. Fazlasına da gerek yok diye düşünüyorum.

Bu kadar örnekle nereye varmak istediğimi de kısaca özetleyeyim. Verdiğim örneklerden anlaşılacağı üzere tüm ülke olarak topyekûn ihtiyaç sahiplerine balık yediriyoruz. Bir türlü balık tutmayı öğretmiyoruz. Evet, yardımlaşmak güzeldir. Ama en güzel ve sonuç alıcı yardımlaşma, balık yedirmek değil, balık tutmayı öğretmektir.

Verdiğim örneklerden hareketle ülke sadaka ülkesi görünümünde. Bundan kurtulmak gerektiğini düşünüyorum. Ramazanda, vesaire zamanda sürekli karın doyurmaya ve ihtiyaç gidermeye dayalı bu sadaka kültüründen sonuç alınmaz. Veren vermeye, alan almaya devam eder. Unutmayalım ki elden gelenle öğün olmaz. Olsa da zamanında gelmez. Bu yaptığımız taşıma suyla değirmen döndürmeye benzer. Ne yapıp ne edip muhtaç kimselerin onurunu da gözeterek bu yardımlaşma ve dayanışma geleneğini bir sisteme bağlamak gerek. Bir sisteme bağlanmadan, tek elden yürütülmeden yapılan yardımlar, pansuman tedbirin ötesine geçmez. Gelin ne yapıp ne edelim. Ama bu ihtiyaç sahiplerine balık yedirmeyi bırakıp onlara balık tutmayı öğretecek bir sistemi getirelim. Her yıl belli oranda insanımız balık tutsun. Böyle böyle sadaka görünümlü ülke olmaktan kurtuluruz diye düşünüyorum.

Cumartesi Günlüğüm

Cumartesi günü öğleye doğru sitenin su işlerini halletmek için çeşmeciler geldi.

Birkaç saat çeşmecilere eşlik ettim. Onlar geri kalan işi yaparken ben de ödemeyi vermeyenleri telefonla arayarak eksik parayı tamamlamak için uğraştım. 

O kadar yazı yazıp duyuru yapmama rağmen üç kişi ödemeye Fransız kaldı. Normal şartlarda borcumu istemem. Borcumu da gününde istemeden öderim. 

Olmayacak böyle deyip telefona sarıldım. Biri telefonum bozuk. Duyurudan haberim yok. Haydi şuradan beraber çekip gelelim dedi. Ona bankaya kadar eşlik ettim. 

Yolda giderken bir başka ödeme yapmayanı aradım. "İban gönder, hemen göndereyim" dedi. İkisini birlikte hallederim deyip İban gönderdim. Para ha şimdi ha az sonra gelecek diye banka şubesinin önünde ağaç oldum. Galiba göndermeyecek deyip geri geldim. Az sonra "İban göndermediniz" telefonu aldım. Gönderdim ama yoksa telefon numarasını mı değiştirdiniz dedim. Hayır deyince mesaja baktım. Mesajı, adıyla soyadıyla aynı isimli eski komşuma göndermişim. İbanı tekrar gönderdim. Para yatınca tekrar çekmeye gittim. 

Ödeme yapmayan şehir dışında ikamet eden bir başka maliki aradım. Son ödeme dündü. Dönüş olmadı dedim. "Telefonum bozuk. Haberim yok. İban gönder, pazartesi göndereyim" dedi. Şimdi gönder, ben ödeme yapacağım dedim. Hesapta para yok dedi. Bugün ayın 21'i, pazartesi de 23'ü. Hesabında para olmayan 23'ünde nereden bulacaktı. Çünkü maaş günü değil. Pek anlamadım ama tamam dedim. Ardından bu tür ödemeleri kiracınız yapsa, siz onunla mahsuplaşsanız dedim. "Yok, ben İban ile göndereyim. Kiracıyı karıştırmayalım" dedi. Bunu da pek anlamadım ama buna da eyvallah dedim. 

Bir diğer anlamadığım, gruptaki mesajı telefonum bozuk. Görmedim diyen, özelden gönderdiğim mesajı nasıl görüyor? Demek ki telefon bozuk olunca grup mesajını göstermiyor ama özel mesajı gösteriyor. Telefonların bu özelliğini de yeni yeni öğreniyorum. Doğrusu, böyle bir telefona sahip olmak isterdim. 

Sonunda, sağdan soldan derken çeşmecilere taahhüt ettiğim borcumu ödedim. Ama bilin ki sitenin işi olsa da para istemek çok zor. Her telefon açışımda kırmızı yüzüm iyice kızardı. Kusura bakma dedim durdum. Bu hengame ve telaşede dilencilere gıpta etmedim desem yalan olur. 

Saat 13.00 gibi çeşmecilere ödemelerini yapıp vedalaştık. Onlar evlerinin yolunu tutarken ben de çarşıya dolaşmaya çıktım. İstasyondan çıkıp Aziziye civarında buldum kendimi. Bir hırdavatçıya uğrayarak bir asma kilit aldım. Çünkü temiz ve pis su gideri için bir malikin odasının içinden işlem yapılması gerekti. Fakat ne kiracıda buranın anahtarı vardı ne de il dışındaki ev sahibinde. Mecburen asma kilidi kırmak zorunda kaldık. Kırdığımızın yerine yenisini almam gerekti. Böylece boş gezenin boş kalfası olurmuş sözünü, üzerimde hakkal yakin yaşamış oldum. Kendime iş buldum. Zaten kendine iş bulmak isteyen, ıvır zıvır angarya işlerle uğraşmak isteyeni site yöneticisi yapacaksın. O zaman iş ve her türlü angarya gelir seni bulur. 

İkindi namazından sonra bir arkadaşla birlikte şura, bura derken eve doğru yollandım. 

Yolda aldığım talimat üzere markete uğradım. Alacağımı alıp iftara yakın eve attım kendimi. 

Eve varınca ne kadar adım atmışım diye adım sayara baktım. Şaka maka 16 bin küsur adım atmışım. 9 km'yi geçmişim, 10 km'ye ramak kalmış. Bugünkü yürüyüşümü de 10 km'ye tamamlayayım diyerek çay sonrası tatlı su doldurup geldim. 

Çoğu oruçlu vakitte olmak üzere 2 saat 47 dakika yürümüşüm. 10.824 adım atmışım. 10 km yapmışım. 674 kalori yakmışım. 

Bir cumartesiyi de böylece değerlendirmiş oldum. Hem iş yaptım hem yürüyüşümü hem alışverişimi. Kim demiş oruç oruç yürünmez ve iş yapılmaz diye. Şekil A da görüldüğü gibi. 

Meraklısına, oruçta yürümeyi tavsiye ederim. Aç karna iyi yürünür, vakit geçer. İşe de kendini verince iftara ne kadar kaldı diye durmadan saate bakmaya gerek kalmıyor. 

Bilinsin ki pandemide yürümeye oruçta başladım. Oymuş, yaz, kış, soğuk, sıcak, tatil, aç ve tok demeden yürüyüşümü yaparım. Kilosu o biçim, göbeği bu biçim olanlara duyurulur.

Not: Sitenin iş ve işleyişinin her bir karesinde yanımda olan ve elini taşın altına koyan iş insanı eski yöneticinin hakkını ödeyemem. 

21 Şubat 2026 Cumartesi

Muhabbetin İçine Etmenin Yolu

Bazı insanlarla oturmaktan zevk alırsın. Otururken vaktin ne zaman geçtiğini bilemezsin. Vakit ilerledikçe keşke zaman dursa da biraz daha otursak dersin. Konuşması dinlenir, konuştuğun anlaşılır. Kalkarken de muhabbetin tadı damağında kalır. 

Bazıları da vardır. Ne konuştuğunu doğru anlar ne de konuşmasının içinde evin olur. Her konuda söz söylese de boş konuşur. Bari dikkatli bir şekilde dinliyor dersin. Fakat öyle soru sorar ki muhabbetin içine eder. Çünkü sorduğu sorudan, konunun anlaşılmadığını anlar, sil baştan başa dönersin. Haliyle bu kadar da olmaz deyip kan beynine sıçrıyor. 

Buyurun size bir örnek. Muhterem, bilgisayar mühendisliğini bitiren birinin ne yaptığını sorar. Ne yapsın? KPSS'ye hazırlanıyor dersin. "Öğretmen mi olacak" demez mi? Aman ya Rabbi. Soruya bak, hizaya gel. Soru sorulur da herhalde böylesi sorulmaz. Çünkü verdiği cevaba göre KPSS'ye hazırlanan herkes öğretmen olmak için hazırlanır. Bu devirde bilgisayar mühendisi birinin öğretmen olması mümkün mü? Değil. Çünkü o kadar öğretmen branşında birikmiş öğretmen adayı atanmayı beklerken devlet niçin bilgisayar mühendisini KPSS ile öğretmen alsın. Herhalde, Refah Yol hükümeti zamanında sınıf öğretmeni ihtiyacını karşılamak için öğretmenlik branşı dışındaki kişilerin de öğretmen olarak atanması aklında kalmış olmalı. O zamandan bu zamana da 30 yıl geçti. Belli ki 30 yol geriden geliyor. 

Şu var ki sorduğu soru muhabbetin içine eden türden. 

Bir başka örnek. Laf lafı açtı. Ülkelerin ordusuna konu geldi. Ben, geri kalmış veya gelişmekte olan ülkelerin ordusuna pek güvenmiyorum. Her ne kadar bulunduğu ülkenin devlet başkanına bağlı olsalar da emri dışarıdan alıyor intibaı veriyorlar. Mesela, Mursi'nin atadığı Sisi, Mursi'ye darbe yaptı. Saddamın ordusu Irak işgal edildiğinde tek kurşun atmadı. Libya öyle. Suriye hakeza. Son örnek de Venezuela Devlet başkanını ABD yatak odasından alırken Venezuela ordusunun tek kurşun atmaması. Bugün devlet başkanının karşısında saygıyla duran ve her dediğini yapan genel kurmay başkanları, yarın dışarıdan emir alırsa kendi ülkesinin devlet başkanını derdest ederler dedim. Bu dediklerimi can kulağıyla dinleyen muhterem, "Ama onları falan atadı. Olmaz öyle şey" demez mi. İyi de Sisi'yi de atayan Mursi idi. Mursi'ye indiren de o oldu dedim. Sessiz kaldı. Ama yine ikna olmadı. "Onları o atadı dedi durdu.

Halbuki Mursi-Sisi örneği bile ne demek istediğimi ayan beyan gösterir. Ama gel bunu bu kimseye anlat. Gerçi sui misal emsal olmaz. Herkes böyle olacak diye bir şey yok ama yine de düşündürücü.

Görünen o ki hiç okumayan biri. Lise, üniversite bitirdikten sonra bir makale, bir sayfa yazı okumuş değil. Gündemi de belli ki takip etmiyor. Kafayı da zorlamıyor. Haliyle hep hazırdan yediği için yeni bilgi gelmediğinden analitik düşünmeyi iyice kaybetmiş. Olayları sonuçları itibariyle değerlendirmekten aciz.

Bu aşamadan sonra muhabbetin içine etme görevini ifa edip bu dünyayı bu şekilde terk edecek. Yersen artık.

En güzeli, hal hatır, merhaba. Ötesi caiz değil. Çünkü akıl sağlığına zarar. 

Kur'an Kursu Öğrencilerine Yardım Sergileri

Bir ara bir imamın yanında, Ali Erbaş zamanında aşağı yukarı her cuma camilerde para toplanırdı. Yeni gelen Başkan inşallah bu yardım toplamayı biraz azaltır dedim. "Zaten yazı var. Ayda bir (iki de demiş olabilir) defa toplanacak. Diğer haftalar için mülki amirin izin ve onayı gerekir" demişti. Mülki amire durumu anlatıp diğer haftaları da ilçe ve il müftülükleri yardım toplar demiştim.

Takip ediyorum. Dediğim gibi çıktı. Yardımın toplanmadığı hafta yok gibi. "İlçe müftülüğüne bağlı Kur'an kursu öğrencilerinin ihtiyacı için yardım toplanacaktır" duyurusu eksik olmuyor.

Merak ediyorum ve kendi kendime soruyorum, ilçe müftülüğüne bağlı öğrencilerin ihtiyacı ne olabilir diye. Kurs binası zaten var. Öğrencilerin oturacağı masa, sıra zaten var. Çocukları okutmakla görevli kurs hocası zaten devlet tarafından veriliyor. Maaşı da devlet tarafından ödeniyor. Geriye kalsa kalsa ısınma bedeli kalır. Belki de bu ısınma bedelini karşılamak için sürekli para toplanıyor. Eğer ısınma gideri için sergi açılıyorsa kurs öğrencilerinin ihtiyacı için denmesin, ısınma giderlerini karşılamak için densin. Çocuklar alet edilmesin. 

Kursların ısınma bedelini karşılamak için camilerde sürekli sergi açmanın dışında başka yollar bulmak gerek. Kursun açılmasına izin ve onay veren, aynı zamanda buraya maaşlı görevli veren irade, kursların ısınmasını da çözüm bulmalı:

Pekala genel bütçeden ödenebilir. Bunun çalışmasını da Diyanet İşleri Başkanlığı yapmalıdır. 

Genel bütçeden ödemeye Hazine ve Maliye Bakanlığı yanaşmazsa Diyanet'in B planı olmalıdır: 

Bildiğim kadarıyla Diyanet Vakfının imkanları çok iyi. Isınma giderleri bu vakıftan karşılanabilir. 

Hac ve umre organizasyonundan arta kalan paranın belli bir oranı cami ve kursların ısınma ve aydınlatmasına ayrılabilir. 

Cami lojman kiralarıyla, kış boyunca cami ve kursların ısınma giderleri ödenebilir. 

Bazı camilerin vakfiyeleri var. Bu vakfiyelere ek yapılarak ihtiyacı olan cami ve kursların giderleri karşılanabilir. Geçmişte bazı camilerin ihtiyacını karşılamak için hayırseverler tarafından camilere gayrimenkul bağışlanmış. Zamanında hayırsever, "üçte ikisi caminin, üçte biri de imamın ihtiyacını karşılamak için" şeklinde vakfetmiş. Geçmişte imamlar cemaat tarafından tutulur, maaşı da cemaat tarafından verilirdi. Bugün cami görevlilerinin maaşı devlet tarafından ödendiğine göre bu tür vakfiyeler güncellenerek gelirin tamamı cami ve bünyesinde bulunan Kur'an kursunun giderleri için denmelidir. Bu devirde vakfiyede var diye devletin maaşlı görevlisine gayrimenkulün gelirinden ödemeye son verilmelidir.

Hiçbiriyle olmazsa kursa gelen öğrenci velilerinden aylık fert başı aidat alınabilir.

Bir anda aklıma gelen çözüm önerileri bunlar. İstenirse pekala çözüm yolu bulunur. Ama görüyorum ki etkili ve yetkili kişilerin, cuma günleri sergi açmanın dışında akıllarına başka seçenek gelmiyor. Bu da işin kolaycılığından başka bir şey değil. Bu yapılan da resmi dilencilik ten başka bir şey değil. 

İşin Cılkını Çıkarmak

Sivas Belediyesi açıklamış. Sivas'a 65 yaş üstü Mehmet isminde bir vatandaş, bir yılda 3.365 kez toplu taşıma araçlarına binmiş. Bu sayıyı 365 güne böldüğümüzde, Mehmet amca günde ortalama 9,219 kere otobüse binmiş. 

Bazı günlerde bir günde 25 kez bindiği de yine haberde yer alıyor.

65 yaş üstüne, bir seçim öncesi verilen bir hak idi bu. Otobüslerden ücretsiz yararlanma hakkı diyebileceğimiz bu hak 2014 yılından beri devam ediyor. Hükümetin aldığı bu karar sonucunda bu şekil ücretsiz faydalanmadan dolayı belediyeler baya muzdarip. Çünkü otobüsten ücretsiz faydalanmadan dolayı belediyeler artı külfete maruz kalıyor. Belediyeler verdikleri hizmetin bedelini alamadığı için belki de başka kaynaktan ulaşıma sürekli para aktarmak zorunda kalıyorlar. 

Sivas Belediyesi bu sorunu öne çıkardı. Bu demek değildir ki bu mesele sadece Sivas Belediyesinin bireysel bir sorunu. Daha önce ön koltukta giderken Konya otobüs şöförünün, bir kişinin sürekli bindiğinden hareketle, üşenmeyip hareket merkezine gittiğini, o kişinin bir günde 43 defa bindiğini öğrendiğini söylemişti. (https://dilinkemigiyok.blogspot.com/2025/06/otobuste-65lik-muhabbeti.html)

Sivas'taki vatandaşın bir günde 25 defa bindiğini öğrenen vatandaşlar bu sayıya rekor diye dursunlar. Belki de rekor Konya'da 43 kez binen vatandaşta.

Millet bedava otobüse binenlere kızadursun. Bu sorun bu kanunun çıkarıldığı 2014 yılından beri sorun. Güya bir hak olarak verildi. Örneklerde görüleceği üzere verilen bu hak tepe tepe kullanılıyor. Adeta bu hakkın cılkı çıkarılıyor. 

Bu sorun biline biline nedense tedbir alınıp bir sınırlama bile getirilmiyor. Pekala ücretsiz binişler günde en fazla dört binişle sınırlandırılabilir. Günün belli saatlerinde biniş ücretsiz olabilir. 

Ama gel gör ki hem belediyelere artı külfet getiriyoruz hem de halkı bedavaya alıştırıyoruz. İşin garibi ücretsiz binenlere ne halkın saygısı var ne de şoförlerin. 

Tamam, verilen hak kullanılsın ama hak diye diye bu hakkın cılkı çıkarılmasın. 

Verdik bir kere bu hakkı deyip bu sorunu görmezden gelmek olmaz. 

Bir hak kötüye kullanılıyorsa pekala bu hak sınırlandırılabilir. Zira zararın neresinden dönülürse kârdır.

Yaşlı dediğin de ağırlığını bilecek. Ağır azam yerinde oturmayı bilecek. Öyle akşam sabah biteviye o otobüs, bu otobüs dolaşıp durmayacak. Her bir otobüse binerek boş mezar aramayacak. Hak dediğin yerinde ve zamanında ihtiyaç oldukça kullanılırsa bu hak bir anlam ifade eder. Değilse külliyen zarardır, kötüye kullanımdır. İtibar kaybıdır. 

Kabe'de Hacılar İlahisi

Celal Karatüre imiş adı. Türkiye onu kısa videolarda arkadaşlarıyla çatkapı ilahi okurken tanıdı. 

Kısa zamanda tüm Türkiye'de meşhur oldu.

Farklı format farklı ortamda ilahi okumalar. 

Ses güzel. İlahiler de güzel okunuyor.

Kısa zamanda Türkiye'nin tanınan ve sevilen kişileri oldular.

TV'ci Özlem Gürses'in "Mezdeke Grubu gibiler" benzetmesiyle gündeme tekrar oturdu bu grup.

Bulundukları ortam ve okudukları ilahilere eyvallah demekle birlikte bu gruba dair görüşümü söylemeden geçemeyeceğim. 

Celal Karatüre'nin bir grup arkadaşıyla birlikte icra ettiği ilahiyi iki bölümde ele almak isterim. Çünkü ilk çıktığı anki verdiği mesajla sonraki mesajını farklı anladım.

Şöyle ki: Evli erkek arkadaşlarıyla buluşacağım diye hanımından izin ister. Hanımı arkadaşlarıyla buluşmasına izin vermek istemez. Devreye, bir grup arkadaşıyla ilahi okuyarak Sayın Celal Karatüre giriyor. Gelen sese kapı açılınca, gördüğü manzara, hanımının çok hoşuna gider ve kocasının arkadaşlarının yanına gitmesine izin verir. Çünkü arkadaşları olarak eve kadar gelenler ilahi okuyor. Hanımında oluşan kanaat; kocası, içkili ve kumarlı yere gitmeyecek. İlahi okuyan kişilerin yanına gidecek. Bunlardan da zarar gelmez diye düşünüyor hanımı. Hatta bu durum hoşuna gidiyor. Öyle ya kocası namaza gidecek. 

Hatta bazıları ilahi sesiyle birlikte başına namaz takkesi geçiriyor.

Aynı şekilde anne ve babasının evden çıkmasına izin verilmeyen gençler de aynı yolu izliyor. İlahi sesini duyan her evden izin çıkıyor.

Bu tür video sayısı bir değil, beş değil. İlk zamanlarda izin koparma amaçlı olarak ilahi ve ilahi okuyanlar alet ediliyor.

Son videolarda ise Celal Karatüre her türlü esnafın yanına ve etkinliklere ilahi okuyarak eşlik ediyor. 

Hasılı ilk videolar, evden çıkmasına izin verilmeyenlere evden izin çıkması için bir aparat görevi görürken son videolar çatkapı tamamen ilahi söylemeye yönelik. 

Gollük Pas

Kim ne derse desin, Türkiye Cumhuriyetinin ayakta kalması, ülkede taşların oturması veya oturmaması hepten kutuplaşmaya bağlı. Yok yere suni gündemlerin ortaya çıkması ya da çıkarılması hep bu kutuplaşmanın bir göstergesi.

Öyle görünüyor ki kutuplaşma olmadan bu ülke yönetilemez, bu ülke ayakta kalamaz. Kutuplaşıp ikiye bölüneceğiz ki esas gündemden uzak kalalım. Herkes safını belirlesin, bundan kendimize pay çıkaralım ve kolay yönetilelim.

Aslında her kutuplaşma, birilerinin ekmeğine yağ sürmek ve birilerinin mevzi kazanmasına zemin hazırlamaktır.

Bu genel ve kısa girişten sonra sadede geleyim. Malumunuz ramazan ayı ile birlikte MEB, gönderdiği genelge ile okullarda bir dizi ramazan etkinliklerinin yapılmasını istedi. Bir kesim vaveylayı kopardı. Vay efendim, bu genelgenin Anayasada dayanağı yok. Laikliğe aykırı. Ortada bir dayatma var” türünden açıklamalara yer verdiler. Bu kesim laik ve seküler kesim. Bunların işaret fişeğine cevap verilmezse olur mu? Hemen dindar mütedeyyin ve İslamcı kesim, “İşte bunlar din düşmanı. Ramazan etkinliğinden rahatsızlıklarını dile getirdiler. İçlerinde biriktirdiklerini dışa vurdular. Bunların eline fırsat geçse neler yapar neler” diyerek karşı cevap verdiler.

İşte size bir kutuplaşma. Bu kutuplaşmanın kazananı ve mevzi edineni dindar ve mütedeyyin kesim olacaktır. Çünkü bu toplumun dokusunda din her daim önemli bir yere sahip. Din ve dini değerler üzerinden yapılan tartışmalar sonucu, ortaya çıkan kutuplaşmadan dolayı dindar kesim ve bu kesimin oylarına talip olanlar, rekabete daima 1-0 önde başlarlar ve hep kazanan kesim olurlar.

Burada sorgulanması gereken laik ve seküler kesimin bayraktarlığını yapanlar. Gerçekten bunların amacı ne? Bu toplumun değerlerine yabancı bir çizgi izleyerek ellerine ne geçiyor. Hep kaybeden taraf olacaklarını bile bile bu topa niçin giriyorlar. Burası düşündürücü. Bu laik ve seküler kesimin, yaptıkları ve açıklamalarıyla, hanelerine bir eksi daha yazılacağını bilmemeleri mümkün değil. Acaba laik ve seküler kesim kutuplaşma uğruna özellikle mi böyle topa giriyorlar ve dindar kesime al da at diye gollük pas veriyorlar. Gerçekten laik ve seküler kesimi anlamak zor. Acaba danışıklı döğüş mü yapılıyor bu toplumda. Biz din adına yapılan her şeye karşı çıkalım. Siz safları biraz daha sıkılaştırın diye bile bile mi yapılıyor diye düşünmeden edemiyor insan.

Akıllı insan bir işe kalkışırken bu işe kalkışmanın sonuçlarını da düşünmesi gerekir. Görünen o ki ya düşünmüyorlar ya da özellikle yapıyorlar.

Eğer laik ve seküler kesim bu toplumda söz sahibi olmak istiyorsa bu toplumun önem atfettiği değerlerle yüzleşmesi gerekir. Topluma ve o toplumun değerlerine rağmen başarıya ulaşmaları mümkün değil. Geçmişten günümüze her boks maçında nakavt olan boksör gibi dayak yemelerine rağmen laik ve seküler kesim, bu toplumun değerlerini kaşımaya devam ettiğine göre belli ki kendilerine verilen rolü oynuyorlar. Biz kaşıyacağız. Bu sayede siz mevzi edineceksiniz demektir bunun Türkçesi.

Bu durum sadece laik seküler kesim ile dindar ve mütedeyyin insanın kutuplaşmasından ibaret değil. Diplomaside, siyasette ve mazlumların yanında olmak gibi. Eğer söz ve eylemlerimizle sonuçta hep birilerine zarar veriyorsak ve bu zarardan ibret almayıp aynı hata ve yanlışlara devam ediyorsak, bunun ceremesini hep bir kesim çekiyorsa ve hep karşı çıktığımız kazanıyorsa burada bu tip kimseler kime çalışıyor diye düşünülmeli. Düşündüğünü ortaya koyup hep sureti haktan görünmeyi meslek edinenlerin gizli bir ajandası olabilir mi diye düşünmeden edemiyorum. Öyle ya söz ve eylemlerimizle mangalda kül bırakmayıp sürekli kükrersek bu kükremenin ceremesini hep birileri çekiyorsa böylelerine ne ayaksın denmeli belki de.

20 Şubat 2026 Cuma

Hafız İçişleri Bakanı ve Başörtülü Vali

Orta iki ya da üçüncü sınıfta okurken zaman zaman maç seyretmek, Türk filmi izlemek ve çay içmek için okulun karşısında Beşyol mevkiindeki adı kıraathane olan çay ocağına giderdik. Buranın müşterileri ağırlıklı olarak öğrenci idi.

Kıraathanede tavla, okey gibi oyunlar yoktu. Gündüz televizyon kapalı. Çünkü yayın yoktu. Akşam beş gibi TRT 1 yayını başlardı.

Buranın müşterileri burada çayını yudumlarken, sigara içenler de sigarasını tüttürürdü.

Bir sabah müdür başyardımcısı, birkaç müdür yardımcısı ile birlikte bu çay ocağını bastı. Tümü öğrenci olanların öğrenci kimliklerini aldılar.

Az sonra ders başladı. İkinci ya da üçüncü saatte, sınıflardan tek tek çay ocağında yakalanan kişiler müdür başyardımcısı odasına çağrıldı.

Müdür başyardımcısının odasının önü anam babam günüydü. Son yedinci (12.sınıf) sınıflardan başlayarak her biri başyardımcısı odasına sırayla çağrılarak müdür ve tüm yardımcıların huzurunda kurulan mahkeme ile her bir öğrenci hesap verdi. Sonucunda mahkumiyet olmasa da her gire, ilgili müdür yardımcısından dayağı yiyerek yüzü kıpkırmızı bir şekilde sınıfını boyladı.

Sıra bize geldi. Orta iki ya da orta üç öğrencisi olsak da yaşımız 18'in üzerindeydi. Özellikle beni epey bir sorguladılar. Her bir yargıç soru sordu. Hazırlanan iddianamede neler yoktu ki... "Çay ocağına niçin gitmiştim. Sigara içiyor muydum. Bir de hafız olacaktım. Yurtta kalıyordum. Üstelik sınıf başkanıydım. Sınıf başkanından alınmalıydım. Ne işim vardı orada? Hele hafız birinin ne işi vardı çay ocağında" gibi soru ve değerlendirmeler daha doğrusu suçlamalar yönelttiler.

Sonuçta ne kadar ikna edici cevaplar versem de beyhude çabaydı benimki. İlgili müdür yardımcısından Osmanlı tokadı yemekten kurtulamadım. Sigara içmediğim halde -ki sigara içmezdim lise boyunca- ilaveten iki tokat da müdür başyardımcısından yedim. Çünkü "Ben bunu sigara içerken gördüm" dedi.

Hasılı, hafız olmam üzerinde çok duruldu. Öyle ya bir hafızın ne işi vardı çay ocağında. Gerçi sorgu esnasında, müdürün, "Bunu sınıf başkanlığından alacaksın" talimatını alan müdür yardımcısı, beni bir güzel dövdükten birkaç gün sonra başkanlığı bırakmak için odasına gittiğimde, "Boş ver müdürü. Ara sıra kahvehaneye ben de gidiyorum. Ben orada müdür döv dediği için dövdüm seni. Başkanlığa devam et. Kusura bakma" demişti.

Anlatmak istediğim, sınıf başkanlığı görevimi yapıp yapmamak değil. Çay ocağında çay içmem, sınıf başkanlığı ve hafızlığım gündeme geldi. Güya bir de hafızdım güya sınıf başkanıydım. Nasıl giderdim çay ocağına.

Buradan hafız İçişleri Bakanına, ilk başörtülü Vali ve Bakan Yardımcısı'na gelmek istiyorum. Bürokraside hafız da olabilir başörtülü mülkiyeci de. İnsanların ilave özellikleri olabilir. Hem başörtüsü takabilir hem de hafız olabilir. Çok güzel Kur'an okuyabilir. İHL ve ilahiyat mezunu olabilir.

Bürokratı değerlendirirken, bir yere atarken; okulunu, giyinişini, Kur'an bilgisini ön plana çıkarmamak gerek. Bürokratları işini iyi yapması ya da yapamaması yönüyle değerlendirmek lazım. İşini iyi yaparsa takdir eder, beceremezse eleştiriye tabi tutulur.

Hafızlık ve başörtüsü ön plana çıkarılırsa milletin suçlaması eksik olmaz. "Şunun yaptığına bak. Bir de hafız olacak. Başörtülü. İlahiyat ve İHL mezunu" demek suretiyle, kişiyi görevinden ziyade bizim ön plana çıkardığımız özellikleriyle vurmaya kalkışabilirler. Bırakalım kişiler, atandıkları görevlerini en güzel şekilde ifa etsinler. Görevlerini en güzel şekilde ifa ederlerse memleketin faydasına olur. Yok, yapamazlarsa bunun ceremesini bu ülke çeker. Ekstre olarak hafızlık, başörtüsü, İHL ve ilahiyat konuşulmak suretiyle bu unvan, giyim ve okullar yara alabilir.

B Grubu Soruları Hep mi Zor Olurdu?

Lisenin zorunlu olmadığı, sınıfta kalmanın olduğu eski yıllarda öğretmenlerin yaptığı yazılıların bir anlamı vardı. Öğretmen, geçer not almayan öğrencinin gözünün yaşına bakmaz. Öğrenci sınıf tekrarına kalırdı.

O zamanlarda öğretmenler sınavlarda A ve B grubu şeklinde en az iki grup yaparlardı. Bazı öğretmenler işi biraz abartır, dört grup yapardı.

Her sınav sonrası B grubu olan öğrenciler, "B grubu soruları daha zordu" şeklinde serzenişte bulunurdu. Bazı öğrenciler "A grubu olsaydım, 100 alırdım" derdi.

Öğretmenler izah ederken iki grubun soruları da eşit dese de gel bunu B grubu öğrencilerine anlat. 

Öğrencilerin bu serzenişinden bıkan rahmetli Süleyman Uğur, tefsir sınavında bana iki grubu da bırakır, "Ramazan, ikisini de yap. Hangisinden yüksek alırsan, onu vereceğim. Bir de A ve B grubu şeklinde sorduğum soruları test edeceğim. A grubundan yüksek alırsan, demek ki B grubu daha zormuş diyeceğim" derdi.

40-45 dakikalık derste sınıf tek gruptan sınav olurken ben her iki grubu da yapardım.

Sonuçlar okunurken benim yaptığım her iki grubu da okurdu. "Gördüğünüz gibi B grubu zor değilmiş. Ramazan her iki gruptan da 100 puan aldı" derdi. Sınıf da özellikle B grubu olanlar da itirazı bırakırdı.

Buradan Fenerbahçe ve Galatasaray maçlarına geleceğim. Takımlardan biri Şampiyonlar Liginde, diğeri de Avrupa Liginde oynuyor. 
Maçla aranız nasıl bilmiyorum. Benim de pek ilgim yok. Sadece GS'nin Avrupa maçlarını, bazen FB'nin maçlarını ve milli takımın maçlarını izlerim. Her hafta oynanan lig maçı sonrası sonuç ve puan durumuna bakarım.

GS hangi Avrupa takımıyla oynasa çoğu FB'li yorumcu, "GS'nin yendiği takım eski takım değil. Zayıf anında yendi. FB'nin rakibi öyle mi? Kadro değeri çok yüksek bir takımla oynadı" yorumunu yapar.

Hızlarını alamayıp Ajax eski Ajax değil. Atletico Madrid eski Atletico Madrid değil. Liveerpol eski Liveerpol değil diyorlar. FB'nin oynadığı takımın kadro değerini ön plana çıkarıp yenilginin gerekçesini bulmaya çalışıyorlar.

GS mahalle takımı diyebileceğimiz bazı takımlara yenilince, "Yenildiği ve fark yediği takımın kadro değerine bak. Bir de Avrupa fatihi derler. Bu takıma da yenilir mi" diyorlar.

Avrupa maçlarını bir tarafa bırakalım. Süper Lig maçlarına gelince, yine çoğu FB'lilerin gözü GS maçlarında. Yapı, sistem, hakem gibi mazeretlerden geçtim. Her Avrupa maçı öncesi ve sonrası GS'nin iç sahada oynadığından, FB'nin zorlu deplasmana gittiğinden, fikstürün GS'yi kolladığından dem vurur. 

İşin garibi 2025-2026 fikstürü çekilirken GS fikstür çekmemiş. Her kulüp çekmiş. Geriye kalan ise GS'nin fikstürü olmuş. Durum bu iken çoğu FB'lilerin mazeret üretme, gerekçe bulması bir türlü bitmiyor.

FB'liler GS'i takip edip GS'in başarılarına burun kıvırmayı bıraksa, GS başarısız olduğu zaman alenen sevinmeyi bıraksa, GS'nin fikstüründen ziyade kendi fikstürlerine baksalar, GS'nin oynadığı maçtaki hakem hatalarını bırakıp kendi maçlarına odaklansalar başarılı olacaklarına inanıyorum. 

Burada şu hakkı da teslim edeyim. FB bir Avrupa takımına yenildiği zaman aşırı sevinç gösterisi yapan GS'li sayısı da az değil. Her iki kulüp taraftarı ve yorumcusu da bu konuda yanlış yapıyor. Halbuki her iki kulübün Avrupa galibiyetleri ülke puanının artması demek. Bu mesele milli bir mesele olarak görülmeli.

GS olsun FB olsun Türkiye liginde gösterdikleri rekabet istikrarını Avrupa takımlarında gösteremiyor. Bir bakmışsın bir maçta çok iyi oynuyorlar, diğer maçta ise tel tel dökülüyorlar. Bir bakmışsın kadro değeri yüksek bir Avrupa takımını dize getiriyorlar. Bir bakmışsın adı sanı duyulmamış ve kadro değeri düşük bir takıma yeniliyorlar. Bu da bu iki kulübün de iyi bir istikrar yakalayamadığını gösteriyor.

Burada şunu da söyleyeyim. Her maçı illa favori takım alacak diye bir şey yok. Öyle olsa maç yapmaya gerek yok. Yeri gelir favori olmadığın bir maçı alırsın, yeri gelir favori olduğun bir maçı kaybedersin. Çünkü top yuvarlaktır. Her maç üç seçeneklidir. Önemli olan kaybettiğin maçta da iyi futbol oynamaktır.

İşi fazla uzatmayayım. FB'li çoğu yorumcu ve taraftarlarının GS ile yatıp kalkması, yok GS'nin rakibi güçlü değildi. FB'nin rakibi çok güçlüydü gibi mazeret öne sürmeleri, bana geçmiş A ve B gruplu sınavları aklıma getirdi. Gördüğüm kadarıyla bu yorumcular göre FB daima B grubu, GS ise A grubu oluyor. 

Benim Gözümde Belediyeler

Bana, en kolay para harcama yeri hangi kurumlar dense;

Bana borç batağı içinde olan kurumlar hangileri dense;

Bana, siyasi partilerin arpalığı KİT'ler hangileri dense;

Bana, haddinden fazla işçi ve memurun çalıştığı kurumlar hangileri dense;

Bana, daha yaşını başını almamış, en verimli çağında, çalışmak istediği halde EYT gereği emekliliğini hak eden işçilerin, çalışmasına izin verilmeyen ve onları zorunlu emekliliğe sevk eden kurum ve kuruluş hangisi dense;

Borcu döndürmek için kredi çeken kurum ve kuruluşlar hangileri dense;

Sosyal, kültürel, sanatsal amaçlı etkinlikler düzenleyerek kurumun maddi imkanlarını kılıfına uydurarak harcayan kurum ve kuruluş dense;

Gelir ve gider hesabı yapmadan her ramazan iftar çadırı kuran kurum ve kuruluşlar hangisi dense;

Öğrenciler için İstanbul ve Çanakkale gezisi, yaşlılar için yurt içi gezi, imkanı olmayanlar için umre vb. geziler düzenleyen kurum ve kuruluşlar hangileri dense;

Daha önce üst düzey görevde iken bu görevinden alınarak başka bir görev verilmeyen, kızağa çekilmiş, bu şekilde olup sayısı belli olmayan üst düzey maaşı almaya devam eden kurum ve kuruluş hangisi dense;

Ne kadar vakıf, dernek varsa bu STK'lerin okullarda yaptığı ödüllü sınavların kitaplarını bastıran ve dereceye girenlere verilecek ödülüllerin sponsoru olan kurum ve kuruluş hangisi dense;

Kır, dök, tamir ve yenilemenin ardından, belli bir süre geçmeden tekrar kırıp döken ve yapan kurum ve kuruluş hangisi dense;

Aynı caddenin bir yönüne sekiz kat, diğer yönüne altı kat veren, ön caddenin arkalarına daha düşük kat veren kurum ve kuruluş hangisi dense;

Halktan toplanan vergilerin ve devletten alınan ödeneğin yerli yerinde kullanılmadığı kurum ve kuruluşlar hangisi dense;

Bulunduğu ilin ne kadar mahalli basını varsa onları ilan ve reklamlarıyla destekleyen, desteklemenin karşılığında, aleyhine tek kelime olumsuz haber yapılmayan kurum ve kuruluş hangisi dense;

Milli eğitimin okullarında destekleme ve yetiştirme kursları açıldığı halde kendileri de destekleme kursu açan kurum ve kuruluşlar hangisi dense;

Milli ve dini bayramlarda, merkezi sınavlarda şehrin birçok yerindeki reklam panolarını tebrik ve başarı amaçlı kullanan kurum ve kuruluş hangisi dense;

Esas görev ve sorumluluğunun dışında gerekli ve gereksiz ne kadar hizmet, etkinlik vs. varsa hepsine bir şekilde burnunu sokan kurum ve kuruluş hangisi dense;

Vatandaşa şirin görünmek amacıyla gayrimenkullerin rayiç bedelini düşük göstererek alım ve satımlarda devletle vatandaşı karşı karşıya getiren, karşılığında bedel ödemeyen kurum ve kuruluş hangisi dense;

Daha akla hayale gelmedik ne kadar örnek varsa nedense benim aklıma hep belediyeler geliyor.