31 Aralık 2025 Çarşamba
Pişmanlığa Veda Yılı
Neye Umut Bağlamışım?
2021 Aralık ayının son günü sosyal medyada yazıp paylaştığım yazım önüme düştü. Gözlerimin ışıltısına bakacaksınız dediğime göre Sayın Nebati'nin Hazine ve Maliye Bakanlığı dönemi sonrası olsa gerek.
Döneminde, tüm dünya faizleri yükseltirken bizim ülkemiz nass gereği faizleri indirmişti. Ekran ekran gezip bol şaklabanlıklar yapmıştı. Verilen görevi hakkıyla yapıp köşesine çekildi. Trakya'da aldığı bol sulak arazi ile büyük bir hazineye kavuştuğu bir ara gündeme geldi. Başka da hatırlayan yok.
Şu var ki bugünkü yüksek faiz ve dövizin fırlaması, TL'nin iyice değer kaybetmesi onun eseri idi. Gerçi onun bunda suçu yok. O sadece verilen emri yerine getiren emir eri bir figürdü.
Neyse geçip gitti. Hala ceremesini ise biz çekiyoruz. İzahı olmayan o günlerin mizahı olur demişim. Bakalım ne yazmışım:
"Hazine ve Maliye Bakanlığı sırası yavaş yavaş bana gelecek diyordum.
Sanki yavaştan daha hızlı olacağa benziyor. Bunu, içime doğan umut ışığından biliyorum.
Burada umut kelimesi geçince sakın ola ki ekonomiye umut olacak, yaralarımızı saracak anlaşılmasın.
Eğer böyle yanlış bir anlaşılma söz konusu ise şimdiden özür dilerim.
Burada geçen umut, benim bakan olacağım umududur, size umut olmak değil yani.
Bunu baştan söyleyeyim de sonra ahu figan etmeyelim.
Bakan olur olmaz bu ne yapar diye düşünmenize, bana 300-500 gün kredi vermenize gerek yok.
Gözlerimin içine bakacaksınız. Gözlerimdeki tükenmişliği ve çaresizliği görünce, hepiniz bundan gelecek hayır gelmez olsun. Bu, öncekilere rahmet okutur diyecek ve kötü komşu mal sahibi yapar misali, hepiniz başınızın çaresine bakacaksınız.
Kendi yağınızla kavrulacaksınız.
Siz başınızın çaresine bakarken ben de bakanlığım dışında daha da huzur bulmak için birkaç yönetim kurulu üyeliğine kapağı atmaya çalışacağım.
Bu iyiliğimi de hiç unutmayın". 31.12.2021
Yeni yıl, umut tacirliği yapan kurtarıcılardan kurtulduğumuz yıl olsun.
30 Aralık 2025 Salı
Doldur Boşalt Sistemi
Ülkemiz diğer şeyleri nasıl yapıyor bilmem ama doldur boşalt sisteminde üzerine başka ülke tanımam.
Nedir doldur boşalt sistemi derseniz, teessüf ederim. Bunu da bilmiyorsanız, niye yaşarsınız.
Doldur boşalt sistemi şudur: Önce hapishaneleri suçlularla dolduruyorsun. Gerektiğinde yeni ve büyük hapishaneler yapacaksın. Artık yeni suçlu alacak kapasitesi kalmayınca, siyaset kurumu ve TBMM ne için vardır. Hemen çözüm üretir. Bir infaz yasası çıkarılır. Bir bakmışsın hapishaneler boşalır.
TBMM'nin çıkardığı kaçıncı infaz yasası oldu bilmem.
Çıkarılan infaz yasalarıyla birlikte hapishaneler boşalınca, kimse, o kadar hapishane boş mu duracak, yazık, israf demez. Çünkü dışarıda sırasını bekleyen o kadar müşterisi var ki devlet-millet işbirliğiyle kısa zamanda dolduruveriyorlar burayı.
Şu var ki hapishanelerden herkes memnun.
Devlet memnun. Had bilmeyenlere haddini burayla bildirir.
Müşteriler zaten memnun. Memnun olmasalar; girip çıkan, tekrar gir çık yapar mı? Demek ki memnunlar. Hatta öyleleri var ki çıkar çıkmaz ne işim var benim dışarıda. Rahatımı bozmaya değmez dercesine tekrar suç işleyerek yeniden girdiği hepimizin malumu.
İşin içinde müşteri memnuniyeti olunca haliyle buralar hep hareketli. Niye memnun olmasınlar? Nasılsa yolu hapishaneye düşen, burada fazla kalmayız. Arkamızda dağ gibi Meclis var. Onlar bizi bizden fazla düşünür. Bir bakmışsın yeni bir infaz yasasıyla sayılı günlerin ne zaman geçtiğini bilemezler. Gerçi "Düşenin dostu olmaz" derler ama bu herkes için geçerli değil belli ki. Çünkü Meclis daima yolu hapishaneye düşenin yanında. Sağ olsunlar, var olsunlar. Dost dediğin kötü günde belli olur dedikleri bu olsa gerek.
Bir de içeride iken geçim gailesi, ev geçindirme vs. derdi yok. Nasılsa yeme, içme ve masraf şirketten.
Nasıl bir yer ve duygu olduğunu bilmem ama bir zamanlar hapishane için "Girmeyen eşek. Girdiği halde tekrar girene eşek oğlu eşek derler" dendiğini işitmiştim. Artık ne derece doğruysa. Gerçi davulun sesi uzaktan hoş gelir dense de bu işin anlatımı bana hoş geldi. Neredeyse, içeri girmeyi canım çekti. Tadında bırakayım. Fazla merak iyi değildir.
Meclisin çıkardığı ve çıkaracağı sayısız infaz yasalarına, bilirim bazılarınız, herkes cezasını günü gününe çekmeli. Olur mu böyle şey diye kızar. Bunlar kızsa da ben onlara kızmayacağım. Çünkü bekara avrat boşamak kolaydır. Ne bilsinler devlet yönetimini. Halbuki devlette devamlılık esastır. Doldur boşalt sistemi de işte tam budur. Doldurup boşaltmazsan olmaz. Boşaltıp doldurmazsan da olmaz. Herkes burayı tatmalı. Burada yatmalı.
İşin şakası bir tarafa. Bu kadar hapishaneler yapıldığına göre buralar tıpkı otellerin doluluk oranları gibi her daim müşteriyle dolu olmalı. Sezonluk olmalı. Sezon bitince boşaltılmalı. Değilse israf olur. Öyle ya içinde kimse barınmayacaksa ne diye yapıldı değil mi? Haydi israfı göze aldık, buraları boş beklettik diyelim. Buraların o kadar görevlisi ve çalışanı var. Bunlar müşteri ile ilgilenmeden boş boş bekleseler, aldıkları maaş helal olur mu kendilerine. Girenleri de infaz yasalarıyla erken çıkarıp başkasının da buraları tatması düşünülmeli. Empati denilen şey yani.
Kendini Akıllı Sanan Zavallılar
Sabah sabah biri, isim vermeden birinden dert yandı: "Nasıl iş anlamadım gitti. Yine raporlu yine raporlu. Bu kaçıncı. Bu nasıl görev bilinci böyle. Ne zaman dersi olsa hastalanıyor ama koordinatörlüğü olduğu zaman hastalanmıyor. Bu kadar da olmaz. Sen idarecilik yaptığın için söylüyorum" dedi.
Kimden bahsettiğini bilmiyorum. Belli ki raporcu birinden bahsediyor. Raporu veren veriyor, alan da alıyor.
Ben de kendisine, idarecilik yaparken hastane işlerini o gün halletsinler diye öğretmenlere bir gün boş gün verirdim. Kaza, bela, ölüm dışında okula gelmelerini söylerdim. Sabah kalktınız, ayağa kalkabiliyorsanız, hasta bile olsanız gelmenizi isterim. Çünkü B planım yok. Size ihtiyacım var derdim dedim. "Öyle olması lazım hocam" dedi.
Bu duyarlılığından dolayı hocamızı takdir ettim.
Şu var ki başta okullar olmak üzere resmi kurumlarda eksik olmaz böyleleri. Diğer kurumlar neyse de bir öğretmenin okula bir gün gelmemesi o gün akşama kadar kaç sınıfın dersinin boş geçeceği anlamına gelir. Her raporlu öğretmende öğrenci mağdur olur, okul idaresine daha fazla yük çıkar, nöbetçi öğretmene de külfet olur.
Bu tür raporcu tipler kendine Müslüman tipler. Sadece kendini düşünürler. Hep kaçak güreşirler. Doğru dürüst işe gelmezler. Devletin sırtında yük böyleleri. Gel gör ki bir yaptırımı olmayınca ve kimse bir şey demeyince, kendisini akıllı sanan böyleleri raporla işini çıkartıyor.
Sonra raporlu kim var diye baktım. Kendisini yeterince tanımasam da bir ayda üç defa aynı gün yani dersinin olduğu gün rapor alan biri olduğunu öğrendim.
Belki özel durumu olabilir. Yalnız kendi halinde sessiz, sakin ve mazbut biri.
Kişi hastalanamaz mı? Elbette hastalanır. Herkesin başına gelir. Kişi hasta olunca hastalık dediğin bir günde geçip gitmez. En azından birkaç gün sürer. Ama dersinin olduğu zaman rapor alıp şayet koordinatörlük görevinin olduğu zamanlar rapor almazsa işte burası düşündürücü.
İlgili kişi ya da bu şekil rapor almayı meslek edinenler özel sektörde çalışsalar, bu yaptıklarını yapabilirler mi? Yapamazlar. Çünkü kapının önüne koyarlar. Maalesef devletin sahibi yok. Böyleleri devletin sırtında yük olarak bu şekilde emekli olacaklar.
Şu var ki ister kamuda ister özel sektörde çalışalım. İşimizi özel sektör mantığı ve bilinciyle yapalım.
Not: Her meslek grubunda doğru dürüst izin ve rapor almayan öğretmenler çoğunlukta. Sayıları az olsa da en ufak bir rahatsızlık ve mazeretinde rapora başvuranlar da maalesef var.
Camisine Küs Bir Cami Müdavimi
İlkokulu zor bitirmiştir. Belki de bitirmemiştir. Deli dolu bir hayat yaşamıştır.
Namaz niyaz nedir bilmezdi.
Ortaokul ve lisede bazı günler savmı Davut orucu tuttuğumu duyduğunda, “Yeğenim, niye kendine eziyet ediyorsun. Tutma” diye öğüt verirdi.
Siyasi görüşünü bilmiyordum o zamanlar. Ama konuşmasından, hal ve hareketlerinden sola meyilli bir görüntüsü vardı.
Espri yeteneği güçlü. Şakalaşmayı seven, şakadan da anlayan hoşsohbet biri. Konuşmayı da fazla sever. Kolay kolay başkasına söz vermez.
Gel zaman git zaman kendini namaz ve niyaza verdi. Caminin beş vakit müdavimlerinden oldu. Emekli olmasına rağmen inşaatlarda çalışmaya devam etti.
Hayır ve hasenat işlerine de girdi. Müdavimi olduğu camilerin ihtiyacını karşılamak için nazı geçenlerden para toplamayı da çok iyi becerir.
Beni telefonla aradığında mahallesine yapılmakta olan bir caminin inşaatında çalıştığını söylemişti. Bazı zamanlar çalışacak işçi ayarlayıp onların yevmiyelerini verecek kadar da cömert biridir.
Cami inşaatında bedenen çalıştığı gibi ne kadar tanıdığı varsa onlara telefon ederek ve yanlarına giderek camiye maddi kaynak sağlamıştır.
Cami yapılmış, bir de imama lojman yapalım denmiş. Aynı maddi manevi katkısını ve bedenen çalışmasını lojman için de yapmıştır.
Lojman bittikten sonra elde kalan para ile lojmana kalorifer döşetelim der cami cemaati. Eldeki parayla kalorifer döşeme imkanı olmayınca, tanıdığım, lojmanın kaloriferi için benden de yardım istemiş, “şundan, bundan iste, üzerine kendinden de koy” demişti. Hatta kendisinin de harçlığının olmadığını söylemişti. Kendisine harçlık gönderebileceğimi ama lojmanın kaloriferi için yardım yapamayacağımı, bunun için kimseden para isteyemeyeceğimi ifade etmiştim.
Ben yardım etmesem de cami lojmanının kaloriferi döşendi. İmam lojmana oturdu.
İmamın ve caminin her türlü yardımına koşan ve kendini camiye hizmete adayan bu tanıdığım, sosyal medyadan bir şeyler yazmaya başladı. Tüm yazdıkları da bir serzenişten ibaret. “İmamın, toplanan parayı eksik tutanak tutturduğunu, cami suyu ile kendine ait sebzeleri suladığını, parasını cami parası ile ödediğini, imamın lojmanda sembolik bir paraya kaldığını... şeklinde.
Belli ki imamdan muzdarip idi.
Aradım kendisini. Böyle yazmasan iyi olur. Mesele ne dedim. “Caminin bir yerine beton atmıştık. Ertesi günü suladım. Bir gün işim dolayısıyla betonu sulayamacağımdan, imama ‘Hocam, ben yarın gelemeyeceğim. Unutma da betonu bir sulayıver’ diye tembih ettim. Hoca da tamam, sularım dedi. Sonraki gün gelince betonun sulanmadığını gördüm. ‘Hocam, bu betonları niye sulamadınız? Bak ne biçim olmuş’ dedim. ‘Haydi, çık şuradan’ diyerek beni camiden kovdu dedi.
İmamın bu yaptığı bu cemaatin zoruna gider. Camiden kovduğu yetmediği gibi yokken arkasından da konuşuyormuş. Lafın üzerine gelince, “Ooo abi, nasılsın” diyerek bir de yüzüne gülüyormuş.
İmamın bu yaptığından sonra maddi ve manevi bir nefer olarak caminin her şeyine koşan bu tanıdığım, imamdan dolayı camiye küser. Bir daha camiye ayak basmaz. Vakit namazlarını kılmak için her gün öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazını çarşı camilerinde kılıyor. Namaz sonrası evinin yolunu tutuyor.
Birkaç defa yazı konusu edinelim dedi. Boş vermesini söyledim. Yalnız belli ki imamın camiden kovmasını içinden atamadı. Gereğinin yapılması için ilçe, il müftülüğüne dilekçe verdi. Savcılığa gitti. Hiçbir sonuç alamayınca Ankara’ya giderek Diyanet İşleri Başkanlığına derdini anlattı. Bildiğim kadarıyla hiçbirinden sonuç alamadı.
İşin özü, tanıdığım camiden kovulmayı hak eden biri değil. Çünkü camiye ve lojmana maddi ve manevi katkısı büyük. Çevresinden aldığı bağışlarla da katkısı yadsınamaz. Böyle birini camiden uzaklaştırmakla imam topuğuna sıkmıştır. Hiçbir katkısı olmasa bile cami imamı kimseyi kovamaz. Herkesi camiye kazandırmak için çaba göstermesi gerekir. Bu da ayrı bir sanat. Halbuki imam, “Abi, sensin. Kusura bakma” dese, bu büyüğün gönlünü almış olurdu ve caminin her işine koştururdu.
28 Aralık 2025 Pazar
Uyuşturucu ve Bahis Operasyonları *
Bahis ve uyuşturucu operasyonu hız kesmeden devam ediyor. İfadeye çağrılan, göz altına alınan ve tutuklanan tutuklanana. Gönül ister ki hem futbolumuz temizlenir hem de insanımızı zehirleyen uyuşturucu belasından kurtuluruz. Ümit ediyorum ki bahis sadece birkaç kulüp yöneticisi ve futbolcuların üzerinde kalmaz. Aynı şekilde uyuşturucu operasyonu da belli kişilerle sınırlı kalmaz.
İşin garibi, uyuşturucu kullananların kimi içeri alınıyor kimi ise serbest bırakılıyor. Bundan da geçtim. Uyuşturucu kullananlar içeri alınıyor. Bu kadar içeri alınıp tutuklanan, gizli tanık ve itirafçı varken bu içicilerin bu uyuşturucuları, nereden ve kimden temin ettiğini öğrenip uyuşturucu baronlarına operasyon yapıldığını duymadım. Halbuki esas hedef, ülkeye uyuşturucuyu kimin temin ettiğini ortaya çıkarmak, uyuşturucu satanları ve temin edenleri tespit edip içeri almak gerekiyor.
Açıkçası, uyuşturucu operasyonu, bataklıkta sivrisinek avlamaya benzer. Uyuşturucu baronlarına ulaşılmayacaksa bu gündemle halkı oyalamanın bir gereği yok.
Bir de uyuşturucu içmek ve yer temin etmek iddiasıyla gözaltına alınan Mehmet Akif Ersoy'un adı anılmaz oldu. Güya Ersoy'dan daha güçlü birinde idi sıra. Bazı etkili kişilerin isimleri geçiyor ama onlara bir operasyon yok. Sanırım bu mesele birkaç kişiyle sınırlı tutulup daha yukarıya çıkmayacak. Baronlara zaten ulaşılmayacak.
Halbuki madem bu işe girişildi. Ucu kime dokunursa operasyonun ileri gitmesi gerek. Özellikle ülkeye uyuşturucu sokmak için bir siyasi destek ve üst düzey bürokratın bilgisi ve desteği olmadan bu ülkeye uyuşturucu giremez. O yüzden esas bu dokunulmayanlara dokunmak gerek.
Hem futbolun temizlenmesi hem de uyuşturucunun kökünün kurutulması için neler yapılabilir?
1.Uyuşturucunun her türlüsüne savaş açmak ve mücadele etmek için siyasi irade gerek. Siyasi irade, ucu kime dokunursa gidilsin açık çeki vermeli. İçicilerden baronlara ulaşılmalı. Uyuşturucu giriş ve çıkışına göz yuman sorumlular tespit edilmeli.
Aynı irade bahis operasyonu için de konmalı. Şu kulüp, bu kulüp denmemeli. Ucu kime dokunuyorsa hesabı sorulmalı. Bahisin yaşa dışı ve yasalı olmamalı. Her türlüsü herkese yasak olmalı.
2. Hem uyuşturucu hem de bahis dünden bugüne içilen ve oynanan olmadığı yazılıp çizilenlerden anlaşılıyor. Devlet bunlarla mücadeleyi bekletmemeli. Nasıl ki kopyaya yeltenen öğrenciye öğretmen anında suç üstü yaparak müdahale ediyorsa, devlet de bu suç ve suçlularla mücadele için zaman kaybetmemeli. Önce kopya çeksinler. Sonra icabına bakarız anlayışında olmamalı. Bahis ve uyuşturucu herkese yayılmadan müdahale etmeli.
3.Devlet uyuşturucu ve bahisle mücadelede samimi ise ilk ve temel felsefesi, dokunulmazlara dokunmak olmalı. Eğer güçlülere dokunmayacaksa alttaki zayıflarla mücadeleye girmemeli. Çünkü bu zayıflık göstergesi olur. Güçlüyü koruma olur. Operasyonun başarısız olması demektir.
4.Devlet yargılayacak hakim ve savcıyı özenle seçmeli. Gerekirse, bu davanın altından kim kalkabilir sorusuna evet diyenler arasından seçim yapmalı. Onları her şeyden korumalı. Tek yapacağınız, operasyonu sonuna kadar götürmek ve tüm suçluları cezalandırmak olmalı. Kimseye iltimas geçilmeyecek demeli. Onlara aba altından sopa göstermemeli. İltimas için asla telefon açmamalı. Ülkede bu operasyonun altından kalkacak yeterli donanım ve cesarete sahip yargı mensubu yoksa, gerekirse yabancı yargı mensubu görevlendirmeli. “Temiz eller operasyonu” başlatılmalı. Özellikle birden fazla suçluyu içeren, organize, birbirine girift, çete, mafya, terör gibi suçlarda dışarıdan destek alınmalı.
5.Soruşturma, iz sürme, ifade tutanakları gizli olmalı. Suçluların kaçmasının önüne geçilmeli.
6.Kanun nezdinde suçu ne olursa olsun, verilen cezayı suçlular son gününe kadar çekmeli. Asla af yasası, infaz yasası, ceza indirimi vs. adı altında mahkumları gününden önce salacak, suçluya cesaret verecek ve suçluyu ödüllendirecek her türlü ceza indiriminden devlet ve TBMM uzak durmalı. TBMM affedecekse devlete karşı işlenmiş suçları affetmeli. Bir de kendi ailelerine karşı suç işleyen mahkum varsa onları affetmeli. Vatandaşı bir şekilde mağdur eden hiçbir suçluyu affetmemeli. Hapishaneler doldu. Haydi boşaltalım deyip kimse bu dolduruşa gelmemeli...
*30.12.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
NEÜ ve Köyceğiz Yerleşkesi
Necmettin Erbakan Üniversitesi (NEÜ) sıfırdan kurulmuş yeni bir üniversite değil. Selçuk Üniversitesinin (SÜ) ikiye bölünmesiyle ortaya çıkmış bir üniversite.
Selçuk Üniversitesinin bölünmesinde, bildiğim kadarıyla üniversitenin büyüklüğü gerekçe gösterildi.
Üniversite ne kadar büyük ve şehre uzak olsa da kampüs içerisinde derli toplu idi. Meram Tıp Fakültesi ve eğitim fakültesi hariç tüm bölümler kampüs içerisinde idi. Belki de Konya çok büyük, şehrin öbür tarafına da bir üniversite kazandıralım, o bölge de biraz gelişsin düşüncesiyle üniversite ikiye bölündü.
Üniversite 2010 yılında bölündükten sonra Konya Üniversitesi adını aldı. Kampüs yeri olarak Köyceğiz bölgesi tercih edildi. Burası bir vakfa ait idi. Burayı satın almak için vakfa çarşı merkezde 40'dan fazla dükkan verildi.
Bugünkü Köyceğiz Yerleşkesi üniversite olmaya ne derece elverişli olduğu tartışılır. Çünkü burası hem gelişmeye müsait değil hem toprağı yumuşak hem bina yapmak masraflı ve zor hem de zemini rampa, dik ve meyilli olması sebebiyle ulaşım güç bela sağlanıyor. Ben olsam burayı kampüs yeri olarak tercih etmezdim. Karaman Yolunda Çomaklı Mahallesi önünde yola paralel bulunan mera arazisini kampüs yeri seçmek daha uygun düşerdi. Böylece Konya hem kuzeyinden hem de güneyinden girişte iki taraflı üniversite olurdu. SÜ ile nasıl ki Bosna Hersek tarafı gelişmişse Karaman Yolu da NEÜ yerleşkesi ile birlikte gelişirdi. Üstelik Çomaklı önündeki arazi devlet arazisi olduğu için yere ayrıca ücret ödenmeyecekti. Ayrıca bu arazi üzerine fakülte binalarını yapmak Köyceğiz Yerleşkesine göre daha kolay ve daha az maliyetli olurdu.
Çomaklı Mahallesindeki mera arazisinin yerleşke olarak tercih edilmesini yer tespiti için komisyonda bulunan bir akademisyene önermiştim. Ona da mantıklı geldi. Bu öneriyi komisyonda dile getirmiş. Her ne hikmetse kabul görmemiş. Öyle zannediyorum, kararı komisyon alsa da yer belirlemede siyasiler etkili oldu.
Bu öneri isabetli ya da değil. Geçti artık. Bir gerçek var ki NEÜ Köyceğiz'de neşvünema bulmaya devam ediyor. Belki de havadar ve temiz hava olması bakımından burası tercih edildi. Biz yer konusunu bir tarafa bırakıp NEÜ üzerine yazmaya devam edelim.
2010 yılında kurularak Konya Üniversitesi adı verilen bu üniversitenin adında isabet edilmemiş olmalı ki üniversitenin adı 2012 yılında Necmettin Erbakan Üniversitesi olarak değiştirildi. İki yılda isim değişikliğine gidilmesi bile bu konudaki plansızlığı gösterir.
Üniversitenin mensubu değilim. İçeride olup bitenleri ve üniversitenin gelişim sürecini bilmiyorum. Benimki sadece dışarıdan bir gözlem.
Bu açıklamanın ardından üniversitenin ikiye bölünmesiyle birlikte daha kampüs yeri hazır olmadığı için yeni üniversite, Konya'nın değişik yerlerini kiralayarak eğitim ve öğretime başladı. Fakülte binaları bir yerde, rektörlük ise başka yerde. Rektörlük bir ara yanlış hatırlamıyorsam, Ankara yolunda eski diş hekimliğinin bahçesinde idi. Sonra Kombassan gökdelenini kullandı. Şimdi de Meram Yeniyol üzerinde.
Köyceğiz Kampüsüne bir iki ay önce gittim. Birçok bina yapılmış. Bir kampüs havası oluşmuş. Yalnız buranın tam kampüs olabilmesi için daha zamana ihtiyaç var. Bir bölümden diğerine gitmek için öğrenciler kampüs içinde ring yapan belediye otobüslerine binmek zorunda. Çünkü tepeye tırmanmak mesele. Tırmandıktan sonra inmek mesele. Bu yüzden pek yürüyen görmedim. Burada yürümek için yürümeyi seven babayiğitler lazım. Yakın mesafe bile yürümeyen insanımız için burada yürümek çok lüks kaçar. Hoş, yürümek isteyen olsa da araç trafiği dışında yol boyu kaldırım ve yürüyüş yolu gerek.
Üniversitenin diğer üniversiteler arasında başarı durumu nasıl ya da diğer üniversitelerde olmayıp da bu üniversitede olan ve aranan kaç bölümü var, bunu bilmiyorum. Bildiğim kadarıyla eğitim fakültesi ve tıp fakültesi öncelikli olarak tercih edilen yerler. Tercih edilen ve herkesçe bilinen eğitim ve tıp fakülteleri de kampüsün dışında.
İsterdim ki NEÜ, SÜ'nden ayrıldığı zaman şehirde bulunmayan bölümlere yer verilsin. Belki açılmış olabilir ama genellikle tercih edilen ve bilinen bölümler SÜ'nden NEÜ'ne devredilen tıp ve eğitim fakültesi.
Merak ettiğim, kampüs yapılmış, her türlü bölümü buraya sığdıracak genişlikte olmasına rağmen rektörlük binası, eğitim ve tıp fakültesi niçin kampüs dışında? Çünkü kampüs dediğin yerde tüm bölümler bir arada olur.
Diyelim ki eğitim fakültesi Meram Yeniyol ile özdeşleşmiş, kampüs gibi bir yer. Tüm binalar hayırsever Ahmet Keleşoğlu adına yenilendi. Burayı taşımak mümkün değil. Tıp fakültesi niçin dışarıda? Üstelik adı Meram Tıp Fakültesi ve hastanesi olmasına rağmen hastane eski yerinden Selçuklu ilçesine taşındı. (Hastanenin adı Meram Tıp Fakültesi Hastanesi iken Tıp Fakültesi Hastanesi olarak değiştirilmiş sanırım. İdim değişikliğinde ortaya çıkan garabeti gidermek etkili oldu sanırım. )
Garip olan, hastane adı ile hastanenin bulunduğu yer. Üstelik tüm bölümler sığmadığı için Meram Tıp Fakültesi Hastanesinin bazı bölümleri yeni yerine taşındı. Ama bazı bölümler eski yerinde kaldı. Gönül isterdi ki Meram Tıp Fakültesi Hastanesi de SÜ. Selçuklu Tıp Fakültesi gibi tek binada derli toplu toplu hizmet versin. Maalesef kampüs yeri seçiminde isabet edilemediği gibi yeni Meram Tıp Fakültesi ve Hastanesi yapımında da isabet edilmedi. Çünkü yeni hastanenin olduğu yer yeni bina yapmaya müsait değil. Bir de bildiğim kadarıyla fay hattının üzerine yapıldı. Tüm bölümleri içine alacak şekilde büyükçe yapılmadığı için maalesef iki ayrı hastanede hizmet vermek zorunda kalıyor. Burada sormadan edemiyor insan. Madem eski yerde bazı bölümler devam edecekse, o kadar geniş arazisi olan yere yeni hastane yapılamaz mıydı? Madem başka yere yeni hastane yapılacaktı. Niçin eski yere o kadar birbirinden bağımsız binalar yapıldı? İnanın, anlamak zor. Plansızlık paçamızdan akıyor dedikleri böyle bir şey olsa gerek.
Her yönüyle yetersiz yeni hastanenin arkasını imara açmayı da anlayamadım. Hastaneye gelen dağı temaşa edeceği yerde boydan boya yapılan yüksek katlı lüks binaları seyretmek zorunda kalıyor. Gören de Konya dediğin yerin imar ve yerleşim sorunu var sanır. Konya'nın akciğerleri diyebileceğimiz ve seyir zevki veren buraları imara açmak, bina dikmek akıl alır gibi değil.
Yeni hastane oldu bittiydi getirilerek yapılıp hizmete açıldı. Hastaneye giden yol kişinin özel mülkü olduğu için uzun süre yol kapalı kaldı. Hastaneye gitmek için uzun süre servis yolu kullanıldı.
Diyelim ki doğru yanlış, buraya hastane taşınmış oldu. Bu hastaneyi kampüse taşımak zor olur. Kampüs dışında olabilir.
Haydi eğitim ve tıp fakültesi kampüs dışında olsun. Rektörlük niçin dışarıda? Niçin yıllardır öğrencinin olmadığı bir yerde hizmet vermeye devam ediyor? Kampüsün içine o kadar bağımsız büyük binayı dikip hazır eden devlet kampüs içine bir rektörlük hizmet binası yapamaz mı? Yapmaya yapar. Yeter ki istenilsin. Ama şehrin en mutena yerinde öğrencisiz hizmet vermenin zevki bir başka olsa gerek. Rektörlüğün kampüs dışında olması, "Şu öğrenciler olmasaydı, maarifi ne güzel idare ederdim" sözünü hatırlattı bana.
Ne diyelim, hikmetinden sual olunmaz. Benim de aklım etmez zaten.
Not:Kimseyi suçlamak ve sorgulamak değil niyetim. Benimki sadece gözlemlerimi aktarmak oldu. Yazı biraz uzun ve karışık olmuş, daldan dala atlamışsın derseniz, haklısınız. Yalnız üniversite, kampüs, her şey karmakarışık.
Otistik Bir Çocuğun Dünyası
Cuma akşamı bir yere gitmek için bir marketin önünde bir arkadaşı bekliyorum.
Markette çıkan, 5-6 yaşlarında bir kız çocuğu, biri otuz diğeri yetmiş yaşın üstünde iki kadın gözüme ilişti. Çocuğun elinde iki broşür, ihtiyar kadının elinde ise poşetin içinde 5-6 ekmek var.
Çocuğun kaldırımın üzerine kendini attığını gördüm. Aynı zamanda avazı çıktığı kadar ağlıyor. Annesi sandığım kadın çocuğunu yerden kaldırmak için çok uğraştı. Ama buz gibi havada kız çocuğu yeri mesken edindi. Anne onu kaldırmak için uğraşırken kendi de yere yuvarlandı. Terlikleri bir tarafa kendi başka tarafa gitti. Böyle epey bir mücadele ettiler.
Arkalarından, babalarını sandığım bir erkek yaklaştı. Çocuğun elinden tuttu. Çocukların diğer elinden de annesi tuttu. Erkek, "Eviniz nerede? Yakın mı" dedi. "Yakın. Şu arka arka tarafta" dedi ihtiyar kadın. Belli ki erkek aileden biri değil.
"Şu market arabasına bindirelim mi" dedi erkek. "Olmaz. Arabadan atlar" dedi.
Erkek bir kolundan, kadın da diğer kolundan kızı götürmeye çalıştılar. Ama götürmek ne mümkün. Kız ayaklarını yere bırakıyor. Kah dizlerini kaldırımda sürüyor kah ayaklarıyla kendisini götürenlere vuruyor. Bir taraftan da seslice ağlamaya devam ediyor. Adeta gitmeyeceğim diyordu. Kadın ise "Öyle her istediğini alamayız. Tamam mı" dedi ve yoluna devam etti.
Arkadaşın gelmesi biraz gecikti. Ne var ne yok diye göz atmak için markete girip çıktım. Yine beklerken az önce bir erkek yardımıyla evine kadar götürülen aile tekrar geri geldi. Kadının elinde ekmek olduğuna göre belli ki eve girmeden tekrar markete geri dönmüşler.
Marketin çıkış kapısına doğru giderlerken, çocuk annesinin elinden kendini kurtardığı gibi giriş kapısına koştu. Ardından anne ve anneanne ya da babaannesi.
Çok oyalanmadan marketten çıktılar. Merak ettim, çocuğun bu derece ne istediğini. Fakat ellerinde ilaveten bir şey göremedim. Yalnız çocuk bu sefer ağlamayı bırakmış ve sakinleşmişti. Çocuğun elinde biraz fazlaca broşür vardı sadece.
Anne-kız el ele önden giderlerken büyük anne arkalarından, "Teyzesi, üşümesin. Gocuğunun takkesini giydir" diye seslendi. Teyze, bu denileni yaptı.
İhtiyar kadın da bana dönerek, "Çocuk işte. Hepsini istiyor. Ne yapacaksın" dedi. İstediği neydi dedim. "Şu elindeki kağıtları. Otizmli bu çocuk" dedi. Sonra yollarına devam ettiler. Kadının şu kağıtlar dediği de marketin küçük broşürlere bastırdığı fiyat listesinden başka bir şey değil. Ben de sanmıştım ki çocuk pahalı bir şeyler istiyor da ailesinin bunu almaya gücü yetmedi.
Annesi sandığım kadının sabrına hayran kaldım. Ne bağırma ne çağırma. Tüm yaptığı, sakin bir şekilde çocuğu yerden kaldırmak için ikna etmeye çalışmak oldu. Yüzünde de bir bıkkınlık ve bezginlik görmedim. Eyüp sabrı gibi sabrı var kadının dedim. Meğer annesi sandığım teyzesi imiş. Belki de çocuğa bakan çalışan bir kadın.
Şu var ki normal çocuğa bakmak bu devirde zor iken otizmli çocuğa bakmak ve onu dindirmek daha bir zor.
Bir de ister normal ister özel olsun, çocukların en büyük silahı ağlamak. Avazı çıktığı kadar ağlayınca ve kendini yere atınca çoğu aileler, yeter ki sussun deyip çocuğun istediğini alıveriyor. Çocuklar da bunu çok iyi bildiği için bu silaha sarılıyor hep. Ama bu çocuğun dünyası çok farklı. Hiç bildik dünyaya benzemiyor.
27 Aralık 2025 Cumartesi
Biz Bu Filmi Çok İzledik *
26 Aralık 2025 Cuma
İsli Ev
Evin arka balkonu tam kafa dinlendirme yeri. Ne ses ne gürültü ne kir ne de pas. Çünkü ne caddeye bakar ne de sokağa. Sitenin 8-10 araçlık açık otoparkı var sadece. Karşımızda da birkaç bina. Onlar beni görmez, ben de onları.
Yaz demem, kış demem. Evde oldukça ara ara bu balkona çıkar, teşehhüt miktarı oturur, nefeslenirim.
25 Aralık sabahı da çıktım balkona. Ama balkon her zamanki gibi değildi. Yuvarlak masanın üstüne adeta is yağmış. Sandalye hakeza. Balkon demirleri ve kurutmalık da öyle.
Benden habersiz akşam bu balkonda mangal sefası mı yapıldı diye aklıma gelmedi değil. Yalnız bizim evde mangal sefasının siftahı yoktur.
Bir gariplik vardı. Belli ki hava kirli, adeta gökten is yağmış dedim. Sağa sola dokunmadan ve sandalyeye oturmadan ayakta üç beş dakika durdum. Sonrasında eve geçtim.
Evden çıkıp çarşı-pazar, eş-dost dolaştım.
Akşamında eve geldiğimde, kayın biraderin ablasının elinde bir bezle evi bir baştan öbür başa siler gördüm. Bu uğurda kaç bezi heba etti bilmem. Bildiğim, balkonda gördüğüm is tüm pencerelerin dışında da oluştuğu gibi evin içine de girmiş. Çünkü bezler simsiyah olmuş.
Bu neyin nesi demeye gerek kalmadan kayınvalidenin kızı, dün akşam kandil dolayısıyla yakılan lastiklerin isi bu dedi. Her sildiği yeri “şuna bak” diye bana gösterdi. Sanki lastikleri ben yakmışım, kandili ben kutlamışım gibi.
Meğer evin islenmesi sadece balkondan ibaret değilmiş. Turpun büyüğü evin içine kadar girmiş. Benim ev olmuş isli ev.
Hasılı, Konyalı belli yerlerde ve buldukları boş yerlerde lastik yakarak, üç ayların gelişini akşamın karanlığından gecenin geç vakitlerine kadar kutladılar. Gönüllerince eğlenip hoşça vakit geçirdiler. Sanki bizim evin içinde yakılmış gibi ertesi günü evin her bir yerini silmek bize düştü. Kısaca onlar eğlendi, ceremesini biz çektik.
Daha bu iyi günüm. Bu evin isinin gitmesi öyle alelacele silmekle gitmez. Yarın is tam çıkmamış. İki kadın çağıracağım denirse işte o zaman yandığımın resmi. Çıkan paraya mı yanarsın, akşama kadar girişi kapalı eve mi? İşin yoksa çarşı pazar dolaş dur.
Düşündüm de iyi ki önü arkası kapalı bir sitede oturuyorum. Ya bir de cadde üzeri bir yerde ikamet etseymişim, isten evin içine girilmezdi. Beterin beteri var. Buna da şükür.
Sadede gelirsem, kandiller kültürün bir gereği. Geçmişten günümüze kutlanıyor. Varsın yine kutlasın, bu gelenek devam etsin. Yalnız şu lastik ve ateş yakma işine bir son vermek lazım. Çünkü her yakılan ateş hem havayı kirletiyor hem evleri is dolduruyor hem de oksijen yerine is soluyoruz. İnan abartmıyorum. Lavaboda ihtiyacımı giderdim. Burnumdan is aktı. Görünen tablo, eskilerde kalmış soba kovasına kömür doldurma sonrası oluşan tablo.
Bu senenin fener alayı ve kandil kutlaması geçti. Önümüzdeki yıldan itibaren hava ve çevreyi kirletecek lastik ve odun yakma türü kutlamaya, uygulanan bir yasak konmalı. Yetkililerden caydırıcı müeyyidesi olan bir karar almasını bekliyoruz.
25 Aralık 2025 Perşembe
Bir Şeyler mi Kaçırılıyor? *
Azerbaycan’dan Türkiye’ye dönerken Gürcistan üzerinde düşen C-130 askeri kargo uçağında bulunan 20 askerden kurtulan olmadı. Hepsi şehit oldu. Uçağın havada iken parçalandığı ve alevler içinde dönerek yere düştüğü belirtiliyor. (11. 11.2025)
11 Kasımdan bu yana uçağın niçin düştüğü, pilotaj hatasından mı kaynaklandığı, uçağın teknik bir arızasından dolayı mı infilak ettiği, dışarıdan bir temas olup olmadığı, hava muhalefetinden kaynaklanıp kaynaklanmadığı üzerine bir açıklama yapılmadı. Olay hâlâ gizemini koruyor.
Kaza mı yoksa bir başka ülkenin saldırısı sonucu düştüğü üzerine de pek konuşulmadı. Çünkü Avrupa’dan gelen ve otelde kalan bir gurbetçinin zehirlenme olayı aynı anda gündeme düştü. Uçak kazası veya suikast gündemden düştü. Türkiye günlerce bu ailenin ölümünü konuştu. Aile, yedikleri midyeden mi öldü? Aldıkları lokumdan mı? Tavuk dönerden mi yoksa otelde yediklerinden mi zehirlendi? Midyeci, lokum satan ve dönerci gözaltına alındı. Şundan, bundan öldüler derken gurbetçi ailenin otelin ilaçlanması sonucu zehirlendiği açıklandı.
20 askerin şehit olduğu uçak kazası ile 4 kişilik bir ailenin zehirlenme sonucu ölümleri aynı zamana denk geldi. 24 kişinin hayatına mal olan bu iki ölümlü olay üzücü ve acı. Bırakın 24 kişiyi bir kişinin ölümü bile üzücü. Yalnız 20 askerin ölümü, zehirlenen aile kadar konuşulmadı ve gündemde kalmadı.
Hangi ülkeye ait olduğu belli olmayan, belli ise de şu ülkenin denmeyen İHA’lar ülkenin değişik bölgelerinde görüldü. İki tanesi kendiliğinden düştü, bir tanesi ise F16 ile düşürüldü.
Ülke topraklarında görülen bu İHA’lardan bazısının düşmeden, görevini yaptıktan sonra geri ülkesine dönüp dönmediğini bilmiyoruz. Sadece Rusya ve Ukrayna’nın İHA’larla ilgili uyarıldığı açıklandı.
Sahipsiz İHA’lar semalarımızda cirit atarken, bu İHA’lar ülkemizde ne gezer üzerine pek yazılıp çizilmedi. Çünkü Habertürk Genel Yayın Yönetmeni iken “Uyuşturucu kullanma ve bulundurma, kullanılmasına yer ve imkan sağlama” iddiasıyla gözaltına alınan Mehmet Akif Ersoy gündeme oturdu. Sunucu Ela Rümeysa Cebeci, FB Kulüp Başkanı Saadettin Saran ve diğer sanatçılar gözaltına alındı. Adı geçen bu üç kişinin saçlarından alınan numune ile uyuşturucu kullandıkları belirlendi. Gizli tanık ve itiraflarla operasyonların devam edeceği anlaşılıyor. Ersoy ve Cebeci’nin ifade tutanakları, girdikleri ikili, üçlü ilişkiler günlerce yazılıp çiziliyor.
Her şey yazılıp çiziliyor. Tek yazılıp çizilmeyen, uyuşturucu kullananların bu uyuşturucuları nereden ve kimden temin ettikleri. Halbuki esas ulaşılması gereken uyuşturucu baronları olmalı.
Uyuşturucu operasyonlarından önce başlayan hâlâ kamuoyunu meşgul eden bir başka konu daha var. O da bahis operasyonları. Futbolcular ve hakemler bu operasyonların merkezini oluşturuyor.
Gündemi meşgul eden gurbetçi ailenin ölmesi, uyuşturucu ve bahis operasyonları da canımızı sıkan ve üzerine gidilmesi gereken konular. Yalnız 20 askerin ölümüne sebebiyet veren askeri uçağın düşmesi ya da düşürülmesi, sahipsiz İHA’lar, Libya Genel Kurmay Başkanı ve arkadaşlarını taşıyan uçağın düşmesi ya da düşürülmesi hâlâ gizemini koruyor. Bu konular gündemden düşmemeli.
Hülasa, insanımız, bazı önemli olayların üstünün örtülmesi ya da gündemden düşmesi amacıyla başka operasyon, konu ve olayların gündeme sokulduğuyla ilgili kapalı kapılar ardında konuşuyor. Böyle bir şeyin olabileceğini düşünmek bile istemiyorum. Bu konularda, yetkililer tarafından kamuoyu bilgilendirilirse bu tür şüphelere mahal bırakılmaz. Bir de uyuşturucu ve bahis operasyonlarında operasyon üstüne operasyon yapıp günlerce kamuoyunu meşgul edip sonra doğru dürüst ceza alan olmazsa, özellikle uyuşturucu baronlarına ulaşılmaz ve gereği yapılmazsa, her şey eski hamam eski tas olacaksa operasyonların bir anlamı olmaz. Kamuoyunu meşgul edildiğiyle kalır. Bu da bazı önemli hususlar konuşulmasın diye özellikle başka operasyonların servis edildiği şüphesini artırır. Yetkililerden istenen, kamuoyunu zamanında bilgilendirmek ve doyurucu açıklama yapmaktır.
*28.12.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
24 Aralık 2025 Çarşamba
O Artık Kadrolu
Galatasaray'da futbol oynarken başarılı bir oyun sergileyen Kerem Aktürkoğlu, Benfica'da oynarken de oynadığı oyun ve attığı gollerle adından söz ettirdi. Aynı zamanda Milli Takım'da da etkili bir futbolcu.
GS, Benfica'da ve Milli Takım'da başarılı olan Kerem, FB'ye maliyeti yüksek bir para ile transfer oldu.
Hem FB'nin hem de herkesin beklediği, Kerem'in FB'de yine adından söz ettirmesi, takımın vazgeçilmezi olması; oynadığı oyun, attığı gol ve asistleriyle konuşulması.
Kerem FB'ye geldiği andan itibaren yine hakkında konuşulan bir oyuncu. Tek farkla. Etkili olmaması yönüyle adından söz ettiriyor.
Her ne olduysa bildiğimiz başarılı Kerem gitti, başarısız bir Kerem geldi.
Sebebi hikmeti nedir bilinmez ama Kerem'in başarılarından ardından başarısız bir profil çizmesi, bir fıkrayı aklıma getirdi. Teşbihte hata olmasın, fıkra şöyle:
İneğin biri günde 40 kilo süt verirmiş. İnekteki bu verim yetkilileri harekete geçirir. Derler ki "Ey inek! Biz seni devlet üretim çiftliği haraya almak istiyoruz". Bu teklif ineğin de hoşuna gider.
İnek haraya alınır.
İnek mutlu, devlet mutlu.
Ama bir sorun var. Çünkü ineğin veriminde anormal bir düşüş var. Haliyle yetkililerdeki mutluluk her geçen gün önce hayret ve şaşkınlığa, sonra da üzüntüye dönüşür.
Sebebi hikmetini ineğe sormak isterler ve ineğin yanına gelirler ve derler:
"Ey inek! Sen çok verimli bir inek idin. Günlük kırk kilo süt veriyordun daha önce. Şimdi dört kilo vermeye başladın. Ne oldu sana? Gördüğümüz kadarıyla hiçbir şeyini eksik etmedik. Çünkü yediğin önünde, yemediğin arkanda. Nedir bunun sebebi?
İnek şöyle, böyle diyerek bir gerekçe öne sürmez. Yetkililere tek cümle söyler:
"Ben kadrolu oldum artık".
Acaba Kerem Aktürkoğlu FB'ye geldikten sonra kadrolu mu oldu ya da kendini kadrolu biri olarak mı görüyor?
22 Aralık 2025 Pazartesi
Vatandaşlık Maaşı Yolda *
21 Aralık 2025 Pazar
İsim Verme Kıstaslarımız
Ne zamandır hiçbir merkezi sınavda görev almıyorum. Sınav tarihinden haberim olursa açık lise sınavlarını tercih ediyorum.
Bir arkadaşın gruptan haber vermesiyle istekte bulundum. Sabah ve öğle olmak üzere iki oturumda görev çıktı.
Görevli olduğum salona sınav evraklarıyla geçtim. Gözetmenle birlikte salonda sınava girecek öğrencilerin kimlik ve salon bilgilerini kontrol ederek yerlerine oturttuk.
Sınavın başlamasına 15 dakika kala her bir öğrenciye kitapçık ve cevap kağıtlarını verdik. Sınavda dikkat etmeleri gereken kuralları hatırlattık.
Zil sesiyle birlikte öğrenciler sınava başladı. Masaya oturup beklemeye koyulduk.
Sınav olanlar için vaktin ne zaman geçtiği belli olmasa da salon görevlileri için vakit geçmek bilmiyor.
Ne yapıp ne edip kendime bir meşgale bulmalıydım.
Gözüme isim listesi ilişti. Bu listeden kendime bir şey çıkarmalıyım dedim. Listedeki isimlere baktım. 20 kişilik salonun yarısı kız, yarısı erkek.
Üşenmeyip çift isimli olanları saydım. 11 tanesi çift isim taşıyor. Kaçı erkek kaçı kız diye baktım. 9'u kız, iki tanesi de erkek ismi.
Yirmi kişilik bir salonda 11 kişinin iki isimli olması demek, Türkiye'de iki isim taşıyan insanımız sayısı hakkında az buçuk bilgi verir. Bu demektir ki bu ülkenin her iki kişiden biri çift isim taşıyor. Ümit ederim ki yirmi kişilik salonun yarıdan fazlasının çift isim taşıması bu salondan ibaret olur.
90'lı yıllarda çocuklara çift isim moda gibi bir şey idi. Şimdilerde azaldı sanıyordum. Görüyorum ki insanımız son gaz iki isim vermede yarışıyor.
Kız olsun, erkek olsun nerede bir çift isim görsem, bu çocuklar adına üzülürüm. Hele kız çocuklarına daha fazla üzülürüm. Çünkü kız çocuklarının çoğu, evlenirken eşinin soyadı yanında ailesinin soyadını da kullanıyor. İki isim, iki soyadla birlikte kızların ismi uzayıp gidiyor. Bazıları iki ismi de yeterli bulmuyor, kızlarına üç isim verenler de var.
İki isimli çocukların isimlerine bakıyorum. Çoğu iki isim birbiriyle uyumlu değil. Çoğu da iki isminden birini kullanıyor.
İki isim taşıyan çocukların çoğu; ana, baba, dede ve büyükanne kurbanı oluyor. Çift isimli isimlerin çoğu, biri klasik isim, biri de son yılların konan isimlerinden.
Hele öyle çocuklar var ki klasik ismini söyleyince, “Bu ismimi kullanmazsanız sevinirim” dediklerine şahit oluyoruz. Çünkü çoğu çocuk ad aldığını sevmiyor. Sevmeyince ismini de taşımak istemiyor. Öyle çocuklar bilirim ki “iki ismimden şunu mahkeme kararıyla değiştireceğim” der ismini zikredince.
İlk isme dedenin ya da büyükannenin gönlü olsun diye çift isim verilince diğer doğan çocuklara da çift isim veriliyor. Bazen de anne bir isim, baba bir isim düşünüyor. İkimizin de dediği olsun diye de iki isim veriliyor.
Belli ki anne babalar, çocukları erkekse dedenin, kız ise büyükannenin gönlünü almak için onların ismine yer veriyor. İkinci ismi de kendi gönüllerinden geçen ismi koyuyorlar.
Benim adımı vereceksiniz diye baskı yapan dede ve büyükanneler de var. İsimleri verilmeyince küsüp kırılanlar da eksik değil. Geçen gün bir öğrenci, “dedem anneme, benim adımı verirseniz beş bilezik yaparım” teklif ettiğini söyleyince hayretimi gizleyemedim.
Çift isim verirken birilerinin gönlü oluyor ya da gönlü alınıyor ama nedense bu çift isme çocuğun gönlü olur mu diye düşünülmüyor.
Büyüklerin gönlünü almak iyi de bu çift isimli çocukların gönlünü kim alacak? Çocuklar, hayatın bin bir sıkıntısı yetmez gibi bir de ölünceye kadar bu çift ismi taşıyacaklar. Üstelik biri kullanılacak, diğeri kullanılmayacak. Sadece kimlik kartında yer işgal edecek.
Keşke imkan olsa da çocuklara büyüyünce isim verilse, çocuk isimlerden bir ismi kendi seçse çok daha iyi olur. Maalesef bu da mümkün değil.
Bu durumda çocuklara isim verirken şu hususlara dikkat etmek lazım:
Çift isimlerden kesinlikle kaçınılmalı. Herkesin gönlü olacak diye çocuğa isim yükü vermemeli.
Çocuklara; anlamı güzel, telaffuzu kolay, uzun olmayan, yanlış anlama ve yazıma müsait olmayan isimler vermeli.
Büyükler isim vermede anne babanın elini rahatlatmalı. Benim ismimi vermeyin demeli.
Çocuklara isim verirken siyasi liderlerin, şeyhlerin, tarihi şahsiyetlerin vb. ismini vermekten mümkün olduğunca kaçınılmalı.
Kısaca, çocuğa taşıyabileceği, herhangi bir çağrışım yapmayan, anlamı güzel ve telaffuzu kolay kısa isimler konmalı. Ad aldığına çeksin, adını yaşatsın diye çocuğa doğar doğmaz altından kalkamayacağı isim yükü ya da sorumluluğu yüklenmemeli.
18 Aralık 2025 Perşembe
Şöhret Olmayı Gör! *
Hangi alanda olursa olsun, işinde ve mesleğinde, iyice pişmeden, birden yükselerek paraya para demeyen niceleri, elde ettikleri şöhretin altında kalmıştır. Hiç ibret alan yok ki yine şöhretin altında ezilmeye devam ediyorlar.
Özellikle sanatçılar, futbolcular, televizyonların görünen yüzü olanlarda bu çok yaygın.
Çoğu da hızlıca tırmandıkları zirveden yuvarlanarak gözden düşüyorlar. Belli ki bunların imtihanı da bu.
Çoğumuzun bir ömür çalışıp didinerek elde edemeyeceği servete, bunlar birden konuyor. Para kolay ve birden gelince, bu parayı ne yapacaklarını şaşırıyorlar belli ki. Öyle ya yemekle, içmekle, gezip tozmak ve alışverişle bitecek bir para değil bu. Ne yapalım ne edelim derken, bir kısmı kadın kız işlerine giriyor bir kısmı kumara dadanıyor bir kısmı da kafayı bulmak için uyuşturucuya kaptırıyor kendini bir kısmı da girift ilişkilere giriyor. Bazısı birkaç dalda birden oynuyor.
Belli ki sınıf atladıklarına inandırıyorlar kendilerini. Belli ki bir şey olduklarına ve önemli biri olduklarına kani oluyorlar. Yeni çevreler edindikçe, kazandıkları deli parayı bir şekilde eritmenin yoluna gidiyorlar. Nasılsa harcadıkça bu şöhret sayesinde yine paraya para demeyecekler.
Para ve şöhret dedikleri bu olsa gerek.
Bir insanın nasıl kazandığını öğrenmek için nereye harcadığına bakın dedikleri böyle bir şey olsa gerek.
Belli ki kolay kazanıyorlar ki acımadan kolayca ve hovardaca harcıyorlar.
Eğer bir insan bin bir emek sarf ederek, alın terleterek, tırnaklarıyla kazıyarak para kazanırsa bu paranın kıymetini bilir ve boşa harcamaz.
Çabasız kazanılanların yine nedensizce veya kolayca elden çıkacağı anlamında, halk arasında "Haydan gelen huya gider" denir. Aslında bu cümlenin esas anlamı, "Allah'ın (Hay) verdikleri yine Allah'a (Hû) dönecektir". Gel gör ki anlam değişmesi olmuş. Kısaca parasını har vurup harman savuran, gününü gün eden ne oldum delisi insanlar için halk arasında, "Hay'dan gelen Hû'ya gider" deniyor. Kısa yoldan zirveye tırmanarak şöhret olanların çoğunun yaşadığı da budur. Kolay para kolayca çıkıyor.
Keşke elden giden sadece para olsa. Şöhretleri de heba oluyor. Dün el üstü ve ekranlarda. Bugün yerlerde sürünüyorlar. İşledikleri suçtan dolayı cezaevine girip çıkmayan ve ceza almayan yok gibi. Halk nezdinde bir itibarları da kalmıyor. Para bir şekil tekrar kazanılır ama giden itibar kolay kolay geri gelmez. Çünkü kişi kendi itibarını kendi elde eder ve kendi yok eder. Çünkü hiç kimse kimseye itibar elbisesi giydiremez.
Kazandıkları parayı nereye harcadıklarından, şöhretlerini kaybetmelerinden ve suç işlemelerinden geçtim. Gündemi boş yere işgal ediyorlar. En acısı da yapıp ettiklerinden dolayı değerlerimizin içi boşalıyor. Çünkü yapıp ettiklerinin ve kırdıkları yumurtaların bu toplumda bir karşılığı yok. Millet bu ne biçim aile bu ne biçim yaşantı bu ne biçim mide diyor. İşin en üzücü yanı da bu şöhret sahipleri gençlerin rol modeli. Çünkü günümüz rol modeli değişti. Futbolcular ve sanatçılar çoğu gencin idolü. Maalesef kendilerini idol kabul edenlere de kötü örnek oluyorlar. Değilse ne halleri varsa görsünler diyeceğim.
Şöhret sahipleri! Ne oldum demeyin, ne olacağım deyin olmaz mı? Yoksa sonunuz belli. Çünkü şöhret afettir.
*21.12.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
Soğuk Suyla Abdest Olmaz mı?
Konya Büyükşehir Belediyesinin şehrin belli bölgelerinde hizmete koyduğu umum tuvaletleri önemli bir işlev görüyor.
Umum tuvaletlerde ihtiyaç olan her şey düşünülmüş. Çoğunda lavabo dışında abdest alma yerleri bile var. Sıvı sabun da eksik değil. Temizliği ise 10 numara. İçin rahat bir şekilde girip ihtiyacını giderebiliyorsun.
Tüm bu hizmet için hiçbir ücret alınmıyor. Bazıları kızacak ama maliyetini karşılayacak şekilde ücret alınmasını daha uygun buluyorum. Çünkü belediye temizlik malzemesi, su ve görevli için masraf yapıyor. Sadece WC.lerden değil, tüm bedava hizmetlerden maliyeti alınmalı. Bu maliyeti de kim kullanıyorsa onlar karşılamalı.
Toplu taşımaların yaşlılar için devletin, umum tuvaletler de belediyenin tasarrufu. Bu beni aşar.
Ben esas sadede geleyim. Belediye WC’lerden maliyet ücretini almasını istesem de çarşıya çıktıkça bu tuvaletlerin müdavimlerindenim. Belediye, “Kardeşim sana da iyilik yaramıyor. O halde gör gününü. Aha paralı yaptım” dese, tuvalete az para ödemem. Ondan sonra da kendim ettim kendim buldum türküsünü söyler dururum.
Daha önce birkaç defa daha gitmişliğim var bu WC’ye. Uyarı ilk mi kondu, daha önce de vardı da ben mi görmedim bilmiyorum.
İhtiyacımı giderdikten sonra lavaboda elimi yıkarken acaba sıcak su var mı diye baktım. Lavaboların sıcak suyu kesikti. İlla sıcak su arayan biri değilim. Su ve sıvı sabun benim için yeterli.
Yalnız illa sıcak su kullanacaksa tuvalet lavabolarında olmalı. Çünkü WC sonrası kullanım daha elzem. Buralarda olmayıp da şadırvanda sıcak suyun olması bana garip geldi. Bir de şadırvanda abdest almanın dışında sıcak su ne için kullanılabilir? Sıcak su vermişsen, buraya gelen elini, yüzünü ve temizliğini de yapar, abdestini de alır. Herhalde banyo yapacak değil. Eğer amacı dışında kullanılıyorsa umum yerde sıcak suyun ne işi var? Abdestini sıcak su ile abdest alacak olan işyerinde ya da evinde kullansın sıcak suyunu.
Tamam, vatandaşa hizmet güzel de sıcak suyuna kadar hizmet fazla.
Ayrıca abdest sıcak su dışında soğuk suyla caiz olmaz mı? Abdest alan biraz üşüsün. Sevabı da fazlaca olur.
“Abdest suyu dışında sıcak su kullanmayınız” uyarısını astıran belediye mi, orada çalışan görevlinin işgüzarlığa mı yoksa o bölgede esnaf olan birinin marifeti mi? Aynı uyarı diğer belediye WC.lerine de yapıştırılmış mı, bilmiyorum. Ama bilinsin ki şık olmamış.
17 Aralık 2025 Çarşamba
Utanmıyoruz Artık *
Dededen Toruna Faiz Mirası *
Ekonomiden anlamam. Bütçeden anladığım ev bütçemden ibaret. Ev bütçemi yönetirken de ayağımı yorganıma göre uzatırım. Boyumdan büyük borca girmem. Eşim dostum bende sonsuz kredin var, ne zaman verirsen ver, işin görülsün dese bile kolay kolay borç almam.
Ev alacağım zaman borca girmemek için 30 yıllık birikimimle 28 yıllık eski bir ev aldım. Karşılığı olan çok az bir borca girdim. Bu borcun da bir ehemmiyeti yoktu.
Bankadan biraz kredi çekeyim de varsın sıfır ev satın alayım diye düşünmedim.
Ödeme imkanım olsa bile borçtan pek korkarım. Borcumu son kuruşuna kadar ödeyinceye kadar huzursuz olurum.
Burada bir de anekdot anlatayım. İdareci iken bütçe daire başkanı birkaç defa Zoom üzerinden yöneticilerle toplantı yapmıştı. Toplantıda elektrik, su, doğal gaz faturaları konuşuldu. Hangi il ve ilçe, faturaları zamanında girerek cezaya düşmemiş, hangileri sisteme geç girerek ceza ve faize düşmüş diye tek tek inceledi. Arkadaşlar, bir kuruş da olsa faiz ödemeyeceğiz. Lütfen faturaları zamanında girelim. Devleti zarara uğratmaya hiçbirimizin hakkı yok demişti.
Bir de devlet bütçesine bakalım.
2026 yılı genel bütçe gelir tutarı 16 trilyon 82 milyar 32 milyon 487 bin lira olarak düzenlenmiş.
2026 bütçesine sosyal yardım miktarı olarak 917 milyar lira ayrılmış.
2025 yılında 2 trilyon 53 milyar olan faiz ödemesi, 2026 bütçesine 2 trilyon 742 milyar liraya çıkarılmış.
Bütçeden anlamam desem de 2026 yılında ödenecek faiz tutarı dikkatimi çekti. 3 trilyona yakın faiz ödenecek ne demek? Neredeyse bütçenin beşte biri ile faiz ödenecek. Haybeye giden para bu.
Bütçenin çok detayını bilmiyorum. Zaten detaylar insanı boğar. Çok detaya inince moral daha fazla bozulur.
Şu var ki bildim bileli denk bütçe yapamadık. Yani gelirimiz kadar gider harcayamadık. (Yanlış hatırlamıyorsam, 11 aylık ömrü olan Refah Yol hükümeti zamanında denk bütçe yapıldı. Bunun da sonuçlarını göremeden hükümet düşmüştü). Her yıl artırılarak alınan vergiler ve trafik cezalarından ibaret bütçemiz yeterli gelmiyor. Üzerini borçlanıyoruz. Bir taraftan borçlanırken diğer taraftan önceden alınan borçların faizini ödüyoruz. Hazine ve Maliye Bakanının açıklamasına göre aldığımız borcun faizini de ödeyememişiz. Borcun faizini ödemek için de borçlanmışız.
Görüyorum ki aldığımız borcun ana parası duruyor. Bu ana para sürekli doğuruyor. Bize düşen ise dün, bugün, yarın faiz ödemek.
Burada devlet bütçesi ev bütçesine benzemez. Her ülke borçlanıyor denebilir. Elbette ev bütçesiyle devlet bütçesi kıyaslanamaz bile. Yalnız ayağını yorganına göre uzat atasözü herhalde sadece ev bütçesi için söylenmemiştir. Pekala devlet de bütçe hazırlarken bu atasözünün gereğini yapacaktır. Ama yapmıyor. En kolay yolu seçiyor. Durmadan borçlanıyor.
İyi de borç borç, faiz faiz nereye kadar? Bu milletin işi gücü yok, faiz mi ödeyecek?
Borç yiyen kesesinden yer, borç yiğidin kamçısıdır diyeceğim ama borcu alan yiğidin kendisi ödemiyor bunu. Borç almayanların üzerine boca ediliyor. Bu demektir ki kıyamet kopuncaya kadar dededen babaya, babadan evlada, evlattan toruna, devrediyor bu faiz mirası. Halbuki bizde devlet de babadır. Bildiğimiz aile babaları rahat etsinler diye çocuklarına mal bırakırken devlet baba ise vereselerine müteselsilen borç bırakıyor. Nasıl babaya artık.
Hasılı küçük bir evin bütçesini yöneten ailelerin çoğu, ayağını yorganına göre uzatarak borçlanmazken, işin içinde faiz var, hem günah hem de ömrüm boyunca faiz mi ödeyeceğim diye borç yükünün altına girmekten kaçınırken, devletin bütçeden sorumlu daire başkanı bir kuruş da olsa gecikmiş faturalardan dolayı faiz ödemeyelim, devleti zarara uğratmayalım derken aynı hassasiyeti devlet bütçesini hazırlayanlardan ve yönetenlerden de bekliyoruz. Yoksa, harcamasınlar. Bu millet yoktan anlar, kemer de sıkar. Yeter ki devlet bütçesine bir düzen getirilsin.
Devlet hiç borçlanmasın mı? Gerekirse hiç borçlanmasın. İlla borçlanacaksa gelir getirici iş ve projeler ve acil durumlar için borçlansın. Öyle personel giderleri vs. gibi sebeplerle borç yükünün altına girmesin. Devleti, milleti, ülkeyi zarara uğratmasın.
*18.12.2025 tarihinde Anadolu'da Bugün gazetesinde yayımlanmıştır.
16 Aralık 2025 Salı
Yaşlanmayı Gör
Her yaşın ayrı bir güzelliği var derler. Böyle diyenleri, elinde imkan olacak. Sen istedin. Haydi yaşa bu güzelliği deyip yaşlı duruma getireceksin.
Abartma. O kadar da değil diyebilirsiniz.
Gelin olup bitene ve başa gelene bir bakalım.
Yaşına göre dinç, sağlıklı ve işinde verimli olsan ve ben daha çalışmak istiyorum desen dahi 65'ine gelince kamu yüzüne kapanır. Seni kapının önüne koyarlar.
Bu yaştan sonra özel sektör de işe almaz. Ne yapayım seni der.
İlla bir şeyler yapmalıyım dersen, bu yaşın tek istisnası var: Siyaset. Çünkü siyasette yaş şartı yok. Ya mevcut siyasi partilerden birine girer, siyaset yaparsın ya da kendin bir siyasi parti kurarsın. Bahtın yaver gider de birinci parti çıkarsan ülkeyi bile yönetebilirsin. O zaman yaşadın demektir. O seni kamudan dışarı edenlerin amiri olursun. Onlar seni kapıda karşılar. Saygıda kusur etmezler.
Siyaset yaparken emeklilik durumu da olmaz. Çünkü seni hiç kimse kapının önüne koyamaz. Aksasan da konuşmada zorlansan da ölünceye kadar burada kalabilirsin.
Kısaca kamuda çalışmayı ya da kamuda bir dairenin yönetimini senden esirgeyen irade, sana koca ülkeyi teslim ediyor. Al yönet diyor.
Siyaset gibi bir seçenek ve hünerin yoksa bil ki seni ben bile kurtaramam.
Yalnızlara oynarsın.
Yavaş yavaş hastalıklar baş göstermeye ve belirli periyotlarla hastaneye gitmeye başlarsın. Hasta olmasan bile kendini dinler durursun. Raporlu ilacın eksik olmaz.
Vücudun pes etmeye başlar. Dişler dökülür. Erkeksen prostat, kadınsan kadın hastalıkları peşini bırakmaz.
Çenen açılır. Aynı zamanda idrar da sıkıntı. Eskisi gibi tutamazsın. Gittiğin yerlerde gözün wc’de olur.
Pek gelen gidenin ve arayanın olmaz. Evde sıkılır, dışarı atarsın kendini. Otobüs de bedava ise şura, bura dolaşır durursun.
Bakıma muhtaç hale geldiğinde hayat çekilmez olur. Kahrolursun. Çoluk çocuğa muhtaç olduğuna mı yanarsın, eskisi gibi güç ve rahattan düştüğüne mi?
Ölüm yakındır senin için. Akranların bir bir gittikçe sıranın kendine geldiğini hissetmeye başlarsın.
Bir tanıdık ve yakınının cenazesine katılırsın. Onun toprağa defnedilişini ve oradakilerin cenazenin üzerine toprak atışını görürsün. Az sonra herkesin çekip gittiğini görünce bu ne biçim hayat, yarın ben de böyle olacağım dersin.
Kısaca yaşlılık her gün ölümün nefesini ardında hissetmektir ve yaşlılık eve, bacaya bastırılacak bir şey değil.
Ne edersin ki hayatın değişmez raconu bu.
İHL'lere Yapılan Kötülük
15 Aralık 2025 Pazartesi
Hüviyetlerdeki Çip
Nüfus cüzdanımı, cüzdanımın en güvenli yerinde taşırım. Yanında da ehliyetim olur.
Eskisi gibi nüfus cüzdanı ve fotokopisi de pek istenmediği için kolay kolay cüzdanımdan hüviyetim çıkmaz.
Yanlış hatırlamıyorsam son yıllarda ev İnterneti, GSM değiştirirken ve bankalar istiyor nüfus cüzdanını.
Çoğu yerde TC numaramızı söylememiz yeterli.
Pek kullanmadığım için yepyeni.
*
Para çekmek için bankaya girdim. Sıramatikten sıra alır almaz, sıramın yandığını gördüm. Veznedeki görevliyi bekletmeyeyim diyerek yürüdüm. Bir taraftan da elimi arka cebime atarak nüfus cüzdanımı çıkardım, görevli isteyince hemen uzatayım diye.
Cüzdanımı çıkarırken önüme bir şey düştüğünü hissettim. Aynı zamanda bir ses işittim. Bu nedir diye iki ayağımın önüne baktım. Düşen nüfus cüzdanının arka kısmında yer alan çip idi.
Çipi elime alarak banka görevlisinin yanına gittim. Nüfus cüzdanımı uzatarak hesabımdaki parayı çekeceğimi söyledim. Bir de bu çip düştü dedim.
"Şimdilik ben bantlayıvereyim" dedi. Çipsiz sorun olur mu dedim. "Bazı bankalarda sorun olabilir" dedi. Geçici olarak çipi bantla yapıştırdı. Bir taraftan da çekeceğim miktarı hazır etti.
Nüfuz cüzdanının çipi düşer miymiş. Benden başka başına gelen var mı, varsa ne yapmışlar diye İnternete girdim. Çipi düşen düşene. Belli ki yeni hüviyetlerin çipi sorun.
Kuvvetli yapıştırıcı ile yapıştırsam olur mu diye birkaç kişiye sordum. Olmaz dediler. Nüfusta çalışan tanıştığım bir görevliye sordum. "Yenilemeniz gerekiyor. Bir fotoğraf ve 185 lira kart yenileme ücretini yatırın. Gelin yardımcı olalım" dedi.
Oğlana, nüfus cüzdanımı yenileteceğim. Haydi seninkini de değiştirelim dedim. Olur dedi.
Oğlanın çipi yerinde. Yalnız ilk yeni nüfus cüzdanı çıkardığımızda kimliğimizi veren görevli, sağ olsun, oğlanın fotoğrafını tam oturtmamış. Kafayı ikiye bölmüş. Oğlan yıllardır kafası yarım kimlik kullandı. Mecburen oğlanınkini de yeniledik.
185+185= 370 lira kimlik yenileme ücretini yatırdık.
Kimlik yenileme ücreti olan 185 liranın günümüzde çok bir ehemmiyeti yok. İşin parasında değilim. Yalnız bir kimlik yenileme ücreti bana yüksek geldi.
Ben kimliği kırsam, buruştursam, hor kullansam, sonra da değiştirmeye kalksam devlet 185 yerine varsın, 1500 alsın.
Bir diğer husus, zamanında bana verilen bu nüfuz cüzdanı 10 yıl geçerli. Sadece benim değil, çoğu kimsenin çipinde bu şekilde sorun olduğuna göre yani bu sorun kimliğin kendisinden kaynaklandığına göre bu şekil çip kaynaklı çip yenilemede yenileme ücretinin talep edilmemesi gerekir. Benim kullanımımdan kaynaklı olursa ücret alınmalı. Kimliğin kendisinden kaynaklı olursa ücretsiz olmalı.
14 Aralık 2025 Pazar
Şöyle Biri Olamadım Gitti
Sünnete uygun bir sakal koyacaksın.
Sözlerinde Müslümanca bir duruş sergileyeceksin.
Referansın hep dini söylem olacak.
Müslümanlığı kimseye vermeyeceksin.
Siyasi duruşun olacak.
Cemaat, vakıf ve STK'lere gidip geleceksin.
Sureti haktan görüneceksin.
Haşa, mahallen ne kadar hata ve yanlış yaparsa yapsın onları ölümüne savunacaksın. Karşı mahallenin Allah bir dediğini samimiyetsizlikle itham edeceksin. Müslümanlık onlara mı kaldı deyip Müslümanlık tekelini elinde bulunduracaksın.
Gidişatını beğenmeyip sosyal medyada eleştiriye tabi tutanları; yazdığına, yazacağına pişman edip kaba üslubunla ağzının payını vereceksin.
İnsanları inanç ve siyasi duruşuna göre yargılayacaksın.
Bu Müslümanca duruş sana yeter de artar bile.
İşine geç gitsen de olur.
O gün işine gitmesen de olur.
İşini yapmasan da olur.
Görev yerine çıkmasan da olur.
Sorumlu olduğun kişileri kimseye haber vermeden ve izin almadan habersizce göndersen de olur.
Günü geldiği zaman maaşını çekip çatır çatır yiyeceksin.
Teknolojiyi çok iyi kullanacaksın.
Konuşurken bürokrat gibi ve her şeyi bilirim havasında konuşacaksın.
Görüşünden dolayı tavır aldıklarına selam vermeyeceksin.
Acaba ben de hata yapmış olabilir miyim diye hiç düşünmeyeceksin. Çünkü hata ve sen ya yana gelmezsiniz.
Burnundan hiç kıl aldırmayacaksın.
Kısaca senin duruşun yeter.
Yaşıt Ormanları
Ülkemizde ağaç ve ormanlaşmanın yeterli olmadığı, bu eksikliği gidermek için her kasım ayında fidan dikme seferberliği yaptığımız, diktiğimiz fidanların çoğunun tutmadığı, çünkü fidanları bakımlarını yapmayarak kendi haline bıraktığımız bir gerçektir.
Ülkeyi yemyeşil yapmak ve ağaç sayısını çoğaltmak için ne yapılabilir?
Orman olacak yerlerin tespit ve tahsisi.
Yerel yönetimlere, özel idarelere veya Orman Bakanlığına bağlı ilçe ve il müdürlüklerine yetki ve sorumluluğun verilmesi.
Fidan dikilecek mevkiinin etrafının tellerle çevrilmesi.
Fidan dikim, bakım, budama, sulama, koruma vs. görevlerini yapacak yeteri kadar en az bir elemanın mevsimlik olarak görevlendirilmesi.
Sulama sisteminin getirilmesi. Buna imkan yoksa tankerlerle su getirilerek ekilen fidanların sulanması.
Fidanlar tutup dallanıp budaklanıncaya kadar buralara görevli dışında halkın ve hayvanların girişinin yasaklanması, kapısının kilitli tutulması.
Toprak ve mevkie uygun ağaçların ekilmesi için toprak analizinin yapılması.
Tutmayan ağaçların yerine yenisinin ekilmesi.
Buraya kadar getirdiğim önerilere; iyi, hoş, güzel de ödenek nasıl sağlanacak denebilir? Yer tahsisi dışında ödeneğe ihtiyaç olmayacak diye düşünüyorum. Nasıl derseniz? Şöyle ki:
Yer ve görevli masrafı dışında ağacın bedeli, maliyeti, bakım ve sulama masrafı vatandaştan karşılanmalı. Bunun için kanun çıkarılmalı. Zorunlu bağış adı altında vatandaştan alınmalı. Toplanan paralar ayrı bir kalemde toplanmalı ve ilgili birime aktarılmalı.
Zorunlu bağış derken kastım, önemli gün ve durumlara bağlı olarak vatandaştan ağaç bedelinin alınması. Belirlenen fiyat her yıl ekilen ağaca ve maliyete göre güncellenmeli.
Ağaç bedeli kimlerden alınmalı? Ne için ekilmeli? Bir kişi için asgari kaç fidan dikilmeli?
Kişi doğunca, ilkokul, ortaokul, lise ve üniversiteye başlayınca ve bitirince, askere giderken, evlenirken, işe başlayınca, iş değiştirince, emekli olunca; baba, anne, dede, büyük anne olunca, vefat edince vs.
Aklıma gelenler bunlar. Bu örnekler azaltılabilir, artırılabilir de. Anlatmak istediğim her önemli gün ve yılların anısına ağaç dikilmesini öneriyorum.
Yazımın başlığını yaşıt ormanları koydum. Akran ormanları da denebilir.
Yaşıt ormanları ya da ağaçları derken kastım aynı gün ya da aynı yıl doğanlar aynı yıl okula başlayıp aynı yıl bitirenler aynı yıl evlenenler aynı yıl askere gidenler vs. anısına dikilen ağaçları kastediyorum. Mesela 2025'liler, 2026'lılar ormanları gibi.
Her yaş ve akran grubu için ayrı ormanlık alanı belirlemeye gerek yok. Çünkü azalan nüfusla birlikte belirlenen ormanlık alanları dolmaz. Aynı gün doğanları alanın bir tarafına, aynı gün işe başlayanları, evlenenleri, okul başlangıcı ve mezuniyet günleri için belli yer belirlenir. Aynı aileye ait dikilecek ağaçlar için de o aile adına alan belirlenebilir.
Dikilen her ağaca kimlik verilir. Ne zaman dikildiği, kimin anısına dikildiği gibi.
Kişiler adına dikilen ve dikilecek ağaçlar için kişilere; ağacın türü, yeri, ada, pafta, parseli gibi bilgilerin yer aldığı bir makbuz verilir. Ağacını şu ada, pafta, parsele dikilmiştir ya da dikilecektir gibi.
Ağaçlar büyüdükten sonra bu ormanlık halka ve kişilere açılmalı. Kişiler yaşıtı olan ya da önemli günler adına dikilen ağacını görmeye gelebilmeli ve ağacının altında mangalsız piknik yapabilmeli, hoşça vakit geçirebilmeli.
Yazdığım öneriler bir yol gösterme ve ufuk açma olarak değerlendirilebilir. Bu öneriler geliştirilebilir. Hatta ormanlıklara dair halka sorulursa çok güzel önerilerin geleceğini de düşünüyorum. Şayet bu öneriler veya benzeri bir irademiz olursa biz bu memleketin her bir yerini yemyeşil yaparız. Günün anısına verilecek ağaç bedeline de hiç itiraz eden olmaz.
Eşkiyanın Sağdan Yaklaşanı
Yüz kızartıcı bir eyleme imza atan biri o yolun yolcusu ise kimse bu kişinin yaptığı yüz kızartıcı işe şaşırmaz. Mesela hırsızlığı meslek edinen bir kimsenin yaptığı hırsızlığın pek haber değeri olmaz.
Ama sureti haktan görünen, herkesin güvenini kazanmış, ağzı dualı, ayet ve hadis okuyan, karıncayı incitmekten korkan bir insan, bir hırsızlık ve bir yolsuzluk yapsa veya haram yese, bu kişinin yaptığına herkes şaşırır. İnanmakta zorlanır. Ben kendime güvenmem, ona güvenirdim denir. Hırsızlık veya dolandırıcılık yaptığı tescillenirse, bu da bunu yaptı ise kime güveneceksin. Bundan sonra kimseye güvenmem bile denir.
Son yıllarda görünen ve görünmeyen hırsızlıklar ve yolsuzluklar daha bir arttı. Belki eskiden de vardı ama sanal alemle birlikte daha bir gün yüzüne çıkmaya başladı.
Ne zaman sureti haktan görünüp kendisinden beklenmeyen bir hareketi yapan bir insan görsem, aklıma şu hikaye gelir.
Adına hikaye veya kıssa her ne dersek diyelim, kıssadan maksat hisse almaktır. Çünkü kıssalar hayatın bir gerçeği. Hisse alınsın diye yazılır, çizilir ve anlatılır. Yeter ki kıssalar yerinde ve zamanında anlatılsın.
İnternette “En Büyük Eşkiya Kim” başlığıyla dolaşımda olan, çoğumuzun okuduğu bir hikaye var. Hikaye biraz uzun. Özetleyerek anlatacağım:
Varlıklı bir çiftlik sahibinin son zamanlarıdır.
Yatağında son günlerini beklerken tek varisi oğlunu yanına çağırır. Vasiyetini söyler: “Yatağımın altında içi altın dolu iki kese altın var. Biri senin, diğeri de ülkenin en büyük eşkıyasının. Bunu niye en büyük eşkıyaya vermeni vasiyet ettiğimi de sorma” der.
Vasiyetinin ardından birkaç gün sonra vefat eder.
Oğlu teçhiz, tekfin, defin işlerini ve taziye süresini bitirdikten sonra babasının vasiyetini yerine getirmek için ülkenin en büyük eşkıyasını aramaya koyulur.
Eşkıyayı bulmak için nereye gitse, hangi eşkıyayı sorsa, daha beterinin olduğunu öğrenir. Şu eşkıya, bu eşkıya dolaşır. Şu eşkıya en meşhuruymuş dediği yerden de eli boş döner. Çünkü orada da başka eşkıyanın ününü işitir.
Genç şu, bu derken bir yıl böyle dolaşmış. Sonunda yedi dağın eşkıyası diye birini işitmiş. Eşkıyanın yaşadığı kuş uçmaz, kervan geçmez dağa gider. Eşkıyanın adamlarına durumu anlatır ve huzura çıkarılır. Babasının vasiyeti gereği şu altın kesesini size vermek için geldim deyince, eşkıya, “delikanlı, evet bu civarın eşkıyasıyım. Yalnız benden daha büyük bir eşkıya var. Bu eşkıya memleketin en büyük eşkıyasıdır. O da ülkenin kadısı. Bu altını ona götür der”.
Genç kadıyı bulmak için şehre iner. Bir taraftan da düşünür. Memleketin kadısından eşkıya olur mu? Çünkü adı üzerinde kadı. Şeriata göre hüküm verir. Haksızlık nedir bilmez. Çünkü ne de olsa hükmünü ayet ve hadise göre verir.
Delikanlı, kadının konağının bulur, huzura çıkar. Olup biteni kadıya anlatır. Bu kese altın vasiyet gereği sizin efendim der.
Bu sözleri duyan kadı küplere biner. Öyle ya en büyük eşkıya diye kendisine iftira atılmıştır. Üstelik kendisi harama el uzatmayan birisi. En azından halk böyle biliyor. Kendisi de görevi gereği böyle görünmek zorundadır. Zinhar harama el sürmez.
Genç, efendim, beni affedin. Zira ben böyle duydum. Siz yine de kitaba bir bakıp bu işin olurunu bulsanız deyince, kadı, şimdi oldu. Kitaba bakalım deyip kara kaplı kitabı açar ve şöyle der:
Bak delikanlı, bir din ve devlet temsilcisinin böyle açıktan para alması hem kanuna uymaz hem Allah bundan razı olmaz. En iyisi seninle aramızda bir alışveriş yapalım. Ben sana bir şey saracağım. Neticesinde sen de altınları bana teslim edersin der.
Ardından delikanlıya pencereden dışarıyı gösterir. “Şu gördüğün arazi bana ait. Bu arazinin üzerindeki karları sana bu kese altın karşılığında sattım” deyip karşılıklı bir sözleşme imzalarlar.
Delikanlı, vasiyeti yerine getirmenin huzuru içinde bir kese altını kadıya teslim edip çıkar.
Onca yorgunluğun ardından bir hana gider. Orada geceler.
Sabaha doğru zaptiyeler, kadı ile davan var diye derdest ederler.
Kadının huzuruna çıkan genci kadı bir güzel fırçalar. “Allah’tan korkmaz, benim arazinin üzerindeki şu karları niye götürmedin. Senin karlar arazimi işgal ediyor. Derhal bu karları kaldır. Yoksa seni arazimi işgalden içeri atarım” diye tehdit eder.
Delikanlı, bakar ki pabuç pahalı. “Ama kadı efendi, şu kara kaplı kitaba bir daha bak. Yok mu bunun bir yolu” deyince, kadı kitaba bakar. “Şu sendeki bir kese altını da verirsen varsın karların benim arazimi işgal etsin” der.
Bunun üzerine delikanlı elindeki bir kese altını da vererek kadının şerrinden kurtulur.
Dışarı çıkınca, “Yedi dağın eşkıyası! Sen haklı çıktın. Senden de büyük eşkıyalar varmış. Senin alenen yaptığın eşkıyalığı, kadı kanunla yapıyor. Bunların eşkıyalığının yanında senin ki ne ki” demiş.
Hasılı delikanlı, babasının vasiyetini güç bela yerine getirmiş. Bu vasiyeti yerine getireceğim diye kendi altın kesesinden de olmuş. Bu sayede memleketin en büyük eşkıyasının kadı olduğunu öğrenmiş olur. Bir ülkemin karısı böyle ise varın diğerlerini siz düşünün. Bu demektir ki o ülkede tuz kokmuştur. Tuz koktu ise her bir şey kokar.

