Ramazanın 5.günü pazartesi günüydü malumunuz.
Hafta sonu odanın şurası, burası, otur, uzan derken sabah mesaiye dinç girmek için erken yatsam da gözler bana mısın demedi.
Nice sonra galip gelen ben oldum. Uykuya dalmışım. Diyanetin imsakına yarım saat kala uyanıp bir şeyler atıştırdım.
Mesaiye kadar bir saat daha uyuyayım diye uzandım. Akşamki aynı terane. Tam canım geçmişti ki telefonun alarmına güç bela uyandım.
Bir taraftan uykusuzluk bir taraftan haftanın ilk gününün pazartesi sendromu bir taraftan açlık ve susuzluk bir taraftan 10 saat ders ve nöbet psikolojisiyle giyinip evden çıktım.
Daha gün doğmadı ama belli ki puslu ve kapalı bir hava var. Rüzgar hızıyla birlikte soğuk, berenin içindeki kulaklarımı okşadı durdu. Bir taraftan da tek tük atan yağmur damlacıkları yol boyunca bana eşlik etti.
İstiklal Marşı'nın ardından ilk derse girdim. Yoklamayı alırken gördüm ki ramazan öncesi mevcuttan eser yoktu. Devamsızlığına güvenen gelmemişti.
Dersin teneffüs zili çaldığında 40 dakikada ne kadar uzun bir süreymiş dedim.
Bahçede öğrencilere refakat ederken bahçeyi soğuk ve puslu havada arşınladım durdum. Anladım ki 10 dakikalık teneffüs de uzadıkça uzadı.
Soğuk zaten o biçim. Şubat soğuğu desem, sanırım kafi gelir.
Diğer teneffüslerde puslu, kapalı ve küskün hava yerini güneşli havaya bırakır mı diye hilali gözetler gibi güneşe baktım durdum ama bana mısın demedi. Adeta güneş dedi ki bugün beni mumla ararsın.
Kaplumbağa yürüyüşünden daha yavaş ilerledi saatler, dakikalar ve saniyeler.
Beşer dakikalık teneffüsler bile uzadıkça uzadı. Bildiğimiz sair zamanki dakika ve saniye değildi. Adeta zaman durdu.
İlerleyen saatlerde de hava inat etti. Hiç yumuşama emaresi göstermedi. Belli ki hava, oruç, ders, bahçe nöbeti, gözden akan uyku, sabrımı ölçmek için kavilleşmişlerdi.
Bahçe nöbeti demek diğer katlarda sarf edilen eforun birkaç katı efor sarf etmeyi gerektirir.
Bereket kapının önü her zamanki gibi anam babam günü değildi. Kimi okula gelmemiş, gelenlerden önemli bir kısmı oruç tuttuğu için dışarıya çıkmaya gereksinim duymamış. Tek tük sigara içen öğrenci vardı. Sair günlerde sigara içenlerden bir kısmı da bahçenin önünde sigara içen arkadaşlarının yanında içmeden onlara eşlik etti.
Teneffüste yanıma gelen bir öğrenci, sigara içenleri göstererek "Gençlik nereye gidiyor böyle" dedi.
Bir başkası yine sigara içenleri kastederek "imansız bunlar" dedi. Yok, öyle deme dedim.
Böyle böyle kaplumbağa yürüyüşüyle akşamı yaparak son zil sesiyle birlikte 16.15 gibi evimin yolunu tuttum.
Uzun ve yorucu bir gün idi benim için. Şükür ki eksik olmayan bahçe kavgası olmadı. Pazartesi sendromunu da bu şekilde atlatmış oldum. Ama bugünün soğuğu sair günlerin soğuğu gibi değildi. İliklerime kadar soğuğu hissettim. Akşama kadar üzerimdeki montu hiç çıkarmadım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder