Orta iki ya da üçüncü sınıfta okurken zaman zaman maç seyretmek, Türk filmi izlemek ve çay içmek için okulun karşısında Beşyol mevkiindeki adı kıraathane olan çay ocağına giderdik. Buranın müşterileri ağırlıklı olarak öğrenci idi.
Kıraathanede tavla, okey gibi oyunlar yoktu. Gündüz televizyon kapalı. Çünkü yayın yoktu. Akşam beş gibi TRT 1 yayını başlardı.
Buranın müşterileri burada çayını yudumlarken, sigara içenler de sigarasını tüttürürdü.
Bir sabah müdür başyardımcısı, birkaç müdür yardımcısı ile birlikte bu çay ocağını bastı. Tümü öğrenci olanların öğrenci kimliklerini aldılar.
Az sonra ders başladı. İkinci ya da üçüncü saatte, sınıflardan tek tek çay ocağında yakalanan kişiler müdür başyardımcısı odasına çağrıldı.
Müdür başyardımcısının odasının önü anam babam günüydü. Son yedinci (12.sınıf) sınıflardan başlayarak her biri başyardımcısı odasına sırayla çağrılarak müdür ve tüm yardımcıların huzurunda kurulan mahkeme ile her bir öğrenci hesap verdi. Sonucunda mahkumiyet olmasa da her gire, ilgili müdür yardımcısından dayağı yiyerek yüzü kıpkırmızı bir şekilde sınıfını boyladı.
Sıra bize geldi. Orta iki ya da orta üç öğrencisi olsak da yaşımız 18'in üzerindeydi. Özellikle beni epey bir sorguladılar. Her bir yargıç soru sordu. Hazırlanan iddianamede neler yoktu ki... "Çay ocağına niçin gitmiştim. Sigara içiyor muydum. Bir de hafız olacaktım. Yurtta kalıyordum. Üstelik sınıf başkanıydım. Sınıf başkanından alınmalıydım. Ne işim vardı orada? Hele hafız birinin ne işi vardı çay ocağında" gibi soru ve değerlendirmeler daha doğrusu suçlamalar yönelttiler.
Sonuçta ne kadar ikna edici cevaplar versem de beyhude çabaydı benimki. İlgili müdür yardımcısından Osmanlı tokadı yemekten kurtulamadım. Sigara içmediğim halde -ki sigara içmezdim lise boyunca- ilaveten iki tokat da müdür başyardımcısından yedim. Çünkü "Ben bunu sigara içerken gördüm" dedi.
Hasılı, hafız olmam üzerinde çok duruldu. Öyle ya bir hafızın ne işi vardı çay ocağında. Gerçi sorgu esnasında, müdürün, "Bunu sınıf başkanlığından alacaksın" talimatını alan müdür yardımcısı, beni bir güzel dövdükten birkaç gün sonra başkanlığı bırakmak için odasına gittiğimde, "Boş ver müdürü. Ara sıra kahvehaneye ben de gidiyorum. Ben orada müdür döv dediği için dövdüm seni. Başkanlığa devam et. Kusura bakma" demişti.
Anlatmak istediğim, sınıf başkanlığı görevimi yapıp yapmamak değil. Çay ocağında çay içmem, sınıf başkanlığı ve hafızlığım gündeme geldi. Güya bir de hafızdım güya sınıf başkanıydım. Nasıl giderdim çay ocağına.
Buradan hafız İçişleri Bakanına, ilk başörtülü Vali ve Bakan Yardımcısı'na gelmek istiyorum. Bürokraside hafız da olabilir başörtülü mülkiyeci de. İnsanların ilave özellikleri olabilir. Hem başörtüsü takabilir hem de hafız olabilir. Çok güzel Kur'an okuyabilir. İHL ve ilahiyat mezunu olabilir.
Bürokratı değerlendirirken, bir yere atarken; okulunu, giyinişini, Kur'an bilgisini ön plana çıkarmamak gerek. Bürokratları işini iyi yapması ya da yapamaması yönüyle değerlendirmek lazım. İşini iyi yaparsa takdir eder, beceremezse eleştiriye tabi tutulur.
Hafızlık ve başörtüsü ön plana çıkarılırsa milletin suçlaması eksik olmaz. "Şunun yaptığına bak. Bir de hafız olacak. Başörtülü. İlahiyat ve İHL mezunu" demek suretiyle, kişiyi görevinden ziyade bizim ön plana çıkardığımız özellikleriyle vurmaya kalkışabilirler. Bırakalım kişiler, atandıkları görevlerini en güzel şekilde ifa etsinler. Görevlerini en güzel şekilde ifa ederlerse memleketin faydasına olur. Yok, yapamazlarsa bunun ceremesini bu ülke çeker. Ekstre olarak hafızlık, başörtüsü, İHL ve ilahiyat konuşulmak suretiyle bu unvan, giyim ve okullar yara alabilir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder